Nietzscheci Darbe – VI. Nietzsceci Ütopya: Dionysus ve İslam, Kimsen O Ol, Devlete Karşı… - Peter Lamborn Wilson (Hakim Bey) -6-

Size söylüyorum. Dans eden bir yıldıza can verebilen biri hala kaosa sahiptir. Size söylüyorum: içinizde halen kaos var.” [TSZ 129]

"Tehlikeli bir şekilde yaşa! Kentini Vezüv’ün eteklerinde kur. Gemilerini bilinmez denizlere yolla! Kendinle ve emsallerinle savaş içinde yaşa! Siz bilginin arayıcıları, Mal sahibi ve düzen koyucu olmadıysanız soyguncu ve fetihçi olun! Sen utangaç karaca gibi ormanlarda gizlice yaşamaktan hoşnut olabildiğinde, bu çağ çoktan geçmiş olacak. Bilgi için en son araştırma hedefinin dışına ulaşacak; o yasayı ve sahip olmayı isteyecek!” [GS 228/283]1.NİETZSCECİ ÜTOPYA

Hayal ve Sorumluluk. – Sen her şeyin sorumluluğunu üstlenmeyi istiyorsun! Hayallerin hariç! Ne sefil zariflik, ne istikrarsız cesaret! Hiç bir şey senin hayallerinden daha fazla senin değildir! Hiçbir şey senin kendi çalışmandan daha fazla senin değil!

Daybreak, 78

“Sağ” ve “Sol”, herkesin bildiği gibi, eski Fransız Meclisinde sıraların düzenlenmesinden, iki aşırı kanadın birbirinin yanında oturtulmuş olmasıyla oluşturulun dairesel meclisten türer. Belki bu yakınlığın safi rastlantısı iki hizip arasında mutlak bir birikime neden oldu. –fakat aşırı uçların bu çekiciliği fiziksel yakınlık olmadan da kimi noktalardan ortaya çıkabilirdi. Aşırı uçta olanlar, her şeyden sonra, tümüyle aşırıydılar. Ve ideolojiler, ideologların bizden (kendi kendilerine) inanmamızı istedikleri gibi saf değildir. Her Idea organik tamamlanmamışlık ya da gerçek olmamanın üstünlüğü ile herhangi bir diğer Idea’yi yansıtabilir ya da soğurur ya da içerebilir. Stalin ve Hitler bir pakt kurabilir ve ideoloji bunları bağdaştırabilir. Bugün bunu Rusya’da, “kırmızı/kahverengi” Milliyetçi Bolşeviklerden görebiliyoruz. 19. Yüzyılın sonlarında Sorel ve Proudhon’un havarileriyle, ciddi “Solcu” düşüncelerin mantığının takibinden “Sağ”a, Monarşizm yada Faşizmin içinde de görebiliyoruz. Eğer Otonomi ve Otorite deneyimde basitçe farklılaştırılabilir olarak ortaya çıkarsa, kâğıt üzerinde bunların ayırdına varılmayabilir belki. –ve onlar kâğıt üzerinde “dikkatlice” ayırt edildiğinde, psikolojik seviyede ya da “gerçek yaşamın” karmaşasında onları ayırt etmek zor olabilir. Örneğin, birinin özgürlüğe dair arzusu, bir soyutlama olarak tüm toplum üzerine bir projelendirme olarak geçirilebilir- bu bir anarşist olabilir. Fakat benzer bir istem bir özel grup (ulus, ırk, sınıf, klik) üzerinde dışlanmış bir diğer gruba –“özgürlük düşmanı”- herhangi bir psikolojik ya da bilişsel uyumsuzluk olmaksızın projelendirilebilir. Sonuç olarak biri herhangi bir rahatsızlık duymaksızın orijinal durumundan “feragat edebilir”; biri “kendince doğru” kalmıştır. Eğer bu böyle ise, bu Marksizm gibi katı bir ideoloji olsa bile, daha az sistematik sistemlerin ya da anarşizm gibi anti-sistematik, özellikle onun Proudhoncu ve Sorelci eğilimleri ya da onun Nietzscheci/Stirnerci kanadı için doğru olmak zorundadır. “Tarih” herkesi aptal gibi göstermek için, tüm sebepleri umutsuz kılmak için kullanılabilir.

Walter Kaufmann aksini düşünmesine rağmen, Nietzsche’nin düşüncelerinde “faşistçe” elemanlar vardır: - Savaşın yüceltilmesi, örneğin, ya da iktidar-eliti kavramı. Nietzsche’nin kendisi bir yerlerde eşit derecede iğrenç ve büyük sevinç ile Nietzsche’yi yaşama deneyimine sahip biri olarak kendi mükemmel okuyucusuna tanımlar. Bu itibarla, kimse onu “bağlam dışına almak”sızın - birisi onun deliliğini paylaşmak istemeksizin- onu “kullan”amaz. Faşistler de her ne istedilerse buldular onda. Fakat Nietzsche ayni zamanda anti-milliyetçi (ve “iyi Avrupalı”), anti-anti-semit, Yahudi ve Müslümanlara hayran, bir sex-radikali, pagan bir “özgür ruh”, aydınlanma rasyonalizminin bir yandaşı, bir “nihilist”, bir “bireyci”, vs., vs. Emma Goldman’in işaret ettiği gibi onun “Aristokrasisi” kandan yada servetten gelen bir aristokrasi değil, ruhun aristokrasisiydi. Birileri Marks’ta “faşistçe” elemanlar olduğunu da söylemişlerdir –devletin yüceltilmesi, bürokratik merkeziyetçiliği- ki anti-semitizme kadar uzanabilir! Nietzsche’ye bu dikiz-aynası yaklaşımı özünde değersizdir. Bırakın ölüler kendi ölülerini gömsün. Kaufmann, insanlar Nietzsche’den “bağlamın dışında” alıntılar yaptığında üzülmektedir. Fakat o halde –başka biri nasıl Nietzsche’den alıntı yapar? Her alıntı yazarın tüm çalışmasının gövdesinde yalnızca zor yoluyla silinir ve sonuç olarak herkes kendi alın teriyle ve bununla birlikte başkalarına derin bir borç içerisinde yaşar. Nietzsche’nin durumunda, ya da herhangi bir durumda, sistem yoktur.

Mavrocordato ve İskitler açıkçası Kuman Bölgesi Otonom Sancağını Nietzschegil bir ütopyaya çevirmeye teşebbüs ettiler. Bunu yayınlanmış olan ve sonra tekrar yayınlamış oldukları Akşam Yıldızı’nda yazmış olduklarından dolayı biliyoruz. Bu deneyimin yaşadığı iki yıl boyunca üretilmiş en önemli belge Anayasa için teklif edilmiş olan bu taslaktı. Bu ilkeler Geçici Hükümet tarafından “(hükümetin “geçici” kalmasından bu yana)” Geçici olarak” kabul edilmişti. Bu tesadüfen ya da kasten de yapılmış olabilir. İnanıyorum ki İskitler her şeyi mümkün olduğunca gevşek ve askıda bırakmayı tercih ettiler. Devletli olmanın tüm seviyeleri çok sert, değişmez ve tüm iyi Nietzschelerin nefret ettikleri bir şeydir. “Kimsen, O Ol” – Nietzsche, (eski zaman şairlerinin en Nietzschecisi olan) Pindar’daki bu sözü tekrarlamaktan asla bıkmaz. Ve Ol’manin işlemi ölünceye kadar asla bitmez. Daha günlük olağan bir seviyede, Geçiciler, Müttefikler ya da Romanya’ya karşı geri adım atamayacakları herhangi bir hareket geliştirmekten kaçındılar; onlar “haklar”, “anayasa” ya da “bağımsızlık” gibi bazı yüksek kalkanları savunmakla birilerinin öfkesini üzerlerine çekmek arzusunda değildiler. Mavrocordato, Kuman Bölgesi ve tüm insanları için en iyisi ne ise onu yapma arzusunda idi. Bu bazı “felsefi” ya da ideolojik amaçlar için değildi. Kendi kendindeki bu kararlılık bayağı Nietzscheciydi.

Biri, nasılsa, bu temayülün pratikliğini sorgulamalıydı. Akşam Yıldızı’nda sızan ve onların eylemleriyle değerlendirmeler yoluyla görülmektedir ki Mavrocordato ve yoldaşları kendi kendilerini gelecek olarak gören genç romantiklerdi. Onlar düşüncelerinin yayılıp kabul bulacağını –savaş sonrası Avrupa’sının Vahiysel atmosferi bu çeşit garip kuramları cesaretlendirmişti- bekliyorlarmış gibi konuşmaktaydılar. Batı uygarlığının çöküşü günbegün beklenmekteydi; Rus Devrimi sonun başlangıcı olarak görülüyordu. Kuman Bölgesi, Münih, Fiume ya da Limerick Sovyetleri deneyimlerinin pratik olmadığını ve başarısızlığa mahkum olduğunu biliyoruz. (Acılarımızdan dolayı) biliyoruz ki Batı uygarlığı çökmeyecekti ama yenilenmekteydi [ başka bir şekilde vücut bulacaktı]. Ve 1989-91’de sermayenin zaferi ile son bulan “soğuk savaş” ve savaşın tüm bir yüzyılına ulaşmasına ilişkindi hepsi. Fakat 1918’in Devrimcilerinin böyle bir bilgi sahibi olmalarını beklemek de haksızlık olurdu. Gustav Landauer (olmuş olduğu gibi) mükemmel bir şekilde biliyordu ki o Münih Sovyet’ine katıldığında Münih Sovyet’i mahkûm edilmişti. O ayrıca öleceğinin önsezisine de sahipti. Fakat samimi bir Nietzscheci varoluşçu olarak o yapabileceği her şeyi yaptı. – evvela kendisi için, kendi kendisi olmak için- ve ikinci olarak gelecek için, diğer bir dünyanın-varlığını-miras almak için. Fakat bu dönemin asilerinin pek çoğu böyle bir öngörüye sahip değildi. Öngörü sahibi olduğumuzu düşünen biz, belki de sadece çok yorgunuz. “Dionisosçu Pesimizm” bilir, fakat bilgisine rağmen, cömertliğinin ölçüsüzlüğünde eyler – sade bir ifade olarak. Landauer’in umutsuzluğunu sadece onun mektuplarından biliyoruz. O yayınlanmış çalışmalarından asla bocalamaz ve Sovyet onun çevresinde harap olmaya başladığında, halen eğitim üzerine tezler yayımlıyor durumdaydı ( ör: okul çocuklarına Walt Whitman öğretmenin yaşamsal önemi). Bu mektuplar olmaksızın biz onu boş bir entelektüel, kör bir idealist – trajik olmaktan çok sadece absürt biri olarak düşünürdük. İskitlerin durumlarında onların motivasyonlarının kanaatimize uygunluğunu derinleştirecek özel bir şeye sahip değiliz. Sadece onların halk pronunciamenti’sine (resmi doküman) sahibiz. Kuman Bölgesi’nin “başarısız” olduğunu hatırlamak önemlidir. Biz onun sonunu “özet Tarih”imizde önceden söylemiştik. Fakat Kasım 1918’de darbenin başarılı olduğunu hatırlamak da önemlidir. Bazı aşırılık ve şenliklerin özrüne hazırlatılmış olmalıyız. O bir çeşit “seçme deneyim”di.

8 Kasım’da deklare edilen ve 9’unda kendini gerçek iktidar sayan Geçici Hükümet’e bir cunta denebilirdi. –ya da basitçe İskitler Kulübü- başkan Georghiu Mavrocordato idi. Ekonomik ilişkiler portföyü kulübün haznedarı Şeyh Mehmet Efendi’deydi. Sekreter (Odessa’li Caleb Afendopoulo) aynı kaldı. Denizci Enrico Elias askeri komitenin başı, Folklorist olan Mavrocordato’nun eski arkadaşı Antonescu Enrico’nun yardımcısıydı. Antikacı Schlamminger’in herhangi bir ofisi yoktu. Belki bir Alman olarak kendini kamu işlerinden işlevsiz hissetti ya da dahası (muhtemelen) Geçici Hükümetin tüm servetini oluşturmakta olan Altın hazinesinin stokuyla uğraştığından dolayı çok meşguldü. (Sonraları % 3 oranında liman vergisi konuldu fakat ne kira ne de vergi kondu. Düzenin saf ekonomik durgunluğu hazinenin varlığına dair en iyi delildir. Fiume gibi Kuman Bölgesi kelimenin gerçek anlamıyla kendi ayakları üzerinde duran bir durumda ya da “korsan bir ütopya”dır!)

Cunta; Popüler Konseyler

20 Aralık’ta, Akşam Yıldızı’nın ilk sayısında (darbenin tüm detaylarını içermektedir bu sayı) Cunta, “Konseycilik” tipi yeni bir hükümet ilan etti. –diğer bir deyişle Münih’teki (ya da Moskova’daki ) gibi konseyler ya da Sovyetler biçimlendirilmişti. Fakat Kuman Bölgesi Sovyetleri ekonomik kategoriler ve sınıf temeli üzerine kurulmamıştı. Hiç bir fabrikanın var olmadığı bir şehirde “İşçi Sovyetleri” ilan etmek absürt olurdu. Büyük bir bölümü etnik ve dinsel kimliklerle tanımlanmıştı. Başka bir deyişle –Volk. Öneride yatan radikalizm hiçbir cemaat “efendi” cemaat olamaz gerçeğindedir. Her cemaat –her ne metodu seçerse seçsin- kendisi için kendi konseyini kendisi seçer. Bu konsey o zaman cunta’nin “tavsiyesi ”ile yürütme komitesi adı verilen konseylerin konseyine delege göndermekteydi. Bu “acil” yapı geçiciydi ve konseyde herkesin ayni fikirde olarak anlaşmış, anayasanın altında herkes yer almıştı. O zamana kadar, cunta eğer zorunluysa açıkçası geçici Hükümetin kararlarını uygulamaya hazırlanmaktaydı. Şu da açıktır ki pek çok Kuman, İskitli Cuntayı desteklemekteydi. Sonraki iki yıl boyunca sadece güç kullanılan birkaç hadiseden başka bir şey olmadı. Bu popülaritenin nedenlerinin birincisi, toprakların yeniden dağıtım planı, ikincisi, ticaret erbabını sakinleştiren “serbest liman” düzenlemeleri ve üçüncüsü (ben bundan kuşkuluyum) aşağı-yukarı herkes bu durumdan memnun kılan hazine tarafından bedava yiyecek, içecek, giyecek dağıtılmasının mümkün hale getirilmiş olmasıdır. Bu durumdan memnun olmayan, sadece kamulaştırmada toprak kaybetmiş olan birkaç yüksek sınıf mensubu Romanyalı ve açıkçası şimdi Kuman Bölgesi’ni iğrençlikte birikmiş olan ve –hepsinden kötüsü- halen orada duran ve berbat şeylere neden olan St. George Ortodoks kilisesinin rahipleriydi…

“Geçici Hükümet”in düzenlemelerinin ardında iki etki vardır. Ya da ben buna inanmaktayım. Birincisi Tarihsel arka planın bunu uygun kılması: -vergilerin dönmesi için dinsel ve etnik gruplara yasal ve politik otonomi sağlayan eski Osmanlı İmparatorluğu’nun “Millet Sistemi”- ve elbette, Türklerin vergi-toplayıcıları ve böylece yasa koyucular olmalarıydı. Kuman Bölgesi’nde vergi yoktu ve Türkler diğer cemaatlerle ayni seviyedeydi. Diğer bir şekilde, Kuman Bölgesi’nin Sistemi Millete benzemekteydi. Diğer etki ise Nietzscheci gelenekte gelen Landauer, Dieterich ve diğer Alman radikallerin öğretmiş olduğu gibi “Sol volk-izm” di.-bir Volk’un özgürlüğü diğer herkesin özgürlüğünü zorunlu kılar ve içerir. Bu durumda Kuman Bölgesi bir çeşit Proudhoncu federasyon, yönetmekten ziyade idare “hükümeti”, sözleşmeye bağlı dayanışmaların yatay bir ağı olmaktaydı. Tesadüfi olarak, Akşam Yıldızı’nda bu şemaya dair, kendini tanımlamış herhangi bir grubun delegesini seçip, konsey vücuda getirebileceği şeklinde yapılan açıklama bu durumu açık kılar. Örneğin Balıkçılar Konseyinin uygun bir şey olacağı önerilmişti. Sonunda, her nasılsa, tüm “gruplar” etnik ve dinsel temelli oldu –elbette Cunta hariç ki öyle ya da böyle hiç de bir konsey değil fakat bir askeri ve yürütme yönetimiydi.

Peçenekler ve Kumanlar bir konsey kurdular ve elbette kendi temsilcileri olarak İlhanlarını seçtiler. Türkler Şeyh Mehmet Efendi’yi, Karait Yahudileri Cunta üyesi olmayan ve Calep Afendopoula ile ilişkili ve anlaşılan Afendopoulo tarafından tavsiyelerde bulunulan kendi geleneksel liderlerini seçtiler. Kuman Bölgesi’de Ortodoks Papazlar sınıfının başı John Capodistrias (ki bazı nedenlerle “Exilarch” unvanından hoşlanmaktaydı) Mavrocordato’nun Anti-Christ’liğine dikkate çekiyor gibi görünmekteydi. Yeterince doğru, birileri inanmalıydı buna. Fakat Capodistrias, bölgesindeki inananlarını yeni hükümete herhangi bir katılımı dahi yasaklamaya teşebbüs etti. Cunta buna izin veremezdi. Evvela,   “Muhafazakarlar”in hepsinin malı kamulaştırılmış olduğundan dolayı Kuman Bölgesi’nin bir kaç Romanyalı Ortodoks’u “liberal”di. Onlar Yunan cemaatinden resmen çekilmiş ve kendilerine meclis üyesi olarak Folklorcu ve cunta üyesi Vlad Antonescu’yu seçmişlerdi. İkinci olarak, Yunan cemaati içinde –ya da belki de bir hizipleşme- bir ayrılık ortaya çıkmıştı. Akşam Yıldızı’na göre Capodistrias’in cemaatinin aşağı-yukarı yarısı onu terk etmiş ve Georghiu Mavrocordato’yu kendi meclis üyesi olarak seçmiş olduklarını ilan etmişlerdi. Hospodar, Exilarch’ın ve cemaatinin konseye katılıp-katılmamakta serbest olduklarını onlara bildirmişti. Fakat toprak dağıtımı (ve hazine yardımlarından yararlanma) gibi önceden sözü edilen “yardım”lardan yararlanabilirlerdi de. Bu durumda daha da fazla Yunanlı ( hiç kuşkusuz daha fakir olanları) Kiliseyi terk etti ve Capodistrias Güçsüz bir halde bırakılmış oldu. Fakat o, her fırsatta Mavrocordato’ya karşı muhalefet etmeyi bırakmadı.

Konseyin ilk ve en önemli eylemi toprakların yeniden dağıtımı oldu. Calep Afondopoulo ve Kumanların İlhan’ı  “Toprak Reformu Komitesi” olarak bu işleyişe göz-kulak olmak için atanmışlardı. Bu iş gerçekten yavaş, dikkatli ve anlaşılan bayağı başarılı olarak planlanmıştı.

Başka bir deyişle, Kuman Bölgesi kendi kendini yürütüyor gibi görünmekteydi. Kendi başına bırakıldığında o daima sakin, durgun bir su gibi olmuştu –ve şimdi kendi başına biraz fazla bırakılmıştı. “Kaçakçılık”–şimdi serbest ticaret olarak serbest bırakılmıştı - ve balıkçılık insanların yalın ihtiyaçlarını gidermeye devam etti ki onlar ne Hidroelektrik santralleri ne de yüksek eğitim istediler. İskitler buluşma, atışma ve münakaşa etmeye şafak sökünceye ve manifestolarını bitirinceye kadar tekrar serbesttiler. Bu çalışmaların meyvesi Şubat 1919’da Kuman Anayasası için Prensipler olarak yürütme komitesinin önerilerini kapsayan olağanüstü bir döküman olarak ortaya çıktı. Bu döküman Romanyaca ya çevirilmiş, hemen hemen bütünüyle Nietzsche’den yapılan alıntıları içerir. Nietzsche’nin çalışmalarının referansları baştan sona buna dahil edilmemişti, fakat ben bir çok alıntıyı onlar için İngilizce çevirisinden bulup, izleyerek yerine koyabildim. Eğer “bağlamın dışına alınmış” Nietzsche’ye dair bir çalışma varsa, işte bu o olmalıdır –ve fakat bağlam hiçtir fakat Nietzsche! İşte o; onun bütünlüğünde –Kuman Bölgesi Otonom Sancağının en güzel çiçeği ve onun deli mimarları.

Nietzsche (Alıntılar ); “Kimsen, o ol”

Prensipler

Açılış Paragrafları

Varoluş ve dünyanın sonsuz olarak doğruluğunun kanıtlanması sadece estetik bir fenomendir. [BT 52]

Eşitliğin çifte çeşidi. Eşitlik isteği başkalarını ayni seviyeye getirme istemi yoluyla da ifade edilmiş olabilir. (küçük görme, hariç tutma ve onlara hata yaptırma yoluyla) ya da başkalarını kendi seviyelerine çıkarma istemiyle (takdir etme, yardım, diğerlerinin başarılarından zevk alma yoluyla) [HTH 177/300]

Günün ilk düşüncesi. Her gün iyi olmanın en iyi yolu bugün en azından bir kişiye mutluluk vermediysek de bir bilinçlenme ortaya çıkarmaktır. Bu pratik eğer dinsel ibadet etme alışkanlığı olarak kabul edilebilirse sevgili insanlarımız bu tesadüfle yarar sağlardı. [HTH 248/589]

Şimdiye dek, felsefecilerden ziyade sanatçılarla anlaşırım, çoğunlukla. Onlar yaşamın sahnelerini kaybetmediler. “Bu dünyanın şeylerini” severlerdi. Onların duygularını severlerdi. “Hissizleştirme” için çalışmak: Bu bana bir yanlış-anlama, bir hastalık, sağaltım, kendini-aldatma ya da sade ikiyüzlülük gibi görünüyor. Ben, kendim, tüm yaşayan, yaşayabilen, bağnaz bir vicdanca eziyet edilmiş olmaksızın, duygunun yükselişi ve daha büyük bir tinselleştirme için istemekteyim. Gerçekten, biz onların incelik, güç ve en iyiye yönelmede sahip olduğumuz ruhumuzun yolunda onlara, sundukları hizmetlerden dolayı müteşekkir olmalıyız. [WTP 424/820]

Biz ahlakın üstünde durmaya da yatkın olmalıyız. –ve yalnız hep kaymak ve düşmekten korkan birinin kati endişesi ile durmak değil, ama onun üzerinde akmak ve oynamak da... o zaman nasıl sanatla –ve budalalıkla-üstesinden gelebilirdik. Ve öyle ya da böyle kendinizden evvela utandıysanız siz hala bizden değilsiniz. [GS 164/107]

Prensiplerin İlanı; “Tehlikeli Bir Şekilde Yaşa”

Tehlikeli bir şekilde yaşa! Kentini Vezüv’ün eteklerinde kur. Gemilerini bilinmez denizlere yolla! Kendinle ve emsallerinle savaş içinde yaşa! Siz bilginin arayıcıları, Mal sahibi ve düzen koyucu olmadıysanız soyguncu ve fetihçi olun! Sen utangaç karaca gibi ormanlarda gizlice yaşamaktan hoşnut olabildiğinde, bu çağ çoktan geçmiş olacak. Bilgi için en son araştırma hedefinin dışına ulaşacak; o yasayı ve sahip olmayı isteyecek ve onunla seni! [GS 228/283]

Genel Prensipler

İhtiyaç olan yeni bir adalettir! Ve yeni bir slogan ve yeni filozoflar. Ahlak dünyası da yuvarlaktır. Ahlak dünyası da kendi karşıtlarına sahiptir. Karşıtların da var olmaya hakkı vardır. Bir taneden daha fazla- araştırılmakta olan öbür bir dünya vardır. Filozoflar, yolcu alın! [GS 232/289]

Gizlenmiş bir Evet tüm Hayır’larımızdan daha güçlü olmaklığa sürükler bizi. Kendi dayanaklılığımız eski bozulan toprakta hiçte bize tahammül göstermeyecektir. Tehlikeye atıyoruz, kendimizi tehlikeye atıyoruz: dünya halen zengin ve keşfedilmemiş ve üstelik çürümek zehirlenmek ve yarım kalpli olmaktan daha iyidir. Kendi kuvvetimiz bizi tüm güneşlerin batmış olduğu yerden itibaren denize sürükler; yeni dünyayı biliyoruz biz. [WTP 219/405]

Suç “sosyal düzene isyan” kavramına aittir. İnsan bir asiyi  “ceza”landıramaz. Baskı altında tutar onu. Asi olan sefil ve aşağılık biri olabilir; fakat böyle bir isyanda aşağılık hiçbir şey yoktur. Ve çağdaş toplumun gözünde asi olmak insanın değerinin kendinde daha aşağıya düşmesinde değildir. İnsanın asi olmasında, onur duyması gereken durumlar da vardır. Çünkü o sürdürülmüş olması gereken savaşa karşı toplumumuzda bazı şeyler bulur –bizi uykularımızdan uyandırır. [WTP 391/740]

Size söylüyorum. Dans eden bir yıldıza can verebilen biri hala kaosa sahiptir. Size söylüyorum: içinizde halen kaos var.” [TSZ 129]

Üzerinde henüz yürünmemiş binlerce patika var –binlerce sağlık ve yaşamın gizli adaları. Şimdi dahi, insan ve insanların dünyası tükenmemiş ve keşfedilmemiştir.

Uyan ve dinle, yalnız olan sen! Rüzgarlar gizli kanat virüsleriyle gelecekten gelir ve iyi haberler narin kulaklara bildiriliyor. Bugün yalnız olan sen içine kapanıyorsun. Birgün halk olacaksın. Senin dışında, kendi kendini seçen, seçilmiş insanlar büyüyecek –ve onların dışında, üst-insan. Aslında, dünya düzelmenin mekânı olacak. Ve şimdi dahi yeni güzel bir koku onun etrafını sarıyor, selamet getiriyor- ve yeni bir umut. [TZS 189]

Anti-Darwin. Ünlü “varoluş için mücadele”ye gelince, delillendirilmekten çok bir yere kadar iddia edilmiş gibi geliyor bana. Ortaya çıkar fakat ender bir durum olarak; yaşamın toplam görünümü aşırılık, şiddetli açlık değil fakat daha çok zenginlik, bolluk ve saçma sapan israf etmelerdir- ve var olan mücadele, iktidar için olan bir mücadeledir. Kimse doğaya dair Malthus gibi bir yanlış yapmamalı. [TI 522]

İzin verinde şunu değerinin altında değerlendirmeyelim: kendi kendimize biz, biz özgür canlar, savaşın vücut buluşunun bir deklarasyonu ve “hakikat” ve “hakikat olmayan”ın tüm eski çağların kavramları üzerindeki zaferi, “tüm değerlerin devrimi”nden daha az bir şey değiliz. [AC 579]

İnsanlığa ahlaki istemleri yüklemenin irrasyonel ve önemsiz olması bundan dolayıdır.-insanlığa bir hedef önermek tümüyle farklı bir şeydir: hedef kendi yargı gücümüzden yatan bir şeylerin düşünülmesidir o halde; Kendi yargı gücüne benzer şekilde, kendi ahlak yasasının üzerine çaba sarf ederek etki de edebilirdi, Farzedilen önerme insanoğluna havale edilmişti. [D 63/108]

Devlete Karşı; “Küçük Deneysel Devlet”

Devlet

Sosyalizm, Devlet iktidarının tüm toplamlara tehlikelerini öğretmenin gerçekten acımasız ve güçlü yolu olarak ve devletin kendisinin güvenilmezliğini birine göstermek anlamında işe yarayabilir. Onun [devlet-çn-] kaba sesi “mümkün olduğunca fazla devlet” olarak savaş çığlıklarıyla çınladığında, ilkinde her zamankinden olduğundan daha fazla haykıracaktır; fakat kısa bir süre sonra daha büyük ve güçlü karşı bir haykırış duyulacaktır: “mümkün olduğunca az devlet” [HTH 227/474]

“Evrensel Güvenlik” için ödenmekte olan ücret çok daha yüksektir: ve en aptalcası evrensel güvenliğin en karşıtı olanın dahi bundan etkilenmiş olmasıdır ve gerçekten sevgili yüzyılımız bunu göstermeyi üstleniyor: sanki gösteri ihtiyacı varmış gibi! Hırsızlara karşı, ateşe dayanıklı ve sonsuzca uysal, her türlü ticaret ve trafiğe dair toplumu güvenli hale getirmek, iyi ve kötü hislerin her ikisinden de bir çeşit ilahi taktir içerisinde devleti dönüştürmek –bunlar herhangi bir yolla var olan en yüce araçların anlamı yoluyla peşine düşülmüş olmayan, hiçbir suretle vazgeçilmez olan hedefler; bunlar vasat ve daha düşük seviyededirler-araçlar ki en yüksek ve en nadir hedefler için korunmuş olmalıdır! [D 107/179]

Bir tarafta.-Parlementoculuk- şudur, halka ancak beş temel siyasal fikir arasında seçme yapmaya izin vardır- kendi için mücadele etmiş gibi, bireysel ve bağımsız gibi görünmeyi seven onların hepsinin iltiması ile kazanır ve hepsini memnun ederler. En sonunda, bununla beraber, sürünün bir fikre sahip olmasının emredilmesi ya da izin verilmiş beş tanesine sahip olmasının hiç bir farklılığı yoktur. Her kim ki bu beş kamu fikrinden ayrılır ya da bu beş fikirden ayrı düşerse tüm sürü ona karşı duracaktır. [GS 202/174]

Bugün, zamanımızda ne zamanki devletin salakça şişman göbeği vardır, tüm alanlarında ve departmanlarında “temsilciler ”ide - ek olarak gerçek işçiler de- vardır. Bunun yanında alimler ve çalakalem yazanları; acı çeken sınıfların yanında gevezeler, kendini beğenmişlerin yanında, bu acı çekenleri “temsil ”eden iyilere-yakın yapanlar (ne’er-do-wells)*, parlamentodan önce güçlü ciğerleriyle “temsil etme” sıkıntısı çekerken profesyonel politikacılardan bahsetmeyenler de vardır. Modern yaşamımız çok sayıda aracıya aşırı derecede pahalıca borçlanıyor; eski kentlerde, diğer taraftan, yankılanıyor bu, ispanya ve İtalya’da bir çok şehirden de, herkes kendini temsil eder, modern aracılar ya da temsilciler gibi alkış alırdı – ya da bir tekme! [WTP 48/75]

Yaşlı bir Çinli, imparatorluklar kötü duruma düştüğünde, (kendilerini haklı çıkaracak -çn) onların birçok yasalarının var olduğunu işittiğini söylemiş. [WTP 394/745]

Kurulmuş daha iyi devlet, güçsüzleşmiş insanlıktır. [50. not]

[D]evlet, “yaşam ”denilen her şeyin kendini yavaşça yok ettiği yer [...]

Nerede devlet biter, orada gereksiz olmayan insanlık başlar: orada gerekliliğin şarkısı, biricik ve eşsiz güzellikte bir tını başlar. [TSZ 162/163]

Tüm varoluşumuzun bir ceza olmasını hissettiğimizi talep etmek gibi onlar tüm çılgınlıklarında bir yere kadar gittiler- bu cellat ve gardiyanların fantezileriyle şimdiye dek yönetilmiş insan soyunun eğitiminin yorumu gibidir. [D 13]

Kapitalizme Karşı; “Yeni Barbarlar”

Bu otorite boşluğunda yapabileceğimiz en iyi şey mümkün olduğunca kendi kendimizin arzuları olmak ve küçük deneysel devletler bulmaktır. Deneyim biziz: haydi deneyimler olmayı isteyelim! [D.191/453]

İş ve Sermaye

Şu anki şekliyle [Endüstriyel Kültür], tümüyle, henüz, onun var olan en kaba biçimindedir. Şimdi biri hayvani ihtiyacının merhametindedir; bu Bir yaşamak ve kendini satmak ister fakat bu ihtiyacını istismar ettiği kimseyi küçümser ve işçi satın alır. Gariptir, güce boyun eğen, korkan, berbat kişiler de, zorba ve generaller gibi, bilinmeyen ve ilginç olmayan kişilere boyun eğme kadar çok acıya yakın tecrübeye sahip değildir ki endüstrinin en göze çarpanlarıdırlar. İşçilerin işverenden gördükleri genellikle sadece tüm bu sefaletin vurguncusu olan bir insan, kan emici bir köpek ve kurnazlıktır ve işverenin ad, sekil, tarz ve şöhreti onlara tamamlanmış farksızlığın bir meselesidir. [GS 107]

Onlar, çalışmayı övenler.-“çalışma”nın yüceltilmesinde, “çalışmanın kutsanmasının” bıkıp -usanılmamış görevlerini, işe yarar kişisel eyleyişlerde olduğu gibi benzer örtük düşünceleri görüyorum: bireysel olan her şeyin korkusu bu. Esasen kişi çalışmanın işaretini hisseder.- bu biri çalışmayla sabahtan geç vakte kadar sıkıca çalışkanlıktan bahsetmektedir.- ki böyle bir çalışma polis için en iyisidir ki herkesi sınırlarında tutar ve bağımsızlık arzusu için açgözlülük ve sağduyunun gelişmesinin zorla engelleyebilir. Bunun için olağanüstü miktarda gergin enerji kullanılır ki böylece nefret, aşk, merak, hayal, yansıtmayı inkar eder; o basit ve olağan hoşnutsuzlukların garantisi ve küçük hedeflerin görünüşünde bunu kurar. Böylece sürekli olarak ağır işi olan toplumun daha fazla güvenliği olacaktır ve güvenlik şimdi yüce tanrısallıkla kutsanmıştır- ve şimdi! Korku! Kesinlikle ‘işçi’ tehlike olmuştur! Meydan tehlikeli bireylerle doluyor! Ve onların ardından tehlikelerin tehlikesi-birey! [D 105/173]

Ticari bir Kültürün temel düşüncesi.- Bugün biri Romalılar için olan adalet ve zafer ve savaş gibi ve eski Yunanla olan kişisel yarışma kadar çok ruha sahip olan ticari bir toplumun kültürünün varoluş mirasını görebilir. Ticaretle alakalı biri onu üretmeksizin her şeye değer biçmeyebiliyor ve onun ihtiyaçlarına göre değil, tüketicinin ihtiyaçlarına göre ona değer biçiyor; “bu Kim tarafından ve ne kadar miktarda üretilecek?” sorusu onun sorularının sorusudur. Bu tarz bir değer biçmeye o içgüdüsel olarak ve daima başvurur: her şey için ona başvurur ve böylece tüm yasaların, partiler ve insanlar, devlet adamları, sanatçılar, alimler, düşünürlerin, bilimler ve sanatların tüm ürünlerine de bunu uygularlar: üretilmiş olan pek çok şeye gelince o kendi gözlerinde her şeyin değerini belirlemek için talep ve tedarikinden sonra sorup öğrenir. Bu tüm kültürün karakteri haline gelir. En küçük ve en ince detaylarına kadar, her bir kabiliyet ve istek kafalarına sokulana kadar üzerinde düşünülür. Gelecek yüzyılın gururu olacak olan sen, insan budur: bu ticari sınıfın peygamberleri onu senin sahipliğin altında bırakıyorlarsa! Fakat benim bu peygamberlere inancım azdır. [D 106/175]

Eskiden “Allah aşkına” yaptığı şeyleri, insan şimdi para aşkına yapıyor. Bu demektir ki, iyi vicdan iktidarın yüksek duygularını şimdi veren şeyler aşkına... [D 123/204]

Barbarlar/Köylüler

İnsanoğlunun tüm bir tarih öncesi çağları boyunca, ruhun her yerde var olduğu varsayıldı ve bunun insanın ayrıcalığı olarak da itibar değeri yoktu. Çünkü tam karşıtı olarak, Ruhsal (tüm getirdikleriyle beraber, şeytanilik, çarpıklıklar) ortak mülkiyette verilmişti. Ve böylece ortaklıkta kişi ağaçlar ve hayvanlardan aşağıda olmaktan utanç duymuyordu. (soylu ırklar böyle fabllarla kendi kendilerini onurlandırıldığını düşünürlerdi). Doğa ile birliğimizi bizi doğadan ayıran olarak değil, bu ruhta görürlerdi. [ D 23/31]

                                               Sinikler                                     iyi varlık ile ruhsal

Yeni barbarlar                 {    Deneyimliler                    }    üstünlüğün birliği ve bir

Fetihçiler                                   kuvvetin aşırılığı [WTP 478/889]

Özgürlük ve kendinin-üstesinde gelmede bir deneyim olarak; olağandışı eyleyişlerin hakkını birine devretmek.

Barbar olmak değil, onu izin verilmemiş durumların içinde tehlikeye atmak. [WTP 478/921]

Bugün en sevgili ve en iyi şey bana kaba, açıkgöz, inatçı, dayanıklı, sağlıklı bir köylüdür; bugün o en asil türdür. Köylü en iyi tiptir bugün ve köylü tipi efendi olmalı. Fakat o bugün çetenin egemenliğindedir; hiçte aldatılmış olmak istemem. [TSZ 357]

Özgürlük

“İhtiras,  ikiyüzlülük ve Stoizmden daha iyidir. Ki dürüst olarak, kötüde dahi daha dürüst olmak geleneksel ahlaktan kendini kaybetmekten daha iyidir hala. Ki özgür insan varlığı kötü olduğu kadar iyi de olabilir ki özgür olmayan insan varlığı doğanın üzerinde bir çirkinleşmedir. Dünyasal ve cennete dair herhangi bir konforu paylaşmaz; sonuç olarak, özgür olmak isteyen herkes kendi çalışmaları yoluyla özgür olmalıdır ve özgürlük bir mucizevi hediye olarak insanın avuçlarının içine düşmez”( Richard Wagner in Bayreuth, 94) [GS 156/199]

Benim özgürlük kavramım. Bazı zamanlar bir şeyin değeri kişinin onunla ulaştığı şeyde yatmaz, fakat birinin ona verdiği bedelde-onun bize neye mal olduğunda yatar. Bir örnek vereceğim: özgür olur olmaz liberal kurumlar inkitaya uğrar. Daha sonra, liberal kurumlardan daha kötü ve özgürlükten daha yaralısı yoktur. Onların etkileri yeterince iyi bilinmektedir. Onlar güç istemini baltalamaktadır. Onlar dağlar ve vadileri eşitlemektedir ve buna ahlak demektedirler; onlar insanı küçük, korkak ve hedonisçe yapmaktadırlar - her zaman onunla zafer kazandığı sürü hayvanıdır. Liberalizm: diğer adıyla, sürü-hayvanlaştırmasıdır.

Onlar halen savaştırılıyorlarken bu benzer kurumlar[gelenekler-çn-] değişik etkiler üretirler. O zaman onlar gerçekten güçlü bir yoldan özgürlüğe ilerlemektedirler. Daha yakın bir soruşturmada, bu etkileri üreten savaştır. Liberal kurumlar [gelenekler] için savaş ki, bir savaş olarak, liberal olmayan güdülerin devam etmesine olanak verir. Ve savaş özgürlüğü terbiye etti. Ne için özgürlük? Kişi ki kendisi için sorumluluğunu ele geçirme isteğine sahiptir, bu kişi bizi ayıran mesafeyi kapatır, bu kişi zorluklara, sıkıntı, mahrumiyet ve yaşamın kendisine dahi daha fazla ilgisiz olur. Bu kişi birinin yüzünden insan varlığını kurban etmeye, kendini de hariç tutmayarak, hazır kılınmıştır. [PN 541/2]

Özgürlük ve Festival; Dionysus ve İslam

Hakikatin tiranlığına karşı. Tüm fikirlerimizin hakikat olduğu üzerine düşünmek için yeterince deli olmuş olmamıza rağmen, halen onların yalnız var olduklarını istememeliyiz:- neden hakikat arzu edilebilir, neden yalnız hakikat egemen ve sınırsız gücü olan olmalıdır halen anlayamıyorum. Onun büyük bir güce sahip olması benim için yeterlidir. Fakat o savaş ve muhalefete kabiliyetli olmalıdır ve kişi zaman zaman hakikat olmayandan kurtuluş bulma kabiliyetine sahip olmak zorunda olmalıdır-aksi halde o bize, sıkıcı, güçsüz ve tatsız olacak ve bizi de benzer kılacaktır. [D 206]

Festival

Yüksek sanat, festivallerin sanatını kaybetseydik, tüm çalışmalarımızın sanatındaki sanatta iyi olan ne olurdu? Eskiden, tüm sanat çalışmaları yüksek ve mutlu anların anısı olarak, insanlığın büyük festivalinin yolunu yüceltirdi. [GS 144]

Yaşamda mutlu ve doymuşluğumuzu onlar geri yansıtana kadar, onlara dair dile getirdiğimiz, şeylerin içini doldurduğumuz ve bir biçim değişimini aşıladığımız durumlar: cinsellik, sarhoşluk, şölen, bahar [sıçrama]; düşman üzerinde kazanılmış zafer, maskaralık, kabadayılık, zalimlik, dinsel duyguların kendinden geçirici etkisi. Prensip olarak üç element: cinsellik, zalimlik ve sarhoşluk-hepsi de insanoğlunun en eski şölen zevklerine aittir, hepsi de eski “sanatçı”larda baskın durumlardır. [WTP 421/801]

Yalnızca yemek ve içmekle değil, tüm aktivitelerini kutsallaştıracak olanlar için bir şeye ihtiyaç vardır- ve sadece onların hatırasında ve onlarla bir olmak değil, fakat bu dünyanın yeni bir yolda ve yeni bir şekilde biçimi değiştirilmek zorundadır. [WTP 537/1044]

Dionysus

Modern dünyada Dionysusgil Ruh’un gitgide artarak uyanışı, en çok ciddi bir desteğin ters işleyişi garanti altına aldığında, bizde umutlar ortaya çıkarmak zorundadır. [BT 119]

Çok-tanrıcılıkta özgür-ruh [bağımsızlığı]ve insanın pek çok-ruhu ilk şekline ulaştı-kendi-kendimize kendi yeni gözlerimiz için direnç yaratmak- ve hem de tekrar daha fazla kendimizin olan yeni gözler. Bu nedenle, tüm hayvanlar arasında yalnız olan insan sonsuz ufuklar ve perspektiflere sahip değildir. [GS 192/143]

Gerçekten, biz feylesoflar ve “özgür ruhlar”, “yaşlı tanrının olduğu” haberini duyduğumuzda, üzerimizde yeni bir şafak parlamış gibi; kalplerimizin minnettarlık, hayret, önsezi ve olağanüstülükle taştığını hissederiz. Parlak olması gerekmemesine rağmen, sonunda ufuk üzerimizde tekrar özgürce görünür; sonunda gemimiz tekrar tehlikeye atılabilir, her türlü tehlikeyle yüz yüze gelebilir. Tüm bilgi aşklarının cesaretine tekrar izin verilmiştir; deniz; bizim deniz dümdüz uzanır tekrar; belki böyle “dümdüz bir deniz” asla var olmamıştır. [GS 280/343]

...tat, ruh, istekte Dionysusçu. [WTP 528]

İslam

“Cennet kılıçların gölgesinde uzanir”24 Bu soylu ruhlar ve savaş sever kökenin kendi kendilerine ihanet ve birbirlerini ilahileştirmesinin bir motto ve sembolüdür de. [WTP 499-500/952]

Hıristiyanlık eski çağların kültürünün mahsullerinin ötesinde bizleri aldattı; sonra tekrar İslam kültürünün mahsullerinin ötesinde bizi tekrar aldattı. İspanya’nın harika Moorish kültür dünyası, gerçekten bizlere daha yakın durmaktaydı, Roma ve Yunandan daha çok tatlarımıza ve duygularımızla uyuşur, ezilmiştir (ne çeşit ayaklarla ezilmiş olduğunu söylemiyorum). Neden? Çünkü soylu kökenini, erkek içgüdülerini ona borçluydu. Çünkü Moorish yaşamının süper ve rafine edilmiş lüksleriyle bile yaşama evet dedi. [...] “Roma’ya karşı bıçakla savaş! İslam’la dostluk ve Barış”- böyle hissetti, böyle eyledi yüce özgür-ruh, Alman imparatorların içinde deha olan Frederick II. [AC 652/3]

Sonuç Olarak

Biz, evsiz olanlar.-Bugün Avrupalılar arasında gururla ve farklı bir duyguyla kendilerini evsiz denerek adlandırılan hiç kimse yoktur: özellikle benim gizli bilgeliğim ve gaya scienza’mda takdir ettiğim onlardır. Onların sonları zor, umutları belirsizdir. Onlar için biraz konfor bulmak tümüyle bir hünerdir. Fakat neye yarar! Biz geleceğin çocukları, nasıl evde olabilirdik? Değişimin kırılmış zamanı, birini bu kırılganlığında bile evinde hissettirmeyi başarması gereken tüm düşüncelere dair hoşnutsuzluk duygusu içindeyiz. Onun “gerçekliklerine” gelince, devam edeceğine inanmıyoruz. İnsanları taşıyabilen buz bugün bayağı incelmiştir; çözülmeyi getiren rüzgar esiyor; biz, evsiz olanlar diğer zayıf tüm “gerçeklikler”i ve açık buzu kıran bir güç oluşturuyoruz. [GS 338]

“Henüz doğmamış o kadar çok gün var ki” Rig Veda’dan alıntı. [D xviv]

Bu garip belgenin onaylanması için Konsey’e sorulduğuna ya da tartışıldığına dair hiç bir işaret yoktur. Açıkçası Mavrocordato’nun çalışması, Nietzsche’nin “toplanmış” çalışmalarından seçilip alınmıştır ki buna bazı yayınlanmamış kaynaklar dahildir (Güç İstenci’nden notları Sils Maria’da görmüş olmalıdır). Yönetimin çatısını oluşturmak için ne kadar “çalışma”nın ve Anayasa için çevirinin yapıldığını tahmin etmek çok zor. Muhtemelen bu maksatta asla olmadılar. Bir diğer bakımdan, o imkânsız bir ütopyayı talep etmektedir. Bir diğer bakımdan da, Cuntanın zaten uyguluyor olduğu, her nasılsa, düzenlenmiş prensiplerinin üzerinde basit tanımlamalar yapmıştır- ve hiç şüphe yok ki, darbe liderlerinin samimi temayüllerini de temsil etmektedir.

Geçici Otonom Bölgesi; Joie de Vivre*

Birkaç ay Kuman Bölgesi Otonom Sancağını “Geçici bir Otonom Bölgeden” daha fazla bir şey yapmaya yeterliydi, fakat daha fazlada değil. Pek çok bölgede yaşam olağan seyrinde devam etti. Balıkçı balıkçılık, çiftçi çiftçilik yaptı ve esnaf aldı ve sattı (Kuman Bölgesi parası basmak için hiç bir girişimden bulunulmadı. Fakat anlaşılan bazı hoş görünümlü pullar, Ovid’in büstü dahil olmak üzere, basılmıştı). Askeri maceraların bir olayı olan, Fuime’den farklı Kuman Bölgesi üniformalar ve geçit törenlerinin hiç bir gösterisine sahne olmadı. Fakat Enrico Elias part-time sivil bir “halk ordusu” oluşturmak ve Karadeniz’deki silah kaçakçıları (ki savaş-sonrası bu patlamaya seviniyorlardı) pazarından bazı silahlar ve hafif toplar satın almak için bayağı ciddi olarak çalışmaktaydı. St. George ağzına yakın “sınır geçişi”, iç tarafın lagün ve ırmak ağzı ve sakin yerleri, Peçenek ve Kumanların devriyeleri ve nöbetçilerince kolacan edilmekte ve gözaltında tutulmaktaydı. Dar limanın ağzı gece ve gündüz korunmaktaydı. Bu önlemlerin hedefi Romanya ve diğer tam donanımlı ordulara karşı savunma maksadıyla organize etmek değildi. Cunta böyle anlamsız hayallere sahip olacak kadar aptal değildi. Blöf ya da böbürlenmeyi onlar Avrupalı güçlerin baş belası ve bir “hadisenin” tehdidiyle Bükreş’i korkutmak ve politik nedenler için piyasaya sürebilirlerdi. Milislerin asıl maksadı savaşın ve antlaşmaların yarattığı kargaşa ile terhis edilmiş ve serbest bırakılmış askerler ve diğer seyyar ayaktakımı ve köklerinden koparılmış ilticacıların akınına karşı beklemek ve kaçakçılıkla yapılan ticaretin ve yasadışı ticaretin düzenli şekilde işlemesini sağlamaktı. “Hadiseler” 17. ay tamamlanırken meydana geldi. Bunların bazıları Akşam Yıldızı’nda yazılmıştı - fakat bunların hiçbiri diplomatik bir seviyeye ulaşmadı. Bu minvalde Kuman Bölgesi’nin içinde Ortodoks muhaliflerin ciddi bir belaya neden olmuş olduğu görünüyor.-bir ayaklanma? Karşı-darbeye teşebbüs? Akşam Yıldızı detayları vermekten yoksundur ve biz ne kadar ölü ve yaralı olduğunu bilmiyoruz. Bir çok kesim, her ne kadar fazla gergin bir barış olduysa da, geçici hükümetin barışı hakim kılmasından memnundu. Kent yaşamının önemli bir etkinliği-zaten “prensipler”in olduğu belgede bu anıştırılmaktaydı- şölenlerdi. Anlaşılan, Almanlar hiçbir şeyi çalamaz olduklarından beri, yiyecek kıtlığı kalmamıştı. Bölgenin başka yerlerinde açlık salgın halindeydi. Ve şüphesizdir ki bu sinir devriyelerinin durumunu açıklar. Fakat liman çok yoğundu ve açıkçası hazine işlemlerinin büyük bir kısmı yiyeceğe harcanmaktaydı gibi görünüyor. 1919’un başarılı hasadından sonra bu program, parasız yiyecek dağıtımı azaltılmış olmasına rağmen düzenli bir şekilde Kuman Bölgesi’nin ihtiyacına göre dağıtıldı. Halk festivalleri, Konsey tarafından “Kuman Bölgesi’nin yeniden doğusu” olarak ilan edilerek, olağanüstü bir ruhla kutlanıyordu. Hıristiyan, Yahudi ve Müslümanların bayramlarının hepsi tanınmaktaydı konsey tarafından. Ve 7 Kasım Cunta’nin yıldönümü olarak 1919’da geniş bir şekilde kutlandı. Kente ait ruh ’un festival ile ilgili yaratıcılığı, okul kutlama törenleri, caddelerde geçit töreni, dans ve bando mızıka, pazar yerinde yemek masaları, bedava portakal suyu ve şerbetle teşvik ediliyordu. Akşam Yıldızı Kuman Bölgesi’nin Joie de Vivre [yaşam sevinci-çn-] ni övme ve bu mutlu münasebetleri anlatmaktan asla yorulmaz. Bu arada Konsey zaman zaman Krallara layık ziyafetler düzenlerdi. Bunların ilki Konseyin ilk oturumunun kutlanması ile gerçekleştirildi (Böyle oturumlar “Divan”olarak bilinirdi) ki Nietzsche’nin “Böyle Buyurdu Zerdüşt”ündeki “Son Akşam Yemeği” bölümündeki sahneler üzerine kurulmuştu: kuzu kavurma “adaçayı ile lezzetlice hazırlanmıştı: bu yolla hazırlanmış olanı severim. Ağız tadını bilenlerin ve boğazına düşkünlerin beğeneceği köklerimiz ve meyvelerimiz eksik değil. Ne de kırılmış cevizler ve çözülecek diğer bilmecelerimiz.”-yanında şarap ve Müslümanlar ve Nietzscheci Yeşilaycılar [içki içmeyenler-çn-] için su ya da şerbet. Diğer kutlamalarda Dobruca’nin tipik geyik eti ve evcil kuşları Osmanlı usulü, Yunanlı “haydut” usulü ya da Franko-Roman usulü hazırlanır.- böyle yarı-kamuya açık olaylarda oburlukta aşırıya kaçmamaya dikkat etmelerine rağmen, Cunta’nin festival sofrası donatılırdı.

Kuman Bölgesi yaşamında önemli bir görünüm de müzikti (“yaşam onsuz yanlış olurdu” der bilge bir yerlerde).25 Bando-mızıkadan bahsetmiştik -anlaşılan Kuman Bölgesi’nin en azından böyle bir şeye gücü yetebiliyordu. Bu bando-mızıka grubu Imperyal Oteli’nin arkasındaki parkta haftada bir halka bedava konser vermekteydi. Kasaba bir konser serisini sahneye koymayı başarmıştı ve bunun için amatör mahalli yetenekleri kullanıyordu.( Filolojist H.Schlamminger’in viyolasıyla katilmiş olduğu bir yaylı çalgılar dörtlüsü de vardı). Profesyonel ziyaretçilerde bu konser serilerine iştirak etmekteydiler. Mesela Ossip Vandestein ( o halen anlaşılması güç 78’lerin koleksiyoncularınca aranmaktadır) adında Odesalı popüler kemancı bunlardan biriydi. Anlaşılan eski tarz pazarda kahvenin birinde düzenli olarak konser veren bazı Türk müzisyenler de vardı kasabada, belki de kokain, esrar, afyon ve rakı ile tatlandırılmış ve seksüalite ile yayılmış, Levanten liman keberelerinin Türk-Yunan kırması, adı kötüye çıkmış ve fevkalade stilleriyle bilinen Rembetika’ydı bu. Belki de tüm 17 ay boyunca en büyük olay, Rembetika’nın saf prensi Roza Askenazi’nin oraya kısa bir ziyarette bulunmuş olmasıydı. Akşam Yıldızı, Kuman Bölgesi’nin tüm vatandaşlarının, beşiktekinden en yaşlı kocakarılarına kadar herkesin, onun en az bir konserinden bulunmuş olduğunu yazıyor (Muhtemelen buna Ortodoks rahipler sınıfı dahil değildi!)

Tüm bu müzikler tekrardan bize D’Annunzio’nun Anayasanın içine doğrudan kendi Nietzscheci müzik teorisini yazdığı Fiume’yi hatırlatır. Bunların hepsi, folklorist Vlad Antonescu tarafından organize edilen ve Cunta tarafından ilan edilmiş olan, “Kuman Bölgesi’nin Yeniden Doğuşu”nun bir parçasıydı. O Kuman ve Peçeneklerin folklorunu istekle teşvik etmekteydi ve eğer sonuçlar bir miktar zorlamakta ise de -dönemin bir tarzı - halk (volk) kültürünü yoğun olarak “yeniden-keşfediyor”du. Bununla birlikte onlar en azından Kuman ve Peçenekleri mutlu etmekte ve eğlendirmekteydi. Diğer taraftan onlar alışılmamış şamata ve hevesle etkinliklerde bulunmuşlardı. Geçici Hükümet 1920’de yıkıldığında, bir “Folk Ensemble” için sahneler hazırlanıyordu.

Folklorizm; Gece-Yaşam

İskitler eskiden boş vakitlerinde mutlu oldukları kadar durumdan memnun olmayabiliyor. Fakat fazla enerjiyle Otium’da* gerilemenin tazminatını ödemiş olarak ortaya çıkarlar, böylece devlet olayları onların eski ilgilerini canlı kılmakta yetersiz kalır. Gerçekten “devlet işleri” onların yaşamında ikinci bir yere sahipti ve bürokratikleşmenin tehdidini korku ile gördüklerinden kuşkulanıyor insan. Almanları devirdiklerinde sadece kendilerine, idarecilerine dönmüşler miydi? Dionysus yasaklar! (bir gazeteci zamanını “avcılık ve özellikle doğan avcılığı” ile değerlendiren” İspanya tahtının Charlist varislerine iktidarda iken hatırlatır  -. “Fakat… iktidara dair ne yapıyorsun?” diye kekeleyerek sormuş. “Problem sadece bakanlar içindir” diyerek burnunu çekmişti kral.) Kısacası, İskitlerin arkeolojiyle ilgileri, Bükreş’teki sınavdan çakmış Monarşistlerle sıkıcı telgraf alışverişinden daha iyiydi. Bir defa daha, sadece hazine hipotezi bu ilgisizliği açıklayabilir. Her ne zaman bir problem çıksa problemin çözümü için Cunta para yollardı - ya da para bittiğinde ne yapmayı planladıklarına dair sadece kestirimde bulunabilirim. İlk elden hazineye sahip olduklarını itiraf etmeyene kadar buna dair bir şey söyleyemeyiz: para için çalışılan 17 ay boyunca, İskitler antik kent Histri’nin (Ister’den - Tuna nehri’nin eski ismi- Lagun’un içine akardı) siteleri, Popin adasının Lagününde arkeolojik kazı üzerine enerjilerinin en büyük kısmını harcamışlar gibi görünmektedir. Buluntular – daha çok kitabeler, eski barbar definlerde birkaç altın parça- 1919 Kasım’ında Hızır camisinin eski salonunda yapılan bir sergide, birinci yıldönümü kutlamaları sırasında gösterilmişti. Belki onlar çok miktarda altın bulmayı ummaktaydılar; kim bilir? Belki de buldular.

Akşam Yıldızı arkeoloji ve diğer kültürel etkinlikler üzerine haber yayınlamaktan başarısız değildi. Mavrocordato, Caleb Afendopoulo’nun üzerindeki editörlüğü almıştı.   Fakat daha da genişletilmiş köşesinde katkılarına ( çoğunlukla Nietzscheci dağınıklıkla) da devam etti. Metinler Romanyacanın yanında, Yunanca, Türkçe ve Kuman lehçesiyle de yayınlanıyordu. Antonescu folklor üzerine (üzücüdür ki Densusianu’nun Horonicul’una dahil edilmemiştir) sayısız miktarda notlarıyla ve ek olarak Ovid’in Tristia ve Karadeniz Mektupları’ndan çevirileriyle katkıda bulunuyordu. Mektuplar köşesi görünüşe göre yabancı alimler ve saygın kişilerle ilişkileri içermekteydi. Ama bildiğim isim sadece, Kuman Bölgesi ve Fiume arasında diplomatik ilişki teklifi yapan, Kuman Bölgesi’ne yoldaşlığın canlandırılması tebliğini yapan D’Annunzio’dur. Bu fikir hoş karşılanmıştı fakat herhangi bir delege değiş tokuşunda bulunulmamıştı.

Densusianu geçerken Mavrocordato’nun Kabala ve Sufizm üzerine bir yazı “serisi” kaleme aldığından söz eder. Onun yeteneklerinin yanına bir parça Nietzsche eklemek, Mavrocordato’ya dair ne kadar az şey bildiğimizi bize düşündürüyor. Densusianu Chronicle’indaki makalelerine dahil etmeyi ihmal etmesinden dolayı çok pişman olmuş olmalıdır. Biz zaten dikkat etmiştik ki “Prensipler” dökümanında Nietzsche’nin İslamofilik (İslamseverlik) temayülünün kullanımı net kılınmıştır. Kuşkusuzdur ki bu bir bakıma Kuman Müslümanlarına (Türk, birkaç Tatar ve Kumanlıların bazıları) kur yapmaya bir teşebbüstür de. Mavrocordato’nun Ortodoks ruhbanlarla anlaşmazlığı onu Hıristiyanlıktan Yahudilik ve İslam’a (oldukça açık Nietzscheci bir yörünge) yöneltmiş gibi görünüyor ve göreceğimiz gibi, yaşamının bir çeşit sufi olarak son bulduğuna işaret eden deliller vardır. Şeyh Mehmet Efendi vasıtasıyla zaten gizlice Bektaşiliğe alınmış olduğu mümkündür. Bektaşilik hetorodoksisi, şarap içme, politik nahoşluk Mavrocordato’nun doğasına hitap etmiş olabilir. Bu tartışmalara sonra tekrar döneceğiz.

Ne gariptir ki, üzerinde durup aydınlığa çıkarabildiğimiz bir diğer olay-Densusianu tarafından titizlikle uzak durulan bir alan- Kuman Bölgesi’nin “gece yaşamı”dır. Bu fotoğrafı 1918-1920 periyodunu anlatan Romanyalı olmayan birinin yayınlanmış hikâyesine borçluyuz (bildiğim kadarıyla- ve yanlış da olabilirim): 1924’te Paris’te Adrien Villeneuve’nin Perle d’Orient  (Şark’ın İncisi)’nde, kitabın bir bölümünde görünür bu fotoğraf. Bu anlaşılması güç yazar her nasılsa belirsiz bir şekilde sürrealist hareketle ilişkiliydi ve Breton tarafından II. Dünya Savaşı’ndan önce hareketten kovulmuştu. O, Andre Gide’in tanıdığıydı ki bu tamamen doğru görünmektedir. Villeneuve, Gide gibi bir solcu ve Kulampara bir turistti. Perle d’Orient’de (Şark’ın İncisi) 1919-20 yıllarında Orta Doğu’ya müstehcen, ekzantrik ve harika gezisini anlatır. Kitabın büyük bir kısmı Mısır ve Türkiye’yi ele almakta. Fakat Villeneuve 1919 Ağustosunda Kuman Bölgesi Otonom Sancağı’na kısa ziyaretini de anlatmaktadır burada. Böyle karakterler Fiume’de sürülerce bulunmaktadır fakat Kuman Bölgesi bu durumların dışındaydı.26

Villeneuve “yakışıklı ve büyüleyici” olarak tarif ettiği Mavrocordato ile buluşmuştu. İskitlerle akşam yemeğine davet edilmişti ve şaşılacak şeyler, harika şaraplar ve geyik eti ikram edilmişti. Histri’deki arkeolojik kazıları ziyaret etmiş, “Vahşi” bölgelerde Peçenek ve Kumanlarla karşılaşmıştı. Politik deneyimlere dair çok heyecanlıdır ve toprak reformu projesinden bahseder kitabında.-fakat bu şekilde radikal düşüncelere kısaca sahip olunmuş ve en yakın “kötülük çukuru”na paldır küldür dalmıştır.

Kuman Bölgesi, Dok’ların Chandler Row bölümünün arkasında birkaç karanlık-dar sokağın bağlı olduğu red-light mahallesine sahipmiş gibi görünüyor. Türk müzisyenlerin Rembatika çaldığı Smyrna [İzmir] kahvesi buradaydı. Hatta bir sığ havuz ki isimsizdir, dirençli bir kaç Orospu, afyon bağımlıları, kaçak eşya satıcıları, kaçakçılar ve kaba denizciler için randevu yeri olarak hizmet verirdi. Burada yukarıya asılmış bir pikapta “zenci dansı” çalardı. Villeneue hoşnuttu. Fakat onun için, onun en önemli buluşması, “bölgede” üzerine çok iyi bir hikâye olan Gümüş Pipo [ya da Gümüş Nargile -çn] adı verilen kahvede ona “yer sahibinin oğlu, menekşe gözlü Ganymede*, Nikos tarafından acı kahve ve esrar şekeri” ikram edilmesiydi. Boğucu Ağustos ayının ne kadarının bu “masum oynaşma” ile ( o böyle ifade ediyor) geçirildiği belli değildir. Fakat okuyucu “yeşil papağanın büyüsü altında uzun öğle sonraları”na dair Kuman Bölgesi’ne dair daha fazla şey öğrenir27. Eğlendirici fakat sinir bozucu bir okuma olur bu. Akşam Yıldızı’nın sütunlarında Kuman Bölgesi’nde görmemiz mümkün olmayan şeyleri burada görürmüşüz gibi oluruz. Örneğin, Villeneuve’nin Hızır camisinin basit fakat zarif çizgileri üzerine izlenimleri ya da onun “Ovidci” bataklıklarını kısa tasviri, bizde daha fazlasını isteme arzusunu uyandırır. Eğer Kuman Bölgesi’ni bugün biri ziyaret etse bu kaybolmuş dünyanın ne kadarını yeniden yakalayabilir diye de merak ediyor insan.

Çeviren: Alişan Şahin

Önceki Sayfa   Devam  

* tembel ve sorumsuz kimse demektir.

24 Bu, peygamber Hz. Muhammed’in geleneksel sözü ya da kutsal savaşta şehitlere cenneti vadettiği bir hadistir.

* “Yaşam Sevinci”

25 “Müziksiz, yaşam hata olurdu” Twilight of the Idols, 471.

* Boş zaman

26 Gide’nin Correspondences’ine (Mektuplar)bakın. II. Cilt, S.317-19 ki burada Breton ile küçük anlaşmazlıklardan bahsedilmektedir.

* Ganymede: Yunan mitolojisinde Zeus’un tanrılara kadeh sunucusu olarak Olympos’a götürdüğü Troyalı güzel gencin ismi. Fakat daha sonraları homoseksüel aşkı simgeleyen bir kelime olarak kullanılmıştır. Burada bu manada kullanılmaktadır.[çn]

27 Sfenksleştirilmişlikte, taç giydirmek

Birçok duyguya bir kelimede

(tanrı beni affeder mi

bu günahkar dil için!)-

burada oturuyor, kokluyorum en güzel havayı,

aslında, cennet havası,

parlak, aydınlık hava, altın-yollu

mükemmel olduğu kadar da güzel hava,

ay’dan düşmekte- [PN 419]

Önceki Yazı:İntiharın Apolojisi ve Philipp Mainländer'in Hiç'i (Empatik Bir Yorum) - H. İbrahim Türkdoğan
Sonraki Yazı:Nietzscheci Darbe – VII. Son ve Ondan Sonrası: Yenilginin Şerefi, Sufiliğe Dönüş, - Peter Lamborn Wilson (Hakim Bey) -7-
Bir yorum yazın
Siz de görüşünüzü belirtebilirsiniz...

%d blogcu bunu beğendi: