“Bir Karşı-Devrim Olarak Ekim Devrimi”: Rus Devriminde Anarşistler

Son zamanlarda zannederim konjoktürel bir durumun ifadesi olarak Türkiyeli solcuların Lenin, Ekim Devrimi ve Marksizmi hatırlamalarına şahit olmaktayız. Bunun nedenini, Kürt milliyetçilerinin ardına takıldıkları bunca zamandan sonra, bir hayal kırıklığından çıkma çabası olarak yorumlamak mümkün… Diğer taraftan solcuların bir diğer kısmının adeta Türk milliyetçileri ve faşistleriyle kolkola girmelerinin yarattığı bir başka hayal kırıklığı daha mevcut. Bunu reel politikanın kulvarlarında yuvarlanıp retoriğin cazibesiyle hemhal olduktan sonra hayata yeniden dönme çabası olarak da yorumlamak mümkün. Hatta öyle ki bir zamanlar Marksizm içinde epeyce yol almış ve sonunda anarşizme gelip dayanmış kimi şahsiyetlerin bu hayal kırıklıklarından sonra Ekim devrimi güzellemelerine dahil olduklarını da gördük, görüyoruz."

1917 Rus Devrimi, anarşizmin bu ülkede hızla büyümesine ve anarşist düşüncelerin tecrübe edilmesine birçok denemesine tanıklık etti. Ancak, popüler kültürde, Rus Devrimi özgürlük için mücadele eden sıradan halkın kitlesel bir hareketi mücadelesi olarak değil de Lenin’in Rusya’da diktatörlüğünü dayattığı bir araç olarak görülür. Gerçek tamamen farklıdır. Rus Devrimi, pek çok farklı düşünce akımının var olduğu ve milyonlarca çalışanın (şehirler ve kasabalardaki işçiler kadar köylülerin de) yaşadıkları dünyayı daha iyi bir yere dönüştürmeye çalıştığı, tabandan filizlenen bir kitle hareketiydi. Ne üzücüdür ki, bu umutlar ve hayaller Bolşevik parti diktatörlüğü tarafından – önce Lenin, sonra da Stalin tarafından– ezildiler.

Rus Devrimi, tarihin büyük bir kısmında olduğu gibi “tarih kazananlarca yazılır” özdeyişinin kuralının iyi bir örneğidir. 1917-1921 dönemini ele alan çoğu kapitalist tarihçi, anarşist Voline’in “bilinmeyen devrim” dediğini – sıradan halkın eylemleri ile tabandan talep edilen devrimi – gözardı eder. Leninist anlatımlar açıklamalar ise en iyi durumda, kendi parti çizgileriyle uyumlu olduğu müddetçe işçilerin özerk eylemliliklerini yüceltirler, ancak bu çizgiden ayrılır ayrılmaz onları tamamen mahkûm ederler (ve onlara en aşağılık bayağı güdüleri yakıştırırlar). Yani, Leninist açıklamalar (1917’nin bahar ve yazında olduğu gibi) Bolşeviklerin önünde giderlerken işçileri yüceltir, ancak Bolşeviklerin iktidara gelmesiyle Bolşevik politikalara karşı çıkmaya başladıklarında ise onları mahkûm eder. En kötü durumda ise, Leninist anlatımlar açıklamalar kitlelerin hareketlerini ve mücadelelerini, öncü partinin faaliyetlerinin arka sahnesinden ibaret şeyler olarak resmederler.

Ancak anarşistler açısından, Rus Devrimi çalışan halkın öz-faaliyetinin özeylemliliğinin [self-activity] anahtar bir rol oynadığı toplumsal devrimlerin klasik bir örneğini teşkil eder. Rusyalı kitleleri, sovyetler, fabrika komiteleri ve diğer sınıf örgütlerinde, Rus kitleleri, sınıf-temelli, hiyerarşik devletçi bir rejime dayanan toplumu; özgürlük, eşitlik ve dayanışmaya dayanan bir topluma dönüştürmeye çalışıyorlardı. Böyleyken, devrimin ilk ayları Bakunin’in şu tahminini doğruluyor gözüküyordu: “Geleceğin toplumsal örgütlenmesi; ilk olarak [işçilerin] sendikalarında, ardından da komünlerde, bölgelerde, uluslarda ve en nihayetinde de uluslararası ve evrensel olan büyük federasyonlarda, işçilerin birlikleri veya federasyonları aracılığıyla tamamen aşağıdan yukarı doğru gerçekleştirilmelidir, tabandan yapılmalıdır” (Michael Bakunin: Seçme Yazılar, s. 206). Sovyetler ve fabrika komiteleri tam olarak da Bakunin’in düşüncelerini ifade ediyordu ve anarşistler bu mücadelede önemli bir role sahipti.

Çar’ın alaşağı edilmesi kitlelerin doğrudan eylemliliği sayesinde gerçekleşti. Şubat 1917’de, Petrogradlı kadınlar ekmek isyanlarını başlattılar. 18 Şubat’da, Petrograd’daki Putilov Fabrikası işçileri greve gittiler. 22 Şubat’a gelindiğinde 22’sinde, grev diğer fabrikalara da yayılmıştı. İki gün sonra ise 200.000 işçi greve çıkmıştı ve 25 Şubat’a gelindiğinde grev neredeyse genel bir hale gelmişti. Aynı gün protestocularla ordunun ilk kanlı çatışmasına tanıklık etti. Dönüm noktası 27 Şubat’ta gerçekleşti; bazı askeri birlikler, peşleri sıra diğer birimleri de sürükleyecek şekilde devrimci kitlelerin üstüne salındığında, karşı saflara geçtiler. Bu, hükümeti elinde hiçbir baskı aracı kalmamış bir halde bıraktı, Çar tahttan feragat etti ve geçici hükümet kuruldu.

Bu hareket öylesine kendiliğinden oluşmuştu ki, bütün politik partiler geride kalmıştı. Buna Bolşevikler de dahildi; “Bolşeviklerin Petrograd örgütü, Çar’ın devrilmesine yol açacak devrimin tam arifesinde hemen öncesinde grevlerin düzenlenmesine karşı çıkmıştı. Bereket versin ki, işçiler Bolşevik ‘talimatları’ dinlemediler ve her halükârda grevi başlattılar. … İşçiler onların kılavuzluğunu izlemiş olsaydı, devrimin o tarihte gerçekleşmesi şüpheli bir hale gelirdi” (Murray Bookchin, Kıtlık-Ötesi Anarşizm, s…).

Devrim, yeni, “sosyalist” devlet durdurmak için yeterince güçlü olana değin tabandan gelen doğrudan eylemlilik damarından akmayışına devam etti.

Sol açısından, Çarlığın sona ermesi sosyalistlerin ve anarşistlerin yıllar boyunca her yerde sürdürdükleri çabaların bir sonucuydu. Bu Geleneksel baskının üstesinden gelen insan düşüncesinin ilerici kanadını temsil ediyordu ve bu vasfından ötürü de böylece dünyadaki solcular tarafından layıkıyla yeterince yüceltildi. Ancak, Rusya’da işler ilerliyordu. İşyerlerinde, sokaklarda ve tarlalarda giderek daha fazla insan feodalizmi siyasal olarak yıkmanın yeterli olmadığına ikna oluyordu. Feodal sömürüyle karşılaştırıldığında Çar’ın devrilmesi ekonomide var olan feodal sömürüde çok az bir gerçek farka yol açtı, böylece işçiler kendi işyerlerine ve köylüler de topraklara el koymaya başladılar. Tüm Rusya’da, sıradan halk kendi örgütlerini, sendikalarını, kooperatiflerini, fabrika komitelerini ve konseyleri (veya Rusçasıyla “Sovyetler”ini) kurmaya başladılar. Bu örgütler ilk başlarda, geriye çağrılabilir delegeleri ve birbirleriyle federe olmalarıyla, anarşist bir tarzda örgütlenmişlerdi.

Söylemeye gereksiz yok, ancak tüm siyasal politik partiler ve örgütler bu süreçte rol oynadılar. (Popülist köylü tabanlı temelli bir parti olan) Sosyal Devrimciler ve anarşistler gibi, Marksist sosyal demokratların iki kanadı da (Menşevikler ve Bolşevikler) etkindiler. Anarşistler, özyönetim yönündeki bütün eğilimleri destekleyerek ve geçici hükümetin yıkılmasını teşvik etmekte ısrar ederek, bu harekete katıldılar. Bunun, saf bir siyasi devrimi tamamen siyasal olmaktan çıkarıp ekonomik/toplumsal bir devrime dönüştürmek için gerekli olduğunu savundular. Lenin’in sürgünden dönmesine kadar bu doğrultuda düşünen tek politik eğilim [anarşistlerdi].

Lenin partisinin “Tüm İktidar Sovyetlere” sloganını kabul etmesini sağladı ve devrimi ileriye doğru itti. Bu daha önceki Marksist konumdan keskin bir kopuştu. Bu, Menşeviklere katılan eski bir Bolşevik’in Lenin hakkında şu yorumu yapmasına yol açmıştı; Lenin kendini “otuz yıldan beridir boş olan bir Avrupa tacı  –Bakunin’in tahtı – için adayı yapmıştı” (Alexander Rabinowitch’in alıntısı, Devrimin Başlangıcı, s. 40). Bolşevikler kitlesel destek kazanmaya yönelerek; geçmişte anarşizmle bağlantılı olan politikaları, yani doğrudan eylemlilik için kampanyaları ve kitlelerin radikal eylemlerini desteklemeye başladılar (“Bolşevikler, o zamana kadar belirgin bir şekilde ve ısrarla Anarşistler tarafından dile getirilen sloganları … kullandılar”, Voline, Bilinmeyen Devrim, s. 210). Kısa zaman içinde Sovyetler ve fabrika komiteleri seçimlerinde giderek daha fazla oy kazanmaya başladılar. Alexander Berkman’ın söylediği üzere, “Bolşeviklerce sahiplenilen anarşist sloganlar sonuçlarını getirmekte gecikmedi. Kitleler onların bayrağına güvendiler” (Komünist Anarşizm Nedir, s. 120 s. 101).

Bu dönemde anarşistler de etkindiler. Anarşistler özellikle fabrika komiteleri çevresinde var olan, üretimde işçilerin özyönetimi hareketi içinde etkindiler (ayrıntılar için bakınız M. Brinton, Bolşevikler ve İşçi Kontrolü). [Anarşistler], işçilerin ve köylülerin mülk sahibi sınıfı mülksüzleştirmesini, bütün hükümet biçimlerini yıkmalarını ve kendi sınıf örgütlerini – Sovyetler, fabrika komiteleri, kooperatifler vb. – kullanarak toplumu tabandan yeniden örgütlemelerini savunuyorlardı. Yine mücadelenin yönünü de etkileyebildiler. Alexander Rabinowitch’in (Temmuz 1917 Temmuz ayaklanmasına ilişkin çalışmasında) belirttiği üzere:

“Sıradan kadrolar [yönetici işlev üstlenmeyen üyeler] bazında, özellikle de {Petrograd} garnizonunda ve Kronştad deniz üssünde yer alanlar, Bolşevikleri Anarşistlerden ayıran çok az şey vardı. … Anarşist-Komünistler ve Bolşevikler, nüfusun aynı eğitimsiz, keyifsiz depresif ve memnuniyetsiz kesimlerinin desteğini edinmek için rekabet ediyorlardı ve 1917 yazında, Anarşist-Komünistler, az sayıdaki önemli fabrika ve alayda sahip oldukları destekle olayların gidişatını etkileyebilecek inkar edilemez bir kapasiteye sahiptiler. Aslında, Anarşistlerin cazibesi bazı fabrika ve askeri birimlerde bizzat Bolşeviklerin eylemlerini de etkileyecek ölçüde büyüktü” (Op.Cit., s. 64).

Gerçekte, önde gelen bir Bolşevik, Temmuz 1917’de (anarşist etkinin artmasına ilişkin verdiği cevapta) şunu ifade ediyordu; “kendimizi Anarşistlerden ayırarak, kitlelerden de ayırabiliriz” (Alexander Rabinowitch’in alıntısı, Op.Cit., s. 102).

Anarşistler, geçici hükümetin devrildiği Ekim Devrimi sırasında Bolşeviklerle birlikte çalıştılar. Ancak, Bolşevik partinin otoriter sosyalistleri iktidarı ele geçirir geçirmez işler değişmeye başladı. Anarşistler ile Bolşeviklerin her ikisi de pek çok ortak sloganı kullanmalarına karşın, bu ikisi arasında önemli farklılıklar vardı. Voline’in belirttiği üzere, “Anarşistlerin ağızlarından ve kalemlerinden dökülen sözler sloganlar samimi ve somuttu, çünkü [bu sloganlar] onların ilkelerine denk düşüyor ve bu ilkelerle tamamen bir uyum içindeki eylemler talep ediyor ve çağrıda bulunuyorlardı. Ama bu aynı sloganlar Bolşeviklerde, liberterlerinkinden tamamen farklı olan pratik çözümler anlamına geliyordu ve sloganların ifade ediyor gözüktüğü fikirlerle uyuşmuyordu” (Bilinmeyen Devrim, s. 210).

Örneğin, “Tüm İktidar Sovyetlere” sloganını ele alın. Anarşistler için bunun anlamı açıktı – belirli sorumluluğa sahip, geri çağırılabilir delegelerden oluşan, işçi sınıfının toplumu doğrudan yönetmesini sağlayacak organlar. Bolşevikler içinse, sloganın anlamı basitçe Sovyetler üstünden Bolşeviklerin bir hükümetinin kurulması demekti. Fark önemliydi, “çünkü anarşistlerin belirttiği üzere, eğer ‘iktidar’ gerçekten Sovyetlere aitse, o zaman Bolşevik partiye ait olamazdı; ve eğer Bolşeviklerin tasavvur ettiği üzere Parti’ye aitse, o zaman Sovyetlere ait olamazdı” (Voline, Op.Cit., s. 213). Sovyetleri merkezi (Bolşevik) hükümetin kararnamelerinin uygulayıcısına indirgemek ve onların oluşturduğu Tüm-Rusya Kongresi’nin hükümeti (yani, gerçek iktidara sahip olan [bir hükümet]) azledebileceğini söylemek, “tüm iktidar” demek değildir, aslında tam tersidir.

Aynısı, “üretimde işçilerin üretim araçlarını kontrolü” terimi için de geçerlidir. Ekim Devriminden önce, Lenin “işçi kontrolü”nü tamamen “işçilerin evrensel, tam kapsamlı bir şekilde kapitalistler üstünde kontrolü” anlamında değerlendiriyordu (Bolşevikler İktidarda Kalacaklar mı?, s. 52). Bunu, işçilerin fabrika komitelerinin federasyonu yoluyla üretimi bizzat kontrol etmeleri (yani ücretli emeğin ortadan kaldırılması) anlamında kullanmıyordu. Anarşistler ve fabrika komiteleri ise böyle görüyorlardı. S.A. Smith’in doğru bir şekilde vurguladığı üzere, Lenin “terimi {işçi kontrolü} terimini fabrika komitelerinden oldukça farklı bir anlamda kullanıyordu”. Gerçekte, Lenin’in “önerileri, … fabrika komitelerinin uygulamaları esas olarak yerel ve özerk iken, karakter olarak adamakıllı oldukça devletçi ve merkeziyetçiydi” (Kızıl Petrograd, s. 154). Anarşistler için, “işçi örgütleri eğer {patronlar üzerinde} etkin bir kontrol kurma yetisine sahiplerse, o zaman tüm üretimi [sağlama, devam ettirme] yetisine de sahiptirler. Bu durumda, özel [mülkiyetteki] sanayi tedricen olmakla beraber hızlı, ancak aşamalı bir şekilde ortadan kaldırılabilir ve yerine kolektif sanayi geçebilir. Sonuçta, Anarşistler boş ve belirsiz bir ‘üretimin kontrolü’ sloganını reddettiler. Onlar, özel [mülkiyetteki] sanayinin –tedricen ancak aşamalı olarak, ama derhal – kolektif üretim örgütlenmeleriyle ele geçirilmesini savundular” (Voline, ae, s. 221).

İktidara gelince, Bolşevikler sistemli olarak şekilde işçi kontrolünün popüler anlamının altını oydular ve yerine kendi devletçi görüşlerini geçirdiler. “Üç olayda”, diyordu bir tarihçi belirtiyor; “Sovyet iktidarının ilk ayında, {fabrika} komiteleri liderleri kendi modellerini yaşama geçirmeye çalıştılar. Her defasında parti liderliği onları etkisiz kıldı. Sonuç ise, yönetimsel ve denetimsel gücün, merkezi otoritelere tabi olan ve onlarca oluşturulmuş devlet organlarına verilmesi oldu” (Thomas F. Remington, Bolşevik Rusya’da Sosyalizmin İnşası, s. 38). Bu süreç en nihayetinde Nisan 1918’de, Lenin’in savunduğu ve başlattığı “diktatörce” bir güçe sahip olan donatılmış “tek adam yönetimi” ile sonuçlandı. Bu süreç, Bolşevik pratik ile Bolşevik ideoloji arasındaki belirgin bağlantıları ve keza bu ikisinin halk eylemliliğinden ve düşüncelerinden nasıl farklı olduğunu gösteren Maurice Brinton’un Bolşevikler ve İşçi Kontrolü eserinde ortaya konulmuştur.

Bu nedenle Rus Anarşisti Peter Arshinov şöyle bir yorumda bulunuyor:

“Daha az önemsiz olmayan bir başka özellik, Ekim {1917 devriminin} iki anlamı olmasıdır –toplumsal devrime katılan işçi kitlelerinin ve onlarla beraber Anarşistler-Komünistlerin ona verdikleri anlam; ve bu toplumsal devrime olan arzusunun elinden iktidarı kapan ve daha onun ileriye doğru gelişmesine ihanet eden ve [ileriye gelişimini] boğan, bastıran siyasi partinin {Marksist-Komünistlerin} ona verdiği anlam. Ekim’in bu iki yorumu arasında dağlar kadar fark vardır. İşçilerin ve köylülerin Ekim’i, eşitlik ve özyönetim adına parazit sınıfların iktidarının bastırılması demekti. Bolşevik Ekim ise, devrimci aydınlar partisinin iktidarı ele geçirerek, kendi ‘Devlet Sosyalizmi’ni ve kitleleri yönetmenin ‘sosyalist’ yöntemlerini yürürlüğe geçirmesi demekti” (İki Ekim).

İlk başlarda anarşistler Bolşevikleri desteklediler, çünkü Bolşevik liderler kendi devlet-inşa etme ideolojilerini Sovyetlere verdikleri desteğin ardına gizliyorlardı (sosyalist tarihçi Samuel Farber’in dikkat çektiği üzere, anarşistler “Bolşeviklerin Ekim Devrimi’ndeki adsız koalisyon ortaklarıydılar”, Stalinizmden Önce, s. 126). Ancak, Bolşeviklerin aslında gerçek bir sosyalizmi hedeflemeyip, bunun yerine kendilerinin iktidarlarını sağlamlaştırmayı; toprağın ve üretken kaynakların kolektif mülkiyet altında değil, hükümet mülkiyetinde bulunmasını hedeflediklerini göstermeleriyle beraber, bu destek çabucak kayboldu. Belirtildiği üzere, Bolşevikler, “diktatörce güçlerle” donatılmış silahlandırılmış bir “tek-adam yönetimi”ne dayanan kapitalist-benzeri işyeri yönetimi biçimlerinin lehine, sistemli olarak bir şekilde işçi kontrolü denetimi/özyönetimi hareketinin altını oydular.

Sovyetler konusuna gelince, Bolşevikler onların sahip oldukları sınırlı bağımsızlığın ve demokrasinin altını sistemli olarak zayıflatıyorlardı. 1918 baharı ve yazındaki “Sovyet seçimlerindeki büyük Bolşevik kayıplara” yanıt olarak, “silahlı Bolşevik kuvvetleri genellikle bu bölgesel seçimlerin sonuçlarını geçersiz kılıyorlardı”. Keza “hükümet, görev süresi Mart 1918’de sona eren Petrograd Sovyeti’nin yeni genel seçimlerini sürekli erteliyordu. Açıktı ki, hükümet muhalefet partilerinin kazançlı çıkacağından korkuyordu” (Samuel Farber, Op.Cit., s. 24 ve s. 22). Petrograd seçimlerinde, Bolşevikler, “sovyette daha önceden keyfini sürdükleri sovyetlerdeki mutlak çoğunluklarını kaybettiler”, ancak en büyük parti olarak kalmaya devam ettiler. Ancak, Petrograd sovyeti seçim sonuçları artık anlamsızlaşmıştı, çünkü “Bolşeviklerin ezici üstün bir kuvvete sahip oldukları sendikalara, bölge sovyetlerine, fabrika-dükkân komitelerine, Kızıl Ordu ve deniz gücü birimlerine sayısal olarak oldukça önemli bir temsiliyet [hakkı] verilmesiyle, Bolşevik zafer garanti altına alınmıştı” (Alexander Rabinowitch, “Petrograd’daki Yerel Sovyetlerin Evrimi”, s. 20-3722, Slavic Review, Cilt 36, Sayı 1, s. 36 dipnot). Diğer bir deyişle, Bolşevikler kendi delegeleri ile doldurmak suretiyle Sovyetlerin demokratik doğasının altını oydular. Sovyetlerde reddedilmekle yüz yüze kaldıklarından Bolşevikler, kendi açılarından “Sovyetler iktidarı”nın parti iktidarı demek olduğunu ortaya koydular. İktidarda kalmak için, Bolşevikler Sovyetleri tahrip etmeliydiler ve öyle de yaptılar. Sovyet sistemi sadece isim olarak “Sovyet” kaldı. Gerçekte, 1919’dan sonra Lenin, Troçki ve diğer önde gelen Bolşevik liderler bir parti diktatörlüğü yarattıklarını ve dahası bu diktatörlüğün tüm devrimler için gerekli olduğunu itiraf ediyorlardı (Troçki, Stalinizmin yükselişinden sonra bile parti diktatörlüğünü savunmuştu).

Üstelik Kızıl Ordu da artık demokratik bir örgüt değildi. 1918’in Mart’ında, Troçki tüm subay ve asker komiteleri seçimlerini iptal etti:

“Seçim ilkesi politik olarak anlamsızdır ve teknik olarak elverişsizdir ve bir kararname ile uygulamadan kaldırılmıştır” (Çalışma, Disiplin, Düzen).

Maurice Brinton’un doğru bir şekilde özetlediği üzere:

“Brest-Litovsk’un ertesinde Askeri İşler Komiseri olarak atanan Troçki, hızlı bir şekilde Kızıl Orduyu yeniden örgütlüyordu. Çarpışma anında emirlere itaatsizlik halinde uygulanan ölüm cezası tekrar yürürlüğe sokuldu. Keza Böylece daha kademeli bir şekilde, selamlama, özel hitap biçimleri, subaylar için ayrı yatakhaneler ve diğer ayrıcalıklar [da yeniden uygulanmaya başlandı]. Subayların seçilmesi de dahil olmak üzere, demokratik örgütlenme biçimlerinden çabucak vazgeçildi” (“Bolşevikler ve İşçi Kontrolü”, İşçi İktidarı İçin, s. 37).

Hiç de şaşırtıcı olmamak üzere, Samuel Farber şöyle diyordu: “Lenin’in veyahut esaslı Bolşevik liderlerden herhangi birisinin işçi kontrolünün veya Sovyetlerdeki demokrasinin kaybedilmesine üzüldüğüne veya en azından – Lenin’in 1921’de Savaş Komünizmi’nin yerine NEP’in geçirilmesinde açıkladığı gibi – bu kayıpları bir geri adım olarak değerlendirdiklerine dair hiçbir kanıt yoktur” (Stalinizmden Önce, s. 44).

Böylece Ekim Devrimi’nin ardından, anarşistler Bolşevik rejimi suçlamaya başladılar ve kitleleri sonunda tüm (kapitalist veya sosyalist) patronlardan kurtaracak olan “Üçüncü Devrim” talebini yükselttiler. Bolşevizmin (örneğin Lenin’in Devlet ve Devrim’inde ifade edilen) söylemi ile pratiği arasındaki temel farklılıkları teşhir ettiler. İktidardaki Bolşevizm, Bakunin’in “proletarya diktatörlüğü”nün Komünist Parti liderlerinin “proletarya üstündeki diktatörlüğü” haline geleceği şeklindeki tahminini haklı çıkarmıştı.

Anarşistlerin etkisi büyümeye başladı. (Bir Fransız subayı olan) Jacques Sadoul’un 1918’in başlarında belirttiği gibi:

Anarşist kesim, muhalefet grupları arasındaki en aktif, en militan ve muhtemelen de en popüler olan grup. … Bolşevikler endişeleniyorlar” (Daniel Guerin’in alıntısı, Anarşizm, s. 95-6).

1918 Nisan’ına gelindiğinde, Bolşevikler anarşist rakiplerini fiziksel olarak bastırmaya başlamıştı. 12 Nisan 1918’de, Çeka (Lenin tarafından Aralık 1917’de kurulan gizli polis) Moskova’daki anarşist merkezlere saldırdı. Diğer şehirlerdekiler de kısa bir süre içinde saldırıya maruz kaldılar. Keza soldaki en sesli muhalifleri bastırarak, Bolşevikler koruduklarını iddia ettikleri kitlelerin özgürlüğünü de kısıtlıyorlardı. Demokratik Sovyetler, ifade özgürlüğü, muhalefet parti ve grupları, işyerinde ve topraktaki özyönetim, bunların tümü “sosyalizm” adına tahrip edildi. Burada şunu vurgulamalıyız ki, bunların tümü Leninizm’in çoğu destekçisinin Bolşeviklerin otoriterliğin sebebi olarak gösterdiği İç Savaş’ın 1918 Mayıs’ının sonlarına doğru başlamasından önce gerçekleşmiştir. Bu süreç, İç Savaş boyunca Bolşeviklerin tüm çevrelerden kaynaklanan muhalefeti – iktidardayken “diktatörlüğü”nü uyguladıklarını iddia ettikleri sınıfın bizzat grev ve protestoları da dahil olmak üzere – sistemli bir şekilde bastırmasıyla beraber giderek hızlanmıştır.

Bu sürecin İç Savaş’ın çok öncesinde başladığının vurgulanması önemlidir; [bu], bir terim olarak “işçi devleti”nin kelime olarak çelişkili olduğu yönündeki anarşist kuramı onaylamaktadır. Anarşistler açısından, işçi iktidarının yerine Bolşevik parti iktidarının geçmesi (ve bu ikisi arasındaki çatışma) sürpriz olmadı. Devlet iktidarın devredilmesi demektir – böyleyken, bu “işçi devleti”nin “işçi iktidarı” anlamına gelmesinin mantıksal bir imkânsızlık olduğu anlamına gelir. Eğer toplumu işçiler yönetiyorlarsa, o zaman iktidar onların ellerinde bulunur. Eğer ortada bir devlet varsa, o zaman iktidar bir avuç elin parmakları kadar sayıdaki kişinin ellerindedir, tümünün [halkın] elinde değildir. Devlet azınlık yönetimi için tasarlanmıştır. Hiçbir devlet, temel doğası, yapısı ve tasarımı yüzünden işçi sınıfının (yani çoğunluğun) özyönetiminin bir organı olamaz. Anarşistler, bu nedenle devrimin amili [uygulayıcı birimi] ve kapitalizm ile devletin yıkılmasının ardından toplumun yönetilmesinin bir aracı olarak, tabandan yükselen bir işçi konseyleri federasyonunu savundular.

Kısım H’de tartıştığımız üzere, Bolşeviklerin popüler bir işçi sınıfı partisinden işçi sınıfı üstündeki bir diktatörlüğe doğru yaşadıkları yozlaşma kazayla olmamıştır. Siyasi düşünceler ve devlet iktidarının gerçekliklerinin (ve bunun ürettiği toplumsal ilişkilerin) bileşimi, bu yozlaşmadan daha başka bir sonuç ortaya çıkaramazdı. Öncücülük, kendiliğindenlik korkusu ve parti iktidarının işçi sınıfı iktidarıyla özdeşleştirilmesiyle [tanımlanan] Bolşevizmin siyasi görüşleri, partinin kaçınılmaz olarak temsil ettiğini iddia ettikleriyle çatışacağı anlamına geliyordu. Herşeyden öte, eğer parti öncüyse o zaman otomatik olarak diğer tüm herkes “geri kalmış” unsurdur. Bu demektir ki, eğer işçi sınıfı Sovyet seçimlerinde Bolşevik politikalara karşı direniyorsa veya onları reddediyorsa, o zaman işçi sınıfı “sendelemektedir”, “küçük-burjuva” ve “gerici” unsurlarınca etkisi altına girmiştir. Öncücülük seçkincilik ve devlet iktidarıyla birleştiğinde diktatörlüğü besler.

Devlet iktidarı, anarşistlerin daima vurguladıkları üzere, iktidarın bir azınlığın ellerine devredilmesi demektir. Bu, otomatik olarak toplumda sınıfsal bir bölünme üretir – iktidara sahip olanlar ve olmayanlar. Böylece, bir kere iktidara geldikleri anda Bolşevikler işçi sınıfından soyutlanmışlardır. Rus Devrimi, Malatesta’nın “hükümet, [yani] yasaları yapmaları için [kendilerine] güvenilen ve her bireyin bunlara uymasını sağlamak üzere kolektif bir iktidarı kullanmak için yetkilendirilen insan grubu, halihazırda ayrıcalıklı bir sınıf haline gelmiştir ve halktan kopmuştur. Herhangi atanmış bir organın yapacağı üzere, kendi politikalarını dayatmak ve kendi özel çıkarlarına öncelik sağlamak amacıyla, içgüdüsel olarak iktidarını içsel olarak [kendiliğinden] kamusal kontrolün ötesine geçecek şekilde genişletmeyi amaçlar. Ayrıcalıklı bir konuma yerleştirilmiş olarak, hükümetin kuvvetsizleştirdiği halkla arası zaten bozulmuş olur” (Anarşi, s. 34). Bolşeviklerin kurduğuna benzer oldukça merkezileşmiş bir devlet, yönetenlerin yönetilenlerden soyutlanmasını hızlandırırken, aynı zamanda da hesap verilebilirliği [yaptıklarının sorumluluğunu üstlenerek hesap verme zorunluluğunu] en aza indirecektir. Kitleler artık esin ve iktidar kaynağı değildirler, aksine [onlar] artık “disiplin” (yani emirlere uyma yetisi) eksiklikleri ile devrimi tehlikeye sokan yabancı bir gruptur. Bir Rus Anarşistinin bahsettiği üzere:

“Proletarya yavaş yavaş kademeli olarak devlet tarafından serfleştirilmiştir. Halk, [kendi] üstlerinden yeni bir yöneticiler sınıfının –esasen sözde aydınların rahminden doğan yeni bir sınıfın– ortaya çıktığı hizmetkârlara dönüştürülmüştür. … Biz, … Bolşevik partinin yeni bir sınıf sistemi yaratmak üzere kurulduğunu söylemek istemiyoruz. Ancak, biz en iyi niyet ve arzuların dahi, herhangi bir merkezileşmiş bir iktidar sistemi içinde doğası gereği var olan şeytanlar tarafından kaçınılmaz olarak ezileceğini söylemek istiyoruz. Yönetimin emekten ayrılması ve yöneticiler ile işçiler arasındaki bölünme, mantıksal olarak bu merkezileşmenin mantıksal birer sonucudur. Başka türlü de bu olamaz” (Rus Devriminde Anarşistler, s. 123-4).

Bu nedenle anarşistler, işçi sınıfı içinde siyasi fikirlerin eşitsiz gelişimini kabul etmekle beraber, “devrimciler”in işçi sınıfı adına iktidarı ele geçirmesi gerektiği düşüncesini kabul etmezler. Ancak eğer işçi sınıfının kendisi gerçekten toplumu yönetiyorsa, devrim başarılı olacaktır. Anarşistler için, bu, “gerçek bir kurtuluş, kitlelerin üzerinde [yer alarak] ve profesyonel, teknik, askeri ve diğer branşlarda değil, onların tam da göbeğinde [arasında] çalışan devrimciler tarafından yardım edilen, ama idare edilmeyen; somut eylem ve özyönetim temellerine dayanan… kendi sınıf örgütlerinde… gruplaşmış işçilerin kendi doğrudan, yaygın ve bağımsız eylemleri ile başarılabilir” (Voline, Op.Cit., s. 197). İşçi iktidarının yerine parti iktidarını geçirerek Rus Devrimi ilk ölümcül adımını atmıştı. Rusya’daki anarşistler tarafından (Kasım 1917’de) yapılan şu tahminin gerçekleşmesine hiç şaşmamak gerek:

“İktidarları bir kere sağlamlaştırılıp ‘meşrulaştırıldıktan [yasallaştıktan]’ sonra, merkeziyetçi ve otoriter eylemin adamları olan Bolşevikler, ülkenin ve halkın yaşamını – merkez tarafından dayatılan– yönetsel ve diktatörce yöntemlerle yeniden düzenlemeye başlayacaktır. Onlar… partinin iradesini tüm Rusya’ya dayatacaklar ve tüm ulusu komuta altına alacaklara hakim olacaklar. Sovyetleriniz ve diğer yerel örgütleriniz yavaş yavaş merkezi hükümetin iradesinin basitçe birer yürütme organları haline gelecekler. Emekçi kitlelerce yaratılan sağlıklı, yapıcı çalışmanın, sıhhatin yerine, tabandan yükselen özgür bir birleşmenin yerine; tepeden işleyecek ve yolu üzerinde duran her şeyi demir yumruğuyla ezip geçmeye koyulacak bir otoriter ve devletçi bir aygıtın yerleştirildiğini göreceğiz” (Voline’ın alıntısı, Op.Cit., s. 235).

Sözde “işçi devleti”, (Marksistlerin iddia ettiği gibi) işçi sınıfından insanlar açısından halk için katılımcı veya güçlendirici olamaz, çünkü devlet yapıları basitçe bunun için tasarlanmamıştır. Azınlık kuralının araçları olarak yaratılmışken, işçi sınıfının kurtuluşunun bir aracına (veya buna hizmet edecek “yeni” bir araca) dönüştürülemezler. Kropotkin’in belirttiği üzere, Anarşistler “azınlıkların kitleler üzerinde kendi iktidarlarını oluşturmak ve örgütlemek için başvurduğu bir kuvvet olan Devlet örgütünün, bu ayrıcalıkları yıkacak bir kuvvet olarak hizmet edemeyeceğini savunurlar” (Anarşizm, Kropotkin’in Devrimci Broşürleri, s. 170). 1918 yılında yazılan bir anarşist broşürün sözleriyle:

“Bolşevizm, günden güne ve adım adım, devlet iktidarının kendine özgü vazgeçilemez ayrılamaz nitelikleri olduğunu ispatlıyor: [Bolşevizm] onun [devlet iktidarının] adını, ‘kuram’ını ve hizmetçilerini değiştirebilir, ancak özünde iktidarı ve despotluğu öz olarak yanlızca yeni biçimlerle korumaktan başka bir şey yapmaz” (Paul Avrich’in alıntısı, “Rus Devriminde Anarşistler”, s. 341-350; Russian Review, Cilt 26, Sayı 4, s. 347).

Devrim, içinde olanlar açısından, Bolşeviklerin iktidarı ele geçirmesinden sonraki birkaç ay içinde ölmüştü. Dışardaki dünya içinse, Bolşevikler ve SSCB sistemli bir şekilde gerçek sosyalizmin temellerini tahrip etse de, “sosyalizm”i temsil eder hale geliyordu. Bolşevikler, Sovyetleri devlet organlarına dönüştürerek, parti iktidarını Sovyetlerin iktidarının yerine geçirerek, fabrika komitelerini işlevsizleştirerek, silahlı kuvvetlerde ve işyerlerindeki demokrasiyi ortadan kaldırarak, siyasal politik muhalefeti ve işçi protestolarını bastırarak; gerçekte işçi sınıfını açık seçik biçimde kendi devrimden marjinalleştirdiler. Bizzat Bolşevik ideoloji ve pratik, devrimin bozulması ve Stalinizmin nihai yükselişindeki önemli ve bazen de belirleyici etmenlerdi.

Anarşistlerin onyıllarca önce tahmin ettiği gibi, birkaç aylık bir zaman zarfında ve İç Savaş’ın başlamasından önce; Bolşeviklerin “işçi devleti”, herhangi bir devlet gibi işçi sınıfı üzerinde yer alan yabancı bir iktidar ve azınlık yönetiminin (bu olayda parti yönetiminin) bir aracı haline geldi. İç Savaş bu süreci hızlandırdı ve çok geçmeden de parti diktatörlüğü yürürlüğe girdi (aslında, önde gelen Bolşevik liderler bunun herhangi bir devrim için asli olduğunu söylemeye başlamışlardı). Sosyalizmin tabutuna çakılan son çiviler olarak Kronştad ayaklanmasının ve Ukrayna’daki Makhnocu hareketin ezilmesi ve Sovyetlere boyun eğdirilmesiyle beraber, Bolşevikler ülkelerindeki liberter sosyalist unsurları tamamen bastırmış oldular.

Şubat 1921 Kronştad ayaklanması, anarşistlere göre son derece önemliydi (bu ayaklanmanın ayrıntılı bir tartışması için “Kronştad Ayaklanması Ne İdi?”Kısım H.5’e başlıklı ek kısma bakınız). Ayaklanma, Kronştad denizcilerinin Petrograt’daki grevci işçileri desteklemesiyle Şubat 1921’de başladı. [Kronştad denizcileri]nin Sovyet demokrasisi talebi olduğu, 15 maddelik bir önerge hazırladılar. Bolşevikler Kronştad ayaklanmacılarını karşı-devrimciler olarak suçladılar ve ayaklanmayı ezdiler. Bu, anarşistler açısından (aylarca önce sona ermiş olan) İç Savaş sebep gösterilerek baskının haklı gösterilememesi ve bunun gerçek sosyalizm için sıradan halkın büyük bir ayaklanması olmasınden ötürü önemliydi. Voline’nin belirttiği üzere:

“Kronştad, halkın kendisini bütün boyunduruklardan kurtarmak ve Toplumsal Devrimi sürdürmek için giriştiği tamamen bağımsız olan ilk girişimdi: bu girişim, … siyasal önderler, liderler veya öğretmenler olmaksızın, doğrudan doğruya emekçi yığınlar tarafından yapılmıştı. Üçüncü ve toplumsal bir devrime doğru atılmış ilk adımdı” (Voline, ay, s. 537-8).

Anarşist düşünceler, en başarılı şekilde Ukrayna’da uygulanmıştı. Makhnocu hareketin koruması altındaki bölgelerde, işçi sınıfından insanlar kendi düşünce ve ihtiyaçlarına dayanarak doğrudan kendi yaşamlarını doğrudan düzenlediler –gerçek toplumsal özbelirlenim [self-determination]. Kendi kendini eğitmiş olan bir köylü olan Nestor Makhno’nun liderliğindeki, hareket yalnızca Kızıl ve Beyaz diktatörlüklerle çarpışmakla kalmadı, ama aynı zamanda Ukrayna milliyetçilerine karşı da direndi. Makhno, “Ulusal özbelirlenim” (yani yeni bir Ukrayna devleti) taleplerine karşı çıkarak, bunun yerine Ukrayna’da ve tüm dünyada işçi sınıfının özbelirlenim talebini savundu. Makhno, arkadaşları olan köylüleri ve işçileri gerçek özgürlük için savaşmaya esinlendirdi:

“Ya zafer ya ölüm –bu tarihsel anda Ukraynalı köylü ve işçilerin karşı karşıya olduğu ikilem işte bu. … Ancak biz, geçmiş yılların hatalarını, kaderimizi yeni efendilerin ellerine teslim etme hatasını tekrar işlemek için yenmeyeceğiz; kaderlerimizi kendi ellerimize almak için, yaşamlarımızı kendi doğru algımız ve kendi irademiz doğrultusunda sürdürmek için yeneceğiz” (Peter Arshinov’un alıntısı, Makhnocu Hareketin Tarihi, s. 58).

Bu amacı sağlamak üzere, Makhnocular kurtardıkları kasaba ve şehirlerde hükümetler kurmayı reddettiler ve bunun yerine çalışan insanların kendi kendisini yönetmesi için özgür Sovyetlerin kurulmasını desteklediler. Alexandrovsk örneğine bakarsak, şehri kurtarır kurtarmaz Makhnocular, “derhal çalışan nüfusu genel bir konferansa katılmaya davet ettiler… şehir hayatını ve fabrikaların işleyişini, kendi kuvvetleri ve kendi örgütleriyle işçilerin kendilerinin örgütlenmesi önerildi… İlk konferansı bir ikincisi takip etti. Yaşamı işçilerin özyönetimi ilkesiyle örgütlemenin [yaratacağı] sorunlar ele alındı ve bu fikri büyük bir coşkuyla karşılayan işçi kitlelerin canlılığı içinde tartışmalar düzenlendi. … İlk adımı Demiryolu işçileri attı… Bölgenin demiryolu ağını düzenlemekten sorumlu olan bir komite oluşturdular… Bu noktadan sonra, Alexandrovsk proletaryası sistemli bir şekilde özyönetim organlarının yaratılması sorunuyla uğraştı” (Op.Cit., s. 149).

Makhnocular şunları savunuyorlardı; “işçilerin ve köylülerin özgürlüğü kendi ellerindedir ve hiçbir kısıtlamaya tabi değildir. Uygun gördükleri ve arzuladıkları şekilde faaliyet göstermek, kendilerini örgütlemek, yaşamlarının tüm yönlerine ilişkin kendi aralarında anlaşmalar yapmak; işçi ve köylülerin kendilerine kalmıştır… Makhnocular, yardım etmek ve tavsiyede bulunmaktan fazlasını yapamazlar … Hiçbir durumda yönetmeyi ne yapabilirler ne de bunu arzu ederler” (Peter Arshinov, Guerin’in alıntısı, Op.Cit., s. 14199). Alexandrovsk’da, Bolşevikler Makhnoculara bir eylem alanı önerisi getirdiler –onların [Bolşeviklerin] Revkom’u (Devrimci Komitesi) siyasal, Makhnocular ise askeri işlerle ilgilenecekti. Makhno ise onlara “kendi iradelerini işçilere dayatmayı amaçlamak yerine, gidip kendilerine dürüst bir iş bulmaları” tavsiyesinde bulundu (Anarşist Okumalar’da Peter Arshinov, s. 141).

[Makhnocular] özgür tarım komünleri de örgütlediler; bunlar, “herkesçe kabul edildiği üzere… sayıca fazla değillerdi ve nüfusun ancak azınlığını içermekteydiler… Ancak daha değerli olan şey ise bunların yoksul işçilerin kendileri tarafından kurulmuş olmalarıydı. Makhnocular, kendilerini özgür komünler düşüncesinin propagandası ile sınırlayarak, asla köylüler üstünde herhangi bir baskı kurmadılar” (Arshinov, Makhnocu Hareketin Tarihi, s. 87). Topraklı küçük derebeylerinin [landed gentry] mülkiyetlerinin kaldırılmasında, Makhno’nun bizzat kendisi önemli bir rol oynadı. Yerel Sovyetler ile onların ilçe ve bölge kongreleri, toprağın bütün köylü topluluğu kesimleri arasında kullanımını eşitledi (Op.Cit., s. 53-4).

Üstelik, devrimin gelişiminin, ordunun ve toplumsal politika faaliyetlerinin tartışılmasında bütün nüfusun katılımını sağlamak için Makhnocular oldukça zaman ve enerji harcadılar. Özgür Sovyetler, sendikalar ve komünleri olduğu gibi siyasi ve toplumsal meseleleri de tartışmak üzere, çok sayıda işçi, asker ve köylü delegeleri konferansları düzenlediler. Alexandrovsk’u kurtardıklarında, bölgesel bir köylü ve işçi kongresi düzenlediler. Makhnocular, Nisan 1919’da üçüncü köylü, işçi ve devrimci kongresini ve Haziran’da da birçok bölgenin olağanüstü kongresini yapmaya çalışırlarken, Bolşevikler bunları karşı-devrimci olarak görüyor, yasaklamaya ve düzenleyicileri ile delegelerini kanun-dışı ilan etmeye çalışıyordu.

Makhnocular konferanslarını gerçekleştirerek ve “kendilerini devrimciler olarak niteleyenler tarafından yapılan ve kendilerinden daha devrimci olan halkı kanun-dışı ilan etmeye izin veren bir yasa olabilir mi?”, ve “devrim kimin çıkarlarını savunacaktır: Parti’nin mi, yoksa kanlarıyla devrimi harekete geçiren halkın mı?” diye sorarak buna cevap verdiler. Makno’nun kendisi, “kendi meselelerini tartışmak için kendi başlarına konferanslar düzenleme talebinde bulunmak, işçi ve köylülerin devrimle kazandığı dokunulmaz haklar olarak değerlendirmeli” diyordu (Op.Cit., s. 103 ve s. 129).

Bunun yanı sıra, Makhnocular “devrimci ifade, düşünme, basın ve siyasal politik örgütlenme özgürlüklerini kapsayan devrimci ilkeleri tam anlamıyla olarak uyguladılar. Makhnocular tarafından işgal edilen tüm şehir ve kasabalarda, işe şu veya bu güç tarafından basına ve siyasi örgütlere getirilen dayatılan bütün yasak ve kısıtlamaların kaldırmasına başlandı”. Aslında, “Makhnocuların, Bolşevikler, sol Sosyalist-Devrimciler ve diğer devletçilere uygulanmasını gerekli gördükleri tek yegâne kısıtlama, halka üzerinde bir diktatörlük dayatmayı amaçlayan ‘devrimci komiteler’ oluşumunu yasaklamaktı” (Op.Cit., s. 153 ve s. 154).

Makhnocular, Bolşeviklerin Sovyetleri yozlaştırmasını kabullenmediler ve bunun yerine “otoriteler ve onların rastgele yasaları olmaksızın, çalışan halkın insanların özgür ve tam bağımsız Sovyet sistemi”ni önerdiler. Bildirilerinde şu belirtiliyordu: “Emekçi halk, emekçi insanların kendi irade ve arzularını yansıtacak kendi Sovyetlerini emekçi insanların kendileri özgürce seçmelidir, bunun anlamı şudur: yöneten değil, YÖNETSEL Sovyetler”. Ekonomik olarak, kapitalizm devletle birlikte yıkılacaktır –toprak ve işyerleri “emekçi insanların kendilerine, orada çalışanlara ait olmalıdır; yani, toplumsallaştırılmalıdırlar” (Op.Cit., s. 271 ve s. 273).

Kızıl Ordu ile keskin bir zıtlık içindeki ordunun kendisi esas temel olarak demokratikti (her ne kadar İç Savaş’ın korkunç doğası bu idealden bazı sapmalara neden olmuşsa da –ancak Troçki tarafından Kızıl Ordu’ya dayatılan rejimle karşılaştırıldığında, Makhnocular çok daha demokratik bir hareketti).

Anarşistlerin Ukrayna’daki özyönetim deneyimi, Bolşeviklerin artık onlara ihtiyacı kalmamasıyla (“Beyazlar”a veya Çar-yanlılarına karşı eski müttefikleri olan) Makhnocuları hedef alması sonucunda kanlı bir sonla noktalandı. Bu önemli hareket SSS’ın Kısım H.6’sında “Makhnocu hareket Bolşevizm’in alternatifinin olduğunu nasıl göstermiştir?” başlıklı ek kısımda tam olarak tartışılmaktadır. Ancak, Makhnocu hareketin en açıkten çıkarılan en belirgin derslerinden birini burada vurgulamalıyız; yani Bolşevikler tarafından takip edilen diktatörce politikaların onlara objektif koşullar tarafından dayatılmamış olduğu [dersini]. Aksine, Bolşevizmin siyasi düşünceleri aldıkları kararlarda üzerinde açık bir etkisi olmuştur. Herşeyden öte, Makhnocular da aynı İç Savaş’ın içinde bulunuyorlardı, ancak Bolşeviklerin izlediği parti iktidarı politikalarını hedeflemediler. Aksine, oldukça güç koşullar altında (ve Bolşevikler bu politikalara güçlü bir şekilde karşı çıkarken) dahi, işçi sınıfı özgürlüğünü, demokrasisini ve gücünü cesaretlendirdiler. Sol’unda kabul ettiği genel görüşe göre, Bolşeviklerin önünde başka bir alternatif olmadığı şeklindedir. Makhnocuların deneyimi bunun geçersizliğini ispat ediyor. Kitlelerin ve iktidardakilerin siyasi olarak ne yaptığı ve düşündüğü şeyler, en az mevcut seçenekleri kısıtlayan nesnel objektif engeller kadar tarihin sonucunu belirleyen sürecin de bir parçasıdır. Açıktır ki, düşünceler önemlidir ve dolayısıyla böyleyken Makhnocular, Bolşevizme karşı pratik bir alternatifin –anarşizmin– geçmişte (ve bugün) var olduğunu göstermişlerdir.

1987 yılına gelene değin, Moskova’da düzenlenen son anarşist yürüyüş 10.000 kişinin tabutunun ardından yürüdüğü Kropotkin’in 1921’deki cenaze törenidir. “Otoritenin olduğu yerde özgürlük yoktur” ve “İşçilerin kurtuluşu işçilerin kendi görevidir” sloganları yazılı kara pankartlar taşıyorlardı. Yürüyüş kolu Butyrki hapishanesini geçerken, mahkûmlar anarşist şarkılar söyleyerek ve hücrelerinin demir parmaklıklarına vurarak onlara katıldılar.

Anarşistlerin Rusya’daki Bolşevik rejime muhalefetleri 1918’de başladı. Onlar bu yeni “devrimci” rejim tarafından bastırılan ilk sol-kanat grup oldular. Rusya’nın dışındaki anarşistler, Bolşevik rejimin baskıcı doğası hakkında anarşist kaynaklardan haberler gelene kadar Bolşevikleri desteklemeye devam ettiler (o zamana kadar, pek çoğu olumsuz raporları kapitalist-yanlı kaynaklar olarak dikkate almamışlardı). Bu güvenilir raporlar gelmeye başlayınca, dünya genelindeki anarşistler Bolşevizmi ve onun parti iktidarı sistemini ve baskı sistemini reddettiler. Bolşevizm deneyimi Bakunin’in Marksizmin anlamına dair şu tahminini haklı çıkardı: “[Marksizm], halkın, gerçek veya öyleymiş gibi davranan aydınların [oluşturduğu] yeni ve çok küçük bir aristokrasi tarafından, oldukça despotça bir şekilde yönetilmesi [demektir]. İnsanlar bilgili değillerdir ve öğretilmez, dolayısıyla hükümet eliyle özgürleştirilmek endişesinin dışında kalırlar ve tam anlamıyla yönetilenler sürüsüne dahil edileceklerdir.” (Devletçilik ve Anarşi, s. 178-9).

1921’den itibaren, Rusya dışındaki anarşistler, bireysel patronlar ortadan kaldırılmış olsa da, Sovyet devlet bürokrasisinin Batı’daki bireysel patronların rolünü üstlendiğini belirtmek üzere SSCB’yi “devlet-kapitalisti” bir ulus olarak tanımlamaya başladılar (Rusya içindeki anarşistler zaten 1918’den beri böyle adlandırıyorlardı). Anarşistlere göre, “Rus devrimi… iktisadi eşitliğe… ulaşmaya çalışıyor; … bu çaba Rusya’da son derece merkezileşmiş bir parti diktatörlüğü altında yapılıyor… parti diktatörlüğünün demirden yasası altında, son derece güçlü bir şekilde merkezileşmiş bir devlet komünizmi temelinde Rusya’da komünist bir cumhuriyet kurma çabası başarısız olmaya mahkumdur. Rusya’dan komünizmin nasıl uygulanmayacağını öğreniyoruz” (Kropotkin’in Devrimci Broşürleri Anarşizm, s. 254).

Rus Devrimi ve anarşistlerin oynadığı rol hakkında daha fazlası için, SSS’ındaki “Rus Devrimi” başlıkla ek kısm, Kısım H.4’e bakınız. Kronştad ayaklanması için Kısım H.5’e ve Makhnocular için ise Kısım H.6’ya bakılmalıdır. Bu ek, Kronştad ayaklanması ve Makhnocuları ele almasının yanı sıra, devrimin neden başarısız olduğunu, Bolşevik ideolojinin bu başarısızlıktaki rolünü ve o dönemde Bolşevizmin alternatifinin bulunup bulunmadığını tartışmaktadır.

Şu kitapların okunması da tavsiye edilir:

 Voline’dan Bilinmeyen Devrim; G.P. Maksimov’dan İşleyen Giyotin; Alexander Berkman’dan Bolşevik Efsane ve Rus Trajedisi; M. Brinton’dan Bolşevikler ve İşçi Kontrolü; Ida Mett’den Kronştad Ayaklanması; Peter Arshinov’dan Makhnocu Hareketin Tarihi; Emma Goldman’dan Rusya’daki Hayal Kırıklığım ve Hayatımı Yaşarken; Alexandre Skirda’dan Nestor Makhno – Anarşinin Kazak’ı: Ukrayna’da özgür sovyetler mücadelesi, 1917-1921.

Bu kitapların çoğu devrim sırasında aktif olan, Bolşevikler tarafından hapsedilen, Bolşeviklerin Leninizm’e kazanmaya çalıştığı Moskova’ya gelen anarko-sendikalist delegelerin yarattığı uluslararası baskı sayesinde Batı’ya sınırdışı edilen anarşistler tarafından yazılmıştır. Bu delegelerin çoğunluğu liberter politikalarına bağlı kalmış ve [üyesi oldukları] sendikaların Bolşevizmi reddederek Moskova ile bağlarını koparmalarını sağlamışlardır. 1920’nin başlarına gelindiğinde, bütün anarko-sendikalist sendika konfederasyonları, bir devlet kapitalizmi ve parti diktatörlüğü olması yüzünden Rusya’daki “sosyalizm”in reddedilmesi konusunda anarşistlere katılmıştı.

ÇEVİRİ: Anarşist Bakış

Kaynak: A.5 What are Some Examples of ‘Anarchy in Action’

İtaatsiz.org’un notu: Bu makale Anarşizme dair sıkça sorulan sorular (FAQ) adı altında yayınlanmış olan; http://anarchism.pageabode.com/afaq/index.html adlı siteden çevrilmiş olarak Anarşist Bakış https://anarsistbakis.wordpress.com/2008/09/09/rus-devriminde-anarsistler/ sayfasından alınmıştır.. Ayrıca Anarşist Bakış’ta Rus Devriminde Anarşistler adıyla yayınlanmış yazının başlığını ““Bir Karşı-Devrim Olarak Ekim Devrimi”:  Rus Devriminde Anarşistler” olarak değiştirerek yayınlıyoruz.

Nedeni:

Son zamanlarda zannederim konjoktürel bir durumun ifadesi olarak Türkiyeli solcuların Lenin, Ekim Devrimi ve Marksizmi hatırlamalarına şahit olmaktayız. Bunun nedenini, Kürt milliyetçilerinin ardına takıldıkları bunca zamandan sonra, bir hayal kırıklığından çıkma çabası olarak yorumlamak mümkün… Diğer taraftan solcuların bir diğer kısmının adeta Türk milliyetçileri ve faşistleriyle kolkola girmelerinin yarattığı bir başka hayal kırıklığı daha mevcut. Bunu reel politikanın kulvarlarında yuvarlanıp retoriğin cazibesiyle hemhal olduktan sonra hayata yeniden dönme çabası olarak da yorumlamak mümkün.

Hatta öyle ki bir zamanlar Marksizm içinde epeyce yol almış ve sonunda anarşizme gelip dayanmış kimi şahsiyetlerin bu hayal kırıklıklarından sonra Ekim devrimi güzellemelerine dahil olduklarını da gördük, görüyoruz.

Sırf bu yüzden bu yazı meraklısı için Ekim Devrimi güzellemelerine tarihle yanıt olsun diye düzenlenip yayınlanmıştır.

Önceki Yazı:Aruz Tutkusu (Günlük Yaşamın Sıradanlığına Gönderme) - BayRam Bey
Sonraki Yazı:Belediyecilik Hayalleri: Bookchin’in Politikasının Toplumsal Ekolojik Eleştirisi – John Clark (Bölüm II) “Tarihin İtici Gücü”
1 Yorum
  1. Teşekkür ederim..

Bir yorum yazın
Siz de görüşünüzü belirtebilirsiniz...