55 Teknoloji Toplumu – Nihai Çözüm – Jacques Ellul

0
52

Yerinde bir soru ortaya atılmakta: İnsanın maneviyata dönük çabalarını teknik neye dönüştürmüştür? Bu sorunun bir cevabı, tekniğin eylem tekeline sahip oluşudur. Teknik araç tarafından aracılık edilen ve sansürden geçirilenler hariç hiçbir insani faaliyet mümkün değildir. Teknik toplumun büyük yasasıdır bu. Düşünce veya irade, ancak ifade biçimlerinde teknikten ödünç almak suretiyle gerçekleştirilebilir. En basit bir girişimin bile orijinal ve bağımsız bir varlığı olamaz.

Farzedin ki devrimci bir kitap yazacağız. Yayınlanacaksa, kitap yayıncılığının teknik organizasyonu çerçevesine girmelidir. Hakim bir kapitalist teknik kültürde, kitap ancak bir kazanç sağlayacaksa yayınlanabilir. Bu nedenle, birtakım insanlara hitap etmeli, onun için de satılacağı halkın gerçek tabularına saldırmaktan kaçınmalıdır. Burjuva yayıncı Lenin’i yayınlamayacaktır. Devrimci yayınevi de Paul Bouget’i yayınlamayacaktır. Zamanımızın gerçek dinine, yani teknoloji toplumunun başat güçlerine saldıran bir kitabı ise kimse yayınlamayacaktır. Yazılarını yayınlatmaya çalışan her yazar, potansiyel yayıncılarca ortaya konulan belli çizgilere uymak durumundadır. Konusunda ve formatında bunlara uymayan bir yazının şansı yoktur. Teknik yayıncılık organizasyonundaki en temel düzeydeki durum budur. Bir adım ilerde de adı “yeniden yaz”a çıkmış sisteme rastlıyoruz.

Eğer yayıncılık sistemi devlet mülkiyetindeyse, devrimci literatürün yayını dikkate bile alınmaz.

Eğer yayıncılık sistemi devlet mülkiyetindeyse, devrimci literatürün yayını dikkate bile alınmaz. Tüm bunlar, görünürde düşüncenin yayılması için devreye sokulan teknik güçlerin pratikte kuşa çevirmeye yolaçtığı anlamına geliyor. Aynı şey, özel kapitalizm veya devlet kontrolü altındaki radyo /TV yayıncılığı için de geçerlidir. Kapitalizmin yayıncılık özgürlüğüyle eşanlamlı olduğunu veya devletin buna sahip olmasının insanileşmek anlamına geldiğini öne sürenlere katılmaya imkan yok.

Elbette ki, pornografi, ateşleyici devrimci manifestolar, yeni ekonomik ve siyasi doktrinler de dahil her şeyi yazabilir, öğretebiliriz. Fakat bunlardan herhangi biri genel toplumsal düzeni (bu düzen kendini dünyanın her ülkesinde ilgili halkların ezici çoğunluğunun desteğiyle kurmaktadır) çökertmede gerçek bir etki gösterir göstermez, derhal teknik iletişim kanallarından dışlanırlar. Crozier’in haklı olarak belirttiği gibi, “Aydının zor bir hayatı vardır. Ancak iletişim kurarak yaşar, ama onlar olmadan yaşayamayacağı araçlardan yoksun bırakılmıştır”. Aydın, çeşitli tekniklerin taleplerine tabi basit bir sözcüye dönüşmüştür. Wiener’e göre, entelektüel hayatın modern dünyada tedricen temizlenmesinin nedeni budur. Wiener’in deyişiyle, bugünkü iletişim yöntemleri çok geleneksel olduğu için belirleyici bir değeri olmayanın dışındaki tüm entelektüel faaliyeti dışlamaktadır.

Aynı şekilde teknik, gelişmeye başlayan tabiat sevgisini de kontrol etmektedir. Bir kamp gezisindeki yalnız şehirli, teknik kaderinden bir an için kaçar. Fakat, yalnız kampçının kalabalığı artırdığını, kırsal bölgeleri dolup taşırdığını, ormanları ateşe verdiğini ve başka belalara sebep olduğunu düşünün. Ya “para ödeyen” misafirleri rahatsız ederse ya da özel mülkiyete veya avlanma bölgelerine tecavüz ederse? Bu durumda kamu çıkarı vardır, teknik müdahale eder; çok sayıda insanın söz konusu olduğu yerlerde şaşmaz şekilde yaptığı gibi. (Tersine, teknik, çok sayıda insan sözkonusu değilse, hiçbir şeyin olmadığı bir kültür yaratmakta). Müdahale bu durumda bir idari polis tekniği biçimini alır. Kuralları olan mecburi kamp alanları kurulur. Kampçı ruhsat taşımaya zorlanır; sabık serbest bireysel karar eylemi tümüyle teknik bir mesele haline gelir.

Bir kişi siyasal eylemle uğraştığında uygun bir teknik mekanizma harekete geçirilir. Bir kitle olgusu olarak hariç siyasal eylem artık mümkün değildir, “uğraşmak” da bir kolektiviteye katılımı varsayar. “Siyaset oynayacak” araçları emrinde bulunduracak derecede müreffeh olan bir tek kolektivitedir. Tekniğin nitelikten ziyade niceliğe öncelik verdiği bir dünyada sadece bir kolektivite kendini hissettirebilir. İnorganik bir kitle yetersiz olacağından, kolektivite optimal biçimde (bunun bütünlük, disiplin ve taktik esneklik yolunda ima ettiği her şeyle) organize edilmelidir. Bunlar, teknik organizasyonun teknik alanıdır. Doğruca, monolitik siyasal partilerin -ki sadece bunlar başarıyı umut edebilirler- oluşumuna yolaçtığı bir gerçektir teknik organizasyon. Teknik bir kere daha kendi tunç yasasını bireysel kalbin cömert çabalarına dikte eder.

Mümkün olduğunca farklı alanlardan seçilen bu kısa örnekler, bugünkü her insani girişimin kendini ifade edebilmesi için teknik araçları kullanması gerektiğini açıkça ortaya koymaktadır. Bu teknik araçlar, girişimi fiilen “sansürler”. Bir kere, teknik ifadeye elverişli olmayan şeyleri taramadan geçirir. Girişim, teknik toplum için hiçbir önem taşımayan hepten özel bir mesele olarak kalır. İkinci olarak, teknik araçlar katı bir konformizmi zorlar. Girişim, en düşük ortak paydaya indirgenir; fiilen kuşa çevrilir. Teknik sansür ile bireyin iddia edilen “anarşik manevi girişimlerinin karşılıklı etkileşimi, otomatik olarak, teknik toplumun büyük yasasını formüle ederken Dr. Goebbels’in arzu ettiği durumu doğurur: ‘Toplumsal düzeni değiştirecek hiçbir şey yapmadığın müddetçe, kurtuluşunu bildiğin şekilde aramakta serbestsin’”. İstisnasız tüm teknisyenler bu özdeyişle hemfikirdir. Tabi ki toplumsal düzenin her yerde esasen özdeş olduğu kabul edilmektedir. Demokrasiden komünizme ve faşizme değişiklikler, sadece yüzeysel bir olguyu ifade etmektedir.

Mitos, psikolojik bir temeli öngörür. Yani insanların sistemlere, bu sistemler de insanlardaki “doğru” bir şeye tepki verdiği için bağlandığını öngörür. Fakat bu doğruluk çok özgün değildir, çünkü çok farklı insan tipleri buna bağlanmaktadır.

İnsanın maneviyat arayışını tekniğin nasıl dönüştürdüğü sorumuza ilişkin ikinci bir cevap, coşkulu dürtülerin ve insan ruhu olgusunun mukadderatının incelenmesini içerir. Coşku olgusunun toplumun teknikleşmesiyle orantılı olarak çoğaldığını görmek zor değil. Modern toplumda önemli bir rol oynar bu coşkular, ama onlara genelde verilen rolü değil. Nedenler olarak değil, etkiler olarak işlev görürler. Örneğin, komünizm ve faşizmin, daha sonra kendi halkları üzerine empoze ettikleri tüm bir örtüden bir mistiklik yarattığına; büyük bir rüzgar torbasını patlatmak suretiyle dünyayı bununla “ayarttıklarına” inanmak çocukça birşeydir. Öte yandan ise Rusların ruhunun ve Almanların ruhunun doğal olarak bu sistemlere “yatkın” olduklarını söylemek kolaydır. Bu durumda, İtalyan -şimdi de Yugoslav ve Çin- ruhunun da benzer şekilde yatkın olduğunu savunmak zorunda kalırız. Mitos, psikolojik bir temeli öngörür. Yani insanların sistemlere, bu sistemler de insanlardaki “doğru” bir şeye tepki verdiği için bağlandığını öngörür. Fakat bu doğruluk çok özgün değildir, çünkü çok farklı insan tipleri buna bağlanmaktadır. Ayrıca, mistik sistemler diktatöryal rejimlerin keyfi oluşumları değildir. Ne de güçlü olanın delice iktidar arzusunun sonucudur. Hiçbir “popüler hareket onları ortaya çıkaramaz”; gereklilikler, insanın kendiliğinden mistik kapasitesini çok aşar. Bildiğimiz toplumun ortaya çıkışının gerçek nedeni, mistik veya ruhsal değil, teknik niteliktedir.

Bununla birlikte, açık amaçları tekniğin azami kullanılması olan toplumlarda coşku olgusuna rastlandığı da bir gerçektir. Coşkunluk (vecd hali, kendinden geçme), burada, bir neden olarak değil, teknik toplumun bir sonucu olarak meydana gelmektedir. Daha spesifik olarak, toplumun teknik seviyesinden ziyade teknik toplumun temposunun artışının bir fonksiyonudur. Uzun bir süre, tekniğin ahenkli bir toplum, dengeli, mutlu ve spesifik problemleri olmayan bir toplum doğuracağına inanılıyordu. Bu toplum, kendini dertsiz bir ticaret ideolojisine dayalı bir kolay üretim ve tüketim hayatına teslim edecekti. Bu burjuva sükuneti modeli, tam olarak teknolojinin takıntılarına denk düşer gibiydi. En iyisi rahatlıktı, ideal tip de kapitalist İsviçre veya sosyalist İsveç’ti. Teknik açıdan en ileri toplumların aniden savaşa ve karşılıklı tahribata sürüklenmeleri, burjuvazi için şiddetli bir uyanıştı. Bir sapma mıydı? Pek değil. Tekniğin rahatlık değil güç demek olduğu unutulmuştu. Burjuva ülkeler teknik sistemlerini, bu sistemler düzenli büyüme imkanlarını tamamen kullanıncaya dek rahat bir tempoda geliştirmişlerdi. Daha sonra, hızlanan temposuyla teknoloji işi üstlendi. Küçük uluslar yetişemiyorlardı. Büyük teknik ülkeler de gevşek tempolarını ister istemez terk etmek ve kendilerini teknik toplumun gerçek temposuna uydurmak zorundaydı. Sonuç, aheste burjuva mantalitesi ile bizim savaş adını verdiğimiz tekniğin patlayıcı temposu arasındaki o orantısızlıktır. Bu coşkunluğun bu yan ürünü belirli bir mistikliktir. Nazi veya komünist mitosuyla tam da aynı özellikleri sergileyen Amerikan mitosu doğmuştu. Ancak, hâlâ spontane bir aşamada bulunması bakımından farklıdır bu. Henüz teknik olarak organize edilmiş, kullanılmış veya geliştirilmiş değildir.

Ülkenin gerçek teknik seviyesi ne olursa olsun, teknik hızlanma kendim gösterir göstermez, mistik de kendini gösterir. Teknik bakımdan geri ülkeler bile, modern teknikleri benimsemeye karar verir vermez bunu yaşarlar. Yeni olan ne varsa alıp kendi sistemlerine kattıklarında Nazi ve komünist toplumlar da öyle. İsviçre veya Fransa gibi kendilerini teknik hızlanmaya teslim edemeyen veya etmeyen daha gevşek toplumsal gruplar, bu olguları göstermiyor.  Teknik organizasyonunda bir gelişme seviyesine ulaşmış bir ulus, bazen bu gelişmeyi hoşgörülemez bulur. Böyle bir faktör, muhtemelen İsveç’te Aralık 1956’da baş gösteren şaşırtıcı “amacı olmayan savaşkanlık” coşkusunun nedeniydi. Çok mükemmel bir evrende insanoğlu, insan doğasının en derin dürtülerini açığa çıkarmanın uygun bir yoluna sahip değildir. Bu örtük güçler hep vardır ve mükemmel teknik sınırlamalar henüz tam olarak başarılamadığı ölçüde ortaya çıkma eğilimindedir.

Teknik topluma entegre olan bu nitelik, önce sahip olmadığı zorlayıcı bir yoğunluğu toplumdan alır. Mekanik bir karaktere de bürünür. Teknik tarafından organize edilen, merkezileştirilen ve yaygınlaştırılan coşkunluk olgusu, ancak bu ilişkiye yürütebilecek bir mekanize karizmayla ilgili olabilir.

Bu gözlemler, Roger Caillois’in sosyal mekanizma ne derece sınırlayıcı ise ilgili coşkunluk olgusunun da o derece abartılı olacağı şeklindeki açıklamasını teyid ediyor. Teknik tarafından bir topluma empoze edilen sınırlamalar, dini enerjinin açığa çıkarılabileceği yolları azaltıyor. Teknik olmayan bir toplamda ruhi enerjinin kanalize edilebileceği pek çok yol vardır. Fakat teknik bir toplumda sadece bir yol vardır. Teknik sınırlamalar diğer tüm ikincil hedefleri ortadan kaldırır. İnsani ruhi enerjiler yoğunlaşır, hiç “sızma” da yoktur. Sonuç, eşine rastlanmayan yoğunlukta ve sürede coşkunluk olgusudur. Bugünün teknik toplumunda, geleneksel olarak karşıt olan sihirli ve mistik eğilimlerin hepsi karşılıklı olarak teknik tarafından tatmin edilmekte, böylece de bir yapılmaktadır. Teknik, sahip olma ve egemen olmaya yönelik mistik isteği tamamen tatmin eder. Makineler çok daha iyi neticeler verirken manevi güçleri çağrıştırmak gereksizdir. Ancak teknik, aynı zamanda mistik olguları de teşvik eder, geliştirir. Sözgelimi bireyin bir ideolojiyle özdeşleşmesi için gerekli olan öze kaçınılmaz yabancılaşmayı teşvik eder. İnsan ister bir baba figürüyle isterse bir soyutlamayla özdeşlesin bu özdeşleşme, istisnai bir karizmatik niteliğin kabulü tarafından teşvik edilmektedir. Teknik topluma entegre olan bu nitelik, önce sahip olmadığı zorlayıcı bir yoğunluğu toplumdan alır. Mekanik bir karaktere de bürünür. Teknik tarafından organize edilen, merkezileştirilen ve yaygınlaştırılan coşkunluk olgusu, ancak bu ilişkiye yürütebilecek bir mekanize karizmayla ilgili olabilir. Bu karizmatik donanım, geleneksel olarak kahramanların özelliği olmuştur. Bugünse öyle donatılanlar, “emeğin kahramanlarıdır”.

Bu coşkunluk olgularının büyük ölçüde en fazla teknikleşmiş toplumlarda gelişmiş olmasının hiç de tesadüf olmadığını belirtmeliyiz. Bu olguların artmaya devam edeceği de beklenmelidir. Bu durum, insanlığın yeni dininin tekniğe tabi olmasından başka bir şeye işaret etmez. Önceleri teknik ile dinin birbirlerine zıt olduklarına, tamamen iki farklı dönemi temsil ettiklerine inanılırdı. Tümüyle materyalist bir toplumun gelişmesiyle birlikte bir yanda makine ile ekonomi arasında, diğer yanda da din, sanat ve kültürün ideal alanı arasında bir mücadelenin kaçınılmaz olduğu savunuluyordu. Fakat böyle son derece basit bir anlayışı artık savunamayız. Coşku, tekniğin dünyasına tabidir ve onun hizmetindedir. En önemli seviyede teknik, insanın anarşik ve anti sosyal dürtülerini topluma entegre eder. Bu dürtüler etkilerini ve yayılmalarını tamamen devreye sokulan teknik araçlar sayesinde elde eder. Teknik araçlar olmaksızın tamamen etkisiz kalacak olan insan ruhunun coşku olgusu, tüm dünyada kullanılmaktadır.

Coşku olgusunu etkileyen teknik araçlar, belirli cesur ifade yeniliklerini teşvik eder. Örneğin, sinemanın olağanüstü sanatsal yeniliğini düşünün. Ancak, teknik gerçeğinin fiilen sanat ve düşüncenin toplumsal çerçevede topyekün içerilmesini (ne kadar devrimci olurlarsa olsunlar) gerektirdiği hatırlanmalıdır. İnsani dürtüler, iyi tanımlanmış sınırlar içinde tutulur ve propagandanın, kazanç peşinde koşmanın, sözleşme yükümlülüklerinin vs. konusu olurlar. Teknik aygıtın muazzam boyutu, “ödülü” (kapitalist dünyada para, komünist dünyada güç ve yetkiyi) kaçınılmaz olarak temel kaygı haline getiriyor. Bununla birlikte, bir araç olarak teknik coşkulu tepkilerini daha önce hiç mümkün olmadığı şekilde ifade etmesi için bireyi teşvik ve temin eder. Kendi kültürünün, hatta nefretinin eleştirisini ifade edebilir. En çılgın çözümleri teklif etmesine imkan tanınır. Buradaki büyük kural, bir toplumu yapmak için her şeyin gerekli olduğu, hatta teknik toplumu oluşturmak için isyanın bile gerekli olduğudur. Bunun abartma olmadığına inanıyorum. Örneğin, Sovyetler Birliği’nde resmi olarak Sovyet siyasal sistemi ve idaresinin eleştirine ayrılmış bir dergi olan Krokodil’de bilinçli şekilde organize edilir. Eleştirinin dile getirilmesine izin verilir, çünkü bastırılması çok daha feci olur. Ancak hiçbir ciddi sonucunun olmaması, ya da daha iyi bir ifadeyle, devletin gücü için hiçbir ciddi sonuç olmaması koşuluyla izin verilir. Aslında teknik aygıt, bunu, en şiddetli insani coşkuyu kendi içinde sınırlayarak ve okuyucu yurttaşların manevi ihtiyaçlarını tehlike olmadan ve kendisi için küçük bir maliyetle tatmin ederek sağlar. Okuyucunun herhangi bir yazarın taraftan olmasının bir tehlikesi olduğu varsayılmamalıdır. Sartre, okuyucularının olduğundan, ama halkının olmadığından şikayet eder. Bunun için belli karmaşık nedenler verir; bunların bir kısmı doğru bile olabilir. Fakat, yayıncılığın teknik koşullarının mutlaka böyle bir sonucu gerektireceğini görmüyor ya da görmek istemiyor. Sartre, elbette ki yalnız değil. Şikayetleri uzun bir geleneği yansıtıyor. Kültürü lükse dönüştüren teknik, pek çok kültür biçimini okuyucunun emrine koyar, ki hiç biri diğerinden daha önemli değildir. Müşteri, dilediği çiçeğe konan kelebeğe dönüşür. Sartre, Fransız yazarlarının on binde birini temsil eder ve yirmi bin okuyucuya ulaşır. Fena değil. Fakat bu şartlarda gerçek bir okuyucu topluluğuna sahip olmak zordur. Teknik, yazar ile okuyucuları arasında bir perde koyar. Sihirli şişeden minyatür havai fişekler çıkar, isyan değil. Matbu malzemeler sağanağı içinden birkaç sayfa, bir kelebeği asla devrimci yapmayacaktır.

Bir plastik bomba gibi topluma sokulan Henry Miller’in erotik barut fıçısı, cinsel hayatı engellenmiş, çalışma koşullarına, evine ve siyasal hayata öfkeli bir okuyucu bulur. Onda bir isyana susamışlık yaratmıştır bu durum. Susamışlığının Miller tarafından güçlü bir şekilde ve çok iyi ifade edildiğini görür. Pornografi unsuru, hayallerini açar ve bastırılmış ihtiyaçlarını tatmin eden bir erotik çılgınlığa sürükler. Ancak, bir insani isyana itmek şöyle dursun, Miller’in kitabı, potansiyel devrimciyi hayal ederek tatmin eder. Aynen cinsel eylemin cinsel arzuyu dindirmesi ya da cazın zencilerin acı özgürlük arzusunu yatıştırması gibi.

Tekniğin neden olduğu düşünce ve eylemin tamamen ayrılması, başka alanlarda görünen ve tartışmış olduğumuz bir olguyu yeni bir görünümde meydana getirir. En iyi fikirlerin bile manevi etkinlikten yoksun olması olgusudur bu. Bu, fikirlerin teknik çerçeveye asimile edilmesinden başka bir şey değildir. Bu asimilasyon, fikirleri maddi olarak etkinleştirirken manevi olarak değersizleştirir. Fikirlerin halk üzerinde kayda değer bir etkisi olmadığı anlamına gelmiyor bu. Büyük etkileri vardır, ama yaratıcılarının istediği etkiler değil. Bir plastik bomba gibi topluma sokulan Henry Miller’in erotik barut fıçısı, cinsel hayatı engellenmiş, çalışma koşullarına, evine ve siyasal hayata öfkeli bir okuyucu bulur. Onda bir isyana susamışlık yaratmıştır bu durum. Susamışlığının Miller tarafından güçlü bir şekilde ve çok iyi ifade edildiğini görür. Pornografi unsuru, hayallerini açar ve bastırılmış ihtiyaçlarını tatmin eden bir erotik çılgınlığa sürükler. Ancak, bir insani isyana itmek şöyle dursun, Miller’in kitabı, potansiyel devrimciyi hayal ederek tatmin eder. Aynen cinsel eylemin cinsel arzuyu dindirmesi ya da cazın zencilerin acı özgürlük arzusunu yatıştırması gibi. Cazın evrenselleştiğini belirtmiştik. Nedeni açık: etraflarındaki demir zincirler daha bir sıkılaşırken seslerinin kışkırttığı bir özgürlük yanılsamasıyla tatmin olan insanların müziğidir. Aynı mekanizma, Krokodil okuyucusu üzerinde de çalışmaktadır. Hoşnutsuzluğunun kendisinin yapabileceğinden daha iyi ifade edildiğini gören okuyucu, en azından bir süre için hayali olarak resmi bir isyanla tatmin olur, eleştirmeyi bırakır… Fakat o süre geçtikten sonra da gelecek sayıyı almış olacaktır.

Tekniğin sonucu olarak bu hayali çareler yerel değil evrensel olgulardır. Teknik az sayıdaki insanın isyanını dağıtır, böylece de milyonların isyan ihtiyacını yatıştırır. Aynı şey, en temel insani dürtülerdeki hayal kırıklığına duyulan tepki olarak yüzyılın başından beri ortaya çıkan tüm “hareketler” için söylenebilir. Fakat sürrealizm, gençlik pansiyonları, devrimci siyasal partiler, anarşizm gibi toplumsal hareketlerin bu yüzden başarısız olduğu öne sürülebilir mi? Özgürlük ve adaletin koşullarını yeniden yaratma veya insana gerçek bir cinsel veya entelektüel hayatı keşfetmeyi sağlama şeklindeki amaçlarını yerine getirememeleri bakımından başarısız olmuşlardır. Ancak bir başka açıdan tümüyle başarılı olmuşlardır. Sosyolojik entegrasyon işlevini yerine getirmişlerdir. Teknik araçlar öylesine önemli, başarması ve yönetmesi öylesine zordur ki, onlara eğer bir grup, bir hareket veya kuruluş varsa sahip olmak daha kolaydır. Böyle hareketler hakiki dürtülere, geçerli duygulara dayanır ve birkaç kişiye aksi taktirde kendilerine kapalı olacak ifade biçimlerine erişim imkanı sağlar. Ancak asli işlevleri, milyonlarca başka inansın sahip olduğu bu dürtü ve duygulan teknik topluma entegre edecek hayali aracılar olarak hareket etmektir. Sosyolojik karakterleri burada yatar. Belirli derin coşku, içgüdü ve dürtüler aksi taktirde teknik toplumun yetkisinden kurtulur, ona bir tehdide dönüşür. Bugünün varoluşçuluğu, yenilenmiş bir Marquis de Sade veya küçük pornografik dergiler biçimindeki gibi hareketler, teknik bir çevre için sosyolojik bir gerekliliktir. Temel insani dürtüler karmaşık toplumsal sonuçlan bakımından kestirilemezler. Fakat onları entegre ve kontrol eden “hareketler” sayesinde teknik topluma zarar verecek güçleri yoktur, bu nedenle de entegral bir parça oluştururlar. Bu hareketler, iyi tanımlanmış ama tamamen gayri ihtiyari bir fonksiyon icra eder. Çalışmaları irade ve arzudan bağımsız cereyan eder. Etkilerini hiç kimse de önceden hesap etmiş değildir. Andre Breton ve Henry Miller, bunların üstlendikleri sosyolojik işlev açısından masumdur. Onlara ancak, teknik toplumda bu hareketlerin konum ve işlevlerine ilişkin açıklık yokluğu nedeniyle sitem edebilirsiniz.

Tavsiye Edilen Yazılar

Tüm devrimci hareketler, gerçek şeyin hicvedilmesidir. Ama, perde gerisindeki Makyavelistlerin faaliyetlerine atfedilmemelidir bu. Bu olgu, insani tekniklerle temel insani içgüdüleri ifade etmeye çalışan sosyal hareketlerin etkileşiminde doğal bir görünüm sergiliyor. Bu tahlilimiz, pasifizm, komünizm ve barış ve toplumsal adaleti temin etmeyi amaçlayan çeşit çeşit hareketler için de tekrarlanabilir. Hepsi aynı kalıba girer, aynı işlevi icra ederler. İnsani isyanı ifade ettikleri için bazıları diğerlerinden daha hakiki ve “doğrudur”. Saldırgan içgüdülerin dişlerini çekmede, onları teknik topluma entegre etmede daha başarılıdır. (Dinlerden bahsetmediysem, artık isyanı ifade etmedikleri içindir. Dinler, uzun zamandan beri entelektüel ve sosyolojik biçimlerinde entegrasyonu yaşamışlardır). İçgüdülerin ve manevi unsurların da bu insani teknikler marifetiyle nihayet entegrasyonuyla teknik toplumun yapısı tamamlanacaktır. Evrensel bir toplama kampı olmayacak bu yapı, çünkü hiçbir vahşet suçu olmayacak. Her şey düzenli olacağı için anlamsız görünmeyecek; insani tutkunun lekeleri kromun parıltısı içinde kaybolacaktır. Kaybedecek veya kazanacak daha başka bir şeyimiz olmayacak. En derin içgüdülerimiz ve en gizli tutkularımız, tahlil edilecek, yayınlanacak, kullanılacak. Kalbimizin hep istediği şeylerle ödüllendirileceğiz. Toplumun teknik gereklilikteki büyük lüksü de, faydasız isyanın ve boyun eğen bir gülümsemenin primini bağışlamak olacaktır.

Leave a reply

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.