Oğuz Destanlarını Yeniden Okumak - Aruz’a Sözlükçe (U-V) BayRam Bey

"Bütün topluluklar gibi Türkmenler de orta dünyadaki insan türünün yaşamının diğer türlerinki gibi bir devreliğine olduğunu öğrenmek zorundaydı. Öğrenmişler ki yomlarındaki dilekleri  orta dünyaya yönelik. “yarlu kara taglarun yıkılmasun/gölgelice kaba agacun kesilmesin/kanın akan görkli suyun kurımasun/kanatlarun ucları kırılmasun/(...)/hak yanduran çıragun yana tursun/kadir tangrı seni namerde muhtac eylemesün/...”"

Uçmag (ad.)

Oğuz/Türkmenlerin dinsel inançlarının betimlenmesine, yazılı anlatımına 10. yy.dan beri seyrek de olsa rastlıyoruz. Daha erken yıllarda ise çevredeki toplumlaşmış, devletleşmiş urugların kısa kayıtları bulunmakta. Önceki kayıtları yorumlamanın, onları Oğuzlara mal etmenin güçlüğü, kim ne derse desin Oğuzların varoluşlarının, yaşam biçemlerinin, topluluk örgütlenmelerinin 900’lü yıllardan önce çevre devlet yazıcıları tarafından daha yazıya geçirilmemiş olmasıdır. Varsayımlar, önermeler arasında yiterken yazının tarih olduğuna karar veresi gelir insanın.

Öykülerdeki dinsel anlayışların küçük parçalarından bütünlüğünde bir din betimlemesi çıkarmak ise nerdeyse olanaksız. Çünkü göktanrıcılıktan Nesturi Hristiyanlığı öğelerine, Musevilikten Müslümanlığa, Maniciliğe, Zerdüştlüğe, bunların içindeki bölüksel/mezhepsel ayrımların bezeklerinden tümtanrıcılığa (panteism) dek birleştirme, bağdaştırma, ayrımlaştırmayla oluşturulmuş inançlar, yükünmelerle örülmüş bir sunaklar/kurbanlar dini karşısındayız.

Öykülerdeki dinsel bezeklerde uçmag sık sık yomlarda/dualarda geçmektedir. Yine öykülerden anlıyoruz ki her toyun toplanmanın sonunda dede yom veriyor. Önce Dede Korkut’un yomundan bir parça: “Ag bürçeklü anan yeri behişt olsun/Ag sakallu baban yeri ucmag olsun/” (Tezcan: 499). Behişt’in farsçada uçmag olduğunu biliyoruz. Yazıcı biçem kaygısıyla kullanmış olabilir. Öykülerden Deli Dumrul (Deli Domrul)’da İslam anlayışlarının toplulukların önceki evren ve kişi anlayışları üzerine nasıl egemenlik kurduğunu bir süreç içinde izleriz. Yine de bu tek yanlı bir geçiş olmayıp öyküdeki kişilerin önceki evren kurgularının İslam anlayışlarına geçişini de gösterir yer yer.

(Tezcan ile Boeschoten’in çalışmalarında seslemlerdeki /u/yu /o/ya  doğru yazma eğilimlerinde genel olarak oğuzcada, özel olarak da Türkmenistan türkmencesindeki düz yuvarlak sesten yuvarlağa kaçışı göz önüne alarak böyle yazdıklarını sanıyorum. Güreş< güleş< göreş/göleş diye seslendirdiğimiz sözcük bugün Türkmenistan’da hala “göreş” biçiminde seslendirilmektedir. Yine Anadolu ve Azerbaycan’da da mühür>möhör, mühlet>möhlet, müddet>möddet, mucize>möceze gibi birçok söyleyiş bulunmaktadır. Bu arapça sözcüklerdeki sesin geniş yuvarlaklaşması üzerinde durduğumuz bir eğilime tekil örneklerdir. Bilenler kolayca anlarlar ki arapça ile farsça elifbalarda sözcük ortasında bütün yuvarlak sesler için vav denilen yazaç üzerine bir açımlamadır bu vurgu. Üstelik /v/ sesi için de aynı yazaç kullanılmaktadır. Eğer bu yazacın üstünde yuvarlak okunacağını belirten “ötre” imi bulunsa bile bu “o ile u ya da ö ile ü” sorununu çözmez. Başka öykülerde geçen “göreş” yazışı için de aynı sorun geçerlidir. Bu sözcüğü “güreş” olarak yazan S. Özçelik (Özçelik 2005: 480) de okunuşa uygun yazmış olabilir. Anadolu Türkmenlerinde dün nerdeyse çoğunluk bugün ise okul etkisinde kalmamış kimseler bu sözcüğü hala “güleş” olarak söylemektedir.)

Uçmagdaki benzer sorun da yine abece sorunudur. Birinci seslem–hece-deki son sesin ya da birinci sesi izleyen sesin /ç/ olduğunu sanıyorum. Arapça eğitimli 15. yy. yazıcıları pek kullanmadıkları farsçanın /ç/si yerine arapça /c/ yazacını sık sık kullandıklarını ayrı yazmalarda görüyoruz. Arapça /c/ ya da cim, yazaç altında tek noktalıyken farsça “cim” de aynı biçimde yazılır. Farsçadaki /ç/ ise /c/ yazacı altına bir nokta yerine üç noktayla yazılıyor. Osmanlıca yazanlar “türkçeyi” yazarken /ç/ yazacı için beş el hareketi yerine üç hareketi kolay ya da kısa bulmuş da olabilirler. Ama bu açıklamayı öykülerdeki sayılamaz sayıdaki /ç/li sözcükler yiğinileştiriyor –hafifleştiriyor-. Bu sıkıcı yorumlar /c/ ile /ç/ için yazıda açık bir kurallaşma olmaması nedeniyledir. Bu da yazıcıya göre ayrımlı bir yazma edimine neden oluyor. Bundan yakınıyor değilim. Zaten kurallar hiçbir dili böylesi sorunlardan arındırmış değil. Öyleyse bu çabamız 1000-1100 yıllık katmanları olan sözle anlatılmış bir öyküler dağarcığının sözcük seslerini, 500-550 yıl önce yazıya geçirilmiş sözcüklerin sessel yapılarını anlama çabasıdır. En azından anlıyamadığımız ses oluşumlarına ilişkin soru ve sorunları belirleme uğraşıdır. “Uçmag”daki ikinci seslemin /g/si de yazıda sorunlu. Uçmag demek çok zor sayılmış ki “uçmak” diyerek kolaylaştırıcı yolu kendiliğinden bulmuşlar. Elbet bir de /ğ/ sorunu var burada. /Ç/ sesinin Dede Korkut yazmalarında /c/ ile yazılması yazıcının bir seçimi, yenilikçilik ya eski koruyuculuğu çabası olmalı.  Bunu öne sürerken medrese dışında sözlü olarak yaşayan çoklukların dilindeki saç/sac, bakraç/bakrac, harç/harc, turaç/turac, baç/bac gibi sözcüklerin sessel özelliklerini de düşünüyorum. Yine Tezcan ile Boeschoten’in çalışmasında bol sayıda /ı/, /i/, /u/, /ü/, /o/,/ö/ zorlaması var. Ayrıca birçok yerde bu sesler onlar tarafından çıkarılarak okunmuş gibi. Örneğin yukarıdaki alıntıda “aybluca han kızı ere varmak ayb oldı” (Tezcan: 91). “Ayıpluca han kızı ere varmak ayıb olurdı” okunması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü “cYBLVCH” (Dresden 57b-3) yazaçlarını “ayıbluca” ve “cYB” yazaçlarını “ayıb” olarak okunmasının önünde bir engel yok sanıyorum. “Olurdu” olarak okuduğum sözcük ise çok açık bence. “’VLRDY” –yazıcı üst üste çift /d/ ile yazmış. Belki de üstteki /d/ küçük olasılıkla bir ötre, bir /v/ “ ’ ” imi?-.  (Burada okumada atlanılan bir /ı/ sesini görebiliriz. Bu atlama, sözcük arapça olduğundan dolayı bir bilgisizlik değil, bir seçim sorunu. Bu yüzden kesinlikle bir yanlışlık değil. Ancak yanlış okunduğu yerler de var. Birine yukarıda s. 126’da C. Kudret üstünde konuşurken, Tezcan’ın “tuşına” okuduğu “TVŞNH”   sözcüğünü de tüşeni=düşeni okuduğumuzda” ... yazarken öne çıkarmadan değinmiştim.)

Tezcan, dilcilerimizin çoğu gibi yaşayan dile değil dilbilimcilerin varsaydıkları ses uyumuna bağlı olmayı seçme eğilimlerinden dolayı kendilerini “yahni”de olduğu gibi /i/yi /ı/ yazmak zorunda duyumsamış olmalı. Ben yahnı diyen birini hiç duymadım. Elbette ben bu konularda damla denli ölçüt değilim. Bugün zorla “bazen” yerine “bazan” yazarız ya. Meyva söyleyişi de çoktan meyve yazılır oldu. Bu olgu (kendi tanıklıklarım) tekil bir  önemsizlikse, tekil bir deneyim ise ben de kural koymada, yetkide kendimi dilbilimcilerle eşit görerek genellemenin, kurallamanın benim deneyimlerimi bilimcilerinkiyle aynı kılmasını beklerim. Daha neler!

Arapçanın “istisnası” mı? Mantıksal/ussal olarak her ayrıksı ya da kural dışılık kuralı bozmaz değil, tersine kuralın gerçekte olumsallığını geçersiz kılarak kuralsızlaştırır. Dilin genelleme dışını da tümelleştirmeleri de kapsayan bir duygusu olduğu açık. Öykülerde bize yahnı yazdıran “ses uyumu”na uymayan sözcüklerin, eklerin uyanlardan hiç de az kalır olmadığını ben bile anladım. Ayrık/istisna, genelleme, kural, evrensel geçerli... konusunda G. Deleuze’nin Amprizm ve Öznellik’te benim yaptığım gibi yineleye yineleye okuyanı bıktırdığı bir vurgusu var. Bunu aktararak ortalığı saran usanca hiç olmazsa bu konuda son verelim.

“Doğanın bütünü diye bir şey yoktur, ne keşfedilecek ne de icat edilecek bir bütünlük vardır. Bütünlük bir topluluktan başka şey değildir; ‘Bu parçaların bir bütünde birleşmesi [...] sadece zihnin keyfi bir edimi tarafından gerçekleştirilmiştir ve şeylerin doğası üzerinde hiçbir tesiri yoktur’ [D. Hume, Dialogues, s. 258.] Bilginin genel kuralları, genelliklerinin bir bütüne ilişkin olması bakımından, anlama yetimizin doğal ilkelerinden farklı değildir [D. Hume]; zor olan, der Hume, bunları icat etmek değil uygulamaktır. (...) Bu kuralların özelliği doğdukları şartların ötesine yayılmalarıdır. istisna içermez, ilineksel olanı genel olanla ya da özde bulunanla karıştırarak göz ardı ederler” (G. Deleuze, Amp. v. Özn., çev. E. Nahum, s. 24, 47).

Aktardığımız parçanın son bölümünün başka bir çevirisi şöyle: “[Kurallar] kendilerini meydana getiren koşulların ötesine yayılma özelliğine sahiptir. istisnayı açıklayamazlar ve ilineksel olanı yanlış anlar, genel veya özsel olanla karıştırırlar” (J. Rofre, D. Hume, çev. Ö. Karakaş, s. 99 –Deleuze’ün Felsefi Mirası içinde-)

Türkmenlerin sözcükleri seslendirmesinin sözcüğün kaynağı hangi dil olursa olsun sözcük sonu /c, ç/ sesleri ötüşümsüz sert “sessiz” /ç/ olmalı. Elbet sözcük içinde tersine bir gidişle kendilerinden sonra gelen seslilerin önünde “ötüşümlü”leşip yumuşayarak /c/ oluyor. Bir dilde ussal gereklere, genellemelere, kurallaştırmalara uymayan bir seslendirme duygusu var. Bu duygu elbette topluluksaldır, yereldir, bölgeseldir ancak tek örnek değildir. Devletlerin işi gücü bu duyguyu ortadan kaldırmak için yoğun çaba göstermektir. Neden ki? Bu sesleri yazıda ayrı yazaçlarla göstermenin anlamın açıklığı açısından gerektiğini düşünmenin yersizliği açık. Saç, *saç-, saç [teneke]ı aynı yazaçla yazdığımızda kimsenin karıştıracağını sanmıyorum. Yüz- [suda], yüz- [derisini], yüz [sayı], yüz [başın parçası], yüz [yorgan, yer, tarla için] gibi sözcükleri aynı yazaçlarla yazmamıza karşın karıştırmadığımız gibi.

Türkmenlerin dillerini yazıya aktarmak onların uyruğu olduğu egemen devlet yazıcıları tarafından yapıldığından dolayı bu dilin özelliğini önemsemeyen bir yazım seçilmiş olmalı. Azerbaycan, Türkiye, Türkmenistan, Moldova Gagavuzları, Irak Türkmenleri, İran Türkmenleri uzun dönemler bırakın kendi dillerini yazmayı, başka dilleri konuşmak, yazmak zorunda kaldılar. Yazıyı kullanmaya kalkıştıklarında ise bırakın devletlerin engellemelerini içinde eridikleri dillerin geliştirilmiş abecelerini aşabilmeleri nerdeyse olanaksız bir çaba olurdu. Benim anlamadığım şey ise bu türkmence dilleşen uruğun egemenlerinin kısa dönemlerde birkaç abece değiştirme özentisi. Türkmenistanda arapça, farsça, rusça, latince abeceleri değiştirile değiştirile kullanıldı. Acep son olarak ya da şimdi hangi abeceyle yazıyorlar? Aynı şeyleri Azerbaycan, Türkiye için de söyleyemez miyiz?

Uçmag bu dünyada yaşayan “iyi” tinlerin gideceği sonsuz yaşamın sürdürüleceği gökyüzü elidir. Bazı anlatılarda sekiz katman, bazılarında da dokuz katmanlıdır. En üstte “Tangrı Ülgen yaşar. Bunun karşısında bir de “kötü” tinlerin gittiği tamu/ yeraltı göğü vardır. Orayı da Göktangrının gönderdiği Erlik yönetir. Erlik yalnızca Yakutlara, Altay Türkleri’ne özgü bir Tanrı inancı değil. Başka yazmaların yardımıyla yeraltının da yedi katmanlı olduğunu anlıyoruz. Bu ikisi arasında tam ortasındaki ellerde ise bütün kaynaşmasıyla kişiler, ruhlar tinler, cinler, periler, hayvanlar, bitkiler, böcekler yaşar. Bütün topluluklar gibi Türkmenler de orta dünyadaki insan türünün yaşamının diğer türlerinki gibi bir devreliğine olduğunu öğrenmek zorundaydı. Öğrenmişler ki yomlarındaki dilekleri  orta dünyaya yönelik. “yarlu kara taglarun yıkılmasun/gölgelice kaba agacun kesilmesin/kanın akan görkli suyun kurımasun/kanatlarun ucları kırılmasun/(...)/hak yanduran çıragun yana tursun/kadir tangrı seni namerde muhtac eylemesün/...” (Tezcan: 49.)

Kaldı ki kanat yalnızca insanın, bir beden, anlak ile tin bütünlüğünün kullanacağı bir organ değildir. Can da uçmağa gidişte kanadını kullanır. Uçmag gökte, tangrıda –tengri dilbilgisinde sıfat ve ad olarak gök renk, gökyüzü demek- olduğuna göre oraya elbette kuşlar gibi kanat çırparak ulaşılabilir. Kuş ile kanat, can ile kanat ve uçma ilişkisi Deli Dumrul’da da açıktır: “yigitlerüm azrayilün gözini eyle korhutdum ki gen kapuyı kodı tar bacadan kaçdı çünkü menüm elümden gögercin gibi kuş oldı uçdı mere men anı kormıyam togana aldurmayınca” (Tezcan: 117).

Ayrıca göksel varlıklardan Azrail al kanatlıdır. “hanum bir yahşı yigidümüz öldi ana aglaruz dediler deli domrul eydür mere yigidünüzi kim öldürdi eyitdiler vallahi beg yigit allahu tealadan buyruk oldı al kanatlu azrayil ol yigidün canın aldı” (Tezcan: 115). Al renk Türkmenlerde kutsallığı imler. Bu kutsallığı kadının değeri üzerine yazarken belirtmiştik. Bogaç öyküsünde verilen toyda Bayındır Han gelen hanları beyleri nerelere oturtacaklarını yiğitlerine şöyle bildirir: “oglanı olanı ag otaga kızı olanı kızıl otaga kondurun oglı kızı olmayanı allahu teala kargayubdur biz dahı kargaruz bellü bilsün demiş idi.” (Tezcan: 35). Bunun sonrasında Dirse Han kara çadıra oturtulduğundan dolayı çok incinir. Toyu terk edip gider. (Şölen A. İnan’a göre geç zamanda farsçadan ödünçlenmiştir, /ş/ ile başlayan sözcükler türkçeye sonradan girmişlerdir. Makaleler, İncelemeler 1: 264.)

Elbette al, kızıl renkler arasında ayrım vardır. Bu renkler günümüzde de yaşamaktadır. Al bayrak, al kan, al şarap, al duvak, kızılcık, güneş kızıllığı, kızıl şarapta olduğu gibi. Kız [ısın], kız [öfkelen], kızıl [renk], kız [dişi çocuk]un soyağacına girmeden aynı *kı/kız-? kökünden türedikleri varsayılabilir. Türkmenler şenlikli sevinçli günlerinde al kızıl renkli giysiler giyerlerdi.

(Bugün öyle mi ya! Çok şükür gelin kızlara kara gelinlikler giydirilmese de düğünlerde güveyiden başlayarak kara giysilerle ortalıkta göbek atanlar çoğunlukta. Bu renk giyinme kuşanma hoşlanma, seçim kaynaklı olsa boynum kıldan ince. Ancak böyle giyinme itileri Batı’ya öykünme temelli olsa gerek. Kime ne, öykünürüz de [h]elbet!)

Ün (ad.)

Ün ilkönce sestir. Bu kökten “ünlemek” türetilmiştir ki okullarla fazla dil kirlenmesine uğratılamamış kişiler bugün de ünlemeyi “seslenmek, çağırmak” anlamlarında kullanmakta. Okullar türkmenceyi kirletme görevini medreseden kalıtlamıştır. Bu kalıt devlet işletmesinde yönetme ya da toplum aygıtlarını işletme işleri için bir yana bırakılamaz değerdedir. Çünkü topluluklar ne denli ayrıştırılıp bir kişiye dek parçalanarak indirilebilirse işletmecilik tıkır tıkır işler. Bu yüzden yönetenlerin dili okullarda, zorunlu eğitimle çocuklara öğretilerek onlar içinden çıktıkları ocaklara yad kılınırken buyrukları anlayıp onlara uymaları kolaylaşır. Okullar topluluklardan zorla, zorunlu eğitimle devşirdiği çocuk ve gençleri değişik ölçütlere göre sınıflandırarak onları paramparça edip kalanlardan birey yaratmaya çalışır. Bunu “milli eğitimin amaçları” konusunda toplu olarak görebliriz.

Bireyleşme süreci içi boş düşünü inancalarıyla sarılıp sarmalanmaya çalışılır. Bu sarmalama işleri birlik, yurt, bayrak, din, ortak düşman, dış düşman, toplum çıkarı, devlet çıkarı, kamuoyu gereği, kamu yararı, yöneticilerin kırma dili... gibi araçlarla işletilir. Bu araçların etkisinde çok kalan birey olmuşlar  boşalan yöneticiliklere doldurulur. Bilgi gerçekten de önemsizdir. Okul bitirme belgeleri bilgiden çok bireyleştirme, buyruğa uyma ve uyumlulaştırma süreçlerinde kaç yıl, hangi okullarda kalındığını gösterir. Yöneticilerden istenen dil ise çalışanların, çoklukların dili değil devletin dilidir. Bu da öncelikle bir kayıt dili olarak yazının dilidir. Saklayan, örten, gizleyen, boş yinelemeli, uy, yap, ünsüzleş ve bol buyruklu bir dil.

Osmanlının kapıkulu sözcüğü geççağdaşlıkta neden bırakılmıştır? Kulluk bugün olumsuz bir sözcük olarak karşılandığı için mi? Hem de Tanrı’nın kulları olarak yaşanılan bir ülkede. Onun yerine bir kurumda memur olduğumuzu söyleriz. Bir devlet kapısına kapılanmak, bir devlet kurumuna kurulmak mı ki! Memur gerçekten çok şeyi gizler. Farsçanın “abad olmak”ı, türkçenin “bayındır olmak”ı bu memurlukla yakından ilişkilidir. Bir devlet kavramı olarak kapıkulu geçmişte onu olabilmek için birbirleriyle yarışan milyonlarca insanın işiyken, kapıya=kuruma, kulluk=memurluk için insanların bir birine etmediği kalmazken bugünkü devletin dilindeki memur sözcüğü eskiden olanın bitenin bugün daha keskin yaşandığını çok iyi gizlemektedir. (Kimseye doğrudan ve benimseterek içişlerinde ya da milli savunmada kulum, devlet kulluğu sınavında 92 puan aldım; dilerim kulluğa atanmam bir an önce gerçekleşir. Ancak bir de sözlü bir görüşme olacakmış. Onu da geçersekkk... bir de devletin güvenilir bir uyruğu muyum, değil miyim bunu anlamak için kendi memurlarıyla yürüttüğü gizli bir soruşturması olacakmış... dedirtemezsiniz.) Devlet kulluğu ya da memurluğu sakladığı şeylerle birlikte bugün bütün toplumlarda, devletin tüm kurumlarında görkemli bir biçimde işlemektedir. İnsanlar okul kulluğu kuyruklarından kurum kulluğu kuyruklarına geçip yaşamın tek yolu bu kulluklarmış gibi yaşam ölüm, başarı hiçlik denklemleriyle kendilerini ve başkalarını izlemekte. Kapıkulu ulema, milli eğitimin kulu biliminsanı, içişleri kulu memurlar bu toplumun başarılı insanları. Kalanlar başka bir kulluk sınavına hazırlanıp onda da  birinci evrede dökülürlerse kendi yaşamlarına son vermekten başka bir yol kalmadığını mı düşünürler, düşündürtürler? Zaten işe giremeyip ya da girdiği işten atılanlardan kendi yaşamlarına kıyanlar hiç çıkmıyor mu? Öyleyse işletilen aygıt oldukça çalışır bir durumda ve işlevli.

Şimdi benim ünün ses olduğunu söylediğimi çoktan unuttuğumu sandınız belki. Hayır, unutmadım. Eğer ün dilimizde işletilebilseydi, ona okullarda kıyılmasaydı bugün o ve ondan türetilen sözcüklerle bir dil içinde kendimizi, başkalarını anlayıp anlatarak birbirimizle ve kendimizle anlaşabilirdik belki. O zaman da mamur olamamanın sonuçlarının tümüne katlanabilirdik ya da mamur olunca bunun düşünüsel inancalı/ ideolojik  bir hiçlik olduğunu, hiçbir zaman bir yaşamla özdeşlenecek bir şey olmadığını da anlardık. O zaman da örtücü sözcüklerle örtülenleri anlayıp memurluk sınavını kazanamadık diye kendimize kızmazdık, kendimize olan inancımızı yitirmezdik. Kendimizi değersiz, beceriksiz, bir şey yapamaz sanmazdık. Bize böyle bakan bir çevre de olmazdı. Her dönemdeki yöneticilerin yerini almak için çocuklar daha anaokulundan sanki o okullarda analar okutuluyor gibi başlatılarak bir kazanma yarışında üfelenmezdi. Bir devletin bu kadar kulu, onların yerini alacak bu kadar kuyrukta bekleyen kul adayı olduğu sürece kişiyi, topluluğu önemseyen bir yaşam nasıl kurulabilir ki?

Memur ve memurlaşmayı bekleyen bir toplum. Kurum düşüninsanları, kurum biliminsanları, kurum güvenlikçisi insanlar, kurum sağlıkçısı insanlar, kurum öğreticisi insanlar, kurum çalışanı insanlar... onlardan bir kapının boşalmasını bekleyen kapılanma umucusu kurum kuyrukçusu insanlardan oluşturulmuş bir toplum. Her yaşayanı bir umucu yapan düzen insanları...

Kazanun evi yagmalanduğu... öyküsünü böyle anladım. Çünkü ters çalışan bir anlak, us, imgelem, bellek ve bunları içinde biçimlendiren, özleştiren bir dille engelliyim. Bu kadar uzun yıllar böylesi devlet kapıları için yetiştirilip aykırı düşünmek ve eylemekle düzeltilemezliğime çoktan karar çıkarttım. Ne sıkıntı be!

“İçüp içüp Ulaş - oğlu Salur Kazanun alnına şarabun itisi çıkdı. Kaba dizi üzerine çökdü, ayıtdı; Ünüm anlan begler, sözüm dinlen begler; yata yata yanumuz ağrıdı, dura dura belümüz kurudu. Yürüyelüm a begler, av avlayalum, kuş kuşlayalum, sığın geyik yıkalum, kayıdalum otağumuza düşelüm, yeyelüm, içelüm, hoş geçelüm,” (Gökyay: 16). Ününün anlaşılmasını, sözünün dinlenilmesi istiyor Kazan. Sıkılan gönül, en içteki tin, ününün anlaşılmasıyla kendisini sıkan mengenelerden kurtulur mu? V. Thomsen’i anmadan geçebilseydim keşke! “... sonuç olarak bütün bütün bu yazıtların insanda çok özel bir duygu uyandırdığını özet olarak ileri sürebiliriz. Sanki, bazen mutlu, bazen acı bir hüzünle dolu, ulusal bir destanın uzak yankıları, sesin yeniden dirildiği bu yosunlu taşlardan çıkıyor ve bize dokunuyor gibidir.” (V. Thomsen, Orhon Yazıtları, s. 119, çev. V. Köken 2002.)

Bu deyim ya da ünleme öykülerde birçok yerde geçiyor. Kişiler sözlerine bu deyimle başlıyor. Ün ile söz iki ayrı edimin adıdır. Ünleme ile söyleme de iki ayrı edim. Bunları anlamlandırmak da bu ayrımlardan dolayı ayrı beceriler ister. Ün anlama yetisiyle, söz dinleme yetisiyle algılanıp duyumlanarak anlamlandırılır. Ün gerçekten de anlaşılması zor sırlarla doludur. Anlak açıklığı, iç açıklığı, ayrımlıyabilme yetisi ile bütün bunların ortaklığında bir anlam üretilebilir. Ünlemek de onu anlamak da zordur; yoğun çabalar gerektirir. Beyrek’te sazına karşılık bir at önerilen ozan “Avazum kedilmedin, ünüm yoğulmadın, kopuzum kırılmadın, bir atdur elüme girdi, ileteyim, saklayayın,” (Gökyay: 47) der. İşte ünlemenin, söylemenin güçlükleri. Bunlara karşın yine de ün anlaşılmaz söz dinlenmez kalır çoğunda. Bunu bilen öykü kişileri de söze “Oğul oğul, ay oğul,/ Menüm ünüm anla, sözüm dinle.” (Gökyay: 62) diye başlar.

Ünlemek seslenmenin (hitab) yanında çağırmak, duyurmak, söyleşmeye başlama sözcüğü anlamlarını da içerir. Ünlenmek ise yalnızca ünleyene bağlı bir eylem değildir. Ünü ünleyen denli onun dışında kalan ilişkili ilişkisiz kişiler, topluluklar da yaratır ünlenmeyi. Günümüzün insanlarının birey oluşla, oluşturuluşla, sayılışla birlikte bir yana bıraktıkları kişi olma artık istenilen bir değer değildir. Kişilikli olmaktansa ünlü olmak isteniliyor artık. Ancak bireylikle birlikte bir hiçliğe yuvarlanmanın sorunlarıyla bilinçli bilinçsiz yaşayan sayısal birey toplamları bu sıkıntıların çözüm yolu olarak ünlü olmayı ölesiye istemektedir. Çünkü hiç olmaktan çıkıp yaşar olmaya değil var olmaya başlamaları için kitlenin yığınların onları tanıması, onlara özenmesi, onlara imrenmesi, onların var olduklarına bu beğenileriyle alkışlarıyla  tanıklık etmeleri gerekir. Yaşşaaa! (Bravooooo! Bis, bis, bis! Zugabe, zugabe...)

Böylesi bir tanıklı varoluş için gerekirse aç susuz didinerek her türlü aracı kullanarak, her türlü fırsatı değerlendirerek,bireyler nelerin issilerse hepsini ünlü oluşa saçarak bu birey oluş kuyusundan ünlü oluş Kaf’ına tırmanmaya çabalamaktadır. Ya çıkacaklardır ya da o kuyuda hiçlik içinde yiteceklerdir. Yaşayabilmek bir anlık da olsa tanınmaya, görülmeye, gözlenmeye, bakılmaya doğrudan bağlıdır. Günün insan kipi budur.

Başka insan kiplerinin, kişi kiplerinin var olamayacağı düşünülmekte. Bundan dolayı da bol mallı ya malsız bir yaşamdan daha çok istenilmektedir ünlü olabilmek. Belki de anamal issi kişilerin kendiliğinden ünlü olmaları görünmesine, bilinmesine karşın anamal issi olabilmek doğası gereği çok az insanın yazgısı olabildiğinden, olabileceğinden dolayı kalabalıklar da hiç olmazsa bir anlığına tanınıp bilinerek, bir ekranda üç saniye görünerek varlıklarına başta kendileri sonra da o an ekranın başında görüntü izlemeye yargılı varsayılan yazıyla yedi buçuk milyar insanın kendini görebilme, izleyebilme olasılığıyla dirilik bulacaktır. Elbette İ. Sinacı bir yaklaşımla “olasılığın/imkanın” hiçlikten, yokluktan apayrı bir ussal anlamının olduğunu benimsiyorum. Yine Sina’ya göre “olası” olmamayı da kapsıyor.

Ünlülerin arapçada “unvan”ları vardır. Eski uygurcada, sanskritçede, farsçada bir “-van” eki görünüyor. Bu ekle türkmencede sözcük türetildi mi, türetildiyse kaçı işlek bunları bir yana bırakarak unvan yerine, uygunluğu ve ezgisi açısından, ses uyumuna güzelce baş kaldırması açısından da “ünvan” olarak söylüyoruz. Hele yazıda böyle yazmalara kendiliğinden düşmüş binlerce kişiden binlerce tanıklık bulabiliriz.

Ünlü olmak devlet ya da başka erkler tarafından ayrıştırılmış toplumlarda zorunlu olarak bir ünvan issi olmakla olanaklıdır. Ünvan az sayıda insanın doğuştan kazandığı bir kurgudur. Onlar kişi değildir. Onların adları bile yoktur. Kendilerine imrenen insanların çokluğuna bakıp kendilerinin imrenilecek biri ya birey olduklarını sanırlar. Onlar her zamanda ve yerde Bay X’in kızı, Bayan Y’nin oğlu, Z. holdingin müdürü, W ilinin emniyet müdürü, Ş bakanının kardeşidir. Şarkıcı, besteci, şampiyon, son yarışmanın birincisinin arkadaşlarıdır bazen de. Çoğunda da aynı yerleşimde oturuyordur ya da ufalanıp yok olan bir değerle aynı kentte, aynı yılda doğmuşlardır...

Oysa öykülerde ünden, ünvandan, ünleme sözcüklerinden daha öne çıkan kişi, kişilik, onların özgünlüğü, her iki güçleri (içteki durağan ile dıştaki eyleme güçleri), yetili olmaları, becerikli olmaları, eşine rastlanılmazlığıdır. Ama başarılı diye bir kavram yoktur öykülerde. Bundan dolayı kişiliği çoklu, yüklü, güçlü olan kişiler de  istenmeden de olsa “beyrek padişahlar padişahı hakka vasıl oldı bellü bilsin dedi” (Tezcan: 192) diye tanımlanır, betimlenir. İstenmeden de olsa dedim, çünkü Beyrek son isteklerini Kazan beye aracılarla bildirmektedir. Anlatıcılara göre Kazan’ın topluluklarbirliğindeki konumu Beyrek’ten yukarıdadır. O zaman anlatıcıya Beyrek’in dilinden “padişahlar padişahı” dedirten, onu kendisine öyle ünleten, seslendirten itki, güdü nedir ola? Öykülerde kişiler herkese sultanım, hanım, beyim, yiğidim, kız kişi, kadın kişi, er, er kişi gibi sözcüklerle ünleyebilir.

Kişinin hiç olmadığı, tek var olanın topluluk olduğu, her şeyin onun içinde onun için eridiği, kişisizle, kişiliksizlikle engelli bir çağdaş anamalcılık öncesi topluluk kurgusu baştan ayağa yanlış ve akarı geçer düzenlenmeyi kutsama amaçlıdır. Çağdaşlıktan önce Kişi vardır, kişinin ünü, sözü, eylemi, erdemi vardır. Bundan dolayı kişi olmadan olunmadan, sayılmadan ad alınamazdı. Çok şükür şimdi hepimizin uyruk sayılarımız bile var!

Z. Gökalp genellemeci, indirgemeci bir bakışla da olsa yazdığı Türk Uygarlığı Tarihi’nde bu topluluklar dönemini ve yaşamını da anlatır. “Bölüklerin bu eşitliğinden dolayıdır ki Türk ili esasen demokrattı. Türk ilinin feodal, aristokratik ve emperyalist olması, sonradan ortaya çıkan hastalıklı (marazi) bir yeniliktir.” (Z. Gökalp, age. s. 38. )

Bu kişi oluş kendi için ve topluluk için bir edimde bulunulması ve bunun topluluğun beğenisini, onayını almasıyla gerçekleşir ve toplu bir törende kişi adlandırılırdı.  Adlanmak ünlenilebilmektir. Ünü olmaktır. Çağrılabilmek, okunmak, tanınmaktır. Uruz begün tutsak... öyküsünde Kazan oğluna şöyle seslenir: “solum ala bakdugumda tayum aruzı gördüm/ baş kesübdür kan dökübdür cüldi alubdur ad kazanubdur” (Tezcan: 97). (Cüldi ya da çuldu: savaşta ele geçen çapul, mal, ganimet...)

Yine de olura olmaza ün sorulmaz. Ünün imi olan ad sorulması Türkmenlerde ayıptır/ kabalıktır, utanç vericidir. Çünkü adı sorulan, bir ünleme imi istenilen kişide bunlar olmayabilir. Çünkü adsız kendine bir olanak yaratamamıştır belki, belki de bir olanak karşısına çıkmamıştır. Bir olanakla karşılaştıysa bile orada bir olumluluk yaratmayı beceremiştir o kezlik (seferlik)...

Ancak üne kavuşmak göçebelerde hep istenilen bir erektir. Çünkü kendine ve topluluğa dirilik kazandırır ün. “er erden adın yaşurmak ayb olur/ adun nedür yigit degil mana/ dedi dölek evren eydür mere kafir menüm adum bilmezmisin/ [kafirleri it ardına bıragub] horlayan/ elden çıkan/ elli yedi kalenün kilidini alan/ eylik koca oglı dönebilmez dölek evren mana derler” (Tezcan: 185).  Kafir yaşurmakla adın saklanmasını vurgulasa gerek. Ancak ötekinin ayıpsadığı şey, berikinde söylenmediğinde, saklandığında utanç verici bulunur.

Kişiyle karşılaşıldığında kadın erkek ayırmadan (cinsiyeti öne çıkarmadan) ona kadın kişi, er kişi diye seslenilebilir. Bugünkü bey efendi, hanım efendi seslenişleri gibi. Beyrek ağlayan bir kız görünce ona şöyle ünler: “mere kız ne aglarsın/ [ne] bozlarsun aga deyü/ (...) karalu göklü otagı/ sorar olsam gölge kimün/ agız dilden kız kişi/ haber mana” (Tezcan: 84) Kişiler ün issi babalarının dolayısıyla da tanımlanır. Bu, yukarıda üstünde durduğumuz durumdan çok ayrımlıdır. Çünkü aga, ana Oğuzların anladığı anlamda kişidir. “meger hanum oguzda duha kocaoglı deli domrul derleridi bir er var idi” (Tezcan: 115). Öykülerin kişileri baba adlarıyla tanımlanırken Duha Kocaoğlu’na saltık kazanılmış bir ad, Deli Domrıl eklemlenir ki bu da topluluk için yapılan işleri ululamaktan, birbirine bağlanarak bütün zamanlara yayılmasını sağlamaktan başka bir edim değildir. Bu aynı zamanda ad alma yoluyla bir eklenme ve soyluluk da sağlar elbette. Soy başkaları için olumluluklar yaratmış insanlar, kuşaklar eklemlenmesidir. Geçmiştir ve şimdinin içinden ve üzerinden geleceği oluşturur ki topluluğun varoluşu böylece süreğenleşir.

Yegenek Bayındır hana ünlemektedir. Ünlediği her anlam öyle kolayına ulaşılacak şeyler değildir. “ (...) yag tökilende bol nimetlü/ kalmış yigit arhası/ beze miskin umudı/ türkistanın direği/ tülü kuşun yavrısı/ amıt suyunun arslanı/ karacugun kaplanı/ devletlü han meded// ” (Tezcan: 140). Buradaki vurguların bir yöneticiyi ululama olmadığını başka durumlardan da anlarız. Çünkü gerçekten Bayındır kişisi bu niteliklerle donanmıştır. Uyuz, beleşçi, başkalarının ürettiklerini tüketen, oturgan, buyurgan, nerdeyse devinisiz, kekre bir kişi değildir.

“deli domrul çapar yetdi eydür mere kavatlar ne aglarsız menüm köprüm yanında bu gavga nedür neye şiven edersiz  dedi eyitdiler hanum bir yahşı yigidümüz öldi ana aglaruz dediler (...) domrul eydür mere yigidünüzi kim öldürdi (...) azrayil ol yigidün canın aldı (...) domrul azrayili menüm gözime göstergil (...) yahşı yigidün canun kurtarayım bir dahı yahşı yigidün canın almaya dedi” (Tezcan: 115). Domrul’un arkasına düştüğü erek “yahşi yigit”in kurtarılmasıdır. Doğallıkla bilir ki yiğitse, yahşiyse, atılgansa, yürekliyse o da Domrul olmuştur.

Kişiler bazen içinde oldukları topluluk yoluyla tanımlanır. Burada topluluk sindirici, kapsayıcı, yutucu bir kuruluş değil tersine ünü, ün issini öne çıkaran bir kavrayış toplamıdır. Kazan’ın eşi Borla eşini karşılarken ona “ berü gelgil salur begi salur görki” (Tezcan 193). Burada öyküler dizinesinde bey görünen kişinin ululanmadığını anlamak için birbirlerini tanımayan karşılaşan kişilerin ilk olarak sorduğu soru “döndüm ol ere selam verdüm/ oğuz ellerinde kimsin dedüm/ ” sorusunun yanıtı içinde yaşanılan eli bildirmektir. Salur, Döğer, Avşar... Belki sonra altboy, soy sorulur.

Öykülerde Dede Korkut ayrımlı bir ün issidir. Ona kısaca dede diye ünlenebilir, onunla dede diye söyleşilebilir. Bu onun kişiliğinin bütün Oğuz’u kapsamasıyla, onu içermesiyle, o adı Oğuz’un kut saymasıyla ilgilidir. Bay Büre “emdi dede köpegile püreyi sen bul dedi” (Tezcan: 76). Yine bazı kişiler yoldaşları atlarıyla ünlenir. Boz atlı olan Hızır’dır. Öykülerde konur atın eyesi..., boz atlı... kazuluk atın issi... gibi tanımlamalar var. Bazen de kişiler organları, bedeni, bıyık, ağız, saç, kulak küpesiyle ünlenir. “kolu budı hızanca uzun baldırları ince kazan begün tayısı at agızlu aruz koca çapar yetdi çal kılıcun begüm kazan yetdüm dedi” (Tezcan: 65). Bir öyküde de bir kadın boyu uzun Burla Hatun olarak ünlenir. Herkes ona “Boyu Uzun” der. Yakın zamanlardaki “Uzun Mehmet, İnce Cumali” gibi. Ya da Kürtlerin “Dirij Ali”sinde olduğu gibi.

Bugün yalnızca ünlü ile ünlemde yaşayan ün kaldı. Dilbilgisinde ünlü, ünsüz diye öğrendiklerimiz bile değiştirilmiş. Vokal, konsunant gibi bir şeylerle imleniyor. Geriye bir de okullarda öğrenilmeden unutulan yalnızca “bozuk yüzey/ satıh” yol iminde görülen bir imleç: “!”

Verişme (ad.)

Öykülerde geçen bu adın kuruluşu, kolay işlerliği ve dilin sözü sözcüğü, tümceyi kısaltma eğilimli tutumunu göstermesi açısından ilginç. Verişme kısa yoldan bir karşılaşmayı, bir karşılıklığı gösterir. Bunu söyleşme, sözleşme, emişme, atışma gibi sözcüklerde de buluyoruz. Niçin bu yapılanış önemli? Çünkü çevirmenler, yazarlar, gösteri insanları dilin bu özelliğinden yararlanıp yeni özleştirmeler, kısa yoldan çok şey anlatma yolları bulup uygulayabilir.

Alışverişi bitişik yazarsak ve onu bir birini bütünleyen tek eylem olarak görürsek eğer, verişme sözcüğü kısa yoldan alma ve karşılığında bir şey vermeyi söylemeden imler. Verişme bazen de karşılıklı tartışmayı, çekişmeyi imler. Yegenek’teki şu tümcelerde geçen “söz atışma” “verişme” ile anlamdaş olup birbirlerinin yerine kullanılabilmektedir: “günlerde bir gün yegenek oturub begler ile sohbet ederiken kara göne oglı budagıla uz düşmedi bir birine söz atışdılar” (Tezcan: 140). Bugüne kalan “verdi veriştirdi” deyimi verişmedeki karşılıklılığı ayırarak, taraflardan birinin üstünlük kurup sözü tek yönlü kılmasıdır. Oysa verişmedeki söz nerdeyse sıralıdır. Bir biri bir diğeri veriştirir.

Geleneksel çocuk oyunlarının başlangıcındaki bir tekerlemeyi ve onun eşliğindeki ebe seçme eylemini anımsayın. Tekerlemenin bütünü “aldım verdim ben seni yendim.” Kavramın adı ebe seçmece. Uygulanışı da şöyle: İki oyuncu yaklaşık 10 m.lik bir aralıkla yüz yüze durur. Biri her seslemde bir ayak ötekine doğru ayaklar. Ayaklarlar öne getirildiğinde ne üst üste ne de aralıklı basmalıdır. Başlayan oyuncu 9 ayak sonra durur ve sıra karşısındakine geçer. O da 9 ayak yaklaşır... Sonunda bir oyuncu arayı kapatıp diğerinin ayağının ucuna dokunursa o kişi ya da onun kümesi oyuna başlama sırasını kazanır.

Verişmedeki iki yönlülüğü söyleşmeye aktarıp “diyalog”un kendini ele vermeyen anlamından sıyrılabiliriz. Konu yazıysa sözle söyleşmede olduğu gibi yazıda da diyalog yerine karşılıklı konuşma daha anlaşılır gelir. Diyalogu ilk kez işiten bir küçük, eğer Rum ekininde yolağında büyümüyorsa, böylece söyleşmedeki sözü, söylemeyi, en az iki kişinin sözleştiğini anlar. Söyleşmeyi uydurukça bulanlar çıkmaz mı! Sanki onlar diyalog yazınca bu bir uydurmaca değil.

Ayrıca söyleşme hiç de uydurma değil. Çok eskiye gitmeden günümüzde akar geçer –kur, rayiç- yazıya baksınlar yalnızca. Söyleşi, söyleşme, sözleşme, söylenme, söyleyiş, söylem, söylen, söylence... gibi sözcükler göreceklerdir kesinlikle. Bunları *sö-, *söz-, *söy- köklerinden türettiren bir dil duygusudur. Tıpkı “global yerine küresel” dedirten duygu gibi. Tıpkı topaksalın küreselden daha anlatıcı, daha anlaşılır olacağı gibi.

Bana göre asıl uyduranlar global diyenlerdir. Global zorlu bir uydurmadır. Çünkü “globe” sözcüğüne ingilizcenin “–al” eki getirilerek hem de “türkçe” denilen bir yazıda yer verilmektedir ki bu yüreksizlik türkçeyi ingilizceye uydurmaktır. Bir halk türküsü “her gördüğün seversin/ sendeki mide midir//” diye sorarak sonlanır.

Yüreksizlik, güvensizlik, atılgan olamama, yiğit olamama sorununa gelirsek eğer arapçanın “küre”sini türkçenin “-sel”iyle aşılayan anlayışta yüreklice bir kurgulama görünür. Aşı tutar ve küreyi anlamayan biri bile anlatılan şeyin hiç olmazsa küre denilen neyse onunla bir bağını, ilgisini anlar. Küre yerine top, topak, toparlak, topalak, topaksal, topça, tombak gibi bir şey neden kullanılmaz, bunu anlamak hiç de güç değil. Biri, bir uzmannn diyebilir ki ama top diye bir sözcük ve bir nesne varken küreye de top dersek anlamları karışmaz mı? Küre de bu bakımdan tek bir nesne değil derim ve bu dili dinleyen biri ders aracı küre, maden hammaddesi eritme küresi, maden çıkarılan ocak ile gezegen olarak küreyi karştırmasa gerek.

Öyleyse dilde sorun ortak türetmeye taraf olanları etkinleştirecek bir edim, içinde başta yazarların, çevirmenlerin, şarkıcıların, seslendirmecilerin, tv sunucularının... yer aldığı bir eylemciler kümesi yaratabilmekte. Onlar aldıkça (bir şarkıya başlama) ortak yaratıcı beğenir beğenmez karşılık verecektir (bir kişinin söylediğini bir topluluğun yinelemesi.) Bu adına ortak dediğimiz aslında yaratılan bir kendililiğin eylemi olacaktır. Dilde bu olay çok bulaşıcıdır. Biriyle konuşurken ilkkez duyduğumuz bir sözcüğü bağlamından kestirerek anlayıp hemen ona veririz. (-Doktora gittim. Anemi kaygısıyla günlerce bunaldım. Bir sağlıkçı benden kan alıp kansayımı yaptı. Şükür her şey yerli yerinde çıktı. -Geçmiş olsun! Aneminin çok sinsi bir şey olduğunu duymuştum. –Sizi gidi dilkansızları!-)

Bir zamanlar birileri havameydanı karşılığı uçak önerip kullandı. Ancak ortak onaycı us bunu beğenmedi ve “uçak”ı gökte uçan aracın, arapça tayyare, tay/kuş gibi uçan aracın adı yaptı. Aynı biçimde topaç varken koni diyen Babilci yasakçı, uyumcu (conformist?) anlayış işbaşında hep. Etkililer çünkü kurumlarıyla, sınıflandırma yetkeleriyle, güç kullanma yetkileriyle herkesi kendi “talim ve terbiyelerine” yargılı ve yazgılı kılıyor. Bir de bunların topluluklar içinde yaşayan siyasal, düşünüsel inancalı, çıkarca onlara bağlı ve beğenileri o egemenlerce oluşturulmuş uyumcu, şakşakçı izleyicileri var.

Eğer global diyen yürekli olsaydı “globsal” derdi.  Globla ilgili bir şey her halde... Çevirmenler bugün de monolog, diyalog, prolog, epilog... diye hiç çevirmeden çevirmeyi sürdürüyor. Aynı durum artık olarak ‘global’da da geçerli değil mi? Bunu böyle eyleyenler hemen “ama kardeşim türkçede bunun karşılığı yok” gürültü toplarını ateşler. Gelişmemiş bir türkçe, gündelik gereksinimleri bile karşılıyamıyor... Ama kardeşim kız kardeşim olmayan çevirmen, o zaman niye bu dile çeviriyorsun? Çevirmeden çevirmeye zorunluysan, olur a, böyleyse durum, yüreklen biraz da bin kökten, bin ekten bir birleştirme, ayrıştırma, üretme, türetme uydurma, yakıştırma, yaklaştırma yarat. Parmaklarının ucunda basabileceğin yazaç düğmeleri var. Bir biçimde bir karşılık yaz ya da gerekiyorsa ayraçlamadan “... başka bir deyişle...” de! Ayraç diye bir araçla açıkla okuyucuya. Dipaçıklama düş, sonaçıklama yaz... “Bir  olumlu düşünce sahibi”, “bir kıyıda evi temaşa ederken” yazmak kolay doğal olarak. Burada olduğu gibi sorun yalnızca a priori yazmakta değil, çevirilerde sayılmayacak denli çok sözdizim uygunsuzlukları da dili bozuyor. Eğer “global”ı olduğu gibi yazmayı sürdürürsen, bir de karşıladığın tümcede sözdizimleri çevirdiğin dildeki gibiyse, çevirdiğin dildeki ekleri olduğu gibi aktarıyorsan... senin adın çevirmemen olsa yanlış mı adlandırılmış olurdun? (Bu tümcedeki “yanlışı” bulduğunuzda bana ulaşın lütfen! Eğer size ısmarlayacağım al şaraplı yemek çağrımı benimseyip gelecekseniz doğallıkla ya da doğal olarak.) İşte bu türetmelerle –uydurmalarla- mızmızlandığımız bu dil belki bir gün gündelik gereksinimleri karşılamaya başlayabilir.

Diyalok nasıl yazılır? Bunu gösteren yazma kılavuzlarını hazırlayanlar bile bazen ayrımına varmadan “diyalog” ya da “diyaloga” yazarlar. (Kılavuz ve karga öyküsü düştü usuma.) Çünkü böyle yazışta diyalogdaki son /g/ sesi bile ne /k/ ne de /ğ/ sesinde yazanı ya da söyleyeni bir işkilden, bir sürçme mi oldudan kurtarır. Ayrıca diyalog yazarken /y/ sorununa hiç girmeyelim.

Benzer yüz yüz sorunla boğuşur yazıcı, sınava giren öğrenci, dilekçe yazan dilekçi... Laboratuar sözcüğünü kurallı yazanlar çok az. Sözcükleri yazarken işkillenmek yalnızca bilgiyle ilgili olmayabilir. Bir sezgidir belki, bir dil duygusudur belki de insanı işkillendiren. Hukuk sözcüğünün bu dile girmesi yıllar yıllar öncedir, yüzyıllar öncedir. Ancak yazarken anlatmaya çalıştığımız dil duygusu kolayca örselenir. Hukuğu göz önünde bulundur bir de, yazarsak ya da hukuku... işin içinden kolayına çıkılamaz. İkisinin de doğruluğu yanlışlığı gösterilebilir. Bunları gösterilebilir kılan ise konulan yazma, söyleme kurallardır. Bir kural nasıl hem doğru hem de yanlış olabilir ki?

Okul yaşamı öğrencilerin evi okula yüz adım uzak olduğunda bile servisli taşımaya dönüşeli her sokakta görülebilen servis araçlarını gördükçe kural ile “ayrık (istisna) sayılan kural?” karşıtlığını düşünürüm. Okul taşıtı, bir yazma kuralının yıkılışıdır. Elbette “taşıdı” demek gülünç olurdu. Hem de “her kuralın bir ayrığı vardır” demek denli. Hele bunu türkçede ses uyumu açısından öykülere uygularsak ayrık olanların kural olanlardan çokluğunu görüp olasılıklı savlamalar içinde şöyle diyebiliriz: saltık, değişmez kural yoksa eğer, kural da yalnızca sınırlıca ussal bir kurmacadır.

Şimdi verişmenin öykülerde geçen bir iki çeşitlemeli anlam göndermelerine bakalım. (Neden alıntılarda Tezcan ile Boeschoten çalışmasını izledim? M. Ergin’e saygısızlık etmeden vurgulamaya çalışayım. Çünkü M. Ergin olanca düşünüsel inancası açısından aşırı İslamtürkçü çevreden olmasına karşın yalnızca Dede Korkut çalışmış olsa bile benim için saygın olurdu. Çünkü ben onu sevmesem bile kendisine duymam gereken saygıyı çekip benden alır. Bunu çalışması, çalışmalarıyla yapar.)

Sırada eğlencelik bulmaca çözme için minik bir karşılaştırma var: “Kafirler yidi ağaç yir karşu geldiler, niye geldünüz yigit bigler didiler. Virişmege alışmağa geldük didiler.” (M. Ergin, Dede Korkut I, s. 188.) “kafirler yedi agaç yer karşu geldiler neye geldinüz yigit yenil  dediler verişmege alışmaga geldük dediler” (Tezcan: 127).  Şimdi var mı bilmem, bu iki resimdeki on ayrımı bulunuz, diye bulmacalar olurdu eskiden. Ben de tanımadığım okuyucuya –nasıl olsa, zorla da olsa birine okuturum diye böyle bir tümce kurduğumun ayrımındayım- öyle mi desem! Ancak ayrımlar “on”dan çok çok artık olsa gerek. Ben yalnızca sözcüklerin ayrımlı yazılanlarını yazayım. E: yidi, T: yedi –T’de /e/ üzerinde bir nokta var. Bunu bilgisayarın yazaçlığında nasıl göstereceğimi bilmiyorum. Belki de belleğe böyle bir im yüklenmemiş. Okullarda çok eskiden yitirttirilen türkmencenin kapalı /e/si, /i/yi okşar /e/ sesi bu-. E: ağaç, T: agac –T’de /g/ üstü nokta, /c/ altı nokta. (Olaki nokta iminin anlamını bilmeyen biri de okur bu kesimi: g noktalıysa “gayn” yani /g/, c noktalıysa /ç/ değil /c/ yani “cim” ile yazılmış demek-.)

Sırada bulmaca karşılaştırmaca: E: niye, T: neye. E: geldünüz, T: geldinüz. E: bigler, T: yenil. E: didiler, T: dediler. E: virişmege, T: verişmege. E: alışmağa, T: alışmaga. Nasıl göstereceğimi bilemediğimden burunsak /n/ sesini esliyorum. Aslında bu ses de “yazaç kırımı”nda ölenlerden. Bu minik karşılaştırmada bu sesin okunuşuyla ilgili E ile T arasında birkaç ayrımlanma var. Ergin’i gördüğümüz bu küçük kesimde bile zorlayan şeylerden biri dilin ses uyumu kuralı olsa gerek. Gerçi başka kesimlerde Tezcan da bilerek ya da bilmeden bu zorlamayla çalışmış. “Yahnı/ yahni” sorununda olduğu gibi. (Bak yukarılar.)

Alıntılanan öykü kesiminin dilsel yorumuna gelince, Kan Turalı’nın verişmeye alışmaya... deyişini seçtiyseniz bunun basit bir yer değiştirme ya da sözdizimi (sentax) bozukluğu olmadığını sanıyorum. Vurgu ve sözcük dizimiyle Turalı onlara “canavarlarınızla döğüşe geldik” diyor. Çünkü bunun önceliğini, verişmenin birincilliğini söyleyen ile dinleyen biliyor zaten. Böyle deyişte bir yürekliliğin (cesurluğun) söylenmeden anlatımı (ifadesi) da var. Sonra sevinçle, çok istemeyle, baş dikliğiyle, gücüne güvenle söylenen “alışmağa” sözcüğü ki, “canavarları kıracağım/ kızınız Selcan’ı alacağım” anlamına geliyor. Yoksa Turalı oraya varlıklı biri gibi mal satıp mal almaya gitseydi, alışverişe ya da alvere, aksataya, ticarete, tecime, canavar döğüşüne, yarışa geldik derdi.

Önceki anlamda olmalıydı ki, karşılayıcılar onları alıp teküre (tekfura, kırala) saygıyla  götürdüler. (Münih <München, Çin<Chine<Çidan/Kitan, kahır, sabır yazma yürekliliği gösteren bir kural neden birden bire pısırıklaşıp tiren, kıredi, kıral, filim, ritim... yazamaz ki?) Zaten anlatıcı da  “verişmege alışmaga geldük  dediler”den sonra “izzet hürmet eylediler ak çadır dikdiler ala kali döşediler agca koyun kırdılar yedi yıllık al şerab içürdiler aluban bunları teküre getürdiler” (Tezcan 127) diye anlatıyor.

Bunları nerden mi uyduruyorum? Çok minik bir ayrımda bile ayrımlılaşan anlamları, ayrımlanan anlamları... İşte bu yüzden mi herkes bir ana dil içinde bile aynı dilden konuşmuyor? Sözdiziminin tansıkları; görklü, şaşkınlık yaratıcı bezekleri. Şunun gibi mi? “Daha çıkmadın mı sen? Sen daha çıkmadın mı? Çıkmadın mı sen daha? Çıkmadın mı daha sen? Sen çıkmadın mı daha?” İşte bu yüzden bazen dil dillendireni ele verir. Birkaç sözcüğü dizen dilin arkasında çoğunda görünmeyen bir niyet, gizli bir duygu, istenilen bir yönlendirme, bir dilek, bir imgesel beklenti... bilerek ya da bilmeyerek o sözdizimini, o sözcükleri, o seslendirişi belirler. Sevdiğiniz birine ne olur, “karnın açsa yemek getireyim” ya da “açsan yemek getireyim” demeyin. Ama bazen bu biçemler “şimdi bir de beni sen yorma! Hayır getirme, de!” anlamlarına gelir. (Hadi ordan seni Freudcu!)

Devam...   Önceki Sayfa
Önceki Yazı:Anarşistler Neden Oy Vermezler - Elisée Reclus
Sonraki Yazı:Tahakküm, Kadın, Para ve Kumbara: Üslupsuzluk ve 8 Mart – Numan Bey
Bir yorum yazın
Siz de görüşünüzü belirtebilirsiniz...

%d blogcu bunu beğendi: