2. Aruzla Giden Gelen – Oğuz Destanlarını Yeniden Okumak - BayRam Bey

"Devletsiz siyasal bir bütünlük. Öyküde bu açık bir sav. Bazı biliminsanları yazılı belgelerin, yazıtların, kendi günlerine ulaşmış somut kalıntıların bu gerçeğini benimsemez."

2. Okuma, yorum

“kılbaş derler bir kişi varıdı kazan (...) mere kılbaş bu taş oguz begleri dayim bile gelürleridi şimdi neçün gelmediler  (...)

bilmezmisin (...) evün yagmalatdugun dem taş oguz bile bulınmadı sebeb oldur (...) hanum men varayın anlarun dostlıgın düşmenligin bilin dedi”

Savlar:

Kazan’ın Oğuz siyasal birliğini ya da kollar birliğini (üç ok, boz ok) yönetirken beyler topluluğu dışında kendi topluluğunun yurdunda danışmanları vardır. Kılbaş bunlardan biridir. Birliğe katılan kolların (İçoğuz, Dışoğuz) aralarındaki ilişki yığılarak, yığınak yaparak görüşen, danışan, kararlar alan eşit beyler tarafından yürütülmektedir. Başka deyişle Dışoğuz beyleri belli olmayan zamanlarda ya da gerek duydukça Kazan ve diğer İçoğuz beylerini görmeye, konuşmaya, danışmaya, eylem önerisi sunmaya gitmektedir. Kazan’ın sorusu, “daima beyler birlikte gelirlerdi” bunu açık olarak gösteriyor. Ancak öykünün gerçekliğindeki arı, önyargısız, gizli düzenler kurmayan, dümenler çevirmeyen Kazan Bey savı inandırıcı olamıyor.

İç oluş, merkezde oluşu da imliyor. İçte oluş güvenlik açısından da önemli bulunup içteki toplulukların korunması açısından doğal bir savunmanın içte daha güçlü olduğunu, onların daha fazla korunup kollandığını da gösterir. Taşra oluş, Taş Oğuz oluş bir merkeze göredir. Birliğe karşı bir saldırı doğallıkla ilk önce uçtaki boylara, kollara, dışarıya, sınırlarda olan Dışoğuz’a yönelecektir.

Kılbaş’ın bildirdiği nedeni Kazan bilmez sayılır öyküde. Sanki Kılbaş “bilmez misin” derken Kazan’ın açık saklısını ortaya çıkarır. Yağmalatmaya çağrılmayan beyler doğal olarak artık görüşe gelmez. Bu kopuşu, süreksizliği bir neden olarak Kılbaş bilir. Kopukluğun niteliğini o da bilmezlenir. Kılbaş bunun “dostça mı, düşmanca mı” olduğunu Kazan adına gidip öğrenecektir.

Örtük savlar:

Kazan’ın sorusu öykünün bizi yönlendirmeye çalıştığı, ancak inandırıcılığı olmayan bir yönedir: töreyi, yasayı, geleneği bozan Taş Oguz “görüşmeye, danışmaya, birlik oluşun sürdüğünü göstermeye” gelmeyendir. Oysa parça A’da gösterildiği gibi yağmadan ayrı tutulan, örtük anlamlarıyla yasayı bozan merkezdir, İçoğuz’dur, Kazan ve çevresindeki beylerdir. Yağmadan dışlama eylemi boy ilişkilerinin doğal eşitlikte sürdüğü, sürdürülmesinin istenildiği koşullarda ortaya çıkar. Yağma/yağmalatma töre olmuştur ve boylar arasındaki doğal bir antlaşmanın varlığını gösterir. Öykü bunu seçik olarak açmaz. Aruz’un diğer Dışoğuz beylerine açıklanmasında (aşağıda görülecek) antlaşmanın, yasanın sürerken Kazan ya da İçoğuz tarafından bozulduğu vurgulanır.  Anlamaya başlarız ki öykü İçoğuz’dan yana bir bakış açısıyla anlatılmaktadır ya da yazıya aktarılmıştır. Öykünün olaylarından/oluşlarından bazıları elbette Dışoğuz bakışıyla anlatılmıştır. Ancak bu bakış açısı İçoğuz bakış açısı tarafından belirlenmiş, kuşatılmıştır.

Doğal eşitliklikle süren ilişkide, kolların birinin yer olarak içte olmasıyla çelişmez. Yerleşim doğal bir zorunlulukla iç/dış, sağ/orta/sol ya da merkez/çevre biçiminde yapılanacaktır. Ortaçağda toplulukların yerleşmesinde sınırların esnek ve belirsizliğinde, devletli ya da devletsiz siyasal bütünlüklerde yaşanılan yer yurt anlaşılan yaygın olarak dış ile iç kavramlarının gösterdiği biçimdedir.

Özel ad: Kılbaş.

Açmalık 3        

Devletsiz siyasal bir bütünlük. Öyküde bu açık bir sav. Bazı biliminsanları yazılı belgelerin, yazıtların, kendi günlerine ulaşmış somut kalıntıların bu gerçeğini benimsemez. Geçmişin tanıklığına dayanan ve o günde de yaşayan bir gerçek bir yolunu bulup savlanırsa zamanla o biliminsanlarını da etkileyerek onlara anlaşılmaz, çelişik, belirsiz ve uzlaştırılamaz tümceler yazdırabilir. Bu duruma “kafa karışıklığı” denilebilir.

Aşağıdaki örnek devletli siyasal bütüne ilişkin (benim ne dediğini açık seçik anlayamadığım/anlıyamadığım) bir alıntı: “Orhon Yazıtları’nın bildirisi kabaca böyle özetlenebilir. (...) göçebe devleti olamayacağı yolundaki önkanıları ve düşüncelerimizi belli ölçülerde doğruluyor. (Göçebe devleti birlik ile düzeni sağlamak için sürekli savaşmak zorundadır. (...) Bilge Kağan öğünüyor ama onun ölümüyle birlikte çıkan kargaşalıklar üzerine, Çin asıllı olan karısı, ‘halkıyla birlikte’ Çin’e dönüyor. Kurulmamış olan devleti (yönetimi) Uygurlara bırakıyor. (...) Türk Kağan’ı veya Hakanı, Türk devletini kuramazdı çünkü veziri Tonyukuk Çinli idi. Uygurlar Tonyukuk soyundan vezir atama geleneğini sürdürdüler. Buna belki mecburdular. Çünkü devlet yönetimi (geleneği)ni bilenler onlardı. Çin töresiyle yazıt yazılıyor ama Türk devleti yönetilemiyordu.” (B. Güvenç, Türk Kimliği, s.115.)

3. Okuma, yorum

“(...) kılbaş gelüb aruza selam verdi eydür kazan bunlu oldı (148b) elbetde tayum aruz mana gelsün dedi (...) üzerime yagı geldi develerüm bozlatdılar (...) atlarım kişnetdiler (...) kızumuz gelinümüz bunlu oldu (...)”

Savlar:

Kolların boylarından biri ya da bir insan bir şeyden dolayı bunlu olduğunda/bunaldığında diğer kolun boylarının yardıma koşması töredir. Yani yasanın, geleneğin temeli kuruluşa, kurucu antlaşmaya dayanan bir ilkedir bu. Arkalamak, arkalanmak toplu yaşamın bir gereğidir. Toplu yaşam yardımlaşma, dayanışma, birbirine dayanak olma deneyimleriyle pekişmiştir. Bu dayanışma kişi ve topluluk/boy özgürlüğünün dayandığı temeldir. İlkönce topluluğun bir kişisine ya da topluluğun kendisine yapılan bir saldırı kişi ya da topluluğun yaşama hakkına yapılan bir saldırıdır. Bu saldırıları savuşturmak ise boy oluşlarda, boylarbirliği oluşlardan geçer. Kişiyi toplu yaşama sürükleyen, toplu yaşamanın bir çekici olarak kişiyi kendine çekmesi, kendileriyle aynı ortak nedenle birliğe çekilenler elbette yaşama haklarını savunabilir, sürdürebilir. Karşılıklı yardımlaşma tarafların her birinin haklarını çoğaltıp özgürlüklerini artıracaktır. Hak ile özgürlük, özgürlükle eşitlik ve hakta eşitlik zaten birbirlerine bağlı olup topluluğun, toplulukların gücü kadardır.

Kılbaş kuşkulu örtük sorusuna yanıt ararken anlatısına örtük, öncel bu ilkelere dayanarak Kazan’ın Aruz’u ve diğer beyleri yardıma çağırdığını bildirir.

Antlaşmanın ardında her kolun kendi gücüyle sınırlı doğal hakkından bir derece vaz geçişiyle ve boylarbirliğinin, siyasi bütünün hakkının doğduğu örtük olarak açıktır. Böylece savunmada dayanışma, güçbirliği, diğer alanlarda da işbirliği ve yaşambirliği buyruklaşır. Buna uymayan ise açıkça kusurludur. Töreyi bozandır, kendisini siyasal bütünden kendi isteğiyle dışlayandır. Bütünün hak devrini sınırsızca, eşitlik, özgürlük bozucu bir biçimde kendinde toplama tutkusuyla tutuşandır.

Kılbaşın duyurusundan ve isteğinden öğrendiğimiz başka bir bağ da Aruz’un Kazan’ın dayısı olduğudur. Bu bağ doğal bir bağdır. Aynı zamanda bir sözleşme bağıdır da. Şimdilik bunu yalnızca tekil bir bağ olarak anlamalıyız. Açık olarak anlaşılan Dışoğuz İçoğuza kız vermiştir. Kolların ilişkisinde, siyasi birlik oluşturucu olanaklardan biri de kan bağı olabilir. (Göreceğiz.) Elbette aralarında kan bağı olmayan toplulukların da bir antlaşmayla siyasi bütün kurmalarına bir engel yok.

Öykümüzdeki kan bağı dayanışmaya, karşılıklı yardımlaşmaya zorunlu bırakan bir kurumdur. Topluluklar arasında kurumlar bütünü törenin işleyişini sağlar. Dayı ile yeğen bağı önce dayıyı yardım etme zorunluluğuyla bağlar. Dayı sözcüğü “dayan-mak/daya-mak/day-ak (bir yükün altına onu tutmak için konulan ağaç, taş gibi nesne) kökünden gelerek dayanılacak kişi anlamını taşır. Günümüzde “dayın var mı, dayısını bulmak, dayılanmak” gibi birçok sözde geçer. Bugün kentlerde yaygın olarak tanış biliş olmayan yaşlı erkeklere dayı diye seslenilir. Bu sesleniş beyefendi, amca sözcüklerini öğretmiş kültüre karşın sanki içsel bir dışa akıştır. Seslendiğimiz insana dilin izin verdiği ölçüde yakınlığımızı açıklamış oluruz. Yine teyze sözcüğü de kendiliğinden yaygın olarak kullanılır. Sanki amca, hala sözcüğü sokakta daha az seslendirilir. Onların duygusal, düşünsel göndergesi (göstergeyi burada kullanmamak için gönderge yazdım) sanki dayı ile teyze sözcüğünden azdır. Teyze de aynı kökten türetilir. Doğu (bugün Türkmenistan), Orta (Azerbaycan), Batı (Anadolu, Balkanlar) oğuzcasında ya da türkmencede teyze “dayıza/dayza/deyze” olarak söylenir. *Day- ya da *tay- kökünün hemen ayrımına varırız. (Türkmence’de t-den d-ye kaçış k-den g-ye değişmede olduğu gibi yaygındır. Zaman, yer, koşullar pek açık seçik olmasa da uzun çağlar boyunca türkçe dilli topluluklarla iç içe, alt üste yaşayan Türkmenler tag, temür, tükelü yerine dag, demir, dikelü der.) Türkmencenin bu iki akrabalık sözcüğü (dayı ile dayza) birçok dilde yoktur (türkçede de mi desek!). Bunun belirli belirsiz birçok çıkış kaynağı olabilir. Bir tanesi de Türkmenlerin ana soyunu ayırdedebilmek için adlandırmalara gitmiş olmalıdır. Bu da o ilişkiler yumağında, ekininde ana soyundan yana bir önem duygusu ve anlayışını taşımaklı olanaklı duruma gelir. Hem de çepeçevre sarıldıkları bir babaerki ve babasoyluluk içinde.

Anasoylu topluluklarda ya da anasoylu niteliklerini bütünüyle yitirmemiş topluluklarda dayı yeğenlerin sorunlarını iletecekleri ilk kişi, dayılık ise ilk kurumdur. Doğal olarak da, kültürel olarak da dayı yeğenlerini kollar, onların topluluk içinde öğreticisidir. Onları kendi çocuklarından ayırmaz. Tarihte birçok toplulukta çocukların dayının evine gönderildiği saptanmıştır. Çocuk orada büyür ve erginliğe orada hazırlanır. (Antakya Nusayrilerinde bu işleyiş minicik de olsa “amca” üzerinden işliyor görünüyor. Emmi/Ammu hiç olmazsa okulların yaz tatilinde çocuğun dinsel eğitimini onu yanına, evine alarak veren kişidir. Bu dinsel bir giz olduğundan, daha önce yazılmasına karşın pek dile getirelemez.)

Okumalık 1

“Vu-Huan’lar (...) iyi binici ve nişancıdırlar. Av ile geçinirler. Göçebedirler. Evleri çadır olup güneşe, şarka doğru açılır. Kımız içerler, yün elbise giyerler, gençliğe kıymet verirler. Ana hakimiyeti vardır (?) Çentek çubuk kullanırlar; yazıları yoktur. Tesbit edilmiş aile adları yoktur. Kız kaçırma suretiyle evlenirler. Sonradan düğün hediyesi olarak hayvan verirler. Güveyi kadının ailesine gider. Erkek kadının bütün akrabalarına hizmet eder; kadının ailesi içinde çalışır. Siyasi işler için kadınlar öğüt verirler. Erkeklerden daha pratik olduğu için saçlarını kırparlar. Kadınlar evlendikten sonra uzun saç bırakırlar ve düğümlerle yukarıya bağlarlar. (...) Ruhlara, göğe, yere, dağlara, ırmaklara, yıldızlara, güneşe ve aya taparlar (Hov-han 120, San-guo Veğ-ci 30 yıllıkları)” (W. Eberhard, Çin’in Şimal Komşuları, s. 48, çev. N. Uluğtuğ 1996.)

(Devam edecek...)

Önceki Yazı:Belediyecilik Hayalleri: Bookchin’in Politikasının Toplumsal Ekolojik Eleştirisi – Paideia ve Kentsel Erdem - John Clark (Bölüm III)
Sonraki Yazı:3. Aruzla Giden Gelen – Oğuz Destanlarını Yeniden Okumak - BayRam Bey
Bir yorum yazın
Siz de görüşünüzü belirtebilirsiniz...