Entelektüelizm, Anti-Entelektüelizm ve Entelektüellerin Deha Kültü – Alişan Şahin

0
1161

“Anti-entelektüalizm Nasyonal Sosyalizmin ve nasyonalizmin özelliklerinden biridir. ‘Sol’dan geleni de hayra alamet değildir! Şeylerin düzenini anlamak için zihinsel (intellectual) çaba göstermeyenler genellikle egemen klişelerin tuzağına düşerler! ‘Entelektüellerin sahteliğinin’ karşısına bir klişe olan ‘doğallığın hakikiliğini’ ya da ‘düz yaşam’ı çıkarmak sorunludur. ‘Sahtelik’ her yerdedir! Kendi üzerine -eleştirel- düşünme, öz eleştiri ve ‘kendindeki sahteliğin payını sorgulama’ çoğu kez entelektüel çabanın eşlikçisidir.” Yaşar Çabuklu

Bu makalenin yazılmasına vesile olan paragraf sevgili Yaşar Çabuklu’nun sosyal medyada paylaşmış olduğu bu paragraftır. Kanımca bu paragrafta doğru olan çok şey olsa da doğruya temas etmekte kaçınan cümleler de mevzubahistir. “’Sol’dan geleni de hayra alamet değildir” cümlesi tam da böyle bir şeydir. Kamboçya, Çin ve bir dönemin “Doğu Bloku” ülkelerinde vuku bulan “anti-entelektüel” hareketler – ki bunlar aynen İtalya faşizmi ve Nazi Almanyası’ndaki “anti-entelektüel” duruştan çok farklı değildir – milyonlarca insanın katledilmesi, sürülmesi, karalanması ve aşağılanmasının nedenidir.

Devletin kendisini üstüne kurduğu ideolojilerin birer yansıması olarak ortaya çıkan “anti-entelektüelizm” olarak adlandırılan kavram sadece bu ideolojinin devletlerce savunulaması değil farklı ideolojik duruş ve şekillerin günlük yaşamda kitlelerce kabul görmesinin sonucu olarak o kitlelerde yansımasını bulan bir duruşun da ifadesi olarak anıldı ve anti-entelektüelizm tarihi yazıldığında bu ideolojik duruş okuryazar karşıtlığı ve cehaletseverlik olarak kimi yerlerde telakki edildi. Anti-entelektüelizm hakikaten sadece böyle mi anılmalıdır?  Anti-entelektüelizmin işaret ettiği hakikatler yok mudur? Entelektüelizmin insan yaşamındaki yeri nerede başlar ve nereye kadar devam eder? Yaşar Çabuklu’nun işaret ettiğinden hareketle entelektüel çaba içinde olmayınca egemen klişelerin, ideolojik duruşların tuzağına düşülmesi gibi bir durum ne zaman hasıl olmuştur? “Sahtelik”in her yerde ve zamanda varolduğuna katılmakla beraber –miş gibi yapmanın yakın yüzyılların kitle toplumunun bir özelliği olduğunu da bir yana atacak değiliz. Entelektüel çaba sadece bu zamanın olayı değil insanla beraber var olan bir çaba olarak ele alınmalı. Fakat entelektüelizm ve modern zamanların entelektüel sınıfının – kitle toplumu ile beraber düşünülmeli –  sorgulanması da elzem bir çaba olmalıdır. Bunun adı anti-entelektüelizm olur ya da olmaz ama hakikate işaret etmek anlamında bunun entelektüel bir çaba olacağını da belirtmek gerekir.

Ayrıca anti-entelektüelizm “Nasyonal Sosyalizm” ve “Nasyonalizmin” bir özelliği midir? Ya entelektüelizm?  Entelektüelizm daha kapsayıcı bir fenomenin –mesela seçkinlerden oluşan devlet, tahakküm vb. – özelliği olabilir mi? Ya da entelektüelizmin karşısında anti-entelektüelizmi konumlandırmak doğru mudur? Anti-entelektüelizm entelektüelizme karşı entelektüel bir duruşu da ifade etmez mi? Aşağıda da göreceğimiz gibi anti-entelektüel olarak ifade edilen kimi duruşların – faşist ya da komünist, beğenin ya da beğenmeyin – argümanları entelektüel bir duruşun argümanları olarak görülmek zorunda değil midir?

İlk kitabın ortaya çıkmasının tarihi birkaç bin yıl öteye gitmez. İlk kitabın kökeni MÖ 23 yılına, Roma olarak belirtilir. Ayrıca kitabın geliştirilmesi Orta Doğu ve bir kısım Asya halklarının işidir ve başlangıçta kitap nadir bulunan ve pahalı nesnelerdir

Yaşar Çabuklu’nun bahsi geçen paragrafında “Sahtelik” ve “doğallık” ayrımı başlıbaşına problemli bir alana da tekabül eder. Doğallık ya da otantik olma ve “sahtelik” ve bozulmanın zıddı olarak düşünülmektedir. Yaşar, sahtelik heryerdedir cümlesi ile doğallığın aslında varlığına gönderme yapar. Sahtelik, doğal ya da hakiki olanı referans noktası almak durumundadır. Bozulan nesne ya da öznenin ilk hali nedir o halde? Bu durumda insanın doğasının olup olmadığı tartışmalarına geri dönmek durumundayız. Bu soruların hepsine kendimizce cevap vermemekle beraber bazılarına değinmek üzere konuya dönelim.

Velhasılı kelam meseleye okumayazmanın (literacy) tarihine dair kısa değinmeler yapmak ve entelektüeli ve entelektüelizmi anlamak durumundayız.

Cehaletin ve Okumanın Tarihi

Okuryazarlığın tarihi binyıllara dayanır. Yazma ve okuma sadece 5.000 yıl önce geliştirilmeye başlanmıştır. Fakat hangi kültürün bağımsız bir şekilde onu bulduğu ve hangi kültürün onu aldığı pek bilinmez. Fakat konu üstüne yazanlar yazının Orta Doğu, Çin ve sonraları da Orta Amerika’da bağımsız bir şekilde geliştiğinde hem fikirdirler. Bir toplumda yazı geliştikten sonra eleştirel düşünce ve iletişimin ihtimallerini de geliştirdiği fikrindedir araştırmacılar.[1]

İlk yazılı iletişimin tarihi ise MÖ. 3500’lere gitmekte. Bu yıllarda okumayazma bilenler yeteneklerini gösterip halka açık performanslar gösterirlermiş. Avrupa’da okuryazarlığın yaygınlık kazanması ve bu konuda bir eğilimin zemin bulması Aydınlanma ile başlayan bir haldir. Yani okuryazarlık oranının yaygınlaşması 19 ve 20’nci yüzyılın olayıdır.

İnsanlar arasındaki iletişimin ilk biçimleri sözlü ve sanatsal ifadelerdir. Kullandığımız iletişim biçimlerinin dünyaya dair düşüncelerimizi ve bilgi üretimini etkilediğini biliyoruz.

İlk kitabın ortaya çıkmasının tarihi birkaç bin yıl öteye gitmez. İlk kitabın kökeni Roma’dır ve MÖ 23 yılı olarak belirtilir. Ayrıca kitabın geliştirilmesi Orta Doğu ve bir kısım Asya halklarının işidir ve başlangıçta kitap nadir bulunan ve pahalı nesnelerdir.  15’nci yüzyılda baskı icad edilinceye kadar da böyle kalmıştır. Baskı ile kitabın çoğalması okuryazarlık oranının artmasına vesile olmuştur.

Tarihsel perspektiften bakılınca dünyadaki okuryazarlık seviyesinin son iki yüzyıl boyunca daha önceki yüzyıllara nazaran çok fazla arttığını görmek mümkündür. Kaba bir hesaba göre 1820’ler civarında dünyada okuma yazma oranı % 12’dir. 2015 itibarı ile okumayazma bilenlerin oranı %86’dır.

OECD’nin “How Was Life? Global Well-being since 1820” adlı raporuna göre okuryazarlık oranı1900’de % 21, 1960’da % 42’dir. Dünya Bankası’nın verdiği rakamlarına göre 2015 yılındaki okuryazarlık oranı % 86’dır.

1600 ile 1800 yılları arasında Kuzeybatı Avrupa’da hızlı bir artış olduğunu belirtilmektedir. Daha önce ifade edildiği gibi bu Aydınlanma Çağı’nın etkisidir. Konu ile ilgili yazanlar bundan da hareketle eşitlik ve okuryazarlık arasında doğrudan ilişkiden bahsetmekteler.[2]

İnsanlar arasındaki iletişimin ilk biçimleri sözlü ve sanatsal ifadelerdir. Kullandığımız iletişim biçimlerinin dünyaya dair düşüncelerimizi ve bilgi üretimini etkilediğini biliyoruz. Bundan dolayı sözlü iletişimin nasıl sağlandığını anlamak çok önemlidir. Bu iletişimin yapısını anlamak onun halen toplumsal dönüşümün yaşamsal bir aracı olmasından dolayıdır.[3]

Denebilir ki iki yüzyıl öncesine kadar okumayazma oranının düşük olması ve insanlığın bundan hicab duymadan yaşamış olması onları ne hayattan koparıp kişiliksiz bireyler ne de yeteneksiz yaratıklar yapmıştır.

 Yazılı metin pek çok insan tarafından bağımsız bir şekilde farklı yerlerdeki ve zamanlardaki insanlarca okunabilir. Bir metin her zaman değil ama özel biri tarafından anlatılabilir ya da yazılmış olabilir. Her şeye rağmen, tüm toplum tarafından paylaşılmasa da yazılı metin halen toplumsaldır. Tüm toplumun paylaştığı bir mülkten çok küçük bir grubun, çoğunlukla öğrenci ya da öğretmenlerin fikri mülkiyeti olur.

Yazının daha önce var olmayan eleştirel düşünce için ortaya çıkardığı imkanlar vardır. Skolastik düşünce de bundan payını almıştır. Sözlü kültürde bir kişi bir hikayeyi dinlemek ya da hafızasına kaydetmek durumundaydı ve eğer bu mümkün değilse de aynı anda ezberlemek, hikayeleri dinlemek, şarkı söylemek, oynamak zordur. İnsanlar bir metni okuduğunda bu imkanlar çoğalır. Paragrafları yeniden okuyabilir, kavramın anlamını araştırabilir ya da okumayı bırakabilir ve ne okuduğu üstüne düşünebilir ve okuduğunun doğru mu yanlış mı olduğuna benzer sorularını sorabilir. Yazma, felsefe ya da eleştirel düşünme sanatı denen yeni bir entelektüel pratik için kapılar açar.

Okuryazarlık ve eleştirel düşünce binlerce yıl görece küçük olan sosyal ve politik elitler için olmuştur. Bu araçlar tüccarların işlerine ilişkin kayıtlarını tutma, mali ilişkileri düzenleme ve karlarını almak için yeni yollar düşünmelerine yardım etmiştir vb. Yazma ve dolayısıyla düşünme politik idarecileri yasaları kaydetmeye, resmi tarihi korumaya ve iktidarda kalmaya da hizmet etmiştir. Ve dini liderlere kutsal hikayeler ve ahlaki düzeni korumak için davranış kurallarını yazma imkanı vermiştir. Resmi tarihler ve kutsal hikayeler eski sözlü pratikler de kullanılarak esas olarak sıradan insanlara aktarılmıştır. Halkın çoğunluğu ise kendi sözlü geleneğini anlamlı ve önemli bulduklarından dolayı okuryazar değildi.[4] Henüz çok okul yoktur ki okuma, yazma ya da “düşünmeyi” öğrenebilsinler. Aydınlanma ve modern çağın gelişmesi aynı zamanda kapitalizmin gelişmesiyle koşuttur.

Ama 19’ncu yüzyıla kadar dünyanın hemen hemen her tarafında eğitim-öğretim her toplumun erkek olan elitlerinin küçük bir kısmı içindi. Bu ayrıcalıklı grup iki ana maksat için okuyup yazmaktaydılar: Bunlardan birincisi krala hizmet etmek için bir bürokrat olmak, diğeri ise kilisenin hizmetinde bir papaz olmaktı. Zamanla birkaç iş daha buna eklenmiş oldu.  Hukuk, tıp ve eğitim. 13ncü yüzyılda Avrupa’da “Üniversiteler” denen yeni oluşturulan okullarda eğitilmek için yedi yaşlarından ayrıcalıklı erkek çocuklar seçilmekteydi. Burada Latince gramer ve beşeri bilimler, Latince retorik ve felsefe öğretilmekteydi. Başarılı öğrenciler aonaltı ya da onyedi yaşlarında sanat üstadı olmakta ve ardından bir dört yıl daha tıp, hukuk ya da ilahiyat okumaktaydılar. Tıp ya da hukuk derecelerini krala hizmet için kullanabilirlerdi ya da ilahiyatı papazlık için kullanabilirlerdi. Papazlık aynı zamanda üniversitede bir profesörlük kariyerini olanaklı kılardı ki üniversite zaten kilisenin resmi bir örgütüydü.[5]

Doğu Asya’nın eğitim sistemi okuryazar ve kültürlü küçük bir nüfus üretmişti. Bunlar geleneksel, etik ve teknik bilginin değişmeyen geniş gövdesinde eğitilmişlerdi. Güney Kore’de bu eğitimli elitler yangban olarak bilinirler ve “katı hiyerarşili bürokrasi”de vekil olarak hizmet görür ve devletin işlemesi için çalışırlar. Mesela Choson hanedanlığı sırasında yangban sınıfı kalıtsal bir aristokrasi olmuştu (1392-1910).[6]

Daha sonraları aydınlanma ve modern çağın kurulmasında büyük etkisi olan baskı makinası aslında 11’nci yüzyılda Çin’de ve 13’ncü yüzyılda birbirinden bağımsız olarak Kore’de icad edilmişti. Taşınabilir biçimli baskı makinası 1450 yılında Almanya’da Johannes Gutenberg tarafından icad edilmişti. Buna rağmen okuryazarlığın sıradan insanlara yayılmasının tarihi sadece son iki yüzyıl olmuştur.[7]

Denebilir ki iki yüzyıl öncesine kadar okumayazma oranının düşük olması ve insanlığın bundan hicab duymadan yaşamış olması onları ne hayattan koparıp kişiliksiz bireyler ne de yeteneksiz yaratıklar yapmıştır. Hatta binlerce yıl önce var olmuş insanlık için okumayazmaya dair anlamsız sorularla karşı karşıya olduğumuz hissine kapılırız. İki yüzyıl önce başlayan bu okumayazma oranındaki hızlı artış ve yazının günlük hayata gereğinden fazla sireyet etmesi her türlü manipülasyon ve yalanın insanların dimağında yer edebilme potansiyelini ve sahteleşmeyi de arttıran bir sonuca getirmiştir. Bu kapitalizmin gelişmesi ve kitle toplumun ortaya çıkışıyla da ilgili bir vakadır ki – burada ele almasak da – meseleyi bu bağlamda da ele almakta yarar vardır. Entelektüelin tanımı ve kişiliği de sorgulanabilir olmakla beraber entelektüel değil ama entelektüelizm işte bu sahte oluş ve duruşlardan biri olarak telakki edilemez mi? Entelektüelizm bir elitizm biçimi değil midir?

Okuryazarlığın tarihine dair kısa bir özetten sonra entelektüel kavramı ve anlamı ve ne ifade ettiğine bakmakta yarar var.

Entelektüel

Zeka ve idrak etmekten türeyen entelektüel kavramı 20’nci yüzyılda toplumsal prestiji işaret eden bir anlam kazanır. Bunun nedeni entelektüellerin kamusal alanda olumlu sonuçları olan faaliyetlerinin göze görünür olmasıdır.

Eskiler bugün bizim entelektüel ya da aydın dediğimiz kavram yerine münevver kavramını kullanırlarmış. Münevver kelimesinin Osmanlıca sözlükte üç karşılığı var.

  1. (Nur. dan) Mc: Kur’anî ve imanî eser okumakla ve ibadet ve taatla nurlanmış. Nurlandırılmış, ışıklı.
  2. Uyanık. İntibaha gelmiş. Akıllı âlim. İmanî ve İslâmî tahsil ve terbiye görmüş.
  3. Parlatılmış.

Birçok sözlükte ise aydın ya da aydınlatılmış olarak geçer.

Fakat entelektüel kavramının tanımlarına baktığımızda onun eleştirel düşünce, araştırma ve topluma dair düşüncelere sahip olan, toplumun ve bireyin normatif sorunlarına çözümler öneren, bir kamusal figür olarak etki alanına sahip olan kişiye dendiği ile karşılaşıyoruz. Yaratıcı ya da aracı olarak kültür dünyasından gelir, politikaya katılır ya da katı ya da esnek önerilerin savunuru ya da adaletsizliği kınayandır o. Genellikle reddedendir. Bir ideolojiyi genişletir ya da üretir ya da bir değerler sisteminin savunurudur.

Bazı yerlerde entelektüelin üç özellik gösterdiği ifade edilir. Birincisi; onun bilge olduğu, soyut fikirler ve teoriler geliştirdiği; ikincisi, felsefe, edebiyat, sosyal teori, sosyoloji, hukuk, tıp ve bilim alanında kültür sermayesi yaratan bir profesyonel olduğu; ve üçüncüsü, yazan, tasarlayan, boyayan vb. bir kişilik olduğudur.

Fransız Üçüncü Cumhuriyeti’nin (1870-1940) anti-semitik milliyetçiliğinin, bir kimlik krizinin işareti olan 19. yüzyılın sonlarında meydana gelen Dreyfus Davası (1894-1906) boyunca Dreyfusçulara karşı olan gericiler (Maurice Barrès, Ferdinand Brunetière vd.) entelektüel ve entelektüeller kavramını liberal Dreyfusçulara (Émile Zola, Octave Mirbeau, Anatole France vd.) karşı alay etmek maksadıyla kullanmışlardır.

“Bu insanların benden beklediklerini sağlayamayacağıma eminim. Ben asla bir peygamber gibi davranmadım. Kitaplarım insanlara ne yapmalarını anlatmaz.”

Zeka ve idrak etmekten türeyen entelektüel kavramı 20’nci yüzyılda toplumsal prestiji işaret eden bir anlam kazanır. Bunun nedeni entelektüellerin kamusal alanda olumlu sonuçları olan faaliyetlerinin göze görünür olmasıdır. Bu kavrama olumlu anlamları veren temel etmenler ahlaki sorumluluk, diğerkamlık ve dayanışmadır.

Tabi ki entelektüel kavramını kendince açıklayan ve anlamlandıran düşünürler de var. Mesela J-Paul Sartre “Kendisi ile alakadar olmayan işlere burnunu sokandır” der.

Noam Chomsky, “Entelektüeller karalama konusunda uzman, esasen siyasi komiserlerdirler. Fikir ayrılıklarından dolayı en fazla tehdit edilen İdeolojik yöneticilerdir” derken, Edward Said “Hakikati konuşabilen, dünyasal gücü çok fazla olmayan öfkeli ve cesaretli ve eleştirilmeye hazır, sorumluluk almaktan çekinmeyen bireydir. Dolayısıyla gerçek ve hakiki entelektüel daima dışarıda kalandır. Kendi sürgününde ve toplumun kıyısında yaşayandır. Adam ya da kadın kamuya ve kamunun içinde seslenir ve gerçekten de mülksüzlerin, temsil edilemeyenin ve unutulanların yanındadır” der.

Fakat entelektüelin tarihselliği içinde başka bir bağlamda tanımını ve yerini konumlandırma konusunda en özgünü herhalde Foucault’dur.

Foucault “Truth and Power” adlı eserinde iki tür entelektüelden bahseder ve bunları “Evrensel Entellektüeller” ve “Spesifik” entelektüeller olarak adlandırır. Konu iki kelime üzerinde toparlanır: İktidar ve bilgi. Ayrıca entelektüelleri hakikat rejiminin ajanları olarak da tanımlar. Spesifik ve evrensel entelektüeli farklı söylem rejimlerinin içinde olarak ifade eder.

Evrensel entelektüel Foucault’ya göre kolektif seviyede “evrensel olanın taşıyıcısı” ya da kolektif tarihsel özne olarak Marksist figür proleterya, çalışan sınıfa, tarihi şekillendiren insanlara tekabül eder. Başka şekilde ifade edilirse o, ahlaki, politik ve teorik tercihleri vasıtasıyla yazıları sayesinde diyalektik hedefleri olan evrenseli vücuda getirerek bilince çıkarandır. “Evrensel entelektüel” (mesela John Stuart Mill, Franz Fenon ve Edward Said) insanlık adına konuşan, evrensel olanı temsil edendir. 

Foucault’ya göre evrensel entelektüel işlev gördüğü tarihsel bağlamda bugün mevcut değildir.  Bugün tüm insanlık adına yazıp okuyup ve eylediğini iddia etmeyen Spesifik entelektüelin işlev gördüğüne şahit oluyoruz. Fakat en iyisinden özgül olan konuşmada toplumsal faaliyetler alanına açıkça sınır çizmektedir. O belli bir alanın sınırları içerisinde çalışır. Mesela sosyal ya da siyaset teorisi, bilgisayar bilimi, farmakoloji, zooloji, siyasi coğrafya, nükleer fizik, psikanalitik teori vb. alanların hepsinde değil sadece birinde uzmandır. Bu kavrama biz de spesifik entelektüel kavramını uygun bulmuş olsak da uzman entelektüel kavramı da yakışırdı. Çünkü sadece uzmanlık alanının dışında bir kapsayıcı uzmanlığa sahip değildir. Buralardaki ‘hakikat’ uzmanlığın özgünlüğünü ifade eder. Dolayısıyla her alanın kendine göre farklı prosedürleri ve doğrulamaları vardır ki K. Popper buna ‘yanlışlanabilirlik’ ya da ‘test edilebilirlik’ der.

Görüleceği üzre entelektüel kavramını netliği ile ifade edecek tanımları bulamamakla beraber ne olduğuna dair bir fikriyata sahip olabiliyoruz. Buna göre entelektüel aslen okuyan-yazan, bir ideolojiye bağlı ya da değil, muhalif ya da ilgisiz ama fikrini ifade etmekten imtina etmeyen olarak tanımlamak mümkündür.

Stephan Riggins 1982’de Foucault’ya insanların ondan kendileri ve dünya hakkında derin hakikatleri ifade etmeyi beklediğini ve bir entelektüel olarak böyle bir sorumluluk taşıyıp taşımadığını sorar. Bu soru soranın kafasında ve hatta bizlerin kafasında entelektüelin bize hakikati gösterecek yetenekler ya da zekayla donatılmış olduğunu imlerken Foucault böyle bir sorumluluğu reddettiğini söyler. Riggins, kahin anlamına gelen bir cümle kullanır sorusunda. Foucault cevabında peygamber (bu kavramda kehanet ve kehanet eden anlamındadır burada) kavramını kullanır bunun yerine. Foucault’un yanıtı şöyledir.

“Bu insanların benden beklediklerini sağlayamayacağıma eminim. Ben asla bir peygamber gibi davranmadım. Kitaplarım insanlara ne yapmalarını anlatmaz.”

Foucault sadece kendisi için bu rolü reddetmez. Entelektüelin rolünün de peygamberlik yapmak olmadığını söyler. Yani entelektüel bugün bir kahin, geleceği söyleyen ve fikirleriyle bunu yapan kişi değildir. Soldaki entelektüellerin yıllarca bu yolu izleyip kahin gibi davranıp evrensel hakikatleri ifade eder durumda olduklarını -ki evrensel entelektüeller der buna- söyler ve bunun hayırlı bir gelişme olduğunu söyler. Entelektüelin halen “adil ve herkes için doğru olan” üzerinde çalışmamakta olduğunu söylemenin bu rol üzerine çalışmamaları gerektiği anlamına gelmez de der. Daha sonraları Deleuze’ün Foucault’a referans vererek entelektüelin başkası adına konuşmasının saygısızlık, onursuzluk olduğunu; bunun etik anlamda problemli olduğunu söylediğini de biliyoruz. Foucault’nun entelektüeli tanımladığını ve entelektüeli olumlu ve olumsuz bir kavramla adlandırmadığını görüyoruz. O sadece tanımlama yapmaktadır. Onun entelektüeli “hakikat rejiminin ajanı” olarak tanımlaması da hakikatin ne ve nasıl olduğunun öznelliğinden hareketle bir olumlu ya da olumsuzluk değerlendirmesi olarak ele alınmamalıdır.

“Entelektüel bilgi” anlamına gelen hakikati anlama kişinin (evrensel) hakikatle bütünleşmesi; kişinin konuşması, yüreği ve davranışlarında otantik olması anlamına gelir

Görüleceği üzre entelektüel kavramını netliği ile ifade edecek tanımları bulamamakla beraber ne olduğuna dair bir fikriyata sahip olabiliyoruz. Buna göre entelektüel aslen okuyan-yazan, bir ideolojiye bağlı ya da değil, muhalif ya da ilgisiz ama fikrini ifade etmekten imtina etmeyen olarak tanımlamak mümkündür. Fakat fikrini ifade etmekten imtina etmeyen entelektüel olarak adlandırılamaz mı? Emin değilim. İmtina etmekten öte diktatörlere destek veren ve muhalif olmayan entelektüel olamaz mı? Mesela Nazileri destekleyen ve arkadaşlarını üniversiteden uzaklaştırmaktan çekinmeyen M. Heidegger entelektüel değil midir? Fikri dünyada açmış olduğu yer ve etkiye bakıldığında bu soruya “elbette entelektüeldir” demek durumundayız. Devletlere, iktidarlara, sağcı ya da solcu diktatörlere akıl hocalığı yapanları entelektüel sıfatından çıkarmak mı gerekir? Anthony Giddens mesela entelektüel değil midir? Edmund Burke mesela entelektüel olarak adlandırılamaz mı? Ya “Gönüllü Kulluk Üzerine Söylev”in yazarı Étienne de La Boétie’nin muhafazakar olmasından hareketle entelektüelliğine ne demeli? Bu ve benzeri çok örnek gösterilebilir. Entelektüel, muhalif ya da değil, bir fikir işçisi olarak adlandırılmalıdır. Bu basit ve kısa tanım tüm diğer sorulardan ve sorunlardan uzaklaşarak entelektüel kavramını ifadeye muktedir gibi görünüyor.

Entelektüelizme Dair

Entelektüelizm zekayı kullanma, geliştirmeye işaret eder deniyor. Bir entelektüel olma pratiğidir. Felsefe alanında “entelektüelizm” sıklıkla “rasyonalizm” ile eşanlamlı olarak kullanılır. Yani akıl ve muhakeme etme ve akıldan türemiş bilgi anlamına gelir. Toplumsal olarak ise olumsuz yan anlamları mevcuttur. Bunlar bir amaç için sabit-fikirlilik (düşünmeye çok fazla dikkat vermek) ve duygudan uzak (duygu ve sevgi yokluğu) olmayı ifade eder ki rasyonalizmin tanımlarıdır bunlar aslen.

Socrates’e göre entelektüelizm “kişinin neyin doğru ve en iyi olduğunu bilen birinin doğru ve en iyiyi yapmasıdır”. Burada erdem tamamen entelektüel meseledir. Stoacılığın temel felsefi doktrini olmuştur. Erdem ve bilgi benzerdir. Burada arzuda zayıflık kabul edilmezdir. Buna göre kimse bilerek, araştırarak kötülük yapmaz. Bilgi erdemdir. Çok fazla erdem yoktur. Tüm erdemler birdir.

Michel Foucault kavramın çağdaş anlamıyla Klasik Çağ’ın “hakikati bilme”sinin “manevi (ruhani) bilgi”ile benzer olduğunu gösterir. Bundan dolayı rasyonel akıl,  derin bir şekilde ele alınmaksızın, manevi bilginin “kendini dikkate alma” ilkesinin tamamlayıcısıdır.

“Kendini dikkate alma” benzeri özel münzevi kişi (derviş ya da zahit) sadece hakikati hafızada tutup, uygulama değil aynı zamanda öğrenme, kendini adapte etme ve kendini iyi bir kişi yapma çabasındadır da. “Entelektüel bilgi” anlamına gelen hakikati anlama kişinin (evrensel) hakikatle bütünleşmesi; kişinin konuşması, yüreği ve davranışlarında otantik olması anlamına gelir. Bu aynı zamanda kişisel riskler olsa da hakikati ifade etmek, herkesin iyiliği için hakikati söylemek anlamına da gelir.

Orta Çağ’da dinbilimsel entelektüelizminden de bahsetmek gerekir. Bu aklın melekelerini öne alan, arzunun melekelerinden üstün olan ilahi hareket doktrinidir. Bu entelektüellere örnek İbn Rüşd, Thomas Aquinas ve Meister Eckhart gösterilir.

Abdülkadir Geylani mutasavvıfı “Rabbi için her türlü bağ ve her endişeden sıyrılıp Allah’tan başkasına tapınmayı ve O’nun emirlerinden başkasına uymayı terk ederek, Hakk’tan gayriye yönelmekten ve meşgul olmaktan kalbini kurtarıp ihlâsla Hakk’a ibâdet eden kişi” olarak tanımlar.

Peki yukardakinin aksine İbn Arabi, Hoca Ahmet Yesevi, Yunus Emre, Mevlânâ Celaleddin Rumi, Şeyh Bedreddin, Hacı Bektaş-ı Veli ve Hacı Bayram-ı Veli, Şems-i Tebrizi ve özellikle Gazali gibi düşünürleri nereye koyacağız. Bu karakterler dinbilimsel entelektüel olarak anılamazlar mı? Bu alimlere mutasavvıf da dendiğini bilmekteyiz ki Hristiyan ilahiyatçı Meister Eckhard da hayli hayli bu kavramla anılabilir.

Gazali’nin Tahafut al falasifa (Incoherence of the Philosophers) yani Felsefecilerin Tutarsızlıkları adlı risalesi bir anti-entelektüel metin olarak adlandırılamaz. Felsefe ve felefecilerin aklı yüceltip, dini düşünceyi eleştirmelerine mantık temelinde bir itirazdır o metin. Ha keza İbn Rüşd’ün Tahafut al-tahafut (Incoherence of the Incoherence) Tutarsızlığın Tutarsızlığı ile onun tezlerini çürütme çabası Gazali’nin bir anti-entelektüelizm safında yer aldığına delalet etmez, aksine yüksek düzeyde entelektüel bir tartışma olarak teleki edilmelidir.

Anti-Entelektüelizm Tanımlamaları Hakkında

Kavramın net tanımı olmadığından anti-entelektüelizm halk ya da toplumda düşünceye, entelektüele ve entelektüelizme karşı oluşan yaygın reaksiyon olarak da tarif edilmekte ve anlaşılmaktadır.

Anti-entelektüelizm akla ve entelektüellere güvensizlik ve düşmanlık anlamına geliyor bazı tanımlara göre. Çoğunlukla entelektüelizmi eğitim ve felsefenin reddedilmesi, sanat, edebiyat ve bilimin insan faaliyetleri için uygun olmayan ve gereksiz olarak tasvip edilmesine de işaret ediyorlar. Anti-entelektüellerin kendilerini halkların savunucusu olarak kavrayıp sundukları iddia edilir. İddia sahipleri politik ve akademik seçkinlere karşı popülisttirler. Eğitimli insanları statüko sahibi sınıf olarak görme eğilimindedirler. Ve bu sınıf kendini diğer insanlardan ayrı bir yerde ve müstakil olarak gördüğünü söylerler. Entelektüellerin yüksek öğrenimi ve politik söylemi kontrol ettiği iddiasındadırlar. Kavramın net tanımı olmadığından anti-entelektüelizm halk ya da toplumda düşünceye, entelektüele ve entelektüelizme karşı oluşan yaygın reaksiyon olarak da tarif edilmekte ve anlaşılmaktadır. Görüleceği gibi anti-entelektüelizm, entelektüelin entelektüelizme karşı bir reaksiyonu olarak da görülebilir.

Totaliter ve otoriter iktidarların politik muhalefeti baskı altına almak için manipüle ettiği ve “anti-entelektüelizmi” kullandığını söylerler. İspanya İç Savaşı ve onu takip eden Genereal Franko’nun faşist diktatörlüğü dikkate değer derecede anti-entelektüel olarak telekki edilir. 200.000 sivilin katledildiği bu savaşta pek çok entelektüel katledilmiştir. Komünist Demokratik Kamboçya’da Pol pot’un Kızıl Kmerler’i komünist olmayan entelektüelleri karalayarak binlerce entelektüeli Ölüm Tarları’nda katletmiştir.

The Powring Out of the Seven Vials (1642) adlı çalışmada Püriten John Cotton entelektüel kadın ve erkekleri şeytanlaştırarak, öğrenmeyi ve eğitimi kötülemiş ve şeytanla işbirliği yapmak ve şeytanlaşmak şeklinde ifade etmiştir.

Dikkate şayan olan bu anti-entelektüel örnekler daima iktidarları ellerinde tutan diktatörlerin muhalefetinde olan ya da onların uygulamalarını meşru görmeyen entelektüellere ve kitlelere karşı uygulamalarını ifade eder ve aslında bu iktidarlar (otoriter, totaliter ya da demokratik) kendi entelektüel çabalarının bir sonucu olarak bir diğer entelektüel mecraya dair sindirme ve yok etme faaliyetleri içerisindedirler.

Anti-entelektüelizm kavramına dair yapılan bir diğer çalışmada, The Quest for Cosmic Justice (2001) adlı eserinde ekonomist Thomas Sowell, Amerika’daki “anti-entelektüelizmin” sömürgecilik dönemlerinde başladığına işaret eder. Çünkü bu dönemde ülke, eğitimli yüksek sınıfın sahibi olduğu toplumsal sistemden kaçan politik ve dinsel kovuşturmalardan kaçan insanlar tarafından kurulmuştur.    

Sowel’e göre Amerika tarihinde anti-entelektüelizmin savunusu ve kabul edilirliği türlü türlüdür. 19. Yüzyılda insanaların çoğu köylerde yaşamakta, tarım ve zanaatçılıkla uğraşmaktaydı. Greko-Romen klasiklerinin öğretildiği akademik öğretim işe yaramaz değerde adlandırılıyordu. Kitapsever kişiliğin bir karlılığı yoktu. Fakat Amerikan halkı entelektüel zevk için Shakespear ve duygusal yardım almak için İncil okurdu. Bundan dolayı ideal bir Amerikalı Kişi okuryazar ve ticarette başarılı teknik becerilere sahip toplumun üretici bireyidir. Kültürel olarak ideal Amerikalı bilgisini yaşam deneyiminden edinmiş, kendi kendini eğitmiş bilgisini kitaplar, resmi eğitim ve akademik öğretimden alan biri değildi. Bundan dolayı anti-entelektüelizm meşruiyet kazanan bir hal alıyordu.

Ona göre Amerika’da politik kutuplaşmada her politik parti için diğer partinin itibarını düşürmek için anti-entelektüelizmi kullanmak sıradan olaylardandır. Anti-Intellectualism in American Life (1963) adlı eserinde tarihçi Richard Hofstadter anti-entelektüelizmin orta sınıf “güruhu”nun politik seçkinlerin ayrıcalıklarına karşı bir toplumsal sınıf tepkisi olduğunu söyler. Orta sınıfın politik iktidarda gücü arttığında ideal aday refah içinde doğmuş iyi eğitimli biri değil “kendi kendine başarıya ulaşan” haline geldi. Orta sınıftan başarılı aday vatandaşların çıkaralarını korumakta güvenilecek kişidir.

Amerika toplumunun sosyo-politik konumlanmalarını değerlendirme aslında “anti-entelektüel”olarak adlandırılsa da mesleyi yüksek kültürden memnun olmayıp onun yerine orta sınıf kültürünün geçirilmesi çerçevesinde anladıklarından bunun entelektüel anlamda anti-entelektüel bir şey ifade etmediği kanısındayım.

Ve asıl ciddiye alınacak anti-entelektüelizm örneklerinden biri Giovanni Gentile isimli faşist felsefeciye aittir.

Bir başka örnek Bolşevik “Devrimi”dir. 1917 Rus Devrimi’nin ilk on yılında Bolşevikler Çarın taraftarı olan entelektüelleri proletaryaya ihanet edecek potansiyel olarak görüyorlardı. Bundan dolayı ilk Sovyet hükümeti eğitim seviyesi yetersiz olan kadın ve erkeklerden oluşmuştu. Dahası devrik mülk sahibi sınıflarda olan ailelerin çocukları eğitimin dışında tutulmuş, haklardan mahrum edilmişti. 1922’de kimilerine göre 200 kadar “Çarcı” entelektüel (yazar, felsefeci, bilim adamı, mimar-mühendis felsefeciler gemisi ile Almanya’ya sürgüne gönderilmişti. Büyük bir kısmı ise 1923’te Türkiye ve Litvanya’ya sürülmüştü. Bu entelektüel bir iktidarın anti-entelektüel kaydı olarak mı okunmalıdır?

Ve asıl ciddiye alınacak anti-entelektüelizm örneklerinden biri Giovanni Gentile isimli faşist felsefeciye aittir. Faşist ideolojiye dayanan autoctisi  (kendini bilmek) adını verdiği entelektüelleri iyi (aktif) entelektüel ve kötü (pasif) entelektüel olarak ayıran bir fikir ileri sürmüştü.

“Faşizm akılla değil entelektüelizmle savaşır… ki…  entelektüelizm zekanın yanlış kullanılması değil onun bir hastalığıdır. Çünkü zihin çok fazla kullanılamaz… kişinin kendini yaşamdan ayrı tutabileceğine dair yanlış bir inançtan türer.”[8]

Zihnini soyut şeylerle ilgili kullanan “Pasif entelektüel”e karşı çıkar. Bundan dolayı onlar “süfli”dirler. O aktif entelektüelin “somut düşünmesi”ni önerir. Aktif entelektüel zekasını bir “eylem adamı” – praxis olarak kullanır. Aynen Faşist Benito Mussolini gibi. Pasif entelektüele örnek ise süfli Komünist entelektüel Antonio Gramsci’dir.

Bahsi geçen anti-entellektüelizm değil tam tersine entelektüel tanımını aynen sol temayüllü düşünürler gibi kendine yontan faşist bir entelektüelizm tanımıdır.

Benzer şekilde anti-entelektüelizme verilen örneklerden biri de 1915 Ermeni Katliamı’nın ilk dönemlerinde 2.300 dolaylarında Ermeni entelektüelin İstanbul’da sürülmesidir. Bu sürgünün sorumlularının sahip olduğu ideolojik ve felsefi duruşun olmadığı düşünlemez. Mevcut katliamın müsebbiblerinin sahip olduğu entelektüel arkaplanı ve dayandıkları entelektüel birikimi bir tarafa bırakarak oradan anti-entelektüelizm çıkarmak problemli bir tanımlama yapmak olmaz mı?

Bir diğer örnek ise Çin’in “Büyük Proleter Kültür Devrimi”dir.

Çin’in “Büyük Proleter Kültür Devrimi” olarak adlandırdığı ve her diktatörün aldığı isimden biri olan Başkan sıfatını alan Mao tarafından kitlelerin “sınıf düşmanlarını” yok etmek için başlattığı “Devrim” Mayıs 1966’da başlatılmıştı. Öncelikle öğrencilerin kendilerne görev bilerek Kızıl Muhafızlar’ı örgütleyerek tüm ülkeye yayılmasına neden teşkil eden esas sloganlardan biri adeta futurizmi imleyen “dört eski”yi yok etme sloganıdır. Bunlar eski fikirler, eski gelenekler, eski alışkanlıklar ve eski kültürdür.

Öğrenci çeteleri ve Kızıl Muhafızlar “burjuva elbise” giyenleri, “emperyalist” sembolleri taşıyan kişi ve yerleri yok etmiş, entelektüeller ve parti memurlarını öldürmüş ya da intihara sürüklemişlerdi. Okullar ve üniversitler kapatılmış, dini mekanlar, kütüphaneler, dükkanlar ve özel mülkler yıkılıp, yağma edilmişti. Buna “feodal” geleneklerin yok edilmesi adını vermişlerdi.

Çin’de Büyük Proleter Kültür Devrimi sırasında sayısı bilinmeyen ve resmi rakamları da belli olmayan binlerce ya da milyonlarca insan ölmüş, öldürülmüştür

Bu başlangıçtan sonra “kızıl terör” işçilerin ve köylülerin dahil olmasıyla iç savaş başlamış farklı franksiyonlar arasında çatışmalar da bunun bir diğer yüzü olarak ortaya çıkmıştı.  1968’de “Başkan” Mao milyonlarca kentli genci “yeniden-eğitim” adı altında başlattığı bir diğer kampanya ile kırlara, köylere çalışmaya göndermişti.

Aynı zamanda orduya düzeni sağlamak ve Çin’i askeri diktatörlüğe etkin bir şekilde dönüştürmek için emir vermişti ki bu 1971’de tamamlanmıştı. Kültür Devrimi ise Mao ölence kadar devam etmiş ve o ölünce son bulmuştu.

Çin’de Büyük Proleter Kültür Devrimi sırasında sayısı bilinmeyen ve resmi rakamları da belli olmayan binlerce ya da milyonlarca insan ölmüş, öldürülmüştür. Bu ölümler doğal nedenler, açlıktan kaynaklı beslenme eksikliği, işkence, “burjuva sınıfından olmak” suçlamasından dolayı idam, çalışma kamplarındaki ağır koşullar ve vatanseverlik ya da “başkan Mao’yu savunmak” vb. nedenlerle vuku bulmuştu. Ölümlere dair verilen rakamlar ise 500 bin, 2 milyondan 20 milyona kadar değişiklik göstermektedir. “Kültür Devrimi”nin on yılı süresince burjuva olarak suçlanıp öldürülen ya da çalışma kamplarında öldürülen entelektüellerin sayısı da bilinmemektedir.

Bu denli ağır deneyim – deneyim demek meseleyi hafifletmek olmuyor mu? Evet – bizim için dahi ağır bir yaşam deneyimi. Peki sadece şu kısa anlatımda bahsi geçen ideolojik yönlenmiş-yönlendirilmişliğin adı anti-entelektüelizm olarak mı adlandırılmalıdır? Aksine söz konusu olan bir yobazlıktır ve bu yobazlık ideoloji, fikir ve özellikle entelektüel çabayla ortaya çıkan bir yobazlıktır. Burada anti-entelektüel değil tam tersine entelektüel çabanın insan toplumlarında ortaya çıkardığı felaket göze çarpar.

Yaşar Çabuklu’nun “’Sol’dan gelen” anti-entelektüelizm de hayra alamet değil cümlesi eğer bunun için söylenmiş ise doğru bir ifade değildir. Bahsi geçen sol felaketlerin, ölümlerin, açlığın ve kitle katliamlarının sorumlusu olduğundan suçunu ve günahını hafifletmeye yönelik – Yaşar Çabuklu’nun kendisinden azade olarak – bir ifade olarak bile telakki edilebilir.

Türkiye’de Anti-Entelektüel Kavrayışa Bir Örnek

Sol, Sinizm, Pragmatizm adlı kitabında T. Bora, Defter dergisinin kapanmasına nedenleri sıralayan S. Sökmen’in açıklamasını temele alarak mevcut anti-entelektüel atmosfere temas eder. Bu açıklamayı

Defterin yayıncısı Semih Sökmen’in son sayıdaki veda yazısı, sözünü ettiğimiz girişimle, ’80-sonrasınm anti-entelektüalizmiyle başetme tecrübesiyle ilgili bir muhasebedir. İsim/kimlik haliyle değil sıfat haliyle entelektüellerin ’80-sonrasında edinmekte ve taşımakta gitgide zorlandıkları bir metanetle yapılmış bir muhasebe,”[9] olarak değerlenirir.

Bahsi geçen kitap hem sol eleştirisi hem de solu yeniden inşa etme sürecini değerlendirme girişimi olarak değerlendirilebilir. Meseleyi ve kısa geçmiş zamanı teorize etme çabası da göze çarpan bir diğer husus.

İktidarlar ve devletler kendilerinin ihtiyaç duygduğu entelektüel bir birikime ihtiyaç duyarlar ve iktidar bu bilgi ve birikim üzerine durur ve bu birikimi devamlı surette üretmek, geliştirmek ve uygulamak durumundadırlar.

“Biraz abartıyla, şöyle de söylenebilir mi?: ’80 öncesinde sol politik hareket, aydınları angaje ediyordu; ‘80’lerdeyse, sol aydınlar angaje edecek sol hareket aradılar.”[10]

Zamanında beğenerek okuduğumuz Defter dergisinin kapanmasında hicab duymasının ve dergiyi toplumsal planda yerini ve işlevini anlamlı kılma çabasının ifadeleri olarak da okunabilir bu cümleler. Fakat entelektüelin yerini, kabul edilebilirliğini ya da entelektüele düşmanlığı açıklayacak şeyler değildir. Ama devam ederek anti-entelektüelizmden ne anladığını ifade ediyor Bora.

Bora, anti-entelektüelizm kavramın öyle geniş bir alan içerisinde açıyor ki kavram kendiliğinden belirsizleşip her anlama gelen-gelebilecek bir tanım haline geliyor. Kitlelerce entelektüel kimliğine dair oluşan küçük görme ve aşağılama hallerine dair der ki o “sadece aydın düşmanlığı değildir.” Diğer taraftan buna ek olarak entelektüelizm algısının “…halka yabancı, sorumsuz, hedonist, ‘yoz’ bir aydın kültürünün aşağılanması” şeklinde olduğu tarifini yapıyor. Onu “sanata ve kültüre düşmanlık ile sınırlandıramayız” cümlesinin ardından bunun tecrid ve muhafaza edilen bir alan olsa da aşınma katettiğinden dem vuruyor. Ve ardından dönemin düşünce üretim modeline gelerek Tink-tank’lardan bahsederek orada entelektüel faaliyetin anti-entelektüel bir faaliyet olduğunu mu söylemektedir anlamamaktayım (oysa tink-tanklar devlet ve sistem için en rasyonel düşünceyi, planı, programı ve akıl yürütmeyi üretecek alanlar olması bakımından devletler ve kurumlarca fonlanan ve yaşatılan entelektüel alanlar olarak tarif edilemez mi?).  Ardından ince düşünmeye karşı olan söylem-durum vb. hareketleri de anti-entelektüelizm kavramının altına taşıyarak kavramı anlamını daha da genişletiyor.[11] Aslında Bora’nın anlattığı kültürü sadece düşünce, sanat, edebiyat ürünleri ve üretimleri olarak anlayanların ifadesi ile “kültürsüzleşme” (Philistinism) kavramıdır. Bu kavram ise kitlelerde vücut bulmayan entelektüel ürünlerin (klasik müzik, edebi metinler, şiir kitapları vb.nin) alıcısının olmaması ve kitlelerin almayı reddemesi sonucu inşa edilen bir kavram olarak duruyor.[12] Kitlelerin okumayazmaya ve öğrenmeye dair bir reaksiyonlarının olmadığını tam tersine bunun için her şeylerini seferber ettiklerini söylemek de mümkündür. Yani sadece okumayazmaya ve kültürel ürünlere karşı hoşnutsuzluk gibi ifade etmek bunu anti-entelektüelizm kavramı ile ifade etmek toplumsal histeri, arzu, medya “bilginin” iktidarının kitlelerde yarattığı hırs, propaganda ve tahakküm kültüründen azade kılmak anlamına da geliyor. Kısaca meselenin anlaşılmasında esas proplemleri görmemeye delalet ediyor.

Anti-entelektüelizm iktidarlar ve devletlerin bir duruşu olarak adlandırılamaz. Bir kısım entelektüelin (devletlü) başka bir kısım entelektüele ve entelektüellere karşı oluşturduğu dil, söylem ya da karalama kampanyası ve bu entelektüelleri gözden düşürme kampanyasının adı anti-entelektüelizm olamaz, olmamalıdır. Hiçbir iktidar böyle bir kavramın altına imza atmaz, atamaz. İktidarlar ve devletler kendilerinin ihtiyaç duygduğu entelektüel bir birikime ihtiyaç duyarlar ve iktidar bu bilgi ve birikim üzerine durur ve bu birikimi devamlı surette üretmek, geliştirmek ve uygulamak durumundadırlar.

Aslında Bora’nın anlattığı, anti-entelektüelizm kavramının altına sıkıştırılmış vulger, yobaz ve reaksiyoner tepkilerdir. Bu tepkilerin ardında devletler ve iktidarların yönetme-yönetişme politikalarını görmeye çalışmak daha doğru olsa da Bora’da biz bunu göremiyoruz.

Bora, dönemin entelektüel performansından hareketle anti-entelektüelizmi izah etmekte.

Akılsal mucizenin tarihi, sanıldığı kadar parlak değildir. Entelektüeller kendi tarihlerini kendileri yazmışlar ve bu işte blöf yaparak kendi kendilerini kahramanlaştırmışlardır. Alıcıları, aklın ürünlerinin gerekliliği ve önemi hakkında ikna etmek için gürültülü bir reklam kampanyası yürütmüşlerdir.

“Entelektüellerin ‘meslek hayatına’ da bakalım. ‘Hırs ve körlük’ üzerinde duralım biraz. Entelektüel uğraşın kendisi de, özellikle ’80-sonrasında kariyer-performans basıncı altına gitgide daha fazla giren yanıyla, zamanın ruhundan azâde olamazdı.

Entelektüel uğraşın bir performans gösterisine, ya da nicel ve biçimsel-protokoler gerekler dışında bir şey gözetmeksizin yapılan bir işe dönüşmesi… dünyaya, hayata makale “çıkartılacak” bir kaynakça olarak bakmak… aslî hatta kimi zaman yegâne saikin rütbe-terfi veya telif ücreti oluşu… alıntı lehimciliği… görmezden gelinemeyecek etkilerdir”[13]

İşte bu cümleler bugünün entelektüeli olan ve akademiyi entelektüel faaliyetin tek alanı olarak gören ve akademide olmak ile kendine önemli sıfatlar yakıştıran entelektüeli izah etmektedir. Anti-entelektüelizm kavramı eğer kullanılacak ise bu cümlelerden başlanarak kullanılmalıydı. Akademinin ve “hırsın” entelektüel faaliyeti öldürdüğüne temas edilmeliydi. Entelektüelin kendini toplumda ve dimağlarda seçkin bir sınıf olarak konumlandırmasına, onun kurumsallaşmaya teşne haline temas edilmelidir.  Bu minvalde entelektüelizm sorgulanmalıdır.

Entelektüeller Ne İşe Yarar ya da Entelektüelin Deha Kültü

Anti-entelektüelizm kavramına temelden temas ederken Avrupa avant-garde’ını etkileyen, Afrika sanatına dair çalışmaları olan ve Kübizm’in oluşmasında, gelişmesinde etkili ve aynı zamanda memnuniyet duyan ilk eleştirmen olarak Carl Einstein’i ve onun entelektüellere dair eleştirilerini dikkate almalıyız kanısındayım.[14] Dada, Expresyonizm ve Sürrealizm akımlarına katılan Einstein, Friedrich Nietzsche, Fritz Mauthner ve Hugo von Hofmannsthal gibi düşünürlere yoğunlaşmıştır. Fritz Mauther’in komüniter anarşist Gustav Landauer’in arkadaşı ve Landauer’i düşünceleriyle oldukça etkileyen biri olduğunu da belirtmek gerekir. Einstein’in “Kurguların Fabrikasyonu” isimli eserinin Adorno ve Horkheimer’in “Aydınlanmanın Diyalektiği” adlı eserine büyük oranda etki ettiği de ifade edilirken diğer taraftan aynı yerlerde yaşayıp hiç buluşmamalarına rağmen W. Benjamin’in benzer kavramlarla fikri ortaklıkları olduğu söylenir. C. Einstein, Primitif sanatları ve özellikle heykellerine dair çalışmaları dikkate değerdir. Adorno’nun onun Negerplastik (Kara estetik) adlı eserinden dolaylı ve doğrudan referans vermeden atıflarda bulunduğu da eleştirmenlerce ifade edilen bir diğer noktadır.

Entelektüeller, mucizevi istisnaların tarihini uydurdular. Ortamın etkisi gizlendi ve anonim çalışmaların ağırlıklı gücü örtbas edildi. Her ne pahasına olursa olsun küstah ‘mutlak deha’ mitosu ve aklın önceliği dogması yerleştirilmek istendi.
Carl Einstein – 1915

Ama biz gene Einstein’e dönelim. “Kurguların Fabrikasyonu” entelektüellerin ne işe yaradığına dair referanslara sahiptir. Der ki:

Akılsal mucizenin tarihi, sanıldığı kadar parlak değildir. Entelektüeller kendi tarihlerini kendileri yazmışlar ve bu işte blöf yaparak kendi kendilerini kahramanlaştırmışlardır. Alıcıları, aklın ürünlerinin gerekliliği ve önemi hakkında ikna etmek için gürültülü bir reklam kampanyası yürütmüşlerdir.

Entelektüellerin küstah bir deha kültünün, kendi kendilerinin tanrılaştırılmasının propagandasını yaptıkları bu tarih yazımına dikkat çekiyoruz. Bu beyinsel primadonnalar, kendilerini tanrıların ve putların temsilcileri olarak allayıp pulladılar ve kendi menfaatleri yararına bir tapınmayı sahneye koydular.”

Bugün entelektüeller ve onların etki alanlarına bakıldığında tüm seçkinler taifesinin bizzat onlardan oluştuğunu; dünyanın en etkili kurumları ve paranın başında Foucault’un dediği gibi spesifik entelektüellerin olduğunu; devlet ve hükümet kurumlarının yönetilmesi ve yürütülmesi için bu entelektüellerin deha kültüne başvurulduğunu görmemek için gözlerimizi kapatıp iki ya da üç yüzyıl önceki entelektüel, münevver ya da mutasavvıfların olduğu dünyada yaşıyor olduğumuzu hayal etmemiz gerekir.  

“Kendi kendilerini tanrılaştırma” ve “put” vurgusu bize son yüzyılların en önemli iki putunu ya da “tanrısı”nı anımsatmıyor mu? Kapitalizmin iki olmazsa olmaz ayağı –elbette özellikle bu yüzyıl putların ve “tanrıların” yüzyılı- devlet ve para… her ikisi de varlığı konusundan şüpheli ve bir o kadar da gerçek olarak hayatımızın putları durumundadırlar. İşte tahakkümün müsebibi olan bu iki put entelektüeller sayesinde var. Ve bu entelektüeller bir sınıf olarak –muhalif olan entelektüellerin muhalif olma halleri ve bilgilerini de kullanarak- seçkinliklerine ve yönetebilirliklerine katkılar sağlıyorlar.[15] Entelektüellerin başardığı toplumda onay ve rızayı alacakları atmosfer, çevre ilişki ve iletişim biçimlerini yaratıp ona hakim olmaktı. Ellerinde olan ve zaten yüzyıllardır bizzat devlet ve dini kurumlar için okutulup yetiştirilen entelektüel devlet ve iktidarın esas sahibi olarak totaliter, otoriter ve demokratik devlet biçimlerinin hepsinin hakimidirler. Aksi halde “Bilginin iktidarı” kavramı bir anlam ifade etmez.

C. Einstein şöyle devam ediyor:

“Entelektüeller, mucizevi istisnaların tarihini uydurdular. Ortamın etkisi gizlendi ve anonim çalışmaların ağırlıklı gücü örtbas edildi. Her ne pahasına olursa olsun küstah ‘mutlak deha’ mitosu ve aklın önceliği dogması yerleştirilmek istendi. (…) Genel, yani insani birleştiriciliği (bağlayıcılığı) olan kuvvetler, gözü dönmüş yobazın asosyal mitosunu dayatabilmesi için unutturuldu. Sanat ürünlerinin büyük çoğunluğunun anonim bir çalışma ile kolektif olarak ortaya çıkarıldığı gizlendi.”[16]

Elbetteki Dada içinden gelip, orada edindiği sermaye ile milyonlar kazanıp birer burjuva gibi yaşayanlar da var ama Marcel Duchamp gibi “sanatçıların” her şeyi bırakıp sadece satranç oyuncusu olarak hayata devam etmedeki samimiyeti Dada’ya anlam veren bir duruşu ifade eder

Einstein’in Afrika halklarının heykel ve heykelcikleri üstüne çalışması özellikle bu anonim çalışmaya gönderme yapsa da Avrupa sanatında ortaya çıkan eserlerin atölyelerde ortak çalışmanın ürünü olduğu da başka bir gerçektir. Modern sanat ve avant-gard eleştirisi de önemli vurgulardır.

“Tarihçiler ani bir mucizenin göz kamaştırıcı tarihinde yoğunlaştılar ve bireysel olarak girişilip başarılan sanat eserlerinin son derece nadir olduklarını, istisnalar teşkil ettiklerini gizlediler. Entelektüeller görünürde cüretkâr deneylere giriştiler, oysa bunlar yumuşak zeminde atılmış taklalardı. Sanatçılar, yalnızca estetik deneylere giriştikleri için böyle bir akrobasinin hiçbir tehlikesi yoktu. ‘En yeni’ şeyleri resmetmiş ama gerçeklikle ya da yaşayan güncellikle olan ilişkiyi yitirmişlerdi. Bu yüzden modern sanat neticesiz kaldı ve gerçek durumlara hemen hemen hiçbir etkisi olmadı.[17]

Entelektüelizmi hem sanat alanı ve hem de diğer alanlarda eleştiriye tabi tutan bu sözleden daha radikal bir dil yok gibidir.

Kendisi de Dada hareketi içinde bulunmuş olan Einstein’in entelektüellere dair ifade ettikleri oldukça entelektüel ifadeler ile görsel sanatlar, edebiyat, tiyatro, şiir ve teori alanında bir anti-sanat akımı olan Dada’nın “gerçek dadaist anti-dadaist olur” sloganıyla da hayatta karşılık bulabilir. Bu ifade “gerçek entelektüel anti-entelektüel olur” olarak yeniden ifadelendirilirse yanlış kaçar mı?

Dada’nın sadece seçkin estetik sınırlamalarına karşı bir oluş olduğunu söyleyenler de Dada akımının mevcudiyet alanını ve neden var olduğunu sınırlamakta. Dada kendisini de reddeden bir hal olarak sanatçı, entelektüel ve süzülmüş entelektüel zevk kavramlarına reddiye döşeyerek anlamlı bir oluş ortaya kor. Elbetteki Dada içinden gelip, orada edindiği sermaye ile milyonlar kazanıp birer burjuva gibi yaşayanlar da var ama Marcel Duchamp gibi “sanatçıların” her şeyi bırakıp sadece satranç oyuncusu olarak hayata devam etmedeki samimiyeti Dada’ya anlam veren bir duruşu ifade eder. Yani Dada entelektüel kimliğine de bir saldırı olarak da tarihteki yerini korumaktadır hala.

‘Duchamp’ın Pisuvar’ı
Tavsiye Edilen Yazılar

Peki, bu entelektüelizm eleştirisi olarak algılanmamalı mıdır? Yukarıda anti-entelektüelizm ve entelektüelizm kavramlarını açmaya çalışırken başvurduğumuz kaynaklar ve alıntılar dolayımı üstünden bakıp durumu tekrar gözden geçirdiğimizde anti-entelektüelizm kavramının yakıştığı yer Carl Einstein’in durduğu yer değil midir? Yani anti-entelektüelizm aslında seçkinlere karşı, yani putlara ve yaratılan “tanrılara” karşı bir eleştiri değil midir?

Bitirmeden temas etmekten kaçınmayacağım birinden, Nietzsche’den bahsetmeden geçmeyeceğim. Kutsal kitapların diline sahip olan Nietzsche’nin “Tanrıyı öldürdünüz” sözü yeni tanrıların olmadığı anlamına gelmiyor kanımca. Tanrıyı öldürerek yerine “devlet”i, “para”yı ve kişi kültlerini (belki de nefsi, hırsı ve kibri) ikame ettiniz anlamına geliyor. Entelektüeller de bugün aynı konumda değil mi? Entelektüeller her yerde, akademide, devletin üst ya da alt kadrolarında hem tahakkümü hem kendi üstünlüklerini hazzını yaşıyorlar.

Diğer taraftan Nietzsche’nin kendini eğitimci olarak tanımlamakla ve üniversitede akademisyen olarak bulunmuş olmakla bereber “akademiden felsefe yapılamayacağını” söylemekte imtina etmemesi onu anti-entelektüel bi duruş içinde konumlandırmaz mı?[18] Elbetteki Nietzsche yaratılan bu tanrılara saldıranlardan biridir.


[1]  http://21centurylit.org/1-a-short-history-of-literacy

[2]  https://ourworldindata.org/literacy#note-1 Literacy by Max Roser and Esteban Ortiz-Ospina (First published in 2013; last revision September 20, 2018.)

[3] (http://21centurylit.org/1-a-short-history-of-literacy)

[4] (http://21centurylit.org/1-a-short-history-of-literacy

[5] (http://21centurylit.org/1-a-short-history-of-literacy )

[6] (http://21centurylit.org/1-a-short-history-of-literacy

[7] http://21centurylit.org/1-a-short-history-of-literacy

[8] Giovanni Gentile, addressing a Congress of Fascist Culture, Bologna, 30 March 1925

[9] Sol, Sinizm, Pragmatizm, T. Bora, S. 185

[10] A.g.e. S. 189

[11] “Anti-entelektüalizmin, ‘80’ler ve sonrasında zamanın ruhunun temel özelliklerinden biri olduğuna kuşku yok. Anti-entelektüalizm, sadece aydın düşmanlığı değildir. “Gerçek” sorunlara kayıtsız, memleketine/milletine/halkına yabancı, sorumsuz, hedonist, “yoz” bir aydın karikatürünün aşağılanması önemlidir, ama mesele sadece o değildir. Anti-entelektüalizmi, “kültür”ü bir prestij işi olarak plase eden seçkinci (Kemalist veya liberal) bakışın diliyle, “sanata ve kültüre düşmanlık” ile de sınırlayamayız. “Sanat ve kültür” olarak tecrit ve muhafaza edilen rezervasyon alanının, ’80-sonrasında dokunulmazlığından çok şey kaybettiği doğrudur. Ancak anti-entelektüalizm, bundan fazla bir şeydir.

Neo-liberalizm çığırının anti-entelektüalizmi, düşüncenin İktisadî aklın emrinde sınırsızca ve belirtik olarak araçsallaşmasını ifade eder. Bu dönemin düşünce üretiminin ideal modeli, think-tank’lerdir. Entelektüel arkaplanın varlığını “sezdirerek” ya da “aksesuar olarak” göstere göstere kullanarak opsiyon değerlendirmesi sunan pratik bilgi notu, düşünceyle alışverişin en rağbet gören formatıdır. Neo-liberalizmin eşitsizlikleri derinleştiren, tutunamayanları dışlayıp kriminalize eden sert dünyasında, reaksiyoner (milliyetçi, faşizan) popülizmler de, “ince düşünme”yi hakaret kabul eder, “erkekçe” tavır koyan teferruatsız sözler isterler. Sıradan/küçük adamı, o mahrumiyeti, darlığı, ince düşünecek hali olmayışı içinde yücelten, güzelleyen söylemiyle anti-entelektüalizm, faşist ideolojinin ana geçitlerindendir.” Sol, Sinizm, Pragmatizm, T. Bora, S. 190-191

[12] Kitle toplumlarında değil ama kırlık alanlarda; köy ve kasabalarda yaşayan ve kentlerin etkilerinde uzak yaşayan kültürlerin kendi kültürel ürünlerinin “otantikliğine” – çevresinden uzak değil ilişkili olsa da ve ürünleri almak ve vermekten hicab duymadan kullansa da – vurgu yapmak gereği duyuyorum .

[13] A.g.e. S. 192

[14] Carl Einstein (26 April 1885 – 5 July 1940)Yahudi asıllı bir Alman ve George Grosz, Georges Braque, Pablo Picasso and Daniel-Henry Kahnweiler gibi öncü sanatçı ve entelektüellerin yakın arkadaşı. Biyografisinde tarihçi, yazar, eleştirmen ve anarşist olduğu yazıyor. Birinci Dünya Savaşı’nda asker olarak bulunan Einstein sonraları Bürüksel Asker Konseyi ve Berlin’deki Spartakistlerin ayaklanmasına katılıyor. 1928’de Weimer döneminde sağcı faşistlerin hedefi haline geliyor ve Fransa’ya kaçıyor. Hitler ve Nazilerin yükselme dönemine yakın bir dönemde, 1930’larda İspanya’ya Anarko-sendikalistlerin safında savaşa katılıyor. 5 Temmuz 1940’ta Nazilerin Fransa’ya girdiği sırasında bir köprüde sıkıştığında kendini köprüden atarak intihar ediyor.

[15] Proudhon’un anarko-kapitalistlerin temel dayanağı olması ilginç değil midir. Diğer taraftan Foucault gibi birinin “söylem analizi” kavramının kapitalizm ve sermeye ilişkileri üzerine yapılmış kimi araştırmalarda önemli referensların kişisi olması sadece şimdi aklıma gelenler…

[16] Carl Einstein, “Die Fabrikation der Fiktionen” (Kurguların Fabrikasyonu)ndan aktarılan makale “Entelektüeller ve Tarihsel Blöf, https://itaatsiz.org/2014/03/14/entelektueller-ve-tarihsel-blof/

[17] Carl Einstein, “Die Fabrikation der Fiktionen” (Kurguların Fabrikasyonu)nda alıntı yapan makale “Entelektüeller ve Tarihsel Blöf, https://itaatsiz.org/2014/03/14/entelektueller-ve-tarihsel-blof/

[18] Nietzsche’nin1872’de Basel Şehir Müzesi’nde vermiş olduğu 6 dersin 5’inin yayımlandığı Untimely Meditation ise (bir ders tamamlanamamıştır) Eğitimin eleştirisi üzerinedir. Eğitimi hayatın diğer gayelerine göre daha da aşağılar o.

%d blogcu bunu beğendi: