Aruz’un Kanlı Yenilgisi - BayRam Bey

“Devletin olduğu her yerde devletsiz yaşanılan zamanlar, yerler, yaşantılar vardı. İlişkiler, toplanmalar, topluluklar, dağılmalar, bir başına kalışlar, yine buluşmalar, devlet yokmuş gibi onun birçok edimine karşın onları aşıp yaşamalardı insanı hoşnut eden. Bu gerçek mutluluk, doymuşluk ve güven demekti bir yönüyle. Bir süre nedir ki! Usun bir kurgusu olarak kesilmişliğe kadar akan, olan…”

Yıllar geçip gitmişti. İçinde akan sular bir türlü durulmuyordu. Dereler, çaylar, ırmaklar. Kendini kitaba, kahveye, çaya vuruyordu. Ne zaman okuyabileceğini hiç düşünmediği kitaplar aldı. Her kitabın kaynakçasından, her dipnottan anlağında ayrımına varmadığı alışveriş çizelgeleri oluşuyordu. Bir cimrinin para yığma tutkusu gibi o da durmadan kitap yığıyordu. Zaman zaman kitaplara ödediği parayla neler satın alabileceğini düşünürdü. Çok gülünçtü. İki ayrı türden şeylerdi bunlar. Kıyaslanamazı kıyaslamak, olandan olsaydılar üretmek.

Ama alabileceği hiçbir şey ona göre kitap kadar değerli değildi. Hem de onu kitaplar kadar oyalayamazdı. Oyalayamazdı çünkü günün doldurulduğu, onlarla doldurulması istendiği geçerli, akan amacı, varılacak yeri olarak düşlenen bir şey onun ilgisini çekmiyordu. Paralı olmanın sonuçları olan mülk, mülkün görünen sonucu olarak insan kalabalığı içindeki saygınlığın, bulunulan konumun başarılı sayılıp imrenilmesi, bunların sonucu olarak ortaya kendiliğinden çıkıyormuş gibi göründürülen tanınmışlık, şan, saygı kapısı, imrenilen bir durum, aranılan bir eş, birlikte fotoğraf çektirilmek istenilen bir kişi görüntüsü...  Bunları düzmece, saymaca ve “insan hayvanın yalnızca hayvan oluşta” kalmasının imleri olarak anlıyordu. İşi zor olmalıydı. Elbet bu kalabalığın içinde tek değildi. Bir yerlerde, birileri de onun gibi yaşayıp onun gibi düşünüyor, duyuyor, imgeliyor, özlüyor ve bekliyordu. Kimdi onlar? Nasıl ulaşılabilirdi? Onlara ulaşmak ne sağlardı? Onlarla birlikte değil yan yana olmak, bir yanda olmak, bir yerlerde bulunmak, bir yerlerde belirli bir sürelik yaşamak, herkesin ayrımları, ayrılıkları, kendine göreliği sorun olmadan yani farsçanın “beraber”liği nasıl bir şey olurdu?

Bunları tehlikeli ilgiler olarak buluyordu. Çünkü diyordu, o zaman ulaşılacak bir şeyin arkasına düşmek edimi kendini egemen kılar. Arkası sıra koşturmaz mıydı insan kişisini? İki mevsimli iklimlerin ormanlarında, cangıllarında yaşayan keskin, cırtlak renkli kuşların, sürüngenlerin, böceklerin, canlıların albenisi çeker insanı. Varılacak bir yer var sanır/sanar insan. Varılacak bir süre, bir an, bir mevsim... Bunlar günümüzde bir başına yaşanan, ayrımına varılırsa izleri duyumsanan ve nesneleşen deneyimler değil miydi?  Bunun ötesinde zamanın da günümüzde doğanın, yaşamın, her kişinin yaşamının dışında bir kurgu, bir yapma ya da yapım olduğu açık seçik değil miydi? Zaman neyin başlangıcından nerenin sonuna akıp duruyordu? Başlangıçlar ve sonlar olmadan neydi zaman. Dilde bile İsa’dan önce, Muhammet’in göçünden sonra 5. yılda diyorduk. Yoksa insanın deneyimlediği zaman ortadan kaldırılıyor da onun haberi yok muydu? “Toplumun” zamanı vardı. Hatta devletin takviminde boş yer kalmamıştı artık. Yaratılan her zamanı işaretleyip topluma kutlatacağı ya da karalatacağı. Yakın gelecekte bu gidişle her güne birkaç kutlama denk gelecekti. Elbet sanal, düzmece, kurmaca kutlamalar kolay birleştirilebilirdi. 15 Temmuz Milli İrade ve Demokrasi Bayramı’nda neden Ulusal İçalım ve Dışsatım Bayramı da kutlanmasındı! Ya da bir iyileme, bir kötüleme dengesi ardında erki elinde tutanların yerini almak isteyenlerin silahlı kalkışmasını kötüleme, karalama, bedleştirme bayramı. Aynı güne konulan başka bir tören, bir kutlama olarak tüketimi artırıp her uyruğu biraz daha fazla tüketen kılabilmek için başkent günleri, başkent sanatçı buluşmaları, uluslarası karpuz festivali de eklenemez miydi? Yani törenler “sonsuz mutluluk açısından, törenlerin insana hiçbir yardımı olmaz. Onlar yalnızca siyasi bütünün dünyevi mutluluğuna ilişkindir (s. 107). İnsanların her şeyi, kendi kararlarıyla değil, ama başkasının buyruğuyla yapmaları... Hiçbir konuda herhangi bir hakka sahip olmadıklarını, tersine her konuda bir başkasının hakkına tabi olduklarını, sürekli eylem ve tefekkürle kabul etmeleri... (...) Törenler sonsuz mutluluk açısından hiçbir işe yaramaz. (...) yalnızca, Yahudi siyasi bütününe, dolayısıyla maddi rahatlıklara ilişkindi.” (Spinoza, age., s. 113.) diyenlere inat.

Oysa yolda durumu daha uygun düşer gibiydi insanların, toplulukların varoluşuna. Benimsenmiş yolların, zamanların dışından dolanarak yan yollardan, keçiyollarından ya da kentin kırın cılgalarından gitmek. Konmak göçmek. “İki kapılı han”ın kapıları arasını adımlamak, koşmak, oturup yeniden “yort savul”lamak. Devrimci kaçış. Olunamayacak şeylere dönüşmek. Hep dönüşmek. Asla varılamayan yerlere, durumlara, zamanlara, konumlara doğru yönelmek. Sınırlara yaklaşmak. Sınırlanmışlıktan hep Çıkış (huruç, exit, exodus). Yolda durumu, yolda oluş, yoldaşlık, geleceği tutkulu isteyiş (arzu).

Sonra bunları düşünmeyi sürdürmenin insanın yükünü artırmaktan başka bir etkisi olmadığı ona çok açık seçik geldi. Kocaman sessiz bir gülüş yayıldı yüzüne. Nedenini, olmayan nedenini, nedenlerini, sonuç sayılanlarını, bir sonraki sonuç sayılana neden olan hemen önceki sonucu gülünç buldu. Kurgudur, bir düzensizliğin, kargaşanın, karmaşıklığın olanca çokluğunda kıytırık, eksikli usun, kendine bir türlü yetmeyen ama bunu asla benimsemeyen arı usun, kılgıcı kılkuyruk  usun, obur çıkarcı usun, masalın hileci kandırıcı tilkisi olmuş usun, herkesin boş bir kavram olduğunu bilip de bilmezlendiği düzmece usun, bir us varlığı olarak bile anlaşılamayan us denilenin kendine bir tutacak, bir tutamak aramasıdır.

O bir şeyleri beklemeden yaşayacaktı. Oyalanacaktı. Kendini durmadan beklemeye, beklenti içinde olmaya,  istemeye, tutkulu istemeye, istediklerini gerçekleştirme çabasına iten içindeki dışındaki güçlere (asla özgür olamamış, olamaz da olan iradeye) kanmadan dünle günle sarmaş dolaş akacaktı. Her oluş gibi değişip dönüşecekti. Sürecekti dağılana kadar. Kendiliğinden, kendinde, kendi için, düzmece olmayan bir kendilikte, kendilik olmayan bir nelikte, bir başkalıkta, ötekilikte akarak yaşamı sürecekti. Varsın dönek, kallaş desinlerdi.

Bunun için her yeri kaplamaya eğilimli egemenlik altında egemenlerin tam ulaşamadığı bir kıyıdalık yaşamını, dışarıya karşı bir kapanma, bir kılık değiştirme (inzivaya çekilen olarak münzevi, halvet görüntüsü ya da farsın sekine havası) görünüşü yaratarak oradan her çıkışta kendini yeniden, bir kez daha yeniden kurabilirdi. Bu tarikatların halvetinden birçok yönden ayrıydı. İlk değişikliği de, egemenlerin ve yönetici egemenlerin desteklediği bir durum, bir dinlenme (cennetin tekdüze, bengi kaygısızlığında salınma) değildi. Durgun denge değil, var olanlarla barışık bir benimseme, içselleştirme, yetinme ve onlara gönülden bir katılma değildi. Her şeyden önce yaşamın içine, kendi kıyıdalık konumunda kendi içine yerleşmek (aşkın niteliklerin içkinliğe düzenlediği saldırıları savuşturma), kendi içinde bir yaşam alanı kurarak o yaşam alanını dışarı çıkarak, yayarak çoğaltmaktı. Bazen köstebek olmak da güzel olmalıydı. Belki de bazen oraya konmak şuraya göçmek demekti. Kayganlaşmak, değişik kılıklarda gezinebilmek, görünüşte bir şey olmak, kapanmadan, kapanışın kılığından dışarıya çıkıp düzenin içine dalabilme yürekliliği ve becerisi. Yetke ile yetki. Hep öteki oluştu belki.

Elbet taşacak olan bir yaşam başka yaşamları da etkileyecekti. Karşılaşmalara açık, akışlara, değişmelere, değişerek dönüşmelere, ayrılıp birleşmelere kendiliğinden yönelmiş olacaktı. Belki de Musacı, Budacı, İsacı ya da Muhammedci tarikatlarla böyle bir yaşam dışılığa, aşkınlığa, boyun eğmeye, topluluk dışılığa yönelmeden önce birçok felsefede konuşulmuş olan bir kendini kollama, kendini sakınma, kendine bakma ve kendini ve kendiliğin yeri olan kendi yaşam biçimini durmadan canlı tutma uğraşıydı bu. Ayrıca egemenlerin dinlerinin ya da kurumlaşmış faşist paranoyalı bir yönetim kurumu olan dinsel örgütlerin sapık, sapmış gördüğü birçok tarik ya da yolda da böylesi bir kıyıda yaşam vardı. Kıyı, devletin denetleyemediği, bir biçimi dayatamadığı, yaşayanlarını etkileyip zorla ya da yarsıtarak (istimalet) uyruklarıyla aynılık, eşitlik, denklik, özdeşlik kuramadığı devletin her türden uygulamasından kaçan tekilliklerin, kişilerin, toplulukların yaşadığı her yerdelikti. Yanardöner, akıcı, değişken, kendini göstermeyen, saydam olmayan topluluk ve toprak parçalarıydı. Yaygınlaşmacı, göçebe, dağılmacı ve yeniden kurulmacı tekillikler yığılması ve derinleşmesiydi.

Üretken,  yaratıcı, başka insanların dertlerine emler, çözümler üreten böyle bir yaşam kişisi ya da yaşayan kişi hiçbir zaman uzlaşmadıkları, boyun eğmedikleri, kurulu ve dayatılan düzenden hiçbir şey istemedikleri durumlarda sultanların, yöneticilerin, onların uyruklaşmış “bireylerinin” bile saygısını görüyordu.

Selçuklu Tuğrul ya da Toğrul bey Bagdad’a bugünkü İran topraklarından geçerken Üryan Tahir Baba’yla  görüştüğü anlatılır (rivayet, vaka kaydı). Yine Sultan 2. Mehmed ile Otman Baba ilişkisi de devlet ile devlet dışı kaynaklarca uzun uzun anlatılır. Sarı Saltık gibi geniş coğrafyalarda yaşamış (gezgin, göçer, göçmen) bir kişiliğin egemenliğe dolaşmadan başkalarıyla kurduğu dayanışma ilişkileri her ne kadar bir dinin savaşçısı, yayıcısı (gazi, mücahit) simgesine dönüştürülmeye uğraşılsa da becerilemediği açıktır. Avrupa’da yedi yerde anıt mezarı ya da “makamı” olmak onun kıyıda bir yaşamı değişik dilden, dinden, gelenekten ve değişik uyruklu topluluklara ne denli taşıdığının, yaydığının, taşırdığının bir anlatımı olarak da okunabilir.

Ancak böylelikle ona olması gereken yaşam olarak sunulan anlaksal, fiziksel, bilimsel, toplumsal yaşam emrinden, dayatılan hiçliğin  yaptırımlarından daha az etkilenirdi.

Demek ki buna oyalanma, oyalanırken akma, yaygınlaşma, yoğunlaşma, taşma, kendiyle (içsel kendi, dışsal kendilik bağıyla) yaşama diyebilirsek güne aykırı her oyalanmanın (merkezsizlik, merkezkaç) bedeli de hayli yüksekti. Olsundu. Çünkü bedel diye adlandırılan yaşam konusunda geçerli sayılayamayacak bir ulamdı. Yaşam kapitalist bir eşdeğerlik değildi ki! Kant’ın kategorileri, onların buyrukları (imperatif, emir) anlamında durağan, sonsuz, evrenin her yerinde geçerli, saltık, aşkın ulamlar gibi. Yaşamın bedeli mi olurdu hiç! Bunu ancak anamal düzeninin herhangi bir eğitim kurumunda iktisat okutan  bir hocanın (ya da bir celebin, tüccarın, tacirin, tecirin, alvercinin, dalavericinin, tefecinin, rehinecinin, faizcinin, kuyumcunun, bankerin, bankacının, borsacının, ulusüstü para  foncunun, yalnızca satış için üretenin, görünmez artıdeğer için dolaşımı hızlandırmaya çalışan gözü doymaz anamalcının) usu uydurabilirdi. Para olmadan, tüketim olmadan, tüketim için alışveriş olmadan yaşanamayacağına bir “canlı” nasıl inanabilirdi ki! Evet düzenin ve onun inananlarının yaşamı doğrudan ve kısa devreden paraya bağlıydı. Ancak bir yaşam paraya hiç de bağlı değildi. Çiçekler, ağaçlar, arılar, kuşlar, düzenin dışına fırlatılmış toplumda bir konumu, bir varoluşu olmayanlar, yalnız kendi geçimliğini üreten insanlar ve postmodernizmin dışındaki her üretim biçiminde tarihin kıyılarında yaşayan topluluklar... “Pigmelerin geleceği için endişe duyuluyor,” (anamal düzeninin yayılışı yüzünden...) bir gazete başlığıydı (2017’de) sadece. Kaygı Pigmeler kendilerine yeter bir yaşamı sürdürdükçe olmasındı?

Evde biriken kitapların dağınıklığı, düzensizliği gibi kafasında da düşünceler dağınıktı. Duyguları, algıları, duyumsamaları... Düşünceden düşünceye düşüp duruyordu. Onları bir düzene, kendince bir düzene koymak ona çok soğuk geliyordu. Ne olacaktı ki! Dışarıdan ona dayatılan düzenler yetmezmiş gibi kendini yine kendi belirlediği seçtiği bir kafese (hapishaneye) sokmak olmayacak mıydı böyle bir düzenleme? Sonra o düzene göre okuyup düşünerek, yaşamını iyice sıkıntılı bir durağan dengeye düşürecekti. Denge mi vardı? Us varlığı denge öncesiz sonrasız olmayı sürdürürdü. Gerçeğin dengesizi gülerdi onun onların hiçvarlığına. Kendisinin belirlenmişliği yetmiyormuş gibi bir de onun can sıkıntısı içinde yeni sıkıntılara düşmek olurdu bu. Salacaktı kendini. Okumalarını, öğrenmelerini, bilme ilgilerini, uğraşlarını... Zaten devlet ve toplumunca fazlasıyla belirleniyordu. Ötekileşme, başka oluş için bile düzene oldukça emek ve zaman sunuyordu. Olduğundan başka görünmek ise şenlikli bir maskeli baloydu. Yaşamı bunları yapmakla geçiyordu. Onun gittiği alışveriş merkezleriyle, yediği içtiği kafetaryalarla, giyindiği mağazalar, yaptığı yurtdışı gezilerle kendini tanımlamak diye bir derdi yoktu.

Böylece kendiliğinden yıllar geçti. Bir kendiliğindenlik kaldığı kadarıyla. Gün kendiliğinden dönenceden dönenceye dönüyor, ay küçülerek yitip yeniden bir doğuşla bıkmadığı bir yinelemenin (tekrarın) içindeymiş gibi devinip duruyordu. Biliminsanları onlara nedenler bulup açıkladıkça onlar bunlardan habersiz kendiliğinden kendiliğinden yavaş yavaş demleniyor gibiydi. Kentin ışıklarının bazı parlak yıldızların, bazı üyeleri görünmeyen takımyıldızların ışıklarını hala kesememesine neden sevinmeyecekti ki! Göğe bakıyordu hiç düşünmeden. Gece ve gündüz. Tün ve gün. Dün ve gün. Bir ereği olmadan. Göğe hiçbir şey istemeden bakmak onu sevindiriyordu.

Birden kayısı (zerdali) ağaçları uzun bir sıkıntıdan kurtulmuşcasına her dalını ak çiçekler fışkırtarak  donatıyordu. Çiçeklerin ağırlığı dallarımı kırar korkusu mu vardı hiç!  Ağaçlar tomurcuklanıyor, otlar yeşeriyor, böcekler, kuşlar... kenti kent yapan yaşam ve ölüme karşı yine de oynayacak, oyalanacak, dinlenecek ve karınlarını doyuracak bir yer buluyordu her gün. Ararken yaşama. Ayrımında olmadan yaşayacak bir yer, bir süre, bir konum, koşul, ortam bulma. Bulunulan konumu her an yaşanabilecek bir ortama çevirme. Çevre içinde çevrelerle tek yaşam ortamı. Kentte olmak ille de çalışmak, tüketmek, toplumun paylaşıp övdüğü görünmez imgesel kimliklerle salınmak anlamına gelemezdi. Kullandığı parfümden, markalı giyimden, yaşadığı siteden, bindiği arabadan, gezdiği yerden, kredi kartının cinsinden, türünden, kullandığı teknik araçlardan, gittiği hastaneden, bitirdiği okuldan, yaptırdığı sigortadan... onlarca tüketim nesnesinden üretilmiş bir düzen konumuydu kurdaki kimlik.

Bir gün işyerinde masaya oturduğunda yıllar önceki o gülüşünü anımsadı. Yine güldü. Onsuz yaşamayı düşünmenin, anımsamanın neresi gülünçtü ki! Hele unutmanın. Ayırdına vardı ki şu an onu güldüren bu kurumun istediği bir çalışan ve çalıştıkça tüketen bir birey kimliği taşımıyor oluşunun sevinciydi. Çamaşır makinesinden çıkarıp kuruttuğu ve bu sabah giydiği gömleğinin göğüs düğmeleri boyunca iç içe kırışıklar, kıvrımlar, katlardı onu güldüren. Ceketini çıkarıp sandalyesinin arkalığına giydirdi. Demek yaşamın her durumunun, her canlının yaşamının ona gereksinimi yoktu. Yaşamanın ona gerek duyma zorunluluğu yoktu. Ona hiçbir canlının herhangi bir gereksinimi olamazdı. Faşist paranoyak bireyler dışında. Tersine onu oluşturan ve ona ait olan her şeyin (onun organı kurumların, kurumların organı bireylerin, bireylerin organı olarak bedenlerin...) insana, hayvana, bitkiye, minerale ve onların arasındaki birleştirici birleştirmelere gereksinimi vardı. O bunlarsız yaşayamazdı. Ama kesinlikle bunlar (mineral, bitki, hayvan, insan) onsuz daha kolay, daha sevinçli yaşardı. Çünkü hep aranılan, tutkuyla istenilen yitik uçmag, üzerinde konuşulan doğa durumu, topluluğun kendine yeterliliği, bunun verdiği tek tek insanlardan oluşan topluluğa güven, bu güvenin ortaya çıkardığı bir topluluktaki bildikler, yüz yüze yaşayanlar arasındaki dayanışma, yüz yüzelik, dokunma uzaklığında bulunabilmenin sevinci, topluluğa parça olma, bir bedene organ sayılma, üretip üleşmenin toplu varoluşun bir çıktısı olarak işlerliği, eşzamanlı ayrı oluş, ayırdına varışları, duyumsayışları, duygulanışları, algılayışları, anlayışları, bilişleri bu ayrı oluşlara bağlayıp olumlama...

Artık devletli zamanlarla devletsiz zamanlar, egemenlik dışı ve zayıf egemenlik alanları hakkında bir şeyler biliyordu. Çok şey okumuştu. Çok düşünmüş, çok gözlemleyip yaşamıştı. Günün her anında, her yerinde olanak yaratabildiği, olanağın yer aldığı her durumda okuyordu. Bunun kendini önemli bir insan saymasını asla sağlamayacağını biliyordu. Önemli insan ulamı da egemen güçlerin kurumlarında üretiliyordu. Düzenin dikey kuruluşuna, dikey örgütlenmesi uygundu. Onun ikilikleri içindeydi. Dilin ikilikleri de düzen tarafından çoğaltılıp yaygınlaştırılıyordu. Bu “önemli/büyük” sınıflandırması dışlayıcı, ayırıcı bir kavramlaştırmaydı. Büyüklük, önemlilik bir gücü kullanma hakkının kendisine sunulduğu düzenin istediği değişmez özellikleri taşıyanlarla ilgiliydi. O özellikler yetmediğinde onlar yerlerini işleyişe yarayan araç bireylere bırakacaklardı. Devletin bir anındaki kahramanı başka bir zamanındaki hainiydi. Öteki oluş ise küçüklük, önemsiz oluşu da kapsayan başka bir şeydi. Küçük, önemsiz, sıradanlık bir ikiliğin ucu olmadıkça (çelişkinin iki ucu, zıtlıkta iki uç durum, birliğe uzanarak özdeşlenen ayrımlar...) zararsızdı. Hiçbir şey, nesne, eylem, edim ona kendisinin önemli “bir” olduğunu, olmazsa olmaz biricik olduğunu saydıramazdı. Önemli olmaktan da önemsiz sayılmaktan da tiksiniyordu. Çünkü önem, önemlilik düşüncesi, duygusu, algısı, anlayışı ayrılmaz bir birlik olarak çok tehlikeliydi. Bir değer verme, sınıflandırma katının, erkinin varlığına inanma, en üstte bir değerlendirme varlığının bulunması gerektiği kanısına ulaşma isterse o kat kendisi olsun bir temsil etme ile (bir yerine, adınayla) dolasıyla temsil edilme işleyişini eşzamanda benimseyerek çalıştırmaktı. Bu işletme, benimseme, öze katma, öz sayma devletin aşkın özneliğini, dilin öznesini, hukukun öznesini, ahlakın öznesini, iktisadın öznesini ve özneliğin sınırsız güç kullanma yetkisini usçuluk ve uygulamacılık açısından onaylamak olurdu. Çünkü dikeylik ile düşeylik önemlilik değeriyle aynı zaman ve yerde kurulmaya başlanıyordu. Onun sorun saydığı ise, üzerinde düşündüğü sorunsal olan derinlik düşüncesiydi. Oluşların yurdu, oluşların yerzamanı, oluşların katlanması bükülmesi, oluş kıvrımları, oluşların yığılışı ve dağılışı.

İşte toplulukları dağıtan, insanı tek bir birey (vatandaşlık ödevlisi, mükellefi, yükümlüsü, bir Tanrıya şöyle tapınmak zorunda olan, Tanrının temsilcisi devletine boyun eğen (itaatkar, akıllı uslu, kendisinin ve ailesinin yapması zorunlu ödevlerden yönetici buyrukçu kurumlar karşısında sorumlu, biliçli özne) olarak gören, birey dediği yapay, çelişkili, sanrılı, tutarsız bir düşünce kurgusu ürünü düzmecelik dönüp dolaşıp insanları, onların kendiliğinden oluşan topluluklarını egemenlik altına alıyordu. Birey niceliklerini birbirleriyle öldüresiye bir çekişmeye, çatışmaya sokan uygarlığın, her uygarlığın yarattığı devletli toplum buydu. Tarihin devletlerinin yarattığı uygarlık. Toplum bu düzmece bireylerin bireyci inançlarının ve kanılarının devlet denilen soyutlamanın, aşkınlığın, altüst dizilişli somut, kanlı canlı, gözü doymaz yöneticileri tarafından varsayılan, kurgulanan aritmetik (hesapçı, işlemci) bir toplamı ve bu toplamın çeşitli amaçlara göre düzenlenmiş kütüklerde (defterlerde, bilgisayarlarda) kayıt altına alınmasıydı. Devletin uyrukları, vatanın vatandaşları, milletin fertleri, dinin müminleri. Yükümlü kulluklar toplamı. Yük çekenler. Doğuştan borçlular.

İşte devletin toplumunun aslında bireye dayanışı, kişiyi bireyleştiren, yalnızca kendinden sorumlu bir özne sayan aşkın bir kurgu oluşu. Birey dediğinin de kendi için değil devlet için birçok yükle ve yükümle var olan kişiler oluşu. Devlet için çalışan, devlet için savaşan, devlet için doğuşla birlikte bir dine giren, devlet için tapınan, devlet için yaşamını sürdüren ve devlet istediğinde o yaşamı isteyerek ya da istemeden kendisini devlette temsil edenlere sunan, sunmak zorunda bırakılan devlet makinesinin parçacıkları, aparatları (aparatçıklar). Birbirini çürüten, birbiriyle çelişen, çatışan, yanlışlayan, yok sayan şeyler biçimsizliği ya da biçimden biçime durmadan dönüştürülen tepedengözlü ya da tepegöz yaratıklar toplamı.

Ancak gerçek olan bir şey de devletsiz bir yaşamın yalınlığı, kolaylığı ve serbestliği olmalıydı. Bu kadar yük olmasaydı bir canlı, bir devinen mineral, durağan dengeli geçici bir toplanma, bir kişi serbest olmaz mıydı hiç! (Ser>baş+best>açık, genişlik, yayma –Olgun, Drahşan: farsça sözlük- ve Ş. Sami: 1. azade, gayr-i mukayyed, hür, muhtar... –özgürlüklü, kayıt altında olmayan, özgür, özerk. Benim sözcüklerim-) Devletin olduğu yerlerde nerdeyse devletsizlik içinde sürdülen yaşamların her engellemeye karşın buyruksuz denetimsiz güzelliği (yap, yapmalısın, yoksa... olmadan). Sorun olansa uçlarda, kıyılarda, düzen dışında, kentin bağrında, özgür ve kayıtsızlığın içinde buyurana, yaptırana kocaman bir kayıtsızlıkla aldırmadan bir yaşam kurabilmekti. Bunu isteyen insanlar var oldukça engelleyebilecek bir güç var mıydı? Ancak böyle insanlar da anamalcı üretim ve paylaşım düzeninde anamalcı devlet gücü tarafından tüketici bireye dönüştürülen tüketim toplumuna çekiliyordu. Bir yerden ve konumdan sonra bireyliğin, bireyciliğin, bencilliği dışında başka bir şeyi kalmamış kurgusal ya da kurgulanmış benlikler gönüllü, bile isteye birey oluşun içinde kalarak bireyci bir varoluşu sessizce benimsiyordu. Devletin, toplumun, anamalcılığın düzenine yoğun bağlanmış, büyülenmişcesine bir çiftyaşarlık. (Çiftyaşarlık ile ortakyaşarlığı ayırmanın tam yeri. Çiftyaşarlık durumuyla egemen “birlik içinde yaşayan”ı imliyorum. Devlet ile egemen sınıf, devlet ile ona boyun eğen toplum, devlet ile onun her türden güç kullanma yetkesi ve tekelinin kendinden törelliğinin öznelliği (İslam kültür uzamında şerii, şeriata uygun, meşru; latincenin “legitim”i) gibi. Ortakyaşarlık ise her topluluğun (arapçanın cemaati, latincenin comun’unun) bir niteliği. Bu ayrım ortakyaşarlıktan çiftyaşarlığa yönelme ile devletliliğe geçişin yıkıcı boyun eğdirmesini ve aynı zamanda kurucu özneliğini örgütleyerek kurumlaşmasını da kendiliğinden imliyor.)

Devletin uzun süren gebeliği sonunda ortaya çıkan doğum ve doğana öyle olsun diye anamalcı düzenin kurumlarında üretilen bilim tarafından saymaca  “toplum” adının konuluşu. Bu, devletin kurumları tarafından denetlenebilen bir toprak parçasında buyruk altındaki insanlar olarak socius ve ona göndermede bulunan social (sosyal) kadar bile bağımsız, tarafsız, kurnazlık dışı görünmüyor. Tersine göklerin, evrenlerin Tanrısı adına yeryüzünün o toprağında yaşayanlara boyun eğdiren, buyruk yürüten bir egemenin (kral, han, padişah, sultan; millet adına, vatandaşları temsilen, halkın temsilcisi olarak, milletin kahir çoğunluğunun iradesinin temsilcisi olarak) egemenlik kurduğu uyrukların toplamı, toplumu.  Elbet bu yoğun bağlanmışlıkta sürdürülen yaşamın derecelendirilmesi yapılabilir. Bu derecelendirmenin bir ilkesi de “ne kadar varlık (çok mülk, çok çok nesne sahipliği; ün, güç, görünmez sınıflamada uyrukların arasındaki yeri üstkonumlu, ayrıcalıklı yani biriktirilmiş mallar, paralar, yatırım için kullanabileceği biriktirilmiş anamallar, kolaylıklar, özendirme indirimleri, üreteceği, getireceği, ürettiği sayılan mal ve görünmez hizmetlerin alıcısı olma sözleşmeleri, erkler, güçler, şanlar, tanınmışlıklar. Burjuva iktisadın, liberal devlet ekonomisinin ‘capital ile property’ dediği her şey ve onlardan çıkıp sahiplere, maliklere, büyük adamlara yapışan görünmez ama işleyen sanlar, namlar, ünvanlar... ) o kadar bağımlılık ya da özgür kişi olmama durumu. Varlıklılara göre yoksullar ne kadar özgür. Yalnızca karınlarını doyurmaya çalışıyorlar. Ya onlar, ne çok kaygıları, tasaları, sorunları var bir Tanrı! (Psikolojinin) Kişilik yüzeyi ile düzeyi sayısal olarak ölçülebilseydi eğer, bir anlayışta kendine yetme durumunun derecesiyle kişilikli olmanın derecesi doğrudan birbirine bağlı çıkardı belki.

Bunlarla ilgili hayli kanıt vardı. Hatta yönetenlerin düzenine karşın kendi yaşamı ve kendi varoluşu... “Yine de insan tabiatı mutlak baskıyı kaldıramaz. Trajedi yazarı Seneca’nın dediği gibi, şiddete dayalı bir siyasi bütün uzun süreli olamaz; ölçülü bir siyasi bütün ise varlığını sürdürür. Çünkü insanlar yalnızca korkuyla hareket ettikleri sürece, aslında yapılması gerekenin yararını ve zorunluluğunu hiç düşünmeden, arzu ettikleri şeyin tam tersini yapmış olurlar. O zaman tek kaygıları kellelerini kurtarmak ve eziyetten kaçmaktır. (...) Öte yandan, insanlar için eşitlerine hizmet etmek ve onlar tarafından yönetilmekten daha ağır bir şey olamaz. Son olarak da, onlara bir kez tanınan özgürlüğü ellerinden almaktan daha zor bir şey yoktur.” (B. Spinoza, Teolojik-Politik İnceleme, s. 111, çev. C. B. Akal, R. Ergün.)  Özgür bir yaşamın sürdürülebilirliği için çoğunda uyulması gereken kurallardan biri de  “ite dalaşma, çalıyı dolaş” idi. “Burada, vatanımda üstün gücü kullananların incelemesine ve yargısına gönülden sunmayacağım hiçbir şey yazmıyorum. Söylediklerimden bir parçasının bile vatanın yasalarına aykırı ya da ortak esenliğe zararlı olduğu yargısına varılırsa, söylenmemiş sayılmasını isterim. İnsan olduğumu ve yanılabileceğimi biliyorum. Ama yanılgıdan kaçınmak ve her şeyden önce de vatanın yasalarıyla, dine bağlılıkla, iyi örf ve adetlerle bütünüyle bağdaşmayan hiçbir şey yazmamak için elimden gelen özeni gösterdim.” (B. Spinoza, age. s. 51.)

Onu güldüren düşüncenin devletsizliğin olamayacağı düşüncesi olduğunu o masada, o gülüşün başlamasından an önce anlamıştı. “aklıma bir şey düştü” derlerdi çocukken. Aklına düşen ve onu güldüren şey devletsiz bir yaşam düşüncesinin ona verdiği sevinçti. Sevinçle birlikte duyduğu hoşnutluk, büyük hoşnutluk, rahatlama, kendini ne olabileceğini kestiremediği kendiliği gibi duyumsama, düşünseme, yaşamsama... “Hııı!” gibi bir ses çıkıyordu burun deliklerinden. İstemeden. B. Spinoza’nın “siyasi bütün”ünün ise ona göre dalaşma dolaş siyasetinden esinli olması besbelliydi. 1670’te Amsterdam’da onu tanıyanların çoğunun kellesini istediği bir ortamda, isimsiz basılmış bir kitapta bile anlatılmasının gerekliliğine inanılan düşünceler, şeyler, imge varlıkları, us varoluşları çalılar dolaşılarak anlatılmaya çalışılmalıydı. Anlatma biçimi ya da biçemi upuygundu. Çalışmasını yayınlaması ise onun tutkulu isteği kişi özgürlüğünü yüreklilikle istediğini doğrudan gösteriyordu. Hem onun egemenliği, onun siyasi bütünden gelen bölümünü, yasaları, yönetme erkini ortakçılığa doğru göndermesi ise devletsizliğin dosdoğru, besbelli, apaçık, sepseçik anlatımıydı. Devlet dediği yerde devlet değili, Tanrı dediği yerde benimsenene göre Tanrı değili anlatabilmek. Dediğini esirgemeden diyen ama yumuşakça, sözcüklerini okşayıp sözünü biçemin kızıllığında sarmalayıp havlaşmaların arasında onu havlayanlara bırakmadan onları yaratıp hem de kaçıran, koruyan, düşünülerinin varoluşlarını uzatan...

“Bunlardan çıkan sonuç şudur: İlk olarak, tüm toplum, mümkünse, siyasi bütünü ortaklaşa elinde tutmalı ve böylece, kimsenin eşitine hizmet etmesi gerekmeden, herkes kendine hizmet etmek zorunda kalmalıdır. (...) İkinci olarak, her siyasi bütünde, yasalar, insanları korkuyla değil de, çok ateşli biçimde istedikleri bir iyilik umuduyla dizginleyecek bir biçimde koyulmuş olmalıdır. (...) Son olarak, itaat, buyrukları salt yönetenin otoritesi nedeniyle yerine getirmekten başka bir şey değildir. Öyleyse bunun sonucu şu olacaktır: Siyasi bütünün herkese ait olduğu ve yasaların ortak rızayla yürürlük kazandığı toplumda gerçekte itaat diye bir şey yoktur. Böyle bir toplumda, yasaların sayısı artsa da azalsa da, halk aynı biçimde özgürlüğünü korur.” (B. Spinoza, age. 111.)

Çağrışımlar, izler, anışlar, unutuşlardan gelenler, kalanlar. Kıra değişik yaşlarında kuzuları, kazları, koyunları otlatmaya götürdüğü günlerin çoğunda çok acıkırdı.   Anası azığını bol doldursa bile onları bitirip yine acıkırdı. Kırın dolaşmalarına, koşturmalarına, onun yeline, sıcağına tokluk mu dayanırdı. Gün akşama dönüp eve ulaştığında çoktan öyün zamanı olurdu. Annesi onu karşılayıp kuzuları ya da kazları birlikte ahıra alıp eve dönünce ona sormadan önüne bir tas çorba koyardı. “Karnını tam doyurma. Akşam öyününde yiyemezsin sonra.” Annesi gülerdi akan bir dere gülüşüyle. Sanki biliyordu ki sözüne kulak asılmayıp kıtlıktan yeni çıkmış gibi yine çorba tasına kaşık sallanacaktı. O içinden söz derdi; bu sefer önüne konulan çorba tasındaki toykayı yavaş yavaş içecek, ekmeği küçük küçük lokmalarla çiğneyerek yutacak, bir kök yeşil soğanının hepsini kaşıksız elinin avuçiçiyle bir itişte ağzına depmeyecekti. Ancak sözünü unutmasa bile bunların hiçbirine uyamazdı. “İrade hiçbir zaman özgür değil”di. Ulaştığı, hakkı olan bir isteğin nesnesini istemiyormuş gibi, zorla yiyormuş gibi davranmak. Ama bu çorbanın her damlasının içindeki asla soyut olmayan nesneye saygısızlık olmaz mıydı!

İkiyüzlülük nedir ki! Duyguların, algıların, düşüncelerin, duyumsamaların içten geldiği gerçeğini yadsımak. Ne içindi ki bu yadsıma! Çalmıyordu. Çalsa bile yadsımayacaktı hiç. Anası (o zaman anne mi vardı sanki!) ilkyaz dereleri gibi gülüyorsa ona, bu gülüş her şeyin hakkını verişinden olmasındı! Çalışmanın, yemenin, uyumanın, dövüşün ve arkadaşlığın. Ekmeğin hakkı, tuzun hakkı, onlardaki insanın somuttan da somut emeğinin hakkı. Hatta toyka aşını kaşıklarken “hıı, hıı!” gibi çıkardığı sese de engel olamazdı. Aşın çekicileri, onu çekici kılan güçler onun direnme gücünden daha kuvvetliydi besbelli. Bir süre dirense direndiğiyle kalacak, aşın çekicileriyle aynı yöne kapılıp gidecekti. Esen yele, akan suya, bir gülüşe binip uçmak masallara nerden gelip girsindi ki! Arkadaşlığa, uzaktan sevmelere, kardeşliğe, kuzuların kazların ona bağlılığına, otların sabah çiyine, bulutun gölgesinin güzelliğine, bir gözden gözeden kaynayan suyun verdiği iç serinliğine bağlanıp tadlarına gönül borcu duyarak dağın bayırın başka bir yamacına yürümek, koşmak. Kıvrak bir türküyü sesinin çıktığı kadar soluklanmadan bağırarak söylemek...

Büyük bir açlıktan sonra birden bire hızlı hızlı bir şeyler yemeye başladığında üstçene eklem yerlerinin acımasına bile aldırmazdı. Kocaman lokmaları yutarken kulaklarının hemen altından çıkan “küt”e benzeyen sesler çıkardı. “Hıı” sesleri bir hoşnutluk, sevinç, sağ olun demenin istemeden çıkan bir anlatımıydı. Söz o an fazlalık olurdu. Gerek yoktu. Olanak yoktu. Yetenek yoktu da. Söz “yanında bulunduğun sevgiliye name yazmak” olmaz mıydı! Bir kuzunun anasının memelerine yapışması ve var gücüyle sesli soluklu emmesi gibi. Bir bebek de öyle davranırdı. Soluklanmayı bile engellediğinden genzine süt kaçardı. Yaşam işte böyleydi. Art arda çoğalan “hıı!”lar gibi. Elbet bir yerde, bir anda bir şeyler yatışırdı. Sesler seyrekleşir, fısıltılar kesilir, bir şeylere geçici doymuşluğun sessizliği yaşanırdı. Kuzunun karnı ana sütüyle doyunca uykusu gelirdi. Biraz önce göğü yıkan meleşmeler birden kesilirdi. Melemenin dönemi hoşnutluğun dönemine dönüşürdü. Bunu kuzucuk bile yapıyordu.

Hatta dünyanın bunca paylaşılmışlığında insanın yaşama hakkını ve özgürlüğünü koruması, bunca denetlenmişliğinde baskısız, zorlama olmadan yaşanılan süreler, devletsiz anlar, yerler, tutumlar bu doyuş sonrası uyku bastırması gibi olmalıydı.  İnsan kendini işte o devletsizliği yarattığında sevinçli duyuyordu, duyacaktı.  Devletin olduğu her yerde devletsiz yaşanılan zamanlar, yerler, yaşantılar vardı. İlişkiler, toplanmalar, topluluklar, dağılmalar, bir başına kalışlar, yine buluşmalar, devlet yokmuş gibi onun birçok edimine karşın onları aşıp yaşamalardı insanı hoşnut eden. Bu gerçek mutluluk, doymuşluk ve güven demekti bir yönüyle. Bir süre nedir ki! Usun bir kurgusu olarak kesilmişliğe kadar akan, olan…

Devletin her şeyden dışta bırakılışı, onun yok oluşu, yok sayılışıydı. Ancak düşünülenin tersine her yerde, her denetimde, her kurumda, her kurulmuşta devletsizliği herkes yaşıyordu. Çokluk durmadan halka, topluma, ulusa, devlete karşı kendini yeniden üretiyordu. Bir şeylere karşı değildi de, O’nun varlığına aldırmadan gerçekten yaşanılan sevinç, mutluluk, hoşnutluk anları, günleri, ayları, yerleri. Küçük ve kısa olabilirdi bu yerler, zamanlar. Ama vardılar. Çoğaltılabilir olanaklardı. Gizli varoluşlardan çekip açığa çıkarılabilirdi. Eylemek, yapmak, etmek o gizli gücü günyüzüne, güncele çekip çıkartmak olmalıydı. Bu güç, bu güncele katma vardı. İnsanın varlığı, varoluşu, ne dersek diyelim yaşama olayını hoşluk duyarak anladığı, anlamlandırdığı anlattığı bilmelerdi bunlar. Etmeler, eylemeler, yapmalar...

Usuna bir şey düştü. Anlama yetisinin de yeri olarak anlağına. Düşer bir şey. Düşünce, duygu, duyum, algı usa doğrudan gelmez.  Çoğunda yürümez, koşmaz bunlar. Hoplar, zıplar, sıçrar ve düşer. Bir şey damdan, çatıdan, bir uçuruma düşer gibi düşer. Bir kaya parçası gibi yuvarlanırken bir yamaçtan bir uçuruma uçar gibi düşer. Uçmak düşmenin bir durumudur da. Tepe ile uçurum. Uçurumdan da tepeye de uçulur. Uçmak ve düşmek oluşun sonsuz çeşitliliğinde yalnızca iki durumudur. Kuş oluş. Uçak oluş.

Devletsizliğin, yani eşitler ama ayrı olanlar arasındaki bir ilişki olarak özgürlüğün kişi ve topluluklara nasıl yansıdığını, bunun en azından devletsizliği besbelli topluluklarda nasıl bir bağ ve işleyiş olduğunu, bir doğa olduğunu, o doğanın nasıl yapıldığını öğrenmeye çalışacaktı. Sevindi. Ortada ya da örtük anlakta bir şey yokken, bir kırıntılık düşünce, bir duyumluk duygu, bir duyuluk algı... sevindi ve tutkulandı. Sevindi çünkü isteklendi. Tutkulandı çünkü o istek istediği şeye erişme duygusuyla kavurdu varoluşunu. Seni tutkulu isteme ya da arzulayış! Seni titanyumu eriten yaratıcı ateş! Seni Aruz oluş seni!

BayRam Bey

Önceki Yazı:14 Teknoloji Toplumu – Teknik ve Ekonomi - Jacques Ellul
Sonraki Yazı:Anadili (Bir Felsefi Yorum) - H. İbrahim Türkdoğan
Bir yorum yazın
Siz de görüşünüzü belirtebilirsiniz...