24 Teknoloji Toplumu – İktisadi İnsan – Jacques Ellul

0
303

“Marks, burjuvazinin kaybetme sürecindeki (buna inanıyordu) durumundan getiri sağlamaya çalıştı. Ortaya çıkan proletaryanın manevi gücüne ekonomik gücü kattı. Devrimi ve de tüm hayatı ekonomik dünyaya entegre etti. Teorik ve bilimsel olarak kendi asrının tüm insanlarının duygularını kutsayarak diyalektiğin prestijiyle donattı. Proudhon ve Bakunin, manevi güçleri ekonomik düzenle rekabet içine sokmuşlardı. Onlara karşılık Marks, burjuvazinin ekonomik olanın önceliğine dayanan düzenini onayladı.”

İşi aşırı dramatize etmeyelim. Teknik hareketin hedefi insanı ölüm cezasına sürüklemek değildir. Şükür ki hedefi daha hafif. Ölüm cezası yalnızca küçük bir şey. Varlığı, tekniğin bir geçiş aşamasında olduğunu gösterir. Doğa yasasının teknik yasaya dönüşmesi, insanoğlunun şekillenmesiyle beraber olur. Olacak olana adapte olur, onunla uyumlulaşır insan. Sosyal bireysellik, ekonomik liberalizme tekabül ediyordu. İktisadi insan da planlı ekonomiye tekabül ediyor. İktisadi insanın liberal dönemin ve ilk iktisadi teorisyenlerin bir ürünü olduğunun bilincindeyim, ama sorun problemi anlamaktır. İktisadi insan kavramı genellikle tümüyle teorik bir konsepte atıfta bulunuyordu. Liberaller için iktisadi insan, iktisadi sorgulamanın taleplerini tatmin etmek amacıyla yapılan bir soyutlamaydı. Kavram, işe yarayan bir hipotezdi. İnsanın reddedilmeyecek şekilde sahip olduğu ve kendisini üretici-tüketici olarak ekonomik boyutuna indirgeyen kesin insani özellikleri atarak oluşturuldu bu kavram. Bu soyutlama, 19. yüzyılın başlarında cari olan ve ancak ikiye bölünmüş olarak karakterize edilebilecek bütün bir antropolojiye denk düşüyordu.

Bu insan anlayışının değişken bir tarihi var. Jean Merigot’un iktisadi insan hakkındaki araştırmaları, şimdinin doktrin ve iktisat teorisi açısından bu soyut basitleştirmenin iki nedenle artık kabul edilemez olduğunu göstermeye çalışıyor. Birinci olarak, insanoğlu bir bütündür ve bu bütün o analiz edilme eyleminde değişmektedir. İkinci olarak, ekonomik olgular, insanoğlunun bütünlüğüyle orantılı olarak davranır, tepki verir. Sonuçta, Merigot’ya göre, bu tek yanlı bakışla tatmin olmak mümkün değildir. Fakat tüm bunlar, tamamen entelektüel bir düzlemde kalmaktadır. Merigot’un tarif ettiği “ilerleme” de ancak politik ekonomi ders kitaplarında bulunabilir. Homo economicus un (iktisadi insan) ölü olduğuna ilişkin belli yazarların gösterdiği büyük tatmin tamamen teorik kalmaktadır.

Kendi adıma, bir başka gelişme dizisinden bahsetmeliyim. Teknik, bilhassa da ekonomik teknik, insanlarla ders kitaplarında değil nefiste karşılaşır. Çağımıza egemen görünen gerçeklerden biri de, ekonomik teknik ne kadar gelişirse, soyut iktisadi insan anlayışım o kadar gerçeğe dönüştürür. Hipotezden ibaret olan, cisimleşmiş realiteye dönüşür. İnsanoğlu, ekonomik çevrenin baskısı altında yavaş yavaş değişiyor. İnsan, liberal iktisatçının kurguladığı karmaşık olmayan yaratık haline gelme sürecindedir. Tamamen teorik imajdan cisimleşmeye geçiş bizi burada ilgilendiren şeydir. Bu geçiş, teorik iktisatçının insanın gerçek karmaşıklığını hesaba katmaya başladığı bir zamanda gerçekleşiyor. Ancak öyle bir karmaşıklıktır ki bu, şimdiye kadar hepten kaybetmediyse bile kaybetme sürecindedir. Sonuçta modem iktisatçı hâlâ bir soyutlama hakkında teori kurma riskini taşımaktadır. Çünkü ya felsefi olarak tasavvur edilen in¬sandan ya da bir tarihsel veya geleneksel imgeden söz ediyordur. Bugünün insanından, onda kendi yüzlerimizi bulmaya ve ya kendi kaderimizin önceden canlanmasıyla karşılaşmaya katlanamadığımız için tanımaya cesaret edemediğimiz insandan söz etmiyor.

Ekonomik faaliyetin o indirgenmiş şeması olan iktisadi insan, 19. yüzyılın ikinci yarısında ikili bir hareket tarafından formüle edildi. Birincisi, tüm insanların çok büyük ölçüde ekonomik ağ içine çekilmesiydi. İkincisiyse, ekonomik olan dışındaki tüm insan faaliyetlerinin ve eğilimlerinin gözden düşmesiydi. Böylece insanın üreten-tüketen yüzü değer kazanırken diğer yüzleri giderek törpülendi. İnsanın bu indirgenişi, muzaffer burjuvazinin hükümranlığı altında tamamlanan ilk hareketti. Bu dönemde paranın elde ettiği hakim önemi açıklamak suretiyle hatırlatmak pek gerekmez. Ekonomik ve toplumsal yapıda, iş aleminde, özel yaşamda her şey para ile oluyordu. Parasız hiçbir şey olmuyor; her şey onun aracılığıyla oluyordu. Tüm değerler, sadece teorisyenlerce değil uygulama tarafından da, para değerine indirgenmişti. Tek önemli insan meşgalesi, para kazanmak gibiydi. Ve bu durum, aslında insanın ekonomiye tesliminin, dışsal teslimiyetten daha ciddi bir içsel teslimiyetin simgesiydi. İlkel insan için de avcılık ekonomik teslimiyeti temsil ediyordu ama bu teslimiyet daha ziyade sihirli ve erkekçe bir davranıştı. 19. yüzyıldaki burjuva egemenliği rasyonel bir egemenlikti. Tüm romantik hevesi dışlıyordu. Cennetin değil, dünyevi gücün peşindeydi. Geçip gitmekte olana şaşkınlıkla bakarak, yeni keşfedilen ekonomik güçleri kendi tercih araçları olarak aldı. Ancak bu araçları kullanmak, onlara teslim olmak demekti. Burjuvazi kendisi teslim oldu. herkesi de teslim olmaya zorladı. Dünya iki sınıfa bölünmüştü: ekonomiyi yaratan ve ödüllerini biriktirenler ve ona teslim olan ve zenginliklerini üretenler. Her iki sınıfa da ekonomi tarafından hükmediliyordu. Burjuvazi, iki koldan bir saldırıyla, değerlerinin bütünlüğünü tüketerek insanı ekonomik güce boyun eğdiren bir ekonomik ahlâk geliştirdi. Nihayetinde yeni burjuva ahlâkını çökertmesi mukadder, ekonomik olanın önceliğine dokunmayan bir yeni bir manevi durum yaratıldı.

Burjuva ahlâkı esas itibariyle bir çalışma ve meslek ahlâkıydı. Çalışmayı yüceltir. Bir erdem ve çaredir. Hayatı yaşamaya değer kılan tek şey çalışmadır; Tanrı’nın ve ruhun yaşamının yerini alır. Daha belirgin olarak, Tann’yı çalışmayla özdeşleştirir. Başarı bir kutsiyete dönüşür. Tanrı, iyi çalışanlara para dağıtmak suretiyle mutmain olduğunu ifade eder. Tüm erdemlerin bu birincisi önünde tüm diğerleri sönüp gider. Tembellik eğer tüm kötü alışkanlıkların anasıydıysa, çalışma da tüm erdemlerin babasıydı. Bu tavır o derece ileri götürüldü ki çalışmanın dışında her erdem ihmal edildi.

Yetişkin burjuvazi için bir meslek icrasının, gençlik içinse bir meslek seçimi ve ona hazırlanmanın tek önemli şey olması anlaşılabilir. Büyük ailelerde bir tür ekonomik alın yazısı yazılıyordu. İnsanın kaderi, para kazanma veya kazanamama etrafında dönüyor gibiydi. Burjuvazinin bakış açısı böyleydi/böyledir.

Proletarya için sonuç yabancılaşmaydı ki bu da ekonomik olanın insanoğlu üzerindeki kontrolü anlamına geliyordu. Proletaryada, tüm insani içeriği ve gerçek özü boşaltılan ve ekonomik gücün egemenliğine girmiş insanları görürüz. Proleter, sadece burjuvazinin hizmetkârı olduğu için değil insanın durumuna yabancı hale geldiği için de yabancılaştı -ekonomik makinelerle dolu, bir ekonomik düğmeyle çalıştırılan bir tür otomasyon hali. Oysa insan doğası böyle bir durumu uzun süre tolere edemez. Bunu yaratırken burjuvazi kendi sisteminin ölüm emrini imzalıyordu. Yabancılaşmış insanın manevi durumu devrimi işaret eder; umutsuzca boyun eğişi de devrimci mitosun yaratılmasını talep ediyordu. Ekonominin insana önceliğinin (ya da insana ekonominin egemen olmasının) sorgulanacağı düşünülebilir. Fakat ne yazık ki idealize edilen değil gerçek proletarya tamamen burjuvaziyi devirmeye ve para kazanmaya yoğunlaştı. Bu devrimi kazanmak için proletaryanın aracı sendikadır. Sendika da üyelerinin devrimci isteklerini tatmin etme, tümüyle ekonomik nesneler açısından iradelerini tüketme sürecinde onları ekonomik işle-ve çok daha yakından teslim etmektedir.

Burjuvazinin kendisi de zemin kaybediyor ama sistemi ve insan anlayışı kazanıyor. Proletarya için -burjuvazi için de insan üretim ve tüketim için bir makineden ibarettir. Üretmek zorundadır. Tüketmek için de aynı zorlama altındadır. Ekonominin kendisine sunduğunu emmek durumundadır. Gerçekten, tarihte benzeri olmayan bir mal tüketimi ışığında, aşın üretim krizlerini yetersiz tüketim krizleri olarak açıklamak komiktir.

İnsan hayatının çalışmaya indirgenmesinin gerekli muadili, oburluğa indirgenmesidir. İnsanın halen belli ihtiyaçları yoksa yaratılmalıdır. Önemli kaygı, insanın ruhsal ve zihinsel yapısı değil, yeniliklerin ekonomiye üretme imkanı sağladığı her bir ve tüm malların kesintisiz akışıdır. İnsan ruhunun ölçüsüzce öğütüldüğü yerde gerçek mesele propagandadır. Reklama indirge¬nen propaganda da mutluluğu, anlamlı hayatı tüketimle ilişkilendirir. Her kimin parası varsa sahip olduğu paranın kölesidir. Her kimin de parası yoksa onu elde etmek için delice bir tutkunun esiridir. İlk ve en büyük yasa tüketimdir. Böyle bir ha¬yatta bundan başka bir dürtünün kıymeti harbiyesi yoktur.

Bu özet tarif, insanoğlunun kendisinin iktisadi insanın yakından ilgili iki değişkenine indirgenmesine imkan tanıdığı sübjektif ve tutarsız yolu hemencecik kavramamızı sağlar. Diğer tüm boyutlar bu idealleştirilmiş konseptte dışlanmaktadır. Para temel şeydir; kültür, sanat, moral ve ahlâk, birer şaka olup ciddiye alınmamalıdır. Bu noktada, burjuvazi ile komünistler arasında yine tam bir fikir birliği vardır.

Burada tanık olduğumuz olgu, klasik iktisatçıların varsaydığı iktisadi adamın gerçekte doğuşudur. İnsan esasen homo economicus değildir. Ancak konsept görece basittir; ekonomik olayların her zamankinden fazla baskısı, bu vazgeçilmez maddi alt katmanı elde etmek amacıyla insanı bu hadde fabrikasının içine atmayı gerekli kılmıştır. İşlem her zaman kolay olmamıştır. Kimi zaman makine sıkıştı. Burjuvazi manevi hayatı elimine etmede tamamen başarılı olamamıştı. İşçi sınıfında, yüzyılın dönüşünde gerçek bir manevi hayat gelişti. Hadde fabrikasıyla karşılaştırıldığında Rimbaud’lu edebiyat, Van Gogh’lu resim hayli cezbediciydi. En azından kendisinin iğdiş edilmesinden hoşnut olmayan insan, tümü değilse bile, verilmiş sözler tutulmayıp ekonomik krizler yeni nimetleri hep tehlikeye düşürdükçe, daha da hoşnutsuz kaldı.

Bu gelişmenin ikinci aşaması, insanoğlunun ekonomik alanın kendisinde manevi tatmin bulma girişimidir. Kari Marks burjuvaziden devralmak ve onun işini devam ettirerek kuşatacak manevrayı gerçekleştirdi. İnsani ve manevi yaşam düzleminde Marks, sadece biçimsel anlamda değil derin anlamda burjuva düşüncesinin sadık bir temsilcisiydi. Burjuvazi düşüncesini bir Thiers veya Guizot tarzında temsil etmedi. Ama ideolojik açıdan materyalist pratik açıdan daha bir öyle olan, ortalama insanın cari düşüncesini temsil ediyordu. Marks, burjuvazinin kaybetme sürecindeki (buna inanıyordu) durumundan getiri sağlamaya çalıştı. Ortaya çıkan proletaryanın manevi gücüne ekonomik gücü kattı. Devrimi ve de tüm hayatı ekonomik dünyaya entegre etti. Teorik ve bilimsel olarak kendi asrının tüm insanlarının duygularını kutsayarak diyalektiğin prestijiyle donattı. Proudhon ve Bakunin, manevi güçleri ekonomik düzenle rekabet içine sokmuşlardı. Onlara karşılık Marks, burjuvazinin ekonomik olanın önceliğine dayanan düzenini onayladı. Ancak, sadece tarihsel bir öncelik olarak değil insanların kalbindeki bir öncelik olarak. Eğer ekonomik koşullar değişirse, insanlar da değişir. Marks, berbat kamulaştırmadan bir başarı çıkardı. Baskıdan ortaya çıkan manevi kaynaklar zalimin hizmetine verilecekti -gerçekten burjuva zalimin değil, ekonomik zalimin hizmetine. (Bana ait Presence au monde moderne adlı çalışmada, devrimci fikrin bu değişimini inceledim).

Bu ikili hareketin ikinci kanadı, yani insanın ekonomik güce teslimiyeti, tüm insanlar için sözkonusu değildi. Yalnızca, homo economicus’un temsil ettiği sübjektif yaratıştan kaçmaya cüret edenler için geçerliydi. Bu kavramın belli düşünce biçimleri, toplumsal koşullar ve doktrinler tarafından nasıl yavaş yavaş ve dolaylı olarak meydana getirildiğini inceleye gelmekteyiz. İlerleyişi sinsice, bazen de el yordamıylaydı. Fakat birey, bundan kaçınmak için hâlâ belli imkanlara sahipti. Kaçış deliği dardı, giderek de darlaşıyordu. Kimi zamana kaçış sadece rüyalarda görülüyordu. Şiir bu amaç için faydalıdır. Mesela Rostand, manevi olan illüzyonunu vererek homo economicus’a sadakatle hizmet etti. Peguy de yazılarında değil ama hayatında, bütün insanın hâlâ mümkün olduğunu gösterdi. Çevrenin daha sınırlayıcılaşmasıyla orantılı biçimde ekonomik dünya tamamlanmaya yaklaştı. Yaşamak için çalışmanın dışında başka bir şey yapmak herkes için giderek daha da zorlaştı. Ancak ne için? Tamamen tüketim için. Boş vakit insana veriliyordu ama yalnızca tüketicinin boş zamanı. İnsanın birincil işlevleri olan yaratma, ibadet etme, hakemlik etme, maddi eşyaların yükselen dalgasında kayboldu. Belirleyici işlemi başarmak için koşullar nihayet elverişliydi. Teknik, çevreleme hareketini tamamlayarak iktisadi insana son rötuşları yâptı, olanı olması gerekene dönüştüren ve değişmeyen yöntemi uyarınca. Artık spontane bir hareket değildi teknik. İhtiyaç duyduğu ekonomik inşam şekillendirmeye yönelik planlı bir eylemdi.

Ekonomik tekniğin, sözgelimi planlamanın, başarılı olabilmesi için insanlar ihtiyaçlarım gidermek zorundaydı. Tek başına teknik diye bir şey yoktur. Önünde durulamaz ilerlemesinde teknik, bireyi (ki o olmaksızın bir anlamı yoktur tekniğin) kendisine eşlik etmeye zorladı. Bu nedenle, iktisat yalnızca bir doktrin iken işe yarayan bir hipotez olan ekonomik insan, realite olmaya zorlandı; realite ise teknikleşiyordu. İncelemiş olduğumuz tarzda hazırlanmış olan bu değişim, tamamen tekniğin bir ürünü değildi; teknik onda istediğini buldu. Stalin ve liberal iktisatçılar insanı “sermaye” olarak görüyordu. Jacques Aventur’ün gösterdiği gibi, teknik açıdan insana sermaye olarak kıymet verilmesi gerekir. Bu kavramın önünden geri çekilmek, duygusal bir tepkiden başka bir şey değildir. Ortalama insani üretim maliyetleri ve insanın kazanç elde etmek yeteneğinin tam hesabının yokluğunda ekonomik teknik için bir verimlilik mümkün değildir. İnsan sermayedir ve bu role mükemmel bir şekilde adapte olmalıdır. Teknik tarafından insanın rolü için eğitilmesi amacıyla önerilen eylemler, iki farklı kategoriye düşüyor. Birincisi esasen ekonomiktir ve insanlar hakkında acil ve doğrudan eyleme yol açmaz. Diğer yandan ikincisi, çeşitli özel tekniklerin kombinasyonunu ve onların insan hayatına müdahalesini işaret eder.

Birinci kategoride, iki kavramın, yani üretici ve tüketicinin birliği bulunmaktadır. Geleneksel olarak ikisi arasında bir ayrım yapılmış olmasına rağmen, planlama onları bir araya getirir. İnsanın bu sayede belli bir birliğe kavuşturulduğu doğrudur ama yeni realite her şeyi kapsamaktadır. Tüm insan işlevleri, “üretim-tüketim” kompleksinde seferber edilir. Bu birlik restorasyonu bir anlama ileri bir adımdır, çünkü üretim ve tüketimin birbirlerine mükemmelen adapte olduklarını, iki korelatif ve bağımsız işlevin artık liberal kapitalizmdeki gibi ayrılamayacağını savunur. Ancak bir anlamda birliği restore eden şey, bir başka anlamda da tüm insanı sınırlamayı temsil eder. Teknik dengede olabilmek için insan başka hiçbir şeyle değil ama teknik realiteyle yaşayabilir ve tekniğin kendisi için tasarladığı sosyal boyutlu şeylerden kaçınamaz. İhtiyaçları ne kadar fazla açıklanırsa, teknik kalıba o kadar entegre olur. İhtiyaçlarına saygı gösterildikçe insanın teknikleştiğini iddia etmek çelişkili görünebilir. Fakat tekniğin kendisi ona ihtiyaçların bireysel olmadığını veya daha kesin bir ifadeyle, bireysel ihtiyaçların ihmal edilebileceğini öğretir. Tekniğin ihtiyaçlar olarak öngördüğü şeyler, istatistiklerin ortaya koyduğu sosyal ihtiyaçlardır. Teknik, sadece insanın sosyal ihtiyaçlarını hesaba katabilir ve katacaktır. Kuşkusuz, bireysel ihtiyaçların varlığını kimse reddetmiyor. Ancak, tüm insani güçler sosyal ihtiyaçları tatmin etme işi tarafından çekilirken; bu güçler eğitimi, oryantasyonu, uygun çevreyi, ve hijyeni içerirken; aynı zamanda sosyal ihtiyaçların tatmininde gerekli mallar çok sayıda ve kolay elde edilirken bireysel ihtiyaçları tatmin edenler kıt ve zor bulunurken, bireysel ihtiyaçların varlığını önleyen hiçbir şey yoktur demek katıksız ütopyacılıktır. Tam aksine, insan doğası bunu yapar. Teknik, ihtiyaçların sosyalleşmesini gerektirir, zira sadece sosyal ihtiyaçları hesaba katar. Bu, teknik araştırmaların neden giderek objektif değer kriterlerine göre hareket etmeye zorlandığını açıklamaktadır. Objektifleştirilmiş olan değerin ölçüsü, insanı ekonomik durumuna daha iyi entegre eder. İnsanoğlunun ekonomik değerine dayanan kesin kurallar belirtildiği zaman bir hiyerarşi daha iyi kurulabilir.

Doğrudan doğruya insana yöneltilen ve onu değiştiren ikinci bir teknik eylem kategorisi, şimdi söylediklerimizi kuvvetle teyid etmektedir. Planı yerine getirmedeki küçük payıyla (tekniğin kendisine tahsis ettiği işlemin bu kısmı, kendi başına önemsiz olsa da bütün için vazgeçilmezdir) katkıda bulundurmak için üretici kimliğiyle bireye etki etmek gerekir. Yüzlerce işçinin işlemleri, tek bir birey tarafından yapılan işe matematiksel bir kesinlikle bağlıdır. Aynı tekniğe tabi olan tüm işçilerin sorumluluğu kesindir. Bu ortak sorumluluk adına her işçinin bu görevi kişisel adanmışlığı gerektiren bir tür şevkle ve layıkıyla yapması her işçi için bağlayıcıdır. İnsan ilişkileri tekniklerinden değişik propaganda tiplerine kadar bu adanmışlığı zorlamanın teknik araçları iyi bilinir: şok tugayları, Stakhavonizm (SSCB’de ödüllendirmeler yoluyla bireysel verimliliği artırma yöntemi), sosyalist rekabet filan. Bu teknik araçların incelenmesi, ekonomik alan hakkındaki incelememizin dışında kalmaktadır. Fakat, bu araçlar olmadan gerçekleştirilemeyen ekonomi teknikleriyle yakından ilgili olduklarım da kaydetmek gerekir.

Benzer şekilde, tüketici kimliğiyle de bireye baskı uygulamak mümkündür. Ana hatlarıyla burada sorun, insan ihtiyaçlarını planlamanın icapları uyarınca modifiye etmektir. Tüketici olarak insan üzerinde etkili olan sınırlamalar, üretici olarak üzerinde etkili olanlar kadar keskin ve merhametsiz değildir. Göstermiş olduğum üzere, sosyal ihtiyaçların zamanımızda neredeyse tüm insanlar arasında kendiliğinden yaratılması, ekonomik tekniklerin uygulanmasını haklı gösterir. Fakat planlama hem ihtiyaçları hem de teknik verileri tatmin etmek durumunda olmasına rağmen, ikisi arasındaki iletişimin mükemmel olacağı hiç de kesin değildir. O halde gerekli olan küçük bir ayarlamadır. Her şeyden önce burada sadece sosyal ihtiyaçlar söz- konusu. Bireylerin canlarının sıkılması için küçük bir neden var. Sosyolojik bir akım modifiye edilecektir, ama bireyin bilinci değil. Ayrıca, bu amaca matuf araçlar bizleri temin etmeli değil midir? Teknikler ne kadar gelişirse, o derece dikkat çekmezler. Polisin kullanımı, hatta Sovyetler Birliğinin ilk yıllarındaki gibi kıtlık gibi radikal araçların kullanımı, belli bir teknik kusuru ve inceliği gösteriyor.

Gerekli ayarlamalar, fiyat manipülasyonu ve halkla ilişkiler yoluyla gerçekleştirilir. (Psikanaliz, ihtiyaçların halkla ilişkilerin etkisiyle değişebilirliğini göstermiştir). Aynı etkiler burada, liberal ekonomide işledikleri gibi, sosyal ihtiyaçlarda da çalışmaktadır. Tek fark, bu araçların oryantasyonunda ve onları kullanan kişidedir. Bilimsel ve amaçlı kullanım, sistematik ve kesin biçimde iktisadi inşam doğurur. İktisadi insan da en sonunda ‘ihtiyaçlar- ürün kompleksi’nden başka bir şeye dönüşmez. Fakat insanoğlu artık bundan herhangi bir endişe duymaz. Çünkü ekonomik tekniğin neredeyse büyülü sonuçlan mükemmel ayarlamadan gelmektedir. Kapitalizm yönetiminde spazm nöbetleri, irkilmeler ve sistemin manevi tatminsizliği

Tekniğin özellikleri yüzünden acı çeken insan, komünist bir rejimde korku ve sınırlamalar nedeniyle acı çeken bireyler, her iki rejimde de teknik üstünlüğü ele geçirince bu adaptasyon ile kendilerini bu acıdan kurtulmuş bulurlar. Her iki durumda da insanın manevi ihtiyaçları kısmen propaganda tarafından tatmin edilmekte; her ikisinde de teknik onların aktif katılımını ister. Daha zeki olmasını bile ister. Teşkilatına ve makineye daha hizmet edebilsin diye. İnsanın mekanik tiranın basit bir kölesi olduğu aşama geçilmiştir. İnsanın kendisi makineleştiğinde, bilinçsizliğin şahane özgürlüğüne, makinenin kendisinin özgürlüğüne ulaşır. İnsandan manevi ve ahlâki bir hayat istenir, zira makinenin öyle bir hayata gereksinimi vardır. Amoral ve asosyal insanlarla hiçbir teknik mümkün değildir. İnsan kendini sorumlu hisseder, ama öyle değildir. Bir nesne olarak görmez kendini, ama öyledir. Ekonomik dünyaya çok iyi asimile edilmiştir; homo economicus’a indirgenerek ekonomik dünyaya çok iyi adapte edilmiştir. Kısacası, öylesine iyi şekillendirilmiştir ki kişisel hayatın görünümü onun için kişisel hayatın realitesine dönüşür.

Yani, ekonomik tekniklerin gelişimi, manevi olanı biçimsel olarak tahrip etmez, daha ziyade onu Büyük Proje’nin (Grand Design) gerçekleşmesine tabi kılar. Bu şekilde, artık iktisadi insan hipotezine ihtiyaç yoktur. İnsan hayatının tümü ekonomik tekniğin bir fonksiyonuna dönüşür. Gerçekleşmesinde, tekniğin kendisi de şimdiye kadar klasik iktisatçıların ürkek hipotezlerini aşmıştır. İnsan kendini giderek daha özgür bilir, zira teknik tüm doğal güçleri yok etmiştir ve bu şekilde de ona kendi kaderinin efendisi olma hissini vermiştir. Gözlerimizin önünde yaratılmakta olan; yapay cennete girmek üzere doğru biçimde şekillendirilmiş; kendisi için buyurduğu araçların ayrıntılı ve gerekli ürünü yeni insan. O insan benim. 

%d blogcu bunu beğendi: