Kökler Kuramının Değeri ve Benim Gündelik Yaşamım – Ahmet Ateş

1
328

                                    Dar günlerde gereksinene umut taşıyan gök kırlangıçlara

          fil ıssı olanlara gökten taşlar yağdıran toprak sarısı benekli ebabillere…

Liseyi bitirip yaşamda neler olduğunun ayrımına varmadan kendimi bir üniversitenin ruhbilim ya da eski deyişle psikoloji bölümünde bulmuştum. Üçüncü sınıfın baharındaydım. Ayrımına varamadığım, çevremde esen yellerin önünde sürüklenip gittiğim günlerdi. Zaten o günlere dek neyin ayrımına varmıştım ki! Şunu yapacaksın yap, bunu olacaksın ol, diyen bir sel. Yaşayışım bunları sese dönüştürmese de onun çağıltısı hep içimde bir yerdeydi. Oportalık edilgin, uysal bir konum. Şöyle yapacaksın, sonra da böyle. Böyle yaparsan şöyle olur… Bu temel, bu çevremdeki büyük çoğunluğu sürükleyen ana sele sanki başka bir yolu yokmuş gibi kapılıp gidiyorduk. Kıyıda ağıt söyleyen birkaç kadın vardı. Onların ağıtları içimize işlemiş gibi bizimleydi. Ağıtçı kadınlar suyla birlikte, selin içindekilerle birlikte kıyıdan aşağı kayıp geliyorlardı. Birer kayıktaymışlar, ama kıyıdan aşağı, otların, ılgınların, çalıların üstünden sürüklenen bir kayıktaymışlar gibi. “Koyun gelir yata yata/Çamurlara bata bata/…”

     Onların basit, tekdüze, böyle olmakla birlikte içe işleyen ezgilerinin üzüntülü sislerinin ortasında görünüp bir an sonra arkada kalan orta yaşlı, yaşlı, sakallarına ak düşmüş erkekler. Onlar hiç nedensiz sessizdiler. Sanki doğaları, bir özleri varmış da buymuş gibiydiler. Arkada kalıp edilgence bekleyen… Elleri çaresizlikten kocaman olmuş. Belki ağıt bilmiyorlardı belki de ağlamak, ağıt yakmak, ağıt söylemek arlarına gidiyordu. Erkekler işte! Uzun geçmişte ve şimdilerde ataerki çölünden çıkamayan güdük, gödek; duyguları, duyumları, düşünceleri, düşünüleri tekboyutlu kalmış türün alttoplağı. Tür onları yok edici değildi. Sanki türün bilinci, tutumu ve davranışı varmış gibi, türün sürmesi açısından onların bu haytalıklarına, bu her şeyi yapmış yaratmış duruşlarına ses ve öfke çıkarmıyordu. Geçmiş kayıtlar bunun tersini kadınlar için yazıya geçirmiş de olsa gerçeklik böyle geliyordu bana. Kadınlar adsızdı, olaysızdı ama gerçektiler. Çünkü o erkeklerin yazıya geçirdiği tüm anlatılarda sözcelenen, gösterilen çok açıktı ki onlar kadınların ağıtlarının dumanında ölü gibi oturuyorlardı kıyılarda. Bütün ayrımlarına, bütün değişik görünüşlerine, işitilişlerine… karşın sanki bir dip akıntının, çoğunluğu sürükleyen burgaçlı bir dip akıntının içinde, ona kapılmış, ona yapıştırılmış bir durumda, ortalıkgöç (merkezkaç gibi bir çekim) gücüyle sürüklenip gidiyorduk işte. Öykü buydu; iki eşeyli türün varoluş öyküsü. Belki sularda gidenler kimlerdinin öyküsü.

     Anlatıyor olduğum bu öykü benim doğrudan yaşadıklarımın öyküsü değil. Dolaylı, ama öyle bir dolayım ki etkilerini düşündüğümde doğrudan yaşantı ne, dolaylı yaşantı, belirleme, belirlenme ne, bu kavramlaştırmaları anlamlandıramıyorum; bugün de bunların ne denli göreli ya da göreceli olduklarından başka bir şey gelmiyor anlama gücüme, yetime; belleğime ve bunların toplamı yerine anlağıma diyebilirsem eğer. Bu yüzden kendimi zorunlu görmedikçe kendiliğimin, benliğimin bilince düşen deneyimlerini, duygularını, duyumlarını atlayacağım. Belki bilinçdışı çok daha önde olacak. Bilinç toprağını bu öykünün içine katmayacağım. Bilinçdışı gezegeni, anakaraları, babadenizleri, kardeşırmakları sözlemeye, görüntülemeye anlatılabilirlerini sözcüklemeye, betimlemeye çalışacağım. Zorunda kalmadıkça mı? İşte bu da sorunlu bir sözce. Zorunda kalmak nedir ki? Sanki zorunluluksuz bir durum var gibi!

Dedemi üniversiteye girdikten sonra zamanın akıntılarındaki sorunlarımı neden göstererek (sanki neden diye bir gerçeklik var da) ve böylece iç dinginliğimi sağlaya edine geri konumlara itmiştim.

     İşte her ne ise, nisanın içindeydik. Herkes ve her şey nisanın içindeydi. Nisan bir önvarsayım olarak benimsendikten sonra, bu içinde oluş da pek belirsizleşiyordu. Nisanda olup da bir kurgudan kurtulanamadığından, böylece kurgusal bir varoluş dolayısıyla doğrudan nisanda olamamak sorunu. Yani eğer ki başka bir takvim, kişilerin değil de insan topluklarını yöneten erklerin, egemenliklerin başka bir takvimi benimseyip uzlaşarak kullanması akar geçer olsaydı “Nisan” da çoğumuzun onda yüklü, değişmez, zorunlu saydığımız anlamlarının bir parçasını yitirmez miydi? Örneğin bahar sayıltısı. Ilık ve güneşli havalar, her yer börtü böcek kesmişlik…

     Dedemi üniversiteye girdikten sonra zamanın akıntılarındaki sorunlarımı neden göstererek (sanki neden diye bir gerçeklik var da) ve böylece iç dinginliğimi sağlaya edine geri konumlara itmiştim. O da beni aramazdı kendi özelinde (bizzat: bilkişi gibi). Ona kalırsa “beni kendi durumuma, ortamıma bırakma” tutumuydu bu. Böylece yaptıklarım, ettiklerim en azından onsuz ya da onun etkilemelerinin dışında gerçekleşecekti. Hah hah ha! Böylece bir özgürlük alanı açabilecektim öznelliğime. Dedeme göre benim özelimde oldukça karışanım yönlendirenim, yönlendirip yöneltenim vardı her an, her yerde. Okulda, evde, arkadaşlar arasında, yasada ve tasada, beni uyan ya da uysal uyruk yazmaya.   Doğaldır ki onun yapayalnız kentin uzak varoşlarından birinde (gölge kent, phantom site) yaşaması, yaşamının bir kıyı kentte olabildiği denli sessizlik içinde geçmesi (ne sesssizliği torun torba, ben kendimle bağıra çağıra konuşur oldum!) onun bana söylediği nedenleri (neden bilimsel, kartezyen ya da Descartesçi bir kurgudur) imgesel kılıyordu. Demek ki dedem öyle düşünmüyor, söylediklerine inanmıyor, rahatsız edilmek istenmiyor, benimle görüşmeye can atmıyor, bir şey söylemiş olmak için de öyle söylüyor… doğrultusunda anlıyor, yorumluyordum (ah şu yorumcu tutsaklar!) onu.

     Aslında ortada yorum benzetme yoktu. Sözcükler onun dudaklarından dökülürken onları ben öyle anlamak istediğimden öyle anlıyordum (kötülük sana çok yakışıyor çocuk!). Yorumlasam belki anlamlandırmamı kökten değiştirmesem de bu kadar anlık ve kesin bir anlama sonucundan kurtarabilirdim kendimi (kendilik? Sen sürerde oralarda mısın?). Bu sözcükleri tuşlarken düşünüyorum da (o halde varlığın bir göz kapamaca, okus fokus!) aslında dedemin duyunç dediği, çevremdekilerin ve benim vicdan dediğimiz S. Freud’a göre üçlü benlik katmanın tepesinde tünemiş üstbenden (yanlış yazmadın mı? Fransız yazın kılavuzu araya tire çeker) baskılanmayla da onun söylediklerini ansal ve kesinlik içinde apaçık anlayıp anında unutuyordum (yaşa! karşı Platoncu bir sav oldu! Belki Aristocusun sen, belki de hiç kimseci, olunabilinirse elbet?). Demem o ki dedemin her sesi (a…) ya da seslemi (ga…) onu izleyen bir ses (m…) ya da seslem (uy) tarafından siliniyor, ancak tümcecikler (buradaki sarı…), tümceler (oradaki gök ne hoş renktir…), tümceler öbeği (özgürlük gök gözlü bir dişiliktir. Ah onun başındaki koyu yeşil sarmaşık ormanı! Gülüşü özerk, bakışı yas bağımsızlığı yüreğimi bağlayan …)  silinip yitmiş seslere, seslemlere karşın anlam dediğimiz bir yıkıntı yığınına dönüşüyordu.

     Belki de çağın, bu çağ ki sürekte Freud’un da çağıydı, anlayışlarına göre benim sorunlarım gibi “her şeyin temelde bir nedeni vardı.” İş o nedeni ruhçözümlemesiyle bulup kendimize ya da “danışanımıza” (alışverişçi ya da alıcı anlamında bir ruhbilim kavramı; osm. müşteri) inandırıcı bir biçimde (özelinde sayrıyım diye gelen, özürrrr, danışmaya gelen bir yönlendirilen olan olarak söylenen özneye, “danışma”ya daha gelmeden inanmaktadır. Çünkü para her şeyi satın alabilendir, anlayışının bir benimsenme noktasıdır. Ancak fiyatı satıcılar belirler. Danışılan da para alarak, bir yandan paranın bu alım yetkesini ve erkini onaylarken, diğer yandan “ucuz etten yahni pişirilmez” önermesini doğrulamaya çalışmaktadır (doğrulayamaz. Çünkü bu önerme gündeki gelişmelerin hızı karşısında yavaş kaldığından çoktaaan kendiliğinden elenmiştir (fr. diskalifiye). Öndeki ve yarışı götürecek olan (tavşan atlet) yeni, en yeni önerme, “çok parayla alınan nesnenin değeri büyük, az parayla alınan şeyin değeri miniktir. Parasız alınabilecek nesne yokluktur; dolayısıyla hiçtir” -3P: güncel parasalcı anamalcılıkta bir psikolog, psikiyatr, psikanalist savı -).   

     Bu “neden” saydığımız (danışanın çocukluğunda, birçok durumda ilkçocukluk döneminde asılı kalmıştı. Değişmezleşen, duruklaşan katmanlar arasında korunaklı kalmış bir yumru, taşıllaşmış bir nesne, (fr. fossile) danışanın (yönlendirilmiş sayrının) geçmişinde, orada hem de çok örtük olarak kalakalmıştı. Bu geçmişin yurdu bilinçdışıydı. Oradan bireyin (kişinin) bilincine, tinine, duygularına, duyumlarına, gündelik yaşamındaki tutum, davranış ve tavırlarına, anlağına, tenine çok bahaya (psikologa, psikiyatra, psikanaliste ödenen tutar) “neden” oluyordu. Bireyin (kişinin) uyumsuzlukları (kurulu düzene uygun ayak gidemeyiş), benliğinin acı çekmesi, beninin üzüntülü oluşu, toplumdan (ilişkisi olduğu insanlardan ya da yaşam ortamından) kaçışı ya da onlarla geçinemeyişi, onlardan korkusu, kaygısı, utancı; mutsuzluğu, başarısızlıkları (düzenlerin buyurduklarını yapamayışı), sürekli desteklenme gereksinimi duyuşu (düzenin dışında kalmışlıktan düzene düzene çekilmek zorunda kalışı), sık sık öfkelenmesi (düzenin saçmalıkları, kapmaları, tutsak kılışları koşullarında kendini gerçekleştirememesi, kendi iççekmeleri ve canisteyişlerinin kurulu ve işlek düzenlemeler tarafından engellenmesi karşısında başlangıçta öfkeyle de olsa etkin, sonraları tek gerçeği olan bedenini bir kıyıya fırlatarak tepki verişi), kendine güvensizliği (engellenen öznelliğin üretimini, yaratımını edemesi ya da edimleştirememesi duygusu ve gerçeği), herkese karşı güvensizliği (düzenleyenler ve onların her dediğini onlardan çok yapan eden savunan, herkese, her şeye o bakışla bakan uyumlu, başarılı, düzen komutuyla gülen uyumculara, uyumlulara, yöneticilerin öpöz bağlanmış makinelerine, aygıtçıklarına karşı), arada sırada da yakınlarındakini düşünmeden yaşayanları, ne denirse densin, ne sıklıkta zorlanırsa zorlansın yaparak mutlu olduklarını söyleyenleri kıskanması, onlara karşı haseti, kini… kıpkısacası anormalliği, sapkınlığı, mutsuz kılınmışlığı, anamalcı çöplüklere fırlatılmışlığı, değersizliği (normal nedir ki? Sapmadan, sapık olmadan ana yoldan ayrılmadan yaşamak nedir ki? Özgür belirleme, bağımsız yaratı, özerk edim olmadan bir yaratık gibi mutlu tanımlanmak nedir ki? Mutluluk öznellik durmadan gerçekleştirilemezse, durmadan bir şeyler gerekçe gösterilerek engellenirse nedir ki? Bunları bir bilsek kıpkısakip öteki kurguları, tanımları, kavramlaştırmaları da) anlayabilirdik belki.

Canımın istediğini yapardım ben; özgürdüm. Özgürlüğüm bana bağlıydı. “Ben” bir adıl (zamir mi,) olarak da olsa bir özneydi. Yapan, eden, eyleyen, olduran ve kıldıran bir bilinç… Doğrusu yaşlı adam önceki buluşmalarda olduğu gibi bıktırıcı konuşmasına karşın bayıldığım şeyler de anlatıyordu

     Böylece “neden”leri gepgeçmişten tinçözümleyici tarafından (3P.) altı ay bir yıl gibi süren bir uğraştırıcı kazıyla çekip çıkarılarak en azından birtakım “zorlamalar/nevrozlar”ı ortadan kaldırılabilir bir duruma getirilebilirdi. Başka bir olasılık da o duruk taşıl danışana dolaylı olarak dilden düşen gizemli bir sözcükle, tümceyle ya da bir kıpırtıyla bildirilmiş olunca, danışan danışmaya bahasını daha odaya girmeden danışmanın çalışanına ödeyerek (doğallıkla danışmanın etkili ve sağaltıcılığı bu bedelin peşin ödenmesine nerdeyse bire bir bağlıydı. Eğer danışan ödemeyi altı ay bir güz geçince yapmayı önerirse, bu tavrın, belki de sağaltım koşullarının zorladığı ödeme peşinliği ilkesine karşı olmasının ötesinde, kuramsal olarak say-rı-nın, kocaman bir bağışlayınız! danışanın demek istemiştim, iyileşmek istememesiyle doğrudan bir bağı vardı. Böylesi durumlarda da Danışmaya göre zorlama daha acıtıcı bir düzgüsüzlükten –fr. anormalité- benliği –lat. ego- korumak içindi. Sanki devlet ve kurum belgeli yetke olan ve yetkili kılınmış danışılan eskilerin bir sözünü bilimsel bir doğrulamayla yineliyordu:  her şerde bi hayr var ola! ) çok çok önceleri, erken ya da orta çocuklukta yaşanılan bir çarpmayla oluşmuş taşılın varlığı kanırtıcı gerçekliğini benimsiyor ve ardından ipiyileşmiş bir durumda sokaklardaki “düzgülülere/normallere/ölçülülere” ve onların kendiliğinden oluşturulmuş gibi görünen mutlu sürüsüne katılıyordu.  

     Dedemi bir yıldır aramamış görmemiştim. Doğrusu onu görme isteğimi, iççekmemi birçok kez bu haftasonu kesin… dememe karşın yerine getiremiyordum.  İşte gençliğin ödevleri, görevleri, eğilimleri, bunların kalabalıklığı içinde birkaç saatlik zaman bulamadığımı düşünüyordum. Buna inanıyordum. Bu zorlukları varsayıyordum ki ne büyük bir nicelikti! Dışımdaki akış, bana, benliğime karşıydı, ben bunca dertle birlikte bu kez de yaşam ırmağının kaynaklarına doğru yüzmeye çalışıyordum. Bana dedemi görecek denli bir zaman bırakmıyordu yaşamım, akış hızlı ve nesneldi doğrusu…

     Bir gün onunla görüşmeyi istiyor muyum gerçekten, diyebildim kendime.  İki değerli bir duygulanım, düşünüm, duyumsama ya da algılamaydı bu. Beni allak bullak eden, kulak memelerimde, yüzümde, saç diplerimde yalım yalım yakan yalan yalan yakıcı bir od. Hem istiyor hem de istemiyordum. Yaa şimdi yedi günde bir cumartesi sabahı eper yataktan kalkıp bir buluşmayı, önceden ayarlanmış bir tasarıyı, bir söz almayı, bir söz vermeyi nasıl gerçekleştiririm? Zaten biraz da ateşim vardı gece. Grip mi olcam ne!  Okul, ders yorgunluğu, ders hazırlama, arkadaşlarla buluşma… hem istemiyorsam, canım çekmiyorsa yapmama özgürlüğüm yok muydu? Ben özgür değilmiyim yaa!

     Canımın istediğini yapardım ben; özgürdüm. Özgürlüğüm bana bağlıydı. “Ben” bir adıl (zamir mi,) olarak da olsa bir özneydi. Yapan, eden, eyleyen, olduran ve kıldıran bir bilinç… Doğrusu yaşlı adam önceki buluşmalarda olduğu gibi bıktırıcı konuşmasına karşın bayıldığım şeyler de anlatıyordu (beni kendi nesnen saydığından, özeleştiri, pederin günahları çekip çıkarması gibi, danışmada içini kusman gibi ya da en azından beni bir bağla üstbene sımsıkı bağladığından dolayı mı? Emsiz kalmış o –lat. id-! Koş çokluklara katıl sen de). Anlattıklarının sonu kesinlikle “böyle düşünüyorum diye, sen, ötekiler, çağ, bu topraklar da böyle düşünecek değiller ya!” ile biterdi. Yani öğütçü değildi. Öykünmeciydi. Öykücüydü daha çok. Marakeş’te bir cuma gecesi serin bir ilkyazda kentin geniiiş alanında,  şenlik alanında, şenlik ışıklarının ışıltısında çevresinde toplaşmış insanlara, sonunda dolaştırılan defin üstüne atılacak bozukparalara, vermesen de oluyordu, öykü anlatan öykücü gibiydi. Birkaç sözcük dışında Arapça bilmiyordum. Ama üşüyen bedenime karşın oradan bir türlü ayrılamıyordum. Arapçanın o şiir için yaratılmış, dinsel olarak yasaklansa da o şiir, o öykü için ortaklaşa yaratılmış seslerini dinlemekten kim bıkabilirdi ki! “Al materkif fikal rabbik ba zahab el fil…” Hikayeci/öykücü sürekte yaşıyordu. Anlatıyordu. Bir sigara içimi süren kısa bir aradan sonra başında sargısı öykücüyü bir kez daha dinledim. Birbirini izleyecek o kısa arada üzerinde kıral, böyle yazmak istedim birden, üstünde, hayır, üzerinde kıral bilmem kaçıncı Hasan’ın başı bulunan bir onluk nikelli gümüşlü dinarı attım insandan insana bir çocuk tarafından dolaştırılan defe şak diye ses çıkarttırarak.  Mutluydum bu yığılmış kocaman gülen çokluğun arasında, bu gazlı lüks ışığının fokurdayan cızırdayan ışıltılılarında ben de kocaman gülerken. Alanın her yanında kalabalıklar, cambazlar, sihirbazlar, şarkıcılar, kalça kıvırarak oynayan Kuzey Afrika’nın bakır yüzlü kadınları varken duman altında ve lüks lambalarının parıltıları altında alandaki kebabçılardan, balıkçılardan soğanlı, acılı, bilmediğim baharatlarla bezeli dürümleri parmaklarımı yalaya yalaya yerken…

     Yani bana (gerçekten bir adın var mı? Neden bire birde ben diyip sürdürüyorsun konuşmayı, anımsamayı, unutuşu, anlatıyı…?) değer veriyordu yaşlı adam, benim dedem. Yani beni konuşmaya, yorumsuz konuşmaya, düşünmeye duyumsamaya bilmeye ortaklaşa sevinç duymaya zorluyordu. Yani söylediklerimi eleştiriyor, karşı çıkıyor,  benimsiyor, onaylıyor, olumsallıyor, olumluyordu. Onun olumsuzluğu vardı ya, hep kaçındığı, olumlu olmayı kocaaa man bir iççekmesiyle olulu olmayı istediği belliydi. Onun yanından hep, gerçekten hep öznelliğim büyümüş, bilinçdışımın kocamanlığının ayrımında, bir yandan da kendimin bilinmez alanları çoğalmış olarak istemeden ayrılıyordum. Kendi kendime (kendilik?) bu adamla, bu bir zamanlar “yüce örneğim” olan dedemle daha fazla görüşmeliyim, diyordum ve her görüşmeden sonra altı ay, bir yıl, bazen de daha uzun bir ara geçiyordu nedense. İşte iki değerli dediğim durum buydu.

     Anlattığım biçimde geçip yitmiş öyle uzun bir aradan sonra, çok zor gelse de, dedeme telefon ettim. Hani kuşağımızın bir tutumu olarak aramadığın bir tanıdığı üç beş yıl sonra bas tuş aramak gibi kolaycı bir tavırla dedemi arayamazdım. Onu arayabiliyordum çünkü bol “nedenli” olanaklar bağında gölgede, onun yaşlı ağacının gölgesinde oturabilirdim. Dedemdi, doğal bir gerçeklenmemdi nazlanmak. Dedem bizim kuşaktandı. Suç nedir günah nasıldır bilmezdi. Tutku duygularından çok akışların, değişlerin, birbirine dokunan bedenlerin, karşılaşmaların iççekmelerine bağlıydı. Dedem doğacı, yersel, bedensel bir oluşu gerçek bir varoluş sayardı. Dedem de dedem… Böylece onun duyunç dediği benliğimin Freudcu varsayımsal toprak parçasının üstüne yeşerince bir parça hoşnutluk sağlayıcı yağlı bir avuç tohum saçacaktım. (Yasaya, yasa koyucuya uyan kendiliğini beğenme, dışardan verilen bir buyruğa boyun eğmeyi yüceleme, birazcık da ödül olarak üstbenin bağışladığı kendine karşı duyduğun sevi?) Yine istemeden “uygunsan sana uğramak istiyorum” dedim. Yadsı, çevremde pek kullanılmayan bir yanıt tümcesi işittim. “Gökten ne düşmüş de, yer ‘la/hayır’ demiş!” Bunun bir benimseme, evetleme, uyma ya da uygun bulma yanıtı olduğunu düşündüm. Anlık ve kesindi anlam. Ama sıkıntı vericiydi. Fakat rahatlatıcıydı bir yandan da. Ancak niçin böyleydi ve fazlasıydı?

“Sen babanın annenin yanında sigara içiyor musun,” diye sordu. Hayır, dedim; Allah korusun! Bir görseler hemen harçlığımın bir bölümünü keserler. “Ama” dedi, “dedenin böyle bir yaptırım gücü yok yani!” Birden içimde bir öfkenin yükseldiğini duyumsadım.

     Sonuçta bir görevin yerine getirilmesinin rahatlığı ve dinginliğiyle bir şişe kırmızışarap kapıp metroya koştum. İçkiyi sevmezdi dedem. Ama sevdikleriyle bir iki kadeh içkiyi severek içerdi. Dedemin belleğimde kalan anlatılarına göre kırmızışarap onun sevinç nişanıydı, Lacancı bir kavramla simgesiydi, göstereniydi ya da gösterenler zinciriydi. Ona şarap götürerek (kim demişki şer suyudur bu! Şer suyu diyenler de içmemişler mi ki şerlere ve şeriatlerine karşın?) büyüdüğümü mü gösterecektim? Her kuşak devletin ve onun Sisifos çabasıyla oluşturmaya çalıştığı toplumunun, dininin, geleneklerinin, biliminin, okulunun, ordusunun, düşüninançlarının kısacası egemenliğinin yasağını aşarak mı büyürdük? İçinde alkol olan içecekleri içerek mi birilerine sevinçte, acıda,  kavuşamamalarda, kavuşmalarda, buluşmalarda ve onlarca durumlarda kendimizi o durumlara katlanır kılardık? Yani uyan olurduk, yönetilenler olurduk, “kendilerimizi, benlerimizi” yönetilenlere örnekçilerimiz olarak ellerimizle, uyma bilincimizle sunardık.

     Birkaç gün önce bir arkadaşımla ya da en çok görüştüğüm çocukluk arkadaşımla bir kafede çölden yeni dönmüş birinin susuzluğuyla bira “yutarken” dedemin yanında sigara içtiğimi söyledim.  En yakın sırdaşım, en iyi arkadaşım beni ayıplamıştı.

     “Sen babanın annenin yanında sigara içiyor musun,” diye sordu. Hayır, dedim; Allah korusun! Bir görseler hemen harçlığımın bir bölümünü keserler. “Ama” dedi, “dedenin böyle bir yaptırım gücü yok yani!” Birden içimde bir öfkenin yükseldiğini duyumsadım. Benim anımsayabildiğim en erken dönemlerimden beri arkadaşım olan Bay Eren, çünkü ailecek görüşürdük, babamın onların kırık dökük ailesiyle bir işortaklığı da vardı üstelik, beni böyle ağır, acımasız bir biçimde nasıl sorgulardı? Hem de haksız yere! Doğaldır ki, doğal bir gereksinme olmadan bir sigara yaktığımı gördüm; bana uzun mu uzun gelen o sessizlikte. İçimde uzun bir çürütme konuşmasıyla Eren’e haksızlığını, yersizliğini, uygunsuzluğunu, olguyla ilgisizliğini sayıp dökerken Eren uslu uslu dinlemesine birden son verdi.

     “Anımsadığım kadarıyla [o hatırladığım kadarıyla dedi] dedeni çok seviyordun. Yine doğru anımsıyorsam, nerdeyse her buluşmamızda dedenle ilgili bir şeyler anlatırdın bana. Seninle dedenin, bak dedenin anneyin babası olduğu bile kalmış usumda, duygudaşlığınızı hep biraz sevinçle karışık bir kıskançlık duyarak dinlerdim senin aktardığın aranızdaki konuşmaları, yaptıklarınızı, gülmelerinizi, şakalarınızı. Benim böyle bir duygulanmayı yaşayacak o yaşta olan bir varlığım, bir ilişkim yoktu. Yaşlı bir insan ve ben… Sanki Hemingway’in İhtiyar Balıkçı ve Deniz’i yazılmamış gibi bir şeydi. Hani lisede ödev olarak ingilizcede okuduğumuz o güzel roman hiç yazılmamış gibi bir yokluk durumuydu benim dedesizliğim. Bu duygulu ilişki bu yüzden bana oldukça ulaşılamaz gelirdi. Ya da bu ilişkin bana çok duygulu gelirdi de diyebilirim. Onun söylediği bir sözü, bir davranışı, bir tutumu senin aktarmalarınla dinlerken gerçekten hiç sıkılmazdım. Çünkü böylece, hiç de herkesin aynısının olması gerekmeyen bir ilişkiyi, sevdiğim bir insan, benim arkadaşım yaşarken ben de onun anlatımlarında yaşıyordum. Dedeler, yani kökler, belki de bizim kendi tarih önceki durumlarımızdı. Bizim dışımızda bizim isteyip istememize bağlı olmadan bize aktarılan, iyi ya da kötünün dışında bir kalıt olarak var olan durumlarımız. O durumlara, konumlara, konumlanışlara biz istemesek de nesnel olarak bağlıydık. Onlardan alacağımız, öylece yaşamımızı kolaylaştıracak bir ders olmasa da, hele günümüzde onların bize verecekleri bir ders olmasa da yine bağlıydık. Çünkü yaşayışımızda, webde geçen zamanımızda onların bize bildireceği, önereceği, öğreteceği pek bir şey yoktu. Gözleri daha az görüyor, kulakları çok az işitiyor, ilgileri yeni yaşayışlardan çok içinde oldukları konumu geriletmeden ellerinde tutmaya yönelmiş bir uğraş, bir dilek olmalıydı. Belki de günü belli olmayan yakın olabilir bir sonu, bir saatçik de olsa öne almamak için yaşamlarını yapabildikleri denli düzenlemek uğraşındandı oturdukları yerde onları bir süre çekip uykulara kapan. Uygun beslenme, uyuyabildikleri denli uyumak, temizlik, sağlık… Bütün bunların toplamından çok dinginliğe, ilgiye, yardıma, kollanmaya gereksinim duyuyorlardı. Ama onların kalıtı kuşaklar başka beklentilerle yaklaşıyor ya da uzaklaşırdık onlardan. Çünkü gittikçe azalan bir güçleri vardı. Bu anlak yetileri için olduğu denli, bedenleri, alışkanlıkları, yapıp etmeleri, ne bileyim kısaca azalan, daralan, bir yaşamın içinde oluşlu bağlantılıydı. İşte yaşlanmak kalıtçılara kötü şeyler gösteriyordu belki. Bunun için mi kaçardı daha genç insanlar onlardan? Ölüm kaygısı, korkusu? 

Ne yitirdiklerinin ayrımında ne de bir daha onun var olmayacağının. Adam varlıklıysa, Z kuşağından biri çoğunlukla ondan geriye kalacak varlıklarla ilgilenir yalnızca. Yoksul bir yaşamın sonunda ondan geriye, yani bize, yani annemize, babamıza ve bize bir şey kalmamışsa eğer, onların ölüm töreni bile kalanlara yükten de yük gelir.

     Ama biz, işte o insanların sonuçta azıcık da olsa gensel, kültürel, tinsel olarak belirlediği insanlardık. Ya da her neyse, ortada bir gerçeklik bağı vardı. Biz bu bağın ayrımında olmasak da… Biz bu bağı çoğunda unutsak da. Ama onlar da ölümlüydüler. Bizim iyi saydığımızla, kötü saydığımızla, değerli bulduklarımızla ya da değersiz bulduklarımızla yaşayan, yanımızda, zamanımızda, kentimizde bakışlarımızın uzağında, düşüncelerimizin, duygularımızın, duyumlarımızın oldukça dışında yaşayan ve bir zaman sonra bitecek bir yaşamaya zorlanan ölümlüler… Yani dedelerimiz yaşarken değil de neden ölüp gittiklerinde değerli olmalılar ki? Yaşarken bir yarım saatlik ilgiyi gösteremediklerimiz öldüklerinde Bizim anlatımlarımızda neden “badem gözlü” olurlar ki? Sanıyorum yalnızca sen değil, şu kuşak kuramlarından ne denli hoşlanmasam da yine de Z kuşağı diyeyim, Z kuşağından bir kişi bir dedenin ölüm törenini bile anlayıp üzülemez bir durumda. Duygu özürlülüğü mü bu?

     Ne yitirdiklerinin ayrımında ne de bir daha onun var olmayacağının. Adam varlıklıysa, Z kuşağından biri çoğunlukla ondan geriye kalacak varlıklarla ilgilenir yalnızca. Yoksul bir yaşamın sonunda ondan geriye, yani bize, yani annemize, babamıza ve bize bir şey kalmamışsa eğer, onların ölüm töreni bile kalanlara yükten de yük gelir. Belki de bırakabilecek bir şeyi olmayan yaşlı insanlar ölmeden çok önce ölmüşlerdir, bilemiyorum.

     Kusura bakma, uzun oldu. Duygulandım birden. Adam ölüp gidecek, sen onu görmeyi bile unutuyorsun. Kendime şunu sormadan edemiyorum. Adam varlıklı biri olsaydı eğer, annen, baban, sen yine böyle mi davranırdınız? Sanıyorum en azından aile buluşmalarınızda, yemeklerde, kahvaltılarda adamın ne kadar bencil, ne kadar duygusuz, ne kadar sevgisiz olduğunu durmadan birbirinize nerdeyse her gün anlatır mıydınız? Neyse! Sana karşı sınırlarımı aştım. Özür dilemeyeceğim. Çünkü ben kendime konuştum aslında. Gidersen görmeye, onun yanında sigara içmesen, diyorum. Olası ki o senin sigara içip içmemenle ilgili bir şey düşünmez bile. Çünkü yılda birkaç saatlik bir buluşmada eğer sigara karşıtı, saplantılı biri, kışkırtılmış bir tıp nesnesi değilse, bir insan bunu ayırt edemez. Hele anlattığına göre deden gibi sigara içen, yaşarken ölümü pek iplemeyen özgürlükçü biri senin sigaranın ayrımına varsın! Tersine, senin sigara içmediğini fark ettiğinde bunu olumlu, hoş, güzel bir olaya çevirir belki! Belki de sen rahatsız olursun diye, kendini sınırlandırır. Ne bileyim pencereden dışarı üfler dumanı!”

     Belki de Eren’e kızdığım o günden sonra benimin bilmediği kesimlerde, dedemi görme görevi kesinliğe kavuşarak oluştu. Bu bir görev miydi? Bu bir kendimi ödüllendirme miydi ya da adlandıramadığım geleceğe ilişkin bir korkudan, ah yapabilseydim duygusundan kaçmak için aldığım bir önlem miydi? Galiba Eren’in kendi çalıp kendi oynadığı o uzun dersli uzundan paylı, öğütçül konuşmasında, ben kocaman yudumlarla, kavrulan çölümü bira yağmurlarıyla serinletmeye çalışırken dedemin ben kırklı yaşları yaşarken olamayacağı… bütün öfkem acıya, üzüntüye, ardından da içimin bir yerlerine yerleşen bir üzünce, sıkıntıya dönüştü.

     Herkesin her yaşta yok olabileceğini açık seçik görüyordum. Ama ben hep var mı kalacaktım? Yok olmak bana hep uzak mıydı? Yani ben kimdim de böyle bir ayrıcalığı doğa, Tanrı, bilinmez güçler bana tanıyacaktı? Yalnızca bana! olacak şey miydi, o güç ya da kaba bir bakışla o karşılaşmalar, onların sonucu beni ayrıcalıklı… Ayrıcalık bir ilişkide, ilişkilerde, kurdurulan kurulan kurduğumuz ilişkilerde olmalı mıydı? Bunu gerçekleyecek yapmalar etmeler hak edişler var mıydı yaşamda, yaşamımda? Ayrıcalıklılık güzel bir durum muydu? Ayrıcalık güzel bir olanak mıydı? Ayrıcalık en büyük iyi miydi? Ayrıcalıklı olmaya karşı çıkan ben, sözle karşı çıkan ben, ayrıcalık dileye isteye kendimi yok saymıyor muydum? Dedeme kalırsa, onunla konuştuğum anlarda içimdeki ikinci ses, ikinci düşünce, ikinci düşünüm ya da düşünceyi düşünen dedeme kalırsa kendim, kendiliğim, benim, benliğim dediğim şey de yoktu. Ancak üçüncü tekil kişi de olmayan, ama dile gelmeyen bir varoluş,  bir “o”, bir “onlar”ın varlığı üzerine konuşabilirdik. Ona ne denli karşı çıksam da benliğin bir kurgu olduğunu yüzeyinden de olsa kavrıyordum. Bunu sindirmek benim için çok zordu. Çünkü beş upuzun yılımı verdiğim psikoloji eğitimi “ben/ego” ve “bilinç” üstüne kuruluydu. İlkönce o eğitimi yok sayacaktım. Anababamın, yakın akrabalarımın yönlendirip yolladığı okulla, oradaki benim eğitimimle hoşnutluk duyduğu uğraşı, işi, konumu, imrenileni yok sayacaktım. Bu hoşnutluk yalnızca onlarda mı vardı? Ben? Benliğim bu duygu ve düşünümü bilinçle algıladığında (ben bilemez, bilinç dedikleri ancak olanların etkilerini anlayabilir. Bilgiler öznelliğimize bu kötü geldi, bu çok hoş diyebilir duygusunu sağlama ortamıdır belki) ben hoşnut olmuyor muydum? İki kişi bir arada bulunduğunda ilkönce bu eğitim ve yaptığım iş sorulmuyor muydu? İşim, işimi sağlayan eğitimim, kimliğim, neliğim, başkalarının karşısında varoluşum değil miydi?

Ben de belli bir süre yediklerimi, giydiklerimi kısaca bugüne dek tükettiklerimi benden sonraki kandaşlara ödemeyecek miydim? Buradaki kandaşlığın, köklerin öne çıkar gibiliği yalnızca bir “zar atışı”, bir denk geliş değil miydi?

     Dili kullanışıma baktığımda dedem durmadan saçmalıyordu. Şimdi ayrımına vardım, dedem bir Samuel Beckett kişisiydi, Molloy’du, Malone’ydi… Ben diyordum herkesle birlikte. İşim, eğitimim, ailem, akrabalarım diyordum. Bunların hepsinde açık gizli bir özne (hah hah ha! Seni seni genç Kartezyen. Seni seni yeni Hegelci. Ah seni Eflatun’un pörsümüş mosmor gülü!) vardı. Ben, benim, benliğim… Dedemin özneye karşı oluşu da anlama gücümü unufak ediyordu. Buna hiç girmesem daha iyiydi. Bazen acaba benim anlamadığım bir şey mi söylüyordu bu koca adam? Onun söylediklerine ya gülüp yaşam anlayışımı, bilmelerimi, bilgilerimi sürdürecektim ya da bütün bildiklerimi, geçmiş tasarılarımı gerçekleştirdiğim bugünümü, bugünde yaptıklarımı, ettiklerimi terk ederek (sudan çıkmış balığa) dönecektim. “Ölmezsin!” demişti bir konuşmamızda. “Ölmezsin”, çünkü senin öznelliğini gerçekleştirmeni engelleyip seni “yoksayan” kurulu düzenin önsel, sonsal varsayımlarını benimsemekle, sen kendin öldürüyorsun “onu”. Bundan bir şey anlamıyordum. Ne diyordu bu bunaması gerekirken bunamayıp durmadan içinde yaşadığı  “yaşayış”tan kaçmaya çalışan kaçaksı?

     Bizim yaşam tarzı dediğimize yaşayış, bizim iş dediğimiz şeye “ekmek ediniş”, bizim norm dediğimiz şeye “buyrukla biçimlenme”, normal dediğimiz şeye “iğdiş” … diyen bir bunak mıydı dedem? O koca insana çok şey söyleyebilirdim. Ama bunu düşüncemden geçiremezdim bile. Yalnızca aramızdaki kan bağı, uzinancım, uzdüşünümüm sorunu değildi bunu düşünmeme engel olanlar. Onun bunamış olabileceği olasılığını içimden geçirmeye bile dayanamazdım. Çünkü “beni” sevmesinin yanında, başka koşullar da vardı düşünce üretemezliğimde. Anlatabilsem keşke!  Yanlış düşünüyordu belki. Yanlış duyumları, yanlış duygulanmaları, yanlış yanlış düşünceleri, tutumları, tavırları, davranışları… vardı. Ama söylediklerinde bir tutarsızlık, bir çelişki, çatışkı, usa sığmazlık, bir uslamlama tutarsızlığı bulamıyordum. Sofistler gibi yalnızca karşısındakileri susturup yenmiş görünmeyi isteyecek bir kesinlikle değildi. Onun en sinirlendirici özelliği ise sonuca yönelik, yengiye yönelik, kazanca yönelik olmayışıydı. Bir böcek gibi, bir karınca gibi bulduklarını yiyerek sevincini yaşamamıştı. Belki de bunun için insanlar onu kara eleştiri nesnesi yapıyordu.

     O başka bir dünyayı anlatıyordu. O dünya bir imge, bir düşlem, bir ütopya/yokyer değildi. Buradaydı, şimdideydi, içimizdeydi. Şimdiden şimdiye durmadan akan bir canlılıktaydı. İlişkilerimizdeydi. “Biz biz bizdik, otuz iki kızdık, kış geldi öldük, bahar geldi dirildik”ti. Çokluktuk. Çoklukların içindeki bir çokluktuk. Belli sınırların içinde düzenlenmiş, korunup sonsuz yaşaması istenen ve yaşayanları oraya yönlendiren, yönlendirilmiş bir yaşama uymaya kıstırılan, özgür bırakılan, özendirilen, zorunlu bırakılan bir ortamdaydık.  İşte o ortamdaydı başka bir yaşam. İşte o başkalığı, yönlendirmemişliği, yönetilmemişliği, belirlenmemişliği o düzenlenmiş alanda uyumlu görünerek uymadan yaşayarak parça parça, ilişki ilişki kuracaktık. Kaç’caktık, yakalanacaktık, gene kaç’caktık! Hiçbir şeyi, hiçbir kimseyi beklemeden.

     Bu yüzden diyordu belki, “ben” yoktur. Öyle ya, yaşamın her anında her yerinde belirlenmişlik altında bir “benlik” nasıl oluşturulacaktı ki? Bene verilen kimlik oluşturulmuşsa, belirlenmişse bana verilen eğitimde öğrettikleri “ben” nerededir? Belki de dedemin benle girdiği tartışmalarda zoruma giden şey alıştığım yaşamın, sevdiğim, zorlanmadan canımın istediği gibi yaşadığım bir yaşamın “bensiz” oluşuydu. Bunu aslolan bilinçdışım bildiği için, onun bilgisi içinde olduğu için bu, ben anlamak istemiyordum. Ama oradan gelip beni rahatsız eden, bana üzüntü veren bir şeydiydi de bu. Ben bugün bile anababa kazancından aldığım, nazlansam da sonunda aldığım ek paylarla yaşarken, onların paylarını iyice küçültürken dedemin kan bağını önemsememesi, kökleri, geçmişi önemsememesi, aileyi önemsememesi neden yabansı geliyordu bana? Geçmiş geçmişti, demek onunla kuramsal olarak hiçbir bağın kalmayışı mıydı? O geçmiş insan tekine bir yaşam ortamı veriyordu. Bu ortamdan belli bir süre yararlanmak bir sömürü kemiri miydi? Diyelim ki anababanın sağladığı ortamda büyümek, onların bir önceki kuşaktan kandaş büyüklerine ödemeleri gereken bir borç değil miydi? O büyükler de alacaklarının gerçek ıssı olarak torunlarını atamadılar mı?  Başka bir deyişle geçmişlerini değil, sonralarını, yaşamda olmayacakları geleceklerini, türlerini yani, yani dilbilgisinin “üçüncü tekil ve çoğul o”su olmayan bir “o, onlar”ı kollamıyorlar mıydı?  Ancak adıl olmayan bir “o”ydu da bu…

     Ben de belli bir süre yediklerimi, giydiklerimi kısaca bugüne dek tükettiklerimi benden sonraki kandaşlara ödemeyecek miydim? Buradaki kandaşlığın, köklerin öne çıkar gibiliği yalnızca bir “zar atışı”, bir denk geliş değil miydi? Yine o diyordu ki, ergin olduktan sonra öznelliğini gerçekleştirmenin yolu elindeki karşılığını ödemediğin ama onlarla yaşadığın olanakları bir yana bırakmaktır. Bıraktığında, başını sokacak bir ev, uyuyabileceğin bir yatak, günlük gereksinmelerin de içinde yaşamını ürettiğin denli ürettiklerinle yetinerek geçindiğinde benlik, senlik tartışmasını bir daha yapmak gerekmez mi?

Tavsiye Edilen Yazılar

     Bunları düşünürken çok yoruldum. Dedemin, köklerin önemsizliği, kuramı hoşuma gitti. Daha biraz öncesine dek saçmalıyor bizim kocamış, derken; şimdi hoşlandım diyorum. İçimde deli kuzey yelleri esiyor. Mayısta yeşil buğday tarlarının bu yellerle yeşil bir deniz gibi dalgalı görünmesini kaç kez yaşadım? Yani şimdi artık evelemeden gevelemeden söylersem, dedemi görmeye gitmek bile yaşarsam eğer, kırklarımdaki bir pişmanlığı, bir suçluluk duygusunu (üstben mi diyordun dedecik?) önlemek, bu duyguya karşı kendimi güvenceli kılmak girişimi değil artık. Bir de arkadaşların dedeni gör, dedene git, nasıl bir insansın sen, demelerinin verdiği sıkıntıdan kurtulmak da değil.  Dedemle konuşmak, onu kızdırarak tartıştırmak, onun uslamlamalarını hiçbir savım olmadan bir sofist gibi engellemek, sonuçta onu hızlı hızlı konuşarak, sözünü keserek, sözcüklerle sıkıştırıp durmadan sözüne söz, sözcüğüne sözcük vurarak susturmak istiyorum. Sonra da gülerek özür dilemek, bütün söylediklerimi baştan tasarladığımı belirtirken boynuna sarılarak ona şunu söylemek istiyorum:

Aristoteles sofizmi doğru görünüşlü yanlış bir akıl yürütme olarak değil, ne doğru ne yanlış olabilecek olan ve akıl yürütme gibi görünen bir şey olarak tanımlar. (?)   

     Bakalım geçenki görüşmemizde elinde gördüğüm Foucault’nun yapıtından alıntıladığımı bilecek mi?

1 comment

  1. Ardıl 3 Mayıs, 2020 at 03:14 Cevapla

    Görünen odur ki, bu torunun bu alıntıları yapması için kırk fırın ekmek yemesi gerekir.
    Yine bellidir ki, bu torunun anlatılarının benliğini aşması, etraf baskısıyla bitireceği eğitimden sonrasını bulacaktır.
    Yine de bu torun tüm yetersizliklerine rağmen bir şişe kırmızı şarapla kapında bitmeye erinmeyecektir çünkü karşındaki senin gözünün almayacağı yüksekliklere erişmiş bir yüce meşe ise, dinlemek anlatmaktan daha kıymetli ve hatta şahsen daha gereklidir.
    Ellerine sağlık, sevgiler.

Leave a reply

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.