Kürtler Emperyalizmin İşbirlikçisi mi? Sorusuna Cevap Niyetine – Numan Bey

0
219

Bu ya da böyle bir soru sorulabilir mi? Böyle bir soru elbette soruldu. Maksadımız sorunun kendisini mantıken sorgulamak ve bahsi geçen “Kürtler”den kastedilenin ne olduğunu sarih kılmak ve Orta Doğu’da yıllardır bir yara olarak duran Kürt probleminden üzerinde yükselen bu soruya bir çeşit yanıt üretmektir.

Yazının başlığı olarak konulmuş bu sorunun en temel problemi “Kürtler”den ne kastedildiğidir. Daha önceki yazılarımda “Ulusal sorun” olarak addedilen sorunun gerçek problemleri göz ardı eden, ezen-ezilen ilişkisinde birebir mağduriyetlerin üstünü kapayan ve Kürtler ya da başka Ulusal kimlikler adı ile homojen bir kitleler miti yaratarak yanlış bir kavramlaştırmaya neden olan bir sorun olduğunu ifade etmiştim.

Bu, şu anlama gelir: Sorunların anası olan Kürt sorunu, ezilen kürt kadının ataerkil bir toplulukta karşı karşıya kalmış olduğu baskıyı, bir homoseksüelin kürt kadın-erkek (Aslında heteroseksizm) karşısında kalmış olduğu baskıyı, Kürt ya da Türk coğrafyasında başka etnik, dinsel, cinsel kimliklere sahip olanların hem kendi içlerinde hem de “dışarı” olarak adlandırılacak başkalarından gelen baskıyı gizlemektedir. Kendi kaderini tayin hakkı gibi bir kavramın homojenmiş gibi görülen bir kimlik üzerinden değil tek tek bireylerde bir anlam ifade ettiğini söylemek durumundayız. Bu anlamda madun olanların dayanışması ve özgürlüğü de bir başka konu olarak ortaya çıkıyor.

Her şey bir yana bahsi geçen başlık emperyalizmden nefret eden; özellikle Amerikan emperyalizminin bu coğrafyadaki çalışma ve emellerinden nefret eden insanları ve diğer taraftan bu işbirliğini meşru görenleri, homojen olduğu tasavvur edilen Kürt kavramıyla bir çatı altına toplamasından dolayı yanlıştır.

Gelelim bu soruyu başlık olarak seçen bir makalenin serdettiği bazı soru ve sorunları ele almaya: Bu makale Duvar Gazetesi’nde 05.1.2019 tarihinde Fırat Aydınkaya ismi ile yayınlandı.[1] Bu soru muhatabı olan “Kürtler” için yeni bir soru değil. Sorunun tartışılması çok eskilere gitmekle beraber asıl ortaya çıktığı ve “Kürtler”in de muhatabın kendileri olduğunu hissettikleri zaman Amerika’nın Saddam’ı devirmek için yalan belgeler ve uluslararası komplolar düzenleyerek Irak işgaline giriştiği zamanlardı. Bağımsızlık hayalleri kuran ve “bağımsızlık kimden gelirse hoş geldi sefa geldi” duygularıyla Amerika’nın Irak’ı işgalini savunan ve işgal boyunca yapılan katliamları, işkenceleri vb. görmeyen “Kürtler” hem Kürt tarihinde hem de dünya tarihinde Emperyalizm denen kavramın ne olduğunu en iyi bilmesi gereken ve en iyi tecrübe etmiş olanlardı aslında… Katliamları görmediler. Bilerce çocuğun katledilmesine sesleri çıkmadı. Dahası ABD ile ittifak içinde bulundukları bölgeye şekil vermeye çalıştılar. Bu Saddam’ın yaptığı katliamları görmediğimiz anlamına gelmez, gelemez. Ama esas amaçları ulusal beka için her şeyin mübah görüldüğü bir zihniyetin emperyalistlerle canı gönülden işbirliğine meşruiyet kazandırma çabalarını serdetmektir.

Meselenin asıl düğüm noktası Kürt etnik kimliği altında olanları “Kürtler” olarak adlandıranların -bu klasik homojen ulus yaratma politikalarından biridir- öyle ya da böyle PKK, YPG çizgisinde taraftar, destekçi ve sempatizanlar olmasıdır. Tarihte devleti olmayan tek millet serzenişleri ile Kürt devleti ya da devletçiğinin kurulması ve var olmasını başkasının acısını görmemek ve başkasını umursamamak noktasına taşıyarak anti-emperyalizm kavramının boş bir kavram ve hatta ırkçılığı örten bir kavram olarak dahi ifade edenler olmuştur.

İnsan hakları mücadelesinde yerini ve fedakârlığını her kesin takdir ettiği Eren Keskin bile “Anti-Emperyalizm mi? bu coğrafyada her türlü ırkçılığın yorganıdır bu sözcük. Gerçek anlamını ise ancak sömürülenler bilir!” demekten imtina etmiyor.

Bu cümle ile 1980 Cuntası’ndan önceki tüm bir anti-emperyalist söylem ve sol geçmişi bir çırpıda inkar noktasında olduğunun ise hiç önemi yok görünüyor.

Duvar Gazetesi’ndeki makalesinde Fırat Altınkaya ise “Kavramsal şiddet sözlüğünde Kürtlerin yüzüne kırbaç niyetine en çok vurulan kavramlardan birisinin ‘anti/emperyalizm’ olduğuna hiç şüphe yok” cümlesi ile başlıyor. Anti-emperyalizm kavramının tarihini anlatmaya gerek yok. Bu cümle üzre yazmanın da pek anlamı yok fakat rahatsız eden bir şeyler var. Soru şudur: anti-emperyalizm neden onları rahatsız ediyor ve neden ısrarla homojen bir Kürt ulusundan bahsetmekteler.

Hayran oldukları siyasal hareketi Kürt Ulusunun temsilcisi olarak tanıdıklarından -temsilin yalan bir şey olduğunu ve aldatmaca olduğunu değişik yazılarda ve defaten ifade etmiş biri olarak- bu hareketin emperyalistlerle öyle ya da böyle bir işbirliğinin anti-emperyalizm söylemi ile çürütülmesinden korkmaktalar. Siyasal söylemi sol bir jargona ve eklektikte olsa sol bir entelektüel düşünceye dayanan hareketlerinin gücünün kendi “Kürtleri” arasında zayıflamaya yol açacağından korkmaktalar.

Bugün kendini, sol kavramının içeriğinin ve ifade ettiğinin net olmaması nedeniyle, solcu olarak adlandırmayan ve geçmişinde solcu olmuş ve tarihinin önemli bir kısmını bu mücadele içinde geçirmiş ya da halen solcu olan insanların, onların anti-emperyalizm kavramını tu kaka etmelerine sessiz kalması anlaşılacak bir durum değildir.

Fırat Altınkaya, Kürtlerin karşı karşıya kaldıkları katliamlar karşısında ne yapmaları gerekirdi gibi sorulara Marx’ın malum tarihselciliğinin, ilerlemecilik ve determinizminin ifadesi olan ve ezilenlerin yaşamış olduğu İngiliz emperyalizminin sömürü, katliam, yok etme politikalarına -Kürtlerin Kemalist iktidarlarca katliamını meşru gören Eski TKP ve III. Enternasyonalin izlediği yol da aynısıdır- meşruiyet sağlayan sözlerini alarak anti-emperyalizm söylemine “Peygamber” Marx’ın diliyle cevap veriyor. Belli ki bu alıntıyı Marxist kimilerine yanıt olarak almış durumda ama anti-emperyalist duruşa yanıt olması mümkün olmayan bu alıntıyı kendi içerisinde tutarlılıkta yoksun olduğunu biliyor olacak ki “…anakronizm eleştirisine aldırmadan Marx’ı bile emperyalizmin işbirlikçisi ve motivasyon kaynağı olarak görmemiz işten bile değil,” cümlesini eklemeden de duramıyor. Elbette Marx bu cümlesiyle sömürgeciliği kendi tarihselliği içinde “tutarlı” bir yere oturtmuştur. Aslında diyebiliriz ki Marx bu sözleriyle “emperyalizmin işbirlikçisi ve motivasyon kaynağı” olmuştur. Bunun en bariz örneği III. Enternasyonal ve Şefik Hüsnü TKP’sidir. Yani yalan değildir.

Fırat gibiler anti-emperyalizm söylemini eleştiriye tabi tutmaya çalışırken devletlere ve politikaya uygun bir tavır takınan ve konjonktüre göre politika belirleyen Cemil Bayık –“mobil” devletciğin eşbaşkanı- gibiler aslında emperyalist politikalara karşı durduklarını ifade eden demeçler vermeye başlamışlardı.[2]

“Kürtlerin” emperyalistlerle işbirliği içinde ve onlara güvenerek kendilerine alan açma çabalarına meşruiyet sağlamak için bazı anarşist çevrelerde de anti-emperyalizm vurgusu yapanlara yanıtlar verilmektedir.

Bu zatı muhteremler de ilerde göreceğimiz gibi Avrupalı ve Amerikalı anarşistler gibi sol ve “muhalif” her kesimden gelen her eylemi romantize ederek, var olan “devrimi” kaçırmama çabasıyla “faşizme karşı ölüm kalım savaşı”, “konjonktürün gerçekliği”, “Savaşta yalnız kalmış halkların her türlü yardıma evet demek zorunda olmaları”nı anlamadığımızdan dem vurarak -belki de kendileri hayatta yok iken üçüncü dünyalısından anarşistine kadar herkesin sahip olduğu ve kullanmaktan imtina etmediği- anti-emperyalizm söylemi ve vurgusundan rahatsızlıklarını dile getirmektedirler.

Bir diğer gerekçeleri ise İkinci Dünya Savaşı sırasında Avrupalı halkların ABD, SSCB gibi devletlerden gelen yardımları reddetmeyip, kabul etmelerini ya da İspanya İç Savaşı sırasında SSCB ve diğer bazı güçler tarafından yapılan yardımları reddetmemelerini Rojava’daki ABD işbirlikçiliğine örnek göstermeleridir. “Denize düşünce yılana sarılmak” durumuna kimse bir şey diyemez. Fakat vakanın öyle değil,  geçmişinde bir çok devlet ve istihbarat örgütüyle girmiş olduğu ilişkilerin devamı olarak planlı bir durum olduğunu söylemek durumundayız. Türkiye ile çözüm süreci ve silah bırakma görüşmelerinin ardında bu ilikilerin olmadığını söylemek abesle iştigal etmektir.

Özellikle şunu ifade etmeliyiz: Bahsi geçen örgüt ve örgütlerin hiç birini hiçbir zaman özgürlükçü, devrimci, toplumsal devrimi gerçekleştirecek itici güç olarak değerlendirmedim. Mevzu bahis örgütün ilk kurulduğu günden bugüne –bugün söylem değiştirip liberter bir havaya bürünmüş olsa dahi- özgürlükçü olmadığını, pragmatik bir pro-devlet olduğunu ve adeta bir devlet gibi işlediğini, kendi içinde ve dışında binlerce insanın katledilmesinin sorumlusu olduğunu söyleyip durduk.

Türkiye’deki solcuların ve kimi anarşistlerin tavrını “elinde hıyar olana tuzluğuyla koşmak” deyiminin tipik ifadesi olarak tanımlayabiliriz.

Rojava ve Suriye İç Savaşı, Irak İşgali, Türkiye’de Türk devleti ile girilen uzlaşma, silah bırakma gibi vakaları birbirinden kopuk ve farklı olaylar olarak değerlendirirsek elbette solcu ve kimi anarşiklerin vardığı sonuca varmamız belki mümkün olabilirdi. Ama biz olayların pek birbirinden kopuk olduğunu düşünmüyoruz.

ABD’nin Irak’ı işgali sırasında bölgede bulunan tüm Kürt örgütlerinin ve Türk entelektüellerinin tavrı –tam da “bağımsızlıkçı” emperyalist tanımlarına uyarak- işgali desteklemek ve Saddam diktatörlüğüne son vermesinden öte bir Kürdistan’ın kurulmasına vesile olacağından dolayı bizzat ABD ile her alanda işbirliği yapmaktı. İşgalin amacının Saddam’ı ve rejimini değiştirmek olmadığını söyleyen insanlara da bugün gösterilen tavır gösterildi. ABD ve diğer emperyalistlerin yüzyıllardır başka topraklardaki rejimlerle dertlerinin olmadığını ve emperyalist amaçların esas olduğunu onlara anlatmak kimsenin aklına gelmedi. Çünkü kendileri de bunu biliyorlardı. Özellikle PKK gibi bir örgütün kuruluş yılları ve geldiği yer bizzat bunları ifade eden bir yerdi. Dünya’daki emperyalizm ve anti emperyalizme dair literatür bir yana 1970’lerin THKP/C çizgisi ve Mahir Çayan’ın yazıları dahi ABD emperyalizminin tahlili ve Yeni-sömürgecilik teorilerinin anlaşılması için en azından kısa ve önemli bilgiyi sunuyordu. Özellikle ABD’nin dünyanın farklı coğrafyalarındaki duruşunun kendisi hariç hiçbir gücün işine yaramadığını bilmeleri gerekiyordu.

PKK ve onun diğer örgütlerinin devletlerarasındaki çelişkilerden yararlanarak bir bölge/federasyon/devlet vb. kurmak için ABD ile işbirliği ya da koordinasyon içinde olması Rojava ve diğer bölgelerde karasal gücü olması sonucunu doğurdu.

Bu sonuçtan rahatsız olmayan, Orta Doğu’da ABD eli ile meydana getirilen rahatsızlıklar ve katliamlara dair hiçbir tepkisi olmayan aksine bu rahatsızlıktan –en azından- nemalanma çabasında olan; diğer örgütlenmeleri dahi kendinden olmadığından dolayı Kürt olarak kabul etmeyen ve hatta ABD çizgisinde olmayanlara kimi zamanlarda savaş açan; Kürtler olarak sadece kendisi ve eksenindeki örgüt ve taraftarlarını tanıyan otoriter bir örgütten ve uluslararası desteğinden bahsedebiliriz. Bahsi geçen örgüt ve örgütlenmelerin varolduğu onlarca yıl boyunca da çeşitli emperyal güçler ve devletlerle her türlü ilişkiyi reddetmeyip bizzat onlarla ilişki içinde kendini var ettiğini söylemek bir gerçeklik halini ifade etmektir.

ABD için Vietnam, Latin Amerika ve Irak’ta vermiş olduğu kayıplar ve ABD askerlerinin kaybı onları onlar adına karada savaşacak ve daha az zayiatla farklı güçlerle alanda mücadele edecek ortaklar aramaya itmiş görünmekteydi. Nitekim “Vekalet Savaşları” kavramının işaret ettiği de bu idi. ISID ve diğer örgütlerin de işlevi bundan farklı değildi.

ABD’nin bölgede bulunuşu savaş anında yardıma ihtiyaç duyan, katliamda kurtarılması gereken masum insanlara yardım eden bir barış gücü olmasından dolayı değildir. “Devrimci” bir örgütün varolma şartının emperyal güçler ve devletlerle ortak çıkarlara –sadece en saf haliyle soruyoruz- dayanıyor olması dahi sorgulamaya tabi tutulmalı iken,  aksine modern dünyanın –Batı emperyalizmi ve onların sahte demokrasilerinin- laik ve “eşitlikçi” işbirlikçileri olarak anti-emperyalizm kavramını tu kaka etmek için gösterdikleri çabanın adını koymak madunun yanında olanlara düşerdi. Çünkü madun sadece Kürtler değil, Orta Doğu’nun ve Dünyanın tüm halkları ve günlük yaşamda en kötü muamelelere ve sömürüye maruz kalanlar ve bölge özelinde Orta Doğu’da yaşayan etnik olarak Ermeniler, Araplar, Süryaniler, Türkmenler vb., Dini olarak Müslümanlar, Şiiler, Şafiiler, Aleviler, Süryaniler, Hıristiyanlar, Yahudiler vb. ezilen ateistler vb., onların dışındakiler, kadınlar ve çocuklar, homoseksüller vb.dir.

Kendisi de bir devlet –gibi- örgütlenmiş bu örgütler madunun değil bir iktidar mücadelesinin aygıtı ve öz unsurudur.

Sonuç olarak: Kürtler değil ama ABD ile Orta Doğu’yu ve devrimcileri çeşitli manipülasyonlarla aldatan bu örgüt(ler) emperyalizmin işbirlikçisidir, efendim!


[1] https://www.gazeteduvar.com.tr/forum/2019/01/05/kurtler-emperyalizmin-isbirlikcisi-mi/?fbclid=IwAR0JwJUZVyvWOwhhX9m_6Sc8ihMcX7Uczg5MlZDFBCRq4UqC_32nnBqklNg

[2] http://www.kurdistan24.net/tr/news/26bf45b9-c417-4734-ad26-189dbf150a97?fbclid=IwAR3ejacVBWNs2z0qFCaUGuF9lWJvWr7bXPlXwuohbqs87JhA7At_ig77trs

%d blogcu bunu beğendi: