Sosyalizme Çağrı – Gustav Landauer – 5

Sosyalizm İçin 3
0
328

Sosyalizm İçin

3

Orada ne vardır? Dünyayı yaratan Tanrı; oğlu dünyayı günahlarından arındıran… Bu kadarı yetmezmiş gibi, bir zamanlar bir anlam ifade eden sembolizmin yanlış anlaşılmış bakiyeleri (var), -ki şimdilerde kelimenin tam manasıyla, her bir harf ve noktasına kadar inanç ve mucizevi hikaye olarak ele alınmaktadır- o kadar ki sözde ruh veya beden dahi mezarda çürüdükten sonra mutluluk elde edebilmektedir

Bu yüzden zamanımız iki çağ arasında durmaktadır. Bu neye benzemektedir?

Birleşmiş bir ruh – evet! evet! ruh kelimesi bu kitapta sık sık geçiyor. Bunun böyle olması belki de zamanımızın insanlarının, özellikle sözde sosyalistlerinin “ruh” kelimesini çok nadiren söyleyip çok nadiren buna uygun hareket etmesindendir. Ruhen hareket etmezler ve bu yüzden gerçek ve pratik hiçbir şey yapmazlar ve bu kadar az düşünürken gerçek olan herhangi bir şeyi nasıl meydana getirebilirler ki! Ortak çıkar konularında, tüketici malların üretimi ve dağıtılmasında kendiliğinden işbirliği yapmaya sevk eden birleştirici bir ruh bulunmamaktadır. Göklerdeki tarla kuşunun şarkısı ya da görünmeyen koroların uzaktan gelen şarkısı, dünyevi faaliyeti başkalaştıran sanat ruhu gibi, her gayretkeş dürtü üzerinde, tüm iş üzerinde salınan bir ruh bulunmamaktadır. İhtiyaç ve özgürlüğü doğal dürtülere, memnuniyete, şenliğe veren bir ruh bulunmamaktadır. Tüm yaşamı sonsuzlukla bağlayan, aklımızı kutsayan, tüm bedensel fonksiyonları göksel, her eylemi neşe, coşkunluk ve zindelik için bir sebep kılan ruh bulunmamaktadır.

Orada ne vardır? Dünyayı yaratan Tanrı; oğlu dünyayı günahlarından arındıran… Bu kadarı yetmezmiş gibi, bir zamanlar bir anlam ifade eden sembolizmin yanlış anlaşılmış bakiyeleri (var), -ki şimdilerde kelimenin tam manasıyla, her bir harf ve noktasına kadar inanç ve mucizevi hikaye olarak ele alınmaktadır- o kadar ki sözde ruh veya beden dahi mezarda çürüdükten sonra mutluluk elde edebilmektedir. Yetti artık. Bu ruh, ruhsuzdur, gerçekle ya da yaşamla hiçbir alakası yoktur. Eğer bir şeyler büyük olasılıkla yanlışsa, o zaman bir bütün olarak bu fikirler de öyledir.

Ve bizim âlimlerimiz bunu bilmektedir. Eğer insanlar, insanların çok büyük bir bölümü yanlış ve yıkıcı yalancılığın ruhuna yakalandıysa, kaç tane âlimimiz hilekârlık ve korkaklık ruhuna bulaşmıştır?

Birkaç adam dünyaya ve sonuç olarak ikamet, endüstri ve faaliyet imkânına; dünyaya ve dolayısıyla ham maddelere ve geçmişten miras alınan emek araçların sahiptir. Bu birkaç adam; toprak sahipliği, parasal servet biçiminde ekonomik ve şahsi iktidar ve insanlar üzerinde hâkimiyet ister.

Ve yine halk ve âlimler arasında kaç kişi herhangi bir ruhla ilgilenmez olmuştur ve böyle şeylerle rahatsız edilmekten daha çok gereksiz bir şeyin olmadığını düşünmektedir?

Okulda, çocuklar yanlış öğretilerle eğitilmektedir ve aileleri çocuklarının düşüncelerinin bozulmasına izin vermeye zorlanmaktadır. Eski dinde zorla tutulan yoksulların çocuklarıyla her çeşit yarı-aydın ve hafif şüpheye haiz zenginlerin çocukları arasında korkunç bir uçurum açılmıştır. Yoksulların çocuklarının aptal, uysal, ürkek kalmaları beklenirken, zenginlerin çocukları yarı-eğitilmiş ve uçarı olmuşlardır.

Zamanımızda iş nasıl yapılmaktadır? Neden iş yapılmaktadır?

İş nedir?

Sadece birkaç hayvan türü bizim iş dediğimiz şeyi bilmektedir: arılar, karıncalar, kanatlı karıncalar ve insanlar. İninde ve avında olan tilki, yuvasında olan ve böcek yakalayıp tahıl arayan kuş —hepsi yaşamak için çabalamak zorundadır ancak çalışmazlar. Çalışma (iş), tekniktir; teknik ortak ruh ve basirettir. Ruh, basiret ve komünallik olmadan çalışma olmaz.

Çalışmamızı yöneten ruh neye benzer? Basiretimiz neye benzer? Çalışmamızı düzenleyen komünalliğin doğası nedir?

Aşağıdaki gibi görünmektedir ve de öyledir:

Birkaç adam dünyaya ve sonuç olarak ikamet, endüstri ve faaliyet imkânına; dünyaya ve dolayısıyla ham maddelere ve geçmişten miras alınan emek araçların sahiptir. Bu birkaç adam; toprak sahipliği, parasal servet biçiminde ekonomik ve şahsi iktidar ve insanlar üzerinde hâkimiyet ister.

Bu kişiler eşyanın üretilmesini sağlar ki ilgili duruma göre piyasanın, acentalar ve satış temsilcilerinden oluşan ya da basit bir dille ikna edici lafebeleri, toptancılar, gazete reklamları ve afişleri, havai fişekler ve albenili ambalajdan müteşekkil büyük bir ordunun yardımıyla bunları kabul edeceğine inanır.

Fakat piyasanın mallarını zorlukla ya da hiçbir şekilde ya da en azından arzu edilen fiyatta almayacağını bildiklerinde dahi ürünleriyle piyasaya bombardıman yapmaya devam etmek zorundadırlar zira onların üretim tesisleri ve teşebbüsleri bir toplumun uyumlu organik insan sınıfının ya da daha büyük tüketici birliklerinin ya da halkın ihtiyaçları ile yönlenmez. Rehberleri kendi üretim makineleridir ki binlerce işçi bu makinelerde tekerlek üzerindeki İksion[1] gibi koşulmuştur, çünkü bu makinelerde küçük kısmi iş yapmaktan gayri hiçbir şey yapamazlar. İnsanları yok etmek için toplar ya da inceltilmiş tozdan çorap ya da bezelyeden hardal yapmaları önemsizdir. Satın alındıkları ve para getirdikleri müddetçe mallarının kullanılıp kullanılmaması, faydalı ya da mantıksız, güzel ya da çirkin, iyi ya da üstünkörü, iyi ya da kötü kaliteli olması önemsizdir.

Meyhanede içkiye yenik düşerler ve genellikle zehirlenmeden yaşayamaz hale gelirler. Sarhoş olurlar çünkü ayıklık kadar özünde kendilerine bu kadar yabancı başka hiçbir şey yoktur.

İnsanların büyük bir bölümü, dünyadan ve ürünlerinden, dünyadan ve emek araçlarından ayrılmıştır. Yoksulluk içinde ve güvencesiz yaşamaktadır. Yaşamlarında neşe ya da anlam yoktur. Yaşamlarıyla bağı olmayan şeyler üzerinde çalışırlar. Kendilerini donuk ve neşesiz kılacak şekilde çalışırlar. Pek çoğunun, tüm insan kitlelerinin genellikle başlarını sokacakları evleri yoktur. Donarlar, aç kalırlar ve sefalet içinde ölürler.

Yetersiz beslendikleri ve yetersiz evleri olduğu için tüberküloz ya da başka hastalıklar kaparlar ve vakitlerinden önce ölürler. Sağlıklarını kötü konutun ve zorlukların, hava kirliliğinin ve hastalık kapmış evlerin etkilerine rağmen devam ettirebilenler genellikle fabrikadaki aşırı çalışma, akridin tozu, zehirli maddeler ve buharlar yüzünden telef olurlar.

Yaşamlarının doğa ile hiçbir bağı yoktur ya da sadece azaltılmış bağları vardır. Acıma, neşe, ciddiyet, içsellik, coşku ve trajedinin ne olduğunu bilmezler. Kendilerini tecrübe edemezler. Gülemezler ya da çocuk gibi olamazlar. Kendilerine katlanırlar ve ne kadar çekilmez olduklarını bilmezler çünkü zihinsel olarak dahi pislik içinde ve kirlenmiş havada, çirkin sözlerin ve iğrenç hazların yoğun dumanında yaşarlar.

Bir araya gelip kendi komünallik türlerini geliştirdikleri yer, gök kubbe altındaki serbest pazar yeri ve gökyüzünün özgürlüğü ve sonsuzluğu altında kapalı uyumu simgeleyen yüksek bir kubbe yahut topluluk toplanma yeri, lonca salonu ve hamam değildir; ortak toplanma mekanları, meyhanedir.

Meyhanede içkiye yenik düşerler ve genellikle zehirlenmeden yaşayamaz hale gelirler. Sarhoş olurlar çünkü ayıklık kadar özünde kendilerine bu kadar yabancı başka hiçbir şey yoktur.

Çokça kişinin çalışmak isteyip çalışamaması sistem açısından gereklidir ve bu önceden belirlenmiştir. Hal böyleyken çalışabilen pek çok kişi bunu yapmak için daha fazla istek biriktirmez; pek çok tohum dölyatağında ve pek çok çocuk doğum sonrasında öldürülür; pek çoğu çok uzun yıllarını hapishanede ya da ıslahevinde geçirir.

Ruh gibi görünen ve hareket eden bir şey var olmalıdır. Yaşayan insan bir anlığına bile olsa ruhsuz yaşayamaz. Materyalistler oldukça iyi ve düzgün olabilirler fakat dünyayı ve yaşamı neyin oluşturduğuna dair hiçbir fikirleri yoktur. Ne tür bir ruh bizim canlı kalmamıza izin verir?

Hapishaneler, cezaevleri ve idam sehpaları inşa edilmek zorunda kalınmıştır. Mülk ve yaşam, sağlık, sağlam vücut ve cinsel seçim özgürlüğü her zaman sefil ve ahlaksız insanların şiddetiyle tehdit edilmiştir. Asiler ve şedid suçlular şimdilerde genellikle bir tehdit teşkil etmez ve hırsızlar da eskisine göre daha az cesurdur. Bunun yerine sayısız hırsız, soyguncu ve dolandırıcı ve adına cani denilen sözleşmeli katiller vardır.

Ahlaki sınırlamalara boyun eğen rahipler ve orta sınıf vatandaşlar, aşağılık masumiyetimizden masumca sorumlu olsalar da bu zavallı garibanlardan hayvanmış gibi bahsetme uygulamasını başlatmıştır. Onlara canavar, domuz, davar ve hayvan denmektedir. Oysa siz insanlar, ne kadar çocuk gibi olduklarına dikkat edin; morgda yatarken onlara bakın ve özelliklerine nazar edin. Kendinizi çok uzun süredir bağışlıyorsunuz ve sadece iyi kıyafetlerinizi, kendi etinizi ve namı bilinen duyarlı kalbinizi düşünüyorsunuz! Siz iyi vatandaşlar, siz geri çekilmiş ve saklanmış gençlik, siz saf kızlar ve onurlu kadınlar fakire, sefile, batmışa, suçlulara ve fahişelere bakın. Bakın ve öğrenin: masumiyetiniz, suçunuzdur; suçunuz yaşamınızdır.

Onların suçu zengin insanların yaşamıdır. Fakat onlar da o kadar uzun zamandır böyledirler ki artık düşünüp taşınacak kadar masum ve güzel değillerdir. Zorluk ve ruhsuzluk; bağıran bir çirkinlik, yoksunluk ve perişanlık yaratmaktadır. Refah ve ruhsuzluk; perişanlık, boşluk ve üçkağıtçılık peydah etmektedir.

Ve ikisinin de buluştuğu bir nokta, bir yer vardır: yoksul ve acınacak kadar zengin. Bu ikisi cinsel sıkıntıda buluşur. En yoksul olan, vücutları dışında satacak hiçbir şeyi olmayan genç kadınlardır. En acınası olanlar sokaklarda aylak aylak dolaşan ve cinselliklerinin nereden geldiğini ve onunla ne yapması gerektiğini bilmeyen genç erkeklerdir. Şimdilerde ne pazar ne katedral kubbesi, ne tapınak ne de cemaatin ortak evi herkes için ortak mekân değildir. Sadece güç ve paranın ikame ettiği, ruhun evde olmak isteyeceği yerde bulunan haz, tümden öylesine yok olmuştur ki bunu satmak isteyen insanlarla iğrenç vekillerini satın alması gereken başkaları var olur. Haz metaya dönüşünce, en üstte ve en altta yer alan ruhlar arasında artık hiçbir fark kalmaz ve fuhuş evi zamanımızın temsilciler meclisidir.

Ve devlet tüm bu ruhsuz saçmalık, karışıklık, zorluk ve soysuzluk ortasında düzene ve yaşamaya devam olanağı yaratmak için vardır. Okulları, kiliseleri, mahkemeleri, hapishaneleri, ıslahhaneleri ile devlet, ordu ve polisi ile devlet, askerleri, memurları ve fahişeleri ile devlet.

Ruhun ve içsel zorlamanın (içtepi) olmadığı yerde bir dış güç, sistemli bir düzenleme (regimentation), devlet vardır.

Ruh nerede ise orada toplum vardır. Nerede ruhsuzluk varsa orada devlet vardır. Devlet, ruhun vekilidir.

Bu diğer bir anlamda da böyledir.

Ve devlet – ki bundan öte hiçbir şeydir ve bu hiçbir şey olmaklığını örtmek için hilekârlıkla milliyet örtüsü ile kılıflar ve hilekârlıkla milliyeti – ki insanlar arasında hassas bir bağdır – kendisiyle hiç alakası olmayan coğrafi bir bölgeyi işgal eden ve var olmayan bir topluma bağlar.

Ruh gibi görünen ve hareket eden bir şey var olmalıdır. Yaşayan insan bir anlığına bile olsa ruhsuz yaşayamaz. Materyalistler oldukça iyi ve düzgün olabilirler fakat dünyayı ve yaşamı neyin oluşturduğuna dair hiçbir fikirleri yoktur. Ne tür bir ruh bizim canlı kalmamıza izin verir? Bir yanda çalışmamızı düzenleyen ruh ve öte yanda, gördüğümüz gibi zorluk. Bizleri bedenin ve aşağı sınıflar arasında bireyselliğin üstüne çıkartan batıl inanç, fahişe tacirliği ve alkoldür; üst sınıflar arasında bu alkol, fahişe tacirliği ve lükstür. Keza onlarla birlikte her tür ruh vardır! Onlarla birlikte! Ve bireyleri bütünlüğe, halka yükselten ruha bugün ulus denmektedir. Biyolojik topluluğun doğal zorlaması olarak ulus, kadim güzellikte ve kökü silinemez bir ruhtur.  Devlet ve ölçüsüz (outragous) şiddet ile karışan ulus suni bir kabalık ve habis bir aptallıktır – yine de ruh için yapaydır (erstaz), günümüzde yaşayan insanın müzmin zehri haline dönüşen alkolik ruhların zehirlenmesinin ruhsal muadilidir.

Sınırlarıyla devlet ve çatışmalarıyla uluslar halkın ve toplumun var olmayan ruhunun yedekleridir. Devlet düşüncesi ruhun suni bir taklidi, sahte bir yanılsamasıdır. Birbiriyle alakası olmayan, ortak bir dil ve törenin güzel menfaatleri, belirli bir bölgede ekonomik yaşam çıkarları (ve bizler bugün ekonomik yaşamın ne olduğunu gördük)  gibi toprakta hiçbir kökü bulunmayan amaçları birleştirir. Devlet, özel mülkü yöneten polisi ve tüm sınırları ve kurumlarıyla ruh ve amaç sahibi grupların sefil yedeği olarak insanlığın iyiliği için var olmaktadır. Dahası, bir sonraki adım insana sanki bir tür öz-amaçlı ve ideal bir yapı gibi, diğer bir deyişle ruh gibi görünen devlet için var olmuşlar şeklinde muamele etmektir. Ruh, eşit bir şekilde tüm bireylerin kalplerinde ve canlandırılmış bedenlerinde ikamet eden, bireylerden bağlayıcı nitelik olarak doğal zorlama ile onlardan çıkan ve birlikte birleşmelerine yol açan bir şeydir. Devlet hiçbir zaman bireyin içinde kurulmaz. Hiçbir zaman bireysel bir niteliğe dönüşmez, hiçbir zaman gönüllü olmaz. Bilakis ruhun dünyasına hükmeden merkez – ki kişinin yaşayan bedenindeki bağımsız, özgür düşünce ve özdür- yerine emir ve disiplinin merkeziyetçiliğinde yer alır. Uzun zaman önce topluluklar, kabilevi gruplar, loncalar, kardeşlikler, birlikler, toplumlar vardı ve bunların hepsi bir toplum içerisinde tabakalaşmıştı. Bugün güç, yasa ruhu ve devlet vardır.

Ve devlet – ki bundan öte hiçbir şeydir ve bu hiçbir şey olmaklığını örtmek için hilekârlıkla milliyet örtüsü ile kılıflar ve hilekârlıkla milliyeti – ki insanlar arasında hassas bir bağdır – kendisiyle hiç alakası olmayan coğrafi bir bölgeyi işgal eden ve var olmayan bir topluma bağlar. Bu cihetle devlet bir ruh ve bir ideal, anlaşılmaz bir aşkınlık olmak ister ki öyle olduğundan dolayı uğruna milyonlar kana susamış bir hevesle birbirini katleder. Devlet, birliğin gerçek ruhu kaybolup yok olduğu için getirilen ruhsuzluğun aşırı ucu, simgesidir (epitome). Yine de şunu söylemek gerekir: insanlar doğal ruhsal birliğin yaşayan gerçeği yerine bu korkunç hurafeye sahip olmasalardı, yaşam olmayan yaşamda ve bu bölünmüşlükte utanç ve yozlaşma nedeniyle boğulacakları için yaşayamazlardı; kuru bir kir gibi ufalanacaklardı.

Tavsiye Edilen Yazılar

Zamanımız işte böyle görünmektedir. Orada çağlar arasında durmaktadır. Bütün insanlar olarak sözlerimi kulaklarınızla duyuyor musunuz, bu tanımlamayı zoraki beyan edebildiğimi hissediyor musunuz? Sizin iyiliğiniz için bu korkunç şeyden bahsetmek zorunda kaldığımı hissediyor musunuz? Ve tüm bu lanet olası çevre, uzun zamandır yaşam kaidemin, hatta fiziki duruşumun ve yüz ifademin dahi bir parçası olduğundan kendimi keşfetmeye artık ihtiyaç duymadığıma dikkatinizi çektiğimi hissediyor musunuz? Benim de bu ağır yükün altında eğildiğimi, tıknefes kaldığımı ve kalbimin göğsümde çarptığını hissediyor musunuz?

Siz insanlar, her biriniz, bu zulüm altında ezilenler; sadece sesimin ve sözümün tonunun size ulaşmasına izin verin. Sessizliğimi ve ahenksizliğimi, boğucu endişemi de duyun. Yumruk elimi, duruşumun tamamının çarpık özelliklerini ve sönük kararlılığını görün. Hepsinden öte, insanların, benim gibi bunlara artık katlanamayan insanların beni duymasını, benim yanımda durmasını, benimle yürümesini istediğim için bu tasvirin yetersizliğini ve benim tarifsiz ehliyetsizliğimi kavrayın.

Çev: Nesrin Aytekin

İtaatsiz.org’un notu: Bu makale serisi Türkçede itaatsiz.org’da hakkında yayınlanmış kısa bir biyografik yazı dışında (Gustav Landauer’in Komüniter Anarşizmi – Larry Gambone) başka yazı ve eseri bulunmayan Komüniter ve mistik temayüle sahip anarşist Gustav Landauer’in “Sosyalizme Çağrı” kitabıdır. Bu eserinin şimdiye kadar kitap olarak basılması “Marksizm” hayranı bazı yobaz kafalardan dolayı mümkün olmadı. Çevirisini Nesrin Aytekin’in diliyle burada sunuyoruz. 


[1] İksion: Zeus tarafından günahları ve nankörlüğü sebebiyle alevler saçan bir tekerlek üzerinde sonsuza dek dönerek yanmakla cezalandırılan kral.(Ç.n)

Leave a reply

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.