Dommajer Cafe Orkestrasında Bir Bektaschi – Ahmet Ateş (Bir Uzun Hikaye Daha)

"Ablam, bir serseriyle evlendiğimi söylediğinden dolayı Viyana’ya hayatta gelmez. Babam, benim hatırıma sever gibi Yusuf’u. Galiba bir Katolik-Bektaşi-Alevisiyle evlendiğim için kendini incittiğimi düşünüyor. En sevindiricisi kızımıza geçen yıl Hakka yürüyen Fatma Ana’nın ismini koyacağız: Fatma Ana Strauss."

Viyana’ya gelişimin ikinci yılıydı. Buraya Türkiye’deki müzik eğitimimden sonra, ailemin ısrarlarına dayanamayarak, gönülsüzce gelmiştim. Ben klasik müzikle değil, klasikçilerin avam saydıkları, müzik dışı saydıkları ne varsa, onlarla ilgilenmek istiyordum. Doğrusu, eğilimim, yaratılış gereği ilgim o alana yönelikti. Benim bu klasik müzik kaçkınlığımı bilen ailem, İstiklal Caddesi’ne açılan sokaklardaki onlarca kafede “yitmemem” için bu Viyana işini başıma sarmıştı. O zaman öyle düşünüyordum; belki de bu daha yakın düşüyordu gerçeğe.

İlk yıl müzik dışında, her şeyle ilgilendim. Zaten okula kabul edilmem için Almanca bilme zorunluluğu vardı. Ben de Yüksek Müzik Okulu’nun yabancı öğrenciler için açtığı dil kursuna devam ettim. Kurs, katılan öğrencilerin geldiği ülkeler ve konuştuğu diller açısından tam bir yamalı bohçaydı. Kursa katılan 22 öğrenci içinde en kalabalık küme, 6 kişiyle Japonya’dan gelenler; ikinciler Çin’den gelenler; üçüncüler ise Polonya’dan gelenlerdi. Sonra Rusyalılar. Geriye tek öğrenciler kalıyordu: Bulgaristanlı, Romanyalı, Macaristanlı. İlginç, kursa katılanların yarısı kadındı. Toplumsal bakışım –simetri- eğilimi...

Okulun yurdundaki 16 metrekarelik odalarda kalıp, yemekhanesinde beslenip, kafeteryasında pinekliyordum. Viyana’yı merak etmiyor, okulun yerleşkesinden ayrılmak hiç içimden gelmiyordu. Diğer kurs katılımcıları hemen kümeler oluşturmuşlardı. Bir de gezginler vardı; her kümeye katılabiliyor, her kümeyle görünüyorlardı. Ben tek başıma kalmıştım; doğrusu Bulgaristanlı arkadaş, “komşu, komşu!” diyerek beni yalnız kalmışlıktan çıkarmaya çok uğraşıyordu. Ama aksayan bir şey, bir şeyler vardı ruhumda. Kursu aksatmıyor, oraya bile isteye gitmiyordum. Neden gittiğimi bilmeden, bunu hiç düşünmeden, kafede kahvaltı yapıp ilk derse yöneliyordum ardından. Bir an, ilk dersin bir anında yine kursa gelmişliğimi fark ediyordum çoğunda.

Ailemi aramıyordum. Telefon etmek bana çok itici geliyordu. Oysa insanları telefon kulübeleri önünde sırada gördükçe, onlar gibi olmamanın, olamamanın acısını, belki de ezikliğini içimde hissediyordum. Viyana’ya geleli üç ay olmuştu ki, ben sadece üç kez ailemi aramıştım. Kısa, kuru haberler ve sonunda bir istek: Okula kaydoldum. Dil kursu. Seneye müzik eğitimi. Para gönderin. Onların dışında kimseyi aramadım, arayamadım. Belki onlarca kez birilerine telefon etmeyi düşündüm. Eyleme geçmek bana dünyanın en gereksiz işi geldi. Kendimi irademin istememezliklerine bıraktım. Sigaraya başladım. Ucuz Avusturya şarapları almaya, ucuzcu marketlerden çikolata taşımaya, blues kasetleri koleksiyonuna... bunları babam ve annem, Cumhurbaşkanlığı Senfoni’de viyolonsel çalan ablam duysa benim için epey endişelenirlerdi. Bu endişenin birçok kaynağı olabilirdi; ama biri onlarda olan aile imgesi, ailenin soyluluğu imgesi, ailenin temiz ve yüksek havasından bir düşkünün yad ellere doğru yola koyulması imgesinin payı vardı.

Kendimi İstanbul’da daha mutlu (?) mu hissediyordum? Buna cevap verecek bir belleğim yokmuş gibi. O yıllardaki ne duygularım, ne de düşüncelerim benim için bildik. Sadece, bir kütüğe saplanmış bir balta gibi duran, bir izlenim kaplamış zihnimi: Ben hep birilerinin rüzgarında savrulup onca çileye gark oldum.

Bir gün odamda tuzlu fıstık yiyip bir T. Bernhard romanı çevirisi okurken kapım vuruldu. Yatağımdan doğrulurken Viyana’da olduğum aklıma geldi. Kapıyı açtım; bana gülümseyen bir Çinli. Akşam altıda kafede bir arkadaşlarına sürpriz bir doğumgünü partisi vereceklermiş. Her şey hazırmış. Ben de bir iki Türkiye’den  parça çalar mıymışım?.. Sahi benim kemanım vardı, onu nereye koymuştum, bu 16 metrekarelik mekanda onu nasıl bulabilecektim... oğlanın yüzüne bakıp durdum galiba. O telaşlı bir vaziyette, Almanca cümleleri tekrar bölmeye, parçalamaya, yeniden yeniden cümleler kurmaya çalışıyordu. Onu zor durumda bıraktığımı hissettim. “İçeri girsene,” dedim. Telaşı daha da arttı. Belki de onun için bir kadının, hah ha, genç kızın, hah ha, yaşı çeyrek yüzyıla yaklaşmış bir cinsel eylemsizin odasına girmek o kadar da kolay  olamazdı. Doğu kültürü nasıldı acaba? Çin’de kadın erkek ilişkileri...

Adını hemen şimdi bile söyleyemeyeceğim Çinli içeri girdi. Ona bir şey içmek isteyip istemediğini sordum. Teşekkür etti. Bu ne demekti; evet? Yüzüne baktım, sıkıntısı hala sürüyordu. Buzdolabını açıp bir bardak elma suyu ikram ettim; en ucuzundan. Yatağımın dağınıklığı, yorganın üstündeki fıstık kabukları, üstümdeki eşofman... konumuma ilişkin her şey beni rahatsız etti. Güldüm, bir kadın olduğumu hatırlamıştım. Kadın olduğumu bana hatırlatan şeyin bir erkek arkadaşın odaya girişi değil, annemin eve biri geldiğinde düştüğü telaş ve kendi kendine söylenişini anımsamaktı.

Kafeteryaya tam saatinde vardım. Bir köşede onbeş yirmi kişi birikmiş, bir telaş içinde masaları birbirine ekleyerek yaptıkları uzun setin etrafında karıncalar gibi gidip geliyordu. Ben herkesin elini sıkıp, “merhaba, nasılsınız?” deyip bana verdikleri cevabı dinlemeden turu tamamlayıp oturdum. Sonra Çinli bir kadın, “beraber geliyorlar!” diye feryat ederek bize yaklaştı. Gelenlerden biri, bizim sınıftan bir erkek arkadaştı; yanında da tanımadığım bir kadın vardı. Demek, Almancam sorunluydu. Ben sadece bir doğum günü partisi, bir başlama saati, bir yer, bir de aralarında tanıdıklarımın olacağı bir küme insan anlamıştım. Kimin doğum günüydü, neden ona sürpriz hazırlamışlardı, başarılı bir müzisyen... uzun yıllar sonra yazılan bu kelimeler, odama giren “ilk erkek”in de Almancasının yetersiz olabileceği ihtimalini düşündürttü bana.

O akşam, Viyana’ya geleli olduğu gibi, hiçbir şeyin baskısı altında değildim. Onca şaklabanlık, onca gelenek görenek karmaşası, onca pasta, onca meyve suyu...sıra müzik, dans faslına gelmişti. Birden benim bir şeylar çalmamı niçin istedikleri sorusu, bütün zihnimi kaplamaya başladı. Ben bununla uğraşırken, “ilk erkeğim” arkadaşlarına yüksek Almancasıyla benim birkaç parça çalacağımı söyledi. Birinin bizim yapacağımız işi duyurması, açıklaması bize çoğunda güven verir. Viyana psikoloji okulu... Kemanımı çıkardım. Telleri düzenlemem gerekiyordu. Ama burası, bu hava hiç de düzen yeri değildi. Biraz la teliyle biraz da re ile uğraştım; oysa bu akşam bana daha çok mi teli lazım olabilirdi. İçimde bir eziklik, bir burukluk, bir... o akşam ne ne çalacağımı düşünmüştüm, ne de kaç parça, nasıl?

Bir ara kendimin varlığını fark ettiğimde, masaların etrafında yığınlar oluşturan kadınlı erkekli kitleden ses soluk çıkmadığını görünce utanarak özür diledim. Doğumgününü kutladığımız arkadaş beni tebrik etti. İlk erkeğim, yanımdan hiç ayrılmıyordu. O beni tebrik etmeye elini uzatınca, ona sarıldım. İyice şaşkınlaştı, vücudunu kastı. Terlemiştim; halkların bahçesinde kadınlar bana gururla gülüyor, erkekler peçete uzatıyordu. Sonra, kafeye üç Çinli, bunlar babamız olacak yaştaydılar, daha geldi. Çinli öğrencilerde bir sesssizlik, bir ürküntü. Gelenler arkadaşın doğum gününü kendi dillerinde kutladılar. Ona parlak, ışıltılı kağıtlarla sarılmış paketlerde gizlenmiş hediyeler sundular. İlk erkeğim, fısıltıyla, gelenlerin Çin Elçiliği’nden olduklarını, doğum gününü kutladığımız arkadaşın babasının parti ileri gelenlerinden olduğunu...

Demek dünya diplomasi sosyetesinin adayları arasına ben de istemeden katılmıştım. Yoksa benim çalmamı önerip sağlayan arkadaş da o üst sınıfın bir üyesi miydi? O akşam bir iki parça çalan, Macaristan'dan, Polonya'dan, Romanya'dan arkadaşlar vardı. Vardı da niye benim başım Davut Yıldızıyla taçlandırıldı? -Bunun o zaman ne anlama geldiğini bilmiyordum. Ama odama gittiğimde kara kara, başıma konan Davut Yıldızını düşündüğümü şimdi bile hatırlıyorum.-

Galiba, insan içine çıkmayan, hiç kimseye merhabadan, nasılsınızdan başka laf etmeyen ben, “karanlıkların gizemli güzel kadını”, bu yalnızlığımla beni tanıyanların, beni tanıyanların tanıdıklarının, beni tanıyanların tanıdıklarının tanıdıklarının... şimdi, imgelemim uydurmuyorsa, kafeteryada, yemekhanede, odalarımızın bulunduğu koridorda, çamaşır makinelerinin bulunduğu bodrumda insanların bana biraz çekinerek, biraz saygılı, biraz da garip bir şeye bakar gibi baktıklarını görüyorum. Viyana psikoloji okulu... Demek ben ayaküstü konuşmaların, birçok dilden ve kültürden Almancaya çevrilmeye çalışılan, ama çeviri ne olursa olsun içeriği herkesin kendi kültür ve diline göre kurduğu, yeniden yeniden kurduğu dedikoduların hep gündemindeydim. Düşkün, aykırı, yalnız; yalnız olduğu için de güçlü...

Hakkımdaki bilgilerinin tek kaynağı “yabancılar için Almanca” sınıfında öğretmenlerin sorularına verdiğim yanıtlardı. “Evet.” “Hayır.” “Ama cevap vermelisiniz siz uzun, açık, Bayan Kut.” “Ne zamandan beri bilmiyorum; çok küçüktüm keman çalardım. Notaları sevmezdim. Sesi, kemanın sesini aşk...” “Öyle ifade etmemelisiniz; Almancada hoşlanmak fiili...” Şunu da eklemeliyim ki, ilk erkeğim kurstaki Türkçeden Almancaya, Almancadan Çinceye çevirilerden değil, bendeki müzik kokusundan uyanan ilk insandı. Hatta benden de önce...Sanatçılar sanat kokar: Viyana psikoloji okulu.

Ertesi sabah yataktan kalkarak günlük döngüye başladığımda, şimdiye kadar yaşadığım, bir kenarına da benim iliştiğim Viyana dünyasının bilmediğim bir zamandan beri değiştiğini ta içimde duyumsadım. Yüzümü yıkadığımı, dişlerimi fırçaladığımı, gözlerimin rengini...fark ettim. Şaşırdım bütün bunlara. Yeniden doğmak, ölerek yeniden doğmak, yeniden doğmak için ölmek, ölmek için yeniden doğmak, yaşamın bir doğuş ve ölüm zinciri oluşu... –bunların çevresinde düşünürken hangi kavramları kullandığımı, kavramlara hangi içerikleri verdiğimi şimdi elbette hatırlamam mümkün değil. Çünkü bugün, o insanın özdeşi değilim; Viyana'nın o yabancısının?-

Zamanın bir noktasında, ama çevrilen dönen tek zamanın..., kursun karma gruplarından bir kadın beni eski Viyana’da bi kafeye davet etti. Çizgisel zamanda, zihnimizin en azından 4. yüzyıldan beri alıştığı çizgisel zamanda, Viyana’ya gelişimin birinci yılndaydı bu davet. Almancayı çok iyi anladığımı düşündüğüm, konuşurken ne kadar zorlandığımı ya da ne kadar kolay konuştuğumu bilmez olduğum bir dönemdi. Davet üzerine hiç düşünmemiştim.Birçok şeyi yapmanın önemsiz, yapmamanın da fark etmez olduğu bir durumdaydım gündelik hayatta. İstanbul’dan gelirken çantama doldurduğum ablamın eskilerinden leylak renginde boğazlı bir kazak, kahverengi çizgili balıksırtı yünlü bir etek, kalın yünlü çoraplar, kahverengi yarım botlar giymiştim. Mantom da ablamın kullanmadığı giysilerindendi; kalın, açık devetüyü... Biz böyleyizdir; giysilerde, makyajda, takılarda bütün ayrıntıları olmadık yerde, olmadık zamanda kolayca, daha biraz önceymiş gibi hatırlarız. Onları hemen fark ederiz; ister hoşumuza gitsin, isterse onları çok kaba, çirkin bulalım... acaba Viyana psikoloji okulunun buna ilişkin bir tezi var mı?

Beni karma grubun Macaristanlı Yasemin’i –J ile yazılıyordu- odamdan aldı. İlginç, onun  üstünde de benim mantoma benzeyen, hem de çok benzeyen bir manto vardı. Devetüyü renginde, düğmeleri aynı irilikte ve renkte; fark yakalarındaydı; onun mantosunun yakası birkaç santim büyük görünüyordu. “Bizi ikiz zannedecekler,” dedi gülerek. Kıyafetimizin görünüşte benzerliğinin onun hoşuna gittiğini hissettim. Bunun benim için önemi var mıydı? Metrodan ana caddeye çıktığımızda bir sigara yaktı. Kadın kurs katılımcılarından yalnız ikimiz sigara içiyorduk. Erkeklerden de sadece bir Rusya Almanı ve Bulgaristanlı...İnsan doğada, kültürde, toplumda, insanlarda bakışım –simetri- ararsa mutlaka bulurdu. Ne ararsa bulur muydu? Öyleyse, ya var olanı bulurdu ya da aradığını yakıştırırdı. Böyleyse, böyle ikili bir alanla sınırlıysak, gerçeğin gerçek olmadığı söylenemez miydi? Yaseminin sigara içişi ne kadar yalındı. Göndermesiz, doğal, masum; tiryakiliğinin gereğini yerine getirmekten öte bir şey olmayan bir eylem.

Sessizce, hiç konuşmadan yürüdük. Dönmemiz gereken yerlerde aramızdaki mesafenin birazcık açılması ikimizi de güldürüyordu. Kafeye girdiğimizde elimde olmadan çevreye baktım. Bizim arkadaşlar orkestranın sol tarafına uzanan ahşap parmaklıklarla salondan ayrılmış, birkaç basamakla çıkılan bölüme oturmuşlardı. Bize el salladılar. Salonda Oğul Strauss’un bir valsi çalıyordu: İçmek ve şarkı söylemek, diye çevirebileceğim. Onlara katıldık. İlk erkeğim, serçegil Almancasıyla bana hoş geldin, dedi. Hemen yanıma yerleşti. Sağımda Yasemin, solumda Çun-Yat... Sanki bizi takip etmişler gibi, üç arkadaş daha girdi içeri. Sahneyi sağına alıp yüzünü kapıya dönmüş Japonyalı kadın arkadaş fark etti onları. Galiba onları bize haber vermek için çıkardığı ilk sözcük Japon dilindeydi. Biralara başladık. Sigaralar yandı. Japonyalılar, İki Rusyalı, kadınlı erkekli klasik müzikçiler sigara dumanlarını elleriyle öteliyorlardı. Çinliler sigara içmedikleri halde, sanki sigaraya ilişkin hiçbir şeyin farkında değillerdi. En çok el hareketi yapan Rusya ve Romanya Almanlarıydı. Şükür ki bir Rusyalının sigara içmesi onları sadece el hareketleriyle sınırlıyordu. Hissettiğim kadarıyla, belki de zihnim uyduruyordu, Rusyalılar, sigara içen erkek arkadaş hariç, biraz bize karşı bir üstbakış içindeydiler. Bu üst bakışı şimdi de açıklayamam.

Gecenin ortasına gelmiştik.Biranın etkisiyle, birayı kendilerinin ürettikleri masalarımıza bardak altlığı olarak koydukları kare şeklindeki resimli ve yazılı kartonlarda kaydedilmişti, ben yine zamandışıydım. Boşalan bardaklar parmaklık tarafında oturan arkadaşlar tarafından garsona uzatılıyordu. Dolu bardaklar aynı yolla yine önümüze geliyordu. Ben bardak altlığındaki “All property is theft” yazısının Almanca olmadığını fark ettiğimde kendi dikkatsizliğime güldüm. Çun, bana bakarak bir açıklama bekler gibiydi. “Oku!” dedim. Bana bakarak kafasını iki yana salladı. “Sen körsün,” dedim. “Ama niçin?” dedi. O an Fonun siyah, yazının beyaz, yazının altında beyaz bir dikdörtgenin, bir harfin kapladığı kadar uzunluk ve genişlikte beyaz bir dikdörtgenin içinde siyah harfleri fark ettim: Karl Marx. İşaret parmağımın tırnağıyla o siyah yazılmış ismi ona gösterirken, “ben de körüm,” dedim. Çun ismi okuyup, kimin ismi olduğunu anlayınca çok hoşuna gitmiş olmalı ki, uzun uzun güldü. Herkes orkestranın valslerine, mazurkalarına, polkalarına; kendi ikili, üçlü konuşmalarına rağmen, Çun’la benim gülüşlerimizin nedenini anlamaya çalışır gibi bize bakıyordu.

Yine uzaklara gitmiştim ya da zamandan ve mekandan kopmuştum. Orkestra dinlenme arasını bitirip sahneye yerleşmeye başladı. Çun bana bir şeyler söyledi. Onu hiç anlamadım. Anlım, saçlarımın dibi karıncalanayor, dışarı çıkıp ayazda yalnız başıma yürümek istiyordum. Sahnedeki sanatçılar, terkedilerek yan yatırılmış üflemeli sazların, bir kontrabasın, bir iki viyolonun arasında bir kaza yerinde kalmış yaralılar gibiydiler. İnsanlar içiyor, konuşuyor, gülüyorlardı. Altı kişilik orkestra, önlerinde biraları, her parça arasında bardak kaldırarak çalıyorlardı. Bir yitiş anından bir yitiş anına buharlaşırken, salonu dolduran gürültünün arasından o ezgiyi işittim. Klarnet çalan sanatçı solo geçerken, diğer sanatçılar sigara ve bira ile meşgulduler. Bu ezgi bildikti. Çaldığım, bestelediğim, doğaçladığım, dinlediğim... bir o kadar da uzak. Zihnimin karanlık bölgeleri güneş görmüş gecenin ucu gibi aydınlandı: bir şarkı.

Salonda kalanlar, salonun çoğu yeri boşalmış, verilen arada insanlar gitmişlerdi; şimdi sahneye yönelip sessizce klarnetçiyi daha iyi işitmeye çalışıyorlardı. Nerden biliyorum? Çünkü benim durumum öyle de ondan. Klarnetçi, uzun saçı, bir haftalık görünen sakalı bıyığı ve yüzünün apaydın utangaç gülüşüyle göksel bir insandı: gökten inip insan donuna girmiş bir varlık.Gizemli. Başıyla saksofon çalan arkadaşına bir işaret verip sazını yanındaki boş sandalyeye yatırdı. O arada salondaki insanlar, en çok da Çun tarafından alkışlandı. Göbekli, yüzü kıpkırmızı bir insan, bas ve güçlü bir sesle garsona seslenerek klarnetçiye bir bira götürmesini istedi. O, mahçup gülümseyişiyle adama gözleriyle teşekkür etti. Bir sigara yaktı. Bardağını şişman adama doğru kaldırarak birasını içmeye başladı. Ayıkmıştım. Her ayrıntıyı, en küçüğünden, en büyüğüne zihnim kaydediyordu. Çun’a bana bir bira daha almasını söyledim. “İçme daha fazla!” dedi. Başka zaman olsa ona çok kızardım. Ama dünya değişmiş, ben sanki bütün sorularıma, onların ne olduklarını bilmeden, kaç soru olduklarını bilmeden ne olduğunu bilmediğim açık bir cevap bulmuştum. Ben sadece o ezginin notalarını bulacak, onu çalacak, zihnim karıştıkça orada sıkıştırılmış çözümleri alıp kendi hayatıma uygulayacaktım.

Sanatçılar orkestra olarak çalmayı bir yana bırakmışlardı çoktan. Herkes gecenin bu saatinde doğaçlıyor, ağır bir işi nöbetleşe yapar gibi, bir baş işaretiyle, bir çocuk oyununda olduğu gibi, başka bir sanatçının çalmasını istiyordu. Arkadaşlardan biri, “artık kalkalım mı?” dedi. Ben sahnenin yanına yaklaşarak, klarnetçiye el salladım. Kitabi, ezberlenmiş yüksek Almanca kalıplarıyla ona demin çaldığı parçanın adını söyleyip söyleyemeyeceğini sordum. Yine aynı gülüş. “Beğendiniz mi?” diye sordu. Parçayı “Fantastiş” bulduğumu söyledim. Yine o gülüş. “İstanbul’dan mı?” diye sordu. “Nasıl biliyorsunuz?” dedim. Sahneden ayrılarak bana doğru yürüdü. Kollarını bizi ayıran korkuluğun üzerine dayayıp, “gerçekten fantastiş bir nefez” dedi. Nefez? Düşünmeden “nefez ne anlama geliyor?” diye sordum. Güldü, sanki salonun sessizleşeceği anı bekliyordu. Kalemimin olup olmadığını sordu. Çun’a seslenip çantamı istedim. Çun ve ben adamın tepesinde –oturduğumuz yer sahneye göre üç dört basamak yükseltilmişti- kalem ve kağıdı ona uzattım. Eliyle yaz işareti yaparak, kağıt ve kalemi bana uzattı. “Adını ve adresini yaz. Sana notalar göndereceğim. Belki de ben getiririm.” dedi. Üç cümleyi anladığım da epey zaman geçmiş olmalı. Adresi yazıp uzattım. Elimi sıktı, Çun’u başıyla selamlayıp sahneye gitti.

Sonra Viyana günlerinin sıradanlığı beni yine kuşattı. (İkinci kuşatmanın intikamı.) Kafeden döndüğümüz günün öğlesinde kocaman bir başağrısıyla kalkmıştım. Gizemli bir sis zihnimde başağrısının hemen altından yayılıp dudaklarımın kenarlarında bir gülücük gölgesine dönüşüyordu. Ben İstanbul’a dönmüş, anadilime, kıymetini düşünmediğim aileme, alışkanlıkların hoyratlığıyla perdelenmiş belirgin yaşam tarzıma yeni bir duyuşla kavuşmuş gibiydim. Havam öyleydi ki, Viyana ya da İstanbul gerçekten hiçbir mekan fark etmezdi. (Bahçesaray da mı?..)

Kantine gidip bir tepsi kahvaltılık alıp kenarda bir masaya oturdum. Kimse gelsin istemiyordum. O havayı, benim havamı bilinçsizce yaşamak, onun izlerini yakalayıp bilincime çıkarmak istiyordum. Zihnin dehlizleri. Neler yoktu ki orda? Akşam ki ezgi, beni hayrete düşüren “nefez?” Klarneti üfleyen o mahçup gülüşlü baş: uzun saç, bir iki haftalık sakal ve bıyık, aklaşmaya başlamış çene kılları, mavi gözler...tahta korkuluğa çaprazlanarak dayanmış kollar ve eller.

Zihnimde bir şey öne doğru çıkabilmek için o kalabalıkta sağı solu, altı üstü iteleyerek didiniyordu:Türk Müziği. Ben böyle bir şey biliyor muydum? Böyle bir şey var mıydı? Viyana’da insan nefesinin üflediği bir “nefez?”, tanıdık notalar, koca salondaki sarhoş insanları susturup kendini dinletebiliyordu. Elbet bunda onu üfleyen orta yaşlı insanın sırrı da bir etmendi. Etkiler ve tepkiler kuramı: Viyana Sosyalbilim Çevresi.

Demek ki, sanıldığı gibi değildi mesele. Müzik müzikti; besteleler kadar icra da vardı. Beste, kompozisyon. Evet, tanınanlar kadar kimse tarafından bilinmeyen; kayda geçirilmemiş, “bu kubbeye” kuşlar gibi özgüür, salıverilmiş kanatlı ses katarları...

Tepside ne kadar yiyecek varsa, hepsini onları bir daha hiç bulamayacakmışım gibi hızlı hızlı ağzıma attım. Üç beş kişinin oluşturduğu kuyruğa geçip kendime bir kahve doldurdum. Masama dönüp sigara faslına başladım. Boris gülerek bana doğru geliyor. Bunu istemiyordum; ben farkında olmadan zihnim bir şeylere hazırlanıyordu demin. Kahveyi içip o farkında olmazlığın nesnesini kovalayacaktım.

Boris dün akşamın güzelliğini bana onaylattı.Oraya mutlaka sık sık gitmemiz gerektiğini söyledi. “Senin parçan klarnetle, kemana çalınışına göre daha güzeldi desem, bana kızmazsın umarım.” Benim parçam, klarnet?.. “Tabii, bazı parçaların özel enstrumanları vardır. Örneğin...gitar için bir konçerto, elbette trombonla çalınabilir. O da güzeldir. Ama, bir sazın potansiyeli (naturası belki?) bir ezgide vazgeçilmez olabilir...” (Ah, şu entellektüel belirsizmiş gibi görünen belirlenimler!)

Bizim kursun müdavimlerinin – o zaman bu sözcüğü bilmediğime kalıbımı basarım- boş insanlar olmadığını fark ettim o an. Boş olan ben miydim tekbaşıma? Bu çocuk da müzik kokusu alıyor olmalıydı bende. Aykırı Rusyalı, devrimin hala Gitane tütünü tüten bacası buram buram müzik kokuyordu. Ben de onun kokusunu alıyordum. Anladım ki, o sınıftaki 22 insan, görünmez bağlarla birbirlerine bağlıydılar. O bağları anadillerimiz, anakültürlerimiz, büyüdüğümüz ülkeler sündürüp koparmaya çalışıyordu. Bu ne kötüydü. Bu sisi dağıtacak güneş, güneşler olmalıydık. Halkların, dillerin, sınırların ayıramayacağı ezgiler çalmalı, söylemeliydik. Gülerek, “Zahit bizi tan eyleme/ Hak ismin okur dilimiz/ Sakın efsane söyleme/ Usludan yeğdir delimiz.”i elimi masaya hafif hafif vurarak söyledim. Bu parça, ablamın hızlı bir arkadaşının dilinden düşürmediği bir şarkıydı.Boris tam karşımda, mest bir vaziyette ellerimi tutarak, “bir tane daha; bitte, bitte!” diyordu. Dilim Çözülmüştü. Ben bildiğimi bilmediğim parça parçaları –nefes, şarkı, türkü bölümleri- söyledim oracıkta. Boris masaya vurarak tempo tutarken, Şoştokoviçin tiyatro parçaları olarak bestelediği birkaç şarkı söyledi. Sermest –bu sözcük de daha sonra öğrenilmiş olmalı- idik.

Boris’in yanında birden kaybedecek saniyesi olamaz bir insana dönüştüm. “Kalkmalıyım” ı, “sollen” fiiliyle söyledim. Yanlış ve gülünç müydü? Bunlara aldırmadığımı, doğrusunu (müssen?) sadece kendi duygu, düşünce, havamı olabildiğince yakın anlatabilmek için istediğimi sevinçle fark etttim. Güzel bir çığırda olduğum, çığırın ilerisinde dünya güzeli görüntülerle karşılaşıp onları gönlüme dolduracağım hissiyatıyla odama koşturdum. Kemanımı, bir kör olarak yaşadığım bu Viyana’da bana asa olmasını istediğim çığlığımı alıp okulun icra kabinlerinden birinin yolunu tuttum.

Hayatım ne kadar kalabalıklaştı o pazardan sonra! Eski arkadaşlarımı aradım. Anneme, epeydir söylemediğim “seni seviyorum”u söyledim. Ablamı aradım o günlerde. “Aşık mısın yoksa kız?” diye sordu. Ablam, böyle dediğine göre, aşk da güzel bir şey olmalıydı; –içimdeki küçük kız.- Burda kendimi yapmacıklı bir bilmez konuma düşürmediğimi, gerçekten çok açık bildiğimizi düşündüğümüz birçok şeyi bilmediğimizi, aslında çoğumuzun bildiğini düşündüğü şeyleri bilemeyeceğimizi; çünkü aşk gibi engin bir duygu, düşünce ve eylemlilliğin ortak yönleri olsa da yere, zamana, döneme göre insanlar tarafından, onların sayısı kadar değişik anlam yüklendiğini/yüklenildiğini... Viyanalı Yusuf –Josef-, “aşk ve muhabbet sırrı” diyerek açıklamıştı, daha sonraki günlerde; zaman çemberinin bir anında. O çevrimin o anı bu kış günü, bu karlı akşam bu sefer Kaisser Strasse’de tekrar mı yaşanıyor?

Zihnimin karanlıklara gömülü geniş, sınırsızmış gibi duran bölümünde ben bir şey beklediğimi sezinliyordum. Bu beklenilen, zihnimin ışıklı odasına çıkmak istiyordu. Neler tarafından engelleniyor, bastırılıyor, kaçmasın diye koyu karanlık bölmelere iteleniyordu bir yandan da? Düşler gördüğümü, sabahlara kadar düşten düşe düştüğümü, sabahları bu düşüşlerin onlarcasını hatırladığımı hatırlıyorum.Tekrarlar; alletrasyonal analojik metaforlar... Bunları Türkçede yazamayacağım. Kendim için düşülen bir notlam bu sadece. Zihnim madem öyle kodluyor; onlara biçim vermeye çalışıp saygısızlık etmeyeceğim. (Kara basma kayarsın!)

Bir sabaha karşı çok kötü, iğfal edilmiş gibi uyandım. Ne zorlanmış, ne de kırmızı başlık giymiş bir kurt tarafından kandırılmıştım. Düşümde olmadık yerlerde “nefez”in icracısıyla aramızda yüksek bir gerilim –çekim alanı- altında dolaşmıştım. Zamansız, mekansız bir belirsizlikte birbirimize dokunmaya, birbirimizi okşamaya, öpmeye başladık. Ben hareketlerimde sakınımlıydım. Ne der, hakkımda ne düşünür, beni bir sokak kadını olarak mı düşünür... cinsinden onlarca kaygıyla bağlanırken, onunla tek beden olduk. Kasıklarımdan bütün kaslarıma yayılan bir beden sarsıntısıyla uyandım.Yüreğim gerçekten de küt küt atıyor, ciğerlerim biraz daha hava, biraz daha –mehr Luft- diye bağırıyordu. Bedenimi, ruhumu saran tatlı bir acı haz, miskin bir gevşeme neden beni utandırıyordu? Bir kültürün korkularında büyümenin perişanlığı. Bunca yaşa, bunca anlayışa rağmen masum bir düşün hazzını bile kendime çok görüşümün kadınsı utancı. Kendimi sanki bir kirlenme varmış gibi temizlemeye koşturmuştum duşa. “Billahi hiç aklımdan geçirmedim!” sözünün yüksek sesle dudaklarımdan odaya yayıldığını fark ettim. Peşim sıra, duştan buzdolabına kadar annem beni izliyordu. O Tanrı, benim böyle bir düşü kurmadığımı, hazırlamadığımı bilmiyor muydu? biliyorduysa, bu perişanlığım nedendi?..

Günlerin koşuşturmacası altında, hayatımda yeni alışkanlıkların filizlendiği Viyana baharının kıştan pek farkının olmadığı günler. Ben her fırsatta keman odalarına koşuyorum. İstanbul’dan gelen nota defterlerindeki –tabii ki bunları okulda bir öğretmen istemişti,- türkü, şarkı, nefesleri sayısını izleyemeyeceğim tekrarlara alıyorum. Artık notalara bakmadan, kendim o an doğaçlıyormuşum gibi çalabiliyorum. Bu nefesin içinde bir çekirdek var; bir öz, bir tin, bir ruh...? Bunu, bunun sesini seslendirmeliyim. Parmak uçlarımın derilerinin kalınlaştığını gülerek sık sık anlamak için parmaklarımı kollarımın üzerinde gezdiriyorum. Bu bana çok büyük haz veriyor. Dil okulunun öğrencisi yaşamında uyanmadığı, körü körüne vivaldi, puccini, mozart çaldığı dönemleri uçarak geçip, bestecilerinden çok ezgilerinin önemsendiği düvazlar, methiyeler, nevruziyeler, matem nefesleri, yas nefesleri, şathiyeler, mersiyeler, ille de devriyeler çalıyor.

Bir akşam çalıştığım odanın kapısı vuruluyor. Çekingen, işkilli, hafif hafif vuruşlar. Bir bey. Onun yüzünün aşina bir yüz olduğunu, yaşı itibariyle de bir hoca olması gerektiğini anlıyorum. “Özür, lütfen beni affedin bayan!” normal olarak küçük bir tedirginlik duymam, suçüstü olmuşumun kırıntıları içinde şaşkın şaşkın yüzüne bakmam gerekmez miydi? Hiçbiri. Keman ve arşe sol elimde, sağ elim açılan kapının kolu seviyesinde, “Kut!” diyorum. Gülerek, “Zweck; Paul Zweck! Burda keman bölümünde öğretmenim.” Onu içeri davet ediyorum. özürlerine devam ediyor. Çalışmamı bölme cesaretini birkaç gündür gösteremediğini, beni gündüzleri okulda aradığını, ama bir türlü bana rastlayamadığını, bu okulda öğrenci olduğuma göre ve de keman çaldığıma göre beni neden tanıyamadığını uzun yancümlecikleriyle –dass, wie, wann...- soruyor. Ona dil okuluna devam ettiğimi söylerken, “ah öyle mi?” diyor şaşkınlıkla. Bunu neden akıl edememiş, ah bunu nasıl akıl edememiş. Tamam, tamam; bu çalış tekniğinin olgunluğu onu aldatmış...

“Şimdi sizi daha fazla meşgul etmeyeyim, beni boş zamanlarınızdan birinde arar mısınız,” diyerek süzüldü Zweck Bey.

Ben odada olduğum yerde oturdum. Çalma arzusu uçup gitmişti. Ama bundan rahatsız değildim. Zaten çok yorulmuştum.İçimde minik bir kuş, merak kuşu ordan oraya uçup duruyordu. Bu kibar öğretmen benimle niçin konuşmak istesin ki? Onun kuşunun cinsi neydi?

Ertesi gün onu aramaya gidecektim. Onun kuşu, bu Batı çalgısının gagalarından çıkan hiçbir yere ait olmayan ya da yerler ve zamanlarüstü ezgilerden başka ne olabilirdi ki?

Öğretmeni buldum. Gri, ince yünlü bir kazak giydiği, saçlarının kepeklerinin siyap yünlü ceketinin omuzlarına biriktiği izlenimleri... hiç de itici göstergeler değildi. Konservatuvardaki hocalarımızdan alışkındım; kravata, takım elbiseye, ütülü pantolonlara, boyalı ayakkabılara boşvermişliği. Adam çok sevimliydi hatta. Odasında iki masa vardı. Karşısındaki masada da bir isimlik vardı; demek o da keman öğretmeniydi. Bana kahve içip içmeyeceğimi sordu. Ondan çekinmediğimi göstermek için, içerim, dedim. Tanrım, sanki bir cenk vardı ortada. Ben bu cenkten korkmadığımı göstermek için kahve istemiştim; kahve içmeyi canımın istemesinden ziyade... Adam kalkıp odadaki düzeneğe su ve kahve koydu. Bunları yaparken de dilimin ne düzeyde olduğunu sordu. Utanmıştım; cevabını şöyle böyle bilmediğim bütün sorular karşısında duyduğum tam bir utanç olmayan, sıkıntının da içinde olduğu bir duygu. “Beni anlıyor musunuz?” dedi. Beni bir gülme krizi tuttu. Özür dileyerek;evet, anlamakta  zorlanmıyorum; dedim.“Ben sizin dil sorununuz yokmuş gibi konuşacağım. Anlamadığınız yerde, beklemeden tekrar etmemi isteyiniz lütfen.” dedi.

Sorular, sorular... Çoğu sorudan önce, özür dileme cümleleri. İstemiyorsam, cevap vermememin çok normal olacağı vurgulamaları. Başlangıçta sıkıldım. Kemanı ne zamandan beri çaldığım, kimlerden, nerelerde dersler aldığım, ailenin müzik geleneği, Türkiye’de nerede oturduğum, Türkiyeli kadın keman icracıları... Sonra konuşanın ben, dinleyenin o olduğu bir evrede uzunca bir süredir kaldığımızı fark ettim. Gülerek, ilgiyle, gözlerimin içine bakarak benim o kırık dökük olduğunu sandığım dilimi dinliyordu. Ben sıkıştığımı bile fark etmeden, o ana kadar kullandığımı fark etmediğim sözcükleri dillendirip duruyordum. Tekke, Sufi, Ney, Def, Klarnet, Devriye... Ben bunları o an düşünüp yaratıyor olmalıydım. Daha önce bilmiyor, bilenlerin varlığına ilişkin bile bilgisizdim.Gülerek, çok konuştuğum için özür diledim. “Çalışmalarını kesme lütfen. Kursu tamamlayınca seninle tekrar konuşalım. Beni mutlaka ara,” dedi. “Ha bir de, kemanın çok kötü. İstersen çalışma odalarının bulunduğu bölümdeki görevliden süreli olarak keman alabilirsin!” dedi. El şıkışarak ayrıldık. Beni koridorun sonuna kadar geçirdi. Her taraf efil efil müzik esiyordu.

Günlerin devriyesi. Çalışmalarımın, kursun, kafeterya, çamaşırhane sohbetlerinin, yemekhane gülüşmelerinin havasında sanki bana hemen incinecekmişim gibi davranan insanların arasında varlığımı, varlığımın nereye yöneldiğini düşünmeden içim kıpır kıpır ve yaşadığımdan dolayı sevinçliydim bilerek ya da bilmeyerek. Bu ortam büyüleyiciydi. Kompleksler, kaprisler, çekememezlikler, dedikodular vardı elbette. Ama benim gibi hiçbir iddiası olmayan, kimseyle, hatta kendisiyle bile yarışa girmeyen bir insanla kimsenin bir derdi olmamalıydı öyle uzun boyluca.

Kültürlerin, dillerin, ırkların sınırları vardı; belki görünmüyordu, ama her yeri kuşatır gibiydi burada. Böylesi bir parçalı ortam kişi özgürlüklerinin alanını istemeden genişletiyordu. Yoksunluklarımız, her yoksunluğumuz sanki ters bir etkiyle özgür alanlarımızı sınırsız mekanlara doğru yayıyordu. Mesela ilişkilerdeki kendiliğinden ortaya giren farklılık sınırlaması bizi birbirimizin kırması dökmesine karşı kolluyordu sanki. İnsanlar birbirlerine karşı daha dikkatli, ilişkiyi incitmemek için özenliydiler. Bu da herkesin yabancı olmasını, herkesin o yabancıyı kollamasını doğuruyordu. Kollanan kollayıcılar. Tanıyan, tanımaya ve anlamaya çalışan tanınan ve anlaşılanlar. Yani her şey karşıtı, çaprazı, tersi, düzüyle nazik ve dengeli bir bütün oluşturuyordu. –Elbet bu betimleme ve açıklama sözcük ve kavramları da bugünüme ait. Sadece şunu söyleyebilirim ki, bu sözcüklerin gösterilenleri aşağı yukarı böyleydi.-

Bir gün son dersten sonra Japonya’dan bir bayan arkadaşla laflarken, bir yandan da sınıfın boşalmasını bekliyorduk. Açık kapıdan, bana bakarak el sallayan bir yüz, bir gülüş, rahat ve hiçbir takıntısı olmayan bir ifadenin sahibini gördüm. Bu, Josef, derken hangi dilde düşünüyordum acaba? Ellerim masanın üzerindeki kitapları toplarken Josef’e gülmeye başladım. Bir heyecan dalgası, bir şaşırmışlık havası beni çevreledi, içime yayıldı. “Ah, çok acıktım. Haydi kafeteryaya gidelim,” derken, sözümün ve onu kolundan tutup çekiştirişimin tanışıklığımızın, ilişkimizin, doğrusu ilişkisizliğimizin derecesiyle hiçbir uyumu –corelation; Avusturyalılar “Die Beziehung” derlerdi belki- yoktu.

Peynirli sandviçleri yutup sütümü yudumlarken fark etmediğim bir andan beri Josef’in hiç de zorlanmadan Türkçe konuştuğunu anladım. “Neee?” diye bağırmışım. Ben onu dinliyor, Onun İstanbul hatıralarını ne zamandan beri Türkçe izliyordum. Türkçeyi ne zaman, nerede, nasıl öğrendiğini sordum.“Sen beni dinlemiyor musun Kuzum?” derken sandalyesinde geriye yaslandı; ellerini masada unutmuştu. Parmaklarında hiçbir şey yoktu. Sağ elinin işaret ve ortaparmağının ilk iki boğumu kına yakmış gibiydi. “Kuzum?” Yoksa bana “kızım” mı demek istemişti? Bir yanlışlık zayıf bir ihtimaldi. Sadece öğrenilen bütün dillerde olduğu gibi bir aksan yabancılığı vardı sözcüklerin seslendirilişinde. Cümleler doğru, birçok yerde kitabi olmaktan uzak, aksine gündelik yaşamdandılar. “İstanbul’da kalıyordum ya, benim görmek, bilmek istediğim her şey sanki benden kaçıyordu. Sabrettim. ‘sabır eden derviş, gebermiş ölmüş.’ Ben gebermedim, ölmedim. Sonra Karacaahmet’te tanıştığım bir Baba’yınan Tirana’ya gittim. Tam dört sene.”

“Neyse, kafanı şişirmiyelim...” Bir dil bu kadar güzel konuşulabilir miydi? Yoksa Josef’in konuştuğu dil mi güzeldi? Neden ben onun bu sözcüklerini anlamama, bilmeme rağmen kullanmıyordum, söylemiyordum? “Kafanı şişirmeyelim?” Hangi zamanın, hangi ilişkilerin bir deyimiydi? İlişkinin tarafları, konuşan, açıklayan, hikaye edenle dinleyen ya da dinleyenler bu kadar birbirlerini düşünüp, öz anlatım peşinde miydiler? Konuşanlar hangi zamanda “ben” değildiler? Hikaye eden hangi zamanda, insanın geçiciliği gibi, kendi benini saklayıp gizleyerek bir adsızlığa sığınarak sözü, sadece sözü kutsuyordu?..

Josef o akşam fark ettiğim mahçup gülüşünü kafeteryanın uğultulu havasına saldı. Gülüşü bile sanki bir şeyleri incitmek istemezmiş gibi yumuşacık çark etti başımızın üzerinde. Sonra yine yuvasına, onun “Tuna mavisi” gözlerinden geçip yuvasında sır oldu. “Sana Türkiyeliler gibi ilk adınla çağırabilir miyim?” dedi. Ben ona evet, derken bir dili, onun sözcüklerini, sözcüklerin dizilişini, seslenişini düşünmeye başladığımı, bir dilin özelliklerini anlamak istediğimi fark ettim. Bu merak Türkçeye miydi, Josef’e miydi? Başımı iki yana sallarken Josef’e yakalandım. “Ne oldu Kuzum? Daha yeni tanış bir insana çok şey anlatabiliriz. Zaten siz Türkiyeliler her yerde, herkesle saatlerce çok rahat konuşursunuz. Ama belki de dünyada sizin kadar ilişkinin derecesi ve konuşmanın içeriğini birbirine yakıştıran bir halk yoktur...” Tanrım bu adam ne diyor? Ben onun anlatmak istediğini anlayabiliyor muyum? Yoksa o ne anlatırsa anlatsın, ben kendi kendime yarattığım anlamları yeniden yeniden kendime mi fısıldıyorum? Bu olamazdı, bunun olması mümkün değildi; çünkü ben onun cümlelerinden kalkarak bilmediğim anlamlara nasıl giderdim? Giderdim, giderdik, hep gideriz –bu vargı da şimdiki zihnimle ilgili olmalı.-

Josef, “gitmem lazım. Ama bu bir başlangıç olsun. Burda beş on sayfa nota var. İki tane de kaset. Sana hediye ediyorum. Kalemin var mı? Kağıt da tabii var mı? – Josef, biz böyle demeyiz.- Bana, yazdıklarını uzattı. “İstediğin zaman ara. Türkiye’de sayıları tam olarak bilinmeyen, güzel insanların çoğunlukta olduğu, binlerce yıldan beri yaşayan, yaşamakta hiç zorlanmayan bir toplulukta olduğu gibi. –kim...ler? O duydu sanki.- Bir vakitte Göztepe’de gecenin ikisinde Feyzullah Baba’nın evine beni götürmek istemişlerdi. Ayak direttim. O zaman Türkler diyordum, bu Türkler ne kadar İlkel. Hahha hah! Hala utanıyorum. Feyzullah Baba’nın evinin ziline o saatte nasıl basabilirlerdi ki? Kapıyı açtı. ‘Buyurmaz mısınız Erenler?’ dedi biz üç kişiye. İkisi Türk idi. Ben yerin altına geçmiştim. Yüzümü saklamak için Baba’nın sol tarafındaki koltuğa oturdum. Arkadaşlarım salonun giriş kapısının karşısında duran üçlü zofaya. Baba, girişte benim sağımda kalan koltuğa oturmuştu. Sonra Ana geldi. Ne zaman giyinmişti, ne zaman uykusunu silkeleyip yüzüne o tatlı tebessümü kondurmuştu. Tek tek yanımıza gelip elimizi sıktı. Nasılsınız, dedi bize. Cemal’le İlyas’ın arasına oturup Cemal’in hanımının, çocuklarının; İlyas’ın anne ve babasının hallerini sordu. Sonra bana döndü. Ben sıkıntıdan, onlara verdiğimiz sıkıntıdan ölüyordum az kalsın. ‘Siz Türkçe biliyor musunuz Beyefendi kardeşim?’ dedi. Çok az, çıktı ağzımdan. ‘Nasılsınız? nicesiniz?’ diye sordu? Teşekkür ettim. ‘Ne zamandır İstanbullusunuz?’ dedi. Ne güzel konuşuyordu? Ben mi yanlış anlıyordum onu? Ama onların simbollerle konuştuklarını epeydir biliyordum. Üç sene İstanbulluyum, dedim. Yanlış olmuştu, ama Ana beni rahatlamaya çalışır gibiydi. Onun arzusu, bu idi. Eğer ben rahatsız olcaksam, Ana da rahatsız olurdu. O yüzden rahat oldum. Zaten Ana hiç de yabancı değildi. Kibardı, sevimliydi. Melekler gibi başının çevresinde nurdan bir çember vardı. Sağ eli sol elini bilekten kavramış, elleri karnında bir Meryem’di. Sesinin katlarından kuş sesleri, çiçek kokuları; yağmur, sel, rüzgar iniltileri geliyordu. Sonra kahvaltı mı, sofra mı istediğimizi sordu. Cemal, ‘Fatma Ana, hiç zahmete girme. Bize bir bardak,’ ‘Cemalimin nuru, o nasıl söz! Ayaklar turabıyız. Misafir Tanrının elçisi. Hizmet Hakullah. Ne kadar sevindim hele, sizi görmekten. Dün de kulaklarını çınlattık Feyzullah ile.’

“Feyzullah Baba’yı unutmuştum. Baba da sanki orda değil, başka bir alemdeydi. Kıpırdadı,hafifçe öksürdü. Koltuğa çok sevimli oturmuştu, sağ bacağı dizden katlanmış, sol uyluğunun altına konmuştu. ‘Hak için, öyle oldu Cemal! Fatma, Cemal de epeydir uğramaz oldu; nasıllar acaba, diye bana sordu.’ dedi. Fatma Ana ‘Ne buyurursunuz erenler? Eğer isteğiniz varsa, birer kadeh Akyazılı alın.’ dedi...”

Josef de beni, gitmesi gerektiğini, kafeteryanın uğultusunu unutmuştu. Gözleri Göztepe’nin ışığıyla parlıyor gibiydi. Tanrım, ne güzel konuşuyordu bu adam? Benim anadilimde, ama benim bilmediğim bir dilde sözcükleri uzun parmaklı elleriyle okşayarak ikimizin arasında salınmaya, semaha, ezgiler söyletmeye uçuruyordu. Josef’in sözcükleri bahar kokuyordu. İnsanlık, kardeşlik, sohbet sevgisi şakıyordu...

Josef gittikten sonra, hiçbir şey hedeflemeden içimde Almanca konuşmak, Almanca düşünmek, Almanca’da yaşamak arzusu vardı. Bu o kadar açıktı ki, varlığının yeniliği dikkatimi çekip, kendisini bilincime çıkarma zahmetine girmiyordu bile. Oradaydı, yeniydi; belki de Josef’in Göztepe’deki evde bulduğu genişlik duygusu gibi bir şeydi. Hissedilen, yaşanılan, sonuçları itibariyle insanın kendi içinde kendisiyle ve ilişkilerinde gözlemlenebilen...

Viyana’yı keşfe çıktım. Onu kuşatmaya, fethetmeye değil; onun içinde yaşamaya. Onun içindeki güzellikleri damıtıp, çirkinlikleri, kötülükleri görmemeye. Onları bir hoşgörüyle değil, insani mizacımızın vazgeçmek istediğimiz, ama o mizacın parçaları olarak bizi bırakmayan, bıraktığı zaman da bizim biz olmaktan çıkacağımız besbelli olan özellikler olarak bilmeye dolaşıyordum bütün “strasse”leri, mahalleleri. Kılavuzum duygularımdı. Zihnimdeki ezgilerdi. Müzikle ilgili insanların çoğunun bana güleceği ezgilerdi. Bir polka, bir lied, bir nefes, bir konçerto, bir blues, bir fado, bir flamenko, bir rebetika... şimdi dinlediğim, hoşlandığım, aradığım, sorduğum türleri saysam saatlerce sıralamam gerekir. Ama tanrım, nasıl bir açlıktı, nasıl bir meraktı, nasıl bir beğeniydi bu!.. Viyana’ya gelişimin ikinci yılındaydı. Ben sabahın üç otuzunda kalkıp, bir kızılderili ezgisine düşümde kaldığım yerden devam ettim alçak bir sesle. “Tanrım,” dedim; “beni bu duygularla tanıştırdığın için seni seviyorum.”

Gündelik hayat, gündelik olmayan hayat kavramlarında bir binişme oldu zihnimde. Belli belirsiz. Tek hayat vardı. Onun sınırları, onun sınırsızlığıydı. Felsefe merakı değil beni böyle düşündüren. Gerçekten! Düşlerden uyanıyor, hep güzel düşlerden; kaçması, yetişememesi, gücümün yetmemesi, uçurum kenarları olmayan düşlerden kalkıp onların devamı olan bir hayata yürüyordum. Bölünmemiş, başlamamış, bitmemiş bir yürüyüş; ama molaları olan, istenilen yerinde mola verilen...Bir şeyler bir şeylere doğru akıp gidiyordu, ben bu akıntının farkına varmaktan, Josefçe söylersem, “bihoştum.”

Kahvaltı edip, telaşsızca kursa gidiyordum. Oradan kütüphaneye geçip Viyana’nın yüz yıllık kağıtlarını kokluyordum. Wienisches Blatt, Tages Zeitung, Kaisserliche Nachrict...Kitaplar, ansiklopediler, atlaslar, nota defterleri, Otto Bauer’lerin çıkardığı marksist dergi sayıları... Ben onlardan ne anlıyordum, nasıl yorumluyordum, ne gibi bir sonuca ulaşıyordum; bunların hiçbiri derdim değildi. Ben sadece okumayı, öğrenmeyi seviyordum. Akşama doğru hemen eski Viyana’ya koşturup Josef’le bir sandviç faslından sonra kahve içiyordum. Josef’i konuşturmak, onun Arnavutluk, İstanbul, Sarayova anılarını dinlemek için küçük bir soru, küçük bir kaşıma yetiyordu. Josef’in işi bitince eve çakırkeyf gidiyorduk. Ya da ben hiçbir sakınma olmadan kafeden ayrılıp okula dönüyordum.

Josef’i tanıdıkça onu bir insan olarak çok sevdim. İkinci ismi Strauss idi. Gerçekten Birinci Strauss’ un (Johan) en küçük kardeşi Friedrich, Josef’in dipdedesiydi. Ve Friedrich, Strauss II’nin Dommajer Orkestrası’nda  viyolensel çalarken 1861’de kalp krizinden ölmüştü. Bir Bektaşiydi. -1826 sürgünlerinin müridi olmalı- Ölü kulise alındı. Kafedeki dinleyicilerden özür dileyen “dirigent kardeş Josef”, “Friedrich  Amcam da bizimle çalmaya devam edecek,” diyerek konsere devam etti. (Wienisches Blatt, Jahr 3, Vol. 134.)

Josef bana bir fotoğraf gösterdi. Fotoğraf, hemen hemen yüz yıl sonra Josef’in babası tarafından onartılmıştı. Negatifi de mevcuttu. “Bu fotoğraf,” dedi Josef, “belki de Viyana’da çektirilen ilk yüz fotoğraftan biri. Çok anlamlı buluyorum bunu. Düşün bi kere, fotoğraf karşısında, fotoğrafçılık karşısında insanlar ne kadar şaşkın bir hayranlık içindelerdir...” Josef yine sesler çıkarıyordu. Bir klarneti, bir kavalı üfler gibi. Ama artık biliyordum ki, o zihninin asla bilemeyeceğim dehlizlerinde dolaşıp duruyordu. Her zaman olduğu gibi. Ben de elimdeki fotoğraftaki grubun içinde Friedrich Dede’nin öteki çoğu akraba müzisyenlerden farkını bulmaya çalışıyordum. Fotoğraftakilerin Friedrich Dede hariç hepsi sakallıydı. Onun bıyıkları vardı sadece. Saçları diğerlerine göre bir hayli uzundu. Alnı bir hayli açıktı. Viyolenseli tutmuyor, sanki sol koluyla onu sarmış gibi durmuştu. Sağ elini koyacak bir yer aramış da, en son sağ bacağının uyluğunun üstüne hafifçe, ağırlık etmesin dercesine koymuştu. Giysiler sahnelik miydi? Yoksa biraz özenli günlük şeyler? Kendime güldüm; magazinel biriyle konuşmaya gitmiş bir moda muhabiri gibi hissettim kendimi.

Viyana’da ikinci yılımdı. Müzik Okulu’na kayıt yaptırmış, birinci sömestriyi tamamlamıştım. Ben müzik eğitimi kadar, Josef’in dünyasında da yaşamak istiyordum. Yusuf, dedim; senin eve yerleşmeye karar verdim. Senin hanımın olmaya. Yusuf güldü. “Aber ich bin Mücerred.”

Bunun ne anlama geldiğini ondan daha önce öğrenmiştim. O zaman Bektaşilikten çık benim dinime gir, dedim. “Tamam, dedi, Es gibt eine Lösung, biz de Alevi oluruz.” Ben de ona, Alevi olunamaz, Alevi doğulur, dedim; ciddi bir ifadeyle. “Ah was, ne Quatsch! Gördün mü başımıza geleni, ne yapmak lazım?” dedi. Ona ilk defa, hayatımda da ilk defa kalabalık bir meydanda sarıldım. Burnumun üstüne küçük bir kelebek kondu. Kırkına gelmiş bu adam, annemin babamın geçen yaz İstanbul’da bir haftada sevgilisi olmuş bu adam, hala benimle dalga geçiyordu: “Ah Kuzucuğum, yapmamalıyız; bizi bir gören olur sonra!”

Şimdi o kucaklaşma ve küçük öpücükten yıllar sonra, Kaisser Strasse’de bir pastanede camın yanında kahvemi yudumlayıp Yusuf’un Dommajer Kafe’sindeki bu akşamki konserimizi düşünürken, ağzımdan mutlu muyum? sözcüğü uçtu. Ardından saçma anlamına gelen “Quatsch” sözcüğü havalandı kanat çırparak. Mutluluk nedir ki kuzucuğum, dedim. Eğer varsa, işte bu soruyu sorabilmektir, bir iç genişliği içinden. Kızım 6 ay sonra dünyaya geldiğinde annem uzun bir süreliğine Viyanalı olacak. Ablam, bir serseriyle evlendiğimi söylediğinden dolayı Viyana’ya hayatta gelmez. Babam, benim hatırıma sever gibi Yusuf’u. Galiba bir Katolik-Bektaşi-Alevisiyle evlendiğim için kendini incittiğimi düşünüyor. En sevindiricisi kızımıza geçen yıl Hakka yürüyen Fatma Ana’nın ismini koyacağız: Fatma Ana Strauss.

Önceki Yazı:Ruhlar Evi - Ahmet Ateş (Uzun Bir Hikaye)
Sonraki Yazı:6. Aruzla Giden Gelen – Oğuz Destanlarını Yeniden Okumak - BayRam Bey
Bir yorum yazın
Siz de görüşünüzü belirtebilirsiniz...

%d blogcu bunu beğendi: