23 Teknoloji Toplumu – Anti-Demokratik Ekonomi – Jacques Ellul

0
670

Tüm bunları söyledikten sonra, ekonomik tekniğin yeni bir özelliğine değiniyoruz: Ekonomik teknik, kaçınılmaz biçimde anti-demokratiktir. İlk bakışta bu yorum çok şaşırtıcı, hatta şok edici gelebilir. Bir kere teknik, daha önce hiç yapmadıkları kadar katılmalarına imkan tanıyarak insan kitlelerini ekonomik devreye sokmaz. Şimdiki halin teknik teyidi açısından, sosyalizmin ileri doğru hareketine tanıklık ettiğimiz gerçeğine işaret edebiliriz: yönetim komiteleri, özerk sosyal güvenlik idaresi, kâr paylaşımı, işçi konseyleri -ki sadece SSCB’de var değiller- ve işçi sendikalarının statülerinin kabul edilmesi başarısı, ki bu özellikleriyle sendikalar yalnızca devrimci değil olumlu bir rol de oynayabilirler.

Bu koşular altında, teknik ekonomiden anti-demokratiktir diye söz etmek nasıl mümkündür? Cevaben, tüm bu değişik “ilerleme” çeşitlerinin yalnızca insanın tekniğin eylemine önceden tabi olması ölçüsünde mümkün olduğunu göstermek kolaydır. İnsanın bu köleliğe (gerçekten köleliğin bir türüdür bu) gösterdiği muhalefet gerçekten yapaydır, bir öz-çıkar meselesidir ve herhangi bir temel devrimci yönelişten kaynaklanmamaktadır. İnsanlar, ekonominin gidişatıyla ilgili gerçek bir etki yapabilmekten uzaktır. Çeşitli ücret biçimlerini değiştirebilirler. Belli mekanik aksamaları tazmin etmek amacıyla teşebbüsün yönünü değiştirebilir, belli ekonomik biçimlere müdahale edebilirler. Üretimle, yöntemlerle ve finansal yöntemlerle ilgili görüş belirtebilirler. Bunların hiçbirisi ihmal edilemez ve önemlerini küçümsemek gibi bir niyetim de yok. Fakat bunlar ekonomik demokrasiye bir katkı sağlamıyorlar.

Üretim araçlarının kolektif sahipliği (millileştirme, kolektifleştirme veya devlet sosyalizmi bakış açısından) bir soyutlamadır, hatta siyasal demokrasiden daha büyük bir soyutlama. Siyasal demokrasinin hangi soyutlama derecesine götürüldüğünü, o “halk egemenliği” retoriğine rağmen aslında vatandaşın oyunun ne kadar az önem taşıdığını iyi biliyoruz. Üretim araçlarının halkın mülkü olduğu söyleniyor. Ancak insanlar bunlarla istediklerini yapabilirler mi? Gerçekte liderlerini aday gösterebilirler mi? Bunlar gerçek sorulardır. Bir iş meselesinde doğrudan müdahil olan insanlar, örneğin bir sanayi tesisindeki işçiler fabrikayı bir başka şekilde kullanmaya, hiç kullanmamaya, hatta makineleri kırmaya karar verebilecek olsalardı, onları kim dinlerdi ki? İlgili kararların mantıksız olduğu gerekçesiyle hiç kimse dinlemiyorsa, bu durumda, halk iradesinden üstün, halk iradesinin de kendisine göre yargılandığı kriterler vardır. Halk iradesini, kendisini ancak teknik icapların önceden belirlediği sınırlar içerisinde ifade edebilir. Halk, mühendisleri seçebilir mi? Ya muhasebecileri ve organizatörleri? Çalışma yöntemlerine dair yargı belirtebilirler mi? Bunları yapabilselerdi, yargıçların yönetilenler tarafından, vergi tahsildarlarının vergi mükellefleri tarafından, generallerin erler tarafından seçildiği bir sistem anlamına gelirdi (ki gerçekte buna teşebbüs edilmiştir de). Böyle bir sistem, yegane gerçek demokratik yol demektir. Biz politikacıları seçtiğimiz halde, demokratik yok belirttiğimiz alanlarda neden uygulanmıyor? Basit bir nedeni var bunun. Yargıcın, generalin ve mühendisin işlevleri, teknisyenlerin işlevi sayılıyor, ama politikacının teknik dışı bir işlevi olduğu düşünülüyor. Politikacı, her şeye iyi gelen, aynı zamanda hiçbir şeye iyi gelmeyen bir iş yapıyordur. Rus ve Fransız Devrimleri, yargıç ve generallerin halk tarafından seçimini getirdi. Onların demokrasi anlayışlarıyla uyumluydu bu. Fakat sonuçlar öylesine feciydi ki çok geçmeden bu yöntemi kaldırmak gerekti.

İşçinin isteklerinin gerçek işlevi, o halde, tekniği ilerletip geliştirmektir, hiçbir şekilde onun özgürlüğünü artırmak değil. Bu gerçeğin siyasi bir paraleli de var: otoriter rejimlerde oylar sadece rejim için kullanılabilir.

Teknik, demokrasinin sınırıdır. Tekniğin kazandığını demokrasi kaybeder. İşçiler nazarında popüler olan mühendislerimiz olsaydı, makineler hakkında zırcahil olurlardı. Çağımızda teknik, son temyiz mahkemesidir. İşçi, ne fabrikasının ne de patronlarının efendisidir.

Halk “kontrolü” demokrasisi tümüyle biçimseldir. Durum bu açıdan, teknik olan her şeyin seçmenlerin kontrolünden çıkarıldığı tüm temsili demokrasilerde aynıdır. Seçmenler inançları da bu yüzden diğer tümünü üstün ve her insan eylemini kuşatan bir siyasal işlev ideolojisine bağlamalıdır. Arabulucu işlevi sayesinde seçmen hâlâ kendi kaderinin efendisi olabilir. Ne yazık ki seçmenlerinin durumunu iyileştirmek için politikacı müdahalede bulunduğu zaman, yalnızca tekniğin uygun işleyişini bozmada, herkesin bağlantısını koparmada ve sonunda da kendi yetkilerini kaybetmede başarılı olmaktadır.

O halde, tamamen soyut bir mülkiyetin tapusunu taşıyan işçilerin bir şekilde ekonomik oyuna gerçekten müdahale ettiklerine bugün inanabilir miyiz? Gerçekten böyle olsaydı, ancak olağanüstü esnek bir ekonomiyle yapmaları koşuluyla olurdu. Kesinlikle teknik dışı olurdu. Böyle bir ekonomi tasavvur bile edilebilseydi, kapitalist olmayan bir liberalizm, yani anarşi olurdu.

Ekonomi kesin ve teknik hale gelince, çalışanların arzulanılın müdahalesini hoşgörmez. Kuşkusuz, işgücünün, insani endüstri ilişkilerinin, hijyen vesairenin iyi ve rasyonel düzenlenmesi diye bir şey var. Ancak bu, iyi bir tekniğin varsaydığı ve gerektirdiği bir iç düzenlemedir. Yüksek, sürekli ve kârlı bir verimliliği başarmanın tek imkanı, sadece acil ve çıplak ürünü değil aynı zamanda bir sermayeyi de temsil eden insan malzemesinin korunmasını da yeterince hesaba katmaktır. Şu an için işçinin istekleri, bayağı kesin ve yoğun bir tekniğin icaplarıyla kesişiyor. İsteklerinin hesaba katılmasının tek sebebi budur. İşçinin isteklerinin gerçek işlevi, o halde, tekniği ilerletip geliştirmektir, hiçbir şekilde onun özgürlüğünü artırmak değil. Bu gerçeğin siyasi bir paraleli de var: otoriter rejimlerde oylar sadece rejim için kullanılabilir. Hükümetin otoritesi bu şekilde artırılıyor olmasına rağmen, seçmen kendi oyundan maddi avantajlar çıkarır. Çünkü resmi olarak halka dayanan hükümet, kendisini onların adına daha fazla çaba sarfetmekle bağlayacaktır.

Bu tür demokratikleşmenin insanların kısmetinde belli bir açılmaya yol açtığında kuşku yok. Ancak bu, birer uşaktan başka bir şey olmayan insanların kendilerinin yaptığı bir iyileştirme değil, teknik tarafından, tekniğin dayattığı hayat ölçüsünde ve ona göre, yapılan bir iyileştirmedir.

Tekniğin demokratik etkisini bir başka pencereden, tüketim penceresinden öngörmek de mümkün. Bugünlerde, tekniğin sosyal ayrıcalıkları ortadan kaldırdığı ve mevcut sosyal ayrımları bastırdığı öne sürülüyor -her ne kadar, onların yerine yenilerini kurduğunu kabul etmemiz gerekse bile. İtalyan iktisatçı Bertolino, standartlaşmayı incelemesinde bu argümanın güzel bir örneğini sunuyor. Standartlaşma, bu iktisatçıya göre, iki nedenle kesin demokratik etkiler doğurur. Bir kere, fıyatları düşürür, sonuçta da tüketimi artırır. Refah daha genişçe dağıtılır, hayat standartları daha eşitlenir. İkincisi, alınabilir mal türlerini azaltır. Pazarda daha az çeşitlilik vardır; tercih de sınırlıdır. Bu iki faktör demokratik eşitleme yönünde hareket eder. Ekonomik güçlerin çeşitliliğine dayanan “kendine özgü olan” arayışı imkansızlaşmaktadır. Bu nedenle, tekniğin demokrasi yönünde işlemesi gerekir.

Önemli bir işsizlik durumunda, fiyatlar düşmesine rağmen kamu refahında bir artış yoktur. Bertolino’nun tezi, bana çok önemli gibi gelmiyor.

Bu argüman, lüks bir madde olan otomobilden herkes istifade etsin diye demokratik duygularla kitle üretimi otomobillere yönelen Henry Ford’un davranışıyla tam da aynı davranışı temsil eder. Fakat otomobillerin kitlesel üretimi binlerce işçinin montaj hattında istihdam edilmesini gerektiriyordu. Bertolino, bu şekilde meydana gelen dezavantajları şöyle bir geçiştiriyor ama bunlara yakından bakmalıyız. Mesela, işsizlik tehlikesi söz konusudur. Önemli bir işsizlik durumunda, fiyatlar düşmesine rağmen kamu refahında bir artış yoktur. Bertolino’nun tezi, bana çok önemli gibi gelmiyor.

Tekniğin toplumsal eşitlik doğurduğu tezi de pek önemli değil. Mumford’un yaptığı gibi, yoksulun elektrik ışığıyla zengininkinin özdeş olması nedeniyle (oysa orta çağlarda bir çam çırasıyla lüks bir kandil arasında çok büyük bir fark vardı) toplumsal eşitliğin varolduğunu iddia etmek, amaçlananın tam tersini kanıtlamak olur. Malikane lordunun hayatı, pek çok açıdan bir serfîn hayatına, çağdaş bir sanayicinin hayatının bir işçinin hayatına olduğundan daha yakındı. Serf ile lord aynı yemeği ve aynı sıkıntıyı paylaşıyordu. Elbette ki, çam çırasıyla kandil arasında olduğu gibi, yoksul radyosuyla zenginin Telefunken’i ya da motorlu bir skooter ile bir Chrysler arasında da en azından aynı fark söz konusu. Bu türden sayısız karşılaştırmalar öne sürebiliriz.

Standartlaşma için hangi bedeli ödememiz gerektiği sorulabilir. Bertolino, bu bedeli açıkça gösteriyor. Bir kere, maliyetteki azalmanın ücretteki azalmayla veya işsizlikle ifade edilmemesi elzemdir. Bunu görmek için devletin müdahale etmesi gerekir. İkinci olarak, maliyet azalması satış fiyatlarında indirime yansıtılmalıdır. Devlet, satış fiyatlarında mecburi indirimleri zorlamalıdır. Üçüncü olarak, standartlaşma bütünlüğü içinde uygulanmalıdır. Sınırlı bir etkisi olmamalıdır. Tüm bir endüstriye uygulanmalı ve eğer endüstri yeterince önemliyse, kaçınılmaz biçimde ilgili ve tamamlayıcı endüstrilerin standartlaşmasına yol açacaktır bu. Devlet burada da ikna edici veya zorlayıcı tedbirlerle müdahale etmelidir.

“Demokratik” bir etki olarak standartlaşmanın son derece otoriter devlet eylemini, yoğun kontrolleri, daha fazla merkezileşmeyi ve belirgin bir şekilde demokratik olmayan bir zihniyet durumunu ima ettiği şu ana kadar söylenenlerden açıkça anlaşılıyor. Bundan başka, “tiplerin” azaltılmasının bir demokratik süreç olduğunu duymak biraz şaşırtıcı olabilir. Bertolino, bu azaltmanın bazen tek bir tipe yol açtığım, sonuçta da tercihin etkisiz bırakılmasının varsayılması gerektiğini söylüyor. Fakat şimdiye kadar, demokrasinin gerçek özünün tam da çeşitli çözümler, çeşitli tipler, çeşitli doktrinler arasındaki tercih olduğu görülmüştür. Dahası bu tercih, serbest biçimde insanlara bırakılıyordu. Demokrasi uygulaması, tercihin uygulanmasıydı. Artık tercihin sözkonusu olmadığı yerde diktatörlük olur.

Bertolino’nun ne pahasına olursa olsun tekniğin demokratik olduğunu gösterme arzusu, tuhaf bir demokrasi anlayışına yolaçar.

Ancak bu tercih kavramını biraz daha irdelemeliyiz. Sık sık şunu söyleriz: “Belli kişilerin sefalet nedeniyle belli nimetlerden dışlanmaları, onların böylece tercihten yoksun bırakılmaları demokratik değildir. Refahı standartlaştırma yoluyla yayarsak, yoksulların demokratik durumunu iyileştiririz”. Ne yazık ki durum bu değil. Yoksulluğun getirdiği tercihten mahrumiyetin anti-demokratik olduğunu kabul edersek -ki kesinkes doğrudur bu- çoğunluğun hâlâ sahip olduğu şöyle veya böyle büyük bir tercih özgürlüğünü kaldırarak demokrasiye sahip olacak değiliz. Tüm ülkelerde çoğunluk hâlâ biraz tercihe sahip; bunu onların elinden almak demokrasinin zıddını ödüllendirmektir. Bertolino bunun farkındadır. Riskli iddiasını iki yolla telafi ediyor. Birincisi, standartlaşmanın insanın zevk ve arzularına ilişkin bir incelemeyle beraber olmasıdır. Bu, bir anlama, kişisel tercihi standartlaşma içinde yeniden devreye sokma yöntemidir. Öneri tamamen ütopik görünüyor. Standartlaşma, uzun dönemler halinde kesin fon yatırımlarım ima eder. Fakat açıktır ki bu yatıranlar, sırf kamunun zevki değiştiği için ciddi biçimde hiç sorgulanmayacaktır. Ayrıca, teknik gelişme, halkın zevklerini değil, kendi uygun yasalarını izler. Havayolu seyahatlerini ve televizyonu talep eden halk değildi. Teknik gelişme bu şeyleri meydana getirdi; bu şeyler de teknik olarak yayıldı ve halka dayatıldı. Standartlaşma mekanizması, her tekniğinkiyle özdeştir.

İkinci olarak, Bertolino, onu kabul eden bireylerin kanaatini temsil ettiği ölçüde demokratik olduğunu varsaymaktadır. Aslında eşitlikçi olması yeterli değildir. Eşitlikçi bir durumun ve daha tam bir eşitliğin kendisi sayesinde gerçekleştiği, insanların da bu şekilde bir sosyal demokrasiye doğru mesafe katettiği bir popüler bilinçle beraber olmalıdır. Eğer bir rejim halk tarafından onaylanırsa, onun bir demokrasi olduğu gerçekten iddia edilebilir. Ancak bu, kuşkusuz, tam da Hitler’in kendi rejimi için söylediği şeydir. Bugün için halk desteğinin belli kesin tekniklerle kolaylıkla sağlanabileceği de gözden kaçırılmamalıdır. Ancak bu nokta burada o kadar önem taşımıyor. Önemli olan, Bertolino’nun ne pahasına olursa olsun tekniğin demokratik olduğunu gösterme arzusu, tuhaf bir demokrasi anlayışına yolaçar. Bunu iki alıntıyla en iyi şekilde ortaya koyabiliriz: “Demokrasi, her yurttaşın bireysel olarak çoğunluğun görüşüne tabi olmasıdır. Bu çoğunluk görüşü, aksi iddia edilemez ve tartışılamaz bir hareket hattına dönüşür. Birey, çoğunluk tarafından toplum için en iyi şeklinde dikte edilen hattı (ekonomik ve siyasal) izlemekle mükelleftir. Birey, bu şekilde demokratik hale gelir…”. “Demokrasi, belli iyi şeyleri ortak bir şekilde değerlendirme ve kullanma pratiğinden oluşur. Demokrasi, toplumsal değerleri başkalarıyla ve başkalarının yaptığı şekilde gerçekleştirmek için bireyin kendisini aşmasını varsayar”.

Bu metin alıntıları, duyduğumuz kimi tuhaf konuşmaları hatırlatıyor. Kollektivite ile kaynaşmak için kendi bireyselliğini reddeden bireyin uyması yoluyla çoğunluğun bir oybirliği durumuna geçişi, tam da demokrasiden diktatörlüğe geçiştir. Standartlaşmanın bu tür demokrasi istediği, bir başka demokratik biçimle uzlaştırılamayacağı doğrudur. Ama bu durumda demokrasi, diktatörlük gerçeği üzerine geçirilmiş bir isimden ibarettir. Ekonomik tekniğin hangi boyutunu incelersek, teknik ile demokrasi arasında bu karşıtlığı hep görürüz.

Teknik ile demokrasi arasındaki çatışma Sovyet planlamasında açıkça görülüyor. Sovyetler, beş yıllık planın (ikinci aşamasında) tabandan zirveye hareket ettiğini ve tabanın kararının önemli olduğunu öne sürüyorlar. Bununla birlikte, şu soru kaçınılmazdır: Teknisyenler hem normlar hem de ayrıntılar kurduklarından, zirveden kaynaklanan üretim direktifleriyle tabandaki işçilerin arzularım uzlaştırmak nasıl mümkündür? Sovyetlerin yürüttüğü araştırmalar, bu zıtlığın “üretim konferansları” denen şeylerle çözülebileceğini öne sürüyor. Oysa gerçekte tanık olduğumuz, ücretlerin ve normların teknik bir merkezileşmesidir. Özellikle gösterge ve kayda değer olan, 1955 planının hikayesidir. Stalin’in hatalarını kınayan Kruşçev, planlamanın o zamana dek “bürokratik” ve “otoriter”, olduğunu ve “sırf istatistiklere dayandığını”; ayrıca 1950 planının teşebbüslerin sadece %30 tarafından yerine getirildiğini ilan etti. Planı demokratikleştirmek gerektiğini söylüyordu, çünkü “işçilerin aktif katılımı vazgeçilmez nitelikteydi”. Kruşçev’in iyi niyetlerinin sonucu aslında ne olmuştur? (1) İşçilere planın koyduğu hedefleri artırma serbestisi tanınmıştır, ama azaltma serbestisi değil; (2) işçiler, azami verimliliği getirecek yöntem ve araçları inceleme serbestisine sahip olmuşlardır; (3) verimliliği artırmak için ilk beş yıllık planlanın devreye sokulmasından bu yana en yoğun propaganda kampanyası başlatılmıştır. Bu kampanyada şu slogan hep kullanıldı; “Devlet Planı, her teşebbüs için yasadır”. Demokratik özgürlük, tüm bunlarda açıkça görülebilir!

Bu “üretim konferanslarının” gelişiminde belirleyici bir nokta, işçilerin arzularıyla durdurulamayacak teknik gelişme gereğidir.  Bir işçi komitesi teknik sorunlar yumağını düzenleyemez. Ayrıca, bütünü görmek (ki işçi bunu elbette yapamaz) ücretleri ve normları makroekonomi düzleminde birleştirmek için gereklidir. Bu olmadan, toplumsal eşitsizlik ve ekonomik dengesizlik kaçınılmazdır. Aynı şekilde, planın etkinliği ne olursa olsun, üretim hızlarını ve gelirlerin dağıtımını sıkı bir kontrolü de elzemdir.

Gerek planın tasarlanması gerekse uygulaması için tüm bunlar, tüm demokratik yönelişlere otoriter bir şekilde empoze edilen teknik taleplerin önceliğine yolaçar. Planı uygulayandan tüm istenen, kendisini planın normlarına adapte etmesi, bu normların aşın uygulanmasında kendi verimliliğine bir ivme bulmasıdır. Ona bırakılabilecek tek şey, kendisini normlara adapte edecek yeterli zamandır. İtibarı kurtarmak için, durmadan psikolojik ortamdan, çevreden ve sosyalist rekabetten dem vurulur. (Bu noktayı son bölümde ele alacağız). Aşağıdaki karşılaştırmayı yapmak şimdilik yeterli: Buna zorlandığı için bir saldırıya katılan bir asker ile vatanperver hevesin harekete geçirdiği bir asker aynı psikolojik iklimi paylaşmıyor. Fakat her ikisi de aynı şekilde öldürme noktasına getiriyor. Verimlilik ve kolektif sonuçlar açısından, birinci askere ikincisinin vatanperver şevkine eşdeğer bir savaşkanlık veren psikolojik yöntemler bulunmuş, geliştirilmiştir. Demokrasinin bu meseleyle bir ilgisi yoktur.

Demokrasi, ekonomik tekniğin sağlam gelişimi için gerekli tam istihdamın işçi yerleştirmede otoriter bir yöntem gerektirdiği şeklindeki iktisatçıların çoğunca itiraf edilen teoreme de girmemiştir. Fourastie’nin gösterdiği gibi, teknik, “insan, emeği sayesinde üretimi toplumsal gelişimin tam temeli yapmaktadır. Öyle ki çalışan nüfusun transferi olmadan hiçbir toplumsal gelişme olamaz”. Ancak demokrasi unsuru, insanoğlunu aşina çevresinden etmenin, geleneklerinden, insani ve coğrafi ortamından kopartmanın neresindedir? İnsanoğlunun köklerinden koparılmasının iktisadi yasalar açısından pek az bir önem taşıdığını, ekonomik gerekliliğin varolduğu yerde (örneğin işsizlikle mücadelede) diğer tüm insan ihtiyaçlarının önemsiz olduğunu ve tarihe karışması gerektiğini biliyorum. Ayrıca, yiyecek bir şeyin olmadığı yerde istikrarlı bir ortamın da olmadığının da farkındayım. Primum vivere nin materyalist biçimdeki bu yeni versiyonu, açık bir hakikatten ibarettir. Fakat doğru olsaydı bile, insanoğlunun ekonomik icaplarca sınırlandığını söylenmek zorunda kalırdık ki, demokrasinin tam zıddıdır bu.

Bu yöntem, sosyal yapılarımızın yıkılmasını varsayar ve gerçekte her medeniyeti kendisine şekil verme şansından mahrum bırakır. Her medeniyette temel unsur, insan ile çevresi arasında dengeli bir ilişkidir. İnsan soyut kararların oyuncağı olunca, bir medeniyet artık yaratılamaz. Bu noktada, ekonomik düzlemde tekniğin daha önce genel bir biçimde incelediğimiz aynı etkisini görüyoruz. İnsan ekonomiye gerçekten katılır ama teknik onun bir insan olarak değil bir şey olarak katılmasına neden olur.

İnsanoğlunun köklerinden koparılmasının iktisadi yasalar açısından pek az bir önem taşıdığını, ekonomik gerekliliğin varolduğu yerde (örneğin işsizlikle mücadelede) diğer tüm insan ihtiyaçlarının önemsiz olduğunu ve tarihe karışması gerektiğini biliyorum.

Hem şansın hem de doğal yasaların muhasebecilerin kararlarına, planlama kurallarına ve devletin kararnamelerine dönüştüğü modem zamanların büyük ve dramatik süreçlerini en açık biçimde ekonomik teknik alanında görüyoruz. Tam da bu noktada teknik doğal gerçekle ilgili olmaya başlıyor -topyekün insan davranışı gerçeğiyle, sosyolojik akımlar denen şeylere insanın kendiliğinden boyun eğmesine, belli genel tiplere uymasına, verili uyarıcı unsurlara hemen her yerde aynı olan tepkilerine. Mesele kamuoyunu anlama veya tahmin meselesi olsun ya da bütün olarak istatistik meselesi olsun, teknik bir dizi sonuç ve eylem biçimi çıkarır. Kendini mutlaka içine sokacağı sistemi bunun üzerine kurar. Bu davranışı mecburileştirir de. Belli küçük değişikliklere imkan tanır (istisnalar meselesiyle kendimizi yormayacağız şimdi) fakat tekniğin gerçek sorunu kendiliğinden uyulan bir yasayı bilinçli biçimde zorunlu bir yasaya dönüştürmektir. Tekniğin diğer alanlardaki etkileri, aynı derecede açık değildir. Sözgelimi, propaganda gibi “insan teknikleri” ekonomik alandaki teknik kadar mecburi yapılamamıştır.

Sonuçta, hâlâ gelişmemiş niteliklerine rağmen (bu açıdan, mekanik, psikolojik veya hukuk tekniklerine göre çoğu kere daha fazla dillendirilmektedir) ekonomik teknikler yine de her tekniğin ima ettiği doğaldan yapaya geçiş başka her teknikten daha iyi ifade etmektedir. Ekonomik teknikler diğerlerinden daha gelişmiş değildir, ama yapay olan, burada her yerde olduğundan daha fazla, doğal olandan gelişmektedir.

Her teknik, üç aşağı beş yukarı tabiatı sınırlama eğilimindedir. Buna göre, yapay olan doğal olana muhaliftir. Bir mücadele vardır ama bu doğaya karşı insan açısından mı yoksa sistemlerin çatışması açısından mı ifade edilmelidir. Aranan şey, doğal olanı dışlayan, elimine eden ve yerini alan bir üstünlüktür. Bu nedenle, örneğin yönlendirilen ve planlanan ekonomi liberalizmin yerini alır. Ancak bu alanda bir başka daha ince, bütünleyici bir hareketi görüyoruz. Ekonomik teknik, doğal olanı entegre etmekten çok elimine etme eğilimindedir. (Bu anlamda, fiziksel tekniklerin eylem biçimine yaklaşır. François Perroux’un planlama eleştirisi de, rasyonellik eksikliğine göre, planlamanın ekonominin serbest mekanizmasına uymak veya yorumlamak yerine onu bastırdığı gerçeğine dayanıyor. Penoux’a göre, uymak ve yorumlamak ekonomik tekniğin ideali olmalıdır).

Ancak doğal olan entegre edildiğinde doğal olmaktan çıkar. Teknik topluluğun bir parçasına dönüşür. Mekanizmanın bir unsuru, rolünü oynaması gereken bir unsur, başka birşey değil. Bu rol, önceden çizilmiş olabilir. Servomekanizmalarda olduğu gibi, böyle olduğu zaman bile, tekniğin gelişmesi öngörülmeyen unsurları devreye sokar, işlemin önemli bir kısmını doğal anlamda bırakır, ama yine de entegredir.

Tavsiye Edilen Yazılar

Bu entegrasyonda kötü bir şey mi var diye sorulabilir bana. Bir değer yargısı ifade etmiyorum. Yaptığım, aslında genel bir eğilimi, sosyolojik bir akımı, izleyerek kendi kararlarına göre davranan insanların özgürce davrandığını ama bir kere sisteme entegre olunca aynı eğilimin özünde ve açıkça zorunlu hale geldiğini kaydetmekten ibaret. Zaten varolan ama gizli (şimdilerdeyse modern tekniklerin açığa çıkardığı) bir mecburiyete uyduğu için insanın özgürlüğünü bu entegrasyondan önce bile kaybedip kaybetmediği sorulabilir. Sırf bu mecburiyet tanındığı ve ders kitaplarında yazıldığı için insanoğlu eskisinden daha sınırlanmış mıdır? Açıkça öyle görünmüyor. Eylemlerimize dair sırlarımızın birkaç kişinin tekelinde bulunmasının (teknik araçların kontrolünü kazanan da her zaman az sayıda insandır) temsil ettiği tehlikeye atıfta bulunmadan bile, sırf yazma eylemi bile insanın mecburiyetini değiştirir. Sosyolojik ve ekonomik dünyada sonuç, çoktandır tanınan ahlâktan yasaya geçişle karşılaştırılabilir. Burada da yaptırımların belirleyici olduğu anlaşıyor. Manevi yasayı ihlal etmenin, sosyolojik bir eğilimi reddetmenin veya doğal ekonomik yasaya uymamanın yaptırımı nedir? Devletin ve planın yasasına meydan okumanın yaptırımı nedir? Fark açık değil mi? Kaybedilecek olan insanın özgürlüğünün, riske girme özgürlüğünün, hatta ölüm cezasıyla kumar oynama özgürlüğünün tamamıdır. Bu özgürlük kaybında, tekniğin bizi sürüklediği inişli yolu görüyoruz.

%d blogcu bunu beğendi: