Modern Toplumların Doğayı Algılamaları ve Doğaya Bakışları Hakkında 3 – Jacques Élisée Reclus

Gerçekten insan yeryüzünün yüzeyine, bu toprak alanına sımsıkı dört elle sarılmalı, onun üzerinde güç ve çaba harcamalı, bunun için gücünü kullanmasını bilmelidir. Bununla birlikte mülk sahibi olan, bu sahiplenmenin etkisiyle birlikte gerçekleştirdiği hoyratlık, sertlik ve kabalığa üzülmek, buna pişmanlık duymak engellenemez. Ayrıca bunun yanında Jeolog Marcou[1] bize kıyılarındaki fabrikaları harekete geçirmek, çalıştırıp işletmek için boğazı kesilip kanı kurutulduğundan bu yana Niagara’nın Amerikalı çağlayanının açıkça gözle görülür, hissedilir biçimde bol bol, gürül gürül akışının azalıp eksildiğini ve güzelliğini kaybettiğini bize haber verip bizi bilgilendirdi. Medeni insan için yabancı olan,  bilmediği taşlardan oluşmuş tamamen büyük, kocaman iki kaya duvarı arasında yukarıdan aşağıya gümbür gümbür gürleyerek “suların gök gürültüsünü andıran bir sesle akışı”, yalıyarlardan özgürce olduğu yere gümleyerek döküldüğü, bizimde yakın bir zamanda tanık olup yaşadığımız bu dönemi hüzünle yâd ediyoruz. Bununla birlikte aynı şekilde, tahayyül ederek, hala Chingashook[2] ve Bas-de-Cuir’in[3] soylu figürlerini gördüğümüz özgür ormanların ve engin otlakların, hepsi aynı yükseklikteki bariyerlerle, engellerle, parmaklıklarla düzenli bir şekilde dört yanından kuşatılmış, hepsi de yer yazımsal olarak kadastroya uygun bir şekilde dört ana yöne doğru yön işaretleri konularak çevrilmiş, hepsi de eşit yüz ölçümü ve alana sahip tarlalarla farklı bir şekilde yerinin doldurulup bu şekilde düzenlenebilip düzenlenemeyeceğini kendi kendilerine soruyorlar. Vahşi tabiat öylesine güzeldir ki: O halde onu zapt edip egemenliği altına alan insanın, fethedilip ele geçirilmiş her yeni alanın işletilmesinde ve sömürülmesinde geometrik ve bilimsel bir şekilde davranması, düzenli ve dümdüz çizilmiş mülklerle ilgili sınırların, bayağı, kaba saba yapı ve inşaatlarla onu kendisininmiş gibi ele geçirip zapt etmesi ve bunun ispatı için onu işaretleyip göstermesi gerekli midir? Eğer bu şekilde olmuşsa, toprağın güzelliklerinden biri olan uyumlu, ahenkli kontrastlar, zıtlıklar yakında üzüntü verici bir tek biçimlilik, tekdüzelik ve monotonlukla yer değiştirecektir ne yazık ki. Çünkü her yılın en azından 10 milyonluk insan sayısınca artan, endüstri ve bilim sayesinde muazzam, olağanüstü bir oranla gittikçe artan bir gücü elinde bulunduran toplum çok çabuk bir şekilde tüm gezegen yüzeyinin fethine yürür.Medeni, uygar öncü tarafından ziyaret edilmemiş olan kıtalardan artık tek bir bölgenin bile kalmayacağı gün çok yakındır, er ya da geç insani emek, yeryüzü küresinin her noktasında kendini gösterecek. Ne mutlu ki güzellik ve fayda tamamen eksiksiz, eşsiz bir şekilde birbiriyle bağdaşır, birleşir; ayrıca kesin bir şekilde tarım endüstrisinin en gelişmiş olduğu ülkelerde, İngiltere’de, Lombardiya’da,[4] İsviçre’nin bazı kısımlarında böyledir; toprağı işletenler, manzaraların büyüsü ve çekiciliğine tamamen saygı duymakla birlikte bunun yanında güzelliklerine sanatla katkıda bulunarak onun bol bol ürün vermesini sağlayabilirler. Pek bol olan verimlilik ve zenginlikteki köylerde Flandres[5] içindeki sulama kanalları sayesinde muhteşem bir çayır haline dönüşen; taşlık, kayalık Crau şehri (Fransa’da bir şehir), zeytin ağaçlarının yaprakları altında zirveden aşağıya doğru, kendini saklayan denize uzanan Alplerin ve Apenin dağlarının[6] kayalık kıyıları; gümüş köknarlardan, sedir ağaçlarından, karaçam ağaçlarından oluşmuş ormanlarla donanmış İrlanda’nın kırmızı renkte turba bataklığı dediğimiz batak çayırlar… Bunların hepsi, toprağın, dünyanın yararına onu daha güzel kılan, onu daha güzel hale getirerek toprağı işlemede çiftçinin sahip olduğu bu gücün hayranlık verici örnekleri olarak orada değiller mi?

İnsanın bir şeyler yapıp ortaya koyma çabası dâhilinde dış dünyayı, tabiatı güzelleştirmesini sağlayan ya da bozup harap etmesine sebep olan şeyi bilip anlama meselesi, kendisinin olumlu ve yapıcı olduğunu söyleyen ruhlara anlamsız ve boş gelebilir: en azından birinci sırada önem arz eden bir mesele değildir bu. İnsanlığın ilerleyip gelişme evreleri tam olarak en candan, en yürekten bir şekilde onu sarıp sarmalayıp kuşatan doğayla, tabiatla bağlantılıdır. Kendini belli etmeyen, gizli saklı bir ahenk, bir armoni, toprak ve onun beslediği insanlar arasında yerleşip kök salmıştır. İhtiyatsız ve düşüncesiz toplumlar bulundukları yerdeki güzelliği oluşturan şeylere müdahale edip zarar vermekte sakınca görmedikleri zaman, eninde sonunda daima bu yaptıklarına çok üzülüp pişman olurlar. İşte orada yer, toprak çirkinleşti, işte orada o yüce güzellik, tüm o şiirsellik manzaradan silinip kaybolup gitti, görünmez oldu, tahayyüller, tasavvurlar yitip gider, sönerler, akıl ve espri yoksullaşır, verimsizleşir, alışkanlıklar, görenekler ve bayağılık ruhları zapt edip ele geçirir ve onları bir ölüm uykusuna, uyuşukluğa sevk eder. İnsanlık tarihinde önceden birbirini takip eden birçok medeniyeti yerle bir edip ortadan kaldıran, silip yok eden sebepler arasında, birinci sırada çoğu ulusun onunla geçim sağlayıp beslendiği toprağı çalıştırıp iletmek için kullandığı sert ve hoyrat şiddeti hesaba katmak gerekir tabii ki. Ormanları kesip, yıkıp, devirip bozdular. Yerle yeksan ettiler. Kaynakların suyunu çekip kurumasına müsaade ettiler, nehirleri, taşırdılar, taşıdılar, yerinden ettiler. İklimleri bozup harap ettiler, bataklık ve pis kokular yayan bölgelerle şehirleri çevirip kuşattılar. Sonra da onlar tarafından hor görülüp kötü kullanılan, değeri bilinmeyen tabiat onlara bunun karşılığında onlar düşman olduğu zaman, ona düşman kesildiler ve bir vahşi gibi ormandaki yaşamla ilişki ve bağlantıya girmeye muktedir olamayarak, onunla uyum ve ahengi tutturamayarak, kralların, din adamlarının despotluk ve zorbalığıyla sersemlik içinde giderek alçalıp küçüldüler.  Pline[7]”Büyük verimli topraklar İtalya’da yitirildi, Çok büyük, önemli sahalar, alanlar İtalya’yı görünmez yaptı” demişti; ama eklemek gerekir ki kölelerin elleriyle ekilip işlenmiş olan bu değerli, büyük topraklar, oyuk, dökük cüzam gibi toprağı çirkinleştirdi. Charles-Quint’den[8] beri İspanya’nın herkesin gözü önünde gürültüyle çöküşüne tanık olup bunun şaşkınlığı içinde olan tarihçiler, çeşitli şekilde bunu açıklamaya çalıştılar. Bir kısmına göre, ulusun bu yıkımının asıl nedeni, Amerika’nın altını keşfi olmuştu; arkasından diğerlerine göre, engizisyonun “aziz, yüce kardeşlik” kavramıyla, Yahudilerin ve Mağriplilerin sürgün edilip kovulması, yoldan çıkmış mezhep sapkınlığına verilen; yürek yaralayan, kanlı, acılı ateşe atma cezaları ile teşkilatlanmış, organize olmuş dinsel terördü bu. Aynı şekilde İspanya’nın çöküşünden, Fransa’nın zorbaca merkezileştirmesini ve ayrıca haksızca alınan dolaylı vergiyi suçlu gösterdiler; ama İspanyolların etkisiyle “kuş korkusu nedeniyle”, kuşların korkusundan ağaçları yıkıp devirmeleri, bu türden bir şiddet ve öfke duygusu içinde olmaları, sonuçta bu korkunç çöküşün içinde boşuna değil midir? Yeryüzü toprağı, sarı, taşlı, çıplak, çok kötü ve çok korkunç bir hal aldı, toprak kısırlaşıp verimsizleşti, iki yüz yıl süren bir zaman zarfında azalan nüfus, kısmen, tekrardan uygarlık yolunda geride kaldı, çağdaşlıktan uzaklaştı. Küçük kuşlar cezalandırıldı; intikam duygusunun kurbanı oldular.

O halde, bizim, birçok insanı saran bu cömertlik duygusunu şimdiden sevinç içinde selamlamamız gerekir, yani diyeceğimiz şu ki, en iyi en şanslı olanları, bakir ormanları, deniz kıyılarını, plajları,  dağların boğazlarını baştanbaşa kat etmekte, tabiatın ilk halindeki güzelliğini muhafaza ettiği yeryüzünün bütün bölgelerinde buluna tabiat alanlarını ziyaret etmektedirler. Hissedilen şu ki, ahlaki ve entelektüel bir azalmanın, düşüşün üzüntüsünün etkisiyle dar kalıplı ruhların çağdaş medeniyetin tanıklığını ve kanıtını gördükleri birçok çirkin, düşük ve verimsiz şeylerin bayağılığını, yeryüzü toprağının harikulade sahnelerinin manzarasıyla ne pahasına olursa dengelemek gerekir. Tabiatın dolaysız olarak incelenip araştırılması ve onun olgusal görüngülerinin düşsel ve düşüncesel seyri âlemi, eksiksiz, dolu ve tamamlanmış olan her insan için eğitimin ve gelişimin başlıca esas unsurlarından biri olması gereklidir; ayrıca her bireyin içinde, bireyin dağların en yüksek doruklarını zevkle, kolayca aşıp tırmanabilmesi için, uçurumlara korkusuzca bakabilmesi için ve tüm fiziki varlığının bütünlüğü içinde güçlerin bu tabii dengesini muhafaza edebilmesi için kaslarıyla ilgili güç ve ustalığını geliştirip pekiştirmesi gereklidir. Bu denge olmaksızın asla bir melankoli örtüsü olmanın yanında, onun altında yatan ancak ondan çok daha güzel olan kır manzaraları fark edilmez. Modern insan, toprağın üzerinde onun önünden geçen, olup bitip cereyan eden şeylerin tüm erdemlerini, etki güçlerini ve niteliklerini kendi kişiliğinde birleştirip bütünleştirmek zorundadır; medeniyetin ona vermiş olduğu engin imtiyaz ve ayrıcalıkları hiçbir şekilde bırakmadan, hiçbir şeyden vazgeçmeden, eski çağlardan, antikiteden gelen gücünden de hiçbir şey kaybetmemek zorunda, bununla birlikte, tabiatın olgusal olaylarının bilgisi, ustalığı, zekâsı, güç, sertlik ve canlılığı içinde olup hiçbir vahşiliğe ödün vermemeli. Grek cumhuriyetlerinin güzel zamanlarında Helenler, çocuklarını, hidayetli, kibar, güçlü ve cesaretli kahramanlar yapmaktan daha az hiçbir şey düşünüp istemezlerdi; aynı şekilde bu genç nesillerde erkeğe yaraşır, cesur, korkusuz tüm nitelikleri uyandırarak olur. Onları tabiata doğru sürükleyerek ve onları tabiatla etkileşim halinde olmalarını sağlayarak, tabiatla kaynaştırarak olur. Modern, çağdaş toplumlar, kendi ırkının yeniden canlanıp dirilmesi, oluşmasıyla her tür gerileme ve çöküşe karşı kendilerini güven altına alabilirler.

Rumford’un[9] uzun zamandan beri söylediği şuydu:  “Tabiatta aradığınız her şeyin daha fazlasını, yine tabiatın içinde fazlasıyla bulursunuz”. Bilim adamı, bulutları ya da taşları, bitkileri ya da böcekleri incelesin ya da hatta diyelim ki dünya küresinin genel yasaları üzerinde çalışsın, her zaman ve her yerde umulmadık, hesapta olmayan harikuladelikler keşfeder. Sanatçı, güzel manzaraların ardı sıra aralıksız sürüp giden, içi içine sığmayan bir tür sevinçle dolu ruhsal bir karaktere, görme duyusuna ve bakış açısına sahiptir: Topraktan gelen ürünleri kullanıp bunlara işlevsellik kazandırmaya çalışan sanayici etrafındaki daha henüz keşfedilip kullanılmamış zenginlikleri görmekten geri durmaz. Tabiatı tabiat olduğu için sevmekten memnun olan, basit ve sade insana gelince, orada mutluluk, sevinç ve neşe bulur. Bunun yanında mutsuz olduğu zaman, onun üzüntü ve acıları, hür ve engin kır manzaralarının etkisiyle en azından hiç olmazsa azalır, yatışır. Gerçekten de, sürgün edilmiş olanlar ya da daha doğrusu doğduğu yerinden, vatan toprağından sürgün edilmişler gibi yaşayan, derecesinden düşmüş bu düşkün zavallılar, en güzel, en mükemmel yerde olsalar bile, arkadaşsız, yabancı, tanınmayan biri, tek başına kimsesiz biri olduklarını hissetmekten geri durmazlar, bundan kendilerini hiç alıkoyamazlar. Ayrıca umutsuzluk yarası onları daima kemirir durur. Bununla birlikte onlar da, onları çevreleyen, kuşatan ortamın tatlı, hoş etkisini nihayetinde hissederler. En diri, en canlı acı ve üzüntüleri yavaş yavaş, yeryüzü toprağının güzellik ve iyiliklerle sunduğu her şeyi, acının imbiğinden geçerek arıtılıp inceltilmiş bir duyuyla değişerek oların anlamalarını sağlayan bir tür melankoli haline geçer, melankolikleşirler. Yaprakların hışırtılarını, kuşlarını cıvıltısını, pınarların mırıltısını takdir edip sevmesini bilirler. Bunun yanında, eğer tabiatın bireyler üzerinde onları sakinleştirip yatıştırmak ya da onları güçlendirip sağlamlaştırmak için bu kadar çok etkisi varsa, bu etki yüzyıllar boyunca tüm insanların kendilerinin üzerinde de olamaz mı? Hiç şüpheye yer bırakmaksızın buradan uzak, büyük, muhteşem ufukların manzarasına bakınca, gelecekte dağlar, yaşayan insan nüfusunun değer ve niteliklerine katkıda bulunacak görünüyor ve Alplerin, özgürlüğün ana vatanı olarak gösterilmesi hiç de yabana atılacak boş bir ifade değil.

(SON)

Çeviren: Buket Şahin

[1]Jules Marcou-Jeolog, 20 Nisan 1824-17 Nisan 1898, Salins-lesBains, Fransa, ilk defa Amerika ile birlikte dünya jeolojik haritasını yayınlamaya cesaret etmiştir.

[2]Chingachgook; Son Mohika filminin başrol oyuncusu Kızılderili karakter.

[3]James Fenimore Cooper; 15 Eylül 1789-14 Eylül 1851 Amerikalı yazar; Son Mohikan, Chingachgook onun romanlarından uyarlanmış filmlerdir.

[4]Kuzey Batı İtalya’da Alpler ve Po nehri vadisi arasındaki bölge.

[5]Flanders; Kuzey Fransa, Belçika ve Güney Batı Hollanda toprakları arasında kalan tarihi bir bölge, Kuzey Avrupa’da bulunan eski bir ortaçağ ülkesi.

[6]Apeninler, İtalya yarımadasında bir dağ zinciri, Alplerin bir kolu.

[7]Pline l’Ancien, 23-İ.S. 79, GAİUS PlinusSecundus, Roma İmp. Dönemi, tarihçi, yazar, avukat, tabiat bilimci; bilim tarihindeki yerini insanlık tarihinin ilk ansiklopedisi sayılan dev yapıtı “Doğa Tarihi” ne borçludur.

[8]V. Karl, 1500-1558, Kutsal Roma –Germen İmparatoru, Belçika’da doğdu, İspanya’da öldü; Avrupa’yı Katolik bir imparatorluk etrafında birleştirmeye çalıştı.

[9]Benjamin Thompson, Kont Rumford, 1753-1814, fizikçi, bilim adamı.

Önceki Yazı:Tahakküm, Kadın, Para ve Kumbara: Üslupsuzluk ve 8 Mart – Numan Bey
Sonraki Yazı:Bakunin’den Bitmemiş Bir Prometheus Operası - H. İbrahim Türkdoğan
Bir yorum yazın
Siz de görüşünüzü belirtebilirsiniz...