49 Teknoloji Toplumu – Yankılar: Teknikler, İnsanlar ve İnsan – Jacques Ellul

0
131

İnsanın tekniklerce uzun kuşatılmışlığı burada biter. Yönlendiren, uygulayan veya yeni istikametlere sokan herhangi bir insan veya grubun bir komplo veya planının sonucu değildir bu. Teknik olgusu gayri şahsidir; istikametinde ilerlerken de insana yönelik olduğunu gördük. Tercih ettiği yerleri araştırırken de insanın kendisini buluyoruz. Bu insan, aynadaki insan değildir. Kapı komşumuz veya sokaktaki insan da değildir. Kendi temposunda ilerleyen teknik, onları yeniden oluşturabilmek için nesnelerini tahlil eder. İnsanın durumunda, onu tahlil etmiştir ve şimdiye kadar bilinmeyen bir varlıkta senteze ulaştırmıştır.

Hiçbir teknisyen, teknik orkestranın şefi değildir. Kesişme tamamen kendiliğinden bir olgudur, tekniğin gelişmesinde normal bir şemayı temsil eder.

Teknik, sokakta gördüğümüz insan üzerinde hiç çalışmaz. Nazizmin büyük skandalı, kendi tekniklerini Otto Schultz’a (mesleğini icra etmiş ve hayatını yüzlerce komşusu önünde yaşamıştı) uygulamaktaki yakışıksızlığıydı. Ailesinin feryatları eşliğinde zorla sürüklenerek anestezi olmadan ameliyat edildi. Struthof’un doktorları, kinizmleri ve kabalıkları nedeniyle utanılacak durumdaydı. İnsan duygularını bu denli küçümsemek, Nazilerin çarpıcı bir gafıydı. Biz daha iyisini yapıyoruz. Ağrısız ameliyat yapıyoruz. İnsan cenininin gelişim süreçlerini göstermek için ardı ardına ameliyatlar yapsak bile, bu işlemler “gönüllüler” üzerinde yapılır, hiç kimse de pek şikayet etmez. Tekniklerimizin hiçbiri canlılara uygulandığı iddiasında değildir.

Her şeyden önce bilimsel olduğu içindir ki teknik büyük uzmanlaşma yasasına uyar. Ancak uzmanlaştığı zaman etkili olabilir. İnsan örneğinde etkili olmanın çifte anlamı vardır. Tekniğin protesto rüzgarları estirmeden uygulanabilmesi demektir. Ve de, bu uzmanlaşmanın bilimsel boyutunu (ki en önemlisidir) ihmal etmemesi gerektiği anlamına gelir. Teknikler, görece sınırlı sayıdaki olayda uygulanmak üzere tasarlanırlar. Sonuçta da genel uygulama öngörülemez. Her insani tekniğin sınırlı bir hareket alanı vardır; hiçbiri insanın tamamını kapsamaz. Gördüğümüz gibi, psikolojik teknikler, eğitim teknikleri ve daha pek çokları vardır. Bunlardan her biri tek ama bir tek ihtiyaca cevap verir. Bunlardan biri uygulanırsa, bireyin şu veya bu özel alanına gerçekten tecavüz eder, ama en büyük kısım özel kalmaya devam eder. Bu nedenle protesto etmek için hiç açık sebep yoktur. Bu görece gayri şahsi teknik işlem, en rahatsız edici, dramatik ve ezici tekniklerin birdenbire insanın üzerine çöktüğü bir toplama kampları dünyasına insanı acımasızca atan işlemden çok çok farklıdır.

Nazizmin bir başka hatası, tekniklerini, terör (dehşet) uyandıracak şeytani bir maskeye büründürmesiydi. Terörün kullanımı da bir teknik olduğu için Naziler, bunu, diğer tüm tekniklerinin değişmez partneri yaptılar, dünyanın geri kalanını lüzumsuz aşırılıklarla sarstılar. Biz daha iyisini yapıyoruz. Tekniği, cerrahın aseptik maskesiyle örtüyoruz. Duygularını açığa vurmamak, eskisinin olduğu gibi, yeni tanrının da bir özelliğidir. Tek bir teknik ile onun sınırlı bir alana gözetimli uygulaması, ayrışmanın başlangıç noktasıdır. Hiçbir teknisyen, insanları kolektif veya bireysel olarak tekniğe teslim ettiğini söylemez. İnsan cenini üzerinde deneyler yapan biyo-genetik uzmanı veya izleyicisini mümkün olduğunca fazla etkilemeye çalışan bir film yönetmeni, insanı etkilediği iddiasında değildir. Birey bir dizi bağımsız parçaya bölünür. İki tekniğin aynı boyutlara veya derinliğe sahip olması sözkonusu değildir. Ne de herhangi bir teknikler kombinasyonu (örneğin propaganda ile mesleki rehberlik) insanın herhangi bir parçasına karşılık gelir. Sonuç, her tekniğin kendi masumiyetini öne sürebilmesidir. Öyleyse, insan tekine nerede ve kimin tarafından saldırılmaktadır? Hiçbir yerde, hiç kimse tarafından. Tekniğin ve teknisyenin cevabı budur. Nasıl olup da yeni teknik okulun uygulanması yoluyla insana saldırıldığının iddia edildiğini öfkeyle soruyorlar. Onlara göre, suçlamanın kendisi bile, anlayış yokluğunu ve art niyetli değilse bile yanlış önyargıların varlığını gösteriyor. Aslında, ayrı olarak alman her teknisyen, insanlığa karşı saldırgan planlarla ilgisi olmadığını öne sürebilir. Annenin rızasıyla cenin üzerinde çalışan bir biyolog, annenin hayatına veya onuruna tecavüz etmekle suçlanamaz. Sonuçta, hiçbir teknisyen tekniğini insanın tamamına uygulamadığı için, sorumluluktan sıyrılabilir, insanın dokunulmadan kaldığını ilan edebilir. Teknisyenin işlemlerine dair daha geniş bir bakış, sonuçta tamamen şüphe giderici ve yüceltici bir tablo sunar. Yaşayan ufacık bir zerrecik üzerine çalışan her teknisyen (insan denemeyecek kadar küçük bir zerrecik), daha yüce bir varlık (İnsan) adına çalışmakta olduğunu öne sürebilir. Teknisyenler çok karmaşık varlıklar değillerdir. Gerçekte, onları giderek asimile eden teknikleri kadar basittirler. Tüm insanlar teknisyen olduklarında tüm ahlaki sorunların çözüleceğini düşünürken komünistler kuşkusuz haklıdır.

Dönemleri analiz etmek ve 20. yüzyılda etkin olan tüm mitosları keşfetmek eğer “aydınlarımızın” işlerinin önemli bir parçasıysa, mitosların derinlerde ve yaygın olduklarını bu görev gösterecektir. Eleştiri yeteneklerini teknisyenlerin mitoslarına çevirdiklerinde de çok da derinlemesine araştırma ihtiyacı hissetmeyecekler. Teknisyenin mitosu. İnsandan başka bir şey değildir -sen veya ben değil, soyut bir varlık. Teknisyen şöyle der: “İnsanın mutluluğu için mücadele ediyoruz. Mükemmel bir İnsan yaratmaya çabalıyoruz. Tabiatın güçlerini tam güvenle emrine koyuyoruz ki şimdinin sorunlarının üstesinden gelebilsin”. Diğer modern mitoslar -örneğin, “ilerleme” mitosu veya “proletarya” mitosu- teknisyen için kendi meşruiyetini bulduğu soyut varlık İnsan mitosundan ölçülemez derecede daha az gerçektir. Ayrıca bu mitos, aşamayacağı bir şemayı da temsil eder; zira küçük bir ideolojisi ve az bir felsefesi vardır. Derhal sonuç doğurduğu için gönül rahatlığıyla uyguladığı yöntemlerini anlar. Teknisyen sonuçlar bekler ama gerçek maksatlar değil, sadece sonuçlardır bunlar. Sonrada bilinmeyene dalış yapar, her şeyin açıklamasını bulur ve tüm muhtemel itirazlara cevap verir: İnsan mitosu. Teknisyen ya mitosa hiç inanmaz ya da sadece yüzeysel olarak inanır. Mitos onun için hazır ve rahat bir inanışı, tüm eleştirilere cevabı temsil eder. Bir meşrulaştırmadır ama pek de bilinçli bir meşrulaştırma değil. Teknisyen gerçekten kendisini meşrulaştırmalıdır? Hiçbir şekilde suçlu hissetmez. İyi niyeti, mükemmel sonuçları yadsımaması kadar açıktır. Hayır, teknisyenin meşrulaştırmaya hiç ihtiyacı yoktur. Bilincine en ufak bir kuşku girecek olsa, cevabı tereddütlü olduğu kadar açık olur: Kendisi için çalıştığım İnsan; İnsanlıktır, Türlerdir, Proletaryadır. Irktır, yaratık İnsandır, ebedi İnsandır, hatta Sensin. Komünist terimlerle ifade edilsin ya da liberal terimlerle ifade edilsin tüm teknik sistemler nihai analizde bu soyutlamaya geri döner. Tüm teknisyenler de öyle. Teknisyenler, her halükarda, sevdikleri soyutlamanın ne olduğu veya bu teknikle teknik arasındaki ilişkinin ne olduğunu kendilerine sormaya yetecek entelektüel meraka sahip değiller. Entelektüel merakın burada pek değeri de yok. Soyutlama (İnsan), Marksist anlamda bir yan tesirdir sadece. Teknik gelişmenin doğal bir ürünü.

O halde ajite olmak niye? Bir yanda, her biri ancak kısmi eylemler yapan, bu nedenle de insanın toplam varoluşuna hiçbir tehlike arzetmeyen çeşitli teknikler var. Diğer yanda ise bir mitos (“İnsan”) var. Bu mitos bir anlama onu tanrılaştırmakta ve tekniğin insana tabi olduğunu teyid etmektedir. Daha ne isteyebiliriz ki? Ancak bir önemli nokta teknisyenlerin dikkatinden kaçmıştır. O da teknik kesişme olgusudur. Monnerot, siyasal totaliterizmi, ulusal tarihlerin çokluğu ile siyasal sistemlerin çokluğunun kesişmesi olarak tanımlamıştır. Burada bizi ilgilendiren, tekniklerin değil sistemlerin veya teknikler kompleksinin çokluğunun insanla kesişmesidir. Sonuç operasyonel bir totaliterizmdir. İnsanın hiçbir parçası bu tekniklerden özgür ve bağımsız değildir artık. Bu kesişme sinema projektörlerinin kesişmesine benzemektedir. Her biri spesifik bir renge, yoğunluğa ve yöne sahiptir; ama her biri işlevini ancak diğerleriyle birlikte yerine getirebilir. Etki, bireysel projektörler bazında tahmin edilemez, ancak aydınlatılan nesne bazında tahmin edilebilir. İnsan tekniklerinde de durum böyledir. Çok sayıda teknik insanda kesişir, her bir teknisyen de gönül rahatlığıyla kendi tekniğinin nesnesinin bütünlüğüne dokunmadığını öne sürebilir. Fakat teknisyenin görüşünün önemi yoktur; mesele onun tekniğiyle ilgili olduğu için tüm tekniklerin kesişmesi önem taşır. Herhangi bir insani tekniği tek başına ele almakla, onun insani nesnesinin değişmeden kalıp kalmadığını belirlemek imkansızdır. Mesele, ancak insanı kriter olarak kullanmakla, ancak teknik sistemlerin bu keşimse noktasına bakmakla çözülebilir. Bu nedenledir ki, insana uygulanmış olan çeşitli teknik komplekslerin bir ön sıralamasını vermek durumunda kaldım.

Her insani tekniğin diğer tüm tekniklerle ilişkili olduğunu da unutmayalım. İnsani teknikleri diğerlerinden yalıtma çabalarına karşı uyanık olalım.

Şimdi sırada iki ilave açıklama var. Birincisi, tekrar tekrar söylediğim gibi, teknik kesişme bir teknisyenin veya teknisyenler grubunun iradesiyle doğmamıştır. Hiçbir teknisyen, teknik orkestranın şefi değildir. Kesişme tamamen kendiliğinden bir olgudur, tekniğin gelişmesinde normal bir şemayı temsil eder. Teknisyenler mekanizmanın bilincinde değildirler, hatta kimi zaman onaylamazlar bile. Bazı aydınlar, kesişme gerçeğine ilişkin belli belirsiz bir bilince sahiptir ve genellikle iyimser olarak teknik hareketin tüm insana yönelik olduğunu kabul ederler. Kimi teknisyenler, bir dizi tekniği birleştirmek için gerçekten çalışıyor. Sibernetik ve psikosomatik tıp bunun güzel örnekleridir; aynı zamanda da teknik kesişme gerçeğini teyid ederler. 20. yüzyılın ortasında bu olgunun bilincine varmaya başlıyoruz.

Tam da teknik uzmanlaşma gerçeği nedeniyle, halihazırda varolan teknikleri kullanmak zordur. Oldukça uzmanlaşmış tekniliklerimiz, bulmacanın parçalarını birleştirebilmek için daha çok engel aşmalıdır. İlgili teknik işlemler bir arada pek uyum göstermiyor gibi. Ancak yeni bir organizasyon tekniğiyle farklı parçaları bir bütünde toplamak mümkün olabilecektir. Bununla birlikte, en sonunda bu başarıldığında insani teknikler çok hızlı gelişecektir. Kişiyi etkilemenin henüz gelişmemiş, tanınmamış potansiyelleri ortaya çıkacaktır. Şu an için bu imkanlar, henüz emekleme dönemlerindeki totaliter rejimlerin gölgesinde belli belirsiz seçilebilmektedir. Teknisyenlerimizin çeşitli teknikleri teorik olarak senteze tabi tutarken, sentetik bir birliğin fiilen varolduğu, insanın da bunun nesnesi olduğu unutulmamalıdır.

İkinci açıklamamız, vermeye yatkın olabileceğimiz belli hükümlerle ilgilidir. Tekniğin insana etkilerini tartışırken aceleci ve yüzeysel genellemelerden kaçınmalıyız. Fazla ajite olmamalı, insan doğasının parçalara ayrıldığını savunmamalıyız. Mistik bir kelime dağarcığı kullanmaktan sakınmalıyız. İnsanın ne olduğunu iyi anlamıyoruz. Bildiğimiz hiçbir şey de insanın karakterini kutsal, bir kısmını devrolunamaz ve kişisel ilan edişimizi yahut da yüce bir değeri olduğunu öne sürüşümüzü haklı göstermez. Bu değer varolabilir ama tanımlamaya, tabiatlarını veya yerlerini kesinleştirmeye çalıştığımız an bizi atlatır. Bu yüce değer saldırı altında mıdır? Teknik mekanizmalarca kuşatılan bireyi gözlemlediğimizde, gerçekten olumlu cevap verme eğilimindeyiz. Fakat durumu somut olarak analiz ettiğimizde saldırının geçtiği yeri, hatta neyin saldırıya uğradığını bulamayız. Bunun için bir başka referans sistemi, apriori olan ve bilimsel olmayan bir insan anlayışı gerekir. Fakat bu durumda, tekniklerin insana etkilerinden bahsederken aldığımız değişik tepkilere şaşırmamalıyız. Diğer yandan, meselenin önemsiz olduğunu söylememeliyiz. “Öyleyse saldırı altında olan nedir?” diye sormak yanıltıcı olur. İnsani açıdan değerli olan hiçbir şeyin tekniğin gelişimiyle tehlikeye düşürülmediğini göstermek amacıyla insan ruhunun kısımlarını analitik olarak sıralamak (en güncel yöntemlerin belirlediği şekilde) da aldatıcıdır. Zira, insanda analizlerimizin ve bilimsel aygıtın kavrayamadığı bir şey olup olmadığını asla bilemeyiz. Hepimiz, materyalistler bile, varolduğundan eminiz. Hareketsiz ve görülmeyen eksende olduğu için başka her şey bağımlıdır.

Fakat tekniğin insani olan her şeyin içine işlemesi ulaşılmaz merkeze ulaşmadıkça önemsizdir diyemeyiz. Bu düalizm imkansızdır, çünkü bu “merkez” soyut değildir, somut biçimde dışa vurmuştur. Eğer insan olma niteliği buna bağlıysa, eğer bu nitelik tekniğin insan bedeni ve ruhunu hırpalamasıyla değiştirilirse, gerekli olanın sağ salim kaldığını söylemeye hakkımız olmaz. Tam tersine, “kişi” denen şeyin tehlikeli biçimde zayıflatıldığına dair yığınla kanıt var. Benzer şekilde, insanda ele geçirilebilecek olan şeyin kendisinin pek çok etkinin, pek çok soysal akımın ve kolektif alışkanlığın sonucu, bu nedenle tekniğin etkisinden korkmanın anlamsız olduğunu söylemek de bir kaçıştır.

Kısmi psikolojik araştırmalar, işçilerin inisiyatif ve sorumluluktan mahrum bırakıldığını gösteriyor. Tembelleşinceye kadar “adapte” edilmişlerdir, hiçbir alanda risk alamazlar.

İnsanın kendi başına bir şey olduğu, çevresinden bağımsız bir özünün olduğu fikrini savunan pek fazla kişinin kaldığına inanmıyorum. Fakat, böyle bir görüşü savunan felsefi düalistlerin gösterdiği kayıtsızlık ile teknik dalkavukların gösterdiği kayıtsızlık arasında büyük bir orta yol vardır. İki çekince yeterlidir. Birincisi, bireyin verili bir etkiye konu oluşu gerçeği, onu bir başka etkiye teslim etme sebebi değildir. İkincisi, bireyselci bir toplumsal grubun kendiliğinden ve hafif zorlayıcı etkisi ile tekniklerin hesaplı, kesin ve etkili nüfuzu arasında bir fark vardır. Fakat burada banal, yüzeysel açıklamalara yol açan dinsel ve bilimsel önyargıların insafına terkedilmiş durumdayız. Tekniğin insani etkilerini tartışırken lehte veya aleyhte yargılar belirtmekten kaçınmak, gazetecilik klişelerinden uzak durmak için elimden geleni yaptım. Amacım, insanoğlunda yapılmakta olan değişikliklerden çok aşağı yukarı tamamlanmış olan teknik tecavüzün belirtilerini araştırmaktır.

Her insani tekniğin diğer tüm tekniklerle ilişkili olduğunu da unutmayalım. İnsani teknikleri diğerlerinden yalıtma çabalarına karşı uyanık olalım. İnsani tekniklerin diğer tekniklerin benimsenmeyen sonuçlarını telafi etmesi gerektiğini söylerken, değişik teknik alanlarını keyfî biçimde izole ediyoruz. İnsani teknikler, ekonomik, politik ve mekanik tekniklere yakından bağımlıdır; yalnızca kökenleri ve potansiyelleri dolayısıyla değil, daha çok uygulanmalara! gerekliliği dolayısıyla… Ekonomi ve mekanik, insani tekniklerin mutlaka ait olacakları bir çerçeve, bir ortam oluşturur. Bağlamı baskı altında tutmak, kuşkusuz bu teknikleri tahlil etmeyi ve rahatlatıcı sonuçları çıkarmayı kolaylaştırır. Fakat sonuçlar da tamamen güvenilemez niteliktedir. İnsan bireyinin ekonomik koşullara tabi olması ve mekanik koşulların keşfedilen araçların insan üzerinde kullanılmasına izin vermesi dışında insani tekniklerin bir varlıkları sözkonusu değildir. Bu insani tekniklerin teknik bağlamım ihmal etmek, bir rüyalar aleminde yaşamaktır. Bunu kabul etmek, gerçek dünyadaki insani tekniklerin (özgürlüğün her zaman mümkün olduğu felsefi soyutlamalar dünyasında değil) ekonomik, politik ve mekanik tekniklerce belirlendiğini algılamak demektir. Yalnızca başkalarıyla ilişkili olarak varolabildikleri için insani teknikler asla “dominant” değillerdir. Saf bir durumda izole edilemezler. Araçları, eğilimleri ve sonuçları bu diğerleriyle ilişkili olarak yorumlanmalıdır. Eğer insani teknikler diğerleriyle bir şekilde bir çatışmaya girecek olsa, kaçınılmaz biçimde kaybedeceklerdir, zira gerçek bir özü muhafaza edemeyeceklerdir. Ekonomik icapların -sözgelimi ekonomik verimliliğin- tersine gittikleri ölçüde uygulanmalarının koşullarını yok edeceklerdir. Sürekli verimlilik olmaksızın, uygulanmaları için gerekli insan, para ve zaman gelmeyecektir. İnsani teknikler bu nedenle teknik sistemin bir parçası olmaya mecburdur. Kimi yazarlarca çıkarılan güven tesis edici sonuçlar, az bir inandırıcılık taşıyor gibi. O halde açık mesele şu görünüyor: Eğer tekniğin belli yankılarını insanda görebilirsek, bu yankılar insanın teknik kuşatılmışlığının derecesini ölçmemizi nasıl sağlar?

İnsan: Bir makine. İnsana dair teknik bilgiler giderek gelişmekte. Bu bilgi onu kurtarır mı? İnsanın geleneksel, kendiliğinden faaliyetleri, şimdi tüm boyutlarıyla (amaçlar, biçimler, süreler, miktarlar, sonuçlar) inceleniyor. Bu eylemlerin ve duyguların bütünlüğü daha sonra sistematize ediliyor, şematize ediliyor. Tek tanınabilir “normal” olan bir insan tipi yaratılıyor. Sargent’in deyişiyle, ‘Teknik, bana iş, yiyecek, ev, eğitim vs’yi ne ilgilendiriyorsa onlarda hayat normlarını sağlayacaktır”.

Bireyin bu tipe mutlak şekilde uyma mecburiyeti olmadığı da elbette anlaşılmalıdır. İsterse, bu tipi adam yerine koymayabilir. Fakat bu durumda da, ikisi ne zaman rekabete girerse, o tip karşısında kendisini aşağı bir konumda hissedecektir. İnsani tekniklerimiz bu yüzden insan davranışının tamamen belirlenmesiyle sonuçlanmalıdır. İnsanı, “insan-makine” kompleksinde, geleceğin formülünde asimile etmelidir. İnsanla makinenin izdivacından gerçekten yeni bir varlık ortaya çıkar. Çoğu yazarlar, kendilerinin ortaya çıkardıklarını söyledikleri, modern toplumun makineyi insana uydurma eğtiminde ısrar ediyor. Bu adaptasyon kuşkusuz vardır ve büyük bir gelişmedir. Fakat kendi mukabilini de, yani insanın makineye tam adaptasyonunu da gerektirir. Bu sonuncu, uzak bir geleceğin meselesi değildir. İnsanın doğası şimdiden modifıye edilmiştir. Teknik, mekanik aygıtı zaten adapte olmuş bir bireye uydurmaktadır. Bu adaptasyon giderek daha kolaylaşıyor; insani teknikler koordine ettiklerinde kendiliğinden bile gerçekleşiyor.

İnsanın adapte edilebilirliği yine benim tezime karşı bir itiraz olarak öne sürülebilir. Geçmişte çok sayıda yeni duruma ve aynı derecede derin değişimler anlamına gelen çok farklı koşullara adapte olduğu için, insan teknik bağlama neden adapte olamasın ki? Bedel ödemeden uzun süre yeni koşulları mesele etmedikten sonra, kişisel hayatını şimdi niye feda etsin ki?

Bu konuda bildik bir olay da işçilerin işlerine “sabitlenmesi”dir. Araştırmalar gösteriyor ki, bir işçi montaj hattında çalışmaya başladığında sık sık belli bir kırıklık yaşar. Açıkçası böyle bir çalışma için biçimlendirilmemiştir; montaj hattı işçileri sık sık ayrılmaya yönelir veya yer değiştirmek ister. Çok asabileşirler, derin bir endişe sergilerler. Fakat geçimini kazanmak, durmadan tehdit eden işsizlikten kurtulmak için işlerine devam etmelidirler. Buldukları çalışma koşullarına kendilerini uydurmaya çalışmalıdırlar. “Sabitlenirler”. Sorgulandıklarında, memnun olduklarını söyler, değişiklik istemezler. Değişiklik fikri bile aslında gerçek korkuya sebep olabilir. Bu araştırmaların sonuçları, tüm çalışanların mutlu olduğunu gösterir şekilde yorumlanıyor. Ancak tamamen farklı bir yorum da mümkün. Yani, sürekli olarak gayri şahsi emek harcanması, işçinin topyekün kişiliğinden ayrılmasıdır yorumu. İşçi, işi tarafından şekillendirilmiş, kullanılmış, mekanize ve asimile edilmiştir. Kısmi psikolojik araştırmalar, işçilerin inisiyatif ve sorumluluktan mahrum bırakıldığını gösteriyor. Tembelleşinceye kadar “adapte” edilmişlerdir, hiçbir alanda risk alamazlar. Bu bulgular belki tüm işçiler için geçerli değil, ama şimdiki eğilimi gösteriyor. Üstelik, kolayca anlaşılabilir niteliktedirler. Neden işçilerin süpermen olmalarını istemeliyiz ki? Teknik toplumdaki herkes gibi işçiler de bir değişim korkusu kazandılar; onlar maliyeti yüksek olan işlere ihtiyaç duyarlar. Onların durumu, propagadaya tepkiyle başlayan, giderek kendini ona terkeden, onun tarafından manipüle edilerek sonu getirilen ve artık bu yardımcı kişilikten kurtulamayan adamın durumuna benzer.

Yakın zamanlara kadar, verili bir makineye işçinin adaptasyonunun uzman işçinin çok sayıda değişik makineye adapte edilebileceği anlamında aşırı uzmanlaşmayı temsil etmediğini göstermek mümkündü. Bu açıklama, bugün geçtiğimiz dönem için de belki hâlâ geçerlidir. Ancak makine daha muazzamlaştıkça ve titizlik gerektirdikçe (ki makine kavramına, organizasyonu da katıyorum) insan-makine kompleksi daha çözülemezleşir. Hipermodern uçak pilotlarının bir başka makine tipine, hatta aynı tipten bir başka makineye geçerken yaşadıkları zorluk iyi bilinir. Bu son nokta, bireyin teknik tarafından geri dönülmez biçimde şekillendirilişinin güzel bir örneğidir. Tekniğin gelişmesinde insani faktörler ne derece dikkate alınırsa, insanın kendisi de gelişmenin o derece parçası olur. Belki tabi bir rolde değil, geri dönülmez ve çözülemez şekilde eşit bir rolde. Ancak bu eşitlik, en lehte yorumlasak bile, pek de insanın kurtuluşu anlamına gelmez. İnsanoğlu, meselelerin teknik düzeninden hiç kaçamaz olur. Marksist anlamda toplumsal üst yapının ekonomik altyapıyla sahip olduğu ilişkinin aynısı, insan ile tekniğin birbirleriyle ilişkisinde sözkonusudur. Teknikleşmiş insan, teknik altyapıya ilişkin olarak, kelimenin tam anlamıyla artık yoktur.

Teori daha da ileri götürülerek, insan-makine kompleksinde insanın bir anlama belirli felsefelerde ruhun bedenle ilişkisindeki rolü oynadığı söylenebilir. Ancak, J.M. Lahy’nin uzun zaman önce “Bu insanın, kendi yaşayan varlığının bilincine varmak için giderek daha az zamanı olmayacak mıdır?” diye sorarken söylediği gibi, bunun tersi daha doğru gibi. Kuşkusuz, insan makineyi yönlendirmeye devam edecektir, ama ancak kendi bireyselliği pahasına.

Tavsiye Edilen Yazılar

İnsanın adapte edilebilirliği yine benim tezime karşı bir itiraz olarak öne sürülebilir. Geçmişte çok sayıda yeni duruma ve aynı derecede derin değişimler anlamına gelen çok farklı koşullara adapte olduğu için, insan teknik bağlama neden adapte olamasın ki? Bedel ödemeden uzun süre yeni koşulları mesele etmedikten sonra, kişisel hayatını şimdi niye feda etsin ki? Teknik adaptasyon kuşkusuz yeni bir insan tipi doğuracaktır, ama bu tip neden lanetlenmelidir ki? Son birkaç yılda hayli revaçta olan teoriye benim cevabım, insanın gerçekten olağanüstü bir adaptasyon kapasitesine sahip olduğu ama bu kapasitenin çok değişik sonuçlar doğurduğudur. Bazı Tierra del Fuego yerlileri, Cape Horn’daki hayata uyum göstermede başarılı oldu. Ancak, bunların çok arzu edilir bir insan tipini temsil ettikleri kolay kolay söylenemez. Genel bir insan adaptasyonu olduğuna hiç kuşkum yok, ama somut olarak insanı ilgilendiren şeylerde sonuçlarının mükemmelliğinden pek emin değilim. Bir imaj ve soyutlama olarak varolmanın dışında bir varlığı olmayan ideal İnsan’dan çok daha fazla gerçekten varolan gerçek insana ilgi duyduğumu da eklemem lazım.

İdeal İnsan, her tür büyüklüğü teskin edici soyutlamalarla hafifleten bir kaçıştır. Nazilerin bu ideale ilişkin imha kamplarında (milyonlarca önemsiz numuneyi yoketmiştir bu kamplar) neler yaptıklarını hatırlamalıyız. İçinde yaşadığımız evrensel toplama kampında bu erdemli ideale ilişkin aynı hatayı yapmaktan kaçınmalıyız. Önemli olan İnsanın adapte olabilirliği değil, insanların adapte olabilirliğidir. Çözümü, Türlerin ölümsüz ruhunda değil, belki ölümsüz olan kendi bireysel ruhlarımızın konulmasında bulacağız. Kendi kişisel adapte olabilirliğimiz sınırlıdır. Bildiğimiz insanların hiçbir şekilde yaşayamayacağı koşullar vardır. Örneğin, ilave işkenceler olmadığı zaman bile toplama kamplarında yaşayamazlar. Gerçekten varolmaya devam edebilecekleri koşullar vardır, ama onları özellikle insan yapan her şeyin kaybıyla. Bu bağlamda, hayvan düzeyine dehşet derecede yakın (hatta hayatın kimi boyutlarında hayvandan daha aşağıdaki) belirli kabileleri aklımıza getirelim. Yalnızca Nazi işkence aygıtını ya da savaş zamanında ordu saflarında sıradan insanların yaşadığı aşağılanmayı düşünmemiz yeterli. Bu örneklerin ışığında, insan-makine kompleksinde ne gibi bir adaptasyonun olacağını sorabiliriz. Psiko-teknisyenler, herkes için adaptasyonun mümkün olmadığını kabul ediyorlar. Tamamen teknikleşmiş bir dünyada hiç yeri olmayacak bütün insan kategorileri olacaktır, çünkü genel adaptasyon gerekecektir. Adapte olabilecekler öylesine titizlikle adapte edilecekler ki komplekste hiçbir oyun mümkün olmayacaktır. Bununla birlikte, insanla mankenin tam birleşmesinin adaptasyonu acısız yapma avantajı olacaktır. Bu süreçte hayatta kalan bireylerin teknik etkinliğini de yeniden sağlayacaktır.

Şimdiye kadar adaptasyon maddi etkileşimin ürünü olmuştur; bunun gerektirdiği gevşeklik, elverişsizlik ve aşırılıkla beraber. Ancak gelecekteki adaptasyon, “biyokrasi” denen katı bir sisteme göre hesap edilecektir. Bu sistemden kaçış imkansız olacaktır, zira insana dair yoğun bir bilimsel anlayışla tasarlanacaktır. Bireyin bundan böyle bilince ve erdeme ihtiyacı olmayacaktır; manevi ve zihni donanımları biyokratın kararlarına bağlı olacaktır. Şu an için bu yeni insanın nasıl bir şey olacağına dair az bir anlayışımız var. Varlığıyla teknisyen bize bir ipucu sunuyor, ama kesin olmayan bir ipucudur bu. Teknisyen hâlâ kendiliğindenlik unsurlarını koruyor. Ancak, bu yeni insanın ortalama modern insana göre ne kazanacağını, ne kaybedeceğini sezebilecek durumdayız.

Leave a reply

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.