Kurucu: Wasil bin Ata (ö. 131/748) Amr b. Ubeyd
İlk devir Sufilerinden olduğu bilinen Hasan Basri’nin öğrencileridirler.
Basra. Hz. Muhammed ö. 632, yani Hz. Muhammed’in ölümünden yüzyıl geçmeden meydana gelen siyasal ve sosyal olaylar, ilişkiler ve Kur’an üzerine yürüyen tartışmalardan sonra zuhur bulan bir oluşum…
Mutezilenin öncü düşünürleri Ca’d b. Dirhem h. 124/741 ve Cehm b. Safvan olduğu iddia ediliyor. Ca’d b. Dirhem fikirlerinden dolayı katledilmiş ve onun öğrencisi Cehm b. Safvan’ın ise tüm fikirlerini Dirhem’den aldığı söylenir.
Emevilerin cebr[1] üzerine kurulu kader görüşüne itiraz eden Mu’tezile alimleri Allah’ın adaleti ve insanın iradesi üzerine ayrıca vurgu yapar ve bunu da yine tenzih (kusur kondurmamak anlamında kusursuz vb.) tutumuyla ilişkilendirirler. Tatbikî Mutezilenin bir kısmı Abbasiler zamanında devletin çeşitli kademelerinde yer almış ve kimileri de kovuşturmaya uğramışlar. İktidarda olduklarında ya da iktidar tarafından muteber görüldüklerinde kimi zaman makul ve fakat kimi zaman iktidarın baskılarına hoş görülü olmuşlar ve kimi zaman da aynı iktidar (Abbasiler) tarafından kovuşturmaya uğramışlar.
Allah’ın benzersiz ve mükemmel olduğunu savunmakla beraber antropomorfik bir tanrı tasavvuruna karşı gelmişler.
Büyük İskender’in 323 yılında bölgeyi alması ve sonra Roma imparatorluğu’nun gelişmesi ve Antakya okulunun da dağılır. Justinianus 529 yılında Hıristiyanlığı resmî din olarak ilan eder. Pagan din kültürünü savunduğu için Atina Okulu’nu kapatır. Bunun sonucu olarak birçok felsefeci Harran Medresesine gelir ve yeni platonculuk ve psagorculuk bölgede hâkim bir düşünce formu olur. Böylece bölgede değişik bir entelektüel ortam oluştuğu söyleniyor.
Burada Hristiyan, Sabii ve Müslüman düşünürlerin entelektüel bir ortamı olduğu iddia ediliyor. Buradaki işaret edilecek önemli nokta orada yeni platonculuk/Eflatunculuk denen Platonus’un fikirlerinin baskın olarak gelişmiş olmasıdır ki Platonus tüm İslam düşünce geleneğini etkileyen ve batıni fikirlerde etkisi büyük olan bir düşünürdür.
Tanrının zatı ve sıfatının birliğini ve Kur’an’ın mahluk yani yaratılmış olduğunu savunuyorlar. Bundan hareketle tüm geleneksel fikirle zıtlaşmış olmaktalar.
Mutezile düşüncesine sahip olanların içerisinde düşünce ekolü olmasından hareketle Şii ve Harici olmayan Hz. Osmancılar gibi kişiler dahi vardı. Yani bir düşünce akımı olarak tanımlamak daha doğru olur.
Haricilerin Basra’daki komşularından biri, ehli kelam Mutezile idi. Mutezile’nin 720’li yıllarda ortaya çıktığı iddia edilmektedir ve doktrinlerinden en az biri (günah işleyenin durumu ile ilgili olanı), köken olarak Emevi dönemine dayanmaktadır. Fakat 8OO’lü yıllara dek varlıkları pek hissedilir olmamıştır.
Bahse konu almak istediğimiz Mutezile sınıfı Sufi Mutezile olarak anılanlardır.
Önde gelen şahsiyetler ise el-Esem (ö. 816 ya da 817), el-Nezzam (ö. 835-845 arası), Hişam el-Fuvati (ö. 840’lar), öğrencisi Abbad b. Süleyman (ö. 870’ler)… Bunlar esasen Basra okulu denen kesime ait alimler.
Sufi Mutezileye mensup olan alimlerin ortak fikri hemen hemen şöyledir:
İmamlık yasal olarak zorunlu değildir.
Namaz ve Hac ibadetlerinin aksine imamlık, lüzumu kalmadığı zaman terk edilebilecek insan yapımı bir müessesedir.
Nezzam dışında hepsi, en azından mevcut şartlar altında imamlığın artık lüzumsuz bir kurum haline geldiği düşüncesindedir.
Şöyle diyorlar:
“İmamlık tiranlığa dönüştüğü için gerekliliğini yitirmişti. Ne Peygamber ne de ilk halifeler hükümdar gibi hareket etmişti. Bir imam şeriata uygun olarak yönetmeyi bırakıp da hükümdara dönüşmeye başlarsa, Müslümanların buna engel olmaları yasal olarak zorunluydu; ona karşı savaşmaları ve onu görevden almaları gerekir.”
Necdiye’den farkı Bazı durumlarda İmamın olabileceği idi. Necdiye haricileri imamlığı tamamen reddediyorlardı.
El-Esem, (biraz farklılıkla) Hişam el-Fuvati ve Abbad b. Süleyman İmamın oy birliği ile seçilebileceğini söylemişlerdir.
Hasan Basri çevresine mensup olan Wasil b. Ata ve Amr b. Ubayd Mutezilenin ilk kurucuları olarak biliniyor. Cehm b. Safvan’ın kurucusu olduğu da söylenir. Elbette bu fikrin kurucusu olarak anlaşılmalı; bir kurumun kurucusu olarak değil.
Mutezilî ilkeler ise şunlar:
1. Tevhid, 2. Adalet, 3. İyi amellerde bulunanların mükâfatlandırılması, kötü amellerde bulunanların cezalandırılması (el-Va’d ve’l-Va’îd), 4. el-Menziletü beyne’l-Menzileteyn (İki Yer Arasında Bir Yer) fasıklık ve 5. Emri bil maruf nehyi anil münker.
Mutezile’nin bu beşinci ilkesi olarak addedilen “emri bil maruf nehyi anil münker” (iyiliği emretmek kötülükten vaz geçirmek için çalışmak) ilkesi Kur’an’ın Âl-i İmrân suresi 104, Tevbe Suresi 112, Hûd suresi 116. vb. gibi geçer.
Hariciler gibi Mutezile de imam dalalete düştüğünde onun görevden alınmasının gerekli olduğu konusunda herhangi bir şüphe taşımıyordu: Mümkünse ona isyan etmek gerekiyordu.
Bazı Mutezile mensupları, Necdiye gibi, inananların imamsız yaşayabileceğini savunuyor.
Mutezile Anarşistlerinin hilafet kavramına dair eleştirilerini ve onların anarşist duruşları önemlidir. Mutezili Anarşistler “Hilafet” ve “İmamet” meselesini tartışmışlar ve kendini idare eden bir toplulukta imama ve halifeye ihtiyaç olmadığını ve kimileri ise eğer gerekliyse rotasyon usulüyle, ihtiyaç olduğu an itibarı ile olay, olgu ve meseleyi hal için namaza liderlik eden imam gibi, imam seçileceğini savunmuşladır.
P.Crone “bütün Mutezile mensupları anarşist idi: Devlet kurumundan arındırılmış̧ bir toplumun daha sürdürülebilir olduğu görüşündeydiler” der.
Bunun yanında bana göre Crone’un en önemli vurgusu şudur. Der ki: “Haricilik ve anarşist Mutezile, kabilesel yaşam tarzının özgürlükçü yönlerini İslami yapı içinde tekrar vurgularlar.”
Crone’un bu vurgusu yani kabilesel yaşam tarzı’na vurgusu antropolojinin alanına vurgu açısından önemlidir. Devletsiz topluma vurgu anlamına gelir bu. Zaten Mutezilenin imamet ve halifeliğe yönelik fikirleri yöneticiye dair şüpheler ve hatta kişinin iradesine vurgular anarşist bir halin ifadesidir.
Mutezile’nin prensipleri:
Tevhid, Adalet, Va’d ve Vaîd (Söz ve tehdit, kişinin amelinin haliki oluşu), El Menzile beyne’l-menzileteyn (büyük günah işleyenlerin iman ve inançsızlık arasında bir yerde bulunmaları), Emr-i bi’l ma’rûf ve Nehy-i Anil Münker’in farz-ı ayn oluşu olarak sayılabilir. Kısaca açıklarsak:
- Tevhid[2]
Allah Teâlâ’nın zât ve sıfatlarında tek ve benzersiz olması şeklinde anlam ve ifadesini bulan “tevhid” (Lâ İlâhe İllallah), Mutezile kelâmının en önemli ilkesidir. Bu ilke, ana tema olarak Allah Teâlâ’nın zatının ulûhiyete aykırı olabilecek tüm özelliklerden ve ihtimallerden uzak olmasının gerekliliğine dayanır. Bu insan benzer tanrı tasavvuruna karşı ve onun tenzih edilmesini de ifade eder. Bu prensipten hareketle Allah’ın zatı ve sıfatları arasında bir ayrım yoktur ve birdir fikrini savunmuşlardır. Aksi halde Allah’ın birliği ve tekliği ve biricikliğinden bahsedilemeyeceğini söylemişlerdir. Bu prensip tartışmaları dolayısıyla Mutezile’yi negatif teolojinin içinde iddia edenler de vardır.
- Adalet
Kişi kendi fillerini kendisi yaratır. Bunu da Allah’ın kişiye bahşettiği bir yaratma kudretiyle gerçekleştirir. Fiillerin yaratılmasında Allah’ın bir müdahalesi olmadığına inanırlar. Bu insan iradesinin özgürlüğüne de vurgudur.
Bu ilke insan tekini hiçbir sosyal ve siyasal ve cinsi farklılığa tabi tutmadan eşit kılan bir ilke olarak yorumlanabilir.
- El va’d vel vaîd
Yani “Söz ve Tehdit”. Bu Allah’ın vadettiği (söz verdiği) sevap ve iyiliğin, tehdit ettiği cezanın gerçekleşeceğine inanmaktır. Bu da onun söz ve vaadlerinin tartışılmaz olduğunu ve tenzih edilmesini ifade eder.
- El menzile beyne’l menzileteyn (büyük günah işleyenlerin iman ve inançsızlık arasında bir yerde bulunmaları)
Sözlükte “iki konum (mekân, derece) arasında üçüncü bir konum” anlamına gelen el-menzile beyne’l-menzileteyn tabiri, Mu’tezile anlayışında imanla küfür arasında yer alan fısk konumunu ifade eder.
- El-emr bi’l-ma’rûf ve’n-nehy ani’l-münker
Âl-i İmrân suresi 104, Tevbe Suresi 112, Hûd suresi 116. ayetleri vb. birçok ayette görülen, Kur’an kökenli bir ifadedir ve dini literatürde insanlara “iyiliği emretmek ve insanları kötülükten menetmek” anlamında kullanılır.
Bu ilke ve insan iradesinin özgürlüğüne vurgusunun ifadesi adl ilkesini bir arada düşündüğümüzde kişinin toplumsal-bireysel sorumluluk sahibi olmasını, toplumsal eşitliği hedefleme amacında olduklarını söyleyebiliriz.
Mutezile ve Melamiler Arasındaki İlişkiye de vurgu yapmakta yarar var:
Mutezile ve Melamiler, İslam düşünce tarihinde önemli yer tutan iki farklı grup olmakla birlikte, ilk bakışta aralarında direkt bir ilişki bulunmamaktadır. Ancak, her iki grubun da İslam’ı anlama ve yorumlama biçimleri bakımından bazı ortak noktaları ve farklılıkları bulunmaktadır.
Ortak Noktaları
Akla Verilen Önem: Hem Mutezile hem de Melamiler, İslam’ı anlamada akla önemli bir yer verirler. Kur’an ayetlerini ve hadisleri akıl süzgecinden geçirir ve mantıksal tutarlılık arayışındadırlar.
İç Yorumlamaya Verilen Önem: Her iki grup da dinin zahiri anlamının yanı sıra batını anlamına da önem verirler. Kur’an ayetlerinin ve hadislerin derin anlamlarını keşfetmeye çalışırlar.
Toplumsal Adalet ve Eşitlik: Hem Mutezile hem de Melamiler, toplumda adaletin ve eşitliğin sağlanması gerektiğine inanırlar.
Farklılıkları
Temel İlkeler: Mutezile, İslam’ın temel ilkeleri olan tevhid, adalet ve emir-i bil-ma’ruf nehiy-i ani’l-münker gibi konularda rasyonel bir yaklaşım benimserken, Melamiler daha çok tasavvufi bir yaklaşımla bu konulara eğilirler.
Siyasi Tutum: Mutezile, Abbasi döneminde siyasi arenada etkin olmuş ve bazı halifeler tarafından desteklenmişlerdir. Melamiler ise daha çok toplumun alt tabakalarında ve tasavvufi çevrelerde etkili olmuşlardır.
Metodoloji: Mutezile, kelam ilmini kullanarak İslam’ı akli bir şekilde açıklamaya çalışırken, Melamiler daha çok içsel deneyimlere ve tasavvufi yöntemlere dayanırlar.
İlişkilerinin Doğası
Mutezile ve Melamiler arasındaki ilişkiyi daha iyi anlamak için şu noktalara dikkat etmek gerekir:
Tarihsel Dönem: Her iki grubun ortaya çıktığı ve faaliyet gösterdiği dönemler farklıdır. Mutezile, İslam’ın ilk dönemlerinde ortaya çıkarken, Melamiler daha sonraki dönemlerde ortaya çıkmışlardır.
Coğrafi Dağılım: Mutezile, özellikle Irak ve İran bölgelerinde yaygınlaşırken, Melamiler Anadolu ve Balkanlarda daha fazla etkili olmuşlardır.
Sosyal Yapı: Mutezile, daha çok kentli ve eğitimli kesimlerde etkili olurken, Melamiler daha çok kırsal kesimlerde ve esnaf arasında etkili olmuşlardır.
Sonuç olarak, Mutezile ve Melamiler arasında direkt bir ilişki bulunmasa da, her iki grubun da İslam’ı anlama ve yorumlama biçimleri arasında bazı benzerlikler ve farklılıklar bulunmaktadır. Özellikle akla verdikleri önem ve iç yorumlamaya olan eğilimleri, iki grup arasındaki en belirgin ortak noktalardır. Ancak, temel ilkeler, siyasi tutum ve metodoloji gibi konularda önemli farklılıklar gösterirler.
Özetle, Mutezile ve Melamiler, İslam düşünce tarihinde farklı kökenlere sahip ve farklı yöntemler kullanan iki farklı gruptur. Ancak, her iki grubun da İslam’ın temel meselelerine getirdiği farklı bakış açıları, İslam düşüncesinin zenginleşmesine katkı sağlamıştır.
Alişan Şahin
[1] İnsan iradesinin kifayetsiz olduğunu ve insanın özgür iradesi gibi bir şeyinden bahsedilemeyeceğini savunan düşünce…
[2] Tevhid Allah’ın varlığına, tekliğine, tüm yetkin “niteliklerin” kendisinde toplandığına, eşi ve benzeri bulunmadığına inanmaktır. Bu inancı açıklayan Lâ İlâhe İllallah cümlesine kelime-i tevhid denir ve La nidası anarşist Müslümanlarca anarşizmlerinin ifadesi olarak düşünülmekte ve kullanılmaktadır . Tevhide inanan kişi mümin ve muvahhit olarak adlandırılıyor..
Views: 31




