Çıplaklık (Nudite) ve Giyim-Kuşam Meselesi – Jacques Elisée Reclus

"Oysa nasıl ki Yüce Sermaye’nin, Devlet’in ve Hıristiyanlık dünyasının artık kalıntıları daima hükmetme halindedir, işte moda da hala aynı bu şekilde hükmetmektedir. Bu yüzden, sayılamayacak kadar çok olan tedarikçilerin, tüccarların çıkarlarını temsil eden ve küçük şahsi tutkulardan oluşmuş sonsuz bir uyum ve bütünlüğe karşılık veren, onu doyurup tatmin eden modanın, yeni bir sanat düzeninin ve yeni bir sağduyunun karşısında, zorla ya da gönüllü olarak ister istemez pes edip vazgeçmesi hiç ümit edilmemektedir"

Çıplaklık ve giyim kuşam meselesi, fiziksel, sağlık, sanat ve ahlaki sağlık açısından kuşkusuz her biri için ayrı ayrı oldukça fazla önem taşıyan bir meseledir: Ayrıca zamanın hiçbir tartışmanın önünde geri adım atmadığından dolayı kafaya takılan şeyi belirtmek de gereklidir. İşte burada insan özgürlüğünün son kazanımlarından birini buluyoruz: daha şurada ne ki, birkaç yıl önce içinde giysilerin gerekliliğinin tartışılabildiği her önerme peşinen ahlaki açıdan zararlı olduğu gerekçesiyle reddedilirdi. Dinle kutsanmış çok eski kaynaklı, ahlaki olarak tartışmasız kabul edilmiş bu fikrin etkisiyle, sözde medeni denilen o günün toplumunda bel bağlayıp kendilerini kaptırdıkları şey şuydu; muaşeret adabı ve görgü kuralları direk olarak kıyafetlerle kıyaslandığında birçok halkta farklılıklar bulunur. Şık ve güzel bir kadın çıplak ayakla yürüyen bir erkeği hiç görmemiş gibi yapar; eşsiz mükemmelliğiyle hareketin organları, insanlık düşüncesinin kullanılması ve ifadesinde düzen koyucu ve sağlayıcılar olan ellere sıklıkla eldiven giydirilir; maddi açıdan çalışmak mecburiyetinde olmayan Hıristiyan kadınlarının çoğu, modadan başka despotluklara maruz kalmaksızın Müslümanlara özgü bir tarzla, suratlarına kadar örtünerek gezerler: Hatta öyle ki kafaları bile açıkta değildir, gözükmez; tülden ya da bürümcükten sise benzeyen bir perdeyle bakışların ve tabiatın arasında bir yerlerde sanki bir aracıymış gibi dururlar; hatta kumaşın üzerinde nakışlarla süslenip işlenmiş kırmızı ya da siyah benekler yanağın üzerine düğmeler serpilmiş gibi ya da gözlerin üzerine perde çekilmiş gibi görünürler. İtibar gören anlaşmalar bu şekilde istiyor, çünkü aynı şekilde başka koşullar açısından da toplumun örf ve adetlerini belirgin bir ışık altında görünmesi gerekmektedir. Charles Quint’in[1], onun Anvers[2] şehrindeki girişte, en asil, en soylu ailelerin ruhları, efendinin maiyetindeki alayda çıplak görünme onur ve şerefine nail olmak üzere birbirleriyle dalaşıp çekişirlerdi, sanki Direktuvar[3] yönetimi altında, iyi bir arz ve endamın gerektirdiği icapları yerine getirmek için transparan kumaşlarla giyinmek gerekliymiş gibi. Ama bununla birlikte şunu söylemek gerekir ki; din, resmi ahlak kurumu, açıkçası örf, adet ve geleneklerin aldığı bu yolu, bu sapışı hiç beğenmezler ve nihayetinde Tyrol[4] ve Britanya[5] gibi bazı ülkelerin yaptığını yapıp, geleneksel kıyafetlere razı oldular. Sanki bu, en büyük günaha kışkırtıcı olduğuna hükmedilen kadının içindekini görmüş olan “Kutsal Kilisenin” amacıymış gibi.

Aslında söz konusu olan; çıplak olmanın mı, giyinik olmanın mı bedensel ya da ahlaki, maddi ya da manevi anlamda insanın uyumsal gelişimi için daha hijyenik, daha sağlıklı olduğunu bilmektir. Birinci olguya bakarsak bu hiçbir şüphe götürmüyor. Hijyenistlere göre, bu, çıplaklık meselesi üzerinde düşünülüp yargıya varılmış bir meseledir. Şüphe yoktur ki deri, havayla, ışıkla, dış dünyanın değişken fenomenlerine açık bir şekilde maruz kaldığı zaman doğal işleyişine, dirimselliğine ve canlılığına yeniden kavuşur. Terleme artık engellenmez ve rahatsızlık vermez; vücut organlarının fonksiyonları yeniden düzenlenir, iyileşir, vücut sağlığına kavuşur; aynı zamanda daha zinde, daha sağlıklı, hem de daha esnek olur; artık güneş ışığından yoksun kalmış, yitip gitmiş, yalıtık bir bitki gibi sararıp solmaz. Hayvanlar üzerinde yapılmış olan deneyler de ispatlamıştır ki deri ışığın etkisinden uzak kaldığında, alyuvarlar hemoglobin oranıyla aynı şekilde azalma gösterir. Yani şöyle ki, hayat daha az aktif, daha aza yoğun bir hale gelir. Ayrıca bununla ilgili bir örnek verecek olursak, medeniyetin yayılması, ilerleyişi, bunlar illaki çok gerekli gelişmeler değildir, önemli ve gerekli olan onları bilimin kontrolüne tabi tutmak, onun egemenliği altına vermektir.

İnsanlar arasındaki örnekleri ele alalım: Bütün turistler ve gezginler, pamuklu bezlerin, yünlü kumaşların dağıtıcısı olarak çalışıp didinen misyonerler Okyanus dolaylarında ortalığı kasıp kavurmadan önce Polinezyalı[6] erkeklerin  en yakışıklı erkekler olduğu konusunda hemfikirdirler; aynı şekilde bilinmektedir ki sanatçıların, gençlerin ve güçlülerin mücadele ettiği harikulade Hellade’de[7], açık havada toplanan halkın önünde çıplak ayaklarla koşup oynamalarına benzer şekilde hiçbir yerde böyle soylu güzellik anlayışı yok. Aynı şekilde giyim kuşam ve beslenmedeki usul eksikliğiyle tehlikeye sokulan insan sağlığı ve güzelliğini onarıp eski haline geri getirme arzusuyla dolu günümüz hijyenistlerinin onları aydınlığa ve açık havaya alıştırmak için hastalarının giysilerini çıkartmaya başlıyor olmalarından bihaberiz. Kuzey İskoçya’ya kadar tüm Batı Avrupa’da, güçsüz zenginlerin çıplak ciltlerini güneşin ve rüzgârın canlandırıp diriltici etkisine maruz bırakmak için geldikleri kuruluşlar açılmıştır.

Şüphesiz ki İskandinavya gibi soğuk bölgelerin hatta Avrupa’nın hemen hemen bütün kalabalık nüfuslu bölgeleri gibi ılıman iklimli ülkelerin iklimleri, Okyanusyalıların tadını çıkarıp faydalandığı iklimlerle karşılaştırınca çok sert ve çok çetin iklimlere sahiptir. Fakat bunu yanında giysilerden tamamen çok farklı başka bir şey olan, çuha kumaşlar ve koruma örtüleri soğuktan korunmayı garanti ederler. Son dönemlere kadar ki, İngiliz yapmacıklığının, ikiyüzlülüğünün, geleneklerinin henüz bulaşmadığı Japonlar kendilerini, çıplaklıklarını saklama konusundaki adabı muaşeret kurallarına kesinlikle mecbur hissetmezlerdi ve birlikte banyo yaparlardı; Japonya’nın adetlerine göre sanatçıları, kuşku götürmeksizin, resim fırçası kullandıklarında hareket muafiyetlerini devam ettirirler ve vücut organları ve kasları serbestçe hareket eder ve açıkta, ortadadır. Tenin çıplaklığına karşı kilisenin ilenç ve lanetlerine rağmen insanlık formunun derin iman tavrını koruyup muhafaza eden eski Avrupa’mızın medeniyetini kurtarmış olan heykel ve yontu sanatçılarıdır, ressamlardır bunlar. Hem bununla birlikte kanunun bizi katlanmaya zorladığı örtüler olmadan insanı tanıtma hakkını sert kavgalarla kazandılar.

Sağlığın dengesi, vücudun normal işleyişi, insan vücudunun “kendi kefenlerinden kurtulması”nın mümkün olmayacağı aynı uzunluktaki süreç dahilinde medeni insanı tehdit etmeye devam edecek olan soğuk ve sıcak olgularından ileri gelen hastalıkları tam olarak düzeltip iyileştiremez, öyle ki, insan tam da Şilili bir yerlinin söylediği gibi “tamamen ne ise o, kendi gibi” bir daha olmayacak. Ama bu özellikle ahlaki sağlık açısından öyle olduğundan çıplak güzelliğin düzeltilip eski ilk haline getirilmesi gerekli olacaktır, zira kostümün, iç çamaşırların, takıp takıştırmalıkların yapmacıklığı, aptalca bir kendini gösterme merakıyla, kölelere has taklit etme ruhuyla ve özellikle de binlerce zevksizlik maharetiyle çok fazla sıklıkla toplumun genel olarak kokuşup bozulmasına neden olan durumlardan ileri gelir.

Sık sık baştan çıkmış, ahlakı bozulmuş genç erkeklerin, insan formuna tam bir saygıyla kadın modele göre büyük bir titizlikle ve sofuca resim yaptıkları ve daha sonrasında, incik boncuk ve süs eşyaları ile giyinip süslenmiş kadınlarla ilişki kurmak için haylaz ve hovarda düşüncelere kapılarak gittikleri Güzel Sanatlar okullarında, bu durum kolayca değerlendirilip, yargıya varılabilir: Moda, aşırıya kaçan doyumsuzlukları, aşırı arzuları kışkırtıp ortaya çıkarmak için özellikle kıyafetleri kesip biçmiştir. Çıplak güzellik ise yabancı maddelerden kurtulup daha bir güzelleşir soylulaşır; aldatıcı ve yalana dayalı giyim kuşam değerini yitirir ve bozulup yolunu kaybeder.

Oysa nasıl ki Yüce Sermaye’nin, Devlet’in ve Hıristiyanlık dünyasının artık kalıntıları daima hükmetme halindedir, işte moda da hala aynı bu şekilde hükmetmektedir. Bu yüzden, sayılamayacak kadar çok olan tedarikçilerin, tüccarların çıkarlarını temsil eden ve küçük şahsi tutkulardan oluşmuş sonsuz bir uyum ve bütünlüğe karşılık veren, onu doyurup tatmin eden modanın, yeni bir sanat düzeninin ve yeni bir sağduyunun karşısında, zorla ya da gönüllü olarak ister istemez pes edip vazgeçmesi hiç ümit edilmemektedir. Buna daha az bel bağlıyoruz çünkü moda bütün geçmişlerin mirasıdır. Mevsimler geçtikçe, yüzyıllar geçip gittikçe moda değişiyor, ama bunun yanında, her zaman olduğu gibi imgelenip kafada tasarlanması gittikçe azalmaktadır: Birdenbire bir uç noktadan diğerine hoplayıp zıplar, ama her zaman daha önceki tanıdık bildik şekillere bürünerek. Eskilerin takıp takıştırma ve kendini süsleyip püsleyip güzelleştirme hallerinin hiç biri tam olarak kaybolmuş değil, hatta zarif, şık sosyetelerde bile devam etmektedir. Birçok erkek hala kendilerine dövme yapıyor, ayrıca günümüz amiralleri arasında bile görülebilmektedir, öyle ki; tören eldivenleri başparmaklarının dibine maviyle işaretlenmiş bir çapayı gizler. Avrupalı kadın Hintli kadınlar gibi burun deliklerine halka takmazlar, ama kulaklarına takarlar; yabanıl, vahşi kadının kolyesini hala muhafaza edip sürdürürler, tutsak kadının bileziğini takıp taşırlar. Ayrıca kendilerini çadır direğine bağlayan zincire hala takılı kalmışlardır. Günümüz toplumunda ilkel insanı, savaşçı bir kendini gösterme ve savaşı seven bir övüngenliğin simgesi olarak böyle bir erkeği temsil eden asker, savaş alanında, düşmanın dikkatini çekip mermilerine maruz kalma tehlikesine rağmen, rengârenk tüylerden, plaka levhalardan, ışıl ışıl parlayan metallerden ya da minede yapılmış haçlardan, göz alıcı renklerdeki rütbe şeritlerinden, püsküllü saçaklarla, apoletlerle bir güzel süslenip donanmıştır.

Ama eğer tüm gücüyle erkek çoğunluğu içinden sivrilip kendini göstermek isteyen zengin sınıflarda, gösteriş ve şatafat aşkı, sınıfların ayrımını sürdürüp devam ettirir, hatta bunun yanında daha fazla harcamalar yaparak bu ayrımın artmasına yol açar, demokratik kalabalıklar, kıyafetler yüzünden giderek birbirlerine benzeme eğiliminde olurlar: Bu çok önceden beri, hala da süregelen bir gelişmedir. Birçok ülke bakımından, zengin ve fakir arasında artık pek bir ayrım yok, çünkü zevkine düşkün, hatta bir eli yağda bir eli balda zenginlik içinde yüzen insan sadelikle giyinir ve temizlik tabii herkesin nezdinde kuraldır, hatta daha az zengin olanlar için bile. Üstelik, emekçi, işçi kadınların kıyafeti erkeklerin kıyafetine benzer; birçok devrim hareketleriyle özgürlüğü elde etmek isteyen bu kadınlar, çiçekli şapkalar, dar korseler ve ağır kıyafetlerden yakalarını kurtarmanın yolunu bulmuşlardır.

Olumlu olarak kesin bir gelişme de kıyafetin özgürlüğü babında gerçekleşti ve her şeye rağmen hijyenliğe biraz daha yaklaşıldı. Ama eskiden Yunanlı erkeğin kundak bezlerinde sıyrılmış olarak güneşin ışığında gezip dolaşma hakkını, çağdaş, ilerici erkeğe bırakan büyük ahlaki ve estetik devrim, bu büyük devrim, çağdaş insanın bütün tutkuları arasında hala olsa da, bu devrimin gerçekleşmesi çok zor görünüyor.

Çeviren: Buket Şahin

Not: Elisée Reclus’un “İnsan ve Toprak” adlı eserinden…

İtaatsiz’in Notu: Bu makaleyi okuyanların sitemizde yayınlanmış bulunan moda ve tüketim kültürünü ele alan “Tüketim Toplumunda Güzel Olmak – Nurşin Altunay” adlı yazıyı da okumalarını tavsiye ederiz.

[1] Charles v, 24 Şubat 1500 Belçika-21 Eylül 1558 İspanya, Kutsal Roma-Germen İmparatoru.

[2] Belçika’da bir şehir, efsaneler şehri; efsaneye göre nehri geçmek isteyen gemicileri vergiye bağlayan dev Antigoon, vergi ödemeyenlerin sağ elini kesip sonra da nehre atarmış, bu yüzden Flamanlar Antwerpen derlermiş, yani “Hand werpen=el atmak”. Bazı tarihçiler de “aan het werpen=dalga kıran” dan geldiğini söylerler.

[3] Fransız Devriminden sonra 1795-1799 arasında Birinci Cumhuriyet boyunca devam eden  bir siyasi yönetim şeklidir, aralarında yasa, yürütme gücü ve bakanların zorbalıktan kaçınmak için kurduğu ve bulunduğu beş yönetici ve bakanlardan oluşmuştur, Beşyüzler Konseyi, yaşlılar konseyi ve iki yasama odasını seçerler, kraliyet ve devrimcilerin komplolarına maruz kalır ve uzun sürmez.

[4] Avusturya’da bir bölge.

[5] Fransa’da, İngiltere’den 7. Yüzyılda kaçan keltlerin yerleştiği bir bölge.

[6] Polinezya: Büyük Okyanus’ta Fransa’ya bağlı Fransa Denizaşırı Bölgeler Topluluğu üyesi bir bölge.

[7] Eski Yunanistan’da merkezi bir bölge.

Önceki Yazı:19 Teknoloji Toplumu – Büyük Umutlar - Jacques Ellul
Sonraki Yazı:Oğuz Destanlarını Yeniden Okumak - Aruz’a Sözlükçe (Z) BayRam Bey
Bir yorum yazın
Siz de görüşünüzü belirtebilirsiniz...

%d blogcu bunu beğendi: