5. Aruzla Giden Gelen – Oğuz Destanlarını Yeniden Okumak - BayRam Bey

“Bugün de Alevi Türkmen yaşlıları sakallarını yülürler. Alevi Türkmen kökten gelen kişilerde yalnızca birkaç kocada sakal bulunur. Onlar da sakallarına makas vurmaz, sakalı kendi doğallığında bırakarak bakımını yapar. Sakal bırakınca kestirmek bugün de bir uygunsuzluk sayılır. Unutulan “kırpık” sözcüğü, sakalını kısaltmış dedeleri aşağılamak için kullanılırdı. Kırpığın ağır gönderisi, sakal ile kırpılan hayvan kuyruğu arasında kurulan bir bağdır."

7. Okuma, yorum

“(...) begler beyrek bizden kız almışdur güyegümüzdür amma kazanın ınagıdur gelsin bizi kazan ile barışdursun deyelüm getürelüm bize muti olurısa hoş olmaz ise ben sakalını tutayın siz kılıç üşürün parelen aradan beyregi götürelim andan sonra kazanıla işümüz hayr ola dedi (150a)”

Savlar :

Aruz’un ağzından bir kan bağını daha öğreniriz. İçoğuz’dan Beyrek “bizden” yani Dışoğuzdan kız almıştır. Güyegümüzdür. Ancak bu tümce o zamanlarda benim yazdığım anlamanın, anlamın dışında bir anlama gelemez mi? Ayrımına varmadan dili bugünüyle düşünmüyor muyuz? Aruz’un tümcesinin “Beyrek benim güyegümdür” anlamına geldiğini (bak. aşağıda A 10. Okuma, Yorum) göreceğiz.

Şimdi güyegü sözcüğünün anlamını kurcalayalım. Bugün damatla karşılanan sözcük önce güvey, sonra güveyi, sonra da damat oldu. “Güyeg” biçiminin ise 13-14. yy.larda kullanıldığı saptanıyor. (İbn-Mühenna, s.32) Küyev biçimi de yazılmış (ibn-Mühenna, s.50). İ. Z. Eyüboğlu Etimolojik sözlüğünde “es. tür. küdegü (konuk gelen, konuk olan)den küdegi-küdeği güveği/ güveyi...” olarak vermiş. Gelin ise hala söyleniyor. Gelini yukarıda Kılbaş’ın ağzından da “işitmiştik”. “kızumuz gelinümüz bunlu oldu”.  Burada Kazan ile Beyrek’in ya da İçoğuz’un yeğen topluluğu ya da kız alan topluluk, Aruz ve Dışoğuz’dan devinerek onlara da belkili olarak dayı topluluğu, kız verenler diyebiliriz. Belki de tek yönlü bir kız verme ve buna bağlı olarak tek yönlü bir kız alma yapısının imi bu anlatımlarda bulunuyor. Yani İçoğuz’un boy 1’i (Oğuzların 24 boyu varsayımıyla. Bak aşağıda Açmalık 5) Dışoğuz’un boy 1’inden kız alıyor. İçoğuz boy 1 ise Dışoğuz boy 2’ye ya da Dış boy 3...’e kız veriyor. En azından Kazan’ın babasının ve Beyreğin evliliklerinde İçoğuz’un Salur topluluğu ile Beyrek’in İçoğuz’dan adı geçmeyen topluluğu (?) Dışoğuz’dan Aruz’un topluluğundan kız almıştır. Yani Aruz’un adı geçmeyen topluluğu kız veren topluluktur. (Aruz<Günhan, Ayhan, Yıldızhan dal 1, 2, 3=> Kazan’ın babası <Dağhan dal 5, Salur boy 17’ye kız vermiştir. Bu bağ dışevlilik olarak adlandırılabilir. Ancak başka öykülerden öğrendiğimize göre İçoğuz ile Dışoğuz toplulukları kendi içlerinde de kız alıp vermektedir. Örneğin Bayındır Han’ın güveyisi Salur Kazan’dır. (Gökhan dal 6, Bayındır boy 21=> Dağhan dal 5, Salur boy 17’den Kazan’a kız vermiştir. Bu eğer kollar açısından bakıldığında içevlilik, dallar açısından bakılınca dışevlilik olarak adlandırılabilir. Yani yalnızca akılsal bir düşünü ya da kavram olarak.)

Bu öyküde kesinlenemeyen evlilik çizelgesi siyasi bütünün oluşma koşullarını yalnızca güvenlik gereksinimleri üstünden yapılacak bir açıklamayla kotarmayı önleyecektir. Ancak kız vermenin tek taraflı olmadığını Beyrek’in yaralıyken sızlanmasından çıkarabiliriz. Bu da asla yapılmaması gereken öykünün gerçeğiyle onların geçmiş yaşamının gerçeğini bir kez daha özdeşlemek, eşitlemek, aynı kılmak doğrultusunda anlaksal ya da akılsal bir tutum olur. Beyrek’in sızlanmalarını aşağıda göreceğiz. Orada Beyrek, Dışoğuz kızı eşinin Aruz’un yiğit oğlu Basat tarafından götürüleceğinden korktuğunu anlatır. Ancak bu “hak edilmeyen bir armağının” hak etmeyenden çekilip alınması çekincesini de imleyebilir. Anlatıcı/yazıcı sanki Beyrek’in eşinin biri tarafından götürülme durumlarını aynı ağırlıkta “törel namusu koruyamama” olarak algılatma peşinde. Çevrelerinde yaşayan diğer topluluklara göre kadın erkek eşitliğinin olduğu bir toplulukta bu algılama eksiklidir. Bunu evliliğin kız kaçırmayla değil topluluk da içinde tarafların rızası, evlenenlerin sevgi ve saygısıyla kurulduğunu gösteren, vurgulayan Oğuz yazmalarında da görüyoruz. Kaldı ki başka bir güzel öyküde Salur Kazan’ın Kıpçak toplulukları tarafından kaçırılan anası ve eşi dışında Dede Korkut’ta ve diğer Oğuz yazmalarında hatta tarihsel kayıtlarda Oğuzlar arasında kadın kaçırma diye bir olaya rastlanmamaktadır. Oğuzların kadınlarını kaçıran topluluklar bir kurum olarak kız kaçırmaya yaşamlarında, geleneklerinde, yasa/törelerinde yer veren topluluklardır.

Oğuz topluluklarının evlilik çizelgesini çıkarmak oldukça zor. Çünkü genel bir yaklaşımla bağlanmaların soyutlanmasına dayandırılmak zorunda. Bunun yerine tekilliğin somutluğu kullanıldığında alt topluluk için bir düşünü oluşturmak gerçekle örtüşen bir yaklaşım olabiliyor. Spinoza’nın da bizden yaklaşık 350 yıl önce yazdığı gibi: “Çünkü tümellerin değil, sadece bir tek tikellerin bir nedeni vardır, zira tümeller hiçbir şeydir.” (Spinoza, Kısa İnceleme, s. 56.)

Yine öykümüzde adı geçen bir kişi (bak. aşağıda) Kazan’ın yeğeni ve güyegüsüdür. Yani aynı alt toplulukta kurulan bir bağ. Buradan bu topluluklarda içevliliğin yaygın olduğunu kestirebiliriz. En azından içevlilik de vardı, diyebiliriz. Bazı koşullarla ki yaygın olarak boylarbirliğinin alt topluluklardan kız veren topluluklar kız alan topluluklardan değil başka bir alt topluluktan kız alıyordu da diyebiliriz. Bu ilişkiden de Oğuzların bütünü açısından söylenebilecek dışevlilik nitelemesi alt topluluklar açısından geçerli görülmüyor. Bunun önemi nedir? Geç düşünce kurlarında ağırlıkla modernlik, geçmodernlik açısından yüceltilen “dışevlilik”, tıpsal bir dogma olarak soyun sağlıklı döllerini devşirmek için zorunlu olan dışevlilik Oğuzlarda genel bir işleyiş ve anlayış değildi.

Oğuzlar hakkındaki yarımbuçuk pek eski kayıtlardan çok onlardan artakalan topluluklarda  60-70 yıl önce karşılaşılan evlilik bağlarından birkaç çizelge çıkarılabilir görünür. Ancak yaşanan yüzyıllar, zorunlu kaynaşmalar, parçalanmalar, yeniden toplanmalar böyle bir çizelgenin kapsayıcı olamıyacağını gösterir. Hele Oğuz siyasi boylarbirliğinin kesinlikle Hazarötesinde bozulduğunu, göçlerin dağılmaların gerçek nedeninin bu çözülme olduğu ve Oğuz topluluklarının değişik yönlere göçlerini göz önüne alırsak genelleyici kesin bir evlilik çizelgesi çıkarabilmek olanaksızdır.

Neden sözü evlilik çevresinde döndürüp durduk? Çünkü boylarbirliği yaşamı öncelikle kandaşlık çevresinde toplanmalardan oluşur. Onlardaki devletsiz siyasetin kaynağını kavramak kandaşlığın çevresinden topluluklar birliği yaşamına doğru yayılan topluluklaşma ve topluluklar birliğini koruma edimlerini kavramak evlilik bağlarını anlamakla olanaklanır. Topluluklaşma, yığılma, toplanma süreçlerinde kandaşlık ikincilleşir. Birliğin yaşama siyasetleri öne çıkar. Oğuz boylarbirliğinde olduğu gibi birliğe katılan Peçenek, Kıpçak Uygur, Yağma, Çiğil Türkleri,  vd. katılımcı küçük topluluklarla kurulan ilişkiler bu noktayı açığa çıkarır. Demek istediğim kandaşlık birliğe katılmak için tek koşul değildir.

Beyrek’in sakalı:

Öyküdeki Beyreğin sakalı önemli bulduğum bir belirticidir. Çünkü Oğuzların topluluklarındaki kişiler çoğunluğu sakallarını yülürler. Sakal bir erki imleyen bir şeydir. İslamla birlikte sakal bu dünya “heva ve heveslerinden” cayan erkekleri gösterir. Ya da bir siyasal örgütlenme de olan devletin bir yöneticiliğini (alimler, kadılar, yönetici paşalar...) imler. Beyrek sanki ayrımlaşmaya çözülmeye başlayan Oğuz birliğinin içinde öncü kümede yer alır. Yoksa öyküdeki beylerin hepsi yülükken onun sakalını yülümemesi bir belirteç, onu niteleyen bir nitelik olarak belirtilmezdi. Ayrımlaşma ille de mal varlığıyla başlayacak diye bir ilke olamaz. Erkin de dayandığı çeşitli tabanlar, gerekçe temeller vardır. Ayrıca Aruz’un sakalından kavrayıp onu alt etme niyeti aynı zamanda sakalı sevimsiz, yaban bulduğunu da imler. Demem o ki Beyrek’e verilecek bir zararda onun en sevimsiz bulunan organı, parçası da işin içine katılır, erek olur.

Bugün de Alevi Türkmen yaşlıları sakallarını yülürler. Alevi Türkmen kökten gelen kişilerde yalnızca birkaç kocada sakal bulunur. Onlar da sakallarına makas vurmaz, sakalı kendi doğallığında bırakarak bakımını yapar. Sakal bırakınca kestirmek bugün de bir uygunsuzluk sayılır. Unutulan “kırpık” sözcüğü, sakalını kısaltmış dedeleri aşağılamak için kullanılırdı. Kırpığın ağır gönderisi, sakal ile kırpılan hayvan kuyruğu arasında kurulan bir bağdır. Oğuzlarda kişiye yapılacak büyük aşağılama (hak=türab=toprak>aşağıda olan, kirli...Hak+ir’den>aşağıda olan, Hak+aret, aşağılama.) onun binitinin ya da bineğinin kuyruğunu kırparak yapılırdı.

Oğuzlarda sakalın yersiz bulunduğu, yadsındığı üzerine onlarca vurgu yazılmıştır. Sözgelimi Sümer “Oğuzlar sakallarını tıraş etmekte ve yalnız bıyık bırakmakta idiler (dipnot 195: İbn Fadlan, Z. V. Togan yay., s. 15, S. ed-Dehhan yay., s. 100-101.) Türkiye’de de bu geleneğin uzun bir müddet devam ettiğini, din adamlarından başka halkın ve askerlerin sakallarını yülüdüklerini, yani tıraş ettiklerini biliyoruz. Kızıl-baş Türkler’in bugün dahi sakallarını istisnasız tıraş etmeleri, bu çok eski geleneğin devamıdır. Buna karşılık Oğuzlar, bütün türkler gibi, saçlarını kesmiyorlardı.” (Sümer 1980: 48.) Oğuzlar adlı anıtsal çalışmasında bunları yazar.

Açmalık 5

Oğuzların efsanesel, yaşamlarının bir döneminde kurdukları (belkili) tarihsel boy örgütü.

A. Dışoğuz/Bozok Kolu

Dal 1 Günhanoğulları: Boy 1 Kayı, Boy 2 Bayat, Boy 3 Alkaiv(li), Boy 4 Karaiv(li).

Dal 2 Ayhanoğulları: Boy 5 Yazır, Boy 6 Yasir/Yaparlı, Boy 7 Dodurga, Boy 8 Döğer.

Dal 3 Yıldızhanoğulları: Boy 9 Avşar, Boy 10 Kızık, boy 11 Beydilli, Boy 12 Kargın.

B. İçoğuz/Üçok Kolu

Dal 4 Denizhanoğulları: Boy 13 İğdir, Boy 14 Büğdüz, Boy 15 Ava, Boy 16 Kınık.

Dal 5 Dağhanoğulları: Boy 17 Salur, Boy 18 Eymir, Boy 19 Alayundlu, Boy 20 Üreğir.

Dal 6 Gökhanoğulları: Boy 21 Bayındır, Boy 22 Beçene, Boy 23 Çavuldur, Boy 24 Çepni.

(Karşılaştırarak yararlanılan kaynaklar: Reşidüddin Fazlullah/E. Göksu, H. H. Güneş. Ebul Gazi Bahadır Han/Z. K. Ölmez. Kaşgarlı Mahmut/B. Atalay. P. Peliot/V. Köken. Reşideddin/Z. V. Togan.

Inak:

“kazanın ınagıdur gelsin bizi kazan ile barışdursun deyelüm” e gelince, buradan kalkılarak öykünün Oğuz Yabgu devletine ya da en azından bir Oğuz devletine tanıklığına destek aramak bence aklın işleyişi içinde kalınarak kolay varılamaz bir sonuçtur. Böyle bir sonuca varanlar ise dayanaklarını başka öykü, efsane, tarihsel yazılarda bulsa gerek. Bu ise yineleye yineleye bıktığımız bir yöntem ya da akıl yürütmedir. Öykü gerçekliği ile hayatın gerçekliği ve imgesel gerçeklik birbirine asla uymaz, birbiriyle asla çakışmaz. Çalışkanlığını sevdiğim, birçok karşılaştırması ve yorumuna katıldığım F. Sümer, Oğuzlar’ın destanlardaki siyasi bütünlüğünü şöyle anlatmakta: “Destanlardaki Oğuz elinde feodal vasıfları haiz bir siyasi düzen görülmektedir. Her beğin kendisine ait ve üzerinde yalnız kendisinin hakim bulunduğu bir arazisi vardı. Beğler, yurdlarındaki ordalarında yaşayarak başında bulunduğu boyu idare ediyordu. Onların en yakın tabilerini oğul, kardeş gibi akrabaları teşkil ediyor. (...) Oğuzlar’da timar sistemi veya ona benzer bir sistemin bulunduğunu tasavvur etmek güçtür. (...) Beğlerin metbuları kendi kol beğleridir. Üç-Oklar’ın kol beğisi aynı zamanda Boz-Ok kolu beğinin de metbuudur. O bu sıfatla beğlerbeği ünvanını taşıyor. Beğlerbeğinin de metbuu han, yani hükümdardır. Tabiilerin vazifeleri metbuularını ziyaret ve onların çağırmalarına icabet etmekti.” (F. Sümer, Oğuzlar, s. 384.)

Elbet temel olarak yukarıda Oğuzların devlet örgütlenmesine Dede Korkut’ta geçen birkaç ada dayanılarak varılıyor. Bayındır Han, Bayındır Bey, Kazan Han, Kazan Bey, Aruz Bey, Aruz Han, Beyrek İnak, Beyrek Bey, Beyrek Han... Aynı ünler ya da sanlar kaldı ki değişik kişiler için de yazılıyor/söyleniyor. Eğer devletin başı geç ortaçağda bir kişiyse bu adların eşsüreli ve eşyerli olarak yalnızca bir kişiyi imlemesi gerekmez miydi? Eğlencelik bir okumada bile Bayındır, Salur, Dirse, Aruz, Beyrek için han sanı kullanıldığını bazı öykülerde görüyoruz. Sözgelimi Vatikan yazması, Hikayet-i Taş Oğuz...’da “gerü han kazan evin yagmaladır oldu” (Tezcan, Boeschoten: 282), “kazan begi selamlamaga gelmediler”(Tzcn., Bsch.: 282), “Aruza haber oldu kazan handan adem geldi deyü aruz han nola gelsün dedi” (Tzcn., Bsch: 282)... En açıklayıcı sesleniş, ünleme ya da hitap ise “baryige selam verdi baryig aleyk aldı eyitdi nedür ol kişi eydür hanum bu kagıdı aruz gönderdi” (Tzcn., Bsch.: 284).

Aynı sanlar ya da ünler okuma yaptığımız öyküde de değişerek geçiyor. Sözün gelişi, Kazan’a s. 189/satır 6’da han; s. 190/str. 7’de Beyrek’e han diye seslenilmektedir. Örnekleri çoğaltmak bu kadarıyla bile gereksizdi. Ancak destanları çözümleyip oradan bir devlet örgütlenmesine varmak en azından benim açımdan olanaksız. Bu konuda aynı dayanaklarla, aynı kaynaklardan devinerek, aynı düşünmesek de Oğuzlar’ın devletsizliğini belirten birkaç düşünür iyi ki var. Örneğin S. Divitçioğlu şunları yazıyor: “Olguyu Hatunun; yani Ali’nin anasının ağzından dinleyelim: Hatun Baranlu Yabguya şöyle diyor: ‘Mülkün (ülkenin) sonu çıkmazdır, anlaşmazlığa tahammülü yoktur. Eğer, Selçuk katledilmezse... senin için saltanat şarabının içimi saf olmaz ve devlet gün görmez. Zira onun seni ülkeden silmesi kesindir’ (Ahbar, s. 2). Bu ifade, gösteriyor ki Hatunun Selçuk’la olan sorunu basit bir sempati, antipati sorunu değildir. Sorun, galiba, devletsiz bir Oğuz başkanlık sistemine devlet-li bir hanedan geleneğini yerleştirme arzusudur (ilgili sonnot 9: 950’lerin başında Oğuz boylarının bir bölüğünün Mangışlak’a başlattığı göçlerin gösterdiği kadarıyla bu dönemde Oğuz toplumu büyük bir çalkantı içindeydi. Sanırım tam bu tarihlerde federasyon çözülmeye başlıyor.)” (S. Divitçioğlu, Oğuzdan Selçuklu’ya, s. 67.)

A.Yalçınkaya da çalıştığı kurumun bakışını dengeleme adına olsa gerek, sözü “ emekleme aşamasındaki erken devletten, tipik erken devlete...” gezdirdikten sonra şöyle yazar. “Fakat burada Beyrek’in canı pahasına Salur Kazan yanında saf tutmasını ‘siyasal ve askeri bağların’ hısımlık bağlarına üstünlüğü gibi değerlendirmek, ilgili anlatıdaki ‘siyasal ve askeri’ yapıyı gereğinden fazla abartmak, olduğundan daha gelişmiş bir örgütsel düzeyde kavramak, en önemlisi yönetilenler ile yönetenler arasındaki sınırların kesinlikle belirlenmiş ve ayrışmış olduğunu varsaymak demektir ki bunu da Dede Korkut Kitabı’nın hiçbir bölümünden çıkarmak mümkün değildir...” (A. Yalçınkaya, Küf, s. 45.)         Ancak Sümer yukarıdaki satırlarına Dede Korkut “destanlarını” açıklarken yer veriyor. Elbette bilgin bilgisini bazı kaynakları yorumlayarak kuruyor. Oğuz’un 9. 10. yy.larda devleti olduğunu “açık seçik belirten” türkçeye çevrilmiş, türkçede yazılmış bir kaynağa rastlıyamadım. Sümer Bey de anlıyamadığım bir biçimde bunu vurguluyor. “Eğer destanlardaki [Dede Korkut Oğuznameleri] Oğuz eli xı. yy.daki Oğuzlar ise, onların başlarında bir yabgu ailesinin bulunmuş olması oldukça zayıf bir ihtimaldir. Her halde Bayındır Han unsurunun destanlara sonradan katılmış olduğu fikri isabetsiz değildir.” (Sümer 1980: 398.) Nasıl yorumlamalı, nasıl anlamalı? Sümer’i sıkıştıran olgular bence iki ayrı alandaki olgular. Biri destanın olguları ki devletle, yönetimle ilgili olmayan hanlar, beyler, inaklar, yoldaşlar at binip cirit atıyor. Onların dillerindeki devlet ise talihten, şanstan kutluluktan başka bir şey değil. “Başına devlet kuşu kondu”daki gibi. Diğer olgu kümesi ise değişik zaman ve bölgelerde yaşamış devletli toplulukların ünvanları, sanları, altüstlü dizilişli yönetim organları egemenleri.   Yani Hunların, Göktürklerin, Karahanlıların yabgusu, kaanları; Göktürklerin, Uygurların kaanları, tarkanları, hanları; Moğolların, İran Moğolları İlhanlıların, Uygurların ilhanları, hanları; Kıpçakların, Kumanların, Kırgızların inakları; Yağmaların, Çiğillerin kül erkinleri, iligleri, inalları; Selçukluların beyleri, sultanları vd.leriyle bir süreklilik, bir aynılık, bir devletli topluluk niteliğiyle nitelemek çabasından başka bir uğraş değil böylesi yorumlar. Yorumların kaynağı olarak ilk sırada öykü “yazıcıları”nı anmak gerekiyor. Sonra onlarla benzerliği yazılı ve devletli bir toplumsallaşmada yaşayan tarihçiler geliyor. Bunlar devletsiz bir topluluklar bütünlüğünü olanaksız gören biliminsanları. Ne yapalım destanların Oğuzları da sanların birinde karar kılıp sürekli o ünvanı ünleyemiyor işte. (Bir de öyküler işe şahlar, sultanlar, padişahlar karışmadan yazıya geçirilmeseymiş eğer, onları anlamaya çalışırken öykünün içinde yitip giden bir öykü kişisine dönebilirdik.)

(Bu tümceler bana da çok iddiacı ya da cüretli geldi. Neyse işte! 20 yıl kadar araya başka konuları serpiştirerek de olsa diplomasız, sertifikasız yalnızca bazı şeyleri öğrenme uğruna Oğuz okumaya çalışmanın öfkesiyle kurulmuş bir tümce sayılsın. Aslında konumuz hiç de bunlar değilken, öykümüzün devletsizliğini anlamaya çalışırken gereksizce kurulmuş şaşkınlık tümceleri olarak da değerlendirilebilir sözlerim. Birilerine söz atarak, birilerinin açıklarını bularak ne kazanılır ki! Hele bir düşünürün saygınlığına saldırarak! Olumsuzluk üretmek, olumsuzlama türetmek bir kötülükçülük  ve hiççilik niteliğidir. Belki de olumsuzlama yerine Spinoza’dan çalarak “akıl varlıkları” ya da “imge varlıkları” demek daha anlaşılır. Yine Spinoza’nın ileri sürdüğünü anlama gücüm açısından çok sevimli bularak “aklın bir varlığı”nın bir “fikir olmadığı”nı anlıyorum. Baştan beri ikide bir uzun uzun alıntılarla dayanak aramaya gelince, bana güvenerek yazıyı okuyacak birkaç dostun güvenini boşa çıkarmamak, güvenlerine kuşkular serpmemek için girişilen bir çaba sayılsın. Yoksa öykü orada dururken bir insançoçuğu iç rahatlığıyla “öyküde devletin adı yok” yazabilirdi de.)

“Inak”a dönersek, öyküde bunun yalnızca bir yakınlık adı, yakın bulunan biriyle kurulan bağın adı olduğu açık. Sümer’e göreyse gerçek şöyle: “Büyük feodallerin en yakın adamları arasında inaklar da görülmektedir. İnaklar hükümdar ve büyük beylerin daima yanlarında bulunan, hususi hayatlarına girmiş kimselerdi.” (Sümer 1980: 402.) Bu tümceleri Sümer, Oğuzların Hazarötesinde yaşadıkları dönemde kurdukları Oğuz Yabgu devletini betimlerken yazıyor. Öykü koşullarındaysa inağa imgesel bir devlet organı orunu/sanı yakıştırmak hayli zor. Bir kere inak bazı kaynaklarda bir devlet sanı olarak anılan inal/yinalla eşitleniyor. Eski sözlüklerde döneme ilişkin bir kanı oluşturmak için şöyle bir kısa gezinti, inağın arkadaş, yoldaş, sırdaş anlamında bir cins ad ya da cins isim olduğu görülüyor.

İnak/ınak Kaşgarlı’da yok. Inal için “anası hatun –kökten-, babası ortalık adamı olan bütün gençlere verilen ungun (... Çağ[atayca] inal.)” (B. Atalay 1999: cilt ıv, 217) verilmiş. Ayrıca “ınanç beg = inanılan, güvenilen bey (...)” (Atalay: 217.) Kaşgarlı’daki ınal ve ınançın anlamları Dede Korkut’taki anlamlarla bir bağ taşıyor.

Kaşgarlı’dan başladık, çünkü o 1070’lerde Karahanlı devletinin bir uyruğuydu. Yine devletli toplulukların dillerine bakalım. Önce Moğolca. “İNAG /[Kiril harfli okunuş:]YA. N. A. G./ yanag is. ve sf.: sevgili; çok sevilen, seven; arkadaş; iyilik, sevgi, nöker; Cengiz Han’ın yakınları ve dostları. (...)” (F. D. Lessing, Moğolca-Türkçe Sözlük, cilt 1 s. 654, çev. G. Karaağaç.)

Şimdi de devletli topluluklarla Oğuzlar arasında bağ kuran Oğuz’un düşmanı ve kaynaşı ya da bazı topluluklarıyla değişik yer ve zamanlarda –Hazarötesi, Mısır vd.- kaynaştığı topluluğun diline, Kıpçakçaya bakalım. Kıpçaklar Hazarötesinde Oğuzların komşularıydı. Bundan da önemlisi Oğuzyazmalarının bazı öykülerinin katlarının o bölgede, onlarla yaşanılan zamanlara uzandığı biliniyor. “İnak[:] Sadık, inanılan, güvenilen kişi (İH) [el İdrak haşiyesi] krş. ınah, ınak.” (R. Toparlı, H. Vural, R. Karaatlı 2003, Kıpçak Türkçesi Sözlüğü, s. 111.)

Bir de erinmeden yakın bölgede 1100’lerin başında yazmış Harzemli ya da Harizmli Zamahşari’ye bakalım. Mukaddimetü’l-Edeb’de “ınag[:] emin, güvenilir (dost)” (Zamahşari, M.E., çev. N. Yüce 1993.)

Son olarak da karşılaştırmalı bir yaklaşımla hazırlandığı için Tarama Sözlüğü’ne göz gezdirelim. “inak, (inağ, inah, yinak) : 1. Kendisine inanılır ve güvenilir emin kimse, inal. Firkatün ile göynerem, vuslatun ile yanaram/Artuğ olur cana hatar niçe ki ben inağ (‘YN’G) (Kadı [Burhaneddin] xıv. [yy.] (...)” (TDK Tarama Sözlüğü 1967.)

Yukarıda öyküyle zaman, dil ödünçlemesi, bölge bağı, kültür bağı olan örnekler verdim. Bunları çoğaltmanın ek bir anlamı yok. Ben özellikle öyküye yaslanarak “kazanın ınagıdur gelsin bizi kazan ile barışdursun” tümcesindeki “ınag”u “Kazan’ın dostudur”  olarak kavrıyorum. Bu adın hiçbir erk, hiçbir yetke imleyemeyeceğini öykünün içsel örgüsündeki beyler arasındaki bağlardan çıkarıyorum.

(Devam edecek...)

Önceki Yazı:Belediyecilik Hayalleri: Bookchin’in Politikasının Toplumsal Ekolojik Eleştirisi – Belediye Ekonomisi - John Clark (Bölüm IV-Son-)
Bir yorum yazın
Siz de görüşünüzü belirtebilirsiniz...