(Reuters) – Bahreyn hükümeti ve muhalif gruplar politik reform arayan eylemci gruplara karşı tutuklama, baskın ve sıkı yeni yasaları kullanan otoriter şiddet dolayısıyla artan korku ortasında yükselen inatçı çatışmaların içine kayıyor.
Views: 23
(Reuters) – Bahreyn hükümeti ve muhalif gruplar politik reform arayan eylemci gruplara karşı tutuklama, baskın ve sıkı yeni yasaları kullanan otoriter şiddet dolayısıyla artan korku ortasında yükselen inatçı çatışmaların içine kayıyor.
Views: 23
Benden başlayıp bize varacak yol o kadar uzak ki biz olabilmenin mücadelesi bir kaç dünya savaşının benlerde oluşturduğu tahribatın misli kadar tahrip edicidir.
Views: 34
“Bir oy… sadece bir oy… küçücük bi oy… oy ver… oy ver… deyip kafamızı şişirdiniz. İyi bok yediniz. Beğendiniz mi şimdi? Gidip oyumuzu yine o adama verdik. Başka ne bekliyordunuz lan bizden, makarna yemekten boyu kısa kalmış bu halk yığınından ne bekliyordunuz -öyle diyordu dimi şu küpesini çıkartarak kamufle olmaya çalışan bebe-, otobüse binen, leş gibi terleyen, makarnaya tapan, kömürle ayin yapan bu halk yığınından ne bekliyordunuz. Ne dünyadan haberimiz vardır bizim ne de evrensel ilkelerden. Ne özgürlük biliriz ne kitap okuruz, biz ne anlarız lan demokrasiden. Cevap ver lan bebe, ne anlarız biz demokrasiden?”
Views: 97
George Monbiot ve yandaşları atom enerjisinin tehlikelerine dair verileri en kötü şekilde bozmakta ve bu yanlışı doğruymuş gibi yansıtmaktadırlar. George Monbiot ve diğerleri atom enerjisinin tehlikeleri hakkında en iyi ihtimalle yanlış bilgi veriyor, en kötü ihtimalle tehlikeye dair kanıtları çarpıtıyorlar.
Views: 31
“Basit sesler, doğal olarak gırtlaktan çıkar, ağız doğal olarak az çok açıktır; ama sesleri eklemlemeyi sağlayan dilin ve damağın değişiklikleri dikkat ve alıştırma ister; bunlar istemeden yapılamaz, bütün çocukların bunları öğrenmeleri gerekir, birçoğu da kolayca öğrenemez bunu. Çığlıklar ise basit seslerden oluşur.” –J. J. Rousseau-
Views: 36
Sıklıkla iddia edilir ki, Modern döneme premodern selefler ve belki postmodern halefleri, bir bakıma, bir birinden ayıran görme hissi egemen olmuştur. Normalde, Rönesans ve bilimsel devrimlerle başlayan modernliğin tereddütsüzce gözselmerkezli (ocularcentric) olduğu düşünülmüştü. McLuhan ve Ong’un benzer olan iddialarına göre, matbanın icadı teleskop ve mikroskop gibi aletlerin icadının da yardımıyla görselin üstünlüğünü takviye etmişti. “Böylece algısal alan oluşturulması” gibi tipik bir açıklama “özünde yansımasız, görsel ve niceliksel”di.
Bu genellemede farklı dönemlere atfedilen nitelemeler daha avantajlıca diğer duygulara yönlendirilmiş olarak dış görünüşe göre alınmamasına rağmen, Görselin modern Batı kültüründe oldukça geniş boyutlarda baskın olduğunun yadsınması oldukça zordur. İster Richard Rorty’yle felsefede “doğanın aynası” metaforuna odaklanalım, ister Michel Foucault’nun gözetlemenin yaygınlığına vurgu ya da Guy Debord’un gösteri toplumuna hayıflanalım, tekrar ve tekrar modern zamanların asıl algısı olarak görmenin heryerdeliği ile karşılaşırız.
Fakat eksiksiz olarak bu dönemlerin görsel kültürünü neyin oluşturduğu yeterince net değildir. Hakikaten de, Christian Metzsterm’den ödünç alarak sorarsak, modern dönemlerin bütünlüklü bir “skopik rejimi” (ya da var olan skopik rejimleri ) ya da birbiriyle mücadele içinde olanları var mıdır? Jacqueline Rose’in son zamanlarda bize hatırlattığı gibi, “daima kendi tedirginlik anını içerdiği görülebilen, dolaylı olarak görülen bir önceki tarihimiz epeydir tekil bir görsel alanın şeyleşmiş bloğu değildir” , Gerçekten de, , eğer çoğunlukla bastırılmış tarzda ise, Modern dönemde ayırdedilebilen bir takım olası anlar var olabilir miydi? Eğer öyle ise, modern skopik rejim, görsellik teori ve pratiklerinin uyumlu bir biçimde bütünleşmiş karmaşıklığından ziyade çok iyi mücadele edilecek bir bölge olarak kavranabilir. O, gerçekten, görsel altkültürlerin bir farklılaşması yoluyla karakterize edilebilir ki ayrılma şimdi takdir edilmeye başlanan şekillerdeki görüşün çoklu yansımalarını anlamamıza izin verir. Modern skoptik rejimde önermek istediğim yeni anlayış görsel altkültürlerin hiyerarşisinde radikal bir dönüşümün uygun bir ürününün olabilirliğidir.
Anladığım kadarıyla Modern dönemde rekabet halindeki gözsel alanları ayrıntılı olarak açıklamadan evvel, sadece ham ideallerin tipik nitelemelerini sunmak istediğimi açık kılmak isterim, ki ortalamayı arayan karışık gerçeklerden onların belirgin bir uzaklığı kolaylıkla yanlışlanabilir. Özel bir dikkat verdiğim için seçtiğim üç ana görsel altkültürün modernite dediğimiz ayrıntılı ve gevşekçe tanımlanmış döneminde, ayırdına varılmış olanların tümünün inceden inceye tetkik edilmesini de önermiyorum. Fakat, birazdan anlaşılır olacağı gibi, daha kayda değer bir şey olarak vurgulamak istediğim bu şeyleri, dar alanda adaletlice yerine getirmeyi denemek yeterli bir çaba olacaktır.
Müsadenizle, normal olarak iddia edilen modern dönemin görsel modelinde baskın olan, hatta tümden hegomonik olan nedir sorularına dönerek başlıyayım ki bunu felsefede öznel akılcılığın kartezyen düşünceleri ve görsel sanatlarda Rönesans perspektifinin kavramları ile tanımlayabiliriz. Buna rahatlıkla, Kartezyen perspektifcilik denebilir. Bu, haddi zatında önde gelen yorumcularca iki önemli gözlemle tanımlanarak modern skopik rejimle eşdeğer olduğu farzedilendir. Birincisi sanat tarihçisi William Ivins, Jr.ca, 1946’nın Geometri ve Sanatı’nda yapılmıştır. “Sanat tarihinin, Alberti yazdığından bu yana geçen beşyüz yılı, Avrupa halkları ve sanatçıları yoluyla onun düşüncelerinin yavaşça yaygınlaşmasının hikayesinden biraz daha fazla olmuştur. İkincisi 1979’da yayınlanmış olan, Richard Rorty’nin Felsefe ve Doğa’nın Aynası adlı eserinde tartışılmıştır: eğer doğa “ Kartezyen model’deki idrak retinal görüntü üzerinde modellenmiş şey’leri soruşturursa… Descartes’in kavrayışında – ki bu ‘modern’ epistomoloji’nin temeli olmuştur – bu ‘Akıl’da varolan temsiller ( simgeler –çn-)dir” Bu Kartezyen perspektifçilik denen bu alıntılarda ifade edilen varsayım, modernliğin görsel modelinin egemenliğidir ki sıklıkla daha bir mücadeleci olmayı başarmasına bağlıdır. Çünkü o en iyi şekilde, bilimsel dünya görüşünce değeri verilmiş, görmenin “doğal” deneyimi olarak ifade olunmuştur. Doğal dünya ile bilimsel gözlem arasında varolduğu farzedilen denklik tartışıldığında, geleneksel sembolik bir biçim olarak Ervin Panovsky’nin o meşhur perspektif’in eleştirisi göze çarpan bir örnek olmuştu.
Fakat uzun zamandır Kartezyen perspektivalizm kısaca modern skopik rejim, sonrakinin şematik doğasının tüm farkındalığı ile tanımlanmıştır. Müsade ederseniz onun en önemli niteliklerini kurmaya çalışayım. Keşif, yeniden keşif ya da perspektifin icadına dair – tüm bu üç terim antik görsel bilginin yazarlarınca yorumlarına bağlı olarak kullanılmaktaydı -15. Yüzyıl İtalya’sında (quattrocento) elbette geniş bir literatür mevcuttu. Alberti hemen hemen evrensel olarak onun ilk teorik yorumcusu olarak bilinirken, Brunelleschi onun pratik kaşifi ya da yaratıcısı olma onuruna layık görülmüştü. İvins, Panofsky ve Krautheimer’den Edgerton, White, ve Kubovy’e kadar tüm âlimler perspektivalist devrimleri dinsel, psikolojik, estetik, teknik ve hatta ekonomik ve politik olarak hemen hemen tüm boyutlarıyla soruşturmuşlardı.
Birçoğu halen tartışılan konular olmasına rağmen, aşağıdaki noktalar etrafında kaba bir uzlaşma ortaya çıkmış gibi görünmekteydi. Işığın metafizik uygulamaları – burada ışık algıladığımız ışık’tan (lumen) ziyade dinsel anlamdaki nurdur (lux) – ile Ortaçağ’ın geç dönemlerinin cazibesinin dışında büyüyen doğrusal perspektif, görmeye dair matematiksel nizam ile tanrı iradesi arasında bir ahengi sembolize etme noktasında gelmişti. Bu denkliğin dinsel ayaklarının aşınmasına rağmen, tartışmalı objektif optik düzeni sarmalayan uygun yan anlamlar bu alanda güçlü olarak kaldı. Bu positif bağlantılar, sıklıkla dinsel içeriklerde, eski tablolarındaki nesnelerden, perspektifli tuallerin uzamsal ilişkilerine yer değiştirtilmiştir. Mekan’a dair bu yeni kavram geometrik olarak izotropik, düz çizgili, soyut ve yeknesaktır. Alberti’nin modern ardılları’nın yapmadığı, Alberti’nin Kapanmasının, ki Roselin Krauss bizlere hatırlatmıştı. Dışsal gerçeklikle bir bağlantısı olduğu farzedilmesine rağmen, Velo ya da kapama tehlikeleri Alberti’nin mutat hale getirip, bir bakıma tasavvur edilen, tasvir ettiği mekan kareleri (grids), 20. Yüzyıl sanatının öngörülen karakteristiği olmuştur.
Perspektif görünüşün rasyonalize edilmiş üç boyutlu mekanı Alberti’nin De Pittura’sında ve sonra Viator, Dürer, ve diğerlerinin incelemelerinde tüm dönüşümsel kuralların açıklanmasını takiben iki boyutlu bir yüzey üzerinde konumlandırılabildi. Temel araç simetrik görsel piramitler fikri ya da uçlarının bir tanesi içe dönük olarak yok olan koniler ya da resimde merkezi nokta, ressamın ya da seyredenin diğer gözüdür. Şeffaf pencere ki bu Alberti’nin meşhur metaforunda tualdi, gözün görüş açısından uzakta ışıyan daha az geometrize edilmiş alanın üzerinde ters tasvir edilmiş manzaranın geometrize edilmiş alana bir düz ayna üzerine yansıtılması olarak da anlaşılabilirdi.
Manidar bir şekilde, normal binoküler görüşün iki gözü olmaktan ziyade bu göz tekildi. Bu bir dikiz deliğinin önünde tek göz ile bakılmak şeklinde kavranabilir. Dahası böyle bir göz bilim adamlarının sonradan bir odaksal noktadan diğerine “sakkadik” zıplama dedikleri hareket, devingen olmaktan ziyade sabit, göz kırpmaksızın ve durarağan olan göz olarak anlaşılıyordu. Norman Bryson’ın kavramlarıyla bunu Göz atmaktan ziyade Gözünü dikme mantığı takip etti. Bundan dolayı ebedileştirilen görsel bir ürün üretmek bir “tek bakış açısına” indirgendi ve bedensizleştirildi. Bryson’ın Kartezyen Perspektivistci geleneğin “Kurulan algılama” dediği, Ressamın bakışı fenomenin yayılmasını yakalar, ortaya serilmiş varlığın ebedi bir anında, sürenin hareketliliği dışında bir üstün-noktadan görsel alanı idrak eder. Seyretme anındayken, seyreden özne Kurulan Algılama ile göz dikmesini, ilk tezahürün eksiksiz arasında, onun bir anında, bütünleşir.
Bu görsel düzenin benimsenmesi bir sürü uygulamanın ortaya çıkmasına neden oldu. Perspektif bakmanın soyut kayıtsızlığı geometrize edilmiş alanda tasvir edilmiş objeler ile ressamın duygusal karmaşıklıklarını geri çekmesi anlamına geliyordu. Gösteri ve gören arasındaki mesafe genişlemiş olarak eğer bütünüyle bastırılmamışsa, daha emici görsel hallerin katılımcı müdahilliği azaldı. St. Augustine’nin “gözsel arzu” olarak kaygılı bir şekilde ayıplamış olduğu görmede erotik yansıtma anı, ressamın vücutları olarak kaybolmuş ve seyirci tartışmalı bir vücutsuzlaşma, mutlak göz adına unutulmuştu. Böyle bir bakış, elbette ki, halen arzunun objelerinin üstüne düşüyor olmasına rağmen – Dürer gibi ünlü bir ressamın tablosundaki çıplak kadını düşünün. O’nu perspektifsel bir tarzın ekranı içinde çizer – hedeflerini taşa çeviren çok daha geniş olarak şeyleştiren bir eril bakışın hizmetindeydi. Arzuyu uyandırmak için mermerimsi çıplağın kapasitesinin tükenmesi en azından temayül olarak bu gelişmenin sonucuydu. Caravaggio’nun baştan çıkaran çocukları ya da Titian’ın Venus of Urbino’su gibi önemli istisnalara rağmen, çıplaklar seyreden’e bakmakta başarısız kalmakta, başka yönde erotik bir enerji vermemekteydi. Çok sonraları batı sanat tarihinde Manet’nin Dejenuer sur l’herbe ve Olimpia’sında ki şok edici arsız çıplaklarıyla beraber özne’nin meydana çıkmasıyla bu en sonunda izleyicinin üstünden geçti. Bu andan itibaren, Kartezyen perspektifciliğin rasyonalize edilmiş görsel düzeni bir başka yoldan da saldırıya uğramıştı.
Görsel düzenin bu erotiksizleştirmesine ek olarak, bu durum anlatımsızlaştırma (öyküsüzleştirme – de-narrativization) ya da metinsizleştirme (de-textualization) olarak adlandırılmayı besledi. Bu, soyut, niteliksel olarak kavramsallaştırılan alan sanatçıya, içinde resmedilen öznelerin nicelik olarak farklılaştırılmasından daha ilginç geldi. Manzaranın bu yorumu kendi kendisinin sonu oldu. Alberti, İstoria’yı tasvir ederken perspektifin kullanımına, hikayeyi soylulaştırmaya, kesinlikle vurgu yapmıştı fakat bu onların zamanında onların tasvir edilmesinde gösterilen görsel yetenekten daha az önemdeymiş gibi görünmekte idi. Herhangi bir sabit içerikten sanatsal formun soyutlanması, ki bu 20. Yüzyıl modernizm tarihinin klişeleşmiş parçasıdır, zaten beş yüzyıl önceki perspektifsel devrim tarafından hazırlanmıştı. Bryson Word and İmage adlı kitabında resmin söylemsel işlevinin azaldığını, okumamış kitlelere figürlü işlevinin avantajıyla, bir hikaye anlattığını söylemektedir. Bu herhangi dışsal, dinsel ya da başka bir amaca karşı imajın özerkliğinin git gide arttığı anlamına gelmekteydi. Realizmin etkisi sonuçta herhangi bir metnin işlevi ya da anlatımın ilişkisizmiş gibi görülen daha da çok enformasyon ile doldurulmuş tuallerde yükseltilmişti. Kartezyen persektifçilik bundan dolayı, bir kutsal metni hermönitik olarak okunmaya matuf olmayan bilimsel dünya görüşüyle, bu ligin içindeydi. Fakat Kartezyen perspektifçilik bunu gerçekten tarafsız araştırmacıların hissiz gözleri vasıtasıyla sadece gözlemleyebildiği doğal nesnelerle dolu matematik olarak düzenli bir uzay-zamansallıkta durmakta olan olarak görmekteydi.
O aynı zamanda birçok yorumcunun iddia ettiği gibi modern dünyanın burjuva ahlağı ile suç ortağıydı. Edgerton’a göre, çift girişli muhasebe tekniğinin bulunmasıyla Floransa’lı iş adamları “banka defterlerine uyguladıkları matematiksel düzenin derli toplu prensipleriyle bağdaştırdıkları görsel bir düzeni uygulamayla daha da fazla tasarruf edebilirlerdi” . John Berger, Aberti’ci Dünyanın üstündeki pencere olan “duvara gömülmüş bir kasa, görünürün içinde saklandığı bir kasa” meteforundan daha uygun bir iddia ile daha ileri gider. O perspektifin bulunması (ya da yeniden keşfi) neredeyse bağlamının dışında yağlı boyanın ortaya çıkması ve alış veriş için müsait olmasının tesadüfü olmadığı iddiasındadır. Ressam ve seyriciden ayrı, tualin öbür tarafına resmedilmiş görsel alan kapitalist değişim dolaşımına girmeye muktedir taşınabilir bir ticari mal olabildi. Aynı zamanda, Martin Heidegger gibi filozoflar doğru iseler, doğal dünya teknolojik dünya görüşü yoluyla egemen olan bir öznenin manüpilasyonu ya da gözetlemesi için bir “hazır stoğa” dönüştürülmüştür .
Kartezyen perspektifçilik aslinda tarihsel olmayan, lakayt, tümüyle dünya dışı olan bedensiz, sadece uzaktan bildiğini iddia eden öznesinin üstünlüğünü kınanmasını içeren yaygın bir felsefi eleştiri konusu olmuştur. Evrenselci hümanizmin öznel aşkın niteliğinin sorgulanabilir varsayımı, ki Maurice Merleu-Ponty’nin dünya’nın bedeninin et’i demeyi sevdiği gömülmüşlüğümüzün gözardı edilmesi, bu skopik rejimin bundan dolayı “yüksek irtifalı” düşünme niteliğine bağlıdır. Birçok değerlendirmede, tüm bu gelenek bundan hareketle zararlı ve yanlış olarak tamamen kınamanın konusu olmuştur.
Daha da yakından bakarsak, Kartezyen perspektifçiliğin kendisinde içsel gerilimlerin kavranması mümkündür. Ki bazı zamanlarda zannedildiği kadar eşit oranda baskıcı olmadığı iddia edilir. Bundan dolayı, örneğin, John White tuttuğu doğanın düz olduğu “suni perspektif” adını verdiği ayna ile iç bükey olduğu farzedilen “sentetik perspektif” adını verdiği aynadan hareketle tual üzerinde düzlemsel bir alandan ziyade kavisli bir alan olduğunu iddia ederek bu kavramları birbirinden ayırır. White’a göre, Paolo Ucello ve Leonardo da Vinci önde gelen mucitlerdir ve “homojen olan, fakat asla basit olmayan, küresel alan ve Einstein’in sonlu sonsuz’unun bazı vasıflarına sahip”olduğunu sunarlar. Suni perspektif egemen perspektif olmasına rağmen, onun rakibi bütünüyle asla unutulmadı.
Michael Kubovy, Rönesans tuallerinin seyircinin görsel piramidinin hayal edilmiş zirvesinden daha da başarılı bir şekilde görünebilir olduğunu söylediği “sağlamlık perspektifi” dediği gözlemini yakın zamanda buna katmıştır. O sanatçıların gerçek pratikleri ile onun teorik savunucularınca kurulmuş olan perspektifin kurallarını çocuksu bir şekilde tanıyanları eleştirmektedir. Zorba bir yataktan ziyade [zorla rahat etmesi dayatılan anlamına geliyor. Çn.] algılamanın zorunluluklarına pratik olarak tabi olmuşlardı ki manası başarısızlıklarına dair suçlamaları sıklıkla bir saman adama yönelikti (ya da en azından onun saman-göz’üne).
Eşit derecede sorunlu olan; Kartezyen perspektivistçi epistemolojide konu, pozisyondur. Seyirci piramidinin zirvesinde tek gözü kullanan göz, gözlerinin önündeki manzarayla somut ilişkileri ile, farklı seyircilerin bireysel tasavvuru sadece belirli olana bağlı aşkın ve evrensel – ki kesinlikle zaman ve mekanda aynı noktada yer işgal eden her gözlemci insan için – şans eseri – olarak yapılabilmişti. Eskisi açıkça yenisine dönüştürüldüğünde, perspektifçiliğin göreceli uygulamaları kolayca çizilebildi. Ondokuzuncu yüzyılda dahi, bu potansiyel Leibniz gibi düşünürler için, genel olarak bunun daha başbelası uygulamalarında kaçmaya çalışmasına rağmen, aşikârdı. Ta ki 19. Yüzyılın sonlarında Nietzsche gibi düşünürlerce övülene kadar buna açıkça hiç bir vurgu yapılmadı. Eğer her kadın ya da erkeğin açıkça değişik dikiz deliğiyle karanlık odası olsaydı, o mutlu bir şekilde sonuca varırdı, o zaman da aşkın dünya görüşü mümkün olmazdı.
Sonuç olarak, Kartezyen perspektifçi gelenek farz edilen seyirciden ressamın manzarayı görüşünden olası olarak ayrılmasındaki içsel çekişmedeki potansiyeli içermekteydi. Bryson bu gelişmeyi Alberti’den olduğundan daha da fazla bedensizleştirmeyi perspektifçiliğin tali bir durumunu temsil eden Vermeer ile destekler. “İzleyicinin bedeni ile bağ kopmuş ve görülen konu deneysel-olmayan bakış ve kavramsal bir nokta olarak farzedilmiş ve önerilmişti.” diye yazmaktadır.
Bu son gözlemi çok manalı kılan, Kartezyen perspektifçiliğin bir alt değişkeninden de fazla olarak anlaşılabilen alternatif bir skopik rejimin dikkate alınmasına vesile olmasını açık kılmasıdır. Çalışmasıyla Bryson’un yorumlarıyla kavga edebilen Vermeer’in ciddi bir öğrencisiymişim gibi davranmama rağmen, ressamı tartışmakta olduğumuz şeyden farklı bir bağlama yerleştirmek işe yarayabilir. Onu ve Rönesans perspektifiyle ilişkili olmaktan daha farklı bir görsel kültürün harika bir örneği olan 17. Yüzyılın Hollanda sanatını da dahil etmeliyiz buna. Bu öyle bir şeydir ki Svetlana Alpers son zamanlarda ona The Art of Describing (Tasvir Sanatı) demektedir.
Alpers’e göre, sanat tarihinde İtalyan resminin hegomönik rolü, onyedinci yüzyılda yok olan (Hollanda, Belçika ve Lüksemburg adı verilen ) Seviyesi Düşük Ülkelerin (The Low Countries) ikinci bir geleneğinin değer kazanmasıyla üstüste oturmuştur. Georg Lukacs’ın öyküleme ve açıklama ayrımından ödünç alınırsa ki o bunu realist ve doğalcı romanın zıtlığı için kullanmıştı, Alpers, İtalyan Rönesans sanatının perspektif teknikleriyle tüm cazibesinin, alışmış oldukları hikâyeciliğin işlevine dayanmakta olduğunu tartışmaktadır. Alpers, Rönesans’ta, Alberti’nin penceresinin öbür tarfında olan dünya, “insan figürlerinin şiir metinlerine dayanarak anlamlı eylemler gerçekleştirdiği bir sahne, öyküleyici bir sanat olduğu ”nu anlatır. Bunun tam tersine Kuzey sanatı görsel yüzey ve tanımlamanın lehine metinsel referans ve öykülemeyi baskılar. Tek gözlü öznenin yapıcı rolünü ve ayrıcalığını reddeder. Onun yerine seyircinin önündeki konuma kayıtsız bir dünya, düz tuvalin üstünde tasvir edilmiş nesnelerin dünyasının önceden varlığına vurgu yapar. Bu dünya, dahası, tümüyle Alberti’nin penceresi içinde yer almaz fakat onun yerine daha ötelere doğru genişler. Çerçeveler Hollana tablolarının etrafında mevcuttur ama onlar gayrı ihtiyari olarak ve Güney sanatında işe yaradığı gibi toplayıcı bir işlev görmez. Eğer Hollanda sanatının bir biçimi var ise, bu hata kabul etmeyen düz yüzey ve görsel alanda nesneler olduğu kadar, sözlerin dahil edildiği gönüllülük haritasıdır. Kartezyen perspektifçilikle tanımlama sanatı arasındaki farka dair özetlemeyi Alpers aşağıdaki karşıtlıklarla tespit eder:
Birçok küçük şeye karşın bir kaç büyük şeye dikkat etme; ışığın nesnelerin üzerine vurmasına karşın ışık ve gölge tarafından şekil verilen nesneler; nesnelerin yüzeyleri, renkleri ve dokusu okunaklı bir alanda yerleştirimelerinden öte üstesinden gelmek; çerçevelenmemiş bir imgeye karşın açıkça çerçevelenmiş bir imge; net olarak görünmeyen bir izleyici ve oldukça net olan biri. Ayrım çoğunlukla esas ve tali olarak gönderme yapılan fenomenler arasında farklılaşmanın hiyerarşik bir modeli olarak devam eder: nesne ve alan’a karşın yüzeyler, biçimlere karşın dünyanın dokusu.
Eğer Kuzey sanatının felsefi bir karşılığı var ise, bu geometrik ve rasyonel bir hale getirilmiş esasen entelektüel mekân kavramına inancıyla Kartezyenizm değildir. Fakat hakikaten o, daha çok gözlemsel olma yönelimli Bacon’cu deneyciliğin, deneyci görsel tecrübesidir. Alpers Hollandalı olması bağlamında bunu Constantin Huygens’le aynı şekilde tanımlar. Bu geleneğin matematiksel olmayan dürtüsü, Kartezyen perspektifçiliğin karakteristiğinin karşılaştırmalı benzerlikler, oran ve hiyerarşiye kayıtsızlığı ile oldukça uyumludur. Bunun yerine dikkatli gözünü detaylı, parçalı ve açıklamaktan çok tasvir etmeyi içeren bir dünyanın zengin bir şekilde net olarak belirtildiği yüzeye çevirir. Onyedinci yüzyılın mikroskopçuları gibi – Leeuwenhoeck, Alpers’in başat örneğidir – Hollanda sanatı görsel tecrübenin farklı özelliklerinin tadını çıkarır ve gördüğü tipoloji ya da kinayenin cazibesine direnir. O bir cazibe olduğunu, Güney sanatının kolayca yenileceği bir cazibe olduğunu iddia eder.
Her ne kadar onun Kartezyen perspektifçi muarızlarına tabi olsa da, tasvir sanatının iki yönteminde de sonraki görsel modellerin öngörülmüş olduğu söylenebilir. Daha önce dikkat çektiğimiz gibi, Alberi’nin Velo’su ve modernist sanatın kareleri arasındaki direk akrabalık problemlidir çünkü Rosalind Krauss’un tartıştığı gibi, sonraki bu şekilde bir tasavvura sahip değilken, eski olan doğada üç boyutlu bir dünya tasavvur etmekteydi. Daha muhtemel olarak selef, eşleme dürtüsüne dayalı Hollanda sanatında yerleştirilebilmiştir. Alpers şöyle yazar:
Ptolemy’nin önerdiği ve Mercator’un sonra empoze ettiği harita karesi Rönesansın perspektif karesinin matematiksel bütünlüğünü paylaşmasına rağmen, konumlandırılmış izleyici, çerçeve ve hariçten bir izleyicinin içinden doğru baktığı bir pencere olarak resmin tanımlanmasını paylaşmaz. Bu değerlendirme üzerine Ptolemaik kare, genelde haritacılığa ait karelerdir bunlar hakikaten, muğlaklığa yer vermeden, perspektif karelerinden farklılaştırılmalıdır. Projeksiyonun ne bir yerden izlenir olduğu ne de bakılabilir olduğu söylenebilir. O düz bir çalışma yüzeyi olarak farz edilir.
İkinci olarak, tasvir etme sanatı fotoğrafın ondokuzuncu yüzyılda bulunmasıyla üretilmiş görsel deneyimi önceden görmüştü. Her ikisi de bir miktar belirgin özellikler paylaşmaktadır: “Parçalılık, keyfi çerçeveler, ilk uygulayıcılarının iddiayla ifade ettiği gibi fotoğraf doğaya, insana kendi kendine, doğrudan, yardım beklemeksizin yeniden üretme gücü veren dolaysızlıktır.” Fotoğraf ve empresyonist sanatın anti-perspektifçiliği arasındaki paralellik, bunu Aaron Scharf sıklıkla Degas üzerine tartışmalarında yapmıştır, onyedinci yüzyılın Hollanda sanatı dahil edilerek genişletilmeli. Ve eğer Peter Galassi Before Photography’den söylediklerinden haklı ise Kartezyen perspektifçiliğe direnen – gerçekliğin bir kısmının peyzajının taslakları olan topografik bir resim geleneği de vardı. Ve böylece fotoğrafçılık ve empresyonistin her ikisi için de iki boyutlu tuvallere dönüş yolu açıldı. Nasıl yaygın ya da özbilinçli muhalif böyle bir gelenektir ki sanat tarihinde uzmanların kararına bırakılmış oldu. Hedeflerimiz için önemli olan alternatif bir skopik rejimin varlığını egemen geleneğin en parlak döneminde bile basitçe kaydetmektir.
Alpers’in karakterize etmeye yönelik teşebbüsü elbette olası eleştirilere açıktır. Eğer yukarıda bahsettiğimiz perspektif sanatındaki öyküsüzleşme tesirini hatırlarsak, Alpers’in varsaydığı tasvir ve öyküleme arasındaki güçlü karşıtlık daha az kuvvetliymiş gibi görünebilir. Ve perspektifin soyut rasyonel mekânı ile kapitalizmin değişim prensipleri arasında mutlak bir uygunluk saptayabilirsek, market ekonomisinin hiç de az olmayan karakteristiği olan meta fetişizmi ile Hollanda sanatında materyal yüzeylerin kıymetlendirilmesi arasındaki tamamlayıcı bir uyumu da fark edebiliriz. Bu manada, her iki skopik rejimin kompleks fakat birleşik bir fenomenin farklı görümümleri olarak ortaya çıktığı söylenebilir. Tıpkı Kartezyen ve Bacon’cı felsefelerin bilimsel dünya görüşü ile, eğer farklı tarzda ise, uyumlu olduğunun söylenebilmesi gibi.
Ancak, görmenin üçüncü modeline dönersek, ya da egemen modelde buna ikinci tedirgin an denebilen, daha da radikal alternatif bir model için olasılıklar fark edilebilir. Bu üçüncü model belki de en iyi barokla tanılanabilir. En az 1888 gibi erken zamanda ve Heinrich Wöfflin’in çığır açan çalışmasıyla, Renaissance and Baroque, sanat tarihçileri mimari ve resim arasında uzun ömürlü bir salınımı şart koşma temayülündeydiler . Rönesansın çizgisel, katı, sabit, kapalı, berrak, yüzeyi iki boyutlu olan (planimetrik) biçimi ya da Wölfflin’in dediği gibi olan klasik biçimine karşın Barok resimsel, durgun, çoklu, yumuşak odaklı ve açıktı. En azından bir standart etimolojiye göre, Portekizce’de düzensiz bir kelimeden türeyen (garip biçimli inci anlamına gelmektedir) barok, formun şeffaflığı ya da berraklığın şampiyonu tarafından normalde küçümsenen hususiyet, tuhaf ve garip çağrışımlıdır.
Barok’u geniş olarak onyedinci yüzyıla kapatmak ve Katolik Karşı Reformasyonla ya da yükselen mutlakiyetçi devlet – örneğin İspanyol tarihçi José Antonio Maravall – tarafından popüler kültürün manüpülasyonuyla bağlantılandırmak bir ihtiyat olabilmesine rağmen, bütün modern dönemi kalıcı görsel bir olasılık – eğer bastırılmış ise – olarak görmek mümkün de olabilir. Fransız felsefeci Christine Buci-Glucksmann’ın son çalışmaları, 1984 tarihli La raison baroque ve 1986 tarihli La folie du voir’da, Kartezyen perspektifçilik adını verdiğimiz hegomonik görsel biçime en anlamlı alternatif olarak görülen barok vizyonun kesinlikle tahrip edici gücü olduğunu belirtir. O, Barok görsel deneyimde görüntülerin şaşırtıcı, büyüleyici esrik artığının kutlamasına, Kartezyen geleneğin tek gözlü (monoküler) geometrikleştirmesinin reddine, uzaktan bir Tanrı’nın-göz-bakışı ile görülen homojen üç boyutlu mekânın yanılsaması ile vurgu yapar. O, Hollanda tasvir sanatına okunaklı yüzeylere inancı ile, resimleri eşleyen dünyanın materyal sağlamlığına imana, ışık geçirmezlik için barok cazibe ile, okunamazlık ve betimlediği gerçekliğin çözülemezliğine zımnen karşıttır.
Buci-Glucksmann için barok derinlik ve yüzey arasındaki zıtlıkta, görsel mekanların çokluğunu herhangi bir uyumlu öze indirgeme teşebbüsünün bir sonucu olarak küçük görmekte özbilinçlice zevk almaktır. Doğaya tutulan ayna, önemli ölçüde, Edgerton ve White gibi yorumcuların “analitik” ya da rasyonalize edilmiş perspektifin gelişmesinde hayati olarak gördükleri yansıtıcı yassı bir cam değildir. Fakat gerçekten görsel imgeyi bozan anamorfosistik (biçimsiz gösteren) ayna, iç bükey ya da dış bükey ya da, – daha kesin olarak, yansımanın maddiliğinin aracısından bağımsızlığını göstermesiyle “normal” yansıtıcılığının doğal niteliğinden ziyade geleneksel olmasıyla ortaya çıkar. Aslında onun maddeselliğinin – Rodolphe Gasche isimli son yorumcunun “Aynanın sırı” olarak dikkat çektiği muazzam farkındalığından dolayı barok görsel deneyim, güçlü bir dokunma ve temas kalitesine sahipti ki onun Kartezyen perspektifçi muarızlarının mutlak okularsentrizme (gözsel merkezli) dönüşmesini engeller.
Felsefi kavramlarda, hiç bir sistemin bağlantısını kurmuş olduğu görülmemesine rağmen, Leibniz’in monadcı bakış açısının çoğulculuğu, Pascal’ın paradoks üzerine meditasyonları, ve Karşı Reformasyonun mistiklerinin kendinden geçmenin başdöndürücü tecrübesine teslimiyeti barok vizyonla bağlantılı olarak görülmelidir. Dahası, entelektüel netlik modelinden tercihen öz bilinciyle uzak durmuş felsefe belirsizliğin saflaştırıldığı edebi bir dildir. Bunun yerine o vizyon ve retoriğin giriftiğini tanır. Bu, imgenin daima bir görüntü bileşeninin indirgenemezliğini içeren kavramlar ve işaretler olduğu anlamına gelir.
Barok vizyon Buci-Gluksmann’ında iddiasıdır, temsil edilemezliği temsil etme ve Walter Benjamin’in özellikle barok karekteristiğinin hassasiyeti olarak gördüğü melankoliyi üretmiş olduğunu soruşturur. Mesela, uzun geçmişe sahip estetiğin görkem olarak adlandırmasına, güzel kelimesinin zıddına, yeri asla doldurulamaz varlığı için özlendiğinden dolayı daha yakındır. Hakikaten metafizik biçimleri kadar erotik biçimde de olan arzu barok skopik rejime doğru koşmaktadır. Beden bedensiz Kartezyen gözlemcinin umursamaz bakışını tahtından indirmek için dönmektedir. Fakat Merleau-Ponty’ninki gibi, meşhur yirminci yüzyıl felsefesinin vizyonundaki bedenin nüksetmesinden farklı şekilde, izleyicinin anlam yükü bindirmesinin hayali ile ve dünyanın cisminin etinde görünüş, burada sadece donukluk ve bilinmezliğin allegorilerini türetir. Böylece, Jacqueline Rose’un egemen görsel düzenin (tasfir sanatı aslında dünyada çok daha rahatmış gibi görünür) taşlaşmasına meydan okumak olarak gördüğü gerçekten “rahatsız anlar”dan birini üretir.
Tipik görsel kültürlerin bu üç ideali hakkında daha fazla şeyler söylenebilir. Fakat sizlere onların şu anki statülerine dair bir kaç tahminimi, eğer çok görsel bir kavram kullanırsam, sunmayla sonuçlandırmama izin verin. Birincisi, yirminci yüzyılda üç rejimin hiyerarşik düzene kayda değer bir meydan okumasına şahit olduğumuz yadsınamaz görünüyor. Kartezyen perspektifçiliğin bir alandan türetildiğini iddia etmek aptalca olmasına rağmen, kuvvetlice mücadele edilmiş ve doğallığından çıkarılmış boyut, görsel sanatlarda olduğu kadar felsefede, hakikaten dikkat çekicidir. Hermönitiğin yükselişi, pragmatizme dönüş, dilbilimselliğe uyumlu yapısalcıların bolluğu ve düşüncenin postyapısalcı hallerini tümüyle epistemolojik geleneğin içine koymak, büyük oranda Descartes’den türemiştir, çok fazla savunmada olmak demektir. Ve elbette, Bacon’cı gözlemin alternatifi, perspektifsiz bir sanat biçimi (ya da tercih edersiniz, karşı-bir sanat formu) olarak fotoğrafın yükselen statüsü ile dikkate değer esneklik gösterilmiştir. Seçme bir yakınlık olan görsel pratiği birileri tartışmasına rağmen (ki saldırıya karşı daha az savunmasız değildir), bu positivist düşüncenin başka biçimlerinde periodik olarak su yüzüne çıkar. Alman Yahudi’si, şimdi İsrailli ressam haritaların düz materyalleriyle büyülenmiş, yakın zamanda onyedinci yüzyılın Hollandalı Alpers’i ile karşılaştırılma övgüsü kazanmış Joshua Neustein gibi çağdaş sanatçılar da vardır.
Biri, sonunda zamanının kendisinin içine gelen skopik rejimi seçmekteydiyse, bu Buci-Glucksmann’ın Barok’la tanımladığı “görmenin deliliği” olmalıydı. Hatta fotoğrafçılıkta da, eğer Rosalind Krauss’un sürrealistler üzerine olan son çalışması bir işaretse , kendisini saf tasvir sanatından bu görsel etki ile daha bir aynı çizgide kendi hedeflerine oturtur. Görkemli olanı güzel üzerinde üstün bir pozisyona yükselten postmodern söylem, oldukça çekici görünen, Buci-Glucksmann’ın barok vizyon dediği kesinlikle “görünemezin yeniden yazılmış parşömeni”dir. Ve eğer güncel zorunlulukları yerliyerine koyup retoriği eski haline getirmeyi ve eşit olarak dildeki ısrarcı görsel anı, görmede indirgenemez dilbilimsel anı kabul edersek, bir defa daha barok alternatifin zaman çizelgesi bariz olarak görünür.
Aslında, eğer bir şekilde ters bir notla sonuca varabilirsem, Kartezyen perspektifçiliğin radikal bir şekide tahttan indirilmesinde biraz fazla ileri gidilmiş olur. Onu doğallığından aceleyle çıkarmamız, kendi başına görmeyi temsil etme iddialarını çürütme, çabucak taslağını çizmiş olduğum diğer skopik rejimleri unutmaya temayüllü olmamız kendikendine hiç de doğal ya da “doğru” görmeye yakın değildir. Göz atma herhangi bir şekilde doğallığıyla üstün olan değildir; görmenin arzuyu rehin alması herzaman zorunlu olarak soğuk bir bakış açısından daha iyi değildir; dünyada bir bedenin yerleşmişliği bağlamından bir nazar (görüş) bir “yüksek irtifa”da ya da “Tanrı’nın-göz-manzarası”nda görünen şeyleri açıkça görmeyebilir. Batının bilimsel geleneği Kartezyen perspektifçilik ya da onun tamamlayıcısı, Bacon’cı tasvir sanatı tarafından sadece mümkün kılınmıştı, halbuki, bilimciliğin aşırılıklarından pişmanlık duyabiliriz. Doğulu kültürlerde bu tarz skopik rejimlerin yokluğuna dair özellikle eski ve onların yerli bilimsel devriminin genel olarak yokluğu arasında bazı bağlantılar olabilir. Görsel akışkanlığın zararlı bir şeyleştirmesi olarak nazarın (görüş) rasyonalize edilmesini hurdaya atma çabasında, onun alternatiflerinin çok tehlikeli olmayan bir kucaklama olabilmesinin maliyetinin ne olduğunu sormalıyız. Tasvir etme sanatı durumunda bir diğer şeyleştirmeyi çalışmada görebiliriz ki bu üç boyutlu derinlik yerine madde yüzeyinin bir fetişini yapmaktadır. Lukacs’ın edebiyatta natüralist tasvirini eleştirisi, Alpers’de bahsi geçmez, resme de uygulanabilir. Barok vizyon (görüş) durumunda, gözsel deliliğimizin kutlanmasına dair kaygılanabiliriz, ki bu bazısında esriklik üretir, başkalarında ise şaşkınlık ve hayrete neden olur. Maravell gibi tarihçilerin karamsarca uyarmış olduğu gibi, barok gösterinin görüntü oyunu maruz bırakılanları manipülasyona kolayca alıştırmıştı. Marravall’ın Yirminci yüzyılı değerlendirmesinde Horkheimer ve Adorno’dan ödünç alarak kullandığı kavram olan “Kültür endüstrisi”nin bugünkü tasavvuru, “la folie du voir”deki postmodernist görsel deneyimlerce pek de tehdit edilmekteymiş gibi görünmüyor. Aslında, tam tersi söz konusu olabilir.
Bir başka hiyerarşiyi kurmaktan ziyade, elimizde mevcut olan skopik rejimin çoğulculuğunu kabul etmek daha kullanışlı olmalı. Birini bir diğerine karşı kötü göstermekten ziyade, uygulamaların pozitif ve negatif olan her birini keşfetmek daha az tehlikeli olabilir. Bunu yaparken de batı’nın görsel kültürünün uzun süre aklından çıkmayan huzursuzluk duygusunu tümüyle kaybetmeyeceğiz fakat farklılaştırılmış gözsel deneyimlerin erdemlerini anlamayı öğrenebiliriz. “Doğru” olan bir tasavvurun kurgusundan kendimizi vazgeçirmeyi, zaten keşfetmiş olduğumuz skopik rejimlerce geliştirilen olasılıklar yerine cümbüş yapmayı öğrenebiliriz ve bu, tahayyülü zor olmasına rağmen, hiç şüphesiz gelmekte olandır.
Views: 465
Şaşırmakta ve garip duygular içerisine girmekteyiz. Anti-Kapitalist Müslümanlar adıyla öne çıkan ve sol ve sosyalizm ve hatta anarşizme de göz kırpar minvalde temayülleri olduğunu bildiğimiz insanlar adına kimi platformlarda konuşan biri “öğrenci evlerini bırakın, muta nikahına bakın” gibi bir cümle sarfedebiliyor.
Türkiye Cumhuriyeti tarihinin ulusalcı-solcu CHP’li ve önemli zamanlarda Faşist ve geleneksel olarak da memur gazetesi olan Cumhuriyet gazetesine böyle bir röportaj verebiliyor. Yaptığı açıklamanın şu an bizi ilgilendiren kısmı şöyle:
Views: 36
Kendimizi solcu olarak tanımladığımız andan itibaren hayatımızın büyük bir kısmı devlet destekli örgütlerin saldırılarıyla karşı karşıya kalmış bir kuşağın ferdiyim. Bundan dolayı da sokaklarda “Mit, Kontr-gerilla” karşıtı sloganlar atmanın dahi tehlikeler arz ettiği bir “çağ”dan gelip, düştük 2000’ler sonrasına. Bu süreçte binlerce arkadaşımız katledildi. Binlerle ifade edilecek insan o ya da bu sebeple öldürüldü. Sağ-sol çatışması bahanesi yaratmaya çalışan provokatif siyasal dile karşı devrimcilerin 12 Eylül öncesinde tepkileri; sağ-sol çatışmasının olmadığı, faşist saldırıların olduğu şeklindeki ifadeleri Türkiye siyasal tarih literatüründe yerini almış olmalıdır.
Views: 36
“Kürtler son 30 yıldır meydanlardayken, siz neredeydiniz?”
“Taksim’de duran adamların hepsi Roboski’de susan adamlar”
Views: 29
“Somut şartların somut tahlili” olarak bilinen bilimsellik kisvesinden, dogmatizme saniyeler kalaya solcuların ve bazı solcu anarşistlerimizin hal-i pür meali…
Views: 41
Bu yazılara başlamışken, ara vermeden saframızda olanları dökmeye devam edelim: İtaatsiz bir internet dergisi. Bunu çeşitli defalar ifade etmişlerdi ve bunun böyle olduğuna inanıyorum. Grup olmak ve çevre oluşturmak isteyen ve kendine özgü ortak kaygıları olan ve bu ortak kaygılarından hareketle örgütlenmek isteyen insanların oluşumu değil.
Views: 72
Yıllardır reel politiğin içinde olan ve öğrenen bir partiden bahsediyoruz. Açlık grevleri süresince reel politiğin gereğini yerine getirerek muhalefet etmenin öyle ya da böyle bir halini hayata geçirmişler ve ölüm çığlıkları atmaktan behis görmemişlerdi.
Views: 27
Oldukça uzun bir zaman olmuştur; milli duygulara sahip anarşistlerin ortaya çıkıp, bu milliliklerine gönderme yapması ve Kolonyalizm’e karşı mücadele veren ulusal kurtuluş hareketlerinin haklılığına vurgu yaparak, bunu anarşizm açısından da meşru bir zemine oturtması…
Views: 37
Fluxus, çok sayıda devrimci sanat akımını doğurmuş olan bir gerilla döneminin, 1960’ların ürünüdür. Bu sözcüğü Amerikalı mimar ve grafik sanatçısı George Maciunos, 1961’de New York’ta A/G Galeri’deki bir dizi konferans için bastırdığı davetiye aracılığıyla tanıtmıştır.
Views: 737
-Anne bak, kral çıplak!
-Yavrum, mesele kralın çıplak olması değil; kral olması.
Akılla ahlakın bütünüyle birbirinden ayrıldığı ve birbirini karşısına aldığı trajik bir çağda yaşıyoruz, endüstriyel kültürün vicdanı olmaktan hayli memnun görünen solun ucuz yaveleri Marks’ın sözünü ettiği afyon muamelesi görüyor; her topluma lâzımlar: “Irkçılık almış başını gidiyor, bir şeyler yapmak lâzım.” Hangi ırkçılık yükseliyor acaba? Los Angeles, Fransa ve en son karikatürlerle ilgili olaylara bakıldığında görünen gerçekten ırkçılık mıdır; yoksa Batı (makina) medeniyetinin kendi dışıyla kurduğu ve artık kanıksama noktasına getirildiğimiz ilişki biçimi midir? Irak ve Afganistan işgalcileri aynı ırk mıdır? Sorunu endüstriyel sistemde değil kapitalizmde gören sol, halkın afyonudur günümüzde; anne bak , kral çıplak anlayışıdır. Sol dediğin, kralı 200 yıldır soyuyor, soy Allah soy, ne ki kral yine kral. Bizim kralın elbisesiyle bir sorunumuz yok; kralın, krallığın kendisiyledir derdimiz; makinenin kendisine karşı çıkıyoruz. Duvarlar yıkıldı, o duvarlar gerçekten var mıydı? Duvarın o yanında da , bu yanında da takır takır makinelerdi çalışan. Kapitalizm ya da sosyalizm -hele bilimsel olanı-: götler ayrı ayrı olsa da çıkan bok aynıdır; hakimiyet kayıtsız, şartsız makinenindir her ikisinde de çünkü.
Az gittik, uz gittik, ne olduysa oldu; kendimizi birden küresel çağda bulduk; bir medeniyetler çatışması lafıdır gidiyor. Ezberimiz bozuldu. Ben kimim, neyim, ne oluyorum sorusu yeniden revaçta, güncellik kazandı.
Asimile olduysan, yeni deyişle entegre olduysan, uyum sürecinden filan geçtiysen “sen kimsin?” sorusuna verilecek psikolojik, sosyolojik, felsefi, tarihsel, ekonomik, kültürel ya da etnik bir yanıtın vardır, yoksa git markete sana uygun bir kitapta yazıyordur kim olduğun, olmadı sor sosyal mühendislere söylesinler sana kim olduğunu. Orada herkese ve her keseye göre kimlik var; seç birini genel-insan ol, kurtul. Yok entegre olamadıysan, genel-insan olamadıysan, gel şöyle, sen bir garipsin. Egemen uygarlık bütün dünyayı “garp’lılaştırdıysa sen artık gurbettesin. C. Süreya’nın dediği gibi “gurbet yavrum, garba düşmektir gurbet”.
Gurbet zulmettir, güneşin battığı yerdir, endüstri uygarlığıdır. Gurbet yoldur; Bektaşîlikte Selçuklu yıldızı ile sembolize edilen yönlerin anlamlarında Batı’nın “yol” olarak gösterilmesi ilginç olsa gerek?
Vatan ve hürriyet sözcüklerini Türkçe’ye kazandıran N. Kemal İngiltere’de bir kütüphanede, kütüphane memurunun kayıt yaparken sorduğu hangi millettensin sorusunu bir türlü yanıtlayamaz. Önce Osmanlı’yım diye yanıtlar. Ama o senin devletinin ismi der kütüphane memuru; ben sana hangi millettensin diye soruyorum. N. Kemal düşünür, Müslüman’ım der. Kütüphane memuru yine itiraz edecektir: O senin dininin ismi. N. Kemal’in Türk’üm demek en son aklına gelir. Bunda fazla şaşılacak bir şey yok aslında: Batılılaşma akımının öncülerinden N. Kemal’in bir türlü “millet” kavramını anlayamaması içinde yetiştiği, büyüdüğü kültüre bu kavramın büsbütün uzak ve yabancı olmasından kaynaklanır.
Dünyadaki bütün milletler bir Batı (makina) dayatmasıdır: İnsan kümelerini millet olmaya zorlamışlardır, ama iş Türk’e gelince bu hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak şekilde böyledir. İlk dönem Türk milliyetçiliğinin bayraktarlığını yapan isimlere bir bakın isterseniz.
Türkleşme sürecini alabildiğine hızlandıran Alman devleti olmuştur; Rusya devletine karşı böylelikle güçlü bir cephe oluşturabileceklerini öngörmüşlerdi. Nitekim ders kitaplarına Türk ibaresi ilk kez bir Alman işbirlikçisi olan İttihat döneminde girmistir. Böylece ilkin kolejler, modern askeriye ve tıbbiye ile başlanan batılılaştırılma sürecinde yeni bir aşamaya gelinmişti. Kolejler işbirlikçi aydınlan ve Batılı şirketlerin acenteliğini yapacak ve onların buradaki işlerini takip edecek kişileri yetiştiriyordu kısaca. Yapılan bir araştırmaya göre 1900 yılında sadece Amerikan kolejlerinin sayısı 600 idi. Modem askeriye ise Resneli Niyazi’nin geyiğinin önderliğinde memlekete hürriyet getirdi: Halkın Almanya’nın çıkarları için dilediğince savaşabilme, ölebilme, mahvolabilme talepleri hemen yerine getirildi. Artık dileyen herkes özgür bir şekilde yeni efendilerinin kölesi olma hakkı kazanmıştı. Modern tıbbîye ise ilk iş olarak binlerce yıldır devam edegelen geleneksel tıbbı bunlar kocakarı masalı diyerek betona gömdü. Halk hekimlerini şarlatan ilan etti. Bundan böyle herkes Batılı ilaç şirketlerinin ilaçlarını torba torba almak zorundaydı; başka türlüsü yasaktı, insanın köleleştirilmesinin bütünüyle tamamlanması onun zihninin ele geçirilmesiyle olur. Zihinsel faaliyetin en önemli aleti ise dildir. Türkçe ise şifahi bir dildi, yazı dili değildi, bir muhabbet ve aşk diliydi, asla bir bilim ve felsefe dili değildi. Türkçe konuşanların “medeni dünyaya” kazanılması için ilkin Türkçe’nin bir bilim ve felsefe dili haline getirilmesi gerekliydi. Başka türlü medenileşemezdik. İttihat darbecilerinin ilk iş olarak “yazıya” Batı’dan noktalama işaretleri ithal etmesi ilginçtir, yani 1908’den önce noktalama işaretleri kullanılmıyordu, Enver Paşa noktalama işaretlerinin kullanılmasını mecburi kılmıştı. Noktalama işaretleri devrimi diye anılır, unutulmuş devrimlerimizdendir.
Olmadı, noktalama işaretleri devriminin üzerine bir de harf devrimi yapıldı. Bu, matbaanın ülkeye gelişini 150 yıl durduran bir halka karşı devrimcilerin kazandığı büyük bir zaferdi; önce matbaa sonra harf; inanılacak gibi değildi; devrim hızını kesmedi, devrim üzerine devrim yıllarıydı, fakat nedense düzen ayar tutmuyordu bir türlü. Muasır medeniyet için
Türkçe bir bilim ve felsefe dili haline getirilmeliydi; dil kurumu kuruldu. Kurumun işi Batı’daki bilim ve felsefe kavramlarına Türkçe karşılık uydurmaktı, eğer karşılık uydurmakta zorlanırlarsa kavramı olduğu gibi kullanıyorlardı. Türkçe asla bir medeniyet dili olmadığından bu yeni kavranılan, kendine yabancı gelen yeni dil sistematiğini kusuyordu.
İstanbul’da sosyete plajında kara donuyla denize giren Türkçe’ydi aslında. Diğer diller medeniyeti sular seller gibi yutmuşken Türkçe gidiyor Almanya Cumhurbaşkanının bahçesinde piknik yapıyordu. Böylece Avrupa’yla Asya arasında bir köprü olma görevini layıkıyla yapıp yapamayacağı konusunda kafalarda bir soru işareti bırakıyordu. Fakat yöneticilerimiz muasır medeniyet seviyesine ulaşma, Avrupalı olma, Doğu’yla Batı arasında bir köprü olma hedefini yine de kolay kolay bırakmayacak, kapıdan kovulsalar bacadan gireceklerdir.
Peki Avrupa nedir? Avrupa endüstri medeniyetinin ismidir. Endüstri medeniyetinden önce Avrupa diye bir yer yoktu. Mitolojideki Avrupa ile bugün Avrupa denilen kara parçasının bir alakası yoktur. Coğrafi olarak baksak “eğer kıtalar jeolojik veya tektonik kriterlere göre tanımlanıyorsa bütün kıtalar ayrı bir plakadan oluşur”. Fakat Avrupa ayrı bir plakadan oluşmaz. “Güney ve Kuzey Amerika bile ayrı plakalardır. Afrika, Avustralya, Antarktika, Hindistan hep ayrı plakalardır. Avrupa ise ne Asya’dan böyle ayrılır ne de Afrika’dan.” Bugün Avrupa denen bölgenin ileri sürülen sınırları ekonomik veya kültürel bakımdan da bir sınır oluşturmaz. Öbür yandan ABD ya da Kanada Avrupalı sayılır. Bütün bunlardan anlaşılan şudur: Avrupa endüstriyel medeniyetin adıdır; bu medeniyete dahil olduysan sen de Avrupalısın demektir. Makine medeniyeti ister sosyalist, ister kapitalist olsun Avrupa medeniyetidir. Adına küreselleşme denilen şey bütün dünyanın Avrupalılaştırılması sürecidir. Makina medeniyetinin dünya çapındaki egemenliğinin sağlanmasıdır. İdeolojisi ‘g e n e l i n s a n’ ideolojisidir, herkesi genelinsan yapacaklar, o yüzden saldırıyorlar.
Her şeyi bir yana bırakalım; gariplere yaşama hakkını hatta ölme hakkını bile çok görüyorlar, öyle ki soluk alıp vermek için bile mumdan kayıklarla ateş denizinden geçmeleri lâzım. Çok mu abarttık: Medyaya yansıdı; Ebu Garip cezaevinde intihar etmeye ip bile bulamıyorlar. Neredeyse bütün dünyanın “yaban eller’ e dönüştüğü yerde garibin durumu ünlü meseldeki topal kuşları andırmakta sanki: ” bir bilge yolda iki ayrı cins kuşa rastlar, nasıl olmuş da bu iki ayrı cins kuş birbirlerini kendi türlerine yeğlemiştir. Biri leylek, biri karga; neden kendi türleriyle değil de birbirleriyle uçmayı yeğler? Sonunda iş anlaşılır: her iki kuş da topaldır.” Garipler de hangi ırktan, sınıftan, kültürden olursa olsun, makinanın sakatladığı insanlar değil mi?
Eğer devrim, bir topluluğun özgür yaşamın maddi imkanlarını ele geçirmesiyse; bunun öznesi içimizde saklı kalan özgürlük kıvılcımlarıdır.Gariplerin metropollerde yaktığı ateş ise bir nevi medeniyetin idrar tahlilidir. Bu ateş dünyanın bütün tahakküm ve kölelik üreten bayraklarını içine aldığı zaman, işte asıl o zaman adalet tecelli edecektir.
Remzi Gürkan
Views: 79
“gurbet o kadar acı
ki ne varsa içimde
hepsi bana yabancı
hepsi başka biçimde” –Kemalettin Kamu–
Views: 361
“Akılsal mucizenin tarihi, sanıldığı kadar parlak değildir. Entelektüeller kendi tarihlerini kendileri yazmışlar VE BU İŞTE BLÖF YAPARAK KENDİ KENDİLERİNİ KAHRAMANLAŞTIRMIŞLARDIR. Alıcıları, aklın ürünlerinin gerekliliği ve önemi hakkında ikna etmek için gürültülü bir reklam kampanyası yürütmüşlerdir.
Views: 81
Yaygın olarak kabul gören görüş bizim, kendimize devrimci dediğimiz için, anarşinin, var olan her şeyi şiddetle alaşağı ederek bunların yerine yepyeni kurumlar getiren bir ayaklanmanın doğrudan bir sonucu olarak, bir çırpıda geleceğini sandığımızdır. Ve gerçeği söyleyecek olursak, devrimi bu şekilde tahayyül eden kimi yoldaşlarımız da böyle düşünmekte.
Views: 42
Kuvveti ve kasları solgun, çelimsiz zengin bebeler tarafından oldukça beğenilen, ancak emeği açlık kurdunu kapısından uzak tutmaya ancak yeten işçi sınıfı erkekleri, onlara sabahtan akşama kadar kölelik yapmak ve harcamaları düşük tutmak üzere her türlü çabayı sarf etmek zorunda kalan eşlere veya ev-hizmetçilerine sahip olmak için evlenirler yalnızca.
Views: 27
Oldukça fazla bir zaman geçti. Yazamaz olmadık elbette, yazamadık sadece… Meşguliyetler ve başka şeylerden fırsat bulamamalar ve günlük maişet derdi beynimizin gerçek alanını işgal eden problemlerden daha önemli gibi durdu.
Views: 36
Bir dönemler Anarşist Doğu Araştırmaları Merkezi adını verdiğimiz fakat daha ardı arkası gelmeyen toplantının ilk ve son toplantısını 03 Ocak 2014 tarihinde yapmıştık. Akıl konusunun ele alındığı toplantıda Doğu ve Batı’da aklın yeri ve ifade ettiği anlam tartışıldı. 1,5 saat süren toplantıda konuşulanların özeti aşağıdaki gibidir.
Views: 66
Hiçbir yardım talebinde bulunmadıkları halde, Batı ordularınca “özgürleştirilirken”, yanlışlıkla öldürülen üç milyonu aşkın Iraklı’dan daha fazla Mısırlı, günlerdir ya evlerinde ya da sokaklara dökülmüş, özgürlükleri için canları pahasına haykırmaktalar: Yeter!
Views: 42
Böyle kolay sorularla bir konu elde etmek gibisi var mı? Kendinizi düşünün, yazamamaktan şikâyetçi arkadaşlarımın çoğunda da, arzu edipte yazamadığım zamanlar kendimde de hep aynı sıkıntıyı gördüm; işe zor sorular ile başlamak…
Views: 44
“Bizim Batılılaşma maceramızda giydiğimiz travesten elbiseler neler peki? Mesela benim aklıma Tanzimatla birlikte mesneviden romana atlayışımız geliyor. Önce pek yakıştıramıyoruz bu elbiseyi ama bak sonunda en büyük moda ödülünü bile, Nobel’i kastediyorum, kaptık. Başka neler var? Mesela apartmanlar, masalar, sandalyeler, Latin harfleri, miladi takvim, Greenwich kasabası, İstanbulin elbisesi, komik şapkalı bir Atatürk, smokinli parlamenterler… Bu kıyafet balosunda kabul görmek için ne çok kılığa girmişiz.”
İlginç bir diyalog…
Views: 103
Türkiye’de kendilerini anarşist olarak tanımlayan bazılarınca “Kürt Özgürlük Hareketi” olarak adlandırılan hiyerarşik ve otoriter hareketin başlattığı açlık grevinin sonlandırılma şekli, bu açlık grevinin başlaması ve devam ettirilmesi sürecinde yaşanan ve bizlerin eleştirilmesine neden olan şeklinden daha vahim ve anarşist ahlak açısından problemli bir duruma kapı aralamıştır.
Views: 44
Tutsaklık bir insanın düştüğü en kötü haldir, çünkü her canlı gibi insan da kendi hayatını belirleyebilmek ister. Tutsakların bedenleri parmaklıklar ardına itilerek orada çürümeye, ölmeye terk edilir. Bu yüzden öncelikle zindanların bizzat kendisine, tutsaklığın varoluş mantığına ve bunu yaratan devlet denen kuruma itirazımız var.
Views: 138
1 Mayıs 2012 sırasında bir takım anarşistlerce gerçekleştirilen küresel kapitalizmin bazı sembollerine ve bankalara yönelik tahrip eylemi sonucunda eylemin yapılışını içeriğini ve biçimini itaatsiz.org olarak uygun ve samimi bir dille eleştirmiştik. Ancak açık ve samimi bu eleştirimiz bazı anarşist çevrelerde ne yazık ki pek hoş karşılanmadı. Bu tür konuları eleştirmek sanki bir “ihanetmiş gibi” eleştirimiz değersizleştirilmeye çalışıldı.
Views: 20
Yıllar önceydi. Benim de içinde yer aldığım bir grup arkadaş, farklı şehirlerde yaşayan anarşist çevrelerin yayın faaliyetini tek bir çatı altında birleştirme sevdasına kapılmıştık. Bir dizi görüşme işi için 93 sonbaharında İzmir’e gitmem gerekmişti. Yazılarını beğenerek okuduğum, ama o güne kadar tanışamadığım Tayfun Gönül, nefes nefese Vedat Zencir’in atölyesine dalmış ve “Gazi sensin değil mi” diye sorduktan sonra “Vedat, Gazi’yle biz çıkıyoruz” demişti. Tayfun’la yola çıktık, çıkış o çıkış.
Views: 134
Tüm sol çevrelerde (kendisini sol’un içinde gören anarşistler dahil) günler öncesinden hummalı hazırlıklara neden olan bir 1 Mayıs’ı daha geride bıraktık. Cümleten geçmiş olsun. Satırlara başlarken hemen belirtelim ki bu yazının amacı 1 Mayıs üzerine tarihsel bir değerlendirme yapmak değil sadece bulunduğumuz yerden 1 Mayıs nasıl görünüyordu ve bu süreçte neler yaşadık onlara bir göz atmak.
Views: 38
Her şeyin ve her kesin farkına varmadan değiştiği ya da döndüğü bir süreçtir içinde bulunduğumuz süreç… Bu dönüşüm ve değişimlere etki eden en önemli faktör büyük mitler, büyük sözler ve büyük adamlar ve kahramanların görüntülerinin medya vasıtasıyla bizlere enjekte ettiği gündemler.
Views: 55
“Türklerin evren tasavvuru ile yaşayışları arasında doğrudan bir ilgi vardır. Mesela, Türklere göre” gök” yeryüzünün üstüne gerilmiş bir çadırdı. Çadırın ayakta durmasını sağlayan da Demirkazık’tı. Gerçekten de bütün diğer gök cisimleri yer değiştirirken Demirkazık, Dünya’nın ekseniyle aynı doğrultuda olduğundan gökyüzünde hareketsiz gibidir.”
Views: 31
31 Mayıs sabahı dozerleri, jopları, biber gazlarıyla Gezi Parkı için direnen bir avuç insanı ezmek isterken yanlışlıkla yüz yıllık Türk Demokrasi Tiyatrosu’nu da başımıza yıktı siyasal iktidar. Sahne çöktü, dekor tutuştu, ard arda devriliyor köhne sütunlar.
Views: 30
Bundan kısa bir süre önce Fransa’da “Sol- Anarşist” eğilimli mizah dergisi Charlie Hebdo Tunus seçimlerini müslüman muhafazakar Ennahda partisinin kazanması üzerine oldukça tedirgin olmuş olmalı ki dergisinin editörlüğüne bir sayılık Hz. Muhammed’i getirmeden edememişler.
Haber şöyle;
“Fransa’da siyasi mizah dergisi Charlie Hebdo, Tunus’ta İslamcı Ennahda partisinin zaferini kutlamak için yeni sayısının editörlüğünü Muhammed Peygamber’e verdiğini duyurdu. Derginin yarın çıkacak sayısına Şeriat Hebdo adı verildi.
Kapakta Muhammed’in “Gülmekten ölmezseniz 100 kırbaç” diyen bir karikatürünün yer aldığı bildiriliyor.
Derginin yayın yönetmeni, karikatürcü Charb amaçlarının provokasyon olmadığını söyledi.
Charlie Hebdo dergisi sol-anarşist eğilimiyle biliniyor. Yayın çizgisi ise kimilerine göre provokatif, kimilerine göreyse bağımsız.
Derginin açıklamasında”Tunus’ta İslamcı Ennahda partisinin zaferini en uygun şekilde kutlamak için Charlie Hebdo, Muhammed’den gelecek sayısına özel editör olmasını istedi” deniyor.
“İslam’ın peygamberine ısrar etmemize gerek kalmadı, hemen kabul etti. Kendisine teşekkür ederiz.”
Dergide peygamberin “Helal Aperatif” başlıklı bir köşe yazısı ile Madam Şeriat adlı bir kadın ekinin de yer aldığı belirtiliyor.
AFP ajansına konuşan Charb “Amacımız yeni bir provokasyon değil. Biz sadece işimizi yapmak istiyoruz. Bu hafta tek fark, kapakta Muhammed’in olması. Bu da pek nadir görülen bir durum.” dedi.
2007’de derginin o dönemdeki editörü, bir Danimarka gazetesinde iki yıl önce basılan karikatürleri yeniden yayınladığı için Müslümanlara hakaretten yargılanmış ve beraat etmişti.
Bu karikatürler Müslüman dünyasında büyük tepki görmüş ve çizerleri Kurt Westergaard’ı sıkı güvenlik önlemleri altında yaşamaya mecbur etmişti (http://www.internethaber.com/fransiz-dergisi-hz.-muhammedi-editor-yapti-381291h.htm#ixzz1e6BlEQCN).
Şimdi hızlı gündemin etkisiyle biraz geride kalmış olsam da çok dert değil bu konu da ne zamandır bir iki söz etmek istiyordum yeri gelmişken “geç olsun güç olmasın” diyorum.
Beni burada şaşırtan olay öncelikle Tunus’ta ki seçim sonucunun Fransa’daki “sol-anarşist” bir mizah dergisini bu derece irite ediyor olmasıdır ve sorum şu neden? Soruyu sorarak girizgah yaptık ya o zaman cevaplarını sallama yöntemi ile vermeye başlayalım belki bir tanesi tutar.
1) Charlie Hebdo editörü Tunus ve islam coğrafyasıyla son derece yakından ilgilenmektedir ve bu seçimlerde “sol-anarşist” başka bir partiye sempati duymaktadır. Seçim sonuçları hiç beklemediği biçimde sonuçlandığı için üzüntüden ne yaptığını bilmemektedir.
2) Aslında Charlie Hedbo islam coğrafyası ile ilgili milgili değildir ama uyanık editör Tunus seçimleri için bir arkadaşı ile sosyalist parti kazanır diye yemeğine bahse girmiştir. Tüm mevzu bundan ibarettir.
3) Başka bir ihtimal Charlie Hebdo kendisini “anarşist” sanan solcu ve laik bir mizah dergisidir, o kadar ki; Charlie Hebdo’nun fransızcadan türkçeye tercümesi “Uykusuz Leman” anlamına gelmektedir.
4) Charlie Hebdo’nun editörleri Sarkozy’nin Tunus’u, Mısır’ı ve Libya’yı gericilerden kurtardığını sanmaktaydılar ancak Tunus’da seçimi müslüman muhafazakârlar kazanınca bunu bir karşı devrim olarak kabul ettiler ve mevzuya fena halde bozuldular.
5) Aslında Charlie Hebdo’ya hak vermek gerekir “islam bir cihad dinidir ve ona gönül vermiş milyarlarca insan potansiyel teröristtir”. Orta çağda arabistan çöllerinde bedeviler kadınlara nasıl davranmışsa bütün müslümanlar da kadınlarına öyle davranırlar. Bütün müslüman erkeklerin haremi vardır ve Hz. Muhammed müslümanlara bu konuda kötü örnek oluyordu. Zaten en iyi arap arabistanlı Lawrence’dir.
6) Aslında Norveçli Andreas Brevik faşist ve katliamcı olmasa biraz aşırı olmakla birlikte islam konusunda fena fikirlere sahip değildi.
7) İslam ve demokrasi birarada olamaz türklerin Erdoğan’ı bitti de şimdi başımıza Raşid Gannuşi mi çıktı? Marx korusun bizi.
8) Demokrasi” ileri ve yüksek” bir kültürdür ve bu “yüksek” kültürü ancak uygar avrupalılar yaşayabilirler, eşitlik, özgürlük ve adalet idealini ilkel beriberi toplumları ne kadar içselleştirebilir ve hakkıyla yaşayabilirler ki? Şimdi bunları söyleyince mevzuya fransız diyecekler.
9) Sol sekülerdir yani din işleri ve devlet işlerini ayrı tutar biz buna kısaca laiklik diyoruz. Şimdi bu şeriatçılara kucak açıp onları alkışlasamıydık? Sol gelişmenin yanında ve ilericidir islamcılar ise gericidir. Fransa’da başörtüsü ve burkaya yer yok uyum sağlayamayanlar bu toprakları terketsinler.
10) Tamam hristiyanlık ve musevilikten de hazetmiyoruz ama islam avrupaya tamamen yabancı bu bakımdan siyasal islamı bir tehdit olarak görmekteyiz tepkimizin büyüklüğü kaygımızın büyüklüğündendir. (Bkz. Endişeli modernler)
İşin ciddi tarafından bakacak olursak, anti semitizm 1930’lu yıllarda avrupa ve uygar batı dünyası için nasıl bir sonun başlangıcı olduysa islam karşıtlığı da 21. yüzyılda aynı rolü üstlenmektedir. İşin detayına girilecek olunursa bütün dinler şu ya da bu biçimde sorunludur ve mutlaka bir diğerini ötekileştirirler ancak buradan hareketle kendisine sol ya da anarşist diyenlerin haçlı savaşlarının meşrulaştırılmasına hizmet edebilecek kadar nefret iklimini körükleyen bu tehlikeyi farkedemeyecek kadar bir körleşme hali yaşaması kabul edilemez.
Günümüzde dünyada 2 milyar Hristiyan ve 1,5 milyar da müslüman olduğu varsayılıyor, bu insanların dinsel inançlarını sadece bir dine gönül verme olarak ele almak son derece sığ teorik bir yaklaşım olurdu. Zira gündelik sosyal yaşamda dinin bireylerin özdeşlik kurdukları kültürel bir referans noktası ve toplumsal kimlik haline geldiğini görmek gerekir. Kuramsal planda dini kurumlaştığı iktidar ve itaat kültürü ekseninde radikal bir eleştiriye tabi tutmak başka şey bir dine gönül vermiş onunla özdeşleşmiş sıradan insanlara tepeden bakarak onların konuyu nasıl algıladıklarını hiç umursamadan inançlarıyla hakaret sayacakları bir dil kullanarak alay etmek ve bunu yaparken genel olarak tüm dinler karşısında kayırmacı olmayan bir mesafede durmak yerine belirli bir dini hedefe koyarak eleştirmek uygar batı dünyasının “ünlü ve kutsal” düşünce özgürlüğü ilkesine gerçekten uyar mı?
Amaç bir tartışma yaratmayı amaçlayan bir provokasyon olsa bile dinler arası bir çatışmaya zemin hazırlayacak bir provokasyonun düşünce özgürlüğü ile herhangi bir ilgisi olabilir mi? Bundan bir kaç yıl önce de Danimarkadaki Hz. Muhammed’in karikatürlerinin yayınlanması olayında bu provokasyonu “düşünce özgürlüğü” adına yapan batılı aydınların kendini müslüman olarak gören yüzmilyonlarca insanı uygar ve hristiyan kültürün egemen olduğu coğrafyanın ikliminden tepeden bakan bir kibirle “aydınlatmaya” çalıştığını bunun bir adının orientalizm diğer adının da pre ya da post modern bir kolonyalizm olduğu anlamak gerekir.
Hayat ak ya da karadan ibaret değilse kendi ırkçıları ve ruhban sınıfları ile hesaplaşamamış bir yayın organının o toplumda ötekileştirilmiş insanların (aşağı sınıfların-çünkü avrupa da islam asyalı, afrikalı göçmenlerin ve mültecilerin dinidir) inançlarıyla onların paylaşmadığı bir gerçeklik algısı üzerinden hesaplaşmaya kalkması kendi doğusundakilere tepeden bakan batı merkezci orientalizmden başka birşey değildir. Küresel kapitalizmin yapısal krizlerden kurtulmak için çare olarak gördüğü olası bir dünya savaşına ve yeni bir dünya düzenine giden yol (“medeniyetler savaşına” anahtar olma potansiyeli içeren) islam karşıtlığı ile döşenmişse bunu on kat daha yüksek bir sesle dile getirmekde sonsuz yarar görüyorum.
Dinlerin tüm saçma efsanelerine, akıldışı ritüellerine ve binlerce yıllık iktidarlarının insanlık tarihinde bıraktığı kötü sicile rağmen siyasal ideolojilerden ayrılmasına ve toplumsal yaşamda bu kadar kök salmasına neden olan şey bireyin kendisi ile inancı arasında kurduğu ilişkinin toplumsal ve uhrevi bir kimlik haline gelmesi değilse nedir. Bir insanın aklına hitap etmek istiyorsanız kuramsal bir dil kullanarak onunla istediğiniz kadar tartışabilirsiniz ancak onunla kavga etmek istiyorsanız onun inançlarına hakaret etmeyi seçin maraza çıkarmakta hiç zorlanmayacaksınız.
Kendilerini daha “yüksek” bir kültürün parçası sayan batılı laisist “aydınlar” aydınlanma ideolojisinin hikmetinden sual olunamaz “misyonuna” sahip çıkarak müslüman ötekileri (avrupanın ayak takımını) aydınlatmaya tekdir ile o da olmazsa kötek ile eğitmeye çalışıyorlar. Peki burada orataya çıkan asimetrinin altında kalan o ötekiler laisistler tarafından eğitilmek/aydınlatılmak istiyor mu? Batılı aydınların sözde doğulu müslüman kadınları “batıdan bakarak kurtarmak” adına tektipleştirip özellikle de 11 Eylül’den sonra küresel ölçekte terörist ve recmci faşist bir ideolojiye indirgediği islama duydukları öfke ile yurdum cumhuriyet çocuğunun bir türlü anlayamadığı sıradan ahalinin otoriter ama modern cumhuriyetin “yüksek” faziletlerini algılayamama “bönlüğü” karşısında düştüğü hayal kırıklığının zamanla öfkeye dönüşmesi aynı ideolojik iklimin sonucu değil mi?
B. Eraslan
Views: 27
Savaşa karşı çıkmak ile belirli bir savaşa karşı çıkmak arasında ne fark var? Herhangi bir savaşa karşı çıktığınızda o savaşın varlığından ya da geldiği aşamadaki durumdan rahatsızsanız bunu kendi o anki çıkarlarınıza uygun bulmuyorsunuz anlamına gelir. Yani o ana dair beklentilerinizi kucaklayan politik nedenlerle o savaşı onaylamıyorsunuz demektir.
Views: 22
Radikal gazetesinde 20.08.2012 tarihinde yayınlanan ve Ezgi Başaran’ın Alman akademisyen Corry Guttstadt ile Türkiye’de anti semitizm üzerine yaptığı söyleşiyi okumuş olmasaydım nicedir yazmak istediğim anti semitizm – siyonizm denklemi ile ilgili yazmak için yeterli motivasyona sahip olamayacaktım. Ancak söyleşi esnasında Corry Guttsadt’ın Ezgi Başaran’ın sorularına objektif olması gereken bir akademisyen olarak verdiği tek boyutlu cevaplar bende bu topraklarda ve batıda birçok sol liberal liberter kesimde bulunan tarafgir bir ezbere dair bir kaç söz ederek ezber dışından bir başka bakışın mümkün olduğu gerçeğinin altını çizme gereği doğurdu.
Röportajı defalarca dikkatlice okumuş biri olarak sondan söyleceğimi baştan söylerek söze başlıyayım; Guttstadt baştan aşağı önyargılı tek boyutlu paradigmanın içinden konuyu ele almış. Öyleki söylediklerine temel olacak argümanlar nesnel olarak yanlışlanamaz olsa da bunları titizlikle seçişi ve bunlar üzerine yorum yaparken çok boyutlu bir yaklaşım içinde olmak yerine manüplatif bir yaklaşımla konuyu ne yapıp edip Siyonizmin resmi tezlerine eklemlemeyi becermesi bu düşünceyi perçinlemekte. Aslına bakarsanız anti semitizm- siyonizm denkleminde ideolojik gıdasını modernizm ve ilerleme hayranı batılı entelijansiyadan almayı refleks edinmiş ve doğu tipi modernleşmeyi içselleştirmiş liberal sol ve liberter aydınlar da genel olarak ondan farklı bir noktada durmuyorlar.
Öncelikle bu satırların yazarının siyonizme karşı olduğu kadar anti semitizme ve her türlü ayrımcılığa karşı olduğunu dünyaya anti otoriter bir noktadan baktığını belirterek başlamak isterim.
Sözü uzatmadan röportajda itirazım olan ifadelere kısaca bakalım:
“Gazze savaşı, Dökme Kurşun Harekâtı veya Mavi Marmara gibi olaylarda hemen hemen bütün Türkiye basınında bu oldu. Sağdan sola İslamcıdan ulusalcıya sayısız örnek vermek mümkün. Bir protesto mitinginde taşınan ‘Hitler haklıymış. Yahudiler her ülkede aynı, onlar insan olmaz’ pankartı bunun en korkunç örneğidir.”(a.g.söyleşi)
Guttstadt’ın vicdan sorunu hemen burada kendini göstermekte Gazze savaşı, Dökme Kurşun Harekâtı veya Mavi Marmara gibi olaylarda Guttstadt’ın aklında kalan fosfor bombalarıyla yanarak ölen ya da bir ideal uğruna ölümü göze alan silahsız insanların öldürülmesi değil bir protesto mitinginde provokatif olması çok mümkün olan bir pankartta yazan ‘Hitler haklıymış. Yahudiler her ülkede aynı, onlar insan olmaz’ pankartı.” Bir akademisyen olarak “konumuz anti semitizmdi o yüzden resmin bu tarafıyla ilgilendim” deme lüksü var mıdır? Batılı ana akım medya ve akademisyenler Siyonist İsrail devletinin sistematik soykırım politikalarını resmin içine ne zaman koyacaklar? Tabiki “Hitler haklı değildi”. Türkiye’deki anti semitizmi deşifre etmek için sorunu daha derin, çok boyutlu ve objektif ele almak gerekir ancak ulaşılan sonuçlar korku üzerinden İsrail’in saldırgan politikalarına meşruiyet üretmeye çalışan küresel siyonizmin propoganda lobisinin işine yeterince yaramayabilir. Bu yüzden böyle hamasi örneklerle kestirmeden gitmek sanırım daha işlevsel olmalı.
“İsrail’in var olma hakkını inkâr etmek eleştiri sınırlarını aşar. İsrail Birleşmiş Milletler‘in onayıyla kurulan bir devlettir. İnsan, ulus ve ulus devlet fikrine karşı çıkabilir. Ama İsrail‘i diğer ulus devletlerden ayrı tutup ortadan kaldırılmasını talep edip amaçlamak anti-Semitizmdir. Ulus devletlerin çoğu savaşlarda, topraklarında bulunan başka etnik grupları ezerek veya sürerek ortaya çıkmıştır. Türk ulus devleti, Ermenileri katlederek, Rumları kovarak kurulmuştur. Bunu en sert şekilde eleştirenler bile, Türkiye’nin ortadan kaldırılmasını talep etmez. İkinci kıstas: Siyonizmi bir ulusal ideoloji olarak değil, dünya hâkimiyetini amaçlayan bir plan olarak algılamak. Uluslar, ortaya çıkınca kendi var olma haklarını belirlemek ve ötekilerden ayırmak için genelikle birtakım muğlak, dine, kültüre veya ortak tarih gibi öğelere dayanarak bir ulusal ideoloji geliştiriyorlar. Bu bütün ulusal ideolojiler için geçerlidir. Türk ulusal ideolojisi ‘Siyonizm’den ne daha makul ne de daha abestir.” (a.g.söyleşi)
Akademisyen Guttstadt İsrail’in varlığı söz konusu olduğunda akademik soğukkanlılığını yitirmekte ve; “İsrail’in var olma hakkını inkâr etmek eleştiri sınırlarını aşar.” demektedir.
İsrail’in varlığını sorgulamak gerçekten anti semitizm midir? Eğer devletlere ve de ulus devletlere karşıysanız dünyadaki bütün ulus devletler dururken neden birtek İsrail’in meşruiyeti sorgulanmaktadır? Mantıklı bir önerme gibi görünmekteyse de burada İsrail’in kuruluş tarihinde yaşananlar, Filistin halkının trajedisi, BM’in meşruiyeti, İsrail’in kurucu ideolojisi 19. yy. siyonizmi ile günümüzde devletin resmi ideolojisi olan yayılmacı militarist siyonizmin aynı şey olmadığı da sorgulanmalı. Bunlar ın hepsi bir yana BM 1947 planı filistin Coğrafyasını filsitinli müslüman nüfusun o zamanki çoğunluğuna karşın (bkz. dörtlü harita) neredeyse eşit olarak iki federal devlete paylaştırır. Siyonist İsrail devleti bu kararları da asla tanımamıştır.1
İsrail ile birlikte yahudi yerleşim birimlerinin genişlemesi (1946-2000)
Bütün devletler hangi sistemle yönetirlerse yönetsinler belli bir meşruiyeti gerekserler çünkü hiçbir halk salt zor ile yönetilemez. Zorun yanında iktidarı halka meşru gösterecek araçlara da gerek vardır (hukuk) ki yasalar bu işlevi görürler. İsrail’in meşruiyet sorunu sadece çok otoriter ve ırkçı olmasından kaynaklanmıyor, o coğrafyada yaşayan bir halkı yok saymasından onları yerli kategorisinde bile tanımamasından (bu yüzden İsrail’in bir anayasası olmadığını düşünüyorum), kolonyalist bir anlayışla onların yerine başka bir halkı gelip yerleştirmesinden ve meşruiyetinin kendinden menkul olmasından geliyor.
29 Kasım 1947’de BM Paylaşım Planı ile Filistin toprakların %44’ü Araplara, %56’sı Yahudilere verildiğinde, bölgede 1,350,000 Arap ve 650,000 Yahudi yaşamaktaydı. Yahudi Ajansı’nın verilerine göre, 2007 yılı itibariyle, dünyada 5,4 milyonu İsrail’in nüfusunun yaklaşık %81’i Yahudi’dir. Nüfusun çoğu Müslüman olmak üzere 1.194.000 olduğu, yaklaşık %17’sinin Arap, geri kalan %2 ise Dürzi, Çerkez ve diğerlerinden oluştuğu bilinmektedir.
Son 65 yılda bu demografik değişikliklere meşru politikalar ile değil katliam, tehcir, abluka ve savaşlarla ulaşıldığı çok açık değil mi?
“’Gazze Şeridi büyük bir toplama kampıdır’, veya ‘İsrail’in Nazi yöntemleri uyguluyor’ gibi ibareler Türkiye’de hemen hemen her kesimden duyulabilir. Böyle suçlamalar hem Nazi zulmünü ve soykırımı inanılmaz biçimde banalize ediyor hem de İsrail’in meşruluğunu hedef alıyor, çünkü Holokost İsrail‘in kuruluş sebeplerinin biridir. İsrail devletinin politikalarını bütün Yahudilere, özellikle de Türkiye’deki Yahudilere mal etmek kabul edilemez.” (a.g.söyleşi)
Guttstadt’a göre İsrail’in politikaları nazilere asla benzetilemez aksi anti semitizmdir. Bu holokost’u banalize eder. Zaten siyonizme en büyük tehdit holokost’un banalize edilmesidir. O sıradan bir soykırım değildir eşi benzeri yoktur o yüzden adı holokost’tur. Yani holokost soykırımlar içinde hiyerarşik sıralamada en üsttedir. Siyonizmin yahudilerin “seçilmiş kavim” olma anlatısı ile çok örtüşen bir durum. Guttstadt tezlerinin dünya siyonist örgütlerinin ve İsrail’in resmi tezleri ile çakışmasından belli ki rahatsız değildir. Oysa her soykırım biriciktir Ermeni soykırımı Meds Yeghern’ dir yahudi soykırımı ise Shoah. Nazizme Holokost penceresinden bakınca 2. dünya savaşının çıkış nedenleri, nazizmin kendisinin bir savaş ideolojisi oluşu ve bu politikalar sonucunda yahudileriden başka ölen milyonlarca insan ve bir milyona yakın çingene “önemsiz” bir “ayrıntı” olarak kalmakta. Nazizm savaşa ayarlı bir hareketti anti semitizm de bu hedefe matuf argümanlardan biriydi eğer yahudiler olmasaydı naziler başka bir “öteki” ya da “düşman” bulmakta zorlanmayacaklardı. Meselenin özü şu ki; nazilerin anti semitizmi savaşı doğurmadı tersine onların savaşma arzusu anti semitizmi ve bunun sonucunda da Holokost’u doğurdu.
Bir halkı topraklarından sürmek, esir etmek, evlerini yıkmak, göçe zorlamak, aileleri parçalamak, halkın birbiriyle bağlantısını kesmek, onu ablukaya almak, etrafına devasa utanç duvarları örmek, mültecileştirmek ve sivil çocuk ayrımı yapmadan katliama tabi tutmak soykırım nedeni ise kendisi Polonyalı bir yahudi olan Raphael Lemkin’in BM’in de kabul ettiği kriterlerine göre İsrail’in Filistinlilere yaptığı apaçık soykırımdır.
Yani İsrail kuruluşunu ve varlığını bu soykırıma borçludur. Yavuz hırsız misali her eleştiriyi anti semitizm diyerek bastırmak ve başta ABD olmak üzere 2. dünya savaşının galip devletlerinin enformasyon gücünü arkasına alarak Holokost edebiyatı yapmak bu acı gerçeği değiştirmez. İşin tuhafı söyleşinin başında Guttstadt’ın referans aldığı Roni Margulies sosyalist bir yahudi olarak İsrail Devleti’ni meşru görmemektedir.
Fransa’daki “Ecole Pratique des Hautes Etudes” adlı eğitim kurumundaki Çağdaş Yahudi Tarihi kürsüsünün başkanı Esther Benbassa, “Yahudi soykırımının bir din haline getirildiğini” belirtmiş ve şöyle yazmıştır: “Kendini kurban konumuna koyma, her Yahudiyi eleştiriye karşı güvence altına alıyor ve böylelikle İsrail’i de eleştirilere karşı güvence altına alıyor”2 diyordu. Bu, yine ünlü İsrailli entelektüel Avraham Borg’un denikleriyle tam da örtüşen bir durum; “Biz *Shoah’dan kurtulduğumuz için herşey mübah ve hiç kimse bize ne yapmamız gerektiğini söyleme hakkına sahip değil” diye yazıyor Burg. “Her şeyi tehlikeli olarak görüyoruz ve yeni bir halk, toplum ve devlet olarak normal gelişmemiz durdu.”3
Aynı zamanda bir politikacı da olan Burg, kararlılıkla İsrail ve Filistin tarafları arasında müzakereleri savunmuş, İsrail politikasını, Filistinlileri Nazilerle eş görmekle eleştirerek, bunun, Filistinlilerle her türlü diyaloğu imkânsız hale getirdiğini söylemiştir. Burg’a göre İsrail, yalnızca Filistinlileri Naziler olarak görmekten vazgeçmekle kalmayıp, eskiden sık sık sürgüne maruz kalan Yahudilerin, Filistinlilerin sürülmesinin asıl nedeni olduğunu da kabul etmeli.
Siyonist ideoloji Yahudi inancında tarihi olarak süregelen “seçilmiş kavim” anlayışını, “seçilmiş/üstün ırk” olarak yorumlamaktaydı. Bu yorumun en uç noktası “diğer halkları” inkâr etmeye dayanır. Ancak bu yaklaşım Siyonist kadrolar içerisinde hiç de marjinal bir yaklaşım değildi. Mesela İsrail eski “başbakanlarından” Golda Meir bu yaklaşımı şöyle ifade ediyordu:
“Filistin’de bir Filistinli halkın var olmuş olduğu, bunun böyle sayıldığı ve bizim gelip onları kovup ülkelerine el koyduğumuz diye bir şey yoktur. Onlar zaten yoktular.”4
“Tehlikeli olan, sadece anti -Semitizmin yaygın olması değil. Asıl endişe verici olgu, kimsenin bu sorunu fark etmemesi, karşı çıkmaması. Aydınların kulakları anti – Semitizmi duymuyor. Başka topluluklara yönelik saldırılara en azından muhalif kesim tepki gösterir. Hrant Dink’in öldürülmesi, Sivas ve Maraş katliamları demokrat kesimin belleğinde, oysa sinagoglara yapılan vahim saldırılar unutulmuş gibi. Anti-Semitizm konusunda Türkiye toplumunda herhangi bir duyarlılık yok.” (a.g.söyleşi)
Guttstadt’a göre tehlikeli olan anti semitizmin yaygın olması değil kimsenin onu farketmemesi… Tehlike, korku yokedilme tam da İsrail’in üstüne resmi ideolojisini kurduğu şey bilmem Guttstadt bunun farkında mı? Siyonist ideolojiye göre “güvenlik herşeyin başı” yani, önce korkut ki meşru olasın sorgulanmayasın. Guttstadt’ın Türkiye için örnek gösterdiği ve El Kaide tarafından üstlenilen sinagog saldırılarının ünlü Balyoz davası iddianamesinde darbeci laik generallerce “anti semitik dinci saldırı” görüntüsü yaratmak üzere sipariş edilen provokatif eylemler olarak geçmesi sadece bir rastlantı mı ve bu iddianame sadece bir iddia mı acaba?
B. Eraslan
—————————————–
1. (bkz 2. harita)
2. (a.g.y.’ın 1 Eylül 2000 tarihli Liberation gazetesinde yayınlanan yazısından.)
3. Avraham Burg: “Hitler besiegen. Warum Israel sich endlich vom Holocaust lösen muss”
röportajı Almancadan çeviren Mustafa Tüzel © Qantara.de 2009
4. (Doğudan dergi, Kasım- Aralık 2008: İsrail Ulus-devlet, korku ideolojisi ve toplum bunalımı, Ersin Doyran “anılarından aktaran Hollstein 1975: 24”)
Views: 44
İki yılda binlerce insanın katıldığı bu proje bütünleşmiş bir ekonomik alternatif oluşturmayı hedefliyor. Model İspanya’nın çeşitli yerlerine yayılmış durumda.
Views: 20
“Miliyetçilik ne özgürlüğü ne refahı amaçlar; her ikisini de ulusu devletin kalıbı ve ölçütühaline getirmesinin zorunlu gerekliliğine feda eder.Gelişmesi hem manevi hem de maddi yıkımla sonuçlanacaktır.”
(Lord Acton- 1862)
Modern devlet; miti: ulus, dini: milliyetçilik
Bu coğrafyada sol çevrelerce özellikle 1960’lardan sonra sık sık dile getirilen “ulusal sorun” ve “ulusların kaderlerini tayin hakkı” gibi bazı kavramlar, son yıllarda “Kürt sorunu” vesilesiyle güncelliği korumaya devam etmekte. Bu kavramlar tartışılırken tartışan taraflar genellikle “Birleşmiş Milletler anayasasına” ve “uluslararası hukuk kurallarına” atıflarda bulunmayı ve düşüncelerini herkesçe kabul edildiği düşünülen bu argümanlar üzerine kurmayı tercih ederler. Ancak nedense tartışan tarafların hiçbirinin ne bu kavramların dayanak olduğu ne de eklemlendiği “ulus” kavramıyla ulus devlet ve ulusların kaderlerini tayin hakkı ilkesi ile bir dertleri olur. Bu tartışmalarda yeralan en ateşli sosyalistler açısından bile böyledir durum. Özellikle politik ve kamuoyuna açık yapılan tartışmalarda bir liberal ile bir muhafazakar ya da bir sosyalist arasında tartışma terminolojisi açısından nedense pek sorun yaşanmaz.
Bu durumun tuhaflığını saptamakta neyseki yalnız değilim Demir Küçükaydın gibi marksist entellektüeller de olayın farkındalar:
“Bir din teorisi olmadığı sürece bir ulus teorisi olamazdı. Çünkü, tam da dini özel olan, inanca ait olan olarak tanımlamak; veya tersinden ifade edersek politik olanı özelden ayırmak ve politik olanı ulusal olana göre tanımlamak, yani ulusçuluk modern toplumun dinidir. Marksizm’in şimdiye kadar, gerek ulusun gerek dinin ne olduğuna ilişkin söylediği herşey, ulusçuların, yani politik olanı ulusa göre tanımlayanların ve dinin politik olandan ayrı olduğunu söyleyenlerin, yani burjuva uygarlığının ideolojisinin ve inançlarının ulus ve din hakkında söylediklerini kabul edip tekrarlamaktan başka birşey olmamıştır.” (Demir Küçükaydın, Alevilik ve Alevi Hareketi üzerine yazılar)
Ama bu konuda Demir Küçükaydın’da yalnız değil;
“Milliyetçilik ile sosyalizm arasındaki 20. yüzyıldaki ittifak, Jakobenlerin ihtilalci milliyetçiliği içindeki ilk tohumlarına kadar geri götürülebilir. Jakoben geleneğin güçlü kaldığı Fransa’da Sol, ardarda gelen sonraki ulusal krizlerde—1871’de, 1917’de ve yine 1940’ta— Sağ’ın uzlaşmacı ve teslimiyetçilerine karşı, ulusal çıkarların koruyucusu olarak öne çıktı. Ancak, modern biçimiyle ittifakın tarihi Lassalle tarafından eğitilmiş Bismarck’a kadar dayanır. Bismarck, Alman işçilerine keskin ve amansız bir milliyetçilikten kazanacakları ne kadar çok şey olduğunu gösterdi.” (Edward Hallet Carr, Milliyetçilik ve Sonrası, İletişim Yayınları 1990)
Burjuva liberal ve marksist, leninist geleneğin arasında ulus kavramının tanımlanması açısından sanılanın aksine çok az fark vardır. Buna göre bir ulusu vareden ortak paydalar bakımından burjuva liberal anlayışın saydığı koşullar;
1) dil birliği
2) kültür birliği
3) toprak birliği
4) soy birliği
5) ideolojik birlik’dir.
Marksist, Leninist literatürde bunlardan ilk üçüne herhangi bir itiraz getirilmezken soy birliği ve ideolojik birlik konularında itirazlar gelir. Bu itirazlarında özellikle yaşadığı dönem itibarıyla nazizm ve faşizmin ulus mitinin üzerine nasıl inşaa edildiğinin tanığı olan J. Stalin tarafından yapılmış olması oldukça anlamlıdır. Nedir o itirazlar? 1) “Soy birliği koşulu” ırkçılığa açıktan davetiye olacağından onun yerine “tarih birliği”, 2) “ideolojik birlik” yerine (bana göre) ulusun tepeden nasıl manüple edilen sanal bir kategori olduğunu pek güzel açığa vuran “ruhi şekillenme birliği” tercih edilmiştir vs. Ancak bu yazının konusu bu nüanslar üzerinde fikir cimnastiği yapmak değildir. Ulus denen hayaletin nasıl yukarıdan aşağıya devlet eliyle üretildiğini göstermek ve endüstriyel sistemin diğer “ulusal egemenlik”, “temsili demokrasi” ve “devletin bağımsızlığı” vb. illüzyonlar üzerinden nasıl yeniden üretildiğini anlamaya çalışmaktır.
Kitleler ve iktidarın simülasyonu
Toplumsal yaşamda bireylerin ortak paydalarda kendi iradeleri ile birleştikleri ve kalabalıklar halinde hareket ettikleri anlarda ya da ortak paydalarda hiçbir öz irade göstermeseler de belirleyici bir gönderen (otorite, siyasal iktidar, tüketim ideolojisi vb.) tarafından anlam bombardımanına maruz kaldıkları anlarda kitleselleşirler. ‘Kitle’leşme birbirine gündelik yaşamda uzak ve yabancı olan bireylerin birbirlerinden en çok etkilendikleri, benzer yaşam koşullarını sürdüren diğer bireylerle benzer tepkiler ortaya koydukları anın ta kendisidir. Gündelik hayatta tahakküm tarafından her alanda ezilen, itilen, hiçleştirilen, yalnız ve çaresiz bırakılan birey tüm çaresizliğinin (iktidarsızlığının) acısını çıkarmayı kitleler haline dönüştüğü ana saklar. Bu onun biriken potansiyel enerjisinin yıkıcı biçimde açığa çıkma ihtimalinin varlığı anlamına gelir. Bu yıkıcı enerjiyi içinde hisseden bireyler başkaldırarak birarada davranmaya başladıkları zaman toplumsal yıkım başlar. İşte tam da bu anlar, kendilerini kitlesel çoşkuya ve yıkımın cazibesine kaptıran bireylerin bireyliklerini en çok unuttukları kolektif yıkımın hazzı ile kolektif bir özneye dönüştükleri, dolayısıyla da kişisel imgelerini o an için unutarak eylemin amacına yönelik kolektif imgeye yöneldikleri anlardır, ki biz bu duruma kitle psikolojisi diyoruz. Bu bakımdan kitleler hem büyük toplumsal yıkımların öznesi olarak özgürleşme potansiyelini hem de kitlesel eylemleri bir kaldıraç olarak kullanmayı becerebilen ideolojilerin ürettiği yanılsamalar üzerinden eski düzenin yıkımıyla birlikte yerine kurulacak daha totaliter düzenlerin öznesi olma potansiyelini birarada içinde taşır.
Ulus illüzyonu nasıl doğmuştu?
Batıda 18. ve 19.yy’larla birlikte mülksüzleştirilmiş kır yoksullarının kentlere göçmek zorunda kalması ile modern kentlerin varoşlarında önemli bir ucuz işgücü kaynağı olan kent yoksulları doğmuş oldu. Bu göçle birlikte özellikle ticaret ve endüstrinin yoğunlaştığı kentlerin nüfusunda patlamalar yaşandı. Kırdan herşeyini kaybederek büyük kentlere sığınan bu insan topluluklarının kontrol altında tutulabilmesi (daha yönetilebilir kılınabilmesi) ve toplumsal sınıflar arasındaki farklılıkların örtbas edilerek ortak çıkarlar algısının yaratılabilmesi açısından yeni kent sakinlerinin toplumsal işbölümünde oynadıkları işçi, işsiz, vatandaş, çifçi, tüccar, sanayici vb. roller nesne edinilen sosyal gruplar tarafından benimsendikçe sistem tarafından verili birer kimliğe dönüştü. Eski toplumsal yapıları ve kimlikleri paramparça etti. Üyeleri arasında dayanışma ve empatik davranışlara neden olan yerel kültürel, coğrafi, dinsel, ideolojik, psikolojik kimliklerin oluşturduğu içsel halkalar sosyo ekonomik ve mesleki kimliklere özellikle fransiz devriminde ifadesini bulan “yurttaşlık” temelinde üretilen daha genel ve kapsayıcı bir üst kimliklerle yer değiştirdi ve farklı toplumsal gruplar ortak bir paydada eşitlenerek herkesin “ulusun eşit yurttaşları” olduğu görüntüsü yaratılmaya çalışıldı. Ulus-devletin egemenlik coğrafyası (sınırları ki buna ülke diyorlar) içindeki bireyler yurttaşlık kimliğini benimseyerek ulusa ait kitlelere dönüşmüş ve daha yönetilebilinir duruma gelmişlerdir. Ulus inşaası bitmiş bir sosyal kategori değildir tersine her adımda yeniden üretilmek zorunda olan yeniden üretilmediği zaman sanallığının ortaya çıkması heran ihtimal dahilinde olan içi kof bir mittir. Devlet adamları ve politikacıların; “her zamankinden daha çok birlik ve beraberliğe ihtiyacımız olduğu şu günlerde” klişesinin ulusal birliğe hiç bitmeyen bir biçimde atıfta bulunması da bu yüzdendir.
Endüstriyel uygarlık gündelik yaşamda sürekli bir takım anlamlar ve verili algılar üreterek sıradan insanların kendi planlanmış hedefleri doğrultusunda bazı şeylerin “farkına varmasını” sağlar. Bunlar, politik, ideolojik olduğu kadar tüketimin pompalanmasına yönelik olarak ekonomiktirler de (pazarlama stratejileri, reklamlar vs.). Gündelik hayatta hiç bilmedikleri içeriğini anlamadıkları bir mutfakta pişirilen hamaset ve muhafazakar soslu anlamlar, korkutulmuş ve ezilmiş insan yığınlarına “adalet”, “güvenlik” ve “özgürlük” imajlarıyla şık ambalajlarda sunulur. Kadim bir ezilmişlik, yoksulluk ve binlerce yıllık savaşlardan süzülüp gelen (ve her fırsatta yeniden üretilen) korkularının etkisiyle devletin sunduğu ulusal egemenlik, ulus devletin eşit yurttaşlığı, ulusal güvenlik, sosyal güvenlik vb… içiboş anlamlara maruz kalan kitleler, geleneksel dayanışma ağlarından koparılarak yalnızlaştırılırlar. Bu yalnızlaştırma bireyleri güvenlik, adalet ve özgürlükleri devletten talep eder hale getirir ki devletin bunları karşılaşıp karşılamadığına bakmaksızın bunların devletten talep edilir kılınması bile başlı başına devletin kitlelere dayattığı meşruiyetinin tanınmış olması anlamına gelir. Ulusal egemenlik, eşit yurttaşlık, seçme ve seçilme hakkı, ulusal güvenlik, tam bağımsızlık vb. talepler içselleştirildikçe ulus devletin inşaası için gerekli olan sınırları devletçe çizilmiş coğrafyadaki bireylerin ulus devlete aidiyetinin temelleri atılmış, ulusal kimlik yaratılmış olur. Herhangi bir coğrafyada her tarafı sınırlarla örülen kocaman bir açık hapishanede devlete yurttaşlık kimliğiyle bağlanan bireyler bir yandan da “eski” yaşamlarına ait kültürel kimliklerini unutmaya zorlanarak kendi ulusal kimliklerinin oluşturduğu gönüllü küçük hücrelerine kapatılırlar.
Devlet egemenliğin soyut ifadesi ama aynı zamanda da somut mekanizmasıdır. Ulus ise devletin meşrutiyetini aldığını iddia ettiği soyut ve bir o kadar da varolması devletçe arzu edilen ideolojik bir tahayyüldür. Ulus denen sanal kateogoriye kimlerin ne kadar dahil olduğu sorusu, ulus mensubu yurttaş kimliğinin kimlerce ve ne kadar içselleştirildiğiyle doğru orantılıdır.
Şu açıkça bilinmelidir ki; tarih kitaplarında anlatıldığı gibi uluslar devletleri kurmazlar tersine devletler ulusları toplumsal mühendislik yöntemleri ile yukarından aşağıya kurarlar. Yani burjuvazi milliyetçilik ideolojisini, milliyetçilik ideolojisi ulus kavramını, ulus kavramı devlete aidiyeti, devlete adiyet yurttaşlık kavramını, yurttaşlık kavramı da ulus-devleti yarattı.
Küresel dünya devletine geçişte bir ara istasyon olarak ulus-devlet
Yazının başında Demir Küçükaydın’dan yaptığım alıntıda belirtildiği gibi; “Bir din teorisi olmadığı sürece bir ulus teorisi olamazdı. Çünkü, tam da dini özel olan, inanca ait olan olarak tanımlamak; veya tersinden ifade edersek politik olanı özelden ayırmak ve politik olanı ulusal olana göre tanımlamak, yani ulusçuluk modern toplumun dinidir.” demişti. Bu çok yerinde ve ufuk açıcı saptamayı söylendiği yerde bırakmadan daha da geliştirmek pekala mümkün. Ulus devlet dinsel otoriteye (ruhban sınıfının iktidarına) karşı burjuvazinin iktidarı açısından bir ihtiyaç olarak 18. ve 19. yy.larda ortaya çıktığına göre 21. yy’da küresel kapitalizm çağında küresel sermayenin ihtiyaçları açısından bakınca ulus devletin bu ihtiyaçları karşılayabildiğini söylemek mümkün mü?
Bir örgütlenme biçimi olarak her devlet kendi kuruluş ve varlık nedeniyle belirlenmiş amaçları sonsuza dek (ilelebet) korumaya matuf olarak donanmıştır. Buradan hareketle başlangıçta ulus devletin sahibi olan ulusal burjuvazilerin önce sömürgecilik daha sonra da sermaye ihracı ile dış pazarlara açılması ilgi ve etkinlik alanlarını çoktan ulusal coğrafyalarının dışına taşırmış 20. yy’dan itibaren sermaye yoğunlaşması ulusal ve küresel tekelleşmeye, küresel hisse senedi ve tahvil ihracına, çok uluslu şirketlerin, devletler arası ticari ortak girişimlerin vb.’inin doğmasına yolaçarak bu dünyanın finansal ve siyasal bakımdan daha da küçülmesine neden olmuştur. Günümüzde bu trend globalizm olarak tanımlanmakta, çeşitli ve karmaşık dinamikleri olan küresel kapitalizmin eski yöntemlerle (vizyonu ve refleksleri sınırlı ulus devletlerle) yönetilmesi aşılması gereken bir sorun teşkil etmektedir.
İlk bakışta fazlaca basite indirgeme gibi görünse de anlatmak istediğimi özetlemesi ve çarpıcı olması bakımından; ulusal burjuvazi ile ulus devletler arasında niceliksel olarak birincisi çoğaldıkdıkça çoğalan, küresel sermaye ile olası küresel bir dünya devleti arasında ise niteliksel olarak ikincisi güçlendikçe güçlenen doğru orantılı bir ilişki vardır.
Ulusların kaderlerini tayin hakkı
Bazı ideologların savunduğu gibi ulus ebedi bir sosyal kategori olsaydı (ki antik dönem krallıklarında bu kavramın kullanıldığı olmuştur) ya da markistlerin savunduğu gibi ulus denen kategori sosyolojik bir gerçeklik üzerine oturarak (üretici güçlerin gelişmesine paralel olarak insanlık tarihinin belli bir aşamasında “zorunlu” olarak) ortaya çıkmış olsaydı bile bu görüş ulusların doğuşunun 19. ve 20. yy.’lar boyunca neden hep ulus devletlerin egemenlik savaşlarıyla geçtiğini, neden her yeni doğan ulusun kendi ulusal sorununu (azınlıklar sorunlarını) da içinde taşıdığını, neden çözüme ulaştırılan her ulusal sorunun yeni ulusal sorunların ebesi olduğu gerçeğini izah edemeyecektir. Modernist ideolojinin tanımıyla “ulusal uyanış” daha önce üstü örtülü bir gerçeğin farkına varmak ise bu uyanışın ulus olma iddiasındaki devletlerin aralarındaki hegemonya savaşlarını, nüfuz mücadelesini, “büyük ulusların” “küçük ulusları” ezme alışkanlığını mantıklı bir zeminde açıklayamaz. Buna dayanak olarak getirilen en önemli tez “aslında uluslar dünyasının vahşi bir jungle gibi olduğu ve doğada güçlünün güçsüzü yediği gibi güçlü ulusun güçsüzü yiyeceği, güçsüz ulusların yok olmasının doğal olduğu” na dair sosyal darwinist faşizan teoridir. Tarihi ulusların güç ve varolma/yokolma savaşı olarak açıklayan bu teorinin savaşlar için devletlere gerekli meşruiyeti sağlayarak savaşların ihtiyaç duyduğu insan kaynaklarını yaratmakla yükümlü olduğunu söylemek yeterli bir ifade olacaktır sanırım.
Konuya bu açıdan bakınca “ulusların kaderlerini tayin hakkı” ilkesini savunmakla bir realiteyi tanımış olmuyoruz, reel politik denen sanal bir oyunun ortasına düşerek ulusal savaşların bir tarafında saf belirlemek zorunda kalıyoruz. Tarihte anarşistler ulus kavramına da ulusların kaderlerini tayin hakkına da uzak durmak bir yana hep karşı çıkmışlardır (arada istisnalar olsa da). Zira ulus olarak tanımlanarak belli bir devletin sınırları içinde yaşamak zorunda bırakılmış dili, kültürü, gelenekleri, yaşam tarzları farklı halkların aynı devletin tahakkümüne maruz kalmaktan öte ortak bir ruhi şekillenmesi olmadığı gibi ortak kültürel bir kimlikleri de yoktur. Ve eğer modern ulus devlet; “siz şu ulusa aitsiniz, diliniz de şu olmalıdır, şu okullara gitmeli, bu kitapları okumalısınız, bizim devletimize de şu kadar vergi vermelisiniz, şu yaştan itibaren askere gitmeli savaşlarda bizim için ölmeli öldürmelisiniz” gibi bir dayatmayla gelmemiş olsaydı bu halkların ortak bir kabul edememe durumuna yaslanan suskunluk dönemlerinde bilinçaltına itilen ama isyan ile birlikte bilince (açığa) çıkan ortak direnme azimleri de olmayacaktı. Burada modern devletin ulusal kimliği oluşturmakta bütünüyle başarısız olduğunu tabiki iddia edecek değilim. Ancak modern devletin ulusal kimliği oluşturmadaki en büyük başarısı kendisine düşmanlar yaratarak ulus kimliği içinde tasarlanan kitlelerin güvenlik duygularını harekete geçirmektir. Medya ve eğitim kurumları bunun için sürekli propaganda yaparak gerekli ideolojik altyapıyı oluştururlar. Ancak tek başına bu da yetmez. En küçük çaplı bir savaş bile kitlelerin hafızalarında uzun propaganda kampanyalarına göre çok daha derin izler bırakır. Askere alınarak cephelerde savaşan köylüler, kentli esnaf ve tüccarlar, kır ve kent yoksulları, işçiler cephede düşman bilerek kurşun sıktıkları öteki ülkelerde yaşayan halklar ile somut olarak “düşmanlaşırlar” savaşta asker sivil tüm ölümlerin sorumlusu “haksız” olan ötekilerdir “düşmanlar” dır. Ötekileştirilmiş bu halklar birbirlerine savaştıkları kendileri gibi emir altında savaşmak zorunda olan askerleştirilmiş insanlar olarak değil canını, malını mülkünü tehdit eden ırz düşmanı ve yağmacılar olarak sunulur”. Bu tip kışkırtılmış düşmanlık duyguları devletlerarası konjonktüre göre iniş çıkışlar gösterse de ulusal kimliğin inşaasında oldukça işlevsel bir rol oynamış olurlar, düşmanlıklar unutulsa bile ulusa aidiyet unutulmaz, kimliğe dönüşür. Ulusal devlet ulusal kimliği kendi egemenlik sınırları içindeki ahaliyi diğer ulus devletler içinde yaşayan halkları ötekileştirme yoluyla ayrıştırma ve kendi egemenliği altında yönetilebilirlik paydasında birleştirme amacına yönelik olarak tanımlar, kategorize eder, kendi kayıtlarına da buna uygun olarak geçirir. Yani ulusal kimlik devlet erkanının söylediği gibi birleştirici değil tersine ülke dışında ve içinde birilerini ötekileştirerek, düşmanlık, nefret ve korku üzerinden kitleleri birbirne karşı kışkırtarak savaşın insan kaynağı ve mağduru olma durumunda birleştirmeye çalışan bir gönderendir.
Felsefede özcülüğü eleştiren M. Foucault öz kimlik´ler arayan, bu kimlikleri insan davranışının yasası haline getirmeyi anlamına gelebileceğine dikkat çekiyor, “kimliklerimizin hapishanelerimize dönüşebileceğini” belirtiyor ve yeni bir etiğin nerede temellendirilebileceğini tartışırken muhalif bir öznelliğin zorunlu olarak kimlik ve onun getirdiği aynılaştırıcı aidiyet ilişkileri üzerinden değil farklılaşma, yaratma ve yenilik üzerinden tesis edilebileceğini söylüyordu.
Marksizmin ulusal kimliklere pek sıcak bakmasa bile ona bir reddiye yazmak şöyle dursun ulus ve uluslararası hukuk ile ilgili terminolojiyi aynen kabul ettiğini ve ona kendi devrimleri altında (ya da değil) çözümler aradığını yazının başında da söylemiştim. İşte örneği:
“20 Haziran 1866’da Marx şöyle yazıyor: “Dün Enternasyonalin Konseyinde, devam etmekte olan savaş hakkında bir tartışma oldu. … Bekleneceği gibi, tartışma, bizi, genel olarak, ‘ulusal-topluluk sorununa’ ve bu sorun karşısındaki tutumumuzun ne olacağına götürdü. … ‘Genç Fransa’ (işçi olmayan bir grup) temsilcileri, bütün ulusal-toplulukların, hatta ulusların çoktan eskimiş önyargılar olduğu iddiasıyla çıktılar. Prudonlaşmış stirnerizm.[56] … Bütün dünya, Fransızların toplumsal devrim için olgunlaşmasını bekliyor. … Konuşmama, ulusal-toplulukları rafa kaldırmış olan dostumuz Lafargue ve ötekilerin görüşlerini ‘Fransızca’ olarak, yani dinleyicilerin onda-dokuzunun anlamadığı bir dilde savunduklarını söyleyerek başladığımda, İngilizler pek güldüler. Şunu da belirtelim ki, ulusal-toplulukları yadsımakla, Lafargue, farkında olmadan, örnek Fransız ulusu tarafından yutulmayı kastetmektedir.”
“Marx’ın bütün bu eleştirici sözlerinden çıkan sonuç açıktır: ulus sorununu bir fetiş haline getirecek son sınıf, işçi sınıfı olacaktır. Çünkü kapitalizmin gelişmesi, mutlaka bütün ulusları uyandırıp bağımsız bir yaşama yöneltmez. Ama yığınları kapsayan ulusal hareketler başladıktan sonra umursamamak ve bunlardaki ilerici olan şeyi desteklememek, sonuç olarak, “kendi ulusunu”, “örnek ulus” sayarak (ya da, biz ekleyelim, kendi ulusunu devlet kurma ayrıcalığı tekeline sahip ulus sayarak) milliyetçi önyargılara kapılmak olur.”[V.I. Lenin Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı, Sol Yayınları ]
Yani Lenin’e göre, ulus kavramını reddederek karşı çıkmak akıllıca değildir hatta komik olmaktadır. Yapılması gereken şey ulusal kurtuluş mücadelelerini, ulusların devlet kurma haklarını ilerici olup olmadıklarına bakarak desteklemektir. Böylece hiçbirşey yapmadan ellerimiz kolumuz bağlı oturmak yerine “ilerici” olanları destekleyerek “birşeyler” yapmış oluruz. Lenin’in ; “Marx, ezen bir ulusun sosyalistinin ezilen ulus karşısındaki tutumunu soruşturuyor ve ardından, (İngiliz olsun, Rus olsun) egemen ulusların sosyalistlerinin ortak kusurunu açığa vuruyor: bunlar ezilen uluslara karşı sosyalist görevlerini anlayamıyorlar, ve “egemen ulus” burjuvazisinin önyargılarına yankı oluyorlar. [V.I. Lenin U. K.T.H. ]” sözlerine bakınca onun işçi sınıfını diğer sınıflarla birlikte ulus kategorisine önkabul (apirori) olarak dahil etmekte olduğunu ancak bu önkabulü varması gereken mantıklı sonuçlara vardırmak yerine kantarın topuzunu ayarlamak adına bir noktada durarak ezen ulusun işçi sınıfına mağrur olmaması egemen ulusun burjuvazisi ile aynı önyargıları paylaşmamaları konusunda “enternasyonalist” öğütler vermesine ne demeli?. Aynı sosyalistlerin geçmişte ustalarının yaptığı gibi bugünlerde Kısa bir süre önce Tunus’ta başlayıp şu satırların yazıldığı anlarda Mısır’a da sıçramış olan halk isyanları karşısında “ilerici mi gerici mi” ”islamcı mı değil mi ona bakmak lazım” biçiminde “ultra cool” analitik yorumlar yapmaya çalışan binlerce dereden su getirmeye çalışarak hiçbir zaman isyancı olamadıklarını, kendinlerinden olmayan (kendilerine biat etmeyen) halk kitleleri ile işlerinin olmayacağını her fırsatta haykıran “devrimci” (onların anladığı devrim kitlelerin figüran olarak rol aldığı bir hükümet darbesinden daha fazlası değil) sosyalistlere ne demeli?
Bu noktadan bakınca sosyalist enternasyonalizmin kendisinin de tüm dünya devrimi iddiasına rağmen kavramsal olarak sorunlu olduğunu kabul etmek gerekir. Bir ulusa aidiyeti bir kez kabul ettikten sonra uluslararası sınıfsal dayanışmaların 150 yıllık tarihsel süreç içinde marksist işçi sınıfı sosyalizmini nerelere getirmiş olduğunu sosyalizm ile nasyonalizmin küresel planda giderek nasıl bütünleşebildiğini yaşayarak görmüş bulunuyoruz. Ezilen sınıfların ve mazlumların yanında olan birilerinin herhangi bir devletin ürettiği ulus mitinin büyüsüne kapılmasını kabul edip o mitin ürettiği milliyetçilik denen dininin etkisine kapılmasını kabul etmemek mantıklı değildir. Ulusa aidiyeti kabul edişin mantıksal sonucu doğal olarak onun milliyetçilik kimliği üzerinden yarattığı dini de kabul ederek ulus devlete yurttaşlık kimliği üzerinden biat etmektir. Bu anlamda modernist söylemin “düşman” kardeşleri liberalizm ile marksizmin (tüm siyasal yelpazesi dahil) ulusal aidiyeti kabul ederek ortak paydada buluştuklarını söyleyebiliriz. Aralarındaki fark liberalizmin kendi ideolojisini varması gereken mantıksal sonuçlarına kadar götürmekten kaçınmaması marksizmin ise daha eklektik bir duruşla eklemlendiği liberal terminolojiyi işine gelmeyen yerde dışlayarak ulusu kabul edip ulusculuğu (milliyetçiliği) kabul etmemesi önermeyi mantıksal sonuçlarına götürmemesidir. Bu durumda ezilen sınıflar her türlü ulusal aidiyeti reddetmeden devletlerin, ulusal kimliklerin, siyasal sınırların ötekileştirici illüzyonunu reddetmeden küresel planda militarizmin, savaşların, tahakkümün nihayetinde de devletlerin ortadan kaldırılması mümkün olamayacaktır. Bunu kendi mantığı içinde bir adım daha ileri götürecek olursak nasyonalizmin (ulusculuğun) panzehirinin enternasyonalizm (uluslararasıcılık) değil denasyonalizm (ulussuzluk) olduğunu görürüz.
Şimdi yazının başında sözünü edip ele almayı ulus kimliği, ulus devlet, milliyetçilik kavramlarının sonrasına bıraktığım “ulusların kaderlerini tayin hakkı” ilkesine gelelim.
“Ulusların kaderlerini tayin hakkı” denen hukuksal kavram bir coğrafyanın tüm “doğal ve insan kaynakları” ile birlikte hangi devlet ya da devletlerin tahakkümün alanına gireceğinin uluslararası hukuk açısından belirlenmesinin siyasal zeminde ifade edilişidir. Bu hakkın sömürgelerin ve emperyal imparatorlukların çözülmesi sonucunda ilk ulusal devletlerin ortaya çıkması ile 19. yüzyıldan itibaren adının geçmeye başladığını ve uluslararası terminolojiye en çok 1. dünya savaşı öncesinde ve sonrasındaki yıllarda daha sık anılır olduğunu biliyoruz. Özellikle de uluslararası statükonun gözlemcisi olarak kurulan Milletler Cemiyeti’nde yapılan tartışmalarda atıfta bulunulduğunu günümüzde de 2. dünya savaşı sonrası kurulan küresel statükonun bekçisi Birleşmiş Milletler’in anayasasında bir hak olarak yeraldığını bilmekteyiz.
“Ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı” ilkesi bu topraklarda daha çok yolu sosyalist bir devrimden geçen muhaliflerin tartışma gündemlerinin önemli bir maddesi olagelmiş son yıllarda ise düşük yoğunluklu bölgesel savaşın tarafları T.C. devleti ve PKK’nin “Kürt sorunu” nun “çözümü” arzusunun (maddi koşulların dayatması sonucunda da olsa) artması sonucu tüm ülke gündeminin en çok anılan konu başlıklarından biri haline dönüşmüştür. Ana akım medyada bu kadar önemli bir gündem maddesi tartışılırken bu hakkın ne anlama geldiği hiç sorgulanmadığı için bu “saçmalığı(!)” yapmak farz oluyor. Yukarıda da değindiğim gibi liberalinden, sosyalistine, hatta islamcısından laiklerine, kadar bütün modernist akımların üzerinde konsensusa vardığı son iki yüzyılın dokunulmaz ilkesi “ulusların kendi kaderini tayin hakkını” nın hayatımızı belirleyen birçok kavram gibi zihinlerde bir ezber oluşturduğunu salt bu yüzden bile zihinsel bir özgürleşme için ele alınma ihtiyacı olduğunu düşünüyorum.
Rosa Luxemburg’un duruşu
Bu hakkın tanınmasına dair ilk ilkesel itirazlardan biri aslen Polonyalı olup ateşli bir konseyci devrimci olan Rosa Luxemburg’tan gelmişti. O, “tek bir kaderini tayin hakkı vardır o da proletaryanın kendi kaderini tayin hakkı” diyerek konuya nereden baktığını çok somut olarak ifade etmişti. Kautksy, Lenin, Stalin, Troçki vb. marksistlerin bu konuyu ele almada aralarında farklılıklar taşısalarda bu ilkeye olumlu yaklaşıyor olmaları nedeniyle bu açıdan ortak paydada buluştuklarını söylemek mümkün.
“Ya sosyalizm, ya barbarlık” şiarını kendine ana düstur edinmiş olan Rosa Luxemburg’un “ulusal sorun” konusundaki duruşu da bu şiara bağlıydı. Ulusların kaderlerini tayin hakkını endüstriyel ekonomik gelişme açısından çok geri bir durumda bulunan Emperyal Çarlık Rusya’sında periferide ilhak edilmiş topraklarda yaşayan halkların çarlığa duyduğu nefretin ajitatif biçimde manüple edilerek bolşeviklere karşı bir sempatiye kanalize edilmesi açısından Lenin’in sıkı sıkıya sarıldığı bir taktik manevra idi. Önce iktidar organlarında (sovyetlerde) çoğunluğu ele geçiriyorsunuz sonra da halklara sözde ayrılma hakk tanıyorsunuz, tabi o halklarda sovyetlerde bu iradeyi birleşme yönünde kullanıyor ve mutlu mesut bir şekilde sosyalist sosyalist yaşamağa devam ediyorsunuz. Gülünesi bir durum.
Devlet iktidarı ele geçirmekten çok sosyal bir devrim yapma düşünü kuran Rosa Luxemburg 1917 Rus devriminden ve bolşeviklerin iktidara gelmesinden sonra bile varolan tutumunu değiştirmedi.
“Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisi’nin programında soruna çözüm olarak önerdiği dokuz madde, genel ve klişe karakteriyle bu yolun Marksçı sosyalizme ne kadar yabancı düştüğünü gösteriyor. Bütün ülkeler ve zamanlar için geçerli olan bir ‘ulusların hakları’ düşüncesi, ‘insan hakları’ ve ‘yurttaş hakları’ tipi klişelerden daha az metafizik değildir. Bilimsel sosyalizmin ayağını bastığı zemin olan diyalektik materyalizm, bu tip ‘ebedi’ formüllerle ilişkisini sonsuza kadar kesti.” (1)
“Tek bir sözcükle, ‘ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı’ formülü, esasında ulusal soruna politik ve problematik bir çözüm yolu sunmazken, sadece sorunu savuşturmanınbir aracı olarak ortaya çıkıyor.” (14)
“Sınıflı toplumun kaba gerçekliğinin ortasında, sınıf çatışması en uç noktaya ulaşacak kadar keskinleştiğinde, kendi kaderini tayin hakkı burjuva sınıf iktidarının bir aracına dönüştürülüyor. Bolşevikler kendilerinin ve devrimin gördüğü zarardan yola çıkarak kapitalizmin hakimiyetinde ulusların kendi kaderlerini tayin etmesinin söz konusu olmadığını öğrenmeliydiler.” (16) .”[Rosa Luxemburg, Ulusal Sorun ]
“Kapitalizmin tarihsel yönelimleri”ne yapılan aşırı vurgu şurada görülebilir: “(…) bütün etnik grupların veya tanınmayan başka ulusların ‘kendi kaderini tayin’i, modern toplumların tarihsel gelişimindeki eğilim dolayısıyla bir ütopyadır.” [Bkz. Luxemburg, Rosa, “The Rights of Nations to.. ]
Sonuç
Ulus kimliğini kabul edenler modernizmin ulus devlet projesinin bir parçası olmayı kabul etmiş demektirler. Ulus endüstriyel uygarlığın ihtiyaçları doğrultusunda yaratılmış bir mit olduğundan o miti kabullenmekle onu reddetme arasında nerede duracağınız konusu o endüstriyel uygarlığın ne kadar mağduru olduğunuz sorusuyla da bağlıdır.
“Öz kimlik´ler arayanlar bunu yaparken, bu kimlikleri insan davranışının temel yasası haline getirdiklerini faketmeliler” diyen M.Foucault, yeni bir etiğin nerede temellendirilebileceğini tartışırken muhalif bir öznelliğin zorunlu olarak kimlik ve onun getirdiği aynılaştırıcı aidiyet ilişkileri üzerinden değil farklılaşma, yaratma ve yenilik üzerinden tesis edilebileceğini söylüyor. Yani her kimliksel aidiyet bireyin kendine ait başka şeylerden vazgeçmesi anlamına gelir. Ulusal aidiyet ise küreselleşmenin bir alt aşaması olarak yerel dillerin, kültürlerin, asimile edilmesinin otantik yaşam tarzlarının önce ülkesel ve giderek de küresel ölçekte standartize edilerek ortalama küresel tüketim kültürün tahakkümünün zafere ulaşmasının en önemli araçlarından biridir. O kadar ki kendisine “sistem karşıtı”, “sosyalist”, “devrimci”, “müslüman” hatta “anarşist” diyen pek çoğunun bile farkında olmadan bu akıntıya kapıldığını ve ulusal aidiyetlerin “sivil yurttaşlık”, “laik duyarlılıklar” “demokratik talep inisiyatifleri” “ezilen ulus kimliği” vb. görece sempatik kimlikler üzerinden içselleştirildiğini de özellikle belirtmek gerekiyor.
B. Eraslan
Views: 59
Son çeyrek yüzyıldır coğrafyamızın gündemine iyice girmiş olan “savaş”, “ulusal kaderini tayin” ve “şiddet” kavramlarını sosyal olaylara ilgi duyan her kesim kendi meşrebince kullanıp bu kavramlar üzerinden olan biteni yorumlamaya çalışırken anarşist-liberter literatürde de bu konulara dair pek çok şey yazılıp çizilmiştir.
Bu son derece anlaşılır bir durumken anarşist liberter literatürde olan bitene dair yapılan yorumlarda reel politik’e dair tartışmalara bir tarafından eklemlenme çabası reel politik konularında özellikle geri durma titizliği gösteren anarşistleri “ellerini temiz tutma”, hayata dokunmama” ve “somut bir şey söyleyememe” gibi suçlamalarla itham etmek son dönemde nedense moda haline getirilmeye çalışılmaktadır.
Oysa anarşistler arasında reel politik konusunda bir tartışmaya girmeden önce üzerinde tartışılan kavramlar konusunda bir genel bir konsensüs varmış gibi davranarak doğrudan tartışmalara girmek yerine önce v arolan kavramların mevcut popüler algılarının zihinlerde tüketim-tahakküm kültürü lehine yarattığı tahribatı radikal bir kopuşla tamir edip tartışma yoluna döşenmiş zaman ayarlı mayınları temizlemek, verili algıların dışına çıkmak ve kâh semantik anlamları kâh da anarşist-liberter etik’e içkin bir terminolojiyi yerli yerine oturtmak gerekir. Ne yazık ki anarşist-liberter çevrelerde süren gündelik tartışmalarda bu çabaları kimileri daha çok “hayata dokunmak adına” mevcut “politik” hareketlerden birine eklemlenme hedefine endekslemekte kavramların anti otoriter-liberter bir etik üzerinden yeniden tanımlanması “gereksiz bir ayrıntı”, “hayat sırtını dönme”, “ellerini temiz tutma çabası” vb. biçimlerde küçümsenmektedir. İşte bu yazının yapmaya çalışacağı şey “reel politik”in alanına giren güncel “devlet ve iktidar” sorunlarına dair “reel politik”in alanına dahil olmadan anti-otoriter liberter bir eksenden söylenebilecek şeylerin söylenmesi çabasıdır.
İktidar-muhalefet ikilemi:
Sol (marksizm dahil) gelenek ile liberal gelenek arasında iktidar – muhalefet ilişkisini kavrayışa dair ilkesel planda herhangi bir fark yoktur. Her iki anlayışa göre iktidar şiddet tekelini ve toplumsal hayatın örgütlenmesini (yönetilmesini) gerçekleştirebilme gücünü elinde tutmak anlamına gelir. Muhalefet ise bu iktidarı ele geçirme potansiyeli taşıdığı gibi buna açıkça aday olan ve farklı biçimlerde toplumsal destek bulan siyasal güçtür.
Sol-marksist gelenek ile liberal geleneğin ayrıldığı yer iktidarın ele geçiriliş biçimlerinde ve iktidarın muhalefet edenlere davranış biçimlerinde ortaya çıkar. Buna göre bir sol sosyalist için; “iktidarın ezilenler tarafından ele geçirilmesi için uygulanan yöntemlerin ille de ahlaki olması gerekmez, çeşitli nüansları olmakla birlikte kitlelere dayanması ve örgütsel bir disiplin içermesi koşuluyla her yöntem meşru kabul edilebilir. Şiddet tekelini elinde tutan kapitalist devlet iktidarı pekala örgütlenmiş bir şiddet ile alaşağı edilebilir. Bunun yerine kurulacak proletarya (sosyalist) iktidarı aynı şiddeti kapitalizme ve devrim karşıtlarına meşru zeminlerde pekala uygulayabilir. Kapitalizmin iktidarında ordusu, polisi, mahkemeleri ile kitlelere zulmeden unsurların devrimden sonra yeniden aynı güce kavuşmamaları için devrimci milislerce takibata uğratılmaları, devrimci şiddete maruz kalmaları, devrim mahkemelerinde yargılanmaları ve devrimci hapishanelere tıkılarak cezalandırılmaları bir başka deyişle burjuva hukuku yerine devrimin hukukunu koymak çok normal ve meşrudur.”
Siyasal liberalizmin geleneği açısından ise; “kaba şiddet ister iktidar tarafından ister de muhalefet tarafından uygulansın her bakımdan ahlaki olmayan bir eylemdir”. Zira şiddet meşru olabilmek için ancak hukuksal bir temele dayanmalı ve toplumsal bir konsensüs içermelidir. Bu anlayışa göre bu ilkelere uyan iktidarlar “adil” muhalifler ise “meşrudur”. Yani liberaller siyasal şiddete ilkesel olarak karşı olmamakla birlikte bunun kabaca uygulanmasına ve “meşru” temellere dayanmamasına karşıdırlar. O meşruiyetin kaynağını ise “evrensel hukuk”(*) oluşturur. Bu şu anlama gelir; “şiddet iyi bir şey değildir ama onsuz da olamaz, toplumsal yaşamda kaos oluşmaması ya da siyasal iktidarın şiddet tekelini hiçbir sınırlama olmadan kullanmaması (diktatörlük ya da totalitarizme yol açmaması ) için sınırlarını belirleyerek şiddet tekelini hukuksal bir temel üzerinde kurarak devlete bırakılmasını onaylamak gerekir”. Yani evrensel hukukun değerlerini kriter alarak siyasal iktidarın şiddeti sınırlanmalı halk tarafından kabul edilebilir hale getirilerek minimize edilmelidir, buna karşılık siyasal muhalefet ise şiddet araçlarına başvurmadan hukuksal ve meşru zeminlerde çoğunluğun iradesini kazanarak mevcut sistemi zorlamalı veya değiştirmeye çalışmalıdır.
Burada özetlediğimiz gibi sol-marksist ve siyasal liberalist gelenekler açısından bakılınca ilk elde pozisyonlar farklı gibi görünse konuya biraz daha derinlemesine girince her iki geleneğin de şiddeti bütünüyle gayri meşru ve gayri ahlaki bulmama konusunda ilkesel bir görüş birliği içinde olduğu farkedilecektir. Uzun tanımlamalara ve açıklamalara takılmadan söylemek gerekirse sol gelenek ve liberal gelenek örgütlenmiş (kurumsal) şiddeti o anki politik trendlere göre ele almayı tercih etmekte uygulanan siyasal ve örgütlü şiddetin meşruiyetine “çoğunluğun iradesi”, “evrensel hukuk”, vb. normlar üzerinden bakarak karar vermektedirler. Başka bir deyişle burada örgütlenmiş siyasal şiddetin meşruiyeti hiçbir biçimde ahlaki bir süzgeçten geçirilerek sorgulanmamakta her iki gelenek de örgütlenmiş siyasal şiddet konusunda açıkçası “politik” davranmaktadır.
Şiddet kavramı üstüne yeniden düşünmek:
Konuya doğrudan giriş yapabilmek için herhangi bir alıntıya başvurmadan kısaca özetlediğim bu iki anlayışa bakılırsa “öncelikle politikanın alanına giren siyasal (örgütlü) şiddet konularına dair etik temelli bir kavrayış üzerinden eleştiri getirmek her nekadar kulağa hoşgelse de pratikte herhangi bir değeri olmayan naif ve ütopik eleştirilerdir.” Ancak gerçekten öyle midir?
Tam da burada anarşist geleneğin iktidar ve politika karşısındaki anti otoriter etik felsefesi üzerinden temellendirdiği tavizsiz eleştirel tavrından ve şiddet konusundaki ayrıntılı tartışmalarından yararlanmanın tam zamanı…
Liberterlerin genellikle “politika”yı reddetmesi tesadüf değildir, onu savunmak erkin pratik ve bilimini yapmak olacaktı ve erk tahakkümle birlikte tanımlanıyor (gerçekten de varolan toplumlarda bu tanımlama kuraldır)(1) Amedeo Bertolo ve birçok anarşist-liberter düşünür politika üstüne düşünürken diğer siyasal doktrinlerden ve siyasal devrimci ideolojilerden farklı olarak politikayı tırnak içine alma ihtiyacı hissediyorlardı; çünkü anarşist-liberter düşüncenin politika ile ilişkisi ancak siyasal iktidar hedefi içermeyen negatif bir politiklik temelinde olabileceğini bilmekteydiler. Bu ayrımı yapmadan (politika kavramını tırnak içine almadan) kurulmaya çalışılacak amalı, fakatlı, lakinli bir politik söylem de ancak tırnak içinde bir anti otoriterlik iddiası taşıyor olacaktır. Politika kavramına dair anarşist-liberter düşüncenin olmazsa olmaz normlarından biri olan bu saptamanın altını çizdikten sonra daha sonra dönmek üzere şimdilik konuyu burada bırakalım.
Şiddet konusuna nereden baktığımızı algılayabilmek için bu konuda tartışmanın tarafları olarak; “öncelikle aynı şeyden sözediyor ve kavramın içini aynı biçimde dolduruyor olduğumuz sanısına fazla da kapılmadan “şiddet nedir” konusu üstüne yeniden ve yüksek sesle düşünmekte yarar var.
Şiddeti vareden birinci etken şiddeti uygulayan (öznenin) kaba güç ya da elinde bulundurduğu silahlar bakımından (şiddetin nesnesi olan) kurbana göre asimetrik bir pozisyonda olmasıdır. Silahlı adamın silahsız adama uyguladığı şiddet, güçlü adamın güçsüz olan kadına uyguladığı şiddet, tam donanımlı olan polisin donanımsız ve silahsız olan hükümet karşıtı göstericilere uyguladığı şiddetten sözediyoruz burada. Yani güçlü olan tarafın güçsüz olana karşı elindeki silahlar aracılığıyla uyguladığı ve aynı zamanda “kamu vicdanı” açısından da meşru olmayan etik dışı bir saldırıdan sözediyoruz. Çünkü şiddet kullanılan araçlara bağlı olduğu kadar zalim ile mazlum diyalektiğini yaratan ilişkiye de bağlı olan bir eylemdir. Buradan hareketle şiddet eşitsiz araçlarla eşitsiz bir ilişki üzerinden üretilen bir eylem olup başında ve sonunda tahakküm olan bir duruma neden olur.
Konuyu böyle ele alınca silahları denk iki gücün çatışmasında her biri açısından bir diğeri için şiddet içerdiğinden (kullanılan araçlara bakarak) söz edemeyiz. Çünkü niyet itibarıyla zaten her iki taraf da bir diğerine şiddet uygulamak arzusundadır, çünkü orada sahip olunan silahlar ve başvurulan yöntemler aşısından eşitler arasında geçen bir mücadele söz konusudur. Ülkeler ve ordular arasındaki savaşları bu duruma örnek verebiliriz. Ancak konvansiyonel silahlarla sürmekte olan bir savaşı taraflardan biri nükleer silahlara başvurarak bitirmeye kalkarsa bu durumda diğer tarafa şiddet uygulamış olur.
Bir de silahların tam olarak eşit olmadığı kolonyalist ve anti kolonyalist politik mücadelelerin durumlarını ele alalım. Burada kolonyalist devletler ellerindeki teknolojik imkanlarla üstün bir askeri güce dayanmaktadırlar. Askeri bakımdan zayıf ve daha geri teknolojik imkanlara sahip anti kolonyalist ulusal kurtuluş örgütleri (AKUKÖ) ise kolonyalist zulme karşı olmanın getirdiği ahlaki üstünlüğün sağladığı meşruiyete ve bu temelde oluşan geniş halk desteğine dayanırlar. Böylesi bir durumda şiddet konusuna yaklaşımda ve savaşan tarafların desteklenip desteklenmemesi konusunda liberal ve sol-marksist tutumların ne olacağı konusu temelde “politik” konjonktür tarafından ya da tarafların “milliyetçilik” katsayıları tarafından belirleniyor olsa da ana çerçeve yukarıdaki iktidar muhalefet başlığında açıklanan durumdan pek de farklı olamayacaktır. Bizi burada öncelikle ilgilendiren soru; “kolonyalizm ile anti kolonyalist hareketler arasındaki savaşlarda alınacak tutumlarda anarşist-liberter düşünce ve tutumun temel parametreleri neler olmalıdır” sorusudur. Açıkçası bu soruya dair anarşist-liberter düşüncenin verilecek tek bir cevabı olmamakla birlikte kendini bu geleneğin bir parçası sayan bu satırların yazarının tutumu; kendini anarşist-liberter olarak kabul eden bazı kişi ve hareketlerle dahi “reel politik karşısında” zaman zaman ortak tutumları paylaşmamak pahasına amasız fakatsız lakinsiz bir anti otoriter etik kaygı taşımaktan vazgeçmeme biçiminde özetlenebilir.
Burada en bıçak sırtı durum kolonyalist devletlere karşı konvansiyonel savaş metodolojisi ile savaşan AKUKÖ’lerine yaklaşımda ortaya çıkar. Sorulardan biri; “gündelik hayatta kolonyalistler orantısız şiddetleriyle koloni halklarını acımasız bir kıyıma tabi tutarken AKUKÖ’lerine geniş destek veren halk ile bu hiyerarşik ve militer örgütleri nasıl birbirinden ayıracağız” olsun. Bir diğer soru ise; “kolonyalistler her türlü ahlak dışı baskı ve şiddet yoluna başvururken bulunduğumuz yerden ezilen yerli halklara ne söyleyebiliriz” olsun. Bu sorulara cevap vermeye girişmeden önce her iki sorunun da soruluş biçimiyle ve varolan üzerinden tasarlanarak güncel hayata müdahele kaygısı taşıyor olması hasebiyle “reel politik” in alanına girdiğini hatırlatmakta yarar gördüğümü söyleyerek cevaplara geçelim.
Gündelik hayatta hiyerarşik ve militer AKUKÖ’ler ile bunlara geniş destek veren halkı nasıl birbirinden ayırt edeceğiz?
Soruyu bu biçimde sorarak kendini politik bir özne (halkı da yönetilmeye muhtaç bir kitle) olarak gören AKUKÖ’ile halk arasında kavramsal bir fark bulunduğunu kabul etmiş oluyoruz. Çünkü kolonyalistlerin yerine kendi ülkesi (sınırları tanımlanmış coğrafyası) dahilinde iktidar olma iddiası taşıyan (pro devlet) militer hiyerarşik örgüt ile halk arasında bir aynılaştırma ve/veya ulusal kurtuluş örgütlerine verilen geniş halk desteğini örgütün o “ulusu” temsil ettiği gerçeğini kabullenmek gerektiği biçimdeki popüler “politik” tavra düşmediğimiz, temsil sorununu kökünden reddeden bir geleneğin izinden halâ yürümeğe devam ettiğimiz anlamına gelecektir. Çünkü anti otoriter olma meşrebimiz ile birçok cephede yürütülen bir savaşın taraflarından biri olan hiyerarşik militer (haliyle de otoriter) bir örgütü adı ve iddiası her ne olursa olsun yerli halklar ile aynı şeylerin sebebi ve sonucu gibi aynı kategoride ele almayı kabul edemeyiz. Özgürlüğün dezonformatif ve propagandif manüplasyonlarla gözardı edilen somut toplumsal-bireysel alanlarının ahlaki kaynağının bittiği yerde özgürlüğün kendisi de biter. İşte bunun için bütün devletler katildir, bunun için şiddet etik dışı bir durumu yani bir tahakküm biçimini ifade eder.
“Tagore, şöyle demiştir: “Ulus olma ideası, icat edilen en etkili uyuşturucu maddedir. Yoğunluğunun etkisi altında bütün bir ulus neredeyse sistematik bir şekilde ahlaki çöküntüsünün farkına varamadan, bu tehlikeli bencilliğe tutsak olur. “Genel bir hukuk bilincine sahip olan her toplumun; kin, yalan, casusluk veya cinayet olarak nitelendirdiği olgular, ulus belirlemesinin soyut bir ilkesi uğruna gerçekleştirildiği anda, haklı eylemler olma niteliği kazanır.” Böylece, bir anlamda vicdana, yani üst benliğe uyuşturucu verir. Öyle durumlar vardır ki, uluslar, bireylerinden (şiddet içerse bile) ulus adına davranmalarını isterler ve hatta bunu emrederler. Böylece şiddet eylemi de meşrulaştırılmış olur”…(2)
Kolonyalistler her türlü ahlak dışı baskı ve şiddet yoluna başvururken bulunduğumuz yerden ezilen yerli halklara ne söyleyebiliriz?
Bu soruda ise önceki sorunun aksine soruluşu itibarıyla kolonyalizme karşı somut “politik” bir alternatife işaret etme ve AKUKÖ’lerle yerli halklar arasındaki ayrımı önemsizleştirerek bir anti kolonyalist cephe açma ya da mevcut cephelerden birine dahil olma beklentisi öne çıkmaktadır. Aydınlanmacı bir söylem üzerinden kurulan bu cümle dışsal bir nesne haline getirilmiş yerli halklara “evrensel akıl”(**) ya da “doğruluk” adına yukarıdan bir çözüm üretme sorumluluğunu üstlenmiş gibidir. Bu aynı zamanda; “eğer yerel halklara bir yol gösteremiyorsan ya sus ya da onlara bu yolu gösterenlere katıl” anlamına da gelmektedir. Oysa “reel politik”in bu alanına girdikten sonra bildik anlamıyla politika’nın (iktidar olma sanatı anlamında) mayınlarına basmadan bu alandan çıkabilmek mümkün değildir. Anarşi’nin etimolojik olarak hiyerarşi karşıtlığı anlamına gelmesi dilbilimsel bir gerçekliği ifade ediyor olmaktan öte kendine anarşistim diyenler açısından da aynı kavram her durumda etik bir kaygı taşıma zorunluluğuna işaret etmektedir. Bu anarşistlerin hiyerarşik örgütlenmelerle örgütsel ya da ittifaki bir bağlantı içinde olamayacağı ancak bu tür örgütlenmelerde bulunan bireylerle hayatın çeşitli alanlarında dayanışma ilişkisi içinde bulunabileceği anlamına gelir. Temsil sorununa anarşist bakış yerli halkın hiyerarşik militer AKUKÖ’lerinin kendisini temsil ettiğini düşünüp düşünmemesinden bağımsız bir durumdur. Yerli halkların büyük çoğunluğu AKUKÖ’lerinin kendisini gerçekten de temsil ettiğini düşünüyor olsa bile anarşist etik’in “hiçkimsenin bir başka kimse tarafından temsil edilemezliği” ve “doğrudan demokrasi, doğrudan eylem” düsturları anarşizm geleneğinden böylesi bir “sapma” ya izin vermez. Reel politik’in güncelin (mevcut güçler dengesinin etki alanları ile sınırlı) yasaları üzerinden bize dayattığı güncel çözümlere dair kitlelere birşeyler söyleme durumunda olmak kurtarıcıların kurtarılanlara; “siz kendinizi kurtarmaktan acizsiniz ve biz olmadan eksiksiniz bize itaat edin birbirimizi tamamlayalım, biz sizi kurtaralım sizler de yöneten yönetilen ilişkisinde bizi kolonyalistlerden boşalan yere yerleştirin” demekten başka birşey değildir.
Yani anarşistler “reel politik”in açmazlarında ahlaki bir yabancılaşma yaşamak istemiyorlarsa kendi anti otoriter etikleri çerçevesinden dışarı çıkmamaya her durumda özen göstermelidirler. Bu özen şiddeti ve her türlü canlı yaşamını araçsallaştıran kolonyalist metodolojiden her bakımdan (etik ve pratik olarak) kesin olarak kopmuş olmayı gerektirir. Bu ise şiddetin ahlaki ve vicdani reddi ile başlar. Kolonyalistler teknolojik donanımları ve üstün silahları ile anti kolonyalist kurtuluş örgütlerinden daha güçlü olsalar da AKUKÖ’leri şiddeti araçsallaştırarak kolonyalist savaş metodolojisini kullandıkları, kolonyalistlerin ahlak dışı araç ve yöntemlerine bakarak onları “sonuç odaklı olarak” taklit ettikleri, amaç araç bütünlüğünü gözardı ederek giderek kendi cellatlarına benzemeye başladıkları sürece mazlum yerli halklardan ayrı bir kategoride ele alınmak zorundadırlar.
Sonuç:
Şiddetin kendisi eşitsiz ve her durumda tahakküm üreten bir ilişki olduğu için, özgürlük ve şiddet kavramlarının birlikte ele alınması ya da kolonyalist şiddetin karşısına “anti kolonyalist ve “özgürlük için şiddeti” koymak imkansızdır. Bunu yaptığınız zaman vazgeçtiğiniz şeyin özgürlüğün ta kendisi olduğunu bilmek zorundasınız. Kavramlar Orwel’in 1984 romanında söylediği gibi “Savaş Barıştır”, “Diktatörlük Özgürlüktür” ya da nazilerin söylediği şekliyle “Çalışmak Özgürlüktür” biçiminde tersyüz edilerek kendini inkar eden bir duruma getirilemez. Filistin’de siyonistlerce bir soykırım politikası güdülmesine karşı çıkmak orada Hamas ya da Filistinli radikal bazı gruplarca İsrail’in yerleşim bölgelerine hedefi çok da belirli olmayan füzeler gönderilmesine bunun sonucunda halklar arasında bir düşmanlık iklimi doğmasına neden olmaya karşı çıkmaya da engel değildir. Bir militarizm biçimi olarak siyonizme karşı tavır almak aynı zamanda savaş mekanizmasını besleyen Filistinli intikamcı silahlı mücadele örgütlerinin yerli Filistin halkının yaşama hakkını da araçsallaştıran militarist politikalarına karşı da tavır almayı gerektirir. Bu tür örgütlerin İsrail devletine göre daha donanımsız ve mazlumlar adına savaştıkları iddiası İsrail’in orantısız misillemelerine ve bombardımanlarına neden olacak saldırılar üreterek kimi zaman bombaların kimler tarafından atıldığının dahi anlaşılamayacağı karanlık bir savaş iklimi doğmasında tarihsel ve ahlaki sorumluluk taşıdıkları gerçeğini de değiştirmez.
Kürdistan coğrafyasında silahlı mücadeleyi temel belirleyen olarak gören anlayış için de aynı şeyler geçerlidir. Silahların patladığı yerde ölme-öldürme eylemi sıradanlaşır “haklı savaş-haksız savaş” tartışmaları içinde savaşın psikolojik metodolojisine uyarlanmış dezonformasyon biçimleri siyasal gündemi işgal eder. İnsanlar arasında, bulundukları coğrafyaya, inandıkları değerlere bağlı olarak ahlaki-vicdani bir kutuplaşma oluşmaya başlar. Bu ise gerçekte ahlaki ve vicdani bir çöküntüden başka birşey değildir. Ölme ve öldürme gibi en temel insani davranışlar rasyonalize edilerek haklılaştırılma süreçlerine tabi tutulduğu zaman, halâ birilerine her türlü savaşın ve insan öldürmenin ne kadar kötü birşey olduğuna dair mantıklı açıklamalar yapmaya ve teorik referanslar üzerinden pozisyonlarımızın haklılığını anlatmaya çalıştığımız zaman zaten söz çoktan bitmiş ve bizler saçmalamaya başlamışız, vicdanlarımızın seslerini duymamıza engel olan bir akıl tutulması durumuna hep birlikte teslim olmuşuz demektir. Yukarıda Amedeo Bertolo’dan yaptığımız alıntıda söz ettiğimiz “politika” işte bu akıl tutulmasının taşlarını teker inşa eder.
“Westley’e göre şiddeti kabullenmek, şiddetin artmasına yol açar. Arlow ise profesyonel katillerin bile (ekmek paralarını kazandıkları) cinayetleri işlemeden önce, birbirlerine kurbanlarının ölümü hak ettiklerini ve hatta onları öldürmenin doğru ve önemli bir iş olduğu inancını aşılayıp bu inancı kuvvetlendirmek için biraraya geldiklerini öne sürmektedir. Bir başka deyişle insanlar, planlanmış bir şiddet eylemini haklı görmeye çalışarak vicdanlarını rahatlatmak zorundadırlar”.(3)
Ahmet Arslaner
————————–
Dipnotlar:
(1)(Otorite, Erk, Tahakküm, Amedeo Bertolo, efendisiz, S:1)
(2)(Rafael Moses, Şiddet Nerede Başlıyor, cogito Sayı: 6-7, 1996)
(3)(Rafael Moses, Şiddet Nerede Başlıyor, age)
(*) Anarşistlerin “evrensel hukuk” hakkında herhangi pozitif bir algı içine giriyor olmaları tabiiki söz konusu olamaz.
(**) Aynı şey “evrensel akıl” için de geçerlidir.
Views: 53
“Ben atımı böyle dört nala sürüyorum ya
Yetişmek için mi bilmem, kaçmak için mi”
C. Süreya
Özgür bir dünyayı hayal edenler için “toplumsal gerçekler” git gide tam bir deli saçmasına dönüşüyor. Harfler insan sesini bozduğundan gerçeğin az buçuk doğru dürüst ifadesi de abes çarkının aynı şekilde dönmesine zerre kadar engel olamıyor ve insanları hala kolektif yalanlar içinde oyalanmaktan alıkoyamıyor. İnsanlar özgürlük, aşk, devrim için yürümüyorlar da; özgürlük, aşk, devrim sözcükleri için yürüyorlar adeta; gerçeğin kendisi değil ifadesi daha çok çekiyor insanları. Saltıkov’un meşhur bir hikayesi vardır: Gazeteciye ‘utanmaz adam, hep yalan yazdın, zengin oldun, biraz da doğrulan yazsana’ demişler. Gazeteci kendine söylenenlere hak vererek bu kez doğruları yazmış ama bu kez daha çok zengin olmuş: Abes çarkı budur işte.
Apoletsiz devlet de diyebileceğimiz topluma bağlanan kurtuluş reçeteleri kullanıla kullanıla aşınmış hela terliğine döndü. Toplum alış-verişle, ticaretle ortaya çıkan bir olgu; mekanı, meskeni şehirlerdir. Pazar yerlerinde, geçit yerlerinde, çarşılarda, limanlarda, sanayi alanlarında vb. örgütlenmiştir. Hayat-memat işlerinin yürüyebilmesi için en fazla ‘temsiliyetin gerektiği’ yere kadar büyüyebilen, kendine yeterli ve zorunlu mensubiyete değil sempati koşuluna dayanan topluluğun aksine toplum temsil olmadan yürüyemez: Kendi kendini temsille işin içinden çıkılamaz büyüklükte ve karmaşıklıktadır toplumun yapısı; temsil esaslı ve ekonomik temelli olması tercihi değil zorunluluğudur, var olma koşuludur. Sanayi, ticaret, pazar ortadan kalktığında ortada toplum diye bir şey kalmaz, kimse film çevirmez, çöp toplamaz, ak merkez esnafı kepenk açmaz. Eğer devrim özgürlüğün somut koşullarının ele geçirilmesiyse bunun; toplumun, şehrin, endüstri ve teknolojinin ebediyete intikal ettirilmesiyle gerçekleşeceği aşikardır.toplum ve devletin tarihi birbirinden ayrı ve farklı iki tarih değildir, bir ve aynı şeylerdir. Anarşinin jandarmasızlık hali olduğu söylenir, içimizdeki jandarma da dahildir buna, daha ötesi burada jandarmayı ‘aydın’ olarak da okuyabiliriz; tahta kılıçlara karşı barutu tekrar tekrar keşfeden aydın. Adına ‘aydın’ denilen insan türü ilk kez ne zaman ortaya çıkmıştır sorusuna üç aşağı beş yukarı, kabataslak ‘tanrıdan ateşin çalındığı zaman’ yanıtını versek bu çok da yadırganmaz herhalde. Çünkü tanrıdan ateşin çalınması demek yaratıcı ilkenin ele geçirilmesi demekti. Bu, insanın doğa güçlerini esir etmesine ve yeniden üretim bilgisine fazlasıyla sahip olmasına yol açmıştı. Dolayısıyla tanrıdan çalman ateş yeniden üretilecek dünya ışığa boğulacaktı. Her nasılsa gereğince aydınlanmamış bir ‘düzlem’ kaldıysa, varsa, aydın güruhu oraya koşturacak, fazla ışıktan göz gözü görmez hale gelecekti. (Yapay ışık kullanmayan insanlar üzerinde yapılan bir araştırmada modem insanın ancak teleskopla izleyebildiği uzak yıldızları bu insanların çıplak gözle görebildikleri saptanmış. Nedir? ışık, daha fazla ışık görme duyumuzu çalmıştı. İnsan tanrıdan ateşi çalmış şimdi bütün dünyayı ateşe vermektedir, Babil kulesi tamamlanmak üzeredir bir kez daha. Bütün doğa makinaya dönüştürülecek, yeryüzü asfaltla kaplanacaktır. Bütün bunlardan gereğince acı bile çekemiyoruz, hemen alıp piyasaya yetiştirecekler, piyasa aç; acı bile yetişmiyor, çektiğin özgün bir acı bir tüketim nesnesi olarak kapanın elinde kalıyor. Sevinç, üzülme, ağlama, korku, öfke… bütün bunlar bile bir üretim, tüketim nesnesi, sır öğrenilmiştir. Balıktan değil balık resminden konuşuluyor, karıncaya değil Süleyman’a kulak veriliyor. Ölümün tam karşıtı hayat değil aşktır, ki o bile artık doğmuyor yapılıyor.
Orhan Pamuk bir söyleşisinde “bütünüyle yazıya geçmiş bir dünyayı hayal ediyorum.” demişti. İşte bütün dünyanın asfaltla kaplanmasından kastettiğim bu. Çünkü tanrıdan ateş yazıyla çalınmış, sır elde edilmiş yaratıcı ilke üretim bilgisine dönüştürülmüştü. Tahakküm ve mülkiyet yazıyla mümkün olmuş, sözün kişiden kişiye değişen çoğulcu yapısı betona gömülmüştü Yapay ışık nasıl insanın görme yetisini körelttiyse yazı da dili, ifade imkanlarını alabildiğine yoksullaştırmıştı. Yazı, ifadenin dizginsiz doğasını tornaya sokmuş, zihni gramerin kısır, donuk dünyasına bağlamıştı. Babil kulesinin yapımını yani tanrıdan ateşin çalınmasını engelleyen sözdü. Söz; dünyada ne kadar insan yaşıyorsa o kadar dil demekti. Aynı türkü, aynı hikaye, mesel; şu köyden bu köye, şu insandan bu insana değişiyor, aynı insanlar gibi belli bir sürede ölüyorlardı. Yazı Babil kulesiydi, ölümsüzlüktü.
Eğer insanın dili ülkesiyse bu ülkede yaşayan ‘millet’ şifaiydi, bu yüzden gayrımedeniydi, yecüc mecüctü, barbardı. Doğanın dilini konuşuyor, doğayı anlamak, bilmek, çözmek değil ona ayak uydurmak istiyorlardı. Doğanın anarşik neşesi içinde ona şirk koşmadan yaşıyorlardı. Bir tek fidan dikmediler, kalıcı evler yapmadılar, mezar taşları olmadı, yerleşmediler. Yüzlerce yıl Çin, Hint, Arap, Roma medeniyetlerine direndiler. Verili iktidara karşı başka bir iktidar; padişah yerine şahı öneren ve bu haliyle solcuların alkışlaya alkışlaya usanmadıkları Pir Sultan’a karşılık daha iki yüzyıl önce iktidara isyan ederken yerine başka bir iktidar önermeyen, verilen tapuyu reddeden ‘ferman padişahın dağlar bizimdir’ diyen Dadaloğlu hatırlardadır. Bu dilin ülkesine yazı kılıçla geldi; ‘oku’ emriyle gelen kitabın bir tahakküm imkanı haline getirilmesiyle kılıcı daha da keskinleşen bir medeniyetin zoruyla. Kitap bir tahakküm ilmi olarak okutuldu alimler eliyle. ‘Bizde aydın tercüme odasından çıkmıştır’ derler ama aydın hala o odadan çıkamamıştır. Aydın tercüme odasından çıkmıştır derken cumhuriyet sonrası kastediliyor. Aslında bu barbar kavim ilk medeniyet gömleğini alimle giymiştir; o da tercüme odasından çıktı, daha doğrusu hiç çıkmadı. Alimin efendilerine verdiği hizmetler bu gün bile gözyaşlanyla hatırlanır, Anadolunun işgalini kutsayan, yanı başında Sivasta diri diri toprağa gömülen yığınla insanın peşinden sözümona timsah göz yaşları bile dökemeyenler sevgi abidesi ilan edilmiştir. Ne ki, ölümlü dünya, alimin de bir son kullanma süresi vardı. Barbarlara bir çekidüzen verildikten sonra doğudaki ve batıdaki medeniyetler karakterleri gereği birbirleriyle savaşmaya başladılar. Dünya bir gayrımenkule dönüşmeliydi, sorun tapu dairelerinin kimin adına çalışacağıydı. Savaşı batı kazandı ve bizdeki alim münevvere dönüştü; o tercüme odasından bu tercüme odasına geçmekti yapması gereken; Tanzimat aydını dedikleri buydu, her iktidar kendi aydınıyla çalışır. Fakat münevverin hayatı koşullar gereği kısa sürdü. Ulus diye bir şey icat edilmişti; ulusun icadı münevveri de sorunlu hale getiriyordu, efendilerine hizmeti kusurluydu. Bu yüzden halis muhlis Türk aydınına ihtiyaç duyuldu ve ona yeni bir tercüme odası yapıldı ve fakat ‘küresel’ bu aydını tercüme odasından attı, yerine entelektüeli koydu.
Peki niçin alimden entelektüele bu barbar kavmin aydınları hep tercüme odasındalar? Sebep basit: bu yecüc mecüc milletine, bu barbarlara medeniyet ancak tercüme edilir, salt ‘zor’ yetmez medenileştirme için; zihnin de ele geçirilmesi gerekir.
Yazı; tapu vb. meselelerini filan hallediyor ama gidemediğin yer senin değildir, bunun için yol lazım. İşte bunun için – Ö. Asaf gibi konuşursak – Her şey hızla gidiyordu/ birinciliği yola verdiler.
Bu ‘sarı benizliler’ salt gitmek için, gezmek için, bayrak dikmek için mi dünyanın dört yanında yol inşa ederler? Hiçbir yere yetişilmeyeceğini bilmezler mi? Yol sadece bunlarla açıklanamaz olsa gerektir; çünkü yol salt gitmek gelmek, gezmek için değil asıl pazara mal bulmak, mala pazar bulmak, fetih, işgal, gasp, el koymak içindir. Evrensele yol ile varılmıştır. Batıda ticaret burjuvazisinin, sermaye birikiminin, sanayileşmenin, bilimin bir temeli yazıysa öteki yoldur.
Yol ekonomi temelli medeniyetin yazıdan sonra en büyük icadıdır. Daha doğru bir söyleyişle, yolun icadı bugünkü küresel medeniyete yol açmıştır. Doymak bilmez aç gözlü evrensel iştah bu gidişle bütün dünyayı asfaltla kaplayacaktır. Evrensellik ise son tahlilde bir yol ideolojisidir. Yerinde saymak için bile koşmanın gerektiği bu yollar bir özgürlük aldatmacası olarak sunuluyor: Peki ama nereye? Plastik kokusu artık dünyanın kokusu haline geldi. Batı medeniyeti giderek tekleşmiş, bir dünya medeniyeti, evrensel/küresel medeniyet haline gelmiştir. Öbür taraftan yol da artık evrenselin bir tüketim nesnesidir. O. Pamuk’un Ütopyasını şimdi şöyle de okuyabiliriz: Bütün dünyayı yola dönüşmüş olarak hayal ediyorum. Aşk tanrısı Eros bir don markası. Pazara çıkmadık hiçbir şey kalmayacak, satamazsan yaşayamazsın, binlerce insan işsiz kalır, milyarlarca dolar batar. “Devrime sen de katıl’ bir bira markasının reklamı. Heyecanı sinema koltuklarında, lezzeti fast foodlarda arıyor, Bodrum’da aşk yaparken basılıyoruz. Promete çakmak reklamlarına çıkıyor, her şeyin bir fiyatı var: onun bir plastik kokusu. Bu koku dünyanın kokusu haline getiriliyor: Dünya evrenselleştiriliyor, farklı kalabilense bir turistik ilgi malzemesi.
Sınıf savaşını ne işçi sınıfı, ne de sermaye sınıfı kazandı.
O çok bel bağlanan sınıf savaşını makine kazandı.
Belli ölçülerle tanımlanmış bir topluluğun geleceğinin; yetkisinin de, yetkesinin de meşruluğu su götürür (Su götürür). Bir özne tarafından kurgulanmasından başka bir şey olmayan her türden ütopyanın sonu -iyi ki- geldi. Sınıfsal, ulusal, dinsel ya da altınçağ hülyalarına dayalı ütopyaların mubah yemişi düyuna kaldı. Bay Gramatopoulos’un singer saatleri gibi zamanı aldatan, hakikatten tenzilat yapan bu ütopyaların Süleyman değil karınca olanlara anlatabileceği hiçbir şey kalmamıştır. Sorun endüstriyel üretim araçlarının kimin elinde olduğunda değil, bu endüstriyel üretim araçlarının kendisinde değil mi? ‘Sarı Benizli’nin vardığı yer yaptığı yol oldu. Amacın meğerse aracın kendisi olduğunu gördük. Sorunu toplumda değil, toplumun örgütlenme biçiminde görenler; ‘acemi bir hakikat’ gibi ‘özgürlüğe’ teori kitaplarında yer aratıp; sorunu makinada değil kapitalizmde görenlerdir. Sorun devlette değil onun örgütleniş biçiminde ve amacında, biz bunu değiştireceğiz diyenlerden hiç farkı yok bunu söyleyenlerin, bu gidişle insanın dahi bir mamul olarak piyasaya verileceğini ‘nedense’ görmüyorlar.
Bir de bu mega makinanın, medeniyet gramerinin dışına bakalım, nasıl ölümün tam karşıtı hayat değil aşksa evrenselin, küreselin, mega makinanın, bu pis market medeniyetinin tam karşıtı yerliliktir. Balık resminden değil balıktan bahsediyorum, yoksa, evrensel medeniyetin nüfuz ettiği farklılıktan piyasaya sürmek, yerel olanın pazarlanışı, yerel kimlik arayışları, bir nevi milliyetçilik ya da Konya’nın yoğurdu, Antep’in baklavasından değil. Şark odaları, oryantalist otantiklik (ne laf ama) arayışları, birkaç parça da biz toplayalım, kalıntıları görelim, fotoğrafını çekelim, bit pazarına nur yağdıralım, folklorik, nostaljik, turistik imgelere itibar kazandıralım gibi şeylerin tamamen dışından ve tersinden konuşuyorum. Tapuyu reddeden Dadaloğlu’nun diliyle, ne teslim alınabilen, ne teslim olunabilen ne varsa onun diliyle, hergele pazarındaki canavarın diliyle, yerleşmeyen ve yerleştirmeyenlerin diliyle, barbar toplulukların diliyle konuşuyorum.
Yerliliği yazıda değil sözde, dünyanın evrenselleştirilmesinde arıza ortaya çıkaran ve bu medeniyet dairesinin dışında kalan her şeyde aramak gerekir. Devletsiz toplulukların bugünkü izlerinin yuvalandıkları hücrelerde. Telli turnaların hala ‘keşif edilmemiş bataklıklarında. Boş tabutu taşımak, dolu tabutu taşımaktan daha ağır gelir insana, çünkü dolu tabutu taşımanın bir anlamı vardır. Tahakkümünün grameriyle özgürlük türküleri söylemenin boş tabut taşımaktan bir farkı yoktur. Şayet tapılmazsa; ihtiyaç tanrısı olsun, üretim ve emek putu olsun bir hiçtir. Sağlam bir balta yeter.
Pavase’nin “söz bitti, eylem” sözü ünlüdür. Bu söz, aktivismi bir yaşam biçimi haline getirenler tarafından neredeyse bir temel ilke haline getirilmiştir. Pavase’nin günlüğüne “söz bitti, eylem” diye yazdıktan sonra intihar ettiği gözardı edilir nedense. Gerçekten de eylemi sözün yanına değil de karşısına koymak ölümü çağırmaktan başka bir şey olmasa gerek; Eylemi sözün karşısına koyanlara göre mavi göğün altında söylenebilecek bir şey kalmamıştır, söylenebilecek her şey söylenmiştir. Eğer söylenebilecek her şey söylenmişse yaşanabilecek her şey de yaşanmış demektir. Tarihin sonunu ilan edenler gerçekte sözün bittiğini ileri sürüyorlar. Sözün bittiği yer artık aklın taşlaştığı yer olsa gerek. Misal Irak’ ta, Afganistan’ da, ister intihar eylemleriyle olsun, ister tonlarca bomba atan uçaklar eliyle; söz bitirilmiş; tanrı kıyamete zorlanmaktadır.
İngiltere’de son kurdun 1600’lü yıllarda öldürüldüğünü biliyor muydunuz? Rivayet odur ki bu kurdun hayaleti oralarda hala dolaşmakta. Dünyanın batılılaştırılması süreciyle medenileştirilmesi, ebedi(yen) özgürleştirilmesi süreci bir ve aynı süreçse, para ile kredi kartıyla alınıp satılamayan, bir üretim ve tüketim nesnesine dönüştürülemeyen her türden değeri içeren yerlilik İngiltere’deki son kurt gibi elbet dolaşıp duracaktır; yeter ki halk deyişinde olduğu gibi “ocakta küllenmemiş közümüz, yürekte söylenmemiş sözümüz’ olsun.
Biz son kurtlara bakalım. Zira sosyal patlamaz. Yazı evlilik, söz aşksa eğer, zorla yapılan evliliğe bakmamalıyız: Aşk evliliği öldürür. Yazı yasanın; söz başıbozuklarındır: Söz namustur. Hayatı taş yontuculuğu gibi ele alıp ölümsüzlük peşinde dolaşanlara inat, ne diyordu Füruğ:
“Uçuşu hatırla
Kuş ölümlüdür”
Elhak bizim de son sözümüz şudur:
Söz uçar, yazı uçamaz.
Remzi Gürkan
Views: 144
“Peşin peşin söylemek gerekir ki anarşistler demokrat ya da demokrasiden yana değillerdir. Görüldüğü gibi her şey birbirini tetikliyor; toplum biçimindeki yaşayışı “mümkün” olan tek biçim olarak aldığınız sürece “demokrasi”yi de en iyi yönetim şekli olarak kodluyorsunuz.”
Views: 57
(İslamofobik Temayüllerden Birine Bir İtiraz)
Bu yazının maksadı problemli bir alandaki sorulara cevap vermek değil. Sadece soru sorma denemeleri yapmaktır. Ya da sorulması gereken soruları yeniden ele almaktır.
Ve ana teması anarşizm, İslam ve Türkiye’de bunun tezahürleri üzerine olacak. Bir tür kendi kendini değerlendirme yazısı olarak da okumak mümkün. Bunu söylerken de Türkiye Anarşizmini kendimden mevcut olarak görmediğimi de belirteyim olaki yanlış anlamalar olmasın. Böyle bir yazıya neden ihtiyaç duyulduğunu yanıt ise Sherif Gemie’nin Anarchist Studies’de yayınlanan “Fatima’nın Duruşması” başlıklı yazısının bende uyandırdığı etkilerdir bir bakıma.
Sherif Gemie’nin yazısında en azından görünen ve gün yüzüne çıkan ve aslında bir dönüm noktası olmasını umduğum şey yazının kimi anarşist prenisplere vurgu yaparak Özgürlükçü bir etiğin bugün itibarıyla basması gereken yere yaptığı göndermeler oldu. Bunlar yazıdan da açıkça görüneceği üzere (a) kişinin kendi vücudunu gösterme hakkı – bu kişinin kendi vücut otonomisi üzerinde tasarruf etme hakkı olarak da okunabilir – (b) devletin baskısıyla karşı karşıya kalan grup, cemaat ve bireylerin hallerine dair Anarşistler olarak nerede ve nasıl durulacağına ilişkin göndermelerdir.
Bahsi geçen yazıda dikkat çekici başka bir nokta ise Fransız ve Türkiye devletlerinin devlet yapılanması ve bürokrasisinin işleyiş mantığınıın en azından dışardan bakıldığında birbirlerine olan yakınlıklarıdır. Her iki devletinde diyanet işlerinden sorumlu yetkili mercilerinin olması bu benzerlikleri belirğinleştirmektedir. Türk devlet yapısının modernleşme sürecinde yapılanma olarak Fransayı örnek almasını anlaşılır kılan en önemli sebepler, Türkiye cumhuriyetinin kurulmadan önceki dönemide göz önünde bulundurursak, devlet oluşumuna katkıları olan hemen hemen tüm entellektüellerinin Frankofon olmaları ve Fransız entellektüelleriyle yakın ilişkiler içerisinde olmalarıdır. Fransız felsefecisi Comte ile Tanzimatın “büyük” adamı Mustafa Reşit Paşa arasındaki yazışmalar ve bu yazışmalardaki Pozitivist bir din inşaa etme tartışmaları bu etkinin ne kadar yakın olduğunu gösterir bir veridir.*
Velhasılı kelam Fransız laisizmi ile Türk laisizminin temel benzer özellikleri din ile dünya işlerini birbirinden ayıran kurumlara sahip olması ve dine –elbetteki bu din İslam dan başkası değildir – bir çeki düzen verme çabasıdır. Bunu yaparken İslamın hiç bir mezhebinin rızasını dahi alması mümkün olmayan bir bürokratik mekanizma oluşturmasıdır. Atama ile tanrı ile birey arasında devlet memuru bir din adamları bürokrasisi oluşturmuştur. Bunu yaparken devletin yaptığı ilk iş tüm tekke ve zaviyeleri kapatmak ve tarikatların işleyişine yasak getirmek olmuştur. Bu yasaklar başladığından bu güne her türlü dini görüşme buluşma ve etkinlik devlet tarafından kovusturmaya ugramıştır. Tabi ki bunun tercümesi – komik de olsa –şudur: Tanrı ile kul arasına devletten başka kimse giremez. Tüm bunların bir başka sonucu olarak devlet, dine dair düşüncelerinden hareketle ve onun önermelerinin yeni bir yorumuyla toplumu yeniden yapılandırmasının önemli bir aracını ele geçirmiş olarak projesini hayata geçirmiştir. Buna karşı tepki olarak Türkiye insanını (yıldır devletin en önemli önceliklerinden biri olan) “İrtica Tehlikesi” ne karşı uyanık olmaya çağırmıştır. Bunun başka bir tezahürü Türk kimliği altına aldığı ve etnik farklılıkları dahi silerek zorla kabul ettirdiği, herkesin aynı soydan geldiği tezini işleyerek peygamberimsi bir baba ya da peygamberimsı bir karakter yaratmak olmuştur. Mustafa Reşit Paşa ile Comte arasındaki yazışmanın işaret ettiği din, adı konmamış bir din olarak bugün mevcuttur diyebiliriz belki.
Türkiye’de devlet ve Din arasındaki ilişkiyi kısa bir cümle ile özetlersek diyebilirizki; devlet batılı ve modern bir toplum yaratmanın aracı olarak dini de bu mühendislik projesinin yapı taşlarından biri olarak “kötü” taraflarından ayıklayarak binanın inşaasında kullanmıştır. Tabiiki bu bir çok cana ve mala malolmustur.
Bu duruma Anarşist bir bakış açısına sahip bir birey nasıl yaklaşmalıdır. Anarşizmin yeri elbette modernleşme sürecindeki devletin tüm baskı aygıtlarıyla kitleleri terbiye etmek amacıyla uyguladığı bu terörüne de karşı çıkmak olmalıdır. Fakat baskıyla karşı karşıya kalmış olan kitlelerin tepkileriyle ne denli ortak hareket edebileceğine dairde fikir belirtmek gerekmektedir. Elbette bu spekülatif tartışmanın ne yeri ne sırasıdır diyecekler çıkacaktır. Fakat ben olur olmaz konularda fikir beyan etme ihtiyacında olan insanların yaşadığı bu ülkede, yaşamımızın içine yer etmiş ve halen izleri bugünde süren bu modernleşme sürecinin bırakmış olduğu yaranın en azından anarşist bir gözle değerlendirilmesi gerektiği düşüncesindeyim. Bu konuda fikir beyan etmeninde bugünkü tartışmalara ve problemlere bir açıdan yanıt getireceğine inanmaktayım. Asıl soru bu ve bundan sonra gelecek olanlardır.
Burada asıl soru: laisizme anarşizm nasıl yaklaşır. Devletin din kurumlarına karşı bir iktidar mücadelesi olan ve adı laisizm olan bu kavramı bir anarşist sorunsuz olarak savunabilir ve ona onay verebilir mi?
Türkiye örneğinde gördüğümüz kadarıyla Anarşizm dünyevi olanla uhrevi olanın neresinden durur. Kamu alanı ve özel alan ayrımı – bugünün dünyasında önemli tartışmalardan birini oluşturmaktadır bu – bizim için ne ifade eder, etmelidir yada bizim için bir manası yok mudur? Bu sorunun yanıtı nasıl bir dünya da yaşamak istiyoruz ile alakalı olabilir mi? Dünyevi ve uhrevi dünya ayrımı yapmamak kendi bütünlüğünü savunan bir birey için neden problemli olsun? Anarşizm bireyin vücut otonomisinin içerisine insanın düşünceleri, inançları ile pratikleri arasında bir ayrım koymayan bir düşüncedir. Ve hatta bu bütünlüğü savunur. Bir anarşist bunu bir dindar için ne kadar uygun görür? Hele ki bu dindar bir anarşist ise! Sonra dindarlarla Anarşistlerin ilişkileri (dindar olmayan Anarşistlerle hatta) nasıl olmalıdır sorularına da yanıt vermek zorunda değil miyiz. Son soru yu Anarşistlerin yoğunlukla dindar olmayanlardan mütevellit olduğu gerçeğinden hareketle sormaktayım.
Elbetteki vurgulamayı ihmal etmememiz gereken şey Sherif Gemie’nin de belirttiği gibi Anarşizmin Ruhban sınıfına karşı olmasıdır. Ruhban sınıfı, her türlü kurumun olduğu gibi, bir baskının otoritenin ve manipülasyonun simgesi ve adıdır.
Tarih ve Kıyafet
Başörtüsü yukarıdaki sorular minvalinde ele alınabilecek önemli bir mevzu. Bu konuda Türk solunun da Anarşistlerin de iyi bir pratik sergilemedikleri aşikar. Fransız anarşistlerinin göstermiş oldukları tepkiler konuyu görmemezlikten gelmemelerinden hareketle bir takdiri hak ederken – düştükleri içler acısı halleri ve hatta devletle ve genel İslamofobik ortamın diline yakın dile sahip olmaları bir yana – Türkiye deki bizleri, konuyu görememezlikten gelme halimiz den dolayı, onların hallerinden farklı kılmamaktadır.
Bu halimize dair bir çok şey söylenebilir. Duruma baktığımda benim aklıma ilk gelen şey, Türkiyeli Anarşistlerin politika ve politikanın yapılış tarzına dair belirgin düşünsel tezlere sahip olmaması gelmektedir. Politika yapmanın iğreti bir duruş olması ve anarşistlerin politikaya uzak durmak gerektiği gibi bir düşünceye sahip olmalarından hareketle günlük politikanın konularına uzak durduklarını düşünmekteyim (bu görüşü yanlışlayacak temel anarşist eylemlilikler anti-militarizmle yürüyen vicdani ret ve savaş karşıtlığıdır). Ola ki bu düşüncem yanlıştır. O halde durum daha da vahimdir.
Başörtüsü mevzu ülke tarihinde yaşanmış benzer vakaları görmeden bundan bağısız olarak ele alınası bir fenomen değil. Onun devlet politikalarıyla devamlılığı mevcut. Onun evveliyatı cumhuriyetin kuruluş projesiyle, topluma şekil verilmesi çalışmalarıyla, Avrupalı insan yetiştirmeyle – aslında occıdentalizm gibi görünmesine rağmen bir tür orientalizm olarak adlandırmak daha doğrudur – alakalıdır. Başörtüsü bugünün sorunu olarak sadece artık Türkiyeyi değil Tüm Avrupayı ve hatta dünyayı ilgilendiren bir sorundur.
Türkiye için bunun evveliyatı cumhuriyetin ilk yıllarına kadar gider. Ve hatta daha önceki dönemlere de götürülebilir. Fakat devlet politikalarının en belirgin olarak kendisini ifade ettiği dönem 1925 Şapka devrimidir.
1925 Şapka Devriminin (aslında Tüm bir modernleşme projesinin kendisinin de) Anarşist bir gözle değerlendirilmesi gereklidir. Özellikle bireyin ve kültürün tepkileri ve otoriter hallerin aldığı şeklin değerlendirilmesi ve devletin hali pür melalini anlamak için kim bilir bizlere ne gibi ufuk açıcı olanaklar sağlayacaktır. Şapka devrimi (kılık-kıyafet devrimi demek daha uygun belkide), geleneksel kıyafetlerin ilkel görünümlerden kurtulmak ve Batılıya benzemek adına Devlet zoruyla yasaklanması, devlet zoruyla yeni bir medeni insan yaratılmasıydı. Vatandaş yaratma çabasıydı: Modernizmin ve liberalizmin tüm eski toplumsal hallerinden sıyrılmış bir çeşit kimliksizleşmiş, soyut vatandaşını… Bu çaba dilden giyime, eğitimden düşünceye insanların o güne kadar gelenekle yada kuşaktan kuşağa öyle ya da böyle akış halinden gelen hallerini terk etmelerini önermek, olmaz ise zorla da olsa değiştirmeyi gerektiriyordu. Bunun içindir ki bu projelerin ifadeleri olan “devrim”lere karşı her küçük hareket şiddetle karşılaşmış ve bu tepkiler kimi zaman katliamlara varan müdahalelerle bastırılmıştı.
Özellikle kılık kıyafet devrimi adi verilen devrimler insanların düşünsel ve vücut bütünlükleri arasında oluşmuş olan duruşlarını bozan bir garip hal olarak değerlendirilebilir.
İnsanların hal ve duruşlarını batılı kılmak ve batılıya benzetmek için Devlet önce yasalar çıkarmış ardından bu yasaları uygulamak için her türlü baskıyı kullanmıştır. Pervazsızlığı ayyuka çıkmıştır: Takrir-i Sükun kanunu ile idamlarla ve işkencelerle yürütülen devlet baskısı toplumu dönüştürmek için başvurulan en etkili araçlardır zamanında.
“Şapka aleyhinde olanlar veya her ne gerekçeyle olursa olsun şapka giymeyenler mahkemeye sevk edilir. Birçok kimse sürgün veya on-onbeş yıla varan hapis cezalarına çarptırılır. Rize’de 8, Maraş’ta 7, Erzurum’da 4 kişi idam edilir. Bir başka kaynakta da, Rize’de 8, Sivas’ta 3, İskilip’te 2, Menemen’de 28, toplam 78 kişinin idam edildiği geçmektedir”[1]
Dönem 1925’ler. 78 kişi sırf bu devrimler için idam edilmiş. 12 Eylül’de idam edilen insan sayısı 50. zamanın terörünü bugün anlatacak diller belkide yok. Her şey unutturuldu. Nasıl 12 Eylül darbesi unutturuluyor/unutuluyorsa. Üstelik bu idamların asıl gerekçelerinden biri bu kılık-kıyafettir. Zamanında idam edilenlerin sayısı 1.500 dolaylarındandır. Fakat bu rakamın yanlış olduğunu ve rakamın 20 katı insanın idam edildiği iddia eden tezlerde var. Belkide bu rakamların doğrulukları hiç bir zaman ispatlanamıyacak. İspatlanamıyacak olmasının nedeni ise belge adına ortadan hiç bir şeyin bırakılmamış olması elbette.
M. K. Atatürk ise istiklal mahkemelerini ve Takrir-i sükun yasasının görevlerini ve hatta meclisteki görüşmelerde şapka yasasına karşı konuşma yapan millettvekilinin durumun şöyle anlatır:
“Bunu, Takrir-i Sükun Yasasının yürürlükte bulunduğu sırada yaptık. Bu yasa yürürlükte olmasaydı yine yapacaktık. Ama buna, yasanın yürürlükte oluşu da kolaylık sağladı denirse, bu çok doğrudur. Gerçekten, Takrir-i Sükun Yasasının yürürlükte bulunuşu, kimi gericilerin kamuoyunu geniş ölçüde ağulamasına (zehirlemesine) olanak bırakmamıştır… Bursa milletvekili Nurettin Paşa, yalnızca şapka giyilmesinin, “temel haklara, ulusal egemenliğe ve kişisel dokunulmazlığa aykırı işlem” olduğunu ileri sürmüş ve bunun, “halka uygulanmamasını sağlamaya” çalışmıştır. Ama Nurettin Paşa’nın ulus kürsüsünden alevlendirebildiği bağnazlık ve gericilik duyguları, en sonu birkaç yerde ve birkaç gericinin, İstiklal Mahkemelerinde hesap vermeleriyle söndü.”[2]
Görünen odurki bugün ile 80 yıl öncesi arasında zihniyet olarak bir farklılık yoktur. “Temel haklar ve kişisel dokunulmazlığa aykırı” olan şeylerin “halka uygulanması”nın yöntemleri de anlaşıldığı kadarıyla istiklal mahkemeleri –istiklal mahkemelerinin nasıl işlediği zaten başka bir konudur. İlgilisi intenette bir arama yapıp durumu görebilir – ve başka yöntemler.
Şapka Kanununun çıkmasıyla birlikte Erzurum, Rize, Sivas, Maraş, Giresun, Kırşehir, Kayseri, Tokat, Amasya, Samsun, Trabzon ve Gümüşhane gibi illerde protesto olayları yaşanır. İstiklal Mahkemeleri, TBMM’nin çıkardığı laiklikle ilgili iki yasaya karşı yükselen tepkileri kovuşturmaya başlar. Bunlar, şapka giyilmesi ve tekke ve zaviyelerin kapatılması kanunlarıdır. Yasaya göre, şapkadan başka bir başlık giymekte direnmenin cezası üç aya kadar hafif hapis iken, kanunu protesto hareketleri, sistemin meşruluğuna karşı yönelen idamlık suçlar sayılır. Şapka, İstiklal Mahkemelerinin en önemli konusu haline gelmiş olur.
Bu merhalede İstiklal Mahkemeleri ve İskilipli Atıf Hocayı anmamak yanlış olur. . İskilipli Atif hocanın davası ve idamı bu medenileşme projesinin nasıl bir proje olduğunu aşikar bir şekilde gözümüzün önüne serer. Atıf hoca 1924 yılında Frenk mukallitliği ve Şapka kitabını yayınlar. Yani Şapkaya dair kanunun kabulünden bir buçuk sene evvel. Tabii, onu da Maarif vekaletine gönderir, izin hatta takdir alır. 25 Kasım 1925’te Şapka hakkında kanun çıkarılmış, fakat bu kitapta yazdıklarından dolayı 7 Aralık 1925 te tutuklanmış ve 4 Şubat 1926 da İskilipli Atıf Hoca idam edilmiştir.
Bu ülke halen konuştukları ve yazdıkları için cezai kovuşturmalara uğrayan insanların ülkesi. Geçmişinde – çok ta eski sayılmaz – yazdıkları ve hatta devletin görüşlerini paylaşmadıkları için idam edilenlerin ülkesi. Ve bugün bu ülke devletin istediği gibi giyinmeyenlerin devlet tarafından düşman gözüye göründükleri ve haklarında kovuşturmaların yürütüldüğü ülke. Ve biz bu toprakların üzerinde yaşayan ve kendisini çeşitli kimliklerle tanımlayan insanlar olarak bunlara sessiz kalarak ve görmezlikten gelerek zalimin yanında yer almayı tercih etmek durumunda kalmış insanlarız.
Başörtüsü ile şapka devrimi sırasında yaşananlar arasında devlet politikası açısında o gün ile bugün arasındaki fark ancak münferit bir farktır. Sadece bugün başörtüsünden dolayı idam edilen yok. Matah olan Asrileşme (çağdaşlaşma), bugün de matah bir şey olarak medyasıyla ve eğitim sistemiyle insanlara giydirilmeye çalışılmaktadır. O zaman sadece erkeklerin kıyafetlerine dair bir müdahaleyi zorla yapma cesaretine sahip devlet, kadın giyimine dair böyle bir müdahaleyi yapacak cesarete sahip değildi. Bunu sadece özendirerek yapma yoluna gitti. (Ankara da balolar ve dans partileri vs.). fakat bugün geleneksel örtüden daha farklı özelliğe, şekle sahip olan Türban, başörtüsü vs. Siyasal simge mazereti adı altında baskıya ve karalanmaya gerekçe olmaktadır. Oysa ki türban üzerine yapılan en yetkin çalışmalardan biri türban giyen kadınların evden sokağa çıkan kadının, sosyal yaşamda yer alma mücadelesinin bir parçası olduğunu söylemekte. Bu insanlar süreç içerisinde “kamusal yaşama katıldıkça İslami yasakları delmekte, “mahrem” alandaki kadın erkek ilişkilerini alt üst etmektedir”ler.[3] Modernleşme sürecine kimi Anarşistlerin nasıl yaklaştıklarını ya da yaklaşabileceklerini tahmin etmek zor olmasa da, özellikle türban probleminin kadının mahrem alandan kamu alanına açılmasına bir neden olarak gösteren tezin ışığında Türkiye’nin modernleşme sürecinde kadının yerine dair Türkiyeli Anarko-feminist ve modernleşme karşıtı insanların yaklaşımlarını bilmek hayli ilginç olurdu.
Globalleşen Problem: Başörtüsü
Bugün başörtüsü sadece Türkiye’nin bir problemi değil artık. Bu problem özellikle Avrupalı ülkelerin problemi olarak da gündeme oturmuş durumda. Avrupa’daki yabacı düşmanlığının –gerek hükümetler gerekse Avrupalı insanların nezdinde – göstergesi haline gelmiştir. Yakın zamanlarda bu konuda Avrupa’da, Avrupa’nın hemen hemen diğer ülkelerinden daha liberal ve çok kültürlü bir toplum olmaktan övündüklerini söyleyen İngiltere’de de günlük basının sütunlarını işgal eder bir hal aldı. Eski dışişleri bakanının yüzü kapalı seçmenlerini görüşmeye kabul etmeyeceğini söylemesi ve bunu meşru kılmak için yapmış olduğu açıklamaların ardından, ülkenin değişik yerlerinde Müslümanlara karşı saldırılar bir artış kaydetmiştir. Ardından Avrupa’nın başka ülkelerinde Türban tartışması başka bir hal almıştır. Başörtüsü Amerikan ve Avrupalı emperyalistlerin hegomanya mücadelesinde Avrupalı “değerler ve yaşam tarzları” dedikleri şeyin karşısına koydukları bir simge olarak durmakta. Ve kimi Avrupalı devletlerin ırkçı partileri burka ya da niqab giyilmesini sokakta yasaklamak için yasalar hazırlamaktalar. Kamu alanındaki güvenliği engellediği için! yasakları ve oluşturdukları söylemlerini meşru kılmak için halkın güvenliği söylemine sığınmaktalar. Bugün batıda yüzyılların kazanımıyla elde edilmiş liberal değerler tehdit altında sırf bu güvenlik söyleminin kitlelerden bulduğu anlam yüzünden. Toplum önce terörize edilmekte ve sonrada çeşitli yasalarla kapana sıkıştırılmaktadır. Her durumda ve her harekette özellikle islamofobiyi körükleyecek her şeyi yapmaktalar. Sorun global bir hal almış durumda. Benim nazarımda sorun Avrupalı barbarlarla Avrupalı olmayan kültürel duruşların çatışması olarak durmaktadır. Sorun başörtüsü nikab ya da burka giyen insanların kendi bireylikleriyle (ki bu bireylikleri toplu tepkiler olarak gün yüzüne çıkmaya gebedir. En azından ben umuyorum bunu) devletlerin mücadelesi halini almış durumda. Bu devletler ve onların sağcı ve muhafazakar medyası bu yasalar ve oluşturulan dil ile insan tekine karşı saldırıda bulunmaktalar. Hollanda’da hazırlanan yeni yasada sokakta burka giyerek dolaşmak artık yasaklanacaktır. Tunus’ta bu zaten yasaktı ve kimsenin umurunda değildi şimdiye kadar. Gerçekten de halen kimsenin umurunda değil. Orada diktatörlüğün batıcı olması, batılılar için üzerinde problem olarak durulacak bir mevzu olarak görülmemesine gerekçe olmaktadır. İtalya’daki faşist kuzey ittifakı ve milletvekilleri de aynı şeyleri söylemekteler. Yakın zamanların ve hatta bugünümüzün asıl mevzusunu başörtüsü, niqab, burka yani örtünme oluşturacak.
Yükselen yeni ırkçılığın ana eksenini oluşturan yabancı düşmanlığı hedef olarak İslam coğrafyasında gelen göçmenlerden hareketle de İslamı hedef almakta ve Batı kamuoyunda ve daha ötesinde bir çok islam coğrafyasının içinde bulunduğu ülkede dahi yerli Oryantalistlerce de İslamın neden geri bıraktığı gibi saçma ve bir o kadar da Emperyalizmin ve sömürgeciliğin ve sömürünün tarihini gizleyen tartışmanın yaşanmasına sebep vermektedir. Yabancı düşmanlığı lokal alandan bölge, ülke ve hatta kıta düzeylerinde kendini gösterebilirken, bizim İslam bağlamında ele alırken dikkat edeceğimiz şey bunun yabacı düşmanlığıyla beraber daha karışık bir dinler arası düşmanlığa ve hatta batı ile İslam coğrafyası arasındaki bir düşmanlığa dönüşmesidir. Tabi buna İsrail ve Filistin arasındaki bitmek bilmez savaş ve “İsrail demokrasisi”nin kimi çevrelerce bulduğu manadan hareketle İslama yapılan saldırıları eklemek gereksiz?
Bu minvalde Anarşistler Islamofobinin yanında mı yer alacaklar, yoksa buna karşı bir duruşmu ortaya koyacaklar? Sorusunun yanıtlanması gerekmektedir.
Not: Bu yazının 6-7 yıl öncesine dayanan bir tarihi mevcuttur. Okuyanların bunu göz önünde bulundurmaları gerekmekte olmasına rağmen, bugün dahi bu yazı kendi içerisinde ve bugünün atmosferinde anlamını koruyor ve zannederim uzun bir süre de koruyacaktır.
Alişan Şahin
alis@itaatsiz.org
***
* Düşünen Siyaset, sayı 19, Auguste Comte’un Mustafa Reşit Paşa’ya Mektubu ve Tercümesi, s.287
[1] Büyük Larouse Sözlük ve Ansiklopedisi,Milliyet Gazetesi, 21. Cilt, İstanbul
[2] Mehmed Zeki DİREK, İslam ve Atatürk Devrimleri, s.138-139
[3] Nilüfer Göle, Modern Mahrem, Medeniyet ve Örtünme, Metis yay. Nisan 2001 s. 181-182
Views: 77
Savaşlar, açlık, adaletsizlikler, doğada inanılmaz boyutlara ulaşmış yıkımlar… Bizleri derinden üzen, olmamasını dilediğimiz ve kendimizce bir şeyler yapmaya çalıştığımız tüm bu olumsuzlukların günümüzdeki yegane sorumlusunun küresel kapitalist tüketim sistemi olduğu ve her birimizin bu sistemi sürdürülebilir kılmak adına nefes alıp verir durumda olduğumuzun farkındalığıyla gerçekleştirilecek eylemler, bu gidişatı olumluya, uyuma ve barışa doğru evirebilmemizdeki tek bir yol olarak karşımızdadır.
Views: 37
Kimsenin gerçek manada düşünmeye ihtiyaç duymadığı anlaşılıyor. Kamplar, önderler, öcüler, kahramanlar var. Ellerinde de mihenk taşları güdük ideolojiler, siyasal argümanlar, dayanaklar. Bir konuya bakacakları zaman bu ideoloji gözlüklerini takıyorlar, her şey billurlaşıyor. Ergenekon’sa konu, tak gözlüğü ya gericilerin memleketi ele geçirme operasyonunu görürsün ya da şeffaflaşmayı ve bağırsakların temizlenmesini; PKK ise ya vatan bölünüyordur ve hainler vardır ya da ezilen halkın soylu direnişi…
Views: 59
Gentrification [Mutenalaştırma, soylulaştırma, kentsel süzülme]: Türkçe’de kentsel süzülme ya da seçkinleştirme ve kimi yerlerde soylulaştırma, mutenalaşırma olarak karşılık bulan bir kavram gentrification.
Kavram yüksek gelirli ve profesyonel insanların şehrin merkezindeki tarihi ve değerli alanlara yerleşmek için yatırım yapmasını ve o alanda yoksul ve az gelirli insanların doğal olarak şehrin başka yerlerine sürülmesini ya da gelirleriyle orantılı olarak şehrin periferisinde oluşan daha ucuz alanlarda yaşamalarına (ya da aslında yaşamamalarına) imkân tanıyan ve bir bakıma şehrin “temizlenmesini” ifade eden bir kavram.
Şehrin merkezinin ya da tarihi alanlarının şehrin yoksullarından ve az gelirlilerinden ayıklanmasının yöntemlerinden biri o alanda ev ve kira fiyatlarının artması/arttırılması, alışveriş mekanlarındaki fiyatların şehrin diğer yerlerindeki fiyatlardan oldukça yüksek olması ve bölgenin az gelirli insanların yaşayacağı gelir seviyesinden daha yükseklerde fiyatlara sahip olmasıdır.
Dediğimiz gibi ev fiyatları ve kiraları ise olduğunun oldukça üstünde bir fiyatta olmak durumundadır.
Mutenalaştırılan Alanlar
Bu durum elbette var olan toplumsal ortam ve kültürün dağılmasına da neden olur. İstanbul’da buna uygun, kentsel süzülme de denebilecek çalışmalar tarih sırasına göre:
1980’de: Boğaziçi (Arnavutköy, Ortaköy, Kuzguncuk)
1990’da: Beyoğlu (Cihangir, Galata, Asmalı Mescit)
2000’de: Haliç (Fener, Balat)
2000- : Süleymaniye, Tarlabaşı, Tophane, Sulukule, Beyoğlu, Taksim ve İstanbul’un bir çok semt ve bölgesini de kapsamaktadır.
Tepkiler
Şehrin yoksullarının bu uygulamalara karşı tepkileri de kimi zamanlar açığa çıkmıştır.
1730 ailenin Küçükçekmece’ye bağlı Ayazma’dan Bezirgânbahçe’deki TOKİ konutlarına yollandığını ve gitmek istemeyen 18 ailenin ikinci dalga istimlakle oradan çıkarıldıklarını ve bu ailelerin yıllarca bu karara direndiklerini biliyoruz.
Diğer örnek ise Sulukule. Sulukule’de yaşayan yüzlerce aile orada yaşamaları için Taşoluk’a götürüldü. Sulukule ile Taşoluk arasında oldukça büyük farklılıklar var. Taşoluk’a götürülenlerden biri duygularını şu kelimelerle ifade etmiş: “Kendimi tenekenin içinde yaşıyor hissediyorum.” Bu örnekleri insanlar arasında doğal olarak oluşmuş olan doku ve ilişkinin parçalanması ve dağılmasına neden olduğu için vermekteyim. Bu projenin ve büyük çapta olan bu projelerin uygulama açısından cumhuriyetin ilk yıllarında yapılan millet yaratma için nüfus mübadeleleri ve iskan politikalarından bir farkı yoktur.
Mutenalaştırma projelerinin uygulanmasına karşı tepkiler doğallığıyla oluşmaktadır: burada gösterebileceğimiz örnek olaylardan biri hatırlanacağı gibi, Tophane’de açılan bir sanat galerisine mahalle esnafının ve insanının gösterdiği tepkidir. Medya olayı alkolden kaynaklı ve önemsiz bir olay olarak verse dahi meselenin bir kültür çatışması olarak vuku bulduğu ve mutenalaştırmayla alakalı olduğu sarihtir.
Ha keza Emek Sineması’nın yıkılıp yerine yeni bir bina yapılması ve ondan çok önceleri Cezayir Sokağı’nın Fransız usulü “batılı” bir şekilde dizayn edilmesi ve Cezayir Sokağı’na Fransız Sokağı ismi verilmesi ve çevrede bulunan alt kültürden gelen köy kökenli ve gecekonduda yaşama kültürüne aşina insanların gelecekleri mekanların azaltılmaya başlanması anlamına gelmektedir ve bu projelerin bir ürünüdür.
Tarihi
Aslına bakılırsa bu projenin uygulanmaya başlaması oldukça uzun bir süredir devam etmektedir. İstanbul Belediye Başkanlığının Bedrettin Dalan’ca yürütüldüğü yıllarda Refik Saydam Caddesi’nden Tarlabaşı Bulvarı’na kadar olan binaların yıkılması ve orada bulunan tüm metruk ve tarihi binaların yıkılması süreci bu projenin yolunu açmıştı ve bu süreç aynı şekilde bugün daha da projelendirilmiş olarak devam ediyor.
Zamanında bölgeyi pavyonlardan ve yeraltı dünyasının faaliyet gösterdiği alanlardan kurtaran ve oraya yığılmaya fazlaca tepki göstermeyen insanların çoğu şu anda bu bölgede bar ve çeşitli işletmelerin sahibi konumunda. Bölgenin mutenalaştırılması ve soylulaştırılması süreci aslında orta sınıf özlemine sahip, orta sınıflaşma çabası içinde olan insanlar vasıtasıyla başlamıştır dersek yanlış yapmış olmayız.
İstanbul 2023 vizyonu olarak formüle edilmiş ve kentin politik gündemine 1999’a giren proje olan Büyük Kentsel Dönüşüm Projeleri Post-endüstriyel Global kentin rekabete dayalı stratejilerini kucaklamaya hazırlanıyordu. Buna göre ulaşım ve teknoloji alt yapılarını tamamlaması gerekiyor ve emek ve tüketimi bölümlemek için uluslararası rekabette Avrupa’ya açılan ve şehrin konumlanışında ticaret fuarları, ileri teknoloji merkezleri, spor, turizm, toplantı ve uluslararası prestije sahip yapıları olan bir şehir arzu edilmekteydi.
1999’daki bu program depremden dolayı akamete uğramıştı ve AKP iktidara geldiği andan itibaren Belediyeye yol gösteren bir acenda işlevini gördü. Bugün de bu programın yeniden gözden geçirilerek uygulanmasına devam edilmektedir.
Bugün Beyoğlu esnafı ismiyle Gezi Parkı’nda AVM yapılmasına karşı direnen esnafın büyük bir kısmının bu mutenalaştırılmadan payı yoktur diyemeyiz. Oranın cazip bir yer haline gelmesine ve konut kira ve fiyatlarının artmasına vesile teşkil eden temel etmen orada bulunan “batakhane”lerin kovulması ve ora esnafının buna destek olmasıdır.[1]
Farklı Mutenalaştırma Halleri
Mutenalaştırmanın ya da soylulaştırmanın iki boyutu söz konusu. İlki yerleşim yerlerinin mutenalatırılması, ikincisi de mahallin ticari olarak mutenalaştırılması. Bunlar genellikle el ele gider. Mesala Cihangir’in yerleşim yeri olarak mutenalaştırılması ile Galata ve Asmalımescit’in ticari olarak mutenalaştrılması eşsüremli olmuştur.
Bunla beraber mutenalaştırmanın resmi devlet politikası olarak uygulanması başka bir süreçtir ki özellikle İstanbul için 1999’da proje halinde olan bu çalışma İstanbul için AKP belediyesi sayesinde tekrar güncellenerek belediyenin takip ettiği acenda olmuştur.
Aynı süreçler içerisinde Tarlabaşı’nın konumu oldukça farklı olmuştur. Tarlabaşı diğer yerlerden farklı olarak 1990’larda zorla göç ettirilen aileler için düşük kiralar ve boş binaların olduğu mahal olarak çekim merkezi olmuştur.
Tarlabaşı mesela Cihangir’in mutenalaştırlması sonucu mekanlarından edilmiş kimi gruplar, homoseksüller, transeksüllere 1990’larda mekan olmuştur. Fakat Beyoğlu’na yakın bu mekan 2000’lerde Belediye ve hükümetin çalışmalarıyla resmi bir mutenalaştırmaya tabi tutulmaya başlandı. Mutenalaştırmada iktidarlar Büyük İstanbul Depremini mazeret göstererek binaların depreme karşı dayanıklı kılınmasını neden olarak kullanmakta ve Beyoğlu’nu Güzelleştirme Projesi ve Tarlabaşı Yenileme Projesi gibi projelerle Beyoğlu’nun kültür, turizm ve eğlence merkezi olarak önemine vurgu yaparak mutenalaştırma çabasına hız vermektedir.
Ulaşım sistemlerinden (metro, finüküler, Taksimin yenilenmesi), yolların yeniden onarılması ve trafiğin düzenlenmesi ve yakın mekanlarda (Kurtuluş, Şişli, Cihangir, Kasımpaşa’nın yollarının yenilenmesi) 100 yıl öncesine benzer bir şehir yoları havası yaratmak için yol yenileme çalışmaları bölgenin artık Devlet eliyle mutenalaştırılmaya tabi tutulduğuna başka bir örnektir.
Bu çalışmalar büyük şirketler ve emlak yatırımcılarının iştahını kabartacak bir kar alanının varlığına işaret etmekte ve bu alanlara yatırımlarını arttırmakta; eski, metruk ne kadar bina var ise bu şirketler tarafından satın alınmakta ve restorasyon çalışması adı altında büyük alışveriş merkezleri kurmaktadırlar. Bu alışveriş merkezleri elbette tüketicisini de fiyatlarıyla orantılı olarak bulmaktadır. Ev fiyatları yükselmekte değerini her yıl birkaç kat katlamaktadır.
Son olarak
Mutenalaştırılma ya da gentrification ile kentsel dönüşümün aynı şeyler olmadığını fakat birbirini hem tamamlayan hem de kimi yerlerde aynı şeylere tekabül eden şeyler olduğunu vurgulamaktan da yarar var. Kentsel dönüşüm ilk evvela bir planlama meselesi ve özellikle hükümet ya da devletin projesi olarak ele alınan bir şeydir. Bu projenin içerisinde elbette aşağı tabakanın gelmesine engel olmak istedikleri mekanlar vardır. Bu alanlar turizm ve kültür satışının yapıldığı ve alt tabakadan insanların ancak işçi ve hizmetli olarak gidebilecekleri ve fakat yaşam alanı olarak kullanamayacakları alanlardır. Bugün Talimhane bölgesi tam da böyle bir alandır. Aynı şekilde Osmanbey bölgesi daha bir alt tabakaya hitap edebilirken hemen aşağısındaki Nişantaşı orada yaşayan seçkin-hali vakti yerinde zümre dolayısıyla sadece pahalı etiketleriyle şık uluslar arası markaların mağazalarının bulunduğu mekan olarak seyirlik alan olarak alt tabakaya bir şey ifade edebilmektedir.
Sözü daha da uzatmadan sonuca bağlarsak: tüm bu kentsel dönüşüm ve mutenalaştırma projelerinin sonuç olarak vardığı nokta; şehrin artıklardan, süprüntülerden ve göze hoş gelmeyen kişi, kültür, “davranışı bozuk” yapılardan yani ayrık otundan temizlenmesi ve şehrin köklü geçmişiyle daha uyumlu olan yapılar ve görünümlerinin ortaya çıkarılması[2] ve bu şehre uygun ticari mekan ve buna uygun tüketicilerinin yaratılmasıdır. Bu ayrık otlarının ayıklanıp güzellikler içerisinde, mükemmel bir şekilde dizayn edilmiş bahçeler yaratma fikrinin uygulamasının tarihteki örnekleri pek hoş değildir: Nazizm ve muadili reel sosyalizm.
Alişan Şahin
———————————————-
[1] Bu sürecin bilinçli bir politika haline gelmesinde a) İstanbul’un nüfusunun 1980’den sonra kendini defalarca katlamasının ve b) 1980’lerin dünya konjonktüründe Türkiye’nin dünya pazarına eklemlenmesi için uygulanan politikaların (1980 Cuntası bu minvalde düşünmek gerekir) etkili olduğunu da vurgulamak gerekir
[2] Bu arada belirtmekte yarar var. Çoğunlukla eski yapıların ortaya çıkarılması cümlesinden kesinlikle mevcut eserlerin gerçekten açığa çıkarılması ve temizlenmesini anlamayın. Sadece görüntülerinin elde edilmesine çalışılmakta ama eserlerin kendilerine gösterilecek hassasiyet gösterilememektedir.
Views: 329
“Kanser riskinin sıfır olan, düşük dozlu radyasyon veya radyasyon tehlikesine karşı güvenli bir seviyesi yoktur”
Dr. Karl Morgan, Sağlık Fiziğinin Yaratıcısı
Radyasyon Nedir
Radyasyon dalgalarla hareket eden bir enerjidir. Buna gözle görünen ışıklar, ultraviyole ışıklar, radyo dalgalarının değişik formları ve parçacıklar dahildir. Değişik tip radyasyonun değişik özellikleri vardır.
İyonize edilmemiş radyasyon molekülleri sarsabilir ve hareket ettirebilirken, iyonize edilmiş radyasyon moleküllerin bütünlüğünü bozar ve öngörülemez kimyasal reaksiyonlara neden olur.iyonize edilmiş radyasyon bu reaksiyona eberji dalgalarıyla beraber parçacıkları da dahil eder. İnsanoğlu iyonize edilmiş radyasyonu göremez, hissedemez, tadamaz, koklayamaz ve duyamaz. Kaçınılmaz olarak maruz kalınan iyonize edilmiş radyasyon kozmik ışınlardan ve doğala maddelerden gelir. İnsanın radyasyona maruz kalması vücutta değişime ve kansere neden olur. Doğal olan radyasyona ek radyasyon, önlenebilir hastalıklar dikkate aldındığında, sonuçları bakımından düşündürücü olmuştur.
İyonize Edilmiş Radyasyon Nereden Gelir
İyonize edilmiş radyasyon, sabit bir duruma ulaşmak için hareketli bir atomun çekirdeği tarafından üretilen enerji ve maddedir. Bu enerji altatomik formdaki parçacıkları (Alfa ve Beta) ve dalgaları (Gama ve X ışınları)nı bırakır. Bir çok element ve atomları radyoaktşf değildir. Uranyum, Radyum ve Toryum doğada radyoaktif element olarak bulunurlar.
İnsanoğlu doğada daha önceleri bilinmeyen bazı radyoaktif elementleri (radyoaktif çekirdek) nükleer reaktör ve nükleer bomba üretmek ve denemek yoluyla doğaya salmıştır ve dalmaya devam ediyor. Uranyum ve Toryum gibi doğada radyoaktif olarak bulunan elementler madencilik ve endüstriyel olarak işlenmeleri vasıtasıyla doğal yaşamın içerisine bırakılmıştır. Bu maddeler, birkaç örnek hariç, kuvartz ve kil tabakalarının altında – insanlar biyosferi kirletmeden ve tonlarca çıkarılmadan önce – jeolojik olarak izole edilmişlerdi.
Atom enerjisi, bomba yapımı ve yeniden üretimi gibi çok zayıf bir şekilde tasarlanmış ve uygulanan yeni teknolojilerin biz ve bizden sonrakiler için radyoaktif artıkların izole edilmesini sağlayan sağlam metodları yoktur.
A’dan X’e
Alfa parçacıkları yüksek enerjili ve geniş altatomik yapılardır. Çok uzağa gidemezler ve bir kağıt parçası ya da insan derisi onları durdurabilir. Buna rağmen Alfa parçacıkları sert çarpar, hücreleri parçalayarak büyük bir hasara neden olabilir. Solunum ya da ağız yoluyla ya da başka bir yolla (vücuttaki herhangi bir kesik) bir kere vücuda alındığında, organların ve kanın hücrelerini parçalayacak güç ve enerjisini salıvererek dokularda büyük oranda tahribata neden olur. Sadece bir tek Alfa parçacığının bir izi bir hücreye fazla dozda radyasyon gönderir. Plütonyum Alfa yayıcı bir elementtir. Diğer Alfa yayıcısı elementler Radon gazı, Uranyum ve Amerikiyumdur.
Beta parçacıkları ise elektronlardır. Alfa parçacıklarının bir kesimidir, daha uzağa gidebilir ve daha tesirlidirler. Beta parçacıkları enerji seviyelerine bağlı olarak vücudun içinde ve deride risk yaratırlar. Dıi hasar, Beta’nın derinin altındaki en hassas yüzeye doğru temas etmesi sonucunu gösterir. Solunum ya da ağız yoluyla alınan Beta parçacıklar yayan radyoizotopları çok risklidir.
Yarım inçlik plexiglas ya da su kalkanı genel olarak bir Beta parçacığını durdurabilir. Strontium-90 ve tritium Beta parçacıkları salıveren radyoizotoplardır. Nükleer reaktörlerin normal çalışması esnasında düzenli olarak bırakılır. Vücudumuz yanlışlık yaparak sıklıkla Strontium-90’ı kalsiyuma benzeterek kemşklerimizde toplar ve yeni hücreler yaratır. Bir defa oraya ulaştığında kemik ve kan kanseri (lösemi) riskini yükseltir.herkesin vücudunda nükleer bomba denemelerinin sonucu olarak Strontium-90 vardır. Tritium, normal hidrojenin birleştirdiği radyoaktif hidrojendir. Hidrojen doğada bulunan en verimli elementlerden biridir. Bileşeni su’dur ve genetik yapımızın (DNA) yastığıdır. Tritium su ile birleşebilir, çok yakın mesafede DNA’mıza yayılır.
Gama ışınları çok çabuk tesir eden radyasyon tipidir ve yolu üzerinde çok kalın bir engel varsa durdurulabilir. Sezyum-137 çoğunlukla nükleer reaktörlerde yayılan bir gama ışını yayar. Potasyumu taklit ederek kaslarda birikir. Lodin-131 ve Lodin-129’da gama ışını yayıcısıdır. Bomba denemeleri ve Atom reaktörleri yoluyla doğaya salınır. Radyoaktif izotoplar tiroid’de toplanır, beta ve gama izotoplarını etrafındaki dokuya yayar.
X-ışınları gama ıiınlarına benzer fakat genellikle (bir radyasyon izotopundan ziyade) bir makina tarafından elektrikle üretilir. Genellikle tıbbi diyagnoz sürecinde ortaya çıkar. X-ışınlarından da korunmak gerekir. Tıbbi araçlar tarafından öretildiklerinden nükleer artık bırakmazlar.
Yarı-ömür ve Bozulma Zincirleri
Farklı radyoizotopların farklı yarı-ömürleri vardır. Yarı-ömür bir sonraki aşama olan sabit hale gelmeye doğru bir radyoaktif elementin bozulmasını yarıya indiren zamana denir.
Bazı radyoizotopları bir tek adımda bozulup sabit bir elemente dönüşür. Bazı elementlerin –uranyum gibi- sabit hale gelmeleri uzun ve karmaşık bir süreç olabilir. Uranyum-238’in yarı-ömrü 4.5 milyar yıldır. Aşağı yukarı dünyanın ömrü kadar. Anlatıldığı gibi sonuca yani sabit bir forma ulaşmasından önce 17 bozulma aşaması vardır. Yarı-ömür saniyelerin bölümlerinden (Polenyum-214, .00016 saniye), günlere (Lodine-131, 8.04 gün), milyar yıllara (Uranyum-238, 4.5 milyar yıl) kadar ölçülebilir. Bir radyoizotopu Orijinal radyoizotopundan biyolojik olarak daha aktif ve daha uzun yarı-ömrü olan bir diğer elementi bozabilir. Mesela xenon-135 (9 saat yarı-ömürlü) 3 milyon yarı-ömrü olan sezyum-135’i bozabilir. Sezyum potasyumu taklit edip, kaslarda toplanır. Xenon-135 nükleer reaktörlerde düzenli olarak salınır. Tehlike yaşının yarı-ömğr’ün 10-20 katı olduğu anlatılır. Bu, radyoaktif elementlerin verilen miktarda bozulmasının ve keşfedilemem durumunun ne kadar uzun zaman alacağını göstermektedir.
Bazı radyoaktif atomlar bir çeşit radyasyondan daha fazlasını bırakır. İnsanoşlunun Pesblend denşlen bir maden cevherinden elde edip konsantre ettiği Radyum alfa ve gama bırakır. Fransa da araştırmacı fizikci Curie’ler radyum’u keşfettiler. Öldürücü etkisi olduğu bilinmiyor ya da inanılmıyordu. Bu element halivakti yerinde insanlarca gğnlğk yaşamdan kullanılmakta idi. Su ve ağız yoluyla, saatlerin yüzeylerinin boyanmasından dolayı saatlerin cepten taşınması gibi yollarla radyum’un etkilerine maruz kaldı insanlar ve kuvvetten düşüren hastalıklara ve kötü çlümlere neden oldu. Marie Curie aplastik lösemiden (kan kanseri) öldü. Muhtemelen radyum’un özünü çıkarma çalışmaları sırasında radyumdaki radyoaktif izotopların etkisine maruz kaldı. Defteri bugün bile tehlikeli derecede radyoaktiftir.
Biyoyoğunlaşma
İnsanın artan miktarda radyoaktif materyal kullanması ile birlikte daha fazla radyoizotopu devamlı surette çevreye salınmakta. Bir kere biyosfere salındı mı içme suyuna, ot’a, et’e, sebzelere yayılmakta. Hayvanların besin zincirinden daha fazla yararlanması, radyoizotopların konsantrasyonunun daha fazla olması demektir. Radyoizotopların biyoyoğunlaşması süreci, besin zincirinin en üstünde beslenen insanlar olarak, çok tahrip edici sonuçlara neden olabilir ve oluyor da.
“Manyak Adam Kütüphanede…”
İyonize edilmiş radyasyon doğal, kimyasal ya da biyolojik fonksiyonlardan daha fazla enerji ile canlı dokularımızda dolaşmakta. Bu ekstra enerji genetik maddi yapımızı, bizi insan yapan dokumuzu acımasızca parçalıyor.yaşlı ya da bağışıklık sistemi zayıf olan insanlar iyonize edilmiş radyasyonun etkilerine daha açıktır. Çocuklar ve henüz doğmamış olanlar özellikle büyürken çabuk ve çok öreyen hücre bölünmelerinden dolayı radyasyona karşı daha savunmasızdırlar.
Kanser özellikle kan kanseri (lösemi), lenf kanseri, Akciğer kanseri, sert tümörler iyonize edilmiş radyasyonla bağlantılıdır. Doğum arızaları, down sendromu, damak ve dudak yarığı, konjenital formbozukluğu, omurga bozukluğu, böbrek, ciğer tahribatı ve daha bir sürü hastalık bunla bağlantılıdır.
Radyasyonun kalıcı ve tahminedilemez bir şekilde genlerimizi bozduğuve onun yavaş yavaş zayıflamasına katkı sağladığına dair bir çok delil var.
New Scientist bir rapordan alıntı yapararak radyasyona maruz kalmakla genetik ve kromozomsal düzensizlik denen kanserden ziyade “olası mekanizma” adı verilen hastalıklardan bahseder. Bunlara “yetersiz gelişme”, kalıtsal hastalıklar, hızlı yaşlanma, ve bağışıklık kabiliyetini yitirme gibi spesifik olmayanları da dahil eder.
Yaşayan bir varlığın genetik materyali bir kütüphane binası gibidir. Bina ki hastalıklara karşı kendini savunma mekanizmasının olduğu, vücudun ve onun ürünlerinin bir çok önemli açıklaması bulunur. Eğer iyonize edilmiş radyasyonun genlerimizi kurcalamasına izin versek, sadece kanser yoluyla bu kuşağa değil, gen dönüşümü ve birbirini takip edecek hastalıklar yoluyla gelecek kuşaklar içinde, radyasyon geri dönülmesi mümkün olmayan bir tahribata neden olabilir.
Çeviren: A. Şahin
Views: 120
Alakır Vadisi’ndeki HES’e verilen üç ÇED raporu da iptal edildi ancak inşaat durmadı. Gerekçe: Yeni ÇED raporu aldık, onunla ilgili yargı kararı yok.
İSTANBUL- Antalya Alakır Vadisi’nde yapılmak istenen HES (hidroelektrik santralı) projesine karşı çevrecilerin kazandığı ilk zafere gölge düştü. Mahkemenin durdurma kararına rağmen çalışmalar devam ederken Antalya Valiliği’nin gerekçesi, “Mahkeme kararı, alınan ilk üç ÇED gerekli değildir kararı ile ilgiliydi. Dördüncü ÇED kararıyla ilgili mahkeme kararı yok” oldu.
Alakır Vadisi’nde çevreciler yıllardır HES karşıtı mücadele veriyor. Vadide planlanan altı HES projesine karşı davalar açılıyor. Alakırlılar ilk yargı zaferini Ekim 2011’de kazandı. Antalya İdare Mahkemesi Kürce HES aleyhine açılan davada projenin yürütmesini durdurdu. Ancak çalışmalar bir türlü durmadı. Bunun üzerine Alakır’da yaşayan Emre Şimşek, Antalya Valiliği Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü’ne yazı yazarak mahkeme kararının uygulanmasını talep etti. Ancak valilikten gelen cevap Şimşek’i ve davanın müdahillerini şoke etti.
Bir HES, dört rapor
Müdürlük, 17 Şubat 2012’de verdiği yanıtta, projenin dördüncü ‘ÇED gerekli değildir’ kararına istinaden devam ettiğini savundu. Yazı şöyle:
“1. İdare Mahkemesi’nden, Kürce Regülatörü ve Hidroelektrik Santralı için verilmiş olan üç adet ‘ÇED gerekli değildir’ kararı için yürütmeyi durdurma çıkmıştır. Dava devam ederken firma tarafından HES projesinde değişiklik yapılmış ve yeni proje tanıtım dosyası hazırlanarak müdürlüğümüze müracaat edilmiştir. Valiliğimizce dördüncü kez ‘ÇED gerekli değildir’ kararı verilmiştir. HES çalışması en son verilmiş olan ‘ÇED gerekli değildir’ kararına göre yapılmaktadır. 8.06.2010 tarihli ‘ÇED gerekli değildir’ kararı için mahkeme kararı bulunmamaktadır.”
Davanın müdahil avukatı İsmail Duygulu ise Kürce HES projesi için ayrı ayrı üç kez tanıtım dosyası hazırlanarak hukukun arkasından dolanıldığı görüşünde:
“Sonuçta hepsi aynı yerde aynı proje. Biz de bunu mahkemeye belirterek her üç kararın hepsine birden bir dava açtık ve kazandık. Ancak çalışmalar durmadı. Valilik çalışmaların dördüncü kez alınan ‘ÇED gerekli değildir’ çalışmaların devam ettiğini belirtti. Bu tam bir alicengiz oyunu. Mahkemenin kararları boşa çıkarılıyor. Mahkeme kararlarına karşı önceden tedbir alındığı görülüyor.”
Kürce HES projesinin sahibi Dedegöl Enerji Yatırım A.Ş Proje Müdürü İnşaat Yüksek Mühendisi Gökhan Göktaş da Radikal’e “Üç kez proje değişikliği yapılmış olup, ilgili idareden her bir revizyona ait ayrı ayrı ÇED kararı alındı. Daha önce alınan üç ÇED kararına karşı dava açılmıştı. Fakat en son alınan ve projenin mevcut durumunu yansıtan ‘ÇED gerekli değildir’ kararına dava açılmadı” dedi.
Alakır’daki ‘ÇED gerekli değildir’ kararları Antalya Valiliği imzasını taşıyor. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın yetki devriyle verilen karar, yönetmelikte yer alan, ‘tanıtım dosyası incelenip çevreye minimum zarar getireceği ilkesi’ gözetilerek veriliyor.
SERKAN OCAK (Radikal) – 05/04/2012
Views: 31
SAVUNMA
Anarşistler her türlü şiddete karşıdırlar; bunu herkes bilir. Şiddetin insan ilişkilerinden soyutlanması Anarşizmin temel dayanağıdır. Bu jandarma’nın herhangi bir müdalesi olmadan, bireyin özgürlüğüne dayanan bir yaşamdır. İşte bu nedenle biz, işçilerin kendilerinin sömürülmesini [kabullenmeye] mecbur kalmaları için –hatta onları sömürmek patronların çıkarlarına olmadığı zamanlarda onları boştagezer ve aç bırakmak için, jandarmanın korumasına dayanan kapitalizmin düşmanlarıyız. İşte bu nedenle, biz toplumun zorbaca ve şiddetle örgütlenmesi olan Devlet’in düşmanlarıyız.
Views: 50
“Vatansızlık, silahsızlanmaktır. Savaşı anlamsızlaştırmaktır. Çocuklarını şehit olmak için yetiştirmemek, iki oğlum var onlar da feda olsun dememek, kendini demek zorunda hissetmemek, yani çocuğunu ve bütün çocukları özgürce sevebilmek, hiçbir şeyi onların iyiliğinin önüne geçirmemektir.”
Views: 73
“1967 Kayseri stadyum faciası, 17 Eylül 1967’de Kayserispor ve Sivasspor takımları arasındaki maçta çıkan, 43 kişinin ölümü, yüzlerce kişinin yaralanmasıyla sonuçlanan tribün olayları.
20. dakikada Kayserispor’un 1-0 öne geçtiği maçta iki takım taraftarları arasında gerginlikler yaşanmış, Kayserispor taraftarlarının Sivasspor taraftarlarının üzerine yürümeye başlamasıyla çıkan panikte 43 kişi ezilme ve havasızlık sonucu hayatını kaybetmiştir. 43 kişinin öldüğü haberinin Sivas’a yayılması sonucu Sivas’ta yaşayan pek çok Kayserilinin işyeri saldırıya uğramıştır.[1] Çıkan olaylar nedeniyle iki takıma da 17 maç saha kapama cezası verilirken takımların 5 yıl boyunca aynı gruplarda futbol oynamaması kararı alınmıştır.[2][3][4]
1940’lardan o güne değin Sivas’ta ticaret büyük ölçüde Kayserili tüccarların elindeydi. Bu tablo Sivaslılar tarafından pek hoş görülmemekteydi. Çıkan tribün olaylarında bu faktörün de etkili olduğu da ileri sürülür.[5][6]” (Vikipedi)
Türkiye de futbolda şiddet kuşkusuz bu maç ile başlamadı ama şiddetin çıplak gözle göründüğü bilinen en kanlı futbol olayıdır.
2011-2012 Futbol sezonu uzun yıllardır birikmiş çözümsüz bırakılmış organizasyon sorunları “Paran kadar güçlüsün” ilkesine dayanan adalet ya da adaletsizlik anlayışı, bölgesel şovenizmi (rakibi düşmanlaştırmaya) kendi yönetebilme yolunun açılması için tek pratik yöntem olarak gören kulüp yöneticilerince kışkırtılmış bir taraftarlık anlayışı sonucunda birbiri ardısıra gelişen olaylar futboldaki bütün sorunların açığa çıkmasına sistemin eskisi gibi sürdürülemez hale gelmesine neden oldu.
Son 20 yıldır endüstriyel futbolun nihai egemenliği ile birlikte yatırım ve rant alanına dönüşen futbolda eskiden en azından kısmen varolan tatlı rekabet iklimi tamamen kayboldu. Futbol kazanmak için her şeyin mübah olduğu ahlaksız bir iktidar savaşına dönüştürüldü. Futbol kültürü adım adım militarize edildi. Bu savaş o kadar ciddiye alındı ki futbol kulüpleri birer ordu, kulüp başkanları birer başkomutan taraftarlar ise birer nefere dönüştürüldü. Eskiden elitist bir yaklaşımla; “kulübü ne idüğü belirsiz üçbeş taraftara teslim edecek değiliz” yönünde basına demeçler patlatan yöneticiler artık “taraftar başımızın tacıdır, bu kulübün gerçek sahibi onlardır” biçiminde popülist demeçler vermeye holiganizmin (faşizan) kitle ruhunu gıdıklamaya başladılar. Amaç her ne pahasına olursa olsun bu oyunu “sert oynamak” idi. Bunun yolu ise futbolla ilgili herkesi her kurumu baskı altına almak terörize etmekten geçiyordu. Kulüplerin “yüksek” menfaatleri bunu gerektiriyordu. Medyayı, federasyonu, hakemleri, kurumları, taraftarları vs. herkesi baskı altına alarak manipüle etmek iyi yöneticilik yapmak anlamına geliyordu. Rakibini kutlayan, onun başarısını alkışlayan sporun fair-play ruhu içinde bir yarışma olmasını içine sindirenlere artık bu solan bahçede yer yoktu. 1996’da Fenerbahçe Trabzonspor’u Trabzon’da 2-1 yenerek şampiyonluğunu ilan ettiğinde; empati yaparak rakibin emeğine saygı konuşması yapan Aykut ve Oğuz “bizim takımda centilmenliğin lüzumu yok” diyen Fenerbahçe başkanı Ali Şen tarafından alel acele takımdan gönderilmişti (aslında bu bir bahaneydi ama bahane olarak bunun öne sürülmesi bile önemliydi). Galatasaray’ın müteveffa başkanı Özhan Canaydın 2002’de tarihi maçta takımına 6 gol atan Fenerbahçe’yi alkışladı diye sonraki maçlarda kendi stadında kendi seyircisince yuhalanıyor, bazı yöneticilerince ve çok bilmiş köşe yazarlarınca acımasızca eleştiriliyordu.
Zira bu topyekün bir iktidar savaşı demekti ve savaşın psikolojik bir boyutu vardı. Rakibin moralinin bozulması, özgüveninin sarsılması gerekiyordu. Başarı tek hedef idi. Başarı yapılan yatırımların karşılığının alınması ya da zarar edilmemesi için tek çıkış yoluydu. Herşey başarıya endekslenmeliydi.
O kadar ki, kulüplerin alt yapısını oluşturan genç takımlar kategorilerinde bile amaç yarına yönelik alt yapısı temeli sağlam oyuncular yetiştirmek yerine tüm hesaplar her ne yapıp yapıp kupa almak üstüne kurulur oldu. Yöneticisinden, eğitmeninden, antrenöründen, sporcu arkadaşından ve rakiplerinden bunun dışında başka bir davranış tarzı görmeyen genç sporcular yönetmeliklerde sözü edilen fair-play ve spor ahlakının nasıl bir şey olduğuna dair en ufak bir fikir sahibi olamadan büyükler kategorisinde oynamaya başladılar.
Medya (merkezi ve yerel) yıllardır şiddet iklimini destekleyen yayınlar yaparak kulüp içi ya da kulüplerarası iktidar mücadelelerine kendi pozisyonunu alarak eklemlenmeyi kendi açısından da medyanın yarattığı yapay rüzgarı yüksek tiraj ve ranta çevirmeyi tercih etti.
Futbol yöneticiliği ise türedi zenginlerin tanınır bilinir olma ve böylece iş dünyasında ya da politik arenada kendi çapıyla orantılı köşebaşları kapma aracı haline geldi.
Günümüzde futbol sosyolojik bir fenomen haline gelmiş durumda. Dünyada özellikle Latin Amerika da futbol her zaman gündemin birinci maddesini oluşturmakta. Türkiye’de de futbol Latin Amerikada olduğu gibi futbol gündemin en önemli maddelerinden çoğu zamanda birinci maddesi. Ancak futbolda şiddet eğiliminin her geçen gün daha da artması hele hele son iki sezonda yaşananlara bakınca şimdi bunun nedenleri üstüne düşünmenin tam zamanıdır diyebiliriz.
Modernleşme ve kentleşme beraberinde kırdan şehire göçü de getirdi. Bu göçle birlikte kentlere yerleşen insanlar geldikleri topraklara onları bağlayan değerlerin yerine yenilerini koymak zorunda kaldılar. Eski yaşam biçimi içinde yeniden üretilen değerler sistemi üzerinde yükseldiği coğrafya ve kültürel iklim yokolunca ayakları boşlukta kaldı ve ilk bulduğu benzerlerine sarıldı. Bunlar bölgesel milliyetçilik, hemşehricilik, bölgecilik, tarikatçılık ya da takım taraftarlığı vb. biçimlerde alt kimlikleri doğurdu. Tüm bunlar kaybedilen coğrafya ve kültüre dair yeni bir aidiyet duygusu ikamesine imkan veriyordu.
Burada önemli olan sosyolojik olarak zaten çok parçalı halde bulunan toplumsal yapının artık bu yeni aidiyetler üzerinden daha da parçalı hale geliyor olmasıdır.
Siyasal iktidarlar, futbolu kitlelerin ayrıştırılması ve apolitikleştirilmesi yolunda işlevsel bir araç olarak kabul ettiler. Gerek yerel gerekse de ulusal medya bu ayrıştırılmaya ve apolitikleştirilmeye çanak tuttu. Futbol üzerinden yaratılan aidiyetler rekabetin biçim değiştirmesiyle birlikte kontrol edilemez bir sokak şiddettine çanak tutmaya başladı. Eskinin meczup ve “kafasına göre merkez” amigolarının yerini kulüp yöneticileri ve mafya ile içili dışlı yeni tribün liderleri almaya başladı. Bilet ve rant paylaşımı kontrol etmeye başlayan bu tribün liderleri aralarında paylaşım savaşlarına girmeye birbirlerini bıçaklamaya, birbirlerine silahlar sıkmaya başladılar.
Yöneticiler başarıya endeksli bir oyunu başarısızlıkla bitirdiklerinde düzenleyici kurumları, rakipleri suçlamak daha çok işlerine gelir oldu. Rakiplerin en ufak hatası komplo teorileriyle akıl dışı noktalara getirildi. Rakiplerin kirli işleri ifşa edilerek düşmanlık tohumları ekildi ve fanatik taraftarlara açık hedefler gösterildi. Yöneticilerin dillerine şiddet ve nefret egemen oldu. Bir “düşman” takım taraftarının üzerinde renklerini belli edecek bir işaretle kurtarılmış alanlardan geçmeye çalışması rakibin linç edilmesi için yeterli gerekçe olarak kabul edildi. Kısacası reel politikanın tüm kirli metodları futbol dünyasında da uygulanır oldu.
Futbol’un özerkiğe geçişi aslında “temsili demokrasi” denen ucuz piyesin futbola uygulanmasından başka birşey değildi. Güçlüler futbolun suyunun başını tutmakta kendi çıkarlarını savunan “özerk” yönetimleri seçmekte gecikmediler. Artık herşey sanal bir gösteriye dönüşmeye başladı. Bu yarışmanın sonuçları önceden öngörülebiliyordu zira rekabet eşitsizdi. Yok eğer buna rağmen öngörülebilen sonuçların tecellisi tehlikeye düşerse bu durumda güçlüler sonuçları etkileme güçlerini kullanıyorlardı. Eşit ve adil olmayan bu yarış nispeten güçsüzleri, küçük takım taraftarlarını ve yarışın kaybedenlerini rahatsız ediyordu. İçin için bir adaletsizliğe maruz kaldıklarını hissediyor buna karşı bileniyorlardı. Adaletin olmadığı yerde güven olmaz güvenin olmadığı yerde de barış olmaz. Olmadı da nitekim. Stadlarda, sokaklarda kan dökülmeye, taraftarlar meydan muharebelerine girmeye dahası polisle de çatışmaya başladılar.
Önceki sezon kabul edilen “sporda şiddet yasası” kağıt üzerinde kaldı ve onu uygulayacak bir irade bulamadı. Geçtiğimiz futbol sezonun hemen başında büyük bir medya desteği ile başlayan şike operasyonu ve sonrasında açılan davası ise kısa sürede amacının futbolu temizlemek değil endüstriyel futbolun güçlüsü Aziz Yıldırım’ı itibarsızlaştırarak tasfiye etmek olduğunu belli etti. Böylece futbolun “temizlenmesine” gönülden destek verebilecek kitleler süreci önce izlemekle sonra da eleştirmekle yetindiler.
Şike operasyonunu planlayan irade (ki bir tür toplum mühendisliği projesi idi) olası gelişmeleri öngöremedi. Operasyon otoriter başkan figürü Aziz Yıldırım ile Fenerbahçe taraftarı arasındaki bağı ideolojik olarak koparamadı. Sunulan deliller ve polisin medyaya servis ettiği bilgiler Fenerbahçe taraftarını kulüp başkanına sırtını dönmeye ikna etmedi. Operasyonun yapılış biçimi Aziz Yıldırım’ın şike yapıp yapmadığı sorusunu tali bir ayrıntı haline getirdi. Taraftarlar takımına ve başkanına hataları sevapları ile sahip çıktılar. Operasyonun ikinci ayağı işlemedi. Taraftarların kararlılığı ve toplumsal bir direniş örgütlemesi hükümeti zor durumda bıraktı.
Öte yandan daha önceki yıl kokusu çıkan şike iddialarından ötürü 3 Temmuz sonrası süreçte Trabzon şehrinde beklentilerin en üst düzeye çıktığı Şampiyonluğun Trabzonspor’a verilmesi yönünde beklentilerin doğduğu muhtemelen bu konuda politikacılarca da Trabzonspor’lulara sözler verildiği tahminler dahilindedir. Fenerbahçe’nin yönetimi ve camiası ile birlikte operasyona direnme yolunu seçmesi ve şike davasının içinin doğru dürüst doldurulamaması, operasyonun belli bir çevre ile sınırlı kalması “temiz futbol” beklentilerini aşağıya çekti ve bu durum da planlanan oyunun bozulmasına katkıda bulundu.
Operasyonun failleri geri adım atabilmenin hesaplarını yapmaya başladılar. Ancak ok yaydan çıkmıştı bir kere ve herşey “kamuoyunun” (medyanın) önünde cereyan ediyordu. Hükümet ve yargı yalpaladıkça sinirler gerildi ortada büyük bir adaletsizliğin hakim olduğu duygusu her kesimi kapladı. Bu şiddetin ve öfkenin artışını tetikledi. 3 Temmuz 2011’de başlayan operasyonun ardından kısa bir şaşkınlık geçiren Galatasaray yönetimi bunun geniş çaplı bir “temiz eller” operasyonu olmadığını (bir Aziz Yıldırım operasyonu olduğunu) ve işin ucunun kendisine dokunmayacağını anladı. Hemen pozisyon alarak durumdan yararlanmaya krizi kendi açısından bir fırsata çevirmeye çalıştı. UEFA nezdinde girişimlere ve lobiciliğe başladı. Beşiktaş yönetimi ise bu işin şike olayına adı karışan bir diğer “mağduru” olarak refleks göstermeyi seçti ve eski sistemin (Fenerbahçe’nin) yanında yeraldı.
Ortalık karşınca futbol federasyonları da değişmeye ya da sallanmaya başladı. Şike’nin tescil edilip suçlu takımların küme düşürülmesi halinde sistem çökecek en başta da naklen yayın gelirleri yayıncı kuruluşun kulüplere ödemeyi yüklendiği parasal miktarın karşılanmasını imkansız hale getiriyordu.
Yapacak tek şey vardı sistemi kurtarmak… İktidar partisi içinde de homurdanmalar başlarken anaakım medyanın bir kısmı çoktan makas değiştirmeye başlamıştı bile. Fenerbahçe taraftarı kenetlenmiş operasyona direniyordu. İddianame açıklanınca hukuksal açıdan operasyonun sanıldığı kadar güçlü bir pozisyonda olmadığı görüldü. Hükümet yavaş yavaş çark etme manevraları yapmaya başladı. Federasyon Ligin statüsünü değiştirmiş klasman sezonun ardından play off diye kısa bir lig daha oynanmasına karar vermişti.
Bir sürü gelgitlerden sonra Yıldırım Demirören’in yeni futbol federasyonuna başkan olmasıyla birlikte şike yapanın küme düşmesini emreden futbol disiplin talimatnamesinde değişiklikler yapıldı küme düşürülmesi kaldırıldı ya da zorlaştırıldı. Hakkında ağır suçlamalar bulunan Fenerbahçeli yöneticiler aklandı, kitlelerin zedelenmiş olan adalet duygusu tatmin edilsin diye kulüplerin tamamına yakını PFDK (Profesyonel Futbol Disiplin Kuruluna)’ya verildi “aklanın da gelin” dendi. Ancak bu sefer sürecin başından beri kendisini bu işin dışında gören ve şike davasında adı geçmeyen GS gibi pek çok kulübün taraftarları bu işi öfkeyle karşıladılar. Kendilerini kurban olarak hissettiler.
Tüm bunlar takımların taraftarlarındaki adaletsizlik, haksızlığa uğramışlık duygusunu güçlendirdi. Öfke yumağı çığ gibi büyüdü. Ortam provokasyon için son derece uygun bir hale geldi. Herkes büyük olaylar beklemeye başladı. Süper Final’in son 3 haftası bunun işaretleri ile doluydu. İnönü Stadı’nda Galatasaray maçı oynanırken bir kısım Beşiktaşlı taraftarlar “ya allah bismillah allahü ekber” diye bağırarak hakemleri linç etmek için sahaya girmeye çalıştılar. Trabzonspor-Fenerbahçe maçında sahaya yabancı madde yağdı. Maçtan sonra konuk takım otobüsünün camları kırıldı, kurşunlandı, oyuncular 3 saat stadda mahsur kaldı. En son olarak da son haftadaki Fenerbahçe – Galatasaray maçında maçın kazasız belasız bittiği konuşulurken ve tribünler boşalmaya başlarken bir grup taraftar sahaya girdi ve herşeyi kırıp döktü. Polisin cevabı sert oldu ve stadı gaza boğdu. Bu sırada stadın dışında bir grup taraftar polisin zırhlı araçlarıyla sokaklarda çatışıyor polis arabalarını ters çeviriyordu. Bir yandan bu olaylar devam ederken öte yandan anadolu’da çeşitli şehirlerde şampiyonluk kutlaması yapan Galatasaray taraftarları bölge takımlarının taraftarlarının saldırısına uğradı.
Kulüp yöneticilerinin, siyasal iktidarların, medyanın ve futbol camiasının elbirliği ile yarattığı gerilim filminin bu sezonluk son perdesi oynanmış durumda adalet ise Alibeyköy’de bir semt takımı, peki ya yarın ne olacak?
B. Eraslan
Views: 20
1 Mayıs’a sayılı günler kala İçişleri Bakanı Muammer Güler, Taksim Meydanının 1 Mayıs için kullanılamayacağı haberini verdi. Kendisi, İstanbul Valiliği döneminden alışkın olduğumuz “yasaklı taksim” geleneğine de bağlılığını göstermiş oldu böylece. Ama bu başka bir yazının konusu elbette. (“dayanamamış yazmış, manyak” diyerek bir alt satıra geçebilirsiniz. Ben öyle yapıyorum şimdilik, 1 Mayıs’a bağlamadan bitirmeyeceğim, sözüm söz).
Views: 23
“Hakikatten kopan ve onun hilafına var olan bir anarşizm aslında ideolojik bir hale gelmiş bir fikirden başka bir şey değildir. Eğer hakikat ile anarşizm fikriyatı arasında mesafe oluşmuşsa ve görünüyorsa hakikatin kendisinde değil, anarşizm algısında bir problem olduğu kavranmalıdır.”
Hakikat özneden bağımsız olarak da var olabilen ama her hâlükârda öznece varlığı üzerine konuşulan, kavranan, algılanan şey, olay, fenomenlerdir.
Öznelerden bağımsız var olan fakat kavram olarak varlığı öznece dile getirilen hakikat özne tarafından tanımlandığında ve ifade edildiğinde ve varlığı üzerine konuşulduğunda özneden bir bakıma bağımsız da değildir. Yani öznece algılanıp ifade edilmemiş olsa, fenomen ya da şeyin var olduğu üzerine ve hakikatin bir parçası olduğuna dair konuşmak da mümkün olmazdı. Hakikate hakikat olarak eşlik eden özneler arasında ortak işarete sahip olunmasıdır. Yani özneler “taş”ın bir “taş” olduğundan hem fikir olmak zorundadırlar.
Özneler kendilerinden bağımsız olarak var olan ve fakat öznelerce varlığı kabul görülmeyen bir fenomenin varlığını iddia etmezler. Ancak mevcut fenomenin ismine ya da sıfatına dair bir tasavvur bunun dışındadır. Üzerine konuşulmayan bir fenomenin varlığı özneden bağımsız olarak var olsa bile “yok” tanımını hak eder.
Hakikat [1]; olaylar ve fenomenleri kapsayan ve varlık ve yokluğun varlığı olarak ifade edilebilir. Bundan hareketle hakikat fikri bir sınırlanmışlıktan, projelendirilmişlikten, planlanmışlıktan ve geleceğe dair tasavvurlardan azade bir haldir. O bir oluş ya da olmuş olan varlık ve yokluk halidir.
Varolan düşünsel paradigmaların ve ideolojilerin temel gayesi yaşamı a) anlamak, b) algılayarak dönüştürmek, c) o şeyi yenilemek olarak ifade edilebilir.
İdeoloji kişi, grup ya da bir siyasi partinin siyasal ya da toplumsal öğretisini oluşturan davranışlarına yön veren politik, hukuksal, bilimsel, felsefi, dinsel, ahlâki, estetik düşünceler bütünü olarak tanımlanmaktadır. Bu minvalde hayatı dönüştürmeye matuf olacağı zannıyla yola çıkan ideolojiler, hayata kalıpları içerisinde ancak dondurarak ve ideolojinin kendisini şekillendirdiği – ya da şekillendirildiği – anda gerçek anlamına içkin olur.
Anlama çabası her özne ve grubun dünyaya dair duruşundaki temel saiklerden biridir. Anlama çabası hakikati ifade etmeye, açıklamaya ve analiz etmeye giriştiğinde kavramlar, sözler ve yazılar yoluyla bunu gerçekleştirirken zaafiyete uğrar. Aktarma doğal olarak deformasyon demektir. Aşındırır, bozar ve başka bir hale sokar.
Anlayarak mevcut hali ve şekilleri yeniden düzenleme çabası ise bu durumu daha da problemli bir hale getirir. Bu sürecin her aşaması algılama anından başlayarak hakikate ihanet ederek gelişir. Hakikate ihanet eden bu algılama süreçlerinin formüle edilmiş halidir ideoloji. İdeoloji bir başka tanımla da yanlış bilinç olarak bilinir. Bu yanlış bilinç hakikatin sürekli değişen, zaman/mekan ve olaylarla değişen toplumsal durumların her anında yanlışlarını ve yanlış olduğunu katlayarak şimdiki ana ihanet eder. Şimdiki an hakikatin kendisidir. Yani ideoloji şimdiki anın yakalanmasına matuf olmayan donuk formüllerin adıdır. Zaten “yanlış bilinç” tanımlamasıyla ideoloji hakikatin eğilip, bükülmesini ifade eder. Marx’ın Alman İdeolojisi adlı eserinde yapmış olduğu ideoloji tanımı olan gerçekliği bozulması tanımı aslen ideolojinin gerçek tanımıdır ki bu tanımdan hareketle bu bozulmayı çeşitli veçheleriyle didikleyen bazı filozoflar [2] bu vurguyu arttırmışlardır da…
Birçok kereler ifade edilmiş olduğu gibi, bir ideoloji olmadığı ifade edilen Anarşizmin hakikat karşısındaki konumu nedir? Anarşizm ideoloji olmasa da bir fikir ve de bir hal ifadesidir. Anarşist bir özne anarşist fikriyatla hakikatin kimi veçheleri arasında uyumsuzluk gördüğünde tercihini anarşist fikriyatın kalıplarına göre mi, yoksa hakikatin ifade edilmesi ve açığa çıkarılmasına göre mi yapmalıdır?
Anarşist kişi, grup ya da hareketlerin toplumsal yaşamda karşı karşıya kalacakları bir problemdir bu. Kişi olarak fikri bir sabite etrafında gerçeği görmek ve içinde yer almak bazen zor gelirken, grup ve hareket yapıları bu meseleyle daha da yüz yüze gelirler. Zaten grup olmak sosyolojik olarak dışa kapalılığı ve iç ve dış ayrımını zorunlu kılan bir durumu zorlar. Anarşist grupların dahi grup olarak kurum olmaya bir kurumlaşmaya gittikleri bugün gördüğümüz her anarşist grup ve harekette gözlemlenebilecek bir durumdur. Bu halin kendisi anarşistleri bir çok durumda hakikatle karşı karşıya getirecek vesilelere neden olur.
Yanıt aslında net olmalıdır. Anarşizm aynı zamanda bir hakikat arayıcılığı halidir. Hakikatten kopan ve onun hilafına var olan bir anarşizm aslında ideolojik bir hale gelmiş bir fikirden başka bir şey değildir. Eğer hakikat ile anarşizm fikriyatı arasında mesafe oluşmuşsa ve görünüyorsa hakikatin kendisinde değil, anarşizm algısında bir problem olduğu kavranmalıdır. Anarşizm etik bir hakikati arama çabasıdır ve anarşistler hakikat arayıcıları olmalıdırlar. Kısacası anarşistler “anarşizm”den ziyade hakikati tercih etmelidirler.
Alişan Şahin
[1] Hakikat algısı elbette ki önyargı (önsel olarak bilinen ve biriktirilmiş bilgi anlamında), dil ve geçmişten gelen kültürel oluş ve tarih arka planından münezzeh düşünülemez ve düşünülmemelidir.
[2] Burada özellikle Paul Ricoeur, Lectures on Ideology and Utopia, adıyla yayınlanmış olan derslerinde özellikle Marx’ın bu tanımını temel alarak Althusser, Weber, Mannheim, Habermas, Geertz, Saint-Simon ve Fourier’de gerçeklik ideoloji ve ütopya üzerine derin yorumsamaları özellikle belirtilmelidir. Ed. George H. Taylor, Colombia University Press, 1986.
Views: 60
Şiddet, yıkmaya yöneliktir, yıkmak ise şiddetin kendisi. Her iki kavram kullanılışları ve günlük dildeki vurguları itibarıyla bir birlerini gerekseyen ve bir birlerini tamamlayan anlamlara sahip.
Views: 33
“Ellul, hem Matta’nın hem de Luka’nın aktardıkları ve dünyevi her türlü iktidar ve otoritenin Hz. İsa tarafından reddedilişini anlatan bu sahnede dikkat edilmesi gereken çok önemli ifadeler yer almaktadır. Bu sahnelerde Şeytan, Hz. İsa’ya sadece kutsal toprakların hükümdarlığını teklif etmemektedir.”
Her türlü baskı ve şiddete sebep olan iktidar ve otoritenin reddi’ olarak tanımlanan anarşizmin ‘Hıristiyan’ versiyonundan bahsedilebilir mi?
Views: 68
Fransız Sitüasyonist Guy Debord güçlü çalışması Gösteri Toplumu’na (1967) “Gösteri imajların bir toplamı değildir; hakikaten o, insanlar arasında imajlar yoluyla aracılık yapan toplumsal bir ilişkidir.” (s.12) sözüyle başlar. Bu söz genel olarak gösteri için doğru olmasına karşın, bir reklamcılık çalışmasında muhtemelen çok daha mantıklıdır.
Views: 91
“Devlet, insanoğulları arasındaki bir koşuldur, belli bir ilişkidir, bir insan davranışı tarzıdır; bizler başka ilişkiler üzerinde anlaşarak, farklı davranarak onu yok edeceğiz.”
— Gustav Landauer
Toplumsal dönüşüme ilişkin Anarşist durum ve Anarşizm hakkındaki sorulara yanıtlar…
Views: 17
“Rekombinant faşizm kalıntılaşmış Lenin ve Reagan döneminin politikasıdır. Pan-kapitalizmin ise kendine has bir politikası yoktur: sanal kapitalizm, aydınlatıcı hızlı hareket ve yedekleme akışıyla politikaları mahveder. Veri tabanlarındaki numaraları dahi, kendi öğeleri olarak dönüştürür (saf perdeleme). “
Views: 132
Ma’na bahrine daldık Vücud sehrini kıldık
İki-cihan ser-teser cümle Vücud’da bulduk – Yunus Emre
Nefs, ilk çağ felsefecilerinden ve ilk dinsel oluşumlardan beri insanın ilgi alanının içinde olup, devamlı surette insanoğlunun fikri dünyasını meşgul edegelen ve üzerinde durulması gereken kavramlardan biri.
Nefs, insan varlığının manevi evreninin bütününü ve insan varlığının kendini bilmesinin ifade edilmesindeki ana manaya işaret eder.
Düşünce geleneğinin üretimleri sürecinde bu kavrama yaşamsal anlamlar atfedip, yaşamla olmazsa olmaz bağlar kuran en önemli oluşum, tasavvuf ve tasavvuf tarikatları olmuştur. Batı felsefesi ise bu kavramı salt kavram olarak ele almış ve değişik merhalelerde analiz etmeye yanaşmıştır.
Bu kavramın vurgu yaptığı asıl merhalenin tahlil edilebilir yeri tam olarak dinin, başka bir ifadeyle ‘ethik’in kapsamındadır; asıl ana vurgusu ise yaşamın içidir. Nefs, toplum yaşamı içinde kendine biçtiği yerlerde, insan varlığının(1) kendini tanımasına ve kendini kılmasına doğru bir atılımının temel kavramıdır. Bunun Nietzsche’deki adı “üst insan”, tasavvufta ise “insan-ı kamil”dir. Kavramın yanlış anlaşılmasının önüne geçebilmek için şunu vurgulamakta yarar vardır: Bu kavram toplumsal yaşamın düzenlenmesi ve toplumun kendini sağaltabilmesi için ortaya sürülen bir kavram değildir; tam tersine varlığın âlemde kendini anlamlı, özgün ve temiz kılması için, yaşamın sürdürülebilirliğinin işareti olarak vardır. Nefs, toplumsallık kavramından çok, “şahsiyet”(2) kavramı çerçevesi içinde ele alınması elzem olan bir kavramdır. Toplumsal manası, en fazla, varlığın sınırlı sayıda insanın yaşadığı cemaatin içinde kendini o cemaatten ayrı ve aynı, hatta ayrık kılabileceği manayı gerçeklemesiyle ortaya çıkar. “Şahsiyet”, kendini kendi iç süreçlerindeki ve cemaatini kendinin “diğerleri” nezdindeki ayrı ve kendine has varoluşsal duruşlarının muhtemel kötülüklerinden korumaya yönelik alacağı tedbirlerin toplamı olarak bu kavrama ihtiyaç duyar; anlamlı ve dengeli bir kendini kurma sağlayarak yaşamı tüketme ölçüsü olarak nefse vurgu yapar.
Nefs hakimiyeti en basit manasıyla ihtirasları itici bir terbiyedir; nefs sorumluluktur. Yaşamın içinde akıp giden varlık, bu akış içinde kendini kılmanın ilk koşulu olarak tanınmak güdüsüyle ve oraya atılmış varlığıyla kendini devingen kılarken, “başka”sını ve “başkası”ndan hareketle kendini kurma surecine girer. Bu varlığın kendini ‘yapma’ sürecidir. Bu yapma surecinde varlık hareketine “taklit”le baslar ve bu taklidin “aşılma”sının ertesinde, kendini bulma ve tanıma ve “kendi olma” sürecine varır.
Varlık bu süreçte, içten ve dıştan sınırlanmışlıklarının ayırdına varır. Sınırlanmışlıklarını kaba bir şekilde, iki adet fiziksel engel ve iki adet ruh-hali olarak tanımlayabiliriz.
İki fiziksel engelden ilkini, varlığın içine atılmış olduğu boşluğun kısmi sınırlanmışlığını oluşturan, varlığın üzerinde durduğu mekan ve bu mekanı dolduran “başkası” olmayan nesneler olarak açıklamak mümkündür – ki buna üzerinde durulan mekanı paylaşmakta olduğu başka varlıkların ürettiği diğer nesneleri de dâhil etmeliyiz. Bunlara kimi yazarlar ikinci doğa demektedir; fakat bu ifadeye, doğanın “ilahi” düzenine ve doğanın doğallığına vurgu yapmadan oluşturulmuş bir tanımlama çabası olarak bakmak lazımdır. Kanaatimce, bu ikinci doğa denilen şey anti-doğadır. İkinci fiziksel engel ise varlığın kendi biyolojik varlığıdır.
İki ruh hali engelinin ilki, varlığın “başkalarının mekânında” edinmiş olduğu kurallar ve normların varlığı, bu kurallar ve normların oluşturduğu çemberin dışına çıkmasını engelleyen ve kendini kendi olarak bulamama ve kendini kendinde bağımsız bir öz varlık olarak kuramama halidir. Yani diğer bir ifadeyle, asi ya da uysal olmak dengesi içerisinde, asi ve uysal olma durumlarının değişik kombinasyonlarından oluşan, “başkalarının mekânının bir ferdi” olarak varlık. Diğer ruh-hali sureci ise, varlığın kendi içindeki tüm samimiyetinin dışa yansımayan ve yansıyamayan taraflarının varlıkta yarattığı çift öz bilinç hali yaratmasıdır. Ve bu çift öz bilinç, varlıkta ‘kendini bir tekillikle dışarı doğru fışkırtma olasılıklarını yaratır.
Varlığın kendini yapma süreçleri tabii ki sadece ilişkiler ve kendine “bakma” surecini kapsamaz. Buna varlığın kendini yaparken Heidegger’in tabiriyle “el-altında-olan” aletler ile ilişkisini de vurgulamakta yarar vardır. “Başkası” alanında kendini var kılma çabalarında “başka”sı ile ilişkilerde oluşan normlar, varlığı çeşitli seçeneklerle yaşamaya mahkûm kılar. Bu alanda varlık, iyi-kötü, güzel-çirkin ve doğru-yanlışa ilişkin edinmiş olduğu değerleri kendi uzviyetinde rasyonellestirebilecek karşılaştırmalı bir durum içerisinde bulur. “Başkası alan”ından tekrar kendine dönen bu sirkülasyon, kendini kendine hakim kılabileceğine ve kendinin üstesinden geleceğine dair bir savaşma isteği uyandırdığında varlık, nefs kavramının alanına döner. Bu durumda varlık arzular ve “baskası”nı sorgulamak zorundadır.
Arzu ve Nefs iliskisi
Arzu kavramı ile nefs arasında bir kesin zıtlık var mıdır? Kanaatimizce hayır. Ya da arzusuz nefs olur mu? Hayır. Nefs bir Aşk’tır. Adı aşk olan bir şeyin arzusuz olduğu söylenemez.
“Arzu” kavramı “ihtirassız” bir hali ifade eder. Bu manada nefs hakimiyeti dünyevi yaşamda ihtiraslı arzu karsısında var olan başkaca bir haldir. Nefs toplumsal yasam içerisinde şahsın “baskası”na karşı duymuş olabileceği ihtiraslara karşı denge vazifesi görürken, şahsın ihtirasının, varlığın yönelebileceği ve ulaşmaya değer bulacağı kategorilere; anlamlı bulabileceği hedeflere kenetlenmesinin yollarını da açar.
Arzudan hareketle aşka vurgu yaparken, bu aşkın içerdiği arzu ya da bu arzunun içerdiği aşk kendi içinde statik bir bütünlük oluşturur. O sabitliğiyle kendi sınırlarını aşamaz. Arzunun ihtirasa dönüşmesinde temel engelleyici faktör nefs hakimiyeti halidir.
Nefs hakimiyeti bu minvalde başkasını yok sayan ve bir diğeri olmadan yaşamaya vurgu yapan bir şey değildir; (maalesef varlığın oluşunu bir başkası olmadan düşünmek mümkün olmadığından) başkasıyla beraber fakat bir o kadar uzak ve bir o kadar ters, onlar gibi olmadan ve onlar gibi olmak zorundan kalarak, onların içinde ve kendi aşkınlığı içinde eriyerek yaşamın içinden akıp gitmenin anlamını ortaya koyar.
Nefs kavramı, “başkası”nı yok sayma lüksü bulunmayan varlığın “başkasıyla” yaşamak için kendini zorunlu olarak yönlendirdiği bir çeşit içine kapanma halinin ifadesidir. Bu arada varlık da cemaat alanında bir “başkası”dır. Herkes orada bir başkası ve birbirinin bir benzeri olarak bulunmaktadır. Bu minvalde iyilikler ve kötülüklerin baş müsebbibi varlıktır. Kodlanmış bir toplumsal yapıda iyilik ve kötülük kavramını insan teki için anlamlı kılan ve kültürel kodları yaratan varlık, bir başkası/ları için cehennem ve bir başkası/ları da onun için cehennem olacaktır.
Köle-Efendi diyalektiği bağlamında fert/şahsiyet ve toplum ilişkisi
Salt fert/şahsiyet ile toplum ilişkisindeki bu gerilimi, köle-efendi ilişkisi diyalektiği ikileminde efendinin ve kölenin ikircikli haline vurgu yaparak yorumlamak mümkündür.
Yani iki bilinç arasında; bağımlı bilinç ile bağımsız bilinç arasındaki gerilimde, birbirlerini yok etmeyi göze alamayan karşılıklı bir gerekseme ve nefret üzerine oturmuş bu ilişki (ki gerçekten -miş gibi yaşanan bir ilişki modu), birbirlerini yok edecekmiş gibi gerilimli statüko içerisinde yaşamı sürdürülebilir kılar. Birbirlerinden kopamayan ve ilişkisiz kalmayı göze alamayan –ya da yok edemeyen- bağımlı ve bağımsız bilincin bu hali, toplumsal yaşam için mevcut tüm özgürlük potansiyellerinin de onunu tıkayan temel argümandır.
Toplum, fert/şahsiyeti(3) ezecektir ve fert/şahsiyet de o toplumu oluşturacak ve soyut kültürel kalıplar ortaya çıkarak tek tek fert/şahısların tekliklerinin ve ayrıklıklarının önünde bir engel teşkil edecektir. Varlık kalıplara sokulmaya çalışılacak ve fakat varlıktaki dışa doğru savrulmaya açık enerji, kendi şuursuz atılışlarıyla toplumu rahatsız edecektir. O tekler de buna uymayacaklar ya da uyamayacaklardır ve fakat onsuz da olamayacaklardır. Hem düşman yaratacaksın hem o düşmanı öldüremeyeceksin ve karşılıklı bir ölüm-kalım savaşı gerilimi devam edecek…
Toplumsal yaşam ve onu oluşturan fert/şahsiyetin konumlanışında yaşanan bu gerilimli ilişkiden, tanımladığımız fertten ve ferdin içinde bulunduğu toplumsal zeminin sağlamlaştırıcı bir çimentosu olmasından hareketle diyebiliriz ki, ferdin tüm “özgürlük” talepleri, onun kendi varlığının statükosuyla kendini imkânsız kılacak ve yaşadığı sadece özgürlüğü yaşamanın hissiyatından öteye gidemeyecektir. Şahsiyet tanımlamasını burada fert tanımlamasından daha başka bir yere koymamız, ferdin isyan halini ifade etmesine vurgu minvalindedir. Tüm toplumsal kimliklerden ve tanımlamalardan sıyrılmış ve kendini bulmak ve kılmak için bağımlı ve bağımsız bilinç arasındaki gerilimin ötesinde yer almaya aday bir kavram olarak şahsiyet, bir umudun işaretidir.
Bu minvalde: Özgürlük imkânsız gibi görünmektedir…
Ve özgürlük…
Özgürlüğün imkânsızlığına ya da imkânına vurgudan önce, bu kavramın anladığımız sınırlarını çizmekte yarar var. Özgürlüğü en başta bir yadsıma noktasından tanımlamak daha doğru olur. En genel anlamıyla özgürlük varlığın sınırlanmışlıklardan münezzeh olma halini ifade eder. Bu oldukça genel bir tanım olmasına rağmen, varlığın oluş halinin özgürlük kavramıyla yakınlığına ve uzaklığına ilgi çekmesi yüzünden oldukça işlevseldir. Dolayısıyla bu tanım birçok noktada, varlığın saf bir özgürlük kavramına dair vurgusuna ilişkin konumunu da sabitlemektedir. Bu tanımda, sosyal bir yasam içinde varlığın sınırlanmışlığından, tahakküm altındaki varlığın istemi olarak özgürlüğe kadar ve hatta varlığın “başkası” alanındaki çaresizliğine, kölenin efendi karsısındaki “özgürlük” taleplerine, varlığın uzviyetinden kaynaklanan manevi ve maddi sınırlanmışlıktan kendini kendi dışına atmasına da vurgu vardır.
Anlaşılacağı üzere özgürlük kavramı pozitif (nötr değil) enerjiyle yüklü ve devinime yöneliktir. Bu yönelmenin temel motivasyonu istemektir (arzu etmek). Ardında ise memnuniyetsizlik, rahatsızlık ve olduğu halde olmayı kabullenememe ve kendini başka şekilde görme ve kendini aşma isteği yatmaktadır.
Özgürlüğe ilişkin yeterli olabilecek bir tanım yapma imkânına sahip olabilir miyiz? Tabii ki hayır. Özgürlük kavramının alanı bütün yaşam ve varlığın varlık halinin toplamını, ontoloji ve metafiziği kapsamaktadır. Yaptığımız ise, kendimizce bir çerçeveleme denemesidir.
Nefs ise bir imkân olarak durmaktadır burada. İyi ve kötüyü tanıma çabasında olan varlık, alemde var olan her şeyin kendinde olduğunu kavradığında, iyi ve kötünün varlığın bünyesinde ve varlığın her hareketinin sonucunda üreyen şeyler olduğuna karar verdiğinde, cehennemin, varlığın bizzat kendisinde olduğuna karar verecektir. Bir yanının cehennem olduğunu gören varlık kendi bütünlüğü içerisinde cenneti ve cehennemi uzlaşır kılabilecek gücü kendinde bulabilir mi? Kendini arayan ve varlıktaki kötülüğün farkına varan veren fert, varlığı varlıktan aşkın kılmanın çabası içerisine girer ve savaşa baslar. Bu savaş, topluma ve kendine karşı verilen bir savaştır. Bunun açık manası, ferdin, varlıktaki kötülüğün (cehennemin), ihtirasın (tahakküm etme ve edilmenin) farkına varması ve kendine dönerek ve başkasından uzaklaşarak kendi kötülüklerinden başkasını ve başkasının kötülüklerinden kendini korumaya alması ve dünyevi ihtiraslardan kendini münezzeh tutması minvalindedir.
Öyleyse varlığın diğer yanını oluşturan cennet (iyilik) nerededir? Bu sorunun yanıtı cehennemin varlığın neresinde olduğuna dair sorulacak yanıttan daha zordur. Çünkü çok açıktır ki varlığın her hareketinde her bir kötülüğü görmek mümkündür. Bilinçler arası ilişkilerde bu kötülüğü görmek mümkündür; toplumsal yaşamın kendisi binlerce kötülüğün ve cehennemin sergi alanıdır. Fakat bu sorunun cevabı ancak varlığın temayüllerinin “iyi” kavramının tamamı çerçevesinde değerlendirilmesi ile ortaya çıkabilir.
Bu cevabın ortaya çıkardığı başka bir soru var ve bu çok önemli: O halde iyi ne? Varlığın anlamlı bulacağı ve iyi kavramının çerçevesi içerisine alabileceği davranışlar ve kurallar nelerdir? Bilinir ki her yaşam biçiminin kendine göre oluşturduğu normlar mevcuttur ve bu normlar farklı farklıdır. Böyle, tüm insan varlığının ortak bir şekilde birbirine bağlayan normlar ya da davranış kalıpları var mı? Buna yanıt vermek çok zor. (4)
Varlığın içindeki cennet ise, varlığın kendini içe çektiği ve kendini buyurucu kimliklerin her türlüsünden soyutladığı ve kendi iradesiyle kendini yapmak için kendisine karşı mücadelesinden galip çıktığı ve bu durumda büyük bir haz duyduğu noktadadır.
Nefs kavramı iste bu noktada özgürleşme imkânı olarak özgürlük kavramının yakınında bir yerde durmaktadır.
Burada bu imkânı sadece, kendisi de bir imkan olarak var olan nefs kavramının üzerinden göstermeye çalıştık.
Dipnotlar:
——————————————-
(1) Yazı boyunca kullanılan “varlık” kelimesi “insan varlığı” anlamında kullanılmıştır. Bu kelime şimdilik işaret edilen anlama daha yakın durmaktadır. İnsan varlığını, alemde doldurduğu yerden ve kendi kendini var kıldığı ve ettiği-eylediği şeylerden soyutlamaksızın ve başkalarıyla ve başkasız varlığını sürdürme ve tarihsel ve tarih ötesi konumlanışından hareketle Türkçede uygun bir kelime ile karşılama çabalarım henüz bir sonuç vermedi. Yabancı yazarların eserlerinde buna yakın kavramlar bulmak mümkünken, Türkiyeli ve bu coğrafyanın bir insanı olarak, işaret edilen konudan da hareketle, bunu tercih etmenin doğru olmadığı kanaatine vardım ve şimdilik bir dipnotla yetinmenin daha anlamlı olacağını düşündüm.
(2) Şahsiyet kavramının, fert kavramından farklı bir anlam ifade ettiğine, ilk olarak bu kavrama fertten ayrı bir anlam veren Nurettin Topçu’nun “İsyan Ahlakı” adlı eserinde rastladım. Ona göre fert kavramı asıl anlamını ferdiyetçi anarşizmde bulur. Ve “ferdin bencillik davasından anarşizm doğmakta, toplumdaki dayanışma ahlakı ise ferdiyeti ortadan kaldırmakta, insanı uysal koyun olarak görmektedir. Topçu ise her ikisini de ret etmektedir.” Ve bunun yerine fert değil fakat şahsiyet kavramını uygun bulmaktadır. Bu arada belirtmekte yarar vardır: Anarşizmi Stirnerci anarşizm babında tanıyan ve eserinin anarşizme ilişkin temel kaynağı olarak Stirner’in “L’unique et sa propriete”i alan Topçu, devletin lüzumuna dair söyleyeceği şeyleri temellendirmek için kendisinin de nötr bir yaklaşımda bulunduğu ahiliğe ilişkin dipnotunda şöyle der: “Ahilik, İslam tasavvufundan çıkmış ve 14. yy. da Anadolu’da yayılmış bir tarikattır. Merkezi Bursa olan Ahiliğe göre devlet, otorite ve zorbalıktan doğmuştur. İnsanın manevi hayatinin gayesi, diğer insanlarla kardeşlik içerisinde yaşamak üzere bu zorbalıktan kurtulmak olmalıdır.” Nurettin Topçu’nun ahilikten ve ona dair yapmış olduğu anarşist tanımından ve anarşizm için dayanışma ve etik gibi kavramların olmazsa olmaz kavramlar olduğundan hareketle bu yaklaşımına bir anlam verememekteyim. Diğer yayınlanmış olan eserlerinden de bu konuya ilişkin bir ipucuna henüz rastlayamadım. Ama “fert” ve “şahsiyet” kavramlarının kullanılması hali hoş ve manidar gelmektedir…
(3) Fert ve şahsiyet kavramlarının burada beraberce kullanılması ve bu kavramların buradaki dolayımının getirdiği şey, bu kavramların net bir açılımının yapılması gerektiğidir. Fert, Türkçede ifade ettiği anlam itibariyle insan varlığının yalnızlığına ve tekliğine doğru bir açımlamaya işaret ederken, insan varlığının toplumsal mekana ve kendisine yabancılaşmasını da ifade eden bir anlama sahiptir. Bunun karşısında şahsiyet, artistik, etik ve toplumsal konumlanış haliyle yakışıklı ve kendinde ve kendi için olmaya temayüllü bir hali ifade eder… Bu yazı dolayımıyla ifade etmek istediğimiz şey, fert ve şahsiyet kavramlarının ayni anlamlara sahip olmaması gerektiğidir. Anlayışımızca fert nötr ve durum ifade eden bir kavramken, şahsiyet kavramı ise pozitif anlamlara sahip soylu bir kavramdır.
(4) Bu sorunun işaret ettiği yer, açıktır ki “insanın özü”ne ilişkin var olan eski soruya dönmeyi gerektirmektedir. Gerek Claude Levi-Strauss gerek sonrasındaki antropoloji çalışmalarının ve sonraki felsefi çalışmalarının neticesinde görünür ki böyle bir ortak insan doğasından bahsetmek biraz şüpheli durmaktadır. Fakat sosyal antropoloji çalışmaları yapan Piere Clastres’in eserlerine bakıldığında, insan doğasına ilişkin “iyi”nin, “tahakkümsüzlüğün” var olup-olmadığına dair soruşturmaları iyiye yorarak kısmen de olsa umutlanmak mümkün. Ayni şekilde Karl Polanyi’nin “Büyük Dönüşüm” adlı kitabında, yanlış hatırlamıyorsam “insan toplumlarına ilişkin seçilmiş referanslar” başlıklı dipnotlarında, insan doğasına ilişkin ekonomik referanslar sunulmuştur. Fakat bu konuda net bir kanaate varmak için yeterli argümanlara sahip değiliz; tam tersine, aksi yönde delillere daha fazla sahibiz.
Alişan Şahin
Views: 108
“Sadece köle/efendi ilişkisindeki mücadelede tanıma arzusu, özneleri özbilinçlerine vardıracak sonuca götürür. Bunu aslında öznelerarası ilişkilerde de görmek mümkündür. Fakat Hegel’e göre Köle-efendi ilişkisindeki bu zorla, baskılayarak yapılan tanıma hali negatif bir tanıma halidir ve kendi-kendini tahrip edicidir.”
Views: 52
“İbadet ettiğini göstermek şirk; Hal’i (oluş, bulunuş) göstermek din değiştirmektir. Tüm ahvalde kişinin nefsine dair kuşkusu ve kişinin yaptıklarından güzel başarılar bulması ve bununla övünmesine karşı savaşması zorunludur.”
Views: 158
Tarihte varlık kaygısından sıyrılmış insan/insanlar bulmak ve bunun üzerine düşünmek, bugünün tüketim ve değerlerini yitirmiş toplumunda anlamlı olabilecek sonuçlar verecektir bizlere.
Bu minvalde ele alınacak belli başlı şahsiyetler değişik coğrafya ve iklimlerde seçilebilir. Bunlardan biri İslam coğrafyasının içinde, Ibn-i Rüşt’e ve batıni dünyaya (hasan sabbah ve onların tezlerine) karşı tezleriyle islam ortadoksisini –kimilerince- oluşturduğu söylenen ve islam felsefe ve düşünce hayatına katkıları da hiç bir zaman red edilemiyecek olan, Mutasavvıf ve Filozof Imam-ı Gazali, Bir diğeri Hristiyan dünyanın içinden çıkıp Anarşist düşüncelerle de yoğrularak bu duruma varan Leo Tolstoy ve sonuncusu efsanevi bir şahsiyet gibi görünen Siddhartha Gautama yani Buda’dır.
I
İmam-ı Gazali’nin biyografisine bakıldığında onun 1058’de Horosan’ın Tus vilayetinin Tabaran şehrinde dünyaya geldiğini görürüz. Babası eğirdiği yünlerini dükkanında satan, okuyup yazmayla uğraşmamış bir esnafmış. Babası öldüğünde her iki oğlunu iyilik sever sufi arkadaşlarından birine emanet etmiş ve onların kendisinin nail olamadığı şeylere varmalarını arzu ettiğini söylemiş. Bu zat onların eğitimiyle babalarından kalan miras bitinceye kadar uğraşmış ve daha sonra onlara bakacak maddi gücü olmadığı için bir medreseye girmelerini önermiş. Ve daha sonra bu iki kardeşin o zaman bu yola başvurmuş.
Kelamdan fıkıha, felsefeden tasavvufa bir çok alanda yazılar yazmış ve fikirleri ile günlük yaşamı arasından, Düşünce ile yaşam deneyimi arasından uyumu yakalamaya çalışmış ve bu onun yaşamının temel sorusu olmuştur. Hertürlü bilginin bir şekilde ahlak yada inançla ilişkili olarak birbirini etkilediğini söylemiştir (bu görüş T. Khun’un düşüncelerini çağrıştırmaktadır bize).
Onun ilim tahsil etmek maksadıyla Tus, Nişabur, Bağdat, Şam’a gidip medreselerde ders verdiğini ve kendini aynı zamanda eğittiğini öğreniyoruz. 27 yaşındayken Nizmü’l-Mülk ile tanışıp onun gözüne girip 33 yaşında Bağdat Nizamiye Medresesinin Baş müderrisliğine tayin edilmiş ve devlet idaresi ve politik problemleri yakından tanıma imkanına sahip olmuş. Bu toplumsal yapı içerisinde bilgin olarak gelinebilecek en yüksek konum olarak değerlendirilir. Bir anekdotta zenginlik olarak onun vardığı konumu vurgulamak için onun Bağdat’a yeni göreviyle girişi sırasında giymiş olduğu elbise ve bineğinin 500 dinar olduğu belirtilmektedir ki sadece bu rakam doğrudan para kazandıran bir meslek sahibi olmamasına rağmen o zaman için inanılmaz bir servete işaret eder.
Bağdat’ta bulunduğu sıralarda Selçuklular ve Nizari Ismaililer arasında devam eden mücadeleler boyunca Gazali bu önemli konumunu sürdürmüş bu süre içerisinde Batıniler, Nizam’l-Mülk’ü suikastle öldürmüşler ve Melikşah’ı da zehirleyerek öldürmüşler. Ortalığın oldukça karışık olduğu bu dönemde iktidar çekişmeleri de ayrı bir kayıt olarak tarihe düşülmektedir.( Örneğin Melikşah’in Batıniler tarafından değil de saray içerisinden bir iktidar çekişmesinin sonucu olarak zehirlendiğini iddia eden tarihçilerde mevcut). Bu karışıklık içerisinde Gazali’nin iç dünyasının ve düşüncelerinin de karışık olması onu sürekli şüphelere itmiş ve Bağdat’tan ayrılma bocalamaları, Sürekli iç çekişmeler yaşamış. ve bu kararsızlık hali içerisinde dilinin tutulduğu ve konuşamaz hale geldiğini, yemeden içmeden kesildiğini ve bu iş doktor müdahalesine kadar varmış (sürekli tanrı korkusu içerisinde yaşayan, kendilerine sürekli doğruyu arama ve günaha girmeme için kendilerini sorgulayan ve sonuçta hastalanan rahipleri hatırlatmaktadır bize) ve sonuçta onun fikri ve ruhi bunalımı fiziki bir gösterge olarak hastalığa varınca 1095 yılının Kasım ayında kendi ve ailesinin nafakasına yetecek kadarının dışındaki tüm servetini dağıtarak tasavvufi bir uzlet ve zühd hayatı yaşamak arzusu ile Bağdat’i terk etmiştir.
Gazali’yi şan, şöhret, itibar, zenginlik ve iktidar gibi cazip mevkileri terk ederek sıradan bir derviş hayatı yaşamaya sevk eden etmenlere dair oldukça fazla spekülasyon olmasına rağmen (bunlardan biri Batınilerin suikastinden kaçmak için, bir diğeri de o zaman iktidarda bulunan Selçuklu sultanıyla iyi ilişkiler içerisinden bulunmaması vs. gösterilmektedir) -ki bu spekülasyonlar onun neden dervişlik yolunu seçtiğini açıklamaz- bizim için önemli olan ve bana, burada ve bugünün dünyasında yaşayan bizlere gösterebileceği en önemli şey, onun iktidarı ve parayı terk eden ve hakikati aramak gibi bugün birçok insana anlamsız ve gereksiz bir çaba olarak görünen tarafıdır. Onun bu tarafı bugün için devrimci bir tavır olarak düşünülebilir. Bu devrimci taraf samimi bir bilgi arayışı ve samimi bir kendini kendi için kendinde arama çabası olarak değerlendirilebilir. Onun kendi nefsinin kurbanı olmadan dünya zevklerinden elini eteğini çekebileceğine dair bir işarettir bu. Zor olan şey, zengin ve üne sahip olmak değildir. Bu ün ve zenginliği tepmektir zor olan ve insanı soylu yapan. İnsanı soylu yapan bu manada seni çeken ve sevk eden şeyleri reddetmektir. İşte Gazali örneği böyle bir örnektir. Bu minvalde o dikkatle ve üzerinden düşünülerek dersler çıkarılması gereken bir örnek olay olarak ele alınmalıdır aynı zamanda.
Kuşkusuzdur ki derviş hayatı bir fukaralık halidir. O bunu bizzat tecrübe etmek istemiştir. O günün dünyasında fakirliğin bir alim için övünülecek bir şey olduğu anlatılmaktadır kimi yerlerde. Kanımızca övünülecek bir şey olarak ele alınmasına rağmen böyle bir yolu tercih etmek, dünya malından elini-eteğini çekmek her dönem için oldukça zor bir eylemdir. Bunu özellikle kayda geçmek gerekmektedir.
II
Leo Tolstoy bilmeyeni olmayan önemli bir edebiyatçı… Hani “Anna Karenina” ve “Savaş ve Barış” adlı romanlarıyla çok ünlü olan yazar… Diğer bir örneğimiz Tolstoy.. dünya edebiyat tarihi içerisinde yerini edebiyat tarihçileri bir mihenk taşı olarak adlandırmaktadırlar. Aynı zamanda toplumcu ve ahlakçı bir düşünür olduğu da vurgulanır.
Soylu bir toprak sahibinin oğlu olarak, 9 eylül 1828’de Moskova’nın güneyindeki Yasneya Polyana’da aile mülkü olan bölgede dünyaya gelmiş. Fransız ve Alman eğitmenlerce yetiştirilmiş, 16 yaşında kazan üniversitesine girmiş doğu dilleri ve olmayınca hukuk okumuş ve oda olmayınca 1847’de okulu terk etmiş. Jean-Jacques Rousseau’dan etkilendiği de iddia edilir. 1851’de Caucasuse’de orduya katılır. Rus-Türk savaşı, Sivastopol’dan sonra Paris’e yaptığı gezi sırasında sokakta Giyotinle idam edilen insanları görmüş ve: “Hiç bir yerde ve hiçbir hükümetin hizmetine girmeyeceğini” ve devlet gücünden nefret ettiğini söylemiştir.
1856’da St. Petersburg’a dönüp köylülerin eğitimiyle uğraşır. 1857-61 de Almanya, Fransa, Isviçre ve Ingiltere’yi ziyaret eder, döndüğünde ise Yasneya Polyana’da köylü çocukları için bir okul açar ve özgür okul deneyimi üzerinde çalışır. Modern ilerlemeci okul anlayışının, bu deneyimlerin gölgesinde kurulduğu da iddia edilmektedir. Aslında liberter bir okul deneyimidir yaptığı.
1882’deki itiraflarında ruhsal karmaşasını, “anlamsız varoluşunu” ve bencil sınıfını sorgular. Anna Karanina yı yazdığı bu sıralarda bir takım düşünsel sıkıntılar içinde olduğu, yaşamın anlamına dair sorularla boğuştuğu ve intihar eğilimi içerisinde olduğunu itiraflarında ifade eder.. Sadece inanç(iman)ın yaşamın varlığını anlamlı kılacağına karar verip Budizm, İslam ve Hristiyanlık üzerine okumalarını yoğunlaştırır bu dönemde. Şöyle der: “ insan dehasının en derin kaynağı ve tüm dünyayla ilişkimizi açıklayan tek şey inançtır.”
Kendi sınıfından kimselerle istediği manada iletişime geçemeyince fakir, cahil, köylü, rahip ve tarikatçılarla ilişkiye geçer.
Bu sorgulamalar sonucu iki ilkeye sahip olduğu sabittir.
Bunlar: tüm insan varlığı için sevgi ve düşmanın zoruna karşı dahi direnmemedir (bu düşünceler sivil-itaatsizlik içinde önemli ilkelerdir. Thoreau’nun düşüncelerine yakınlığı zaten tartışma götürmez derecede açıktır ve onu bildiği bilinmektedir.)
1894’te “Tanrının Yurdu Senin Içindedir” (The Kingdom of God is Within You)[ bu cümle bize “ne ki varsa alemde, vardır ademde” (Fuzuli) hatırlatmakta] adlı kitabında düşüncelerini geliştirir ve bu düşünceleri yaygınlık kazanır. Otokratik Rusya’da toplumsal eşitsizliğe, kiliseye ve despot yöneticilere karşı korkusuzca ahlaka ve özgürlüğe dikkati çeker. Bu durum ise kiliseyle bağlarının kopmasına (1901) neden olur.
Çar II. Nicholas’a yaptığı zulümleri ve katliamları durdurması ve toprak reformu için iki defa mektup yollar. Sonuncusu yanıtsız kalır. Amerikalı sosyolog Henry George’un eserlerini okuyup onun düşüncelerine samimi bir şekilde bağlılık duyan Tolstoy, toprak reformunu bu düşünceler temel alınarak yapılmasını önerir. O’na göre Henry George’un düşünceleri yeryüzünün yoksul ve köylülerinin özel mülk sahiplerinden kurtulması için önemli bir adımdır. Gelen yanıtta ona bu düşüncelerin “ütopya olduğu” bildirilir. (Karşılaştığım bir diğer değerlendirme Marks’a aittir. O da Henry George’u ve düşüncelerini Ütopyacılıkla yargılamaktadır).
Ve bu sorgulamalar boyunca bir çok sonuca varıyor. “Eğer fakirlere yardım etmek istiyorsam, fakirliğe neden olan biri olmamalıyım” diyor bir yerlerde ve paradan nefret ettiğini fark ediyor. Düşünüyor ki para, çalışanların elinde emeği temsil ederken, toprak sahiplerinin elinde güc’ü temsil etmektedir ve fakirlerin köleleştirilmesi için bir araç ve büyük bir kötülüktür. Topraklarını köylülere onların sefil yaşamlarını düzeltmek amacıyla bir düzenlemeyle dağıtıyor..
82 yaşındayken hasta haliyle bir gün en küçük kızıyla evden ayrılıp, evden oldukça uzak bir tren istasyonunda ölür. 19. yy’ın en etkili ve önemli ahlakçısı olarak bugün dahi etkisini sürdürmektedir Tolstoy. Gandi’yi önemli oranda etkileyen bir şahsiyet olduğu ise herkesçe malumdur.
Tolstoy’un bu biyografisinde görülecek en önemli şey, Gazali gibi onun da bir düşünsel karmaşıklık ve kaos içerisinde bulunmasıdır. Bu süreç aşağı-yukarı aynı gibi görünmektedir. Ve sonuçta bir kaçış. Bir çeşit düşünsel sürgün…bulunduğu yeri terk, başka dünyaları ve başka iklimleri keşif çabası… bulunduğun yerde içsel sürgünlük yaşama… ardından dünyaya açılma ve dünyaya müdahale… kendi durduğun yerde… kendince… sosyal problemlerle öyle-yada böyle içiçe yaşamakta ve insanın ne’liği ve ne olmaklığı ile ilgili sorularla devamlı surette boğuşmaktalar. Ve bugünkü manada sorgulanırsa yoksulluğa ve ilme doğru varlıklarını sürükledikleri sarih olsa gerektir. Hakikati arama çabası içerisinde dünyanın gereksiz ağırlıklarından ve cazipmiş gibi görünen şeylerinden kopma hali dikkat çekilecek en önemli duruşlarıdır onların..
III
Bu ikiliye Budha’yı eklememiz yanlış olmasa gerektir. Budha’da neler görmekteyiz. Bakalım:
Nepal’in güneyinde Shakyas adındaki bir klan tarafında idare edilen küçük bir ülke varmış. Bu klan’ın başı ve ülke’nin Kralının ismi Shuddodana Gautama ve güzel karısının ismi Mahamaya imiş. Mahamaya ilk çocuğunu doğurmuş ve çocuk doğduğu andan itibaren uyanık ve konuşabilir durumdaymış ve annesine insanoğlunu acılardan kurtarmak için geldiğini söylemiş ve yürümeye başlamış. Adımını bastığı yerde nilüferler açarmış. Ona hedefine varmış anlamına gelen Siddhartha ismi verilmiş.
Kral çok-ünlü bir falcıya çocuğunun geleceğini öğrenmek için danışmış. Falcı ona Siddhathta’nın ya çok iyi ve başarılı bir kral olacağını yada insanlığa hizmet eden büyük bir bilge olacağını söylemiş. Kral, oğlunun kendi yerini almasını istemekte ve dinsel yaşama sürükleyebilecek her şeyden onu uzak tutmak istemekteymiş ve onu bir kaç yerde, dünyaya kapalı tutmaya başlamış. Yaşlı, hasta, ölü ya da kendini manevi yaşama adamış hiçkimseyle görüştürülmemesine dikkat edilmiş. Onun etrafını güzellik ve sağlığın sarmasına dikkat edilmiş sadece.
Siddhartha büyüyüp güçlü ve yakışıklı bir genç olmuş. Savaşçılar kastının prensi olarak savaş sanatları konusunda yetiştirilmiş. Duvarların arkasında nelerin olup bittiğini merak etmekteymiş ve bu merakında ısrarcı olunca ülkesini ve insanlarını görmek için izin koparabilmiş. Kral, Siddhartha’nın dinsel yaşamdan uzak kalması için herşeyi ayarlamış ve sadece genç ve sağlıklı insanlarla görüşmesini sağlamaya çalışmış.
Tesadüf odur ki, dışarı çıktığında yaşlı bazı insanları görmüş ve oldukça şaşırmış ve şok olmuş. Onları takip etmeye başlamış. Sonra acı içerisinde inleyen insanlara rastlamış. Ve sonra bir cenaze törenine tesadüf etmiş ve böylece ilk defa bir ölü görmüş. Bu durumu arkadaşına sormuş. Arkadaşı ise daha önceleri görmesi gereken bu basit şeyleri anlatmış ona: Hepimiz, yaşayıp, hasta olup sonuçta öleceğiz demiş. Bu arada ayrıca Siddhartha bir derviş görmüş. Bu derviş yaşamın (Beden’in) tüm zevklerinden el çekmiş bir keşişmiş. Keşiş’in sakin, duru yüzü hiç gözünün önünde gitmemiş Siddhartha’nın…
29 yaşına geldiğinde yaşamında mutlu olmadığını, acıyı anlamaya ve acının üstesinden nasıl gelinebileceğini araştırmaya başlamış. Ardında bir gece uyuyan eşini ve yeni doğmuş olan çocuğunu öpüp sarayı terk etmiş. Pahalı elbiselerini çıkarıp, saçlarını kesip atını saraya yollamış ve zahid (derviş) hayatı yaşamaya başlamış. Altı yıl boyunca 5 zahidle beraber bu yaşama devam etmiş. Beden’in zevklerinden elini eteğini çekme halindeki samimiyeti sayesinde bu 5 zahid onun takipcisi olmuşlar. Fakat bu bir şey değiştirmemiş ibadetini iki katına çıkarıp su ve yemeği tamamen reddetmiş. Ta ki ölüme yaklaşıncaya kadar.
Bir gün sokakta bir köylü kızının kendisini bu durumunda görüp, yiyecek bir şeyler verip, acımayla ona baktığını görünce düşünmeye başlayıp ve bu aşırı gidişin onu hiçbir yere götürmeyeceğine karar vermiş. Lüks ve zenginlikle bu aşırıya vardırılmış kendini cezalandırma arasında bir orta yol bulmanın iyi olacağına karar verip, yiyip, içip, ırmağa girip yıkanmaya başlamış. Bunun üzerine takipçileri olan 5 zahid Siddhartha’nın zühd hayatını bırakıp, dünya zevklerine döndüğünü ve onları terk ettiğini düşünmüşler.
Daha sonraları Siddhartha, Both Gaya kasabasında acı çekme problemine bir yanıt buluncaya kadar belli bir incir ağacının altında oturmaya karar veriyor. Günlerce orada oturuyor. İlk derin konsantrasyonunda aklını tüm kötü şeylerden temizliyor ve dikkatli bir meditasyonla tüm hakikat önüne seriliyor. Sonra geçmişini hatırlamaya başlıyor. Mayıs’taki dolunayda, seheryıldızı yükselirken Siddhartha en sonunda acı çekmeye dair sorularına cevapları idrak etmeye başlıyor ve Buda oluyor -ki Buda kelimesinin manası “idrak eden kişi”dir.
Ağacın altında günlerce oturan Siddhartha için sahip olduğu bu bilgilerle diğerleriyle ilişkiye geçmek zor gibi görünmüş (burası Nietzsche’nin Zerdüşt’ünü hatırlatır).
Ölduğunde söylemiş olduğu son cümle şudur:
Geçici olan herşey yaratılmıştır
İdrak etmeye çalış
Buda, Tolstoy ve Gazali’nin yaşam seyirleri içerisindeki ortak noktalar ve ortak değerler kısaca anlayabildiğimiz kadarıyla şunlardır. Bunlar :
1. Hikmet peşinde koşma.
2. İnsanların sürekli acı ve ıstırap içerisinde yaşıyor olmalarından hareketle -ki kendilerinin de yaşamış oldukları şeyler insanların acı içerisinde olduğuna vurguyu açık kılar bizim için de- bunun nedenlerini araştırma…
3. Kendilerince buldukları sonuçları anlamlı kılabilecek minvalde pratik etme.
4. Bu süreç içerisinde devamlı surette varlığın ne’liği ve ne olmaklığına dair soruların peşinde olma.
5. Hikmete varmanın yolu geçici dünyada dünyanın cezbedici maddi zevklerinin bağımlısı olmamak ve diğer manada ahlaki bir arınmışlık.
6. Bir çeşit kendi nefsini temizleme.
7. Bu süreç içerisinde erdeme yapılan vurguların işaret ettiği ana nokta fakirlik. -Bundan hareketle ise fakirlik bir çeşit yüklerden kurtulma ve sadeleşmeyi anlatır.
8. Ve bu noktaya vardıran ana kalkış noktası inanç ya da iman (her nasıl olursa olsun) ki örneklerimizin hepsinin belli bir inanca sahip oldukları aşikardır.
Tüm bu hakikate erme mücadelesinde kalkış noktası, insan varlığının kötü’ye (iktidar, güç, toplumsal övgü -dolayımıyla böbürlenme- arzusu içerisinde olması olarak anlamaktayım kötüyü) temayüllü olmasından hareketle insanın alt etmesi gereken asıl düşmanının kendisi olduğuna yönelik somut yanıtlardır gördüğümüz. Bu ise yazımızın asıl temasını oluşturmaktadır.
Alişan Şahin
Views: 50
“Dünya’da kaygınız vardır, ama tasalanmayın, çünkü ben Dünyayı aştım”
Yuhanna İncili’nden..
Korku, kötülük etme-edilme’nin insan vücudunda yarattığı var kalmaya yönelik bir tepki, ölüme karşı duruş ve varlığın yaşama doğru atılışı olarak tanımlanırsa, korkusuzluk ise, mantıksal olarak takip edilecek bu yolda, varlığın ölüme doğru atılışı ve var kalmayı ve yaşıyor olmayı kaale almaması olarak tanımlanabilir. Dolayısıyla korkusuzluk ölümü hiçleme ve ya yaşamıyor-yaşıyor olmaktan fazlaca bir anlam bulmamak ve fakat yaşama katlanmak için varlığını ölüme doğru atmak anlamına gelir. Bu ölüme atılış şehvetle ölüme koşmayı istemek yada istememek anlamında negatif yada pozitif tercihlere sahip olmak manasına gelmemekte ve daha doğrusu bizi o kadar enterese etmemektedir. Korkusuzluğa dair söylenecek şey, burada, onun yaşam içerisinde varoluşa dair bir duruşunun olduğudur. Fakat yaşam içinde asıl olarak durmakta olan korkunun kendisidir. Korkusuzluk ve Korku, korkan ve korkmayan öznelere sahip olmayı gereksinir ve bu kavramlar birbirlerine eş değildir ve aynı düzlemde yer almazlar. Korku devamlılığını sürdürdüğü anlar boyunca korkusuzluk ortaya çıkmaz. Korkusuzluk, korkmayı engelleyen bir faktör olarak da işlev görmez. Korkusuzluk, korku kendini var kıldığında, bir’in tercihiyle ortaya çıkabilir.
Korkusuz olmak korkmamak anlamını taşımamakta ve fakat korkuyu tanıma ve ona katlanabilme ve göğüs gerebilme anlamına daha yakın durmaktadır. Korkusuz olan, korkudan ıstırap çeken, bu ıstırabı ve onunla yaşamayı bilendir.
Kaygı ve korku’ya dair bir diğer ayrım noktası kaygının özellikle kimlerden meydana çıktığına dair yapılan değerlendirmedir. Buna göre kaygı, korkak ve ürkek olanda değil, cesur olanda ve kendini tehlikeye atanda ortaya çıkar. M. Heidegger “adamın-bir”inden bahsederek asıl varoluşu , kitle içindeki çözülmüşlüğünden kurtulup kendi benliğini bulan bir kişi ve böylece ölüm ve yok olma kaygılarını yenen kişi de olarak tanımlar.
Korkuyu “kötülük etme-edilme” kavramını temel alarak tanımlamak için, “kötülük etme-edilme” de korkunun yöneldiği varlığın durduğu yerdeki ifade biçimine yapılan bu vurgu, varlığın karşısındaki, tehlikeyi yönelten bir diğer varlık olan diğeri’nin bu eyleyişinin kötülük olarak adlandırılması ve kötülük yapıldığına dair bir kavramlaştırmaya sahip olması gerekmektedir. Burada diğeri’nin kötülük etme ya da etmeme kastı taşımasının fazlaca bir önemi yoktur. Önemli olan tehlikenin yöneldiği varlığın korku duyarak bunu kendine yönelik bir kötülük eyleyişi olarak adlandırmasıdır.
Bu açıklamadan hareketle, korkuyu nesnesi olan bir kaynaktan hareketle tanımlamayı korkuya ilişkin yapılan bir diğer önemli anlama çabası olarak anlayabiliriz. Diğer’i kavramının ifade ettiği ise insan varlığının tekliğinin ötesinde var olan her şeydir.1
Bir, çevresindeki her şeyden korkma potansiyeline sahiptir. Çünkü içine atılmış olduğu bu dünya ona tamamen yabancıdır. O, burada bir yabancı olarak yaşamaktadır. Burasını hiç bir zaman kendisinin ve kendisi gibi hissedemez. İnsan varlığının maddi ve manevi koşullanmışlığı ya da belirlenmişliği, onu buraya dair her daim bu yabancılık duygusu içinde tutacaktır. Kendisine karşı yönelen somut her harekette bu tehlikeyi, iradi olarak ya da değil, kaygıyla karşılamak insan varlığının doğasına ilişkin bir durum olarak adlandırılabilir. Bu durumu kaygı olarak adlandırmak gerekmektedir. İnsanın atılmışlığı ya da içine bırakılmış olduğu dünyası onu kaygısıyla beraber var kılmaktadır. Bundan dolayı geldiğimiz bu noktada başka bir kavrama vurgu yapmak durumunda kaldık. Bu kavram Kaygı kavramıdır. Cümleyi şöyle de okuyabiliriz. İnsan Kaygı ile var. Fakat yukarıda vurguladığımız Korku’ya dair açıklamalardan hareketle Kaygı ile Korku arasında bir ayrım yapmak zorundayız. İnsanın tüm varlığını kapsayan Kaygı her an ve her durumda insanla beraber mevcut iken, insan her zaman ve her an Korku içerisinde değildir. Kaygının kaynaklandığı yer ise belirgin ve somut değildir. Bu somut olmama hali insani tehlikelerle dolu olan dünyada tedirgin kılmakta ve bu tedirginlik hali onu her olay karşısında, kendine ilişkin savunma tepkisinin ürünü olarak, her zaman rasyonel tepkiler gösterme yetisinde yoksun kılmaktadır. Bu yüzdendir ki korkulduğunda bir korktuğunu ifade edecek cümlelere ancak ünlemlerle tepki verir. Korku anında bir kendini boşlukta ve anlamsız bir dünyanın ortasında bulur. Ve fakat bir her zaman ve her daim kendini korumak için hazırlıklı olmak zorundadır.
Korkulan nesne her zaman orada olduğu gibi durmakta ve fakat bir anda, kendisine yöneldiği düşünülen eylemle bir’i korku duymaya itmektedir. Onun orada olduğunu biliyor olmamız, onun korku yaratacağına dair hareketle korkulan olarak tanımlamamızı olanaklı kılmaz. Korku yaşandığında adına korkulan şey adına kaygı düymamız, bizi bu korkuyu duymaya yönelten temel motivasyonun o şey olduğunu açığa çıkarır ve adına korkulan şey de açığa çıkar.
Canlı varlıkların (istisnaları bir tarafa bırakırsak yada korku duyan varlıkların hepsinden bahsedersek) ölüme yönelik yaşamları onların tüm oluşlarından korku duymalarına yada kaygıyı yaşamalarına neden olmakta mıdır? Aslında soruya bir için yukarıda yanıtı “Nesnesi belli olduğunda bir’i ürküntü duymaya iten nedenin onda yaratmış olduğu duyguya korku ve fakat nesnesi belli olmadığında yaşanan şeye kaygı” olarak vermiştik( bu ayrım Kierkegaard’dan gelmektedir). Dolayısıyla bu soruya cevap vermenin güçlüğü, yasanan hissi rasyonalize edecek araçlara somut olarak sahip olmamamızdan kaynaklanır. Fakat üzerine konuşulacak bir mevzu olduğundan –ki şimdiye kadar onu yapmaktayız- cevap vermeye çalışacağız. Korku ve kaygı kavramları arasındaki ayrımı koymanın, kimi durumlarda, zorluğunun açık olarak bilinmesi gerekmektedir. Yani canlı varlıkların ölüme yönelik olan yaşamları onların tüm oluşlarından kaygı duymalarına neden olmaktadır yani bu yanıt canlı varlıkları da kapsamaktadır. Kaygı ve korku kavramlarının günlük yaşamdaki anlamlarının birbirine kimi zamanlar yakın oluşları ve hatta aynı şeyi ifade ediyor oluşları bu kavramların tanımlanmasındaki güçlükleri de ortaya çıkarmaktadır. Canlı varlıklar için yapılabilecek böyle bir genelleme, böyle bir soruya aranacak cevapta karsı karsıya kalacağımız problem, hayvan yada diğer canlıların var oluşlarındaki hissiyatlarına ilişkin deneysel sonuçları tahlil etmemizi gerektirir. Gözlemlere bakıldığında toplumsal yasam içinde olan canlıların kaygı benzeri davranışlar içinde bulunup tepkiler verdikleri variddir. Fakat tüm bunları bir’in korku ve kaygılarını anlamaya yönelik çabanın bir kırıntısı olarak alabilir ve fakat indirgeme yapamayız. Korku ise tüm canlı varlıkların yaşadıkları bir mefhum olarak aşikar olmalıdır herkesçe… Bir ise kendi varlığını tehlikeler ve tehditler karşısında (tehditlerin en büyüğü, bir için, yaşanılan toplumsal mekan ve o mekanı bir ile paylaşan diğer birler yani başkaları’dır) korumaya yönelik bir duruşa sahip olmalıdır ki, kendini sağlam ve güvende hissedebilsin. Fakat bu mümkün değildir. Bu durumdan dolayı sürekli ikircik halindedir. Bu ikirciklilik hali bir’i kendini güçlü kılmaya itmekte ve bir güçlü olmak kavramına sahip olmaktadır. Bir’in hiçliğin içine atılmış olması onu bu duyguyla doldurmuştur zaten. Bir bu duruşunda ölüme yaklaştığını en yakın olarak hissettiği anlarda varlığından korku duymaktadır. Yani varlığının yok edilmesinden korku duymaktadır. 2
Şu halde, bir için toplumsal mekan, tehlikeler ve tehditlerle dolu bir mekan olarak tarif edilebilir. Kaygısının sürekli olduğunun farkında olmayan bir için dünya-içinde-olmak bir’in otantik bir duruşa sahip olmaması anlamına gelmektedir. Dolayısıyla o Ölüm düşüncesinden de uzak ve gerçekten “yaşıyor” olmamaktadır. Kaygısının ve korkularının ayırdında olan bir için ise “özgürlüğün” kapıları açılmaktadır. Korku vasıtasıyla kendini dünya-içine bırakan bir kendi olur ve “özgürlüğe” düşer. 3
Dolayısıyla duyulan korku ve içinde bulunulan kaygı hali bir’i daima seçim yapmaya ve yaşama yönelik (ölüme doğru akışta) duruşunda değişik seçimlerle eyleyişlere itecektir. Bu bir’i köle’de yapabilir, isyancı’da. Her halükarda bir kendini tanıyacak ve seçimiyle özgürlüğü’nü kullanacaktır. Fakat ne olursa olsun bir hiç bir zaman korkular ve kaygılardan münezzeh olmayacaktır. Korku ve kaygı yaşamın ve varlığın özüdür.
Schelling; kaygı, insanın aklıyla kendi kendisinin efendisi olamamasından duyulan kaygıdır der ve bunu “ yaşamın ve varoluşun temel taşı korkunç olandır” şeklinde tamamlar. Bu değerlendirmenin bir bakıma doğruluğu açıkken Kierkegaard ve Heidegger’deki açıklığına ve teferruatına sahip değildir. Ve korku ve kaygı arasındaki ayrıma yeterince temas etmez. Ayrıca bu mevzu babında Schelling’e dönersek o, insan yapısının egoistliğe eğilimli olduğunu ve dolayısıyla kötülüğü sevmesinin insan yapısını belirlediğini söyler ve bundan kurtulmanın yolunu insanın benliğini aşmasından bulur ve kötülüğü kişinin kendi içine kapanıp radikal bir şekilde hiçbir kimseyle ilişki kurmak istemeyişinde bulur.
Bu görüşler, korku ve kaygı kavramlarına ilişkin yaptığımız değerlendirmelerin birebir günlük yaşama ilişkin değerlendirmelere döndürülmesine neden olacak… Muhakeme seyrimiz bir nebze de olsa değişime uğrayacak. Görünen odur ki Schelling’in varlığın egoistliğine ilişkin yapmış olduğu tespit kabul edilebilirdir. Fakat egoistlikten kurtulmasına dair yapılması gerekenlerin içine kendini tamamen topluma açmaya yönelme ve kendine kapanmayı kötülüğün nedeni olarak alma düşüncesi, bu kötülüğü aşmaya yönelik tasavvufi deneyimleri görmemek anlamına gelmektedir. Biliyoruz ki kendine kapanmak tasavvufta önemli bir “arınma” yöntemidir. İnsanın kendini, kendi kötülüklerinden arındırmasının temel hareket noktası kendine dönmek ve kendini tanımak olan tasavvuf ta, bir çok sufi inzivaya çekilmeyi, kalbini kötülüklerden temizlemenin ve Allah’a kendini vermenin en önemli yöntemlerinden biri olarak görmüşler ve bunu bizzat yaşamışlardır. Tasavvuf geleneği içerisinden buna bir çok anlamlar ve işlevler yüklenmesine rağmen en önemli amaç bir yoruma göre “kendi kötülüklerinden toplumu, toplumun kötülüklerinden kendini” ırak tutmak olarak adlandırılmıştır. Tabii ki hikmet sahibi bir sufi hiç bir zaman toplumun kötülüklerinden kendini uzak tutmak gibi bir vurguya sahip olarak yukarıda kurduğumuz cümleyi sarf etmez. Bunu “kendi kötülüklerinden insanları ırak tutmak” olarak tanımlar ki buna ilişkin bir çok örnekle karşılaşmak mümkündür tasavvuf tarihinde… Bu deneyimlerden dolayıdır ki Schelling’in varmış olduğu sonuca hak vermemiz mümkün olmamaktadır. Çünkü biliriz ki tasavvuf ehli hiç bir zaman anti-sosyal yaşam biçimleri de önermemektedirler. Ve biliriz ki onlar egoist, hiç ama hiç, değildirler ve böyle adlandırılamazlar. Her şeye rağmen tasavvuf ehli aşk’ı sever. Aşk’ın aşkına aşıktır ve onu dünyevi yaşam içerisinden en ulvi olana doğru arar. O daima kendi varlığını aşk’a doğru bir kavuşma hissiyatıyla kurar ve sürekli olarak bu kaygı içerisinde bulur kendini. O oncelikli olarak “insan”larla da bir ilişki içindedir. Onlar “Dünya bir meşakkat, bir üzüntü yeridir,”4 düsturundan hareketle İlahi aşk’a yönelmeyi tercih ederler.
Kendinden kaygı duymak, kendi varlığından ve edişlerinden kaygı duymak gibi bir durumun kavramsal çerçeveleri işte buradadır. “Kendi varlığından kaygı duymak” kendi varlığının yok edileceği kaygısından başka bir şey ve eylemeye yönelik –ki kişi her eylemiyle kendisini yapar- faaliyetinde kendi eylemiyle kendini yok etmesi ihtimali ve kendini, yeniden, kendi eskisinin üzerine bina etmesinden kaynaklanan kötülük yada iyilik yada kötü yada iyi şeyler yapmasından dolayı “kendi varlığından kaygı duyması”nı ifade etmektedir. Tasavvuf ehli bu durumda sürekli ıstırap içindedir.
Ölmek değildir ömrümüzün en feci işi,
Müşkül budur ki ölmeden evvel ölür kişi.
Yahya Kemal
önce kalbim lanete çarpa çarpa gümrah
sonra kalbim gümrah ırmakları tanımaktan kaygulu
İ. özel
*Heidegger ise kaygıyı Dünyanın-içinde-olma kaygısı olarak görür ve o, kaygıyı ölüm karşısındaki kaygıdan hareketle açıklar. Dünyaya atılmış bir varoluş olarak bu duyguyu en iyi hissettiren şey kaygıdır o na göre. Varoluşun içine düştüğü durum, güvensizliğe düştüğü durum ve “hiç” olduğunu hissettiği durumdur. Varoluş bu duruma katlanmalıdır, ki o bunun için cesur olmak gerektiğini vurgular. Bunun için ölümü daima göz önünde bulundurmalıdır. Ölümü ertelemek ve hiç yokmuş gibi davranmak varoluşun güvensizliğine katlanmamaktır. Asıl varoluş, kitle içinden yok olmayı aşıp, kendi benliğini bulan kişidedir ki ancak bu kişi, ölüm kaygısını aşandır.
Korku ve kaygı kavramlarının temellendiği temel fenomen ölümdür. Ölüm ise korku ve kaygı kavramlarından hareketle benimsendiğinde -ki bunu adı cesarettir Heidegger’e göre- varoluşu ontik hale getirir.
Diğer bir soruyu korku ve intihar ilişkisi üzerine kurabiliriz. Korku intihara sevk eden bir etmen midir? Buna net olarak evet cevabını vermek şimdiye kadar yapmış olduğumuz muhakemelerden hareketle mümkün görünmemektedir. İntihar ve korku arasında kuşkusuz bir ilişki var. Fakat bu ilişki korkunun kökenini ve korkunun toplumsal yaşamı düzenlenmesine ilişkin sorulacak bir soruyu açıklayamaz. Bu ilişkiyi ters bir noktada da kurmak mümkün. Yani intiharı yaşamın red edilmesine ve ölümün varlığını onaylamaya ve ona koşmaya yönelik bir hareket olarak tanımlamakta mümkündür. Fakat Heidegger’den ve tasavvuf geleneğinin – hem tanrı inançlı varoluşçuluk açısından hemde tanrısız varoluşçuluk açısından da- duruşundan hareketle intiharı bir için başvurulacak ve özgürlüğe kavuşturacak bir çözüm olarak görmek mümkün görünmemektedir.
Sartre “insanın edindiği özgürlük bilinci, ıstırap(kaygı)dadır” der “Varlık ve Hiçlik”te.
Heidegger “Hiç köklü bir şekilde açığa çıkmaksızın, kendi olma da, özgürlük te yoktur” der ve Hiç’i açığa çıkaran ise “korku” dur o’na göre. Tüm bunlara ise varoluşun, ölüneceğinin farkında olarak (ölümü bilmek mümkün değil fakat ölüneceğinin farkında olunabilir) ve bu deneyimler (korku, ürküntü, ıstırap vb.) yaşanarak varılabilir.
Korku’nun intihar’a sebep bir etmen olmasını ise (bu kavramı deştiğimiz boyutlarıyla cevaplamaya çalışırsak) mümkün görmemekteyiz. Bu ilişkiyi korku ile değil fakat dünya’dan kaygı duymanın başka boyutlarıyla yada başka kavramlarıyla ilişkilendirirsek belki daha uygun bir alana el atmış olacağız.
Bize ne başkasının ölümünden demeyiz
çünkü başka insanların ölümü
en gizli mesleğidir hepimizin
başka ölümler çeker bizi
ve bazan başkaları
ölümü çeker bizim için. (İ. Özel)
Alişan Şahin
alisansahin@hotmail.com
—————————–
1 Burada iki kavram arasında ayrıma gitme gereği hissetmekteyim. Bu kavramlar diğeri ve başkası kavramlarıdır. Diğeri kavramı insan varlığının tüm tekliğinin ötesindeki her şeyi, doğa,ve diğer canlıları ifade ederken, başkası kavramı, insan varlığının tekliğinde ifade edilenin karşısındaki kendisi gibi olan, olumlu yada olumsuz herhangi bir değerlendirmenin ötesinde, öbür insan varlığıdır.
2 Bu ikircikli halin bir başka boyutta ifadesini Hegel’in “Tin’in Fenomenolojisi”nde, “özbilinç” ve “köle-efendi diyalektiği” gibi kavramlarının açılımında bulabiliriz.
3 M.Heidegger, ”Metafizik nedir?” TFK yay.
4 İbn Arabi, İlahi Aşk, Syf. 136. İnsan yay.
Views: 48
Musa Peygamber asasını gökyüzüne kaldırdığında Nil nehrinin batı kıyılarında her şey yolundaydı aslında. Bildiğimiz kadarıyla hiç bir şikayeti yoktu Firavunun. Kudüs’ün bozulmaması gereken bir nizamı vardı İsa Peygamber geldiğinde. Üstelik Roma gücüyle teminat altına alınmış bir nizam. Söyledikleri Musevilerin de duymak istemediği şeylerdi.
Views: 33
Efendiler, medenî olmayan insanlar medeni olanların ayakları altında kalmaya maruzdurlar.1 – Mustafa Kemal Atatürk
Views: 306
Türkler göçebe bir yaşam sürüyorlardı, binlerce yıl devam etti bu. Daha sonra önce Uygurlar Çin etkisiyle, Batıya giden Oğuzlar da Arap etkisiyle yerleşik yaşama geçmeye başladılar… Yüzlerce yıl devam etti bu yaşam tarzı değişikliği. “Oğuz ili, köçip, çeküp yürümedik yol bar mı? Üyün (evin) tutup, oturmadık yer bar mı” atasözünün gösterdiğince binlerce yıl göçebe yaşamışlardı. Bu yaşam tarzında şehir yoktu esasen. Ama Türklerde şehir var mıydı yok muydu konusunda bugün araştırmacılar farklı görüşler ileri sürüyorlar… Bazıları Türklerin şehir kurduğu ile ilgili kanıtlar gösterirken bazıları da buna itiraz etmektedir.
Views: 90
Ölüm asude bahar ülkesidir bir rinde;
Gönlü her yerde buhurdan gibi yıllarca tüter.
Views: 86