Gizli Bilimler Okulu (Bilimsel Memet ve Efradı) – Ahmet Ateş

0
214

    Bilimsel Memet’i tanıdığımda tam kırk yaşındaydım. Yaşamımın beklemediğim karşılaşmalarından birinde buluşmuştuk. Ama Memet (devletin kayıtlarında Mehmet Çapakçur), tutukevindeki adıyla Bilimsel Memet denk gelişleri, karşılaşmaları kabul edecek biri değildi. Bunu ta ilk görüşmemizde anlamıştım. Onun “beyni” etki ile tepki, neden ile sonuç tarafından biçimlendirilmiş, bunların dışında bir oluşu asla tanımazdı. Eğer biri bir sohbette düşünmeden “tesadüfen, rastlantı eseri, olacak bu ya, denk gelişle…” gibi sözcüklerle geçmişte kalmış bir olayı, durumu, oluşu, karşılaşmayı anlatmaya başlasa, Bilimsel hemen söz söyleyene şöyle yandan bir bakış atarak sözü başladığı yerden ya da geldiği ucundan bölerdi. Memet söz söyleyen tam karşısında otursa bile, o özgün bakışını çakmak için başını kırk kırk beş derece kadar bir yana döndürür, o anda bakışını söyleyene birkaç saniye saplar ve “rastlantı diye bir şey yoktur” savını bin yıl önceden kanıtlanmışlığı vurgulayan bir tonlamayla söylerdi.

     Bölünen söz oracıkta olanca arılığında (masumluğunda) ortalıkta kalakalır, önce Memet’in açıklamasını bekler, sonra onun bilimsel yaklaşımıyla denk gelişin olanaksızlığını kanıtlamaya başlamasıyla birlikte söz sırasının bir daha kesinlikle kendine gelemeyeciğini anlayıp umutsuzluğa düşerdi. Daha sonra da Bilimsel’in fizikten doğaüstüne (metafiziğe), matematikten dinbilime ve en sonunda da Friedrich Engels’in Doğanın Diyalektiği, Anti-Dühring gibi yapıtlarından, Vladimir İlyiç Lenin’in Materyalizm ve Ampiryokritisizm eserinin denk gelişle (ya da rastlantıyla) ilgili bölümlerinden alıntılarla sürerdi. Memet nasıl da anımsardı o kitaplardan alınmış onca örneği!

     Memet’in sözün sonunu bir türlü getirmeyeceğini ele veren ses tonu, el ve yüz devinileri, bakış çeşitlerini kullanışı, susuşları, alçak seslerden evriltilerek yükseltilen ve birden kesilip yine başlayan vurguları dinleyenleri, belki de dinlemeye çalışanları önceki gece on beş saat uyusalar bile esnetirdi. Memet bu esnemeyi de bilimcil (dirimbilimsel) bir kuramla açıklamaya başlardı o saniye.  Bu ara kuramdan hiç ara vermeden sözünü nerde kalmıştık diye söylemeyi bırak, minik bir özetleme sunarak kaldığı yerden sürdürürdü Bilimsel. Belleğine maşallahtı, belleğine bereketti doğrusu. Memet’i susturan ise sohbet eden insanlardan birinin ya da duruma göre birkaçının “gerekçe göstererek” buluşmayı terk etmesiyle biterdi. Bölünen söz ise düştüğü umutsuzluğu bile unutur olurdu. O bölünmüş söze başlayan ise ne sözünün ucunu ne de bölünen yerden sonra sözün uğrayacağı durakları anımsardı.

     Memet’e tutukevinde vurulan Bilimsel adı ise, faşist yöneticilerin zorunlu olarak “sağlık taramasına” gönderdiği devrimciler tarafından vurulmuştu. Memet o günlerde “tarananlar” arasında tartışma bile sayılamayacak sohbetlerde söze ikide bir bu bilimseldir, diye duraklar kurmasından dolayıydı. Memet sözünü bilimseldir diye durakladıysa, kimse o söze karşı bir önerme, sav, kanıt getiremezdi. Bilimseldir ya da bilimsel bir olgudur denilince dinleyenlerin usu durur, soluk alışlarının sesi, bilimseldir, olgusaldır sözcüklerinin bittiği o kısanın da kısası anda duyulurdu. Dinleyenlerin soluklanışını ise Bilimsel’in yeni varsayımlarının, savlarının, sayıltılarının, önermelerinin, yeni kuramlarının, yeni usa uyguncu, geometrik, matematiksel, felsefesel kanıtlamalarının ya da olgusal saymalarının kurulduğu sözcüklerin tınlamaları, çın çın ötüşleri, sessiz durakları, seslerin seslere çarpmasıyla ortaya çıkan yankılanmaları örter ya da soluk alışveriş seslerini unuttururdu.

     Memet ile arkadaşlarının buluşmaları onun Anadolu yakasında bulunan seçkin bir yerleşimdeki işyerinde, yapının giriş katında bulunan bir dairede kendiliğinden oluşurdu. Memet’in işyeri vardı ama yaptığı pek bir iş yoktu.  İşyerinin kirasını çıkarıp içerden çıkar çıkmaz evlendiği eşinden kazanç açısından geri düşse de eve ara sıra yiyecek bir şeyler götürebilmesi Memet için yeterliydi. Hem gün doğmadan neler doğardı.

     Ancak içerde uzun yıllar kalıp damgalı (etiketli) olarak çıkan biri, yetmezmiş gibi düzenin güvenlikçileri ve kendi yakınları tarafından izlendiği gözlendiği belli biri nasıl çalışsındı? Ona kim iş versindi? O içerde yatarken değişen çeşitlenen işleri ya da iş alanlarını, iş ilişkilerini, iş bağlama yordamlarını nasıl becersindi? Nasıl sokak sokak, büro kurum dolaşsındı ? Hiçbir şey olmamış gibi nerde kalmıştık deyip çıkar çıkmaz bir işi nasıl kurup yürütsündü? Bir diplomayla bütün bu söylenen söylenmeyen sorunlar aşılabilir miydi? Ama o diplomadan, göksel bir belgeymiş gibi kavranan o kıyıları çiçek desenleriyle çevrili ve şimdi duvarda Memet’in koltuğunun arkasında asılı diplomadan Memet’in dışında onu tanıyan herkesin bir beklentisi vardı. Sanırım Memet işyerinde oturmayı, arkadaşlarıyla söyleşmeyi tıpkı tutukevi koğuşlarında oturduğu, söyleştiği, çay paylaştığı gibi seviyordu. Arkadaşlarını görüyor, daha da tanıyor, biliyor ve onlarla çok anlatılmasa da kişiliklerinin zor ve yavaş değişen bir bölümüne karışmış o zorlu günleri anmayı istiyordu. O göksel belge de Memet’e bu olanakları sağlıyor ya da en azından bu buluşmalara olanak sağlayan bir araç işlevi görüyordu durduğu yerde.

     Arkadaşlarının çoğu Memet gibi, İstanbul’un ezinciyle tanınmış bir tutukevinde yıllarca birlikte (7/24/365/x) yattıktan sonra yeni çıkmışlardı. Memet’in içerdeyken çektiği ya da çoğalttığı (arkadaşlarının şiirlerini yazdığı) defterinden okuduğum, Kemerhisarlı Kemal’in dizelerinde kendini belli belirsiz gösteren yıllarca sürmüş, yalıtılmış, tüm gün birlikte bir yaşama zorlanmanın, derin ezincini, bulantısını arkada bırakmış görünerek…

                                             Her G(ama)

Bedenlerin sisi dumanı karışır birbirine/ her gecede/ duyulabilecekken görülebilecekken yitip giden/ gecenin sessizliğinde çarpışan düşlerden/ düşüp başıboş dolaşan imgelerdir/ sessizliğinde her gecenin//

Uzayıp giden dağyolları gibi/ çatallanan çatallanan/ sonra kol kol ayrılıp çoğalan/ bir ırmağa karışan ışıltılı dereler/ biri yiterken öteki başlayan/ bitmez düşler düşlemler/ gök bir denize ulaşmadan dağılır/ katrandan bir ırmak/ her şeyi dibe çeken bir bataklık//

Delta, ayrıkotu köklü üçgen bir D/ doğurgan da/ sazlar, kamışlar, fokurdayan çamur yığını/ bodur ağaçsılar, ılgınlar, eğreltiotlu bir cangıl/ bataklık kuşları, solucanlar, suyılanları/ sukaplumbağaları, kılkanatlılar/ zarkanatlılar, kafadanbacaklılar, kabuklular/ dağılıp yitmiş bir ırmak bu/ kendi yarattığı bir yok oluşta/ Zeta kurbağa korosu/ her gecede/ Alef ürkü bataklığında.//

Akşam kaşıklanan baklagilin tini/ kös gibi vursa da/ işitilmez gecede/ uyanılmaz bir türlü/ yapış yapış düşle düşlemlerden/ her gece/ birden sağır edici bir çığlık/ iki sözcük arasında sonsuzluk/ kör duman/ sırlar özlem boyağına çalmış ayrılıkları/ solmuş geceler/ uzun, geniş, derin ve uzak/ Kappa dokiaaa!/ gök görünmez, ipsilon, yıldızsızlık/ kıyıcı bir kara her gece.//

     1981’den başlayıp 1990’ların ilk yarısına dek süren acı tatlı, ama sıkıntılı günlerden geçip bugün de süren arkadaşlıklar. Devletlilerin DAL (Devrimcileri Araştırma Laboratuvarı) eziyetlerinden, tutukevlerinin tasarlanmış uygulamalarının rahatsızlıklarından, üzerlerinde yapılan türlü türlü denemelerden bir biçimde, yaralı da olsa çıkabilerek ulaşılan şu günler…

     Herkesin estikçe katıldığı buluşmaların birine yine Memet’in tutukevi arkadaşlarından biri tarafından götürülmüştüm. Tasarlanmamış, isteyince uğranılan bir yerdi Memet’in işyeri. O günler İstanbul kentinde kaçaklardan bir kaçaktım. Canıma değsindi buluşmalar, toplaşmalar, konuşmalar. Kaçak çok çetin bir kavramdır. Kapsamı, içlemi çok geniştir. Bu kavrama herkes başka başka anlamlar verir. Sanki doğaüstü, aşkın bir kavram olup üzerine konuşan ya da az sayıda yazan insan (başta Mehmet Eroğlu) onu sonsuzluğunun biçimsizliğinden çıkarıp tanımlamaya, açımlamaya çalışmıştır.

     Kaçaklığın en büyük sorunu ise akşamleyin yatacağı yere kendini atana dek kaçağın nasıl zaman geçireceği sorunudur. O günlerde beni boğan, ne parasızlık, ne sıkıyönetim ile güvenlik güçlerinin beni araması ne de yakalanma kaygısıydı. Her gün dayatılan günlük yaşamdaki düzenlemeler ve benim bu düzüme ya da norma uyan bir kişi görünme zorunluluğum tadımı kaçırıyordu elbette.  Kaldığım evlerde gündüzleri geçiremezdim. Bu dikkat çekmenin ötesinde, evlerin gündüz düzenleri açısından da sorunlar çıkarırdı. İnsanlar işe ya da dışarıda görülecek bir işe giderdi. Ben evde kaldığımda apartmanın, sözcüğün gösterdiği “ayrılmış”lığının tersine, alt, üst, yan evlerin içinde yaşayanlar tarafından ya da karşı apartmanın pencerelerinden hemen algılanırdım. Musluk sesi, tuvalet temizleme sesi, mutfakta çıkarılan sesler, ayak sesleri, ayrımına varılmayan bir öksürük, hapşırık hemen işitilir, her evdeki yaşantı zamanın komşularda oluşturduğu etkin, edilgin ve durmadan birbirine dönüşen algı, bilgi, görgü birikimi içinde beni ele verebilecek bir ipucuna, ime, tehlikeli bir ilgi ve ilgilenmeye kolayca dönüşebilirdi. Aşağı evdekiler bugün işe gitmedi mi? Yoksa bir sayrı mı var? Yan ev günün bu saatinde boş olmalıydı; bu ses ne peki? Aa, bu saatte tuvalete giden kim ki! Yoksa evde birini mi saklıyorlar?

     Akla ilk gelecek saklama, saklanma, yataklık etme olurdu. Çünkü ortalık kaçak kaynıyordu. Çünkü sabaha karşı evlere yapılan baskınlarda birileri götürülür, birileri götürülürken de kalanlara gözdağı verilirdi. Götürülenin apartmanındaki tüm evlerde insanlar karanlıkta kapı arkalarında sesli soluklanmadan işitilebilecek bir sözcük beklerdi.

     Bunların yüzünden kaldığım her evden işe gidenlerle birlikte yollara düşerdim. Hatta bazı dönemlerde başka adlara düzenlenmiş kimliklerle tuttuğum kiralanmış evlerden bile her gün olmayan işime gider, akşamları da düzümlü ve düzgün (normal ve yasaya uyan) bir uyruk olarak eve dönerdim. Dönüşte bir denk gelişle karşılaştığım komşular olursa selamlaşır, onların hatırını sorardım. Onlarla ayaküstü konuşurken iş yorgunluğumu, gidiş gelişlerin çok zaman aldığını, işverenlerin acımasızlığını, bunca işsizin arasında bu mızmızlanmanın da boşunalığını, hemen ardından çalışmanın kutsallığını sanki öylesine sıkıştırdığımda bu niyet edilmiş kurgular konuştuğum insanları olumlu etkiler, onlarla aramda bir duygudaşlık geliştirirdi. Kimi bana evlenebileceğim bir kadın bulur, kimi kimi zaman bir kase çorba, bir tabak yemek getirirdi. Onları içeri buyur ederdim; ama içeri gelmezlerdi. “Yorgunsundur. Başka bir zamana inşallah!”

     Bu koşulların ortasında, bu yaşayışın ortasında Memet’in işyerinin en sıkı katılanı oldum. Memet bana Gedikli demeye başlamıştı. Galiba bir nesne tutkununa “tiryaki” denildiği gibi, bir yerin bağımlısına da “gedikli” deniliyordu. Gedikli osmanlıcanın “müdavimiydi” belki de. Gedikli başka bir anlamda bir geleneğin hiç bıkmadan sürdürücüsüydü. Bu sözcüğü İstanbul’un 5 kuşaktan yerlisi olmayanlar da bilirdi; ancak kendiliğinden uygun düştüğü yerde seslendirmesi zora gelirdi.

     Bazı günler daha Memet gelmeden sokağı boydan boya geçer, gizliden onun işyerini açıp açmadığına bakardım. Memet gelmemişse işyerini başlangıç noktası olarak alıp geniş bir çemberi hızlı hızlı yürürdüm. Çember şöyle ya da böyle, çoğunda gitgellerle (zikzaklarla) bütünlenirken ben zamanı çevreyi tanımakla geçirirdim. Böylece işyerinin çevresindeki birkaç sokağın gizli geçitlerini, bahçe geçişlerini, işhanlarını, çift çıkışlı apartman ve işhanlarını (Walter Benjamin’in Paris “passage”ları gibi) öğrenmiştim. Bu sabah yürüyüşleri bana oldukça eğlenceli geliyordu. Joyce’un Ulysses’indeki Leopold Bloom’la kendimi ikiz olarak duyumsuyordum. Ancak Dublin sokaklarını değil Erenköy sokaklarını dolaşıyorduk biz. Asıl sorun da dolaşmaktı. Hiçbir şeysiz. Amaçsız, ereksiz, ivedi ivedi koşturmadan. Evecenleşmeden. Onun esrikliği, üzüncü, sevinci, ereksiz amaçsız başıboşluğuydu. Durum böyle olunca bir tanıdığın yayımlanmamış, ne yazık ki yayımcı bulunamamış “Karşılaşmalar” adlı romanı benim tinsel durumuma daha uygundu. Orada da Memet’in Köln’deki dolaşmalarına katılmıştım. Doğrusu çaktırmadan Memet’in peşine takılıp kentte kaybolmuştum. Zaten insan yaşadığı kentte kaybolamıyorsa, artık o kentten taşınmanın zamanı gelmemiş midir?

     Bir süre sonra geçtiğim yerlerdeki dükkan, mağaza gibi alışveriş yeri ıssı kişileri ya da çalışanlarını sabah temizliği ya da sabah düzenlemesinde göre göre onları tanır olmuştum. Onlarda da bir göz tanışlığı oluşmuş olmalı ki, sonraki günlerde “günaydın, hayırlı işler, kolay gelsin, teşekkürler, size de” gibi bir iki sözcüklük tümcelerle selamlaşır olduk. Sonra Memet işyerini açmış olur, ben de içeriye içimden doğan kocaman bir aydınlanmış gülücükle dalardım. Memet benim “meslekten” kaçak olduğumu biliyordu. İçinde bulunduğum koşulları, sıkıntıları, oraya neden geldiğimi sezmiş görünüyordu. Eğer mutfakta çay demlenmişse, bunu bana bildirirdi. Aramızda sessizce koyulmuş şaşabilir bir kuralla ben de simit, üçgenpeynir almaya çıkardım. Çaydanlık ocağın üstüne konulmamışsa, her seferinde “haydi sen çay suyu koyarken, ben de bir şeyler almaya çıkayım,” derdi.

     Memet yalnızken onunla pek konuşamazdım. İçimde sabah yürüyüşlerinin izleri, o izlerin bilinmezlerini çözmeye çalışan bir iç yoğunlaşması olurdu. Memet de örgütsel yaşamdan gelen birçok eski devrimci gibi bana zorunlu kaldığı durumlar dışında soru yöneltmezdi. Tanıştırılırken ona söylenen, üstümdeki kimlikte yazılı adımı, soyadımı bilmek ona yetiyor olmalıydı. Zaten tanıştırma diye bir törenselliğe de kimse pek başvurmazdı. Bunun artığı sorular gereksiz, boş ve boş olduğu denli de tehlikeliydi. Memet sanıyorum ki zorunlu bir dayanışmanın dışında, onun varlığının beni, benim varlığımın da onu yeniden “Terörle Mücadele” işkence bodrumlarına atabileceğini, oradan başlayabilirse başlayacak olan bir yolculuğun da yeniden yargı saraylarına, tutukevlerine uzanabileceği olasılığını elbette kestirebilirdi. Bu olasılıklar varoluşumuzun katlanılması gerekilen bir niteliğiydi. Ayrıca bu nitelik sorgusuzca uyulması gereken bir değer olmuştu. Çok sonraları bir şakalaşmamızda Memet’in bana gülerek dediği gibi, “tehlike taşıyıcı potansiyellerimiz eşit; sen razı olduktan sonra ben neden karşı çıkayım ki!” Böyle düşünmesi onun bu konumda bile devrimci kalmaya çalıştığını gösteriyordu. Devrimci kalmak elbette bir çaba gerektiriyordu. Kesintisiz bir çaba, sürekli bir Troçkici direniş, Bakuninci bir yenilenme, Kropotkinci değerler yaratma ve her ilişkide var kalan değerleri Proudhoncu bir inatla yaşatma çabası…

     Haftalar sonra sabah sabah sokağa girip işyerine yaklaştığımda Memet’i o beni görmeden sokakta elleri cebinde Hayat Pastanesi’ne doğru ağır ağır giderken gördüm. Evet, olasılıkla simit, poğaça, açma, çörek gibi kahvaltılık bir şeyler almaya gidiyordu. Ancak yalnızca uzun yıllar yaşadığı çevreyi denetlemek, ne olup bittiğini görmek ereğiyle dolaşanların sezebileceği bir yürüyüşle (yürüme biçimiyle) gidiyordu. Kartal bakışı, doğan tarayışı, atmaca dinleyişiyle kanatlar bile kıpırdatılmadan havada süzülür gibi bir yürüyüş. Gözler öncelikle görmesi gerekenleri araştırırken, gereksizde durmadan, başın kıpırtısız ileriye dönüklüğü. Yana dönüp bakmak yerine bacakların süzülerek yana kaydırlışıyla gözlerin bile kıpırtısızca yan açılara taşınışı… Memet kolayına tanımlanamaz böyle bir yürüyüşteydi. Yavaş, salınımsız, savrulmasız, dikkat çekmeyen bir biçem. Yürümenin yürüyüş (yürüme biçimi) durumu. İçerdeki havalandırma yürüyüşlerinin (kilit altındakilerin argosundaki “voltaların”) bile isteye sallanışlarından, savruluşlarından bir parçacık benzeşlik taşımayan, durağan, ereksiz görünüşlü, sanki zaman tüketmek, an dondurmak, sanki bir şeycik bile kurgulamadan bedenin salıverilmişlikte göründüğü, ama asla salıverilmemiş olan gizli bir araştırma, inceleme, dinleme, bir olay, oluş derleme gezisi.

    Peki işyerinde kim vardı? Vardı, vardılar ki Memet, hayata daldı. Karşı kaldırıma geçip birazcık oyalanma sonrasında Memet’in çıkışını görmeden işyerine dalmamalıydım. Hem bu bana bir kestirme, varsayma oyunu olurdu. İçeride kaç kişi vardı? Bu benim için kolay olacaktı. Karşı kaldırımda sırtım Memet’e dönük onun içeride kalış süresini kestirip o dışarı çıkınca ben de geri dönüp onunla aynı tarafta karşı karşıya yürüyecektim. Eğer taşıdığı torba büyükse içeridekiler birden fazla olurdu. Küçük bir kesekağıdı ise ikimizin ya da gelecek bir arkadaşın tasarlandığı bir ön aritmetik geçerliydi. Naylon torbanın büyüklüğü içeride birden artık arkadaşın olduğunu gösteriyordu.

     İçeriye Memet’ten birkaç dakika sonra girdim. Masanın birine gazeteden örtüler serilmiş, simitler ayrı bir tabakta nerdeyse eşit parçalara kesilerek dizilmişti. Bir tabakta da poğaçalar vardı. Zeytin kasesi, yanında işyerindeki sofralarda, aslında masalarda görmeye alışkın olmadığım bir tabak da tulumpeyniri vardı. Ekmek tabağı yenilerde kurulmuş yuvarlak bir gökdelen (buluttırmalayıcı) gibi düzenlenmişti. Kesin İçelli fırına uğramıştı. Birine giderken ne zaman bir fırına uğrasa, eğer yanında bir arkadaş yoksa önce on ekmek istemek geçerdi içinden. Sonra beş ekmek derdi. Yanındaki arkadaş da “yaa İçelli üç yetmez mi,” diye ona karışmak zorunda kalırdı. “Olsun yaa!” diyerek o yine İçelli gibi davranarak ekmeği her dem bol ederdi. Orada tanıdığım arkadaşların birçok huyunu, eğilimlerini, yavaş değişen ya da değişmezmiş gibi görünen kendine özgülüklerini, kavrayış, eğilim ve tepki verme özelliklerini, İçellininki gibi oradaki sohbetlerde gülüşmelerle anlatılan öykülerden öğrenmiştim. Eğer yemek ya da katık eskilerin yer sofrasına, günümüzün yemek masasına birkaç dakika geç gelirse, İçelli kesinlikle kaşla göz arasında bir ekmeği iç ederdi. Beş ekmeği beş zeytin tanesiyle yediğine ilişkin gerçek bir olay anlatısı vardı. Üstüne de suyu tasla içtiği zamanlarda bir tas su içmişti. Onun bu özelliği anasının ona “ekmek düşmanı” adını vurmasına neden olmuştu. Eskiden Türkmenlerde, Kızılderililerde ve bazı eskil (kadim) halklarda devletin kollarının bugünkü denli uzun olup da hemen bebeğe bir ad yazdırmadığı günlerde, çocuğa ad onun beğenilen bir yeteneği ortaya çıkınca vurulurmuş. Daha bir işe yaramamışa neden ad vurulsun ki! İçelli ipince bir Kürt uşağıydı. Küçükken Kürdüstan’ın bir yerinden İçel’e göçmüşlerdi. O incelik, o dal gibi zayıflık yalnızca bir görünüştü. İçelli üç metre gerilerek havalandırmada duvara, yukarıya doğru üç adım atabilen tek kişiydi. Ona kalırsa bu çeviklik ekmektenmiş. Yediği ekmeğin hakkını vermeyene de yiğit denmezmiş. 

     Bardaklar çay dolu, gülüşmeler eski koyuluğunda ve tam kıvamındaydı. Bir süre ortalarında yaşadıktan sonra sanıyordum ki birçok kez ortalığa anlattıkları, ortalığa sordukları olay izlenimleri, olaylardan bellekte kalanlar, anların anıları yinelenip duruyordu. Bu yinelemeler kimseyi hatta beni bile sıkmıyordu. Çünkü anlatı kimin anlatısı ve hangi olay ya da bir oluş üzerine olursa olsun kesinlikle en az bir kişi tarafından “yok öyle değil,” diye karşı anlatıya ya da düzeltili bir anlatı değile dönüşürdü. Gülüşmeler, kızmalar, takılmalar, “e ee!” ivmelendirmeleri eşliğinde yeniden anlatılan “şey” bambaşka bir açıdan, başka bir tarafından dile gelince yineleme gerçek anlamda bir yenilemeye dönüşürdü. Belki de öyküye, olaya, anlatıya, ne denirse densin içlerinde en ilgi duyan kişi bendim. Onlar için belkili bir yineleme de olsa benim için o anlatı kesinlikle yeni bir olaylar, durumlar, bağlamlar eklemlenmesi olurdu.

     İçeriye girmemle birlikte çalışılmış, uyumlulaştırılmış gibi çoksesli bir “oooo Gedikli! Kaynanan da kaynanaymış valla,” alkışıyla karşılandım. Çay doldurup oturduğumda Memet arkadaşlara “neydi o profesörün adı ya …” gibi bir şey soruyordu. Demek sözü yarım kalmıştı. Belki de benim girişimin böldüğü, bölüp arkasını askıya aldığı kül rengi bir soru vardı masada.

    Ereğlili (aslında Ulukışlalıydı; ama İstanbul Bakırköy Devrimcileri yargılaması yanında, Ereğli devrimcileri yargılamasına da sokulduğundan tutukevinde adı Ereğliliye çıkmıştı,) “SA (es a) değil miydi,” diyerek benim bölmüş olmam gereken soruyu soruyla karşıladı. Onun da söz söyleme biçemi böyleydi. Bu özelliği yenilerde geliştirdiği, alıştığı bir özenti değildi. Özenti? Bilgin biçeminin bir yaklaşımı olarak bilinenleri de bilmezlenmek. Bilmez görünmek… Daha önce ortaya anlattığı bir çocukluk öyküsünde, onun bu özelliğinden dolayı anası ona  “kafirrr!” diye dellenirmiş. Öyle ya hiçbir nesneye kesin bir inancı olmadığından, hep kuşkucu ve ikircikli olmasından dolayı gerçek bir “kafir” ya da neredeyse inanç alanında bile kesinliliği (dogmaları, doksaları) olmayan inançsızın, yükünmesizin, tapınçsızın biriydi o. Ereğliliye bu gördüğün ne, dense; o kocaman bir olasılıkla “ekmek değil mi,” derdi. Anasını kızdıran, bir benzeştirmeyle söylenirse küplere bindiren de, oğlanın bu kuşkucu, ikircikli, koşulculuğuydu. Onun anlağı ya da anlama yetisi de böyle kuşkucu bir biçimde çalışıyordu. Memet ise tersine, bilimci, olgucu, bilimsel olgucu, evrenselci, genelci bir bakış issiydi. Memet’in olguları, yerine göre Comtecu, Durkheimcı, Maussçu, Jamesçi, Marxçı… olabilirdi. Ancak olanların “olgu olarak belirlenmesi” ya da ad vurulmasıyla onlar birdenbire “tartışılmaz” bir göksel gizem kazanırdı. Memet sık sık nereden olduğu belirsiz olgucu, yaklaşık olarak anımsanan alıntılar yapardı. Ama o bu yaklaşıklığı belirsizleştirip alıntıyı sanki bir kitaptan okuyor gibi bir görünüş takınırdı. Tane tane sözcükler. Vurgular, duraklar. Kitabın bellekle buluşmasının ağırlığı…

     Bir seferinde ikindi çaylarımızı (günde “beş vakiti” çay içerek yerine getirirdik) içerken çıkan bir tartışmada, Kasabalı (şimdi Kasaba’nın neresi olduğunu anımsayamadım. Torbalı mıydı?) Hızlı Veysel, “olgu olgu diyorsun da olgunun ne olduğunu bir türlü bilemedim ben,” diye diklendiğinde, Memet kitapçı bir vurguyla, “bireysel bilinçlerin dışında yer alan ve toplum yaşamı üzerinde zorlayıcı bir etki yapan görüngü [fenomen]” diye didişmeyi noktalamıştı. Veysel gülmeye başladı. Hepimiz hatta Memet de gülmeye başladık. Veysel, biraz allanmış bir yüzle, “valla ortada ben bi görüngü göremedim Bilimselciğim,” diye dağıttı bu alıntıyı.

     Memet konuyu değiştirmek ya da anlağına takılan bir soruyu, sorunu düşünebilmek, belki de ortaya sürmek için “ya tamam adama SA (es a) diyorduk da, adamın gerçek adı neydi?” dedi. Uzun bir gülüşmeyi izleyen derin bir sessizlik. Masadakilerden kimse profesörün adını anımsayamadı ya da bilemedi. Ben zaten bilemezdim. Çünkü onlarla birlikte tututkevinde tutulmamıştım. Tutulsaydım bile, bir yolunu bulup en azından kaçmaya çalışırdım. Çünkü öyle bir ortamda yaşayamazdım. Yaşatılmaya zorlansam çıldırıp kurtulmaya çalışırdım belki. Belki de orada o zamanlarda yaşamak güzel gelirdi. Şimdi bunları yazarken bir yandan da H. D. Thoreau’nun 1849 yayımlamayı becerdiği Sivil İtaatsizlik’teki şu sav belleğime düştü:

Herkesi adaletsizce hapse atan bir hükümetin yönetiminde, adil insanların olması gereken yer de hapishanelerdir. Bugün Massachusetts’in nispeten özgür ve umutlu ruhlara sunabildiği tek yer, bu kişilerin saf dışı bırakılıp kilit altında tutulabilmesi için uygun olan yerlerdir; yani hapishanelerdir.     

     Memet gene üsteledi. “Vay anasını, ihtiyarlıyoruz oğlum be! Hep birlikte ihtiyarlıyoruz ki kimse bizim Gizli Bilimler Okulu’nu  açığa çıkaran ve dağıtan adamın adını bile hatırlıyamıyor. La Ereğlili, sen nasıl hatırlamazsın oğlum? En çok sana gıcık olmaz mıydı adam?” diye sordu. Ereğlili Memet’e ağzı doluyken bir baktı. Çiğnediklerini yuttu. Arkasına yaslanıp “ne bileyim adamın adını ya. Belki adamın adını sağlığımız tarandığı zamanlarda bile öğrenmekten kaçındık. Adı batsın!   ‘SA, SA’ diyip dururduk. Bir ara bazılarımızın ona “AS” dediğini anımsıyorum. Çünkü adamın toplama yerlerindeki güvenliği uyumculukla güçlendirme ve devrimci tutsakların direnme güçlerini yok etme tasarıları üzerine çalışan ekibin başı olduğu bir gerçekti,” dedi.

     Ben hemen ortaya atılarak kocaman bir ilgiyle gizli bilimler okulu örgütünün ne olduğunu sordum. Ortaya bir soruydu bu. Ancak Ereğlili kesinlikle üstüne alınmayacaktı. Çünkü İçelliyle birlikte ekmek gökdelenini tabakla bir etme eyleminde işbirliğinde görünüyordu. Onca simitin, poğaçanın arasında o da habire avurtları şişkin bir durumda ekmek çiğniyordu.

    Memet uzun bir giriş yapacak gibi sandalyesini geriye çekti. Bacak bacak üstüne atıp cebinden çıkardığı paketten bir sigara seçti. Seçti, çünkü ilk çıkardığı sigarayı pakete koymadan birkaç sigara daha çıkarıp birini beğendikten sonra diğerlerini yerleştirdi. Neydi bu davranış? Niyeydi ki? Ötekileri de bugün içeceğine göre, gereksiz bir uğraş değil miydi? Kazın ayağı öyle görünmüyordu. Olasıydı ki Memet sözünü toparlıyordu. Belki de her beğenmediği sigara, giriş için uygun görmediği bir önerme, kuramlaştırma çabasıyla bağlantılıydı. Bu denli de olamazdı. Başka şeyler var olmalıydı işin içinde, dışında, yakınında uzağında…

     Zaman kazanıyor, kahvaltının, belki de o gün yiyeceğimiz “son yemek”in bitmesini bekliyordu. Haydi bakalım, ekmeği gösterip “bu benim etim”, çayı gösterip “bu benim kanım” demesindi! Sözünün, sözüne destek sözlerin, sözüne karşıt sözlerin, sözünü değilleyen sözlerin boşa gitmesini istemiyor muydu yoksa? Eğer söze hemen başlarsa söz lokmalarla bölünecek, yiğnileşecek (ya da ağırlığını yitirecek), böylesine önemli, acıklı, gülünç olduğu denli böylesine öğretici bir deneyim gerekli yoğunlaşmadan yoksun kalacaktı. Masadakiler de onun havarileriymişçesine Memet’i bekler bir tavır takınmışlardı. Belki mi?

     “Yaa geçmişte kalmış uzun bir hikaye” dedi. “Aslında uzun yıllar giyildikten sonra bir tarafa atılmış bir giysi gibi. Lime lime dökülmüş, bir daha kullanılamıyacak olan ancak üzerinde taşıdığı yılların anıları yüzünden çöpe atılamayacak denli saygın, ezinçli, üzgülü bir giysi. Benzetmeler bizi yanıltsa da en azından bazen olanlarla, olacaklarla, olmuşları bağlamaya yarayabilir. Durkheim da ‘Analoji bir olguyu kanıtlamanın gerçek anlamda bir yöntemi değilse de olguyu örneklemede ve olguya dair ikincil bir doğrulamada işe yarayabilecek bir yöntemdir,’ gibi bir şey der. ‘Aslında analoji karşılaştırmanın meşru bir formudur, ve karşılaştırma şeyleri anlamak için kullanılan tek kullanışlı araçtır.’ Dikkat edin, “ana” ile “loji”; yani burada da bilim, ‘loji’ var…”

       Sigarasından derin bir soluk çekti. Masadakiler ne zaman geriye çekilip yemeğe son vermişti? Memet’in susuşunun bilerek yapılmış bir susuş olduğundan kuşkulandım. Çünkü o arada tabaklar, çatallar, bardaklar, gazete örtüler çoktan mutfağa götürülmüş, masaya gelenler ellerinde bir bardak çayla sandalyelerinde geriye kaykılarak dik bir oturuş durumu almıştı. Ereğlili çok sevimliydi. Çünkü yüzünde annesinin kızdığı çocuktan gelen bir anlam izi taşırdı hep. Belli belirsiz bir gülücük ki görenin ne anlam ya da anlamlara yoracağını bilemediği, olası ki nedensizce seveceği, sırası gelince herkese bulaşacak bir gülücük. En çok da dudaklarının birleştiği iki kıyıda konaklamış olan.

     “Durkheim’ı boş ver Memet. Eğer bizde ufacık Maoculuk kalmışsa, o da bizim baş düşmanımızlaşmış ‘SA’ gibi bilimci biri olmalı ki olgu, dolgu, solgu diye diye egemenlerin düzenine çeki vermeye uğraşanlardan biri olmalıydı it.”

     “Tamam da Ereğlili, ben de bayılmıyorum onun psikolojisine, sosyolojisine, felsefesine. Ama düşmanımız bilimi kullanarak saldırıyorsa biz de bundan yararlanmıyalım mı, diyorsun? Bilim, içinde yaşadığımız dünyayı kuran temel bir yaklaşım ve uygulamadır. Artık birkaç yüzyıldır mitolojiyle, dinsel, ahlaksal bakışlarla yürümüyor dünya. Bundan payımızı almak için de,  mutatis mutandis [gerekli değişikliklerin yapılması yoluyla?], uğraşmalıyız diyorum.”

    “Üstat, içerdeyken de en büyük açmazın buydu. Şimdi söylediklerini o zaman da söylemene karşın, sağlığı taranan biz sapıklarla yaptığımız ilk gizli toplantıda bunun tam tersine bir anlayışla davranmayı öneren de sendin, değil mi? Tabii sonraki toplantılarda ilk söylediğini bir yana bırakıp bilim yoluna girdin. Ne diyordun? ‘Onların araştırması, incelemesi, yöntemleri, bilimi varsa, bizim de istencimiz, direnme gücümüz, onları yanıltma yeteneğimiz var.’ ”

     Kasabalı söze bodoslama daldı. “Yaa Ereğlili, bence haksızlık ediyorsun. Memet’in o toplantıda söylediğini ben senin gibi anlamamıştım. Memet, bir taktik olarak ‘SA’ın sözde bilimine karşı alınacak ortak tavrı anlatmıştı. Sense bir taktikle bir stratejiyi, bir zamanlar geçici olacak bir durumla, genel olarak kalıcı bir durum arasındaki ayrımı sanki kaçırıyorsun. Değişmeyen doğrular yoktur, Ereğlili.”

    “Tam bir Kautskyci, Bernsteincı, uzlaşmacı yaklaşımı. Bırak da çatışalım oğlum. Sana mı kalmış uzlaştırmak. Birbirine karışmayan, karışıp bir özdeşlik, benzeşlik kurmayan, seçmecilikçi olamayacak bir şey yok. Bunu bana nasıl dersin Kasabalı? Benim bilincim değil, ondan da önce mayam her şeyi sorgular. Değişmeyen doğrular yok muymuş? Memet’i kendi söyledikleriyle çeliştirmeye çalışmıyorum. Çalışmadım da hiçbir zaman. Bitmez tükenmez bir tutarlılık peşinde de değilim. Bırak o tutarlılık Tanrı’da kalsın. Ya da Tanrı’yı dillendiren bazı saygın dinbilimcilerde. Bizim sorunumuz bunlar değil Hızlı. Sorun egemenlik kurucu bir araç olarak devletlilerin bilimi kullanması ve ezilenlerin de bu aracı kullanarak onların boyunduruğundan kurtulabilecekleri sayıltısı. Bunu aklın kesiyor mu senin? Bir kere her şeyden önce alttakiler bu aracın ıssı olabilir mi? İkincisi bu aracın kullanılması devletler gibi, kocaman şirketler gibi büyük para kaynaklarını ellerinde tutan kurumlar olmadan olası mı?”

     Memet ayağa kalkarak tuvalete gitme ve çay demleme arası istedi. Benim dışımda üçü de gülerek onayladı Memet’i. Ereğlili mutfağa geçerken Memet tuvalete gitti. İçelli bana dokunmayın der gibi duruyor, dalgın görünüyordu. Kasabalı bana ne düşünüyor acaba, der gibi araştırıcı bir bakış atarak sigarasından soluklandı. Bu araştırıcı bakışı havada yakalayıp belki de o benden yardım isterken ben Kasabalı’ya tartışmadan bir şey anlamadığımı, çünkü tutukevinde olanları bilemediğimi söyledim. “Onlar gelene dek çok kısa bir özet geçsen, nasıl olur Kasabalı!” dedim.

    “Yaa Gedikli, biliyorum sohbetten sıkıldın. Çünkü olayları bilmediğinden karşılıklı konuşmalardaki taşlamaları kaçırman çok doğal. Özetlemek çok zor. Çünkü altı aylık yaşanılan bir süreç ve her hafta Cerrahpaşa’dan dönülür dönülmez on kişiyle yaptığımız toplantılar söz konusu. Sonra dar kümelerdeki çekişmeler, tartışmalar, didişmeler. Gelecek haftaki toplantıya hazırlanmak için yapılan çalışmalar; psikoloji, psikanaliz, sosyoloji okumaları, aktarmalar, özetlemeler üzerine konuşmalar. Her birimizin paylaşıp okuduğu kaynaklardaki bilgilerin topluluğa aktarılması… Cerrahpaşa’da ya da bazen Adli Tıp’ta yapılan üzerimizdeki araştırmalarda her birimizin nasıl davranacağına ilişkin tasarılar…”

     “Kasabalı anlattıklarından bir şey anlamadığımı söylesem sana.”

     “Tamam Gedikli. Haklısın gerçekten. Ben sana yine konuyu biliyormuşsun gibi anlatmaya başladım galiba.”

     Kasabalı sandalyesinde yeni bir oturuşa bacaklarını değiştirerek iyice yerleşti.  Şimdi daha rahat der gibi, bacaklarının durumuna baktı. Sigarasını öte yana dönerek yaktı.

%d blogcu bunu beğendi: