Güvercini Avlamak – BayRam Bey

0
470

Söze Yaqui Kızılderilileri’nin (Meksika ve Arizona/USA’dakiler) geleneksel bilme yollarını inceleyen, o yollarda uzun yıllar yürüyen bir insanbilimci (antropolog) olan Carlos Castaneda’dan uzun bir alıntıyla başlıyorum. Benim işim, niyetim elbette alıntılardan bir yazı çıkarmak değil. Ancak bilebildiğim, duyabildiğim (ve beni ben yaptığını sandığım) söylenmiş sözleri, hele hele yazılmış sözleri görmezlikten gelip üstlerinden atlamak hiç değil. Bir koşulla ki, meğer o sözlere bir yerde, bir zamanda rastlamamış olayım ya da unutuşun mağaralarında onları yitirmiş olmayayım. Bu tutumumun ucundan (onun zorlamasıyla) bu alıntılamalı biçemi bir gereklilik sayıyorum. Biri ortaya çıkıp da “zaten yazılanların, yazdıklarımızın hepsi alıntıdır,” derse, buna karşı söyleyebileceğim en azından bir şey var elbette: Alıntılar ister açık göndermeli ister kapalı ya da görünmez olsun hepsi bir yinelemeyse (tekrar) eğer, en azından oradaki, buradaki, şuradaki bağlamıyla ayrımlı (farklı) bir yineleme olacaktır. Ki bu da yeni bir durumu imler. Herakleitos’un dediği gibi:

Aynı ırmaklara girenlerin üzerinden farklı sular akar; ( Herakleitos, Fragmanlar. s.57, çev. C. Çakmak 2014) [ya da Plutarkhos’un ondan aktardığı biçimde] Herakleitos’a göre aynı ırmağa iki kez girilmez. (Herakleitos, agy. s. 221).

Yinelenmiş görünen ise hiçbir zaman, hiçbir yerde ve konumda özdeş, eşit olmayacaktır. Ancak bize öğretilen, bizim öğrendiğimiz şeyler, nesneler, ilişkiler, bağıntılar… yumağı saltık bir değişmezlik ve özdeşlik içindeymiş gibi bir önbenimseme (a priori, ad hoc) ve ona yaslanan bir yorum içinde kesinlikle, göksel bir saltıkçılıkla davranır, bir tutum takınırız. Adı dün gelenektir, dindir, büyüdür, bugün bilimdir, her zaman diliminde geçerli olan kurucu saltık bir ustur. Castaneda’ya dönersek, o yazısına şöyle bir saptamayla başlar:

Anlam birimleri belirli biçimde sınıflandırılır ve ortaya çıkan her kümeyi “akla uygun yorum” olarak adlandırıyorum. (…) “Oda” dediğimiz bina parçası. Oda dediğimiz yapıyı oda olarak yorumlamayı öğrenmişiz, böylece bu, akla uygun bir yorum olmuştur çünkü bu yorumu yaparken onu oluşturan öğeleri bildiğimiz varsayılır. Akla uygun yorumlar sistemi, bir uygulayıcının, edimlerine ilişkin bütün hallerle ilgili varsayımları ve önbilgileri yapmak için ihtiyacı olan bütün anlam birimlerini bilme sürecidir. (…) Don Juan’ın [bir Yaqui bilgesi, bundan sonra DJ] işi, sistemini bana öğretmeye çabalayan bir uygulayıcı olarak herkesle paylaştığım kesinliği dağıtmaktı. Aslında o kesinlik, dünyaya sağduyu ile bakmamızın son aşama olduğunu öğretmiştir bize. DJ. sanrılandırıcı bitkiler aracılığıyla yabancı bir sistemle aramda iyi ölçülüp biçilmiş ilişkiler kurarak dünya görüşümün kesinlik taşıyamayacağını, bunun sadece yorum olduğunu bana ispatlamayı becermiştir. (C. Castaneda, Farklı Bir Gerçeklik, s. 18-19, çev. D. Taneri 2015 –kalın yazılı vurgular benim-.)

     Doğuran doğanın önceden bir tasarısı yoktu ki yarattığı çokluk ya da varlık kazananlar (arap. mevcudat) birbirine yağı (düşman) kesildi. Ya da yağılığın ne olduğunu bilemeden birbirini yok etti. Bunun üzerine düşünen usun her türden kurgusal sınıflandırması doğanın var ettiklerinin karmaşası karşısında çaresiz kalmakta. Neden birçok sınıflandırmada ortak olan kuş toplağı (cinsi), başka bir deyişle tüm kuş türleri yaygın olarak birbirine saldırmakta, birbirini yiyip yok etmekte? Birbirini kollayan tekiller, birbirlerinin yaşamlarını korumaya, sürdürmeye çalışan tekillikler sanki doğada bir sapkınlık gibi durmuyor mu? On parmaklı ellerle donanmış insan türü içinde onbir (on bir) parmaklı elleri olan insan gibi.  

     Yaquilerdeki şöylesi anlayışlar bugünkü insana ne denli bir çocukluk, usdışılık, bilgisizlik, gereksizlik, doğaya tutsaklık, gülünçlük ve bilinçsizlik örneği gelmekte! 

Duman [esrikleştirici bitki dumanları] bize bunları kavrama hızı verebilir. Ancak bunun için tüm yaşayan varlıklarla iyi ilişkiler içinde olmak gerekir. Bu nedenle öldürmekte olduğumuz bitkilerle ve hayvanlarla konuşmamız ve onlara verdiğimiz acı nedeniyle özür dilememiz gerekir. Aynı şey avlayacağımız hayvanlar için de geçerlidir. Sadece ihtiyacımız olduğu kadarıyla yetinmeliyiz. (Castaneda, agy. s. 268.)

Oysa usun örnekçeleri (temsilleri, misalleri) ve bunun örnekçileri (temsilcileri) bize gereksinimlerin sınırsız olduğunu, geleneksel iktisat biliminin işinin de sınırlı olanaklarımızı sınırsız gereksinimler karşısında ayarlamak olduğunu öğretmedi mi? 

      Bütün bunlarla us yürüttüğümüzde doğuran doğanın başlangıçtan ya da önceden oluşa, varlık buluşa değin (değgin) bir tasarımının olmadığı söylenebilir mi? İbn Sina buna karşı gelir. 

… herhangi bir illetin, bil’araz değil, bizzat malûliyle yetkinleşmesi mümkün değildir; illet, kendisinden hoşnut olsa da ve onu bilse bile, malûlu için herhangi bir fiili kasdetmez. Bilâkis, sözgelimi su başkasını serinletmek için değil, kendi türünü korumak için bizatihi bilfiil soğur, fakat başkasını soğutmak da suyun gereği olur.  (İbn Sina, Metafizik II, s. 142, çev. E. Demirli, Ö. Türker.)

Doğurulan doğa ya da varlıklar (mevcudad) çokluğu ise birbiriyle ilişkileri açısından aralarındaki didişmeyi, birbirini yok etmeyi her an, her yerde, her durum ve konumda zaten göstermekte. Bu durum da düşünen her kişiyi öne sürülen bir düzen, önceden tasarlanmış bir birlik söyleminden, bazı insanların türdeşleri de içinde bütün doğayı yok ettiği bir gerçek düzen ya da ilişiklik ve var olan düzenlemelerden uzaklaştırıp karmaşık bir doğa durumuna itmekte değil mi? Aristoteles Eudemos’a Etik’te,

İyinin kendisi diye bir şey var olmaz. Var olanların bir iyiye doğru çaba gösterdikleri yanlış… (Aristoteles, Eudemos’a Etik, s. 33, çev. S. Babür 1999) der.

Buna inanınca kişi kendini hayli yalnızlaştırılmış ve yalnız kalmış duyumsamıyor mu? 

     Öykümüz 1200’lerin ilk çeyreğinde, bugün Anadolu dediğimiz yurtlardan bir yurtta (yaşanılan yerde), o zamanın süreğinde  (arap. dehr: “zamanda olmayıp zamanla beraber var olan şeyin varlığı” -İbn Sina, Fizik I, s. 220-) daha tam bir devletin ülkesinin ili yapılamamış olan Sivrihisar’da (bugün Eskişehir’in bir İlçesi) başlamakta. İnsanın kuş oluşuna, bir doğan donuna (cevher, yapı, biçim) girmesi üzerine bir söylence (çevirmenlerin miti, osmanlı münevverlerinin ve osmanlıca özentili aydınların esatiri, efsanesi. Ben buna, bu yazıda, üzerinde durduğumuz anlatıya yer yer öykü diyorum. Anlatıyı ise burada yazılı metin karşılığı kullandım. Elbet birkaç gerekçem var. İlki her öykünmenin Aristoteles’in “mimesis”inden kurtulamayışıdır. Olan bir şey, var olan bir kişi, kısaca bütün oluşlar, bozuluşlar öykünülecek konulardır. Sözlü anlatıda öykünme ile öyküleme el ele gider. Öykünme öykülemenin araçlarından biridir. Bazen de öykü öykünmenin bir aracı olabilir. Ancak öykünme öyküye tin, can katar. Öykünmesi güçlü anlatıcılar öyküyü bir yana bıraksalar da dinleyenleri büyülerler. Bu büyü bir arılık duruluk/arınma sağlar ki bu da Aristocu “katharsis”e denk düşer. Öykünme/höykünme sözcüğü bir yenibuluşçuluk/neolisizm, neolojicilik değildir. Anadolu Türkmen topluluklarından artakalan dilde bugün de “höykünme” mimesis/taklit ile koşut anlamda söylenmektedir. Kötü bir şeye öykünülecekse, anlatıcı “daş höykerim, başı ortadan iki şakka ayrılmış” derken, çevrede gözle bir taş arar gibi yapar. Çünkü öykünme kötülük getiricidir de. Bakış/nazar gibi. İkisi de Lacancı anlamda çıktıkları beden üyelerinden ya da “özneden”, ulaştıkları nesnelerin/kişilerin algılama üyelerinin ötesine, ötekinin derinliklerine, bir “perdenin” arkasına ulaşır. Taşa öykünülerek anlatılacak, öykünülecek kötülükler taşa gönderilir. Kara taş çatlasa da olur.  Höyken-/höykün-den türetilmiştir. Bu köken bilgici ya da soyağaççı söz salatası belki de öyküye yaklaşırken saygılı bir içtenlikle davrandığımı sanmam yüzünden yazıldı. Kesinlikle erenlere karşı bir yazı yazmadığımı, onlara inanan çoklukları incitecek bir sözcüğün bu yazıda bulunamayacağını açıkça vurgulama niyetiyle ilgili bir berkitme belki.)

     Öyküyü anlatmadan önce doğanı (doğan kuşunu) karşımıza buyur edelim. Tanış olalım ki “doğan oluş”un anlattığı anlamları eğlencelik, kulağa hoş gelen bir benzetme (mecaz, metaphor) ya da ilkel anlakların bir imgesi saymayalım. Hele oluşu bir masal (olağan olmayan olağanüstü uydurmalar), inanılmasa da sevimli bir eğlenlencelik, insanın bilinçdışı isteklerini ya da bu isteklerin yansımasını gösteren bir söylence öğesi, hele hele “müsbet düşünemeyen insanın dileyip yapamadığı şeyler” (Gölpınarlı, Vilayet-Name, 1958: VIII) hiç saymayalım.

     Dünya gizlerle dolu. Gizlerin de türlü çeşitliliği sayılmakla biter gibi değil. Bunların hepsini tümelci bir usçuluk adına yok sayma evrenin, gezegenin, doğanın ve onun parçalarının da yok sayılışı bir anlamda. Bir anlamda da evrenin bütünüyle bilinir, duyulur, duyumsanır ya da her şeyiyle açık seçik kavranır sayılışı. Ya da oluşturduğumuz sağduyunun, usa yatkınlığın, çağdaşçı bilimselliğin her şeyi, şimdilik de olsa, bir kesinlik içinde çözüp açıkladığına inanmak ve sanmak, kanısını taşımak olurdu. Bu edimler özellikle kavrayıcı, düzenleyici, kollayıcı usa taşıyamayacağı denli bir yük vurmaktır. Böylesi bir tutumun hemen arkasından usun her şeyi göremeyeceğini, kavrayamayacağını, belirleyemeyeceğini de yok saymaktır. Olguculuğun (Gölpınarlı müsbet düşünce diyor; frans. positif) bir özelliği sayılabilecek yalnızca “duyumsanabilir, kavranabilir nesne”yle uğraşmak da böylesi bir yaklaşımdır. Faydacılığın ve kılgıcılığın bir özelliği sayılabilecek “bu ne işe yarar”ın dışına çıkamamaktır. Ya da Husserlci, Haideggerci görüngübilimdeki (fenomolojideki) gibi gerektiğinde, mantıkça zorda kalındığında ya da söylenmek/varılmak istenen sona erişmek için, birçok bağlantı, nesne, özne, konum, zamanlar “paranteze alma”yla ertelenmek, ikincilleştirilmek, sonra da gerektiğinde yürünülen “ağaç yol”larda bir yerlerde terk edilmek ya da azıtılmaktır (bilerek terk edilmek, tehir edilmek, eksik takdim edilmek, unutulmak)…

      Bütün bu kurgular yaşamaktan yorulmuş, artık her şeyi bilip anladığını sanan bir kocamışın ya da tümelleyici bir söyleyişle sözü geçerli insanlığın (kurgusal özne) egemen parçasının kendi düzenlerinin sürekliliğini sağlayabileceklerini sandıkları saymacalar olabilir.

Giz [ ya da gizem] toplum tarafından bulundu; o sosyal ya da toplumbilimsel bir kavramdır. Her giz [Geheimnis] ortaklaşmacı bir toplaşmadır [Gefüge]. Giz bütünüyle devletle ilgili ya da deviniye yatkın bir kavram değildir, yalnızca oluşun türleri gizlidir, ki giz bir oluş ıssı ya da iyesidir. (Deleuze, Guattari, Bin Yayla, alm. metin s. 391, çev. denemesi benim.)

     Bunlara karşın, bunların karşısında ve bunlara aldırmadan işleyen gizler vardır; gizemler vardır. İnsan ve bilinci, canlı ve duyuları, duyguları özdek (madde) ve duyumsaması bütünüyle kavranılıp açık seçik kılınmış değildir. Kişi yaşama pes etmedikçe de gizemler varlıkların, canlının, insanın, oluşların, dönüşümlerin, bozuluşların yerlerini, konumlarını, çeşitli zamanlarını sarmalamayı sürdürecektir. Bunu yeni insanın yeni tanrılarından teknikler, araçlar, araştırma geliştirmeye ayrılan bütçeler, giz kovalayıcı güvenlikçiler, gizem öldürücü tıp teknikleri, bilgilendirme ve iletişim teknikleri, gizemciliğin her türünü yok sayan felsefeler, sosyal bilim, insan bilimi (antimistik) kuramları, hele hele devletin yönetme teknikleri asla engelleyemeyecek. Çünkü insan toplaşmasının evrenin içindeki oylumu (hacmi), insanın kendisine, yaptıklarına, ürettiklerine tapışlarının, yeni bilimci tapınaklarının nedeni sayılan insanlığın gücü ne kadardı ki! Bir kasırganın, bir tayfunun, bir yer sarsıntısının yaşattığı derin korku ve zararları bir yana bırakalım. Araba, tren, uçak, otobüs kazaları, yangınlar, su baskınları, hırsızlıklar, iktisat bunalımlarıyla bir anda ücretlerin, maaşların, dişten artırılıp kapkara günlere ayrılan küçücük birikimlerin yitirilişi, beklenmedik zaman ve yerlerde patlatılan bombalar, çıkarılan savaşlarla yaşanılamaz kılınan topraklar, açlık ve umutsuzluk göçmenleri… Yalnızca kurulan düzenlere, içinde yaşanılan düzenlemelere baktığımızda bile her insanın yöneticisiz savaş uçaklarıyla kalabalıkların içindeyken bile  “etkisiz hale getirilebilir” olduğu, her insanın bir gece evinden alınabilir, her insanın bir yerde, bir konumda güvenliği sağlama amacıyla güvenlikçilerce kurşunlanabilir olduğunu görebiliriz. Bu karmaşada, bu türden küçük her olay ve olasıya karşın “7.5” milyar insan sayılanın yaşamda doğal bir yaşam süresini yaşayıp üstelik soy sopunu çoğaltabilmesi kavranamamış bir gizdir. Kavranabilse giz olmazdı zaten. İşte bu düzenlemelerin çoğunlukça rıza gösterilerek benimsenmesi ya da buna inandırılması bir gizemdir. Ve de yenilemeli bir deyişle insanların çoğunluğunun bu düzenlenmiş karmaşada, kargaşada yaşamlarını sürdürebilmesi, gülebilmeleri, sevebilmeleri, çoğalabilmeleri, tat alabilmeleri, sokaklarda, parklarda, bahçelerde, haziranlarda ıhlamur ağaçlarının kokusunu ayırt edebilmeleri, dostlarının yanında sevinçli kahkahalar atabilmeleri, bir türlü zorlu yaşamın içinde yaşamı sürdürmenin bin yolunu bulmaları ise kocaman tansıklı (mucizeli) bir gizdir. Giz bir dünyanın içindeki başka dünyaların birden ortaya fırlamasıdır belki. Bu da hep karşılaştığımız, yaşadığımız, karşısında tanladığımız (şaşkınlaştığımız) için dünyaların görünmeyen içindekilerin durmaksızın dışarıya serpilişidir:

DJ’ın öğretilerinin, … (1) Ayrı bir gerçeklik bölgesi, başka bir dünyanın varlığı fikri, ben bunu “özel fikir birliği gerçekliği” olarak adlandırıyorum; (2) Özel fikir birliği gerçekliğinin veya başka bir dünyanın, gündelik yaşam dünyamız gibi kullanılabilir olduğu düşüncesi. (Castaneda, DJ.’ın Öğretileri, s. 282.)

 Velayetname “derlemecisi” yazıya, yazıya dökülmüş söze, yazı olmuş söze şöyle başlar:

Haza Velayeti Hünkar Hacı Bektaş Veli/ Muhammed Mustafa Evladı Ali/ Salavatullah Aleyhim Ecmain. Güneşte zerresinden/ Deryada Katresinden/ Bazı kerametleri zikrolunur. (Velayetname, s. 8, Aytekin 1995.)

İşte insanca bilinenleri, yapılan edileni usun ve onun bulduğu tekniğin şimdilik yalnızca bir kesimi sayarsak, kerametleri de bilme, bilim yöresinin dışında bir yere  “Güneşte zerresinden/ Deryada Katresinden/” bağlamında, oranında bir yöreye konumlandırabiliriz. O yer elbette yalnızca tansıklarla (mucize, keramet) dolu değildir. Eğer bilemediğimizi ve bazılarının sezemediğini bu kavramla adlandırıyorsak, oluşların aynı zamanda gizli, gizemli yönleri de o konumda gerçeklikleriyle sürgündedir.

     Deleuze ile Guattari gizin bilinemezci (agnostik), aşkın felsefelerde, saltıkçı dinlerde, kesinlikçi bilimlerde bir tür kullanılışına karşıdır. Aynı zamanda usu bütünüyle bir yana bırakmanın, usdışını tek etken olarak benimsemenin de karşısındadır. Fakat felsefenin, bilimin, sanatın, dinin varoluşu, evreni ya da insanı bütünüyle kavradığı, tanıdığı, denetim altına aldığı kanısına da karşıdırlar. Bunun yanında onlarda içkinliğin bunca öne çıkarılışına karşın bir aşkınlık alanı da bulunabilir. 

Ne düşünene ne başkalarına, kimseye bir zararı dokunmayan bir düşünce nedir ki? Tanıma, korkunç bir düğün kutlamasıdır; düşüncenin Devlet’i ‘yeniden keşfettiği’, ‘Kilise’yi yeniden keşfettiği, ebediyen kutsanmış herhangi bir ebedi nesnenin saf formu altında yedirdiği tüm zamane değerlerini yeniden keşfettiği düğün. (…) Mesele, esasında formel bir fark ve bir doğa farkı meselesidir ve yeni olan, başlama ve yeniden başlama kuvvetiyle, ilelebet yeni kalır –tıpkı yerleşiğin, onu tanımak için bir parça ampirik zaman gerekmiş olsa da, en baştan itibaren yerleşik olması gibi. Yeniden yerleşik hale gelen tam da yeni olmayandır. Zira yeniye özgü olan şey, yani fark, düşüncede bugün de yarın da tanımanın güçleri olmamış ve olmayacak güçleri, asla tanımamış ve tanınamaz bir terra incognita’da bambaşka bir modele dair kuvvetleri çağırmaktadır. Ve bu yenilik düşünceye hangi güçlerle, hangi kötü tabiattan ve hangi kötü niyetten kaynaklanarak, düşünceyi ‘doğuştanlığı’ndan eden ve ona her defasında ezelden beri varolmayıp baskı altında ve mecburen başlayan bir şey muamelesi yapan hangi merkezi temelsizleştirmeden kaynaklanarak gelir? Tanınmak için verilen gönüllü mücadeleler onun yanında ne kadar önemsiz kalır. Mücadeleler yalnızca bir ortak duyu temelinde ve yerleşik değerler etrafında, yürürlükteki değerleri (onur, servet, iktidar) kendine atfetmek veya atfettirmek amacıyla verilir. Bilinçlerin Cogitatio natura universalis ganimetini, saf tanıma ve temsil ganimetini ele geçirmek için verdikleri tuhaf mücadele. Nietzsche güç istenci dediği şeyde meselenin bu olduğu fikrine sadece gülüyor ve yalnızca Hegel’i değil, Kant’ı da, bu sabit tanıma modeli felsefelerine damgasını vurduğu için, ‘felsefenin işçileri’ olarak adlandırıyordu. (Deleuze, Fark ve Tekrar, s. 186, 187, çev. B. Yalım, E. Koyuncu 2017.)               

     Metafizik’te Küçük Alfa (ya da Sina’nın deyişiyle Küçük Elif) kesimi bölüm 1’e Aristoteles şöyle girer:

Hakikati temaşa etmek bir yandan zordur, bir yandan kolay. Bunun göstergesi ise; hiç kimse onu layıkıyla kavrayamasa da kimsenin de onu tümüyle ıskalamaması, ama her birinin doğa hakkında bir şey söylemesi ve ona gıdım gıdım da olsa bir şeyler eklemeleri (ya da hiçbir şey eklememeleri), hepsinin katkılarından da büyükçe bir şeyin meydana gelmesi. (…) ona ilişkin zor olan ise bir bütüne sahip olmak ama parçayı açıklayamamak. Belki de iki çeşit zorluk vardır; zorluğun sebebi konunun kendisi de olabilir, biz de olabiliriz. Nitekim yarasaların gözleriyle günışığının ilişkisi nasılsa, ruhumuzun aklı da doğaca en görünür olanlar karşısında öyledir. (Aristoteles, Metafizik, 45, çev. Y. G. Sev 2015.)

Gerisi karmaşık da olsa, katlı ve kıvrımlı da olsa yorumlayanın anlağından çıkan öznel yorumlardır. Ya da bilmenin bilgiyi kendisinden kopuk, kendisiyle bağsız bir oluş ve durağan bir varlık sayışıdır. Tersi de bu durumda etkin olabilir. Diyesim şudur ki, bilginin bilmeden, bilme biçimlerinden, bilen özdekten, bilme oluşlarından, bozuluş, değişme, dönüşümlerinden bağsız, ilgisiz, ilişkisiz ele alınışıdır. Ya da bazen birinci durumda, bazen de ikinci duruma geçerek üçüncü bir konumda yaklaşıyor bilme ve bilgiye, insan ve de bunların konusuna… Eğer  bilenin öznelliğine var olan bilmelerden dayanaklar, destekler, kanıtlar bulunuyorsa o zaman da kurmaca nesnel bir yorumdur bilinen, anlatılan. Usun kurguları, uslanabilirlikler, Kantçı imgelemin kuruntuları, belleğin kendisindeki izlerden yeni anışlar oluşturması…

     Öyküde geçen doğan alıcı bir kuştur. Türlü küçük kuşları avlayarak beslenir. Kuşları avlayamadığında fare, kurbağa, kaplumbağa, yılan, böcek gibi canlıları yiyerek yaşamını sürdürür. Bazı alıcıkuşlar (kartal gibi) kuzu, tavuk türünden evcilleştirilmiş hayvanları da yakalayıp ıssız yerlere kaçırarak yerler. Çoğu gündüzleri avlanır. Doğanlar kartal ve delice türlerinden ayrımlılaşarak yeni bir tür oluşturmuş gibidir. Öyküye dayanarak bu doğanı “güvercin doğanı” olarak adlandırayım. Çünkü bir güvercine saldırmakta… Haydi var olan yazı geleneğini şimdilik yıkmayalım diye ona  -falco columbarius-, bir zamanlar Anadolu’da iki alttürünün yaygın çokluğundan dolayı bozdoğan (ing. merlin) diyelim.  Güvercine gelince eskiden beri köy, kasaba ve kent kalabalıklarından bir tür olması, insan tarafından yaygın olarak ayırdedilebilir olması yanında “artuk söze” nice gerek! Çünkü öykünün güvercini kendini insan bakışıyla (insanbiçimci bir bakışla) da olsa bir yönüyle tanımlıyor zaten. Bu anlatı açısından usçu bir yaklaşım da… Çünkü o güvercin donuna giren bir eren. Şimdi Vilayetname’den bu kesimi kısaltarak özetleyeyim:

RUM BEYLERİNE BATIN EVİNDEN SELAM                                                         (…) Çünküm Hazreti Hünkâr Hacı Bektaş Veli, Ruma yakın geldi. Mânâ [bundan sonra /a,ı/ “^” imsiz yazılacak] aleminden Rum erenlerine selam verdi. (…) Rumda elli yedi bin Rum erenleri sohbette mecliste idiler. Rumun gözcüsü Karaca Ahmed idi. Hünkarın selam verdiği Fatma bacıya malum oldu ki, Sivrihisar diyarında Seyyit Nureddin kızıdır. Henüz bakire idi. Ol meclisde erenlerin taamlarının kaydını ederlerdi. Ve Karaca Ahmed, Seyyid Nureddin mürididir.

Pes, Fatma bacı, (…) el göğse kodu. Üç kere “aleykümüsselam” dedi, gine oturdu. (…)

Kimin selamını alırsın, deyü Fatıma bacıya sual ettiler. (…)

-Ruma bir er geliyor. Siz erenlere selam verdi. Anın selamını alırız, dedi. (…)

-Dediğiniz erin kendüsü nerden ve gelişi ne yerdendir, dediler. (…)

-Kendisi Horasan erenlerindendir. (…) Amma gelişi şimdi Beytullah tarafındandır, dedi. Andan ol erenlerin cümlesi mecliste olanlar ettiler [eyittiler, ayıttılar/dediler, söylediler]:

-Ne tedbir etmek gerek. Ta kim ol er Rum’a girmeye! Eğer Ruma girecek olursa, Rum mül[k]ünü ol er alıp ve halkını kendine muhib eder. Ayrıca Rum’da bize öyün kalmaz, dediler. (…)

Tedbir budur ki, kanat kanada açalım, arşadeğin set bağlayalım, geçip Rum’a girmesin, dediler.

Pes, cümlesi bu tedbiri uygun buldular. Hem öyle ettiler. Velayet kanatlarını birbirine çattılar. Mana aleminden Rum tarafınının yolunu bağladılar. (…) Andan Sultan Hacı Bektaş Veli (…) Nazar saldı, gördü kim, yolun bağlamışlar. (…) Velayet ile sıçradı. (…)

Hazreti Hünkar oradan bir gökçe güvercin şekline urundu. Havadan pervaz urarak doğru Suluca Karahüyüğün [köy: bugün Hacıbektaş] karşısında bir taş üstüne kondu. (…) Andan Rum erenlerinin üzerlerine bir azim heybet düştü. Andan bildiler ki “ol er Ruma geldi. Yolunu bağlayamadık” dediler.

Ve dahi Karaca Ahmed, Rumun gözcüsüydü. Dediler ki: -Rum gözcüsüsün , bir gör ki ol er Ruma dahil oldu mu? dediler. Andan Karaca Ahmed bir dem mürakebeye çekildi. Başını kaldırdı, etti:                                         

-Rum’a külliyen göz urdum, nazar saldım, gördüm. Anın gibi kimse yok. Her mahluk cinsli cinsiyle ve çiftli çiftiyle durur amma Suluca Kara Üyükte bir güvercin şeklinde bir kimesne oturur. Göz urup nazar salıcak üzerime bir heybet düştü. Varsa oldur, dedi. Andan gayri değildir, dedi. Rum erenleri eyittiler:          

-Bir kimse ola kim doğan şekline uruna vara onu oturduğu yerde avlayıp getire, dediler.

Ortalarında Hacı Denizli [Dogrul] derler bir er vardı. Bayezit Sultanın ulu halifelerinden idi. Ruma İraktan gelmiş idi. (…) etti:

-Müsaadenizle ben varayım, doğan şekline urunup anı yakalayıp getireyim, dedi.

Andan Ru[m] erenleri “Nola kuvvetin olsun, dediler.”

Hacı Denizli, heman saat doğan şekline urunup havaya pervaz urdu. Nazar saldı. Hava yüzünden gördü kim Sulaca Kara Üyüğün üzerinde güvercin donunda [biçiminde] bir kimse var. Zamiri heman oldur, dedi. Dahi hava yüzünden pençesin açıp Hünkarın üzerine indi. Ol pençesiyle çarpacak sırada, Hazreti Hünkar Hacı Bektaş Veli kaddesallahu Sırrelziz geri adam donuna girdi. Hacı Tuğrulu inerken kaptı. Öyle şiddetli sıktı ki, Hacı Denizlinin aklı gitti.

Hazreti Hünkar elinden bıraktı biraz yattı. Ta kim aklı başına geldi. Kalktı, gördü kim, Hünkar karşısında oturur. Kalkıp:

-Biz eksiklik ettik, siz erenlerden kerem, deyip ileri geldi. Hazreti Hünkarın elini öptü. Ayağına düştü. Miskinlik eyledi. Önünde kisvetin kodu, dahi geri çekildi. El kavırışıp [kavuşturup] yerine geçip durdu. Andan Hazreti Hünkar etti:

Ya Hacı Denizli, er ere böyle gelmez, öyle kim, siz bize zalim donun[d]a geldiniz. Biz size mazlum donunda geldik. Eğer güvercinden daha mazlum don bulasız [bulsaydık] ol don ile gelürdük, dedi. (…)  (Vilayetname [iç kapak Velayetnâme], s. 71-74, yazı aktarımı S. Aytekin 1995.)

%d blogcu bunu beğendi: