Ana Sayfa Blog Sayfa 4

Bilgiden Kör Olunur mu? – Nurşin Altunay

“Anlamak zaten neyi ifade eder ki? Mesele bilmektir. Bilmekse o durumu bizzat yaşamaktır, deneyimlemektir. Mültecileri anlayabilirim. Empati kurabilirim ama asla bir mülteci olmanın ne demek olduğunu bilemem. Birini anlamakla da örneklendirebilirim durumu aslında. Birini anlarım ama bilmek başka bir özgürlüktür. Hani bilirsiniz bir kişiyi. Gülüşünün manasını, aramamasının arkasında yatan durumu, neyi yapıp yapamayacağını. Birbirini bilmeyen insanlar krizlerde dağılır.”

Views: 47

Bacchus (Baküs) Caravaggio’da Tanrı İmgesi ve Gerçeklik İkonografik Çözümlemeli Bir Anlatım

“Vücudunun bir kısmı beyaz kumaşlarla örtülmüş, önünde bir meyve sepeti, başında meyve dallarından bir çelenk bulunur. Şarap içen genç bir erkek figürüdür. Yerdeki şişenin içindeki şarap detayı oldukça reel bir görünüm kazanmıştır.  Zeminin bize yakınlığı bizi resmin içine çekmektedir. Arkada karanlık bir plan, önde beyaz vücutlu yarı giyinik estetik bir erkek figürü, masumluğun ve güvenin duruşu, insanı kendine çeken çekiciliğin, güzelliğin ve estetiğin resmi.”

Views: 619

8. Aruzla Giden Gelen – Oğuz Destanlarını Yeniden Okumak (SON)- BayRam Bey

Gaziliği özelleştiren müslümanlıktan çok, devlet “müslümanlığı”yla birlikte bu toplulukçu kavramlar gazi, mücahid kavramları tarafından sindirildi. Bir müslüman akıncılıkla, yağmayla, çalıp çırpmayla, zorla el koymayla bir yaşam boyu yaşanabileceğini açıkça söyleyemez, benimseyemez. Devlet ise zaten bunlarla kurulur, bunlarla yürür. Zor ile el koyma olmadan adı devlete çıkmış yapı ve içini dolduran çoklarca yöneticiler yaşayamaz.”

Views: 29

17 Teknoloji Toplumu – İktisadi Eylem Teknikleri – Jacques Ellul

“”Üretimin standartlaşmasına, sosyal yaşama kolektif niteliğini veren tadın standartlaşmasının tekabül ettiği” iyi bilinmektedir. Ayrıca, kitlesel tüketim kendiliğinden kitlesel üretime tekabül etmektedir. Zorlayıcı tedbirlere gerek yoktur. Halkın adaptasyonu kendiliğinden gerçekleşir. Ortalama insan dünyadaki en liberal sistemde norm haline gelir çünkü ortalama insana gerekli ürünler piyasada sunulmaktadır.”

Views: 32

7. Aruzla Giden Gelen – Oğuz Destanlarını Yeniden Okumak – BayRam Bey

9. Okuma, yorum

kazana ben asi olmazam deyu and içdi (…) beyregün sakalını tutdı begler beyrege kıyamadı beyrek aruz kakıdugın burada bildi (150b) (…) aruz gene kakıdı beyregün sakalını berk tutdı beglere baktı gördü kimse gelmez (…) kılıcun tartub beyregün sag uylugın çaldı (…) begler hep taguldı her kişi atlu atına bindi (151a) Beyregi dahı bindürdiler ardına adem bindürüb kuçakladular kaçtılar (…)”

Views: 97

HİÇ’i Düşünürken – H. İbrahim Türkdoğan

“Dünyaya giriş, dünyadan çıkışı haber eder. Başlangıç, sonun habercisidir. Hiç, hem başlangıç hem de sondur, ikisini birbirine bağlayansa Varolmak’tır. Var olmanın putları Varlık’ın örtüsüdür. Man örtüdür. Dünyaya giriş ücretsizdir. Çünkü Varlıktır. Varlık, kendindedir: Varlık Hiç’tir. “

Views: 139

“Muhafazâkar Anarşizm” bir Oksimoron mudur? – Alişan Şahin

“Anarşizm siyasal ve felsefi düzlemde mevcut iktidar mekanizmalarını ve hiyerarşiyi reddeden ve geçmiş insanlık tarihindeki deneylerden ve yaşanmışlıklardan hareketle iyi ve adil bir toplum – aslında cemaatler ya da topluluklar demek daha doğrudur – kurma hedefiyle kavramın alışılagelmiş anlamlarını da çağrıştırarak muhafazakâr – bugünü savunmak anlamında hiç değil ama yıkmak ve kurmak anlamında – bir yerde durmaktadır… “

Views: 292

6. Aruzla Giden Gelen – Oğuz Destanlarını Yeniden Okumak – BayRam Bey

“…öykülerdeki toplulukların devlete karşı bir anlam ve anlamlandırma dünyaları olmasıyla müslümanlıkta Alicilikleri çelişmez. Çünkü Ali bin ebu Talib de erkten, devletten, yetkeden hiç hoşlanmaz görünüyor. İslam Peygamberi’nden sonra imamlığın, velayetin, vasiliğin, verasetin kendisinin hakkı olduğunu düşünmesine rağmen halifelikte hak öne sürmez.”

Views: 29

Dommajer Cafe Orkestrasında Bir Bektaschi – Ahmet Ateş (Bir Uzun Hikaye Daha)

“Ablam, bir serseriyle evlendiğimi söylediğinden dolayı Viyana’ya hayatta gelmez. Babam, benim hatırıma sever gibi Yusuf’u. Galiba bir Katolik-Bektaşi-Alevisiyle evlendiğim için kendini incittiğimi düşünüyor. En sevindiricisi kızımıza geçen yıl Hakka yürüyen Fatma Ana’nın ismini koyacağız: Fatma Ana Strauss.”

Views: 62

Ruhlar Evi – Ahmet Ateş (Uzun Bir Hikaye)

““Bak Orhan!” dedi. “Ben iktidar ekibi kurmaya, muktedir olmaya çok meraklı görünüyorum; di’ mi? Yıllarca iktidar için mücadele edip durdum. Hatta iktidarın birinci adamı oldum; birinci görünmesem bile. Belki kimse bilmez Siyavuş Paşa sadece benim bulduğum bir oyuncuydu. Ne oldu? Şu soruyu cevaplamalıydım. İktidara gelene kadar bile ölenlerin kalanların haddi hesabı yoktu. Toplumu düzeltmek bir yana orda, geldiğin o yerde kalmak için bile karşı çıktığımız şeylerin hepsini beş misli yapmalıydık”

Views: 77

5. Aruzla Giden Gelen – Oğuz Destanlarını Yeniden Okumak – BayRam Bey

“Bugün de Alevi Türkmen yaşlıları sakallarını yülürler. Alevi Türkmen kökten gelen kişilerde yalnızca birkaç kocada sakal bulunur. Onlar da sakallarına makas vurmaz, sakalı kendi doğallığında bırakarak bakımını yapar. Sakal bırakınca kestirmek bugün de bir uygunsuzluk sayılır. Unutulan “kırpık” sözcüğü, sakalını kısaltmış dedeleri aşağılamak için kullanılırdı. Kırpığın ağır gönderisi, sakal ile kırpılan hayvan kuyruğu arasında kurulan bir bağdır.”

Views: 62

Belediyecilik Hayalleri: Bookchin’in Politikasının Toplumsal Ekolojik Eleştirisi – Belediye Ekonomisi – John Clark (Bölüm IV-Son-)

“Biyo-bölgecilik Bookchin’in kararlılıkla reddettiği bir çeşit yükümlülüğe dayanır; yani birinin kendini bir diğerine vermesi, “seçmek için seçme” olmaksızın seçmek, kişinin varlığının en derin seviyesinde diğerinin arzularını tanımasıdır. Bookchin kendi ideal cemaatini “kan bağı olduğundan dolayı birbirini sevmek zorunda olan kişilerden ziyade birbirlerini seçerek seven bireylerin birliğinden oluşan komün”  olarak açıklar”

Views: 137

4. Aruzla Giden Gelen – Oğuz Destanlarını Yeniden Okumak – BayRam Bey

“Beyler toplanma zorunluluğunu, işleri güçleri bırakamamanın zorunluluğunu, koyunların, develerin, atların bakımı zorunluluğunu üstlenen kişilerdir. Bu üstlenmeden dolayı da oradadırlar. Belirsiz toplulukların, kolun, boyların, boyaltı toplulukların adına oradadırlar. Bu modern bir temsilin ve onun temsilcilerinin aracılığıyla işleyişi ve oluşuyla hiçbir benzerliği olmayan bir var oluştur.” 

Views: 52

16 Teknoloji Toplumu – Ekonomik Gözlem Teknikleri – Jacques Ellul

“Mumford şöyle diyor: “Kapitalizmin en göze batan kusurlarından biri, tüm bir tüketiciler kitlesinin yararlanacağı normları belirlemek için mevcut laboratuarlardan, sözgelimi Standartlar Bürosu’ndan, nasıl yararlanabileceğini bilmemiş olması değildir”. Teknoloji toplumunun eğilimi, makroekonominin hareketlerini belirlemektir.

Views: 40

3. Aruzla Giden Gelen – Oğuz Destanlarını Yeniden Okumak – BayRam Bey

“Aruz’un suç olarak adlandırdığı ise devlete gönderen yasanın yasakladığı edimler değil, törenin, yazılı olmayan iyi davranışlarının gösterilmemesiyle ilişkilidir. Töre yasadan farklı olarak suç tanımları yapmaz. İyilikler ve olumluluklar dağarcığıdır. Bunları yerine getirmemek ise cezayı gerektirmez. Töresizlikle damgalanır. Topluluk içinde kınanan davranışsız kalma, kişinin o topluluk içinde tek başına dayanışmasız bir yaşamı seçmesi anlamına gelmez. Topluluk da böylesi kişiyi kendi durumunda bağsız bağlantısız (selamsız sabahsı) bırakır.”

Views: 40

2. Aruzla Giden Gelen – Oğuz Destanlarını Yeniden Okumak – BayRam Bey

“Devletsiz siyasal bir bütünlük. Öyküde bu açık bir sav. Bazı biliminsanları yazılı belgelerin, yazıtların, kendi günlerine ulaşmış somut kalıntıların bu gerçeğini benimsemez.”

Views: 41

Belediyecilik Hayalleri: Bookchin’in Politikasının Toplumsal Ekolojik Eleştirisi – Paideia ve Kentsel Erdem – John Clark (Bölüm III)

Başat olarak gücün yerel seviyede desantralize olmasına yoğunlaşan bir liberter belediyecilik programının Amerika’da ve diğer ülkelerin varolan politik kültürünün bağlamı içinde gerçekten gerici sonuçları olabilir. Bir “halk meclisleri iktidarı” katı bir göçmen karşıtı mevzuatlara, ölüm cezasına, işkence kurumlarına, ifade özgürlüğünün kısıtlanmasının genişlemesine,  dini vecibelerin zorla yaptırılmasına, baskıyla ahlaki uygulamalar yaptırılmasına ve yoksullara karşı cezalandırıcı boyutlar kazanmasına neden olabilir.”

Views: 158

1. Aruzla Giden Gelen – Oğuz Destanlarını Yeniden Okumak – BayRam Bey

“Kazan’ın evi topluluğun bütün bölümlerinin birlikte katıldıkları (… bile yağma ederidük) bir toplantıyla ya da bir toy/şenlikle yağmalanırdı. Başlangıcını bilmediğimiz ama üzerinde sözleşilmiş bir kurucu öğedir bu. Neyi kurmuştu? Öykünün gerçeğinde açık olan topluluğun iki kolunun bağını oluşturan bir töreni, bir töreyi, bir toyu gelenek kılmıştı.”1. Okuma, yorum

Views: 57

15 Teknoloji Toplumu – Gizli Yöntem – Jacques Ellul

“İktisatçılar, halkın kendilerine yönelik ironik tavrına da şiddetle içerliyorlar. İçlerinden biri geçenlerde “Halk, fizikçiye inanıyor; iktisatçıya ise hiç güvenleri yok” diye yazıyordu. Politika yapıcılar, elbette iktisatçıların söylediklerine güvenemezler; ne de politikalara dair çelişkili önerilerini takip edebilirler. Tüm bunlar, o halde, görüşlerden başka bir şey doğurmayan ve gerçeklere “sadık kalma” katı yöntemiyle teoriler rejiminin yerine başka birşeyi koymak elzem olmuştur.”

Views: 30

Hiç ve Kendilik ya da Hiç ile Yolda iken – H. İbrahim Türkdoğan

“İçine atıldığım şu alçak sonluluk’a karşı başımı her gün yeniden kaldırmak zorundayım. Hâyâllerimle gerçeklerimin nasıl çarpıştıklarını ben, yalnız ve biricik ben, görmek zorundayım. Ben kendimin tek şahidiyim.”

Views: 53

Belediyecilik Hayalleri: Bookchin’in Politikasının Toplumsal Ekolojik Eleştirisi – John Clark (Bölüm II) “Tarihin İtici Gücü”

 “Felsefi olmaya en çok teşebbüs ettiği noktada Bookchin, en zayıf olduğu yerdedir. Bu onun en istekli teorik girişimlerindeki bir durum: onun “politik olan” kavramına vurgusu. Aristo önemli felsefi Dört Nedensellik buluşunu ilan etmiştir, Bookchin ise kendi Üç Alanını ilan eder. Üç sosyal alan arasında dikkatli ve önemli ayrımlar yapmış olduğuna” işaret eder: toplumsal, politik ve devlet. Onun gözünde bu buluş ona “pek çok radikal düşünürün kaçtığı… toplumsal ve devletten bağımsız politik bir alan olduğu” fikri için politika teorisi tarihinde farklı bir yer kazandırmıştır.”

Views: 100

“Bir Karşı-Devrim Olarak Ekim Devrimi”: Rus Devriminde Anarşistler

Son zamanlarda zannederim konjoktürel bir durumun ifadesi olarak Türkiyeli solcuların Lenin, Ekim Devrimi ve Marksizmi hatırlamalarına şahit olmaktayız. Bunun nedenini, Kürt milliyetçilerinin ardına takıldıkları bunca zamandan sonra, bir hayal kırıklığından çıkma çabası olarak yorumlamak mümkün… Diğer taraftan solcuların bir diğer kısmının adeta Türk milliyetçileri ve faşistleriyle kolkola girmelerinin yarattığı bir başka hayal kırıklığı daha mevcut. Bunu reel politikanın kulvarlarında yuvarlanıp retoriğin cazibesiyle hemhal olduktan sonra hayata yeniden dönme çabası olarak da yorumlamak mümkün. Hatta öyle ki bir zamanlar Marksizm içinde epeyce yol almış ve sonunda anarşizme gelip dayanmış kimi şahsiyetlerin bu hayal kırıklıklarından sonra Ekim devrimi güzellemelerine dahil olduklarını da gördük, görüyoruz.”

Views: 90

Aruz Tutkusu (Günlük Yaşamın Sıradanlığına Gönderme) – BayRam Bey

“Yaşamınız 7/24 iş yeriniz içindi. Onun dışında mutlu bir yaşam olsa işsiz kalan insanlar hiç iş ararlar mıydı? Genel akıl işinizi yitirmemek için elinizden gelmeyenler de içinde her şeyi hiçbir ilkeye, kurala, duyguya, düşünceye bağlanmadan yapın demiyor muydu? Yaşamda başarı bir işin çalışanı olmakla başlayıp başka ölçütlerle derecelendirilmiyor muydu? İşi olmadan bir yaşama fırlatılmak, hiçliğe düşüştü. Yani yokluk. “

Views: 62

Belediyecilik Hayalleri: Bookchin’in Politikasının Toplumsal Ekolojik Eleştirisi – John Clark (Bölüm I)

“Devletin yerine yerel politik kurumlardan oluşan bir sistemi koyma fikrinin anarşist düşüncede uzun bir tarihi vardır. 1790 gibi erken bir dönemde William Goldwin, hükümetin kamuoyu ve toplumsal baskı yoluyla gayrı resmi bir şekilde mecbur bırakılan ya da gönüllü olarak tüm işlevlerini yerine getiren meclisler ve yerel jürilerden oluşan bir sisteme indirgenmesi fikrini öneriyordu.” Eko-komüniter politika – ki ben Bookchin’in liberter belediyeciliğinin karşısında durmaktayım – böyle bir vizyonu toplumsal pratikte anlama projesidir. Eğer toplumsal ekoloji doğa ve toplumun daha geniş diyalektiği bağlamında toplumun diyalektik işleyişini anlama teşebbüsü ise, eko-komüniteryanizm bu kavrayışla uyumlu bir yaşam şeklini yaratma projesidir. Bu felsefi ve pratik perspektiften başlayarak Bookchin’in politikasının sadece teorik tutarsızlıkla mülhem olduğunu değil, aynı zamanda bir ekolojik ve komüniter pratiğin güvenilebilir bir klavuzu olması için tarihsel zeminden yoksun olduğunu da tartışacağım.[1]

Views: 391

Basat Depegözü Niye Öldürsün – BayRam Bey

“Tarih öncesinde ve tarihte depegözler zayıf ve yenilgi anında çoğun “emdü kardaşlar kıyma banga” der. İnsanın aklı Basat’ın sözüne ve ediminin bundan sonrasına razı olmuyor ya, yine de bir ferahlık sarıyor insanın bağrını; çünkü depegöz bağırlar yakmıştır,  yakmaktadır, bağır yakıcıdır. “mere kavat ag sakallı babamı aglatmışsın/karucuk ag bürçekli anamı bozlatmışsın karındaşım kıyanı öldürmişsin/agca yüzlü yengemi tul eylemişsin/ala gözlü bebeklerin ögsüz komuşsın/kormıyam seni kara polad uz kılıcum tartmayınca”. “

Views: 38

Anarşist Düşüncede Bir Yol Kazası:  Murray Bookchin ve John Clark’ın Onu Eleştirisi Üstüne – Numan Bey

Bob Black, David Watson ve yakın çalışma arkadaşı, dostu John Clark oldukça sert üsluplarla Bookchin’in Toplumsal Ekoloji’sini eleştiriye tabi tutmuşlardır. Ona dair kullanılan üslup yaralayıcı üsluplardır da: “Anarşist Lenin”, “Anarko-solcu fundementalist”, “Dogmatik teknokrat”, “Entelektüel şarlatan” vb. gibi.

Views: 114

Adsız Vahşi

Varlık ve özgürlük üstüne Havari ve Vahşi’nin kısa diyaloğu…

Views: 37

Anadili (Bir Felsefi Yorum) – H. İbrahim Türkdoğan

“Bu duygu deneyimini edinenler sözcüğün gerçek anlamıyla yaratıcıdır. Yaratıcının yaratma dürtüsü tüm kalıpları kırmasına yol açabileceği gibi, anadili kalıbını da kırmaya er geç yönelecektir. Bu tümceyi şöyle bütünlemem gerekecek: Tüm kalıpların kırılması anadili kalıbını kırmaktan geçer!”

Views: 43

Aruz’un Kanlı Yenilgisi – BayRam Bey

“Devletin olduğu her yerde devletsiz yaşanılan zamanlar, yerler, yaşantılar vardı. İlişkiler, toplanmalar, topluluklar, dağılmalar, bir başına kalışlar, yine buluşmalar, devlet yokmuş gibi onun birçok edimine karşın onları aşıp yaşamalardı insanı hoşnut eden. Bu gerçek mutluluk, doymuşluk ve güven demekti bir yönüyle. Bir süre nedir ki! Usun bir kurgusu olarak kesilmişliğe kadar akan, olan…”

Views: 41

14 Teknoloji Toplumu – Teknik ve Ekonomi – Jacques Ellul

“Marks, üretim sistemi ile dağıtım sistemi arasında yarım yapar. Birincisi devrimciyken ikincisi ister istemez muhafazakârdır. Ekonomiyi Marksist sistem temeline yerleştirmek kendini aldatmak olur. Diğer tümünün bağlı olduğu şey tekniktir. Fakat Marks’ın yaptığı ayrım gözden geçirilmelidir çünkü tekniğin rolünü sadece üretim alanında oynadığı artık doğru değildir.”

Views: 43

İlk ve Son Hayalet: DİL – H. İbrahim Türkdoğan

“Standart dil ile birlikte onu konuşan insanı ve onun soyunu ateşe vermek isteyen batılı düşünür Stirner’dir. Nietzsche yapıcı bir nihilizm ateşiyle dilin standartlığını yok etmeye çalıştı, bunu cüzi miktarda da başardı. Stirner’se yıkıcı nihilizmiyle dilin despotluğunu ateşe verdi.”

Views: 37

Toplumsal Anarşizm Marjinallere Karşı mı? – Yaşar Çabuklu

“Bir Ortodoks toplumcu anarşist olarak Bookchin, kitabının Türkçe basımına yazdığı önsözde bireyci anarşizmin (yaşam tarzı anarşizmi) Türkiye’ye de “sıçradığını” öğrendiğinde şok olduğunu yazıyor. Kitabının tümünde otoriter bir tonun hâkim olduğu Bookchin, Türkiye’deki Ortodoks Marksistlerin pek de anlayamadıkları anarşizmi bireycilikle hatta postmodernizmle eleştirdiklerini duysaydı acaba neler hissederdi.”

Views: 75

İnsanlık: Hayırsızada (Sivriada) Katliamı ve Modern Katliamlar Arasında – Numan Bey

Köpeklerin en büyük kısmı sahili takip eden kayalık üzerinde toplanmıştı. Pek çokları güneş hararetinden kavrulmuş, serinlemek için var güçleriyle suda yüzüyorlar, son takatlarına kadar suda kalmak istiyorlar. Ötede beride görülen cesetlerin etrafında dolaşarak, çabalayarak bir parça et koparmaya çalışıyorlar… Karadaki diğer kısmı ufak bir gölge bulabilmek için taş kovuklarına sığınmak üzere delik, deşik arıyorlar… Diğer bir kısmı ise adeta delirmiş gibi oraya buraya koşuyorlar, sürekli kendi etraflarında dönüyorlar… Seslerini şimdi tam olarak duyuyorduk. İşittiğimiz bu feryatlar köpek havlaması değil adeta insan feryadı idi.”

İtaatsiz dergisinin sayfalarında, bu köşede, dilimin döndüğünce liberal, Marksist vs. ilerlemeci ideolojilerin insan dünyasını ve canlılar alemini, içine düşürdükleri açmazlar ve çaresizliklere kimi zaman reel politik duruşlarındaki yanlışlıklara ve çoğunlukla erdem ve irfan kaybından ortaya çıkan zafiyetlere temas etmeye çalıştım.  Dolayısıyla ifade etmek gerekir ki bu derginin neredeyse esas amacı hakikat arayışına bir katkı sunmak üzerine bina edilmiştir.

Bu sefer tarihsel bir vakaya temas etmek amacındayım. Mesele belki birçokları tarafından bilinir ya da duyulmuştur. Tarihe düşen bir utanç sayfası olarak da anılabilir.

İslam ve Hz. Muhammed’in sünneti bizlere hayvanlarla uyum içerisinde ve onlarla ve onlar için yaşamak gerektiğini ve bu bütünlüğü ifade eder. Hz. Muhammed’in pratiklerine dair oldukça fazla örnek vardır.[1] Bundan hareketle İslam’ı kendine “rehber edinmiş” bir imparatorluk olan – tarihindeki katliamları elbette göz ardı etmek amacında değilim tam tersine aslında bu katliamlardan birine temas etmek maksadındayım – Osmanlı İmparatorluğu ve Osmanlı “sınırları” içinde yaşayan halk da buna uyum göstermiştir.

Avrupa’da modernleşme ve kapitalizmin gelişmesi süreci içerisinde şehirleri ve şehirlerde yaşayan canlıları dizayn etme ve disipline sokma çabası milyonlarca insanların katledilmesi, asimile edilmesi, dillerin ve kültürlerin yok edilmesini getirmiş; meşru bir ideolojik zemin geliştirerek “saflaştırma” ideolojisi diyeceğimiz birbirinden farklı görünen ama benzeri uygulamalara neden olmuş. Bahse konu olan düşünceleri aslında ilerlemeci fikirler ve ideolojiler olarak ifade etmek mümkündür. Bu fikrin ana omurgasını iktisadi gelişme, büyüme oluşturmakta. Marksizmden liberalizme bu fikirler birbirinin aynıdır. Marksizm, ilerleme adına İngiliz sömürgeciliğinin Hindistan’daki ilerlemeya yaptığı katkıları överken katliamları “hoş görmese” de meşru görebiliyor, Ulusçuluk ideolojisi ise asimilasyonlardan kitle katliamlarına ve hatta faşizme kadar bir rota izleyerek yolunu bulmaya çalışıyordu. Tanzimatın ilan edilmesiyle beraber batıya dönük çağdaşlaşma ve bundan hareketle uluslaşma çabaları Osmanlı şehirlerinden en gözdesi olan İstanbul’da bu düşüncelerin bir ifadesi olarak şehirleri ve yaşamı dizayn etme noktasına vardırmıştı.

Osmanlı imparatorluğunun son yılları, 1910’dan önce İstanbul (Özellikle Osmanlı topraklarında ve Anadolu’da) sokaklarında sokak hayvanları yabancı seyyahların dikkatini çekecek ve günlüklerine not olarak düşecekleri kadar serbestlik ve insanlarla iç içe yaşamaktadır. Bu gezginlerin bazı ifadeleri aynen şöyledir:

“”Köpeklerin en çok sevildiği ülke hangisidir? Türkiye. Orada onların hepsine uygun olup olmadığına bak­maksızın yemek veriliyor. Hamile dişi sokak köpeklerine doğum yap­maları için evlerin önünde ot veya samandan yatacak yer hazırlanıyor. Camiden çıkıldığında, onlara özel olarak yapılmış peksimet dağıtılıyor. İstanbul’da kendilerini barındırma hakları meşhurdur.

Bu kentin sokak köpeklerinin nüfusu 60 bin kadar­dır. Küçük aşiretlere bölünmüşler; bu aşiretlerin her birinin bir soka­ğı veya bir mahallesi bulunuyor ve oradan çıkmadıkları gibi kimseyi de sokmuyorlar, böylece her köpek aynı mahallede doğup, büyüyüp ölür. Lüksün ve zarafetin merkezi olan Pera Caddesi’nin orta yerinde bu köpekleri caddenin veya kaldırı­mın ortasında yayılmış bulursunuz. Kırların ortasındaki kadar rahat bir şekilde gelen geçeni umursamıyor­lar. Daha doğrusu kendi evlerinde olan onlar; size de onların rahatını bozmamak düşüyor.”‘

19.yy’ın tanınmış seyyahlarından Edmond De Amicis ise İstanbul’un köpekleri ile ilgili olarak şu ifadeleri kullanıyordu: “İstanbul kocaman bir köpek harasıdır; şehre varı varmaz herkes bunu görür. Köpekler, şehrin ikinci nüfusunu oluştururlar ve her ne kadar sayıları birincisinden az ise de ilgi çekicilikte ondan geri kalmazlar!.. Onlar kocaman bir bedavacılar cumhuriyetinde bir araya gelmiş durumdadır, ne tasmaları ne sahipleri ne kulübeleri ne evleri ne de kanunları vardır. Bütün hayatları sokaklarda geçer. Orada kendilerine küçük yuvalar kazarlar, karınlarını doyurup uyurlar, doğarlar, yavrularını beslerler ve ölürler ve hiç kimse-hiç olmazsa Stambul’da-işlerine veyahut istirahatlarına en ufak bir şekilde karışmaz.”[2]

İstanbul’da köpeklerin şehirden sürülmesi ve şehrin “yabancı”lardan temizlenmesi, şehrin pür-i pak edilme girişimi ilk defa batılılaşmanın mimarı ve savunuru, Tanzimat fermanınının mimarı Sultan II. Mahmut tarafından yapılmış. Toplanan köpekler vapurlarla Sivriada’ya götürülmeye çalışılmış fakat çıkan fırtına vapurların geri dönmesine neden olmuş, İstanbul halkının tepkisiyle karşılaşılınca ve başvurular çok olunca bundan vaz geçilmişti.

Sivriada’ya dair Wikipedia’daki bilgi aynen şöyle:

Sivriada, Marmara Denizi’nde, İstanbul’a en yakın, Adalar’a en uzak ve en batıda olanıdır.

Piramide benzeyen sivri bir kayalıktan oluştuğu için Sivriada diye tanınır. Eski adı, yine “Sivri” anlamına gelen Oxia’dır (Yunanca: Οξειά). Çok küçük bir ada olan ve denizden çıkan bir dağın sivri ucu olan Sivriada’nın zirvesinin deniz seviyesinden yüksekliği 90 metredir. Kendisine en yakın ada olan Yassıada’ya 1,7 km, İstanbul sahiline (Fenerbahçe Burnu) 11 km uzaklıktadır.

Adaya Bizans İmparatorluğu döneminde din adamları ve imparatorların sürgüne gönderildiği rivayet edilmektedir. Adada, 10. yüzyıldan kalma, bugün sadece bazı kalıntıları mevcut olan bir manastır vardır.”[3]

Ömer Aymalı şöyle diyor:

“Osmanlı klasik döneminde şehrin bir öğesi kabul edilen ve önemli bir işlev gören köpeklere bakış açısı modernleşmeyle beraber değişmeye başladı. Şehir hayatının canlanması ile mahallelerin özerkliğinin, mekansal sınırların ortadan kalkması mahalleler arasındaki geçişlerin hızlanması İstanbul köpeklerinin bir sorun olarak görülmesine yol açacaktı.”[4]

Köpek katliamı’nı daha sonraları devam edecek olan, insanların toplu olarak sürgünü, toplu katliamı; sürgünlerde açlıktan ve soğuktan ya da sıcaktan ölümlerine neden olan mimarlık projelerininin ifadesi olan teçhil ve nüfus hareketlerinin (nüfusu homojenleştirme ve aşiret yapılarını ve cemaatleri dağıtma maksadıyla zorla yerinden etme), modern dönemin soykırımlara varacak katliamlarının, saflaştırma ve homojenleştirme ideolojisinin ilk örneklerinden biri olarak görmek pek abartılı değildir.

Bu katliam aynen şöyle özetlenmektedir:

“II. Abdülhamit döneminde köpekler en rahat dönemlerinden birini yaşadılar. Padişah köpeklerle uğraşmak yerine kuduz hastalığı ile mücadele için dünyanın üçüncü Kuduz Enstitüsünü İstanbul’da kurdurmuştu. Ancak İstanbul köpeklerinin bu rahat dönemi Meşrutiyetin ilanı ve yönetimde yaşanan değişikliklerle sona ermiş, Talat Paşa’nın Dahiliye Nazırı, Suphi Bey’in İstanbul Şehremini olduğu 1910 yılında İstanbul köpekleri için kesin bir sürgün kararı alınmıştı. Bu kararda şehirleşmeyle beraber köpeklerin bir sorun olarak çıkması kadar İttihat ve Terakkinin “daha Avrupalı görünme kaygısı” da etkili olduğu aşikardır.

Bizim geleneğimizde sokak köpekleri şehrin sakinleridir. Onlar 1910’a kadar İstanbul’da kendi sokaklarında bakılarak bizimle beraber yaşadılar. Avrupa’da ise parfüm/kimya sanayi için katliamlar çoktan başlamış, sokaklarda tek köpek kalmamıştı. Fransızlar bizimkilere bir öneri getirdi:

İstanbul’un sokak köpeklerini toplayıp bize satın.” Fransa ile anlaşma imzalandı. Ancak halk köpekleri vermedi, direndi. Her köpek kendi sokağının bir sakini gibiydi. Halktan destek gelmeyince bu işler paraya muhtaç olan insanlara, serserilere havale edildi.

Toplama sürerken halk isyan etti, gemiyle Fransa’ya gönderilmek üzere Tophane’de bekletilen binlerce köpeği bir baskın yaparak kurtardı. Ancak hükümet bir kez Fransa ile anlaşma yapmıştı, bu işten vazgeçmedi. Daha kapsamlı daha organize bir toplama işi başlatıldı. Kısa sürede 80 bin köpek toplandı ve Tophane’de bekletildi… Halkın bir kez daha hayvanları kurtarmaması için başlarına asker dikildi.

Fakat Fransa’dan bir türlü yükleme talimatı gelmiyordu. Köpeklerin beslenmesi ve bakımı sorun olmaya başlamıştı. Fransa’dan yanıt gelmeyince hükümet köpeklerin fiyatını indirdi, sonra bedavaya vermeye bile razı oldu ama Fransa’dan çıt çıkmıyordu. Köpekleri artık Tophane’de bekletme olanağı yoktu. Kentten uzak bir yer, Sivri Ada seçildi. 80 bin köpek Sivri Ada’ya nakledildi. Köpeklere burada bir süre daha bakıldı. Ta ki Fransa anlaşmayı fesih ettiğini, köpekleri almayacağını bildirene kadar.

 Bundan sonra köpekler Sivri Ada’da tamamen kaderine terk edildi. Halk bir süre yiyecek taşıdı ama sonra bu da imkansız bir hale gelince. Köpekler açlıktan ve susuzluktan can verdiler. Acı çığlıkları Anadolu Yakası sahillerinde duyuluyor, sabaha kadar dinmiyordu. Ölümler başlayınca, 2-3 yıl boyunca tüm sahil kokudan yaşanmaz hale gelmişti. İstanbul halkı bu suçtan dolayı çok üzgün, çok çaresizdi. Pek çokları sahildeki evlerini kapattı. Köpeklere dokunmanın büyük bir lanete yol açacağı düşünülüyordu. Sonunda o lanet 1912 yılında deprem olarak geldi. Büyük deprem köpeklerin ahına, günahına bağlandı. Adanın adı da Hayırsız Ada oldu.[5]

Bu acı vakanın görgü şahitlerinden bir olan bir Fransız gazetecinin duruma dair ifadeleri bizleri insanlığımızdan utandıracak veriler sunuyor:

Dayanılmaz derece sıcak vardı. Etkisinden kurtulmak için kabinime çekildim. Vapur durmuştu. Biraz kestirmiştim. Hemen kalktım. Acele merdivenleri çıkarak güverteye kendimi attım: Küme küme köpek cesetleri ve etrafa yayılan çok fena bir koku…

Bir mil uzakta ağaçtan, bitkiden oluşmuş yalçın bir kayadan ibaret olan ada gözüküyordu…Yalçın kayanın üstünde köpekler karınca gibi kaynıyor… Köpeklerin en büyük kısmı sahili takip eden kayalık üzerinde toplanmıştı. Pek çokları güneş hararetinden kavrulmuş, serinlemek için var güçleriyle suda yüzüyorlar, son takatlarına kadar suda kalmak istiyorlar. Ötede beride görülen cesetlerin etrafında dolaşarak, çabalayarak bir parça et koparmaya çalışıyorlar… Karadaki diğer kısmı ufak bir gölge bulabilmek için taş kovuklarına sığınmak üzere delik, deşik arıyorlar… Diğer bir kısmı ise adeta delirmiş gibi oraya buraya koşuyorlar, sürekli kendi etraflarında dönüyorlar… Seslerini şimdi tam olarak duyuyorduk. İşittiğimiz bu feryatlar köpek havlaması değil adeta insan feryadı idi.

Kaptan geminin düdüğünü çaldırdı. Zavallı hayvanlar bir yardım sesi duymuş gibi heyecanlandılar. Bu sese hayvanların nasıl yalvarırcasına cevap verdiklerini size anlatamam. Bilmem göz önüne getirebiliyor musunuz? Feryat ve inilti saçan bir yalçın kaya. Bir yanardağ ki ateş yerine feryat, duman yerine cesetler saçıyor. Bu kızgın zemin üzerinde su, yiyecek için ağızları açık köpekler… Etrafında martıların uçuştuğu cesetler kısım kısım denizde lekeler oluşturuyor. Vapur hareket etti. zavallı köpekler yine bizleri son bir ümit ile takibe çalışarak çırpınıyorlar. Hiçbir şeyden habersiz geminin dalgaları onları büsbütün batırıyor, boğuyor, öldürüyordu. Ne karada ne denizde ölümden başka onlara el uzatan yoktu. Uzaktan bir romorkör’ün adaya doğru geldiğini gördük. Arkasında iki mavna köpek dolu kafeslerle aynı adaya gidiyor. Hayırsız Ada’nın aç sakinlerine İstanbul’dan taze köpek getiriyorlardı. Biz uzaklaştık. Marmara’nın yüzü üzerinde siyah bir nokta halinde kalan bu müthiş manzaralı adadan bakışlarımızı ayıramıyorduk…”

1912’de meydana gelen büyük İstanbul depremi sadece kaya parçalarından ibaret olan sivriada’da açlıktan birbirini yiyen köpeklerin İstanbul ahalisine kadar ulaşan çığlıkları ve yakarmalarına Allah’ın İstanbul halkına bir yanıtı, cezası ve laneti olarak telaki edilmiştir. Adı Sivriada olan adanın adı İstanbul ahalisinin vicdanlarında açılan yaranın bir ifadesi olarak Hayırsızada olarak kalmıştır.

Katliamlar tarihinde hayvandan ya da insandan başlayarak günlük yaşamı dizayn etme ve mühendislik çalışmalarıyla toplumlara şekil verme çabasının bir ifadesi olarak görülebilecek bu katliam Osmanlı döneminde ve daha sonra Cumhuriyet döneminde meydana gelen toplu katliamların bir habercisi olarak da düşünülebilir. Sürgünler ve sürgünlerde ölen-öldürülen milyonların gözle görülür ve hissedilir tarihi sokaktaki dostlarımızın bu şekilde katledilmelerine o kadar da çok benziyor ki…

Numan Bey

Hayırsız Ada (Chienne d’Histoire) | Serj Avedikyan (Katliam Belgeseli)

Dipnotlar:

[1] “Âlemlere rahmet Efendimiz (s.a.v.), kedisi Müezza’yı o kadar çok severmiş ki, Müezza bir gün sedirde oturan Efendimiz’in elbisesinin ucunda uyuya kalmış. Her kedi dostu gibi uyuyan bu güzelliğe kıyamayan Fahr-i Kâinat (s.a.v.), Müezza’yı uyandırmaktansa elbisesinin ucunu usulca keserek kalkmayı tercih etmiş.

Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.), kedisi Müezza içtikten sonra kapta kalan su ile abdest alacakken sahabe-i kiramdan bir zat, “Yâ Rasûlallah, o sudan kedi içti” deyince, Rasûlullah Efendimiz, “Onlar en temiz ağıza sahiptirler” buyurmuş ve abdest almıştır. [Benzer hadis yukarıda Hz. Aişe r.anhadan rivayet olundu]

Daha sonra da sahabeden Kebşe binti Kâ’b (r.anha) şöyle anlatıyor:

Ashab-ı kiramdan kayınpederim Ebu Katade’nin abdest alması için bir kaba su koymuştum. Kedi gelip bu kaptan su içiverince, Ebu Katâde biraz daha su içmesi için, kabı kedinin önüne uzattı. Benim kendisine hayretle baktığımı görünce, “Niye hayret ettin ey kardeşimin kızı, Rasûlullah (s.a.v.), ‘Kedi pis değildir, etrafınızda (evinizde) serbest dolaşsın’, buyurdu. Kendisi de abdest almıştı, ben de sünnete uymaktayım” dedi. [İmam Malik, Muvatta, Taharet, 2, 13; Ebu Davud, Sünen, Taharet, 1, 38; Tirmizî, Sünen, Taharet, 1, 69; Nesaî, Sünen, Taharet, 1, 54; İbn Mâce, Sünen,Taharet, 1,32]” http://halisece.com/sorulara-cevaplar/919-islam-da-kedinin-yeri-hukmu-ve-ebu-hureyre-r-a.html

[2] Ömer Aymalı/ Tarih Dosyası/ Dünya Bülteni http://www.dunyabulteni.net/tarih-dosyasi/230393/istanbul-kopekleri-hayirsiz-adaya-nicin-gonderildi-

[3] https://tr.wikipedia.org/wiki/Sivriada

[4] Adı geçen makale…

[5] https://patipedia.com/2017/06/06/107-yil-once-olen-80-bin-kopek-icin-anma-yapildi/

Views: 98

Aruz’un Yalnızlığı – BayRam Bey

“Yöneticiler yok sayılmadan, yokmuş gibi davranılmadan bir şey yapılamazdı. Onlar hiçliğin varlığı olmalıydı. Hiçvarlık. Evet gerçektiler. Solunan havadan, içilen suya dek bunu gösteriyorlardı. Ama bir hiçvarlıktılar. Gerçeklikleri bu hiçvarlığın olumsuzluğu anlaşılmazsa sürer giderdi.   Hiçvarlık bu anlayışla doğacak şen güçlerin (yaşamı üretip üretim yerindeki topluluğu dünya çokluğuna çeşitli bağlarla bağlayacak kişi temelliği) oluşu, çoğalması, yayılmasıyla çözülerek hiçleşebilirdi.”

Views: 47

13 Teknoloji Toplumu: Tekniğin Özerkliği – Jacques Ellul

“Giedion, mekanik manipülasyonlara uyarlamak amacıyla ekmeğin niteliğinin nasıl değiştirilmeye çalışıldığını gösteriyor. Son kertede, mekanizasyonun nihai başarısı insanın damak tadının dönüşümünü hazırladı. Teknik ne zaman doğal bir engelle karşılaşsa, genellikle ya canlı organizmayı bir makineyle değiştirerek ya da organizmayı artık hiçbir spesifik organik reaksiyon vermeyecek şekilde değiştirerek o engeli aşmaktadır.”

Views: 36

Wittgenstein’ın Merdiveni – BayRam Bey

“Elbette son zamanlarda dil polisleri iki cinsiyetten insanlardan da çıkıyordu. Dil polislerinin en ateşlileri de devlet kurumlu değil özel kurumlu insanlardandı. Onların çalıştıkları kurumun özel tüzel olmasının önemi yoktu. Çünkü devlet demek bir anlamda da kurumlar bütünüydü. Belki de onları daha ateşli kılan açık bir görevlendirme olmadan “karşılıksız” denetçi, gönüllü eleştirici, taraftar düzeltici, inançlı yarsıtıcı, buyruk tekrarlayıcı buyurucu –D: vergini öde! B: vergini öde!-, sesyükseltici/sesçoğaltıcı karalayıcı –D:hainler! K: kanı bozuk vatan hainleri, millet ve din düşmanları…- çarpı bin böyledirciliğin  izleyicilerine –toplum?- verir gibi olduğu güçlülük hazzıydı.”

Views: 306

Nietzsche, Stirner’in Plagiyatörü mü? (2) – H. İbrahim Türkdoğan

“Ancak İnam, metnimde incelediğim plagiyatör (Nietzsche’nin Stirner’den intihal ettiği, Stirner’i okuduğu ancak elinden geldiğince bunu gizlediği) iddiasını ve E. V. Hartmann, Mauthner, Safranski ve diğerlerinin bu konudaki yaklaşımlarını ciddiye alıp araştırması ve yorumlaması gerekirken, Nietzsche’ye laf kondurmamak adına böyle bir araştırmaya girmekten ne yazık ki kaçınıyor.”

Views: 167

12 Teknoloji Toplumu: Teknik Evrensellik – Jacques Ellul

“Tarihin akışı içerisinde bölgelere, uluslara ve kıtalara göre medeniyetlerin farklı ilkeleri hep olmuştur. Bugünse her şey kendisini teknik ilkelere göre konumlandırma eğiliminde. Geçmişte değişik medeniyetler değişik “yollar” izlediler; bugünse tüm halklar aynı yolu, aynı dürtüyü takip ediyor. Hepsinin aynı noktaya ulaştıkları anlamına gelmiyor bu, ama aynı yörüngede farklı noktalarda sıralanmış durumdalar. Birleşik Amerika, Fransa’nın otuz yıl sonra, Çin’in de belki seksen yıl sonra temsil edeceği tipi temsil ediyor. İşten eğlenceye, aşk ve ölüme kadar hayatın tüm halleri, teknik bir bakış açısından görülüyor. ‘Teknik kölelerin” sayısı hızla artıyor. Tüm hükümetlerin ideali de sanayileşme ve teknik köleleşmeye doğru mümkün olan en kısa zamanda ulaşma yönündedir.”

Views: 63

Nietzsche, Stirner’in “Plagiyatör”ü mü? (1) – H. İbrahim Türkdoğan

“Nietzsche’nin Stirner’i okumuş olduğu, ancak bunu gizli tuttuğu ve Stirner’den aşırdığı iddia edilmiştir. Dünyaca ünlenen ve sevilen Nietzsche, az tanınan ve az sevilen Stirner’in başyapıtını gerçekten okumuş ve bunu gizlemiş miydi? Nietzsche, eserlerinde bir kez olsun Stirner’in adını anmaz. Ancak Stirner’i okuduğuna ve ondan aşırdığına dair ilginç kaynaklar var”

Views: 290

Bir Ramazan İzlenimi Yazısı: Oruç, Nefs ve Ahlak – Numan Bey

“Senede bir ay dahi olsa milyonlarca insanın dünyadan kopup kendilerine dönmesine vesile olacak bir söylem ile var olan oruç ve oruç tutan insanlar, bu insanları neden rahatsız eder. Kalpsiz bir dünyada insanların erdemi hatırladıkları ve yılda bir ay içinde bulundukları bu erdem vahası bu insanları neden rahatsız eder”

Views: 67

Ayyaşlar Bayramı – Ahmet Hamdi Tanyeli

0

Eski sarhoşlar ve esrarkeşler Ramazan bayramlarının birinci günü Edirnekapı dışındaki Bekri Mustafa’nın ve esrarkeş Hacı Ahmed’in mezarları başında tören yaparlar, pirlerinin mezarlarını rakı ile sularlardı. Bunların törenlerine iştirak eden muharrir bu makalesiyle sarhoşlar bayramını tarihe mal ediyor.

İstanbul’da ramazan ayı girince bir hayli akşamcılar, sarhoşlar, ayyaşlar mübarek aya saygı göstermiş olmak için rakıyı bırakırlar, tam bir ay içmezlerdi. Bunlar bayramın birinci günü perhizi bozarlar, itiyatlarına devam ederlerdi.

Kendilerini rakıya vermiş, alkolik olmuş halk arasında ayyaş tanınmış bazı sarhoşların bayramın birinci günü Edirnekapısı dışarısındaki sağ köşedeki bahçeli kahvede birleşirler, birer, ikişer çakışdırdıktan sonra toplu bir halde Otakçılara giden caddenin solunda mezarları ve mezar taşları bulunan Bekri Mustafa ile ahret yoldaşı ve toprak altı komşusu günde 150 dirhem afyon ve aksülmen yediği halde 134 sene yaşayan Urfalı meşhur afyonkeş Hacı Ahmet ağanın kabirleri üzerinde bir tören yaparlardı.

Bunlara bazı gençler ve meraklılar katılır ve bir çocuk kafilesi de onları takip eder, uzaktan seyirci olurlardı.

Edirnekapıdan çıkıp da her iki tarafı mezarlarla, eğrilmiş, devrilmiş, yatmış mezar taşlarile dolu yola düzülünce ceplerden şişeler çıkarılır, yavaş yavaş; yürüyen neşeli bir içki alemi başlardı.

Sarhoş ve hoşser kafile böylece Bekri Mustafa ile Afyonkeş Hacı Ahmedin kabirleri üzerine gelir, yeniden şişeler çıkarılır elebaşı olan meşhur ve kabadayı sarhoşlar şişelerin ağızlarını biri birine vurarak kırarlar, pirlerinin ruhlarını taziz için içtikten sonra keyfin ve neşenin bir sembolü olarak bu tuhaf adamların mezarlarına gül suyu veyahut mukaddes başka bir su serperler gibi rakı dökerlerdi.

Şişeleri kıranlar ve bu törene katılanlar birer çift halinde karşı karşıya ellerindeki şişeleri birbirlerinin ağızlarına yapıştırırlar, içerler ve biri birlerine böylece bayram ikramı yaparlardı.

Rakıya sabırsızlıkla yolda başlayanlar iştiha ile mezar başında mütemadiyen içenlerden pirlerinin mezarları dibinde sızıp kalanlar da olurdu. Rakıya mütehammil diri sarhoşlar tören esnasında şakalar, lâtifeler yaparlar, Bekri Mustafa’nın hikâyelerini, afyonkeş Urfalının tuhaf fıkralarını anlatırlar, neşeli, eğlenceli ve zevkli saatler geçirirlerdi.

Bu iki bedmestin mezar taşlarını mevsim bahar ise papatyalarla, gelinciklerle süslerlerdi. Çiçeksiz mevsimlerde defne, taflan dallar ile donatırlardı.

Rakıdan başka esrar içenlerde yine bu topluluğun içinde ayrı bir grup yaparlar (çifte kâğıtlı) denilen kalın esrar sigaralarını halka teşkil ederek sıra ile çekiştirip dururlardı.

Elli, elli beş yıl önceye ait bir törende; seyirci olarak ben de bulundum. O sene bunlar bir alayla bu iki kabir etrafında toplanmışlar ve (Harabat Kapılı) denilen Silivrikapılardan meşhur esrarkeşlerle Mevlevi hane kapısı dışarısında mezarlıklar arasında bir de Ayazması ve panayır günü olan. (Kozlu meydancığı)ndaki kır kahvesinin bütün esrarkeşleri iştirak etmişlerdi. Bunlar Hindistan cevizi kabuğundan yapılmış bir de (kabak-nargile) getirmişlerdi.

Esrar o vakit sözde yasaktı. Kale kapıları diplerindeki kahvehanelerde, Kozluçayırı gibi yerlerde açıkça ve serbestçe içilirdi. Garibi şudur ki gerek esrar kahvehanelerinde ve gerek kırlarda esrarkeşlerin öyle toplantılarında resmî elbiseleriyle, o vaktin polisleri de bulunur bu keyfe iştirak ederlerdi.

Gidiş merasimi nispeten sakin ve sessiz olurdu. Görenler cenaze arkasından giden bir topluluk sanırlardı. Fakat dönüş hiçte öyle olmazdı. Sarhoşlar bir aylık perhizin acısını çıkarmak için içebildikleri kadar içerler, zil zuma sarhoş olurlardı. Yollarda parça parça, üçer beşer, hepsi başka havadan türküler tutturarak dönerlerdi. Bu serbestlik sanki mezarlar arasına mahsus gibi idi. Kale kapısından içeri girilirken ses, seda kesilir, grup grup insanların oraya, buraya dağıldıkları görülürdü.

Arkalarından bakanlar gürültüsüz, patırtısız akan bu kafilenin, sağa sola yalpa vurarak, sendeleyerek, düşüp kalkarak yürüdüklerini görünce büyük bir köy düğününden dönen sarhoşlar olduklarına hükmederlerdi.

Bu işin, bu alayın zevkini, tadını (Harabat kapılı)lar çıkarırlardı. Edirnekapı ile Silivrikapı arasında kale haricindeki uzun bir yolu keyifli keyifli şarkılar söyliyerek, gazeller okuyarak şen, şatır ve çok neşeli geçip giderlerdi. Her neşeli ve zevkli yerlerde mutlak bulunan çocuklar alayı da arkadan ve biraz uzaktan bu kafileyi gülerek, eğlenerek takip ederlerdi.

1908 inkılâbına kadar bu tören yapılırdı. Ben bir kaçına iştirak ettim. Bu gün ne o sarhoşlar var, ne de o şevk ve zevk…

Maziye karışan, unutulan bu tuhaf ve garip töreni şu bir kaç satırla ve bir kalem darbesiyle tespit ederek tarihe, eğlence tarihimize mal ediyorum.

Ahmet Hamdi Tanyeli

Bu makale Ucuz isimli (http://www.ucuztarih.com/magazin/ayyaslar-bayrami/) siteden alınmıştır.

Views: 382

Max Stirner ve Anarşizm Üzerine (Stirner’in “Anarşizmi” Üzerine) – H. İbrahim Türkdoğan

“Anarşistler eskilere dayanan çekimser tavırlarını sürdürmelerine rağmen, Stirner’e yer yer gelişigüzel anarşist diyebiliyorlar. Bunlar zaten felsefi düzeyde bir tartışmadan mümkün olduğunca uzak durmayı seçenler. (1900’lerin başında Bireyci Anarşistleri[2] felsefi tartışmaya çağıran bazı “Stirnerciler” aynı sorunla yüz yüzeydiler.) Susma yöntemi Proudhon’dan bu yana sürmektedir. (G. Landauer gibi bazı anarşistler hariç)”

Views: 102

Hadisler ve Zeytinler – Nurşin Altunay

“Bence hadis doğru yani sahih hadis olabilir.  Bahsedilen ağaç zeytin ağacı mıdır, bilmiyorum. Olabilir de. Olmayabilir de. Sonuçta ağacın kendisinin değil, simgelediği şeyin önemi var. Eğer gargat ağacı dikenli bir ağaç ise evet zulmü yapanları ve besleyenleri ve gizleyenleri simgeliyordur.”

Views: 709

Kendi Alevinle Yanmak – Nurşin Altunay

Alışıyordum yanmaya. Alışmak soğuk suyun altına girmek gibi, diye düşünmeye çalıştım. İlerledim. Saçlarımın kokusunu duydum. Kanım fokurduyordu. Acı tenimden daha içerilere doğru gitmişti. Her geçen dakika sakinleştim. Fırının sonuna ulaştığımda ölmüş olabileceğimi düşündüm. Uzuvlarımın yerinde olduğundan bile emin değildim. Ateşin içinde erimiştim.

Views: 62

11 Teknoloji Toplumu: Tekniklerin Birbirine Zorunlu Bağlılığı – Jacques Ellul

“Birey tek başına, makineler için gerekli olanı kabul edecek derecede rasyonel değildir. İnsan çok çabuk isyan eder. Onu sınırlayacak bir kurum ister; devlet de bu rolü oynamak zorundaydı. Ama devlet, artık geçmişte olduğu gibi ahenksiz, güçsüz ve keyfi devlet olmamalıydı.”

İki teknik karakteristiğin, kendini çoğaltmanın ve monizmin nasıl birleştiklerini görmüş bulunuyoruz. Şimdi ise tüm farklı tekniklerin tarihsel ve gerekli bağlantısını ele almalıyız. Bu analizle, bu iki karakteristiği tartışmam da tamamlanmış olacak.

Makine tekniği 1750’den sonra kendini gösterdi. Akim teknik hali, önce bilimin ilkelerinin uygulanmasında ortaya çıktı. Bu gerekliliğin nasıl meydana geldiğini zaten biliyoruz; tüm ders kitapları bunu vurgular. 1733 tarihli uçan mekik, daha fazla miktarda iplik üretimini gerekli kıldı. Fakat uygun bir makine olmadan üretim imkansızdı. Bu ikileme cevap, James Hargreaves’in iplik eğirme çıkrığıydı. Fakat bu durumda da iplik, dokumacıların kullanabileceğinin çok üzerinde üretilmeye başlandı. Bu sorunu çözmek için Hargreaves çok beğenilen dokuma tezgahını üretti. Bu olaylar dizisinde, makinelerin gelişi-mine ivme kazandıran etkileşimin en basit biçimini görüyoruz. Her bir makine üretim dengesini bozmakta; dengenin yeniden kurulması, işlemin diğer alanlarında bir veya daha fazla sayıda ilave makinenin yapılmasını gerektiriyor.

Üretim giderek daha karmaşıklaşmaktadır. Makinelerin aynı teşebbüs içerisinde birleşmesi, 19. yüzyılın göze çarpan bir özelliğidir. Aslında yalıtılmış vaziyette bir makinenin olması im-kansızdır. Hazırlayıcı makineler olmasa bile yardımcı makineler olmalıdır. Tekstil sanayiinde çok açık olmayan bu gereksinim (bir dokuma tezgahı görece kendine yeterlidir), metalürji sanayiinde son derece iyi tanımlanmıştır. Bu alandaki üretim, birbirinden ayrılamaz çok sayıda işlemden oluşur. Bu işlemlerin her biri için de bir veya iki makine gerekir. Bu da, üretim organizasyonunun uygulanmasını gerektiren karmaşık bir teşebbüsü doğurur. Makinelerin organizasyonu ihtiyacı tekstil sanayiinde bile duyulur. Bireysel olarak hiçbir makine çok fazla enerji tüketmediğinden, en fazla hareket eden makineyi en etkili biçimde kullanabilmek için çok sayıda dokuma tezgahı bir grupta toplanmalıdır. Azami çıktı elde edilecekse, makineler gelişigüzel konuşlandırılamaz. Ne de üretim düzensiz biçimde gerçekleşebilir. Tüm teknik alanlarda bir plan izlenmelidir. Ve artan üre-time oranla giderek hiç esnek olmayan bu plan, bir organizasyon ve işletme tekniğinin ürünüdür.

19.yüzyıl başında organizasyon tekniği hâlâ yarım yamalaktı. Fakat manüfaktür malların sayısındaki artışla birlikte yeni ticari yöntemler bulunmak zorundaydı. Sermaye, işgücü, üreticiler ve tüketiciler bulunmak zorundaydı. Üç yeni teknik türü kendini gösterdi: ticari, endüstriyel ve ulaşım. Ticari teknikler, 19. yüzyılın başında endüstriyel tekniklerle aynı süratte gelişti. Bu teknikler, daha önceleri ara sıra ve pek de kuvvetli olmaksızın gözükmüş olan tüm eski sistemleri kullandı. Poliçeler, bankalar, takas odaları, çift girişli muhasebe filan daha da geliştirildi.

Üretilen mallan dağıtma ihtiyacı böylece güçlü bir ticari tekniğin ortaya çıkmasına yol açtı – her ne kadar bu teknik yeterli dağıtım gücünü sağlayacak kapasiteye ulaşamadıysa da. Sermaye birikimi (makinenin ürettiği ve onun gerektirdiği), büyük fırmaları, sigortası, kredisi ve sınırlı sorumlulukları olan anonim şirketiyle uluslararası finansal bir organizasyonun kaynağı haline geldi. Muazzam yoğunlaşmanın ortaya çıkardığı ticari trafiğin boyutlan düşünülünce şirketleşme kaçınılmazdı.

Fakat bu iki sistem, yani ticaret ve finans, ancak mallarım ticaret tekniklerinin belirlediği en avantajlı noktaya dağıtabilecek durumdalarsa tam kapasiteyle çalışabilirlerdi. Bu da, malların hızlı, düzenli ve kesin nakliyatını gerektiriyordu. Sonuçta, finans ve ticaret teknikleri işleyebilecekse, ulaşım sistemleri oluşturulmak durumundaydı. Makinenin doğrudan bir sonucu olmayan yeni bir teknik, yani ulaşım ortaya çıktı. Ayn bir daldı bu; organizasyon makinenin kendisinden daha fazla rol oynadı (demiryolu güzergahları ve tarifelerde, yüksek yerlere ilişkin sorunlarda vesaire).

Sanayi teşebbüslerinden bu teknik patlamanın çıktığı dönemlerde çok sayıda insan topluluğu da makineler etrafında toplanmaya başlıyordu. Makinenin bakımını sağlamak için çok sayıda insan lazımdı. Makinenin ürünlerini tüketmek için de çok sayıda insana ihtiyaç vardı. İlk büyük değişim, yeterli ula-şım araçları daha elli yıl geç geleceği için, tüketiciyi makinenin ayağına gelmeye zorlamak oldu. Bu gelişmeyle birlikte, o zamana dek bilinmeyen bir olgu olan büyük kent olgusu ortaya çıktı. Başlangıçta büyük kent, özel hiçbir teknik doğurmadı; insanlar açıkçası burada mutsuzdu. Fakat çok geçmeden görüldü ki mega kent, yeni ve özel bir çevreyi temsil ediyor, özel bir muameleyi de gerektiriyordu. Şehir planlaması tekniği kendini gösterdi. Şehir planlaması, başlangıçta, gecekondularla filan pek ilgilenmeyen (yüzyıl ortasındaki ütopyacı planlamacıların çabalarına rağmen) hantal bir adaptasyondan ibaretti. Bir süre sonra büyük şehir yaşamı bayağı katlanılamaz hale gelince de eğlence teknikleri geliştirildi. Eğlence tesisleriyle donatarak kentsel ıstırabı kabul edilebilir kılmak elzemdi. Bu, örneğin devasa bir sinema sanayinin gelişmesini sağlayan bir ihtiyaçtı.

Bu gelişme aşaması hâlâ makinenin egemenliğineydi ve Mumford’ın paleoteknik (eski teknik) dönem dediği döneme denk geliyordu. Bu dönemde iktidar (güç) mentalitesinin araçları gelişti. Sosyal açıdan değerli sonuçlar hasıl etmek için mekanik gelişmelerin tek başına yeterli olmadığı görüldü. Yeniliklerin eski kurumları henüz tamamen devirmediği bir geçiş dönemi olduğu açıktı bunun. İnsan hayatına da, dolaylı olanın dışında henüz temas etmemişlerdi. Bir düzensizlik dönemiydi bu. Bu düzensizliğin en göze çarpan tezahürü de insanın insanı sömürmesiydi. Ancak bu düzensizlik, yorucu bir düzen arayışına yolaçtı; bu da ilk önce ekonomik alanda gelişti. Zira bir süredir, mallardaki artan akışın otomatik olarak emileceğine inanmak mümkün olmamıştı. Fakat liberalizmin illüzyonları çok çabuk çöktü. Liberal sistem, makinelerin alabildiğine doğurduğu mal bolluğu önünde yavaş yavaş yıkıldı. Teknik üretim yöntemlerinin yarattığı sorunlarla başetmenin ancak teknik dağıtım yöntemleriyle mümkün olacağı kaçınılmazdı. Bunun başka yolu yoktu. Üretim mekanizması kadar kesin (ki o da mekanik olması sebebiyle henüz mükemmel değildi) bir dağıtım ve tüketim mekanizması gerekliydi. Üretim mekanizmasının değişik parçalarının ayarlanması ve üretilen malların gerek nitelik gerekse nicelik açısından ihtiyaca denk düşmesi elzemdi. Teşebbüsü organize etmek artık yeterli değildi. Tüm bir üretim tüm ayrıntılarıyla organize edilmeliydi. Ve eğer üretim tümüyle organize edilmişse, tüketimin (ki bu arada mekanize hale gelmişti) kendi dünya çapındaki organizasyonu olmaksızın işlemesine imkan tanımak sözkonusu olmazdı. İlkin ulusal düzeyde kendini gösteren bu mantıksal etkileşimler çok geçmeden uluslararası düzeyde de görülecekti.

Bu mekanizmanın gelişmesi, kaçınılmaz olarak, mümkün olan en mükemmel ekonomik tekniği gerektiriyordu. Bu ekonomik teknik de yeni makinelerin kullanımını sağlayacaktı. Karşılıklı olarak, belli başka araçlar da ekonomik tekniğin gelişmesini kolaylaştıracaktı. Bundan başka, bu tür bir organizasyonda hiçbir şey şansa bırakılamazdı. Bilhassa da emek arzı bireyin aklının esişine bırakılamazdı. Ekonomik organizasyon bir işgücü (emek) tekniğini önceden varsayar. (Bu tekniğin kesin biçimi bizi burada pek az ilgilendiriyor. Sadece ilkeyle ilgiliyiz). İşgücü sistematize edilmeliydi; bilimsel olmalıydı. Sonuçta, öncekilere mecburiyetten yeni bir teknik daha eklendi. Fakat aynı zamanda, teknik işgücünün ortaya çıkardığı yorgunluk nedeniyle işçileri tazmin etmek de zorunlu oldu. Bu noktada yine karşımıza ilave kitlesel eğlence, yani büyük kentlerin varlığının zaten teşvik etmiş olduğu bir gereklilik çıkıyor. Bu döngü kaçınılmazdı.

Tüm bir büyük yapı azar azar inşa edildi ve tüm bu bireysel teknikler de karşılıklı etkileşimle geliştirildi. Ancak çok geçmeden bir başka araca daha ihtiyaç duyuldu. Çok sayıdaki bu teknikleri kim koordine edecekti? Yeni ekonomik teknik için gerekli mekanizmayı kim kuracaktı? Makinelerin bakımını yapmada gerekli bağlayıcı kararlan kim alacaktı? Birey tek başına, makineler için gerekli olanı kabul edecek derecede rasyonel değildir. İnsan çok çabuk isyan eder. Onu sınırlayacak bir kurum ister; devlet de bu rolü oynamak zorundaydı. Ama devlet, artık geçmişte olduğu gibi ahenksiz, güçsüz ve keyfi devlet olmamalıydı. Ekonomik rejimin işleyişine eşdeğer ve her şeyin kontrolünde bir etkili devlet olmalıydı ki rasgele gelişmiş olan makineler “ahenkli” olabilsinlerdi. Bu amaçla devletin kendisi de ahenkli olmalıydı. İşte bu şekilde devletin teknikleri -askeri, polisiye, idari ve siyasi- boy gösterdi. Onlar olmaksızın geri kalan her şey azami gelişmeyi sağlamaktan aciz beyhude umuttan başka bir şey olmazdı. Birbirine karışarak bir diğerini gerekli kıldılar; ve hepsi de ekonomi tarafından gerektiriliyordu.

Bu türden dışsal eylemlerin yetersiz olduğu çok geçmeden anlaşıldı. Bireyin büyük bir çaba göstermesi gerekiyordu. Sadece sınırlandırılmakla kalmayıp aynı zamanda gerçekten ikna edilmediği müddetçe de bu çabayı gösteremezdi. Bedenini ve beynini teslim ettiği gibi, yüreğini ve iradesini de teslim ettirmek gerekiyordu. Böylece, diğer tekniklere takviye olarak propaganda, eğitim ve zihinsel (psychic) manipülasyon teknikleri devreye girdi. Bunlar olmaksızın insanın, kendi organizasyonuna ve makinelerine bir eş olabilmesi pek de mümkün değildi. Yine teknik’de kendi işleyişinden tamamen emin olamazdı. Maddi tekniklerin daha da kesin hale gelmeleri oranında entelektüel ve zihinsel teknikler daha gerekli oldu. Bunlar aracılığıyla insanoğlu, diğer tekniklerin azami kullanımı için gerekli inanç ve gücü elde etti. Yapı böylece tamamlanmıştı.

Sistemin tümünü modifiye etmeksizin bir parçasını kesmek veya modifiye etmek imkansız. Sistem kaprislerle ya da kişisel ihtirasla kurulmadı. Sistemin faktörleri karşılıklı olarak doğuruldu.

Bu anlatımda durmadan gereklilik kavramıyla karşılaştık. Teknik evreni karakterize eden şey, gerekliliktir. Herşey, kendisini matematik bir kesinlikle ona uydurmalıdır. Arkadan gelen her teknik, önceden gelenlerin arkadan gelenleri gerekli kılması yüzünden ortaya çıkmıştır. Aksi takdirde etkisiz olurlar, azami getiriyi hasıl edemezlerdi. Bunun gibi bir sistemin, yani tek başına hiçbir parçanın modifiye edilemeyeceği derecede karmaşık ve kesin ayarlanmış bir sistemin modifiye edilmesini ummak beyhude. Üstelik sistem, kendisini aralıksız biçimde geliştirmekte, tamamlamaktadır. Teknik yapının herhangi bir modifikasyonun işaret eden birşeyi, teknik gereklilik üzerine kurulmayacak farklı bir toplumsal organizasyon ilkesini de göremiyorum.

Views: 24

Hemen Yanımızda Olan Tarih Bize Ne Söyler: İstanbul’da Bir Zindan – Nurşin Altunay

“Bu kulenin alt katında Baba Cafer Türbesi bulunuyor. Kuleye de çok uzun zamandır Baba Cafer Kulesi deniyor. Baba Cafer, Hz. Hüseyin’in soyundan gelen, Bizans’a elçi olarak gönderilen, Bizans imparatoruna Müslümanların ve Hristiyanların arasındaki sokak çatışmalarında öldürülen Müslümanların cenazeleri sokakta bırakılıyor, diye sitem eden”

Views: 60

Başkasının Acısı da Bizim Acımızdır – Nurşin Altunay

“Bazı soykırımlar acıdır. Bazı sürgünlerin hikâyeleri dayanılmazdır. Bazıları ise yok mudur yani? Gerçekler çarpıtılınca yok mu olur? Neden taraf olmak zorunda hisseder insan kendini? Tüm bu acıları yaratan kim? Devletleri suçlamaktan neden bu kadar korkuluyor?”

Views: 37

Max Stirner ve Anarşizm (Stirner’in “Anarşizmi” Üzerine) – H. İbrahim Türkdoğan

“Anarşistler eskilere dayanan çekimser tavırlarını sürdürmelerine rağmen, Stirner’e yer yer gelişigüzel anarşist diyebiliyorlar. Bunlar zaten felsefi düzeyde bir tartışmadan mümkün olduğunca uzak durmayı seçenler.”

Views: 172

Bir Askerlik Anısı ve “Deliler” Mangası – Efrasiyab

“İşlediği cinayetten sonra altı yıl cezaevinde yatmış bi Veysel vardı. Son iki yılını tek kişilik hücrede geçirmiș. Bir gece olsun uyuduğunu görmedim. Yatağın ortasında karanlıkta otururdu öylece…

Niye uyumuyorsun, derdim. Gitmiyor, derdi, öldürdüğüm adam. Neden öldürdün? Kız meselesi. Kız nerde? Başkasıyla evlendi. Peki, sen ne zaman uyuyacaksın? Adam gidince…”

Views: 71

Eigner (Kendi-olan) – H. İbrahim Türkdoğan

Kendi-olan nedir, kimdir sorusuna verebileceğim kısa ve öz yanıt:

Views: 45

Mona Lisa ve Boşluk: Olmayanın Değerlenmesi Üzerine – Umut Saygı

“Boşluklar; yakın bir zamanda belki artık imgeye de işaret etmeyip yine başka bir boşluğa işaret edeceklerdir; henüz bunu bilemiyoruz ama sahne ve izleyiciler arasındaki mekânsal ilişki muğlaklaşıp birbirine geçtikçe, gerçekte neyin öznesi neyin seyircisi olduğumuzda muğlaklaşıp, bizi yutuyor.”

Views: 44

Max Stirner ve (Bireyci) Anarşistler – H. İbrahim Türkdoğan

“Her genelleştirme, her sistematik birlik, her sözleşme, teorik ve pratik her kurumlaşma ve her ilke nevrotik bir düşünceden doğar. Bundan dolayı anarşizm, Stirner’in arzusu kapsamında değildir. “Egoistlerin birlikteliği“ sözleşmelere, kurallara ihtiyaç duymamaktadır.”

Views: 145

Mühür: Vasatın Var Olma Çabası – Osman Çakmakçı

“Mühür dergisinin edebiyatımızda ya da şiirimizde hangi boşluğu doldurmak, hangi söylenmemiş ama söylenmesi gereken şeyi söylemek, ya da ne için mücadele etmek için yayımlanmaya başladığını anlamış değilim. Böyle bir kaygılarının olduğunu düşünmüyorum.”

Views: 49

Postkolonyal Evre ve Avuntu – Umut Saygı

[dropcap style=”dropcap_style1″ textcolor=”#ffffff” background=”#EA2323″ fontweight=”500″]G[/dropcap]ayatri Spivak, eleştirilerinde ve yazılarında, “eskinin sömüren ve sömürülen ilişkisinin artık yeni bir ortaklaşma biçimi olarak karşımıza çıktığını, siyah beyaz ayrımın gri bir işbirliğine büründüğünü ifade eder.” Doğulu yerli; artık batıyı merkez almış ve argümanlarını batılı bir imge olarak üretilmiş “doğululuğunu” (Edward Said) her an yeniden tescilleyecek bir dil ve gösterenler ilişkisinde eklemlenme sürecine girmiştir.

Views: 114

Milli ya da Genel İrade İllüzyonu ve Bu İllüzyonun İfşasına Dair – Numan Bey

“Birey kendi elinde olan yetkisi ve yetkinliğini – özellik, özgüllük ve kendi için olma, ne ise o olma – bir başkasına, kişiye, topluluğa devredemez. Devreder görünen şey aslında bir anlık bir yanılsamadır. Devletler ve siyasal gruplar işte bu yanılsama üzerinden varlık – devlete, soyut ve soysuz canavar der Nietzsche – oluşturur.”

Views: 58

Oğlan Şeyh İbrahim ve Tasavvufî Görüşleri

“İbrahim Efendi kaynaklarda “Oğlan Şeyh, Oğlanlar Şeyhi, Oğlan Şeyhi, Olanlar Şeyhi ve Olan Şeyh” gibi lâkablarla zikredilmektedir. Müstakimzâde Süleyman Sadeddîn’e (Ö.1202/1788) göre İbrahim Efendi, Aksaray’da seccâdenişîn olduğu süreçte daha çok gençlere yönelik faaliyetlerde bulunduğu için gençlerin şeyhi anlamında Oğlanlar Şeyhi diye anılmıştır.”

Views: 207

Max Stirner – Kısa Biyografi – H. İbrahim Türkdoğan

25 Ekim 1806’da Bayreuth‘da doğan Max Stirner (Johann Caspar Schmidt), flüt yapımcısı bir babanın ve ruh hastası bir annenin tek çocuğuydu.

Views: 172

Max Stirner – Biricik ve Mülkiyeti – Norgunk Yayınları / Çev: H. İbrahim Türkdoğan

“Sana tanrısal ve insansal vb. olandan daha fazlası yakışır; Sana Senin-Olan yakışır.

Views: 241

Biricik’in Tanımı – H. İbrahim Türkdoğan

Max Stirner’in Der Einzige und sein Eigentum (Biricik ve Mülkiyeti – yazı boyunca BvM diyeceğim) adlı eserinin yayınlanmasından (1844-45)[2] kısa bir süre

Views: 71

Şükrü Erbaş’ı Öldürmesek de Olur! (Şiir Dolayımıyla Bir Zihniyetin Eleştirisi) – Mehmet İşten

Avrupalı ilerlemecilik, modernleşmecilik hiçbir şeyin olduğu gibi kalmasına tahammül edemez. Her şey için belli prototipler vardır. Şehir planları gibi hayat planları, insan planları yapılmıştır.

Views: 1666

Baba Tâhir Uryân-ı Hemedânî’den Melamet ve Kalender Hal – Şiirleri

Kendi benliğinden, varlığından kurtulup; ilahi mutlak varlıkta var olmayı ıstıraplarının, acılarının, yersizliğinin tek çözümü olarak gören Derviş; Baba Tahir Üryan, İran’ın (Doğu Kürdistan) Lorîstan – Hemedan şehrinde doğmuş, yaşamış ve orada hakka yürümüştür. İran’da yetişen şâir ve velîlerden. Onuncu yüzyılın sonu ve on birinci yüzyılın başında yaşadı. İsmi Tâhir olup, Baba Tâhir ve Tâhir Uryân-ı Hemedânî diye meşhûr oldu. Kaynakların bildirdiğine göre İran’ın Hemedan şehrinde doğup Hemedan ile Lûristan’da yaşadığı anlaşılan Baba Tâhir Uryân 1010 (H.401) senesinde Hemedan’da vefât etti. Şehrin kuzey-batı tarafındaki Bun-i Bâzâr mahallesinde küçük bir tepe üzerinde defnedildi.

Kabri Hemedan’dadır. Baba Tahîr’in gerçek hayatıyla ilgili gerçek bilgilerden çok onun hakkında kaynaklarda sadece söylencelere rastlanıyor. Sokaklarda çırılçıplak gezdiği ve bu yüzden “Üryan” lakabını taşıdığı, kendisine “meczup” dendiği ve günlerce aç dolaştığı anlatılsa da bu söylencelerde, bugün onun 1123′te ölen Ömer Hayyam’dan yüzyıl önce, 1273′te ölen Mevlana Celâleddin Rumî’den iki yüz elli yıl önce çok büyük bir dörtlük ustası olduğunu biliniyor. Felsefi görüşü, imgeleri ve sınırsız doğa algısı ile kendisinden sonra gelen Ömer Hayyam, Yunus Emre, Mevlana Celaleddinî Rumî, Feqîyê Teyran, Melayê Cizîrî ve Ehmedê Xanî gibi birçok şairi, mutasavvıf kişiyide etkilemiştir. 1880 yılında Edvard Fitzgerald adlı oryantalistin bir araya topladığı 260 dörtlük “Baba Tahîr Divanı” adıyla, önce Tahran’da ardından İstanbul’da yayımlandı.

“Nezanîn kêmasiyek e, nehînbûn kêmasiyek dubare ye”

“Bilmemek eksikliktir, öğrenmemek tekrar eksikliktir.”

Baba Tahir Üryan bir Yarêsan (Ahle Haq – Taife-i San ) şairidir. Şiirlerini Kürtçenin Lor (Lûrî, Lorî – Goranî) lehçesinde, diyalektiğinde yazmıştır.  Bazı şiirleri Yarêsanların kutsal kitabı da denen “Serencam”da yer almıştır. Doğum-vefat tarihleri tartışmalıdır ama 10.yy sonu ile 11.yy başı arasında (937–1010) yaşadığı bilinmektedir. Kürt şair, Filozof ve Ehl-i Haq (Tasavvuf) (Yarsan, Yaresani, Taife-i San) inancında bir ruhani, bir velidir. Türbesi Hemedan’da kendi adıyla anılan bir tepede bulunmaktadır.

Hatta bütün Türk ve İslam tarihçileri Selçuklu Devletinin kurucusu Tuğrul Bey’in bu tepeye varıp Baba Tahir’le sohbet etmeye ve nasihat almaya geldiğini yazar. Tuğrul Bey Hemedan’a geldiği zaman üç zât vardı. Bunlar: Baba Tâhir, Baba Câfer ve Şeyh Hamşâd’dı. Bu üç zât, Hemedan şehrinin kapısında yer alan ve Hızır adıyla anılan bir tepenin yanında idiler. Sultan onları görünce bineğini durdurdu. İndi ve Vezir Ebû Nasr el-Kundûrî ile onların yanına gelerek ellerini öptü. Baba Tâhir, Sultana; “Ey Türk! Allah’ın kulları ile ne yapacaksın?” diye sorunca, Sultan; “Siz ne emrederseniz onu yapacağım.” dedi. Baba Tâhir; “Muhakkak Allah adâlet ve ihsân yapmayı buyurur.” (Nahl sûresi:90) meâlindeki âyet-i kerîmeyi okuyarak; “Allahü teâlânın buyurduklarını yap.” dedi. Sultan Tuğrul Bey ağlayarak; “Öyle yaparım.” dedi. Baba Tâhir, Sultanın elini tuttu ve; “Benden bunu kabûl et.” dedi. Sultan da; “Ettim.” dedi. Baba Tâhir parmağında bulunan ve yıllarca taktığı yüzüğünü parmağından çıkararak Sultanın parmağına taktı ve; “Âdil ol!” dedi. Sultan katıldığı her savaşta o yüzüğü parmağına takardı.

-2- Ömer Hayyam ( ö.1123), Mevlana Celalettini Rumi (ö.1273), Hacı Bektaşı Veli, Yunus Emre, Suhreverdiyê Şehrizorî, Molla Sadra, Melayê Cizirî, Ehmedê Xanî, Baba Tahir’in izindedir. Kuşçuoğlu’nun, Esterabad’lı Fazlullah’ın, Fuzlinin, Genceli Nizaminin, Viran Abdal’ın, Şah Hatayi’nin, Pir Sultan’ın, Kazak Abdal’ın, Kaygusuz Abdal’ın pîrî, varı, sözü, özü ve meydanıdır Baba Tahir Uryan. Baba Tahir, İran edebiyatının ilk yazılı kaynağı olarak önemlidir. Baba Tahir, Lori Kürt Lehçesi ile şiirlerini yazmıştır. Burdan, İran yazılı edebiyatının Kürtçe ve bir Kürt şairle başladığı ortaya çıktığından, İran dilbilimcileri Lorî dilini, Farsçanın bir lehçesi olarak kabul etmekte ve böylece soruna çözüm bulduklarına inanmaktadırlar.Baba Tahir, aynı zamanda islam öncesi Kürt edebiyat ve inancının da temsilcisidir.

Kürtlerde ruhanilere bav, bavo, bavê mın denildiği bilinmektedir. Bu nedenle “Baba” denmektedir. Aslen Kürt bir şair olan Baba Tahir Üryan, İranlı bazı çevreler tarafından bu şekilde kabul edilmez. Lur’ların Pers olduğunu iddia ederler çünkü Baba Tahir Üryan’ın Kürt olduğunu kabul etmeleri demek İran edebiyatının bir Kürt tarafından ortaya çıkması anlamına gelmektedir. Felsefi görüşü,imgeleri ve sınırsız doğa algısıyla muhteşem şiirler koymuştur ortaya. Dubeytî kitabı ,1983 yılında tahranda “Dîwanî şi’ri” Baba Tahiré Hemedanî adıyla yayınlanmıştır. Birçok beyitinin hala kayıp olduğu bilinmektedir. İstanbul Mezopotamya Kültür Merkezine (MKM) bağlı müzisyen, tiyatrocu, dansçı ve ritimcilerin bir araya gelerek 7 aylık çalışmanın neticesinde hazırladığı Baba Tahirî Üryan beyitlerinden oluşan Diwan-a Dubeytî adlı müzik, şiir ve dans gösterisi de daha önce doğu illerinde seyircilere sunulmuştur. Baba Tahir Üryan hakkında yapılan bazı araştırmalar sonucunda, dörtlüklerinden fikir edinerek Yunan Felsefesinden (Sokrates, Aristoteles) ve metafizikten de etkilendiği düşünülmektedir.

Baba Tâhir Uryân‘ın hayatı hakkında verilen bilgiler çok kısıtlı olup, daha çok kerâmetleri hakkında kıssalar anlatılmaktadır. O küçük yaştan itibâren ilim tahsili için gayret sarfetmekte bu hususta elde ettiklerini bir türlü yeterli bulmamaktadır. Rivayete göre bir gün Baba Tâhir, Hemedan Medresesi talebelerine ilim elde etmek için ne yapmak lâzım geldiğini sordu. Talebeler onunla alay etmek için bir kış gecesini havuzun buzlu suyu içinde geçirmesi gerektiğini tavsiye ettiler. Baba Tâhir bu tavsiyeyi aynen tatbik etti. Ertesi sabah ilahi güç (rabbani) ile kendisini ilim nûru ile aydınlanmış bulan Baba Tahir’in kurduğu ilk cümle şu olmuştur:

“Kürt geceledim, Arap uyandım”

Başka bir rivayete göreyse, Baba Tahir Üryan bu olanlardan sonra kandırıldığını anlamış ve kalbi kırılmıştır yaşadığı bu acı ve meczup hali, Allah’ın kelamıyla ilme dönüşmüştür.-

Bu vakadan sonra Baba Tâhir Uryân hazretlerinin pek çok kerâmetleri görülmüştür. Bir defâsında Elvend Dağının karını, içindeki ilâhî aşk ateşinin harâretiyle eritmiştir. Bir kere de ilm-i heyete, astronomiye dâir kendisine sorulan meselenin hallini ayak parmağının ucuyla çizmiştir. Böylece Hemedan ve Turistan bölgesinde şöhreti artan Baba Tâhir Uryân’ın duâsına kavuşmak ve sohbetinden istifâde etmek isteyenler onun huzuruna koşmaya başlamışlardır.

Zâhirî ilimlerde âlim, tasavvufta yetişmiş bir velî olan Baba Tâhir Uryân’ın asıl şöhreti şâirliğinden gelmektedir. İran edebiyâtında daha çok Lûristan (Lûrî) lehçesiyle söylediği ârifâne ve etkileyici beyitleriyle ün kazanmıştır. Dübeyit adı verilen bu şiirlerin ölçüsü normal rubâî vezninden biraz farklıdır. Zamanla halk arasında yaygınlaştıkça bâzı değişikliklere uğrayan bu şiirler orijinalliklerinden bâzı şeyler kaybetmişlerdir. Baba Tâhir’in dübeyitleri (rubâi) dışındaki en önemli eseri, ahlâkî, tasavvufî konulardaki bâzı düşüncelerini özlü bir biçimde ifâde ettiği Arapça bir eserden Kelimâtü’l-Kısâr (Kısa Sözler) adlı mecmûadır. Tasavvuf erbâbı arasında büyük rağbet gören bu eser, yirmi üç bâbdan ibâret olup, Farsça ve Arapça çeşitli şerhleri yapılmıştır. Baba Tâhir’in dübeyitleri, bâzı gazelleri ve Kelimâtü’l-Kısâr adlı veciz sözler mecmûasını ihtivâ eden dîvânı, 1927 senesinde Armağan Dergisi’ni yayınlayan Hüseyin Vâhid Destgerdî tarafından Tahran’da neşredildi. Bu dîvânın Kelimâtü’l-Kısâr dışındaki dübeyitleri ve gazelleri ihtivâ eden kısmı Türkçe’ye çevrilmiştir. Aynı zamanda eserleri İran müziğini de etkilemiş ve müzik olarak besteleri yapılmıştır. Bunlardan bir tanesini Mohsen Namjoo seslendirmektedir.

Her ew ku aşiqê ji can natirse

Aşiq ji zencîr û zîndan natirse

Dilê aşiq weke gurê birçî ye

Ku ew ji heyheya şivan natirse

-Bava Tahêr Ûryan-

Âşık olan canından korkmaz

Zincirden, zindandan korkmaz

Âşığın gönlü aç bir kurt gibidir

Çobanın heyheyinden korkmaz

(Çeviri: Kul Seyyid)

Baba Tahir Üryan’ın “Kürt Geceledim Arap Uyandım” sözünü neden kullandığı çok tartışılmıştır; fakat kesin olan bir şey var ki hakim kültür, egemen güç ne ise yaşadığınız coğrafyada sizde o gücün, egemenin argümanı ile kendinizi ifade etmek zorunda kalıyorsunuz. Baba Tahir Üryan bunu vurgulamıştır. Gece Kürt uyumuş sabah uyandığında Araplar tüm coğrafyayı ele geçirmiş, hakim güç olmuştur.

Peki bunu nereden anlıyoruz? Zerdüştiliğe mensup olduğu anlaşılan bir şairce 7. yüzyılda ceylan derisi üzerine Gorani (Goranîlerin Tümü Alevîdir) lehçesiyle yazılan bir şiir, dini temalı en eski şiirlerden biridir. Bu şiirde, İslâm Halife ordularının Zerdüşti topluluklara karşı yaptığı katliam anlatılmakta ve lânetlenmektedir.

Kutsal yerler yakıldı, kutsal ateşler söndü

Herkesten saklandı namlı büyükler

İslam orduları girdi ta Fırat’a değin

Köylerden tut da ta Şehrizor’a kadar

Esir alındı bütün kızlar ve kadınlar

Kendi kanında boğuldu özgür adamlar

Kimsesiz kaldı Zerdüşt’ün töresi, dini

Yüce Hürmüz affetmeyecek hiç birini.

 Görüldüğü gibi islam orduları gelmeden önce bölgede yaşayan insanların islami bir inancı yoktur ve islamı kabul etmenin hiçte kolay olmadığı anlaşılmaktadır. Yüz yıllar boyu bu sancı devam etmiştir. Baba Tahir de bu sözüyle egemen dilde veli, ruhani olunabileceğini ifade etmiştir. Öyle ki tıpkı Alevî inancının islamî zahiri kisvelere bürünmesi gibi, Ahle Haq Alevîleride inançlarını sırlamışlar, bir zahirî kabuğa büründürmüşlerdir. Belki de inanca giriş törenleri sırasında Hindistan cevizi dağıtmalarının sırrı da budur “Kabuğa aldanma, kabuk gizdir, aslı içindedir, iç’dir, ulaşman için kabuğu kırman gerekir; hazine kabuğun ardındadır” demek isteniyordur.

Mohsen Namjoo / Va va Leili (Baba Tahir Üryan)

ser i kuy i bulned feryad kerdem

va va Leili sabah mezar mirem

can i Leili diden i yar miremdu se ruz i ke yarem nist peyda

meger mahi şude refte be derya

besazem hancerı ez megz ı fuladbekşem yar e hud ez gaare derya

be pencşenbe  be Kabol kuç kerdem

çe bed kerdem ke pay bedan suy kerdem

residem ber ser neh yul risale

nişestem giryehay i por suz kerdem

goli ke hem bedadem piç u tabeş

be ab i didegunem dadem abeş

be dergah i ilahi key reva bi

goli ez mo digeri gire gulbeş(golabeş)

sokağının başında yüksek sesle bağırdım,

vay vay leyla!

sabahleyin mezara gideceğim

canım leyla sevgilimi görmeyeiki üç gün oldu sevgilim ortada yok

vay vay leyla

sabahleyin mezara gideceğim

canım leyla sevgilimi görmeyemeğer bir ay olmuş deryaya açılalı

vay vay leyla

sabahleyin mezara gideceğim

canım leyla sevgilimi görmeye

çeliğin özünden bir hançer yapayım

vay vay leyla

sabahleyin mezara gideceğim

canım leyla sevgilimi görmeye

onu denizin derinliğinden çekip çıkarayım

vay vay leyla

sabahleyin mezara gideceğim

canım leyla sevgilimi görmeye

perşembe günü kabil’e göç ettim.

oraya ayak basmakla ne kötü ettim.

resulün yasaklarına ulaştım

oturdum, gözyaşlarımı ateşe verdim, vay

vay vay leyla..

sabahleyin mezara gideceğim

canım leyla sevgilimi görmeye

iki büklüm bir gülü kıvırdım, vay

gözyaşlarımdan suyuna su kattım, vay

ilahi dergâha nasıl gözcülük eder

gül başka bir saçtan gülsuyu alıyor

vay vay leyla

sabahleyin mezara gideceğim

canım leyla sevgilimi görmeye..

Baba Tahir Üryan

‘Şirin dudaklıların şivesi yüz göstermektir azizim

anlayanların mesleği görmek ve can vermektir.

Dudağına yetiştiğin zaman (Allah-Allah)

sus ve canını teslim et.

Böyle aşıklığın ücreti canını kolay vermektir.

ben senin hasretinden azizim

bu canı zor kurtarırım.

Sen ki bizimle sevgisiz vefasız değildin.

sen ki bizimle zalim cefakar değildin’

Baba Tahir Üryan Şiirleri ve Dörtlükleri

Baba Tahir Üryan’ın şiirleri Kürtçenin Lor ve Gorani lehçesinde yazılmışlardır. Du beyt adı verilen rubailerinde aşk ve onun verdiği ızdırabı dillendiren Baba Tahir’in şiirlerinde akıcı bir lirizm ve uyum vardır. O aşk ızdırabsız ve acısız değildir. Aşk karşısında içten ve acı yakarışlar vardır. Aşkı ve acısını çok derin yaşadığını yukarıdaki dizelerden kolayca anlayabiliriz. Bu dizeleri ile Hayyam’ı da etkilediğini söylemek yanlış olmaz. Beşerî veya tasavvufî aşk teklifsiz, aracısız ve samimidir, öyle de olmalıdır. Veli’lerin maksudu yâre kavuşmaktır. Vuslata ermeden ariflere huzur yoktur. Her dem kavuşma kişiyi arif eyler.

“Delal,her du çavén min qesra te ne

Nav du çavén min cihé piyén te ne

Ditirsim tu xafil gav bavéjî û

Bi mijangé min biéşin piyén te”

“Güzel, her iki gözüm senin saraylarındır

iki gözümün arası ayaklarının yeridir

korkarım gafil adım atarsın

kirpiklerimle acır ayakların”

“Ez ustadé zimané pehlewî me

Jı kıtéba eviné re ez mester im

ey xweda eşqa Tahir bé nişane

ku ji eşqa seneman bé pi u serim”

“Ben ki, pehlevi lisanı’nın ustası

Aşkın kitabı için örneğim

Ey Tanrı, Tahir’in aşkı işaretsizdir

Sanemlerin aşkından ayaksız ve başsızım.”

“Gece karanlıktır ve kurtlar koyunlara saldırmakta

İki zülfünü hamail eyle ileri yürü

Dudağının köşesinden bana bir buse ver

De ki Allah yolunda dervişe verdim”

Dilêm ji derdê te herdem xemîn e

Balîfêm kevir, doşekem zemîn e

Sûcêm ev e ku min ji te hez kirye

Ma her ê te hez dike dil bi xwîn e

Yüreğim derdinle her zaman efkârlıdır

Yastığım taştan, döşeğim zemindir

Suçum o ki seni çok sevmişim

O sevgidendir ki yüreğim kanar

Göklerdeki yıldızları saydım bir bir;

Gel, sevgili, gel: sabahladım: belki gelir.

Gelmezse, görünmezse içim parçalanır,

Ağlar yüreğim, suskunum: elden ne gelir!

Sensiz, gönlüm huzura hiç ermeyecek,

Dertler bana özgürce yaşam vermeyecek,

Girdin de ne perişan ettin can evimi

Aşkım bana rahat yüzü göstermeyecek

Dünyâ sofradır, insanlarsa misâfirdir

Bugün lâle görülür, yarın da hâzân olur.

Karanlık bir çukurun adın kabir koyarlar

Bana derler ki budur senin evin.

Dünyâ malının hepsi yanmalıdır

Dünyâ malından yüz çevirmelidir

Bugün yüreğinde olan derd ile gamı

Mahşer günü için toplamalısın.

Çare Bulmazlar

Ne mutlu onlara ki cân ile vücûdu fark etmezler.

Candan cânânı, cânândan cânı ayrı bilmezler

Onun derdine alışırlar, aylarca yıllarca

Fakat kendi dertlerine bir çâre bulmazlar.

Âşık olan herkes cânından korkmaz

Âşık kütük ve zindandan korkmaz

Âşıkın gönlü aç bir kurtun heyheyinden

Korkmadığı gibi hiçbir şeyden korkmaz.

Yâ Rabbî! Gönlümün feryâdına yetiş

Kimsesizler kimsesi sensin, ben kimsesiz kaldım

Herkes diyor ki Tâhir’in kimsesi yoktur.

Allah benim yardımcımdır, başkasına ne hâcet.

Ben ne alış-veriş fikrindeyim ne de kâr

Yüreğimde ne iyilik ne de varlık düşüncesi var.

Çeşme başı, su kenarı istemem

Çünkü her gözüm binlerce akan nehir gibidir.

Rübailer

Bahtım karadır, talihim allak bullak

yas oldu nasibim, kaldım çırçıplak.

bir dağ yoludur aşk, yürürüm ağlayarak;

tanrım, kana boğ kalbimi, öldür ve bırak!

Neyler gibi inler yüreğim, yas doludur;

sensiz kalıverdim: bu, cehennem yoludur.

mahşer günü? bir tanrı bilir. son güne dek

yazgın çiledir, gönül. dövün, kıvran, dur.

Bak, geldi bahar: süsledi hasbahçeyi gül:

dallarda sevinç türküsü söyler bülbül.

gel gör ki çimenlerde gezip hiç bulamam

kalbim gibi ölgün, kanayan başka gönül.

Göklerdeki yıldızları saydım bir bir;

gel, sevgili, gel: sabahladım.- belki gelir.

gelmezse, görünmezse içim parçalanır,

ağlar yüreğim, suskunum: elden ne gelir!

Gam bahçesidir benim gönül bahçem, bak:

girdin mi nasibin kara güller olacak!

gel, sevgili, kalbimdeki bozkırları gez.-

bak, otlar dört bir yana hicran salacak.

Hıçkırmalı, yaş dökmeliyim ben bu gece;

sabrım yok, geçtim kendimden bu gece.

bir zevk yaşadım dün gece, kalmaz yanıma,

bin yaş akar artık yüreğimden bu gece.

Sensiz, gönlüm huzura hiç ermeyecek,

dertler bana özgürce yaşam vermeyecek,

girdin de perişan ettin can evimi:

aşkım bana rahat yüzü göstermeyecek.

Bir ince kadehtir yüreğim, billurdan –

bin parça olur ah edip iç çektiğim ân.

bak, gözlerimin yaşları kan yağmurudur

ben bir ağacım, kökleri kan, dalları

yanlış bir öyküdeyim beni yeniden yaz.

“Sen gittin; gökkubbeye yaş doldururum.

toprakta bir kısır ağaç olmuş, kururum

sensiz, gece gündüz kanayan bir köşede

ömrüm sona ersin diye bekler, dururum…”

Dünyadan yolcuyum gidiş ta öteye;

Çin’den çok uzaktır yöneliş ta öteye.

Bir bir sorarım rastladığım yolculara

Son geldi mi son yıldız için yol nereye

Bak, sevdiceğim Gönül, beden, can sende,

Ruh sende, kemik sende, yürek, kan sende.

Bilmem niye kalbimde bu illet, bu sızı?

Ancak bilirim derdime derman sende.

Derdim katmerli oldu, bak sevdiceğim

Senden gelmez hayır-karanlık kaderim!

Ölmek gibidir yaşam, görünmezse yüzü

Öldün ama, kim nerden bilsin bunu kim

“yek derd û yek derman dixwaze,

yek chûn û yek hatinê dixwaze,

ez ji der û derman û chûn û hatinê,

wê dixwazim ku delala min dixwaze…”

“biri dert ve biri derman ister,

biri gitmek ve biri gelmek ister,

ben ise dert ve derman ve gitmek ve gelmekten,

onu istiyorum ki güzelimin  istediği.”

“dilşewitîno werin em li hev bicivin

li ser xemên xwe em tev de biaxivin

em mêzînê bînin û derdan bipîvin

derdê kê girantir e em tev bibînin”

“bağrı yanıklar gelin toplanalım hep birlikte

kederlerimiz üzerine konuşalım hep birlikte

tartıyı getirin ve tartın dertleri

kimin daha ağırdır derdi görürüz hep birlikte”

Lûrî ve Kurmancî Aksanıyla Bazı Dörtlükleri

Lûrî

Me ger şîr û piling î, ey dil, ey dil

Be mu dayim be ceng î, ey dil, ey dil

Eger destem resed xûnet birîcem

Biwînem ta çi reng î, ey dil, ey dil

Kurmancî

Me ger şêr û piling î, ey dil, ey dil

D’ gel min her dem li ceng î, ey dil, eydil

Eger dest im giha xûna te d’rêjim

Bibînim ka çi reng î, ey dil, ey dil

Lûrî

Dilem zar û hezîn e, çun nê nalem?

Wicûdem ateşîn e, çun nê nalem?

Be mû waçen kî çun û çend nalî?

Çu mergem der kemîn e, çun nê nalem?

Kurmancî

Dil im jar û xemgîn çawan ne nalim?

Hebûn im agirîn çawan ne nalim?

Dibêjne min çawan û çend dinalî?

Ku merg im di kemîn çawan ne nalim?

Lûrî

Dilî şad ez dilî zareş xeber nî

Selametrû zi bîmareş xeber nî

Ne teqsîrî te în resmî qedîm e

Kî azad ez giriftareş xeber nî

Kurmancî

Dilê şad ageh ji dilê jar nîne

Kesê xoşrewş ageh ji bîmar nîne

Ne b’nasê te ev wêneyeke kevn e

Ku azad ji dîlî agehdar nîne

Lûrî

Be şû mehwî ruxî mehpare hestem

Be roz ez derd û xem bîçare hestem

Tu darî der mekanî xud qerarî

Mûyem kî der cîhan aware hestem

Kurmancî

Bi şev miriyê ruyê mehpare me

Bi roj ji derd û xeman bêçare me

Li şûn û cihê xwe te biryar heye

Ez im ku di cîhanê aware me

Lûrî

Dilî mû xeyrî te dilber nê gîre

Be cayî cewherî cewher nê gîre

Dilî mû sûte û mîhrî te azer

Bî nasûte azer der nê gîre

Kurmancî

Dilê mi’ j’ bilî te dilber na gire

Li cihê gewherê gewher na gire

Dil sotemenî û evîna te agir

Bê sotemenî agir her na gire

Lûrî

Bî te gulşen çu zîndan e be çeşmem

Gulistan azeristan e be çeşmem

Bî te aram û umr û zîndeganî

Hemu xwabî perîşan e be çeşmem

Kurmancî

Bê te gulşen wek zîndan e li nik min

Gulistan agiristan e li nik min

Bê te aram û jî û jiyana min lê

Hemu xewa perîşan e li nik min

Lûrî

Gulistan cayî tu ey nazenînem

Mû der gulxen be xakister nişînem

Çi der gulşen, çi der gulxen, çi sehra

Çu dîde wa kerem ciz te nê wînem

Kurmancî

Gulistan cihê te ey nazenîn im

Ez di gulxen û xwelî de dirûnim

Çi di gulşen, çi di gulxen, çi sehra

Ku çavan vedikim her te dibînim

Lûrî

Xûş an saet kî dîdarî tu wînem

Kemendî enberîn tarî tu wînem

Nê wîne xuremî her giz dilî mû

Me ger an dem kî ruxsarî tu wînem

Kurmancî

Xoş ew saet ku dîdara te b’bînim

Kemendê enberîn tara te b’bînim

Na bîne şadiyê her giz dilê min

Me ger ew dem ku ruxsara te b’bînim

Lûrî

Bure, Bure kî cananem tu yî tu

Bure, Bure kî sultanem tu yî tu

Te xud zanî kî xeyr ez tu ne zanem

Bure, Bure kî îmanem tu yî tu

Kurmancî

Were, were ku canan im tu yî tu

Were, were ku sultan im tu yî tu

Te b’ xwe zanî ku j’ bilî te ni zanim

Were, were ku îman im tu yî tu

Lûrî

Bure rozî kî dîdarî te wînem

Gul û sumbul be dîdarî te çînem

Bure bunşîn berem salan û mahan

Kî ta sîret biwînem nazenînem

Kurmancî

Were rojek dîdara te bibînim

Gul û sumbul bi dîdara te çînim

Were rûnin nik min salan û mehan

Da ku têr te bibînim nazenîn im

Lûrî

Behar amed be sehra û der û deşt

Cewanî hem beharî bud û biguzeşt

Serî qebrî cewanan lale rûye

Demî kî mehweşan ayen be gulgeşt

Kurmancî

Bihar hat, hat ji bo çolê û der û deşt

Biharek bû, ciwanî hat, biguzeşt

Serê gora ciwanan lale zîl dide

Her li dema ku zerî têne gulgeşt

Çarin

Dilê şad agah ji dilê jar nîne

Kesê xweşrewş agah ji bîmar nîne

Ne b’nasê te ev wêneyekî kevn e

Ku azad ji dîlî agahdar nîne.

Gulîstan cihê te ey nazenînim

Ez di gulxen û xwelî de dirûnim

Çi di gulşen çi di gulxen çi sehra

Ku çavan vedikim her te dibînim

Bela wek remzekê ji bejna te ye

Mecnûnî qismek ji sewda te ye

Gumana min ev e ku xaliqê te

Veşartî î di temaşa te de ye

Dilêm ji derdê te herdem xemîn e

Balîfêm kevir, doşekem zemîn e

Sûcêm ev e ku min ji te hez kirye

Ma her ê j’te hez dike dilbixwîn e

Alemê de kes nebe wek min, amîn

Wek min kes nebe di ev dîn û ayîn

Her ê ku bi halê min bawer nîn e

Weke min be, weke min be, weke min

Her ew ku aşiq e ji can natirse

Aşiq ji zencîr û zîndan natirse

Dilê aşiq weke gurê birçî ye

Ku ew ji heyheya şivan natirse

Ku dil dilber be, lexwe dilber kî ye

Eger dilber dil be, navê dil çi ye

Ez dil û dilber tevlihev dibînim

Nizanim ku dil kî ye dilber kî ye

Biçim ez ji vê alemê bider çim

Biçim ji Çîn û Maçînê dûrtir çim

Ez ê j’dildar re peyamkê bişînim

Ku ger dûrî xweş e ez ê dûrtir çim

Eger destêm bighê çerxa felekê

Ezê gelek tiştan bipirsim ji wê:

“Te bi yekî dayiye sed nîmet

Bi yê din jî nanê ceh tevî xwînê”

Îlahî biçim cem kê biçim cem kê

Ez ku bê dest û pa me biçim cem kê

Hemû min biqewrînin tême cem te

Ku ji te biqewirim biçim cem kê

“Hiç kimse görmek istemeyenler kadar kör değildir”

“Ben bir testiye dökülen okyanusum. Ben harfin noktasıyım”

Eserleri:

*Kelimâtü`l-Kısâr (Kısa Sözler) adlı mecmua.

*Ayrıca; Dubeyt’lerini Lorî dilinde yazdı Baba Tahir. Bunlar, ayrıca Farsça, Arapça, İngilizce, Fransızca, Almanca, Türkçe yayınlandı. Nûbihar Yayınevi, Baba Tahirê Uryan Dubeytî adıyla, Lori lehçesi Arabî harf aslı bir sayfada ve Kurmanci Latini harfli çevirisi mukabil sayfada olacak şekilde, Sabah Kara’nın çeviri ve düzenlemesiyle Türkiye’de ilk defa yayınladı (İstanbul, 1998, Enes Mat.173 s). Kitap kısa sürede tanındı ve etkili oldu. Ehl-i Hak / Baba Tahir Uryan/ Zerdüşt adıyla yayınladığım eserde (Dr.Ömer Uluçay: Gözde Yayınıevi, Adana, 1996,135 s.)

*Vahîd-i Destgirdî araştırmaları ile o zamana kadar bilinen seksen yedi kıtayı 296’ya, gazel sayısını da birden dörde çıkartmış ve bunları Dîvân-i Kâmi-i Bahâ Tâhir Uryân adıyla yayınlamıştır (Tahran 1306 hş.).

Kaynaklar:

1) Baba Tâhir Uryân ve Şiirleri

2) Râhatüs-Südûr; s.98-99

3) Türk Cihân Hâkimiyeti Mefkûresi Târihi; c.1, s.277,278

İtaatsiz’in notu: Bu makale http://www.yasamaugrasi.com/kultursanat/kurt-tasavvufu-baba-tahir-uryan-i-hemedani.html adlı adresten alınmıştır. Melameti ve Kalenderi şahsiyetlere ait makaleler ve yazıları sitemizde yayınlamaya devam edeceğiz.

Türkçeleştirilmiş Şiirler

Şiirlerindeki Melâmet

(15)

Benim dünyada korkunç nefsimin sebebi Vücudumla karıncaların dünyada beslenmesi sebebindendir Köleliğin şartının ne olduğunu bilmiyordum Benim her zerrem cihandadır.

(51)

Ey Allah’ım gönlümün feryadına yetiş Kimsesizin kimsesi sensin, ben ise kimsesiz kaldım. Herkes diyor ki; Tâhir’in kimsesi yoktur Allah benim yardımcımdır başkasına ne hacet.

(69)

Ey Allah kimlere gideyim, kimlere gideyim Benim ki ne ayağım var ne elim, kimlere gideyim Herkes kapıdan kovar sana gelirim Sen de şayet kapıdan kovarsan kimlere gideyim

(70)

Böyle dostsuz kimlere gideyim

Böyle yurtsuz ve yuvasız kimlere giderim.

Eğer herkes beni kovarsa sana gelirim Sen de kapıdan beni kovarsan kime giderim.

(75)

Ben Kalubela’dan korkuyorum

Yağmurdan ve yapraktan daha çok günahım var

Eğer (la taknazu) celimden tutmazsa

Ben (ya veyleta) dan endişeliyim

(150)

Pişmanım, pişmanım, pişman Bir kervan gibi gidiyoruz Bu eski dünya kimselere kalmamış Her bir yolda bir omuzluk yük taşıyoruz.

Diğer Şiirler

(1)

Sıkıntı çeken bir vücudum vardır, Ey Tanrı Hasret çeken bir kalbim vardır, Ey Tanrı Mesken şevki ile gurbet derdinden Göğsümde bir ateş vardır, ey Tanrı

(2)

Sensiz Tanrı, bahçede çicek açmasın Yetişse bile bir kimse onu koklamasın Sensiz dudağını gülmek için açan herkes Yüzünü gönül kanından hiçbir zaman yıkamasın

(3)

Kuşak bağlarım, kadek(renkli bez) giyerim Çark-ı feleğin dönüşünü seveyim Bütün denizleri baştanbaşa gezeyim ve Tuzsuz(nankör) iki elimi yıkayayım

(4)

Sen ki göklerin ilmini okumamışsın Sen ki meyhaneye hiç yolun düşmemiş Sen ki kendi menfaat ve zararını bilmiyorsun Yâre nasıl erişirsin yazık yazık!

(5)

Eğer gönül dilberdir, dilber hangisidir?

Ve eğer dilber gönülse, gönülün adı ne?

Gönül ile dilberi birbirine karışmış görüyorum Gönlün kim, dilberin hangisi olduğunu bilmiyorum.

Gece karanlık, yol taşlık ben ise sarhoşum

Kadeh elimden düştü ve kırılmadı

Onu koruyan iyi korumuş

Yoksa yüzlerce kadeh düşmeden kırılmıştır.

(7)

Ey sevgili benim göz çanağım senin evindir İki gözümün arası ayak basacağın yerdir Ayağını yanlış atıp da, diken gibi olan Kirpiklerimin ayağına batmasından korkuyorum.

(8)

Benim derdim de, dermanımda dostadır Kavuşmam da, hicranım da dostadır Kasap, eğer derimi vücudumdan ayırırsa Hiçbir zaman canım dosttan ayrılmaz

(9)

Sen yanımda olmadığın zaman gönlüm de yanımda değil Başkasının aşkının da başımda yeri yok Dilberin canına yemin ederim ki her iki dünyada Yârimden başka dileğim yoktur.

(10)

Dağlar mutludur dağlar mutludur

Böyle laleleri eken de mutlu olsun

Birçokları varmış, birçokları vardır, birçokları ise gelecek

Fakat dağ aynı, çöl aynı ve ova aynı kalacak.

(11)

Çöle, ovaya ve her yere bahar geldi Gençlik de bir bahar gibi idi geçti Güzeller gezmeye çıktıkları zaman,

Gençlerin mezarında lale biter.

Gönlü yaralı bu yârinden hiç sormuyorsun ki Kimlerle baharını geçirmişsin Bu müddet içinde beni yâd etmedin Bilmiyorum kimlerle haşir-neşir olmuşsun

(13)

Cesur bir erkek olduğumu gönlüm bilmiyordu,

Ecel kükremiş arslan gibi bana da gelecektir Benden kükremiş asrlan sakınırdı.

Vücudum ölüm ile savaşmak bilemedi.

(14)

İnleyen bir çiftçi bu ovada

Kan ağlar gözle, lale ekiyordu

Bir taraftan ekiyor bir taraftan yazık diyordu

Bunları ekmeli sonra da ovada bırakıp gitmek lazım diyordu.

(15)

Benim dünyada korkunç nefsimin sebebi Vücudumla karıncaların dünyada beslenmesi sebebindendir Köleliğin şartının ne olduğunu bilmiyordum Benim her zerrem cihandadır.

(16)

Sevgi satın alan bir gönlüm vardır Ki ondan sevgi piyasası revaçtadır,

Gönül Vücuduna öyle bir elbise ördüm ki,

Boyuna iplikleri dertten, enine iplikleri ise sevgidendir.

(17)

Kader daima kulağıma söylüyor ki Senin bu gönlünün derdi çaresizdir.

Mücevher olsan da isteklin yoktur İşte bu senin canın revaçta değildir.

(18)

Göz ile gönül elinden feryat ediyorum Çünkü göz neyi gördüyse gönül onu hatırlar Ucu çelikten bir hançer yapayım Onu göze sokacağım ki gönül azat olsun

(19)

Ne mutlu onlara ki can ile vücudu ayrıt etmezler Candan cananı, canandan canı ayırt etmezler.

Onun derdine alışırlar, aylarca yıllarca Fakat kendi dertlerine bir çare bulamazlar.

(20)

Âşık olan herkes canından korkmaz Âşık, kütük ve zindandan korkmaz Âşığın gönlü aç bir kutrun heyheyinden Korkmadığı gibi hiçbir şeyden korkmaz.

(21)

Ne mutlu onlara ki her akşam seni görürler Seninle konuşur ve seninle otururlar Eğer seni gelip görmek mümkün olmazsa Gider seni görenleri görürüm.

(22)

Ne mutlu onlara ki her akşam seni görürler Onlar her zaman sevinçli bir gönülle otururlar Acaba bu aşk ve sevişme âdetimi ki,

Küstahça gelirler seni görürler.

(23)

Ne mutlu onlara ki başla ayağı ayrıt edemezler

Alev içinde kuru ile yaşı ayrıt edemezler

İster kilise veya Kâbe, isterse puthane veya meyhane olsun

Sevgilinin olmadığı bir sarayı düşünmezler.

(24)

Ey lale ekicileri, artık lale ekmeyin Ey bahçıvanlar artık iki elinizi gülden çekiniz Eğer çiçeklerin vefası benim gördüğümse Çiçeğin kökünü kazıyın yerine diken ekin.

(25)

Ayağına taş dokuyacak bir iş yapma Ve böyle büyük bir dünya sana dar gelsin Yarın (kıyamet günü) yazı isteyenler senden yazı isteseler Sen yazını okumaya utanacaksın(amel defterini)

(26)

Senin aşkının gamı beni çöllere düşürdü Bahtın hevesi beni kolsuz kanatsız bıraktı Bana sabırlı ol, sabırlı dedin.

Sabır görünmemiş toprak döktü başıma

(27)

Feleğin boynu kırılsın inşallah Ki, dünyanın bütün çocuklarını götürdü Kimse demiyor filan yaşıyor Herkes diyor ki, falan oğlu falan öldü.

(28)

Yine akşam oldu ki benim canımı yaksın

Yakamdan eteğime kadar yaksın

Bir yeşil rengin uğruna

Daima imanımın yanmasından korkuyorum.

(29)

Ne mutlu onlara ki sevdanı taşıyorlar Ne zaman ayaklarına kafalarını eğiyorlar İçimde öylelerini arzu ediyorum ki İçlerinde seni özlüyorlar

(30)

Ne mutlu onlara ki A’yı B’den ayrıt edemezler Ne bir harf yazar ne bir harf okurlar Ne onun gibi çöle doğru yöneldikleri zaman Bu dağlarda ceylan otlatırlar

(31)

Benim yârimin yâr olmaya niyeti yoktur Benim derdimin hafifleyeceği yoktur Bana diyorlar ki sevgilin uykudadır Öyle bir uykuda ki onun uyanması yoktur

(32)

Geceleri çiçek yanında uyuttu ve Çiçeğin kopardı, uykumu ziyan etti.

Bahçıvan çiçeği sevdiğimi görünce Binlerce dikeni çiçeğime bekçi yaptı

(33)

Şaşkınım zira kâfir şaşkın ölür Öyle şaşkınım ki kâfir dahi bana acır.

Bin can ve kalp veren bu Tanrı Muma ve pervaneye kol kanat verir.

(34)

Gönlüm senin visalin olmadan sevinmesin Dertten başka bir serbestlik görmesin.

Harap olan bu gönül, senin kademin olmadan Dilerim ki hiçbir zaman onarılmasın.

(35)

Benim hayatımda yaşama düzeni yaratılmamış Perişan yaratılmışım.

Perişan olanlar toprağa girdiler Beni onların toprağından yaratmışlar.

(36)

Felek nihayet beni güçsüz ve zarif yaptı Beni nihayet çiçek yüzlümden ayırdı Tavla ortasına oturttu beni Sonra bir şeşü beş ile kolumu bağladı

(37)

Benim dağdaki lalelerim sensin sevgili

Benim su kenarındaki menekşelerim sensin sevgili

Dağdaki laleler bir haftalıktır

Bütün ömrümün ümidi sensin ey yâr.

(38)

Ben öyle bir gönül eriyim ki, adım kalenderdir Ne yurdum var, ne yuvam var, ne de sabit yerim. Gündüz olunca mahallenin etrafını dolaşırım Gece olunca başımı kerpiçlere koyarım

(39)

Karanlık gecede, gönülde senin hayalin çizilir Karanlık gecede, senin hatların hayali çizilir Gözün etrafını kirpik çiti ile öyle çevirdim ki, Karanlık gecede senin yüzünü görebileyim

(40)

Ey Müslümanlar üç dert birden geldi.

Gurbet, esirlik ve yârin derdi.

Gurbet ve esirlik kolay giderilir Yârin derdi zordur iş ne olacak belli değil

(41)

Bir şahin kuşu idim avlanmaya gittim.

Kara bir el kanadımı okla vurdu Çeşme kenarında, gafil otlama Gafil otlayan, gafil okla yaralanır

(42)

Benim gönlüm sen olmadan rahat edemiyor Ve bana eziyet etmekten başka bir işi yoktur Yaramaz bir çocuk gibi iki eli tepesinde Gece gündüzün geçmesi onu bu işten alıkoymuyor

(43)

Dikenin eteğinde bir lale gördüm

Dedim ki ey lale, ne zaman seni koparmalıyım?

Dedi ki ey bahçıvan mazeretli bil Dostluk ağacı geç meyve verir.

(44)

Ey yâr, biraz gel de halimi gör Canım sıkkın, gel de geceni benimle geçir Ey benim çiçeğim sen başına çiçek takasın Ben ise çiçek yerine elimi başıma vururum.

(45)

Gönlüm hastadır ve gönlüm hastadır ve gönlüm hastadır Hekim getirin derdime çare bulun Hekim beni böyle hasta görünce Çaresiz, derdime deva olacaktır.

(46)

Sen bal dudaklı ve yasemin vücutlusun

Ben ise alevli vücutlu ve yaşlı gözlüyüm

Acaba, ateşte gümüşün ve suda şekerin eridiği gibi

Sen de benim kucağımda eriyeceğinden korktuğun için mi gelmiyorsun

(47)

Onun gülü, sümbülün gölgesinde bile parlar.

Onun fidan boyu yeni meyve veren bir hurma ağacı gibidir.

O kırmızı çiçek yüzlünün aşkı yüzünden Bülbül gibinle ve ağla.

(48)

Ben ki gece gündüz çöllerdeyim

Gece gündüz gözlerimden damlalar yağdırıyorum

Ne ateşim var, ne de bir yerim ağrıyor

Sade gece gündüz, inlediğimi biliyorum

(49)

Sen ki biliyorsun, bana çareyi öğret Ki bu karanlık geceleri kiminle sabah edeyim Bazen ne zaman sabah olacak diyorum Bazen de hiç sabah olmayacak diyorum

(50)

Ey bülbül gel de bu dertten inleyelim

Gel de sabah benden öğren

Sen beş günlük bir çiçek için inliyorsun

Ben ise sevgilim için gece gündüz ağlıyorum.

(51)

Ey tanrım gönlümün feryadına yetiş Kimsesizin kimsesi sensin, ben ise kimsesiz kaldım. Herkes diyor ki; Tâhir’in kimsesi yoktur Allah benim yardımcımdır başkasına ne hacet.

(52)

Benim derdimi ve kaderimi Attar’a sor.

Gecenin uzunluğunu hastaya sor

Bütün yarattıklarının hepsi halimim soruyolar

Sen k, canımsın, ruhumsun bir kez olsun sor.

(53)

Gece karanlıktır kurtlar koyuna saldırıyorlar İki zülfünü hamail eyle ileri yürü Dudağının köşesinden bana bir öpücük ver Der ki, Allah yolunda dervişe verdim.

(54)

Kendi elimle yetiştirdim bir çiçeği Gözyaşı ile çiçeğe su verdim Allah indinde yakışır mı ki Çiçek benim olsun diğeri suyunu alsın

(55)

Ey gönül biçareyim biçareyim biçare Elimden namus şisesi taşa düştü Herkes diyor ki, arın yok utancın yok Âşık olanda ar ve utanç ne arar.

(56)

Çaresiz ve deli bir gönlüm var Şöhretimin veya utancımın olduğunu biliyorum Bu delilikten o zaman kurtulurum ki Yârimin eteğini elime almış olayım

(57)

Ne mutlu o güne ki, mezar beni koynuna alır Başımın üstünde kerpiç, taş ve çöp dökerler İki ayağım kıblede, canım çöllerde Vücudum yılan ve böceklerle savaş eder

(58)

Vay o günden ki, dar mezara sokarlar beni Ve başıma toprak, taş ve çöp dökerler Yılanlardan kaçmak için ayağım olmaz Böcekler ile savaşmak için elim olmaz.

(59)

Ey gönül senin elinden lacivert elbise giyerim Lale gibi derdinin alâmetinin yüreğime basarım Sabah anı gibi sevgiden söz ederim Bu andan, İsrafil’in sûru anına kadar.

(60)

Ey tanrım, bu gönülden bıktım

Bu gönül yüzünden gece gündüz eziyetteyim.

O kadar inledim ki, inlemekten kına geldim O’nu benden al ki bu gönülden bıkmışımdır.

(61)

Ey gönül, ey gönül neden üzgün duruyorsun Ey gönül, ey gönül neden hep düşünüyorsun Git bir köşede otur, Tanrı’ya şükret Ey gönül belki muradına eresin

(62)

Ey gönül sen aslan, yoksa kaplan mısın?

Ey gönül, ey gönül benimle hep savaşırsın

Elime geçersen kanını dökerim

Ta ki renk olduğunu öğreneyim, ey gönül ey gönül.

(63)

Gül topla ki güzeller gönlün lale toplayanıdır Onların lale toplaması senin için kâfidir ey gönül. Körüm sağırım benim hiç ilmim yok,

Sen ki biliyorsun gel lale topla gönül

(64)

Gideyim ki gönül yardım etsin Bu bahtıma inlesin inlesin ağlasın gönül Dolaşsan benim gibi yar bulamazsın Ki cânu gönülden yardım eder gönül

(65)

Ey gönül, tanrıdan habersizsin ne fayda,

Şeytanın nefsine boyun eğmişsin ne fayda Senin kıymetin meleklerden daha çoktur Sen kendi kıymetini bilmiyorsun ne fayda.

Senin zülfünün kokusuna meftunum ey gül.

Senin renginden ve yüzünden dilhûnum ey gül. Âşık olan ben senin aşkından kararsızım Sen Leylâ gibi ben ise Mecnunum ey gül.

(67)

Hâlâ be o tuğladan yapılmışım ki Kanatlandığım zaman bir anda dünyayı yakarım Ressam, eğer resmimi duvara çizerse O resmin etkisiyle dünyayı yakarım.

(68)

Tanrım, şu gönül elinden feryat ediyorum Çünkü bu gönül yüzünden bir an şâd olmadım. Yarın eğer adalet isteyenler adalet isteseler,

Bu gönülden yüz bin feryat söylerim.

(69)

Ey Allah kimlere gideyim, kimlere gideyim Benim ki ne ayağım var ne elim, kimlere gideyim Herkes kapıdan kovar sana gelirim Sen de şayet kapıdan kovarsan kimlere gideyim

(70)

Böyle dostsuz kimlere gideyim

Böyle yurtsuz ve yuvasız kimlere giderim.

Eğer herkes beni kovarsa sana gelirim Sen de kapıdan beni kovarsan kime giderim.

(71)

Ey Allah, söylesem de söylemesem de Sen ihtiyacımı biliyorsun ben ne diyeyim Okşayacaksan beni ihtiyacımı gider Eğer mahrum edersen ben ne yaparım.

(72)

Eğer gelirsen canına yemin ederim ki söylemem Ve eğer gelmezsen ayrılıktan yanarım Gel de derdini, kalbime koy,

Öleyim, yanayım veya onunla ünsiyet peyda eyleyeyim.

(73)

İki zülfün Rübâb’ımın telidir Bu harap halimden ne istiyorsun Sen ki başlangıçta yâr olmak istemiyorsun Neden her gece yarısı rüyama giriyorsun

(74)

Eğer bir dilberin yüzünü arzuluyorsam Menetme beni çünkü gönül elinde tutsağım Deveci, Allah için yavaş ol,

Çünkü ben bu kafileden uzak kalmışım.

(75)

Ben Kalubela’dan korkuyorum

Yağmurdan ve yapraktan daha çok günahım var

Eğer (la taknazu) celimden tutmazsa

Ben (ya veyleta) dan endişeliyim

(76)

Ters çarkın elinde feryat ediyorum Binlerce inlemem ve feryadım vardır.

Gönlümün sahibi çerçöple oturmuştur.

Nasıl gönlüm şâd etsin?

(77)

Üzüntülü, yurtsuz yuvasızım ben Nasibi dert olan sabırlı kimseyim.

Çöldeki başıboş dikenim ben ki,

Esen her rüzgârın önüne koşarım.

(78)

Ey bağrı yanıklar gelin biz inleyelim Korkusuz yârin elinden inleyelim Meftun bülbül ile gül bahçesine gidelim Eğer bülbül inlemiyorsa biz inleyelim

(79)

Çöle baktığımda çölü sen görüyorum Denize baktığımda denizi sen görüyorum Dağa, çöle ovaya nereye bakarsam Senin boyun posundan alâmet görüyorum.

(80)

Sırrımı kime söyleyeceğim bilemiyorum Beni yakan derdimi kime söyleyeyim bilmiyorum Neyi diyeyim, bakan herkes açıkça görür ve anlar Artık sırrımı kime söyleyeyim?

(81)

Ben ki bağrı yanıklardanım nasıl inlemeyeyim?

Ben ki mahsulü almayanlardanım nasıl inlemeyeyim? Gülle beraber oturan bülbül inliyor Güllerden uzak kalan ben nasıl inlemeyeyim?

(81)

Ey bağrı yanıklar gelinde bir araya gelelim Birbirimizle konuşalım ve derdimizi açalım.

Terazi getirelim ve dertlerimizi tartalım Daha dertli olan daha ağır gelir.

(83)

Gel de bir gece yuvamı aydınlat

Uzaklık ve hicran derdine bırakma beni

Senin iki kaşına yemin ederim ki

Senden uzak kaldığım sürece, gamla beraberim.

(84)

Ben kabına uygun gelen denizim Ben harfin başında gelen noktayım.

Her bin yılda bir elif boyu gelir

Ben o elif boyluyum ki bin de bir gelmişim

(85)

Ben ki dere gibiyim, dikene kanaat ederim.

Yemeğim diken ve yüküm yüz kilodur.

Bu az masrafla ve ağır yükle Hâlâ, Allah karşısında mahcubum.

(86)

Gideyim bu âlemin dışına çıkayım

Gideyim, Çin’den Maçi’den daha uzağa varayım.

Sevgiliye şöyle bir mesaj göndereyim ki,

Eğer uzaklık iyi ise ben daha uzağa gideyim.

(87)

Gel, senin yüzünü gördüğüm gün Senin için çiçek ve sümbül koparırım.

Gel de yanımda aylarca, yıllarca otur.

Ki seni, doyasıya göreyim ey sevgilim.

(88)

Senin aşkına yönelmedim

Senin visal müjdeni hâlâ işitmedim

Nihayet gönlüme sinin vefa tohumunu ektim

Fakat hüzün ve diken tohumlarından başka bir şey biçmedim.

(89)

Bilmiyorum, neden ben başıboşum?

Neden bazı inliyor, bazen ağlıyorum?

Bütün derdi olanların dermanı var,

Bilmiyorum ben neden dermansızım?

(90)

Gönlüm dertli ve hüzünlüdür, nasıl inlemesin? Vücudum yanıyor nasıl inlemeyim?

Bana niye ve niçin inliyorsun diyorlar,

Ölümüm yakındır nasıl inlemeyeyim?

(91)

Gamın, gamımdır ve gönlümü avutan gamdır.

Gamın hem munisimdir, hem de arkadaşımdır.

Gamın beni yalnız bırakmıyor ki ben yalnız oturayım Bravo gama, aferin gama

(91)

Sensiz gül bahçesi zindandır gözüme Gül bahçesi ateş bahçesidir gözüme.

Sensiz rahatlık ve bütün ömür,

Karışık bir rüyadır gözüme.

(93)

Ne mutlu o ana ki seni görüyorum Saçının amber kokulu kemendini göreyim Benim gönlüm hiçbir zaman şenlik görmez,

Senin yüzünü gördüğü andan başka

(94)

Gönlüm uzaktır ve halini bilmiyorum Haber göndermem için birine ihtiyaç var Ey tanrım ölümümü biraz geciktir de,

O yâri bir daha görebileyim

(95)

Sensiz yatak karayılan gibidir gözüme Sensiz günler karanlık gecedir gözüme.

Sensiz gül bahçesini gezmeye çıktığımda,

Gül bahçesi baştanbaşa diken olur gözüme.

(96)

Yüksek dağ başında o kadar otururum ki Lale bitsinde ben koparayım Eğer lale vefasızsa, vefasız,

Ben vefasız yâri nasıl seçerim?

(97)

Eğer gözümü dikersen, dikili isterim Eğer vücudumu yakarsan, yanık isterim Eğer çiçek koparmak için bahçeye götürürsen Senin rengin ve kokunda bir çiçek isterim

(98)

Ben ki solmuşum, nasıl inlemeyim?

Kolu kanadı kırılmışım nasıl inlemeyim?

Herkes der ki ey fidan biraz inleme,

Sen gelirsen hayalime nasıl inlemeyim?

(99)

Güzellerin cefasından yüreğim yaralıdır Yüreğimdeki dağlama laleninkinden daha büyüktür Yarın (kıyamet günü9 yazı okuyanlar yazı okusalar Utancımdan başım öne eğik olacaktır.

(100)

Bir ah ile yeşil kümbedi yakarım,

Feleği baştanbaşa yakarım.

Eğer işimi çözemezsem yanarım

Ne dersin çözecek misin? Yoksa yanayım mı?

(101)

Gel biraz inleyelim de yanalım

Çünkü her ikimizde kara günlüyüz

Bülbül bile benim gibi değildir

Ömrümden bir gün bile dertsiz, gamsız değildir.

(102)

Bütün âlem tozla doludur ne diyeyim

Benim gibi bütün gönüller dertle doludur, ne diyeyim?

Evlend’in eteğine bir sümbül ekilmiş

O da benim bahtımdan sarıdır ne diyeyim?

(103)

Elime kadeh alarak çiçekleri görmeye giderim Yeşillik ve su kenarına giderim Mutlulukla bir iki kadeh içerim Sarhoş olurum ve laleleri görmeye giderim.

(104)

Gönlüm dertli ve nâlandır, ne diyeyim?

Yüzüm tozlu ve topraklıdır, ne diyeyim?

Yetmiş, iki millet gezdim

Yüz mezhep diyenlere ne diyeyim?

(105)

Dünyada parmakla gösterilmekteyim Sevgiliden ve yurdumdan uzak olduğum için Hilesiz yere can kaybetti mi zannediyorum Başıma vurmaktan başka çârem yoktur.

(106)

O yaralı ve efkârlı gönülden Ağlayarak kabir taşının altına girdim Senin heyecanın yoktur derler Baştan ayağa heyecanım kötülüğüm yoktur.

(107)

Gece ay parçasının yüzüne hayranım Gündüz dert ve gamdan biçareyim Sen kendi yerinde sakinsin Ben ki, bütün dünyada avareyim.

(108)

Senin verdiğin hüznün derdi hâlâ gönlümdedir, Derdimden ve yakınlığımdan kimsenin haberi yoktur. Gül bahçesinden bağrı yanıklı bir bülbül yoktur Gündüz benim gibi yanan bir kâfir yoktur

(109)

Felek ne zaman ah ile figanımı duyar Her dönüşüyle canıma ateş düşürür.

Gam ve dertle bir ömür geçiririm Gökyüzü gönlümce olmaz.

(110)

Ey felek, yoksul olduğumu bilmezsin Ve ben çok kötü söyleme ki dertliyim Bir dönüşteki dönüyorsun görüyorsun Saçın teli gibi servetin samanını bağlarım.

(111)

Şimdi kimlerle olduğumu gördüğün gibi de Cefadan kemiğin yanmaktadır.

Kimi düşünüyorsun ey zalim.

Ki âhım oktur, inleyişim ise yaydır.

(112)

Ben kendi halimden habersizim Hazerde veta seyahatte miyim bilmiyorum Ey insafsız senin elinden figan ediyorum Sadece bunu biliyorum ki bir ömür derbederim.

(113)

Dostlar biz iki derdin pençesindeyiz.

Birisi çirkinlik diğeri ise yalnızlık Seni görmek bize nasip olmadı Yüzünü bir kerecik görmeden öldük

(114)

Gül bahçesi senin yerindir ey nâzeni yârim

Ben ise Külhanda ve kül içinde otururum

İster gül bahçesi olsun, İsterse külhan veya çöl olsun

Gözümü açtığım zaman senden başkasını görmüyorum.

(115)

Geceleri yıldızları teker teker sayarım Gece yarısı olunca sana kulak veririm Gece yarısından sonra gelmeyince İki gözümden gözyaşı dökerim.

(116)

Aşktan kalbimde bir ateş vardır O ateşin içinde gönül ve can yanığı vardır Ey dost köpeğin eğer ayağını gözüme basarsa Yolunun toprağını kirpiklerim ile süpürürüm.

(117)

Kalbimde binlerce toplanmış derdim vardır Göğsümde yanan bir ateşim vardır Yürekten çektiğim bir sabah âhı ile Binlerce iddiacıyı yakarım

(118)

Eğer bir daha lale ekersem kâfirim ben Eğer bir daha onu sularsam kâfirim ben Çünkü iki yüz gönül dağlamasını bana lale verdi

(119)

Bütün âlemin gamını bana yükledin Meğer ben sarhoş kervanın en kuvvetlisi miyim? Yular taktın boynuma, ehil olmayana verdin Her zaman yükümü bir daha arttırdım.

(120)

Ey sevgili sensiz zayıf ve güçsüzüm Ciğerim diken, gözüm ise yaşla dolu Seni saran bu ellerimi,

Şimdi ise sinek avlar gibi kafana vuruyorum.

(121)

Eğer binlerce dünya malım varsa Eğer binlerce ahiret malım varsa Gel sen ki, sana söyleye ( ey dilber)

Ki senin yüzünü görmeden onun faydası yok

(122)

Ne zaman kadar ciğerim dert dolu, gelip gideceğim Visalinden uzak ne zamana kadar gelip gideceğim Niye sokağıma gelmiyorsun diyorsun Ne zamana kadar bu sarı benizle gelip gideceğim?

(123)

Ne kadar sokağın başına gelip gideceğim Visalinden yoksun ne kadar gelip gideceğim Sokağın başına seni görmek için,

Ne kadar gelip gideceğim tanrıdan korkmuyor musun?

(124)

Bu gönülden feryat ki hiç muradıma uymuyor Bu gönülden feryat ki devamlı bana eziyet ediyor Bu gönülden feryatlar ki yabani kuşlar gibi Yem yemeden tuzaktayım her gün.

(125)

Gel ki iki gözden nehir yapalım Gel de Leylâ ile mecnun olalım Aziz Feridun elimden gitti Gel ki yeniden Feridun yapalım

(126)

Ben ki senden uzaktayım ateşle bağlıyım Yâhut putperestim, eğer gülersem Ey sevgili seninle yaptığım aşk antlaşmasından sonra Bir daha başkasıyla böyle bir antlaşma yapmam.

(127)

Sen kendin dedin ki ben gemiciyim Gözyaşlarında gemi sürerim Korkarım ki gemi batsın,

Ve ben bu engin denizde kalayım

(128)

Gel ey bağrı yanık biz inleyelim O rânâ gülün aşkından inleyelim Vefasız yârin elinden inleyelim.6

(129)

Başını ayağından ayırt etmeyen sarhoş benim Sevgiliden başka baş ve ayak tanımam.

Öyle bir gönül sahibidir ki,

Gönül ondan avunur.

Kevser sakisinden başkasını bilmiyorum

(130)

Gece inlerim gece yarısı inlerim Tedbirsiz yarın elinden inlerim Bazen yarı bazen kaplan gibi Bazen de aslan gibi zincirde inlerim.

(131)

Nihayet felek düzenimi bozdu Elbisemi lacivert boyalı küpe soktu Eğer beni öldürmek için elinde beratın varsa Kopar artık bu dünyadan kökümü.

(132)

Ben ki üzüm şarabından sarhoşum Neden nazenin yârinden uzak olayım?

Ben ki senin ateşinden ısınma görüyorum.

Neden cefa dumanından kör olayım?

(133)

İnşallah düşmanını yorgun görürsün Göğsünde sapına kadar saplanmış hançer görürüm Akşam halini sormaya gelirim Sabah ise mezarını kapanmış görürüm.

(134)

Eğer sarhoşların sarhoşuysak sendendir Eğer ayaksız ve kolsuzsak sendendir Hindû, kâfir veya Müslüman’sak Ne milletten olursak olalım yine sendeniz.

(135)

Ey gönül nasılsın, ey gönül nasılsın, ey gönül nasıl? Hep kansın, hep kansın, hep kan…

Gümüş yüzlü bir Leylâ uğruna

Mecnun gibisin, Mecnun gibisin, Mecnun gibisin

(136)

Ne mutlu onlara ki ne serveti var ne de samanları Otururlar her iki ayağı eteğe dolarlar Gece gündüz sabırlı olurlar Devamlı sevgililerinin yüzünü hatırlarlar.

(137)

Dünyada kimse benim gibi olmasın Benim ayinimi kimse dinine ve ayinine sokmasın Her kimse ki benim düzenime inanmıyor Benim durumuma düşsün benim durumuma düşsün.

(138)

Gel ey gönül gel ey pişman sevgili Bir iş yapma ki sonra pişman olasın Bir iki gün mahrum yaşarız

Eteğimize çiçek koparıp dolduracağımız gün gelir.

(139)

Gönlüm senin elinden inliyor, inliyor Kalbimin içinde kan toplanmıştır Bana binden fazla söz verdin Senin bütün sözlerin tuzak tuzak

(140)

Sensiz arzu doluyum gel de gör Çanağımda zehir var gel de gör Şarabım kandır, sâki ağla, inle mutrip Arkadaş yalnız bu üç arkadaşım var gel de gör.

(141)

Gel ey canı, dert dolu gönlümü gör Kırmızı gözyaşımı sarı benzimi gör Baliğ olmamamın gamı ile sabırlılığın derdini Gel de benim gam dolu kalbimi de gör

(142)

Eğer feleğin çarkı elime geçerse Ona sorarım bu niye böyledir o neden öyledir Birisine yüz çeşit nimet vermişsin Ötekine ise kana bulanmış bir arpa ekmeği

(143)

Yaka seninle beraber titriyor Mahşer sahasında kefen boyumda Onlar ve bunlar senin halini soruyorlar

(144)

Elvend eteğine bir çiçek ektim Sabahlar ve akşamlar gözyaşı ile suladım Kokusu bana geleceği sıra gelince Onu rüzgâr diyar diyar götürüyor.

(145)

Kendini düşünmekten vazgeç Ve bizim tarafımıza temâyül et.

Bende olan bu takat kimde var Hatta bu takat dahi yok

(146)

Gel de cömertlerin minnettarı olalım Ve alçakların sofrasından el çekelim Cömertlerin eli cömertlilik sofrasındadır Ki onun sofrasıdır cömertlerin nazarı vardır.

(147)

Yine eteğini elimden çektin Bu huyundan arpa kadar pişman değilsin Nihayet gidip öyle bir eteği tutacağım ki Ondan benim işim düzene varsın

(148)

Sıkıntılıyım sabretmesini bilmiyorum Sıkıntıdan ölmeğe razıyım Senin yüzünden çektiğimden ben peçedeyim Arzu halimi kime söyleyeceğim bilmiyorum

(149)

Yurtsuz yuvasız kalan benim, ben Düzeni altüst olan benim ben Geceleri inleyiş ile sabah eden Gündüzü gece gibi olan benim ben.

(150)

Pişmanım, pişmanım, pişman Bir kervan gibi gidiyoruz Bu eski dünya kimselere kalmamış Her bir yolda bir omuzluk yük taşıyoruz.

(151)

Ben beyaz ve göğsü bileği taşı olan şahinim Gezdiğim yerler zirvesi olmayan dağlardır Herkes kılıcı bileği taşı ile biler Ben o kılıcı ki Allah beni bileği taşı yaptı

(152)

Eğer Yusuf gibi beni zindana götürseler Veya eğer zavallılar gibi gamdan inlesem Eğer yüz bahçıvan düşmanlık ederse Her zaman güler yüzlü senin gül bahçene gelirim

(153)

Gamın inleme sesini, onu toplayan bilir Halis kalbin ayarını fidan bilir Gelin ey bağrı yanıklar beraberce inleyelim Çünkü bağrı yanığın kıymetini bağrı yanık bilir.

(154)

İyileşmeyen bir kalbim vardır Nasihat ederim ona fayda etmez Rüzgâra veririm rüzgâr götürmez Ateşe koyarım dumanı olmaz

(155)

O kâkülden gelen meltem Bana sümbül kokusundan daha hoştur Gece hayalini kucakladığım zaman Sabah yatağımdan gül kokusu gelir

(156)

Yuvası olmayan bir başım var Sonu olamayan bir gamım var Eğer inanmıyorsan bana doğru gel Dermanı olamayan bu derdi gör

(157)

Bir an mutlu olamayan bir kalbim var

Hiç azalmayan bir gamım var

Benim dünya güzellerinden bir alın yazım var

Vefasız yârim dost olmuyor.

(158)

Senin aşkının gamı ne zaman biter?

Devlet kuşu her duvara her dama oturur mu?

Aşkından büyükler yararlanırlar Çünkü güneş ilk önce dağlara doğar

(159)

Allah’ yemin olsun ki cananım sensin, cananım sensin sen Arap sultanına yemin olsun ki canım sensin sen Ne olduğunu nasıl olduğunu bilmiyorum Sadece bunu biliyorum ki dermanım sensin sen

(160)

Baharım hazansızdır ey çiçeğim Hangi gam benim kökümü koparmış?

Bir an yanıma gel ey bağrı yanık Sensin bugün gönlümü tazeleyen

(161)

Benim bu gönlüm hiç işime yaramıyor Sulu kandan başka bana bir faydası yok Çiçek mevsiminde sevda peşinde Gönlüm ne kadar korkusuzdur burada

(162)

Şu kalbin dertle dolu olmadığı gece yoktur Çünkü dilber bir an bile dost değildir Allah’ın bin rahmeti olsun ki gam Bir an kalbimden uzak kalmıyor

(163)

Vay o gün ki Allah hâkimimiz olur Sırat köprüsü başında maceramız olur Sıra ile yaşlılar ve gençler geçer Vay o ana ki sıra bize gelir

(164)

Gel gel ki cananım sensin sen

Gel gel ki sultanım sensin sen

Sen kendin biliyorsun ki, senden başak bildiğim yok

Gel gel ki imanım sensin sen

(165)

Senin karanlık geceni karanlık karanlık göreyim

Onun her zulmeti burç ve kaleyi kararttı

Ey tanrı kalbime aydınlık ver ki

Sekiz ve dördün (sevgilini) yüzünü göreyim

(166)

Gönlüm senin derdinden daima gamdadır Yastığım kerpiç yatağım ise yerdir Suçum budur ki seni seviyorum Seni seven herkesin hali böyle değil mi?

(167)

Benim gibi bir bağrı yanık pervane yoktur Dünyada benim gibi bir divane yoktur Bütün yılanların ve karıncaların yuvası vardır, Divane olan benim viranem yoktur

(168)

Birden fazla gönlü yağma etmişsin Senin gibi binden fazla ciğeri kanlı etmişsin Binden fazladır ve ondan daha fazla say Daha sayma çünkü saydığından daha fazladır

(169)

Gönlümün güzellerin aşkından şaşkın ve sitemlidir

Gözümü sıktığım zaman sulu kanakar

Aşığın kalbi yaş oduna benzer

Bir taraftan yanar bir taraftan ise kanlı su döker

(170)

Birbirine bağlı saçlarını daima dağıtma Mahmur gözlerini uyku dolu yapma

Aşkını benden kesmek istiyorsan zman götürü veya keser acele etme

(171)

Bu ne biçim manastırdır ki mekeni ateştir

Bu nasıl çöldür ki toprağı kan içer

Yoksa zavallı gönüllülerin yurdu yuvası mıdır?

Yoksa nazenin aşkının çölü müdür?

(172)

Ey benim sevgilim benim işim senindir

Yoksa dünyada yâr çoktur

Benim gibi yanık birisini nerede düşünürsün

Senin gül bahçende benim gibi binlerce bülbül vardır

(173)

Sensiz gönlüm biraz mutlu kalmaz Eğer senin yüzünü görürsem gam kalmaz Eğer gönlümün derdini paylaşırlarsa Dünyada dertsiz gönül kalmaz.

(174)

Bu memlekette benim için beslenme yoktur Geceleri yerim, gündüzleri ise yemeğim yoktur İçinde beyin olmayan bir kafam var Kafasına aldırmayan bir vücudum var

(175)

Benim gönül acım sana alışmıştır Ey vefasız sen gönül acısı nedir bilmezsin Gel de ben bu yanık gönlü sana vereyim Gönül senin sen gönlün ne yaparsanız yapın

(176)

Sabahları gözyaşım aktığı zaman Âhımdan yedi gök yalvarır yakarır Gözümden öyle kanlı gözyaşı dökerim ki Bütün dünyayı sel alır götürür

(177)

Aşığın gönlü bir yağma ile yetinir Mahmur olan bir kadeh ile yetinir Senin gözünün niteliği ban yeter,

Kanaatkâr olan, bir tek badem ile yetinir.

(178)

Gariplik beni çok sıkıyor Felek boynuma bir zincir geçirmiş Ey felek, boynumdaki zinciri kaldır Çünkü gurbetin toprağı tutucudur.

(179)

Gönlüm senin bahçendeki çiçeği arzuluyor Bütün göğsüm senin dağlarınla doludur Gideyim laleliklere gönlümü şad edeyim Lalenin de senden bağlı olduğunu gördüm.

(180)

Dünyada ben, sensiz mutlu olamam Sensiz hiçbir zman kadeh elime almam.

Söğüt gibi gece gündüz titrerim Sensiz bir an sükûn bulmam.

(181)

Mest gözü olan herhangi bir dilberin Binlerce benim gibi gönlü kaptırmışı olur O ay yüzlünün âşıkları arasında,

Benim şiirim gibi çukurda tümseklikte var.

(181)

Sabahları bülbüllerin feryadı Çiçeklerin aydın yüzü içindir Benim âhımdan felek nihayet sakındı Bağrı yanıkların inleyişi etkilidir

(182)

Dünyada benim gibi bağrı yanık yoktur Benim gam ve dert yüküm kimsede yoktur Nasıl iki gözden akan seli durdurayım?

Ki bu kalbimin yarasını yakan sen değilsin

(183)

Gönlümün acısı hesapsızdır Allah bilir ki gönül kuşu kebaptır Ey cellât elini ve pazunu seveyim Beni öldürürsen vallahi sevaptır.

(185)

Benim gönlüm daima senin matemindedir Gönlümde daima senin derdin ve acın var Boynumun büküldüğünün sebebini ne soruyorsun Boynumun büküldüğü senin kuraklığındandır.

(186)

Gam yüzünden canım kargaşalıdır Kafam keskin kılıç yanında rehindir İradem kendi elimde değildir neden kıvramıyorum Benim kalbim bu sevdaya tahammül edemez

(187)

Ey istenilen yâr neresi sensizdir?

Ki ben oraya yol alayım

Her yer senin yerin ben kalben körüm

Yanlış dedim yanlış Estağfurullah

(188)

Kafam meydandaki top gibi dönmektedir Gönlüm ne zamandan ne de anlaşmadan dönmektedir Eğer dünya mert olmayanlara kalırsa Oturur yedi devrin dönmesini beklerim

(189)

Gönlümün derdi kimseye söylenmez Çünkü taş gökten yere atılmaz Bana yârini terk et derler Yârim öyle birisidir ki terk edilmez

(190)

Gönül eğer sevgini taşımazsa neye yarar?

Sevgini taşımayan gönlü istemem Senin elinden yakası yırtan her kimse Göğsü âşık bir âleme değer.

(191)

Gönlüm senden başka bir sevgili kabul etmez Bir cevherin yerini cevher almaz Benim gönlüm yandı senin vefan ise ateş Olsun yanmamışları ateş yakmaz.

(192)

Kafamda senin zülfünün sevdası vardır Gönlümde senin ay yüzünün sevgisi vardır Eğer gözüm yeni ay’a meyilli ise,

Senin kaşını görmek istemektedir.

(193)

Gemi gibi deniz kenarına oturmuş Ve bacağı kırık kuş gibi kalbim vardır Herkes diyor ki Tâhir, Târ çal Parçalanmış Târ nasıl ses çıkarabilir?

(194)

Kimin tarafında çırılçıplak edildiğimi bilmiyorum.

Kendim cellâdım benim kim gamsız bırakmış bilmiyorum. Ver hançeri de göğsümü yırtayım Bakayım, aşk vücudumda ne yapmış

(195)

İhtiyarladım ve gençliğim kalmadı.

Vücudumda artık güç kalmadı Bana git de lale topla derler.

Nasıl koparayın görüşüm kalmadı.

(196)

İki gözümü sen kanla dolu yaparsın Kafamda aklı şapkasını çıkartırsın Eğer Leylâ, Mecnun’un halini sorarsa Onun dikkatini çöle doğru çevirirsin

(197)

Senin aşkın canımdan ateş çıkartır.

Vücudumdan bir avuç kül çıkarır Gönlümdeki senin sevgi dalını keserlerse,

Her taraftan binlerce dal yeşerir.

(198)

Gam ağacı canımda kök salmıştır Allah’ın dergâhında daima inlerim Azizler birbirinizin kıymetini bilin Ecel taşa ve insan cama benzer

(199)

Bela senin boyundan bir işarettir Delilik senin sevdanın bir parçasıdır Öyle zannediyorum ki seni yaratan Gizlice seni seyretmektedir

(200)

Eğer beni kovarsan yaralı giderim sen bilirsin Eğer nihayet beni yakarsan sen bilirsin Eğer Evlend ile Meymend’i başıma koyarsan Allah bilir demen sen bilirsin

(201)

Bizi yarattığın günden bu yana Günahtan başak bir şey görmedim Ey Allah sekiz ve dördünün hatırı için Benden vazgeç deve gördüm izin görmedim.

(202)

Hatıra tarlamda gamdan başka bir şey bilmez Bahçemde matem çiçeğinden başka bir şey bilmez Benim faydasız gönlüm çölümde Ümitsizlik bitkisi bile bitmez.

(203)

Ben gözyaşı ateşten olan mumum

Bağrı yanık olan herkesin gözyaşı böyle olur.

Her gece yanarım her gün ağlarım.

Senin yüzünden gecem öyle, gündüzüm böyledir.

(204)

Bahar gelince her dalda bir çiçek olur Her bahçede binlerce bülbül olur Her yere ayak basamıyorum

Benden daha bağrı yanık birisinin orada olmasından korkarım.

(205)

Ey taş yürekli yüreğin bizim için yanmıyor Hara taşı yanmıyorsa acep değil Yüreğini yakıncaya kadar yanarım Ateş içinde yaş odun yalnız başına yanmaz.

(206)

Sensiz kirpiklerimden gözyaşı nemli akar Sensiz hayat nahlım meyvesiz olur Sensiz tenha bir köşede gece gündüz,

O kadar otururum ki ömrüm sona ersin.

(207)

Ne mutlu onlara ki Allah yardımcılarıdır Ve hamd ile işleridir Ne mutlu onlar ki daima namazdalar Edebî cennet çarşılarıdır

(208)

Dağdaki laleler bir haftalıktır Su kenarındaki menekşeler bir haftalıktır Şehirden şehre sesleniyorum ki,

Çiçek yüzlülerin vefası bir haftalıktır.

(209)

Gönül beladır, ey Tanrı gönül beladır.

Günahı gözler işledi gönül müptelâ oldu

Eğer gözler gözleyicilik yapmasaydı

Gönlüm güzellerin nerede olduğunu nerden bilirdi?

Eğer peşinden zavallı bizi çekersen kimden korkarsın? Eğer küçümseyerek kovarsam kimden korkarsın Ben bu yarım gönülle kimseden korkmam,

İki âlemin yüreğine sahipsin kimden korkarsın?

(211)

Hurma ağacının dalını dışarıya çıktığı her bağda Devamlı bahçıvanın ciğeri kanlı olur Kökünden kazılması gerekir Meyvesi hep mücevher olsa dahi

(212)

Âşık odur ki daima belada olsun Eyyüp gibi kurtlara müptela olsun Hasan gibi zehir kâsesini içsin Hüseyin gibi Kerbela şehidi olsun

(213)

Ey gönül yolun diken ve çerçöple doludur Yolun dünya ve feleğin başındadır Elinden gelirse derini etinden ayır Belki yükün birazcık hafifler

(214)

Gece karanlı ve çöl diken doludur Bütün çöl diken ve çerçöple doludur Bu yolda ışık yoktur Ne mutlu yükü az olana

(215)

Daima yüze dökülmüş zülfe sahipsin Birbirine karışmış gül ile sümbüle sahipsin Saçının o tellerini dağınık yaptığında Her telde bir yürek asılıdır.

(216)

Sen ki, boylu poslu ve dilbersin

Sen ki, sürme sürmede, sürmeli gözlüsün.

Sen ki sırtında iki siyah saçın var.

Bana neden avaresin mi dersin?

(217)

Derdim bir tane olsaydı, ne olurdu?

Gamım biraz olsaydı ne olurdu?

Başucumda sevgili veya hekim,

Bu ikisinden biri olsaydı ne olurdu

(218)

İki gözün şarap dolu kadeh olsun İki zülfün Rey mülküne haraç olsun Hep bugün yarın vaadinde bulunursun Bilmiyorum senin yarının ne zaman olacaktır?

(219)

Gönlün hoş sesli bülbüldür ki Gamdan her sabah inler Sabah çiçek dalında bülbül şöyle diyordu Ki ey çiçek vefasızsın vefasız

(220)

Senin zülfünün teli neden lale gibidir?

Neden nergis gibi devamlı naz ediyorsun?

Bir gün aşkıma baş eğmediğin zaman

Ki başında ne kadar uzun senelerin nazı var (derim)

(221)

Ben ne alışveriş fikrindeyim ne de kâr Yüreğinde ne iyilik var ne de varlık düşüncesi var Çeşme başı ve su kenarı istemem Çünkü her gözüm binlerce akan nehir gibidir

(222)

Ey sevgili can ve gönül şendendir Bütün gizli olan olmayanlarım şendedir Bilmiyorum bu derdi kim verdi bana Yalnız biliyorum ki dermanım şendedir

(223)

Dünya acıları bizim câna nasip oldu Bizim derdimize rahatlık iksir oldu Herkes nihayet derdinin ilacını bulur Yalnız bizim gönüldür ki dermanı beladır

(224)

Daima yüreğim ateş dolu yaştır

Zevk ve sefamın temeli ciğer kanıdır

Sen ki başkası tarafından yüreğin yakılmamış

Bağrı yanıklardan neden haberin olur?

(225)

Mutluyum vatanım dağ zirvesindedir Dünyayı seyrederim her taraf çimendir Ne evim var, ne yurdum ne de yuvam Ölünce kolum kanadım kefenim olur

(226)

Vefasız dünya bize zindandır Eteğimizin kıymeti gam dikenidir Eyyüp’ün sabrı ile Yakup’un çileleri Sanki hepsi bizim canın kısmetidir

(227)

Bütün vücudumdaki bağlar ney gibidir Daima uzaklık derdin peşindedir Kıyamete kadar yanıp yanacağım Kıyametin ne zaman olacağını Allah bilir

(228)

Meleğe kavuşmaya başlamak ne kadar güzel olur Senin visalin benim gönlümü avutur Ey çevik tatlı güzel senin hicranından Her zaman hasret eli tepemdedir

(229)

Ne mutlu gamdan hisse almış yüreğe Vay olsun, gamdan habersiz olan yüreğe Sevgi piyasasında o insanın geçer parası Vardır içi daha yanık olsun

(230)

Gecem gündüzüm, gündüzüm gecemden daha beterdir Karışık bahtım altüsttür Hicranımdan gece gündüz yaptığım inlemeler Zavallıların âhı gibi etkisizdir.

(231)

Güneş gibi yüzün alevli olsun Canıma giren aşk okun daha sıkı olsun Yüzündeki benin neden siyah olduğunu biliyor musun? Çünkü güneşe yakın olan daha çok yanar

(232)

Âhımdan yedi çark alev doludur Eğer ses çıkarırsam ciğer kanıdır Senin ki gam daha yüreğini yakmamış,

Bağrı yanıkların halinden ne anlarsın?

(233)

Binlerce lale vardır dünyada derler Eğer hepsini getirip bana verseler gönle ağır gelir Rengi hoş, kokusu hoş olan kendi lalem Bütün lalelerden daha üstündür.

(234)

Gecem, Yelde gecesinden daha karadır Yüreğimin derdi başka dertlerden daha betedir Bütün dertler en son ilaç bulurlar Bizim kendi derdimizin dermanı esersizdir.

(235)

O sevgilinin kapıdan girdiği gece Geçmiş ömrüm o gece başa gelir Her gece sabahlara kadar benim gözüm Sen gelinceye kadar yola bakar.

(236)

Güzellerin ölümünden sonra çiçek bitmez Bitse bile ne rengi olur ne de senin gibi kokusu Kendi kendine bitenden masul alınmaz Ancak haysiyetsizlik ve kötü nam elde edilir

(237)

Benim gibi hiçbir altın kaba girmemiş Benim gibi yüreği dört dolu yoktur Mumdan başka başucumda dostum yoktur Çünkü bağrı yanığın dostu bağrı yanıkıtır.

(238)

Sen gelinceye kadar yolunun başında otururum Sevinç kapısını yüzüme açarsın Bir gün gelir benim vaziyetime düşersin Vefasızlığın ne kadar zor olduğunu görürsün

(239)

Izdırap vermek feleğin çarkının işidir Ki daima benim gözüm tuzla doludur Zaman zaman ahımın dumanı göklere yükselir Daima benim gözyaşlarım semen olur

(240)

Daima yüreğim ateş dolu, gözüm yaştır Zevk ve sefa ciğer kanı ile doludur Ölümden sonra kokunu alarak tekrar hayat bulurum Eğer mezarımın başına yolun düşerse

(241)

Ey felek, niye bana eziyet etmek istiyorsun Eğer çiçeğim değilsen neden dikenimsin?

Sen ki sırtımdan bir yük almıyorsun Bu yük içine niye bir şey katıyorsun?

(242)

Gönül senin gamının denizinde yüzmektedir Benim için hicranımın alameti ciğerimdedir Gözümdeki kanlı gözyaşı damlarlı Sanki göz bahçesinin laleleridir

(243)

Cam gibi ince yüreğim vardır Öyle ki âh çekilince endişe duyarım Gözyaşım klanlı ise ayıp değil Ben, kökü kandan olan ağacım

(244)

İsfahan İsfahan nasıl yerdir ki?

Seçtiğim sevgililer vefasız çıktı

Gideyim durmadan Şiraz’a süreyim

Ki her konakladığım yerde yüz tanıdığım vardır

(245)

Bilmezlikten bir çıkmaz yola girdim Kuyuya düştüğümü bilmedim Gönlü eve kadar arkadaş olacak sandım Bilmedim ki yarı yol arkadaşıdır.

(246)

Daima yüreğim ciğer kanı ile doludur Daima yüreğim ıslaktır Yoluna otururum gece gündüz Belki bir gün yolun bana düşer

(247)

Bahtı ters dönmüş kara bahtıyım Günü kara olan kara günlüyüm Muhabbet köyünün mihnet çekeni oldum Ey sevgili senin elinden gönül kana gark oldu

(248)

Gece sensiz başım yastığa gelince Kemiğimden ney gibi inleyiş duyulur Hicran gecesi gözümden gözyaşı yerine Kirpiklerden ateş alevi çıkar

(249)

Bundan başka bir isteğim yoktur ki Benim arkadaşım lale yüzlü olsun Eğer yüreğimin derdini dağlara söylese Artık dağlarda çiçek bilmesin

(250)

Aşksız yüreğin solması daha iyi Derdi olmayanın ölmesi daha iyi Aşk yolunda sabit olmayan vücudun Zerre zerre ateşte yanması da iyi

(251)

Ben bağrı yanığa lâyık görmüyorsun Senin âşıklarının divanını okusun Binlerce defa bile okursan yine az olur Çünkü sen, uçsuz bucaksız bir denizsin.

(252)

Bundan eminim ki boş geziyorsun Bu gezmenden dönmeyeceksin Benim yüzüme bütün yolları kapadın,

Böyle bir âdete sahip olan sen, nasıl erkeksin?

(253)

Mekânı olmayan bir yerde olan bağışlayıcı Bütün çiçek yüzlülere gönül şenliği verir.

Halkın gece gündüzünü koruyan sen Her hareket edene rızık verirsin.

(254)

“Niye kararsızsın?”diyorsun bana,

“Meğer bahar rüzgârının beslediğiymişsin”

“Neden dağda, ovada ve çölde geziyorsun?”(diyorsun)

Senin canına yemin olsun ki iradem elimde değil.

(255)

Zannetme ki bostan benim için daha iyidir.

Kafam meydanda top olursa, benim için daha iyidir.

Sensiz gül bahçesi külhan gibi kapkaranlık görünür gözüme, Zindan benim için daha iyidir.

(256)

Feleğin adaletsizliğinden dostlar aman Aman dilemek kıyamet gününde olur Eğer yakamı yırtarsam yerinde olur Ki vay gökyüzünün sinirlendiği (gün) bana.

(257)

Sen ki nuş değilsin bana, niye zehirli iğne oluyorsun?

Sen ki yârim değilsin, niye yanımdasın?

Sen ki yüreğimin yarasına merhem değilsin,

Neden yaralı yüreğime tuz ekiyorsun?

(258)

Ben, o Hemedan’lı beyaz şahinim.

Gizlice dağda yuvam vardır.

Kendi kanaatimle, dağdan dağa uçarım, Kendi pençem ile av yeri bekçiliği yaparım.

(259)

Boyum daima üzüntü yükünden eğiktir Benim gibi çile çeken dünyada azdır Ben hiçbir zaman üzüntüden azad olmadım Talihsiz yüreğim gam dağıdır.

(260)

Azizim, namertten mertlik gelmez Dertsizden inleme ve figan gelmez. Feridun’un oğlundan gerçeği duy Ki soğuk tandırdan alev çıkmaz.

(261)

Öyle bir ah çekerim ki felek haberdar olur. Deli olan gönlüm daha deli olur Bağrı yanıkların âhının yakıcılığından kork. Çünkü bağrı yanıkların âhı etkili olur.

(262)

İki kirpiğini de zehire bulamışsın O çenendeki çukurda cadudan Asılmış olan Harut’un gönlüne sahipsin.

(263)

Gözyaşı incilerim eteğime dökülürse daha iyidir. Yüreğimin kanı gözümden akarsa daha iyidir. Senin çevrinden kimseye bir şey söylemem, Çünkü cevir (hikâyesi) saklı kalırsa daha iyidir.

(264)

Dostluğun hatırı için kendimi unuturum Geceleri gözlerimden gözyaşları dökülür.

Kim ki, yüreğinin sırrını halka söyler,

Ya deliliktendir ya da şaşkınlıktan.

(265)

Senin yüceliğin nerede halimden haberdar olur? Yüreği kanlı olan bu insana nerde rahmet olur? Sen ki bir zahmet yüreği kanlı olmadın Nasıl yüreği kanlılardan haberdar olursun?

(266)

Gecem karanlık gündüzüm daha karanlıktır Karışık bahtım altüst olmuştur Sağlam kirpik oklarıyla yaralanmışım Ki her an tesiri yenileniyor

(267)

Beni o zalime götürecek yoktur O, selvi azada haber götürecek biri yoktur Bütün güzeller toplansalar bile Seni hatırımdan silecek biri yoktur.

(268)

Ey Tanrı benim yüreğim al benden,

Çünkü benim gibi hastadan bir fayda olmaz Bilmiyorum böyle sulu dudakların,

Bu kadar sulu olmasına rağmen neden susuzdur.

(269)

Eğer benimle, şefkatli olmayan şefkati olmuşsa, Neden gözlerimden kan dökülsün?

Eğer gönlümü çalan bana yâr ise Nenden, bedenimde ne vücut var ne de can?

(270)

Bağ ile bostanda laleler açmıştır.

Bütün asmalar jale gibi açmıştır

Eğer ben kervanı Horasan yoluna bıraksam

Bengal’e doğru yönelir.

(271)

Bir dilberin tuzağına gönül müptela olmuş ki Ayrılığı da beladır, visalin de beladır Bu viranede dilhûndan başka bir Yürek deme sanki Kerbelâ çölüdür.

(272)

Benim göğsümde gam yer etmiştir.

Baykuşun viranede yer ettiği gibi Ey felek benim bu yoksun yüreğimde Her ne kadar kesende bu gamdan varsa koy.

(273)

Ey felek benim gibi küçük düşmeni Allah’tan dilerim Yüreğin benim yüreğim gibi kanda boğulsun dilerim Eğer beni bir an üzüntüsüz görürsen Eminim ki gamdan kahrolursun

(274)

Her zaman beni Elvend dağının eteğine oturtursan Eteği her iki âlemden çekersin Elvend yolundan kanlı gözyaşı saçarım Ta sevgilinin ayağına saçılıncaya kadar

(275)

Dünya sofradır insanlar ise misafir Bugün lale olur yarın ise hazân olur.

Karanlık bir çukur kazarlar, adını da kabir koyarlar Bana derler ki budur senin evin.

(276)

Ben her akşam ve her sabah ağlarım Öyle ki her köşeden sular akar Zavallı ben, kavuşma bahçende Ne kadar lale ekersem, hep diken biter

(277)

Talihimden yüreğimden inleme çıkmıyor Benim yaş kirpiklerimden şebnem çıkmıyor Seni rüyamda göreceğim bir gece gelmedi Talihimden gözüme uyku girmiyor

(278)

Gözyaşı ile gözümün yaşlı olmadığı bir gece yoktur Ciğerimin kanlı olmadığı bir gece yoktur Gece ve gündüzüm inleme ve yakarış ile geçiyor Sen benim halimden habersiz rahat uyuyorsun

(279)

Sabahları bülbül çiçeğe geldiği zaman Gözümün yaşı çiçeğin eteğine gelir Gidip çiçeğin yanına fidan ekerim Öyle ki her bağrı yanık harekete gelir

280)

Dünya malının hepsi yanmalıdır Dünya malından göz çevirmelidir Bu gün yüreğinde olan dert ile gamı Mahşer günü için toplamalısın.

(281)

Dünyada hiç kimse kalmalı değildir Kimse dünyaya eteğini sermemiştir Azizim hep ‘’Lâtaknaku’’ okuyorsun ‘’Ya Mevlana ‘’ okumamalı mıdır?

(282)

Benim yüreğim gam ateşi ile yanmalıdır Canım aşk ateşiyle inlemelidir Bağı bağlamayan kefenler Şahlar ve dilenciler için aynıdır

(283)

Derdi olmayanın ölmesi daha iyidir Dert ile aşkı olmayan yüreğin solması daha iyidir Sabahları bülbül çiçek dalında şöyle diyor ki, Kimin aşkı yoksa ölse daha iyidir.

(284)

Gönül senin gamından altüsttür İki gözüm ciğer kanı ile doludur Aziz sevgilisi nazlı olan herkesin Yüreği üzüntülü canı alevli olur

(285)

Ne söylerim her ne söylersem sendendir Az ve çok söz seninledir Denize cevher çıkarmak için girdim Her gördüğüm cevherde sen vardın.

(286)

Senin karanlık geceni göreyim sonra rica edeyim Dünya ve hayat senin yaratılışından hayat buldu Gezen TahirAden hakikati dinle Bir kez yaratılan canlı dünyayı gez

(287)

Senin sümbülün Çin esansından daha siyahtır Binlerce yürek kakülüne bağlıdır.

İnleyişlerim yüreğine yol bulmuyor Sanki yüreğin Hara taşından daha serttir

(288)

Lalelerin devri bir haftalıktır..

Çünkü bahar mevsimi bir haftalıktır.

Aziz sevgilinin visalini ganimet bil.

Çünkü sevgililerin yüzün görmek haftalıktır.

(289)

Sana yakınlığı daha çok olanın yüreği Senin uzaklığından daha çok yaralıdır.

Eğer bir defa senin kirpiklerinin görürsem. Canıma, yüz binlerce neşter gibi olur.

(290)

Öleyim ki sen göz görmeyesin Ateş dolu ah alevini görmesin Aşk ateşinden öyle yanarım ki,

Benden kül rengi görmeyesin.

(291)

Yüreğim bülbül gibi güle hayrandır İçim ağaç gibi kökü çamurdadır Erguvana benzeyen kanlı yüküm var Nahl ağacının meyvesi gönlümün kanı gibidir.

(292)

Eğer soruyorsan halim haraptır.

Eğer soruyorsan ciğerim kebaptır Sen ki gidip yeni sevgili buldun.

Eğer soruyorsan kıyamet günü de hesap vardır

(293)

Ara sıra seni hayal ediyorum Eğer beni istemezsen felaket olur Sen ki beni kana bulamışsın,

Siyahın üstüne başka bir renk yoktur.

(294)

Ey benim yeni yetişmiş sevgilim,

Ey benim gözünden sürme akan sevgilim, Tahir’in nefesi göğsüne yetişmiştir Ölüm anında azizim nerdesin?

(295)

Senin yüzün güneşten daha parlaktır.

Aşk okun canıma daha çok girsin Senin siyah benim, benim yıldızımdır,

Ey sevgili benim yıldızım daha yanıktır.

(296)

Beni deli ve meftun eden sensin Beni avare ve rezil eden sensin Yüreğimin nerde olduğunu bilmiyorum Sadece bunu biliyorum ki onda sen varsın.

Views: 8436

8 Mart Dünya Kadınlar Günü’ne Dair Sorular – Numan Bey

İlkin 28 Şubat 1909’da Amerika’da ortaya çıkıp, sonraki yıllarda belli bir güne sığdırılmayan Kadınlar Günü (Genellikle Pazar gününe denk geldiğinde kutlanıyormuş) Rusya’nın Şubat devriminin (Gregoryan takvimine göre 8 Mart’a denk geliyor) Troçki tarafından Uluslararası Dünya Kadınlar günü ilan edilmesiyle ve sonraki yıl Lenin ve Kolontai tarafından “erkek” olan bir devletin resmi bir ritüeline dönüştürülmüştür.

Bir genelleme olarak kadın toplumsal yaşamda erkek egemen dünyada altta olan ve baskı ve eziyetle karşı karşıya kalandır. Baskı altında kalmak ve ezilmek-sömürülmek hiyerarşisinde kadın kavramı gerçeği tam olarak ifade etmemekte. Fakat bu genellemenin kendisi gerçekliğe tekabül ettiğinde, günlük yaşamın içerisinde bir başına her kadını iyi kılmaya ve saf bir iyi sıfatına yakıştırır mı? Kadın geleneksel rolünde, evde ya da sokakta erkekle beraber erkek egemen kültürü ve dili yaşatan ve sürdürendir de esasen. O halde kadın ne kadar “kadın”dır sorusu yanıt bekler. Aynı şekilde erkek ne kadar “erkek”tir sorusu sorulabilir.

Her yıl olduğu gibi bu yıl da Uluslararası Kadınlar Günü “ilerici”, “solcu”, “anarşist” ve bilumum feministlerle beraber Dünya devletlerinin büyük çoğunluğu tarafından kutlanmaya ve gösterilerle anılmaya devam edecek. Kadın kimliği gibi bir genellemenin altında tüm bireysel farklılıkları bir “iyi kadın” tiplemesi altında toplayan bu güne bir kaç gün var. Buna göre kadın kötü olmaz, olamaz fikriyatını kabullenmeliyiz.

Kadın kimliği adı verilen, her erkekte olduğu gibi kadında da var olan, iyi ve kötü yanları sadece ne olduğu belli olmayan bir iyi kadına indirgeyen bu güne ve bunu destekleyenlere katılmalı mıyız?

Bu “iyi kadın” tiplemesi mitsel olarak erdem timsali kadınlarla, batıda bir Hz. Meryem, Maria Tereza ve bir çok azize kadınla  sembolize edilirken baska coğrafyalarda Hz. Fatıma, Maria Tereza vb. gibi sembollere sahip.

Kadın olduklarından dolayı herkesin ve her kadının kadınlar gününü kutlamalı mıyız?

Birebir ilişkilerinde ya da toplumsal yaşamda şiddet yanlısı ve şiddet üreten, otoriter o kadar kadın var ki bunların adlarını saymakla bitirmek mümkün değil. Bir Condolesa Rise, İndra Gandi, Margaret Thatcher, Hilary Clinton, Benazir Butto, Meral Akşener, Tansu Çiller ve binlercesi, kadın olarak bir erkekten daha fazla; hatta erkeklerden daha azimle ve onları aşma çabası da sarf ederek binlerce insanın günahını almışlarken; her şeyi nötrleştiren böyle bir sloganın altına alınan ve daha ötesinde bu kadınları hiç bir sorgulamaya tabi tutmadan günlerini kutlamak ne kadar doğrudur.

Günlük yaşamlarında erkekten daha fazla erkek olan ve otoriter olan ve iktidar ve hırslarıyla binlerce masumun kaderinde söz sahibi olan ve halen de bu mücadele içinde olan, bir nebze çıkar için ezilen ve ezen; kariyer için her şeyi yapan kadının neyi kutlanır? Onlarla duyguda ortaklaşmalı mıyız?

Kibrinden yanına yanaşılmayan ve gönüllü bir şekilde bu sistemin içerisinde olan ve önüne gelen her insanı satan, atan ve harcayan bir ahlağın sahibi olan kadın neden bir genellemenin içerisinde erisin?

Sokakta, işte, kapalı olan mekanlarda ve okullarda başörtülü diye karalama kampanyasına uğratılan kadınlara karşı bu ayrımcılığı normal gören ve yapan kadınlar ve bunun yanında açık giyindiği için aynı şeyi yapan kadınlar hangi iyi ve dürüst imgenin altını doldurabilir.

Bahse konu ettiğim erkek egemen bir dünya ve kültürde – dilde, yaşam biçiminde ve ilişkilerde – özgürlükçü bir dilin nüvelerini içinde barındıran feminen dilin kendisi değildir, kadınlık ve kadınlar günü söylemiyle heteroseksist bir dilin yeniden üretilmesine neden olan özcü kadın anlayışıdır. Feminen dil ataerkil tahakküm karşıtı bir dile işaret eder. Oysa Heteroseksist – erkek ve kadın ikilemindeki – dil tahakkümün dilidir.[1] Bu dilin ve kültürün sahibi biyolojik olarak erkek, kadın ya da bunun yanında Gayler, Lezbiyenler vb. de özneler de olabilir.

Bu tüketim toplumunda tüketimin ana öznesi olan ve bunu canı gönülden yerine getiren kadınlar neyin iyilik timsali olabilir?

İyi ve kötü durum ve hallerin öznelerin durdukları yerlere, yaşadıkları anlara, ilişkide olduğu öznelere ve anlık tercihlere göre değiştiği bir dünyada özcü kadın algısı yanlış ve manipülatif değil midir?

Hangi kadından bahsediyoruz? Erkekleşen ve tahakkümün kendisi haline gelen ve tahakkümü yeniden üreten kadın – ezilen, sömürülen, kadınlığından dolayı baskıya uğrayan kadının başkasını ezmediğini ve ayrımcılık yapmadığını mı düşünüyorsunuz – neden konumuz olsun?

Kadın gibi “homojenlik”[2] içeren bir kavram ve kimlik adı altında lezbiyen, gay ve diğer cinsel kimliklere işaret etmediğinden, bu ayrımcılığı “Kadınlar Günü” adıyla heteroseksüel bir cinsel kimlik adı altında meşrulaştırdığından dolayı önemli bir rahatsızlık noktası olarak işaret edilmesi gerekirken, bu güne anlam atfetmek anlamsız olmaz mı?

“Homojen” kadınlar fikrinden hareketle ve özellikle bir kadın doğası gibi özcü ve evrenselci bir fikre destek verdiği için bu günden ve bu günün yaydığı sahte iyi kadın imajından rahatsızlık duymamak mümkün müdür?

Onun içindir ki kadınlar günü gibi bir günü kendi adıma kutlarken çekimserliğimi bildirmeyi zaruri görüyorum.

Herhalükarda kadın, onun altında her türlü etnik kimliğe sahip olan kadın, onun altında gay, lezbiyen, biseksüel, transseksüel vb. cinsel kimliklere sahip olan en altta olana; madun olana…

İyi ve mutlu 8 Mart’lara…

Numan Bey

[1] Daha sonraları kendileri de özcülükle eleştirilemelerine rağmen Hélène Cixous, Luce Irigaray ve Julia Kristeva gibi feminist düşünürler feminen bir dil yaratılmasından bahsederken erkek ya da gay olan kimi düşünürlerin dillerinin feminen olduğunu iddia ederler. Ayrıca Nietzsche’nin dilinin feminen olduğunu iddia eden felsefi makaleler ve kitaplar da az değildir.

[2] Çok sevdiğim bir arkadaşımla 8 Mart eylem ve yürüyüşlerine dair konuşurken biyolojik olarak erkek olanların (Gayler de dahil) yürüyüşe alınmadıklarını ifade etmişti.

Views: 39

Kırk Katır mı, Kırk Satır mı – Numan Bey

“Endişeli modernler” ülkeyi terk etmek için Avrupa’ya seferler düzenliyorlar. Bu referandumdan sonra diktatörlüğün geleceğini öngörüyorlar.

Views: 42

Bir Baskı Aracı Olarak “İnsan Hakları” – Kourosh Ziabari

[dropcap style=”dropcap_style1″ textcolor=”#ffffff” background=”#EA2323″ fontweight=”500″]B[/dropcap]irkaç hafta önce BM İnsan Hakları Konseyi 28 Mart’ta İran’da İnsan Haklarının çiğnendiği iddiasına karşı kınama kararı aldı.

Views: 38

Anarşist İlm-i Hal – Numan Bey

Anarşist İlm-i Hal anarşizmi bilimsel bir iddiaya dayandırmak maksadında değildir. İlim ve bilim arasındaki farka bu anlamda dikkat edilmesi icap eder ki maksadımıza matuf olalım.

Views: 69

Gene Oy, Gene Yalan: Boykota da Hayır, Oy Vermeyin – Numan Bey

Gene bir oy verme seremonisi ile karşı karşıyayız. İnsanları oy vermeye davet edenler bu sefer her zaman yapıldığı gibi birilerinin kendi kafalarına göre hazırlamış olduğu “yeni” anayasa için “referandum”a davet ediyorlar.

Views: 39

10 Teknoloji Toplumu: Kendini Çoğaltma – İyi ya da Kötü Teknik Üzerine – Jacques Ellul

Tekniğin kendini çoğaltmasının iki boyutu var. Şu an için teknik, kendi gelişiminde, dönüştürüldüğü ve neredeyse insanın önemli bir müdahalesi olmadan ilerlediği bir noktaya geldi. Modern insanlar tekniğe çok düşkün, üstünlüğünden çok emindir. Teknik ortamdan çok etkilenir ve istisnasız teknik gelişmeye dönüktür. Hepsi onunla iş görür; her meslek veya zanaata herkes teknik iyileştirmeleri sokmak ister. Esas olarak teknik, bu ortak çabanın bir sonucu olarak ilerler. Teknik gelişme ve ortak insani çaba aynı kapıya çıkar. Vincent, her biri teknik gelişmeye küçük çapta müdahil olan çok sayıdaki faktörü incelikle analiz ediyor. Bunlar: tüketici, sermaye birikimi, araştırma kuruluş ve laboratuarları ve “bir anlama mekanik olarak işleyen” üretimin organizasyonu. Teknik gelişme, Vincent’e göre, tüm bu faktörlerin bir “ürünü” gibidir. Bir anlama teknik, gerçekten anlık gelişmeler yoluyla ilerler. Bu anlık gelişmeler, insanların ortak çabalarının sonucudur ve önemli bir ileri aşamaya imkan verecek bir yeni koşullar kitlesini oluşturuncaya kadar sürekli katılıma açıktır. Ancak tekniğin insanın müdahalesini de keskin bir şekilde azalttığı da aynı derecede doğrudur. Bir şeyleri keşfeden, artık deha insanlar değil. Belirleyici olan artık bir Newton’ın vizyonu değil. Belirleyici olan, ileri hamleler için koşulların bu anonim gelişimidir. Tüm bu koşullar aynı zamana denk geldiğinde, önemli ilerlemeleri gerçekleştirmek için yalnızca asgari insani müdahale gerekil”. Neredeyse, teknik bir sorunun gelişiminin bu aşamasında soruna kim el atarsa çözümü o bulur bile diyebilecek durumdayız.

Buharlı motor ve onun daha sonraki türlü türlü biçimleri örneği iyi bilinmekte. Bu örnek bugün tüm alanlarda tekrarlanıp duruyor. Çeşit çeşit anlık detayların (her biri bütünü tamamlamaya yarayan) biraraya gelmesi, yeni verileri toplayan, durumu dönüştüren birtakım unsurlar ilave eden ve sonuçta da kendi adını taşıyan bir makine veya şahane bir sisteme hayat veren bir bireyin müdahalesinden çok daha belirleyici öneme sahiptir.

Eğitim alanında da gelişmenin oluş şekli budur. Başlatan kimselerin (Decroly ve Montessori gibi) gösterdiği genel istikametten sonra tekniğin gelişmesini dur durak bilmeden besleyen şey, binlerce eğitimcinin bulgularıdır. Aslında eğitim sistemleri, hiç kimse bunun farkında olmasa da uygulamanın bir sonucu olarak tümüyle dönüştürülür. Sanayi tesislerinde ayrıntıların keşfi bir başka şekilde, işçinin işine ilgisini uyandırmak için kullanılır. İşçiden sadece çalıştırdığı makineyi kullanması değil, çalışmasındaki kusurları bulmak için incelemesi, sonra da hatalara çare bulması, bunun yanında verimliliğinin nasıl artırılabileceğini belirlemesi de istenir. Varılan sonuç, işçilerin iyileştirmeler için fikir ve planlarını belirtebilecekleri “öneri kutusu’dur. Bu kollektif, anonim araştırmalar, dünyada hemen her yerde benzer bir güdüyle teknikleri geliştirir. Bu, kendini çoğaltma özelliğinin çarpıcı bir sonucudur. Benzer teknik yeniliklerin pek çok ülkede eşzamanlı olarak ortaya çıkarıldığı gözden kaçmamaktadır. Bilimin giderek daha fazla teknik bir boyut kazanması ölçüsünde bu keşifler her yerde aynı zamanda yapıl¬makta. Bu, bilimsel keşiflerin aslında teknik tarafından yönetildiğinin bir başka göstergesidir.

Atomun parçalanması ve atom bombası bu eşzamanlılığın karakteristik örneğidir. Almanya, Norveç, Sovyetler Birliği, Birleşik Amerika ve Fransa’da araştırmalar 1939’da neredeyse aynı noktaya ulaşmıştı. Fakat koşullar Avrupa’nın teknik gelişimini sarsmış, üstünlüğü ABD’ye vermişti. Bu koşullar arasında Norveç ve Fransa’nın işgali, keşiften birkaç ay sonra Almanya’nın çöküşü ve SSCB’deki araç ve ham madde sıkıntısı vardı. Bilimsel yenilikler için doğru olan, teknik yenilikler için çok daha doğrudur. Yalnızca araçlardan yoksunluk belli ülkelerdeki gelişmeyi durdurur. Bir ülke tekniğin kullanımında ne kadar ileri olursa o kadar fazla malzeme (insan sayısı, ham maddeler veya makinelerin karmaşıklığı olsun) gerekir. Teknikleri azami ölçüde kullanabilmek için bir ülkenin varlıklı olması gerekir. Ülke bunu yapabilecek durumdayken teknik ülkenin refahında yüz katı bir artış getirir. Bu, kendini çoğaltma özelliğinin bir başka boyutudur.

Kendini çoğaltma kavramını gerekçelendirmek hâlâ gerekli, çünkü kavram, az önce anlata geldiklerimle çelişiyor gibi. Eğer teknik gelişme her biri kendi katkısını yapan binlerce teknisyenin ortak çabası tarafından sağlanıyorsa kendini çoğaltmadan bahsetmek imkansızlaşır. Ancak, aydınlatılması gereken bir başka boyut daha var.

Tekniği ilgilendiren her şeyin otomatik büyümesi (yani hesabı yapılmayan, arzu veya tercih edilmeyen büyüme) sözkonusudur. İnsanlar için de geçerlidir bu. İstatistiksel olarak, bir buçuk asırdır bilim adamı ve teknisyenlerin sayısı her on yılda ikiye katlanmıştır. Öyle anlaşıyor ki bu kendi kendini üreten bir süreçtir; teknik kendisini doğurmaktadır. Yeni bir teknik biçim tezahür ettiğinde bir miktar başka biçimleri de mümkün kılar, şekillendirir. Basit ve temel bir örnek vermek gerekirse; içten yanmalı motor, otomobil, denizaltı vb. tekniklerini mümkün kıldı, şekillendirdi. Aynı şekilde, bir teknik yöntem bir kere bulununca özellikle kendisi için bulunduğu sahanın dışında pek çok alanda uygulanabilir. Örneğin, “yöneylem araştırması” teknikleri, birtakım askeri kararlan almada katkıda bulunsun diye geliştirildi. Fakat çok geçmeden görüldü ki karar verilmek zorunda olunan her yerde uygulanabilirdi. Bu tekniklerde uzman biri olan Barache’nin dediği gibi, “Sorunların kendilerinin niteliği ikincildi… yaklaşım yöntemleri ve kullanılan tekniklerin genel bir ölçeği olduğu kanıtlandı”. Aynı şey, organizasyon tekniği için de söylenebilir. Bu nedenle, uygulama alanlarının çoğalması sözkonusudur.

Bu, tekniğin mutlaka sonsuz veya sınırsız bir çoğalması anlamına gelmiyor. Burada tahmin yürütme alanına girmek istemiyorum, ama teknik gelişmenin hızlı veya yavaş yok olacağı tahminleri bana öyle geliyor ki gerçekler tarafından çürütülüyor. Diyelim ki, mekanik gelişmenin neredeyse sonuna gelindiğini ilan eden Lewis Mumford olsun; veya ikincil mekanik faaliyetlerin üçüncül faaliyetlere geçişini ilan eden Colin Clark olsun, tehlikeli bir güven denebilecek şeyi sergiliyorlar. Lewis Mumford, buluşlarımızın bir kısmının geliştirilemeyeceğini, mekanik faaliyetin mümkün alanının genişletilemeyeceğini, mekanik gelişmenin fiziksel dünyanın doğasıyla sınırlı olduğunu gösteriyor. Ancak, fiziksel dünyanın toplam imkanlarını bilebilmenin fersah fersah uzağındayız. Mumford o satırları yazdıktan on beş yıl sonra da servomekanizması, radar ve atomun parçalanması bulundu. Makinelerin çoğalmasının sınırsız olamayacağı açıktır. Ancak, iddia edilen bir durgunluğa (stagnasyon) bel bağlamamak için, bu gelişmenin bir yüzyıl daha devam etmesi yeterli olur.

Mekanik teknikler için geçerli olan, ekonomik teknikler için de geçerlidir. Leon Hugo Dupriez’in, “stagnasyonculann” (mesela Wolf’un) hatalarından bahsederken kullandığı ifadelere tümüyle katılıyorum. Şöyle diyordu Wolf: “Teknik-ekonomik gelişmenin sınırı kanunu, geçmişteki gelişmenin gelecekteki gelişmeye kapıyı kapatmasıdır. Gelecekteki gelişme için her durumda geçmiş gelişmenin yalnızca bir marjini, bir parçası, gerçekten sadece küçük bir parçası kalmaktadır”. Dupriez’in bu türden ifadelerin hatalarını ifşa etmesi bana çok ikna edici geliyor. O yüzden okuyucu için onun çalışmasına atıfta bulunmakla yetineceğim.

Diğer yandan Lewis Mumford, en iyi organizasyonun belli makinelerin kullanımını azaltma eğiliminde olduğunu gösteriyor -bir anlama Colin Clark’ın da düşüncesidir bu. Bu kesinlikle doğru. Fakat o “en iyi organizasyonnun kendisi biltekniktir ve üstelik bir mekanik unsur da taşır. Fourastie üçüncül, mekanize sektörün çoğalmasının sözkonusu olduğunu ilan ederken, son on yılın idari mekanizasyonundaki fevkalade ilerleme de dikkate alınmalı. Bu mekanizasyon, “organik ve psikolojik olanını mekanik olanla değiştirilmesi” adı verilen yolla insanın çalışmasının koşullarını değiştirmektedir. Bu gerçeğin, “ikincil” sektörde olduğu gibi toplumda aynı işsizlik krizini gerektireceği kesindir. Bir örnek vermek gerekirse, tabülatör, saatte 45.000 numara ekleyip basar (eğitimli bir işçinin 1500 tanesine karşılık). Dakikada 150 satın okur, hesap eder, analiz eder ve basar. Ona tutuşturulmuş bir delgeç de, sonuçlan özetleyen delikli kartları üretir. Gamma (bir manyetik bobin makinesi), 200.000 bireysel veri kapasiteli bir “hafızaya” sahip. 1960 model bir hesap makinesi, bir saniyede 40.000 işlem yapabilir. Makine, organizasyonel gelişmeyle birlikte, gerek çalışanların sayısını ve masrafları gerekse kollektif bir düzlemde insan gücünün üçüncül sektörünü azaltmanın bir aracıdır.

Mekanik çoğalmanın hızının azaldığına pek katılmıyorum. Teknik gelişmenin bir başka aşamasındayız, o kadar. Asimilasyon, organizasyon ve başka alanların fethi aşamasıdır bu. Burada gerçekleştirilecek ilerleme sınırsız görünüyor ve esas olarak toplumun etkin sistematizasyonu ile insanoğlunun fethinden ibarettir. Tüm söylenebilecek olan, olsa olsa, teknik faaliyetin kendi operasyon alanını değiştirmiş olmasıdır. Yavaşlamış olduğu söylenemez.

Bundan başka, sonunda teknik faaliyetin yenilenmiş bir zindelikle makineler dünyasına tekrardan dönmeyeceğini hiç kimse iddia edemez. Genel olarak, kendini çoğaltmaya neden olan şey, tekniklerin birleşimi ilkesidir.

Kendini çoğaltma, iki yasayla formüle edilebilir:

  1. Verili bir medeniyette teknik gelişme geriye döndürülemez.
  2. Teknik gelişme, genellikle aritmetik değil geometrik ilerlemeye göre seyreder.

Bu yasaların ilki (düşüncemizi tarihin tümüne dayandırıyoruz), her yeniliğin diğer alanlarda başka teknik yenilikleri icap ettirdiğinden emin olmamızı sağlar. Sürecin dünyasından asla kuşku duyulmaz; geriye doğru bir gidişten hiç mi hiç kuşkulanılmaz. Durma ve gerileme, yalnıza bütün bir toplum çöktüğünde gerçekleşir. Halef bir topluma geçişte belli sayıda teknik yöntem kaybolur. Fakat aynı medeniyet çerçevesinde teknik gelişme asla sorgulanamaz. Bunun nedenlerini daha sonra ele alacağım. Teknik gelişme, numaralandırmayla aynı niteliğe sahip. İlerlemeyi durduracak iyi bir sebep yoktur, çünkü her numaradan sonra her zaman 1’i ilave edebiliriz. Teknik gelişmede de artık sınırların varolmadığı görülüyor. Tekniğin eldeki maddeye uygulanmasından doğan gelişmeler (fiziksel ya da sosyal olsun), kesintisiz olarak eklenebilir; süreci durdurmak için bir neden yoktur. Bunu öne sürerken, bunun yalnızca teknikler topluluğu için, teknik olgusunun toplamı için sözkonusu olduğu, herhangi özel bir teknik için olmadığı kaydı düşülmeli. Oraya kendisi tarafından götürülen her teknik için daha fazla gelişmeyi engelleyen bariyerlerin, yeni buluşların eklenmesine engellerin olduğu anlaşılıyor, ancak bunlar bazen ortadan kaldırılabilir -ses bariyerinin uçaklar için kaldırılması gibi. Bununla birlikte bütünü içindeki teknik olgusu için sınırsız bir gelişme açıktır. Wiener’in gösterdiği gibi bu gelişme bir gerekliliktir. Teknikler gelişmeleriyle orantılı biçimde tabiatın kaynaklanın tükettikleri için böylece yaratılan boşluğu daha hızlı bir teknik gelişmeyle doldurmak vazgeçilmezdir. Yalnızca giderek sayıca çok fazla ve otomatikman artan yenilikler, görülmemiş harcamaları ve orman, kömür, petrol, hatta su gibi ham maddelerin geri döndürülemez tüketimini hoş karşılatabilir.

Bu ilerlemeyi bugün belirleyen nedir? Ekonomik veya sosyal bir durum olduğunu, eğitim veya başka herhangi bir insani faktör olduğunu artık söyleyemeyiz. Temel olarak, bir önceki teknik durum tek başına belirleyicidir. Verili bir teknik buluş gerçekleştiğinde, neredeyse mecburiyetten belli başka buluşları izlemiştir. Bu birbirini takip edişe insanın müdahalesinin yalnızca tesadüfi bir neden olduğu görülüyor; bunu da hiç kimse tek başına yapamaz. Ancak teknik açıdan günceli bilen herkes, öncekileri rasyonel şekilde izleyen ve gelecek olanları da rasyonel biçimde haber veren geçerli bir buluş yapabilir.

Burada iki nokta daha bir kesinliğe kavuşturulmalı. Birincisi, teknik bir gelişmenin teknik sonuçlan mutlaka bir tür değildir. Bu yüzden, tamamen mekanik bir buluş, sosyal teknikler alanında veya organizasyon teknikleri alanında yansımalar bulabilir. Sözgelimi, delikli kartları kullanan makineler, belli iş teşebbüslerinin istatistiğini ve organizasyonunu etkiler. Tersi örnekse; bir tür sosyal teknik, mesela tam istihdam, ekonomik üretim tekniklerinde bir iyileştirmeyi gerektirebilir.

Burada, kendini çoğaltmanın ikinci yasasında belirtilen tekniğin karşılıklı bağımlılığını görüyoruz. Teknik gelişme, geometrik ilerlemeye göre cereyan etme eğilimindedir. Teknik bir buluşun yansımaları vardır ve yalnızca bir alanda değil, tekniğin çeşitli şubelerinde de gelişmeyi gerektirir. Ayrıca, birbiriyle birleşen teknikler ve verili tekniklerin daha fazla birleştikçe, daha fazla kombinasyonlar mümkün olur. Sonuçta, neredeyse bilinçli bir irade olmadan, yeni verilerin basit bir kombinasyonuyla her yerde artan buluşlar gerçekleşir, çeşitli akımların birleşmesi sayesinde tüm alanlar tekniğe açılır. Maddi iletişim teknikleri, psikolojik teknikler, ticari teknikler, otoriter yönetim teknikleri, hepsi birleşip önemli propaganda olgusunu oluştururlar. Propaganda, geri kalan tümünden bağımsız bir yeni tekniği temsil eder ve önceki olguların gerekli sonucu olarak ortaya çıkar.

Kendini çoğaltmanın bu ikinci yasası, teknik hareketin çağdaş sosyologların dikkatini celbeden bir özelliğini açıklar. Bu, teknik gelişmenin eşitsizliğidir. Yalnızca küresel yayılma alanları arasında değil, çeşitli sektörler arasındaki her alanda da muazzam orantısızlıklar vardır. Teknik, bir şubede başka şubede olduğundan daha hızlı ilerler. Birtakım geriye gidişler de her zaman mümkündür. Frankel’e göre gelişmedeki bu eşitsizlik, dengedeki bozulmaların ve teknik olgunun kışkırttığı toplumsal güçlüklerin anahtarıdır. Ona göre, eğer tüm şubeler aynı ritimle gelişmiş olsaydı hiçbir sorun olmazdı. Elbette çok basit olan Frankel’in görüşü, belki tamamlanmış değil. Yine de çok az şeyi açıklıyor. Oysa bu çarpışan ritimler, teknik otomatizm yüzünden değiştirilemezler.

Teknik gelişmenin öngörülemez olduğunu söylerken Fourastie haklı. Tam da yeniliklerin çoğunun kendini çoğaltma süre-cinin bir sonucu olmasından dolayı, kısa bir süre öncesinde bile teknik yeniliğin nerede gerçekleştirileceği kesin olarak bilinemez. {Yenilik ile keşif arasında elbette bir ayrım yapılmalıdır). İleri bir sektörde gelişmeyi güçle durdurmaksızın bu ritimleri tekrar uyum içine geri döndürmenin bir aracı yoktur. Bireyin rolü de giderek zayıflamaktadır.

Kendini çoğaltmayı tartışırken belirtilecek son nokta, gelişme sürecinde tekniğin temelde teknik sorunlar ortaya çıkardığı, bunların da yine sadece teknikle çözülebileceğidir. Şimdiki teknik düzeyi yeni ilerlemeler getirmekte, bunlar da mevcut teknik zorluklara ve sorunlara eklenmekte, bu durum da fazla-dan bir ilerlemeyi gerektirmektedir. Şehir planlamasında somut bir sorundur bu. Büyük bir şehir ulaşım, hava kontrolü, trafik organizasyonu ve benzeri araçlarının yoğunlaşacağını varsayar. Bunlardan her biri, şehrin daha da büyümesine imkan tanır ve yeni teknik gelişmeleri teşvik eder. Örneğin, ev işleri kolaylaşsın diye atıkların mutfak lavabolarından akıp gitmesini sağlayan atık imha üniteleri devreye sokulmuştur. Sonuç, nehirlerdeki aşın kirlenmedir. O halde suyun içme amaçlı kullanılabilmesi için nehirleri temizleyici yeni bir araç bulmak gerekir. Bu organik maddeleri yoketmek amacıyla bakterilere çok büyük oranlarda oksijen gerekir. Peki nehirlere oksijeni nasıl vereceğiz? Bu, tekniğin kendisini doğurma biçimine bir örnektir.

İşletme ofislerinde idari işlerin mekanizasyonu, tanım gereği farklı bir organizasyon sorununu gündeme getirir. İnsanları makinelerle değiştirmekten yahut işleri hızlandırmaktan (mesela defter tutmayı) ibaret bir mesele değil bu. Daha ziyade, yeni bir organizasyon türüne entegre edilmesi gereken yeni tür işlemleri devreye sokma meselesidir. Örneğin, tüm bir envanter analiz sisteminin (giriş, gruplama, toplama ve mukayese olmak üzere dört aşamasıyla) organizasyonu gerekli olur. Bir yeni teknikler topluluğunun düşünülmesi gerekir, ki bu olmadan da ilgili makine bir işe yaramaz, Masum “sahte-sistematizasyon” dediği şeye yolaçar.

Kendini çoğaltmanın yansımaları açıklığa kavuşuyor. Teknik gelişmede bireyin rolü giderek daha az önemlidir. Ne kadar çok faktör olursa o kadar kolayca birleşirler ve her teknik gelişmeye duyulan acil ihtiyaç daha belirginleşir. Kendi başına gelişme orantısal olarak daha büyük; insanın özerkliğinin ifadesi orantısal olarak daha zayıftır. İnsanlar, gerçekten her zaman gereklidir. Fakat, eğitim aldığı takdirde gerçekten herkes işi yapabilir. Bundan böyle insanlar, üstünlük veya bireyselliklerinde sahip olduklarıyla değil, sadece en yaygın ve en düşük tabiatlarıyla davranabilecekler. İlerlemesi için tekniğin gerek duyduğu nitelikler, bireysel aklı temsil etmeyen o teknik nitelikli karakteristiklerdir. İşte bu noktada bir başka alana, teknisyenin doğasına giriş yapıyoruz.

Bu belirleyici gelişmede insanoğlu bir rol oynamıyor. Teknik unsurlar kendi aralarında birleşirler; bunu da giderek daha spontane olarak yaparlar. Gelecekte insan, öyle görünüyor ki tekniklerin bir başka teknik üzerine etkilerini gözlemleyip sonuçları kaydedecek bir kayıt cihazı rolüne indirgenecek.

Bu noktada bütünüyle yeni bir spontane eylem türü cereyan ediyor ve biz bunun ne yasalarını ne de sonuçlarını biliyoruz. Bu anlamda, kendi içeriği, özel varolma biçimi ve bizim karar gücümüzden bağımsız bir yaşamı olan teknik “gerçeğinden sözetmek mümkün. Tekniklerin gelişimi, bu durumda özellikle nedenselleşir; tüm kesinliğini kaybeder. Alfred Sauvy gibi iktisatçıların “küçük bir” geriye gidişle… üretim, tüketiciler olarak kararlarından ziyade, giderek üretici sıfatlarıyla bireylerin istekleri tarafından belirlenmektedir” derken kastettikleri işte budur. Gerçekte kontrol eden, “üreticilerin” “istekleri” değil, kendini tüketiciler üzerine empoze eden üretimin teknik gerekliliğidir. Tekniğin üretebildiği her şey, tüketici tarafından üretilmekte ve kabul edilmektedir. İnsanlardan oluşan üreticilerin hâlâ üretimin efendisi olduğu inancı tehlikeli bir yanılsamadır.

Teknik, kapalı bir dünya olarak organize olur. İnsan kitlesinin anlamadığı şeyleri kullanır. Hatta insanın cehaleti üzerine kuruludur. Charles Camicherin dediği gibi “İşçi, modern sanayinin işleyişini anlayamaz”. Teknik araçlardan yararlanmak için birey, artık kendi medeniyetini bilmek zorunda değildir. Ve artık tek başına hiçbir teknisyen tüm bir komplekse egemen değildir. Parçalı eylemleri ve bireylerin kopukluğunu birleştiren, onların işlerini koordine ve sistematize eden bağlar, artık insani bağlar değildir; tekniğin iç yasalarıdır. İnsan eli artık araçlar kompleksini çekip çevirmiyor; ne de insan beyni onun eylemlerini senkronize ediyor. Yalnızca tekniğin içkin monizmi insan araçlarıyla eylemleri arasında tutarlılığı sağlıyor. Teknik tek başına hüküm sürer; kör bir kuvvettir ve en iyi insan aklından daha açık görüşlüdür.

Bu kendini çoğaltma olgusu, tekniğe tuhaf şekilde bir katı boyut verir. Teknik, kendisi dışında başka bir şeye benzemez. Uygulandığı alan ne olursa olsun, insana veya Tanrı’ya, teknik tekniktir ve varlığı ve özü olan harekette hiçbir değişiklik geçirmez. Biçim ve varlığın özdeş olduğu tek yerdir. Yalnızca bir biçimdir, ama her şey ona uyar. Bu noktada teknik, kendisini ayrı bir şey yapan özgün karakteristiklerini üstlenir. Onu, kesin, iyi tanımlanmış bir sınır çevreler; bir yanda teknik nitelikteki şeyler; diğer yanda o nitelikte olmayan her şey vardır. Bu sının kim geçer, tekniğe adım atarsa, onun özelliklerini benimseme zorunluluğunu hisseder. Teknik, dokunduğu her şey değiştirir ama kendisi dokunulmazdır. Tabiatta, toplumsal veya insani yaşamda hiçbir şey onunla karşılaştırılamaz. Sanat aklı veya savaş aklı, teknik aklına karıncaların veya anların çalışkanlığından daha fazla yaklaşamaz bile. Melez ama steril olmayan ve kendini üretme yeteneğine sahip bir varlık olarak teknik, kendi sınırlarını kendisi saptar, kendi imajım kendisi yapar.

Tabiatın veya koşulların ondan talep ettiği adaptasyonlar ne olursa olsun teknik, özelliklerinde ve seyrinde kendine özgü olmaya devam ediyor. Engellemeler, onu başka bir şey olmaya değil, daha fazla kendisi olmaya zorluyor. Asimile ettiği her şey onun özelliklerine güç katıyor. Güzel, hoş bir şeye dönüşmesini ummak boşuna. O, ne Ariel’dir ne de Caliban, Ama teknik, Arlel ve Caliban’ı kendi evrensel yönteminin doğuştan gelen dairesine almayı başarmıştır.

Monizm.  Tüm ayrı teknikleri kapsayan teknik olgusu bir bütünü teşkil etmektedir. Tekniğin bu monizmi, kanıtlara da-yanarak teknik olgusunun her yerde ve gerekli olarak aynı özellikleri sunduğunu söylediğimizde bizim için zaten açıktı. Farklılaşmaları aramanın faydası yok. Vardır, ama sadece ikincil olarak. Teknik olgusunun ortak özellikleri öylesine keskin çizilmiştir ki neyin teknik olgu neyin olmadığım çıkarmak kolaydır. Tekniğin incelenmesinde karşılaşılan güçlükler, kısmen kullanılacak yöntemden kısmen de terminolojiden kaynaklanıyor. Belirlemesi son derece kolay olan olgunun kendi-sinden kaynaklanmıyor.

Bu ortak özellikleri analiz etmek hüner ister ama onları yakalamak kolay. Aynen, bir telsiz sitemi ile içten yanmalı bir motor gibi birbirinden farklı şeyler arasında ortak ilkeler olması gibi, bir ofisin organize edilmesiyle bir uçağın yapımı arasında da birtakım benzer özellikler vardır. Bu kimlik, görünüşlerindeki çok büyük çeşitliliğe rağmen teknik olgusunu tek bir öze dönüştüren o esaslı birliğin temel nişanesidir. Bunun bir sonucu olarak, şu veya bu unsuru bu açıdan analiz etmek imkansız. Bugün bilhassa yanlış anlaşılan bir geçektir bu. Teknikleri inceleyen tüm kimselerin en büyük eğilimleri, ayrımlar yapmaktır. Tekniğin bir kısmını sürdürüp bir kısmını atan farklı unsurları arasında ayrım yaparlar. Teknik ile sunuldukları kullanım arasında ayrım yaparlar. Bu ayrımlar hepten geçersizdir ve yalnızca, bunu yapanların teknik olgusundan hiçbir şey anlamadığını gösterir. Tekniğin parçalan ontolojik olarak birbirine bağlıdır, kullanımı varlığından ayrılamaz.

Örneğin, tekniğin başka şubelerinden başka birine umut bağlamak için teknik: kompleksin birliğini reddetmek, çok başvurulan bir yol. Matbaa makinesinin azametiyle gazetenin kabalığını karşılaştırırken Mumford bunun çok güzel bir örneğini veriyor. “Bir yanda bir düşünce mucizesi devasa matbaa makinesi var, öte yandaysa, en kaba ve temel duygusal halleri kaydeden gazetelerin içeriklerinin kendisi… Birinde şahsi olmayan, işbirlikçi ve objektif unsurlar; ikincisindeyse sınırlı, sübjektif, serkeş, ego, şiddet ve tam nefret ve korku vesaire…”. Ne yazık ki, gazetelerimizin içeriğinin insana makinenin empoze ettiği sosyal biçim tarafından mutlaka belirlenip belirlenmediğini sormak Mumford’un içinden geçmedi. Bu içerik şansın ya da bir ekonomik biçimin ürünü değildir. Kesin psikolojik ve psikanalitik tekniklerin sonucudur. Bu tekniklerin amacı şunlar: makinenin kendisini yerleştirdiği koşullarda tatmin bulması için elzem olan şeyi bireye getirmek; içindeki devrin anlayışına ket vurmak ve pohpohlamak suretiyle bireye boyun eğdirmek. Bir başka deyişle, gazetelerin içeriği inşam makineye adapte etmeyi açıkça hedefleyen teknik bir komplekstir. Yüksek bir entelektüel seviyesi ve büyük bir manevi ağırlığı olan bir basın ya okunmayacak ya da uzun vadede her teknik toplum türüne, makine dahil, karşı sert bir tepkiyi kışkırtacaktır. Bu tepki, böyle bir basının yayacağı fikirler yüzünden değil, okuyucu içinde bastırılmış arzularını açığa çıkaracak vazgeçilmez aracı artık bulamadığı için doğacaktır.

Sorunun sağlıklı bir değerlendirmesinde şu asla denmemeli: bir yanda teknikler vardır, diğer yanda da onun istismarı. Farklı ihtiyaçlara karşılık gelen farklı teknikler vardır. Ancak tüm teknikler ayrılmaz biçimde birleşiktir. Mekanik dünyada olduğu gibi teknik dünyada da her şey birliktedir. İzole araçların makullüğü, mekanik “kompleksin” makullüğünden ayırt edilmelidir. Mekanik “kompleksin” iddiaları, diyelim ki çok pahalı veya aşın işlem görmüş bir makinenin topluluğu berbat etmekle tehdit etmesi durumunda üstün gelmelidir. Görünüşte tüm teknik sorunları çözecek cazip bir düşünce var. Yanlış olanın teknik değil, insanın onu kullanmasıdır şeklindeki düşüncedir bu. Sonuçta, eğer kullanım değiştirilirse artık tekniğe bir itiraz olmayacaktır.

Bu anlayışa birden fazla yerde döneceğim. Şimdi onun tek bir boyutunu ele alalım. Her şeyden önce bu anlayış, açıkça makine ile teknik arasındaki bir kafa karışıklığına dayanıyor. Bir kişi, otomobilini seyahate çıkmak için de kullanabilir, komşularını öldürmek için de. Fakat ikinci kullanım bir kullanım değil, bir suçtur. Otomobil insanları öldürmek için üretilmemiştir. Yani gerçek önemli değildir. İnsanları öldürmenin, meseleleri bu şekilde açıklayanların akıllarında olmadığını elbette biliyorum. İnsanın arayışlarını kötü yöne değil iyi yöne yönlendirdiğini söylemeyi yeğlerler. Tekniğin, zehirli gazın değil faydalı tedavilerin peşinde olduğunu, atom bombasını değil faydalı enerji kaynaklarım aradığım, askeri değil ticari uçakların arayışında filan olduğunu söylerler. Bu onları doğruca insana, araştırmalarını hangi yöne yönlendireceğine karar veren insana götürür. (Bu durumda insan daha iyi hale geliyor değil mi?). Fakat tüm bunlar bir yanlışın içinde. Bu anlayışta, teknik gerçekliği tanımak kararlı biçimde reddediliyor. Bir kere, insanların tekniği moral ve sonuçta teknik dışı nedenlerle verili bir istikamette yönlendirdiğini varsayıyor. Fakat tekniğin temel bir karakteri ki uzunlamasına inceleyeceğiz, moral yargılara hoşgörüyle bakmayı reddetmesidir. Teknik, mutlak biçimde moral yargılardan bağımsızdır, onları kendi alanından temizler. Moral kullanım ile moral olmayan kullanım arasındaki ayrıma asla uymaz teknik. Aksine, tamamen bağımsız bir teknik moralite yaratma eğilimindedir.

O halde burası, bu bakış açısının zayıf noktasının unsurlarından biridir. Bu görüş, tekniğin moral değerlere göre keskin özerkliğini algılayamıyor. Teknik, ortaya koymaya çalıştığım gibi, bu düşünceyle hiç ilgisi yoktur ve açık veya zımni bir amaç gütmez. Tamamen nedensel bir yolda ilerler; önceki unsurların birleşmesi yeni teknik unsurları besler. Bir amaç ya da kademe kademe gerçekleştirilen bir plan yoktur. İnsani sonuçlara doğru bir eğilim bile yoktur. Entegral nedensellik alanında geleceği gözü kapalı bir olguyla karşı karşıyayız. Bu yüzden, keyfi olarak şu veya bu hedefi koymak, teknik için bir istikamet önermek, tekniği reddetmek ve onu karakter ve gücünden mahrum bırakmaktır.

Bu tavra karşı son bir argüman daha var. Tekniğin kullanımının kötü olduğu söyleniyordu. Fakat bu tezin hiçbir anlamı yok. Belirttiğim gibi, makineden bir dizi kullanım elde temek mümkün, ama onlardan yalnızca biri teknik kullanımdır. Otomobilin bir cinayet silahı olarak kullanımı, teknik kullanımı, yani bir şeyi yapmanın en iyi yolunu temsil etmiyor. Oyun için bir kurallar dizisi olan bir araçtır teknik. Benzersiz olan, keyfi tercihe de açık olmayan şey, ‘kullanım yöntemidir”. Eğer kullanılması gerektiği gibi kullanılmıyorsa makineden veya organizasyondan bir kazancımız yoktur. Kullanımı için bir yöntem, bir imkan vardır. O yoksa bu teknik değildir. Tekniğin kendisi bir eylem yöntemidir, ki bu da tam olarak kullanım demektir. Böyle bir teknik araç hakkında kötü kullanılmıştır demek teknik olarak kullanılmamıştır, verebileceği veya vermesi gerektiği faydayı vermemiş demektir. Arabasını dikkatsizce kullanan bir sürücü onu kötü kullanmaktadır. Aklıma gelmişken; bu kullanımın moralistlerin tekniğe atfetmek istediği kullanımla bir ilgisi yoktur. Teknik bir kullanımdır. Moralistler, başka kriterleri olan bir başka kullanım daha uygulamak istiyor. Kesin söylemek gerekirse, istedikleri, tekniğin artık teknik olmamasıdır. Bu şartlar altında, daha başka önemli sorunlar yoktur.

Teknik ile onun kullanımı arasında hiç ama hiç fark yoktur. Birey, özel bir tercihle, ya teknik kurallara göre kullanılması gerektiği gibi kullanmak ile hiç kullanmamak arasında bir tercih ile karşı karşıya. Teknik kuralları dışında kullanmak mümkün değil. Ne yazık ki insanoğlu bu gerçeği bugün ancak güçlükle kabul ediyor. İşte bu nedenle, Mumford, “Ordu, saf bir mekanik endüstriyel sistemin yönelmesi gereken ideal biçimdir” dedikten sonra “Fakat sonuç ideal değil” demekten de kendini alamıyor. “İdeal” burada ne yapıyor? İdeal sorun değil. Sorun, yalnızca, bu organizasyon biçiminin teknik kriterlere cevap verip vermediğini bilmektir. Tekniği makinelerle sınırlandırdığı için Mumford, bunu gösteremiyor. Ancak ordunun örgütlenmesinde insani tekniğin rolünü kabul etmiş olsaydı, ordunun kusursuz bir teknik organizasyon modeli oluşu gerçeğini ve ordunun değerinin bir idealle ilişkisinin bulunmadığını açıklayabilirdi. Makineyi ideal kriterine teslim etmek istemek çocukça birşey.

Tekniğin negatif, yıkıcı ve yoksullaştırıcı olanı atmak suretiyle pozitif, yapıcı ve zenginleştirici bir tarzda yönlendirilebileceği de savunuluyor. Demagojik bir anlatımla, barış teknikleri geliştirilmeli, savaş teknikleri reddedilmeli. Daha az basit bir söyleyişle, araçların, tekniğin mahzurlarını artırmaksızın hafifletmesi gerektiği söyleniyor. Atom motorları ve atom enerjisi, bombayı yaratmadan bulunamaz mıydı? Bu şekilde düşünmek, haklılığı olmayan teknik unsurları ayırmak demektir. Barış teknikleri ve onların yanında savaşın diğer ve farklı teknikleri, açıkçası varolamaz; iyi insanlar bunun tersini düşünseler bile.

Bir ordunun organizasyonu, giderek büyük bir sanayi tesisininkine benziyor. Ayrılamaz nitelikteki tüm parçalarında muazzam bir birlik sunan, teknik olgudur. Atom bombasının atom motorundan önce üretilmiş olması gerçeği, mutlaka teknik adamların tersliklerinin bir sonucu değildi. Bu sıraya karar veren, ne de yalnızca devletin davranışıydı. Devletin davranışı elbette ki atom araştırmalarında karar verici faktördü. (Bu konuya daha sonra değineceğim). Araştırmalara savaşın icra planı hız kattı ve sonuçta bombaya yönelindi. Eğer devlet savaş amaçlarına dönük olmamış olsaydı, atom araştırmalarına bu kadar çok para harcamayacaktı. Tüm bunlar, müdahale etmek için yadsınamaz bir eğilim faktörüne sebep oldu. Ancak devlet bu çabalan teşvik etmemiş olsaydı, savaşta kullanım ve barışta kullanım arasındaki ayrımı olmaksızın durdurulacak olan tüm atom araştırmaları kompleksi olacaktı.

Atom araştırmaları teşvik edilirse, mecburen atom bombası aşamasından geçilecek. Bomba, atom enerjisinin en basit kullanımını temsil ediyor. Atom enerjisinin askeri kullanımındaki sorunlar, sanayideki kullanımda sözkonusu olanlardan çok daha çözümü basittir. Endüstriyel kullanım için bombada sözkonusu olan tüm problemler çözülmelidir. J. Robert Oppenheimer’in 1958’de Paris’te verdiği konferansta teyit ettiği diğer sorunlar da çözülmelidir. Büyük Britanya’nın 1955-1960 döneminde nükleer kaynaklı elektrik üretmedeki tecrübesi bu açıdan önemli.

O halde normal sona yani atom kaynaklı enerjiye ulaşmadan önce bombayla sonuçlanan bir araştırma döneminden geçmek gerekiyordu. Atom bombası dönemi, bu tekniğin gelişiminde geçiş niteliğinde ama maalesef mecburi bir aşamaydı. Bombanın temsil ettiği geçici dönemde, elinde böylesine güçlü bir araç bulan sahibi, kullanmaya yöneldi. Neden? Çünkü teknik olan her şey, iyi veya kötü ayrımı yapmadan elde edilir edilmez mutlaka kullanılır. Bu, çağımızın temel kanunudur. Bu noktada, Jacques Soustelle’in atom bombası hakkında 1960 Mayıs’ında söylediği meşhur sözlerini, hepimizin derin hislerini ifade eden sözlerini aktarabiliriz: “Gerekli idi; çünkü mümkündü”. Gerçekten, tüm teknik gelişme için şaheser bir ifade bu.

Mumford gibi makineye çok açık bir yazar bile, ihtiyaç olsa da olmasa da tüm yenilikleri kullanma eğiliminin varolduğunu kabul ediyor. “Ecdadımız, demirin ısıyı geçiren bir madde olduğunu bilmesine rağmen duvarlarda sac kullandı… Anestezinin devreye girmesi, lüzumsuz ameliyatların yapılmasına yolaçtı…”. Bunun tersinin olabileceğini söylemek, insanın soyutlanmasından başka bir şey değildir.

Bir başka örnek polistir. Polis, teknik yöntemleri gerek araştırma gerekse faaliyet olarak görülmemiş derecede geliştirmiştir. Suçlulara karşı giderek daha etkin koruma sağlayacağı için herkes bu gelişmeden hoşnuttur. Poliste yozlaşma sorununu bir an için bir kenara bırakıp teknik aygıta (belirttiğim üzere, son derece kesin hale gelmektedir) yoğunlaşalım. Bu aygıt sadece suçlulara karşı mı uygulanacaktır. Bunun böyle olmadığını biliyoruz. Bir tepki olarak, bu teknik aygıtı ayrım gözetmeksizin kullananın devlet olduğunu söylemekten de kendimizi alamıyoruz. Fakat burada bir perspektif hatası vardır. Araçlar, genellikle uygulanabileceği her yerde uygulanır. Ayrım gözetmeksizin işlev görür, zira kendisi ayrım gözetmeden vardır. Son derece hızlı bir tempoyla gelişmekte olan polis teknikleri, gerekli amaçları olarak tüm bir ulusun bir toplama kampına dönüştürülmesini alır. Bir parti veya hükümet açısından bu sapık bir karar değildir. Suçluları yakalamaktan emin olmak için herkesin gözetlenmesi gerekir. Her yurttaşın ne yaptığını, ilişkilerini, eğlencesini filan tam olarak bilmek gerekir. Devlet de giderek bu şeyleri bilebilecek bir konumdadır.

Bir terör egemenliği veya keyfi tutuklamalar anlamına gelmiyor bu. En iyi teknik, kendini en az hissettiren ve en az külfeti temsil edendir. Fakat her yurttaş, polis tarafından etraflıca bilinmeli, dürüst gözetleme koşullan altında yaşamalı. Tüm bunlar teknik yöntemlerin gelişmesinden kaynaklanmaktadır.

Tam kontrolü olmadığı taktirde polis, teknik gelişmeyi başaramaz. Ve, Ernst Kohn-Bramstedt’in ifade ettiği gibi, bu tam kontrolün hem objektif hem de sübjektif bir yanı var. Sübjektif olarak kontrol, iktidar arzusunu ve birtakım sadistçe eğilimleri tatmin eder. Fakat sübjektif boyut başat olan değildir. Gerçekte, kontrolün objektif boyutu (yani bir çevre, bir atmosfer, hatta sosyal bilimlerde bir davranış biçimi yaratan saf teknik) giderek daha fazla egemen oluyor. Polis, kestirimlerde bulunabilmeli, suçu önceden önleyebilmelidir. Er geç olan müdahalenin faydası yok. Bu hal iki şekilde ortaya çıkabilir. Birincisi sürekli gözetim ile. (Zararlı niyetler önceden ne derece bilinirse, tasarlanmış suçlar işlenmeden polisin harekete geçmesi o derece mümkün olur). İkincisi; bahsettiğimiz sosyal uyum iklimi ile. Bu amaç, her yurttaşın babacan şekilde gözetlenmesini ve bunun yanında diğer tüm tekniklerle (idari, organizasyonel ve psikolojik) mümkün olan en yakın bağlantıyı önceden varsayar. Polis kontrolü tekniği, ancak polisler sendikalar ve okullarla yakın temas içinde olurlarsa bir değer ifade eder. Bilhassa propagandayla yakın bir ilişkisi vardır. Olgunun gözlemlendiği her yerde bu ilişki vardır. Propagandanın kendisi, tüm bir devlet organizasyonunu, bilhassa da polis gücünü işin içine sokmadığı sürece etkili olamaz. Tersinden bakıldığında, polis gücü, yalnızca, polis gücünün bütünlüğü için gerekli psikolojik ortamda öncü bir rol oynayan propagandayla tamamlandığı zaman gerçek bir tekniktir. Fakat propaganda, polis gücünün ne olduğunun ve ne olması gerektiğinin kabul edilmesini de öğretmeli. Polis gücünü hoşa gidecek hale getirmeli, eylemlerini meşrulaştırmalı, ona insan kitleleri arasındaki psiko-sosyolojik yapısını kazandırmalı.

Tüm bunlar, polis ve propagandanın terör üzerine yoğunlaştığı diktatörlük rejimleri içinde, mesela filmlerin polisin iyi yönlerini gösterdiği ve halkın sevgisini kazandırdığı demokratik rejimler için de geçerlidir. Ernst Kohn-Bramstedt’in sözünü ettiği kısır döngü (terör şu anki propagandanın üzerinde dururken şu anki propaganda gelecekteki terörün zeminini hazırlar), terör kavramının verimlilik kavramıyla değiştirilmesi durumunda diktatöryal rejimler için olduğu kadar demokratik rejimler için de geçerlidir.

Bu tür bir polis örgütlenmesinin gelecekte varolması pek de uzak bir ihtimal değil. Her yurttaşın kendi yeteneklerinden bihaber bir şüpheli sayıldığı her otoriter yönetimde bu tür örgütlenme sürdürülmektedir. ABD’de eğilim bu yöndedir; Fransa’da da ilk unsurlarını görmeye başlıyoruz. Fransız polisinin idaresi, 1951 yılında sistemin “derinlemesine” organizasyonuna yöneltildi. Bu, örneğin siciller dairesi düzeyinde gerçekleşti. Belli unsurları basit ve iyi bilinir: parmak izi dosyaları, ateşli silahlara ait kayıtlar, polise en kısa sürede en fazla değişen bilgiyi elde etme ve tüm biçimleriyle suçluluğun mevcut durumunu günlük bazda bilme imkanı tanıyan istatistik yöntemlerinin uygulanması. Diğer unsurlar bir ölçüde daha karmaşık ve yenidir. Sözgelimi, suçlar departmanında delikli kart mekanik endeks sistemi konuldu. Bu sistem, dört yüz muhtemel kombinasyon sunar, suçun herhangi bir unsuruyla (işleniş saati, tabiatı, çalınan eşya, kullanılan silah filan) soruşturmayı başlatmaya imkan tanır. Kombinasyon elbette ki çözümü vermez ama bir tahminler dizisini verir.

Bu polis teknikleri kataloğundaki en önemli kalem, “şüpheli dosyaları” denen dosyaların oluşturulmasıdır. Bu dosyalar, polisin herhangi bir bireyden herhangi bir nedenle ve herhangi bir zamanda hiç kuşkulanıp kuşkulanmadığını (aleyhine bir kanuni belge yahut işlem olmasa bile) gösterir (Polis Şefi M. Baylot’un 1951’deki basın toplantısında verdiği bilgiler). Bu demektir ki suç olmayan sebeplerle bile hayatında bir kere polisle işi olan her yurttaş, gözetim altında tutulur. Bu gerçek, dar bir tahminle bile yetişkin erkek nüfusun yarısını etkilemek durumundadır. Bu listelerin yalnızca bir kalkış noktası olduğu açıktır, çünkü dosyaları toplanmış olabilecek tüm gözlemlerle tamamlamak çok çekici ve gerekli olacaktır.

Son olarak, polise bu teknik bakış, toplama kampları müessesini dramatik boyutlarıyla değil, idari boyutlarıyla varsayar. Nazilerin toplama kamplarını kullanışı, bizim perspektiflerimizi çarpıttı. Toplama kampı, doğrudan doğruya teknik polis anlayışından kaynaklanan iki fikir üzerine dayanır. Bunlar, önleyici tutuklama (önlemeyi tamamlar) ve yeniden eğitmedir. Toplama kampında sistemin çok ileri bir biçimini görmeyi reddetme gereği hissetmemiz, bu kavramların gerçeğe tekabül etmemiş olması dolayısıyla değildir. Ne de, yeniden eğitim yöntemleri denen şeyler genelde yıkım yöntemleri oldukları için böyle bir “yeniden eğitimi” iğrenç bir şaka olarak görmek istiyoruz. Ne kadar ileri gidersek, toplumdaki uyumsuzların yeniden eğitimi için polis o derece sorumlu tutulacaktır. Bu hedef, korumakla yükümlü oldukları aynı düzenin bir parçasıdır.

Şimdilerde bu gelişmenin meşrulaştırılmasına tanık oluyoruz. Polis gücünün gelişmesinin devletin Makyavelizminin ya da geçici bir etkinin sonucu olduğu doğru değildir. Tabiatın güçlerini daha fazla seferber ettikçe, insanları daha fazla seferber ederiz; daha fazla düzene ihtiyacımız olur. Bu da bugün için en yüksek değeri temsil etmektedir. Bunu reddetmek, modern zamanların bütün bir seyrini reddetmek olur. Bu düzende spontane olan hiçbir şey yoktur. Daha ziyade, bin tane teknik ayrıntının sabırla büyümesidir. Hepimiz de, bu düzeni daha etkin geleceği de daha güvenli kılan gelişmelerin her birinden bir güvenlik hissi çıkarırız. Düzen bizden tam bir onay alır. Polise hasmane duygular beslediğimizde bile tuhaf bir şekilde düzenin ateşli taraftarıyızdır. Modern buluşların ve bizim kendi gücümüzün çoğalmasında, bize bu ihtiyacı çok aşın derecede hissettiren bir baş dönmesine tutulduk. Bir kere, dışarıdan bakıldığında, örgütlenmeyi ve manevi değerleri kapsayan bu düzeni sağlama almakla görevli olan polistir. O halde, yöntemlerindeki vazgeçilmez gelişmeleri polise vermememiz nasıl mümkün olur ki? Bizler Fransa’da bu gelişmenin henüz hazırlık aşamasındayız, ama örnek olsun diye söylemek gerekirse Kanada ve Yeni Zelanda’da polis gücünün organizasyonu çok ileri gitmiştir. Teknik gereklilik, ulusal toplama kampını (belirtmem gerekir ki bu kavram genelde onunla ilişkili acı çekmeyi içermemektedir) dayatmaktadır.

Bir başka örnek daha verelim. Yeni devreye sokulan ve büyük bir üretken güce sahip bir makine, büyük miktarlarda iş “çıkarır”; pek çok işçinin yerini alır. Tekniğin kaçınılmaz bir sonucudur bu. Eğip bükmeden söylemek gerekirse bu işçiler işten atılırlar. Kapitalizm bu durumdan sorumlu tutuluyor; bize de teknolojik işsizlikten tekniğin kendisinin sorumlu olmadığı, sosyalizmin kurulmasının işleri rayına koyacağı söyleniyor. Kapitalistin cevabıysa şu: Teknolojik işsizlik her zaman kendisini ortadan kaldırır. Mesela, uzun dönemde vasıflı işçiler için istihdam yaratacak yeni faaliyetler yaratır”. Bu berbat bir geleceği anlatır gibidir, çünkü zaman içinde bir yeniden adaptasyonu ve uzun sayılabilecek bir işsizlik dönemini ima ediyor. Fakat sosyalizm neyi öneriyor? “Kurtarılmış” işçinin bir başka yerde ve bir başka görevde kullanılacağını. Sovyetler Birliğinde işçi ya mesleki eğitim yoluyla yeni bir vasfa uyarlanır ya da ülkenin başka bir köşesine yollanır. Beveridge Planına göre işçi, devlet nerede herhangi bir fabrika açsa orada istihdam edilir. Bu sosyalist çözüm mekanda yeniden adaptasyonu içerir. Fakat bu çözüm de insan doğasına tümüyle yabancı görünüyor. İnsan, sağa sola götürülecek basit bir paket veya kalıba dökülecek ve ya ihtiyaç duyulan yerde uygulanabilecek bir nesne değildir. Bu iki yeniden adaptasyon biçimi (mümkün olanlar yalnızca bunlardır) de insani değildir. Kasım 1960’ta (Doğu) Alman Demokratik Cumhuriyetinde yürürlüğe sokulan yeni çalışma yasası, bu insaniyetsizliğin sosyalist kamptaki uygulamasını gösteriyor. Bu adaptasyonlardan hiçbiri de insan emeğinin yerini alan makineden ayrılamaz. Gerekli ve kaçınılmaz sonucudurlar. İdealistler elbette çalışma haftasının kısaltılmasından bahsedecekler. Fakat bu kısaltma, ancak eşit teknik gelişmeler tüm iş kollarında oluşturulduğunda yapılabilir. Colin Clark’a göre, bu kısaltma da çok geçmeden yükselişe geçecek gibidir. Fakat bu değerlendirme, iktisatın alanına giriyor. Sayısız örnek verebilirim ama verdiklerim, tekniğin kendisinin (onun kullanımının veya gereksiz sonuçlarının değil), ondan tamamen ayrılamayacak belli miktarda cefaya ve toplumsal belalara yol açtığını göstermeye yeter. Bu, tekniğin mekanizmasının ta kendisidir.

Elbette ki bir teknik, öngörülemeyen kötü etkileri çıktığında terkedilebilir. O andan itibaren teknikte bir iyileştirme olacaktır. Karakteristik bir örnek, J. de Castro tarafından The Geography of Hunger’da (Açlığın Coğrafyası) sunulmaktadır. De Castro, başka ülkeler hakkında yüzeysel olarak zaten bilinen bir şeyi, yani birtakım kullanım tekniklerinin felaket çıkardığını Brezilya örneğinde ayrıntılarla gösteriyor. De Castro’ya göre, birtakım bölgeler şeker kamışı üretmek amacıyla ormandan arındırıldı. Yalnızca yakın teknik verimlilik dikkate alındı. Bir başka çalışmada De Castro, açlık sorununun kapitalist ve kolonyalist sistemin tarıma uygulanmasıyla yaratıldığını göstermeye çalışıyor. Ancak onun mantığı, yalnızca çok sınırlı ölçüde doğru. Çeşitli ürünlerden oluşan bir tarımın yerine ticari amaçla tek ürüne dayalı (tütün ve şeker kamışı) bir tarım geçirildiğinde suç kapitalizmindir. Fakat çoğu kere ürün çeşitlendirmesi değiştirilmiyor. Olan, yeni alanların tarıma açılması, bir nüfus artışı ve işgücünün tek yanlı kullanımının ortaya çıkmasıydı. Bu, kapitalist bir gerçek olmaktan çok teknik bir gerçektir. Eğer tarımı sanayileştirme imkanı varsa, neden kullanılmasın ki? Yüzyıl öncesinin bir mühendisi, tarım ekonomisti veya iktisatçısı, tarııma açık olmayan toprakların tarıma açılmasının büyük bir ilerlemeyi teşkil ettiğine katılırdı. Avrupa tarım tekniklerinin uygulanması, mukayese kabul etmez bir adımdı (sözgelimi Hindistan’daki yöntemlerle karşılaştırıldığında). Fakat bu uygulamanın öngörülemeyen kesin sonuçları vardı. Ortaya çıkan ormanların yokolması hidrografik özellikleri değiştirdi, nehirler taşar oldu, drenaj suları felaketti, erozyona katkıda bulundu. Yüzey toprağı tamamen sürüklenip götürüldü, tarım imkansızlaştı. Ormanın varlığına bağımlı olan hayvanlar yokoldu. Geniş alanların yiyecek üretme imkanları bu şekilde kayboldu. Senegal’de yerfıstığı ve ABD’nin güneyinde pamuk ekiminin bir sonucu olarak aynı durum gelişiyor. Yaygın olarak söylendiği üzere, bunlardan hiçbiri tekniğin kötü bir uygulaması (bencil çıkarın emrinde olan) değildir. Bu tekniktir. Ve eğer durum eski tekniğin terkedilmesiyle “çok geç” düzeltilirse, yalnızca yeni bir teknik gelişmenin bir sonucu olur bu. Her halükarda ilk adım kaçınılmazdı: insanoğlu, verili bir teknik eylemin sonuçlarının bütününü asla öngöremez. Tarih, başlangıcından itibaren her teknik uygulamanın, tekniğin yokluğundan çok daha feci sonuçlar doğuracak birtakım öngörülemez yan etkilerinin var olduğunu gösteriyor. Bu yan etkiler, öngörülen/beklenen ve değerli/pozitif bir şeyi temsil eden etkilerle yan yana var olurlar.

Teknik mümkün olan en çabuk uygulamayı ister. Günümüzün sorunları hızla ilerliyor, derhal de çözüm bekliyor. Sadece zamanın geçmesiyle çözülemeyecek kimi talepler modern insanın gırtlağına sarılıyor. Mümkün olan en hızlı karşı hamle gerekir – çoğu kere bir ölüm kalım meselesidir bu. Saldırıya uygun karşı darbe bulunduğu zaman kullanılır. Eldeki araçları kullanmamak aptalca olur. Ancak tüm yansımaları hesap edecek vakit asla yoktur. Bir kere bu yansımalar zaten çoğu kere öngörülemez. Tüm disiplinlerin iç ilişkilerini ve araçların etkileşimini ne kadar çok anlarsak, bu etkileri gerektiği gibi ölçmek için o kadar az zaman olur.

Ayrıca, çok pahalı olduğu için de teknik en acil uygulamayı ister. Para, prestij ve güç açısından (sırasıyla, rejimin kapitalist, komünist veya faşist olup olmamasına bağlı olarak) “geri dönmelidir”. Getirilerin dağılımı veya proletaryanın kurtuluşu sözkonusu olduğunda önlemler için zaman yoktur. Bu motiflerin tekniğin işi olmadığını da söyleyemeyiz. Bu motiflerin hiçbiri olmasaydı, teknik araştırma için hiç para olmaz ve hiç teknik olmazdı. Teknik, fiili varlık biçimleri dışında kendi başına ele alınamaz.

Bu durumda bu düzenin ciddi gerçeklerine geri dönüyoruz. İngiltere’de birtakım tarımsal araştırmalarda sistemik denen anti-parazit ilaçları uygulandı. Bir meyve ağacına şırınga edildi. Ağacın kökünden yapraklarına kadar ilaç yayıldı. Tüm parazitler öldü. Fakat meyveler ve insanlar üzerindeki, uzun vadede de ağaç üzerindeki etkileri konusunda bilinen bir şey yok. Tüm bilinen, ilacın tüketiciler için acil bir ölümcül zehir olmadığıdır. Bu tür ürünler halihazırda ticari olarak satın alınabiliyor; yakın zamanda büyük bir ölçekte kullanılması da muhtemel. Sistemikler için söylediğimiz şeyler, spesifik böcek ilacı D.D.T. için de geçerli. Başlangıçta bu ilacın sıcak kanlı hayvanlar için tamamen zararsız olduğu ilan edilmişti. Sonuç olarak D.D.T. yoğun bir şekilde kullanıldı. Ancak 1951 yılında yağlı solüsyonda D.D.T.’nin sıcak kanlı hayvanlar için aslında bir zehir olduğu ve bir sürü bozulma ve hastalığa, özellikle de raşitizme yolaçtığı belirtildi. Bu yağlı solüsyon, tamamen kaza eseri de üretilebilir. Bu kimyasalla tedavi edilen ineklerin, D.D.T. ihtiva eden süt üretmeleri gibi. Bu şekildeki sütle beslenen buzağılarda raşitizm gözlenmiştir. 1959’dan beri çeşitli uluslararası tıp kongreleri de çocuklarla ilgili ciddi tehlikeye dikkat çekti.

Ancak gerçek sorun, hata sorunu değil. Hata her zaman mümkündür. Yalnızca iki gerçek bizi ilgilendiriyor: Bir teknik eylemin tüm sonuçlarını öngörmenin imkansızlığı ve tekniğin, ürettiği her şeyin tüm halkı etkileyen bir alana çekilmesini istemesi.

Tekniğin ağırlığı öylesine büyüktür ki hiçbir engel onu durduramaz. Ve her teknik ilerlemenin bir de olumsuz arka yüzü vardır. Sahra’daki petrol çıkaranlar üzerine yapılmış mükemmel bir inceleme (1958). en ciddi problemin yerel nüfusun perişanlığı olduğu sonucuna varıyor. Bu artan perişanlığın nedeni, diğer şeyler yanında, şunlardır: kervan trafiğinin yerini motorlu araçların alması: hurma ağaçlarının yok olması (yaygın kimyasal atıklardan hastalandıkları için); ve sulama tesislerinin bakımının yapılmaması nedeniyle tahıl mimlerinin ortadan kalkması.

İnsanoğlu, hayatın en önemli ve en önemsiz işleri açısından, asla kendi kontrolü altında olmayan bir güce umutsuz bir şekilde teslim edilmektedir. Çünkü bugün insanın içtiği sütü ve ya yediği ekmeği, hükümetini kontrol ettiğinden daha fazla kontrol etmesi mümkün değil. Aynı şey büyük sanayi tesisleri, ulaşım sistemleri, filmler ve benzerlerinin gelişmesi için de geçerlidir. Ancak şüpheli bir deney döneminden sonradır ki teknik rafine edilir; yan etkileri de bir dizi teknik iyileştirmeyle modifiye edilir. Buna dayanarak birileri, canavarı eğitmenin ve teknik işlemin iyi sonuçlarını kötü olandan ayırmanın mümkün olacağını söyleyecektir. Öyle olabilir. Ama aynı çerçevede, yeni teknik gelişme de başka yan ve öngörülemez etkiler doğuracak, başka türden olsalar bile bunlar da öncekilerden daha az zararlı olmayacaktır. De Castro, topraklardaki yeni tarım tekniklerinin, polis gücü, ideolojisi ve propaganda aygıtıyla daha kuvvetli devlet kontrolünü gerektirdiğini ilan ediyor. Bu, ödememiz gereken bir bedeldir.

Aynı sorunu inceleyen William Vogt daha da kesin: Toprak yüzeyinin sistematik tahribinden doğan açlıktan kaçınmak için en son teknik yöntemleri uygulamamız gerekir. Ancak koruma tedbirleri, bireyler tarafından kendiliğinden uygulamaya konulmayacaktır. Yine de bu yöntemler küresel olarak uygulanmalıdır, aksi halde hiçbir yere varılamaz. Bunu kim yapabilir? Tüm iyi Amerikalılar gibi Vogt da, otoriter polis devletinden nefret ettiğini öne sürüyor. Oysa, yalnızca devlet kontrollerinin belki de arzu edilen sonuçları doğurabileceğine katılıyor. Liberal ABD yönetiminin bu anlamda harcadığı çabaları övüyor, ama ABD’nin “gerçek ve mecazi anlamda zemin kaybetmeye” devam ettiğini çünkü Amerikan tarım yöntemlerinin yeterince otoriter olmadığını kabul ediyor.

Hangi tedbirler önerilecektir? Çeşitli topraklar, onları tahrip etmeden ekip biçmenin mümkün yolları açısından sınıflandırılmalıdır, (a) Nüfusu tahliye etmek ve tehlikedeki topraklan işlemekten korumak; ve (b) belli toprak türlerinde sadece belli ürünler yetiştirmek amacıyla otoriter yöntemler uygulanmalıdır. Bu gelişme, büyük toprak mülklerinin merkezileştirilmesiyle kolaylaştırılacaktır. Latin Amerika’da bugün 20-40 milyon ekolojik açıdan yer değiştirmiş kişi var. Bunlar, tarıma açık olmaması gereken toprakları işgal eden insanlardır. Eğer ülkelerinin varoluş araçları imha olmaktan kurtarılacaksa bu insanlara! yaşadıkları yamaçlardan çıkarılmaları mutlaka gerekli. Onları yeniden iskan etmek zor ve pahalı olacaktır, ama Latin Amerika’nın başka seçeneği yok. Bu sorunu çözmezse, en sefil hayat standardına gerileyecektir.

Tüm tarım sorunları uzmanları aslında temelde mutabıklar. De Castro (Vogt’ın fikirlerine karşı olmasına rağmen) ve Dumont (de Castro’yu birtakım noktalarda eleştiriyor), yalnızca dünya ölçeğinde bir katı planlamanın tarımın sorunlarını çözeceği ve yalnızca insanların yeniden iskanının ve refahın kollektif dağılımının kıtlık sorununu çözebileceği sonucuna varıyorlar. Bunun anlamı sadece şu olabilir: eğer geleneksel tarım tekniklerini geliştirecek ve mahzurlarından kurtulacaksa insan, son derece sert idari ve polis tekniklerini uygulamaya mecburdur. Bu noktada farklı unsurların birbirine bağlılığının ve ikincil etkilerin öngörülemezliğinin iyi bir örneğini görüyoruz.

Uzunca bir süre Tennessee Vadisi Otoritesi’nin (TVA), tekniğin ortaya çıkardığı birtakım sorunlara karşı övülecek bir tepki olduğuna inanılıyordu. Oysa bugün belli bir takım büyük kusurlar aşikârlaştı. Sözgelimi, yeni orman oluşturma ve hayvanların yeniden üretimi alanlarında yöntemlerin doğru uygulanması anlaşılmamıştı. Sel kontrolü suyun toprakta tutulması yoluyla değil, fakat başkalarını korumak için ayrılan toprağın önemli bir kısmını daimi olarak batırmak suretiyle yerine getiriliyordu. Tekrar etmek gerekirse, insanoğlu kendi tekniğinin etkilerinin bütünlüğünü asla önceden göremez. Colorado Nehrini sulama amaçlı düzenlemenin Pasifik Okyanusu’nun Kaliforniya kıyısına bindirme yapmasına yolaçacağını veya günde 500 ton kum ve kayanın kaldırılmasıyla vadileri (ki “düzenlenmişlerdi”) tehlikeye düşüreceğini hiç kimse kestiremezdi. Benzer şekilde, havayı kontrol etmeyi, bulutlan dağıtmayı, yağmur ve kar yağdırmayı hedefleyen tekniklerin etkilerini öngörmek de mümkün değildir. Bir başka alanda, narkotik ilaçlar üzerine bir araştırmada Profesör Lemaire, tekniğin sentetik narkotiğin giderek çok daha kolaylıkla ve büyük miktarlarda imalatına imkan tanıdığını gösteriyor. Fakat ona göre bu ilaçların kontrolü bu şekilde daha da zorlaştırılıyor çünkü “tehlikeli olup olmayacaklarını tahmin edemeyiz. Tek kanıt, müptelaları tarafından kullanımlarının alışkanlık haline gelmesidir. Fakat bu kanıtı elde etmek yıllar süren deneyler gerektirir”.

İnsanlığın bildiği en ciddi tehlike olan yaygın açlık sorununun, iyi ve kötüyü ayırdedilemez biçimde kendisiyle beraber getiren birtakım tıp tekniklerindeki ilerlemeden kaynaklandığını burada hatırlatmaya gerek yok.  Bir iyi veya kötü kullanım meselesi değildir bu. Atom tekniklerinin ortaya çıkardığı atomik atıkların imhası sorunu da aynı şekilde. Atom patlamaları gerçek sorun değildir. Gerçek sorun, bir kısım atom bilimcilerin rahatlatmaya dönük ama talihsiz açıklamalarının tersine, durmadan büyüyen atık imha sorunudur. Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı, 1959 yılında bu atıkların ölümcül bir tehlike olduğunu ve belki Kanada’da gerçekleştirilen zor “camlaştırma” yöntemi dışında bu atıklardan kaçınmanın kesin bir yolunun da bulunmadığını kabul etti. Tüm bunlar da atomun barışçı kullanımını gerektirir!

Her halükarda, üç aşağı beş yukarı açıklıkla, görülen şey, teknik uygulamaların etkilerini kontrol etmek üzere devlet müdahalesinin gereğidir. Fakat bu etkiler ışığında bir teknik modifıye edilinceye kadar, kötülük yapacağını yapmıştır bile. Etkiler arasında bir “seçim” yapılması önerildiğinde, hep çok geçtir. Her verili unsuru modifiye etmenin hâlâ mümkün olduğu kuşkusuz, ama sadece ikincil yansımalar pahasına. Yine, doğal kaynakların rasyonel kullanımı yoluyla beş milyar insanı doyurmaya yetecek yiyecek üretmek de kuşkusuz mümkün. Ancak bu, angarya veya yenir bir tür kölelik pahasına başarılabilir. Hangi konuyu incelemeyi seçersek seçelim, tekniklerin bu karşılıklı ilişkisini görürüz. 1960’da Dünya Gıda Araştırma Kongresi, kendileri de medeniyet hastalıkları denen hastalıkların (kanser, kalp damar hastalıkları gibi) nedenlerine katkı yapan kimyasal ürünlerin kullanımının modern beslenmeyi nasıl bozduğu meselesini ele aldı. Fakat Kongre’nin araştırmaları, “doğal” beslenmeye bir geri dönüşün artık sorunu çözemeyeceğini gösteriyordu. Aksine, tamamen yapay beslenmeyi, rasyonel beslenme denen şeyi içeren ileri bir adımın atılması gerekir. Sadece tahıl ürünlerini, eti, tereyağını filan kontrol etmek yeterli olmayacaktır. Bunun mümkün olabileceği aşama geçilmiştir. Yeni teknik yöntemler bulunmalıdır. Fakat, bu yeni beslenmenin de hiç tehlike oluşturmayacağından emin olabilir miyiz?

Kötü olduğu yargısına varılan her tekniğin reddi, değeri sadece verimlilik penceresinden hesaplanan yeni bir tekniğin yaratılmasını gerektirir. Ancak daha uzak yansımaların genelde farkında değilizdir. Tarih bize bu yansımaların nadiren olumlu olduğunu gösteriyor. En azından, kendimizi nüfus artışı, ortalama ömür süresinin uzaması veya haftalık çalışma süresinin kısalması gibi bağlantısız olguları incelemekle tatmin etmek yerine tarihi bir bütün olarak ele aldığımızda durum böyledir. Bunlar belirtilerdir. Eğer insanlar hayvan olsaydı belki anlamı olacak olan; fakat insan bir üretim makinesinden daha fazla bir şeyse kati önemi olmayacak olan belirtiler.

Bununla birlikte benim niyetim tekniğin bir felaketle sonuçlanacağını göstermek değil. Aksine, tekniğin yalnızca bir tek prensibi var; o da etkin düzenlemedir. Teknik açısından her şey düzen kavramı etrafında odaklanır. Bu, 19. yüzyılın başında moral ve teknik doktrinlerin gelişimini açıklar. Düzenleyici bir ilkeyi temsil eden her şey son derece ciddiyetle ele alındı. Aynı zamanda, bu düzenin geliştiren araçlar da hiçbir zaman olmadığı kadar kullanıldı. Düzen ve barış, bireysel tekniklerin gelişimi (toplum gerekli çözülme aşamasına eriştikten sonra) için gerekliydi. Barış, sanayinin zaferi için vazgeçilmezdir. Buradan aceleci bir çıkarsamayla sanayileşmenin barışı teşvik edeceği sonucuna varılacaktır. Ancak, her zaman olduğu gibi, mantıksal çıkarsamalar gerçeği tahrif etmektedir. J. U. Nef, gayet güzel bir şekilde, sanayileşmenin savaşları teşvik etmekten başka bir şey yapmayacağını gösteriyor. Bu bir tesadüf değil, tersine organik bir ilişkidir. Yalnızca sanayileşmenin imha araçları üzerindeki doğrudan etkisi nedeniyle değil, aynı zamanda varoluş araçları üzerine etkisi nedeniyle de böyledir. Nef’e göre teknik gelişme savaş lehindedir, zira (a) yeni silahlar, saldırı ile savunma arasındaki ayrımı daha zorlaştırmıştır; (b) öldürme eylemindeki acı ve ıstırabı muazzam bir şekilde azaltmıştır.

Bir başka düzlemde, barışçı sanayi ile askeri sanayi arasındaki ayrım artık mümkün değildir. Niyetleri ne derece insani olursa olsun her endüstri, her teknik, askeri bir değere sahip. “İnsancıl bir bilim adamı, kendisini bir ikilemle karşı karşıya bulur: Birbirlerini daha iyi yok edebilsinler diye insanları daha fazla yaşatacak yolları aramalı mıdır?” Nef, bunlan gayet güzel bir şekilde tarif etmiştir. Bu, artık basit bir insan davranışı meselesi değil, bir teknik gerekliliktir.

Teknik olgusu, iyi taraflarını alıp kötü taraflarını atacak şekilde bölünemez. Kendisini monist (tekçi) yapan bir “kütledir”. Bunu göstermek için en basit ve bu yüzden de en kolaylıkla tartışılabilir örnekleri ele aldık. Okuyucunun bu monizmi tam olarak anlayabilmesini sağlamak için her sorunu tüm yansımalarıyla diğer alanlara sunmak gerekli olur. Sözgelimi polisin durumu sadece kendi spesifik sınırlan içinde ele alınamaz. Polis tekniği, propaganda, yönetim ve hatta iktisat ile çok yakından bağlantılıdır. İktisat, aslında artan bir verimliliği talep eder. Üretici olmayanları (kaldırım mühendisleri, emek harcamadan geçinenler, sosyal uyumsuzluk gösterenler) sosyal bünyeye kabul etmek imkansızdır. Bunların hiçbirinin yeri yoktur. Polis, bu faydasız tüketicileri işe koyacak yolları bulmalıdır. Sorun, bir kapitalist devlette de (burada, komünist sabotajcıdır), komünist devlette de (burada sabotajcı, kapitalizmden para alan enternasyonalisttir) aynıdır.

Tüm bu tekniklerin icra planı ve eylem biçimleri, bir bütünü oluşturmak üzere birleşirler; her bir parça diğerlerini destekler, kuvvetlendirir. Unsurlarından hiçbiri diğerlerinden ayrılamayacak bir koordineli olguyu oluştururlar. Tekniğin “kötü” yanını bırakıp “iyi” olanı muhafaza edebilmeyi umut etmek bir yanılsamadır; çok iyi anlaşılabilir bir yanılsama. Bu inanış, teknik olgusunun özünün kavranamamış olduğu anlamına gelir.

Views: 42

Zizek Bir Radikal Değildir – Andrew Robinson – Simon Tormey

Radikal teori dünyasında Slavoj Zizek, entelektüel süperstar konumuna ulaşmayı başardı. Terry Eagleton, Zizek’in ‘Anti-oedipus’tan beri en iyi entelektüel düzeyi sunduğunu’ öne sürüyor;

Views: 42

ZİZEK HAKLI MI? “Geri Dönüşüm, Organik Gıda, Bisiklet…” – Nurşin Altunay

Slavoj Zizek’in ‘”Geri dönüşüm, Organik Gıda, Bisiklet… Dünya Böyle Kurtarılmaz”[*] isimli makalesi yazdıklarına katılanlar, katılmayanlar, bazılarına katılıp bazılarına katılmayanlarca epeyce konuşuldu ve tartışıldı.

Views: 100

9 Teknoloji Toplumu – Modern Tekniğin Özellikleri – Jacques Ellul

Teknik Tercihin Otomatizmi. “En iyi tek yol”, tekniğimizin karşılık geldiği formül budur. Kararlaştırılan yöntemin rasyonel bir bakış açısıyla, tatmin edici olacak şekilde her şey ölçülüp matematiksel hesabı yapıldığında ve yöntem pratik bakış açısından o zamana dek kullanılanların veya rakip yöntemlerin açıkça en etkilisi olduğunda, teknik hareket kendi kendini yönlendirir hale gelir. Bu sürece ben otomatizm diyorum.

Views: 41

Devlet Şiddeti, Yayılan Şiddet: Şiddetin Çaresi Olarak Düşünülen Şiddet Üzerine – Numan Bey

Şiddeti çoğaltan sadece şiddet tekelini elinde bulunduran Devlet değildir. Şiddet, onu kullanma ve onunla bir sonuca varma hedefinde olanlarca da çoğaltılıyor.

Views: 50

Küba, Diktatör Fidel Castro ve Solcu Hezeyanlar – Numan Bey

Nedir gerçek demokrasi?” böyle sesleniyor yaşam boyu iktidarda ve devletin başında olup, tüm muhalif sesleri kısan ve kovuşturmalara uğratan Küba’nın diktatörü Fidel Castro. Ve şöyle cevap veriyor: “Halkın arzularını yerine getirmektir.”

Biliyoruz ki Küba bir Amerikalı devlettir. Siyasal ve askeri örgütlenmesiyle bir devlet olarak örgütlenmiş ve mevcut siyasal partinin hegomanyasının dışında başka bir muhalif harekete ve düşünceye izin verilmemiş bir devlet; diktatörlüktür.

Sadece bir devlet olmasından dolayı Küba’ya dair, yıkmak ve lağvetmek fikrinin dışında, anarşizm bağlamında yazacak fazla bir şey yok gibi görünüyor. Öyle ya! Küba bir devlet ve yıkılmalıdır. Halkın doğrudan demokratik ve gönüllülük üzerine kurulu insan ilişkilerinin yüz yüze olduğu, otoritenin ve hiyerarşinin olmadığı bir hayattır istediğimiz. Ama mesele o kadar kolay olmuyor her zaman. Gene ortalık karışık. Bir şeyler denmelidir ve açıklama yapılmalıdır. Bir şeyler yanlış gitmekte ve sırtımızı kaşımaktadır…

Fidel Castro’nun ölümünün ardından eski arkadaşlarımızın bazılarının ve çevremizde dost bildiğimiz kimi insanların onun ölümünü ağıtlar yakarak karşılayan ve “ne güzel abimizdin sen Castro” laflarıyla bir diktatörü uğurlayan insanlar olduklarını gördük. Bu yazının yazılma nedeni de bizzat budur.

Bu arkadaşlarımızdan biri özellikle Latin Amerika’daki devlet başkanlarının üçüncü dünyacı, anti-Amerikancı iktidarları ve diktatörlüklerine sadece “solcu” olmalarından dolayı – eleştirilerinin dozunu pek hissetmediğimiz bir şekilde- övgüler dizmeye devam ediyor. Castro’da bu övgülerden ziyadesiyle payını alıyor.

Sadece bu niteliklere sahip ziyadesiyle diktatörlük var; tarihte solcu ve sosyalist olup Amerikan Emperyalizmine tavır koyan Afrika’dan Asya’ya onlarca benzerini göstermek mümkündür.

Ayrıca Küba savunusunu genellikle batı demokrasisine sahip ülkelerin siyasal yapılarıyla kıyaslayarak Küba diktatörlüğüne meşru bir alan açma çabaları ve diktatörlüğü liberal “demokratik” ülkelerin kimi taraflarıyla kıyaslamak metod olarak da doğru değildir. Bunun sadece manipülatif bir savunu olduğunu söylemekten de imtina etmem. İsviçre “demokrasisini” görmeyip Küba’daki diktatörlüğü demokrasi olarak satmak da bir manipülasyondan ibarettir. Böyle bir demokrasi arayışında olunsaydı İsviçre daha ileri bir aşamadadır ve ona övgüler dizmek gerekirdi! Ya da İsrail’in Kibutzları ona demokrasi demek için belki de yeterdi!

Öyle ki Küba’da yaygın olan fahişeliğe dair yapılan savunu fenasının fenasıdır. Bu işin dünyanın her tarafında yapıldığı gibi bir savunma mızrağın çuvala sığmadığını işaret eder.

Bu savunuların ardında sosyalist demeye dili varmadığı bir ülkeyi ve diktatörlüğü aklama çabası vardır demekten kendimi alamıyorum. Bir diktatörü allayıp-pullayarak demokrasi kahramanı ilan etmek için nasıl bir ruh haline sahip olmak gerektiğini bilmiyorum ve bunu söylemek de başkalarına kalsın.

Bugün Küba’da tek işletme sahibi başında Lideri Raul Castro’nun olduğu Küba Komünist Partisi ve Castro’nun ekibidir. Tüm işletmelerin sahibi ve tek yetkilisi odur. Küba halkından herhangi birinin girip içinde bulunamayacağı işletmeleri sadece turistlere ve yabancılara açıktır ve Dolar en rağbette olan para konumundadır. Sovyetler Birliği’nin Nomenklatura’sı bugün Küba’da yaşamaktadır.

Küba “Devrimine” Dair Kısaca

Batista’yı devirdikten sonraki süreç içinde nüfusunun % 20’sini sürgüne yollamış ve binlercesi deniz yoluyla kaçarken ölmüştür. Küba’yı devletin kölesi haline getirmiş, birçok kurumu ve sendikayı yasaklamıştır. Devlet partisi hariç Siyasal partileri yasaklamış bir diktatörlüktür Küba. Küba homoseksüllere karşı kovuşturmalarda bulunmuş ve sansür devletin bekası için önemli bir araç olmuştur.

Küba’yı ve peygamberleri Castro’yu anlamak için Amerika’da olduğu gibi Küba’da da ırk ayrımcılığıyla karşı karşıya kalmış binlercesini anlatmak gerekmektedir. Castro iktidara geldiğinde ırk ayrımcılığının artık bittiğini ilan eden kişidir de! Sovyetler Birliği’de aynı şeyi yapmıştı ama hiç bir zaman slav milliyetçiliğinin üstesinden gelmemiş ve devam ettirmişti. Benzeri Küba için de geçerlidir.

Afro-Amerikalıların fikirlerini ifade etmeleri sonucunda dövüldükleri ve ölüm ya da tecavüz tehditleriyle karşılaştıklarının bir vakıa olduğu iddiası her zaman var.

Castro ve Küba devleti neler yapmıştır. İsterseniz bir bakalım. Onu yaptıkları ve yapmadıklarıyla değerlendirelim.

SSCB’nin Bir Uydusu ve Kolu Olarak Küba

Castro’nun Anti- Amerikancı olması Apartayt rejiminin Güney Afrika’sına karşı tavır alması onu aklamaya yeter mi? Ya da Tıp alanında bir şekilde kazanmış olduğu ün onu “iyi diktatörler” kategorisine yerleştirir mi? Yoksa soğuk savaş döneminin Türkiye’si gibi bir role sahip olduğunu ifade etmemiz daha mı doğru olur.

Öyle ya 1970’lerde Etopya Diktatörü Mengistu Haile Mariam’ın davetine icabet ederek Küba askerlerini oraya yollayan Küba’dır. 1974’te Amerika’nın desteklediği İmparator Haile Selasiye’ye karşı darbe yapmış ve muhalif olan herkesi katletmişti. Kastro bu katliamı, herhangi bir çekince taşımadan, Küba’nın desteği için yolun temizlenmesi olarak ifade etmişti.

Tüm amacı Yemen ve Somali’yi de Sovyetlerin kampına dahil etmekti. 1989’a kadar Küba askerleri Etopya’da kaldı. Mengistu isyanla karşı karşıya kalıp Havana ve Moskova’nın desteğini kaybedince Küba’ya dost olan diktatör Mugabe’nin Zimbabve’sine sığındı. Bugün Etopya, Amerika’nın en yakın müttefiki ve insan hakları ihlalleri devam etmekte.  Afrika’ya bir huzur değil bir huzursuzluk getiren ülkelerin başında Amerika ve diğer Emperyalistlerle beraber Küba gelmektedir.

Bu onu sadece ve sadece soğuk savaşın taraflarından biri haline getirir. Füze krizinde Türkiye ve Küba iki taraftır. Biri Amerika ve Batılı emperyalistlerin diğeri SSCB Emperyalizminin ve Doğu blokunun tarafındadır. Sosyalizm mi? Hak getire… Sovyetler Birliği sosyalist miydi? Hak getire… Sosyalizm ve Marksizmin teorisince dahi sosyalist oldukları su götürür bu ülkelerin…

Soğuk savaş döneminde Prag Baharı’nın liderlerini kınamış ve Varşova Paktı’nın 200.000 askerle Çekoslavakya’yı işgaline destek vermiş bir ülkedir Küba ve Lideri Castro. Bu işgal sırasında sivil itaatsiz eylemler olmuştu. İşgal sonucu ise 76 kişi öldürülmüştü.

Bu mevzuyu burada tartışmanın yeri değil şimdilik. Devam edelim…

Elli yıldır bulunduğu ve asla terk etmeyi planlamadığı iktidar koltuğunda iktidarın politikalarına ve uygulamalarına dair eleştirilere karşı hoşgörüsüz ve acımasızdır. Uluslararası Af Örgütü ve İnsan Hakları İzleme Örgütü Küba’daki diktatörlüğün insan hakları ihlallerine yıllardır dikkati çekmişlerdi.

Sadece rejimin ideolojisine ters düşen yüzlerce insanı cezaevinde yıllarca tuttuğu tutuklularıyla ve ülkesinden kaçmak isteyen binlerce insanıyla da oldukça meşhur bir ülkedir Küba. Bu ülkenin lideri ve diktatörünün hayranı solcularının bunlara dair de bir sürü “ama”lı gerekçeleri var.

Küba Anayasası ifade özgürlüğüne “izin veriyor” – tıpkı bizim 12 Eylül anayasasında olduğu gibi – fakat muhaliflerin haklarına 62. Maddede sınırlıyor. Şöyle ki: “Vatandaşlar için tanınan özgürlük sosyalist devletin var oluşuna ve hedeflerine ya da Küba halkının sosyalizm ve Komünizmi inşa etme kararına karşıt olarak kullanılamaz. Bu prensiplerin çiğnenmesi hukuk yoluyla cezalandırılır.”

Yani devlet kendisi gibi düşünmeyenleri Küba halkı adına cezalandırmaya, cezai kovuşturmalara uğratmaya yetkili kılmaktadır. Bundan hareketle hiçbir fiili kalkışması olmayan insanları da cezaevlerinde tutmaya kendini yetkili kılmıştır.

Türkiye’deki uygulamalara ne kadar da benziyor desek yanlış yapmayız. Kemalist paradigmanın yıllardır uyguladıklarıyla benzerlikleri sadece bunla sınırlı değil. Yarattıkları Fidel Castro kültü ve devrim kutlamaları da benzerlikler göstermektedir. Komünist değilim ama Castro’yu çok seviyorum diyenlerin sayısı da az değil. Devrim kutlamalarında tüm okulların tören alanlarına zorla toplanmaları ve parti üyelerinin zorla alanda bulundurulmaları da bu benzerliğin başka bir örneğidir. Küba’ya bir çeşit Kemalist diktatörlüktür benzetmesi esasen yanlış değildir.

Aslen Küba’nın varlığı ve var oluşu eşitlikçi bir toplumu bize göstermez , anti-emperyalist bir ülkenin var oluşu da değildir ama o sadece üçüncü dünyacı bir “sosyalizm” ve zamanında SSCB’nin uluslararası alandaki aparatı olarak telaki edilmelidir.

Küba’da Anarşizme Dair Kısa Bir Değini

Küba’da Castro iktidara geldiği andan bugüne kovuşturmaya uğrayan ve sürgüne yollanan, hapse atılan anarşistlerin ve liberallerin sayısı binlercedir.

Batista devrildikten sonra kendisine devrimin fiili lideri yakıştırması yapılan Eski Santiago yargıcı Manuel Urrutía hükümet tarafından Castro’ya “devrimin en yüksek lideri” (“maximum leader of the revolution”) ünvanı verilmek istenince red etmiştir. Ardından istifaya zorlanmış ve yolsuzlukla itham edilince iltica etmek zorunda kalmıştır.

En kötüsü en yakın politik müttefiki ve hükümet üyelerinden birinin başına gelmiş: Tarım Reformu Yasasının yazarı, anti-komünist ve isyancı ordunun komutanı Humberto Sorí Marín “devrime karşı komplo” suçlamasıyla Nisan 1961’de idam edilmiştir.

Bir diğer eski isyancı Hubert Matos kışkırtma ve isyan suçlamasıyla istifa ettirilmiş ve 20 yıl hapis cezasına çarptırılmış ve 16 yıl yatmıştır.

Bir diğeri İspanya’nın  Duritti’sine benzetilerek Duritti yakıştırması yapılan Aziz Camillo olarak bilinen Camilo Cienfuegos’un kaybolmasıdır. Halen yok olması gizemini koruyor.

Anarşistlerin tarihinde bir başka hikaye ise şöyledir:

Kübalı olmayan Alman Anarşist Agustín Souchy Küba hükümeti tarafından Havana’ya davet edilir. Küba Tarımın durumunu çalışması için çağrılmıştır. Avrupa’da oldukça bilinen bir dergide yazılar yazmaktadır ve İsrail’deki Kibutzlar üzerine yazmıştır. Küba hükümetinin maksadı da benzer bir şeyin onlar için de yazılabilmesidir. O sıralarda Kübalı anarşistler de Agustín Souchy’ı takdir etmektedirler. Olası bir yazının Küba’daki anarşistler ve anarşist medyada Küba hükümeti için propagandası olacaktır.

Souchy adayı dolaşır ve duruma dair yaptığı analiz beğenilmez. Bundan daha fazla karamsar olamazdı denir. Küba’nın Sovyet modeline çok yakın olduğu ve bireysel özgürlüklerden ve bireysel insiyatiften yoksunluğun, halihazırda tüm ekonomide görüldüğü gibi tarım sektöründe merkezileşmekten başka sonuç doğurmayacağı sonucuna varır. Analizleri resmi sansürden geçmeden Testimonios sobre la Revolución Cubana’da yayınlanır. Üç gün sonra Souchy, Küba’dan ayrılır ve basılı tüm dergiler toplanır ve Castro hükümetince imha edilir. Castro ifade özgürlüğü, iletişim ve sendikal faaliyetleri yok edecek olan Marksist-Leninist bir hükümete eğilim göstermiştir.

Küba da sendikaların bir kısmının Grupo de Sindicalistas Libertarios ve Agrupación Sindicalista Libertaria adları altında yaptıkları (Declaración de Principios) deklerasyon yayınlanır. 1960’ın yazıdır.

Sekiz maddelik deklerasyon “Her türden devlete” saldırmaktadır ve aynen şöyledir:

1. Liberter düşünceyle uyumlu olarak gerçek ekonomik rolleriyle uyumlu olarak federasyon ve sendikaların fonksiyonlarını ifade eder

2. Toprakların “onda çalışanlara” ait olması gerektiğini ilan eder.

3. Hükümetin Tarım Reformu Yasası’nın aksine “kolektifleri ve kolektif çalışmayı” destekler.

4. Çocuklar için özgür ve kolektif eğitim için çağrı yapar.

5. Milliyetçilik, militarizm ve emperyalizm gibi “zararlı şeylere” ve halkın militarize edilmesine karşı çıkmaktadır.

6. “Bürokratik merkeziyetçiliğe” karşı ve federalizmin yanındadır.

7. Kolektif özgürlüğü sağlamak anlamında bireysel özgürlüğü önermektedir.

8. Küba Devrimi’nin bir derya gibi “herkes için” ve “devrimin bağrında bir taşma olarak otoriter eğilimlere” kesinlikle karşı olduğunu ilan eder.”

Bunlar rejimin ideolojik bakış açısına doğrudan ilk saldırıdır. 1960 Ağustos’unda, Küba Komünist Partisi (PCC) Genel Sekreteri Blas Roca’nın imzasıyla Deklerasyonu yazanların “Yankee’nin ajanları” oldukları ilan edilir.

Daha sonraları var olan anarko-sendikalist sendikaların içine sızılarak lağvedildiği bir süreç yaşanır. Hatta zorla el konur.  Yoldan çıkmış elemanları yok etmek için geçici olarak el korlar. Ardından sürekli bir el koymaya dönüşür bu ve ortalıkta sendika adına sadece devletin bir organı kalır.

Tıpkı bugün Türkiye’de yaşanan Kayyum terörüne benzemiyor mu? Temizlik böyle oluyor. Yöntem hiç değişmiyor. Mao’da aynısını yapmıştı ve Stalin bu konuda en ünlüsü değil midir?

Şu nesnel tespitleri ifade etmek zorundayız.

Devrimci rejim denen şey esas olarak bir oligarşinin denetimi altındadır. Bu manada tüm bireysel haklar kaldırılmıştır.

Politik ve ekonomik iktidarını merkezileştirmiştir. Batista’nın baskıcı rejiminden daha fena şekilde terör araçlarını inşa etmiştir.

Topraklar köylülere, ailelere, kolektiflere ve kooperatiflere dağıtılmamış tam aksine devlet araçlarının ve kurumlarının fiili mülkü olmuştur.

Özel şirketlerin kamulaştırılması işçilerin lehine olmamıştır. Sanayii işçi birlikleri tarafından idare edilmemekte fakat devlet iktidarı tarafından idare edilmekte eski ücretli köleler devlet makinasın kölelerine dönüşmüştür.

Halkın eğitimi devlet tekelindedir. Ailenin tercihleri göz ardı edilerek, devlet, gençleri kendi istediği eğitime tabi tutmaktadır.

Rusya ve diğer totaliter devletlerde olduğu gibi çocukların ve gençlerin militarize edilmesi için karşı-devrime karşı hazırlanma zorunluluğu söylemini bir bahane olarak kullanmaktadır.

Grev hakkı tamamen yasaklanmıştır. İş yerlerinde işçilere deklere edilen tüm emirlere kayıtsız şartsız uyulmalıdır. Sendikalar ve birlikler bağımsızlıklarını kaybetmişlerdir.

Gerçek bir yargı bulunmamaktadır. Muhalifler iddia edilen suçlardan dolayı değil devrimci fikirlere ve kanaatlere göre cezalandırılmaktadır.

Fidel Kastro’nun iktidarı bakın nasıl özetlenebiliyor

Devletten başka bir şey yoktur!

Devlete karşı hiçbir şey yoktur!

Her şey devlet için!

Bunlar ve bu süreç bugün Türkiye’de diktatörlük naraları atan solcu, anarşist vb. kimliklere sahip insanların Castro’ya bir diktatör ve Küba’ya bir diktatörlük dememelerini anlamsız kılıyor.

Diktatör diktatördür, kedi de kedi… Değil saygı duymak katlettiği insanlardan dolayı ve aynen SSCB’de olduğu gibi insanlığın umudunu talan ettiğinden dolayı kınanmalıdır.

Numan Bey

Kaynak:

1.The Cuban Revolution A Critical Perspective, Sam Dolgoff . http://dwardmac.pitzer.edu/anarchist_archives/bright/dolgoff/cubanrevolution/toc.html

2.Anarchism in Cuba, Wikipedia maddesi

3.Fidel Castro, What is a Real Democracy, July 26, 1959 Speech By
Fidel Castro

4.Cuban Anarchism: The History of A Movement, Frank Fernández

5.Gazeteler…

 

Views: 70

8 Teknoloji Toplumu: Medeniyette Tekniğin Yeri – Jacques Ellul

Geleneksel Teknikler ve Toplum. Bizden önceki değişik toplumlarda tekniğin konumu neydi? Bu toplumların çoğu teknik boyutları itibariyle birbirlerine benziyordu. Fakat tekniğin kısıtlı olduğunu söylemek yeterli değil. Bu kısıtlılığın kesin özelliklerini belirlememiz gerekir ki bunlar dört tanedir.

Views: 66

Biyoyakıt: Doğanın Sömürüsünde Yenilik – Nurşin Altunay

Bir arkadaşımla sohbet ederken konu ekolojiye geldi. Arkadaşım derhal benzin kullanımını durdurmamız gerektiğini,

Views: 49

7 Teknoloji Toplumu: Tekniğin Özellikleri – Jacques Ellul

Bugün tekniği tartışırken bir tavır takınmamak mümkün değil. Takındığımız tavır da, bilinçli ya da bilinçsiz olarak, tarihsel bir tercih tarafından belirlenmektedir.

Views: 100

Meşrubat Endüstrisi Sularımızı Çalıyor – Nurşin Altunay

Su kime aittir? Bu soruya verilecek iki cevap var. Su herkese aittir veya su hiç kimseye ait değildir. Ben ikinci cevabı verenlerdenim. Su, bizim anladığımızı zannettiğimiz, bilimsel olarak açıkladığımız

Views: 59

Emperyal Projeler: Totaliteryanizm Sularında Demokrasi Haykırışlarıyla Savaşa Doğru – Numan Bey

Darbe teşebbüsü ile yüz yüze kalmış olup, “kırk katır mı, kırk satır mı” sorusuna fiiliyatta cevap dahi veremeyecek halde iken, devlet darbe teşebbüsünün vermiş olduğu meşruiyetle “hukukunu”

Views: 50

Soma’dan Kalan Sorular: Her Yer Kömür Karası

Soma hepimizin canını yaktı. Hep birlikte acı çektik. Acıda birleştik gibi göründük. Ama birleşemedik. Çünkü hissettiğimiz acıya karışan başka başka duygular da vardı.

Views: 22

6 Teknoloji Toplumu: Sanayi Devrimi – Jacques Ellul

Sanayi devrimi kavramı, münhasıran makinelerin gelişmesi için kullanılıyor. Oysa bu, meselenin ancak bu yüzünü görmektir. Lewis Mumford gibi bir uzmanın bile, değişik enerji elde etme biçimlerinde tekniğin evriminin anahtarını ve tekniğin dönüşümlerinin gerisindeki itici gücü bulduğunu yazabilmesi anlaşılır gibi değil. Ona göre, yaklaşık 1750’ye kadar süren bir ilk dönemde sadece hidrolik enerji biliniyordu. 1750’den 1880’lere kadar olan ikinci dönem kömür çağıdır. Üçüncü dönem ise elektrik çağıdır. (Nükleer enerjinin kullanımı daha yakınlarda ortaya çıktı. Onu belki elektrik çağının bir parçası saymak gerekir).

Views: 139

Demokrasi Yazılar 1,2 – İdris Tütüncü

1- TÜRKİYE’DE DARBE ORTAMI NEDEN VAR?

AKP, her seçim döneminde tek parti iktidarı kurmasını sağlayacak çoğunluğu talep eder. Bunun için de sihirli kelimeyi söyler: İstikrar.

İstikrar sözcüğü ‘karar’ kökünden gelir. O halde siyasal-etimolojik olarak söylersek ‘tek parti’ ülke için başlatılan kararlı yürüyüş halinin devam etmesidir.

İstikrar; karar verme gücüdür, yapmak istediklerini yapabilme gücü, yapısal değişikliklerde engellenmemektir.

Koalisyon hükümetinin Türkiye’ye zarar vereceği vurgulanır. Koalisyon ortaklarının birbirlerini engelleyeceği vb. Eski koalisyonlardan örnek gösterilir, koalisyon demek icraat yapamayan hükümet demektir bilindiği gibi. Hatta 1980 darbesi de bu nedenle gelmiştir. Zayıf koalisyon hükümetleri sık sık düşürülmüş, tek başına oy çoğunluğunu ifade eden bir parti olmaması nedeniyle Cumhurbaşkanı seçilememiştir.

Vesaire vesaire..

14 yıldır ülkeyi tek parti hükümeti yönetiyor. Gelip tosladığımız yere bakın: Darbe!

Darbeye giden yolun kaldırım taşlarını ne döşedi dersiniz: İstikrar.

Daha doğrusu istikrarın bu algılanış ve uygulanış biçimi.

Tek başına iktidar olduğu için kendisini kimseye hesap vermek zorunda hissetmeyen, devletin tüm kadrolarını kendi taraftarlarıyla ve bir süre sonra kendisine darbe girişiminde bulunacak olan gölge ortağının elemanlarıyla dolduran, yolsuzluğun, adam kayırmacılığın alıp başını gittiği bir hükümet kuran tek parti iktidarı nedeniyle geldi darbe girişimi.

Tüm medyayı ‘havuz medyası’ haline getiren, kendisini eleştiren ne bir gazete ne bir televizyon bırakan, bir dönem bürokratik devletten yana diye Kemalistleri devletten temizleyip sonra da yanılmışız diyerek başta devlet kadrolarına yerleştirdiği cemaat elemanlarını temizlemeye çalışan AKP hükümetinin icraatlarının bir toplamıdır darbe girişimi.

Eğer bir koalisyon ortağı olsaydı kadrolaşmayı, nüfuzunu kendi çıkarı lehine kullanmayı, hukuksuzluğu, faşizan vergi yasalarını, özgürlükleri dindar nesil yetiştirme misyonuyla kısıtlamayı vb. bu kadar pervasızca yapamayacağı için ve muhtemelen eleştiri ortamı gelişmiş bir siyasal hava oluşacağı için darbe girişimi olacağını da sanmam.

İstikrar tekseslilk değildir, öyle sanılmış, öyle sunulmuştur. İstikrar, demokratik kültürün yani uzlaşma ve ötekine tahammül edebilme kültürünün uzun süreli hale gelmesi ve sindirilebilmiş olmasıdır.

Demokratik olmayan ‘istikrar’ ancak çoğunlukçu dikta yönetimidir. Demokratik istikrar ise çoğulcu toplum yapısının oluşmasıdır. Birbirine bu kadar yakın gibi görünen bu iki hal aslında taban tabana zıttır.

Hem Gezi Kalkışması hem 15 Temmuz Askeri Kalkışması temelde istikrar yaratacağı düşünülen çoğunlukçu demokrasi anlayışının bir ürünüdür.

Son 5-6 yıldır tümüyle ‘en çok oyu ben aldım, her şeyi yapmaya hakkım var’ siyasal paradigaması üzerinden iş gören, hatta bu şiarı esas alıp Batı demokrasisinin beşiği ülkelere ders vermeye çalışan AKP, kendisi gibi olmayanları bütünüyle yok sayarak, toplumun geri kalanıyla herhangi bir biçimde uzlaşma ihitiyacı hissetmeksizin adeta “gecenin en karanlık anı şafaktan heen önceki andır” sözünü doğrularcasına kendisi gibi olmayanların üzerine kabus gibi bir karanlıkla çökmüşütür. Böylesi bir karanlığın ‘şafağını’ ise bazıları askeri darbelerde görürler bazıları demokratik devrimlerde!

15 Temmuz Askeri Kalkışması’nın engellenmiş olması sonucuna bakarak milli bir neşe ve gurur içinde olan Türkiye’de milli birlik,beraberlik masalları anlatılıyor. Oysa PDY’nin devlet içine yerleşmesinin derinliğine ve verilen sayısal oranlara bakılırsa işten çıkarma ve tutuklanma sayılarının 3-4 yüz binlere varacağını, örneğin kendini ifade etme, ticaret yapma vb kişi hak ve özgürlüklerinin uzunca bir süre askıya alınacağını öngörmek zor değil. Bu durumda da şimdilik var olan milli birlik beraberlik martavallarının kısa süreceği aşikâr.

İkitdarın, bu aldatıcı görünümü yeteri kadar doğru analiz edemediği ve edemeyeceği ortadadır.Nitekim Taksim Topçu Kışlası’nı yeniden ve kesin bir dille dile getirmesi bunun en büyük kanıtıdır.

Bütün bu söylediklerimden en temelde şunun anlaşılması gerekir: Tek parti iktidarı bizim gibi demokrasi kültürüne ilişkin geleneği olmayan veya sorunlu olan ülkelerde, dinin koyduğu ölçütler ile demokrasi ve hukukun getirdiği ölçütler arasında sıkışmış, hangisini tercih etmesi gerektiğinden emin olamayan, özellikle de lider kültünün fazla olduğu Ortadoğu coğrafyalarında teşekkül etmiş toplumlarda büyük bir tehlike barındırıyor. O da demokrasinin temeli sayılan ve birbirini dengeleyen güçlerin tek elde toplanması. Yani tek parti iktidarı ve lideri çok kolay “güçlerin ayrılığı” ilkesini elverişsiz “güçlerin birliği”ni elverişli bulabiliyor, yani yargı, yasama, yürütme hatta dördüncü güç denilen medyayı kendi tekeline alıyor. Ve artık o rejimin adı demokrasi olmuyor.
Güçler tek elde toplandığında bu diktatörlük olur, diktatörlüklerden seçimle kurtulunamayacağı gibi bir tarih önermesi vardır. Hal böyle olursa her zaman başka arayışlara girişenler olacaktır.
Çare demokrasi…

__________________________

2- MASUMİYET KARİNESİ

Ülke olarak büyük bir badireyi atlatmış olmanın rahatlamasından çok bir zafer histerisi halinde yaşanan ‘demokrasi nöbetleri’ sona erdi.

Bu mitinglerin abartılmasındaki garabet, buralarda konuşan herkesin, hatta Başbakanın öfkede Cumhurbaşkanından geride kalmama konusundaki gayretkeşliği, kullanılan dilin kaba sabalığı, mahalle kahvesindekini bir santim geçemeyen seviye elbette uzun uzun konuşulabilir, konuşulmalıdır da.

Bazı devlet kurumlarında memurlara bir form verilip “demokrasi mitingine katıldın mı, katılmadın mı, katılmadınsa neden, Asya Bankta hesabın var mı?” türünden abuk sabuk sorular sorulması, şarkıcı Sıla’nın Yenikapı Mitingi’ne katılmamak gibi bir ihanet suçunu işlemekle yetinmeyip üstüne verdiği malum demokrasi beyanatından sonra konserlerinin iptal edilmesi örneklerinin de gösterdiğince masumiyet yoklamasına, vatan haini olmamanın er meydanına dönüştürülmüş bu mitinglerin yarattığı intiba elbette “demokrasiye sahip çıkan ülke ve halk” olmak olmamıştır. Birazcık kafası çalışan herkes buralardan yansıyan arebesk halin, meşruiyet bulmuş faşizmin, lümpen milliyetçiliğin farkındadır ve böyle düşünenler bu mitinglere gitmemiştir.

Ama ben bu mitinglerden çok yine demokrasiden ve hukuk devleti olmaktan dem vuracağım.

Cumhurbaşkanı, cemaati ve örgütlenmesindeki gücü, uzunca bir süre onlara duyduğu muhabbete ve devletin başı olmanın verdiği onca istihbarat ağına rağmen yeterince tanıyamamış ve “Allah da milletim de bizi affetsin” diyerek gayet metafizik bir savunma yapmışsa, yapmışken kimi ne kadar suçlayabilirsiniz ki! Buna kimin ne kadar hakkı vardır ki! Herkesi Allah ve millet affetsin o halde!

Ama görünen o ki Allah’a ve millete havale etme konusunda herkes eşit değil! Allah yolunda hayırlı ameller işlemekten başka bir amacı olmayan ve bu yolda kurulmuş bir cemaat olduğunu sandığı Fethullah cemaati ile yolu bir şekilde kesişen Anadolu’nun pek çok çocuğu, evlerde başka yoksul çocuklara matematik, fizik anlatmaktan öte bir faaliyeti olmadıkları halde hem de vatan haini olma damgasını yiyerek hem de terör örgütü üyesi olmak suçlamasıyla hapsi boyladılar. Esnaftan pek çok kişi fitre zekat paralarını İslami bir yardım cemaati olmak dışında bir kanaat taşımadıkları bu cemaate ‘himmet’ olarak vermekten, yani terör örgütüne maddi destek sağlamak suçundan cezaevlerini boylayacaklar. Çocukları üniversitede okuyabilsin diye cemaatin yurtlarında yer buldukları için mutlu pek çok gariban aile aynı terör örgütünün bir parçası durumunda. Ama onlar ‘kandırıldık, aldandık’ diyemiyorlar. Kandırıldığı için devletin, ordunun kadrolarını cemaat üyeleriyle dolduran, dolayısıyla darbe girişimindeki bütün ölümlerden de sorumlu olan devlet yetkilileri ise işi Allah’a ve millete havale ettiler.

Cemaatin en büyük beslenme kaynağı halkın yoksulluğu ve bilinçsizliğidir. Bu ikisinden de devlet sorumludur. Yoksulluk ve cehalet gökten zembille verilmez insanlara. Kurduğunuz sistem nedeniyle oluşur.

Başbakanın ve eski MHP’li şimdi AKP’li Bakan Tuğrul Türkeş’in yarım ağızla ve biraz da korkarak tutuklamaların, gözaltıların bir cadı avına dönüşmesi endişesi taşıdıkları, hem bundan hem de bunları dile getirmekten korktukları anlaşılıyor. (Bir öngörü olarak Türkeş’in yakında partiden atılacağını ve yakın bir zamanda bir Başbakan değişikliği yaşayacağımızı düşünüyorum.)

Bulunduğumuz noktada hâlâ bir hukuk devleti olduğumuzu iddia edeceksek yapılması gerekenler şunlardır:

Bir, gözaltına alınanlardan hakkında suç işlediğine dair açık bir kanıt bulunmayanlar tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılmalı. Masumiyet karinesi sadece alanlarda kullanılan gösterişli bir laf değildir. Gereği yapılmalıdır.

İki, cemaatle irtibatı olmak ile cemaatin işlediği suçlara iştirak etmiş olmak tanımları hemen ayrıştırılmalı. (Zira bunlardan birincisi de suç olacaksa, hükümet partisinin tamamının bu suçtan tutuklanması gerektiği açıktır. AKP üyeleri hangi gerekçelerle ‘masum’ addedilecekse bu masumiyet ölçüsü genele teşmil edilmeli.) Cemaatin işlemiş olduğu (olarak deklere edilen) suçlar arasında neler vardır, tutuklananlar bunların hangisine binaen tutuklanmışlardır açıklanmalı. ( Örneğin cemaat üyesi olmak, himmet adı altında para vermek, bazı kişilerin devletin belli kurumlarına girmesi için çaba göstermek, cemaatin kurumlarında çalışmak, öğretmenlik, memurluk yapmak, Fethullah Gülen’le görüşmüş olmak vb. şeyler nasıl suç olabilir; buna karşılık sınav sorularını çalmak, çalınmış sorularla bazı kişilerin devletin belli kurumlarına girmesi için çaba göstermek, varsa gizli dinlemeler yapmak, bunları tehdit unsuru olarak kullanmak, silahlı darbe faaliyetinin şu ya da bu noktasında görev almak vb. şeyler de açıkça suçtur.)

Üç, insani bir görev de düşmektedir devlete; FETÖ üzerinden işten çıkarılan, açığa alınan insanların ailelerinin durumu ne olacaktır. Açığa alınanalar devlet kurumundalarsa maaşlarının 2/3’ünü almaktadırlar. Kurumu kapatıldığı için işsiz kalanlar ne olacaktır? Diyelim ki evin geçimini sağlayan tek kişi tutuklanmışsa o evdeki kadının, çocukların durumu ne olacaktır? Çocukların günahı nedir? Bence bunların hepsine asgari ücret düzeyinde maaş bağlanmalıdır. Böyle kapsamlı ve uzun sürecek bir tutuklama furyasında sosyal devlet olmanın gereği bu ya da buna benzer bir önlemdir. Aksi takdirde 12 Eylül mahkemelerinin 10 yıllarca sonra beraat kararı verdiği siyasi toplu davalardaki mağduriyetler ortaya çıkacaktır. O darbe hükümeti dönemidir, şu anda ise bir seçim hükümeti ve demokrasi ile yönetilmekteyiz.

Dört, eğer FETÖ’nün darbe girişimi vesile edilip tüm muhalif kesimlerin köküne kibrit suyu dökülecekse amenna… Tercih bu olduktan sonra yapacak bir şey yoktur. Ama değilse ve hâlâ bir demokrasi ve hukuk devleti olduğumuz söyleniyorsa Eğitim-Sen gibi, TMMOB gibi STK’lardan insanların gözaltına alınması, Özgür Gündem’in kapatılması ve Eren Keskin gibi FETÖ ile ilgisinin olmadığı bilinen kişilere, kuruluşlara yönelik tasfiye ve gözaltılar gibi ‘adeta darbe’ dedirtecek uygulamalar durdurulmalıdır.

Çok daha büyük bir şey var aslında. AKP Cumhuriyet tarihinin gördüğü en geniş desteğe sahip parti olarak ‘demokratik program’ını ortaya koymalı ve uygulamaya başalamalıdır. Darbe girişimi sonrası KHK’ler ile devlet yapısının değiştirlmesi anti-demokratiktir. Katılım süreçlerini hızlandırmalıdır. Yerel yönetimleri güçlendirmeli ve merkezi yaymalıdır. Gördüğü halk desteğini diğer kesimler üzerinde otoriteyi ve baskıyı artırmanın meşruiyeti olarak görmemeli, tersine kendine güvenmenin reel zemini olarak değerlendirmelidir.

Çare demokrasi…

 

http://yaban-ci.blogspot.com.tr/ Kaynağından, müsaade ile alınmıştır. 

Views: 25

Seyirci Solcuların Hayal Kırıklığı Olarak Darbe Teşebbüsü ve Halk “İnisiyatifi” – Numan Bey

Son yılların sol, özellikle kendisine sosyalist ve “Marksist” demekten beis görmeyen solu üstüne yazmaktan ben de rahatsızlık duymaya başlamıştım.

Views: 34

Başlamadan Biten Devrim, Sürgün ve Felsefeciler Gemisi (1922 Rusya) – Alişan Şahin

[dropcap style=”dropcap_style1″ textcolor=”#ffffff” background=”#EA2323″ fontweight=”500″]L[/dropcap]enin’in tüm yetkinin partide toplanması anlamına gelen “Demokratik Merkeziyetçilik” ilkesi sosyalizm adıyla teorize edilmeye çalışılmış başka bir diktatörlüğün adıydı.

Views: 87

Göçmenlere Sığınma Hakkı ve Vatandaşlık Kime Dokunuyor – Numan Bey

Vatandaşlık kavramı devletlerle ve devletlerin varlığıyla alakalı bir kavramdır. Bu belli bir bölgeye ait ve belli bir ulusa ait olmayı ifade eder.

Views: 19

5 Teknoloji Toplumu: Hıristiyanlık ve Teknik – Jacques Ellul

Doğu: pasif, kaderci, hayatı ve eylemi küçümser. Batı: aktif, fethedici, tabiatı yararına çevirici Popüler sosyoloji için çok değerli olan bu tezatların, dindeki bir farklılıktan kaynaklandığı söylenir. Bir yanda Budizm ve İslam; diğer yan da Batı’nın pratik ruhunu işlediği söylenen Hıristiyanlık. Bu fikirler, ciddi tarihçilerin eserlerinde bile ezberden söylenen tekrarlar düzeyinin ötesine pek geçemiyor. Dini doktrinlerin kendisini ya da gerçekleşmemiş dogmalar olarak incelemek benim işim değil. Benim işim, onları sosyolojik açıdan yorumlamak. Sonuçta ben ilahiyat eseri değil, tarih yazıyorum. Ve dogma ile onun sosyolojik uygulaması arasında bir dünya fark vardır. (Dinin kişisel yorumuna girmeyeceğim. Bu birey ile Tanrı ararsındaki bir ilişkidir).

Views: 38

Tüketim Toplumunda Güzel Olmak – Nurşin Altunay

Geçenlerde sadece kişisel bakım ürünleri satan bir markete gittiğimde ve orada uzunca vakit geçirdiğimde şaşkınlık içinde kaldım. Orada uzun vakit geçirince ayrıntıları görebiliyor insan. Ürün çeşitliliği göz kamaştırıyor. Bir kadın olmama rağmen gözlerime inanamadım. Koskoca bir market ve o markette satılan hiç bir şey insan yaşamı için zaruri değil. Bu anormal gelmiyor mu kimseye? Akla hayale gelmeyen çok çeşitli ürün birileri tarafından sürekli üretiliyor. Her bütçeye, her yaş grubuna uygun çeşitlilikte bir sürü ürün var. Aynı şeyin çeşitli versiyonlarının bulunması da ürün çeşitliliğini arttırıyor ve küçük ebatlı nesnelerle koskoca mekanlar tıkabasa dolduruluyor. Basit bir el kreminin bile farklı kokularda, farklı gramajlarda, farklı ambalajlarda sürüyle çeşidi bulunuyor. Satabilmek için her ayrıntı düşünülmüş ve neredeyse tüm boşluklar doldurulmuş. Hiç eksik yok denilebilir. Tepeden tırnağa vücudun her yeri için gerekli (!) ürünler   koskoca bir sermaye yaratmış, alan memnun satan memnun büyüyüp gidiyorlar.

Kişisel bakım sektörü çok büyük bir pazar ve hatta ekonomik krizlerden bile çok fazla etkilenmediği söyleniyor. Özellikle kadınların vazgeçemediği bu sektör neden var? “Güzel görünmek, güzel hissetmek, bakımlı olmak için var” diyerek çok kolay tanımlanır bu sebep. “Güzel nedir?” sorusuna cevap verebilmek için felsefenin içinden çıkan ve kendine kocaman bir alan oluşturan estetik denilen bir dal varken, “Bu sektör neden var ve neden böyle büyük?” sorusuna bu kadar kestirme cevap verilemez. Sistem güzelliği tanımlar. Bu güzellik tanımı beyinlere kodlanır ve kadınlar bu ideale uymak için kendini paralar ve para harcar.

Sistem nasıl bir kadın profilini idealize ediyor? İnce, zarif ve seksi olması neredeyse temel ama bunlar yetmiyor. Kadın dediğin bakımlı olmalı ve bakım denilen şey de tamamen para ile ilişkili. Kadının kendine harcadığı para ile doğru orantılı olarak kendisine baktığı veya bakmadığı söyleniyor. Bunu söyleyen kim? Neredeyse sistemin kölesi olmuş olan herkes. Artık şirketlerin bu konu hakkında bir şey söylemesine bile gerek kalmamış durumda. Tek bir fotoğrafla bile her şeyi anlatıyorlar ve insanlar oradaki direktifi hemen alıyor. Kadın artık her daim bakımlı, her daim zayıf, her daim seksi ve neşeli olmak zorunda olan bir canlı şeklinde sunuluyor. Bu kadın her türlü toplumsal rolünü son derece başarı ile kotarmalı ve her daim bakımlı olmalı ve neredeyse asla yaşlanmamalı. Bu profilin dışına çıkan kadınların bir kısmı kendilerini kötü hissederken bir kısmı bu inanılmaz yarışmanın içinden çırpınıyor, uyum sağlamaya çalışıyor. Elbette etkilenmeyen kadınlar da var.

Gerçekten bir güzellik yarışması içindeymişçesine yaşayan kadınların yanında daha hafif dozda etkilenenler bile sektörü doyuruyor. Kendine bakıp, etrafına bakıp sistemin gizli ve aleni emirlerine uymak zorunda hisseden bu kadınların bir kısmı aynı zamanda cinsel kimlik savaşı da sürdürüyor.

X X X

Bir süre önce Diyanet İşleri Başkanlığı sorulan bir soru karşısında fetva denilebilecek bir cevap vermişti. Soruyu soran mı kabahatli, bu soruyu ciddiye alıp cevap veren mi bilemiyorum. “Kadınların kaşlarını almaları caiz midir?” gibi bir sorunun karşısında belki de sadece gülümsemek gerekirdi. Ya da bu soru ciddiye alınıp mesele başka bir şekilde değerlendirilmeli ve hatta kapitalist sisteme eleştiri getirilmeliydi. Elbette böyle olmadı ve soru acayip bir şekilde cevaplandı. Diyanet, “Mecbur değilsen kaşını, bıyığını, tüylerini aldırmak günahtır. Ama psikolojini bozacak kadar kötüyse aldırabilirsin” dedi. İslam dininin zaruret bulunmadıkça, yaratılıştan verilmiş özellik ve şekillerin değiştirilmesini yasakladığı aktarılan fetvada, “Bunlardan hareketle İslam âlimleri, herhangi bir zaruret bulunmadıkça kaşların alınmasının caiz olmadığını belirtmişlerdir” denildi.

Erkekler kıllarını almak zorunda değilken kadınların kendilerini buna zorunlu hissetmesi çok tuhaf değil mi? Almasınlar demiyorum. Ama bunu yapma sebeplerini problemli buluyorum. Başkaları, güzellik tanımı, hem cinsler ve erkekler için bu yapıldığı zaman ve bu zorunluluk olduğu zaman kadının güzel olmak, makbul olmak için yaptığı her şey tuhaf bir duruma dönüşüyor. Şu olabilir, “Evet bu durum güzeldir ama kıllarını, kaşlarını almayan bir kadın da güzeldir ve bu anormal değildir. “ Ama böyle bir şey yok şu an. Olan sadece dayatma ve bir kadın istemese de, vakit bulamasa da, parası olmasa da bunu yapması gerekiyor, kuaföre gidemiyorsa evde, vakit bulamıyorsa gece uykusundan fedakârlık ederek bir şekilde hallediyor. Eğer yapamazsa da bunun sonucunda uygun kıyafetler giymek mecburiyetinde kalıyor.

Diyanet bu tür işlere karışamaz. Zira kaş bir şeye müdahale değildir. Kaş alırsın, on gün sonra yine aynı hale gelir. Bu ağaç kesmek gibi bir şey değildir ki. Problem olan geri dönülemeyen müdahaleler ise ağaçlara, derelere, dağlara yapılan üzerinde uzun uzun konuşması gereken diyanetin kaşlar hakkında konuşması çok ama çok saçma ve gereksiz.

Bununla birlikte meseleyi kapitalizm çerçevesi içinde değerlendirmesi gereken antikapitalist olduğu iddiasında olan insanların diyanetin fetvası üzerinden durumu değerlendirmesi gerekmez miydi? Kapitalizmin güzellik anlayışını kabul edip sonra anti-kapitalist nasıl olunabilir? Diyanet’e tepki göstermek kapitalizmi onaylamak gibi de oluyor. “Evet, bu güzellik anlayışını eleştiriyoruz ama Diyanet’in bu işlere müdahil olmasını da eleştiriyoruz” gibi bir cümle kuran oldu mu? Kadınların bakımlı olmasını neredeyse mecbur kılan bakış açısını eleştirmek ve güzellik tanımı hakkında bir şeyler söylemek gerekmez mi? Biz bakımlı kadınlar kimi besliyoruz? Biz bakımsız kadınlar neden beğenilmiyor, küçük görülüyor ve kötü hissettiriliyoruz ki?

Kapitalizmin güzellik anlayışı kadınları güzellik salonlara dolduruyor, kozmetik sektörünü var ediyor. Kadınlar artık neyi neden yaptıklarını bile bilmiyor. Otomatiğe bağlanmış bir takım hareketler içindeler ve kimi memnun etmeye çalıştıklarının cevabını bile veremez haldeler. Kendini iyi hissetmek en önemli mesele ise soru şu olabilir mi? Neden bu tanımlamaların dışına çıkınca kendimizi kötü ve hatta çirkin hissediyoruz?

Diyanet keşke “Siz her halinizle güzelsiniz.” deseydi. Keşke “Kapitalizmin güzellik anlayışını reddedin.” deseydi. “Neden bu kadar kalıplar dahilinde düşünüyorsunuz, kaşınızı aldırmak için para vereceğinize bir sinemaya gidin, simit alın martılara atın” deseydi. Diyanet’in her dediğine tepki gösteren güruh da “Sadeleşin arkadaşlar, böyle saçma şeylere kafa yormayın, bunu insanlara danışmayın, başkasının sizi nasıl gördüğü ile değil de kendi içinizdeki aynada nasıl göründüğünüzle ilgilenin,  diyanet bu tür işlere karışmasın elbette ama kapitalizmin hiç sevmeyeceği bir şey de söyledi. Bunu da takdir etmek lazım.” deseydi.

Galiba çok az kişi benim gibi düşünüyor.

Nurşin Altunay

Views: 55

4 Teknoloji Toplumu: Tarihsel Gelişim – Jacques Ellul

İlkel Teknik. Burada, az önce tanımladığımız biçimiyle evrensel boyutunda tekniğin tarihini anlatmak mümkün ama zor. Mekanik tekniğin tarihine dair pek az bilgiyi ancak şimdilerde bilmeye başlıyoruz. Andre Leroi-Gourhan, Richard Lefebvre des Nöettes, Marc Bloch ve diğerlerinin eserlerini hatırlatmak yeterli. Ancak tekniğin tam tarihi henüz yazılmadı. Benim kitabım bir tarih kitabı değil. Tarihsel bakışı, sadece bugün toplumdaki teknik problemini anlamada gerekli olduğunda kullanacağım.

Teknik eylem, insanın en ilkel eylemidir. Avlanma tekniği; balık tutma ve yiyecek toplama tekniği vardır. Sonraları, silah, giyim ve inşaat yapma tekniği sözkonusudur. İşte burada bir sır var. Bu eylemin kökeni nedir? Bu, eksiksiz bir açıklamayı kabul etmeyen bir olgudur. Sabırlı bir araştırmayla, taklit et-me alanlarını, bir teknik biçiminden diğerine geçişleri ve nüfuz etmenin örneklerini buluruz. Fakat merkezde, kapalı bir alan vardır; o da icat (buluş = invention) olgusudur.

Tekniğin insanın psikolojisine soğurulduğu, o psikolojiye ve teknik motivasyon denen şeye de bağlı olduğu gösterilebilir. Ama bir zamanlar var olmayan bir eylemin nasıl var olmaya başladığına dair hiçbir açıklamamız yok. İnsanoğlu nasıl oldu da hayvanları evcilleştirdi; ekip biçmek için belli bitkileri nasıl seçti? Bize söylendiğine göre, burada motive edici güç dini idi  ve ilk bitkiler, birtakım büyülü amaçlar gözetilerek yetiştirildi. Bu muhtemeldir, fakat seçim nasıl yapılmıştır? Ve nasıl oldu da bu bitkilerin çoğunluğu yenebilir bitkilerdi? İnsanoğlu nasıl oldu da madenleri işlemeye, bronz yapmaya başladı? Fenike camının bulunması efsanesinin söylediği gibi, şans mıydı? Elbette ki cevap bu değil.

Bir muamma ile karşı karşıyayız. Ve bu noktada, bizatihi hayatın ortaya çıkmasında olduğu gibi bir aynı gizem boyutunun var olduğunu vurgulamakta yarar var. İnsanın her ilkel işlemi, içgüdü ile teknik eylem arasındaki muazzam uçurumun kapatıldığım ima eder. Öyle ki, sonraki tüm gelişmelerin etrafında mistik bir hava dolaşır. Bizim modem zamanlarda tekniğe tapışımız, insanoğlunun atalarının kendi el işlerinin gizemli ve olağanüstü karakterine hayranlığından kaynaklanmaktadır.

Tekniğin birbirinden farklı iki ayrı yolda evrildiği yeterince vurgulanmamıştır. Somut homo faber (yapan insan) tekniği vardır İti aşinası olduğumuz, normal olarak incelemeye tabi tuttuğumuz sorunları yönelten teknik budur. Aynı zamanda, aşağı yukarı manevi düzenle ilgili teknik de vardır ki buna da sihir (büyü; magic) diyoruz. Bununla birlikte, sihrin kelimenin dar anlamında bir teknik oluşu sorgulanabilir -Marcel Mauss’un açıkça gösterdiği gibi. Sihir, başka tekniklerle beraber, insanoğlunun manevi bir düzenin belli sonuçlarını elde etme iradesinin bir ifadesi olarak gelişti. Bu sonuçlan elde etmek için, insanoğlu bir yığın ayin, reçete ve yolu kullandı. Bir kere oturduktan sonra bunlar değişmezler. Biçime kesinlikle uymak, sihrin özelliklerinden biridir: hiç değişmeyen biçimler, ritüeller, maskeler; aynı türden ibadet halkaları; mistik ilaçlar, kehanet reçeteleri için aynı muhtevalar vesaire. Tüm bunlar yerleşti ve somaya devredildi. Söz veya hareketteki en ufak bir değişme, sihir dengesini değiştirebilirdi.

Hazır reçete ile kesin sonuç arasında bir ilişki vardır. Tövbe edilen tanrılar, böyle bir duaya zaruri olarak, yani dua doğru biçimde formüle edilmediği için icabet etmekten kaçınmalarına fırsat verilmemesi sebebiyle icabet ederler. Bu sabit oluş, sihrin teknik karakterinin bir göstergesidir. Arzulanan sonucu elde etmenin mümkün olan en iyi araçları bir kere bulununca, neden değiştirilsin ki? Her sihir aracı, onu kullananın gözünde en etkili olandır. Manevi alanda sihir, bir tekniğin tüm özelliklerini sergiler. İnsanoğlu ile “yüce güçler” arasında bir aracıdır. Aynen diğer tekniklerin insan ile madde arasında bir aracı olması gibi. Sihir fayda doğurur, zira tanrıların gücünü insanın gücüne tâbi kılar; önceden belirlenmiş bir sonucu hasıl eder. Tekniğin tabiatı itaat ettirmesi gibi, sihir de tanrıları insana tâbi kılmayı amaçlaması açısından insanın gücünü doğrular. Sihir, ilkel tekniğin özelliklerini taşır. Teknik, insan için bir giysi, kozmik bir elbisedir derken Leroi-Gourthan bunu göstermektedir. Madde ile çatışmasında, hayatta kalma mücadelesinde insanoğlu, kendisi ile çevresi arasında arabulucu bir konuma yerleşir. Bu konumun ikili işlevi sözkonusudur. Bu konum, bir korunma ve savunma aracıdır. İnsan tek başına kendisini savunmak için çok zayıftır. Aynı zamanda bir asimilasyon aracıdır da. Teknik aracılığıyla insan, yabancı yahut hasmane olan kendi fayda güçlerini kullanabilmektedir. Çevresini manipüle edebilir, ki artık sadece onun çevresi olmasın, bir denge faktörü haline gelsin ve ona yarar sağlasın. Böylece, tekniğin bir sonucu olarak, insanoğlu düşmanlarını müttefike dönüştürür.

Maddi tekniğin bu özellikleri, sihir tekniğinin özellikleriyle mükemmel bir benzerlik taşımaktadır. Bu alanda da insan, dışsal faktörlerle, gizem dünyasıyla, manevi güçlerle ve mistik akımlarla çatışma içerisindedir. Yardım almayan kendi aklıyla kendini nasıl savunacağım bilemediği için insan burada da kendi etrafına bariyerler kurar. Hem savunmaya hem de kendini alıştırmaya yarayan her aracı kullanır. Düşman güçleri kendi yararına çevirir; sihirli reçeteleri sayesinde ona itaat etmeye mecbur kalırlar. Yakınlardaki bir çalışmasında Masson-Oursel bunu teyid ediyor. O, insanın çevresine karşı kullandığı bir araç olarak sihrin temelde “etkinliğin skolastisizmi” olduğunu; sihrin pragmatik olduğunu, bununla birlikte objektif denmesi gereken bir kesinliği (hassaslığı) olduğunu; ve de o etkinliğin yalnızca belli “kutsama ve ehliyetsizleştirmelerde” gösterildiğini ortaya koyuyor. Masson-Oursel doğru biçimde, sihrin teknikten önce var olduğuna, aslında sihrin tekniğin ilk ifadesi olduğuna inanıyor.

Açıkçası, ta başlangıcından bu yana iki teknik mecrası olmuştur. Nasıl oluyor da ikincisine hiç önem vermiyoruz? Bunun birkaç nedeni var. Modem psikolojiden kaynaklanan nedenleri bir yan bırakabiliriz. Çünkü kafamız materyalizme odaklanmış ve sihri ciddiye almak istemiyoruz. Bizi pek ilgilendirmiyor. İnsanla alâkalı tekniklerini (büyük sihir teknikleri akımını) incelediğimiz bugün bile haberdar değiliz. Fakat bu ihmal objektif nedenlere de dayanıyor. Tümüyle maddi faktörlerle ilgili olarak, her ortamın bir başka toplumsal veya etnik grubun tekniklerini taklit etmeye direndiği gösterilmiştir. Elbette bu direnç sihir teknikleri alanında çok daha güçlüydü. Tüm tabu ve yasaklamalar, sihir muhafazakârlığının muazzam gücü buradaydı. Soma, maddi teknikler görece birbirinden farklı ve bağımsız iken sihir teknikleri hızla katı bir sistemde genişletilir. Her şey bir parçadan ibarettir; her şey bir başka şeye bağımlıdır. Sonuçta hiçbir şey karıştırılamaz; hiçbir şey tüm inanç ve eylemler yapısını tehdit etmeden değiştirilemez. Böylece, yayılma güçleri zayıf, yabancı sihir tekniklerine karşı da kuvvetli savunma gücüne ulaşılır.

Sihrin uygulama alam sınırlıdır ve çok az yayılma vardır ya da hiç yoktur. Yayılma, özel sihir ayinleriyle bağlı olmayan “maneviyatçı” dinlerle başlar. O halde farklı rakip sihir teknikleri arasında hiç tercih yapma imkanı yoktur. Yine de, yayılma ve tercih, teknik ilerlemede belirleyici faktörlerdir. Sihir alanında gerçek bir ilerleme yoktur; temel farklılığı da buradadır. Mekanda bir ilerleme, zamanda bir ilerleme sözkonusu değildir. Gerçekten, sihir gerileme eğilimindedir. Ve sihir tekniği bir etnik gruba, verili bir medeniyet biçimine bağlı olduğu içindir ki o grup yahut medeniyet kaybolduğunda tamamen kaybolur.

Bir medeniyet öldüğünde, mirasçılarına onun maddi aygıtı geçer, manevi olan değil. Araç gereçler, evler ve üretim yöntemleri sürer; yeniden hayata gelmişçesine tekrardan karşılaşılır. Büyük yıkım dönemlerinde geçici bir maddi gerileme olabilir ama kaybolan zemin yeniden bulunur. Sanki kolektif bir tarih hafızası, birkaç kuşak önce kaybedilmiş olanının yeniden bulunmasını mümkün kılmış gibi. Fakat sihir teknikleri, ayinler, reçeteler ve kurban verme uygulamaları bir daha geri gelmemek üzere kaybolurlar. Yeni medeniyet, eskisiyle ortak çok az yönü bulunan kendine ait yeni bir sihir kümesi oluşturur. Sadece, hiçbir anlam ifade etmeyen büyük genellemeler ve aceleci benzetmeler, sihir biçimlerinin ölümsüzleştiği ve yenilendiği inancını yaratır. Gerçekten, sihir biçimleri yalnızca “üyelerin” zihninde sürer, herhangi bir insan veya toplumsal gerçeklikte değil.

Sonuç olarak, zaman ve mekanda geçiş yapmayan bir sihir tekniği, maddi teknikle aynı evrim eğrisini izlemez. Birbiri üzerine bina edilen ve keşiflerden oluşan bir ilerleme yoktur. Daha ziyade, keşifler yan yana kalırlar ve birbirini etkilemezler. Sihir tekniklerinin gerilemesinde bir başka faktör daha vardır; o da kanıt meselesidir. Maddi tekniklerde tercih görece basittir. Her teknik kendi yakın sonucuna bağlı olduğu için, mesele, yalnızca en tatmin edici sonucu doğuranı seçme meselesidir. Ve maddi alanda bu sonuç kolayca görülebilir. Bir balta çeşidinin bir başkasına üstün olması, normal bir insanın ötesinde olmayan bir yargıdır -böyle bir tercihle karşılaştığında ilkel insanın katlandığı muazzam güçlüğe rağmen. Fakat sihir tekniklerinde aynı kesinlik yahut kanıt gücü mevcut değildir. Görece etkinliklerine kim karar verecek? Sihre dayalı etkin olma, her zaman yağmur yağdırma gibi açık bir maddi sonuçla ölçülmez. Tamamen manevi bir olguyla, hatta uzun bir zamana dayalı maddi olgularla da ölçülmek durumunda olabilir. Burada mesele açık değil; tercih de kolay değil. Başarısızlık nedenlerinin kesin olmayışını düşündüğümüzde zorluk daha da kesinleşir. Sihir tekniği gerçekte etkili olmadı mı? Yoksa tekniği kullanan ehil değil miydi? Yaygın tepki, teknikten çok sihirbazı suçlamaktır. Ve burada da yine sihirde bir hareketsizlik unsuru görüyoruz.

Başlangıç dönemlerine ilişkin bilgiler verdiğimiz iki büyük sihir akımı, tamamen farklı iki yolda evrilmişlerdir. Maddi teknikte bir artıştan sonra buluşlarda bir çoğalma (her bir buluşun bir diğerine dayanmasıyla) gözlemliyoruz. Sihirde ise sadece sonsuz yeni başlangıçlar görüyoruz, zira tarihin kısmetleri ve sihrin kendi etkisizliği yöntemlerinin sorgulanmasına yol açıyor.

Sihir alanında da bizim kendi çağımızın ezici bir üstünlük kazandığını, sihir tekniklerimizin gerçekten etkili hale geldiğini kaydedince açıklama çok daha zor hale geliyor. Bu teknikler elbette ki dini hayatla ya da ona benzer bir şeyle karıştırılmamalıdır. Bu, gerek amaç gerekse biçim açısından tamamen sosyal bir fenomendir. Bununla birlikte, her ikisi de sosyal nitelikli olmasına rağmen tekniğin iki boyutu kesinkes aynıdır ve her yerde çokça etkileşime girdikleri görülüyor.

Yunanistan. Teknik esas itibariyle Doğuludur (Oriental). Tekniğin ilk geliştiği yer, büyük ölçüde Yakın Doğu olup, bilimsel temel açısından çok az özellik taşıyordu. Tamamen pratik uygulamaya dönüktü ve bilimsel hareketleri tek başına ortaya çıkaran genel teorilerle ilgili değildi. Doğu’da tekniğin bu hakimiyeti, tüm Batı düşüncesinde görülen bir hataya işaret etmekte. O da, Doğu aklı mistik olana dönük olduğu, somut eyleme hiç ilgisinin olmadığı, buna karşılık Batı aklının “know-how” ve eyleme, sonuçta da tekniğe yönelik olduğu düşüncesidir. Oysa Doğu (the East), tüm eylemin beşiğiydi. Aynı zamanda, kavramın bugünkü anlamıyla, geçmişteki ve ilkel nitelikteki tüm tekniklerin, daha sonraları da manevi ve sihre dayalı tekniklerin de beşiğiydi.

Bununla birlikte Yunanlılar, tutarlı bir bilimsel faaliyete ilk sahip olanlardı ve bilimsel düşünceyi ilk özgürleştirenlerdi. Fakat daha sonra, hâlâ tarihçileri şaşırtan bir olgu gerçekleşti ki o da, bilim ile tekniğin neredeyse tamamen ayrılmasıydı. Kuşkusuz bu ayrışma, Arşimed örneğinin tarihçileri inandırdığından daha az mutlak bir ayrışmaydı. Fakat maddi gereksinimlerin küçümsenerek ele alındığı, teknik araştırmanın kafa yormaya değmez görüldüğü, bilimin amacının uygulama değil tefekkür olduğu düşüncesi kesindir. Eflatun, uygulamayla her uzlaşmadan kaçındı -hatta bilimsel araştırmayı geliştirmek için bile. Ona göre, yalnızca aldın mümkün olan en soyut kullanımı önemliydi. Arşimed daha da ileri gitti. Onun pratiği rasyonelleştirdiği, hatta bir dereceye kadar “uygulamalar” yaptığı doğrudur. Ancak onun mekanizması, rakamsal hesaplamalarının kesinliğini gösterdikten sonra tahrip edilecekti.

Yunanlılar, eyleme karşı neden bu Malthusçu davranışı benimsediler? Buna iki türlü cevap vermek mümkün: ya istekli değillerdi ya da buna muktedir değillerdi. Ve her ikisinin de doğru olması büyük ihtimal. Abel Rey, Science Technique (Bilim Tekniği) adlı çalışmasının beşinci cildini Yunanlılara ayırdı. Ona göre, gerileme döneminde Yunanistan, “kuvvetli ve tarafsız bir emek idealini (aslında tüm faydayı küçümseyen, düşünceye dalmış bir akıl idealini) sürdüremez hale geldi. Sonra da Doğu’nun tekniklerine başvurdu. Doğu’nun tekniklerine kendisininkileriyle başvuruyordu, zira her ne kadar küçümsese de insanın hayati ihtiyaçlarını yine de tatmin etmeye çalışıyordu”. Teknik zorunluluklarla yüzyüze gelen Yunanistan yenilikçi dehasını kaybetti, yüzünü Doğu tekniğine döndürdü. Abel Rey’in söylediği gibi, “know-how” ile “know-why” arasındaki köprüyü nasıl kurması gerektiğini bilmiyordu. Bu çöküş dönemi için, M.Ö. 2. ve 3. yüzyıllar için doğrudur ama bunu önceleyen dönem için geçerli görünmüyor. M.Ö. 5. yüzyılda Yunanistan hızlı bir teknik kalkınma yaşadı; her ne kadar daha sonraları ani bir duraklamaya girdiyse de.

Bilimlerinin altın çağında Yunalılar, bilimsel faaliyetlerinin teknik sonuçlarını çıkarabilirlerdi. Ama bunu istemediler. Walter şöyle soruyor: “Ahenge kafayı takmış olan Yunanlılar, tam da araştırmanın aşırıya kaçma riskini taşıdığı ve medeniyetlerine bir ucube yaratık yerleştirme tehdidini getirdiği bir dönemde kendilerini frenlediler mi?”. Bu, çoğu felsefi nitelikte bir dizi faktörün sonucuydu. Bir kere onlarınki, maddi ihtiyaçlara ve pratik hayata tepeden bakan bir hayat anlayışıydı. Kol gücüne dayalı emeğe (kölelik uygulamasından dolayı) itibar etmiyorlar, tefekkürü zihinsel eylemin gayesi olarak görüyorlar, gücün kullanımını reddediyorlar, doğal şeylere saygı duyuyorlardı. Yunanlılar teknik faaliyetten kuşku duyuyorlardı çünkü teknik faaliyet, kaba kuvvetin bir boyutunu temsil ediyor, itidal gereksinimini ima ediyordu. Teknik ekipmanları ne kadar mütevazı olursa olsun insanoğlu ta başlangıçtan bu yana makine ile ilişkisinde sihirbazın çırağı rolünü oynamıştır. Yunanlılar açısından bu duygu, ilkel insanın anlamadığı bir şey karşısında duyduğu korkunun (bazı kişilerin tekniklerimizden korkmasına bugün yapılan açıklama da böyle) bir yansıması değildir. Aksine, mükemmel bir şekilde ölçülüp biçilen belli bir yaşam anlayışının sonucuydu. Bir medeniye tin, bir aklın zirve noktasını temsil ediyordu.

Burada karşımıza Yunanlıların yüce erdemi, öz-denetim karşımıza çıkıyor. Tekniğin reddi, bilerek yapılan pozitif bir eylemdi ve kendine hakim olmayı, kaderin tanınmasını ve verili bir hayat anlayışının uygulanmasını içeriyordu. Yalnızca en mütevazı teknik yönetmelerine izin veriliyordu; onlar da maddi ihtiyaçlara (ihtiyaçların üstün gelmemesi için) doğrudan cevap veren tekniklerdi. Yunanistan’da araçlarda iktisat yapmak ve tekniğin nüfuz alanını daraltmak için bilinçli bir çaba sarfedildi. Hiç kimse bilimsel düşünceyi teknik açıdan uygulamaya çalışmadı, çünkü bilimsel düşünce bir hayat anlayışına, hikmete tekabül ediyordu. Yunanlıların büyük zihinsel meşgalesi, denge, ahenk ve itidal idi. Bu yüzden de tekniğin doğasında varolan sınırsız güce şiddetle direndiler, tekniği potansiyeli yüzünden reddettiler. Aynı nedenlerle sihir de Yunanistan’da görece az bir öneme sahipti.

Roma. Sosyal teknik hâlâ emekleme dönemindeydi. Kuşkusuz toplumsal örgütlenme yolunda birtakım girişimler olmuştu. Bazı Firavunların ve Pers imparatorluğunun çabalan görmezden gelinemezdi. Fakat bu örgütlenmeler yalnızca polis gücüyle sürdürülebilirken, gerçek toplumsal organizasyon için bunun tam tersi geçerlidir. Zor kullanmanın varlığı bile siyasi, idari ve hukuki tekniğin yokluğunu gösterir. Bu nedenle de geçmişin büyük imparatorlukları bizim çalışmamız açısından az önem taşır. Aynı şekilde, ordu da (savaş sanatını en ileri noktalara taşımış olan Kildaniler’in ordusu bile) amacı yağma olan, hiçbir sosyal teknik uygulamayan, oldukça inorganik bir tayfaydı. İskender’in ordusu gerçek stratejiden yararlandı, ancak bu neredeyse tamamen askeri nitelikte olup, hiçbir sosyolojik temeli yahut özelliği yoktu. Bir halkın değil, bir devletin ifadesiydi; bu yüzden de teknik için gerekli özden yoksundu.

Ancak Roma’da bir adım daha ileri giderek sosyal tekniğin gerek askeri gerekse sivil açıdan kusursuzluğuna geçiyoruz. Roma toplumunda her şey, hem özel hem de kamusal biçimiyle Roma hukukuna bağlıydı. Geliştiği dönemde (M.Ö. 2.yy’dan M.S. 2. yy.’a) bu hukuk tekniğini karakterize etmek için her şeyden önce soyut düşüncenin ürünü olmadığını, daha ziyade somut durumun (ki Romalılar bu durumu mümkün olan en az araçla değerlendirmeye çalıştılar) birebir görüntüsü olduğunu söyleyebiliriz. Bu gerçekçilik, adalete saygı duyuyor, tarih ve gerekliliği kabul ediyordu. Romalıların bilinçli olarak sahip oldukları bu somut ve deneysel bakış açısından idari ve hukuki teknikleri gelişti. Ve bir tür disiplin, yani minimum araç kullanımı kendini gösterdi. Temelleri muhtemelen dinde olan bu disiplin, tüm gelişmenin sırlarından biridir. Romalıların ihtiyaca cevap verme zorunlulukları ve aynı zamanda da kendilerinin aşın lükse kaçmalarına izin vermemeleri ölçüsünde, istisnalar ve ikincil kurallarla boğmadan her aracı işlemek, mükemmeliyete taşımak, onu mümkün olan her alanda kullanmak ve kendi haline bırakmak gerekliydi. Örgütlenmede tepkisini derhal bulmayan hiçbir sosyal durum ortaya çıkmadı. Ne de bu tepki yeni bir aracın yaratılması olabilirdi; daha çok, eski bir aracın geliştirilmesiydi. Gerçekten araçların çoğalması, bugün bile teknolojik zayıflığın gösterilmesi bağlamında düşünülmektedir.

Roma’da organizasyonun gelişmesindeki ikinci bir unsur, tamamen teknik nitelikli faktör ile insan faktörü arasında bir denge arayışıydı. Hukuk tekniği, insanın yerini almak üzere başlatılmadı. Roma hukuk tekniğinde inisiyatifi ve sorumluluğu ortadan kaldırmak bir yana bunların devreye sokulması ve kendilerini göstermeleri söz konusuydu. Ancak M.S. 3. yüzyıldadır ki hukuk tekniği hayatın ayrıntılarını ele almaya, her şeyi düzenlemeye, her şeyi öngörmeye, böylece de bireyi tam bir atalet içinde bırakmaya çalışmıştır. Fakat Roma’nın büyük hukuk çağı, bir denge çağıydı: hukuk çerçeveyi çizmiş, insanların kendi inisiyatiflerini izleyerek kullanabilecekleri araçları sağlamıştı. Elbette ki bu, teknik anlayışa denk düşen bir medeni anlayışı önceden varsayıyordu. İkisi arasındaki denge, bürokrasi diye adlandırdığımız prosedür sisteminde aşikârdı. Burada, şaşırtıcı bir basitlikle, mükemmel bir prosedür tipi vardı. Ve burada, tekniğin koşullarından birinin de, henüz toplumdan ayrı düşünülmeyen bireye saygı olduğunu görüyoruz.

Roma tekniğinin üçüncü bir özelliği de, kesin bir sonuca, toplumun iç ahengine yönelik olmasıydı. Bu teknik, kendini haklı çıkaran bir teknik değildi. Varlık nedeni olarak, kendi öz gelişimini almamıştı ve dışarıdan da empoze edilmemişti. Bağımsız unsurları tutan bir tür iskelet değildi; daha ziyade ahengi geliştirme amaçlıydı. Toplumun temeli polis değil, toplumun polisten mümkün olan en az ölçüde yararlanmasını mümkün kılan bir örgütlenmeydi. Bu tasarımı hayata geçirmek için bir dizi dini, idari ve finansal teknik elbette gerekliydi ama hiçbir şekilde güce başvurulmadı. Devletin güç kullanmaya mecbur kalacağı anlaşılınca Romalıların örgütlenme anlayışı, güçle sürdürmek yerine verili bir projeyi terk etmeye sevk ederdi. Güç asla ekonomik değildir; Roma da her şeyde iktisatlı davranırdı.

Bu toplumsal ahenk (bütünlük), dünyanın tanıdığı ilk hukuk tekniğiydi. Aynı zamanda, etkinlik ve ekonomiye aynı itinayı göstermesi bakımından sivil toplumun doğrudan bir ifadesi olan Roma askeri sisteminin de temelini oluşturdu. Buradan ulaşım organları, yiyecek sağlanması vesaire gibi gelişmeler, Romalıların kitle stratejileri anlayışları, kahramanlar yaratmayı reddedişleri doğdu. Savaşma, sonuçta en faydacı düzeyine indirgenmiş oldu.

Dördüncü bir unsur, süreklilik idi. Romalıların hukuk tekniği, tarihsel bir plan uyarınca sürekli yeniden adapte edilirdi. Bir yandan koşullar elverişli değilken tetikte bekleme politikası izlenirken, bir yandan da doğru an için hazırlıklar yapılır, o an geldiğinde de plan kararlılıkla uygulanırdı.

Maddi tekniklere gelince, Romalılar bunları aynı parlaklıkla geliştiremediler. M.Ö. 4. yüzyıldan 1. yüzyıla kadar ve M.S. 2. yüzyıl sonrasında neredeyse topyekün bir durgunluk vardı; araç gereçlerde silahlarda bir gelişim olmadı. Fakat M.Ö. 1. yüzyıldan M.S. 1.yüzyıla kadar teknikte bir canlanma yaşandı. Pratik gereklilikler (ekonomik ve askeri düzeylerde ve ulaşım açısından), hayvan gücüne dayalı makinelerle (demirhaneler, su tekerlekleri, pompalar, sabanlar, sicimle çalışan güdümlü motorlar vesaire) karşılandı.

Romalılar, muazzam bir uygulanabilirlik anlayışına sahipti. Hukuk sistemleri her zaman ve her yerde (İmparatorlukla) uygulanabilirdi. Hiç kesintiye uğramadan, sürekli olarak adapte edilirdi. Ve bunlar, Romanın tanıştırdığı tamamen yeni olgulardı. Daha sonra ise Roma teknik bir baş dönmesine sürüklendi; son yaklaşıyordu.

Views: 42

3 Teknoloji Toplumu: Teknik İşlem ve Teknik Olgusu – Jacques Ellul

Bu yol işaretlerini kullanarak, tam bir tanımı olmasa bile tekniğin hiç olmazsa yaklaşık bir tanımını formüle edebiliriz. Ancak şunu da akılda tutmalıyız: Bizim, farklı bireysel tekniklerle işimiz yok. Herkes belirli bir teknik uygular. Bunların hepsini bilebilmek de zor. Bu büyük çeşitlilik içinde yine de belli ortak noktalar, hepsinin paylaştığı belli eğilim ve ilkeler bulabiliriz. Bu ortak özellikleri büyük T harfi ile Teknik olarak adlandırmak uygun düşmez. Hiç kimse kendi özel tekniğini bu terminolojisinin gerisinde tanımayacaktır. Yine de bugün dünya çapında bir gerçeği, yani teknik olgusunu hesaba katmaktadır.

Views: 56

Kur’an’ın Bazı Ayetleri Üzerinde Yapılan Tartışmalara Kendimce Kısa Yanıtlar – Nurşin Altunay

Sık karşılaştığım bir durum var. Yapılan tartışmaların bir yerinde bir ayet, bir sure meali verilip “Burada söylenen şey kötüdür, açıklayın bakalım nasıl açıklayacaksınız”

Views: 69

Devlet Terörü ve Sıradanlaşan Terör Dolayısıyla Ölen Siyaset Üzerine – Numan Bey

Terör anarşizmin temel ideallerine ters bir yerde durur. Tarihte terör faaliyetlerine başvurmuş kimi anarşistler olsa dahi bunlar anarşist toplumsal mücadeleler içinde nadir görülen vakalardır.

Views: 24

2 Teknoloji Toplumu – Teknikler – Jacques Ellul

Hiçbir sosyal, insani veya manevi gerçek, modern dünyamızda teknik gerçeği kadar önemli değildir. Ancak yine hiçbir konu da teknik kadar az anlaşılmamıştır. Teknik olgusunun konumunu belirlemek amacıyla birtakım yol işaretleri çizmeye koyulalım.

Views: 86

1 Teknoloji Toplumu – Jacques Ellul – Önsöz

[Jacques Ellul’un Teknoloji Toplumu adlı eserinin kısımlarını peyderpey yayınlamaya başlıyoruz. Ekoloji hareketi ve düşüncesinde silinmesi mümkün olmayan bir iz bırakan bu eserin dikkatlice okunması ve değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyoruz. Kısacası bir klasik olan bu eseri burada yayınlamak önemli bir tercihtir düşüncesindeyiz. İyi okumalar. 

İtaatsiz.org]

Teknoloji Toplumu adlı çalışmasında Jacques Ellul, teknik medeniyetimize dair kapsamlı ve güçlü bir sosyal felsefe formüle ediyor. Thorstein Veblen’in Mühendisler ve Fiyat Sisteminden daha az keskin olsa da elinizdeki kitap, yine de teknisyenlerin istila ettiği bir topluma sahip olmanın sonuçlarına ilişkin araştırmaların ölçeğini genişletiyor. Ellul’un kitabı, Oswald Spengler’in İnsan ve Tekniğinden daha renkli ve keskin; Lewis Mumford’un üçlü eserinden de daha analitiktir -her ne kadar Ellul, tarihsel kanıtlan Mumford’dan daha ihtiyatlı ve daha az güvenle ele alıyorsa da. Bu kitap, Siegfried Giedion’un Mekanizasyon Egemenliği Ele Alıyor başlıklı çalışmasından da daha geniş kapsamlı, daha sistematiktir. Ellul’un konusunu ele alan kitaplar içinde, tekniğin egemenliğinin insanın bugünü ve geleceği için anlamının ne olabileceğine dair okuyucuya bir fikir vermeye en fazla yaklaşanı Giedion’un kitabıdır. Kısacası, arasıra görülen eksiklikleri ne olursa olsun. Teknoloji Toplumu, yazarın giderek teknik tarafından domine edilen bir medeniyetin asli trajedisi dediği şeyi yeni baştan incelememizi gerektiriyor.

Views: 129

Hüsnü Kuruntumun Hikayesi ya da “Gel Gör Beni Aşk Neyledi!” – Fuat Kaymak

Beni bekleyen mutluluğa doğru hızlı ve emin adımlarla giderken ( o zaman kesinlikle öyle inanıyordum) her zamanki gibi onunla ilgili inanılmaz hayaller kuruyordum;

Views: 213

Lacivert Başörtülü Fakülte Arkadaşı – Nurşin Altunay

Doksanlı yılların sonunda üniversitede öğrenciydim. Okuduğum sınıfta imam hatip lisesi mezunu iki öğrenci vardı. Biri erkekti. Konuşmayı çok sever, hep haklı çıkmak ister ve karşısındakini anlamak için pek çaba harcamazdı.

Views: 41

“Anarşizm ve Din – Alişan Şahin” – Öteki Yayınları

İÇİNDEKİLER

I- ANARŞİZM VE DİN: DİNDAR OLMANIN ANARŞİST TASAVVURU VE ANARŞİZME İÇKİN OLAN DİNDARLIK / Alişan Şahin

Views: 52

Bana Ait Olan (Aşkım) ve Onlar Alanı (Toplum) – Fuat Kaymak

Aşk kelimesi sizin için ne anlam ifade ediyor bilmiyorum ama o güne kadar, benim için sadece aptalların yaşadığı, geçici bir mantık tutulması anlamına geliyordu.

Views: 58

Kuran’daki Yecûc ve Mecûc Kıssasının Bugünkü İzdüşümü: Kapitalizm – Nurşin Altunay

Yecûc ve Mecûc hikayesini ilk duyduğumda çok etkilenmiştim. Hikaye diyorum, çünkü sonrasında kitaba (Kur’an-ı Kerim) baktığımda  Yecûc ve Mecûc hakkında hikayede duyduğumdan çok daha az bilgi olduğunu, anlatıların çoğunun ayetlerde geçmediğini gördüm.

Views: 163

Herkes Yazsan Ne Olur, Herkez Yazsan Ne Olur? – Nurşin Altunay

Yazarken söylenmek isteneni düzgün bir biçimde ifade edebilmek ve anlatabilmek için çeşitli işaretlere ihtiyaç duyuyoruz. İmla kurallarını, noktalama işaretlerini bilmek yazı yazabilmenin ön koşulu gibi.

Views: 61

İnsan-ı Kamil ve Bugün – Umut Saygı

Hz.Muhammed bir ferd olmaktan ziyade bir ruhun ve duruşun sembolüydü.

Views: 41

Hiçbir Şey Olmak: Ben – Umut Saygı

[dropcap style=”dropcap_style1″ textcolor=”#ffffff” background=”#EA2323″ fontweight=”500″]Ç[/dropcap]ok şükür kayda değer bir başarım olmadı hayatta; hayatta kalmayı başarabilmek dıșında. Hatayla bașarabildiğim üç-beș șey de izaha muhtaç muğlak șeylerdi. Ne bir kameraya el salladım, ne bir kitap yazdım, ne de bir müzik aleti çalabiliyorum. Hiçbir șeyin markasını bilmem. Capri’yi yıllarca taze meyve suyu sandım mesela.Sırf kariyerime engel olmasın diye eve kedi almıyordum. Sonra bir kariyerim olmadığını farkedince ilk iș kedi edindim. Bir kredi kartım bile yok. Hiç bir kulübe üye değilim. Ne metroseksuelim ne de Go erkeği. Rütbem yok, statüm yok. Bir yerin müdürü falan da değilim; onu bırak müdür yardımcısı bile değilim. Kendi ișimle meşgulüm.

Eğitimim için harcanan tüm para yandı resmen. Sistem ve șanlı ecdadımız için bir hayal kırıklığıyım. Hiç bir ideolojiye itikadım yok. Halkımızı kurtaracak bi fikrim de yok. İlginç bi șekilde.İnsanlığa bir mesajım falan da yok. Buradan dünyaya seslenecek olsam neyi nasıl biliyorsanız öyle yapın derdim.

En büyük başarım idealize edilmiș hiçbir şeyin öznesi olmak için gösterdiğim bu isteksizlik belki de. Yașasın sıradanlığımız, zayıflığımız, zaafiyetlerimiz ve acziyetlerimiz!

Umut Saygı

Views: 38