Devletleşme, Yöneticilerin Ortaya Çıkışı ve Deve Cemal Çetesi – 1 – Bayram Bey

Yazıcıoğlu Ali’nin Tarihlerinden (1424) Bir Öykü ve Köksapsal Bir Açımlama Denemesi
0
381

GİRİŞ

Bu yazı devlet kurucusu kişilerin oluşturduğu kümenin içinde bulundukları zamanda devletli üstyapılarla ilişkileri üzerine bir denemedir. Birçok kültürde devlet soyut, anlaşılmaz ve devlet kurucu kişilerin düşünce, inanç, arzuları doğrultusunda anlamı kapalı, belirsiz, aşkın, soyut ve genel bir kavrama dönüşür. Bu siliklik bir anlamda devletin mülkü olan topraklarda yaşayan topluluk ve üyelerini egemenlik altına almaya ve egemenliği sürdürmeye hizmet eder. Bu egemenlik kapsama, kavrama, örtme elbette tek başına devlet yöneticilerinin planları ve eylemleri doğrultusunda oluşabilecek bir düşünceler ve eylemler bütünü değildir. Belki de siliklik, yuvarlaklık, genelleme, belirsizlik, sanallık devlet adamlarının ya da yöneticilerin bilinçli eylemlerinden daha fazla işbaşı yapmaktadır. Tarihteki olgu tortularından bir yönetim tekniği olarak devlet yöneticilerinin bu belirsizleştirme peşinde oluşlarını anlayabiliriz. Birçok durumda siyasal olaylarda topluluklara söylenmek istenen yöneticinin kendisi tarafından doğrudan bildirilmez. Devlet, yasa, sultanlık buyruğu, din, ahlak, gelenek yerine, durumuna, dönemine göre bildiren öznedir. Yönetici ise yalnızca bir çevirmendir; elçidir, uygulatıcıdır. İnsanların oluşturduğu topluluklar bu buyruğu kendileri gibi canlı kişilerden oluşan bir yapının üyeleri insanların sözü, buyruğu olarak değil de ne yerde ne gökte belirsiz bir yerden belirsiz bir üstgücün buyurması olarak algılar ve anlamlandırır; anlamlandırma çevirmenden –dolaylı özne- yana da böyle kurgulanır. Çevirmen yöneticinin konumu ikilidir: bir koşulda buyurganlık yeri, başka bir konumda da doğrudan ya da dolaylı buyrulandır.

Törenler devlet denilen yapılarda yer alan yönetici kişilerin devlet düşüncelerinin eyleme geçirildiği, somutlandığı temel alanlardır. Törensiz yönetim düşünülemez.

    Yönetim uygulayımı/tekniği olarak işin içine elbette onlarca yöntem, yordam, dolaylı söyleme, inandırma, akla, dine, geleneğe, bir değere çağrı; tehdit, korkutma, aldatmalardan, kışkırtmalardan kurtulmaya davet, ödüllendirme gibi olgular yöneticilerle topluluk ilişkisinde devrededir. Devletin zorlanmadan yönettiği dönemlerde topluluk ve üyeleri kendilerini çevreleyen düşman topluluklar, devletler, düşünceler, gelenekler tarafından yok edilmeye çalışılmaktadır. İçten ya da dıştan gelen güçle/zorla yok edişler toplulukları dağıtıp her durumda yöneticilerin istemelerine uyan bir bütünlük ya da toplumlaştırmayla karşı karşıyadır. Toplumlaştırma sanal bir nesne yaratma, yönetilen uyumlu bir bütünlük iççekmesidir. Bu sonsuz bir istemedir. Yöneticilerin üstaltdizilişli ya da dikine dizilişli düzeni var oldukça gittikçe büyüyen bir iççekmesi, cançekmesi.   Bunlara karşı olacak, bunların dışında kalacak her devinmeden korunmak için “devletin” hazır bulunması, güç kullanarak bastırıcı kurumları oluşturması ve işletmesi bir zorunluluktur. Yönetici seçkinler, hukuk, din ve bunların dayanağı olacak güç/zor aygıtları en baştan işletilmelidir ki devlet doğsun, güçlensin, genişlesin.

     Topluluklar da hazır olmalıdır. Topluluk bu tehlikeleri yok edecek anlama, kavrama, çare bulma yeteneği ve gücündedir. Hazır olmak topluluklar için de en başından yerine getirilecek uygulama ve işletim kurumlarıdır. Toplulukta parçalayıcı güç ayrımlaşmalarını önleyecek ilke, yasa, uygulamalar durumsal ve çözüm sonrası dağılgan olmalıdır. Bu da ağ oluşturma, çabukluk, kümeleşme, elbirliği, güçbirliği kurumlarını işletmekle olanaklı olacaktır. İşletme her topluluk üyesinin katılımını, becerisini, anlakbirliğini gerektirir. Gündelik yaşamdaki ortaklık, gündelik gereksinmelerin yetecek derecede karşılanması, kişilerin eşit gerçeklenmeleri (üretilenden, sözden, sevinçten, üzüntüden, güçlükten pay almaları) özelinde bu yetenek ve kurumları kendiliğinden en baştan yaratır. Bu kurumlar içten ve dıştan gelecek zora dayanan engellemeler aşıldığı sürece yaşar.

bilimci jargon” yinelemelerin, kapalılıkların, düşünçinançların (ya da ideolojilerin), alışıldık yaklaşım yöntemlerinin, genellik ve soyutlukların kısacası bilgilendirme güçoluşlarının (ya da siyasetlerinin) verdiği bıkkınlıkla artık pek bir şey anlatmaz oluyor.

     İster uygarlık öncesi devletlerde (barbar), ister uygar ve anamalcı çağdaşlıkçı devletlerde açıkça gördüğümüz bu düşmanla çevrili olma olgusu günümüzde birçok iletişim aracıyla kitlelere kesintisiz götürülmektedir. Kitlelerin vurdumduymazlığının, siyasetdışılığının olduğu kadar milliyetçi, mukaddesatçı, ırkçı düşünce ve eylemlerinin de altında devletin kurumlarını oluşturan devleti sürdürme çalışmalarının yarattığı ve bıkmadan yinelenerek anlatmak için törenler oluşturma ve düzenlemesi yatmaktadır. Törenler devlet denilen yapılarda yer alan yönetici kişilerin devlet düşüncelerinin eyleme geçirildiği, somutlandığı temel alanlardır. Törensiz yönetim düşünülemez. Bir kurumda işe başlama saatinde bir görevlinin “belirli bir zaman” küçük hazırlıkları, hatta iş başvuranlarını bekletmeleri bile bir “törendir”. İşi askıya alma, erteleme de bu törenlerdendir. Çözüm isteyenleri güçlüklerle karşılaştırma töreni isteyenlerin istençlerini ufalarken sanal istenci güçlendirir. Bu törenlerdeki güçlükleri aşmak için kişilerin ayrıcalık ardına düşmeleri, bunu sağlayacak yordamları arayıp bulmaları bu törenleri beslerken kitle ya da kitle toplumu oluşturulur. Görünmeyen toplumun kurucusu devlettir. Devlet de bu sanal birlik, bu sanal birliğin her parçaladığı parçasının hukuk karşısında eşit olduğu söylemi, bu karmaşık işleyişler içinde sanal olarak kurulur.

     Bunların yanında devleti oluşturanların ilk ve temel kurumu topluğu/toplulukları denetim altında tutacak, onlara karşı gerektiğinde zor kullanacak, gerekmediğinde herkes tarafından “orda durduğu” bilinen ezici bir güç örgütü olmadan devletleşme süreci başlayamaz bile. Toplulukların kolay yönetildiği dönemlerde bu örgüt özdenetimli, güçlü, çeviklik gösterisi yapıp topluluk ve kişilerine gözdağı verir. Topluluk ve üyelerinden her nasılsa kurulu düzene aykırı bir söz ya da eylem ortaya çıkarsa silah ya da şiddet kullanımı silahlı örgütün elinden geldiği kadardır. Bu kullanımda oluşturulan yasalar güç kullanan devlet adamlarını koruma, kollamaya çalışır. Onların her derecede zor kullanımını din kurallarına uygunlaştırır. Hukuk yöneticiler örgütünü koruyucu bir kurumdur. Devlet ve bütün kurumları aslında bu işleyişi sağlayan dikey olarak birbirine bağlanmış insanların örgütüdür. Yasalar bu yapıyı korumak için yapı üyeleri tarafından bulunmuştur. Üstyapı dediğimiz yasaların dışındaki tüm bir araya getirilmiş düşünce, inanç, imge, caydırıcı aygıtlar ve uygulamalar her devlette “koruma ve sürdürme” işiyle vardır. Yönetilenlerin oluşturduğu toplulukların gerçeklenmeleri (ya da hakları), çoğu zaman devletin istediği görevlerin, ödevlerin, sorumlulukların, inançların, törenlerin, törensilerin ve yükünmelerin yerine getirilmesi sonrasında işleyebilir. Yasa çağdaşlıkçı (modern) toplumlarda bile belirli bir süre işletilen kişi gerçeklenmeleri, durmadan güncellenmek zorunda olan yasaların nesnesi olan kişi gerçeklenmelerinin/ haklarının devleti işleten ve onun örnekçisi olan ve örnekçisi sayılan insanlar tarafından çoğu zaman ortadan kaldırılmasına neden olur. Bu ayrıksılık olarak adlandırılır. Ayrıksılık durumu yöneticilere, uygulayıcılara kısaca devlete tanınan bir genelliktir. Bu genellik olmadan devletin üstünlüğü, egemenliği, düzeni kurulup işletilemez. Bu “ayrıksılık/istisna oluş” bir kezlik ya da arada sıradalık gösteren bir durum değil; genel, sürekli, devlet düzümü/ normu olan ya da olağan bir işleyiştir. Kaynağı ise gökseldir; dinsel anlayışlara, kurallara, işleyişlere (yani her örgütlü dinin şeriatına uyduğu için me-şerii/meşrudur) uygundur.

Bilimdeki nesnellik anlayışı aşkındır, kurmaca ve saymacadır. Yani buna bulunulan konum, yetenek, yeterli organsal donanım, duygular, sonsuz istemeler ve cançekmeleri engeldir.

    Bu çok basit anlatımlar okuyucuyu küçümseme, onları hiçbir şey bilmez sayma mı oldu? Değil. Konu sosyal bilimlerdeki, insan bilimlerindeki kavramlarla daha kolay anlatılırdı. Ancak bu “bilimci jargon” yinelemelerin, kapalılıkların, düşünçinançların (ya da ideolojilerin), alışıldık yaklaşım yöntemlerinin, genellik ve soyutlukların kısacası bilgilendirme güçoluşlarının (ya da siyasetlerinin) verdiği bıkkınlıkla artık pek bir şey anlatmaz oluyor. Her alanın tarihi Platonlaştırılarak çağdaşlıkçı anlayışlara, dünyasal akış ve oluşlara yine de bir kütük, bir kök, bir kaynak bulunuyor. Başka bir deyişle kökün, soyağacının kökünün, soykütüğünün nedenliği ve etki örgüleri gökselden/aşkından alınıp başka bir kaynağa gönderiliyor: Önceki Zamana, yaşanmış zamana, dünyanın her yerinde yaşanmışlığı zorunlu olan tek bir zamana. Böyle olunca da gökselliği kuran anlak ve us, kurgusunu hiç değiştirmeden, ama değiştirmiş öykünmeleriyle önceliği kuruyor. Önceliğin varsayılan etkisi ya da nedenliğiyle soyut ve somut dünyalar yinelemelerin örgülerinde değişmezleşip, değişmez sonuçlar olarak donduruluyor.  

     Bundan dolayı bu girişte sıradanlaşan, çok şey bildirmezleşen,  pek bir anlam taşımazlaştırılmış Dili, kavramlaştırmaları yapabildiğimce titizlenerek zorladım. Duya duya bir şey anlamaz olduğumuz devletlerin bir kurumu olan “okulun/medresenin/akademinin” kavramlarından bu bölümde bilerek kaçmaya çalıştım. Bunu beceremediğim yerlerde ad, önad (sıfat) ve kavram “çevirisine” kaçtım. Çünkü okulluluğumuz her anlatıyı, anlatma çabasının yazabildiklerini epriten, yıpranmışlaştıran bir dil oluşturuyor. Bu dili değişmez kılma cançekmesi okulun kurulma usuna, okulun kurucu usuna içkin. Bu yüzden de okuldan çıkan eski okulluların baskın çoğunluğu bir daha okulu anımsatacak etkinliklerle uğraşmıyor. Okumuyor, yazmıyor, dinlemiyor, okul alışkanlıklarıyla geçinip gidiyor. Çoğunluk mu? Çünkü okul da devletli yapıların kurulu düzeni sürdürme araçlarından biridir. Çünkü okullar da okumazlık, yazmazlık, dinlemezlik, anlamazlık araçlarıdır. Sanaldır. Görünmezdir. Parçası olduğu aygıtın varlığını önvarsayar, öngerek görür. Kurmaya çalıştığı sorunlara, bulmaya çabaladığı yöntem ve çözümlere bu aygıtın parçası olarak başlar. Bu seçimlik bir şey değildir. Okullarda eğitim, öğretim, etkileşim, bildirişim üyeliği ancak devlet kurumlarında ve devletin kurulu düzeninine zorunlu bağlı kuruluşlarda gerçekleşebilir. Kurulu düzendeki her kuruluş devletin yasaları, yasadışılıkları, destek çekme, engelleme, sınırlılaştırma, kaygılandırma ve korkutmalarıyla da devletçi/devletten yana işlemek zorundadır.    Sürekli sınırlılaştırma (tehdit, hudut koyma, had/ulaşılacak üst çizgi belirleme ya da haddini bildirme) kurulu düzen içinde “orada öylecene” gözler, kaydeder, bekler, işe karışır. Sanal ve gerçektir. Kendisini durmadan duyumsatır, varsaydırır ve belli eder. Durmadan yayılır, genişler, derinlere işler,  her nesnenin arkasına önüne sızar. Gökseldir ve bir yandan da insanların içine işler. Bu içsellikte devlet aygıtlarının işleyişlerinin oluşturduğu, yönetme uygulayımları (örgütlenmiş din, dünyasallaştırma, durmadan güncellenen düşüninanç, bilim, uygulayım, yenilenen tüze, kapatma aygıtları, sürekli işletilen sınırlandırma edimleri, yönetme gelenekleri kısaca siyasallaştırma ya da güçoluşlaştırma, yetkeleşme, erkleşme, eğme bükme edimleri) durmadan dönüştürdüğü, kendi aygıtının bir uzantısına değiştirdiği insan/uyrukları birbirinden yalıtılarak bireyleştirir. Birey sınırlılaştırmanın işletilmesinde önde gelen aygıt parçasına dönüşürek en önde ve en önce kendi sınırlaştırıcısı olur.

Tavsiye Edilen Yazılar

     Yukarıda belirttiğim “silikleştirme/belirsizleştirme” sürecinde okul ve eğitim aygıtı önemli görevler alır. Devletlerin karşılaştığı topluluk/toplumla (burada topluluklar toplamı anlamında) karşıtlığında, devletin konumlanıp yerleştiği toprakların (egemenlik alanı, iyeliği) sınırlarının dışında başka bir güç ile çekişme durumları da içinde, bu karşıtlık ve çekişmede okullar devletin üstünlüğü için düşünce, tasarım üretip hatta uygulayıcılar ve sorgulamasız uyanlar yetiştirmektedir. Kısaca devlet iyeliğinin sınırlar içinde yaşayan topluluk kişilerini bağlarından koparıp bire indirgeyerek bireyleştirmekte ve uyruklaştırmaktatır. Okulculuk ya da aynı işlevi gören örgütlenmeler devlet insanlarının/yönetenlerin çoğunun yetiştirildiği varsayımsal nesnel bilimci kuruluşlardır. Bu yetiştirilmiş biliminsanlarının çoğunun gönlünde devlet üyeliğinde bulundukları basamaktan/düzeyden daha üst bir düzeye çıkarak “seçkin yönetici” olma cançekmesi yatmaktadır. Bundan ve türdeş duygular, düşünceler, örneklerden dolayı da “bilimsel nesnellik” uygulanamaz, gerçeklenemez yalnızca kuramsal olarak var sayılan bir şeydir. Bilimdeki nesnellik anlayışı aşkındır, kurmaca ve saymacadır. Yani buna bulunulan konum, yetenek, yeterli organsal donanım, duygular, sonsuz istemeler ve cançekmeleri engeldir.

EYLÜL 2019

%d blogcu bunu beğendi: