“Sadece köle/efendi ilişkisindeki mücadelede tanıma arzusu, özneleri özbilinçlerine vardıracak sonuca götürür. Bunu aslında öznelerarası ilişkilerde de görmek mümkündür. Fakat Hegel’e göre Köle-efendi ilişkisindeki bu zorla, baskılayarak yapılan tanıma hali negatif bir tanıma halidir ve kendi-kendini tahrip edicidir.”
Tanıma kavramından hareketle toplumsal ve etik problemlere çıkarımlar yapmak oldukça zor bir alan olsa gerek. Konu aslında felsefenin bir çok alanında geçişkenliklere sahip. Tanıma kavramı, Hegel felsefesinin önemli alt kavramlarından biri. Bu kavramı özellikle Ficht’ten aldığı ve kendi felsefesinin ana temalarını bunun üzerine inşa ettiği de söylenir. Ficht’in ise bir Alman romantik felsefeci olan Herder devamcısı olarak düşünmek yanlış olmasa gerek.
Daha eskilere doğru gidildiğinde Aristo ve Eflatun’a kadar gitmek mümkün. Bu kavramın temel oluşturduğu fikir muhtevasını özellikle Hegel’in Tin’in Fenomenolojisi‘nde ki köle/efendi diyalektiğinden hareketle ele alacağız. Buna göre köle/efendi arasındaki ilişki bir nefret ve kabul edilme üzerine kuruludur (buradaki tek taraflı kabul edilme/etme ilişkisi Nietzsche’de de dikkatle üzerinde durulan bir haldir). Özellikle Kojeve tarafında yapılan yorumlamada, tanıma ilişkisinin mücadele ve savaş üzerine kurulu yanına vurguyu görmek mümkün iken, aslında Hegel’e göre bu kavram yani tanıma, köle/efendi diyalektiğinden öte daha geniş bir kavram alanına gönderme yapar. Köle ve efendi ilişkisi eşit olmayan bir tanıma ilişkisidir ki sonucunda tahakküm, hiyerarşi ve şiddeti kurumsallaştıracak sonuca varır. Hegel’e göre efendilik kendini yıkacak araçları da içinde taşıyan yapıdadır. Hegel, tanıma ilişkisi dolayısıyla aslında daha genel anlamıyla özneler arası ilişkiye gönderme yapar. Gerçek anlamdaki tanıma ilişkisi karşılıklı ve özgürlüğün eşit paylaşımıyla olmalıdır. Bu arada hatırlatmakta yarar var. Tanıma için mücadele arzusu bir aşk ilişkisi içinde geçerlidir. Fakat burada bir ölüm kalım savaşı olmadığından bu ilişkinin gerçek bir tanınma ilişkisi olmadığını söyler Kojeve, Hegel’e rağmen.
Sadece köle/efendi ilişkisindeki mücadelede tanıma arzusu, özneleri özbilinçlerine vardıracak sonuca götürür. Bunu aslında öznelerarası ilişkilerde de görmek mümkündür. Fakat Hegel’e göre Köle-efendi ilişkisindeki bu zorla, baskılayarak yapılan tanıma hali negatif bir tanıma halidir ve kendi-kendini tahrip edicidir. Tanımada karşılıklılık en temel hal iken köle-efendi ilişkisinde bir taraf bir diğerini tanırken, diğer taraf tanımamakta ve bir ölüm-kalım savaşı içinde olmaktadır. Bu hal baskıyı, şiddeti ve karşılıklı olmayan bir tanımayı kurumsallaştırır. Kölenin efendiyi tanıması eksik, kesin olmayan, güvenilmez ve değersizdir. Efendinin, efendiliği bağımsız bilinçten başka bir şeydir. Dolayısıyla onun kendi-içinliği kesin bir halde değildir, belirsizdir. Efendiliğin “hakikati” köle bilinçtir. Köle, köle olarak efendiyi tanımasına rağmen, eksik çünkü baskılanış olarak efendiye güvenilmez ve deforme edilmiş bir tanıma sunar. Efendi şüphededir ve köleye inanmaz ve kontrol altında tutma ihtiyacını hisseder. Bundan dolayıdır ki “kazanan” kaybedendir.
Köle ise bağımsız özbilince sahip değildir. Köle bilinci evvela efendiye itaatle başlar. Ölümden korkar. Varlığının devam etmesi için efendiyi tanır. Ölüm kaygısı kaplamıştır köle bilinci. Ölümden kurtulmak için ortaya çıkan köle varoluşunu köleleştirerek özgürlükten uzaklaşır.
Daha öncede belirttiğimiz gibi Hegel “ karşılıklı tanıma mutlak tin’dir” diyerek ve tanımaya dair görüşünü net olarak ortaya koyarak, köle-efendi ilişkisindeki otantik olmayan durumu açıklar. Bu demektir ki tanıma ancak eşitler arasında ve herhangi bir baskılama, zor ve dışlama olmadan mümkündür.
Kojeve’nin yorumlarından hareketle de olsa Hegel’in ilişkiyi öznelerarası ilişkiye yaptığı göndermeden hareketle daha genel bir duruşun ifadesi olarak da alacak olsak, bu ilişkiye hareket sağlayan mücadelede tanıma edimi bir iktidar mücadelesinin işaretlerini sunar bize. Bu mücadelede tanıma ve bunun meşru zeminlerini oluşturmak için özneler arası mücadele, özneleri/grupları tanıma yada yeniden tanımaya yol verir. Bu duruma başka bir minvalde bakarsak, birbirlerin rakip ve biraraya gelmeyecek kişi ve grupların birbirleriyle ilişkileri de aynı minvalde telakki edilebilir. Dolayısıyla bu tanıma eşitler arası ilişkide olan bir tanıma değildir. Bu tanıma düşman varlıklar ve öbeklerin birbirlerinin sınırlarını birbirlerinden dolayı çizmelerinden hareketle sadece sunar ve görünür kılar ama hakikaten Hegel’in görmek istediği gibi özbilince sahip ve ondan dolayı özgür olan bir hal sunmaz. Grup olarak hakiki otonomi, Hegel’e göre, diğer topluluklarla ilişkiyle sağlanır ve başkasıyla ilişki otonomi ile çelişmez. Etik yaşamın temeli karşılıklı tanımadır. Etikin sınırı öbürünü tanımayla başlar.
Bu ilişkide özneler arası ilişkinin önemli boyutu Hak kavramıdır ki bu tanıma kavramını ete kemiğe büründüren ve etik yaşamı ve aslında özgürlüğü somutluğuyla gösteren araçtır.
X
Nietzsche’nin ve Anarşist Gustav Landauer’in düşüncelerinde oldukça etkilenmiş oldukları ve bugünün Liberal dünyasında önemli tartışmalara meyyal olan çokkültürlülük yaklaşımlarının arka planındaki düşünürü olduğu söylenerek, özellikle çokkültürlülük düşüncesinin Faşizmle bağını kurmak için bir çeşit suçlama ve aşağılama maksadıyla sağcı yada solcu ulus devlet savunucusu, klasik lizberalizm savunucusu ve hatta Anarko-kapitalistlerin en sevdikleri düşünür Ayn Rand’ın takipçilerinin çokkültürlülüğü mahkum etmek isterken adını vererek küçümsedikleri Alman Romantik felsefesi içerisinde telakki edilen Herder’e dönmek istemekteyim (o ki, Herder’in herhangi bir ulus yada ulusları savunmak gibi bir hali hiç olmamıştır). Çünkü Herder’dir bizlere tanıma ve tanınma ile alakalı politik felsefe alanında original felsefi fikri veren ve ondan dolayıdır komüniter Anarşizmin fikrinin ilk kalkış noktası. 19. yüzyılda çok önemli bir kavram olan Halk (volk ya da people) kavramının romantik açılımı Herder’e kadar götürülür. Bu daha sonrasında milliyetçi düşüncenin düşünürlerini de etkilemiştir. Mesela: Michelet, Mazzini, Fichte ve Slovak milliyetçileri. Bunun yanında Nietzsche ve Landauer’de ondan etkilenen düşünürlerdir. Bugüne gelindiğinde onun etkilerini liberal ve komünetaryan çokkültürcüler üzerinde de görmek mümkündür (Charles Taylor, Will Kymlicka vs.). Diğer taraftan Schleiermacher, Hermönitik üzerine olan düşüncelerini bütünüyle Herder’den almıştır.
Herder’in kalkış noktası olarak alınmasını gerekçe olan en önemli düşüncesi, aydınlanma düşünürlerinin fikri olarak en parlak zamanlarını yaşadığı dönemlerde “köken üzerine” isimli dil felsefesi üzerine yapmış olduğu çalışmasındaki tespitleridir. Voltare ve Hume “insanoğlunun her zaman ve her yerde aynı ve hiç bir şeyin değişmediği ve farklı olmadığını“ savunduklarında, o bunun yanlış olduğunu ve değişik tarihsel dönemlerde, kültürlerde kavram, inanç, algılama ve hissiyatlarında birbirlerinden farklı olduklarını vurgulamıştır. Ve ayrıca daha da ileri giderek bireyler arasında aynı kültür ve zamanda dahi bunun farklı olacağını söylemiştir ve dolayısıyla bu düşünceler çok kültürcülerin bundan hareketle kültürlerin ve bireyin otantikliğine ve otonomisine yönelik haklar temelinde özel vurgularına meyyal olan temayüllerinin kaynak noktası yapmıştır onu.
Bu noktaya gelindiğinde Hegel’in (ki Herder’den büyük oranda etkilenen düşünürlerden birinin de o olduğu söylenir) tanıma, öznelerarasılık ve Köle-Efendi diyalektiği ve Herder’in kültür ve bireyin Otonomisi kavramlarına azda olsa değinmiş olduk. Burada eksik bırakılan şey Herder’in fikirlerinin politik felsefe alanında Hegel’in köle-efendi diyalektiğinde işlediği tanıma/tanınma kavramından hareketle bugün oturduğu zeminde yorumlanıp, bir nebze de olsa hayata geçirilen tarafı ve kültürlerin otonomisine, bir arada yaşamalarına teorik zemin hazırlayan yanına dair bir çeşit notlar düşmekti .
Bu arada Martin Buber’le Hegel arasında, yanı Buber’ın Dialojik olarak adlandırılan felsefesi ile Hegel’in bu tanıma kavramı etrafında oluşturduğu ve köle-efendi diyalektiği olarak ifade ettiği felsefi bakışından ayrı olan tanımadaki karşılıklı öznelerarasılığa dikkat çeken felsefesi arasındaki yakınlığa değinmeden geçmek doğru olmaz sanırım. O Buber ki kendi öncülleri olarak F.H. Jacobi, Ficht ve Feuerbach’ı anmıştır. Bu benzerlik Buber’in ‘I and Thou’ ( Ben ve Sen –tanrı-) adlı eserinde alenen ortadadır.
X
Tarihsel olarak daha sonralara geldiğimizde İkinci Dünya Savaşından sonra ve özellikle 1960’lardan sonra Fransız Felsefecisi ve Hegel yorumcusu Kojeve’in –ki yukarıda bir miktar anmıştık – etkisiyle efendi-köle analizleri Nietzsche’ci bir doğrultuda okunmaya başlanmıştır. Bu minvalde Nietzsche’ci düşünürlerin en önemlisi ve gerek Fransız ve gerekse batı felsefe geleneğini son elli yıldır bu minvalde etkileyen en önemli düşünürlerinden biri Bataille’dır.
Fransız felsefe dünyasında devam eden bu hale Judith Butler “Kojeve ve Hyppolite’nin bu kuşaklara Hegel’i olmadığı şekilde tanıtmasıyla etkilediklerini ve Hegel’in “özne” filozofu olduğunu ve farklılığı dışarıda bıraktığını vurgulamış olduklarını”na temas ederek müdahil olur. Ve hatta Sartre, Being and Nothingness’i yazdıktan yıllar sonra Hegel’i doğrudan çalıştığını, daha evvelinde Hegel’i seminerler ve derslerden öğrendiğini, onunla yapılan bir röportajda belirtmiştir. Dolayısıyla tanıma kavramı bu filozoflarda karşılıklı mücadele, baskılama ve tahakküm etmek/edilmek demektir.
Nietzsche’nin Efendi Ahlağı ve Köle Ahlağı olarak ele aldığı kavramları – Hegel’den farklı olarak ele alması bir yana – tam tersine onun köle-efendi kavramıyla benzer bir havayı taşır ve fakat Nietsche’nin kendi havasıyla… Bu iki kutbun duruşuna dair eklenecek bir şey var ise bu da bu ahlakların özelliklerini aslında bir öznede, bir can’da dahi görmek mümkündür diyerek konuyu antropolojik boyutla beraber mistik bir alana da taşımasıdır.
X
Gelinen nokta itibarıyla Hegel ve ondan sonra gelişen Hegel yorumları ve Hegel üzerine yapılan çalışmalara baktığımda; Hegel felsefesindeki tanıma kavramının Hegel’in yanlış anlaşılmasına vardığı ve bu bu yanlış anlama sonucunda özellikle çağdaş felsefe içinde farklı sonuçlara ve uçlara açılan değişik felsefi duruşların ortaya çıktığını gözlemleyebiliyorum.
Bu önemli ayrım noktası, Hegel’deki tanıma kavramının öznelerarasılığının görmezden gelinerek, köle-efendi diyalektiği analizlerinden hareketle köle ve efendinin birbirlerini tanımak/tanınmak için bir ölüm-kalım savaşı içerisinde olmalarından hareketle tanıma kavramını sadece köle-efendi arasındaki mücadelesinin her bir duruma indirgenmesi şeklinde anlaşılması olarak açıklamak mümkün.
Bu tarz yorumlamaya özellikle Fransız felsefecileri Kojeve, Hyppolite’den hareketle, farklı duruşlarla Sartre, Levinas, Deleuze, Derrida, Foucault ve Bataille dahil olur. Bu düşünce kısaca şöyle özetlenebilir: Karşılıklı tanıma demek, karşılıklı mücadele ve baskılama demektir. Varacağı yer ise tahakküm ve hiyerarşik baskıdır. Varılan nokta görülebileceği gibi Hegel’den başka bir alandadır.
Hegel gerçek tanıma kavramını öznelerarası bir ilişki olarak kurduğunda bu kavramın yol göstereceği yerler:
1. Yüzyüze karşılıklı oluşan ilişkiler ki bunlar aşk, evlilik ve aile vs.dir. 2. Bireylerle kurumlar arasındaki ilişki yani ben ve biz arasında olan ilişki. Kurumlarla devlet arasındaki ilişkileri de bu minvalde telakki eder Hegel. Bu ilişkiler Hegel’e göre otantik ilişkilerdir. Köle-efendi ilişkisi bu karşılıklılığa sahip olmadığından otantik olmayan bir ilişkidir.
Fakat bu kavramı bu şekilde açınca, benler ve biz arasında ve hatta özneler arasındaki ilişkilerde bir mücadele ve ölüm-kalım savaşı olmadığını söylemek en azından benim için zor görünmektedir. Dolayısıyla Hegel’in diliyle söylersek bu ilişkiler de otantik olmayan ilişkilerdir.
Bugünün gözüyle Hegel’i yeniden yorumlama yoluna gidersek öznelerarası ilişkiyi ve Hegel’in bu minvaldeki tanıma felsefesini şöyle de okumak mümkündür:
1 Güç ve tahakküm içermeyen ve karşılıklı bu güç ilişkilerinin ötesinden oluşan ilişkiler (Ona göre bunlar birey-birey, birey-toplum-kurum-devlet ilişkileri ve devlet-devlet ilişkilerdir)
2 Güç ve Tahakküm içeren ilişkiler (köle-efendi ilişkisi adı altında sembolleştirilen – aslında Fransız filozoflarında bu minvalde en azından Kojeve dolayımıyla Marksist bir söylemi de ardına alarak, tamamıyla Hegel’i bundan dolayı yorumladıkları – patron-işçi ilişkisi olarak da yorumlanabilecek karşılıksız her türlü ilişki)
Hegel bu dille okunduğunda ve Kojeve’nin Hegel Okumaları da göz önünde bulundurulduğunda bugünün dünyasında Sartre ve Foucault’nun felsefi ve antropolojik okumaları ve çalışmalarını göz ardı etmek mümkün olmamaktadır. Bir taraftan Sartre’ın “Başkaları cehennemdir”, diğer taraftan Foucault’ın “iktidar her yerdedir” kısa sözleri bize öznelerarası ilişkide de her daim durağan olmayan ve kendisini daima üreten “köle-efendi ilişkisi ve özbilinci” üzerine – Hegelci demeyelim ama – Hegel sonrası okumaların yanında durmamıza meyil vermektedir. Özellikle Foucault’nun iktidar okuması kesinlikle geleneksel iktidar okumalarını bir tarafa atmak değil fakat yeniden yaşamın her alanına taşımamıza ve yaşamı yeniden gözden geçirmemize neden olmuştur. İktidarın bir ilişki biçimi olduğunu söylemesi başlı başına Hegel’ci tahakküm ve iktidar tanımlamasına bir saldırı olarak algılanabilir. Foucault’nun dediği aslında her ilişkide iktidar vardır. Ve ilişki biçimi ne olursa olsun bu iktidarın alttan alta kendi kendini ürettiğidir.
X
Ölüm kalım savaşının olmadığı ilişkiyi sadece ve sadece bir ilişkide görmek mümkündür: Aşk. Bu Aşk ise tamamen teslimiyetle olan bir ilişkidir ki iki özne de kendini tamamen bir birbirlerine teslim etmiştir. Elbetteki böyle bir teslimiyet ne denli mümkündür sorusu bu durumun olabilirliğini kuşkuda bırakacaktır. Bu noktadan itibaren Platoncu bir ayrıma gitmek zorunda kalırız. İdeal bir Aşk tanımı yapmak zorundayızdır bu aşamadan sonra. Ya da gerçek olan bir aşk ile ideal olan bir aşk. Can’ı ile Canan’ı arasında mücadele ve savaş olmayan ya da bir iktidar ilişkisinin hiç bir izini taşımayan öznenin kendini tamamen teslim ettiği ve aşkına adadığı bir aşktır ideal Aşk. Tasavvufta buna İlahi Aşk denmektedir. Ve Tasavvufta buna ulaşmanın yolu dünyevi aşktan geçmektedir. Bu aynı zamanda demektir ki: tüm dünyevi hırslardan, kibirden ve benlikten sıyrılmak ve tam olmak için, kendini aşmak için kendi benliğini öldürmek zorundasın.
Dünyevi aşktan ilahi aşka ulaşma hali bir süreç tasavvufta. Bu süreç aslen ferdin kendi içinde ve kendi içindeki kötülüklere karşı mücadele ile yaşanabilecek bir süreç. Nereden tamamlandığı belli olmayan ve fakat ferdin günlük yaşamına da etki eden – aslında kamusal yaşam-özel yaşam arasındaki ayırım bir fert ve onun bütünlüğü için hiç bir şey ifade etmiyor bu anlamda – kendi nefsini ve dünyadaki hallerini kendi için bir insan olmaya yönelik olarak iktidarsızlaşma çabasında olan bir süreçtir bu. Nietzsche. Evet hemen hemen tüm kitaplarında böyle bir bir insanı anlatır. Yani İnsan-ı Kamil’i.
Alişan Şahin
alis@itaatsiz.org
Views: 48