“iz” ve “vurgunların eşiğinde” – Ahmet Ateş (Şiir)

0
97

vurgunların eşiğinde

Bu yurdu bilemezsin ey kutlu çocuk

yokluklar içinde her mevsim açan

kahır çiçeklerini

hüznün neşterlediği güzel düşlerimizi

öte yakaya geçmedin ki hiç

bir sürgün gibi

sırtlayıp korkuları kaçak gidişi

tek tek düşerken yanındakiler

yürek rahatlıklarını görüp insancıkların

kahırla terk etmedin ki bu toprakları

seni asla bırakmayacak görüntüleri

nakşederek gözlerine son kıyılarda.

Ayıramazsın günlerin olanca kirletilişlerini

aynalar gülmez bir daha gözlerine

yüzün sanki sokağınızdan geçen tanış biri

iç yakan bakışlar ele vermez kendini aynalarda

insanın kıyıcılığı mı

kendi sahillerimizden uzaklaştığımız bir koşu

kıtalar geçmiş boz gemilerin

gökyüzüne uzalı liman yorgunluğu

kadar bir sağırlaşma

bir vursan da duymazlık

ideolojik bir işgalin şaşkınlığı mı bu

inadı direnmeden terk edişimiz.

Yola çıktın yıldızlar gökte titrerken

sarı dikenlere değdikçe alaca ışık

yüreğin mi üşüdü hışırtıların esintisiyle

dönme artık isyanlar başlamışken içinde

yoksa darağaçları kurulur, çığlıklar uyandırır

tutukluları yine

belki yalnızca tutukluları geceleri

korkuyorsun, üşütüyor sabah güneşi bedenini

işte yine güldün, dalgınlıktan olmalı

bir unutuştan

sevdin bu durumu

yenilgilerde gülebilmeyi

ölümlerde bile ey kutlu çocuk.

Bense bir yabancıyım kendime

gizlice seyrettiğin

aynalar bana gülmez

gece beni de ürkütür, yalnızlık üşütür

içli türküler nedense ey kutlu çocuk

bozkırı, sıcak altında kalmış ipince

su arklarını

çatlamış toprakları hatırlatır bana

sonra hayaller sıralarım öte yaka üstüne

senin hayallerini de ey kutlu çocuk

senin hayallerini de.

Sıradan biri gibiydin ilk gördüğümde

meraktı gözlerinden

yüzümde saklı bilmecelere takılan

böğürtlenler, ellerin, parmaklarını boyayan hoşluk

önümde uzanan bir deniz

suçluluk duygusu mu bağladı ellerini

neden durdular, korku, mor

martıların kıyamet haberleri

kaç gün geçti

ayak izlerine basarak yürüdüğün zamandan

dalgalar çocukça bir yarıştalardı

yağmur başladı birden

kalın bir kemer düştü denize

iyi ki çabucak kaçıverdin benden

yalnızlık bir veba ey kutlu çocuk

insanı insandan ayıran

kül fırtınaları seyretmemelisin

işin değil mevsiminden erken gelmek

bu sahillere.

Şimdi yum gözlerini

rüzgar çarparken yüzüne

derin koylarda gürleyişleri dalgaların

beni de sindiren fırtınalar

ürkerek ayırırken zamanı

yalnızca umuda tutunmak

döndürmez insanı geçmişe

dönse

şafakta çocuk gözleri

sabah yıldızına yalvarır

düşlerimde şeytanın gözleri kara

saçları kapatıyor fırtınada gözlerini

bıraksam kendimi çağrılarına

şeytan bu, korkuyorum

bari sen git kutlu çocuk

hemen git

ben şeytanı ne eder oyalarım

sen karşı yakada papatya falına bak

baharlarda

boncuk boncuk terle çalışırken

sınırsız özle bir şeyleri

uyanınca ilk işin aynalara gülmek olsun

erkenden gülmek

git çok uzaklara git

rüzgarlar çalmasın senin de sesini.

Gemiler senin gözlerini mi taşıyor

kış seferlerinde

acılarla ölünmezmiş

umudum mu yoksa yaralarımı kavlatan

başka şeyler de vardır mutlaka

aşklar, rengi soluk arkadaşlıklar

ortak anılara küfürler, celladımız inkar

gizli acılarla ölünmezmiş derler

gizli acılara kurşun işlemez

bu nedenle sağaltmalıyım bedenimi

ey kutlu çocuk.

Yürümek

alaca sabahta öte yakaya

en uygun zamanı yolculukların

dönersen şafak bulaşır ayaklarına

dudakların mor bir rüzgar kokusu

kaşların, burnun, ille de gözlerin

kapatsan kapıları hemencecik

eşikte silkinsen, çırpınsan

boşuna ey kutlu çocuk

kurtulamaz insan çağrısından öte yakanın.

Gene uyandırdın içimdeki isyanı

kaçmıyorum yenilgilerden

bekleyişlerden

sana dokunabilme umudumdan

kalem kırsa yargıçlar

kızamıyorum

korkmuyorum hiçbir şeyden

seni göremeden ölmekten korktuğum kadar

seni suçlayamam kutlu çocuk

yıldızlar gökyüzünde tan oyunundayken

ben niye ayaktayım, neden gözlerim pencerende

sürekli

uyusam düşlerimde ulaşamam

öte yakada karanlıkta kalan tutukevlerine

bir ulaşabilsem kadın tutuklara

kızıl karanfiller atardım

çoktan hak ettiler

konaklamaların sessizliğinde dizlerinde parıltılar

açtıran kır savaşçıları

size karanfil vermezdim

hepinizin yerine iki saatlik ben gözlerdim çepeçevreyi

siz uyurdunuz, düşleriniz kıpkızıl bir deniz olurdu

bir eliyle utku imi yapan ince bir deniz

sonra bir bardak sıcak çay kokusuna uyandırırdım sizi

ne ara demledin diye şaşardınız gülerek

ne yazık, çok yazık

uçak, helikopter gürültüsünde koptu düşlerimiz.

Düşüp

dağılan sırçalı bir vazoydu

son düşümde kara bir gül açmış yüreğim

bağlanılmaz sevgilinin saç telleriyle bile

yaklaş ey kutlu çocuk

gecenin sızamayacağı arasızlığa yaklaş

bilmesin kimse çocukla bu şiiri düşlemleyenin

iç içeliğini.

Şubat 1987

iz

Bakışımın iziydi

yüzünde yersarsıntıları koparan

depremler, depreşmeler

çaresiz bakışımın izi

dilim mühürlü

boynumda bir dervişin armağanı

minik bir teslimtaşı

dudaklarımda aynı iz.

Bir gölge sokaklarda

yabancısı kaldırımların

acemi yürüyüşünde aynı iz.

Soluklanıp imgeler kurmak

dar ve uzun bir Karadeniz kenti gibi

kıyı boyu, dağ boyu uzanan

düşlemlerimde, düşümde aynı iz.

soluk soluğa bütün sesler

beklerken merdiven başlarında

belki de bitti diyor gözlerin

üzüncünde, yüzünün gecesinde aynı iz.

Gitmek

geçip gitmek ardıma bakmadan

unutulmaz yenilgilere katlanabilmek

için

dağlara, koyaklara sığınmak

boynumda teslimtaşı, ellerimde bin yenilmişliğin

titrekliği

dudaklarım kıpırtısız

içimdeki sızıların mühürlediği.

Haziran 1987

Leave a reply

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.