1. Aruzla Giden Gelen – Oğuz Destanlarını Yeniden Okumak - BayRam Bey

"Kazan’ın evi topluluğun bütün bölümlerinin birlikte katıldıkları (... bile yağma ederidük) bir toplantıyla ya da bir toy/şenlikle yağmalanırdı. Başlangıcını bilmediğimiz ama üzerinde sözleşilmiş bir kurucu öğedir bu. Neyi kurmuştu? Öykünün gerçeğinde açık olan topluluğun iki kolunun bağını oluşturan bir töreni, bir töreyi, bir toyu gelenek kılmıştı."

  1. Okuma, yorum

İç Oguza Taş Oguz asi olub Beyrek öldügi boyını beyan eder üç ok boz ok yıgnak olsa kazan evin yagmaladurıdı kazan gerü evin yağmalatdı amma taş oguz bile bulunmadı (...) taş oguz beglerinden aruz, emen ve kalan (148a) begler bunı eşitdiler eyitdiler bak bak şimdiye kadar kazanun evin bile yagma ederidük şimdi neçün bile olmayavuz  dediler (...)”

Savlar:

Bir büyük topluluğun dolayısıyla topluluklar birliğinin Üçok, Bozok adlı iki kolu bir araya gelse (yığınak olmak, yığılmak>toplanmak) Kazan adlı kişi evini yağmalatırdı. Kazan’ın evini son yağmalatmasında Dış Oğuz kolu bir biçimde okunmaz. Çağrılmamıştır: <amma+bile (ama toplananlarla birlikte...). <Dış Oğuz beyleri yağma toplantısının yapıldığını, kendilerinin okunmadığını işitir. Vatikan yazmasındaki “hikayeti taş oguz iç Oguza asi olub baryek vefatı” öyküsünde ise, “kazan üç yılda bir iç oguz taş oguz beglerin cem ederdi evin yagmaladurdı” sözü ise kendi içinde yagmalatmanın zamanının belirli olduğunu gösterir. Zaman belirliliğini yine de bir kural olarak alamayız çünkü üzerinde düşündüğümüz bölümde bu kural yok. Açık olan yağmalatmaya Dış Oğuzun çağrılmadığıdır. Yağmada onların bulunmadığıdır ki bu öykünün kendi gerçeğidir.

Kazan kim, topluluğun kolları arasında nasıl ilişkiler kurulu, kurulu ilişkiler nasıl işliyor? Öykünün dilimlerinde açıklıkla anlaşılacağı gibi bazı savlar açık bazılarıysa örtük olarak bulunmaktır. Örtük savdan kasıt açık bir savın sonucundan belli olarak arkada duran savı anlattığını düşündüğümüz savdır. “Bir evi olmalı” denilmişse, tümcede arkada duran özellikler, onu doğanın istemediği etkilerine karşı koruyacabilecek çevrili, örtülü, içine girip çıkabileceği bir aralığı olan, azıcık da olsa istediği kişileri istedikçe içeri alabileceği işleyişli bir donanımı olan bir yapı özellikleridir. Belirsizlik ise bu arkada duranlardan, örtük bildirimlerden yeni duygular, düşünceler, edimler çıkarıp çıkaramayacağımız üzerinedir. Öykü parçasında belirsiz kalan düşünce şeyleri ya da nesnesi ise yağmalatmak nedir, ne için yapılır, ondan öykünün dilinde yağma ile yağmalatma kavramını türetebilir miyiz? Son olarak bir belirsiz de yazıda koşul kipinde verilen (yığınak olsa) yığınak olmanın hangi koşullarda, hangi ilkeler altında, kimlerin katılımıyla, hangi sıklıkta yapıldığıdır. Yığınak olunduğunda nasıl bir tören yapılmaktadır? Törenle ne istenmektedir?

Töre, gelenek:

Kazan’ın evi topluluğun bütün bölümlerinin birlikte katıldıkları (... bile yağma ederidük) bir toplantıyla ya da bir toy/şenlikle yağmalanırdı. Başlangıcını bilmediğimiz ama üzerinde sözleşilmiş bir kurucu öğedir bu. Neyi kurmuştu? Öykünün gerçeğinde açık olan topluluğun iki kolunun bağını oluşturan bir töreni, bir töreyi, bir toyu gelenek kılmıştı. Kurucu siyasal eylem, eylemin yinelenmesi olarak yağma/yağmalatma, kolların birliğinin sürmesinin bir önceye, bir başlangıca imgesel, simgesel ve toplu gerçek olarak gönderilmesi.

Uzlaşmazlık:

Yağmanın yalnızca Üçok/İç Oğuz, tarafından yapılması ve Bozok/Dış Oğuz’un yağmaya çağrılmaması eskiden beri işleyen törede, yasada bir kesinti, süreksizlik ya da bir sorundur. Bu dışlama sorunun dışlanana dolaylı olarak bildirilmesi, açıklanması olarak da okunabilir ve anlaşılır. Dış Oğuz beyleri bunu “neçün bile olmayavuz” (niçin onlarla birlikte olamıyoruz ya da yağmada olamadık) diye sorarlar. Bu dışlama bir savaş çağrısıdır da. İşleyen törenin İç Oğuz ile dış Oğuz arasındaki bir barış hakkını gösterdiği kadar, törenin bozulması, İç Oğuz’un savaş hakkını kullanacağını, savaş hakkının kendilerine ait olduğunu dolaylı olarak anlatır. Dış Oğuz toplulukları sıkıştırılmıştır. Ya savaşacaklar ya da yağmalama haklarının eylemsel olarak bozulmasını görmezlenerek hiçbir hak ellerinden alınmamış gibi davranacaklardır. Törenin bozulması, yağmalatma zorunluluğundan parça olarak uzaklaşılması, siyasi birliğin var olan ilişkiler dışında yürütülmeye başlandığının da imleridir. Nedir onlar? Öykünün bu bölümlerinde imleri görünmez daha.

Özel adlar:

Kazan, Üçok, Bozok, Aruz, Emen, kalan öteki beyler (öyküyü bilemediğimiz bir önceki yazıdan çeken ya da dinlediğini yazıya aktaran kişi: “adını belirtmediklerim...” diyor), Taş Oguz: öyküde belirsizce Bozok’la eşadlılaşıyor, İç Oguz da Üç Ok’la. Bunu giriş tümcesinin sözdiziminde açık olmayan bir biçimde sezinliyoruz. Anlatıcının bakışıyla, ki İçoğuzludur, “üç ok boz ok yıgnak olsa”yantümcesinin sözcük dizilişi, biz İçoğuz ile öteki Taşoğuz toplansa anlamına açılıyor. Sözdizimi İçoğuz Dışoğuz toplansa İçoğuzdan Kazan evini yağmalatırdıya dolaylı gönderiyor. Çünkü Kazan eşit beyler arasında birinci olan, güvenliği daha fazla olan, eşdeyişle korunaklı olan anlatıcı gibi içte oturuyor. Çünkü İçoğuzbeyi, çünkü Üçok kolundan. Sözdiziminin gösterdiğini zorunlu bir koşutluk kurmadan aynı adlı Vatikan yazmasında görebiliriz. “Kazan üç yılda bir İç Oğuz Taş Oğuz beglerini cem ederdi, evin yağmaladurdı (103 b satır 9.) Mere Kılbaş, olvakt kim Üç [Ok] Boz Ok yıgnak olurdı, (104 b satır 2.)” (Sökmen, Boeschoten, agy. s. 282, 283.) Anlatımdaki önce gelen topluluk adları İçoğuz Dışoğuz’dur. Sonra yazıcı başka adlarla Üçok Bozok sözcüklerini yazar. Sözdiziminin gönderdiği ilişki “Oğuzlar>(İç=Üçok+Dış=Bozok)tur.”

Sözü sündürten sorun nedir? Öykünün kendisinde bir sorun yok. Fakat Oğuz Kağan destanındaki efsanesel boy dizilişinde, eşdeyişle destanın açık gerçeğinde yönetme erki, gücü Bozok’undur. İlkönce de Bozok’un Günhanoğullarınındır. Öykünün gerçeğinden değil de öykü dışındaki gerçeklerden öyküye doğru yakınsayarak, yaklaşarak düşündüğümüzde “iktidar Bozoksa, Bozok İçoğuzdur” önermesi kuruluyor. Böylece efsanenin gerçeği ile devletçi tarihin gerçeği nesnel gerçekle özdeşleniyor. Sorun bu işte. Devletçi yazanların ürettikleri gerçeğin ne kadar dayanıksız olduğu ise doğrudan efsaneyle tarih tarafından gösteriliyor. Çok diretken bir sav mı oldu? Bakalım: Oğuz Kağan destanının Reşideddün, Uygurca Oğuz Destanı ve Reşideddün’den aktaran Ebul Gazi Bahadır çeşitlemelerinde durum böyle.

Ancak dış gerçeklerden öykü gerçeğine doğru yakınsayarak düşündüğümüzde bir bilgi var ki böylesi önermeleri yanlışlıyor. Çünkü öykünün Kazan beyi “Salur” isim sıfatıyla niteleniyor. Salur boyundan Kazan bey. Diğer öykülerde de Bayındır Han’dan anlatılıyor. Destanlarda açıklıkla Salur boyu, Dağhan altkolundan olup Gökhan, Denizhan’la birlikte Üçok’u oluşturur. Bayındır boy hanı ya da Bayındır Han ise (Akkayunluların atası) Gökhan altkolundandır. Kınık Han’ı Duhak Han (Selçuluların atası) Denizhanoğludur. Bu üç altkol Üçok olarak adlandırılır destanlarda. Hatta Kaşgarlı Mahmud’un (22 boylu Oğuzlar) eksikli listesindeki bir ek açıklama bile erkin, gücün Oğuz Kağan Destanı’nın gerçeğine aykırı olarak Üçok’ta olduğunu ve diğer boyların  üstaltlı dizilişini gösterir.  “Bunların [Oğuzların] şefi qınıq’lardır; bizim şimdiki hakanlarımız [Karahanlı hakanları] da bu [alt]koldandır. (...) İkinci qayıg’lardır. (...) Üçüncü bayundurlardır. (...) Beşinci salgurlardır. (...)” (K. Mahmut, Divanü..., s. 354, çev. S. Erdi, S. T. Yurteser 2005.) Bu Kınık boyu Denizhan altkolundan ve Üçok’tur. Üçüncü sıradaki Bayundurlar Gökhanoğlu’dur. Beşinci sıradaki Salgurlar belirttiğimiz gibi Dağhanoğlu’dur.

Ortaçağda kurulan Oğuz devletlerinde iktidar Üçok kökenli bey soylarında kalmıştır. Osmanlı gerçeği ise belirsizdir. Aşık Paşa “Tarihi”nde Osman’ın boyu Kayı, Günhanoğlu, Bozok olarak verilmesine karşın sıra ata isimlerine gelince bu sıralama Gökhanoğulları’na çıkar. Onlarda da kay, kayı ya da “kayıg” boyu yoktur.

Şimdilik devletli mi yoksa devletsiz mi olduğu belirsiz öykü topluluklarında beyler arası ilişkiler eşitler arasında birinci bey İçoğuz’dan ya da Üçok’tandır.

Kaldı ki öykümüzde anlatılan boylarbirliğini bir devlet olarak anlamak çok zorlamalı olur (aşağıda anlatılacak). Beyler arasındaki ilişki ise devletli bir yapının ilişkisinden oldukça ayrık ya da ayrı görünüyor.

Bunlara karşın Dede Korkut üzerine çalışanların çoğu şu içerikte ya da anlamda oldukça sorunlu tümceler kurabiliyor: “... ‘İç Oğuz- Dış Oğuz’ ayrımı ya da karşıtlığıdır. Destan’ın 12 Boy’unda, bu ikilik veya karşıtlık, ‘Bozok’ ve ‘Üçok’ ile dile getirilir. Oysa, metin incelemeleri, İç Oğuz/Bozok ve Dış Oğuz/Üçok özdeşliğini [??] açıkça ortaya koyuyor. Bekleneceği gibi İç veya Bozok egemen ‘biz’, Dış ve Üçok ise uzaktaki ‘öteki’ Oğuz’dur.” (Güvenç, agy., s.112.)

Öykünün gerçeğinde Salur Kazan içerde oturur. Kılbaşı Dış Oğuz’a casus gönderir.         

Açmalık 1

Uruz/Aruz: (Öykünün Dresden yazmasında sesli yazaçları gösteren –hareke- imler yok. ‘RVZ -elif.re.vav.ze-) Uruz (Vatikan yazmasında sesliler harekeli) imlenmiş: ‘RVZ –‘-elifin üstünde ‘vav/ötre’ imi var ki  Uruz / belki de Oruz okunabilir. Öykü üstünde çalışanlar bu adı zaten 3 ayrı biçimde okumuşlar da. Vatikan yazmasının yazı aktarımını yapan Sökmen ile Boeschoten bu ismi Aruz okuyup “ ‘RVZ Uruz olarak harekelenmiştir, bundan sonraki bütün veriler böyle yanlış harekelenmiştir” demektedir. Oysa kesin olarak bilinmeyen öykü gerçeğini –beyin adı- saltık gerçek adına ya da bilim gerçeği adına “belirsizce” belirlerken yazmanın adlandırması, bağlamı ve gösterdiği anlamı kavramak, öne çıkarmak daha ussal olmaz mı? Neden buna ilişkin ‘bütün veriler’ böyle yanlış harekelensin ki? Yazmanın yanlış bulunan “Uruz” harekelemesi baştan sona aynı biçimde sürüyorsa, bu bilimin, onu temsil edenlerin değil ama yazmanın gerçeği olmaz mı? Bilimin de dayanmak zorunda olduğu gerçek? Aruz olsun derken (Dresden çeşitlenmesi ya da çeşitlemesi dışında) gerekçemiz var mı? İki yazmanın ilişkisi bugün açık mı? Neden öykülerden biri diğerini belirleyici olsun ki! Neden biri önemli, diğeri önemsiz, biri doğru diğeri eğri, biri asıl diğeri sonraki, bozuk çekim? Kaldı ki Oğuzyazmalarını (Oğuznamelerini) yayınlayanlar (Giriş, s. 15) yazı onarmada Dresden yazmasını Vatikan yazmasından tamamlamayı ya da tersini zorunlu kalmadıkça uygun bulmadıklarını belirtmişler.

Bu eğilim, yani yazının gerçekliğini bugünkü inançlara göre değiştirme oldukça yaygın olsa gerek. Sanki bilim adına yazıya, geçmişe, onların kendinde gerçeklerine bir çeki düzen verilmektedir. Bir örnek daha: “Orhon Yazıtları’nda Türkler ve Oğuzlar: Dokuz Oğuzlar da Çin’e göçtü. (...) Oğuzlarla dört kez savaştık. Sonunda Türk halkı kazandı.” (B. Güvenç, Türk Kimliği, s.114.) Güvenç “kazandı” sözcüğünün üzerine yıldız imi koyarak dipnotlamış. “Tarihçiye sorun: Oğuzlar Türk değil miydi?” Şimdi yazıtı mı anlamaya çalışmalı Güvenç’i mi? Bence tarihçiyi bulup sorması gereken Güvenç. Çünkü yazıtın anlattıklarına yeni bir sorunsal ekleyen o. Yazıtı beğensek de beğenmesek de o kendi gerçekliğinde Oğuz ile Türk’ü ayırıyor. Ancak Güvenç önyargının, önbenimsemenin tuzağından kurtulduğu bir yerde şöyle sözler: “... Osmanlı’nın bir dünya imparatorluğunun vergi politikasını nasıl uyguladığı, bu politikanın Türk adı ile Türkmenleri nasıl etkilediği soruları, sonraki bölümde ele alınacaktır.” (Güvenç, agy. s. 141.) demektedir. “Türk adı ile Türkmenler” yukarıdaki ayrım değilse, nedir? B. Spinoza bu durumdaki düşünen herkese Descartes’in yöntemini belirli değişikliklerle önerir. “Öyleyse, Descartes şeylere ilişkin soruşturmasında güvenle ilerleyebilmek için, 1- Tüm önyargıyı bir yana bırakmaya, 2-Her şeyin üzerinde yükseleceği temelleri bulmaya, 3-Yanılgının nedenini ortaya çıkarmaya, 4-Her şeyi açık ve seçik anlamaya çalıştı.” (B. Spinoza, Descartes Felsefesinin İlkeleri ve Metafizik Düşünceler, s. 25, çev. C. Şenkaya 2015.)

Öyküye dönersek önceki bir yazmadan deftere çeken –kopyasını çıkaran- ya da sözü yazıya geçiren de olabilir –derleyen- öldükten yüzyıllar sonra devletin bir kurumu olan akademinin birinin yasağıyla karşı karşıya olmasın sakın! (Gökyay’a göre öyküler xııı-xıv. yüzyılda, Güvenç’e göre xıv-xvı yy., Roux’a göre xvı. yy., Sökmen’e göre yeniden yazılışı xv. yy., P. N. Boratav’a göre xv. yy.ın ikinci yarısı, F. Sümer’e göre “xvı. yüzyılın ikinci yarısı...Vatikan yazmasını tanıtan Rossi’ye göre xvı. yy. ortası –Rossi çalışmasının çevirisinde s. 211’de xıv. yy. sonu, xv. yy. başı, der-” yazıya geçirilmiş.) İnanınız ki üzerinde düşünmeye çalıştığımız öykünün yazı aktarımını yapanlara bir gönderme değil bu “sakın”. Elbette önemli ve uygun bulduğum birtakım ilkelerden dolayı Dresden yazması ve onların çalışmasını seçtim. Bu “sakın” kuruma, onun kendi belirlemelerine uymayanları bilmez, dalgın, anlamadan yazan, söz olsuncu, kolayına kaçan olarak niteleyen eda, “heva ve heves”lerine. Bunun bir geleneğe dönüşmesine.

Akademinin, bilmenin baştan beri, Eflatun’dan bu yana, hatta ondan daha önce de kendi dışına bir yasak koyma kurumu oluşu... Bu biliminsanlarının öncesiz sonrasız yaygın bir tavrı olsa gerek. Bilginin sahibinin kendi dışındaki bilginlere bile Ağrı dağından bakışı... “Bilginin iktidarı” ya da iktidarın bilgisi mi desek! Bu tavırdan birçok biliminsanı dertli. Ancak eskiliğinden dolayı kimse pek aldırmadan yoluna devam etse gerek.  Sözgelimi bu eskiliği (İÖ. 8. yy, Asur uygarlığında) vurgulayan J. Bottéro’yu anmadan geçemeyeceğim. “Bu manzarada birbirini bilgisizlikle suçlayan –günümüzde hala devam eden bir gelenektir bu- zıt görüşlü uzmanlar arasındaki tartışmaların yankıları bile eksik değildir; ‘Venüs gezegeniyle ilgili olarak, Majesteleri bu gezegenin şu an göründüğünün kendisine söylendiğini bana bildirdi. Yanıtım şudur: Ancak cahil biri bunu söyleyebilir. Hayır! Venüs şu an görünmemektedir: Bu akşam açıkça görünen Merkür’dür, Venüs değil! Her kim bunun aksini Majestelerine söylediyse, tekrar ediyorum, Merkür’ü Venüs’ten ayırdedemiyordur!’...” (J. Bottéro, Eski Yakındoğu, s. 196, çev. A. Kahiloğulları, P. Güzelyürek, L. A. Özcan 2005.)

Ben de “cahilliğimi” sürdürerek bir de Türkiye’nin “haşlamacı” bilginlerinden H. N. Orkun’u haşlayan başka bir bilgini örnekliyeyim : “... Sizin görmemek için gözlerini kapadığınız lûgatçede kelimenin[banlamak] ezan okumak manasına geldiğini ben el-İdrak ve İbn Mühenna’ya bakarak yazdım, (...) Sizin bu kaynaklardan daha salahiyetli olduğunuza dair bu hatalarınızdan başka ortada neniz var?” (Gökyay 1939, Bir Kemküm. –Gökyay 1982 içinde, s. 25-.)

Batı Oğuzca’da (Eski Anadolu Türkçesi diye de anılır) Rus etnik adı “Urus” biçiminde söylenir ki, 2000’lere doğru en azından Orta Anadolu’nun köy ve kasabalarında yaşlılar hala “Uruslar”dan konuşurlardı. Bunda Anadolu Oğuzcası’nda /r/den önce birçok sözcükte bir sesli yazaç eklenmesi de bir nedendir. Iraf, Irazca, ırast gelmek, urufuna değsin, Uruf (:ruh anlamında yaygın bir kadın adı. Orta ya da Azerbaycan Oğuzcası’nda ruh, hürmet, yüz gram, an, kısa süre anlamlarına da geliyor. Azerbaycan Dialektoloji Lüğeti), urusgat, irahat, irahatlik versin...

Ayrıca Türkmenistan’da bugün de bilinen “Salırların ve Kızılavrat’ta yaşayan Tekelerin de bir aşiretine ‘Orus’ denilmektedir. Orus sözü Ersarıların Çekir aşiretindeki ‘Orusbay’, Tekelerin Konur aşiretindeki ‘Orusberdi’, ... Bu adlardaki ‘Ors, Orus’ sözleri ‘Rus’ etnik adının Türk lehçelerine özgü yaygın kullanımıdır.” (Ataniyazov 2005, Şecere, s. 230

Açmalık 2

  1. N. Orkun’un kısa öyküsü ve tarihsel koşullar: 1920’lerin başında (işgal yıllarında) İstanbul Darülfünun’da edebiyat medresesinde okurken yeni devletin yöneticileri onu Budapeşte’ye felsefe [? dil, tarih, edebiyat ya da Türkoloji bölümü, felsefe fakültesine bağlı olmalı] okumaya gönderir. (1924’te, 22 yaşında.) Okulu bitirip Türkiye’ye döner. (1930.) Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü, Polis Koleji, Tıp Fakültesi, Devlet Konservatuvarı’nda Türk tarihi dersleri verir. Türk dili ve tarihiyle ilgili yazmaya başlar. Peçenekler (1933), Eski Türk Yazıtları (1936-1941, 4 cilt), Hunlar (1938), Türk Tarihi (1946, 4 cilt), Türkçülüğün Tarihi (1951) gibi yapıtları var. (Kaynak B. Larousse.) Dönemin iktidarlarının gücünü Türkçülük bilgisinin yetkesi olarak kullanır. Gökyay gibi yerlilere, medrese ya da fakültede müderris (hoca, profesör) olmayan ama düşünen, yazan kişilere, Darülfünun medreselerinde dil ve edebiyat okumuş insanlara bile 1920’lerden başlayarak Batıdan getirilmiş bilimin taze gücüyle çeki düzen vermektedir.

Oysa Darülfünun da 1912’den özellikle de 1914’de Prusya’dan ithal edilen 20 profesörüyle oldukça Batılıdır. Dağarcığındaki her bilim dalı dönemin siyasal gelişmelerine göre öne çıkar gibidir. Prusya imparatorluğunun çıkarlarını savunmak ve zararına olacak gelişmelerin önlenmesi açısından medrese/fakülte dersleri ağırlıkla biçimlenir görünür. Türkçülüğe gelince, o da o dönemde bilimsel olarak işlenmeye başlar. Bu etkinlik her şeyden önce anti- rustur. Bir yandan Prusya kazanırken bir yandan da Çarlık kendi içinden de zayıflatılmaktadır. Osmanlı-Prusya güçbirliği de Türkçü düşüncelerle daha pekişmektedir. Ayrıca Türkçülüğün açıldığı yerlere Avusturya-Macaristan imparatorluğunu da katmak gerekir. Bir bölgede ulusçulukların destekçisi olan bir devlet, örneğin Balkanlarda ulus düşmanı olabilir. Ya da Balkanlarda ulusçu, Çarlıkta, Osmanlıda ulus karşıtı olunabilir.

Türkçülük, ulusçuluk, emperyalist imparatorlukçuluk Orkun’a gelene kadar bu topraklarda yerli yabancı sözcüleriyle nerdeyse hayli güçlüdür. Türkçülüğün ilk biriktiricileri 1860’lardan beri Macaristan’la bağlantılıdır.

Arminius Vambery 1857’de İstanbul’dadır. Ignaz Kunos 1885-1890’da ağız derlemeleri yapar. J. Budenz, Munkacsi çalışkan türkologlardandır. Vambery İstanbul’da hatta Reşid Efendi bile olmuştur.  Sonra Budapeşte’ye dönerek üniversitede bir Doğu dilleri kürsüsü açmak için girişimlerde bulunur.  1880’de 2. Abdülhamid görüşmek üzere Vambery’i saraya davet eder. Vambery 1883’te sarayın isteği doğrultusunda, Rus yayılmacılığına karşı Osmanlı İngiliz dostluğunu güçlendirme çalışmalarına başlar. Sonraki yıllarda Vambery Abdülhamidle ilişkilerini sürdürürken bir yandan da Jön Türklerle görüşür. Peşte’deki evi Jön’lerin hanı gibidir. Onlara İslam ve Batılılaşma üzerine dersler verir. “Türk aydınlarıyla yaptığı görüşmelerde, verdiği konferanslarda Türk dünyasının iyiliği için doğruluğuna inandığı görüş ve düşüncelerini açıklayarak, onlara birikimlerini aktararak yol göstermeye çalışmıştır. Örneğin sırf bu amaçla istanbul’a gelerek konferans verir, Türkçü aydınlara sürekli bilgi, belge ve ders notları gönderir.” (N. A. Özalp 1993, Orta Asya Gezisi içinde, s. 13.)

Darülfünuna dönecek olursak, 1933’te üniversite olunca, 1924’te var olan 4 medreseye eklenen ilahiyat medresesi de fakülte adını alır. Öyle ya, yeni yöneticiler böylelikle bir elde dini bilimsel okutacaklar, diğer elde de dine karşı olmadıklarını başta çekingen ve çekimser Müslüman ulemaya göstereceklerdi. O yıllarda da Türkçülüğün ve Türkçülerin biliminsanı kaynaklarından biri olan Budapeşte üniversitesi bir çekim merkezi olmayı sürdürür. Daha sonraki yıllarda devlet yöneticileri Türkçeci dilci ve Türkçü tarihçileri yetiştirmek için oraya öğrenci gönderir. “Yıl 1940. Budapeşte Üniversitesi Türkoloji Bölümünde ikinci sınıf öğrencisi olarak ‘Türk Söz Bilgisine Katkılar’ başlıklı bir yazı yazmış, Türkoloji Bölümü başkanı Prof. Gyula Németh’e sunmuştum. (...) – Anlaşılan Türk dilinin etimolojik sözlüğünü siz yazacaksınız, demişti.” (Eren 1999: ıx.)

Nemeth mi, Turancılığa, Türkçülüğe 1890 doğumlu olmasına karşın katkısı çok oldu. Daha 1913’te Küçük Asya’da Geziler adlı bir kitabı var. 1909’da girdiği Budapeşte üniversitesinde Macar ve Türk filolojisi öğrenimini 1914’te tamamlar. Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı ordusundaki Prusya subayları için hazırladığı Türkishe Grammatik’in (1916) Mustafa Kemal tarafından da incelendiği ileri sürülür. (Büyük Larousse.) Hatta M. Kemal’in abece/alfabe değişikliğinde Nemeth’in adını verdiğimiz çalışmasının etkilerinden bahsedilir. İnceleyenler sadece M. Kemal değildir. Harbiye Nazırı Enver Paşa’nın osmanlıcayı ordu subayları arasında (Almanca ana dilliler de içinde) “büyük harflerle” yani bitiştirmeden yazdırmasının altında da başka bir elifba arayışı yatsa gerektir.

Bence bu etkilenme tek kaynaktan değildir. Özellikle Menzel, Jakob ve Wittek’ten oluşan Prusyalı türkologları ve birinci Baku türkoloji kongresi (1926) ve öncesindeki hazırlıklar temeldir. S. Kazımoğlu bir makalesinde, “bugün söz konusu meseleye çeşitli yönlerden baktığımız zaman alfabe reforması meselesini Alman hükumeti tarafından o zaman uygulanmağa koyulan çok geniş bir politik planın bir kolu olduğunu açıkça görebiliriz” demektedir. (S. Kazımoğlu: 1999. s. 3 -1926 Baku Türkoloji Kon... TDK y.)  Menzel birçok konuda Mustafa Kemal’in güvenini kazanan bir haber toplama profesörüdür. Menzel, M. Kemal’i birçok türkologla görüştürmüş ve M. Kemal’in Baku’ya ilişkin önerilerini almıştır. Aynı kongreye M. F. Köprülü, W. Bartold, Samed Ağaoğlu, M. Resulzade vd. türkologlar da katılır. Prof. C. Hesenli kurultaydaki devletlerarası çekişmeleri ve abece değişikliğinden beklenenleri anlattığı makalesinde “Bakı qurultayı ilk ümumittifak, be’zi cehetlerine göre ilk beynelxalq türk qurultayı idi. Quru[l]tayın bu adla keçirilmesi türk miliyetçiliyinin islam ümmetçiliyi üzerinde tarixi qelebesi, esrin evvellerinden başlanan siyasi, milli proseslerin mentiqi neticesi idi.” (1926 Baku Türkoloji K... 1999, TDK y. içinde) demektedir.  Görüldüğü gibi Latin abecesi konusu Uluslararası boyutlara sahiptir. Bolşevik Rusya, Almanya, Türkiye ve diğer ülkelerden değişik siyasal, ideolojik çevreler.

Saygıdeğerimize dönersek, o Budapeşte’de Doğu dilleri ve türkoloji öğretiminin geliştirilmesinde de etkilidir. Turan dergisini çıkarır (1918). Körösi Csoma Archivum adlı türkoloji dergisini yayınlar. 1930’da Türk Filolojisi Enstitüsü’nü kurar. Sözün kısası bir yaşam macarca ve onun “akrabası” saydığı türkçe, fince, çuvaşçadan orhun yazıtlarında kullanılan dile dek incelemekle geçirilir.

(Devam edecek…)

Önceki Yazı:15 Teknoloji Toplumu – Gizli Yöntem - Jacques Ellul
Sonraki Yazı:Belediyecilik Hayalleri: Bookchin’in Politikasının Toplumsal Ekolojik Eleştirisi – Paideia ve Kentsel Erdem - John Clark (Bölüm III)
Bir yorum yazın
Siz de görüşünüzü belirtebilirsiniz...