Wall Street’ten Gezi’ye Siyasal İtaatsizlik

0
6

Seattle’dan Arap Baharı’na, Occupy Wall Street’ten Gezi’ye uzanan eylemler zincirinin ortak bir noktası var: Siyasal itaatsizlik. Siyasal itaatsizliğin sivil itaatsizlikten farkı nedir? Siyasal itaatsizlik yeni bir solun habercisi mi?

İşgal Et – İtaatsizlik Üzerine Üç Tez[1], farklı disiplinlerden gelen üç akademisyenin, Arap Baharı’ndan Occupy Wall Street’e (OWS) 2011 yılının muhalif hareketlerini bir okuma girişimi. Ayaklanmalara, toplu gösterilere ve kamusal alanların işgaline sahne olan 2011 yılını ele almış olmasına ve 2013’ün Mayısında yayımlanmış olmasına rağmen kitabın ilginç yanı, Gezi’yi de okuyabilmesi. Kitap üç akademisyenin üç ayrı makalesinden oluşuyor: Michael Taussig’in “O Kadar Kızgınım ki Pankart Yazdım”ını Bernard E. Harcourt’un “Siyasi İtaatsizlik”i takip ediyor. Son makale, Önsözü de kaleme alan W. J. T. Mitchell’e ait: “İmge, Mekan, Devrim – İşgal Sanatları”. Yazarların ortak yanı, kendi disiplinlerinin sınır ve kurallarını ihlal etme eğiliminde olmaları, yani “itaatsiz” olmaları. Örneğin Taussig, antropolojik araştırmalarda ana kural olan katılımcı/gözlemci ayrımını tanımadığını baştan ilan ediyor. Ayrıca bu makalelerin nihai değerlendirmeler olmadığı komplekse girmeden vurgulanıyor.[2]

Eğer iki yüzyıl öncesinde yaşıyor olsaydık, bu olayları o zamanın diliyle bir hayalet gibi, yani “devrim ruhunun”, “halk ayaklanmalarının” ya da “kitle hareketlerinin” geri dönüşü olarak görecektik. Oysa günümüzdeyse daha biyopolitik dil kullanıyoruz: Sanal uzamda bir “virüs” gibi hızla “yayılan” ya da “bulaşan” görsellerden ve ifadelerden söz ediyoruz. On dokuzuncu ve yirminci yüzyılın devrimci ruhunu taşıyan illegal broşürler, kitaplar ya da bildiriler nihayetinde elle tutulur somut/fiziksel araçlardı. Günümüzün devrimci ruhu ise Twitter, Facebook, kısa mesaj, e-posta ve dijital görseller gibi soyut/sanal medya tarafından taşınıyor. Gezi olaylarında ana akım medyayı kontrol eden Erdoğan’ın sosyal medya toplumların baş belasıdır yakınması ve devamında internet yasaklarını devreye sokması bu açıdan değerlendirilmelidir.

“Zuccotti Park’a ayakkabılarıyla girdiler!”

17 Eylül 2011’de New York’ta, ABD’nin finansal kalbi Wall Street’e oldukça yakın mesafedeki Zuccotti Park’ta toplanan eylemciler kimseden izin almadan çadırlarını kurdular ve kamusal bir alanı işgal ettiler. Erdoğan’ın böyle bir durumda diyebileceği gibi “eylemciler Zuccotti Park’a ayakkabılarıyla girdiler!” Benzer eylemler çok kısa bir sürede Chicago, Oakland, Washington ve Denver gibi ABD’nin diğer kentlerine yayıldı. Oradan da Londra, Berlin, Frankfurt, Quebec ve Hong Kong üzerinden tüm dünyaya bulaştı. Occupy(İşgalEt) eylemleriyle birlikte, daha önce parçalanmış ve umutsuz halde yaşayan insanlar kendilerini yeni bir dil ve yeni bir kolektiflik üzerinden tanımlamaya başladılar. Yeni komünite, yeni insanı doğurdu. Biri “17 Eylül’de öldüm ve yeniden doğdum”, bir diğeri “hipnotize olup başka bir kişiliğe dönüştüm adeta” diyordu. “Hayatının en unutulmaz anlarını, en umut dolu olaylarını yaşadığını” söylüyorlardı. Bunlar Gezi’ye katılmış olanlar için de çok tanıdık ifadelerdi. Kimsenin aklından belirli politik taleplerle yetinmek geçmiyordu:

“Politikacıların asıl derdi de bu aslında. Belirli talepleri olmadığı için Occupy hareketinin ilkel ve dağınık olduğunu düşünüyorlar. Sanki eşitlik bir talep, üstelik bireyi de gerçekliği de yeniden tanımlayan hem ahlaki hem ekonomik bir talep değilmiş gibi. Occupy, Eric Hobsbawm’ın “ilkel asiler” dediği, siyasal-öncesi [prepolitical] bulduğu İspanyol anarşistlere benziyor. Siyasetçilerin Occupy’dan isteği egemen sistemin diline boyun eğmeleri.” (İşgal Et, s.62)

Bir talepler listesi sunmayı ya da tek bir talep etrafında kenetlenmeyi reddetmek OWS’in en çok tartışılan yönlerinden biridir. Aslında Occupy hareketi bu noktada da itaatsiz bir tutum almıştır. “Seçim yapma ayrıcalığı” denebilecek şeye özellikle direndiği söylenebilir. “Seçim -özellikle de rasyonel ve hesaplı seçim- geç modern döneme özgü bir şeydir. Batı dünyası planlı karar almayı, mantığı, hedefe kitlenmeyi ve egemenliği baş tacı eder.” (İşgal Et, s.84) Basit siyasi taleplerde bulunmamak Occupy’ı zayıflatan değil tersine güçlü kılan özelliklerden biriydi. Çünkü siyasi programlar önermemek, hareketi, iktidarın hiyerarşik ve tahakküme dayalı ilişkilerini yeniden üretmekten alıkoyuyordu. Occupy hareketi adeta “artık eski oyunları oynamaktan sıkıldık” diyordu:

“Occupy hareketinin en çarpıcı yanlarından biri de aynı hatalara düşmemek için elinden geleni yapması. Occupy sekter ve otoriter yönelimlere inatla direnirken pek tabii ki hem militan soldan, hem geleneksel liberallerden eleştiriler aldı. Hareket siyasi talepleri sunmayı, parti siyasetini ve Soğuk Savaş’ın köhne ideolojilerini benimsemeyi reddederek, belli birey ya da grupları öne çıkarma çabalarını durmadan geri püskürterek, saf direnişin, öfkenin, siyasi itaatsizliğin önceliğinde ısrar ederek, kakofoniyi göze alıp bünyesindeki bütün seslerin duyulmasını sağlayarak çok kasıtlı bir şekilde sekterlikten, otoriterlikten alabildiğine uzak bir tavır geliştirdi.” (İşgal Et, s.93)

Occupy hareketlerinde yaşananların Hakim Bey’in Geçici Otonom Bölgesi’nde[3] öngördüğü gibi gerçekleşiyor olması oldukça ilginçtir. İlk kez 1991 yılında yayınlanan bu kitapta yer alan eylem taktikleri birçok küreselleşme karşıtı harekete ilham vermekteydi. Örneğin birdenbire ortaya çıkan insanlar işlek bir caddeyi geçici olarak trafiğe kapatarak şenlik ortamı yaratıyorlardı. Occupy hareketinin asıl çıkış noktası “evsizlik ya da işsizlik” olsa da insanlar parkları yatacak yerleri olmadığı için işgal etmiş değillerdi. OWS’te ya da Gezi’de, tıpkı 1968 Mayıs’ında olduğu gibi insanlar günlerce evlerinden uzakta yaşamış ve “normal” hayatlarına dönme ihtiyacı duymamışlardı. Parklarda, aynalarla kaplı devasa binaların arasında uyuyan insanlar kendilerini ilk kez gerçekten özgür hissetmişlerdi. Gerçekte özgür olmadıkları halde kendilerini özgür sananların en büyük köleliği yaşadığını fark ettiler.Böylecekulelerde, “köstebekler gibi kafeslerde çalışan insanlar”a dışarıdan bakabildiler. Şöyle düşündüler: “Binalardan daha büyüktük artık; etrafımızdaki ofislerde hayatını heba eden, bedenen sıkışmış, ruhen robotlaşmış zavallıların aksine anı yaşıyorduk.” (İşgal Et, s.35) Bu sırada işgalcilerle iktidar arasında “parkın temizliği” üzerinden, görünüşte önemsiz bir çekişme yaşanıyordu:

“Parkı temizlememiz isteniyor. Bana saçma geliyor bu, belediye başkanının direnişçilere karşı mazeretlerini meşrulaştırıyor çünkü, öldürülmesi gereken haşaratlarmışız gibi. Pis, düzensiz, üniformasız, sırasız, bağımsız. En kötüsünü, anarşistleri unutmayalım; polisler, siyasetçiler en çok anarşistlerden nefret ediyor.” (İşgal Et, s.39-40)

Bu çekişmenin sonunda Belediye başkanının temizliği iptal etmesi Zuccotti Park’ta New York’lu “çapulcuların” zaferine işaret ediyordu.

Zuccotti Park’ta “işimi kaybettim, direnişi buldum” sloganının Gezi’deki muadili “işe değil direnişe” yazan çıkartmalardı; her ikisi de devrimin bir meslek, bir iş olduğunu imliyordu. Elbette bunu eski sol hareketlerin meslek olarak devrimciliğiyle karıştırmamak gerekir. Ursula K. Le Guin’in Mülksüzler romanında söylediği gibi “…Vermediğiniz şeyi alamazsınız, kendinizi vermeniz gerekir. Devrim’i satın alamazsınız. Devrim’i yapamazsınız. Devrim olabilirsiniz ancak. Devrim ya ruhunuzdadır ya da hiçbir yerde değildir.” İşgal yeni bir yaşamın inşasına yönelik emek ve disiplin gerektiren günlük bir uğraştır.

Tahrir Meydanı, Zuccotti Park ya da Gezi Parkı gibi işgal edilen mekânlar bildik mitingler gibi geçici toplanmalara ev sahipliği yapan araçsal mekânlar değildi. Bu mekânlar, işgalci ile bütünleşmiş, adeta bir “ev”e, bir evin “avlu”suna, “mülkümüz olmayan” ama gene de “bize ait” olan, sahici ve şenlikli bir yaşam alanına dönüşmüş mekânlardı. Eylemciler kendi evlerinde politikayı mizahtan ve hayatın kendisinden dışlaştırmayan, uzun soluklu bir kararlılığın örneklerini sergilediler. Bu kararlılığın somut göstergeleri de çadır ve kamp imgeleriydi. Çadır, ben buraya yerleştim, işgal ettim ve taleplerim karşılanmadan buradan çıkmaya niyetim yok mesajını veriyordu. Ayrıca bu çadırlara bir topluluğun günlük etkinlikleri de eşlik ediyordu. Tahrir Meydanı’nda, Zuccotti Park’ta ve Gezi’de revirler, yemek hizmetleri, kütüphaneler, kıyafet dağıtım yerleri, iletişim merkezleri kurulmuştu. Yerleşen ve yerinden kımıldamak istemeyen bir hareket söz konusuydu. Bu bakımdan Occupy/İşgal, bir süreklilik ve dayanma sanatıdır. ABD’li blues ve gospel şarkıcısı Mavis Staples’ın “Yerimizden Kımıldamayacağız” (“We shall not be moved”) diye diretmesi anlamlıdır. (İşgal Et, s.127) Gezi’deki “duran adam eylemi” de, polisin parka saldırmasının ardından gerçekleşmiş ve harekete moral kazandıran çadır/kamp imgesinin bir benzerini üretmişti.

Sivil itaatsizlikten siyasi itaatsizliğe

İşgal Et’te Bernard E. Harcourt OWS’te yeni bir itaatsizlik türü tespit ediyor: “Siyasi itaatsizlik!” Ona göre Occupy hareketi iktidarı ve geleneksel siyaseti toptan reddeden, onların kelime haznesine ve gramerine meydan okuyan yeni bir siyasi form yarattı. Bu durum ise yeni bir “siyasi itaatsizlik”e yol açtı. Peki, siyasi itaatsizlik nedir? Siyasi itaatsizlik sivil itaatsizlikten farklıdır ve kısaca şöyle tanımlanabilir: Kolektif hayal gücümüze egemen olan ve siyaset yapma tarzımızı belirleyen ideolojik haritayı kökten reddetme.

Harcourt’un belirttiği gibi “sivil itaatsizlik” ahlakın yasalardan üstün olduğunu savunmakla birlikte mevcut siyasi kurumların meşruluğunu reddetmez: “Sivil itaatsizlik, sivil itaatsizlere verilecek hükmü ve cezayı kabul eder. Direniş anında bile hukuk normlarını sayar ve kendini bu normların yaptırımına bırakır. Şayet bu hukuki yaptırımlara direnirse, verdiği tepkiye sivil İtaatsizlik denmez.” (İşgal Et, s.68-69) “Siyasi itaatsizlik” ise bunu tersine, yönetilme biçimimizin kendisine direnir. “Yasaya en büyük saygıyı gösterme” fikrini baştan reddeder. Bizi yöneten mevcut tüm siyasi kurumları ve savaş sonrası döneme egemen olan tüm ideolojileri reddeder.

Bu açıdan bakıldığında OWS tam bir siyasi itaatsizlik olarak görülür. OWS yasalara, siyasi kurumların yapısına, hatta siyaset yapma tarzına bir başkaldırıdır: “Occupy hareketi geleneksel siyaset mantığını, söylemini ve stratejilerini reddeder. Meclisle görüşmez. Parti sistemine karşı koyar. Geleneksel siyasi saflarda durmaz, bunlarla özdeşleşmez. Reform gündemi oluşturmayı ya da mevcut siyasi grupları platforma almayı reddeder. Geleneğe başkaldırırken ‘lidersizlik’ fikrini benimser. Hiyerarşik olmayan, yatay yönetim yapıları ister. Geleneksel siyasi ideolojilere sırtını döner. Occupy Wall Street her yönüyle siyasi itaatsizliktir – siyasi olarak sınıflandırılma girişimlerine bile direnir. Özetle bu hareket geleneksel kavramlara ve öngörülebilir siyasi kategorilere dair ezberimizi bozar.” (İşgal Et, s.70) Occupy ezberimizi bozarken elbette alternatif bir gelenekten de yararlanır. Örneğin “lidersizlik” fikri aslında yeni değildir. ABD’li sendikacı ve siyasetçi Eugene V. Debs’in 1906’da işçilere hitaben söylediği gibi: “Sizi vaat edilen topraklara ben götürmeyeceğim; çünkü biri götürürse başka biri de çıkarabilir.”

Gezi direnişinin de çok sayıda sivil itaatsizlik örneği içerdiği söylenebilir. Gerçi Türkiye’de “bir adalet arayışı olarak” sivil itaatsizlik daha önce de vardı. Bu bağlamda Kürtlerin sivil alan siyasetini ya da anarşistlerin başlattığı vicdani ret eylemlerini anmak yeterlidir. Ancak Gezi direnişi aynı zamanda güçlü bir siyasi itaatsizlik de ortaya koymuştur. Gezi’deki “siyasi itaatsizlik”in göstergelerinden biri eylemcilerin kullandığı dildi. Süreyyya Evren’in “Gezi’den Yayılan Siyasi İtaatsizlik” başlıklı yazısında saptadığı gibi:

“Böylece siyasi dilin hiç içinde olmayan bir dil gelişiyor. Bu dil sadece iktidar için değil muhalefet için de şaşırtıcıdır. Muhalefet derken sadece CHP gibi merkez sol partiler için değil tüm sosyalist partiler, sendikalar ve radikal sol için de şaşırtıcı, beklenmedik olmuştur. Mizah, farklı görsel dil ve farklı bir slogan/grafiti dili küfürlerle karışarak kendini ifade etti. Bu dil sadece bir farklılık değil aynı zamanda da bir siyasi itaatsizlikti. “Duvara ‘haklıyız kazanacağız’ yazmayı reddediyorum!” demenin de bir yoluydu aynı duvara “Diren Iphone Şarjı” yazmak. “‘Kahrolsun faşist devlet’ yazmayı reddediyorum!” demenin bir yoluydu “kahrolsun bağzı şeyler”. Böylece iktidarın ve muhalefetin (hem parlamenter hem radikal muhalefetin) ortak yürüttükleri siyaset diline boyun eğmiyoruz, denmiş oldu. Çeşitli yazılamalar ve afişlerle kendini gösteren ‘boyun eğme’ mesajı bu siyaset yapma biçimine de boyun eğme anlamındaydı. Bu anlamda küfür meselesine de ayrıca dikkat etmek gerek.”[4]

İdeolog Zizek’in göremediği

Occupy hareketine ısrarla geleneksel ideolojiler dayatan Slavoj Zizek gibi yazarların göremediği nokta, siyasal itaatsizliğin ya da lidersizliğin hareket için taşıdığı önemdir. Örneğin Zizek Ağustos 2011’de Londra ayaklanmalarını konu alan bir yazısında “post-ideolojik bir döneme” girdiğimiz, “sistem karşıtlığının artık kendini gerçekçi bir alternatif, hatta ütopik bir proje olarak bile sunamayacağı, yalnızca anlamdan yoksun bir patlama halini alacağını”[5] söyler. Oysa dünyanın dört bir yanında görülen protestoların çoğunun ortak özelliği tam da bu eski ideolojilere direnmek, yani siyasi itaatsiz olmaktı. Foucault’nun söylemiş olduğu gibi günümüzün gereksindiği şey bir esaretten kurtulmak için başka bir esareti tercih etmek değil “gönüllü esaretsizlik sanatı”dır.

Genelde lidersizlik modelinin siyasi eylemi aksattığı ya da durdurduğu iddia edilir. Zizek de Yunanistan’daki direniş bağlamında bu argümana sarılır: “Amaç toplumsal hayatı yeniden düzenlemekse çabuk karar alabilecek ve bu kararları gerekli sertlikle hayata dökebilecek güçlü bir yapılanma şarttır.”[6] Böylece Zizek lidersiz bir direniş hareketine karşı onun tam karşısında olan bir şey, adeta Leninist bir öncü parti önermiş olur. (İşgal Et, s.81)

“Lidersizlik modeli” hemen her zaman iktidarın yeniden üretimine eşlik eden hiyerarşiye ve tahakküme dayalı ilişkilere direnişi olanaklı kılar ve bu da yeni olasılıklara kapı açar. Bu noktada yine Foucault’nun bir uyarısına kulak verilebilir: “Bence önerilerde bulunmak bizim için uygun değil. İnsan bir şey önerirken ortaya bir kelime haznesi, bir ideoloji de koyar ve bu da kaçınılmaz bir şekilde tahakküm etkileri yaratır… Bunun sonucunda elimize geçecek tek şey aynı şekilde işleyen başka ideolojiler olacaktır. Olumlu şartlar yalnızca mücadelede ve mücadeleyle oluşur.” (İşgal Et, s.81-82) Sadece sisteme cepheden bir direniş ve mücadeleyle olumlu koşullar yaratılabilir. Gerçekten de OWS ve Gezi’de yeni olasılıklar kapısının açılmış olduğu gözlenebilir. Lidersizlik modeline bir not daha düşülebilir: OWS ve Gezi’nin “lidersiz” olduğu kadar pekâlâ “çok liderli” bir hareket olduğu da söylenebilir. Zuccotti Park’ta bir eylemcinin dediği gibi: “Ben bir lider değilim; ama ben de bir liderim.” Aslında eyleme katılan herkes bir liderdi. Ama bu liderlik hiyerarşi karşıtı, yatay, rizomik bir liderlikti; tepeden inme, seçilmiş ya da kendinden menkul değildi. Aslına bakarsanız lidersiz olma kolay bir şey değildir, daimi ve zorlu bir mücadeleyi gerektirir. Siyasi bir harekette liderliğe her zaman bir eğilim olacağından, değerli olan lidersizliğe ulaşma çabasıdır. Önemli olan bu çabanın başarısı değil varlığıdır.

Geleneksel yaklaşımlardan bir türlü yakasını sıyıramayan Zizek’in bir “eleştiri”si de OWS’in şenlikli havasına yöneliktir. Ona göre devrim ciddi bir iştir ve devrimci süreçte yaşanan coşku, yaratıcılık gibi şeyler önemli değildir: “Kendinize, burada geçirdiğiniz hoş vakte âşık olmayın. Karnavallar ucuzdur.” Bunabenzer sözler 60’lardan beri klasik sol tarafından edilmekte olduğu için özel olarak yanıtlanması gerekmez. Emma Goldman “dans edemeyeceksem bu benim devrimim değildir” diyerek, konuyu çarpıcı biçimde özetlemişti.

Yeni bir sol mu doğuyor?

Dünya tarihine bakıldığında solu üç döneme ayırmak mümkündür. İlk dönem sol, kitleleri siyasi amaçlarla harekete geçirebilen burjuvazinin önderliğinde “monarşik, mutlakiyetçi ve aristokratik hükümetlere karşı” savaşmıştır. İkinci dönem sol, on dokuzuncu yüzyıldan itibaren işçi hareketleri ve sosyalist partilerin etrafında konumlanarak “kamu mülkiyeti, planlı ekonomi, çalışma hakkı ve sosyal haklar için” mücadele etmiştir. Bu sol 1973’teki petrol krizine kadar sürmüş ve “altın çağını” 1945’le 1970 yılları arasında yaşamıştır. Üçüncü dönem sol ise çok daha geniş bir gündem yelpazesine sahiptir. Bu sol “kadın hareketleri, ırkçılık karşıtlığı, çevreci hareketler, ‘kimlik politikaları’ altındaki toplumsal hareketler, Vietnam Savaşı ve nükleer karşıtı kampanyalar gibi pek çok tek odaklı hareketten oluşançoğulcu ama bileşik olmayan bir görüntü sergiler.

Şimdi dördüncü bir solun doğuşuna mı tanıklık etmekteyiz? Öyleyse bunun işaretleri nelerdir? Harcourt’a göre “Zuccotti Park’ta ve dünyanın diğer yerlerindeki eylemlerde kullanılan kelimeler, afişler, yazılar bunu doğruluyor. Toplumsal hareketler üzerine yakın zamanda yapılan çalışmalar da öyle” (İşgal Et, s.88) İşgalciler rizomik/köksapsal lidersizlik, oybirliğine dayalı halk meclisleri ve mekân işgalleriyle özel bir ortam yaratıp şiddetsizliğe ve çokdeğerliliğe dayalı bir komünite kurdular. Bunun bir sonucu olarak solun klasik hastalığı olan grup içi bölünmelerden de uzak durmayı başarmışlardır. Noam Chomsky bu başarının ABD tarihinin önemli bir anı olduğunu söyler. Tüm bunlar “siyasi itaatsizlik” olarak tanımlanabilecek tutumun sonuçları olarak değerlendirilebilir. Harcourt’un ifade ettiği gibi “siyasi itaatsizlik” nosyonunun çekiciliği “eski Soğuk Savaş ideolojilerine ve bunların soluk taklitlerine, devam filmlerine direnmeye devam etmesinde” saklıdır.

Rıfat Saltoğlu


Not: Bu makale matbu olarak basılan Mesele dergisinin 89. Sayısında 2014 yılında (Mayıs 2014) basılmıştır. Gezi Parkı eylemlerinin yıldönümü dolayısıyla yayınlıyoruz.

[1] “İşgal Et – İtaatsizlik Üzerine Üç Tez” W. J. T. Mitchell, Bernard E. Harcourt, Michael Taussig, Çeviren: Elif Ersavcı, Kolektif Kitap, 1. Baskı Eylül 2013. (“Occupy: Three Inquiries in Disobedience.” W.J.T. Mitchell, Bernard E. Harcourt and Michael Taussig. University of Chicago Press. May 2013.)

[2] Bu makalelerin “hâlâ devam eden ve sonuçlan belirsiz bir hareketin karakterini değerlendirme amacıyla” yazıldığı, açıkça belirtiliyor. Aslında ham gazete haberleri tarih yazımının birinci taslağını, bu türden makaleler ise ikinci taslağını oluştururlar. Önsöz’de belirtildiği gibi “tarih yazımının bu ikinci taslağını üçüncü ve dördüncü taslakların izleyeceğine, sürprizlerin ardı arkasının kesilmeyeceğine şüphe yok.” (İşgal Et, s. 10)

[3] Türkçesi: Hakim Bey, T.A.Z. Geçici Otonom Bölgeler, Çev. Rahmi G. Öğdül, Stüdyo İmge yayınları, 2002.

[4] http://surmetinler.blogspot.com.tr/2013/06/geziden-yayilan-siyasi-itaatsizlik.html

[5] Slavoj Zizek, “Shoplifters of the World Unite,” London Review of Books, 19.08.2011, http://www.lrb.co.uk/2011/08/19/slavoj-zizek/shoplifters-of-the-world-unite

[6] Slavoj Zizek, “Shoplifters of t he World Ünite.”

Views: 5

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz