4. Aruzla Giden Gelen – Oğuz Destanlarını Yeniden Okumak - BayRam Bey

"Beyler toplanma zorunluluğunu, işleri güçleri bırakamamanın zorunluluğunu, koyunların, develerin, atların bakımı zorunluluğunu üstlenen kişilerdir. Bu üstlenmeden dolayı da oradadırlar. Belirsiz toplulukların, kolun, boyların, boyaltı toplulukların adına oradadırlar. Bu modern bir temsilin ve onun temsilcilerinin aracılığıyla işleyişi ve oluşuyla hiçbir benzerliği olmayan bir var oluştur." 

6. Okuma, yorum

“aruz gayet saht oldı taş oguz beglerine adem saldı atdan aygır deveden bugra koyundan koç kırdurdı (...) begler men sizi neye kıgırdum bilürmisiz eyitdiler bilmezüz (...) kazan bize kılbaşı göndermiş  (...) eyütdim ki kaçanki kazan evin yagmaladurdı taş oguz begleri bile yagmalarıdı begler gelüb kazanı selamlar gederidi (149b) emen eydür ya sen ne cevab verdün aruz eydür ki mere kavat biz kazana düşmenüz dedüm emen eydür eyü demişsin aruz eydür begler ya siz ne dersiz”

Savlar:

“taş oguz beglerine adem saldı” önceden üstünde konuşulmuş, bir karara varılmış şeydeki yeni bir gelişmeyi bildirmek içindir. Elbette öyküdeki gibi, öykünün anlatma biçemine uygun olarak beyler gelişmeyi, yeni durumu değerlendirecektir.

Aruz, Kazan’ın Kılbaş’ı gönderdiğini söyler. Öykünün hileli gerçeğinden habersizdir. Diğer bilgileri ise zaten beyler bilmektedir. Bilirler ki yağmaya çağrılmayış yüzünden “selamlamaya” katılmazlar. Emen beyin sorusu olması gerekli yanıtın bilinmezliğine doğru (evet mi, hayır mı) değil, Aruz’un yanıtındaki uzluk, uygunluk, ne Kılbaş’a sövgü ne de Kılbaş’ın da bir biçimde içinde olduğu aşağılamayı nasıl bir biçemle yanıt verdiği üzerine olan bir ilgi sorusudur. “ya sen ne cevab verdün”, sıkıntılı, öfkeli bir sorudur. Aruz’un Kazan’a düşmenlik açıklaması Emen’i sıkıntıdan, kızgınlıktan kurtarıp hoşnutlar ki “eyü demişsin” der.

Sonra toplantı doğal olarak soru, danışma, tartışma süreçleriyle işler. Zaten beyler haberi alır almaz bir sorunun karara ve çözüme bağlanması için çağrıldıklarını, önceki derneklerde olduğu gibi toplanıp derlenmenin gerekçesinin o sorun olduğunu bilirler. Toplantıya katılanların sayısına gelince, bu açıkça belirtilmez. Anlatıcı Taş Oğuz beglerine diyerek birçokluğa gönderir anlatıyı. Öykünün bu parçasında Emen adı geçer. Ancak hazırlanacak yemek için kesilen kırdırılan hayvanlara bakarsak kalabalık olduklarını imgeleriz. Aruz’un begler ya siz ne dersiz sorusu da bu çokluğu imler. Bir topluluğa sorar gibidir. Yoksa Emen, Alp Rüstem, Basat... ne dersiniz, derdi. Sanırım ki bu sayı 12’dir. Çünkü efsanesel, tarihsel kayıtlarda Bozok’un üç altkolunda/boyunda dörder boydan 12 boy bulunur. Bunların yurtları koyunlarını, develerini, atlarını besleyebilecek kadar uzaklıktadır. Boyların da alt toplulukları vardır (bunlara mogolcadan, Karahanlıca/Doğu türkçesinden, farsçadan ve arapçadan ödünçlemeyle oymak, oba, kabile, tire, sünik, kemik gibi adlar verilir).

Sanırım ki dedim, ne öyküde ne de öykü dışındaki herhangi bir kayıtta boylarbirliği ile kol toplantıları dışında kolaltı ya da boy birimlerinin toplantılarına (Karahanlı/Hakanlı türkçesinde kengeş) kimlerin katıldığına ilişkin bilgi kaydı yoktur. Hele Oğuz boylarbirliği her konuda kayıtsız, yazısız, efsanesiz, tarihsiz bir topluluklar yan yanalığıdır ya da toplamıdır. Onlar üzerine “rivayetler/söylentiler” ya da belirsiz dayanaklarla değişik, tutarsız, birbiriyle çelişik anlatılar, söylentiler (osm. tevatürler) vardır.

Örtük Çelişiklik:

“gayet saht oldı”  (saht olmak, -fa.- bozulmak, kızmak, öfkelenmek. –Gökyay, Dedem Korkudun Kitabı, s. 274. Saht/seht, hışım, hiddet, kızgınlık, gadap. -Schmiede, Kitab-ı Dedem Korkut, s. 191.)  Burada sıkıntı, üzüntü ve başa getirilen bir kötülüğe karşılık verme zorunluluğunun istenilmezliğini, iğrendiriliciliğini de bu anlamlara katmalıyız. Çünkü her savaş kararının kızgınlık, bozulma gibi yüzeysel, ikincil duygulanımlardan çok düşünülen, tartılan, ölçülen algılanım, duygulanım, düşünüm gibi anlama kipleriyle sürdürülen tartışmalar asıl dayanağıdır. Saht olmayı öfkeyle birden savaşa karar veriş olarak anlamlandırma eksikli bir anlama olacaktır. Zaten M. Ergin Dede Korkut Kitabı II’de “saht (f.) güç, zor, sert; üzgün, kederli, sıkıntılı” (Ergin 1997: 257) olarak vermiş.

Ancak Kılbaş’a söylenen düşman oluş diğer beylerin de önceden karalaştırıp bildiği bir şeydir. Bu yüzden Aruz’a anlık bir kızgınlıkla savaş, Kılbaş’a söylediği şeyden pişman olma, savaş hakkını tek başına benimseme gibi yönler yakıştırılamaz. Her ne kadar Oğuz yazmaları üzerine çalışanların yazdığı sözlükçeler “saht”ı kızgınlık, bozulma, sıkıntı, üzgünlük, üzüntü acısı ile açıklasa da öykünün yazıya geçirildiği dönemde bunun “pişman”lığı ilk katmanda kapsadığını duyumsuyorum. Kanıt yok. Anlatıcı öyküyü dinleyenleri, belki de yazıcı okuyanları Aruz’un korktuğundan ya da başka nedenlerle, anlık bir korku dalgasıyla açıkladığı şeyden güçlü bir pişmanlık duygusuna, şaşkınlığa düştüğünü belirterek hoşnut oluyor ve dinleyiciyi/okuyucuyu da hoşnut etmeyi erek edinerek bunu tutkuyla istiyor olmalı.

Biliyorum kanıtlanamaz bir yorum bu. Ancak suçluluk bir ucuyla korkaklıktan türer. Kişi kötü bir şeyi engellemek için nasıl bir karar vereceğini biliyorsa, kararını kararları eyleme geçirmek için tüm gücüyle çabalar. Bunu yapmayana korkak denilir. Şaşkınlık ise korkunun sınırda olan durumudur. Aşırı korkudur, son sınırına ulaşmış şaşkınlıktır. İşte bunlardan pişmanlık doğar. Kötü olduğu kavranılan bir şeyi yapmaktan kaynayıp gelir büyük üzüntü ya da pişmanlık. Aruz ile Oğuz beylerinde bunun küçük bir parçasını öyküde bulamayız. “İyi demişsin” der Emen bey. Çünkü kavraması, anlaması, ruhu İyi dediği şeye kendince bir kesinlikle inanır. Kendine, Aruz’a, beylere güvenir Emen.

Ortada olan parçanın doğruluğu, yanlışlığı yine de yuvarlayarak da olsa kestirilebilir mi? Bir beyin kurduğu yağmalatma sofrasından aç kalkılmaz. Gereği o sofrayı yağmalamaktır. Bey de bunu tutkusuzca ister. Bey de bu yağmanın sonucunda yeniden doğasının ya da topluluğunun içinde tekil yaşam gücünü çoğaltır... “Öyle ki, doğru ve yanlışın ilk anlamı kaynağını öykü anlatıcılığında buldu; öykünün, gerçekte olmuş olan şeyleri anlatıyorsa doğru, olmamış olanları anlatıyorsa yalan olduğu söylenirdi. Sonraları, felsefeciler bu sözcüğü, bir ideanın nesnesi (ideatum) ile uyuşmasını ya da uyuşmamasını belirtmek için kullandılar. Bu nedenle, bir idea şeyi kendinde olduğu gibi gösterdiğinde doğru, gerçekte olduğundan başka türlü gösterdiğinde yalan olduğu söylenir. Çünkü idealar yalnızca doğanın zihinsel anlatım ya da açıklamalarıdır. Ve dolayısıyla, bu terimler mecazi olarak, sanki önümüze konan altın kendiyle ilgili, kendinde olan ya da olmayan bir şeyi anlatıyormuşçasına, onun için gerçek ya da sahte dediğimizde olduğu gibi, cansız şeyler için kullanılır oldu.” (B. Spinoza, Descartes... s. 126.)

Aruz neden birdenbire saht olsun ki? Aruz oluş anlamanın kiplerinden yalnızca duygulanımlarla mı oluşuyor? Akılla, anlama yetisiyle bildiği, kararlaştırdığı, yanıt aradığı bir konuda neden örtük gerçeklik olarak korkudan pişman, pişmanlıktan korkulu,  açık bir belirsizlik olarak saht olsun ki?

1790’larda yazan Mütercim Ahmed Asım’ın Burhan-ı Katı’sında saht (S’HT) ile seht (SHT) sözcükleri var. Ne de olsa bir sözcüğün günümüze göre daha eski yıllardaki bir kullanılışı bize bu yazıyı yazıya daha uygun bir anlama duygusu, anlama yetisi verebilir. Çünkü sözcüklerin çoğu da insanın, bitkinin, hayvanın, tüm nesne ve şeylerin (esk. türk. neng) yazgısını paylaşır. Onlar da doğuyor, değişiyor, dönüşüyor, sonra bir ruh bir can gibi birdenbire uçup gidiyor bilinmez yerlere. Sözcüklerin aralarındaki ayrımlardan biri de yalnızca geçerlilik süresinin uzunluğu kısalığı olsa gerek. “Hükmü kalmadı,” denirdi, “hükümsüz”. R. Dankoff’un yaklaşık 350 yıl önceki bir yapıttan hazırladığı sözlükten yalnızca bir örnek: “yat u yarak azık ve gereç, erzak ve malzeme, (...)” (Dankoff 2004: 279.)  S. Sökmen çevirirken (“katkılarıyla ingilizceden çeviren”) ter dökmüş olmalı. Şimdi azık desek kaç kişi anlaya ki? Erzak da “nerdeyse  hükümsüz” değil mi? Malzeme, araç gereçten daha fazla “insan malzemesi”nde kullanılıyor.

Bu yüzden bir sözlük yalnızca bazı sözcükleriyle güncele bağlıdır. Bir süreliğinedir diretmesi. Öykümüzdeki “saht” ise “SHT” ile yazılı. (Bak. S. Özçelik, Dede Korkut, Dresden yazması tıpkıbasımı, s. 911, tıpkıbas. 149a, satır 3.) Böylece Asım Dede’ye yaslanarak sözcüğü “seht” olarak da okuyabiliriz. Bu durumda bizi ilgilendiren Burhan’da verilen 8 anlamdan biri, olsa olsa birkaçıdır. “ (...) 5. Dar, zayyek manasındadır [zayyek: sıkıntılı, acı çeken]. 6. Güç, düşvar[ osmanlıca bilmek zorunda olmayan medreseden talimsiz ve terbiyesiz okuyucuya açıklama: güç, zor] manasınadır. 7. Pek, berk, muhkem, metin... 8. Sehten’den mazidir. Sehten tartmak ve tartılmak manasına müte’addi ve lazımdır.”  (Mütercim Asım Efendi, Burhan-ı Katı, s.654, haz. M. Öztürk, D. Örs 2009).

İşte Asım Efendi’nin seht için saydığı dar, daralma, sıkıntılanma, acı çekme duyguları bir kızgınlıktan, bozulmadan türeyemez. Daha güçlü olarak açıklanan ve yapılmak zorunda kalınan bir işin pişmanlığı, Asım Dede’nin saydıkları yeni algıları, anlama kiplerini, anlama duygularını doğurabilir. B. Spinoza’dan birazcık daha yağma edersek, “Bu ikisinin, yani gerçek ve yalanın, düzgün biçimde algılanabilmesi için, sözcüklerin anlamıyla başlamalıyız. Çünkü, bu yolla, bunların, şeylerin dışsal adlandırmaları olduğu ve onlara ancak mecazi olarak yüklendikleri ortaya çıkacaktır. Ancak, sonrasında felsefeciler tarafından kullanılan sözcükleri ilk icat edenler sıradan insanlar olduğu için, bir sözcüğün özgün anlamını arayan için, özellikle de elde, dilin doğasından çıkarılabilecek diğer nedenlerin elde olmadığı durumda, onun sıradan insanlar için ne anlam taşıdığına bakması yerinde gözükmektedir.” (B. Spinoza, Descartes... s. 125.) Yine de sözcüklerin anlamından uzaklaşmadan öykünün kendi bilgilerine yaslanarak diyebiliriz ki bunlarla kahraman İçoğuz’un korkak ve düzen tanımaz (asi) Dışoğuz’a sınırlarını, çizgilerini bildiren ve bundan coşan anlatıcının duyguları da örtüşür. O ise savaş hakkını kullanmak isteyen, Kazan’a sınırlarını bildirmeyi isteyen, töreyi bozucu bir davranışın karşılığını vermek isteyen Dışoğuzdur. Bu yüzden anlatıcının Aruz’u “saht olmuş” göstermesini örtük bir çelişiklik hatta bir düşünüm, duygulanım,  algılanım açmazı (paradox) olarak kavrıyorum. Elbette Kılbaş’a önce “Mere>bire” diye seslenir. Ne zaman Kılbaş Aruz’u sınadığını, denediğini, belli etmeden sorguladığını söylediyse, Aruz da en azından “mere” ünlemesini bozar. Emen’e verdiği yanıtta ya da beylere yaptığı sözlü aktarmada mere, kavat ile pekiştirilir. “mere kavat biz kazana düşmenüz dedüm”.

Açmalık 4

Kavat<gavat bugünkü türkçede “far. pezevenk” karşılığıdır. S. Nişanyan sözcüğün Codex Cumanicus’da geçtiğini de belirtmiş. “gavat/kavat CodC. DK xiii kavvat hakaret terimi|| Ar. kawwad... muhabbet tellalı, fuhuşa aracılık eden (...)” (Nişanyan, Sözlerin Soyağacı, s. 204.)  Gavad’ın yöredeki egemenlerin dillerine Sasani farsçasından ödünçlendiği varsayılır. Sasani şahı Kavad/Kubad (488-531) kendisinden önceki erkle bütünleşmiş, erki yaratan ve destekleyen dinler olan, Zerdüştçiliği ve Maniciliği güncelleyen Mazdekçiliği benimser. “Mazdek İran’lıların dinsel inançlarını kaba kamulcu [kamucu?]bir inanca dönüştürmüştür. (...) havanın, suyun, ateşin bütün insanlarca eşit olarak paylaşıldığı gibi malların ve mal sayılan kadınların da bütün insanlarca eşit olarak paylaşılması gerektiğini ileri sürüyor.” (O. Hançerlioğlu, Dünya İnançları Szl. s. 310.) Bu eski erki ellerinde tutan kesimleri Kavad’a karşı uzlaşmaz bir tavır içine iter. Mazdek öldürüldükten sonra Medayin’den kaçan karısı Hurreme binti Kade (arap. Kade’nin kızı Hurreme)  Rey’e –bugün Tahran’ın yakındoğusundaki ören- yerleşir. Orada Mazdak’a inananlarla onun görüşlerini yaymaya çalışır. Hürremcilik/Hürremdincilik de gerek o günkü yazanlar gerekse sonraki Arap yazıcılar tarafından sapık dinsel mezhep sayılır. Nasıl sayılmasın? “Hurrem dinliler her yana dağıldılar, her kentte başka bir ad aldılar. Batıniler onlarla beraber oldu, çünkü her iki mezhebin aslı birdir.” (Hançerlioğlu 2013: 310.) Kavad’ın adı doğaldır ki bütün erki ellerinde tutanlar gibi İran Selçuklu devleti veziri Nizam’ül Mülk tarafından Siyasetnamesinde kötülenerek anılır. Ona göre de mallarda ortaklığı bir hak ve ödev olarak savunmak “eşinin/kadınının” ortak olduğunu açıkça söylemektir de. Hürremcilerin sonraki kuşakları Emevileri, Abbasileri, İran Selçuklularını özellikle de İsmaililerce Mülkün Nizamcısını yataklarında bile terlettiler. Anadolu Selçukluları ise İsmaililere yıllık ya da durumların ince gidişine göre mevsimlik geçinmelik ya da barışıklık bedeli öderlerdi.

Okumalık 2

“Fars Kralları:

Sonra tahta Firuz oğlu Kubad geçti. Zındık Mazdak onun saltanatı döneminde ortaya çıktı. Mazdakizmin kurucusu da odur. Kubad’la onun arasında bazı olaylar geçmiştir. Anuşirvan tarafından öldürülünceye kadar halkla ilgili bazı kararlar alan ve hile yollarına başvurmuştur. Kubad kırk üç yıl iktidarda kalmıştır, ondan sonra tahta geçen Anuşirvan ise kırk yedi yıl sekiz ay hüküm sürmüştür. Kubad, Mazdak ve hempaları yüzünden tahtından indirilmiş (...). Anuşirvan tahta geçince Mazdak ve seksen bin yandaşını öldürdü. (...) Anuşirvan ülke halkını Mecusiliğe döndürdü ve onlara din konusunda tartışmayı, ihtilafa düşmeyi ve münazarayı yasakladı.” (Mesudi [940’larda yazdı], Muruc Ez-Zeheb, s. 156.)

Töre, gelenek:

“atdan aygır deveden bugra koyundan koç kırdurdı (...)” Yemek vermek her ortak iş, okuntu ya da çağrıda yerine getirilen bir yükümdür. Bu Oğuzlar’a özgü bir şey de değildir. Kutsal kitaplardan çok önceki toplum ve topluluklarda buna ilişkin sayısız kayıtlar vardır. Sözgelimi Gılgamış’ta (eski değişkesi İÖ 1500 dolaylarında yazılı)  birçok yerde olduğu gibi tufan öncesi ortaklaşa kotarılan teknenin yapımını anlatan Utanapişti “Sığırlar kestirdim/ Ustalar için/ Ve de koyunlar boğazlattım her gün./ Halis bira/ Zeytinyağı ve şarap/ tüketti bu işçiler/ Sanki Akitu şenliği idi kutladıkları.” (J. Bottéro, Gılgamış Destanı, s. 193, çev. O Suda 2005.) demekte.

Okuduğumuz öykü parçasındaki ağırlıkla ete dayalı toplantı sunusu, kesilen kurban edilen hayvanların cinslerine bakacak olursak oldukça bol. Bunların dolayında düşünürsek katılanlar kalabalık olmalı. Yukarda bunu öyküye göre en az 12 beyle sınırlamıştık. Kurbanların çokluğu toy yemeğine (öykülerde toplu yemeklere sıklıkla toy denilmektedir. Kurbanların dalların, beylerin payına düşen kesimleriyle ilişkili bir belirleme de yoktur,) katılanların sayısının daha çok olduğunu da gösteriyor. Bu yemek bir kurbandır; çünkü en başta çeşitli uzaklıklardan toplananlara sunuluyor. Törenin gereği eve gelene, gelenlere karşı bir sunu, bir adak/adama. Toplu yemek. Günümüzde verilen iş yemekleri, mevlit yemekleri, adak yemekleri hatta arkadaş toplantılarında bütün masrafı bir kişinin yüklenmesi her ne kadar yemeklerin, içkinin tatlarına birlikte varmakla ilgiliyse de bu toplantılar yaşam siyasetleriyle de o kadar ilgilidir. Birinin saygınlık kazanması, sevilmesi, sözünün ağırlıklı olması bu yemeklerle sağlanabilir. Ayrıca yemeğe katılanların giyim kuşamı, temizliği, konuşma biçemi, yaşamı sevdiğinin bir imi olarak şakalaşma ve kahkahaları topluluk karşısında saygınlığa götürdüğüne inanılan yollardır. Günümüzde olduğu gibi geçmişte de evlilik ilişkilerinden çıkar ilişkilerine dek gündelik yaşam ve sonrası için bu toplu yemekler birer araç olmalı.

Burada amaçları, erekleri öne almadan bir kurbanı belirleyen birinci yön hazırlanan yemeğin, aşın toplu yenmesidir. Amaç, erek ise topluluğun yeniden yeniden somut bir araya yığılışıyla, oluşan bağlarla yeniden kurulması, kurulan yenilenen bağların korunması çabasıdır. Doğaya (kutsal ağaca, suya, kayaya, ölenlere, ana ataya...) sunulan kurbanla, topluluğa sunulan kurbanı ayıramıyoruz. Çünkü sungu insan kümeleri tarafından yeniyor.    Paylaşma tasada ve kıvançta bir arada bulunmanın bir gerekliliğidir. Aynı yemeği yemenin verdiği eşitlik, aynı hakların herkes için geçerli oluşudur. Bunun simgeselliklerine girmeden söylersek bu eşitlenme ve eşitleme çabası karşılıklı görevleri de ortaya çıkarır. Sofra bir siyasal karar yeridir. Çünkü “ekmek ve tuz hakkı” ekmek yenen yerin kutlanmasıyla ilgilidir. Kut çiğnenemez bir oluştur. Kutlu olanın, ekmeği yenilerek kutlanılanın zarara, kötülüğe uğratılmasına o yemeğe katılmayanlar bile razı olmaz. “Beylik vermeyinen, yiğitlik vurmayınan”dır. Ortak yemek bugün de oldukça gizemlidir. Günümüzde kutsalın onca değer kaybına karşın hiç ayrımına varmadığımız bir kutluluk düşünce ve duygusu ortak bir yemekte sanki genlerimizden yemek yenilen yere yayılır durur. Oradaki bulunan kişileri ayrımsız severiz. Onlara karşı saygı duyarız. Birbirlerini tanımayan insanlar bile karşılıklı sevinçli bir yüzle güler. Herkes daha ince, herkes sevimli olmaya didinir durur.

Ortak yeme yalnızca aralarında uzaklıklar olan beylerin yığınaklarında karınlarını doyurmak, yaşamın tatlarını, kokularını, görüntülerini, dokunma hoşnutluklarını toydaki yemeklerin pişirilme, sunma güzellikleriyle almak için bir gereklilik değil, zamandaş olarak birlikte üretilenlerin birlikte tüketilmesidir de. Yemek verme, toylama, yoğu(cenaze kurbanı, can aşı) topluluğun değişik nedenlerle uyguladığı şenlik ve yas yığınaklarıdır. Bunlara katılmak bir gelenektir. Katılamayanlar da gerekçelerini kısa zamanda bildirmek zorundadır. Bunlar yalnızca beyler arasındaki oluşlar değildir. Öykümüzde elbet onların ilişkileri öndedir. Ancak İçoğuz Dışoğuz yığınak olsa, tümcesini beylerle sınırlı anlamak bir eksik anlamadır. Çünkü buradaki anlamın (yığınak olmak) kapsamı beylerle sınırlansa böyle bir tümce kurulmazdı. Yığınak olmanın eyleyicisi yığındır. Görünmez topluluk, sonra kitle, sonra halk, sonra ulus denilen yığının imlemesi istenilen imgesel topluluk.

Bunun kadar önemli olan, öyküdeki tümcelerin kendisinde açıkça görünürken onların dayanağı olan bir siyasal bütünlük de vardır. Bu siyasal örgütlenme öyküde asla devlet ya da onun yönetici kurumlarının bireldeliği, birliği değildir. Siyasallık yaşamın bütününün, kurulmuş topluluğun yaşamının bütününün sürdürülmesi işleriyle ilgili olan her şeyin ortak yönüdür. Siyaset ise duyumsanan, düşünülen, anlaşılan, yapılan edilen her şeydir. Koyun yetiştirme de, İçoğuzun bir gözdağına, davranışına yanıt verme de, bir saldırıyı birkaç yüz koyun vererek savuşturma da siyasetin yüklemleridir. Hatta bir düğün dernek kurma, bir cenaze kaldırma tören ve uygulamalarının da siyasetleri vardır. Bunların yüzünden toplantıda atlar, develer, koçların kurban edilmesi, beylerin bir sorunu konuşmaları, onu çözecek ya da çözmek için bir girişimde bulunma istekleri, siyasetleri topluluğun varoluşunu sürdürmek içindir. Bu her şeyde var olan kendi varlığını sürdürme çabasının (Spinoza’nın conatus’u) toplulukta yapılaşmasıdır, edimleşmesidir. Topluluk nedir ki? Yaşama çabasında ortaklık edenlerin bütünlüğüdür en başta. Yani kişilerin bir yurtta şenlik kurmasıdır topluluk.

Topluluklarda siyasetin güncel yüklemine bir kişi karar veremez. Aruz, begler men sizi neye kıgırdum diye sorar. Çünkü toplantı bir beyin kararını açıklama toplantısı değil, düşünme, danışma, tartışma, oydaşma, karar alıp uygulama toplantısıdır. (Kıgırmak: okumak, çağırmak anlamındadır. Bir işi uygunca yapmak anlamına kullanıldığı yerler de vardır. Türkiye’de hala “bitirdi, başardı anlamlarında “bunca yoksullukta işi iyi kıvırmışsın” anlamı kıgırmak, yerine getirmekten türemiş olmalı. Dankoff’un sözlüğünde, ki 17. yy.’ın ortasında “kıgır- çağırmak, acele huzura davet etmek” -Dankoff, agy. s. 173- anlamı verilmiş. Dankoff’un açıklaması Gökyay’ın Dedem Korkutun Kitabı’ndaki sözlükçesiyle yakın düşüyor: “Kığırmak-... bağırmak, çağırmak, çığırtmak, seslenmek, davet etmek. –Gökyay, agy. s. 245.)

Çünkü eyleme geçme bütünün işidir. Beyler toplanma zorunluluğunu, işleri güçleri bırakamamanın zorunluluğunu, koyunların, develerin, atların bakımı zorunluluğunu üstlenen kişilerdir. Bu üstlenmeden dolayı da oradadırlar. Belirsiz toplulukların, kolun, boyların, boyaltı toplulukların adına oradadırlar. Bu modern bir temsilin ve onun temsilcilerinin aracılığıyla işleyişi ve oluşuyla hiçbir benzerliği olmayan bir var oluştur. Efsanenin (Oğuz Destanı) ve olay yazıcıların (vakanüvis, cronicer) yazılı anlatımlarına göre Dış Oğuz’un 12 boyu ve bu boyların alt örgütlenmeleri olarak en az 50 topluluğun beyleridir orada hazır ve huzurda olan... (Oymak/oba/ osm. cemaat/tayfa, “eski türk.” kemik/ sünük/ tire/ ok... beyleri.) Bu oluş yalnızca Oğuzlara has bir kalabalık örgütlenme ağı değil, göçebeliğin geniş alanlarda sürdürülme zorunluluğuyla oluşan bir örgütlenme biçimi ve işleyişidir. (Bk. açmalık 5.)

Parçada ilginç olan bir bezek de, öykünün müslüman Oğuzları hala at kurban etmektedir. Halalık öykünün zamanında müslüman olduğu belirtilen bir anla eşzamanlılıktır. Türkiye’de akademideki din sosyologları, teologlar, toplumbilimciler, eğitimbilimciler vd. bilgi malikleri bunu çoğunlukla “göçebelerin eğitimsiz, öğrenimsiz olmalarıyla” açıklar. İslamın yüksek düzeyde bilgi istemesinden, kelamdan fıkıhtan, hadisten dem vururlar. Ulusallığın son sınırına dek yayılıp eğitimin ulusal devletler tarafından nerdeyse uçan kuşa dek zorunlu hale getirildiği bir çağda müslüman topluluklardan bazıları at eti yemeyi sürdürüyor. Topluluk demekle var olanı göstermek istedim. Tümelin, tümelliğin böyle bir kavramı mı var! Devletin Toplumu, devletin dini, devletin mezhebi, devletin din de içinde eğitim düzeni... Oysa inancı, inanmayı bilmeye bağlamak alanın gerçekliğiyle ne kadar örtüşür? Spinoza Kısa İnceleme’de Theophilus’a “... söz konusu bütün olsa olsa akla ait olan bir şeydir [devlet aklı?] ve onu genel olandan ayıran tek şey, genel olanın birbiriyle bağlantısız çeşitli bireylerden, bütününse birbiriyle bağlantılı çeşitli bireylerden oluşması ve genel olan sadece aynı tür parçalardan oluşurken, bütünü oluşturan parçaların hem aynı hem de farklı türde olmasıdır.” (B. Spinoza, Kısa İnceleme, s. 45, çev. E. Ayhan.) dedirtir. Aynı Spinoza yaşadığı dönemde birçok Platoncuyu oluşturdukları tümel düşüncelerden dolayı karşısına alırken, Aristotelesçilerin çıkıp bu şeylerin aslında gerçek şeyler değil, akla ait şeyler olduğunu söylese de, onlar çoğu kez bu şeyleri gerçek saymaya devam ederler, diye kızmaktadır: “Ama biz haklı olarak, bunun onların cehaletiyle ilgili olduğunu söylüyoruz; çünkü tümellerin değil, sadece ve bir tek tikellerin bir nedeni vardır, zira tümeller hiçbir şeydir.” (B. Spinoza, Kıs. İnc., s. 56) (Burada da akademinin, bilginin bilgine attığı cahillik fırçasını görmüyor muyuz?) Platoncular, inanç üzerinde yönlendirme yetkesini, yetkisini kullananların mı yalnızca? Bugün de olduğu gibi dün de bunlara düzen kollayıcı eğitimciler ordusunu, seri düşünce üreticilerini, yanıltmacı düşünce yayıcılarını, yığınları güdücü siyasal düşünce memurlarını,  zırhlı zülfükarlı devlet din işleri işleyenlerini, eski yeni vakıfçıları vakıfbankacıları, kamu işleri yüklenicisi devlet toplum yöneticilerini, durmadan sermaye büyütenleri, durmadan en fazla kar eden özel kamu bankalarını, daha nice nice kişi ve düzenci kurumları da ben katsam mı acep?

Okumalık 3

(Göçebe toplulukların yapıları, örgütlenme biçimleri, ilişkileri)

To-ba’lar: H’yunğ nu [Hun] boyundan bir kısımdır. (...) H’yen-bi’lerden türemişlerdir. (...) bir Çin erkeği ile bir Hun kadının evlenmesiyle üremişlerdir, fakat H’yunğ-nu’larda ana eğemenliği (matriavchat) mevcut olduğundan Çinli sayılamazlar. (...) (s. 80.) To-balar’ın 119 kabilesini [boy] inceledik. Bunlardan 39 adedinin menşeini göstermeye imkan oldu. Bu 39 kabilenin 20’si H’yen-bi kabilelerinden yahut da onların yakın akrabası olan Tu-yu-hun’lardandı. Başka bir tanesi, H’yen-bi’ler gibi bizce Proto-Moğol olarak gösterilen Vu-huanlar’dandı. Öte yandan 3 kabile H’yunğ-nu’lara mensuptu. 7’si Gav-çığ’lere; bu son iki grupu biz eski Türklerden saydık; 6 kabile, kanlarında çok mikyasta Türk unsuru muhakkak surette bulunan juan-juan’lardandı. Bir kabile, İndo-germenleşmiş olduğu muhtemel olan Yüe-cı’lardandır. (...) (W. Eberhart, agy. s. 85.)

(Burada geçen kabile kavramı, yazarın/çevirmenin ikisi arapça biri latince kavm/kavim-kabile-klan üçlemesinde ortadaki topluluğu/boyu gösteriyor. Bu sözcüğün osm. cemaat, moğol. oymak, esk. türk. boy karşılığı kullanıldığını anlıyorum.)

6. Okuma, yorum

“begler eydür ne deyelüm çün sen kazana düşmen oldun biz de düşmenüz dediler aruz araya mushaf getürdi heb begler el urub  and içtiler senin dostuna dost düşmenüne düşmenüz dediler aruz”

Sav:

Beyler ya da Dışoğuz Kazan’a düşmanlıklarını bir kez daha gözden geçirirler. Burada yazıcı, belki de anlatıcı A4’deki Aruz’un “biz düşman olduk” tümcesinin öznesini değiştirerek “sen düşman oldun” yapar. Bu değiştirme öznenin tekilliğinde “ortak eyleyen ortakçı topluluğu” kapatır ki, basit bir dil sürçmesi olarak alınamaz gibi geliyor. Belki de bu romanda (modernlikle doğdu) olduğu gibi öznenin çoğulluğu yadsınarak, romanın öznelerinin birey yapılması, çokluğun döneminin kapatılarak sermayenin düzenlerinde bireyin, bireyliğin varsayılan tek gerçek özne sayılmasındaki gibi bir inancın sonucudur. Çünkü ancak böylece bir egemen beyin beyliği ortaya çıkıyor. Çünkü böylece bir topluluk istemi, gücü, eylemi bir başbireyin/öykü kahramanının istemine indirilmeye çalışılıyor.

Zaten baştan beri yanıltmacı bulduğumuz bir anlatım biçimi ya da biçemdir bu. Bu bilinçli ya da bilmeden seçilen bir biçemse, öyküyü anlatan ya da yazanın egemenlik isteyen, devlet düzenine inanan, Kazan kişisinde bir erk, yetke, egemen güç oluşmasını tutkulu bir isteyiştir. Böyle olmalı ki Dışoğuz boyun eğen, İçoğuza dayanan Kazan da üstün gücün temsilcisi olsun. İçoğuz ya? O böylesi bir imgede Erkin dayandığı soyut, genel, tümel bir kavrama dönüşür. Böylelikle zamana, yere, örgütlenme biçimine, işleyişlerine, üretimine, tüketimine, bölüşümüne bakılmadan her dem taze bir toplum kavrayışına erişilsin. Ya da altta olarak, bağımlı olarak, Kazangillerin uyruğu olarak Dışoğuz da aynı örgütü kendi aralarında işletsin, kursun. Değişmez altlı üstlü göksel bengi düzen... Gök, Han, Beylerbeyi, Beyler ve topluluklar, güdülenler, hee/evet deyiciler, istenilene uyucular, uyruklar.

Bu kavrayışın varabileceği son kavramı imgesel, düşsel, çelişik, olanaksız, olumsal bile olamayan düzmece bir toplum ulamıdır.   Buna rağmen birilerinin aklından, anlayışından doğmadığı halde “ilkel toplumlarda” diye başlayıp ortaçağ toplumlarına, oradan çağdaş toplumlar ulamına ulaşırız.

Sav:

Düşman olunan kimdir? Aruz bunu ister biz olarak isterse ben olarak anlatsın, düşman olunan Kazan beydir. Çünkü İçoğuz’da beylerin, bey ünüyle anılmayan diğer kişilerin arasında ayrımlı olmak isteyen odur. Bu ayrımlı olma isteği, ayrıcalıklı olma tutkusuyla yağmalatma görevini Dışoğuzdan esirgemiştir. Böylece artık malları birikterecek, böylece varsıllığın desteğiyle buyurma yetkisini, ondan türeyip yayılan yetkeyle erkli biri olacaktır.  Erk üstün bir gücü kendisinde toplamaktır. Erk buyurma yetkisini kendisinin atadığı kişilerle yürütme örgütlenmesidir. Ünvan/unvandır. Topluluğu üstten alta buyuranlar, uyanlar olarak düzenlemektir. Dışoğuz beyleri bunu anlamıştır ki ilçi kılığına giren Kılbaş’a, adına ulak geldiğini sözleyen Kazan’ın aracısına “biz Kazan’a düşmeniz” diye Aruz’un dilinden dolaylı dillendirir. Çünkü beylerin boyları Aruz’un yurdundan uzaktır. Çünkü topluca karşılayıp töre gereği yaşlı Aruz’un ağzından söze dökülecek kararlarını dinleme koşulları yoktur.

Düşman olunan Kazan’dır sözün kısası. Bunu sanıyorum aşağıdaki okumalarda açıkça da örtükçe de anlıyacağız.

(Devam edecek...)

Önceki Yazı:16 Teknoloji Toplumu – Ekonomik Gözlem Teknikleri - Jacques Ellul
Sonraki Yazı:Belediyecilik Hayalleri: Bookchin’in Politikasının Toplumsal Ekolojik Eleştirisi – Belediye Ekonomisi - John Clark (Bölüm IV-Son-)
Bir yorum yazın
Siz de görüşünüzü belirtebilirsiniz...