Arşa Değin Set Bağlama ve Velayet Kanatları – BayRam Bey

Hacı Bektaş-ı Veli Velayetnamesi Üzerinden Dünyaya Bakma Denemesi
0
372

Velayetname “derleyicisi”  Rum’un erenlerinin ilk kaygısını öyünlerini yitirme olasılığına bağladıktan sonra, onların toplantısının ana konusunun Rum’a girmekte olan bir erenin engellenmesine döndüğünü belirtir. Aslında ortada bir toplantı da yoktur. Toplu olma onların gündelik, olağan bir durumudur. Bir yaşama biçimi ki kendini bile isteye yalnızlaştırma (ya da inziva) eyleminden birçok yönden ayrım gösterir. Bu durum hem doğal hem de topluluksaldır. Çünkü topluca (commun>komün, ortakçı, yaşam ortaklaşmacısı olarak) yaşarlar. Topluca geçimliklerini üretir, toplar ya da dilenerek topladıklarını pişirir, yerler. Topluca eylerler, ederler, yaparlar. Yaşam topluca, ortaklaşa olduğundan dolayı da soyutlanmış kaygı, korku, sevinç de toplucadır. Durum bu olduğunda kendi durumundalıkta her konu elbette bir sorunun tartışılması, bir çözüm arayışına dönüşecektir. Ancak derlemecinin betimlediği ve saltıklaştırdığı sorunu, topluluğun içinde  –anlatının kurgusuna göre- en azından bir kişi, Fatma Bacı, sorun olarak görmemiştir. Fakat topluluğun ana eğilimi Rum’a gelmekte olan yeni erenin kendilerine sorun yaratacağıdır. Bu sonradan çoğunlukça benimsenmiş eğilimin ya da bir sonrasında varılan kararın gereğince gelenin Rum’a girişini engellemenin yolunu tartışırlar. (“Pes, cümlesi bu tedbiri uygun buldular.”) Pekiyi, bunu nasıl yapmalı?     

“Tedbir budur ki, kanat kanada açalım, arşa değin set bağlayalım, geçip Rum’a girmesin, dediler. Pes, cümlesi bu tedbiri uygun buldular. Hem öyle ettiler. Velayet kanatlarını birbirine çattılar. Mana aleminden Rum tarafınının yolunu bağladılar. (…)”

insanı insana kurt gören içerikli anamalcı ve kurtuluşçu (liberal) bireyci bakışlarla ve o bakışların örgütü olan devletçi bakışla düşünüldüğünde tasarlanacak eylem, gelenin öncelikle yok edilmesi ya da “etkisiz bir duruma” getirileceği devletle yaşıt eski bir kuruma tıkılması (ayrıklaştırma) olmalıydı.

Burada öne çıkan içerik bezeklerinden birkaçı üzerinde biraz ya da az bir soluklanalım. İlki gelenin Rum’a girişinin yalnızca engellenmesinin denenmesi. Bugünden geriye anamalcı düzenlerin bireyci, yazar ve çevirmenlerinin önsüz sonsuz, tarihdışı bakışlarıyla (æternitas, ezeli ve ebedi –person? singular? subjekt? individuum? particular? res libera? kişi? karşılığına hemen yapıştırılan- bireyinin), insanı insana kurt gören içerikli anamalcı ve kurtuluşçu (liberal) bireyci bakışlarla ve o bakışların örgütü olan devletçi bakışla düşünüldüğünde tasarlanacak eylem, gelenin öncelikle yok edilmesi ya da “etkisiz bir duruma” getirileceği devletle yaşıt eski bir kuruma tıkılması (ayrıklaştırma) olmalıydı.  (Zindandan, mahpushaneden -hapishaneden-, cezaevinden, türlü tipli tutukevlerine dek -zindan gibi zifiri- karanlık yerleşkeler. M. Foucault’a göre bunların da bir tarihi var elbette.) Bu eren öyküsünde devlet boyunduruğunda yaşar görünürken bile devletin adı geçmediğine göre, onların yapmaları gereken, yapabilecekleri türlü çeşitli devlet yordamları olmadığından geleni bedensel ruhsal bütünüyle yok etmekten başka bir edim öne sürülemezdi. Ancak onlar bilmezlikten değil, bilerek yalnızca engelleme yordamını tasarlarlar ve eylerler. (Aşağıda, doğan -kuşu- oluşla ilgili parça…)

Bir başka bezek de kanat kanada açıp göğün yedinci katına -arşa- dek engel oluşturmak ya da set bağlamak. (Buradaki set, İngilizce değil Arapçanın “sedd”i olup elbette Farsçanın divar -duvarıdır.) Anlatının önvarsayımı toplananların, topluluk (cemaat, cem olma, commun) oluşturanların birer eren oluşudur. Onların gücü gündelik yaşamın içinde kalmış birer yaşayan (alt düzey canlı) olanlardan, gündelik yaşamın sınırları içinde bazen hayvansı -dirimbilim/ biyoloji düzeyinde kalan yaşam- bazen insansı -insanbilim, sosyal bilimler makinesinin bir parçası olarak ya da uslu/ sapiens özellikli- yaşayanlardan ayrımlıdır.

Anlatı (Velayetname, mytos, efsane, söylen) bir benzetme sanatları gereğince (methaphor), bir eğretileme gereğince, bir düzdeğişmece (mürsel mecaz ya da mecaz-ı mürsel), bir öykünmeci anıştırma (mimesis) ile kurulmamıştır. Anlatılanlar doğrudan zamanın ve yerlemin inanılan, bilinen, görülen, uygulanılan güç ve yetenekleriyle örülmüş/dokunmuştur.

“… öbeklemelerin, bu eski güç çatışmalarının kurumuş çağcıl ürünlerini (Oskar Wilde’ın masalları gibi çağcıl masalları, 20. yüzyıl Marxçılığı ya da çağcıl yıldız falı gibi çağcıl söylenleri; toplumbilim gibi çağcıl bilimleri) betimlemeye uygun olsa bile, sözkonusu güç çatışmasının eski karşıtlarını (eski söylenleri, masalları…), çağcıllığın eski öğelerin karmaşıklığından kimi özellikler taşıyan özelliklerini (Bohr’un, Lévi-Strauss’un C.G. Jung’un yaptığı bilimi) açıklamadığı. … bir görüş açısının (ayrımın söylen-yapıntı-din-masal kefesine girmesinden ötürü) olgusal içerikten yoksun olduğunu ileri sürmemek gerekir. Her durumu kendi ölçüsüne vurmalı, o zaman şaşırtıcılıkların sonu gelmez…” (P. Feyerabend, Bilim Üzerine… s. 115, ç. L. Kavas, C. Güzel 1995.)

Bir dönemin gerçekliğinde doğru olmanın (Newton mekaniği, Descartes metafiziği vd. gibi) güçlü olmanın yollarını bulanlara eren ya da veli denilmektedir.

Bir dönemin gerçekliğinde doğru olmanın (Newton mekaniği, Descartes metafiziği vd. gibi) güçlü olmanın yollarını bulanlara eren ya da veli denilmektedir. Velinin sözcük kökünde sınırı -Tanrısal olan- da olsa güçlülük anlamı vardır (vali sözcüğü gibi). Erenlerin güçleri elbette birbiriyle eşit değildir. Yetenekleri de güçlerine, anlama yetilerine, bilgilerine, deneyimlerine bağlı olarak ayrımlıdır.

“A: … Bu tür öyküler kuşkusuz gelmiş geçmiş en ussal topluluklardan biri olan, gören gözleri, gördüklerinin ayırdına varan kafaları olan Yunanlılarda bile vardır. Dünya görüşlerinin yeteneklerine tıpatıp uyduğunu varsaymaktan yanayım, dolayısıyla söylenlerini şiir diye yorumlamayı yeğliyorum. … B: Doğrusunu istersen , tuhaf bir uslamlama yolu bu. Ama ben artık bir usçunun usa uygun davranmasını beklemekten vazgeçtim.” (P. Feyerabend, agy. s. 115.)

Erenlerin kimi görüşte, kimi işitişte, kimi eyleyişte yetkinleşmiştir. Böyledir ki Fatma Bacı ya da anlatının sonraki olaylarında Kadıncık Ana, Rum’a gelen erin topluluğa verilmiş selamını bir o işitip, ona topluluk adına yanıt vermiştir. Yetenek ve yetki herkesindir. Gerçek yetki yetkinlikten çıkar. Erenlerin bağında bulunduğuna göre Fatma Bacı da yetkinlerden biridir. Yetkinlik eşeye bağlı bir güç değildir… (Veliden valiye dilsel kavramlar yoluyla kalıt bıraktırılan güçler doğrudanlık ve dolaylılıkla -kullanılan kurum araçlarının bolluğuyla- kolayca ayrılabilir. Ama dili yaratan ortaklaşmacı yaşam yolu ikisi arasında güç açısından bir benzeşlik bulmuş olmalı).

Bugünün geçerli (uzlaşılan, düzüm/norm sayılan)  anlayışlarıyla “kanat çatıp göğe duvar örme”yi anlamak, kavramak olanaklı değil. Çünkü güncel usun sınırları, içinde çalıştığı tasarısal acunun sınırladır da. Us acunsaldır, us dönemseldir. Us ıssı da acunlu. Acunsal olmayan, yalnızca yaşayan olanların yeri ortamdır, olsa olsa çevredir. Orada, yaşayanlık düzeyinde usa gerek yoktur. İçgüdüler, onların itkileri, uyaranlar, uyaranları toplayacak duyargalar ve tutulmuşlukla ya da çok güçlü tutkuyla kendiliğinden tepki vermek yeterlidir. (Neden sonuç anlayışları da bu tepkiselliğe girer. Çünkü etkilenen “nesne” bir tepkiler yumağı oluşturur…) Hem sorun yalnızca yaşayan olmaksa, us yürütmeye, us koşturmaya, usa havada takla (perende, salto) attırmaya, usu yer yer gerektirdikçe durumdan duruma sıçratmaya ne gerek! Sirkesinekleri de yaşayan bir türdür.

anamal ıssı olanların (devletlerle birlikte ve de devletler de içinde) çok kesin bildikleri gibi bütün bu bir adım öne bin adım geriye tutulmuşlukla gidiş kendilerinin yarattığı uzlaşmaz (antagonist; bir türlü diyalektikçi birleşime, senteze geçemeyen, bir türlü iki uçluluğu, çelişkiyi aşamayan) çatışmaların sonucudur.

Bugün olduğu gibi eski çağlarda da insanın (homo) yaşamı bir yandan usçulukla kurulurken bir yandan da aydınlanmanın temele aldığı us ya da düşünyorum/cogito başta aydınlanmacılarca yozlaştırılarak, araçsılaştırılarak, toprak olarak doğaya, fiziğe, çoğunda fizikötesine sıkıştırılarak, anamalcılıkla devletin evliliğine çöpçatanlık yaparak, insanı topluluk içinden kovup onu yalnızlaştırarak, birey, toplum gibi sanal, soyutlamalara tıkıştırıp onu güçsüzleştirerek anamalın devletinin egemenliği altında yalnızca yaşayanlığı ya da canlı oluşu özendirerek usdışı bir yerleşim topağı (ya da küresi) oluşturma yolundadır (Belki de bu yol çoktan alınmış olup çağsal sonuna doğru yöneliktir artık). O topağın ussuz yerleşimcileri/yaşayanları anamalı büyütmeye, bu büyütmenin koşullarında, yollarında her türden çalışmaya, düzenlemeye, yönlendirmeye boyun eğmeye zorunlu tutulan yerleşimcilerdir. Onların inanları, kanıları, sanıları, düşüninançları, bilimleri, dinsel yükünmeleri, uygulayımları, kısacası (insan kişisini yok eden) yaşayanlık siyasetleri anamalcılığın ortaya sürdüğü sürümlerdir. Hepsi de sürüm sürüm sürünmesin mi?) Anamalın büyüme ve sürekli kılınmasının araçları olarak büyüme bunalımlarını bir sonrakine dek çözmek, kar oranlarının tepetaklak düşüşünü engellemek, sömürü ve egemenlik düzenini işletebilmek için sık sık güncellenen anamalcı düzenlemeler, dünyasal biriktirmeci malvarlıkçı düzende pay savaşımları, çekişmeleri, dolap çevirmeleri, bu düzenlerin sürümlerdir. Boşuna. Roma’yı, Abbasi Bağdad’ını, Moğol atlı devinik yerleşkelerini yerle bir eden akışlar bu kan emici dolapçıları da parçalayacaktır. Boşuna ki anamal ıssı olanların (devletlerle birlikte ve de devletler de içinde) çok kesin bildikleri gibi bütün bu bir adım öne bin adım geriye tutulmuşlukla gidiş kendilerinin yarattığı uzlaşmaz (antagonist; bir türlü diyalektikçi birleşime, senteze geçemeyen, bir türlü iki uçluluğu, çelişkiyi aşamayan) çatışmaların sonucudur. Uzlaşmazlık büyüyen bir öznellik, özne ya da kendiliğinden güç olan çokluk tarafından kestirilemez bir zamanda parçalanacaktır (tez/antitez/sentez devinimiyle değil, sıçramalarla, oluş geçişleriyle, patlamalarla nitelenen bin devrimle. Bunun gerçekleştirilme zorunluluğuyla, bunun gerçekleştirilmesini seçen çoklukların özgür edimleriyle eylenecektir).

“Felsefe bireyin temsilcisi olarak gelişmişti; felsefenin bunalımı da bireyin bunalımında belli eder kendini. Geleneksel felsefenin bireyle ve akılla ilgili yanılsaması -bunların ebedi olduğu yanılsaması- bugün çözülmekte, dağılmaktadır. Birey eskiden aklı yalnızca benliğin bir aracı olarak görürdü. Şimdi bu öz-tanrılaştırmanın tersini yaşamaktadır. … Akıl, en yüksek noktaya ulaştığı anda, dumura uğramakta akıldışına dönüşmektedir. Zamanımızın egemen düşüncesi, öz-savunmadır, benliğin korunması; ama ortada korunacak bir benlik kalmamıştır.” (M. Horkheimer, Akıl Tutulması, s. 145, ç. O. Koçak 1986.)

Bugün anamalcılık içinde geçerli tek anlayış, eskinin bilgisini, bir dönemin bilimini, günümüzün uygulayımcı bilimlerini ya da geçmişin bilgelerini, bir zamanların biliminsanlarını, günün birbirini izlemek zorunda olan yeni uygulayım buluşçularını yalnızca gezegenin her yerinde işlemesi amaçlanan anamalın egemen düzenini işletmek için kullanmaktır. Bunu kurdukları düzen büyük çapta becermiş görünüyor. Görünüş, düzenlerine karşıt güçlere boyun eğdirdiklerini doğruluyor. Başta bunun en öndesi, son yüzyılların gözdesi bilim tutsak edilmiş durumda. Sonra din ve kurumları, sanat, felsefe tutsaktır bugün. Dünya tutukevinde zorla çalıştırılan, ancak gönüllü çalışma süsü verilen bir düzenlemeyle zor altında çalıştırılan alanlarının bilginleri, bilgeleri, uygulayıcıları (pratikçileri)… Ortaya koyduğumuz düşüncede uzlaşmazlık tarihdışı yuvarlaklıklar içindeki bilimcilik, usçuluk, dincilik, maddecilik, metafizikçilik, gizemcilikle… uzlaşmazlık değil. İnsan tarihinde bütün bu ortak ürünlerin anamalın ıssılığına (mülkiyetine) yazılmasıyla, imlenişiyle ortaya çıkan, kurulan bir uzlaşmazlık. Bütün bu ortak değerlerin öznelerinin tutuklanarak anamalın büyütülüp gezegene yayılması için zorla çalıştırmasıyla kurulan çalıştırılma yerleşkeleriyle (toplama kampları gibi)  ilgili bir uzlaşmazlık.  Bütün canlıların üzerinde yaşadığı bir gezegenin yok edilişinin her dakika daha da hızlandırılması ile ilgili bir uzlaşmaz çatışmacılık. Kısacası yaşayanların yanında insan olmayı, topluluklardan yana olmayı, gezegenden yana olmayı hep öne alanların, diri tutanların ya da tarih çağlarının yalvaçlarının,  kutsal kitaplarının, erenlerinin, bilgelerinin, biliminsanlarının, bilgisevenlerinin (ya da filozoflarının) karşısına konulan bir uzlaşmaz çelişki (antagonizma) değil. Tersine, çaba bütün düşünen, duyan, duyumsayanların özgeci çabası gibi bizden önceki bilgelerin insan oluş savaşımlarının kalıtçılığına soyunuştur. Bunun için yüreklilik göstermektir.   Bunun için özneleşmek yani eylemek ya da çalışanı çalışamayanıyla, işçisi işsiziyle, ev kadını ev erkeğiyle, öğrencisi okulsuzuyla, çocuğu yaşlısıyla çokluğu açıkta da, gizlide de edenleşmektir. Uzlaşmaz çelişkinin iki uça indirgenmesi budur; anamalcı yapanlar ve anamalı da yaratan, eşzamanlı olarak yaratılan olan da çokluk. Bu bakış yalnızca indirgemeci değil eşsüremli olarak birleştirmecidir de. Bir yanda çıkarların bir uçta toplaşması (devletler birliği, sermaye kaynaşması) diğer yanda da çalışanların çıkara dayanmayan, onunla tanımlanamayacak olan gezegen kurtuluşçu, eylemci çokluklarının güçbirliği, güçsüzlükbirliği, işbirliği, elbirliği, usu usa katma birlikleri (kütlemsi birlik ya da molar siyaset). 

Tavsiye Edilen Yazılar

Anamaldan onun durmadan büyütülmesi için dağıtılan yaşayanlık payı kırıntılarının anlamı ise yertopağının üstünde bir biçimde yaşama yolu bulanların birey birey parçalanmasını sağlayan kurum, kuruluş çalışanlarının, geçici çalışanlarının payıdır. Anamalcı yertopağı düzeni çalışanları bir araya toplarken onları parçalar da. Anamalcı düzen çalışanları birey birey toplar. Onun bireyi yaşamak için okullara gitmek, iş arayanlar sınıfında beklemek, sonra da başka bireylerle çekişip yarışarak bulduğu bir işe sonsuza dek kurtulmuşcasına razı olmak, o işin kendisi için olmazsa olmaz olduğunu, kutsal olduğunu, bir kimlik kazanma eylemi olduğunu saçının teline değin bilerek çalışmak zorunda bıraktıklarıdır. Oysa bir çeşit ya da çeşit çeşit zorla çalıştırılmaya, ücret köleliliğine hayır diyemeden tutulmuşluktan kurtuluş güncel bir gündem olamayacaktır. Çünkü Adorno’nun 1956’da söyledikleri Batı toplumdevletleri içinse, bugün bir yanıyla da gezegen çapında yaygınlaşmış olarak geçerlidir.

“Çalışma kesin, garantili bir biçimde çalışanların hayatını yeniden üretmiyor, onları çalışmaya ikna edenlerin hayatını yeniden üretiyor sadece. İnsanları çalışmaya razı etmek için emeğin kendinde şey olduğu safsatasını yutturmak gerekir. … İçinde yaşadığımız toplumda çalışmak, toplama kamplarında çalışmaya benziyor aslında.” (T. W. Adorno, M. Horkheimer, Teori ve Pratik Üzerine, s. 16, ç. O. Kılıç 2013.)

Anamalcılık bir ilişkiler yumağı olan topluluğun (commun) yalnızca soyutlamada bir İnsan Teki’nden gündelikçi, aylıkçı, parça başınacı yaptığı bireylerdir. Anamal birey birey işletmelerde, şirketlerde toplanmışları bir başına kalışa indirmenin yordamlarını bulmuş olduğundan dolayı da anamal düzenini kurabilmiştir.  Horkheimercı birey, Marxçı birey ve diğer birçok birey kurguları gibi geleceğe, anamalötesine, gerçekleştirilmeye gönderilmiştir. Bu gelecekçilik yaşadığımız sınıflı düzenlerdeki birey denilenlerle, sınıflarla parçalanmış düzenin tek başına kaldırılmış, bırakılmış bireylerinden oluştuğu düşünülen ve hala toplum diye konuşulanlarından ne yapılması gerektiğine ilişkin sağaltımcı, iyileştirici bir tasarıdır da. 

“Bütünüyle gelişmiş birey, bütünüyle gelişmiş bir toplumun ürünüdür. Bireyin kurtuluşu toplumdan kurtuluş değil, toplumun atomlaşmadan (kollektifleştirme ve kitle kültürü dönemlerinde doruk noktasına varabilen bir atomlaşmadan) kurtuluşudur.” (Max Horkheimer, Akıl tutulması, s. 150 -2. bsk 1990’da-, ç. O. Koçak 1986.)

Anamalcılar bunalım dönemlerinde zorda kaldıklarında da her zaman görevdeki dinlere, okullara, bilimlere, sanatlara, düşüninançlara çağrıda bulunur. Dahası devletlerinin hukuku, güvenlikçileri, tutukevleri… yardıma katılır. Artıdeğerden dağıtılan paylar yine üretenlerin, çalışanların kendi geçimliklerinin karşılıklarını üretme zamanı dışındaki zorunlu çalışma süresince ürettikleri artıürünlerin kırıntılarıdır.  Çünkü bu çağdaş uygarlıkçı işletmelerde çalışanların çalışmalarını sürdürebilmek için aldıkları paylar ister değişen anamal ödemeleri, ister üretim girdilerinden sayılsın sömürü düzenlemesi ve sömürü ortadan kalkmaz. Gerisi, yani şu yaşamlarını sürdüren çokluk öyle güçlükler içine sıkıştırılmış kalır ki, onların zaman zaman, yer yer, yaşayan kılındıkları için yaşayan olmaları usun olumlu anlamıyla –sapiens’in bir  belirteci olarak- uslu olanları kızdırmak da ne, öldüresiye üzer bile. Uslular usun yozlaştırılıp usdışılığa dek sürülmesine de bir çözüm üretmek zorundadır ki, ister Hegelcilerin tarihin sonu, ister Marxçıların tarihöncesi, ister bilmem kimin geçyapısılcılığının, geççağdaşlığının günümüzü adlandırdıkları ad her neyse ne, anamalcılığı yıkıp parçalayacak bin devrimciklerin katılımcıları olan insan kümelerinin, öbeklerinin kendiliğinden, eşgüdümlü, elbirlikçi, güçbirlikçi kendi kendilerine verdikleri bir görevdir bu kurucu yıkıcılık. Ve Aziz Antoni bunu şöyle yazar:

“Bütünlük fikrini yeniden önermek, komünizm tezini tamamıyla bütünlük düzeyine oturttuğumuz ve gelişmenin tamamını bir stratejinin açılmasına indirgediğimiz anlamına gelmez . Aslında, tam tersi söz konusudur. İşin reddi, -onu karakterize eden projenin bütünlüğü ile ve bu projeyle seve seve çelişkiye girerek- karmaşık otonominin devasa çeşitliliğini, zenginleştirici, devingenliğini gösterir.” (A. Negri, Marx Ötesi Marx, s. 257, ç. M Çelik 2006.)   

Bu yüzden ya da bunların ucundan ya da bunlardan ötürü paranın, anamalın kapıcı çekimine tutulmuş, yönlendirilmiş bilimler ve biliminsanları açısından “kanat kanada çatıp yedinci göğe dek engel oluşturmak”a yine o tutuklu bilimci bakışlarla açıklama getirecek ve karşı çıkacak değilim. Algılama, anlama, kavrama sınırlarımızın daraltışmışlığında tutsak kılınmış us, bilim, yöntemler ve başka başka yordamların belirlenmiş kullanımlarından kaçış çabası yüzünden. Yani P. Feyerabend gibi bir bilimfelsefecisinin anlatmaya çalıştığı tutulmuş oluş ya tutulmuşluk durumu, bilime ve bilimciye olan güveni sorgulattırır uslu insana. Bir yandan da işleyişi yalnızca anamalın etkisiyle açıklamak tutuluş gerçeğinin diğer öznelerini, tutulmuş öznelerini, ışığa tutulmuş kelebeklerini (pervanelerini) gözden kaçırmak olur.

“[Atkinson, Stonehenge/tarihöncesi gözlemevleri uzmanı:] “Kazıbilimci olmayanların Thom’un yapıtının içerdiği [Taşçağı insanının gökbilimde bayağı gelişmişliğini anlatan yapıtı] sonuçların kazıbilimcileri ne denli tedirgin ettiğini anlamaları önemlidir… önemlidir, çünkü bu sonuçlar, Avrupa’nın tarihöncesine ilişkin, bütün bu yüzyıl boyunca [20. yy.] egemen olmuş kavramsal örnekçeye uymuyor… Öyleyse pek çok tarihöncesi uzmanının Thom’un yapıtının içerdiği sonuçları ya anlamadıkları için gözardı ya da öylesi daha kolay geldiği için karşı çıkmaları pek şaşırtıcı değil…” (Journal for the History of Astronomy –güz 1975?- akt. Feyerabend) Atkinson “tedirgin oluyor” çünkü anlamak için yeterli donanımı taşımadığı bir kuram kendisine uymuyor –ama dur, şimdi daha ilginç bir bölüm geliyor! “Öyleyse pek çok tarihöncesi uzmanınının Thom’un yapıtınının içerdiği sonuçları ya anlamadıkları için gözardı etmeleri ya da öylesi daha kolaylarına geldiği için karşı çıkmaları pek şaşırtıcı değil…””  (P. Feyerabend, Bilgi Üzerine… s. 82, ç. L. Kavas, C. Güzel 1993.)  

Bir diğer tutulmuş da günün insanının birkaç yüzyıldır inandırıldığı özne sayıltılığında bilim ya da bir bilgi düzeni; binlerce yıldır işletilen bilgi düzenlerinden yalnızca bir düzen olan bilim.

… “bilimsel kafanın” nasıl işlediğini, ne gibi engellere tosladığını kavramamızı sağlıyor. Belli bir araştırma alanındaki bilginleri ele alalım. Hiç mi hiç sorgulamadıkları temel sayıltıları var, tek doğal işleyiş saydıkları kanıtları görme biçimleri var, araştırma da temel sayıltılarla yöntemleri irdelemekle değil kullanmakla sınırlı. Sayıltıları ilkin sorunları çözmek, ya da güçlükleri ortadan kaldırmak üzere ortaya atılmış, böylece de bunların belli bir açıdan nasıl görüleceği öğrenilmiş, orası öyle. Artık kimse sayıltıların ayırdında bile değil, araştırmayı uygunsuz, bilimdışı, saçma buluyor.  (…) Bu da bilimin her parçasının sınırda durduğu, uzmanlığın kanıt olmadığı anlamına gelir. (P. Feyerabend, Bilgi Üzerine… s. 83.) 

 Ancak biliyorum ki, kanat çatmak gizemli, gizli, sevinçli bir şey. Göğe ağmış bir kartalın kendine baktıran çekiciliği, gözü bağlayıcılığı, sevinçli şaşkınlığa itici gücü gibi bir şey. Bu gizem “F-104” bombalama uçaklarının [epey geri kalmışım ki F serisi kesinlikle 104’ü çoktan geçti] kanat kanada uçusu”yla benzeştirilerek anlatılabilecek, çözülebilecek gibi de değil. Bir kere bu konumlanışı dolduracak kestirilebilir sayıda uçak yok. İkincisi insanın gücü, insanın gizil gücü öyle ulu ki o uçaklar yeni tanrılardan sayılan uygulayım gücüyle (teknolojiyle) kendi başına uçamıyor, uçamayacak.

(“İnsansız hava araçları” çarpıtılmış, taraflı, yamuk bir adlandırma. Çünkü her uçak kendi başına alındığında dünyadışı bir şey. Bir kaya, bir tepe gibi bile değiller. Dağlar, taşlar gezegenin bir parçasıyken, uçaklar gezegenin kütleciklerinden yapılmak zorunda. Böylece gezegenin içine, yani insanın dünyasına insanlar aracılığıyla çekilebilir kılınıyor. Onu oluşturan, dünyaya sokan, araçların içinde ya da dışında bulunarak onu uçuran, onu yönetecek bilgisayarları yönlendiren de insanın çalınmış, elinden alınmış, boyunduruklandırılmış bilgi birikimi, bilimi, uygulayımı. Hepsinden önce ve hepsinden sonra da bir insan takımı çalışması; adsızlar, ölümsüzler, bilinmez kalmışların tükettikleri emekleri ya da ateş yakmayı bulanların, arabamsı bir yük taşıyıcıya teker takmayı usa getirenlerin, köpeği, birtakım hayvanları kendine yoldaşlamayı bulanların, yediklerini pişirmeyi uslayabilenlerin, onların yetiştirmesi Tales’in, Öklid’in, Protagoras’ın, Arşimet’in, Maxwell’in, Bohr’un, Plank’ın soyut sıralanmış çizelgesinde binlerce bilginin, teknikçinin, bir zanaatçı olarak işçinin sevinçle gerçekleştirdiği elbirliği, güçbirliği, üretilenin yaratılanın ortak sofralarda paylaşımbirliği.)

Bu düşünce duygu dolaşmaları, keçiyolu (patika, cılga) gezintileri vıcık vıcık ağlak bir anamalcı sahte insancılığa –hümanizme- adanmış  değil asla. Birey birey ufalanıp yaşayanlaştırılmışlara –dirimbilimsel düzeyde yaşam tutsaklarına- iletilmeye çalışılan bir duygulanış kırıntısı belki. Her ne denli bazı duyguları usun karşısında edilgen sayan ve edilgen edimleri zararlı, bozucu bulan, tutkunun sevinci engelleyen bir duygu olduğunu söyleyen, kalıcılığı etkinliğe, sevinçli duygulara paylaştıran Spinoza gibi ustalar olsa da. Her ne kadar şiiri ve duygulanmayı “devlet”inde yasaklayan Eflatun gibi hala dokuz bin canlı filozoflar olsa da. Ama Feyerabend’dan kopya çekip sözü düğümlemeden kendi akışında deyiverirsek, duygucu da olabilir uslamlamacı, erekçi (telosçu, teleolojici) de insan:

“Platon şiire körüklediği duygular yüzünden karşı çıkmıştı. Aristoteles  duyguların olumlu bir işlev taşıdığını belirtiyor: açık düşünmeyle karışan gerimleri gevşetiyor (arınma) [Katarsis?], oyunun [mimesis?] açığa çıkardığı yapıların anımsanmasına yardım ediyor, felsefece (diyeceğim olgusal-kuramsal) içeriğinin anımsanmasına yardım ediyor.” (P. Feyerabend, Bilgi Üzerine Üç Söyleşi, s. 113, ç. L. Kavas, C. Güzel 1995.)

Belki de kendisiyle birlikte üzerinde yaşlandığımız bu duygusuz topakta her türden duygulanma dönemlerinin, günlerinin ustalarının çıraklıklarındaki yaşadıkları sevinçli, olumlu duygu durumlarını okşayan, özleyen düşünüş yolcukları bunlar. Belki bunların yanında, tanımında bir anlaşma olmasa da kötüler ve edimleri karşısında hoşlanmama duygularıyla sarılışımız, etkilenişimiz, dolayısıyla edilgen, tepkisel davranışlara itilişimiz ya da düşüşümüz bu duygu demetleri ucundan. 

“Başıboş gezinmek, yerleşik inanışlardan ayrılan ve düzensiz bir seyir içinde ilerleyenlerin işidir; varacağı sabit bir yeri olmayan, ama hareketsizliğe tenezzül etmeyenlere özgüdür. Spinoza da, kurucu bir praksis ile negatif düşüncenin (“pars destruens”) gayri meşru birliğini tasavvur edene kadar kendi dönemindeki kurumların damarlarında gezinmiş görünüyor. Ve Marx’ın da, komünizmin çok yönlülüğünü tahayyül ederken, “insanı” aradığı yolda başı boş gezindiği söylenebilir. Nitekim Negri’nin de, ortodoks felsefi düşüncenin sınırlarının ötesinde, doygunluğa ulaşmış bir varlıkbilimin dinginliği ve sanki doğru koordinatlara sahipmiş gibi hareket edenlerin teleolojisi arasındaki zor dengede dolaştığını anlamak önemli.” (Maurizio Viano, Marx Ötesi Marx’a önsöz, s. 39.)

Anlatımız (Velayetname) şöyle sürer:

“Andan Sultan Hacı Bektaş Veli (…) Nazar saldı, gördü kim, yolun bağlamışlar. (…) Velayet ile sıçradı. (…) bir gökçe güvercin şekline urundu. Havadan pervaz urarak doğru Suluca Karahüyüğün [köy: bugün Hacıbektaş] karşısında bir taş üstüne kondu. (…) Andan Rum erenlerinin üzerlerine bir azim heybet düştü. Andan bildiler ki “ol er Ruma geldi. Yolunu bağlayamadık” dediler.”

Dönemin yazın örneklerinde güç issi olanların kendilerini kolaylıkla görünmez kılabildiği görülür. Bu yeteneklerin açıklanması hiçbir yazmada verilmez. Olsa olsa “duasının kabulüyle” denir. Bu bilgi gizlidir.

Hacı Bektaş yerden göğe Rum’un yolunun bağlandığını görünce erenlik gücünü kullanarak güvercine dönüşür. Don değiştirerek aynı zamanda kendini tanınamaz, dolayısıyla bilinemez kılmaktadır. Dönemin yazın örneklerinde güç issi olanların kendilerini kolaylıkla görünmez kılabildiği görülür. Bu yeteneklerin açıklanması hiçbir yazmada verilmez. Olsa olsa “duasının kabulüyle” denir. Bu bilgi gizlidir. O dönemin gündelik yaşamında kalan insanlara istense de anlatılamaz. Erenlere anlatmaya da onların kişiliğindekilere gerek yoktur. Çünkü kendi güç dereceleri her ne denli ayrımlı da olsa, güç toplama, bilgi toplama, bunları uygulama, dönemin sözcükleriyle keramet, velayet issi olma onların kişiliğinde (biz-zat) yer bulur. Ancak eren bunu gerektiği yerde, durumda kullanır. Velayeti, kerameti kazanç ya da çıkar için yapılan bir sihirbazlık gösterisine çevirmez. Çünkü bir yandan da her gücün sınırı vardır. Güç sonlu bir niteliktir. Ayrımlarına yukarıda yalnızca bir yönünden değindiğimiz gücünde olma; bilgi, anlama, kavrama, uygulama denemesi, sınama ve gerektiğinde onu kullanma gücüdür. Erenler bütün doğal canlı varlıklar gibi sonsuz doğanın “yasalarına” bağımlıdır. Onların zorunlu geçerliliği altındadır. Erenlerin tümü yaşlanır, güçleri azalır, yorgunluk duygusu etkisinde devinileri azalır, istekleri azalır… günü gelince de ölüp uçarlar. Burada kendisinden önceki önermeyi, düşünceyi… yok sayıcı bir ama değil, iki ya da daha çok içeriği bir ayrımla da olsa birleştiren, ayrımlarıyla birleştirip onları bir duruma sokan (hemhal kılan) görkemli bir “ama”lı tümce yazmalıyım. Ama erenler kendi bedenlerini, anlaklarını, bunlara bağlı güçlerini sonsuzluğun bakışı altında kavradıklarından –ne büyük bir bakış ve kavrayış olmalı; önkoşulu sonsuzluğu kavramış bir anlak ya da anlama gücü olan- onların sonluluğu da sonsuzluğu da özdeş olmadan bir duruma adım atar. Bu da sıradan yaşayan insanın gücünü, becerisini aşan, erene ölmeyen bir anlakbeden ya da bedenanlak veren bir sıçramadır. Sıradan insana hoş kal demektir bu, yaşayanı aşmak, bedensel olmasa da tinsel, anlaksal sonsuzluktur, sonsuzlukta yaşamaktır (üstün insanın Nitzschesi ya da N.’nin Zerdüşt’ü.) Bunun ucundan  Hacı Bektaş’ın anlağı, tini, bilgisi, bilimi kısaca bilge erenliği bir yerlerden bir yerlere, zamanlardan bir zamana, bir zamandan zamanlara göçüp gider. Bektaş hiçe yazılmaz. Eren yitmez. Şu an kaç kişinin Bektaş, ya Bektaş! ünlediğini bilemeyiz. A-m-a başka bir yönden biliriz ve bu bilgi kurmacacı ussalcı biçimde kesindir ki, içinde olduğumuz anda Bektaş çağıranlar 1’den (benden) çok, sonsuz( x)dan azdır. Bu bir bilgi sayılamaz mı yoksa!

“İy bana eyü diyen benem kamudan yavuz[kötü]/ Alnumı ay bilürem bu gözlerümi yılduz// Bu vücudum şehrinde buçuk pullık [paralık] uçuk [iş, uçmağa –cennet- gidilecek iyi eylem?] yok/ Amelüm [eylemim] mahalleri ser te ser [baştan başa] kalmış ıssuz// (…) Olmaz sözi dimezem ben ma’rifet ehline [yetenekli, güçlü ermiş, eren] / Zira disem inanmaz agaçda bitdi karpuz// Ben bir kitab okıdum kalem anı yazmadı/ Mürekkeb eylerisem yitmeye yedi deniz// Ben oruç namaz içün süçi [içki] içdüm esridüm/ Tesbih seccade içün dinlerem şeşte kopuz// Yunus’un bu sözinden sen ma’ni [anlam] anlarısan/ Konya menaresini göresin bir çuvaldız [çuval iğnesi, iri uzun iğne, “gıyıkh”]//” (Y. Emre Divanı, M. Tatçı 1990, s. 116-117)    

Erenler gizemli kişiler olmalarının yanında yaşadıkları her dönemde egemenler tarafından özdekçi sayılmışlardır (maddeci, materyalist). Aslında ortaçağ gizemcilerinin, simyacılarının ortak damarıdır özdekçilik. Bu yüzden gizemcilerin bir bilgi toplamı olan, bilgilerin yalnızca erginlenmiş çıraklara yeminle aktarıldığı simya doğmuştur. Sonradan tıp, kimya, dirim bilgisi, uygulayım bilgisi, madencilik ve evren bilgisi… doğuran simya.

Erenler gizemli kişiler olmalarının yanında yaşadıkları her dönemde egemenler tarafından özdekçi sayılmışlardır.(maddeci, materyalist).

“[Simya] çok ender birkaç iyimser söylenceden biridir: aslında opus alchimicum [Simya Eseri, büyük simya bilgileri toplu yapıtı] doğayı yalnızca dönüştürmekle, mükemmelleştirmekle ya da yenilemekle kalmaz sağlığa ve sonsuz gençliğe, yani ölümsüzlüğe kavuşturarak insanın varoluşunun mükemmelleştirilmesini de amaçlar. “(Mircea Eliade, Asya Simyası, s. 94, ç. L. Arslan 2002.) 

Bu özdekçilikte doğa yasalarının öne alınışı, usçuluk, bedeni tanıma, kişi özgürlüğü, bağımsızlık vd.  bilgiler gizemcileri din ile devlet erkleri karşısında korkulacak insanlar ulamına sokar. Böylece simyayı inançla aşılayan birçok gizemci “Tanrısızlık” suçlamasıyla yüz yüze getirilmiştir. Gizemci biri, evren ve var olan düzenin bozucusudur.

“X. yüzyılın Taocu [yol> yolcu] simyası altın hazırlamayı redderek dikkatini simya işlemlerinin tinsel olasılıkları üzerine yöneltmeyi tercih eder. Bedenini ve tinsel yaşamını saf olmayan adi bir maden olarak görerek bunları “altına dönüştürmeye” uğraşır, yani saf, özerk bir ruha ve ölüm tanımayan bir yaşama sahip olmaya çalışır.” (M. Eliade, agy. s. 35.)

Orta Doğu’nun tasavvufçuları ya da gizemci düşünce insanları arasında, tarihte “Tanrıtanımazlık” yargısıyla işkence edilerek öldürülen, yakılan, boğdurulan, başı uçurulan, derisi yüzülerek öldürülen… yüz binlerce eren vardır. Dinsizlik suçlaması yaşam dünyasının birçok bölgesinde, kişiye, kurulu düzenin yürütücüleri tarafından ölümle ödetilen bir ödektir. Her iklimin bir kızıl başlık saranlarlara karşıtı Hoca Sadeddin’i, bir Yunus karşıtı Molla Kasım’ı var olagelmiştir. Onların verdikleri kararlar ve kestikleri ödekler yine kendilerinden birilerinin yazdıkları “tarihlerde” şöyle yazılmıştır:

“Çün ol sapkınlar topluluğunun fesatlık ve yaramazlığı, dinsizlik ve zındıklık [Mazdekçilik] gösterileri öyle bir dereceye ulaşmıştır ki… mescit ve tapınakları yıkan, türbe ve kabirleri yakan, uluğ sahabelerin temiz torunlarına [başta Muaviya ile oğlu Yezid’e] küfürler saçan, fıska [dinsizliğe, ahlaksızlığa, Tanrıya başkaldırıya] sevgi gösteren… yaygın kötülüklerin kaynakları olanların kanlarının dökülmesi helal, köle ve cariyelerinin yağmalanmasının mübah olduğuna…” (bir Osmanlı divan kararı, Hoca Sadettin, s. 169. Akt. A. Yıldırım 2004, Osmanlı Engizisyonu, s. 65. Köşeli ayraçlar benim.)

Çoğumuzun duyduğu adlardan Mansur, Nesimi, Fazlullah, Börklüce Mustafa, Torlak Kemal, Bedreddin, Oğlan Şeyh’in ödekleri ise diğer bin adsızın, unutulmuşun ödeğinden bir parçacık artık değildir. İnsanın yaşadığımız dönemde duyduğu sayısız can alma ödeğinde ise göstermelik bir yargılamaya bile gerek duyulmaz. Teröristler (geçmodernliğin şeytanları, zındıkları) kıstırılarak hemen “etkisiz hale” getirilir. İnsan yavrusunun ortaçağa karanlık diyenlere karşı öfke duymaması elden gelmez. Hiç olmazsa o karanlık çağda (858-922; yok ise bütün yazılı çağlar kara yazılı mıdır?) pamuk atıcısı yaşlı Mansur -hallac, yatakların pamuğunu çıkarıp çırpan, kabartan; “hallac pamuğu gibi atmak” deyiminde olduğu gibi- bile biçimsel de olsa uzun yargılamalar sonucunda beden üyeleri kesilerek, kesik beden ve parçaları darağacında günlerce bırakılarak, ölünün eksik bedeninden  Bağdadlılar örnekten pay alsınlar diye gösterildi.

İşte bu insan kurbancılarının İspanya’dan, İtalya’dan Hindistan’a değin uzanan yaşam yerlerinde devletlerin, onların dinlerinin -ya da dinlerin devletlerinin- en çekindiği kişiler gizemci ve gizemli erenlerdir. Bu yüzden, Türkiye denilen bu ülkede de gizemci dinlerin, yolların devlet dini “hanefilik” dışında (harici) kalanların toptan yok edilmesi devlet evi içinde kalan din, bilim, üniversite bilimleri, okul bilimleri, kurumların düşüninançları dışında kalan yaratıların, üretimlerin, sanatların ortadan kaldırılması bu topraklara basmış, basan ve basacak olan insanlar için çok büyük bir yitiktir. Artık her türden gerçeğin, doğrunun, güzelin tek belirleyeni devletevi kalmıştır geride. Buradan yapılan yönlendirmeler, zorlamalar, boyunduruklamalar ise uslamlayıcı insanı –homo sapiensi- ortadan kaldırmaktan başka bir sonuç çıkarmaz. Adorno ve Horkheimer’in 1956’daki insan teki için duydukları kaygılı düşünceleri ise bugün içinde bir yaşayana indirgenmeye çalışıldığımız oluşturulan yeni türün yanında bir parçacık, kütlemsi (molekül, katre, zerre) kalır.              

Artık her türden gerçeğin, doğrunun, güzelin tek belirleyeni devletevi kalmıştır geride.

“Devrimci bir durumda yaşamıyoruz ve işin aslı, durum her zamankinden daha kötü. Asıl dehşet bu işte. İlk defa, artık daha iyisini tahayyül edemediğimiz bir dünyada yaşıyoruz.” (Adorno. s. 61) “… Politikanın doğru olanı yerine getirmekten daha önce hiç olmadığı kadar uzak olduğu an, aynı zamanda politikanın artık güncel olmadığı andır.” (T. Adorno, M. Horkheimer, Teori ve Pratik Üzerine, s. 61, ç. O. Kılıç 2014.)

Güvercin donuna girip gökte kanat kanada çatanların engellerini aşan Hacı Bektaş’tır. Ancak az aşağıda değinileceği gibi don değiştirme birçok erenin yeteneği içindedir. Bu güç yalnızca Rum topraklarında ve de 13. yüzyılda da geçerli değildir. Dünya çapındadır –evrensel?- .

“Emir Khusru başka ayrıntılardan da bahseder. Hintli çilecilerin güçlerini anlatır ve anlattığı her şey yogilerle ilgili Hint efsanelerine ve folkloruna uymaktadır. ‘Gelecekte olacak olayları, burun deliklerinden çıkan bir nefese bakarak… Başka bir bedeni kendi nefesleriyle şişirebiliyorlardı. Keşmir sınırındaki dağlarda bu biçimde yaşayan pek çok insan vardı… Ne kadar inanılmaz görünse de tavuklar gibi havalara uçabiliyorlardı. Hatta isterlerse gözlerine antimon koyarak kendilerini görünmez kılıyorlardı. Bu kişileri yalnız kendi gözleriyle görenler tüm bu mucizelere inanabilirlerdi.’” (M. Eliade, Asya… s. 43.)

Peki bunu dün nasıl anladılar? Bugün 2018’in bir gününde hala şamanların saralı, şizofren veya kutup kuşağına özgü bir tür isteriye tutulmuş hastalar olduğu…  önemli nedenlerden biri de mistik parçalanmadır.” (K. Emiroğlu, S. Aydın 2009, Antropoloji Sözlüğü, 599) mı diyeceğiz? Ya da bu görüşün artık benimseyeni kalmadığını, “Hastalık tezine karşı, … bütün zorluklarına karşın yaşamlarını sürdürmek için gösterdikler[i] becerileri ileri sürülerek onların basit hastalar olarak görülmelerinin yanlışlığı savunulmaya çalışılmıştır.” (K. Emiroğlu, agy. 599.) diyerek insanın anlamak istediği bir duruma açıklık getirilmiş olur mu? Ya da bunların hepsi bilgisiz, bilimsiz uzun sürmüş kara bir çağın insanlarının yanlış inançları (hurafe) sayılarak bir açıklama yapılmış olur mu? Ya da…

Malinowski’nin saptamasında hiç olmazsa duruma nasıl yaklaşabileceğimize ilişkin bir yordam var mıdır? Alıntı yinelemesi de olsa, bir kez daha hiç olmazsa “bilgisizliğimizi” vurgulayalım:  

“Bu kadar çok metne sahip olup mitin gerçek özüne ilişkin bu kadar az şey bilmemizin nedeni budur.” (Malinowski, agy, s. 110.)

Bizim sorunumuz söylenin, öykünün, anlatının işlevi hiç değil. Bizim sorunumuz insanın gücünün benzetmesiz, eğretilemesiz don değiştirmeye yetip yetemeyeceği sorunu. İlkönce bunun bir “bilinmezlik” konusu mu yoksa bir “bilinemezlik” alanı mı olduğu sorusu gündeme geliyor.

“Neye inandığımız sorusunu ucu açık bırakamayız. Çalışma hakkındaki kısımda ütopyacılar üzerine ek bir bölüm yer almalı. Marx için yegane kıstas çalışma zamanının sınırlanmasıydı, buna karşılık bizim konumumuz çok daha paradoksal.” (M. Horkheimer, Teori… s.39.)

Evet, sorun belki de yalnızca bilme alanında değil, inanç alanında da yer alıyor. İnançların, kanıların, sanıların usdışılaştırılmış usun ve bilimdışılaştırılmış bilimlerin durmadan yaygınlaştırıldığı ancak konularının, ilgilerinin gittikçe daraltıldığı çağlarda sorunun, böylesi sorunların sanal olarak yeri kalmadı. Bir yandan da dinin, düşüninançların, siyaset inançlarının, devlet inançlarının genelleyerek söyleyebilirsek önsüz sonsuz geçerliliklerine inanılan anamal kurumlarının belirlediği ve oluşturduğu büyülenmiş, tutulmuş, durmadan uyuşturucuları yenilenen, çeşitlenen bağımlılaşmış bir inananlar kitlesi dönemindeyiz. “İnananlar kitlesi” Jungcu bir kavramdır. Jung çevirmeni L. Özşar bunu “itikat” ile karşılar. İtikat ya da inanç bağlılığıyla din arasında ise köprü kurulamaz uçurumlar vardır:

“… ben ona “din” değil “itikat” demeyi yeğlerim. Bir itikat ortak bir inancı dile getirir, oysa bir dünya dini birtakım metafizik, dünya üstü etkenlerle öznel bir ilişkiyi dile getirir. İtikat, daha çok, dünyaya yönelik bir inanç bildirimidir. Dolayısıyla dünya içi bir iştir. Oysa dinin anlamı, amacı bireyin Tanrı ile ilişkisinde (Hristiyanlık, Musevilik, İslam) ya da onun kurtuluş ya da özgürleşme (Budizm) yolu ile ilişkisindedir. (…) Dünya gerçekliği ile uzlaştıklarından, itikatlar, görüşlerini, öğretilerini, geleneklerini bir yasalar dizgesi olarak düzenlemekle yükümlü sayarlar kendilerini. Böyle yapmakla kendilerini o ölçüde dışlaştırırlar ki, içlerindeki özgün dinsel öğe, -dünya dışındaki referans noktasıyla canlı bir ilişki, onunla doğrudan yüzleşme- geri plana itilir. … Bir itikat yerleşik Kilise ile çakışır ya da kamusal bir kurum kurar. Bu kurumun üyeleri, yalnızca gerçek inananları değil, olsa olsa dinsel konulara “aldırışsız” diye tanımlanabilecek, bu kuruma yalnızca alışkanlıktan ötürü ait olan çok sayıda insanı da içerir. Bir itikat ile din arasındaki ayrım burada ele avuca gelmeye başlar. Dolayısıyla, bir itikada bağlı olmak, her zaman dinsel bir sorun değildir. Daha çok toplumsal bir konudur. Bu niteliği ile de bireye herhangi bir temel sağlamaz. Böyle bir temelin sağlanması için, bireyin bu dünyadan olmayan bir yetkeyle ilişki kurması, yalnızca ona bağlanması gerekir. … Bireyin bağımsızlığının, özgürlüğünün temeli, … etik ilkeler değildir; ne denli inanılırsa inanılsın itikat da değildir. Bu temel, yalın, biricik farkındalıktır; insan ile dünya üstü bir yetke arasında yoğun biçimde kişisel, karşılıklı ilişkinin yadsınmaz yaşantısıdır. Bu, ‘dünya’nın, onun ‘aklının’ karşı ağırlığı olarak etki eder.” (G. Jung, Seçme Yazılar, der. A. Storr, s. 316.)

Bu dönem, çağ, yüzyılla vd. öne sürülecek yeni bir ölçütle imlenemez, betimlenemez. Emsizlikten, şaşkınlıktan kitle kavramını belli bir süre kullanabiliriz belki de. Kitle 20. yüzyılda kullanıldığı dar anlamlarından toplumbilim tarafından hızla sıyrıltılıp yeni anlamlarla genişletilip 21. yüzyılın “genel özne”si olabilecek kapsayıcılıkta gibi. Genel özneleşmek de ne ola ki? Kitlesel üretim, kitlesel dolaşım, kitlesel anamal, kitlesel güvenlik, kitlesel tüketim, kitlesel borçlanma, kitlesel bilgilendirilme, kitlesel iletişim… E. Canetti, 20. yüzyıl ortalarına doğru çalışmaya başladığı Kitle ve İktidar’ında (1949-1960) bugün olacakları yazmış mıydı? Hem de gelecekçiliğe inanmayı usundan hiç geçirmeden?

“Daha önce hiçbir şeyin bulunmadığı yerde aniden beliriveren kitle, gizemli ve evrensel bir olgudur. … ancak diğer insanların çoğunun bulunduğu yerde olmak için acele ederler. … varolmuş bir hedefleri vardır. Bu hedef insanların yoğun olarak bulunduğu en karanlık noktadır. … heryerde kendiliğindendir. … Büyüme isteği kitlenin ilk ve en önemli niteliğidir. Erişebileceği herkesi içine almak ister; … Doğal kitle açık kitledir; açık kitlenin büyümesinin sınırı yoktur.; ‘Açık’ … her yerde ve her yöne açık anlamına gelir. Açık kitle büyüdüğü sürece vardır; büyümesi durur durmaz dağılır.” (E. Canetti, Kitle ve İktidar, s. 17, ç. G. Aygen 1998.)

Horkheimer’ın “ucu açık bırakma” yasağı belki de ucunu açık bırakmadığımızı düşündüğümüz her inancımızda ucu açık kalıyor. Biz yine bilgi alanına, bilme alanına dönelim en iyisi. İnsanların doğal, kendiliğinden, eğilimsel yaşam toplaşmalarının dağıtıldığı bunca parçalanmışlıkta, parçaların bilinemez bir yaratık gibi bir kitleye dönüştürülmesi evresinde insan tekinin gücünün, bilgiye, bilime dayalı gücünün, yeteneğe bağlı gücünün yok edildiği bir çevrede yaşayanları yalnızca inanç alanıyla açıklamaya çalışmak “ucu açık bırakma” sonucundan başka bir şey doğuramaz.

İyisi mi P. Feyerabend’ın Sokrates’inden, Spinoza’dan devinip C. Castenada’nın Yaqui Kızılderilisi bilgesi Don Juan’ına yörünge tutmadan, usumuzun devinileri gibi oraya buraya sıçrayalım. Böylece belki bir dönemin bilgeliğini, bir anlamda bilimini yeni bilimsel, ussal dizgelerin kavram ilişkileriyle değerlendirmeyelim. Bu da bize belki de bilgi, bilim, uygulama konusunda insanın yeteneklerinin sınırını sezdirebilir. P. Feyerabend 1990’da yazdığı söyleşisinde uçlardan her birine seven  (mürid) olduğumuzda neyle karşılaşacağımızı söyler:

“… bu düzmece şeylerin kimilerini kullanmayı sürdürüp onları başka düzmece şeylerden ayırmayacak mısın? … Ya da bir depremi kestiren yıldızfalcısına değil de güneş tutulmasını kestiren gökbilginine güvenmeyecek misin? Güveneceksen, ölçütünün kendisinin düzmece olduğu ortaya çıkar; güvenmeyeceksen nalları dikersin.” (P. Feyerabend, Bilgi Üzerine… s. 29, ç. L. Kavas, C. Güzel 1995. Kalın yazı benim.)

B. Spinoza 17. yüzyılın ortalarında insan bilgisini üç türe ayırır. Burada birçok konuda  “…dışılaştırılan …” yordamı gereğince “insandışılaştırılan insan” durumundan çıkabileceğimiz yaklaşımlar, uslamlamalar, sezgisel bilgiler bulunuyor olabilir:

“… bizler pek çok şey algılıyor ve şu şekilde tümel kavramlar oluşturuyoruz: I. Duyularımız aracılığıyla bölük pörçük, bulanık ve hiçbir sıra gözetmeden anlayışımıza sunulan tekil şeylerden (2. Bölüm/29. önerme) ; bu yüzden genellikle ben bu tür algılara rastgele deneyimden edinilen bilgi [perceptionenes cognitionem ab experientia] diyorum. II. Simgelerden [signis]; örneğin bazı kelimeleri duyduğumuzda ya da okuduğumuzda bu kelimelerin bize bazı şeyleri çağrıştırmasından ve bu şeylere ilişkin, şeyleri canlandırmamıza yarayan fikirlere benzer fikirler oluşturmamızdan (2/18. ön.). İşte şeylere ilişkin bu iki bakış tarzımıza bundan böyle birinci tür bilgi, sanı ya da hayal gücü diyeceğim. III. Şeylerin özelliklerine dair ortak kavramlara ve yeterli fikirlere sahip olmamızdan (2/38.ön., 39. ön., 40. ön.); (s. 263) buna da akıl ya da ikinci tür bilgi diyeceğim. … bir de üçüncü tür bilgi var ki, buna sezgisel bilgi diyeceğiz. Bu bilgi türü, Tanrı’nın bazı sıfatlarının biçimsel özüne ilişkin bire bir fikirden şeylerin özüne ilişkin bire bir bilgiye değin uzanır…” (B. Spinoza, Ethica, s. 265, ç. Ç. Dürüşken 2011.)

B. Spinoza, Ethica’nın 5. ve son bölümünde de sık sık üçüncü tür bilgiye döner. Hataların, olumsuz duygulanmaların, bizi mutsuz bırakan tepkiselliklerin kökünü anlatmaya çabalar.

B. Spinoza, Ethica’nın 5. ve son bölümünde de sık sık üçüncü tür bilgiye döner. Hataların, olumsuz duygulanmaların, bizi mutsuz bırakan tepkiselliklerin kökünü anlatmaya çabalar. Bilgi türlerini ayrıntılı anlattığı ya da açımladığı bir yerde şöyle yazar:

(5. böl, 28. önerme) “Şeyleri üçüncü bilgi türüyle [genere] bilme çabası [conatus], yani arzusu, birinci bilgi türünden doğamaz, ancak ikinci bilgi türünden doğabilir.  “kanıtlama: … yani bizde açık ve seçik olan fikirler ya da üçüncü tür bilgiye ilişkin fikirler (2. böl 40. önerme not 2’ye göre, [hemen yukarda]) , birinci tür bilgiye ilişkin olan bölük pörçük ve bulanık fikirlerden değil de, ancak bire bir olan fikirlerden,  yani (…) ikinci ve üçüncü tür bilgiden doğabilirler.” (Spinoza, agy. s. 767.)

Spinoza, 5. bölümde “bire bir olan fikirlerden, bilgilerden” de dem vurur. Alıntılarımızın ne diyebilir olabileceğini kestirebilmemizin yolu, bu “bire bir”liki anlamak için yine Ethica 5. bölüme dönelim.

“(31. önerme.) Üçüncü tür bilginin biçimsel nedeni, zihnin kendisinin ezeli ve ebedi olması bakımından zihne bağlıdır. Kanıtlama: … zihin kendi bedenini sonsuzluğun ufku altında kavramadıkça, yani (…) ezeli ve ebedi olmadıkça hiçbir şeyi sonsuzluğun ufku altında kavramaz. (5. böl. 29. ön.) Öyleyse (…) zihin ezeli ve ebedi olduğundan Tanrı’nın bilgisine sahiptir ve bu bilgi de zorunlu olarak bire bir bilgidir. (B. Spinoza, Ethica, s. 771.) [Şimdi kanıtlamanın izleyen kesimini de A. Yardımlı’nın Ethica çevirisinden yazalım:] Anlık bengi olduğu sürece Tanrının bir bilgisini taşır ve bu bilgi zorunlu olarak yeterlidir. (Bölüm 2, Ön. 46); ve öyleyse anlık, bengi olduğu sürece, Tanrının bu verili bilgisinden doğabilecek her şeyi bilmeye, eş deyişle, şeyleri üçüncü bilgi türü ile bilmeye yatkındır (bkz. bölüm 2, Ön. 40, Not 2’deki tanımı); öyleyse anlık (Bölüm 3, Tan. 1), bengi olduğu sürece, bunun yeterli ya da biçimsel nedenidir.” (Ethica, Spinoza, ç. Yardımlı 1996, s. 202.)

İşte “anlık” ya da anlağımızın (diğer bir adla zihnimizin) sonsuzluğunu, anlağımızın kendi bedenini sonsuzluğun çevreni (ufku) altında göremedikçe ya da onu (gerçekliği içinde olduğu gibi, anlak ile bedeni bir olarak) sonsuzluğun çevreni altında göremedikçe güvercin donuna girebilmeyi ya da don değiştirmeyi imgeleyemiyeceğiz bile. Ya algılayabilmek, uslayıp kavrayabilmek, bilebilmek, sezebilmek nereye düşer acep?   

%d blogcu bunu beğendi: