Görünmezden Verilen Selam ve Fatma Bacı – BayRam Bey

0
430

    B.Malinowski, benim içinde yaşadığımız anamalcı dünya düzeninin bir yönünü çok iyi gösteren bir betimleme olarak anladığım şu olguyu vurgular:

İlkel bir toplulukta yalnız ahlak bilgileri değil, dogmalar da bütün üyeler için aynı olmak zorundadır. İlkel halkların inanışı boş bir inanç olarak, kurgu, çocukça ya da hastalıklı fanteziler olarak veya en iyi durumda, olgunlaşmamış felsefi spekülasyonlar olarak değerlendirildiği sürece, ilkelin ona neden bu denli inatla ve sadıkça bağlandığını anlamak zordu. (Malinowski, Büyü, Din ve Bilim, ç. S. Özkal 1990.)  

     Hemen yukarıda erenleri anlatırken “onların sevenleri, kendi bütünlüklerini diğer insanlardan ayrımlı güçlerle donatmış bilgeleri, deneyimleri, onlara önceki topluluk erenlerinden kalıt kalmış yolları, yordamları, uygulayımları vardır” dedik. Bunu B. Spinoza’nın Etik’indeki şu düşünülerle (efkar, idee) koşut olarak anlıyorum:

… bu yaşamda bizim en büyük uğraşımız bir bebeğin bedenini doğasının el verdiği ve yardımcı olabildiği ölçüde pek çok şeyi yapabilecek ve hem kendisinin hem Tanrı’nın hem de şeylerin bilincinde olan bir zihnin [quodque ad mentem] bedeni haline getirmektir; … kendi hafızasıyla ya da hayal gücüyle [vel imaginationem] ilgili olan ne varsa, aklı için [ad intellectum] en ufak bir öneme sahip olamasın. (B. Spinoza, Etik, 789, ç. Ç. Dürüşken 2011)

Fatma Bacı’nın Velayetname’nin bu kesimindeki varlığı eşsiz bir sevinç kaynağıdır. Bu kaynağın ilk niteliği ya da nitesi o eren bir kadındır (erin bir de ermiş anlamlı kökü olduğu açığa çıkıyor. İnsan türünden kişinin eşeyine bakmadan er, eren olarak adlandırılıyor).  İkincisi kendisini anlam yurtlarındaki oluşları duyacak, duyumsayacak, bilebilecek bir yetenek ve güçle donatmıştır. Türkiye’deki alevi toplulukları aralarındaki onca ayrıma karşın, başta alevi kadınlar Fatma/Fadime Ana’nın ellerinin yetenek ve eyleyebilme gücünü bir işe başlarken yardıma (medete, imdata) çağırırlar. Bu “bismillah” çekmek yerinedir.  “Benim elim değil Fatma Ana’nın eli” denilerek bir işe başlanır. Üçüncüsü erenlerin toplantısında Hacı Bektaş’ın selamını yalnız o işitir ki bu Fatma Bacı’nın onu diğer erenlerden ayrımlı kılan bir yeteneğidir. Bu yetenek anlatının konu ettiği toplanmış erenlerin hiç birinde yoktur. Elbet diğer erenler de görünmezden, bilinmezden sesler işitirler. Ancak her ses her erene işitilir değildir. Bu güç kişinin yetenek derecesine bağlıdır. Ki yazıcı “pes” çekerek söze girer. Pes bir şaşırma, şaşkınlık ünlemidir de. Bugün de bazı insanlar “pes doğrusu!” demez mi?     

Ancak İslam topraklarında uzun süren egemenlik çekişmelerinde, binlerce acıklı kıyımlar –Kerbela kıyımı gibi- karşısında Alici toplulukların –6. İmam Cafer Sadık tarafından açıkça ilkeleştirilen- kuramlaştırdıkları bir siyasallıktır aldatma.

Pes, Fatma bacı, (…) el göğse kodu. Üç kere “aleykümüsselam” dedi, gine oturdu. (…) Kimin selamını alırsın, deyü Fatıma bacıya sual ettiler. (…) -Ruma bir er geliyor. Siz erenlere selam verdi. Anın selamını alırız, dedi. (…) -Dediğiniz erin kendüsü nerden ve gelişi ne yerdendir, dediler.(…)-Kendisi Horasan erenlerindendir. (…) Amma gelişi şimdi Beytullah [Tanrı’nın evi] tarafındandır, dedi. Andan ol erenlerin cümlesi mecliste olanlar ettiler [eyittiler/dediler, söylediler]:

Rumlu Mevlana’nın çok bilinen bir önermesinin farsçadan çevirisi olan “ya olduğun gibi görün ya da göründüğün gibi ol”un bütünüyle tersidir aldatma. Rumlu Celaleddin’in önermesi ancak egemenlere, onları destekleyenlere önerilebilir.

     (Burada çok kısa olarak geçmişteki ayrı kültürlerden alevi topluluklarda kadının konumunun tıpkı hanefi topluluklarda olduğu gibi olduğunu “ispatlayan” külyutmaz toplumbilimsel vb. bilimsel tezlerin “arızalarından” üççüğüne değinmeden geçemeyeceğim. İlki kadının gündelik yaşamda erkekten ayrılıp ayrılmadığı -kaç göç- ölçütünün topluluksal konumu belirleyen bir etken oluşunun unutulması. Diğeri de öyküdeki gibi kadına eşsiz yetiler, beceriler -bir topluluğa kutsal aş pişirme eylemi de içinde- tanınıp tanınmadığı ölçütü ve de son olarak geçmişten bugüne alevi toplulukların zorla şeriata ve devlet yasasına dayanan bir toplumun kuruluşunda eritilmek istenmesi ve alevi toplulukların yöneticileri, onların haberalcılarını, habervercilerini aldatma görünüşü yaratma –takiyye-  zorunluluğunun unutulması. Ki aldatma görünüşü aleviler gibi iktidardışı kalmış toplulukların çoğunluk da olsalar geliştirdikleri bir davranış kipidir. Ancak İslam topraklarında uzun süren egemenlik çekişmelerinde, binlerce acıklı kıyımlar –Kerbela kıyımı gibi- karşısında Alici toplulukların –6. İmam Cafer Sadık tarafından açıkça ilkeleştirilen- kuramlaştırdıkları bir siyasallıktır aldatma. Rumlu Mevlana’nın çok bilinen bir önermesinin farsçadan çevirisi olan “ya olduğun gibi görün ya da göründüğün gibi ol”un bütünüyle tersidir aldatma. Rumlu Celaleddin’in önermesi ancak egemenlere, onları destekleyenlere önerilebilir. Önerilse de varsayımsal (farazi) bir ülküdür (ulaşılamaz bir idealdir). Bunu öneren Celaleddin bile yaşamının her evresinde gizleme, örtme, saklamanın ustası gibi davranır; davranmak zorunda kalır. Hakkında Ahmet Eflaki Dede’nin yazdığı Ariflerin Menkıbeleri’nde onlarca böylesi örnek vardır. Bir örnek de Tebrizliye götürdüğü şarap testisini kent alanında toplanan kalabalıktan saklamasıdır. Denetlemeci ve ortaklaşa can almaktan coşkulu hoşnutluklar üretici (linççi) kalabalık testiyi zorla kırdığında şarap yerine bal şerbeti bulur…  Boyunduruktakiler her zamanda ve her yerde oldukları gibi göründüklerinde yok edileceklerdir kesinlikle. Bu açıklığı içgüdüsel düzeyde yaşadığını düşündüğümüz başka canlılar bile göstermez. Bulundukları ortama uyum geliştirmeye uğraşırlar. Renk değiştirme, davranış, biçim, tutum gibi edimlerde ortamla benzeş görünme ya da ortamda kendilerini görünmez kılıp saklarlar. Doğaldır ki böylesi içgüdüler de onların yaşamda kalmasını çoğunda sağlayamaz…)

     Evet, topluluktaki erkek erenler konuş tartış durumundayken Fatma Bacı yemek pişirmektedir. Derleyen başka nasıl anlatabilirdi ki? Oluşturulmaya, yaygınlaştırılmaya, egemen kılınmaya çalışılan bir “şeriat toplumu”nda Fatma Bacı’nın bir şekilde orada bulunuşu, erkeklerin arasında çekinmeden gönüllü ya da kut gereği yemek yapışı, yine sıradan bir davranışla bir “er”in selamını alışı, anlam yurtlarıyla görülmeyen bağlar kuruşu, erin kutsal topraklardan gelişi… (bu yaşamsal önemde görülen bütün beceriler İslam Peygamberi’nin kızı Fatma Ana’dan gelir. Onun eli adaşı, bir adı vurulanı olan  Fatma Bacı’ya anlam dünyasında değmiş olmalı. Çünkü topluluğun yiyeceği yemek başka bir açıdan da kutsallığını onu pişirenin ellerinden alır.) Ayrıca yukarıdaki alıntıda bir araya toplanmış erenler Fatma Bacı’yı sorgularken onun görünmezden gelen sesleri kendilerinden daha güçlü olarak işittiğini bilirler ki, onu Rum’a gelen üstüne soru yağmuruna tutarlar.

     Bunların hepsi o topluluğun dışında birçok yönüyle devlet ve şeriat düzenine, onun inançlarına, anlayışlarına aykırıdır ki derlemecinin sapık/sapkın (heretik) bir eren topluluğunu küfürsüz anlatması, hatta onları övmesi de şeriat düzenine göre bir suç ve günahtır. Elbet bütün azınlıkların ve onların öykülerini imrenerek, yüceliyerek anlatanların can tehlikesine uğramadan yaşamda kalırken eylemlerini gerçekleştirmekte kullandıkları yordamlardan, kurnazlık ve gizliliklerden (ya da yaşama stratejilerden) biri de anlatma biçemidir. Niyetin sıradan sözcüklerin arasına saklanması… Söylenenle, niyet edilenle kurbağaları ürkütmeme ama yine de başka bir biçimde söyleme, bildirme biçemi…   

Tavsiye Edilen Yazılar

… çünkü yalnızca oluşta bir azınlık, etkin ortalama olarak görev yapabilir (dienen), ancak bu koşullar altında, ki o[nun] çoğunlukla bağları içinde bütünüyle daha çok belirlenimi yoktur. Yahudi-oluş, kadın-oluş ve diğer… [bunları] aynı zamanda bir çiftlidevini (Doppelbewegung) de kuşatır (umfassen): devininin biriyle çoğunluktan bir deyimi (Term) (özne) çeker alır, diğeriyle azınlıktan bir deyim ortaya çıkar (ortalama ya da taşıyıcı) ki onu dışarı çıkarır. (Guattari, Deleuze, Bin Yayla, almancada s. 397.)

%d blogcu bunu beğendi: