Romantizm ile Entegrasyon Arasında: Rojava, İmralı ve Devletsizliğin Sınırları Üzerine Bir Muhasebe

0
13

Giriş: Katı Dogmalardan Yaşayan Ahlaka – Anarşist Siyasetin Esnekliği ve Barış Savunusu

Anarşizm, üzerine yapıştırılan tüm aceleci etiketlerin, “kaos” veya “terörizm” gibi sığ karalamaların aksine, her şeyden önce bir vicdan ve ahlak hareketi ve bununla beraber bir haldir. O, fildişi kulelerde kurulan teorik formüllere sıkıştırılamayacak kadar canlı, insanlığın özgürleşme arayışıyla beraber devingen bir nehir gibi akan tarihsel bir akıldır. En nihayetinde anarşist düşünce; rijit, kuralcı ve dogmatik bir şablonlar bütünü değil; diktatörlüğe, otoriterliğe ve her türlü zorbalığa karşı özgürlüğü, hem bireysel ve hem de toplumsal taban demokrasisini ve toplumsal barışı savunan etik bir pusuladır.

Anarşizmin, anarşistin ve bir anarşist hareketin birincil sorumluluğu, devletlerin ve hiyerarşik yapıların kendi iktidarlarını konsolide etmek için kurguladıkları o devasa illüzyonları teşrih masasına yatırmak olduğu kadar, her ne koşulda olursa olsun insan yaşamını savunmaktır. Tam da bu ahlaki ve insani yükümlülük gereği, silahların susması, çatışmaların son bulması ve artık genç-yaşlı insanların ölüm haberlerinin gelmemesi, teorik tartışmaların fersah fersah üstünde, tartışmasız bir olumlulukla selamlanmalıdır. Dağlarda, sokaklarda akan kanın durması, annelerin evlat acısıyla kavrulduğu o karanlık iklimin dağılması, her şeyden önce vicdani bir kazanımdır.

Ancak bu insani sevinç ve barış taraftarlığı, bizi siyaset arenasındaki iktidar oyunlarına karşı körleştirmemelidir. Aksine, “barış” veya “süreç” adı altında pazarlanan reel politik hamlelerin arkasındaki ehlileştirme rasyonalitesini, hiyerarşik yapıların teslimiyet mekanizmalarını teşhir etmek tam da bu ahlaki duruşun bir gereğidir.

Bu çalışma, iki önemli polemik metnin “Bir Kitap Tanıtım Yazısı Dolayısıyla Rojava: İktidarsızlığı Savunanların İktidarsızlık Sızlanmaları”[i] ve bu yazıya dönük bir eleştiri olarak kaleme alınan “Saf Anarşizm Olabilir mi ya da Dilin Adaletsizliği” makalelerini merkeze alarak; Rojava tecrübesini, Abdullah Öcalan’ın İmralı adasındaki hapislik sürecinde devletle yürüttüğü pazarlıkları ve PKK kökenli bir “ulusal” kalkışma hareketinin geçirdiği yapısal dönüşümü anarşist bir perspektifle masaya yatıracaktır.

Dolayısıyla hem reel politik alanın içinde hem de anarşist teorinin elverdiği onun felsefi-siyasal alanda meseleye yönelme denemesi yapacağım.

Benim makaleye konu ettiğim makale Sosyal-ekolojist ve anarşist olan J. Clark’ın Dilar Dirik tarafından editörlüğünün yapıldığı ve içinde D. Greaber gibi bilinen anarşistlerin de makalelerinin olduğu “To Dare İmagining: Rojava Revolution” adlı kitaba yazdığı bir review’den hareketle bir eleştiri idi. Konu esasen J. Clark üzerinden yürüyordu.

1. Rojava’ya Dair: Batılı Romantizmin ve “Devlet Olmayan Devletin” İflası

“Bir Kitap Tanıtım Yazısı Dolayısıyla Rojava…” başlıklı makalemde, Batılı anarşist ve özgürlükçü mahfillerin Rojava üzerine kurduğu toz pembe anlatıya sert denebilecek eleştiriler yöneltmiştim. Bahsi geçen kitapta bu eleştiri okları John Clark, Janet Biehl ve David Graeber gibi isimlerin Rojava ve YPG/YPJ etrafında inşa ettiği “sosyal ekolojist devrim” halesini hedef alıyordu. Bu yazarlar romantizmi gerçekliğin o kadar üstüne yerleştirmişlerdi ki romantizm artık yalanların ve hakikatin reddinin estetik bir ifadesine dönüşmüştü.

Emperyalistlerin Gölgesinde Bir “Devrim” İllüzyonu

Bu analizdeki en can alıcı yapı söküm, Rojava’daki dönüşümün askeri ve jeopolitik koordinatlarına ilişkindir. Batılı orta sınıf anarşistlerin “taban demokrasisi” ve “komünal yönetim” çığlıkları arasında hasır altı ettiği en büyük gerçek, bu sözde toplumsal dönüşümün ABD emperyalizminin askeri şemsiyesi ve gözlemcilerinin denetimi altında yürütülüyor olmasıydı. Ve hali hazırda yürüyen süreç de Ortadoğu’da ABD’siz yürüyen bir süreç değil. O zamanlar sormuştum: Bir toplumsal dönüşüm, küresel hegemonyanın en vahşi temsilcisiyle bu denli açık bir askeri-stratejik işbirliği içindeyken, nasıl olur da devlet karşıtı bir hareketin modeli olarak sunulabilir? Bu, anti-emperyalist bilincin tamamen göz ardı edildiği entelektüel bir körleşmedir, minvalinde eleştiriler yapmıştım.

Bolşevik Jargonu ve İkili İktidar Aldatmacası

Meşhur anarşist antropolog David Graeber’in Rojava’yı bir “ikili iktidar” durumu olarak selamlamasını da sert bir dille eleştirdiğim vakidir. Graeber’in tarif ettiği demokratik öz-yönetim modeli, devletin tüm biçimsel mekanizmalarına sahip bir yapı idi. Bu söylem, liberter kavramları (sosyal ekoloji, komüniter yapılar, liberter belediyecilik) ödünç alarak dikey ve otoriter uygulamaları meşrulaştıran tarihsel bir illüzyondu. Ben, bu dilin bize Bolşevik Rusya’sını ve Bolşevikleri hatırlattığını belirtmiştim; nitekim tarihsel olarak da bazı anarşistler ilk günlerde Lenin’i anarşist sanma safdilliğini göstermiş olduklarını hatırlamak gerekir. Devletler arası ilişkilerde yer kapma yarışında olan bir hareket, anarşizan kavramları kendi egemenlik alanını örtbas etmek için bir vitrin makyajı olarak kullanmaktaydı ve buna temas etmek önemli idi. Bugün ise bu jargonu tamamen bırakarak devlet sever -Kürt değil Türk Devletini sever- bir konumdalar yani onların eski jargonu ile sömürgecinin devletine yedeklenmekteler ve hatta payandası olacağını liderlerinin ağzında verilen bir ifade ile duyduk.

Ölüme ve Estetiğe Güzelleme: Nihilist Kapitalizmin Pazarlama Aygıtı

Makale, Rojava’daki askeri pratiklerin Batı medyasında estetikleştirilme biçimlerini de ifşa ediyordu. “Elle” gibi popüler kapitalist dergilerin sayfalarını süsleyen “YPG’li güzel gerilla kız” fotoğrafları ile anarşist yazarların Rojava’daki intihar eylemlerine ve ölüme yaptıkları mistik güzellemeler arasında yapısal bir ortaklık var, hatırlatması yapmıştım. Bu metinler, fedakarlığı ve ölmeyi/öldürmeyi “ataerkil tahakkümle mücadele” adı altında romantize ederken, aslında kapitalist nihilizmin tam da göbeğine düşmekteydiler. Kabile ve aşiret yapılarının halen güçlü olduğu Ortadoğu ve Anadolu coğrafyasında, hayatını topluluk adına feda etmenin ya da karşılıksız vermenin olağanüstü bir durum olmadığını, bunun zaten aşiret mantığının ırasında var olduğuna da gönderme yapmış ve Batılı orta sınıf kafasının bunu kavrayamadığı için Rojava’nın ürettiği yepyeni bir kültür sanarak büyülenmekte olduğunu belirtmiştim.

“Devlet Olmayan Devlet” de Devlettir

Rojava’da inşa edilen “devlet olmayan devlet” modeli, aslen devletin bizzat kendisidir, Kooperatifler ve komünler etrafında döndüğü iddia edilen bu koca gövdenin, uluslararası güçlerin doğrudan askeri/mali yardımları ve sınır kaçakçılığı gibi faaliyetler olmadan ayakta durması mümkün değildi. Bu hiyerarşik yapı, bardağın boş tarafını görmemekte direnen anarşistler için entelektüel bir sığınaktı da. Bu durumu “İktidarsızlığı savunanların iktidarsızlık sızlanmaları” olarak nitelemiştim. Bu kavram, kendi hayatlarında ve coğrafyalarında gerçek bir özgürleşim odağı kuramayan Batılı liberterlerin, emperyalizme yedeklenmiş otoriter bir hareketi kutsayarak kendilerine hayali bir meşruiyet ve görünürlük alanı yaratma çaresizliğidir ve halen de böyle düşünmekteyim. Bu gün  Abdullah Öcalan’ın Türk devletinin hapishanesinde yürüttüğü görüşmelerin sonuçlarından biri olarak Suriye’de bir çok katliamın sorumlusu İktidar ile yatağa girerek yeni bir devlete entegre olmayı kazanım olarak sunan bu hareket Rojava’nın dağıtılmasını, doğrudan demokrasi değil devlet olmayı kazanım olarak sunmaktadır.

Buna karşın zamanında yazmış olduğum bu makaleye yanıt veren bir başka makale var idi. Bu yazacaklarım, makalenin yazarı her şart ve koşulda sürekli kimlik ve fikir değiştirmekte mahir olan bir şahsiyet olduğundan kendisine yanıt olarak okunmamalıdır. Ama yazılanların bugüne gelindiğinde bu kişi tarafından bunca şeye rağmen halen  aynı zihniyetle savunulagelmesi  meselenin bir siyasal tartışma değil ama kişisel problemlerle alakalı olduğuna dair kanılarımı güçlendirdi.

Çünkü bugün tek adam iktidarı ve tek adam hareketi, aynı patolojik problemlerin fark edilmesine değil aksine taraftarlarınca olağanüstü şahsiyet olarak algılanmasına neden olmuşken halen bu tek adam örgütü ve hareketini anlayışla yaklaşılacak ve haklar peşinde bir örgüt olarak görmenin kendisi de patolojik kişilik gösteren bir kişiliği açık kılar.

Şimdi o makaleye gelelim.

2. “Saf Anarşizm Olabilir mi?” İtirazı: Gerçekliğin Çatallı Yolları ve “Eleştirel Dayanışma”

Bu sert olarak nitelendirilebilecek eleştirime karşı, muhataplardan yanıt değil ama Anarşist Haberler platformunda “Saf Anarşizm Olabilir mi ya da Dilin Adaletsizliği”[ii] başlığıyla Dilaver Demirağ imzalı (veya onun düşünsel izini taşıyan) bir reddiye yayınlandı. Bu yazı, yazımı “adalet yoksunu”, “kifayetsiz”, “talihsiz” ve “bir tür dövme yazısı” olarak nitelendirmişti

“Miyoplaştırıcı” Bir Ön Yargının Eleştirisi

Yazı, benim pür ve katı bir anarşist saflık arayışıyla hareket ettiğimi ve bu yüzden Rojava’daki canlı toplumsal dönüşümü tamamen ıskaladığımı ileri sürüyordu (Rojava’ya gittiğini sanmayınız). Tüm kurgumun “Burada PKK/PYD hâkimdir, öyleyse burası Stalinisttir, bir mini ulus devlettir ve anarşistler de bu yalanın propagandacısıdır” gibi bence oldukça kaba ifade edilen bir tez üzerine kurduğumu iddia ediyordu. Oysa bu örgütün hem evveliyatını hem de bu ülkede yaşayan ve bir çok insanla ilişkisi olan biri olarak yazıda da ifade ettiğim çeşitli örneklerde vererek, bilen biri olarak konuştuğumu bilirdi kendisi… Bugüne geldiğimizde bu örgütün devlet sever değil ama sadece Türk devletini seven bir örgüt olduğunun ayırdına varmıştır diye düşünmekteydim ama ondan bunu kavradığına dair bir eser olmadığını fark etmek zamanımı almadı.

Demirağ’a göre bu bakış açısı, entelektüelin düşebileceği en büyük hata olan “haklılık şehveti” ile maluldür. Yazar, benim pür anarşist bir idealizme kapılarak gerçekliği soyutluğun tiranlığına kurban ettiğimi iddia etmişti.

Kuşatma Altında “Açık Uçlu” Bir Deneyim

“Saf Anarşizm Olabilir mi?” makalesi, Rojava’yı statik bir yapı değil, her an her yöne bükülebilecek açık uçlu bir toplumsal deneyim olarak tanımlar.

Bence bu ucu açıklık gibi bir jargonun varabileceği bir diğer uç devlet olmaya öykünmek -bir yerlerde mini devlet benzeri bir tanım yaptığımı hatırlıyorum- ya da bugün gördüğümüz gibi devletin bir payandası olmak olarak ortaya çıkıyor.

Ona göre yıllarca sömürgeci devletlerin en koyu emir-itaat ilişkileri altında yaşamış bir halkın (evet örgüt değil halk diyordu)[iii] bugün kendi yaşamının öznesi olmak için meclisler ve komünler kurma çabası küçümsenemez. Üstelik bu çaba; askeri kuşatma, ambargo ve her an yok edilme tehdidi altındaki bir coğrafyada verilmektedir. Bırakalım taban demokrasisini, sıradan bir liberal demokrasinin bile hayatta kalabilmesi için öngörülebilir bir barış ortamına ihtiyacı varken; Rojava’da bu ağır savaş koşullarında bir meclisler yapısı inşa ediliyorsa, buna hak ettiği adaleti ve empatiyi teslim etmek gerekir.

Oysa ki benim temas ettiğim bu uygulama olarak görülen şeylerin mevcut örgütün gerek Sosyal-Ekolojiyi gerekse de diğer ideolojik konumlanmaları pragmatik bir araç olarak kullandığına temas etmekti. Yukarıda aktardığım gibi Rojava’yı görmeden ve oraya gitmeden propaganda edilen ifadelerle yazıya karşı görmüş ve deneyime hakim gibi karşı yazı yazmak abesti. Bu deneyimleri küçümsediğim söylenemezdi aslında. Benim yanıtım anarşist entelektüellerin PKK propagandasının malzemesi olmamalarına dairdi.  Ve ben o yazıdaki ifadeleri kullanırken 40 yıla yakın bir süredir bu politik hareketin duruşunu ve manipülasyonlarını öyle ya da böyle takip eden biri olarak söylüyordum. Eleştirilerim ise Anarşist entelektüellerin Rojava üzerinden manipüle edildikleri ve onların anarşizmin belli fikri duruşunu oraya atfetmelerinin yanlış olduğuna temas etmekti.

Eleştirel Dayanışma Karşısında Toptancı Nobranlık

Buna karşın yazar, Rojava’daki militaristleşmeyi, zorunlu askerlik uygulamalarını, hiyerarşik ordu yapılanmasını, cezaevlerini ve şeffaflık eksikliğini tamamen kabul ediyordu ve bu noktalarda benimle hemfikirdi. Hatta Janet Biehl’in bile süreç içinde Rojava’ya olan koşulsuz desteğini geri çektiğini hatırlatıyordu. Ancak aradaki temel fark şudur: Ben bu lekeleri gördüğümde tüm deneyimi ona göre “nobran” bir biçimde silip atıyorken, kendisini “eleştirel dayanışma” gibi bir noktaya oturtuyordu.

3. Bugünün Aynasında İmralı ve Öcalan Merkezli Sorumluluk: “Mekansız Devletin” Entegrsyonu ve Coğrafyası

Bugün, 2026 yılından geriye dönüp bu iki metnin yürüttüğü tartışmaya baktığımızda; yaşanan pratik gelişmeler, benim o dönem yakışıksız “nobranlık” gibi bir ifade ve “öfke” olarak nitelendirilen teorik şüpheciliğimin ne denli haklı ve öngörülü olduğunu açıkça kanıtlamıştır. Rojava’da ve Kürt siyasetinde yaşanan tarihsel kırılmalar, ne salt Batılı anarşistlerin romantik gözlükleriyle ne de yazarın “eleştirel dayanışma” adı altındaki korumacı refleksleriyle kavranabilir.

Meselenin asıl düğüm noktası; ne meclislerin estetiği -ki meclisleri tahmin ettiğim gibi lağvettiler- ne de kuşatmanın ağırlığıdır; asıl odaklanılması gereken, Abdullah Öcalan’ın İmralı’daki hapislik sürecinde devlet aygıtıyla kurduğu rıza ve entegrasyon ilişkisidir. Bu entegrasyona kapı açan DEM ve PKK kitlesi lider kültü ile büyülenmiş ve iradelerini lidere teslim etmiş ve bunu ifade etmekten imtina etmeyen bir kitledir. Bugün devletin sahibi olan AKP dahi böyle bir ifadeyi kullanmaktan imtina ederken bu söylemi görmemek ve “Süreç” adı altında tek taraflı ve bir mahkumla liderle  yürütülen görüşmelerin hiçbir şart altında savunulacak tarafı olamaz.

Bu herkesin konuşacağı ve günlük yaşamında herkesi de etkileyecek bir durum. Siyaset arenası -reel siyaset ya da değil- bütünüyle kapsayan iktidar ilişkilerinin düzenlenmesini hedefleyen süreç herkesin fikir beyan etmesi ve iradesini ortaya koymasını zorunlu kılmalı. Süre sadece Kürtleri ve Kürt coğrafyasını alakadar etmiyor. DEM ve PKK’lı kimi taraftarlar Türk vatandaşları ve solcularına konu hakkında fikir belirtme hakları olmadığını dahi söylüyorlar. Dolayısıyla her şahsiyet her durumda kendini ifade etmelidir.

“Süreç” Tiyatrosu ve Talepsiz Masa

Abdullah Öcalan’ın İmralı’da devlet yetkilileriyle ve istihbarat örgütüyle yürüttüğü, kamuoyuna sızan görüşmelerin ifşasından sonra “Bu tarihi dönemde süreci akamete uğratmaya çalışanların girişimleri bana karşı bir komplodur” açıklaması yapması; devletin rıza üretme aklının en açık kanıtıdır. Bugün “Süreç” adı verilen bu gündemde, Kürtlerin en temel, en asgari “kültüralist haklarına” (anadilde eğitim, yasal güvenceler vb.) dair dahi hiçbir somut talep masada yer almamaktadır. Ki hakkını yemeyelim Öcalan bey bunu bağıra çağıra ilan etmişti.

Öcalan ve onun bir nevi “basın ve halkla ilişkiler bürosu” gibi çalışan DEM heyeti, devlete karşı adeta talepsiz bir masa kurmuşlardır. Öcalan, devletin sınırlarını çizdiği “Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşme” müktesebatını bizzat PKK jargonuna tercüme ederek örgüte ve kitlelere dayatmaktadır.

Bu yazıyı yazarken Suriye’de SDG ve halk meclislerinin feshedildiğini ve Cumhurbaşkanı yardımcı olduğunu ve İlham Ahmed’in de cumhurbaşkanı kontenjanı kapsamında Halk Meclisi’ne milletvekili olarak atanması öngörüldüğü haberi basından geçti. Sadece bu bürokratik devlet görevleri ve SDG’nin orduya entegrasyonu mücadeleyi bitirdi görülüyor. Aynı şekilde Türkiye’de PKK’lı kadrolara da benzer görevler verilmesi şaşırtıcı olmaz. Çünkü Osmalı Tarihi’ne bakıldığında devletin ayaklanmaları ve isyancıları bastırmasının yöntemlerinden biri de budur. Sisteme dahil et, paşalık ver, bir süre sonra iktidar mücadeleleri içinde erit ya da sırası gelince yok et.[iv]

“Küçük Mekansız Devletin” Büyük Devlete Eklemlenmesi

Bugünkü tartışmalar ışığında en sarsıcı teorik müdahale tam da bu silah bırakma ve tasfiye sürecinin niteliğine ilişkindir. Ben hiyerarşik ve hatta tek adam örgütü olan militer bir örgütlenmenin silah bırakmasını ve kendisini tasfiye etmesini ilkesel olarak elbette olumlu karşılıyorum; bana göre bu yapının sönümlenmesi en uygun olandır. Ancak burada yaşanan şey özgürlükçü bir çözülme değil, hiyerarşik bir pazarlıktır ve sistemin yani baskı aygıtı olan anti-demokratik ve otoriter devletin parçası olmaktır.

PKK ve Rojava’daki yönetsel elit, yıllar boyunca kurdukları o “küçük, mekansız devletçikleri” (kendi asayiş güçlerini, hiyerarşik komuta kademelerini, vergilendirme ve egemenlik aygıtlarını) bizzat egemen Türk devletinin fiziki sınırlarına entegre etmek karşılığında silahları teslim etmektedirler. Silahları bırakmak ve entegrasyon yani bütünleşme, öznel talepler ne olursa olsun, istem dışı dahi olsa devletsizliği kurmak için değil; o dikey “küçük devletlerini” ana devletin bünyesine eklemlemek için bir pazarlık kozu olarak masaya sürülmüştür. Örgütün Türkiye, Suriye ve Irak’daki bölümleri bugün aynen bu işlerlikle çalışmaktadır.

Bookchinci/Eko-Sosyalist Söylem: Entegrasyonun Entelektüel Kılıfı

Bu bağlamda, Kürt ulusal hareketinin 90’ların sonundan itibaren geçirdiği ideolojik makas değişimi -Stalinist/Marksist hiyerarşik çizgiden Murray Bookchin’in eko-sosyalist, demokratik konfederalist ve devletsizlik çizgisine geçişi- bir biçimde yeniden okunmalıdır.

Bana göre örgütün bu Bookchinci lügatı, sanıldığı gibi radikal bir devletsizlik savunusuna ve özgürleşme pratiğine kapı aralamamıştır. Aksine bu teorik paradigma, hareketin hiyerarşik elitini ve “mekansız devlet yapısını” Türk devletine entegre etmenin entelektüel olarak ifadesi ve ideolojik kılıfı haline gelmiştir. “Devletsiz konfederalizm” söylemi, devleti yıkmanın veya onun sınırları dışına çıkmanın değil; devletin (Türk devleti) en otoriter, despotik ve kısmi temsili demokratik yapıları dahi yok ettiği bir süreçte, onun meşruiyet sınırlarına eklemlenmenin uysallaştırıcı aparatı olarak işlev görmüştür.

4. Teferruat Olarak Güncel Tartışmalar: Bertal ve Demirağ’ın Kavramsal Açmazları

Bugün Dilaver Demirağ ile Gazi Bertal arasında, Liberter sayfalarında yürüyen “lider ihaneti” ve “müzakerecilik” tartışmaları, yukarıda sergilediğimiz o büyük hiyerarşik ve entegrasyoncu dönüşümün yanında sadece birer teferruat olarak kalmaktadır. Her ikisi de kendi kavramsal sınırları içerisinde, meselenin o can alıcı yapısal özünü kaçırmaktadır.

Gazi Bertal’ın “İhanet” Çıkmazı: Ulusalcı Şablonların Esareti

Gazi Bertal, Öcalan’ın İmralı’da bizzat devletin eliyle yürüttüğü tasfiye operasyonuna ve silahların hak talep edilmeksizin teslim edilmesine son derece haklı ve sert eleştiriler yöneltiyor.[v] Ancak Bertal, bu durumu analiz ederken anarşist ilkeleri aşan bir “ihanet” kavramına sığınır. Bertal’a göre Öcalan, elli yıl boyunca peşinden sürüklediği kitlelerin idealine, onların ödediği bedellere ve Rojava’daki öz-yönetim kazanımlarına “ihanet” etmiştir. Anarşizmin ilkelerine değil -çünkü hiçbir zaman anarşist olmadı- ama kendi mücadelesi içerisinde ona inanan ve onla her türlü zorluğu yaşayan ve ölen binlerce insana ve Kürdistan’a inanan herkese, Kürt diline ve kültürüne ihanet etmiştir.

Buradaki açmaz şudur: Bir anarşist için, en başından itibaren dikey, hiyerarşik, milliyetçi ve “devlet-gibi” tasarlanmış bir yapının, günün birinde egemen devletle bütünleşmesinde şaşılacak hiçbir yan yoktur ve olmalıdır. Bu bir anarşist ihanet etmez anlamında söylemiyorum. Örnekleri de anarşist tarihte çoktur. Şu ki; ortada “ihanet” edilecek kutsal ve saf bir “özgürlük davası” hiç olmamıştır; zira o davanın kendisi en başından beri bir iktidar ve hegemonya mücadelesidir. Bertal’ın “lider ihaneti” vurgusu, anarşist bir çözümlemeden ziyade, iradesini bir külte teslim etmiş ulusalcı bir kitlenin psikolojik ve tarihsel kırılmasının ve hayal kırıklığının dışavurumudur, bana göre.

Bahsi geçen örgüt anarşist jargonu kullanan ve aslında kimi zamanlar da Marksist jargonu kullanmakta imtina etmeyen hiyerarşik bir örgüt olagelmiştir.

Dilaver Demirağ’ın Güncel Çizgisi: Rıza Üretimine Sığınan Tavır

Dilaver Demirağ ise günümüzde, “liderin de fikir değiştirme hakkı vardır”[vi] diyerek Öcalan’ın İmralı’daki teslimiyetçi dilini felsefi bir olgunlaşma gibi sunmaya çalışıyor. “Eğer bu süreç 50 yıllık acılara son verecekse ben bu sürecin yanındayım” şeklindeki pragmatik yaklaşımı, kulağa insancıl gelse de teorik olarak reformist bir yanılgıdır. Nitekim Suriye’de ve Türkiye’de yeni bir jargon geliştirmiş ve eski jargonları terk etmişlerdir. Bugünün moda jargonu “Demokratik Entegrasyon”dur. Bizim dilimize tercümesi Devlette yer kapmadır. Halk meclisleri ve doğrudan demokrasi vb. gibi tezlerden Devlet olmaya giden bir şey elbette ihanettir.

Ayrıca liderin kaçıncı fikir değiştirmesidir bu. Bu liderin her sözü bir ideoloji ve bir silahlı-silahsız çatışma vesilesi iken ve ona tapan milyon tane mürid var iken “liderin fikir değiştirmesi ne güzeldir” güzellemesi zıvanadan çıkmak olarak adlandırılabilir. Bu liderin 40 yıllık liderliğinde kendilerinin de infazını ettikleri bir rapora göre 17.000 kişi ve savaşt ise on binlerce kişi ve asker katledilmişken kimse “BİZ BU BOKU NİYE YEDİK” demeyecek mi?

Demirağ, egemen devletin (Leviathan) “acıları dindirme” vaadiyle toplumsal muhalefeti nasıl teslim aldığını, rıza üreterek kendi şiddet tekelini nasıl meşrulaştırdığını gözden kaçırmaktadır. Acıların dinmesi adına devlet kapısında, devlet olmak adına hiçbir kültüralist hak dahi talep edilmeyen bir entegrasyon masasını selamlamak; anarşist olmak şart değil ama o devrimci, uzlaşmaz ve anti-otoriter herkesin karşı olacağı bir durumdur. Tamamen ehlileşmek, muhalefete dahi alan açmamaktır. Kürtlerin umutlarına ihanettir. Devrimci değil karşı devrimci bir duruşun adı olarak okunmalıdır.

5. Sonuç: Vicdanın Sesini Duymak, Putları Devirmek

Benim Rojava eleştirim ile Dilaver Demirağ’ın “Saf Anarşizm Olabilir mi?” polemiğini karşılaştırmalı olarak incelediğimizde; kurtuluşun ne emperyalizmin gölgesinde yaratılan hayali cennet güzellemelerinde ne de devletin ehlileştirme masalarında olduğunu görebiliriz.

Anarşizm, katı ve steril bir fildişi kulesi dogması değildir. O, diktatörlüğe karşı toplumsal barışın ve özgürlüğün hakiki sesidir. Tam da bu yüzden, akan kanın durmasını, silahların susmasını ve anaların ağlamamasını en yüksek insani değer olarak olumlu karşılamak vicdani bir borçtur. Ancak bu barış arzusu, iradelerini İmralı’daki bir rehineye, Ankara’daki temsili parlamenter illüzyonlara veya kendi dikey “küçük devletçiklerini” egemen devlete yamamaya çalışan örgüt elitlerine teslim edenlerin oyuncağı haline getirilmemelidir.

Gerçek özgürlük; ne Öcalan’ın Atakürtleştirilen o yaşayan putunda ne de devlete eklemlenmenin entelektüel kılıfı yapılan Bookchinci eko-sosyalist söylemlerdedir. Kurtuluş; her türlü iktidar ve hiyerarşi ilişkisini hem içsel hem dışsal olarak reddeden, kendi yaşam alanlarında, doğa katliamlarına, savaşa ve sömürüye karşı doğrudan örgütlenen ezilen halkın kendi öz-inisiyatifindedir. Temsil bir oyun, seçim ise bir yalan olmaya devam ettikçe; hakiki barış ve özgürlük ancak devletin ve onun yarattığı tüm önderlik putlarının tamamen reddedildiği o devletsiz vahşi doğada yeşerecektir.

Bunun yanında içinde yaşadığımız günlük realitenin getirdiği nefes almamızı olanaklı kılacak  ifade özgürlüğü, bireysel haklar, hareket etme hakkı vb. gibi hakların kısıtlanıp yok edildiği bir coğrafyada ve böyle bir tek parti devletinde müzakere ve karşıtların uzlaşması bana sanki oximoron gibi geliyor ya da karşıt denen şey karşıtına dönüşmüştür.

Alişan Şahin


[i] Alişan Şahin, “Bir Kitap Tanıtım Yazısı Dolayısıyla Rojava: İktidarsızlığı Savunanların İktidarsızlık Sızlanmaları”

[ii] D. Demirağ, “Saf Anarşizm Olabilir mi Ya Da Dilin Adaletsizliği” https://www.anarsisthaberler.net/saf-anarsizm-olabilir-mi-ya-da-dilin-adaletsizligi/

[iii] Bu örgütün halkı temsil ettiği fikri temsil etme fikriyatının kendisi itibarı ile dahi anarşist siyaset felsefesinin özüne ters bir fikirdir. Rojava için söylemiyorum ama mobilize edilmiş bir halk fikrinin sadece halk olmasından hareketle doğruluğunun ve savunulabillirliğinin olmadığı insanlık tarihinin yaşadığı binlerce deneyimle ispatlanmıştır.

[iv] Tahminim odur Suriye ve Türkiye’de devletin bir ayağını oluşturup, bazı güçler istediğinde bir öncü güç olarak, bu orduların gerilla (aslında kontur-gerillaya dönüşmüş olacaklar) gücü olarak görev ifa edecekler.

[v] Gazi Bertal, “Öcalan: müzakereci mi tasfiye aktörü mü?” https://liberter.org/ocalan-muzakereci-mi-tasfiye-aktoeru-mu

[vi] Dilaver Demirağ, “Nesine itiraz edeyim canım efendim” https://liberter.org/nesine-itiraz-edeyim-canim-efendim

Views: 6

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz