22 Teknoloji Toplumu – Otoriter Ekonomi - Jacques Ellul

 “Bu "kitleselleşmenin" ikinci bir özelliği, Sartre'ın "istatistik asla diyalektik olamaz" şeklindeki derin ifadesinde özetlenebilir. İstatistik ile diyalektik arasında bir karşıtlık, hatta karşılıklı bir dışlama vardır. Yalnızca açıklama biçimlerinde değil, aynı zamanda bizatihi dünyayı ve eylemi algılayış biçimlerinde de ayrı düşmekteler."

 Tamamen teknik üzerine kurulan bir ekonomi liberal bir ekonomi olamaz. (Bu, az önceki fikirle tam olarak aynı değildir). Gerçekte teknik, modern tekniği özümseyip yararlanamayan bir sosyal biçim olan liberalizme karşıdır. Ekonomik liberalizmin kendi başına bir teknik olmadığı açık gibi. Aslında, "bırakınız yapsınlar"ın temsil ettiği tavır, ne kadar hafifletilmiş olursa olsun tekniklerin kullanımının tanınmamasıdır. Teknik, bilinçli insan eylemini varsayar, eylemden kaçınmayı değil.

Liberalizm insanlardan güvenlerini belli doğal "yasaların" belli belirsiz simyasına duymalarını isterken aslında onların emirlerindeki teknik araçlardan yararlanmalarını sınırlandırmaktadır. Bu araçlar, insanların doğanın düzenine müdahale etmesine, onun "yasalarını" kendi amaçlarına ayarlamasına ve fiziksel düzende olduğu gibi onlardan yararlanmasına imkan tanır. O halde, bunların aslında "yasalar" olmadığı da açıktır. Bu açıdan, teknik, varolmayan bu yasalara liberalizmin önerdiği saygınlığı vermez. Bu nedenle, teknik gelişirken hem liberal tavır hem de doktrini imkansızlaşır. Liberalizm ile ekonomik müdahale teknikleri (ki bunlar liberalizmin reddinden başka bir şey değildir) arasındaki temas noktasına koymakla meseleyi en keskin biçimiyle verdim. Fakat benim tezim, ekonomiyi etkileyen basit üretim teknikleri için de aynı derecede geçerlidir. Göstermiş olduğum üzere, her mekanik teknik ona uygun bir organizasyonu varsayar. Organizasyon ise hür teşebbüsün tümüyle karşıtıdır. Organizasyon mantığı da liberal mantığın tam karşıtıdır.

Bunu çürütmek amacıyla, üretim tekniklerinin liberalizmin yükseliş döneminde geliştirildiği, liberalizmin bu tekniklerin gelişimi için olumlu bir ortam hazırladığı, nasıl kullanılacaklarını mükemmelen anladığı öne sürülebilir. Ama bu karşıt bir argüman değildir. Basit gerçek odur ki, aynen nasıl ki sağlıklı bir dokuda bütünü oluşturan bir hücre çoğalabilir, ölümcül bir kansere yol açabilirse liberalizm de kendi celladının gelişmesine imkan verdi. Sağlıklı bünye, kanser için gerekli koşulu temsil ediyordu. Fakat ikisi arasında bir çelişki yoktu. Aynı ilişki teknik ile ekonomi arasında da geçerlidir.

Öyle ise Jünger ve diğerlerinin inceledikleri teknik ile ekonomi arasındaki çatışmanın geçtiği yer burasıdır. Tekniğin amacı verimlilik ve rasyonellikken liberalizmin amacı para kazancı olduğundan teknik kaçınılmaz şekilde liberal ekonomiye karşıdır.

Teknik, liberal ekonomiden kâr edilemez kararlar ve riskler ister. Sözgelimi, eskileri daha amorti edilmeden pahalı yeni makineler geliştirildiği zaman sanayici eski makineleri tasfiye etmeye zorlanır ya da piyasadan silinme riskini göze alır. Bu çatışma tüm seviyelerde geçerlidir.

Devlet ekonomiyi kontrol ettiğinde benzer sorunlarla karşılaşır. Fakat aynı sorunlar her ekonomiyi etkiler. Bu perspektiften planlama savurganlık olarak eleştirilir. Ancak aynı eleştiri liberal zihniyetin hâlâ yürürlükte olduğunu gösterir.

Ancak, kapitalist bir bağlamda bile, savurganlıkla ilgili yargılar zamanla ve sektöre göre değiştirilir. Bir raporunda ILO sıradan makineleşmeyle ofislerin makineleşmesini karşılaştırdı: "Ofıslerdeki işgücünün makineleşmesi, standart uygulamalara karşılık, ofisin masraflarını artırsa bile kazanç açsısından çoğu kere haklı gösterilecektir. Ofisin idari kısmını oluşturduğu üretken birimin getirişini makineleşme artırdığında olan da budur". Fakat böyle kısmi istisnaları dikkate alsak bile, liberal ekonomi esasen kâra dayalı olduğu için teknik ile liberal ekonomi arasındaki çatışma kaçınılmazdır. Kâr olmadan liberal ekonomi olmaz. Oysa planlı bir ekonomi için kâr en yüce değer değildir. Kuşkusuz, planlı ekonomi kâr dürtüsünü tamamen ihmal etmez, ama kâr hesaplan içinde yalnızca bir unsuru temsil eder. Planlı ekonominin temel kriteri rasyonellik (ya da verimlilik); tek kelimeyle söylemek gerekirse, tekniktir.

Teknik ile liberal ekonomi arasındaki çatışmada o halde teknik liberal ekonomiye üstündür ve onu yasalarına uydurur. Gösterdiğim gibi, liberal ekonominin kendisinin tekniğe dönüşmesiyle süreç daha uzar. Ekonomiyle teknik arasındaki birlik bu şekilde sağlanır-, ama liberalizm ortadan kaldırılır. İktisatçılar, "amme hizmeti" ya da "ortak iyi"den bahsederek bunu haklı göstermeye çalışabilirler ama bu açıklamalar sonradan meşrulaştırmadan, ideolojik bir sis perdesinden başka bir şey değildir. Değersiz değildir ama büyük teknik işgal gerçeğiyle önem açısından mukayese edilebilir değildir.

Liberalizm, tekniklerin büyüme ve dayatılmasıyla doğru orantılı olarak giderek yumuşar ve tutulur. Liberalizmin güç kaybıyla bu tekniklerin gelişimi arasındaki ilişki kaçınılmazdır. Liberalizmin üretimi becerdiği ama dağıtımı beceremediği şeklinde sıkça duyulan meseleye en geniş bakışı temsil ediyor. Liberalizm nasıl üretebiliyor? Bunun cevabı, serbest girişimde üretimin liberal çerçevenin bir parçası olmadığıdır. Daha ziyade, yoğun bir planlamaya tabidir; başka türlüsü de olamazdı zaten. Spesifik olarak liberal olan, çeşitli tüketici sektörlerinde tüketici mallarının geçişi ve onların dağıtımıdır. Çok zayıf işleyen, sürekli engel olunan da dağıtım sürecidir, zira teknik, çok muazzam miktarlarda ve kötü düşünülmüş malı piyasaya sürer.

Aynı şey, tekel ve tröstlere doğru eğilim için de geçerlidir. Ekonominin tüm sektörlerinde bu eğilim liberalizmin baş belası ve tahribidir. Ya açıkça rekabet serbestisi hiç olmayan bir tekelle sonuçlanır (bu tekel devletin veya özel olsun devlet kontrolüyle liberalizm arasındaki yarışmanın sonucu aynıdır) ya da neden olduğu savurganlık nedeniyle açık tekelden daha az tahripkar olmayan tekelci rekabetle sonuçlanır. Bu gerçeklere sebep olan, iki farklı boyutta, tek başına tekniktir. Birinci olarak, finansal teknikler teşvik edilmektedir. Bu teknikler, tröstler ve şirketler gibi kurumların kuruluşuna (araçlarda fevkalade bir gelişme olmadan düşünülemeyecek bir şeydir bu) imkan verir ve bu kurumların bankalar ve borsalar seviyesinde esnekliğini sağlar. İkinci olarak, rekabet teşvik edilmektedir, ki liberal rejimde çeşitli teşebbüsler arasında gerçekleştiğinde rekabet aslında tekniklerin mikroekonomik aşamada rekabetidir. Teknikler durağan kaldığı ölçüde farklı teşebbüsler her biri kendi malları için müşterileriyle beraber yan yana varolabilir. Teşebbüslerden bir kısmı güçlü bir kısmı zayıf olabilir, ama zayıf olanlar yine de yaşayabilir. Dengeyi bozan şey teşebbüsün büyüklüğü değil, teknik gelişmedir. Bir teşebbüs yeni yöntemler uyguladığı an (mesela yeni halkla ilişkiler teknikleri, verimi artırıp maliyeti düşüren makineler, işgücünü daha verimlileştirme işletme organizasyonu, daha büyük istikrar sağlayan finansal usuller), bu teknik unsurların rakipleri karşısında kendisine avantaj sağladığını, onları ortadan kaldırma ve yutma imkanını kendisine verdiğini görür.

Rekabet, böylece, rakiplere karşı zafer getirdiği için teknik gelişmeye bir kışkırtmadır. Rekabetin liberalizmi yıkma eğilimi taşıdığı anlamına geliyor bu. Tüm rakiplerin teknik gelişmeyi benimsemesinden dolayı rekabetin liberal ekonomiyi tamamen yıkmadığı şeklinde itiraz edilebilir. (Pratikte ekonominin belli sektörleri tamamen tekelcidir). Bu itiraza cevaben, tekniğin kendisini meydana getirdiğini ve teknik alanda bir sıçrama yapmayı başaran herkesin avantajını sınırsız artırdığını tekrar edeceğim.

Bu nedenlerle Vincent'in görüşüne tamamen katılamıyorum. Vincent'e göre, bana göre de, teknik ile liberalizm uyumsuzdur. Fakat öyle geliyor ki onun gerekçeleri tüm gerçekleri hesaba katmıyor. Vincent'in tezi şu şekilde özetlenebilir: 'Tam rekabet ve devletin müdahalesinin olmadığı varsayımıyla, teknik gelişmenin avantajları saf bir liberal rejimde nasıl paylaştırılacaktır? Bu hipotetik durumda teknik gelişmeyi başaran üreticilerin ondan faydalanamayacakları açıktır, çünkü hipotez gereği, satış fiyatlarını azaltılmış maliyet fiyatı seviyesine getirecek rakipler çıkacaktır". Sadece tüketicinin teknik gelişmeden yarar sağlayacağı sonucuna varıyoruz. Beklenmedik bir sonucu ima ediyor bu: gelişme özel bir avantaj getirmeyeceğinden hiç kimsenin onu istemesi veya arayışına girmesi beklenemez. Saf liberalizmin özünde durgunluğa zorladığını teyid etmek kaçınılmazdır.

Meseleyi bu şekilde koymak oldukça hipotetik ve soyuttur. Vincent'in kendisi de bunu kabul ediyor. Ancak böyleyken bile, gerekçelerin kendisi ifana edici değil. Buna, bu tür halis liberalizmin uygulanmasının hiçbir zaman bir mesele olmadığı şeklinde bir cevap liberallerden hemen gelecektir. Liberaller için önemli olan, ekonomik koşullara adapte edilen sonra da istikrara kavuşan bir liberalizmdir. Bu liberalizm teknik gelişmeye imkan tanıyacaktır.

Vincent'in argümanları, şu ikilemin sadece bir boyutu açısından ikna edicidir: ya liberalizm kendisine doğrudur ve yukarıda verilen argümanlara göre teknik gelişmeye meydan okumaya zorlanmaktadır ya da teknik gelişmeyi benimsemekte ve kendini yadsımaya mecbur kalmaktadır. Fakat birinci alternatif, yani liberalizm üzerindeki sınırlamaları istikrara kavuşturmak imkansızdır. İkinci alternatif, gerçek mesele olacaktır. Teknik gelişme ne kadar ileri giderse, liberalizmin rolü o kadar daralmış olacaktır.

Rekabet imkanının giderek daha azalması ihtimali aracılığıyla birinin seçilmesi gereken bu iki seçenek arasında geçiş yapabilir miyiz? Teknik gelişmenin hiçbir zaman mutlak olamaması gibi rekabet özgürlüğü de kuşkusuz mutlak biçimde kaybolmayacakta*. Ancak, artık liberalizmden bahsetmenin mümkün olmadığı bir nokta vardır. En otoriter rejimde bir miktar özgürlük kalır. Yine de otoriter bir rejimdir o. Bakış açısı zaman ve psikolojiye bağlı olarak değişir. "Liberalizm" demeyi bırakıp "kontrollü ekonomi" diyeceğimiz nokta da değişir. Fakat süreç kontrol edilemez. Kişisel tercih hiç mümkün değil. Elbette ki katı bir otomatizm devreye girecek değil. Sistemi perçinleyip süreci tamamlamak için insan kararı ve müdahalesi gereklidir.

Yine de, ekonomi yasalarının anlaşıldıkları ölçüde varoldukları, teknik müdahale ile ekonomi yasalarının serbest işlemesine dönüş arasında bir tercihin mümkün olduğu itirazı yükseltilebilir. Ne yazık ki illüzyon ve umutlar, gerçek değerlendirmelerden çok daha kuvvetlidir. Teknik gelişme müdahale ettiğinde sadece ekonomi yasalarının uygulanmasını değil, yaslanın özünü de değiştirir. Bunu iki şekilde ele alabiliriz. Birincisi, ekonomi yasaları Hz. Musa'nın Turu Sina'da aldığı yasalar gibi ebedi yasalar değildir. Ekonomi yasalarımız yalnızca belli bir ekonomi türü veya biçimi için geçerlidir. Teknik gelişme meydana geldiğinde ekonomik sisteme sadece yabancı bir unsur olarak değil, organik olarak entegre edilir. Teknik gelişme, bir ekonomik sistemin özünün bir parçasıdır, basit bir tesadüfi olay değil. Bir kimyasal madde bir vücudun metabolizmasını değiştirdiğinde sonuç, önceki durumlarda geçerli olmayan belli yasaları izleyen yeni bir durumdur. Kimyacı, yeni yasalar çıkarması gereken yeni bir kombinasyonu inceler. Gerçekler değiştiğinde hem değişmeyenler hem de yasalar biraz değişir.

İkinci olarak, belli bir durumun normal ve sadece onu kontrol eden yasaların doğru olduğunu ilan ederken değer yargılan belirtmekte ısrar etsek bile ve bir başka deyişle ekonomi yasalarının fizik yasaları gibi kesin ve ebedi olmalarını istesek bile durum değişmez. Fizik yasalarının göreli olduğu bilinir. Bugün yürürlükte olan mikro fizik yasaları bizim okul kitaplarından öğrendiğimiz yasalar değildir. Durum ekonomide de tam olarak aynıdır. Ölçekte bir değişim sadece büyüklükte bir değişim değildir, nitelikte bir değişimdir. Aslında teknik insani ekonominin ölçeğini modifiye etmiştir. 20. yüzyıl başında ortalama ekonomi için geçerli olan yasalar da bugün bildiğimiz ekonominin ölçeğinde artık geçerli değil. Liberalizm ancak, sistemin sabit bir dengede ve ortalama bir güçte kalması için teknik gelişmenin tıkanması durumunda düşünülebilir.

Liberalizm ile teknik arasındaki zıtlık, tekniğin olsa olsa bir kitle ekonomisine yol açabileceğini dikkate aldığımızda bir kere daha vurgulanır. Burada yalnızca, genişleyen ve gelişen ekonominin durmadan artan sayıda insan tekini kucakladığını, demografik büyümenin de böyle bir genişlemeyi gerektirdiğini belirtmiyoruz. Kitle kelimesini büyük rakamlar anlamında değil, olağan sosyolojik anlamında topluluğa karşılık kitle anlamında kullanıyoruz. Medeniyetimizin bir kitle medeniyeti olmakta olduğu kabul ediliyor. Fakat tekniğin bu "kitleselleşmenin" önemli faktörlerinden biri olduğu ve tekniğin de bundan özel bir biçim aldığı şeklindeki iki gerçeği genelde gözden kaçırıyoruz. Teknik ekonomiyi bir kitle ekonomisine, yani makroekonomi adını verdiğimiz bütün bir ekonomiye dönüştürür. (Bu hipotez, ekonomik tekniklerin serbest işleyişini açıklamak için gereklidir). Ekonomik sorunlar global kavramlarla, yani global gelir, global istihdam, global talep vs. açısından ortaya konulmalıdır. Bu global makroekonomik ekonomi anlayışı, bildiğimiz gibi son derece farklılaşmış olan kitle toplumuna tekabül eder. Aynen tekniğin ekonomik sektörler arasındaki engelleri yıkması gibi tekniğe dayalı bir ekonomi de geleneksel sosyolojik çerçeveleri parça parça etme eğilimindedir.

Makroekonomi yalnızca bir çerçeve ve bir ekonomik tekniğin bir unsurudur. Serbest girişime ve ulus konseptine kayıtsızdır. Bu konsepti gönüllü değil ama dolaylı olarak tahrip eder. Kişisel, özel bir amacı yoktur. Verili bir toplumsal veya ekonomik gerçekliği modifiye etmeyi hiç mi hiç istemez. Yine de, evvelce ortaya koyduğum gibi, tüm geleneksel adanmışlıkların yıkılması ekonomide gerçekleşir. Makroekonomik yöntemin sonucu, verimli çıktığı ölçüde, ekonomik çelişkileri yumuşatmak ve önceleri doğal olana ait olanı yapay olan içinde kuşatmaktır. Makroekonomi bizi küresel ve istatistiksel kavramlarla düşündürttüğü ölçüde kısımlara ayrılmanın, mesela ulusal sınırların, nedenlerini bastırmaya yol açacaktır.

Evrenselciliğe doğru makroekonomik hareket, başka kesişen faktörlerce desteklendiği derecede daha güçlü olacaktır. Birinci adım, bir kıtalararası ekonominin kurulmasıdır ki teknik bunu her halükârda başka nedenlerle kaçınılmazlaştırmaktadır. Bir kıtalararası ekonomiye doğru hareket, bir kitle ekonomisine yolaçar.

Bu "kitleselleşmenin" ikinci bir özelliği, Sartre'ın "istatistik asla diyalektik olamaz" şeklindeki derin ifadesinde özetlenebilir. İstatistik ile diyalektik arasında bir karşıtlık, hatta karşılıklı bir dışlama vardır. Yalnızca açıklama biçimlerinde değil, aynı zamanda bizatihi dünyayı ve eylemi algılayış biçimlerinde de ayrı düşmekteler. İstatistik, gerçeğin bir başkasıyla birleştirilemeyen (bir başka istatistikle olanın dışında) ve çelişkiyi ve evrimci gelişmeyi hoşgörmeyen bir boyutunu ifade eden mutlaka tek anlamlı bir yöntemdir. İstatistik, gelişmeyi sadece formel boyutuyla düşünür. Gözünü katı biçimde yalnızca rakamsal unsura diker, değer biçme yoluyla birbirine bağladığı sayı dizisi boyunca tedbirli bir şekilde ilerler. Bu lineer formülasyonu gelişmenin gerçek özü olarak koyar. Fakat, gelişmenin içsel ve sürekli mekanizmasını ve doğrulamalarda söz konusu olan yanlışlamaların birbiriyle etkileşimini hiçbir şekilde kavramaktan uzaktır. İstatistik -ve her teknik- yalnızca doğrulamalarla, yanlışlamaların dışlanmasıyla, yadsımayla ve yok etmeyle ilerleyebilir. Mantıksal bir gelişimi ima eder ve önerir, diyalektik bir gelişimi değil. Bu yöntem üzerine kurulu bir iktisat, mecburen anti-diyalektiktir. Modern komünizm namına, Marksizme en büyük ihanetlerden biridir.

Kitlelerin hareketi de benzer şekilde tek anlamlı ve anti-diyalektiktir. (İlgilenen okuyucu, Reiwald'ın L'Esprit des masses adlı çalışmasına bakabilir). Bu yüzden, istatistik ile kitle toplumunun ekonomisi arasında sabit bir bağlantı vardır. Ama istatistik ile organik toplum arasında sadece karşıtlık vardır. Organik, diyalektik bir toplumun hayatı, istatistik gibi teknik bir işleme tümüyle hapsedilemez. İstatistik bir kitle toplumunu ima bile eder. Ekonomik açıdan bu teknik işlem, toplumun tüm üyelerinin tekniğin tedricen tasarladığı ekonomik sisteme özel olarak ve bütüne ilişkin bir kaygılan olmadan katılmalarını öngörür. Herkesin kaçınılmaz biçimde bir üretici ve tüketici olması, böylece de ekonomik hayata katılması meselesi değildir bu. Daha önemlisi, toplumun üyelerinin (herbir üyesi değil), kitle halinde önceden kurulu bir sisteme entegre edilir.

Kitleleri içeren, tekniğin kullanımının gerektirdiği "tümü" ve "önceden kurulu" olma gerçeğidir.

'Tümü" sözkonusudur çünkü teknik, öyle sonuçlar doğurur, öyle çaba gerektirir ki hiçbir birey dışında kalamaz. Fakat teknik herkesin katılımını istiyorsa bu, bunun anlamı, bireyin kendisini bir kitle adamı yapan birkaç gerekli işleve indirgenmesidir. "Özgür" olmaya devam eder, ancak kitlenin bir parçası olmaktan artık kaçınamaz. Teknik genişleme mümkün olan en geniş alanı ister. Yakın gelecekte yerkürenin tamamı bile yetersiz kalabilir.

"Önceden kurulu olan" sözkonusudur, çünkü daha önceden çerçevesini çizdiğim gibi teknik kendi yasalarına, kendi dürtülerine sahiptir ve kendisine en uğurlu çerçeveleri koyar. Bunu modern dünyada tecrübe etmekteyiz. Hümanist iktisatçıların uğraşılarına rağmen ekonomik mekanizma tekniği kanalıyla realiteye sarılarak ama aynı zamanda onu özümseyerek daha katılaşma eğilimi taşır. İnsanlar önceden kurulu bir çerçeveye girmek durumundadır. Teknik de onları "önceden kurma"nın dışında başka türlü davranamaz. Öyle davranmamış olsaydı, kendisi bile varolmayacaktı.

Teknikle temas halindeki toplumsal kompleksin bir topluluk veya bir organizmaya değil de neden bir kitleye dönüştüğünü şimdi anlıyoruz. Teknik kendi gelişimi için uysal insan toplulukları ister. Bu özellik ile teknik genişlemeyi tartışırken karşılaştık; tekniğin ekonomi üzerindeki etkisini tartışırken tekrardan ve çok tipik bir biçimde karşılaşıyoruz. Bu istikamete yönelen ekonomi, eşzamanlı olarak ekonomik ve teknik nitelikli olan ihtiyaçlar için kullanılabilen seyyal insan kitleleri öngörür.

Gerçek bir topluluğu içeren her girişim ekonomik düzeyde mutlaka antitekniktir. Sadece görece statik olduğu için değil, belli bir fikre adanmışlığı açısından da. Eğer hakiki topluluklar gelişecek olsaydı, başka ekonomik teknik mümkün olmazdı. Burada elbette gerçek topluluklardan bahsediyorum, 1935'ten bu yana şirketlerin temsil ettiği sahte topluluklardan değil. O halde, ekonomik tekniğin en hayrına olan toplumsal biçim kitledir sonucuna varıyoruz. Bu biçimde, hem olasılık hesapları hem de planlama serbestçe at koşturabilir.

Önceki Sayfa   Devam edecek...

Önceki Yazı:Nietzscheci Darbe – VII. Son ve Ondan Sonrası: Yenilginin Şerefi, Sufiliğe Dönüş, - Peter Lamborn Wilson (Hakim Bey) -7-
Bir yorum yazın
Siz de görüşünüzü belirtebilirsiniz...

%d blogcu bunu beğendi: