Aruz Tutkusu (Günlük Yaşamın Sıradanlığına Gönderme) - BayRam Bey

"Yaşamınız 7/24 iş yeriniz içindi. Onun dışında mutlu bir yaşam olsa işsiz kalan insanlar hiç iş ararlar mıydı? Genel akıl işinizi yitirmemek için elinizden gelmeyenler de içinde her şeyi hiçbir ilkeye, kurala, duyguya, düşünceye bağlanmadan yapın demiyor muydu? Yaşamda başarı bir işin çalışanı olmakla başlayıp başka ölçütlerle derecelendirilmiyor muydu? İşi olmadan bir yaşama fırlatılmak, hiçliğe düşüştü. Yani yokluk. "

Kendini çok yorgun duyumsadı. Aslında yorgundu da. Çünkü son aylarda kendini Tanrının her günü karnını doyurmak, başını sokacak birbuçuk oda, gereklilikle yazlık kışlık kullanabileceği giysiler, işe gidiş gelişlerde bineceği ulaşım araçlarına ödeyeceği bedel için girdiği çalışma zorunluluğunun gerekleriyle sınırlandırmamıştı. Elbet çalışma bunların hemen yanında kendisi rahatsız olsa da istemeden kullandığı bir “toplumsal” saygınlık da kazandırıyordu. Kimse iş bulamamış birine insanmış, doğal olarak çok eksiksiz bir kişiymiş gözüyle bakmıyordu. İş, çalışılan kurum yaşadığı günlerde bireyleştirilenlerin önde gelen kimliğiydi. Bu kimlik elbette içinde yaşadıkları uydurulmuş bir uyruk yığını adı olarak toplum ve onun düzenlenişi gibi altüst dizilişliydi. Şeyler, akılsal, imgesel, algısal düşünüm adları (idea) ya da kavramları gibi uydurmaca, sanal, düzmeceydiler. İnsanların görünen ve görünmesini istedikleri kimlikleri yalnızca boyunlarından göğüslerine sarkan nesnelerde kayıt altına alınan ve belirtilen şeylerdi. “(Sağ tarafta yapmacıkla gülen bir yüz fotoğrafı) EczaKozAŞ- Pr. Number: 321-Satış departmanı- Asistan-” Bazı kimlikler de kromlu demir mandalla herhangi bir giysi yakasına iliştirilirdi. Kimliklerde sanlar ya da ünvanlar/unvanlar altüst dizilişli sözcüklerle çatılmıştı. Çalışanlar kendilerine verilen kimliklerde gururla, hazla pazarlama asistanı, satış direktörü, mali direktör, çevre temizlik ve düzen koçu, yönetim direktörü... kayıtlarını işyeri dışında da taşıyorlardı. Hatta özgüven direktörü, koordinasyon ve lojistik asistanı, halkla ilişkiler asistanı, müşteri temsilcisi direktörüydüler.

O bunların hem içinde hem de dışındaydı. “Nihayet itibarın bir büyük sakıncası da, ona ulaşmak için, yığınların sakındığı şeylerden sakınıp, peşine düştüğü şeylerin peşine düşmek suretiyle diğer insanlara uyacak şekilde hayatımızı sürdürmemizi şart koşmasıdır” (Spinoza, Anlama Yetisinin Düzeltilmesi, s. 40, çev. E. Ayhan) diyen Spinoza’nın zamanından beri düşünenlerin içinde gerildikleri durum sürmüyor muydu sanki! Günün tamamını işe ayıramazdı. İşi bırakıp günün tamamını kendine ayıramıyacağı gibi. O yine de insanları arıyor, onları bir yerlerde çay içmeye, bir kır pidesi, bir gözleme yemeye çağırıyordu. Hatta bir bardak bira içmeye, bazen de yemekli buluşmalara yönlendirmeye çalışıyordu tanıdıklarını.

Oturunca gözlerini büyülenerek kullandıkları telefonların ekranına bakmayan insanlarla birlikte oluyordu çoğunda. Arkadaşları bazen telefonlarına baksalar da sessiz geçen, yalnızca karşılıklı oturulan sürelerde bile o büyücü makinenin özneliğinde ortaya çıkan büyülenmişlik an an bozuluyordu. Belki de o sessizlikte çoktan beri unuttukları kendi içlerine bakıyorlardı. Belki de kendi içlerine bakarken gönüllü büyülenmişlikte aradıkları her ne ise orada yan yana oturmuş insanların arasındaki bağlarda dokunulacak uzaklıkta bir gülüşün taşıdığı ek anlamlarda yattığının ayrımına varıyordu insan. Herkes başını kaldırıp karşısındakinin gözlerine içinden eee, der gibi bakıyordu. Neden buradayız der gibi. Buradayız da ondan. Ondan dolayı ki buradayız. Yaşamda seninle benimle onunla bizimle çay içmek için burada ya da oradayız. Sıkılırsak yüksünmeden şuraya da gidebiliriz. Hatta her yere, uzaklardan hiçbir yer sanılan her yere. Ne olcak ki! Ne mi olacak, büyücünün bizi tutsak alıp kapattığı sanal tutukevinden kendi gardiyanlığımızı uyutup kaçacağız. Gezegenimizdeki bir yaşamın bize düşen payının sürdüğü bu kentte, bu semtte, bu bahçede, bu verişveriş merkezinde... büyücünün gerçek tutukevlerine de düşmeden gizli açık, açık gizli çay içeceğiz.

Ortalıkta bir soğukluk vardı. Telefonlarımıza bakmadan bomboş oturmanın uyku getirici sıkıntısı. Zaten ne konuşulacaktı ki. Çay mı, evde yücesini demleyip şöyle uzanarak overnette serin dalgalar üstünde sörf yapmanın özgürlüğüyle içmek. Karşısındaki kadın arkadaşının gözlerine bakarak “insan çay içmenin bırak nasıl bir şey olduğunu kendisini unutmaz mı,” dedi. Kadın huylanmış bir hayvan gibi başını salladı birçok kez. “Ben, ben,” dedi. Güldü. Üçü de güldüler. O “bu sessizliğimizde ne düşündüğümüzü ya da az önce ya da ondan da önce gönlümüzden geçirdiklerimizi tahmin etmek çok mu zor,” dedi. “Belki biz böyle düşünmüyorduk. Ancak birileri,” diyerek sustu.

Ancak bu soğukluk onların doğasında olan bir şey değildi ki, dilleri değilse gülüşleri çözüldü. Kıpırdandılar. Oturma biçimlerini değiştirdiler. Onların dışında oluşturulmuş bireyselleştirici, yalıtıcı, yalnızlaştırıcı diğer yanda da tüketimde yığınlaşma özelliği olmalıydı. İşte bu duruşun dışına çıkabiliyor, karın tokluğuna geçmodern kölelik olan işe gidip gelme talihi, ne kadar tüketirsen o kadar varsın savıyla birleşerek insanı yalnızca çalışan ve tüketen bir yarıcanlı, bir yarıyapma makine kılan anlayışın yaygınlaştırılmasının dışına doğru en azından bir çay içme oturması süresi boyunca yürüyebiliyordu. Ortez, protez, silikonlanma, kendi bedeninden alınan parçalarla yama yaptırma, başka bedenlerden organ taktırma,   bir organın çalışması için pillenme, beğenilmeyen beden parçalarının günün güzellik kuruna göre yeniden biçimlendirilmesi –re.form- gibi kurlardan da dışarı, çıkışa doğru uzun yürüyüş... Bunalmaların çaresi olarak sunulan gibi yaşamlar kurmaya yönelmek. Bunları her sıkıntının çözümü saymacalar. Sorunları sorun değil büyülü sözcüğüyle aşmış saymaca anlama ve uygulamaları. Oysa yanlış da olsa, eksik de olsa onlarca düşünen anlak sorunun varlığını ortaya koymuştu. Bunun ayrımına her yaşanılan yer yurtta varanlar da vardı.  Ne yapılabilirdi ki o büyülenmiş yığınların kasırgası karşısında? Fırtına dinmeli, onun yapabilecekleri yaşanmalı, acıları katlanılabilir kılacak ortaklaşa dayanışmayla ortaklığı süreğen kılacak ilişkiler, yapılar, işlevler kurulmalıydı. “Bunalım,” demişti Illich, 1970’lerde; ancak araçların bugünkü temel yapısını tersine çevirmeyi öğrenirsek; insanlara yüksek, bağımsız bir verimlilikle çalışma haklarını güvence altına alacak, dolayısıyla aynı zamanda hem kölelere ve efendilere duyulan ihtiyacı ortadan kaldıracak hem de her insanın özgürlük alanını genişletecek araçlar verirsek çözülebilir. İnsanlar, çalışmak için yeni araçlara ihtiyaç duyuyor, kendilerine ‘hizmet’ edecek araçlara değil. Teknolojiye, daha çok sayıda programlanmış enerji kölesi değil, sahip oldukları enerji ve düş gücünden en geniş ölçüde yararlanmak için en geniş ölçüde yararlanmak için gerek duyuyorlar. Özerk bireylerin ve temel grupların, yine kendilerinin belirlediği insan ihtiyaçlarını doyuracak biçimde tasarlanmış yeni bir üretim sisteminin toplam verimine katkılarını artıracak biçimde, toplumun yeniden kurulması gerektiğine inanıyorum. Aslında endüstri toplumunun kurumları, bunun tem tersini yapıyorlar. Makinelerin gücü arttıkça, kişilerin rolü gitgide salt tüketiciliğe indirgeniyor. (I. Illich 1989, Şenlikli toplum, s. 20.)

Bunları duymak, bunları bilerek yaşamanın savrulmuşluğunda bazen amaçsız ereksiz, birbirleriyle konuşma zorunluluğu duymadan, birbirlerine anlatacakları canlı, yüz yüze anlatacakları çok şeyleri var gibi davranıyorlardı. Böyle bir tutum içinde olmak bulaşıcıydı sanki. Kendiliğinden bir de bakmışsınız tutkulu tutkusuz bir istemeyle yarışırcasına girişilen ordan burdan ikili, üçlü, bazen de çoklu konuşmalar, gülüşmeler, şakalaşmalar.

İşten artan zaman, boş zaman kavramı ortalıkta kimse tarafından kullanılmıyordu. Demek boş zaman kavramının çıktığı, eskiden de önde olan ancak işten artan zaman dışında insanın kendisiyle ve diğerleriyle kurduğu bir ilişkiler biçimi, bir yaşama biçemi vardı. Bu kavram onda da ölmüştü. Ama çok başka nedenlerle. Tüketme gücü sahibi olmak, kendi başına varlığını sürdüren birey olmak, zamanı çalışma dinlenme gibi bölüntülere uğratmamak, günün her diliminde çalışma yetisini geliştiren bir şeyler yapmak. Her an dünyayı, onun her yerindeki, her şeyindeki var olanlarını internetten izlemek de bireyin çalışma yeteneğini, çalışma ve verimliliğini artırıcı işlerdendi. İsteğe bağlıydılar. Çalışmak çalışmak, onun biçemini, yerini, biçimini zorunlu olarak seçme hakkınız, seçme özgürlüğünüz vardı. Elbet bunların sınırlarını size kimse hatırlatmıyordu. Ancak bu sınırları siz belirleyip uyguluyordunuz.  Bu dünyadaki toptan uygulamaya daha uygundu. Denetim, yönlendirme, yönetme gibi edimler için bu sanlarla birey ya da insan malzemesi hiçbir yerde kullanılmıyor, ücretle çalıştırılmıyordu. Bunlar başta iletişim kanallarında kullanıcıların küçük ödemelerle ulaşabilecekleri yerlerdeydi. İşe hazırlık, güç toplama, iş için yeni özellikler, bilgiler, davranışlar edinmek bu kanallardan kazanılıyordu. Geçerli üretim, hizmet, sermaye, iletişim kurumlarının işlemesi için günün her diliminde televizyon izleyebilir, internette gezinebilir, telefonunuzun yeni bir özelliğini araştırabilir ya da biriyle konuşabilirdiniz. Hatta elektronik ortamda oynadığınız oyunlar bile işyeri düzenlerinin işleyişi için gerekli çalışan tipinin ve özelliklerinin sağlanmasına hizmet ederdi. Yaşamınız 7/24 işyeriniz içindi. Onun dışında mutlu bir yaşam olsa işsiz kalan insanlar hiç iş ararlar mıydı? Genel akıl işinizi yitirmemek için elinizden gelmeyenler de içinde her şeyi hiçbir ilkeye, kurala, duyguya, düşünceye bağlanmadan yapın demiyor muydu? Yaşamda başarı bir işin çalışanı olmakla başlayıp başka ölçütlerle derecelendirilmiyor muydu? İşi olmadan bir yaşama fırlatılmak, hiçliğe düşüştü. Yani yokluk.

Yaşam böyle kurulmuştu ve böyle işliyordu işte. Sanallıkta sanal sorunlar dışında bir şeyle karşılaşmadan bahçecilik yapabilir, kovan kovan arıya bakabilir, ender kelebek ölüsü biriktirmek için dünyanın her ucuna gidebilir, ender çiçekler, ağaçlar, böcekler yetiştirebilirdiniz. Artık “vakit nakittir” değildi. Çünkü ücret sizin sözleşme süresince oraya, o kuruma, bağlı oluşunuza ödeniyordu. Asla bir sermaye sahibine, bir işyeri sahibine değil,  bir yaşam biçeminin içine girişinize. Bu giriş toptan oluyordu. Her yönden tümden, tamamen, bütünlüklü... Nasıl olsa 7/24 hatta yıllık zorunlu dinlenme süresinde turla gittiğiniz 7 gün 8 gece yurtdışı gezi paketinde bile şirkete, şirketler grubuna, düzenin maliklerine çalışıyordunuz. Bunda, başka bir şeyde hiçbir sorun yoktu. Dünya böyle dönüyordu. Sorun yok demeye kendimizi alıştırmalıydık. Her sorun çözülürdü de zaten. Sorun olan bir sanal bir varlıktı. Gerçeğe çıkarılınca dağılıveren.

Küçük ödemelerle, aydan aya gelecekteki yaşamımızdaki ücretlerinizden kesilmek koşuluyla yirmi otuz yıllık sorun çözme sigortaları paketlerinden birinden yararlanabilirdiniz. Krediyle uzaya bile inilebilirdi. Yeterki bir işin olsun. Böylece işten, çalışmaktan da sıkıntı gelmezdi çalışana. Gelecekte de o kredilerin özgür ödemeleri sayesinde işe daha çok bağlanırdık. Özgür. Öyle ya özgürdük; uzun süreli krediyle pahalı bir araba, dünyada cennet denli geniş bir ev... mi aldık, ödemelerinden cayıp evi kredi sahiplerine bırakabilirdik. Ancak yine de özgür değildik bütünüyle. Çocukların okul ödemeleri gibi özgürlük içermeyen ödemeler de vardı. Başını sokacak cennet denli olmasa da kuş kadar bir yuva sahibi olmak ya da zorunlu mülkler maliki olmak gibi zorunluluklar da bizi sıkmazdı. Böylece yaşam sevinci, yüce mutluluk verici tepilerle 65 yaşında emekli olma endişeleriyle baş edebilirdik.

O bunlara da inanmıyordu. O bunları da anladığını düşünüyordu. Bir seçim yapmıştı. Seçim mi yapmıştı, bunu bütün derinliğiyle kavradığını söyleyemezdi. Gözlük merceği üreticisinin dünyasındaki bazı sıkıntıları o da yaşamıştı. “ ‘Nihayet karar verdim’ diyorum çünkü kesin olan bir şeyi, o an için kesinlikten uzak bir şey uğruna kaybetmeyi göze almak ilk bakışta akılsızca görünüyordu.” (Spinoza, AYD, s. 40.) Günün ona kalan kesimlerinde bunlar üzerinde düşünmek, yazıyla düşünmek istiyordu.  Bir şeye değil, bir şey için değil yalnızca yazmak istiyordu. Başladı da.

Yazma erkinin birilerinin özel mülkü olmadığını görüyordu kendi uğraşında. İbn Sina’yı anımsadı. Geçen yaz okumuş olmalıydı. Onda bir amaç vardı. Sina dolaylı mı tutmuştu amacını? Erinmeden kalkıp Yorum Üzerine’ye baktı. Şu bölümü okudu yavaş yavaş. “... ya gelecekte bilinecek şeylerin bunlara eklenerek insan maslahatının veya hikmetinin ortaklaşa tamamlanmasıdır (...) Ya da (insan maslahatının ve hikmetinin) tamamlanması için (gelecekte bilinecek bunlara) eklenmesine gerek duyulmasa bile sonra gelenlerin bunlardan yaralanmasıdır. Bu nedenle konuşmadan başka bir bildirim tarzına gerek duyulmuş ve yazma şekilleri icat edilmiştir.” (İbn. Sina, Yorum Üzerine, s. 3, çev Ö. Türker 2006.) Sina belkili olarak yalnızca kendi konumuyla, durumuyla ilgili olarak gelecekten, kendisinden sonra gelenlerin Sina’ya geçmiş olan zamanlarında yararlanmalarından konuşuyordu. Gözlükçü de amaçlıydı. “O halde, peşinde olduğum amaç, tarif ettiğim doğayı kazanmak ve benimle birlikte birçok kişinin kazanmasına gayret etmektir. Yani, kendi mutluluğum başka birçoklarının benim düşündüğüm gibi düşünmeye ikna etmekten, böylece onların kavrayış ve arzusunu kendi kavrayış ve arzumla tamamen bağdaştırmaktan geçer.” (Spinoza, AYD. s. 43.) Yoksa o da mı bir ereğin peşine takılarak yaşayıp yaşlanacaktı.

Onun bunlarla bağı yoktu. Ancak elbette bunlara ilgisi vardı. Bilgisayarın karşısından ayrılıp halının üstüne uzandı. Günü doğrudan ile dolaylı buyruklar altında, karşısında, üstünde geçirmemişti. Yazmak zor geliyordu. Yazdıklarını, her tümcesiyle sıkıcı buluyordu. Bunlardan kurtulmayı düşündü. Son aylarını üzerinde uğraştığı, didindiği, anlamaya çalıştığı kısacık bir öyküyle geçirmişti. Onda şen sevinçli bir şeyler bulamayacak mıydı? Pek böyle olan bir şeyler görünmüyordu doğrusu. Yoksa başka öykülere, başka yaşamlara bakmak... Zaten en baştan, yazıya başladığı zaman böyle şeyler bulmayı düşünmemiş miydi? Belki öyküyü bir rastlantıyla seçmişti. Ancak o şenlikli bir şeyler istiyordu. Yeniden yeniden okumalıydı. Kurmacaysa bile kurmacayı oluşturan düzenle, sevinçli, sevgi dolu şeylerin düzeni örtüşmez miydi? Yalnızca sevinçli, sevgili, şenlikli şeyler bulabilirdi eğer durum böylesiyse. Bulumazsa ne dertlenme! Bulamazsa onları kendisi uyduracaktı. Kurgularıyla öyküyü de şenlendirecekti böylece. Şenlikçi başı Spinoza olmalıydı. Onun yaktığı ateş hala dört yanda bin içte harlıyordu. “Muhtemelen, bu söylediklerim, gerçekten Doğada olan tikel şeylerden ziyade Akla ait Varlıklarla meşgul olmaya alışık olanları tatmin etmeyecektir. Onlar böyle yaparak Akla ait Varlığı olduğu gibi değil, bir Gerçek Varlık olarak değerlendiriyorlar. Zira insan kah şu kah bu isteğe sahip olduğundan, tıpkı şu ya da bu insana bakarak insan Fikrini oluşturduğu gibi, ruhunda da İrade dediği tümel bir tarz oluşturuyor. Aklın varlıklarıyla gerçek varlıkları birbirinden yeterince ayırt edemediği için de, sonuç olarak aklın varlıklarını Doğada gerçekten bulunan şeyler olarak düşünmeye ve böylece kendisini bazı şeylerin nedeni olarak varsaymaya başlıyor.” (B. Spinoza, Kısa İnceleme, s. 116 -koyulaştırma Spinoza’nın-.)

Okumalık 1

(Siyasi sözlük çalışması)

“Yeni bir siyasal sözlük, yalnızca yeni siyasal özneleri betimlemez, aynı zamanda onları konuşturmak zorundadır. Yeni bir siyasal sözlük oluşturmak için, zamanların, dillerin, pratiklerin bir tür olgunluk aşamasını, tarihin ontolojik örgüsünü temel almak gerekir. (...) Yeni bir siyasal sözlüğün temel terimleri nelerdir? Çokluk, maddi olmayan emek, Genel Zeka (General Intellect), farklılık, tekillik, ortak olan; ama aynı zamanda, imparatorluk, ulus, egemenlik, disiplin, denetim, savaş... Ve sonra: demokrasi ve komünizm.” (A. Negri, İmparatorluktaki Geçişler, s. 236, 237, Çeviri K. Atakay 2006.)

Okumalık 2

Yurt –yeri- ve gülmek

(...)

İnsan yaşadığı yere benzer/ O yerin suyuna, o yerin toprağına benzer/ Suyunda yüzen balığa/ Toprağını biten çiçeğe/ Dağlarının, tepelerinin dumanlı eğimine/ Konyanın beyaz/ Antebin kırmızı düzlüğüne benzer/ göğüne benzer ki gözyaşları mavidir/ Denizine benzer ki dalgalıdır bakışları/ Evlerine, sokaklarına, köşebaşlarına/ Öylesine benzer ki/ Ve avlularına/ (Bir kuyu halkasıyla sıkıştırılmıştır kalbi)/ Ve sözlerine/ (...)/ Gülemiyorsun ya, gülmek/ Bir halk gülüyorsa gülmektir/ Ne kadar benziyoruz Türkiye’ye Ahmet Abi/ (...)

(Edip Cansever 1992, yerçekimli karanfil, s. 402.)

Eğlencelik 1

“ GERÇEK İYİNİN ARAŞTIRILMASI: Deneylerim bana, her günkü yaşam olaylarının boş ve değersiz olduğunu, korktuğum hal ve durumların ise iyi ya da kötü oluşlarını kişi üzerindeki etkilerine bağlı olduklarını öğrettikçe, sonunda her şeyi bir kenara bırakarak onunla kişinin etkileneceği, dahası onu bulduktan ve anladıktan sanra [sonra] sürekli ve yüce mutlulukla her zaman hoşlanabileceğim gerçek iyinin olup olmadığını ve bunun elde edilip edilemeyeceğini araştırmaya karar verdim.” (B. Spinoza, Kavrayış Gücünün Gelişimi, s. 21, çeviren Can Şahan, Kuram y. İst. tarihsiz.)

“ İNSAN ANLAĞININ İYİLEŞTİRİLMESİ ÜZERİNE İNCELEME: Deneyim bana sıradan yaşamda sık sık karşılaşılan her şeyin boş ve yararsız olduğunu öğrettikten sonra, kendilerinden korktuğum her şeyin ruh onlar tarafından etkilenmedikçe kendinde iyi ya da kötü hiçbir şey kapsamadığını görünce, sonunda gerçekten iyi olan ve kendini iletme gücünü taşıyan ve başka herşeyi dışlayarak ruhu yalnız başına kavrayan birşeyin olup olmayacağını, giderek bulunması ve erişilmesi bana sürekli, en yüksek ve sonsuz bir mutluluk yaşatabilecek bir şeyin olup olmayacağını araştırmaya karar verdim.” (B. Spinoza, İnsan Anlağının..., s. 57, çev. Aziz Yardımlı, idea 1998.)

“Sunuş: Anlama Yetisini Düzeltmek: Deneyim bana ortak yaşamda[1] sıklıkla karşılaşılan tüm şeylerin boş ve beyhude olduğunu öğrettikten sonra, korkumun nedeni ve nesnesi tüm şeylerin,[2] zihin bunlar tarafından harekete geçirilmedikçe, kendilerinde ne iyiye ne de kötüye sahip olduğunu görüp, kendisini iletebilir ve de diğer her şey reddedildiğinde zihni tek başına etkileyebilir gerçek bir iyinin olup olmadığını; aslına bakılırsa, keşfi ve edinmesi bana ebediyen sürekli ve üstün bir neşe verecek bir şeyin olup olmadığını soruşturmaya karar verdim nihayet.” (B. Spinoza, Anlama Yetisini Düzeltmek, s. 27 – Spinoza, Anlama Yetisinin Düzeltilmesi Üzerine İnceleme içinde- çev. Eylem Canaslan 2015.)

“ANLAMA YETİSİNİN DÜZELTİLMESİ ÜZERİNE İNCELEME: Deneyim bana gündelik hayatta karşılaşılan sıradan şeylerin tümüyle boş ve anlamsız olduğunu öğrettikten sonra, korkumun kaynağı ve nesnesi olan tüm şeylerin zihin onlardan etkilenmedikçe kendi içinde iyi ya da kötü hiçbir şey barındırmadığını fark edip, gerçek bir iyinin, yani kendi kendini iletebilen ve diğer her şey dışarıda bırakıldığında zihni tek başına etkileyebilen gerçekten iyi bir şeyin olup olmadığını, aslına bakılırsa, keşfetmesi ve edinmesi bana ebediyen sürekli ve üstün bir neşe verecek bir şeyin olup olmadığını araştırmaya karar verdim nihayet.” (B. Spinoza, Anlama Yetisinin Düzeltilmesi Üzerine İnceleme, s. 39, çev. Emine Ayhan 2015.)

yeşerip giden Fideler

F ve F. için

1.Geçen yaz denize girenlerin yiyip kumların üstüne attıkları karpuzların çekirdeklerinden sonbaharda yağan bir yağmur sonucu uyarılarak çıkan, Ekim sonunda bir Antalya kumsalında öncü yapraklarını veren karpuz fideleri geleceklerinden ne umabilirler ki – meyve vermeyi mi? (Oruç Aruoba, 28 Ekim 1982 Antalya –Lara-, Morköpük dergisi, Aralık 1984-Ocak 1985; O. Aruoba, Tümceler, s. 37, Metis 1999.)

2.Geçmiş gitmiş bir yaz günü denize giren insanların susuzluklarını gidermek için içlerini yiyip kabuklarını kumların üstüne atıp bıraktıkları karpuzların, yaz boyunca kızgınlaşan kumlara yavaş yavaş gömülen çekirdeklerinden sonunda bir sonbahar yağmuru ile ilkbahar benzeri bir ılıklıkla kumlara vuran Akdeniz güneşinin sıcaklığınca canlandırılarak kumların içinde yeşerip Ekim sonunda öncü yapraklarını kumlardan dışarı uzatarak güneşe ulaştırıp ilk iki yuvarlak yapraklarının peşinden çıkarabildikleri bir- iki oymalı oluşma yaprağıyla sonunda meyve vermeye varması gereken gelişme süreçlerini başlatan karpuz fideleri, Kasım ayından başlayarak gittikçe soğuyacak denizin koca koca dalgalarla döveceği kıyının iyice içlerine işleyecek tuzlu suların boydan boya kaplayacağı kumsallarına saldıkları köklerle, kışın ilerlemesiyle besleyiciliğini iyiden iyiye yitirecek güneşin artık ılık bile olmayacak ışınları altında, geleceklerinden ne umabilirler ki -meyve vermeyi mi? (Aruoba, 30 Ekim 1982, –Morköpük1984 içinde-)

3.Geçip gitmiş bir yaz gününün kızgın güneşi altında terleyerek serinlemek için ılık denize girip çıkanların tuzlu suyun iyice artırdığı susuzluklarını giderir diye içlerini yiyip kabuklarını düşüncesizce kumların üstüne atıp bıraktıkları çürüyüp giden olgun karpuzların artıklarından dökülerek uzun yaz günleri boyunca üzerinde sıcak sıcak esintiler gezinen kavurucu kumlara yavaş yavaş gömülmüş kuru çekirdeklerden bir sonbahar yağmuru sonrası kumların altına varan tatlı sularla nemlenip ilkbahar benzeri bir uyarıcı ılıklıkla kumlara vuran bereketli Akdeniz güneşinin sıcaklığıyla canlanarak sıcak kumların içinde Ekim sonunda öncü yapraklarını dışarı çıkararak güneşe uzatıp çevreyi kollayan ilk iki yuvarlak yapraklarının peşinden kısa süre içinde çıkardıkları oymalı işlemeli oluşma yapraklarıyla artık ılıklaşmış havada uygun ortamlarını bulunca daha da derinlere kök salıp gelişmeye başlayarak sonunda meyve vermeye varması gereken oluşma süreçlerine girişen yeşermiş karpuz fideleri, Kasım başından sonra gittikçe sertleşen denizin koca koca dalgalarla döveceği kararmış kıyıya yayılarak kumların derinliklerine dek işleyip soğuğun boydan boya kaplayacağı kumsalları basacak tuzlu suları saldıkları köklerle içlerine çekmek zorunda kalıp kışın ilerlemesi boyunca besleyiciliğini iyiden iyiye yitirecek güneşin süresi gittikçe kısalarak bir belli belirsiz ışık getirip artık hiçbir ısı sağlayamayacak ışınları altında belirlenecek geleceklerinden ne umabilirler ki –çiçek açıp meyveye durabilmeyi mi?” (Aruoba, 13 Kasım 1982, Ankara, -Morköpük 1984 içinde-.)

[1] In communi vita. Burada communis ‘ortak’ ile karşılanmış olsa da, bu sıfatın aynı zamanda ‘toplu’, ‘umumi’, ‘gündelik’, ‘sıradan’ vb. anlamlarını da taşıdığını hatırlatmak isterim. [E. Canaslan.]

[2] A quibus et quae timebam: Beni korkutan ve korktuğum (şeyler). (...) [E. Canaslan]

Önceki Yazı:Belediyecilik Hayalleri: Bookchin’in Politikasının Toplumsal Ekolojik Eleştirisi – John Clark (Bölüm I)
Sonraki Yazı:“Bir Karşı-Devrim Olarak Ekim Devrimi”: Rus Devriminde Anarşistler
Bir yorum yazın
Siz de görüşünüzü belirtebilirsiniz...