38 Teknoloji Toplumu – Çevre ve Mekanın Değiştirilmesi – Jacques Ellul

0
125

Teknik, insanoğlunun en derin dünyalarına nüfuz etmiştir. Makine, sadece yeni bir insani ortam yaratma eğilimi taşımakla kalmıyor, aynı zamanda insanın tam özünü değiştirme eğilimi taşıyor. İçinde yaşadığı çevre artık onun çevresi değildir. Sanki dünya yeniymiş gibi, onun için yaratılmadığı bir evrene kendini adapte etmelidir. Saate altı kilometre gitmek üzere yaratılmıştır; o ise bin kilometre gitmektedir. Aç olduğu zaman yemek, uykusu geldiğinde uyumak üzere yaratılmıştır. Bunun yerine bir saate uymaktadır. Yaşayan şeylerle temasta olmak üzere yaratılmasına rağmen, bir taş dünyasında yaşamaktadır. Belli bir gerekli bütünlük ile yaratılmıştır; ama modern dünyanın tüm güçlerince parçalanmaktadır.

Makinenin, insanı değiştirdiği kadar onu zenginleştirdiği de kabul edilmektedir. Makinenin duyuları ve organları, insanın duyuları ve organlarının güçlerini artırmış, yeni bir ortama dalmasına, meçhul görünümlerle, özgürlüklerle ve köleliklerle tanıştırmıştır. İnsan, yavaş yavaş fiziksel kısıtlamalardan kurtarılmıştır ama daha beteri soyut kısıtlamaların kölesidir.

Makinenin, insanı değiştirdiği kadar onu zenginleştirdiği de kabul edilmektedir. Makinenin duyuları ve organları, insanın duyuları ve organlarının güçlerini artırmış, yeni bir ortama dalmasına, meçhul görünümlerle, özgürlüklerle ve köleliklerle tanıştırmıştır. İnsan, yavaş yavaş fiziksel kısıtlamalardan kurtarılmıştır ama daha beteri soyut kısıtlamaların kölesidir. Aracılar sayesinde hareket etmektedir, bunun sonucunda da realiteyle temasını kaybetmiştir. İlgilenen okuyucu, işçinin malzemesinden ayrılması üzerine Friedmann’ın harika çalışmasına bakabilir. İşçi olarak insan, hayatin ve çevrenin temel unsuruyla, yaptığım şeyi yaptığı temel malzemeyle temasını kaybetmiştir. Artık ahşabı, demiri veya yünü bilmiyor. Yalnızca teknikle haşır neşir. Bir usta olma kapasitesi, onun malzeme bilgisinin yerini almıştır. Bu gelişme, henüz ölçülemeyecek derin zihinsel ve ruhsal dönüşümler meydana getirmiştir.

Malzemelere ilişkin bilimsel bilgiye sahip insanlar ancak araştırma enstitülerinde bulunuyor. Fakat bu malzemeleri hiç kullanmıyor, görmüyorlar; sadece özelliklerinin soyut bilgisine sahip oluyorlar. Malzemeleri bitmiş bir mal üretmek için fiilen kullanan kişiler, artık malzemeleri bilmiyorlar. Birinci elden bildikleri tek nesne olan makineyi kullanarak mühendislik özelliklerini izliyorlar. Yine de insanın makineye adapte olduğu söylenemez. Azami hızdaki süpersonik uçak pilotu bir anlamda tümüyle makinesiyle özdeşleşir. Ancak bir tüpler ve kanallar ağında kımıldayamaz hale gelmiş pilot, sağırdır, kördür, güçsüzdür. Duyularının yerini onu olan bitenden haberdar eden kadranlar almıştır. Örneğin, kaskının içinde, yaklaşmakta olan bir oksijen azalmasını duyularının onu uyarabileceğinden önce uyaran bir elektronik cihaz vardır. Anormal koşullar içinde “yaşadığını” söyleyebiliriz. Ama bu koşullara gerçekten insani bir anlamda adapte olduğunu söyleyemeyiz. Bu durum istisnai de değildir.

Makine, ev mefruşatını çok ileri derecede değiştirmektedir. İlgilenen okuyucu, Siegfried Giedion’un sadece ev mefruşatının değişimini değil aynı zamanda evin tüm yapısının değişimini tarif eden çalışmasına bakabilir. Giedion’un vardığı sonuç, makineleşme “eve zulmetmektedir” şeklindedir.

İnsanoğlu bu dönüşümle sadece hayatının önemli bir kısmını kapsayan işte karşılaşmıyor. Bir bütün olarak çevresi (çevresini, geçimini, hayat alanım ve alışkanlıklarım oluşturan her şey) değiştirilmektedir. Makine, insanla en yakından ilintili ne varsa (ev, mobilya, yiyecek) dönüştürmüştür. Yaşadığı yer, aşın işbölümü ve ev işlerinin organizasyonu yoluyla bir fabrika gibi giderek makineleşiyor. Catherine Esther Beecher’in ev içi işlev hakkındaki analizi, başlangıçta tuhaf gelse de, pek çok insanın 19. yüzyılda ev işlerinin sistematikleşmesine bir ölçüde sıcak bakmasına neden oldu. Ancak 1930’lardan bu yana mutfak kısmının sistematik organizasyonu tamamen kabul edilmiştir -üç çalışma “merkezi” (hazırlık, pişirme ve bulaşık yıkama) ve pişirme hareketlerinin “taylorizasyonuyla” birlikte. Teknik titizlik, koordine edilmeyen, düşünülmemiş ve bireysel alanlara nüfuz etmiş ve hareket, adımlar, zaman ve yorgunluktan kurtulmayla sonuçlanmıştır. Aynı zamanda, ev kadınını bir laboratuara, eskisinden bin kat daha fazla şey isteyen bir köleliği temsil eden sürekli bir düzenli hareketler ağına mahkum etmiştir. Bu noktada ısrar etmenin yararı yoktur. Fransa bu dönüşümün eşiğindedir. ABD’de bu dönüşüm şimdiden daha ileri bir durumdadır. En yüzeysel gözlemciler bile, ev işlerinin makine tarafından bu dönüştürülüşünün tamamen farklı bir yaşam biçimi doğurduğunu görebilmektedir. Kadın ve çocuklar artık geleneksel işlevlerini yerine getirmiyorlar. Koca ile karı arasında ve ebeveyn ile çocuk arasında yeni bir ilişki var. “Kalp” artık bir anlam taşımıyor; aile ilişkilerinin sabırla kurulmasının bir gerekçesi yok. Farklı bir zihniyet durumu, doğal olarak radikal biçimde farklı bir duruma işaret tekabül ediyor. Fakat hangi zihniyet durumu? Şimdiye kadar bunu kimse bilmiyor gibi. İnsanın ilk tepkisi sadece “hiçbir zihniyet durumu” demek oluyor.

Makine, ev mefruşatını çok ileri derecede değiştirmektedir. İlgilenen okuyucu, Siegfried Giedion’un sadece ev mefruşatının değişimini değil aynı zamanda evin tüm yapısının değişimini tarif eden çalışmasına bakabilir. Giedion’un vardığı sonuç, makineleşme “eve zulmetmektedir” şeklindedir. Mobilya ve ev elbette kitle üretiminin icaplarına uymalıdır. Evin iç mekanlarının mekanizasyonu nedeniyle her ikisi de değişim geçirmelidir. Bir ev, sakinlerinin rahatlığından daha çok sayıdaki mekanik alete yer bulmak açısından düşünülmelidir.

Tüm yerküreyi gezebilir insan. Başka ırkların insanlarıyla buluşur. Kozmopolitleşir ve bir dünya vatandaşına dönüşür. Kendi iradesi ve ideallerinden ziyade, mekanik bir gerçek olan kolay ulaşım sayesinde mümkün olmaktadır bu.

Özel hayatın bir başka alanında, makineleşmenin örneğin çeşitli yeni koruma ve depolama yöntemleri yoluyla yiyecekler üzerindeki çok geniş etkileri söz konusudur. Tahıl ürünlerinden üretilenden çok farklı yapıda bir kimyasal maddeye dönüşmüş olan ekmekten bahsetmiştim. Sylvester Graham’ın “Treatise on Bread” (Ekmek Üzerine Bir İnceleme) adlı çalışmasıyla başlayarak bir dizi inceleme, ekmeğin organik yapısının makine tarafından ve kimya bilimi tarafından ne derece değiştirildiğini ortaya koymuştur. Sonuçta, adeta “bilinçsiz bir tepkiyle tüketiciler, sevdikleri ekmek türünü tam da kitle üretiminin taleplerine denk düşen ekmek türüne uydurdular”. Makineleşme, ekmeğin kadim özelliğini değiştirdi ve onu değersiz bir moda malzemesine dönüştürdü. Bu ifade bir estetik yargı ya da özlem dolu bir romantizm değil, daha ziyade, kesin teknik incelemelerin sonucudur; teknisyenlerin ortaya koyduğu bir teknik gerçektir. Bizatihi bu durum, bu ifadenin bir değer yargısı olmamasını öngörür. Bir gerçeği kaydediyoruz; atalarımızın o eski kepekli ekmeğine duyulan bir nostaljiyi değil. Şarabın Coca-Cola önündeki gerilemesiyle aynı mahiyette bir gerçektir bu. Kadim “şarap medeniyeti”nin pabucu, bir sanayi ürününün sonucu olarak dama atılıyor.

En yalan olandaki, en mütevazı ve en kişisel maddi çevrenin değiştirilmiş olması gibi, hayatın daha geniş ve daha soyut unsurları da değişime uğramıştır. Çalışma, dinlenme ve yemek; zaman, mekan ve hareket, artık geleneksel biçimlerle bir bağlantıya sahip değil. Yeni ulaşım biçimleriyle beraber artık mesafenin olmadığı yaygın şekilde söylenir. İnsan, gerçekten uzayı mağlup etmiştir. Tüm yerküreyi gezebilir insan. Başka ırkların insanlarıyla buluşur. Kozmopolitleşir ve bir dünya vatandaşına dönüşür. Kendi iradesi ve ideallerinden ziyade, mekanik bir gerçek olan kolay ulaşım sayesinde mümkün olmaktadır bu.

Tavsiye Edilen Yazılar

Ancak yalnızca küçük bir azınlık insan havayollarını kullanmakta, dünya ile ilişkiye girmekte, alabildiğine uzayıp giden mekanı görebilmektedir. Ezici çoğunluk için her ne kadar mekan geleneksel kalmadıysa da tersi yönde bir gelişim göstermiştir. Dünya nüfusu çok kısa bir süre içerisinde on katına çıkmıştır. Bilhassa Fransa’nın nüfusu, bir buçuk yüzyılda nerdeyse üçe katlanmıştır. Eskiden sahip olduğumuz kişi başına yer miktarının sadece üçte biri demek oluyor aslında bu. Tek başına dağlar, bomboş deniz sahilleri yok artık. Sükunet artık mümkün değil. Mekan öyle bir ödül ki insanlar heryerde birbirleriyle mücadele ediyor. Dinlendirici sükunet bir yana, adeta bir hapishane hücresinde veya fabrika tezgahında gibi olmanın ötesinde yaşamak için yeterli bir mekana işaret eden normal bir sükunet bile artık yok. Geleneksel olarak yaşamak ve çalışmak açık mekanlar demekti; bir insanı dostlarından ayıran sahipsiz toprak demekti. Ama artık bunun mümkün olması imkansız.

İnsanoğlu hep geniş ufukları tanımıştır. Şehir sakinlerinin bile uçsuz bucaksız ovalarla, dağlarla, denizlerle doğrudan bağlantısı vardı. Orta Çağ şehrini kuşatan surların ötesi açık kırsaldı. Şehir surlarına ulaşmak için vatandaş en fazla beşyüz metre yürümek zorundaydı. Surların ötesindeki uzay, güzel ve özgür bir şekilde birdenbire uzanıp gidiyordu insanın önünde. Bugünse insanoğlu sadece sınırlı ufukları ve azaltılmış boyutları biliyor. Sadece hareket alanı değil görüş alanı da daralmakta. Şu paradoks, zamanımızın karakteristiğidir: İnsanlar tarafından mekan soyut olarak fethedildikçe, insanın yeri sınırlanmaktadır. Lebensraum (hayat alanı) bu küçülmesinin tekniklerden dolaylı (nüfus artışı yoluyla) veya doğrudan (kentsel ve endüstriyel toplanma yoluyla) kaynaklandığını vurgulamaya bile gerek yok.

0
%d blogcu bunu beğendi: