Ana Sayfa Blog Sayfa 3

Devletin Kökeni – 5 – Yeniden Dağıtım – Harold Barclay

Üç çeşit ekonomik değiştokuş vardır: Karşılıklılık, yeniden dağıtım ve pazar. Karşılıklılık değiştokuşun en eski yöntemidir ve insan toplumlarında çok yaygındır. Bu birinin bir başkasına sağladığı hizmet ya da ürün için armağan vermek gibi bir şeydir. Genellikle bu tavırda içkin olan anlayış alıcı tarafından alınan şeye karşılık gelecekte benzer değerde bir şeyin geri verilmesidir. Karşılıklılık hemen ya da geciktirilerek olabilir. Hemen verilen karşılıklılık büyük ihtimalle memeli türlerde yaygındır. Örneğin atlar ve maymunlar birbirlerini tımar ederler. İnsanlar da bu çeşit karşılıklılığa başvurur fakat çok iyi akılsal kapasitesiyle çeşitli ayrıntıları kolayca hatırlayabilirler. Bu ise onlara gecikmeli karşılıklılığı kullanmalarına imkan sağlar. George kızının evliliğinde Stanley’in ona 100 dolar verdiğini hatırlar. Stanley’in şimdi evini tamir etmesi gerekiyor ve George şimdi eşit bir tarzda tamire katkı vermekle yükümlüdür. Bugün dahi pazar hakimiyetinin olduğu toplumlarda karşılıklılık yaşıyor. Kız kardeşim geçen yıl bana Noel hediyesi göndermişti ve bu yıl onun tekrar aynısını yapacağı tahmini ile ona bir hediye de ben göndereceğim. Karşılıklılık başka şeylerin ortasında bedelsiz hediye olmayacağını vurgular.

O eşitler arasında değiştokuş yöntemidir – kişinin hiyerarşik düzenlemeler benzeri şeylere ihtiyacı yoktur.

Yeniden dağıtımın en azından en düşük düzeyde hiyerarşiye ihtiyacı vardır. Bir yerde bir çeşit servet birikimi için farklı kişilere gereksinim vardır ve bir kişiye bu serveti yeniden dağıtması için sorumluluk verilmiştir. Yinelersek karşılıklılıkta olduğu gibi, özellikle en basit ifadesiyle, bir hediye verme görünümü vardır.

Mısır gibi Yakın Doğu’nun eski devletlerinde yeniden dağıtımın biçimleri daha karmaşıktı. Köylülerin ekinlerinin bir bölümünü yerel ambarlarda saklamaları beklenmekteydi. Mısır’da ülkenin her tarafında boydan boya çok sayıda ambar yapılmıştı. bir yörede yaşayanlar tarafından tüketilmemiş ürünler firavunluk sarayının merkezi ambarlarına gönderilirdi. Yeni Gine ve Kuzey Amerika’nın Kuzeybatı kıyısında yeniden dağıtım genel bir kitleye hizmet eder. Yakın Doğu’da ise esas olarak, yönetenlerin çıkarları için vergi toplamak biçimindeki salmalar, soylular, din adamları ve askerlerin varlık içinde yaşamaları içindir. Bunlara karşın orada da ekonomik değiştokuşun esas biçimi vardı.

Geçmiş birkaç yüzyıldır yeniden dağıtım pazar düzenlemelerinin lehine gerilemişti. Gene de yeniden dağıtım devletin ihtiyaç duyduğu işleyen fon aracı olarak vergilendirme yoluyla sürmektedir. Modern devlet her vatandaşın servetinin bir kısmına el koyar ve onları yeniden dağıtır. Bu kesim devasa büyüklükteki bürokrasiyi yaşatmak, askeri kurumları ayakta tutmak, zengin şirketleri desteklemek için dağıtılır. Özellikle refah devleti dediklerinde ise devletin el koyarak topladığı gelirlerin halkın sağlık, refah ve eğitimine giden kesimi küçük bir miktar değildir. Bundan dolayı üç çeşit yeniden dağıtım sistemimiz vardır. Biri özellikle ayrıntılı bir biçimde haz vericidir ve aşırı şekilde karşılıklılığa yakındır. İkincisi, merkezi ambarlar kurar ve biriktirilmiş serveti egemen azınlığa peşkeş çeker. Serveti fakirlerin emeklerinden alıp kendilerine mal ederler. Üçüncüsünde devlet fakirlerden ve zenginlerden vergi toplar ve parayı farklı gruplara arasında dolaştırır. Bir yüzyıl öncesine kadar bunun büyük bir miktarı iktidarların askeri ve idari şubelerine giderdi. Buna toplam gelirin büyük bir kısmı kendisine giden kraliyet ailesi de dahildir. Yakın zamanlarda dağıtılan gelirin daha fazlası daha alttaki toplumsal basamaklara aktarılmıştı. Çünkü birilerinin iddia ettiği gibi, iktidarlar ayak takımına bir parça kırıntıyı garanti ederlerse bununla uyruklar arasındaki barışı korumanın daha ucuz ve basit olduğunu öğrendiler.

Çeviren: Alişan Şahin

Views: 46

Devletin Kökeni – 4 – Bahçecilik/Tarım – Harold Barclay

Bir devletin oluşmasında üçüncü yerine getirilmesi gerekli koşul tüketmek için bitkiler yetiştirmektir ve esasen bir gıda kaynağı olarak insanların onlara gereksinim duymaları zorunluluğudur, bağımlı olmaktır. Yinelersek, devletin eski zamana ait tüm merkezleri geniş tarım alanlarının oluşturulması ile karakterize edilmişti. Başlangıçta bu iş için gereken bir kazma ve büyük bir bahçe için bir çapaydı: teknik olarak bunların adı bahçeciliktir. Eski Yakın Doğu’da evcilleştirilmiş yük hayvanı – sığırlar, sonraları eşekler, katırlar ve develer – ile saban ve tekerlekli araçlar hemen hemen devletle beraber ortaya çıkmışlardı. Böyle bir gücün kullanılmasına geniş tarlaların ekilmesi eklenince bahçecilik tarımdan farklılaşır. Meksika ve Peru’da ilk devletler daha sonraları oldukça yoğun bahçeciliğe bağımlı kalmışlardı. Onlar aynı zamanda az miktarda da olsa Eski Dünya’nın hayvancılığına önem vermişlerdi. Doğu yarımkürede sürü hayvanları sonuçta eti, sütü, yünü ve gücü için evcilleştirilirken Peru’da lamalar yünü için ve yük hayvanı olarak evcilleştirilmişlerdir. Atlar ve katırlar eski Doğu devletlerinin tankları olan tekerlekli korkunç arabaları çekerlerdi.

Çorak ve tarıma elverişsiz geniş tarlaların işlenmesi kırsal yaşamın Doğu’da da önemli bir tamamlayıcı özelliği oldu. Yerleşik kırsal yaşam tarım alanlarının sulama düzenekleri ile ortaya çıkar. Bu devlet idaresi biçiminde merkezi, hiyerarşik denetim talep etmek değildir. Bu bir çeşit eşgüdüm ihtiyacından dolayıdır ki  farklı araçların çeşitliliği yoluyla sağlanmış bir örgütlenmedir. Bu eşgüdüm çoğunlukla oldukça yerel bir denetimi kurma sorunudur da.

Karmaşık bir bahçecilik ya da tarımın devlet oluşumunda temel önemde olmasının farklı nedenleri vardır. İlk bahçecilik, avcılık ve toplayıcılıktan çok daha verimli ya da etkili değildi fakat insanlar evcil hayvan ve bitki yetiştiriciliğine daha fazla bağımlı olduklarında tarımsal teknikler ve ekilecek tohumların geliştirilmesine harcanan çabadan dolayı ürün arttı. Bu sadece gittikçe artan bir nüfusa olanak sağlamadı; aynı zamanda birkaç kişiye de kendi gıdalarını üretmeye çabalamayı değil ama uzman olma, ustalaşma sonucunu doğurdu. Dahası bu küçük bir azınlığa soylular ve idarecilerden oluşan aylak bir sınıf olmak için zemin sağladı.

Tarım alanları için sulama düzenekleri yanında evcil hayvan ve bitki yetiştiriciliğine bağlı olmak tarlaların ve canlı hayvanların değerlerini de yükseltti. Özellikle akrabalık bir tarlaya sahip olmak hakkı için yeterli değildi. bazı kişiler diğerlerinden daha fazla tarla elde edebiliyorlardı.

Bazıları da diğerlerini manipüle edebilme yetenekleriyle, olağanüstü güçleri yoluyla ya da daha az başarılarından dolayı bir araya getirdikleri alıcıları kendilerine borçluluk duygusu içinde minnettar kılmak yoluyla varlıklı Büyük Adam oldular. Büyük Adamlar toprak sahipleri oldular; tarım hiyerarşiyi güçlendirdi. Tarım aynı zamanda son beşbin yılda insanlığın en kalabalık tek bölümü olan köylüleri ortaya çıkardı. Köylünün köy hayatının bütünüyle iç karartıcı olmasa da sefalet, hastalık ve güvencesizlikle karakterize edilmiş olduğunda herkes hemfikirdir.

Çalışma küçültücü bir anlamda köylülüğün ortaya çıkmasıyla birlikte icat edilmiştir. köylünün çalışması sadece uzun değildir aynı zamanda yorucu ve çoğunlukla bir angaryadır.

Köylü sürekli efendisi tarafından taciz edilir. Binlerce yıllık hizmetiyle herhangi bir devlet için zorunlu bir malzeme olmuş yordamına uygun itaatkar köle bu süreçte ortaya çıkmıştı. Köle mantığının daha zekice olan yöntemlerle daha iyi bir biçimde sağlamlaştırıldığı varsayılmıştır ve köylü topluluklarında boyun eğmeyi bütünüyle öğrenmeyenler, herhangi bir isyancı ruh başka mücadelelerle yüceltilebilen yerler olan kentlere göç ettirilmesi yoluyla bir atığa dönüştürülür.

Çeviren: Alişan Şahin

Views: 45

Devletin Kökeni – 3 – Yerleşiklik – Harold Barclay

Birkaç istisna ile tüm devletler yerleşiklikte nüfus artışıyla ortaya çıkmıştır. Bu kesinlikle eskinin ilk devletleri ve Yeni Dünya için geçerlidir: Sümer, Mısır, Çin, Meksika ve Peru. Bu kuralın tek istisnası Hunlar, Moğollar ve ilk zamanların Türkleri gibi kırsal göçebelerce yaratılan devletlerdir. Bunların hepsi o durumda var olan devletlerin örneği üstüne kurulan ve onlara bir yanıt olan ikincil devletlerdir. Fakat yerleşiklik söz konusu olduğunda bu göçebeler devlete uyum sağladıklarında onların artık yerleşik olduklarına işaret etmek gerekir. Ek olarak kır göçebeliğinin avcıtoplayıcıların göçebeliği ile aynı olmadığı akla gelmelidir. Yalnızca gerekli kaynak ve altyapı yokluğundan dolayı hiçbir avcıtoplayıcı göçebe topluluk asla bir devlet kurmamıştır. Diğer taraftan kır toplulukları sürüleriyle ve yan etkinlikleriyle – araç gereç üretmek gibi- büyük bir servete sahiptirler. Söylendiği gibi onların yürüyen erzak ambarları vardır.

İbni Haldun kırsal göçebelerin istila edip yerleştikleri yıkılmış şehirlerde kendi devletlerini kurduklarını ifade eden devlet kurma teorisini geliştirmiştir. Fakat yerleşik cemaat ve devletin, her ikisinin de zaten herhangi bir göçebelikten bağımsız olduğu gözlenmiştir.

Devletin oluşmasında yerleşiklik neden temel önemdedir? Devlet işgücünde uzmanlaşmasının olduğu nüfusta bir yoğunlaşmaya ihtiyaç duyar; idare için merkezlere ve büyük boyutlu bahçecilik ya da tarıma ihtiyaç duyar. Kır göçebeleri bir miktar vasat ziraatla uğraşırlar fakat hemen hemen hepsi gıdalarının bir bölümü için yerleşik çiftçilere bağımlıdırlar.

Yerleşik yaşamın en yoğunlaşmış biçimi şehirdir. Hemen hemen her durumda nerede şehir bulursanız orada bir devlet bulacaksınız. Polinezyalı devletler ve ilk Mayaların gerçek şehirleri yokmuş gibi görülür fakat şehirler devletin tamamlayıcı parçaları gibidir ve onlar uygarlığın görünür işaretidir. Onlar yalnızca idari merkezler değil aynı zamanda endüstri, zanaat ve ticaret için önemli alanlardır. Belki şehirlerin çoğunluğu pazaryerleri olarak var olmuşlardır ama diğerleri de dinsel haccın yöneldiği yerleşimler, devletlerin başkentleri ya da askeri merkezler olarak ortaya çıkmışlardır. Belki de yerleşiklik ve özellikle kent yaşamı devletin oluşmasında oldukça evrenseldir. Çünkü gücü kullanmada çok önemli olan istikrar ve süreklilik duygusunu sağlar.

Çeviren: Alişan Şahin

Views: 64

Devletin Kökeni -2- Nüfus – Harold Barclay

Birkaç düzine mensubu bulunan avcıtoplayıcı grubu gerekli insan gücü ve insan kaynağı yokluğundan dolayı asla bir devlet oluşturamazdı. Aslında erken dönem Sümer şehir devletleri birkaç bin yerleşik insanla kurulmuştu. Her biri diğer devletler gibi aynı büyüklükteydi ve Sargon I’in yönetimi altındaki tek Sümer devletinin altında birleştirilmişti. Atina şehir devleti de birkaç bin yerleşimcisiyle böyleydi. Ama başlangıçta benzer büyüklüğü ile onlarla boy ölçüşmekteydi. Kısa süre sonra dıştan gelen çatışmaların üstünden gelmek için güçbirliği kurmaya zorlanmıştı ve sonuç olarak Sümer şehirleri gibi bir imparatorlukta kayboldu.

Modern zamanlarda küçük devlet denen birçok devletin varolduğuna zaten dikkat çekilmişti. Bunların birkaç tanesinde otuz bin kadar insan yaşamaktaydı.

Bir devletin ayakta durması için belli bir büyüklükte olması ve yerleşim yeri içinde belli bir toplumsal muhite bağlı olması gerekir. Ortaçağ Avrupası’nda bir milyon nüfusuyla bir devlet oldukça etkili olabilir; diğer bir ifadeyle eşit olarak dikkate alınabilirdi. Bugün bu durum tartışmaya açıktır.

Açıkçası sadece birkaç km2 toprak ile egemen bir devletin önemi ve varlığını sürdürmesi tartışmaya açık olsa bile coğrafi büyüklük nüfustan daha az önemlidir. Aynı zamanlarda üç milyon nüfusu ve 385 km2 ile Singapur’un şehir devletleri iktidar alanında çok iyi manevralar yapma gerekçelerine sahipti.

Geniş topraklara sahip olan bir devletin kendi kendini sürdürebilir bir ekonomiye sahip olabildiği ve kaynakları için potansiyelinin daha çok olduğu açıktır.

Carnario, nüfus artışının devlet oluşumunda büyük bir etkisi olduğunu tartışmıştır. İnsanlar tarımsal olanaklarını kullandıkları bir bölgede bulunabilirler. bu durum nüfusun artışıyla sonuçlanınca tarıma elverişli araziler açmak için baskıda bulunup talepkar olabilirler. Bu, gitgide gerilimi kışkırtarak diğer bölge ve halkları bu durumun başarısı için feth etmeye itebilir. Sonuçta devletler tarafından örgütlenen ordulara ihtiyaç duyulur. Nüfus ve fetih burada devletin oluşmasının iki motivasyonu olarak görülüyor. Fakat bunlar gerçekten de daha karmaşık bir yapboz bulmacasının sadece iki parçasıdır. Devlet büyüyen ve yıkıcı nüfusun içinde yükselen bir anka kuşu gibi ortaya çıkmaz. Bu bölümden sonra üzerinde konuşulanbahsi geçen pek çok etmen göz ardı edilmiştir.

Araştırmacılar insanın bitkileri ve hayvan ürünlerini işlemeyi zamanla öğrendiklerinin şüphesiz olduğuna ve buğday, arpa, baklagiller, koyun gibi şeyleri gerçekten ev işlerine dahil etmeden önce binlerce yıl geçtiğine inanmaktadır. Avcıtoplayıcılar olarak daha güç işleri ziraatla da birleştirerek yapmakta özgürdüler. Fakat nüfus artışı gıda kaynaklarına meydan okuyordu. Son Buzul Çağı’nın bitiminde ortaya çıkan iklim değişimine ek olarak geleneksel olarak kullanılan yabani bitki ve av hayvanlarının varlığını sınırlandırmış olmalıydı. Bahçecilik bu durumda geçerli çözüm olabilirdi. Gene de işlenebilir tarım topraklarının kesin bir şekilde sonuna gelinmiş olduğuna ve askeri gerginlikle genişlemenin gerekliliğine inanmak için bir neden yoktur. İlk dönem bahçeci toplumun kendi ihtiyaçlarına ek olarak avlanmaya ve toplamaya o aşamada küçük bir bağımlılığı bile yoktur. Sonuç olarak, icatların yayılmasının kimi zaman moda bir açıklamasına dönüşen insanların göç etmiş olmalarıdır. Bir bölgeyi feth etme amacından ziyade insanlar sadece daha kolay yaşanabilir karlı alanlara hareket etmişlerdir:  O bölgeyi fethetmeye ya da devlete gerek yoktur.

Çeviren: Alişan Şahin

Views: 52

“Devletin Kökeni” – Harold Barclay

Anarşist Antropolog Harold Barclay’in “Devletin Kökeni” adlı çalışmasının çevirisi yakında itaatsiz.org’da…

Views: 79

34 Teknoloji Toplumu – Tekniğe Dair Yankılar – Jacques Ellul

Teknik hareket tarafından dönüştürülen sadece devlet değildir. Devletle tekniğin karşılaşmasının daha belirginleştiği son otuz küsur yılda teknik her zaman olduğunda daha hızlı gelişti; sadece kendi iç mantığına göre değil, aynı zamanda devletin gücü ve desteğiyle de. Özel ve kamu tekniklerinin avantajları, adeta birbirlerinin güçlüklerini ortadan kaldıracak şekilde birbirlerini tamamlamışlardır. Örneğin, devletin tekniğinin yöneldiği hareketsizlik, özel tekniklerin (özel teknik devlet tekniğine dönüştüğünde bile bireylerde kalan girişim) faaliyetlerince telafi edilmektedir.

Ancak devletin tekniği ele geçirmesi, tekniğin tanıdık gelen büyülü cazibesinin çoğunu da dağıtmıştır. İnsanoğlu, teknik hakkındaki hayallerini, ona hayranlığını giderek kaybediyor. Bir özgürlük aracı yaratmadığının, yeni bir zincir yumağı yarattığının farkına varıyor. Devlet teknik araçları kullandığında bu apaçık ortaya çıkar. Ancak insan, bu yeni durumun gerçekliğine hâlâ inanmak istemiyor. Kötü teknik kullanım ve doktrinlerin ötesinde, devletle tekniğin bu kesişmesinin sonuçlarını reddediyor. Fakat bu reddediş, bir aşın basitleştirmenin sonucudur. Değişmiş olan tekniğin kendisidir. Bu muzaffer çağın başlangıcında bir hukuk adamı bundan bihaberdi. Yine de insanoğlu, tekniğin değiştiğini görmekte, ama son ümitlerini de kaybetme korkusundan bunu yalandan incelemeyi reddetmektedir.

Kontrolsüz Teknik

Halihazırda tekniğe bir karşıt denge yoktur. Dengeli bir toplumda her yeni kültürel eğilim, her yeni dürtü, toplumun ilk savunma hattı olarak iş gören belli sayıda engelle karşılaşır. Bu, ne genelde muhafazakar ve devrimci güçlerin etkileşimin sonucudur ne de özelde üretim araçlarıyla tüketim organlarının etkileşiminin sonucudur. Daha ziyade, her yeni faktörün kültürel çerçeveye entegre edilmesi gerektiği ve bu sürecin belli bir zaman süresi gerektirdiği basit gerçeğinden (çünkü iki etkileşen unsurun modifiye edilmesini gerektirdiğinden) kaynaklanmaktadır. Yeni faktör kültürel kompleks için başlangıçta hiç açık değildir. Bir yanda bir tür seleksiyon süreci, diğer yanda da giderek hafifleyen bir direnç söz konusudur. Bir dizi farklı güç bu sınırlayıcı rolü oynar. Bunlardan dördünü ele alacağım.

Birincisi ahlaktır. Her medeniyet, ahlak (morality) kavramının ya Fransız ya da Anglo-Sakson anlamının kapsadığı kesin tavırlara sahiptir. Bunlar, bilinçli ve düşünülmüş olabilir; ya da bilinçsiz ve spontane olabilir. Neyin iyi neyin kötü olduğunu belirler, sonuçta da verili bir yeniliği kabul veya reddederler. Ahlakın yanında, kamuoyu, mutlaka iyi ve kötüyle ilgili olmayan çok daha irrasyonel tepkiler kümesinden oluşur. Hâlâ pek de iyi anlaşılamayan nedenlerle, kamuoyu, verili bir dürtünün etkisi altında belirli bir yöne sevkedilebilir ya da tesir edilemez kalmaya devam eder. Elbette ki, kamuoyu, ahlak ile yeni bir faktör arasındaki etkileşimde önemlidir. Ahlakı ortadan kaldırabilir veya onu hakim kılabilir.

Üçüncü bir sınırlayıcı faktör, hem sosyal morfolojiyi hem de ekonomik veya hukuki yapıyı kapsayan toplumsal yapıdır. Toplumsal yapı, ne zaman ki yeni kuvvetler onu değiştirme tehdidinde bulunursa şiddetli tepki gösterir. (Bu, tesadüftür ki, Marksizmin koruduğu dört faktörden sadece biridir). Sistemler veya fikirler, artık tek faal faktörler değildir. Ekonomik ilişkiler veya sosyolojik faktörler, istikrarının sağlam olduğu düşünülen bir durumun dengesini bile bozabilir.

Son olarak, bir toplumun özel savunma organı olan ve tüm bozucu tüm güçlere karşı emrindeki her araçla tepki veren devlet vardır.

Şimdi, teknik açısından bu faktörlerle ilgili olarak bugün hangi konumda olduğumuzu sorabiliriz. Ahlak meselesini bir kenara bırakıp kamuoyuyla ilgilenelim. Kamuoyu, tamamen tekniğe yöneliktir. Yalnızca teknik olgusu modern insanı ilgilendirmektedir. Makine, kendini, ortalama insanın da avamın da kalbinin ve beyninin hakimi yapmıştır. Kitlelere ne heyecan verir? Performans verir. Sporda performans olsun (belirli bir spor tekniğinin sonucu), ekonomik performans olsun (Sovyetler Birliği’ndeki gibi) gerçekte aynı şeydirler. Teknik, performans tekniğidir. Önemli olan daha yükseğe, daha hızlı gitmektir. Performansın amacı az bir anlam taşır. Hareket kendi başına yeterlidir. Modern insan sadece rakamlarla düşünebilir. Rakamlar ne kadar büyük olursa, onun tatmini de o derece fazla olur. Tekniğin sürmeye zorladığı hayatın sebep olduğu o baskıları telafi etmek amacıyla tekniğin ona tanıdığı şahane kaçış mekanizmasının ötesinde bir şey aramaz. Bu süreçte bir hiçliğe indirgenir. Montaj hattındaki bir işçi değilse bile, onun özerklik payı ve bireysel girişim giderek küçülür. Kendisi dışında ve ona empoze edilen, her şeyi yiyip bitiren bir gerçeklik tarafından düşüncede ve eylemde sınırlanır, baskı altına alınır. Bundan böyle hiçbir kişisel güç sergilemesine imkan tanınmaz. Bu durumda, birdenbire öğrenir ki fabrikasının ürettiği uçak saatte 700 mil hızla uçmuştur. Bastırılmış tüm gücü, bu hızla uçuşa geçer. Kendisinde bastırılmış her şeyi bu rekor hızda deşarj eder. Avamla birleşmek için bir adım daha atmıştır, zira iradesini iktidara dönüştüren bir performans tarafından hareket ettirilen şey, bir bütün olarak avamdır. Her modem insan, iktidar arzusunu kendinin oluşturmadığı rekorlarda ifade eder.

Kamuoyu, iki boyutlu bir unsur olması bakımından daha bir önem taşır. Bir kere, modern insanın gerçeğin gücüne kolektif bir tapınması söz konusudur. Bu, her teknikte sergilenmekte, tekniğin muazzam ilerlemesine modem insanın topyekün adanmışlığında kendini göstermektedir. Bu hayranlık pasif olmayıp hakikaten mistiktir. İnsanoğlu kendini ona feda etmekte, onun arayışında kendini kaybetmektedir. Bu anlamda, kolektif iktidar aracı olan devlette ve onun kanalıyla kendilerini gerçekleştiren insanlardan söz ederken Mussolini haklıydı. Bilim şehitleri, hava kuvvetleri şehitleri veya atom reaktörü şehitleri, kitlelerin onlara verdiği saygılı itaati gördüğümüzde, bize en derin tapınma hissini vermektedir. ABD’nin eski Ticaret Bakanı Henry Wallace, “tekniğe inancım var” diyordu. Onun inancı, gerçekten insanların kalplerinde yaşamaktadır. Tekniğin kötülüğe sebep olduğu kendisine söylendiğinde insan utanır. Bir tekniğin meydana getirdiği felaketler, yine başka bir teknik tarafından iyiliğe çevrilecektir. Bu, toplumun normal davranışıdır.

İkinci olarak, teknik sorunların tek ciddi sorun olduğu kanaati söz konusudur. İnsanların filozoflara eğlenceli bakışı, metafizik ve teolojik sorunlara ilgisizlik (“Bizans” kavgaları), bir teknik çağda yaşadığımız ve eğitimin de buna uygun olması inancından kaynaklanan beşeri bilimlerin reddi, hemen pratik olanı arayış (ki tarihin faydasız olduğunu, hiçbir pratik amaca hizmet etmediğini ima eder); tüm bunlar, toplumsal hiyerarşiyi işgal eden ve tüm sosyal sınıflar için özdeş olan o “makul” kanaatin göstergesidir. “Yalnızca teknik, boş laf değildir”. Pozitiftir, gerçek başarılar doğurur.

Kamuoyu bu iki yolla, yani mistik ve rasyonel yolla, tamamen tekniğe doğru yönlendirilir. Şimdilerde bir başka teknik, herhangi bir verili sorun hakkında kamuoyunu şekillendirmektedir. Bu teknik hiçbir zaman tam olarak kullanılmamıştır, çünkü bu olmadan da kamuoyu tekniğe yeterince yöneliktir. Ancak ani bir değişikliğin olması ve kamuoyunun tekniğe karşı dönmesi durumunda propaganda makinesini lehte bir ortamı yeniden yaratmak için harekete geçmiş görürüz, aksi takdirde tüm yapı tehlikede olacaktır.

Üçüncü sınırlayıcı güce (toplumsal yapı) gelince, mesele, dünyamızın toplumsal yapısının teknik gelişme için bir fren rolü oynayıp oynamadığıdır. Buna cevap olarak, gelişmenin, yalnızca sosyal morfoloji lehinde olduğu için hızlı olduğunu göstermiş bulunuyorum. Bu gerçek pek değişmemiştir. Şu anda da tekniklerin toplumsal yapıya nüfuz edişine tanık oluyoruz. Modern dünya hayatına daha büyük ölçüde ekonomi hakim olmakta; ekonomiye de giderek teknik hakim olmaktadır. İçinde yaşadığımız maddi dünyanın tümü bu teknik temele dayanmaktadır. (Teknik araçların kullanımı duracak olsaydı ne olurdu meselesi, bilim kurgu yazarlarının yaygın bir konusudur). Benzer şekilde, analizimiz bizi, teknik verili bir toplumda ilerledikçe o toplumda genelde kendisini doğuran toplumsal yapıyı 1 yeniden ürettiğini kabul etmemize yolaçtı.

Sosyolojik bakış açısından 19. yüzyılın bireyci, atomize toplumu, teknik gelişmenin lehindeydi. Bugün toplumun sağa sola dağılmış parçalarının adeta yeniden oluşumuna tanık oluyoruz. Topluluklar ve birlikler her yerde gelişiyor. İnsanlar, devletten bağımsız yeni çerçevelerin oluşmasından ziyadesiyle memnun görünüyor. Bugünün toplumsal katılaşması, 19. yüzyılın akışkanlığıyla keskin bir çelişki oluşturuyor. O halde bu olgu, tekniklere etkin bir muhalefeti mi temsil ediyor? Cevap olumsuz olmalı. Bu yeni sosyolojik biçimleri ayrıntılı olarak incelersek, hepsini tekniklerin fonksiyonu olarak örgütlenmiş buluruz. Sanayi birliklerini incelememize pek gerek yok, fakat ama aynı şey tüm diğer yirminci yüzyıl birlikleri için geçerlidir. Bunlar, amaçlan kolayca anlaşılabilir olan spor ya da kültür birlikleri olabilir (Dickson). Bunlar, hayat ile karakteristik ilişkilerini ekonomi yoluyla (ki bu da teknik tarafından şekillendirilir) kuran işçi sendikaları olabilir. Amacı, insana bir yandan normal bir hayat imkanı verirken bir yandan da teknikleri kullanan Kibbutizm gibi topluluklar olabilir. Her tür modern toplumda tekniklerin egemenliği söz konusudur. Bu toplumların sosyal morfolojisi, geleneksel toplumlarınkinden gerçekten radikal biçimde ayrılır. Geleneksel toplumlar, insan ihtiyaçları ve içgüdüleri merkezliydi (örneğin ailede, klanda ve derebeylikte). Diğer yandan modern toplumlar, teknik gereksinimler merkezlidir; bunun sonucu olarak da elbette insani bağlılık merkezlidir. Modem toplumlarda insan, diğer insanlarla ilişkili değil, teknikle ilişkili olarak konumlanmıştır. Bu nedenle, bu toplumların sosyolojik yapıları tamamen değişmiştir. Artık, spesifik değerleri ve yönelişleri olan herhangi bir özerk kolektivite veya grup yoktur. Modem kolektiviteler ve gruplar, tekniğin ötesinde bir varlığa sahip değillerdir. Zamanımızın büyük eğiliminin temsilcisidirler.

Bireyci toplumdan kolektivist topluma geçişte, o halde her ikisi de tekniğin lehinde olan iki gelişim aşaması vardır; toplumun tekniğe iki farklı bakışı değil. Buradan hareketle, kolektivist toplum, aşırı teknik gelişme içinden doğmanın haricinde kurulamaz, hatta düşünülemez. Komünal bir toplum için doğru olmayabilir bu (bugün varolan toplumlar belirgin biçimde tekniğe bağımlı olmasına rağmen); fakat bu türden toplumlara doğru seyrediyor gibi görünmüyoruz. Bu nedenle, hangi açıdan görülürse görülsün, toplumsal yapılarınızın şeksiz şüphesiz tekniğin lehinde olduğu, ona bir fren işlevi pek görmeyeceği sonucuna varmalıyız. Bu durumda, tekniğin freni olma ihtimali olan bir tek devlet kalıyor geriye. Ancak, gördük ki, teknik lehindeki yönlendirici rolünü terk ederek, devlet bu işlevinden vazgeçmiştir. Gerçekten, 19. yüzyıldan beri geleneksel olarak yenilikçi güçler üzerinde sınırlayıcı rol oynamış her sosyal unsur, teknik sözkonusu olduğunda alaşağı edilmiştir. Tersyüz edilmiştir demek daha iyi bir ifade olabilir. Eskiden engel olan faktörler, bugün tekniğin güçlü yardımcıları olmuştur (Bunu görmek için kamuoyunu ve ekonominin genişlemesini düşünmemiz yeter). Teknik, bu nedenle, ilerlemesinin önünde bir engel veya frenle karşılaşması mümkün değildir. Dilediği gibi ilerleyebilir, çünkü kendi güçleri dışında (ki bitmez tükenmez görünüyor) başka sınırlayıcı güçle karşılaşmamaktadır.

Sınırları olmayan bir teknik kendi başına endişe verici değildir. Toplumumuza idealist gözlüklerimiz olmadan baktığımızda en fazla endişe veren şey, tekniğin karakterinin onu bizzat insandan bağımsız kılması görünür. Bunu derken, makinenin insanın yerini alma eğiliminde olduğunu kastetmiyoruz. O gerçek zaten çok iyi biliniyor. Önemli olan, pratik açıdan insanın, tekniğe etki yapacak eylem doğuracak araçlara artık sahip olmadığıdır. İnsan, tekniği sınırlayamaz, hatta yönlendiremez. İnsan tekniği hep yeniden icat ettiği için toplum tekniği kesin kontrol altında tutmaktadır görüşünü iddia edenleri çok iyi biliyorum. Ancak bu iddialar laftan ibarettir. Gerçek şu ki, insan tekniğe boyun eğdirecek araçlara artık sahip değildir. Teknik, entelektüel ya da bazılarının söylediği gibi manevi bir olgu değildir. Her şeyden önce sosyolojik bir olgudur. Bu olguya çözüm bulmak veya değiştirmek için, ona sosyolojik nitelikli fren ve engeller koymalısınız. Ancak bu araçlarla insan teknik üzerinde tesir edebilecek eylem doğurabilir. Ancak sosyolojik karakter taşıyan her şeyin karakteri teknik tarafından değiştirildi. Bu yüzden, tekniği sınırlayacak sosyolojik karakterde hiçbir şey yoktur, çünkü toplumdaki her şey onun hizmetkarıdır. Teknik özü itibariyle insanoğlundan bağımsızdır. Teknik karşısında kendini çıplak ve savunmasız bulur insan kendini. Modern insan, bir tek mantıklı çıkış yolu olduğunu sezer: teslim olmak ve tekniğin aksi takdirde kendisine bolca ihsan edeceği şeylerden edebildiği kadar istifade etmek. Ona muhalif bir kafa yapışma sahipse, kendisini gerçekten yalnız bulur.

Tekniklerin çevrelediği modern insanın tabiatın ortasındaki tarih öncesi insanla aynı durumda olduğu söylenmiştir. Yalnızca bir mecazdır bu. Bir mecazın olabileceği kadar kesinse de daha ileri götürülemez. Her iki çevre de hayat verir, ama her ikisi de onu ciddi tehlikeye atar. Her ikisi de dehşete düşürücü güçleri, insanın içinde katılımcı olduğu ama ona karşı kapalı olan dünyaları temsil eder. Zafer sarhoşluğu içerisinde, yarattığı şeyin kendisi olma imkanını ondan aldığını algılayamamıştır. Kendi hane halkı içinde kendini bir hiç olarak bulan varlıklı, zengin bir insan gibidir. İnsanın son korumacısı devlet, yabancı güçlerle bir uğurda birlikte mücadele etmiştir.

Views: 28

Van, Diyarbakır, Mardin: Oligarşi Pastasına Ortak İstemiyor! – Numan Bey

HDP’nin yüzde ellinin üstünde bir oy desteği ile seçim sonucunda “kazandığı” büyükşehir belediyelerine de İçişleri Bakanlığı’nın kararıyla “soruşturmanın sağlığı açısından” geçici olarak el kondu. Soruşturmanın sağlığı açısından el konulan ya da görevden uzaklaştırılan hukuki davalara pek rastlamasak da–hukuk tartışmasını bir yana koyarak ifade ediyorum – hukuki bir sürecin zorunlu ifası ile karşı karşıyayız gibi bir görüntü oluşturulmaya çalışılıyor!

İtaatsiz.org’un başlangıcından bu yana özellikle seçimler ve politik durum üzerine yazdığım onlarca yazıda seçim-seçme,  temsil etme-edilme ve temsil sistemi üzerine onlarca makalede anarşistlerin temel duruşlarından biri olan seçim ve temsilin reddine dair ifadelerim mevcut. Bu ifadelerde sadece anarşistlerin kabul edeceği tezler değil, herkesin ve kesimin hak, adalet, eşitlik duygularına ve mantığına seslenilmek istenmişti. Fakat bu ifadelerin başkalarını etkilemesi, düşündürmesi bir yana buralı anarşistler arasında dahi pek etkili olduğu söylenemez.

Liberal devlet söyleminin en temel tezlerinden biri olan toplumsal sözleşme kavramının eleştirilerinden bihaber, mevcut sistemin içerisinde muhalefet ve esasen kronik muhalefet olma-etme fonksiyonundan öte bir konum seçmeyi benimsemediler. Anarşizm açısından en azından bu konuya dair yabancı literatürde epey malzeme olmasına rağmen bu malzeme üzerinden bugünün reel politik ortamına etki edecek düşünceleri bulup, ifşa etme çabası düzenin muhalefetinin dili içerisinden kaybolmuş olanlarca göz ardı edilmiş görünüyor.

Teorik karşı tezlerin ortaya konmamış olmasının sonuçları bir şekilde günlük politikanın batağında kendini gösteriyor.

Kendi yazılarımda bu meselelere temas etmemin ötesinde ekolojik belediyeciliğe dair hayalleri eleştiren birkaç makale de bu sayfalarda yayınlandı. Ve hatta ben demokratik özyönetim vb. gibi kavramlarının çözüm sürecinde demokratik cumhuriyet kavramına evrimle eğiliminde olduğunu dahi yazmış idim.  Gene bir süreç içerisindeyiz ve devlet ve onun iradesi ile hareket eden kesimler yol temizliği yapmak durumundalar.

Zannederim bu yol temizliği sadece iç politik süreçler ve aktörlerle sınırlı değil. Bu süreç aynı zamanda dış politik gelişmelerle de alakalı. Suriye, YPG/PYD ve PKK ve diğer Emperyalist güçlerle Orta Doğu’daki dengelerle de alakalı olsa gerektir.

Dış politika ve ilişkilerine dair bir uzman edasıyla konuşmak haddimiz değil. Sadece bize sunulanın üzerinden bir yorum yapma halindeyiz ki aysbergin altı üstünün yüzlerce katı büyüklüğünde olduğunu tahmin ettiğimizden dolayı buradan atıp-savurmanın alemi yok. Fakat şunu biliyoruz: Ayı ile dans etmeye kalktığında dansı sonlandırmak senin elinde değildir.

Konunuza dönersek: bu dış etkiler ve ilişkilerin de yön verdiği iç politik duruşlara adapte olmaya çalışan bir hareket ya da anlayış demokratik siyaset vb. kavramları ancak bir propaganda malzemesi olarak kullanmak durumundadır. Olan milyonlarca insanın “demokratik ve barış içinde yaşama” arzularının telef edilmesine oluyor. 

Başlangıçta askeri Kemalist vesayeti bir şekilde Fetullahçı ve bilmem kimci ittifaklarla gerileten AKP iktidarı ittifak yıkılınca Kemalist kesimlerle yeni bir ittifak içerisine girmek durumunda kalarak iktidarını devam ettirmeye çalışıyor görünüyor. Bu ortaklıkta başka ortağa gerek olmadığı inancındalar. Pastayı sadece şu anki mevcut ortaklar yemek istiyor.

Nitekim gerek askeri, gerek sivil cezaevlerinde yapılan uygulamalar; mahkemelerde yüzlerce insanın söylediklerinden dolayı yargılanması; söylediklerinden dolayı şikayet üzre içeri alınıp hapsedilen insanlar; yüzlerce gazetecinin içeride olması; KHK nedeniyle işlerinden edilen binlerce insan; Medyanın dilsizleşmesi ve 1984 distopyasına benzer bir atmosfer bize 12 Eylül Cuntası zamanlarında yaşanan zulmün ve “faşizmin” postmodern çeşidini yaşatmaktadır.

Daha önceki bir yazımda ifade ettiğim gibi post-modern bir kemalist süreçteyiz. Bu süreçte devlet yapılanması modern olanının benzeri bir zulümle kendi 12 Eylül anayasasını dahi çiğnemekten sakınca görmüyor.

Kemalist iktidarın tek adam yönetimi bugün AKP iktidarı ile ve başkanlık sistemi ile post-modern tek adam yönetimine dönmüş görünüyor. Muhalefet ise öfkeyi MHP’nin kendi sivil faşistlerinin sokağa çıkmasını engelleyerek(!) 12 Eylül sonrasında yaptığına benzer şekilde tepkileri elimine etmekten başka bir işe yaramıyor.

Reel politik alanın muhalefeti bile kendi içerisinde muhalefet etmekte çaresiz bir görünüm arz ediyor.  

Bunun adının Totalitarizm olduğunu biliyoruz. Totaliter devlet yapısı ve totaliter bir toplum yaratma çabası ne sonuç verecek göreceğiz. Bu kendi içerisinde bir parçalanmayı da içinde taşıyan bir süreçtir.

Devlet iktidarı AKP ile başlayan vesayeti kırma sürecinden AKP ile başlayan Totaliterleşme sürecinde yol alıyor. Rasyonel olur(!) düşüncesine sahip olduğumuz devlet aklı irrasyonel görünen görünüm arz ediyor. Onun irrasyonel totaliter duruşunda olası rasyonel tavrın belki de biz farkında değiliz ama herhalükarda onun rasyonel duruşu dahi bize yani en alttakilere zulüm olarak yansıyor.

Views: 43

33 Teknoloji Toplumu – Hukuk Tekniği – Jacques Ellul

Adaletin işlevi, adalet iddiaları ile hukuk tekniğinin iddiaları arasında sonu gelmez bir büyük tartışmayı alevler. Hukuk tekniği, diğer tekniklerden her şekilde daha az özgüveni olan bir tekniktir, çünkü adalet fikrini başka unsurlara dönüştürmek imkansızdır. Filozofların söylediklerine rağmen, adalet yakalanabilecek veya tayin edilebilecek bir şey değildir. Eğer (otomatizmin veya eşitlikçiliğin değil de) gerçek adaletin peşinde olursanız, hangi sonuca ulaşacağınızı bilemezsiniz. Adaletin bir fonksiyonu olarak oluşturulan bir hukuk, içinde, hukukçuyu mahcup düşürecek kestirilemez bir şey barındırır. Bundan başka, adalet, devletin hizmetinde değildir. Devleti yargılama hakkına sahip olduğu iddiasını bile taşır. Adaletin bir fonksiyonu olarak oluşturulan hukuk, devleti atlatır. Devlet ne hukuku yaratabilir ne de değiştirebilir. Devlet bu duruma elbette az bir gücü oluncaya veya henüz tümüyle öz bilince ulaşmamış oluncaya kadar veya hukukçuları tamamen teknik rasyonalistler ve etkin sonuçlara tabi olmadığı ölçüde onay verir. Bu koşullar altında teknik, istediğini otomatik olarak elde edemediği gerçeğini çaresiz kabul eden bir hizmetçi rolünü oynar.

Adalet arayışı ile bir doğal hukuk döneminde gelişen hukuk tekniği arasında belirli bir denge kurulur.  Hukuk tekniğinin bir yeri vardır ama pek çok açıda kolay tarif edilmeyen bir yerdir bu. Hukuk tekniğinin rolünün gerçekten çok farklı tanımları vardır. Saleille’e göre hukuk tekniği, hukuki konseptlerin düzenlenmesini, kuralların indirgenmesini, tutarlı bir sisteme dönüştürür. Bu durum, hukuk tekniğini, hayli teorik bir kavrama, esasen entelektüel bir işleme indirger. Aynı şey, hukuk tekniğinin, hukukun insanlar tarafından kendiliğinden oluşturulmasıyla değil de hukukçuların bilimsel tasarımıyla ilgili olduğu şeklindeki Savigny’nin tezi için de geçerlidir. Kuşkusuz yanlış değildir bu, ama Savigny daha ziyade hukuk tekniğinin sonuçlarına atıfta bulunuyor. Hukuk tekniği geliştiğinde hukukun spontane oluşumunun gerilediği ve öldüğü; hukukun halka dayalı kaynağının öğrenilen hukuk tarafından temizlendiği, bunun da hukukçuya serbest bir el kazandırdığı doğrudur. Fakat bu durumda, Savigny, hukuk tekniği amacını değil, hukuk tekniğinin bir boyutunu tarif etmektedir. Hukuk tekniğine hukuk metinlerini pratiğe adapte etme rolünü veren Kohler gerçeğe daha bir yaklaşmaktadır. Aralarında bireysel farklar olsa da hukuk tekniği meselesini incelemiş olan büyük yazarlara (Geny, dabin, Haesaert, Perrot) rehberlik eden de Kohler’in kavramıdır.

Bu bağlamda, hukuk tekniği, hukuki kararlar yoluyla gerçekliği bir araçlar çerçevesine oturtmaktan ve bu kararları etkili kılmaktan oluşur. Öyleyse, siyasal işlev ile hukuk tekniğinin birbirini tamamlayıcı oldukları pekala öne sürülebilir. Siyasal işlev, kuralların özünü yani ulaşılacak hedefleri, hukukun hayata geçireceği siyasal veya sosyal ideali sağlamayı içerir. Yasaları sayesinde devlet de siyasal hedefe erişmenin yol ve yöntemlerini gösterir. Bunu yaparken de gerçeğe yeterli ölçüde yaklaşır. Yine de gerçekle doğrudan doğruya boğuşmadan yapar bunu. Hukukun emir ve kararlarına biçim kazandırmak hukukçuların görevidir -sadece onları sistematikleştirerek değil, uygulamak suretiyle de. Hukuki biçim, basit bir şifahi, zahiri bir mesele değildir; bir şeyi gerçekleştirme aracıdır. Hukuk tekniğini “iradenin hukuk düzlemine girmesini sağlayarak iradenin ulaşmaya çalıştığı hedefi sağlama amacını güden işlem yöntemi” şeklinde tanımlayan Penot’nun işaret ettiğinden daha büyük bir kapsama sahiptir.

Ancak, sosyal ve ekonomik gerçekliğin tüm hukuki ifadesini dışta bırakan teknik ile irade arasındaki bu özel ilişki, çok çok sınırlıdır. Hukuk tekniği, bir adaptasyon tekniğinden ibaret değildir. Daha ziyade, bütünlüğü içinde hukukun meydana getirilmesidir. O halde hukuk tekniğinin büyük görevi, hukukun lafta kalmaması için siyasal işlevin geliştirdiği unsurları düzenlemektir. Bu da tüm bir kanıtlar yığınını, sivil ve cezai yaptırımları, garantileri, kısacası hukukun hedeflerinin gerçekleşmesini sağlamak üzere oluşturulan ayrıntılı mekanizmayı alır. Bana öyle geliyor ki, “içinde varoldukları sosyal sistemde hukuk kişilerinin hukuki davranışı benimsemesine neden olan araçlar toplamı”, gerekli görülen aktif veya pasif davranış şeklindeki ifadesiyle bu hukuk tekniğini mükemmel bir şekilde tarif ediyor. Bu nedenle, gerçekten bir itaat meselesidir bu. Hukuk tekniğinin hedeflediği sonuç da aslında budur.

Hukuk teknisyeni açısından tüm hukuk etkinliğe bağlıdır. Uygulaması olmayan bir hukuktan söz edilemez. Uygulanmayan hukuk, hukuk değildir. Kurala uyma, hukukun varoluşunun temel koşuludur. Hukuki soyutlama gerçek değildir. Tüm teknik aygıtın (hukuki biçimlerin ifadesi, yasaların yayınlanması, hukuk bilimi veya doktrindeki uygulamalar, gönüllü veya cebri uygulama) bir tek amacı vardır; o da hukukun uygulanmasıdır. Bu kompleks de tam olarak genel anlamda teknik kavramına, yani yapay bir etkinlik arayışına denk düşer. Bu tamında etkinlik saf haliyle ele alınmaktadır. Etkinlik olmadan da hukukun varolmadığını kabul etmeye mecburuz. Yapay kavramı da aynı şekilde kullanılmaktadır. Hukuka artık kendiliğinden uyulmamaktadır; kökeninde hukuku oluşturan popüler bilinç de bu sisteme spontane ve doğal olarak bağlanmamaktadır. Hukukun uygulanması, artık halkın ona bağlanmasından değil, beceri ve akıl yoluyla davranışı kurala ayarlayan mekanizmalar kompleksinden doğmaktadır.

O halde, hukukun bu teknik oluşumu gereklidir ve boyutunu iki işlem yoluyla kazanır:

1) Birinci işlem sayesinde hukuk unsuru asıl hukuktan ayrılır. Hukuk unsurunun (ki temel olarak organizasyona dönüşür) görevi artık adaleti gerçekleştirmek veya hiçbir şekilde hukuk yaratmak değildir. Yasaları uygulamakla görevlidir. Bu rol son derece mekanik olabilir. Bir filozof ya da adalet duygusu taşıyan bir insan gerektirmez. Gerekli olan, tekniğin ilkelerini, yorumlama kurallarım, yasal terminolojiyi ve sonuç çıkarmayı ve çözümler bulmayı bilen iyi bir teknisyendir. Hukukun somuttan ayrılması, teknikleşme yönünde büyük bir adımdır. Hukuk unsuru, belirli pratik sorunlarla görevlidir, ama söylediğimiz gibi, hukuk yapımıyla değil. Ayrıntıda teknik olmak durumundadır çünkü adalet meselesi artık onun kaygılarından biri değildir. Uygulamakla mükellef olduğu kuralların yargıcı olmak zorunda değildir.

2) Ayrılmış hukuk unsuru, tamamen teknikleştirildiği ölçüde daha fazla etkinlik kazanır. “Hukuki durumların sınırsız çeşitliliğini sınırlı sayıda kavramsal çerçeveyle sınırlandırmak suretiyle hukuk mantığım tehlikeli bir ampirizmden” ayırmak mümkün olur. Temel hukuki kurumlar bu şekilde basitlik ve titizlik kazanır, çünkü onlara mantıksal temellerini sağlayan tekniklere daha fazla dayalıdırlar. Bu mantıksal temel, yasal çerçevenin belli bir sertleşmesi ve hukuki iradenin belli bir katılığı tarafından telafi edilir. Ayrıca, tekniklerin işgali yüzünden hukuk faktörü somut problemlerden ayrı olarak varolursa devlet kontrolü altına girer.

Bunun yanında bir başka sorun daha vardır. O da ebedi mesele, adalet meselesidir. Adalet, artık, bireysel sorunlar karşısında pratik bir gereklilik olarak algılanmıyor. Daha ziyade, sırf bir fikir, soyut bir kavram olarak algılanıyor. Bu durumda da onu hepten ıskartaya çıkarmak basitleşir. Böyleyken bile hukuk adamları belirli kuruntulara sahipler ve vicdanları yaralamadan da adaleti hukuktan tamamen atamamaktadır. Fakat, sözkonusu güçlükler yüzünden, yani işlemin belirsizliği ve bunun gerektirdiği öngörülemezlik nedeniyle sürdürebilmek mümkün değildir. Tek kelimeyle, hukuk tekniği, bürokrasinin artık adaletin ağırlığını kaldıramayacağına işaret etmektedir.

Ancak bu durumda, hukuka, başka ve daha yeni bir anlam nasıl verilecektir? Belirli bir devlet kontrolü ve hukuk gelişimi aşamasına ulaşmış olan tüm toplumların bu soruna aynı çözümü bulmuş olmaları dikkate değer bir gerçektir. Mısır’da, İ.S. dördüncü yüzyılda Roma’da, 15. yüzyıl Fransa’sında ve 20. yüzyıl Batı medeniyetinin tümünde düzen ve güvenlik kavramı, hukuk tekniği yeterince geliştiğinde amaç ve hukukun temeli olarak adalet kavramının yerini almıştır.

Bu durumda reçete, “düzensizliktense adaletsizlik daha iyidir” haline gelmektedir. Düzen ve güvenlik kavramları, en azından, imkansız adalet kavramı kadar kolaylıkla tekniğe indirgenmektedir. Düzeni başarabilmek için tam olarak hangi tedbirlerin alınması gerektiğini bilirsiniz. Düzenin tarifi değişebilir, ama araçlar hep aynıdır. Yasal güvenliğin koşullarını bilirsiniz. Bu araçlar adaletsizliğe işaret ediyor olmalarına rağmen, adalet kavramının değişen karakteri ışığında itiraz etmek imkansızdır. Hukuk tekniği ne derece açık olursa, hukuk da o derece düzen getirici olur. Üstelik bu, devletin ana hedeflerinden biridir. Bu nedenle, hukuk ve polis özdeşleşir, çünkü hukuk artık devletin bir aracı olmaktan ibarettir. Hukuk tekniği böyle bir bedel pahasına gelişir, sonuç doğurur. Bugün için bu olguyu tüm zindeliğiyle inceleyebilecek durumdayız.

En fazla, yasalardaki muhtemel bir tutarsızlık (düzen gereği devleti buna zorlayabilir), hukukçuların vicdanım yaralayabilir.

Fakat artık adalette bir hukuk temeli olmadığı için yasal tutarsızlığın uzun vadeli etkileri olamaz veya hukuk tekniğini tehlikeye atamaz. Tarif ettiğim sistemlilik, modern hukuk olgusunun karmaşıklığının gerisinde hep görülür. Bu koşullar altında teknik ve insani unsurlar arasındaki geleneksel denge hemen kaybolur. Etkinlik olmadan hukukun olmadığım teyid ederken aslında adalet ve inanın etkinliğe zımnen feda edilişini ilan ediyoruz. Bu dengenin yokluğuyla, kapılar daha fazla teknik işgale sonuna kadar açıktır. Bu sonuca (hukukun teknik tarafından ele geçirilmesine), Fransızlardan daha az kök salmış bir hukuk anlayışına sahip uluslar arasında tanık oluyoruz.

Şimdiye kadar, hukuk tekniğinden hukuk dünyasının hâlâ kabul edilebilir bir parçası olarak bahsettim. Teknisyene dönüşmüş olmasına rağmen hukukçu, tekniğin “saf’ bir duruma ulaşmasını önleyen bir genel çizgiyi izlemiştir. Ancak saf teknik zihniyet -tekniğin kendisi- hukuk dünyasına bir kere nüfuz edince, kökleri artık hukukta değil fen bilimlerinde hatta belki de biyolojide olan hukuk tekniği, toplumsal hayatta belirli ciddi çalkantılar doğurur. Teknisyen, F. Jünger’e göre, hukuk bir teknik normlar kompleksi olsun diye hem doğal hukuk ekolünü hem de tarihsel okulu reddeder. Vicdanın talepleri ve de toplumun talepleri (geleneksel dili kullanmak gerekirse), normatif tekniğe tabi hale gelir. Hukukun uygulanmasını sağlamak için halkın hukuka bağlılığını temin etmek veya yasal araçlarla sınırlı kalmak artık gerekli sayılmıyor. Tekniğin son derece basit oluşu, hukuk mekanizmaları bütününü (hukuku garanti etme ve aşın güç kullanımı olmadan uyulmasını sağlama amacındaki mekanizmalar) anlamsızlaştırmıştır. Ceza ve hacizler gibi araçlardan oluşan tüm bu aygıt artık anlamsızdır. Böyle bir inceliğe artık ihtiyaç yoktur. Bağlılık ve uyma, hukuk dışı araçlar (polis, çoğu kere bunlar içindeki en zararsızıdır) tarafından sağlanır.

Bugün için geleneksel durumu aşma sürecindeyiz. Yani, hukuk, adalet yerine düzeni sağlamaktadır. Hans Kelsen, bu gelişmenin zirvesini temsil etmektedir. Bu durum Nazizmin kimi yasal biçimlerinde de ifade edilmiştir. Naziler, bir insan davranışı biliminin, pek çok yasal kuralı ekarte etmeyi mümkün kılacağını kabul ediyordu. Eğer yönetilecek insanlar “ikna edilebilirse”, eğer kurala uymanın kendi çıkarlarına olduğu yeterince güçlü araçlarla onlara anlatılırsa o kural giderek faydasızlaşırdı. Örgütlü insan çevresi için yeterince işlevsel, gerçekçi ve tutarlı bir model kurulursa (ki organizasyon tekniği böyle bir planı çabucak oluşturabilir), idari aygıtın önemli bir kısmı gereksizleşir. Bu şekilde toplum hukuki biçimlerin giderek boşalmasına ve sonuçta da jandarma gücünü gereksizleştiren insani tekniklerin kazanılmasına doğru yönlendirir.

Hukukun teknikleşmesinin bir başka sonucu da, tüm pratik amaçlar bakımından, siyasal teknik ile hukuk tekniği ayrımının ortadan kaybolmasıdır. Hukukun öznesi ve nesnesi artık sosyal ihtiyaçlar olmayıp, teknik ihtiyaçlardır. Teknisyen, bu şekilde ilerlemeyi onaylar; hukukun gerçek meselesi, teknisyenin nesnesi haline gelir. Böyle bir durumu arzu etmek için iyi sebepleri vardır. Tuhaf prosedür yöntemlerinin yükü yoktur artık üzerinde. Toplumsal gereklilikleri ve ekonomik durumu anlayabildiği, hesaplarında da bunları dikkate alabildiği içindir ki vardığı hükümler tamamen rasyonelleşir. Fakat, teknisyenin sadece bu gereklilikleri hukuka transfer ettiği düşünülmemelidir. Teknisyen, her şeyden önce bunları etraflıca değerlendirir. Bu gereklilikler esasen ona ve tekniğine tabidir.

Bu durum, yasaların sayısındaki muazzam artışı açıklamaktadır. Teknisyen, analiz edip tahmin yapar. Belirsizliklere tahammül edemez; düzeni bozan herhangi bir girişimi hoş göremez. Bu iki özellik, yasaların çokluğunu açıklar. Geçmişte bu çokluk etkisizliğe bağlanıyordu. Bir yasarım tekrar tekrar yürürlüğe konulması veya yasaların bu derece çoğalması, yasaların denetim dışına çıkmakta olduğu gerçeğini vurguluyordu. Yasaların çokluğu bugün yine başka bir şeydir. Bir teknisyenin doğru olduğuna inandığı bir şeyin yasalaştırılması gerekir. Ancak onun vardığı sonuçlar, sadece ayrıntıları ilgilendirir. Onun analitik ruhu, onu, katı biçimde lokalize hakikatleri algılama, anlama ve onaylamaya yöneltir. Bu şekilde sınırlanan gerçekler de hukukun özneleri olur. Her bir gerçek için bir yasa olmalıdır. Bu nedenle de yasal aygıtın belirsiz bir şekilde çoğalması söz konusudur.

Yasaların modem dönemdeki çoğalması da, hukuk teknisyeninin bir doktrin hukukuna, bir “konseptler” hukukuna yönelik tam antipatisiyle açıklanabilir. Sadece ilkeler koyan ve genel prosedür çizgilerini belirleyen bir hukuk sistemi, yargıca, yaşayan hukukun oluşturulmasını emanet eder. Böyle bir durum, her şeyden önce keyfilikten, kişisellikten ve rastlantılardan korkan teknisyen için hoş görülebilir değildir. Teknisyen, şansın büyük düşmanıdır. O, kişisel unsuru desteklenemez bulur. Bu nedenle, yargıcı ya da idareciyi daha katı bir şebeke içine hapsetmeyi, yasal reçetelerle daha fazla sınırlamayı tavsiye eder. Öyle ki yurttaş, tam olarak nereye gittiğini, hangi sonuçların beklediğini anlasın.

O halde hukuk, her olasılığı öngörmelidir ki insanlar onun işleyişini bozamasın. Hukukun geleneksel gelişimi, yargıçlar ile düzenbazlar arasındaki bir tür rekabeti içeriyordu. Fakat tekniğin gelişimiyle birlikte durum artık böyle değildir. Toplum, hukuk dışı araçlar kanalıyla halkın hukuka uymasını sağlamaya başlıyor. Şimdi toplumun gerçek sorunu, yargıcından en aşağıdaki hapishane gardiyanına kadar hukuku sadece çarpıtmak için uygulayanların faaliyetlerini sınırlamaktır. Bu nedenle en küçük ayrıntı, hukukun büyüklüğüne bırakılmalıdır. Bir kere hukuk, örgütlü bir toplumu ilgilendirir. Örneğin şahıs hukuku, artık, teknik olarak organize olmuş kişiler hukukudur. Gayrimenkul hukuku bile, tekniğin getirmiş olduğu değişikliklerden derinlemesine etkilenmiştir. Bir kere daha görüyoruz ki tüm teknik veriler, birbirini doğrulamakta, güçlendirmektedir.

Sonuçlara gelince; iki tane sonuca indirgenebileceğine inanıyorum: Hukuk, devletin yalnızca bir aracına dönüşür; sonunda da ortadan kaybolur hukuk. Bu ifadelerden ilki, genel bir hukuk teorisiyle hiçbir şekilde bağlantılı değildir. Hukukun özünün devletin iradesine indirgendiğini söylemiyorum. Kendimi gerçeklerin gözlemlenmesiyle sınırlıyorum. Hukuk teknikleştiğinde teknik yöntemler temelinde formüle edilmelidir. Bir merkezden bir “emir” ileri sürmek gerekir. Teknik hukuk, devletle yalan bir ilişki ima eder. Hukuk da ne kadar teknikleşirse, bu ilişkinin de teknik içeriğinin dışında başka bir içeriği kalmaz. Devletin de eşzamanlı olarak teknikleştiği gerçeği bu yöndeki hareketi güçlendirmektedir. Bu uyumlu gelişme, hukukun ifadesinin saf bir idari ilerlemeyle fiili bir özdeşleşmesiyle sonuçlanır. Hukukun fiili ifadesinden çok boyutlarının üstünlüğünü onaylamak elbette her zaman mümkündür. Gerçekten tamamen kopukturlar. Katı idari metinler ve teknik mantığın kendine özgü dönüşünün oluşturduğu bir muazzam küme tarafından kopardırlar gerçeklikten. Hukuk, halen devletin bir işidir. Kendini ne zaman ifade ederse, devlet hukuku yapar. Devletin faaliyetini düzenleyecek normlar yoktur artık. Devlet, kendisim yargılayan manevi kuralları ortadan kaldırmış, kendisine kılavuzluk eden yasal kurallarıeritmiştir. Devlet kendisinin hukukudur, kendi iradesi dışında da bir hukuk tanımaz. Teknik bu şekilde hukukla devlet arasındaki vazgeçilmez diyalogu koparınca, kavramın en teolojik anlamında devleti bir tanrıya, kendi iradesi dışında bir şeye boyun eğmeyen, kendisininki dışında bir yargılama kabul etmeyen bir güce dönüştürür. Devletin bu tanrıvari iradesi modern insan için tekniğin en kesin ifadesidir.

İkinci olarak, yukarıda tarif edilen yasaların artışında hukukun ortadan kaybolmasına tanık olmaktayız. Bu çözülme, iki şeyde (hukukun amacım ve alanım kaybetmesinde) görülmektedir. Birinci noktayla bağlantılı olarak, sevsek de sevmesek de hukuk adalete bağımlıdır. Gelişigüzel bir iddia değildir bu. Aksine, tüm entelektüel işkence tarzlarına tabi bir adalet de düşünmüyorum. Hukuk adaletten koparılınca, ibresi olmayan pusulaya döner. Bizzat adaletin yerini düzenin alması, her ne kadar hukuku teknikleştirme açısından faydalı olabilirse de, bu kopuşa katkıda bulunan faktörlerden biri haline gelir. Düzen ne anlama gelmektedir? Aslında, etkinlik ile aynı şeydir düzen. Hukuk, düzeni sağlamalıdır. Düzen, devletin iradesinin uygulanmasıdır. Etkinliğin kendisi düzendir. Bir kere daha, araçların amaçlara genel dönüşümünü görüyoruz. Hukuk bu şekilde hiçbir amacı ve anlamı olmayan bir faaliyete dönüşür. Etkinliğin hatırına etkindir; bireysel yasalar da sadece etkin olmak açısından değerlendirilir. Tüm bir işlevsel hukuk teorisi, bununla uyumludur. Her insanın toplumda bir işlevi olduğu, hukukun onun bu işlevi yerine getirecek araçları vermek için varolduğu fikri, soyutlanmış bir adaleti temsil etmektedir. Fikir yeni değildir. Orta çağ hukukunun tümüne hakim olmuştur. Yeni olan (ve işlev fikrinin anlamını hepten değiştirme sürecinde olan), işlev ile teknik arasındaki ilişkidir. Artık, insanın işlevlerinin kesinliği problemini gündeme getirmiyor hukuk. İnsanın işlevlerini adaletle ilişkili olarak koordine etmiyor. O işlev tekniğe bağlanır bağlanmaz, kendi başına geçerli hale gelir. Bir kere teknikleşince, herkesin işlevi, teknikte anlamını ve geçerliliğini bulur. Uygun sonuçlan ve istikameti pek de önemli değildir. Hukuk, yalnızca bireysel işlevlerin organize edicisi haline gelmiştir. Bu nedenle de, daha kapsamlı sosyal ilişkiler ve bağlantılar biliminin bir parçasını oluşturur.

Bu gelişme, bugün gayrı-menkul hukuk ve borçlar hukuku gibi alanlarda açıkça görülmektedir. Benzer şekilde, hukukun çözülmesine de katkıda bulunmaktadır. Geleneksel olarak, hukukun kolayca tarif edilebilecek (örneğin geçmişteki ve şimdiki farklı hukuk sistemlerini karşılaştırmak suretiyle) spesifik bir alanı bulunmaktaydı. Hukuk alanı hep aynı kaldı. Ancak bugün sınırlar genişledi. Neyin hukuk neyin olmadığını ayırt etmek artık mümkün değil. Tekniğin sosyal alana her uygulaması, hukuk alanının bir parçası olur. Bunun açık bir örneği, planlama meselesidir. Bugün gerçek hukuk alanı, planlama alanıdır. Planlamanın etkilediği her şey, hukuka dönüştürülmelidir. Hukuk alanı bu nedenle bundan böyle özne veya amaç tarafından değil, yöntem tarafından tanımlanmaktadır.

Bu geçiş, tekniğin zaferi anlamına gelmektedir. Hukuk ve adaletin meşguliyeti artık tekniğin ölçüsü değildir. Hukukun derdi, tüm erişilebilir alanlara yeni araçlar uygulamaktır. Hukukun bizatihi varlığı bu şekilde çözülmektedir. Kendi başına hukuk, sadece terminolojiyi ifade eder hale gelmiştir. Bugün hukuku hakir görenler, hiç değilse yanlış izlenimler tarafından aldatılmamaktadır. Yine de, bu şekilde soyulmaya rıza göstermekle insan, en yüce görevlerinden birini inkar etmektedir.

Views: 41

Minima Moralia – Adorno – ve “Yanlış Yaşam Doğru Yaşanmaz” Hakkında – Alişan Şahin

Türkçeye aynen yukarıdaki şekilde çevrilmiş olan deyiş, Adorno’nun “Minima Moralia” adlı çalışmasının bir yerinde geçmekle beraber aslında kitabın özeti gibidir. Türkçeleştirilmiş bu ifade biçimi bu deyişi tam olarak ifade etmemekte ve anlamı açmak için biraz çaba gerekmektedir.

Bu çabayı kendimizce sarfetmeden evvel kendisinden sonra gelen çalışmalara ilham kaynağı da olan bu esere dair kısa bir açıklama gereklidir sanırım. İsmini Aristoteles’e atfedilen Magna Moralia’dan almış olduğunu ifade eden eser Adorno’nun İkinci Dünya Savaşı sırasında Amerika’da sürgünde iken yazılmaya başlanmış ve 1949’da tamamlanarak yakın çalışma arkadaşı M. Horkheimer’in ellinci yaş gününe adanmıştır. Eser aynı zamanda Nietzsche’nin “Şen Bilim” (Gay Science) isimli eserine atıfla “Hüzünlü Bilim”e (sorrowful  science) adanmıştır ki kitap, günlük yaşamdan alınan çeşitli temalarla “iyi yaşam öğretleri”ne tersi bir iddiayla bunun mümkün olmadığına göndermelerle doludur. Kitap bir çeşit aforizma benzeri uzun, birkaç paragrafla tamamlanmış kısa makalelerle doludur.  Temaların esas iddiası insanlığın olmadığı bir toplumda iyi, onurlu bir yaşamın artık mümkün olmadığına işaret eden Ferdinand Kümberger’den alıntı ile “Yaşam yaşamıyor”la başlıyor ve kitabın alt başlığı ise “Sakatlanmış yaşamdan yansımalar”. Konuları oyuncakların yıkıcı doğası, ailenin viraneliği, Hakiki olanın sahteliği, ahlaki olanın artık ahlaki olmaması, Karşılıklı iletişimin çürümüşlüğü, okültizmin yükselişi, zarafetin tarihi vb.dir.

Özellikle Adorno’nun kendi yaşamının tahrip edilmişliği kitabın yazılmasında ana etmendir ki kendisi bunu özellikle belirtir. Hele ki “Gözünüzdeki kıymık en iyi büyüteçtir” (“The splinter in your eye is the best magnifying glass.”) sözü kitap için daha da manidar bir ifade olarak durur.

Şimdi aforizmanın kendisine gelmeliyiz.

“Evsizlere sığınak: —Özel yaşamın düşğü durumu, sahnesine bakarak anlayabiliriz. Sözcüğün alışılmış anlamıyla barınak, artık imkânsızdır. İçinde büyüdüğümüz geleneksel evler çekilmezleşmiştir:

Orada yaşanan her konforun bedeli bilgiye ihanettir bugün, en küçük sığınma duygusuna bile aile çıkarlarının küflü kokusu karışmaktadır. Bir tabula rasa üzerinde inşa edilen o modern, işlevsel konutlarsa, uzmanların zevksizler için imal ettiği, içlerinde yaşayanlarla hiçbir bağlantısı olmayan yaşama kutularıdır, ya da yolunu şaşırarak tüketim alanına girmiş fabrika tesisleri – zaten sönüp gitmiş olan bağımsız varoluş özlemine taban tabana zıttır bütün bunlar. Modern insan tıpkı hayvanlar gibi yerde uyumak istiyor, demişti bir Alman dergisi, Hitler’den önce, kahince bir mazohizmle: Yatakla birlikte, düşle uyanıklık arasındaki eşiği de ortadan kaldırıyor. Uykusuzlar her an göreve çağrılabilirler, her şeye hazır ve dirençsizdirler, aynı anda hem dikkatli hem bilinçsiz. Sahici ama satın alınmış bir eski konakta sığınak arayan kişi kendini diri diri mumyalamış olur. Bir otel ya da pansiyona taşınarak kendi ikametgâhımızın sorumluluğundan kaçma çabası da mülteciliğin dışarıdan dayatılmış koşullarının bilgece bir seçim olarak görünmesini sağlar. En ağır darbeyi yiyenlerse, her yerde olduğu gibi, seçme imkânına sahip olmayanlardır. Kentin çöküntü bölgelerinde değilse bile, yarın yerini kümeslere, arabalara, vagonlara, kamplara ya da düpedüz açık havaya bırakabilecek kulübelerde yaşamaktadırlar. Ev, geçmişte kalmıştır. Çalışma ve toplama kampları kadar, Avrupa kentlerinin bombalanması da, teknolojinin içkin gelişmesiyle eve çoktan biçilmiş olan hükmün sonunda infaz edilmesidir sadece. Evler eski konserve kutuları gibi kullanılıp atılacak şeylerdir artık.

Gerçekleştirilme fırsatı bir kez kaçırıldıktan sonra sadece burjuva yaşamının köklerini çürütmekle kalan sosyalist toplum da sahici bir barınak imkânını yok etmektedir. Bu sürece hiç kimse direnemez. Kişi, dar anlamıyla zanaate ne kadar karşı olursa olsun, mobilya tasarımı ve iç dekorasyona ilgi duymaya başladığı anda bir kitap koleksiyoncusunun o fazla süslü zevklerini de benimsemeye başladığını fark eder. Belli bir uzaklıktan bakıldığında, Viyana Atölyeleri ile Bauhaus arasındaki fark o kadar büyük değildir. Saf işlevsel çizgiler, işlev ve amaçlarından kurtularak, Kübizmin temel yapıları kadar süslemeci olmaya başlamışlardır bugün. Bütün bunların karşısında, bağlanmamış, askıda bırakan bir tavır hâlâ en doğru davranış biçimi olarak görünmektedir: Toplumsal düzenle kendi ihtiyaçlarımız elverdiği sürece özel yaşamımızı sürdürmek, ama onun hâlâ toplumsal bir dayanağı ve bireysel bir anlamı olduğu yanılsamasına kapılmamak.”[1]

Adorno evsizlere sığınak başlığı altında ele aldığı bu bölümde sığınak olarak sahip olmama hissine gönderme yapıyor gibi görünür. Aslında sığınak denen bir şeyin olmadığı, olamayacağını anlatmaktadır. Bütün bunların karşısında, bağlanmamış, askıda bırakan bir tavır hâlâ en doğru davranış biçimi olarak görünmektedir: Toplumsal düzenle kendi ihtiyaçlarımız elverdiği sürece özel yaşamımızı sürdürmek, ama onun hâlâ toplumsal bir dayanağı ve bireysel bir anlamı olduğu yanılsamasına kapılmamak,” sözleriyle insanın bugün imkansızlık haline ve geleceksizliğine işaret eder. Bu bölüm ve aslında Minima Moralia’nın hepsinde bir pesimizme ve gelecekçi bir düşünce olan Marksizmden de bir bakıma çok uzağa düşer.

Devamında Nietzsche’nin Şen Bilim’ine referans vererek ev sahibi olmamak metaforundan hareketle Nietzsche’ye hak vermekle birlikte kendi evimizde kendimizi “evimizde hissetmemek”ten bahsetmektedir. Sahip olmak ve olmamanın ayrı ayrı paradokslarıyla serimlenmesi durumuna işaretle imkansızlık ve insanoğlunun çaresizliğini dile getirmekte Adorno. Ama vurgusu sahip olmak/olmamak hallerinde bağımlı ve muhtaç olma duygusu gibi görünürken de Marksizmin yabancılaşma kavramında temellenen fikri ifade etmektedir. Alternatifin de imkansıza gömülmeye neden olacağını belirtir ve “Yanlış Yaşam İçinde Doğru Yaşam Olmaz” diyerek bölümü bitirir. Anlarız ki mevcut kötülükler ve yanlışlıklar paradigmasının içinde ve alanında doğru yapılacak her şey o paradigmayı güçlendirmektedir. Ne yaparsak yapalım bunun içinden çıkmanın bir imkanına sahip olamayacağımızdır.

Ev sahibi olmamam, iyi talihimin bir parçası bile sayılabilir,’ diyordu Nietzsche, Şen Bilim’de. Bugün eklememiz gerekir: Kendi evimizi ev olarak görmemek, orada kendimizi ‘evimizde’ hissetmemek, ahlakın bir parçasıdır. Bugün bireyin kendi mülkü karşısında düştüğü zor durumu biraz olsun gösterir bu – hâlâ herhangi bir mülkü kalmışsa tabii. Oynamak zorunda olduğumuz oyun şudur: Artık özel mülkiyetin kimseye ait olmadığını, çünkü tüketim mallarının bu kadar bollaştığı koşullarda hiç kimsenin bunların kısıtlanması ilkesine tutunmaya hakkı olmadığını, ama yine de sırf mülkiyet ilişkilerinin körce sürdürülmesine hizmet eden o bağımlılık ve muhtaçlık durumuna düşmemek için bile kişinin bazı şeylere sahip olmak zorunda olduğunu görmek ve dile getirmek. Ama bu paradoksun tezinin varacağı yer yıkımdır: Nesneler karşısında, sonunda insanlara da yönelen sevgisiz bir umursamazlık. Antitez ise, telaffuz edildiği anda, rahatsız bir vicdanla sahip oldukları şeylere tutunmak isteyenlerin ideolojisine dönüşür. Yanlış yaşam, doğru yaşanamaz.”[2]

Şimdi “Yanlış yaşam doğru yaşanmaz” olarak Türkçeye aktarılan cümleye dair kimi itirazlar ve ifadenin doğru aktarılıp aktarılmadığına dair tartışmaya gelelim.

“Adorno’da Yaşam ve “Doğru” Yaşam” başlıklı makalesinin bir dipnotunda Toros Güneş ESGÜN bu ifadenin Türkçeye ve İngilizceye aktarılmasında karşılaşılan yanlışlıklara dikkat çekmiştir.

İngilizce çevirilerinde Adorno’nun sözü “wrong life cannot be lived rightly” olarak çevrilmiş ve bu çeviriye itirazlardan biri çevirinin “There is no right life within the wrong life” (yanlış yaşam içinde doğru yaşam yoktur) şeklinde olması gerektiği dillendirmiştir. Bu itirazı yapan Freyenhagen’a göre bu ifade Adorno’nun kurmak istediği doğru/yanlış yaşam arasındaki karşıtlığı açık kılar. Biz de bugün bu yanlış çeviriyi çeşitli yerlerde görebiliyoruz.

Esgün, şöyle devam eder:

“İkinci itiraz ise Christoph Menke’nin orjinali Almanca olan makalesinin İngilizce çevirmenine aittir, burada da “yanlış yaşam içinde doğru yaşam yoktur” kullanımı tercih edilmiş, fakat “falsch”ın karşılığı olarak “wrong” yerine “false” kulla nılmıştır ve Adorno’nun yanlış yaşamı aynı zamanda “sahte”, “yalan yaşam” anlamında da kullandığını iddia edilmektedir (Menke, 309). Bu çalışmada biz de önermeyi, Türkçe’de hem ahlaki yanlışı hem de sahteliği aynı anda imleyen tek bir sözcük olmadığı için “Sahte ya da yanlış yaşam içinde doğru yaşam yoktur.” olarak çevirmeyi tercih edeceğiz.[3]

Esgün ayrıca “Ancak Adorno’nun her üç yapıtında [Minima Moralia, Negatif Diyalektik ve Ahlak Felsefesinin Sorunları] ortaya koyduğu felsefi çerçeve açığa çıkarıldığında onun, “falsches Leben” ifadesini, “yanılsamalı”, “gerçek olmayan”, “görünürdeki yaşam” gibi anlamlarda kullandığı görülebilir” diyerek Türkçedeki yanlış kelimesinin yanılsama, sahte vb. diğer anlamlara sahip olmamakla ifadede yetersizliğini ve yanlış anlamaya neden olduğunu söyler ki bunun önemli bir tesbit olduğunu da belirtmeliyiz.

Benzer problemlerden biri ile J. Butler’in Adorno Ödülü için yaptığı konuşmanın türkçeleştirilmesinde görülmektedir. Makalenin Türkçesi “Kötü Bir Hayatta İyi Bir Hayat Sürmek Mümkün müdür” biçiminde ve Adorno’nun “Yanlış Yaşam İçinde Doğru Yaşam Olmaz” şeklindeki ifadesine gönderme içermektedir. Fakat makalenin içinde Adorno’nun bu sözü – ki Butler bu konuşmayı Almanca yapmıştır – gene yanlış olarak “Yanlış yaşam doğru yaşanmaz” şeklinde çevrilmiştir.

Adorno’ya göre yanlış yaşam, sahte, sakatlanmış ve yalan yaşam şeklinde tezahür ederken, yaşam ancak bunların olumsuzlanması ile doğruya ya da doğru yaşam kapısına ulaşılabilir. Bu arada doğru yaşamın tanımını yapmaz. Doğru yaşamın tanımı, sınırları ve şekli belli değildir. Ancak yanlış görülenin yadsınması ile doğruya gidilebilir. Negatif diyalektik denilen şey ise aynen budur. Yani nasıl yaşamalıyız sorusunun yanıtı nasıl yaşamamalıyız sorusuna verilecek yanıtla bulunabilir.

Fakat asıl soru sahte, yalan ve sakatlanmış olan yanlış yaşam kavramının bir doğrudan ya da otantik olandan kaynaklanmış yani kendisinin bir doğrudan kök almış bir yadsıma olması gerekmez mi? Kavramın bu şekilde kullanılmış olması doğruya referans vermektedir. Aksi halde yanlışın yanlış olduğu bilinebilir mi? Yabancılaşma kavramı tezlerinin temel argümanlarını oluşturduğundan dolayı da bu ifadenin geçmişte iyi, doğru olana bir göndermesi olduğu sonucunu çıkarabiliriz. Aynı şekilde klasik Anarşist düşünürlerin de böyle bir iddiaları vardır. İnsanın bozulduğu ve otantik halinden, özünden koptuğu tezi yabancılaşma kavramıyla kendisini ifade etmektedir. Dolayısıyla insanın bir özü ya da doğası olduğunu söylemek mümkündür bu teze göre.

Bundan dolayı sınıflı toplumlar ve özellikle kapitalizm doğal değil, sahtedir ve insanlık bundan dolayı bunu aşmalıdır.

Adorno’da böyle bir geçmişe doğrudan bir gönderme olmamakla beraber yanlışı reddederek doğruya ulaşma çabası içinde olunmalıdır fikri müphem bir doğruya gidişi imler.

Doğru yaşamın referansı doğal yaşam ve doğal normlarla hayata devam eden ilk insan cemaatleri de değildir herhalde. Ama yabancılaşma-bozulma fikrinden hareketle böyle bir tasavvurun olduğunu tahmin edebiliriz.

“Yanlış yaşam doğru yaşanmaz” sözünde anlam kaymalarının varacağı yer oldukça problemlidir. Bugünkü kapitalizmin tüketim toplumunda yanlış yaşam içinde doğru hiçbir şeyin çıkamayacağı kanısını ifade eder. Yanlış yaşam içinde yapılacak her olumlu atılım yanlış yaşamı yeniden üreterek onun güçlenmesi ve sağlamlaşmasına neden olur fikrinin sembolü gibidir. Oysa, her yanlışa direnerek, yanlışı yanlışlayarak doğru yaşama ulaşma gibi bir ifade ile yanlışa direnmeyi önererek bir umuda da işaret eder.

Bu sözün söylenme ve ifade edilme mekan, zamanına bakılması ise ayrı bir önemde olmalıdır. İkinci Dünya Savaşı yılları, Almanya’dan, katliamlardan Amerika’ya kaçmak durumunda kalan ve katliamlara, savaşa şahit olan bir entelektüelin ifadesi olması, pesimist bir söz olduğunu söylememize –her ne kadar pesimizm ve nihilizm içerikli söz olmadığını söyleyen olsa da- açık kapı bırakır.

Nitekim bu söze referansla J. Butler’in 11 Eylül 2012’de Frankfurt’ta aldığı Adorno Ödülü vesilesiyle yaptığı konuşmada Adorno’nun geleceğe dair müphemliğini anlayabiliriz.

Adorno’nun Ahlak Felsefesinin Sorunları kitabında kötü bir hayatta nasıl iyi bir hayat sürüleceği üzerine ahlaki soruyla başlayan irdeleme, iyi hayatı sürdürebilmek için kötü hayata karşı direniş olmalıdır iddiasına varıyor.[4]

Butler’in bahsini ettiği kitapta ise Adorno bu direnişi kötü hayat biçimlerine direniş olarak ifade ediyor.

 “Belki de söylenebilecek tek şey, bugün iyi hayatın, en ilerici zihinlerin iç yüzünü görüp eleştirel olarak teşhir ettikleri kötü [falsches] hayat biçimlerine direnmekten ibaret olduğudur.”[5]

Buradaki kötü hayata değil kötü hayat biçimlerine direniş cümlesi dikkate değerdir. Cümledeki direnişin nasıl ve ne biçimde olacağına dair ifadenin müphemliği önemlidir. Emin değildir o. Doğru olanın referans noktası “şu anda” görülen yanlışlardır. Yanlışı yanlış yapanın da referans noktası kültürel oluş olsa gerektir. Öyle ya, her kültürel oluş, yaşam biçimi ya da yaşamın farklı doğru ya da yanlış kavranışının olduğu bilinen bir durumdur bugün. Bunu antropoloji ve etnolojinin çalışma alanlarında ortaya çıkan kimi sonuçlarla biliyoruz. Dünya ahlak kavramının evrenselliğinin sorgulandığı ve normların sadece dünyanın farklı bölgelerindeki farklılıklarda değil küçük topluluklar arasında dahi değişiklik ve farklılık gösterdiği bir yer olarak kavranmak durumundadır.

Bu noktada doğru ve yanlış yaşam kavramı üzerine yazarken Deleuze’ü ve fikirlerini ele almadan devam etmek eksik olurdu.

Yabancılaşma kavramının (Adorno’da sadece üretim sürecinde yabancılaşma değil tüketim sürecinde de yabancılaşma önemli bir durumdur ve özellikle bunu işler) özcü bir felsefeye dayandığına temas etmiştik. Adorno gibi Frankfurt Okulu’nun diğer düşünürleri de bu özcü duruşa sahiptir. Fakat diğer taraftan bu özcü duruşa karşı özcülük ve hümanizm karşıtı olan Deleuze gibi bir felsefecinin iddialarına da değinmekte yarar var. O kapitalizmin de kültürün bir üretimi olarak doğal bir sürecin parçası olduğuna işaret ederek insan doğası-özü denen şeyin olmadığını kültürün onu yaptığını ifade eder.  Dolayısıyla evrensel bir insan doğası, kültürü, ahlakı, bilinci olması fikrine uzak bir tezin savunucusu durumundadır.

Bundan hareketle evrensel doğru ve evrensel yanlış fikri doğru olmayan bir bakış açısını insanlık ailesine giydirmek olarak görünür çünkü insanlık kültür olarak binlerce belki de milyonlarca parçadan oluşmakta ve her bir cemaatin benzer olduğu gibi farklı özgüllük ve özellikleri de mevcuttur.

Doğru yaşam olmadığı gibi yanlış yaşam da yoktur. Yaşam vardır ve yaşam doğru ve yanlışı her daim üretmektedir. Doğru ve yanlış şartlara, zamana ve öznelere göre değişiklik göstermekte ve insan bir akış içerisinde kimi zaman iradi savrulmalarla kendisini yapmaktadır. Herhalükarda doğru ve yanlış yaşam adında olmasa da tercih edilen ve edilmeyen ya da içine düşülen yaşamlar vardır. Adorno’nun yanlışı reddetme, olumsuzu olumsuzlama fikri yani onun negatif diyalektik olarak ifade ettiği şey bugünün toplumunda – her toplum değil ama kapitalizmin (tüketim, gösteri, bilişim toplumu vb) toplumunda -“iyi”yi kurma için önemli bir işaret de olabilir.

Bugün hakikatin oldukça farklı veçhelerini ve renklerini “yanlış yaşam ve doğru yaşam” kavramları üzerinde bir akıl yürütmenin oluşturacağı dikotomi ile açıklama çabası hakikati kaçıran ve gözden saklayan bir özellik de gösterebilir.


[1] Minima Moralia, Theodor W. Adorno, S. 39

[2] Minima Moralia, Theodor W. Adorno, S. 39-40

[3] ETHOS: Felsefe ve Toplumsal Bilimlerde Diyaloglar – Adorno’da Yaşam ve “Doğru” Yaşam – Toros Güneş ESGÜN, Ocak/January 2017. S. 98

[4] https://itaatsiz.org/2019/04/24/kotu-bir-hayatta-iyi-bir-hayat-surmek-mumkun-mudur-judith-butler-adorno-odulu-konusmasi/ Kötü Bir Hayatta İyi Bir Hayat Sürmek Mümkün Müdür? – Judith Butler – (Adorno Ödülü Konuşması)

[5] Bir önceki metinde yer alan J. Butler’in Adorno alıntısı. Theodor W. Adorno, Ahlak Felsefesinin Sorunları, çev. Tuncay Birkan, İstanbul: Metis, 2010, s. 164)

Views: 581

2017’de Ölen Anarşist Antropolog Harold Barton Barclay’e Dair

0

[dropcap style=”dropcap_style1″ textcolor=”#ffffff” background=”#EA2323″ fontweight=”500″]A[/dropcap]narşist antropoloji ya da antropolojinin esasen anarşist tezleri destekleyen verilere sahip olduğu iddiasında olarak yazdığı eserlerde iktidar ve iktidarsızlık kavramlarını ele alan ve bu çalışmasıyla akademide dahi birçok tartışmaya meyil veren biridir Barclay.

Harold Barton Barclay 3 Ocak 1924 doğmuş ve 20 Aralık 2017‘de 94. Doğum gününe ondört gün kala vefat etmiştir.

Boston/Amerika yakınlarında doğan Barclay, İkinci Dünya Savaşı sırasından vicdani retçi olduktan sonra Doktorasını Cornell’de yapar. Bundan dolayı iki yıl Kamu hizmetinde bulunur. Kariyerinin ilk yıllarında Orta Doğru ve Afrika’yı bütünüyle gezmiş ve oralarda yaşar. İki yılını ise Kahire Amerikan Üniversitesi’nde geçirir.

Ruth Benedict’in  “Patterns of Culture”ını okuduktan sonra Antropolojiye ilgisi daha da artar ve ilgilenmeye başlar. 

Knox Koleji ve Oregon Üniversitesi’nde ve bir çok üniversitede verdiği derslerden sonra 1967 yılında Alberta Üniversitesi’nin Antropoloji Bölümü’ne dahil olur. Vietnam savaşına karşı olduğundan dolayı Kanada’ya geçmeye karar verir. Kahire’de tanıştığı Sosyoloji bölümünün başında bulunan Gordon Hirabayashi yeni kurulmuş olan Antropoloji Bölümünde bir yer alması için yardımcı olur. Modern Mısır ve Kuzey Arap Sudan’ının kırsal topluluklarında araştırma yapmış olmasına ek olarak, “dinsel farklılıkların altın madeni” olarak tanımladığı Alberta’da etnografik araştırmalar yapar. Siyasal antropoloji alanında ve anarşi üzerine dikkate değer kitaplar da olmak üzere yayınlar yapar.

Edmonton’daki Alberta Üniversisi’nin Antroploji Bölümü’nün 1989’a kadar aktif bir mensubu olmuştur ve bu tarihte emekli olmuştur.

Barclay 1989’da Alberta Üniversitesi’nde emekli olmuş Kanada/Vernon’a yerleşmeden evvel eşiyle mümkün mertebe seyahat etmişlerdir.

Okuma, yazma ya da Mahler ve Schubert’i dinlemiyorsa yürüyüş yapar, çok sevdiği atı Coral’a biner ve sebze bahçesinde bahçecilik yaparmış.[1]

Çalışmaları:

[inline_posts box_title=”Tavsiye Edilen Yazılar” align=”alignleft” textcolor=”#000000″ background=”#f2f2f2″]48, 51, 60[/inline_posts]

1964: Buurri al Lamaab, a suburban village in the Sudan (Buurri al Lamaab:Sudan’da bir kenar mahalle)

1980: The role of the horse in man’s culture (İnsanlık Kültüründe Atın Yeri)

1986: Culture: the human way (Kültür: İnsani Yol)

1986: Anthropology and Anarchism (Antroploji ve Anarşizm)

1990: People without Government: An Anthropology of Anarchy (İktidarsız Halk: Bir Anarşi Antroplojisi – Türkçeye “Efendisiz Halklar” olarak çevrilmiştir)

1997: Culture and anarchism (Kültür ve Anarşizm)

2003: The state (Devlet)

2005: Longing for Arcadia: memoirs of an anarcho-cynicalist anthropologist (Arkadia için Özlem: Anarko-sinikalist Antropolog’un Hatıraları)[2]


[1] https://www.dignitymemorial.com/obituaries/vernon-bc/harold-barclay-7688806

[2] https://libsoc-wiki.fandom.com/wiki/Harold_Barclay. Buraya kadar olan bölüm büyük oranda ailesinin ilk dipnotta görülen ölüm ilanında ve Libertarian Socialist Wiki sayfasından alınmıştır.

Views: 37

32 Teknoloji Toplumu – Totaliter Devlet – Jacques Ellul

Son olarak; teknik, devletin totaliterleşmesine, vatandaşların hayatını tamamen absorbe etmeye neden olmaktadır. Bunun, tekniklerin devletin elinde toplanmasının sonucunda meydana geldiğini belirtmiş bulunuyoruz. Teknikler karşılıklı olarak doğurulurlar, bu nedenle birbirlerine bağlıdırlar ve tüm eylemlerimizi sıkıca kuşatan bir sistem oluştururlar. Devlet bu teknikler ağının bir tek kısmına bile sahip olduğunda bilinçli veya bilinçsiz olarak kendini yavaş yavaş tüm meseleyi ve yöntemi kendine çeker. Devlet azimli bir şekilde liberal ve demokratik olduğunda bile, totaliter olmaktan kendini alamaz. Ya ABD’de olduğu gibi doğrudan doğruya ya da aracı kişiler yoluyla totaliter olur. Fakat, farklılıklara rağmen tüm bu sistemler nihayetinde aynı kapıya çıkarlar. Bu gerçekleri tekrar etmeyeceğim, çünkü bunları yeterince vurguladığımı düşünüyorum.

Teknik, totalitarizmi bir başka elverişlilikten dolayı da doğurur; o da eylem biçimidir. Basit bir örneği, topyekün savaş örneğini ele alalım. Bir topyekün savaş teorisi olmuştur. Sonuçta da bazılarında biraz istek ve tercih sözkonusu olmuştur. Ancak tekniklerin eylemi bugünlerde savaşı mecburen topyekün yapmaktadır. Üç yüz milde dokuz mil hata yapan V2 silahlan ve roketleri gibi güdümlü füzelerin kullanımı, bunların büyük çoğunluğunun sivil nüfus üzerine düşeceğini varsaymaktaydı. Aynı şey, kıtalararası balistik füze için de geçerlidir. Bir ICBM, çok önemli alanlarda tüm hayatı yok etme kapasitesine sahiptir. Otomatik dönüş mekanizmaları, uçaksavar füzelerinin uçuşuna büyük bir kesinlik kazandırabilir. Ancak hedefler birbirlerinin yakınına toplanmış kara nesneleri olduğunda amacın kesinliğinin bir anlamı yoktur. Bombardıman uçaklarının oluşumu havada izole edilmekte ve onlara ateşlenen bir füze de illa ki askeri bir hedefi vurmaktadır. Fakat karada durum böyle değildir.

Otuz mil yan çapındaki bir alandaki her şeyi yok edebilen hidrojen bombası örneğinde durum daha belirgindir. Mümkün olan tüm tedbirlere rağmen hidrojen bombası sivilleri ve askeri olmayan hedefleri vurur. Burada topyekün yapmaya karar verip vermeme meselesi sözkonusu değildir. Sınırlamak isteseniz bile, araçları totaliter olduğu için savaş totaldir. Aynı şey sivil teknikler için de geçerlidir. Bunların etkilerini sınırlamaya matuf bir arzu olsa bile artık sınırlamak mümkün değildir. Filmlere sansür uygulamak bazen onlann konusunu sınırlayabilir, konformist bir ton veya ahlaki bir içerik kazandırabilir. Oysa özüne, yani filmlerin birey üzerinde bıraktığı şiddetli etki yoluyla bireyin ruhsal değişimine dokunmaz. Sonunda hissettiği duygu bireyin psikolojik kasılımını değiştirir, genellikle onu bir kitlenin parçası yapar. Bu etkiler, mümkün olan düzeltme araçlarının alanı dışında kalır. Daha doğru bir ifadeyle, yeni düzeltme araçları icat edilecektir. Mesela psikanalizi deneyebilir ya da haftalık performans sayısını sınırlayabilirsiniz. Fakat bu tedbirler insan ruhuna yeni bir tecavüz veya özgürlüğe yeni bir kısıtlama demektir.

Devlet tekniğinin her unsurunu da ele almak, zorlandığında her tekniğin totaliterizme yol açüğını göstermek mümkündür. Jacques Driencourt, farkında olmadan bunu propaganda açısından; Emst Kohn-Bramstedt de polis teknikleri için yapmıştır. Driencourt, propagandanın demokrasiyle bağdaştığını göstermeye çalışıyor, ama demokratik yönetimin propagandayı kendi ilkeleri dışındaki nedenlerle kurumlarına entegre etme mecburiyetinde kaldığını parantez içinde kabul ediyor. Demokrasinin totaliterizmle aynı uygulamaları, insan vicdanının aynı zedelenmesini ve konformizmin aynı teşvikini yapmaya zorlandığını kabul ediyor. Aslında o, bizatihi propagandanın totaliter olduğunu ortaya koyuyor. Propagandanın bir tekel değilse de demokratik olduğunu öne sürerken de kitabının başında kanıtladığı şeyi, yani propagandanın hep tekele yöneldiğini unutuveriyor. Gerçek şu ki devlet tam ve teknik bir propaganda sistemi kullandığında kaçınılmaz biçimde totaliterleşir. Driencourt, hayretle şunu kaydeder: “En liberal olmakla övünen ülke [yani ABD], düşünceyi yönlendirme tekniğinin totaliter uygulamalara en yakın olduğu ülkedir. Aynı zamanda, gruplar halinde yaşamaya alışmış insanların manevi temas noktalarını kurmayı uzmanlara en fazla bıraktıkları ülkedir”.

Polis gücüne gelince, teknikleştiğinde polis gücünün devlette öncü konuma yükseldiğine, yalnızca bir destek kurum değil temel bir kuruma dönüştüğüne dikkat çekmek gerekir. Kendini “devletin özü” şeklinde ortaya koyar. Tüm yasalardan muaf ve tam bir özerkliği elde eden bir gizemli varlık gibi görünür. Hamel’in dediği gibi, polis gücü, “hiçbir tarife sığmayan ve devlet egemenliğinin sınırlamaları dışında kalan irrasyonel çekirdektir”. Aslında, her şeyi kontrol eden açık bir totaliterlik de varolabilir. Çünkü, tekniklerin basit kullanımı ekonomide yaptığı gibi totaliter bir devlet yapısı doğurur.

Neden böyledir bu? Teknik bir kitle aracı olduğu için. Tekniği yalnızca kategoriler çerçevesinde düşünebilirsiniz. Teknikte birey için yer yoktur. Kişisel olanın teknik için bir anlamı yoktur. Teoride her bireyin özgün (özel) olduğunu elbette reddedenleyiz. Bireyin özgünlüğünü candan kabul ediyoruz. Fakat organizasyon ve eylem kuralları örneğinde bu özgünlüğü dikkate alamıyoruz. Özenle saklı tutulmalıdır; özgün olan sübjektif olanla özdeş olup kendini göstermesine imkan tanınmaz. Görünebilirse de bunu teknik yoluyla yapmak durumundadır; teknikte de özel olan yoktur. Teknik yöntemler bu yüzden bireyden soyutlanır, insan kitlelerinde ve kitlesel olgularda yaygın özellikler arar. Bu ortak özellikler olmaksızın ne istatistik, ne büyük sayılar yasası ne de Gaussiyen eğrisi, gerçekten hiçbir örgütlenme mümkün olmaz. Bireyden soyutlanma, kuşkusuz yalnızca akıl yürütme kolaylığı için biçimsel bir yöntem olma amacını taşımaktadır. Fakat biçimsel olan son derece reel olmuştur. İnsanı her taraftan kısıtlayan dünyayı doğurmuştur. O dünya ki insana, görünüşte sadece akıl yürütme kolaylığı için dışlanan alana bir çıkış imkanı bırakmamaktadır. Özel olanın somut biçimde canlandırılabileceği bir biçim artık yoktur, çünkü biçim tekniğin alanı olmuştur. Psikoteknik biçimindeki teknik, bireyi ele geçirmeye yani kalitatif olanı kantitatif olana dönüştürmeye çabalar. İki çözümün dışında başka çözüm tanımaz: kalitatif olanın dönüşümü ya da imhası. Tam bu çözümlerden birincisi nedeniyledir ki teknik totaliterdir. Devlet teknikleştiğinde o da totaliterleşir. Başka bir seçeneği yoktur.

Totaliter devlet sözü, kaçınılmaz biçimde klişeler ve ateşli görüşleri çağrıştırır. Fakat bunlar, tarihsel hatırlatma olmaktan öteye bir anlam ifade etmezler. Burada tartıştığımız totaliter devlet, önündeki her şeye azap çektiren, şeklini bozan, kıran merhametsiz ve ölçüsüz şey veya silahlı kabadayıların ve hiziplerin savaş alam, bir zindan yeri ve keyfilik hükümranlığı değildir. Bu şeyler elbette vardı; ama totaliter devletin gerçek karakteristiklerini değil, gelip geçici özelliklerini temsil ediyorlardı. Hatta, gayri insaniliğinde devletin insani boyutları oldukları bile söylenebilir. İşkence ve aşırılık, bunları bastırılmış bir iktidar ihtiyacını açığa çıkarmanın bir aracı olarak kullanan kişilerin eylemleridir. Bu bizi burada ilgilendirmiyor. Tamamen teknik ve totaliter devletin gerçek yüzünü ifade etmiyor. Böyle bir devlette faydasız hiçbir şey yoktur. İşkence yoktur; işkence, ruhsal enerjinin boşuna tüketilmesidir ki bu da kurtarılabilir kaynaklan faydalı sonuçlar üretmeden tahrip eder. Sistematik biçimde organize edilen bir kıtlık yoktur; daha ziyade, işgücünü iyi koşullarda tutmak için olan acil ihtiyacın kabul edilmesi söz konusudur. Keyfi olan bir şey yoktur, zira keyfilik, her şeyin “bir mantığının” (nihai değil, mekanik bir mantığının) bulunduğu tekniğin tam zıddını temsil ediyor. İrrasyonellik var gözükebilir; ama sadece teknikten hiç bir şey anlamayan kimse için. Radyoyu bilmeyen bir adama duymasa da etrafında müzik olduğunu söylemeye çalışmak gibi bir şey bu.

Totaliter devletin illa da totaliter teorileri yoktur; ne de mutlaka bunları ister. Aksine, totaliter doktrinler dediğimiz şeyler, teknik devletin açık hattını “ırk”, “kan”, “proletarya” gibi istisnai unsurlarla doldurur. Teknik devlet, sırf belli teknik araçları kullandığı için teknik devlettir. Ancak demokrasiler ile totaliter devlet denenler arasında büyük bir fark vardır. Hepsi aynı yolu izliyor, ama diktatöryal devletler tekniği kullanma imkanlarının bilincine varmıştır. Bunlardan ne gibi avantajlar çıkarılabileceğini biliyor, bilinçli istiyorlar. Onlara göre, kural, araçları hiçbir tahdit olmadan kullanmaktır. Diğer yandan demokratik devletler, bu bilinci elde edememişler, sonuçta da gelişmelerine ket vurulmuştur. Geleneğe, ilkelere, hukuki tasdiklere, kamusal ve özel bir maneviyat görüntüsünün sürdürülmesine dair kuruntular; bunların hepsi demokratik devlette hâlâ varlığını sürdürmektedir. İnsana dair kuruntuların da demokratik devletlerde varolduğunu söylemek belki çok ileri gitmek olur. Demokratik devlet, her şeyden önce çok özel bir insan tipiyle uğraşmaktadır; o da seçmendir.

Tüm bu kuruntular, her halükarda, güçten veya realiteden yoksundur. Şifahi sis perdesinden ibarettirler ve gerekli olduğu her zaman da demokrasiler bunları dikkate almazlar. Bu dış görünüş, artık bir gerçek topluluğa hiçbir şekilde tekabül etmiyor artık. Yalnızca bir topluluğun işaretlerini temsil ediyor. Bununla birlikte, böyle demek ne kadar içerikten yoksun olursa olsun, demokratik yaşamda hâlâ büyük bir öneme sahiptir; özellikle de demokratik yönetimleri, başka birtakım gerekçeler olmadan kendilerini teknik çizgisinde ortaya koymaktan önlemeye yaraması açısından. Burada, başka her yerdekinden daha fazla, gerekçeye ihtiyaç vardır. Böyleyken bile, demokrasiler hiç kimsenin gidermeye muvaffak olamadığı bir kötü yönetim bilincine sahiptir. Devlet, sadece teknik icapların önemli olduğunu teyid eden belirleyici adımı atmamıştır. Bu nedenle de iki şeyi yapmakta başarısız olmuştur: (tekniği kullanarak devletin neleri başarabileceğine dair) bilinç kazanma ve (engel olmak için acil hiçbir moral neden olmadığına karar vermek suretiyle) çılgınca yaşamak. Bu nedenle, bugün için demokratik devlet verili bir tekniği her kullandığında kendini meşrulaştırmaya, önerilen tedbirin gerekliliğini tartışmaya ve her şeyi sorgulamaya yeniden başlamalıdır. Uzun vadede teslim olmak zorunda kalacaktır ama şu an için kuruntuları buna bir mani teşkil etmektedir -tekniklerin fiili uygulamasında değilse bile (bu her halükarda imkansızdır). Demokratik devleti bir karara varmaya zorlamak için her zaman için bir “mevcut tehlike”, diktatöryal devletle doğrudan bir rekabet (ki burada eylem bir hayat memat meselesine dönüşür) olmalıdır.

Diktatörlüğün üstünlüğü tamamen teknikleri yoğun kullanmasından kaynaklanır. Demokrasinin bu meselede bir seçeneği yoktur. Ya tekniklerden düşmanlarının yaptığı gibi yararlanır ya da yok olup gider. Bu önermenin birinci kısmının üstün geleceği yeterince açıktır. Bu nedenle, savaşlar demokratik toplumlarda belirli tekniklerin kullanımında müthiş ilerlemeler doğurur. Bu teknikleri sırf savaş hali yüzünden kullandıklarım vurgulamakta demokrasiler elbette dikkatlidir. Fakat her zaman için şu veya bu türden savaşlar vardır. Savaş hazırlıkları, soğuk savaş, sıcak savaş, yeni soğuk savaş vesaire. Gerçekten, soğuk savaş, tekniklerin kullanımında demokrasileri diktatörlükleri taklide zorlamada sıcak savaş kadar etkilidir. Örneğin, Fransız ordusunun subayları, düşmanın bunları kullanmasına karşılık vermek üzere psikolojik faaliyete ve yıkıcı savaşa girişmeye mecbur kalmışlardır. Bir diktatörlüğün bir demokrasi tarafından teknik açıdan taklit edilişinin güzel bir örneğidir bu.

Buraya kadar, demokratik devleti diktatöryal devletle karşılaştırdık. Ancak diktatörlüklerin gösterdiği değişik biçimler arasında bir ayrım gözetmedik. Bu devletlerin izlediği ve komünizm ve faşizmde ifadesini bulan iki ana çizgi vardır. Bu ikisinin çok benzer olup olmadıkları sorusu sorulabilir. Yüzeysel ve burjuva bakışlı bir inceleme, bugünün belirli yoğun gerçekleri temelinde buna olumlu cevap verecektir. Örneğin, her ikisinde de toplama kampları, devasa polis aygıtları, işkence, yiyecek karneleri, iktisadi ve diğer çeşit planlama, seçimler yerine plebisitler, sınırsız yetkiler kullanan tek bir kişi filan olduğu kaydedilebilir. Bu, benzer biçimler yumağının parçasıdır. Sonuçta da rejimler benzerdir. Yine de aydınlar ikisinin böyle hemencecik yutulmasına itiraz edeceklerdir. Derin anlamda aradaki farklar gerçektir.

Yöntemlere rağmen komünizmde insanın kurtuluşuna şüphe kaldırmaz bir istek vardır. Yoksulluktan muzdarip milyonlarca insanın gerçek desteğine sahiptir; sonuçta da faşizmin asla sahip olmadığı bir insani boyutu vardır. Taraftarlarını çok farklı gruplardan toplar. Bir yanda gerçek proletaryadan, bir yandan “Lümpen proletaryadan”, yani pozitif değeri olmayan bir yarı proletaryadan. Komünizm, sahte manevi değerleri onaylamama veya uluslararası kapitalizmle pakt yapmama dürüstlüğünü göstermemektedir. Bunun yanında, Nazizmin anti-Semitik olduğu gerçeğinin Hıristiyanlar için özel bir önemi var -Kari Barttı’ın altını çizdiği bir noktadır bu. Kısa dönemlerle anti-Semitik olabilirse de komünizm buna işaret etmiyor.

Oysa daha yakından bakıldığında ikisi arasında bir benzerlik görüyoruz. O da tekniklere yönelik benzer tavırdır. Bu ilişki kimilerine biraz zayıf görünebilir, ama kökenlerini tekniğe borçlu olan ve faşizm ve komünizmin temsil ettiği her iki hareketin de özüdür bu. Komünizm, belli tekniklerin gelişmesi bizatihi onların gelişimine imkan veren toplumu tehlikeye attığında ortaya çıkar. Komünist diyalektik, teknik gelişmenin önce bir toplumu ortaya çıkarışı, ardından o toplumun ekonomik ve siyasal biçimlerini aşmasını, nihayetinde de kaçınılmaz sonunu kışkırtmasını açıklamak üzere ortaya çıkar. Marksizm, bu olaylar silsilesini tam bir doktrinde düzene koyar. Modern dünyayı anlamak için bir anahtar sunar; aynı zamanda da kendi kaderini tekniğinkine bağlar. Bu bağlamda, Lenin’in sosyalizm ve elektrifikasyon hakkındaki ifadelerini hatırlayın. Aslında Marksizm, teknik gelişmenin bir yan tesirinden, yani insanla tekniğin ıstıraplı bir izdivacından başka bir şey değildir. Ne ondan ne de ondan vazgeçilebiliyor. Adeta, diyalektik uzlaşma yönünde bir girişimdir Marksizm.

Faşizmin teknikle ilişkisi aynen böyledir. Gerek faşizmin gerekse komünizmin, insanoğlunun tekniklerine adaptasyonu için Marks’tan türeyen tahminler olduğunu söylemek abartılı sayılmaz. Marksizmin daha dar kapsamlı devlet ve teknik meselesine odaklanan o boyutunu temsil ediyorlar. Oysa Marksizmin kendisi, toplum ve teknik sorununun bütünlüğünü kapsayan daha geniş bir teoridir. Ancak, Marksizme karşı olmaktan çok uzak olan Nazizm, onu tamamlar, teyid eder. Sayısız adaptasyon sorununa çözüm sağlar. Hitler’in yöntemleri doğrudan doğruya Lenin’in emirlerinden kaynaklanır. Buna karşılık Stalin de tekniğe ilişkin belirli dersleri Nazilerden öğrenmiştir.

İşin temeline inersek, iki düşman kardeşte de aynı teknikten elde edilecek güçten endişe duyma olgusunu ve aynı hedefin hevesle kovalanışını görüyoruz. Gelfler ve Ghibellineler, hangi tarafın dünya üstünlüğüne sahip olacağına karar vermek için acımasızca savaştılar. Fakat hedefleri aynıydı: devletin egemenliğinin sınırları olmadan mümkün olan en fazla güce sahip olması. Feodal anarşinin bitkin düşürdüğü herkesin dünyevi umudu buydu. Diktatöryal devletin amacı etkin olmaktır. Tekniğin yasalarına teslim olur, zira bilir ki ondan azami verimi ancak serbest hareket imkanı tanımakla elde edebilir. Hangi teknik olursa olsun (insani veya fizikisel, ekonomik veya eğitimle ilgili) devlet tüm mevcut teknik araçları seferber eder. Bu, kendiliğinden, şans eseri gerçekleşir. Fakat diktatöryal devletlerde isteğe bağlıdır, hesap edilir, incelenir; bu yüzden de süreç daha hızla cereyan eder. Tüm devlet biçimlerinin varmak istediği hedeftir bu. Komünistler, teknik gelişmenin proletaryanın gelişmesi demek olduğunu bilir. Naziler bilir ki kendileri devlet gücünün araçlandırlar. Bir kimsenin bu gücün sınırlanmasına imkan vereceğini tahayyül edemez.

Nazizm hedeflerine ideolojik bir kisve kazandırdı, ama bu kisve nafileydi çünkü bir propaganda aracı değildi ve çok hızlı yayılmaktaydı. Komünizm, devletle tekniği birleştirmesinde çok daha sağduyulu, bu anlamda insancıl çıktı. Bu açıdan gerçeğe daha yakın, ortalama insanın bilinci için de daha az sarsıcıydı. Hitlerizm, insanların yüzünde patlayan temel barbarlığa neden oldu. Behemoth, bu gerçek yüzü gösterdi. Hayallerinin bir kısmının hâlâ peşinde olan ve kendinde hiç değilse bir özgürlük biçimi tutmak isteyen 1930’ların insanı için dehşet vericiydi bu yüz. Nazizm burada korkunç bir hata yaptı. Komünistler de bunu istismar etmeyi çok iyi biliyordu. Ancak, hem Nazizm hem de komünizm, insanoğlunun ihtiyaçları mağlup etmek için yarattığı araçların topyekün kullanımı yönünde çalışmaktaydı.

Views: 43

Seatle’li Bir Proleter Yıldız: Frances Elena Farmer – Mehmet Rehavi

19 Eylül 1913’de dünyaya gelen ve 1 Ağustos 1970’de tıbbi işkenceye maruz kalarak hayatını kaybeden  ABD’li tiyatro ve sinema oyuncusu..…

Frances Elena Farmer  popüler bir Holywood yıldızıdır. Milyon dolarlar kazanan bir ”stardır”! Buna rağmen Frances elit ve magazin çevrelerinin takıldığı gece kulüplerinde değil işçi sınıfının, yoksul halkın gittiği baraka tarzı mekanlara takılırdı. İmkanı olmasına rağmen özel şoförü ve lüks bir aracı yoktu. Genellikle toplu taşıma araçlarıyla yolculuk yapardı. Kazandığı tüm parayı kuruşuna dahi dokunmadan yoksul siyahilere, bölgenin yerli halkı Kızılderililere, işçi ve işsiz kadınlara verirdi. Holywood’da set emekçilerine işçi sınıfının kurtuluşu propagandası yapıp onları sendikalara üye yapardı, setlerdeki kadınları da kadın örgütlerine yönlendirirdi. Bundandır ki sık sık mahkemelerde ifade vermek zorunda kaldı ve güvenlik güçlerinin sürekli takibindeydi.

Frances, Seatle’liydi. Jimmy Hendrix’in de doğduğu kent, Kızılderililerin direndiği son kenttir, Seatle. Bir çok  devrimciyi çıkarmıştır Amerika’da. Fabrikaları, işçi sınıfı, havaalanı ve “grunge” müziğiyle Amerika’nın en az Amerikansı olan şehirlerinden biridir.  Seatle’ın çıkardıklarından biri de işte bunlardan biri de Frances’dir.

Seatle, Amerika’da en çok kitabevinin olduğu şehirdir ve yine her iki dükkandan birinin coffee shop’ı vardır. Cinayet, hırsızlık vb. asayiş sorunlarının oranının en düşük oranlı olduğu şehirdir. Bununla birlikte ABD’de intihar oranının en yüksek olduğu kenttir. Bu oranın toplumdaki duyarlılık düzeyi ile alakası olduğu düşünülmektedir.

Frances, 17 yaşındayken Lise dergisinde ilk öyküsünü yayınlar. Öyküsü çok ses getirir ve ”Seattleli Kız Tanrıyı Öldürdü, Ödülü Kaptı” diye yazar.

Frances’in devrimciliği aileden geliyordu ve dönemin koşullarında sistem karşıtlığı zayıf bir etkiye sahipti. Fakat Farmer mücadeleyi yükseklere taşımıştı ve Holywood camiası içinde ciddi etkiler yarattı. Bununla birlikte aileden aldığı kültür mücadele inadını güçlü kılıyordu. Frances’in annesi Sosyalist bir hareketin Seatle sorumlusuydu ve sık sık tutuklanıp işkencelere maruz kalmıştı.

Frances, Washington Üniversitesine girdikten sonra sosyalist devrimci gazete ve dergilerde makaleleri yayınlanmaya başlamıştı. Politik görüşleri nedeniyle gerek annesi gerekse kendisinin başı sürekli Amerikan polisi ve yargısıyla derde giriyordu. 1930’ların Amerika’sında güçlü bir antikomünizm rüzgarı esiyordu. Bolşevik devriminin yarattığı rüzgar tüm dünyada estirmiş olduğu özgürlük rüzgarı tüm dünyada olduğu gibi Amerika’da da yankısını buluyordu. Özellikle işçi sınıfının en yoğun olduğu Seatle’da sol hareketler yükselişteydi. Frances ve ailesi Amerikan Sosyalist İşçi Hareketi’nin çıkardığı Hareketin Sesi gazetesinde aktif olarak yazıyorlardı. Annesi, Seatle Sosyalist Hareketin öncüsüydü, Babası ise Seatle’da sendikal hareketlerde öncü konumundaydı. Ailenin bu politik durumu nedeniyle bir süre sonra tüm aile kaçak durumuna düşmüştü. Yoldaşları Frances’i  ve ailesini gizlice Sovyetler Birliğine göndermeye karar verdiler. Sovyetler Birliği’nden de sığınma onayı almışlardı. Bu göç ihtimali Frances’i heyecanlandırmıştı. Bolşevik devrimini yakından görmek ve ve SSCB’de Rus Tiyatrosunda tiyatro oynamak istiyordu. Fakat ne var ki ailesi gitmekten vazgeçmişti, Amerikan devlet baskısına yenik düşüp mücadeleyi bırakmışlardı. Frances ise kararlıydı, ailesinin gitmemesi yönündeki telkinlerine rağmen gitti, gördü ve daha inançlı bir sosyalist olarak geri döndü Amerika’ya.

Holywood’da ilk olarak yan rollerde ve kısa filmlerde oynayan Frances, basamakları hızla çıkıyordu. Artık tanınan biri olduğunda ise ödüller almaya başladı. Bir “celebrity” olmasına rağmen kendisi gibi bilinen oyunculardan farklı bir yaşam sürüyordu. Meslektaşları gazetelere yansıdığı kadarıyla parlak bir hayatı yaşarken Frances makyajsız, ayağında botlar ve üstünde parkasıyla varoş semtlerde dolaşıyordu. Meslektaşları lüks araçlara binerken, Frances bir işçinin rahatlıkla alabileceği ikinci el arabasıyla dolaşırdı ya da çoğunlukla toplu taşımayı kullanırdı.  Kazandıklarını ise işçi sınıfının mücadelesine ve siyahi ya da Kızılderili kadınlara kadınlarla dayanışmaya harcıyordu. 1 Mayıslara katılıyor ve eylemlerde en ön saflarda yer alıyordu. Geliriyle kadın sığınma evleri açıyor ve sanat çevrelerini de katarak yardım etkinlikleri düzenliyordu. Yapımcılar ise yaptıklarından rahatsız olmaya başlamıştı.

Frances alkollü araç kullandığı gerekçesiyle tutuklanır ve 18 ay hapis cezası alır. Kadın hareketlerinin ve Holywood set emekçilerinin eylemleri sonucu kefaletle serbest bırakılır fakat zorunlu olarak bir psikiyatri servisine yatırılmasına karar verilir. Bu olay Frances’in sonu olacaktır. Hastanede ailesinin ve kendisinin izni olmaksızın gizlice akıl sağlığını bozucu ilaçlar verilir. Frances’in yatırıldığı psikiyatri hastanesinde Foucault‘un “doktorlar ideolojinin piyonudur”  sözü doğrulanmış olur. Susturamadıkları Frances’i tıbbi işkenceyle sustururlar.

Frances Elena Farmer 1 Ağustos 1970’de hayatını kaybeder.

 1982 yılında Frances’in hayatını anlatan, Frances isimli bir film yayınlanır. Başrolde oynayan Jessica Lange bu filmle Oscar ödülünü kazanır.

Holywood’un başeğmeyen devrimcisi sevgili Frances Elena Farmer’i saygıyla anıyoruz…

Views: 51

31 Teknoloji Toplumu – Teknik ve Siyasal Doktrinler – Jacques Ellul

Devletin yapısı, tekniğin değiştirdiği tek şey değildir. Siyasal doktrinler de değiştirilmektedir.

Her şeyden önce, aynı şeyin hem siyasal doktrinler hem de siyasal yapılar için geçerli olduğunu, bazılarının teknik kullanıma müsait bazılarınınsa olmadığını görüyoruz. Genellikle yeni doktrinler de (hepsini birden “Stalinist” damgasıyla damgalamanın aptalca olacağı halk demokrasileri doktrinleri gibi) benimsenmektedir. “Özgürlük düşmanlarına özgürlük yok”; “sadece işçi yurttaştır”; “devlet özgürlüğün teminatıdır; devlet ne kadar güçlü olursa o derece fazla özgürlük elde edilir”. Bu sloganlar, yaygınlaşmakta olan bir fikri temsil ediyor. Doktrinel unsurlar tam olarak devlet tekniklerinin gelişimine rastlıyor. Doktrin toplumsal durumu aynen ifade eder, bu yüzden de hayatidir. Çok sayıda vatandaş doktrine inanır. Genellikle etkin bir uygulama gösterir, yayılma eğilimi taşıyan bir güçtür. Diğer yandan, geleneksel demokrasinin doktrinleri -insan haklan, soyut yurttaş anlayışı, oy kullanmada eşitlik, iktidar ile özgürlük arasındaki çatışma- modern toplumsal gerçekliğe uyarlanmamaktadır. Bu nedenle, bu doktrinlerin hızlı sertleşme ve eskimelerine tanık oluyoruz. Bunları savunmak da gün be gün zorlaşıyor. Bir ölçüde teorik bir konsept olan bireysel özgürlüğe inanan Amerikalılar dışında muhtemelen kamuoyu da artık bunları tutmuyor. Fakat bir bütün olarak demokratik halklar, geleneklere, kesin doktrinlerden daha bağlıdır. Demokratik doktrin, her halükarda teknik gelişmeye ayak uyduramamaktadır ki onu yeni fetihler yapacak güçten mahrum bırakan bir gelişmedir bu.

Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Bildirgesi gibi belgeler, tekniklerle çevrelenmiş bir insanlığa bir anlam ifade etmiyor. İnsanoğlunun teknikler karşısındaki durumunu (artık varolmayan kimi güçler karşısındakini değil) incelemek bizim sorumluluğumuzdadır. Özel teşebbüsler tarafından (1948’de grevler meselesinde işçilerin tavrının gösterdiği gibi) ve bizzat devlet tarafından (haklar bildirgesinin doğrudan bir ihlali olan savaş suçlarına dair 15 Eylül 1948 tarihli yasa örneğinde olduğu gibi) ceza görmeden ihlal edilebilecek bildirgeler hiç kimseye heyecan vermez.

Teknik, geleneksel demokratik doktrinleri eskitti. Normal bir durum olarak görülmeli bu, zira hiçbir siyasal doktrin ebedi değildir. Durumlar değiştiğinde doktrinler de değişmelidir. Tekniğin etkisiyle olsun veya başka türlü olsun gelişme gereklidir. Fakat bir gerçek yeni görünmüyor: sözkonusu olan basit bir doktrin değişimi değildir; siyasal doktrininin temelde farklı bir rol oynaması istenmektedir. 19. yüzyılda siyasal doktrin güçlü biçimde belirleyici, oluşturucuydu. Gerek tüm bir idealist ve romantik hareketle gerekse gelişmeye inançla uyumluydu bu. İnsanlar fikirlerin her şeye kadir olduğuna inanıyordu ve kendilerine adil görünen doktrinleri faaliyete geçirmeye hazırdı. Doktrinel dürtüler, 1789 Devrimi’nde birincil önemde rol oynadı. Doktrininin olmaması yüzünden 1. Napolyon gözden düşmüştü. 3. Napolyon’un üstesinden gelmeye çalıştığı bir eksiklikti bu. Cumhuriyetler, hatta monarşiler bile en fazla adil görünen doktrini uygulamak istiyordu. İçeriği ne olursa olsun siyasal doktrin başarılması gereken bir amaç koymaktaydı. Akla (tarihe değil) ve felsefeye dayalı en iyi yönetim biçimini temsil ediyordu. Mesele, ideali gerçekleştirmekti. Doktrin eylemin kriteriydi. Eylemin iyi veya kötü yapılmasından ziyade doktrin açısından geçerli olup olmadığını belirleyen şeydi. Marks bile bu düşüncedeydi. Ona göre de doktrin amacı ve eylem kriterini temsil ediyordu. Açıkça, doktrin siyasal hayata hakim oluyordu. Basit bir kendini beğenme değil, realiteydi.

Teknik gelişmenin devlet hayatına sokulmasıyla birlikte durum tamamen farklı hale gelir. Doktrin yalnızca açıklayıcı ve haklı göstericidir. Artık amacı temsil etmez; amaç, tekniklerin özerk çalışması tarafından tanımlanır. Artık eylemin kriteri değildir. Eylemin yegane kriteri, tekniğin doğru bir şekilde uygulanıp uygulanmadığım bilmeyi içerir ki bunu da hiçbir siyasal teori söyleyemez bize. Yaklaşık 1914’ten bu yana bu şekilde işler. Devlet kendi uygun teknikerinin işlemesi tarafından teknik icaplar temelinde kendi yönetim doktrinini oluşturmaya zorlanır. Bu icaplar eylemi tekniklerin imkan verdiği şekilde zorlar. Siyasal teori, eylemi ideolojik ve pratik boyutuyla (sık sık da saf teknik dürtülerine işaret etmeksizin) açıklamak için devreye girer. Son olarak, siyasal doktrin, eylemi meşrulaştırmak ve ideallere, moral ilkelere uygunluğunu göstermek üzere müdahale eder. Şimdinin insanı meşrulaştırma için epey bir ihtiyaç hissediyor. Yönetiminin sadece verimli değil, adil olduğuna kani olmayı istiyor. Ne yazık ki verimlilik bir gerçek, adaletse bir slogandır.

Bugünün siyasal doktrininin, devleti ve onun eylemlerini meşrulaştırmak için rasyonelleştirici bir mekanizma ve resmi gazetecilerle devlet adamlarının giriştikleri tehlikeli entelektüel akrobasinin kaynağı olduğu sonucuna varıyoruz. Kimi zaman bu bayların uğraşısı, tamamen adaletsiz eylemi demokratik ilkelerle bağdaştırmaktır. Bunun güzel bir örneği, Yatla arılaşmalarının bir sonucu olarak 1944’te İngilizlerin Yunanistan’a müdahalesiydi. Bu müdahale. Batı tipi bir demokrasi kurma bahanesiyle bir halk hareketinin (ELAS ve EAM’ın temsil ettiği) bastırılmasıyla sonuçlandı. Kimi zamansa bu adamların amacı, tamamen pragmatik bir eylemi meşrulaştırmak amacıyla bir hukuk doktrini oluşturmaktır. Bu rasyonelleştirme türünün şaheseri, “vesayet” teorisiydi. Hukuki olarak bu teori son derece iyi oluşturulmuştu, ancak uygulaması Birleşik Amerika’yı kaçınılmaz şekilde Japon adalarını işgale yöneltirken Sovyetler Birliği’ni ise herhangi bir düşman kolonisini işgal etmekten menediyordu. Bu “teorinin” istikameti açıkça görülüyor. İnanlığa karşı suçlar” hakkındaki tüm teoriler de aynı niteliktedir. Soykırım suçlaması, aslında mağlupları savaş suçluları olarak lanetleme ihtiyacının hukuki gerekçesidir.

1958 Fransız Anayasası bu eğilimin bir başka örneğidir. Fiili bir durumu meşrulaştırmak üzere yapılmıştır bu anayasa. Ancak komünistler, bu türün gerçek virtüözleridir. Marksist doktrinin tüm kemiklerini ayıklamışlar, onu bir yönteme indirgemişlerdir. Bu bir kere başarılınca doktrinle eylem arasında bir çelişki mümkün değildir. Sözgelimi, tüm halkların gelişmesinde “ulusal aşama”nın gerekliliği yönündeki Sovyet doktrinini (Afrika’ya Sovyet müdahalesini meşrulaştırmaya yönelik bir doktrin) düşünün. Tüm Sovyet eylemleri yöntemlerinin bir sonucudur. Aynı zamanda bir doktrin de olan yöntem de eylemi meşrulaştırmaya yarıyor.

O halde tek gerçek sorun, yönetimin doğru uygulanması sayesinde eylemin etkin olup olmadığını bilmektir. Sorun bu şekilde tamamen teknikleşir. Sıradan demokratik yöntemlerde doktrin ve yöntemin birliği, kendini kötü vicdan olarak gösteren tüm çelişkileri ortadan kaldırır. Bugünlerde, meşrulaştırmanın da sağlanabilmesi için yönteme sadakat gösterilmesi yeterlidir. Tüm teknikler gibi bu sadakat de sonuçlarla sınanmaktadır. Kuşkusuz, zaten doktrine inananların gözünde bir meşrulaştırmadır bu. Siyasal doktrinin eylemi objektif bir şekilde meşrulaştıracağını düşünmek bir yanılgıdır. Düşman, bu “meşrulaştırmaya” gerçekte hiç inanmaz -her ne kadar, kendisi de bunu kullandığı için pekala kabul edebilirse de.

Siyasal doktrinin rolünün bu dönüşümü, bugünün siyasal teorilerinin aşırı kibrini gösteriyor. Tüm sorunları çözmek için yeni bir dünya yapısı veya tüm ihtiyaçları tatmin edecek bir yeni siyasal rejim öneren Max Glass veya Röpke gibi teorisyenleri gördüğümüzde bu safdillik (kelimenin etimolojik anlamında) karşısında şaşkına dönüyoruz. Bu siyasi safdiller, hep, teorilerin eğitici bir gücü olduğunu, ilkeleri en iyi kitlelerin kendilerinin uygulayabileceğini ve ideal doktrinleri amaçlara dönüşeceklerini varsayarlar. Acılı gerçek odur ki bu tür düşünceler aşılmış, geride kalmıştır.

Doktrinlerin rolü siyasal teknik tarafından mükemmel bir şekilde sabitlenmiş olup başka hiçbir şey tarih veya teknikle baş edemeyeceği için siyasal doktrinlerin yakın gelecekte rol değiştireceklerini varsaymaya mahal yoktur. Öngörülerinin beyhudeliği yüzünden siyasal teorisyenlerimiz ciddiye alınamaz. Siyasal düzeyde temel olayları bile nasıl göreceğini bilmeyen ya da gazetede okuduğunu temel nitelikte sayan birini nasıl ciddiye alabiliriz ki?

Pek çok açıdan siyasal doktrinin bu dönüşümü belki de çok yeni değil. Yeni olan, 18. ve 19. yüzyıllarda doktrine sarfedilen dikkatti. Bu dönemden önce siyasal teorilerin bugün yaptıkları gibi meşrulaştırıcı rolü oynadıklarında kuşku yok. Yani, tüm bir Roma hukuku aygıtı emirlerinde olan 4. Philip’in danışmanları, bunu, sırf krallarının eylemlerine meşruluk görüntüsü kazandırmak için kullandılar. Aynı şey Richelieu ve kralların ilahi hakları teorisi için de geçerlidir. (Machiavelli’yi kasten söylemiyorum çünkü onun teorileri hiçbir zaman uygulanmadı). Gerçekte, bugün tanık olduğumuz acımasız geri dönüş aslında uzun bir geleneğe geri dönüştür. Güç güçtür, fakat hiç değilse bir adalet görüntüsü olmaksızın uygulanamaz. Doktrin, bu nedenle, iktidara bu adalet görüntüsünü kazandırmakla görevlendirilmiştir. Tekrar edelim ki bu hep böyle olmamıştır. Ancak şimdilerde iktidar teknik olduğu için bu entelektüel yapılar, meşrulaştırma sağlamanın ötesinde bir faydaya sahip değildir.

Views: 40

30 Teknoloji Toplumu – Teknik ve Anayasa – Jacques Ellul

Fransız yönetimi, yaklaşık 1940’a kadar Napolyon’un 1800’de kurduğu şekliyle kaldı. Elbette ayrıntılarda belli değişiklikler yapılmıştı. Hatta Napolyon öncesi uygulamalara bile belli dönüşler olmuştu. Ancak ne gidişatta ne de yapıda ciddi değişiklikler yapılmamıştı. Anayasal monarşi, mutlakçı eğilimler taşıyan monarşi, burjuva ve sosyalist cumhuriyetler, İmparatorluk; bu Fransız rejimlerinin hepsi iyi bir araç olduğu için Napolyon’un aracını kabul etti veya sıkıntı çekti. Kuşkusuz, eğer özellikle değerlendirirsek, Üçüncü Cumhuriyetin en büyük problemlerinden birinin, otoriter bir devlet tarafından/için kurulan bir idarenin, liberal olarak görülmek isteyen bir devletin hizmetinde olması gerektiğiydi. Bugün devletin tüm alanlardaki hali budur. Teknik aygıt ancak güçlükle değiştirilebilir ve ancak bir şekilde kullanılabilir.

Basit bir örnek vermek gerekirse, bir otomobili sürerken rejimim cumhuriyetçi veya faşist olmasının pek de önemi yoktur. Teknikler giderek daha az maddi olmaya başlıyorlar ve gerçekten önemli değişiklikler devletten devlete giderek azalma eğilimindedir. Her ne kadar birbirini izleyen bakanların siyasi görüşleri değişse de verili bir devlet tekniği kendi kavramlarıyla uygulanmalıdır. Bu süreklilik, büroların diktatörlüğü açısından ifade edilebilir. Bu durum, çoğu kere kaydedilen bir gerçeği, bir kere iktidara gelen sosyalist bakanların tüm ülkelerde aşağı yukarı sosyalist olmayan seleflerinin yaptığı gibi hareket etmekte olduğu gerçeğini açıklamaktadır. Marksist ihanet denen şeyin veya karakter zayıflığının bir sonucu değil, tekniklerin özgül ağırlığının bir sonucudur bu. Devletin teknikleri üzerine yazdığı kitabında Ardant, devletin bir tekniği olduğunu ve niteliği ne olursa olsun hiçbir rejiminin bu teknik olmadan yapamayacağının altını çiziyor.

Her devlet adamı, şu ikilemle karşı karşıyadır: ya teknikleri kendi değişmez koşullarıyla uygulamalı ya da onları reddederek genellikle ortaya çıkardıkları sonuçlardan vazgeçmelidir. Tekniklerin her biri kendi alanında mümkün olan en iyi araçları sağladıkları gerçeğini unutmamalıyız. Bir ülkenin ekonomi bakanı, ekonomiyi planlamaya veya anarşiye terk etmeye mecbur kalacaktır. Yarım planlı bir ekonominin veya kendisini tavsiyelerde bulunmakla sınırlayan bir planlamanın uygulanabilir olmadığını görmüş bulunuyoruz. Teknik, yarım tedbirlere müsamaha göstermez.

Bir siyasal kişilik için (mesela bir bakan) doğru olan bir siyasal rejim için de geçerlidir. Anayasanın güçler ayrılığını, bir veya iki meclisli bir yapıyı ya da Doğu veya Batı modeline dayalı bir demokrasiyi öngörüp öngörmediğinin pek bir önemi yok. Teknik açıdan sonuçlar hemen hemen aynı olacaktır. Teknik olarak en etkin olan dışındaki her idare türü mümkündür. Farklı bir maliye rejimi de imkansızdır. Sözgelimi vergiler alanında, sağcı bir rejimin, kendisini en çok genel nüfus üzerinde hissettiren dolaylı vergileri (çünkü genel nüfus, “kitleleri” temsil etmektedir) tercih edeceği, diğer yandan sosyalist bir rejimin ise en fazla büyük servetleri vuran doğrudan vergileri tercih edeceği söylenir. Bu, bilimsel bir vergi tekniğinin uygulanmıyor olduğunu göstermekten başka bir şey yapmıyor. Böyle ihtimamlı bir tekniğin, meydana çıkarabileceği getirinin ışığında, eninde sonunda galip gelecektir. Tümüyle belirlenebilecek bir optimum vergi yapısı vardır. Bu yapı devlete azami getiriyi sağlar, aynı zamanda da yurttaşların şanslarını eşitler, maliyeyi kurtarır. Bunu uygulamamak için geçerli bir neden yoktur. Bu optimal sistem tüm ülkelerde ilerleme kaydediyor, ilgili ilgisiz ideolojik dürtülerin de giderek üstesinden geliyor.

Aynı şekilde planlama da kendini yavaş yavaş her rejimde dikte ettiriyor. Sovyet ve Nazi planlamaları arasındaki farklara işaret etmek ideolojik açıdan çocukça olur. Planlama, otoriter devletlerin tapulu malı değildir. 1945 sonrası Fransa ve İngiltere’nin olduğu gibi sosyalizme meyleden demokratik devletler veya Danimarka gibi bu yönelişte olmayan demokratik devletler, bugün planlama sistemini kullanıyorlar. Güney Afrika gibi tamamen liberal devletler bile planlamayla uğraşıyorlar. Tüm ekonominin mutlaka planlandığı anlamına gelmiyor bu. Bir göç planı veya ihracat planı olsun, bir ulaşım veya şehir planlama işlemi olsun aynı teknik söz konusudur.

Planlama, hem siyasal yaşamın tüm alanlarına hem de tüm devlet rejimlerine yayılmakta. Şansölye Adenauer 1951’de, Alman gençliğinin rejimin çabalarına tepki vermediğini, anarşik ve düzensiz olduğunu, onlar için bir umut beslemenin imkansızlığını ve planlamanın bu dik başlı gençliği Alman toplumuna yeniden entegre etmenin tek yolu olduğunu ilan ediyordu. Gençliği katı organizasyonlara katma, onlara ideal ve kolektif bir ruh, disiplin ve sabit bir yaşam biçimi kazandırma gereğini yerine getirmek amacıyla bir Alman Gençlik Planı’nın tasarlanmakta olduğunu duyuruyordu. Tüm bunların planlanmak zorunda olduğunu da ekliyordu. Bir bakıma, totaliter yöntemlere geri dönüşü öneriyordu. 1952’de Fransa, burslar ve turizm için planlama yapma yönünde adımlar attı. 1956’da gençlik teşkilatlarını, 1960’da da sporu planladı. Planlamanın ABD’de giderek yaygınlaşmakta olduğu da kaydedilmeli. Burada planlamayı sadece ekonomik sorunlara değil, sosyal (şehir planlaması gibi) ve siyasal sorunlara da uygulama eğilimi var. Gerçekten, Amerikan planlaması temel bir unsur haline gelmekte. Artık tesadüfi bir gerçek veya yanal bir unsur değildir. ABD’de çeşitli eyaletlerin hizmetinde yaklaşık iki bin planlama kuruluşu vardır. Bazısı kamusal (Ekonomik Danışmanlar Konseyi), bazısı ise özel nitelikte (Ulusal Planlama Birliği) olan ulusal kurumlar da cabası.

Milletlerin giderek birbirlerine yalandan bağlandıkları gerçeğini de unutmayalım. Aynca, biı- millet planlamaya giriştiğinde diğerlerinde de kaçınılmaz yankılar olacak, onlar da şu veya bu şekilde planlamaya girişeceklerdir. Bir unsurun planlaması da önce anlamayı, sonra da diğer pek çoğuna hakim olmayı ve yavaşa yavaş onları da planlamayı gerektirir. Ekonominin küçük bir köşesi için bir plan yaparak ekonominin geri kalanım serbest bırakmak mümkün değildir. Gaston Bardet, iyi şehir planlamasının tüm ekonominin seferber edilmesini gerektirdiğini göstermiştir. Bu durumda, en iyi şeyin hiç şehir planlaması yapmamak olduğu söylenecektir. Ancak planlamadan kaçınılması mümkün değildir. Nüfustaki büyük artışlar, emrimizdeki alan rasyonel bir şekilde organize edilmediği müddetçe hiç kimsenin yaşayacak yeri olmayacağı anlamına geliyor. Ayrıca, kentsel yaşamın belli sıkıntıları (örneğin trafik yoğunluğu, hava kirliliği, aşırı gürültü) gün be gün ciddi boyutlara ulaşıyor. Gerçek bir düzenleyici plan olmadan bu sorunlardan hiçbiri etkili biçimde çözülemez. Son birkaç yılda, çok sayıda tıbbi ve idari kongre mecburiyetten bu sorunlar yumağım ele aldı.

Benzer sorunlar göç tarafından ortaya çıkarılmakta. Bugün hiçbir ülke içeriye ve dışarıya serbestçe dolaşıma izin veremez. Serbest dolaşım, yüksek ücretlere ve siyasi istikrara sahip ülkeler yönünde aşın bir nüfus yer değiştirmesiyle sonuçlanır. Buna karşılık, diktatöryal rejimlere sahip ülkelerin nüfuslan giderek azalacaktır. Güçlerinin azalması anlamına geleceği için bu ülkelerin kabul etmeyeceği bir durumdur bu. Demokratik ülkelerin nüfuslarında abartılı bir artış olacak; ekonomik dinginlikleri için bir tehlike olması ve beşinci kol riski yüzünden bunu kesinlikle istemeyeceklerdir. Ne yapmak gerekir? Nüfus hareketlerini hepten durdurmak mı? İnsan gücü ve sömürgeleşme nedenleriyle böyle bir çözüm ne mümkündür ne de istenir. Fakat bir göç planlamasını gerektirir ki bu da uluslararası mutabakata tabidir. İster bir diktatörlüğü isterse bir demokrasiyi ele alıyor olalım, göç planlaması aynı olacaktır. Özdeş polisiye, ekonomik ve idari mekanizmalar gerektirecektir. Bugünün demokrasileri bu teknik icaplardan kaçamazlar.

Bu örnekler, şu gerçeği idrak etmemize yardım ediyor: modern devletin yapılan ve yönetim organlan, devlete bağımlı tekniklere tabidir. Modern devletin vazgeçilmez hizmetlerinden her birini sırasıyla ele alacak olsak, üzerine dayandıkları yönetim teorileri, ne olursa olsun bu hizmetlerin giderek birbirlerine benzer olduğunu görürüz. Giderek tabiri önemlidir; nihai kimlik henüz elde edilememiştir. Devletin teknikleri arasındaki benzerlik, mekanik teknikler arasındaki teknikler arasındaki benzerlikten daha fazla değildir. Her ikisi açısından da geri ülkeler vardır. Fakat gelişmenin istikameti açıktır ve pratik açıdan bunu durdurmanın yolu yoktur. Neden böyle olduğunu göreceğiz.

Teknik araçların üstünlüğü, toplumsal gerekliliklere tam olarak karşılık gelmelerinin bir sonucudur. Toplum sürekli olarak devlete başvurmak zorunda olmadığı zaman, her tür sorun bugün olduğu kadar çok ve şiddetli olmadığı zaman, araçları bakımından devlet görece serbestti. Tüm tarihsel dönemlerin benzer olduğunu (dördüncü yüzyılın krizlerinin dokuzuncununkine benzediğini filan) söyleyerek kendilerini rahatlatan tüm kıymetli insanlara rağmen gerçek şudur ki dünya ekonomilerinin, dünya savaşlarının veya dünya ve ulusal nüfuslarının ortalama olarak her kırk beş yılda ikiye katlandığını daha önce kimse görmemiştir. Devlet, eldeki en etkin araçları reddedebilecek durumda değildir artık. Sorunları, daha evvel karşılaşılanlardan daha zor, daha karmaşıktır. Eğer devlet toplum üzerinde bir etki yapmak isterse (ki başka bir seçeneği de yoktur), bu etkiyi yapmanın bir tek yolu vardır. Parlamento tartışmaları, teorisyenlerin kararsızlıkla- n, hümanistlerin protestoları, demokratik seçimler; tüm bunların çok az önemi var. Devlet, montaj hattında işçiden daha gerçek bir seçeneğe sahip değildir. Devlet, bizzat sorunun kendi koşulları tarafından teknik topluma götürülmektedir.

İki örneği ele alalım. Toplama kampları, genellikle diktatöryal ve faşist rejimlerin özelliği olarak görülür. Bu tür kurumların Sovyetler Birliği, Polonya ve Bulgaristan’da varolduğu inkar edilemez. Ancak, Üçüncü Cumhuriyet yönetimindeki Fransa ile Boer Savaşı sırasında İngiltere’de de vardı. İsim farklılıkları bizi yanıltmasın. Çalışma kampları, yeniden eğitim kampları, mülteci kampları, hepsi aynı gerçeği temsil ediyor. Toplama kamplarının Cezayir’de ne kadar önemli olduğunu da biliyoruz. Burada, saf biçimiyle toplama kampından söz ediyoruz. Krematoryumla veya şakirtlerinin başparmaklarından havaya asılmalarıyla ilgisi yok bunun. Bu işkenceler, insanlara bağlanabilir, tekniğe değil. Bir müessese olarak kamp, sosyal sorunlarla polis tekniğinin bir araya gelmesinin bir sonucu olarak kendini heryerde, çok değişik rejimler altında göstermektedir. Sorunun koşullan şu şekilde sıralanabilir: milliyetçi örgütlenme ile buna karşılık beşinci kolların varlığı ve toprakların denetlenmesinin idari niteliği ve nüfus artışı dikkate alınınca, bireylere değil birey kategorilerine dayalı bir polis gücü kurmak son derece gereklidir. Kategorilere göre polis gücü kurmaktan kaçış yoktur. Bu kategoriler, örneğin önleyici tutuklamayı, masum insanların yargılanmak amacıyla değil de sınıflanmak amacıyla toplanmasını filan öngörür. Sınıflama ve kontrol işlemlerini yerine getirmek için son derece gelişmiş sistemler uygulanmaktadır. Sovyetler Birliğinde MVD, Birleşik Amerika’da FBI ve işgal altındaki Almanya’da CIC gibi. Bu sistemler, elbette, işlemleri için hayli uzun bir zaman gerektirirler. Zanlılar, sistemin soruşturmalarını tamamlamasından önce yıllarca gözetim altında kalabilirler. Sistemin kesinliği ve titizliği, yavaş hareket etmesine neden oluyor. Toplama kamplarının teknik sistemi, devlet için öylesine etkin, tatmin edici çıktı ki giderek toplumuzun bir parçası haline getiriliyor. Bu kamplar, anormal diktatörlerin faaliyetlerini temsil etmiyorlar artık; her iyi yöneticinin faaliyetini temsil ediyorlar.

Bugünün toplama kampı sistemi, milliyetçi devletle yakından bağlantılıdır. Ama genel olarak idari sistemlere öylesine iyi uymaktadır ki modem dünyanın milliyetçi yapılan değişecek olsa bile kaybolmasına imkan yok. İstenmeyen kimi kategoriler, kampın ideal çözüm olduğu toplumsal uyumsuzlar kalacaktır; en azından daha verimli teknikler daha da az maliyetle sorunun çözümüne imkan tanıyıncaya kadar. Ancak bunun yatkın gelecekte meydana gelmesi hayli düşük bir olasılık.

İkinci örnek, aslında ABD’de ülke içi özel ticareti kolaylaştırmak amacıyla düşünülmüş olan satış mühendisliği sistemidir. Şimdi sistem, devlet yönetimi altında uluslararası ticaret düzeyinde vardır. Piyasaların psikolojik ve sosyolojik özelliklerinde uzmanlaşan firmalar vardır. Belirli koşulları (sadece imalatla ilgili değil, tasarım ve yararlılık koşullarım da) yerine getirmediği müddetçe bir ulusun mallan diğerlerinin pazarlarında satılamaz. Satmayacağını önceden bildiğiniz bir malı dışarıya yollamak elbette yelinde olmayacaktır. Yeni bir ürünü, bir saç tokasını bile, piyasaya sürmeye cesaret edip de tasarım, renk vs. sorumluluğunu kendisi üstlenen bir tek Amerikan firmasının bile bulunmadığı söylenir. Firma, meseleyi, işi sözkonusu nesneye optimum dış görünümü, yani halkın zevkine en uygun düşen görünümü kazandırmak olan üç veya dört büyük endüstriyel tasarım danışmanlarından birine havale eder.

Tüketici araştırmalarına bu yaklaşım, Amerikalı üreticilerce tek doğru yaklaşım kabul ediliyor. Yine de özgürce seçilmektedir. Ancak ticaret uluslararası nitelik alır almaz aşağı yukarı devletin alanına girer. Bu durumda mesele, dış ticaret açığı olan bir ulusun bunu nasıl temizleyebileceği olabilir. Bunu yapabilmek için, kredi verenin pazarının kuralına uymalıdır. Tarif edilen kuruluşlardan birine danışılmak zorundadır ve o zamana dek ilgiye dayalı bir tercih olan şey artık mecburileşir. Bir kere daha görüyoruz ki teknik açıdan geri bir millet, ikisi arasında organik ilişkiler kurulur kurulmaz kendisine en gelişmiş milleti model almaya zorlanır. Bu durum, hakim olmaya yönelik Amerikan arzusundan veya Amerikan gururundan kaynaklanmıyor. Teknik bir durumdur bu. Bir uluslararası ticaret sistemi kurmanın ancak ve ancak bir tek etkin yöntemi vardır. Devletin görüşü ne olursa olsun bu yönteme uymak gerekir. Kuşkusuz, devlet iflas etme yolunu seçmesi de ihtimal dahilindedir.

Teknik gerçeklerin devlete her alanda etki etme ölçülerini vurgulamak amacıyla mümkün olan en farklı iki örneği ele aldım. Fakat gerçekler bizi daha ileri götürüyor. Devletlerin anayasaları, tekniklerin kullanımım değiştirmez; daha ziyade, teknikler devlet yapılan üzerine hızla etki eder. Demokrasiyi baltalar, yeni bir aristokrasi yaratma eğilimi taşır. Bu noktada hemen tüm sosyologlar hemfikirdir. En açık demokratik ve sosyalist eğilimleri olan sosyologlar arasında bile bu açıdan varolan görüş birliğini pekiştirmek için Georges Friedmann’ın yazılarına bakmak yeterlidir. Siyasal eşitlik bir mite -teknik aracılığıyla ulaşılamayacak bir mite- dönüşmektedir. Buna karşılık teknik, görülmemiş ölçüde, teknik düzeyde bir hizmetkarlar çoğunluğu ve yöneticiler azınlığı ortaya çıkarır. Friedmann, meseleyi bilimsel açıdan incelemiş, hiç partizan olmayan bir şekilde de işlevleri tamamen özel görevlerde uzmanlaştırıldığında işçi- kölelerin mümkün olan en alt seviye insani değere indirgendiğini göstermiştir. Bu uzmanlaşma olgusunda, tekniğin genel olarak insandan neler yaptığım görüyoruz. Örneğin, polis mekanizmalarının mükemmelliği, iyi bir polis memurunu bir iki hafta içinde eğitmeyi mümkün kılmaktadır. Fakat o eğitimi alan o insan, içinde çalıştığı tekniklerden tamamen bihaberdir. İnsanlar, gerçek bir talep olmaksızın durmadan işten işe geçerler. Teknik tarafından da mesleki olarak indirgenmektedir. Fakat bir meslek, hayatin ve kültürün büyük bir parçasıdır. Bu koşullar altında, yaygın bir kültür bile hızla kaybolur.

Tıp teknikleri nüfus artışına yol açarken belli toprak türlerinin yıpranması sonucunu doğuran tarım tekniklerinin etkisini de ele almalıyız. Bu iki faktörün etkileşimi, hayatın sorunlarına gerekli süratte tepki verememeleri yüzünden kimilerince demokrasi için uygun olmadığı düşünülen azgelişmiş insan kitlelerinin ortaya çıkmasına neden olur. Bu avama karşılık, kendi tekniklerinin sırlarını (ama illa da tüm tekniklerinkini değil) anlayan sınırlı bir elit vardır. Bu insanlar, modem devlet gücünün merkezine yakın insanlardır. Devlet artık “ortalama vatandaşa” değil, bu elitin kabiliyet ve bilgisine dayalıdır. Ortalama insan, teknik sırlara veya devlet teşkilatına nüfuz etmekten hepten uzaktır; bu nedenle de devlet üzerinde hiçbir etkide bulunamaz.

Bu indirgenmiş ve aşın uzmanlaşmış işgücü hakkında yapıcı bir şeyler yapmak amacıyla Friedmann, umudunu sosyalizmin gelişmesine bağlıyor. Ona göre, insana kardeşlik duygusunu ve ortak iyilik için çalışma bilincini vermekle sosyalizm, çalışmasında insana zevk verecektir. Fakat bu psikolojik çare (ki değerini reddetmiyorum bunun), bir tarafta uzmanlaşmış işçiler kitlesinin entelektüel kapasitesi ile diğer tarafta bir teknik elitinin elinde bulundurduğu teknik araçlar tekeli arasındaki uçurumu kapatmak için hiç bir şey yapamaz. Yeni elit, halk nezdinde popüler olduğu zaman bile elittir. Bu çatışma tüm alanlarda belirgindir. Sözgelimi, idari alanda bir organizasyon tekniğinin ve mekanizasyonun müdahalesi, Mas’ın deyişiyle “birbirinden çok uzak iki sınıfın oluşmasıyla sonuçlanır. Sayısal olarak küçük olan birincisi, tasarlama, organize etme, yönetme ve kontrol araçlarından anlar. Son derece fazla olan ikincisi ise yalnızca icracılardan ibarettir”. İkinciler, icra ettikleri karmaşık tekniklerden hiçbir şey anlamazlar. Demokrasinin normal işleyişinin bu teknik tekeli uygulayanlar için kabul edilebilir olması imkansız değildir. Üstelik bu tekel, uygulayıcılarının kitlelerce bilinmemesi açısından gizli bir tekeldir.

Teknik, aristokratik bir topluma şekil verir. Bu da aristokratik bir yönetime işaret eder. Böyle bir toplumda demokrasi, yalnızca bir görüntüden ibaret olabilir. Şimdi bile propagandada böyle bir durumun özelliklerini görüyoruz. Devlet propagandası sözkonusu olunca, demokrasi meselesi yoktur artık.

Cumhuriyetçi ülkelerde gerçekleştiği biçimde propagandayı ele alalım. Çok sayıda parti ve propaganda makinesi bulunduğu için birbirlerini dengeledikleri safdillikle söylenir. Bu nedenle seçmen rakip adaylar arasında bir tercih yapmak için gerçek bir özgürlüğe sahiptir. Ancak belirli kişiler, aynı safdillikle, her şeyi matematikleştirdiklerini iddia ediyor. Spesifik olarak, en teknik, en yetenekli ve acil olan propaganda en fazla oyu alır. Benim açımdan bu iki pozisyondan ikisi de kendi başına demokrasiyi çarpıtmaz. Demokrasiyi çarpıtan, propaganda tekniklerinin o çoğalması, baskı oluşturma tekniklerinin o gelişimidir. İki rakip propaganda aygıtının bir diğerini iptal ettiği doğru değildir. Daha doğrusu, siyasi olarak doğru olabilir ama psikolojik olarak yanlıştır.

Gerçek mesele, sinir sistemine etki eden ve yeni yöntemlerin keşfiyle artık bilincini sorgulayıp rahatsız eden, aklı üzerinde çalışan ve tepkilerini kötüleştiren, onun kadar yetenekli bir dizi propagandanın kuşattığı bireyin psikolojik durumudur. Birey, artık, bir gerilim ve aşın heyecan iklimi dışında yaşayamaz. Artık gülümseyen, şüpheci bir seyirci olamaz o. Gerçekten “angajedir”, ama kendi düşünce ve eylemlerine hakim olamaz olduğu içindir ki gayri ihtiyari angajedir. Teknikler, organizatörlere, onu oyunun içine nasıl zorlayacaklarını öğretmiştir. Muhakeme gücünden f mahrum bırakılmıştır. Birey önceden “sabitlenmemişse” rasgele bocalar durur; kendi muhakeme gücüne değil, büyük sayıların yasasına uyarak. Propagandanın yoğun bir şekilde kullanımı, yurttaşın ayırt etme yetisini yok eder. Gerçek bir demokratik rejimde her şey sağduyulu tercihe ve hür iradeye dayanır. Fakat, propaganda teknikerinin çoğalması tam da demokratik rejimlerde olmaktadır. Bir tek propaganda makinesinin, yani devletinkinin, var olduğu yerde bireyleri doğrudan şekillendirir, rekabet olmadığı için de gerçekten yoğun olamaz. Demokrasi denen rejimlerde rakiplere üstün gelmek amacıyla propaganda giderek yoğun olmalıdır. Propaganda bu şekilde giderek hilelerle dolu hale gelir.

Yani teknik, bir demokrasinin işleyişini hemencecik sarsar. Kamuoyunu sadece bir istikamete yönlendirir, çünkü bir teknik aristokrasi tarafından yönlendirilen bir devletin emrindeki araçlar genellikle partilerin emrindekilerden daha güçlüdür. Tekniğin bizatihi varlığı, bu nedenle ciddi bir sorun oluşturur.

Fakat her siyasal sistem için bir başka sorun daha ortaya çıkmaktadır; o da mevcut makinelerin değişen çeşitleridir ki bu da geleneksel stratejik ve taktik askeri anlayışların düzeninin bozulmasına yol açar. Savaş sanatına dair büyük teorileri ve stratejik doktrinleri sıralamak, orduları felsefi ilkeler uyarınca düzenlemek filan elbette mümkün. Ancak bir faktör her şeyi hep altüst eder; o da makinedir. Makine aslında modern stratejiyi belirlemiştir. Hitler, bunu anladığı içindir ki belirli başarıyı yakalamıştır. Teknik meselesi basit bir ifadeyle şöyle konulabilir: belli bir makine sözkonusu olunca, en etkin biçimde nasıl kullanılabilir? Lojistikle, irtibatla ve silahların koordinasyonuyla ilgili hangi eylemler gerçekleştirilmelidir? Makineden optimum yararlanmak için hangi plan oluşturulmalıdır? Bunun gibi şeyler. Örneğin, tank, 1939-1943 arasında muharebeyi belirledi. Bugünse uçaklar, güdümlü füzeler ve kıtalar arası roketler büyük önem taşıyor. Fakat tekniğin stratejiye etkisinin ötesinde değişen savaş makineleri siyasal tercihi zorlar. ABD, 1949’daki bir Kongre raporunda, tekniğin hızla ilerlemesi nedeniyle tam bir silahlanma için (her türden sayısız aracıyla bir kara ordusu, artı bir donanma ve hava gücü için) artık para ödeyemediğini kabul etmiştir. 1946’nm askeri uçakları daha 1949’da güncelliğini yitirmişti. Hiçbir zaman hizmete giremeyecek, kısa sürede de modası geçecek olan makinelerin imalatına binlerle devam etmek imkansızdı. Bir siyasal tercih yapılmak zorundaydı.

Benzer şekilde İngiltere de, çok önemli olduğu düşünülen benzersiz bir ordu türü kurmaya kendini adamak amacıyla prototiplerinin çoğunu terk etti. Zorunlu siyasal tercih gerçeği, askeri görevlerin Atlantik Paktı’nın bir sonucu olarak kıta Avrupa’sı, ABD ve İngiltere arasında dağıtılmasıyla da teyid edilmektedir. Yeni gelişmelerle, söylendiği şekilde dağıtılan bir askeri tekniğin yükünü destekleyecek yeni finansman yollan bulmak gerekmiştir. Bu bize genelde tekniklerin karşılıklı bağımlılığını, özelde de tekniklerin askeri kavramlara ve bu yolla da siyasal tercihe etkisini hatırlatmaktadır. Bu bağlamda, son konferanslarından birinde Bevan’ın acı sözlerini hatırlayalım: “Modern muharebe teknikleri demokrasiyi mahvetmiştir”. Bu tam da bizim işaret ettiğimiz şeydir.

Benzetme yoluyla mantık yürütelim. Askeri makinelerin stratejiyi şekillendirmesi gibi, organizasyon teknikleri ve diğer teknikler de modem devletin yapışım şekillendirmektedir. Farklı yayın sistemleri ile hava ulaşım ağlarının bir dünya devletini kaçınılmazlaştırdığını söylerken Wiener boşuna konuşmuyordu.

Teknik, sorunu, verili bir devletin daha adil olup olmadığını değil, tekniklerin daha verimli kullanılmasına imkan tanıyıp tanımadığı açısından koyar. Artık siyasal gerçeklik ile manevi teori ve icaplar arasında sıkışmış değildir devlet. Siyasal gerçeklik ile teknik araçlar arasında sıkışmaktadır. Mesele, devletin emrindeki tekniklerin uygulanmasına en elverişli devlet biçimini bulmaktır. Kuşkusuz, belirli bir doktrini tercih etmek, verili bir tekniğe olumsuz bakmak serbesttir. Teknik araçlardan faydalanmak yerine belli bir adalet türünü hayata geçirmenin rüyasını görmek serbesttir. Ancak 1940’da Fransız ordusunun katlanmak zorunda kaldığı cezalandırma gibi kaçınılmaz bir şeyi de beklemelidir. Generallerimizin doktrinleri ve askeri anlayışları vardı, ama makinenin etkisini ihmal ettiler. Gelişmenin ileri karakollarında kendini öldürtmenin kahramanca bir örneği deniyordu bunun için. Teknik verimlilikle yüzyüze kalan devlet bu verimliliğe serbestçe egemenlik verme hakkını yalnızca kendine borçludur. “İyi yöntemler iyi yapılar doğurur” diyor Ardant.

Bu faktörler, parlamenter demokrasiyi mahkum ediyor. Ki parlamenter demokrasinin sırtında, teknik gelişmeyi engelleyen hayli fazla yük var: karar almaya müdahil çok sayıda kişi, demokratik mekanizmaların hantallığı ve yavaşlığı, bir temsili meclisin siyasal tekniği uygulamadaki acizliği, idarenin hizme-tindeki teknisyenlerin istikrarına karşılık parlamento personelindeki sık değişmeler vesaire. Bu faktörlerin sonucu olarak, teknik gelişme genellikle devleti işgal eder. Devlet de bu gelişmeye ayak uyduracak biçimleri alma, kurumlan benimsemeye zorlanır. Fransız parlamento hayatında “komisyonların” önemi zaten biliniyor. Bu komisyonların elden çıkmış oldukları da söylenebilir. Birleşik Amerika’da lobiciler sistemi (Kongre koridorlarını arşınlayan adamlar grubu), yasama organıyla teknik organ arasındaki ilişkiyi sağlar. Tüm büyük Amerikan şirketleri ve teknik gruplarının, Washington’da görevli temsilcileri vardır. Bu temsilciler, temsil ettikleri grupların çıkarlarını (illa kapitalist anlamda çıkar değildir bunlar) yasama organında takip etmekle görevlidir. Sistem, ABD’de son derece yasaldır ve politikacılarla (gerçekten giderek kopmuş kişilerdir bunlar) hayatın teknik koşullan arasında bir miktar bağlantının bulunmasına imkan tanır. Bu kurumlar, çok zayıf adaptasyon biçimlerini temsil etmektedir. Modem devletin eninde sonunda topyekün adaptasyona mecbur kalacağı kesindir. Topyekün adaptasyon, Hitler devletini yaratan devrimde olduğu gibi bir devrimle ortaya çıkabilir. Ancak öyle olabilir ki anayasa en ufak bir değişiklik geçirmeyebilir, tüm sorun siyasal güçlerin ortadan kaldırılmasına, tamamen formel, görüntüden ibaret kalmalarına indirgenebilir. Demokrasilerimizin girmiş olduğu güzergahın bu olduğu sonucu kaçınılmaz biçimde çıkıyor.

Fakat devlet teknik icaplara kendini tamamen adapte eder, devasa bir makineden ibaret hale gelirse, hâlâ bir devlet olarak görülebilecek midir? Her şeyden önce belirtelim ki mesele, hiçbir şekilde bir teknolojik devlet teorisini öngörmüyor. Bugün siyasal alandaki işler, en küçük bir teorinin faydası olmadan gerçekleşiyor. Klasik anlamda bir devlet meselesi sözkonusu değildir artık. Devlete dair laf eden çoğunluğun (bunlar ister felsefeciler, ister ilahiyatçılar, reklamcılar, siyasetçiler veya anaysa hukuku profesörleri olsun) başka türlü düşünmesi gülünç bir hatadır. Onlar, 19. yüzyıl devletine ya da Napolyon devletine uygun düşen koşul ve biçimlere göre devletten bahsediyorlar. Bugünse durum radikal biçimde farklıdır.

Siyasal iktidar artık tam olarak klasik bir devlet değildir; giderek de daha az öyle olacaktır. Karar alma için önemli ölçüde indirgenmiş bir organizmasıyla bir organizasyonlar karışımıdır siyasal iktidar. (İndirgenmiştir çünkü tekniklerin karşılıklı etkileşiminde karar almanın çok az yeri vardır). Durum, makineyi gözetlemekten ve çalışma düzeninde kaldığından emin olmaktan başka bir şey yapmayan bireyin bir otomatik makine tarafından ortadan kaldırılmasına benzetilebilir. Siyasal iktidar, asgari karar almayla işleyen herhangi bir iyi ayarlanmış organizasyon gibidir. Böyle bir organizasyon katı değildir, kendini güncel sorunlara nasıl adapte edeceğini bilir. Henüz bu durumda olmadığımızı kabul ediyoruz, ama hızla yaklaşıyoruz.  Lenin’in sosyalist dünya için öngördüğü durum budur. Ona göre “devlet, nüfus sayımı yapmaya ve istatistiklere indirgenecektir”. Lenin, devletin gelecekteki rolünü mecburiyetten özet bir şekilde vermişti. Organizasyon teknikleri 1920’de henüz gelişmemişti. Fakat onun çıkardığı sonuç, modası geçmiş cumhuriyetçi maskenin gerisinde bugün gözlemlediğimiz şeydir. Önemli görünen, Lenin’in öngördüğü devletin ve modern organizasyonların işaret ettiği saf teknolojik devletin aslında aynı şey olduklarıdır.

Böyle bir devletin sosyalist olduğu tartışılabilir. Teknik devlet olduğu (bir teori olması amaçlanmayan bir ifadedir bu) ise tartışılamaz. Şu an için teknik sentez, geleneksel anlamda devletin hepten ortadan kaldırılması sonucunu doğurabilir. Toplumun içinde varolduğu çerçeve, geleneksel devlet olmaksızın pekala varlığını sürdürebilir, hatta daha iyi duruma gelebilir. Teknoloji devleti, doğrudan doğruya modern devlete tekabül etmektedir, çünkü teknik olarak yapılandırılmış, verimliliğe, düzene ve sürate tapan insanların ta ruhunda bulunmaktadır. Geleneksel devlet, bambaşka nitelikteki kaybolan güçlere tekabül etmektedir.

Views: 31

Felsefe, Kendisi ve Cinsiyet Belası Hakkında (Röportaj) – Judith Butler

Toplumsal cinsiyet üzerine yaptığı çalışmalarla bilinen ünlü filozof Judith Butler, felsefeyle nasıl tanıştığını, toplumsal cinsiyet konusuna nasıl yöneldiğini ve 11 Eylül sonrasında sorguladığı şeyleri anlatıyor.

Views: 86

29 Teknoloji Toplumu – Politikacılar ile Teknikler Arasındaki Çatışma – Jacques Ellul

Tekniklerin devlet aygıtına zoraki girmesi, politikacılarla teknisyenlerin çatışmasını da içermektedir. “Bırakın teknisyenler konuşsun”, tüm muhalefet gazetelerinin kılavuz ifadesiydi. Dardenne, Afrika hakkındaki incelemesinde, “otoriter yöneticiler çağının yerini teknisyenler çağının” alması gerektiği sonucuna varıyor. Zenci köylülerin tüm insani sorunlarının çözümünü bu noktada görüyor. Örneğin, idarecilerin kışla ve askeri yollar yapmaya ilişkin politik kararlarını, Afrika pamuk sanayini geliştirerek yerli halka ucuz pamuklu mallar sağlamayı amaçlayan tarım iktisatçılarının ve iktisatçıların teknik kararlarını mukayese ediyor. Ancak Dardenne, ilk kararın politikacılarca değil de teknisyenlerce, yâni ordu tarafından alındığı gerçeğini görmezden geliyor. Teknisyen demek mühendis demektir fikrine sıkıca sarılıyor. Gerek ordunun gerekse hava kuvvetlerinin ve hatta kimi zaman yönetimin teknik karakterini ihmal ediyor.

Yaygın olan bu ihmal, sık sık, iyi bilinen kimi çıkar çatışmalarının yanlış yorumlanmasına yol açmaktadır. 1938’de pek çok insan, Nazi Partisi ile teknisyenler, hatta ordu arasında husumet bulunduğunda ısrar ediyordu. Ancak 1944’te iktidarı fiilen kırıldıktan sonraki Hitler üzerindeki teşebbüs hariç bu “çatışma” bir yere varmadı. A. Ciliga ve Stolypine, benzer bir durumun Sovyetler Birliği’nde de olduğunu söylüyor. Ciliga’ya göre, kitle örgütleri ve sendikalar kanalıyla siyasal iktidarı elinde bulunduran komünist bürokrasinin yanı sıra, güçlü bir şekilde örgütlenmiş, partizan olmayan ve kendi korporatif organizasyonunu oluşturmuş bir “teknik entelijansiya” (ITR) da bulunmaktadır. Tüm teknisyenler ITR’ye mensuptur. Ekonomik yapı giderek teknisyenlerin faaliyetine dayandıkça ITR’nin rolü de daha bir önemli hale gelmiştir. Beş yıllık plan benzeri olmayan bir teknik çerçeveye işaret etmektedir. Komünist Parti ile ITR arasında bir çatışmanın olduğu öne sürülmektedir. ITR, Komünist Parti’yi kovmaya çalışmaktadır çünkü Parti (a) teknik gelişmeye köstek olmakta; (b) işçiler arasında hoşnutsuzluk yaratmakta; ve (c) kararlan araşma teknisyenlerin kabul edemeyeceği belli motifleri sokmaktadır. Böyle bir çatışmanın varolması mümkündür. Belli işaretler bunu gösteriyor. Komünist Parti’nin sabotajcı korkusu propagandadan ibaret değil kuşkusuz. Fakat bir yargıya varmamızı sağlayacak yeterlilikte işaret yok.

Moltchanowski, öne sürülen bu çatışmanın bir başka boyutunu sergiliyor. Kendi metotlarım teknik gelişmelere uyduracak değişiklikleri yapmaktan aciz birçok bürokratik ve geri teknisyenler sınıfından bahsediyor. Planın yerine getirmesiyle meşgul olan bu sınıf, verimliliği artırmak yerine, cahilce işçilerin sayısını veya çalışma saatlerini artırıyor. Eski çalışma yöntemlerinde ısrar, yeni mekanik araçları etkisizleştiriyor, ekipmanların bakımında kullanılan işgücünün büyüklüğü nedeniyle verimi daha da düşürüyor. O halde sorun şudur: İşçiyi makineye adapte etme sorumluluğunu kim üstlenecektir? İşçiyi kim eğitecektir? Cevap, Komünist Parti’nin yerel şubeleridir.

Bu çatışmanın unsurlarının karmaşıklığı açıktır. Megalo-manyak, yoz politikacılarla çarpışmak için öne atılmış teknisyen-baş melek imajını çekincesiz kabul etmek de zor. Yine de, Nazi Almanyası’nda olduğu gibi Sovyetler Birliği’nde de iki sınıf arasında bir çatışma olması mümkündür. Fakat rejimde bir değişiklik meydana getirmek için bu çatışmaya bel bağlanamaz. C. Wright Mills’in gösterdiği gibi, hangi rejim altında olursa olsun yöneticiler icracı yetkililer olmanın ötesinde bir şey değildirler. Açıkça ve kurumsal olarak, kendilerini efendilerine karşı konumlandırabilecek bir konumda asla değildirler. Buna karşılık, efendiler de karmaşık (ve gizli güç) yönetici kadrolar olmaksızın tamamen güçsüzleşirler.

Demokratik rejimlerde politikacıyla teknisyen arasında gerçekten bir çatışma vardır, ama bunun pek keskin olmadığı görülmektedir. İki soru gündeme geliyor. Birincisi, çatışmanın diktatörlüklerde nasıl olup da daha büyük olduğudur. İkincisi ise, demokrasilerde teknisyenlerin, ciddi hiçbir direnç aracına sahip olmayan politikacılara neden üstün gelemediğidir. İkinci sorunun cevabı, politikacılarla teknisyenler arasında doğal ve kaçınılmaz bir çatışma olduğu fikrinden kurtulmamızı sağlar. İlk sorunun ise basit bir cevabı var. Bir diktatörlükte politikacı daha talepkârdır, ağırlığım daha fazla hissettirir. Öyle ki teknisyenlere, politikacının kararlarını hoşgörüyle karşılamak oldukça zor gelir. Ancak bu durumda, teknisyenlerden en fazla diktatörlüklerin faydalanmasını, her şeyi onun yargısına bırakmasını, her şeyi teknik sisteme entegre etmesini nasıl açıklarız? ITR’nin anlamım beş yıllık plandan aldığı, planın kendisinin de politikacıların bir ürünü aldığı gerçeğini nasıl açıklarız? Sovyetler Birliği ve Almanya’nın politikacıların egemenliği altındaki fevkalade bir teknik yükselişine ne diyeceğiz? Bu iki rejimin de istikameti teknik yöndeydi. Teknisyenler niye şikayet ediyorlar ki?

Bunun cevabı, çatışmanın politikacılarla teknisyenler arasında değil, farklı kategorilerdeki teknisyenler arasında olduğudur. Diktatörlüklerde politikacı, başarıyla veya başarısız, bir siyaset tekniğinin taleplerine uymayı amaçlar. Demokratik sistemlerdeyse politikacı, yalnızca kendisini yeniden seçtirecek bir tekniğin icaplarına uyar. Çeşitli teknik hizmetlerin tamamına erişebilmekten uzaktır. Sayısız teknik faaliyetlerden hiçbiriyle doğrudan bir ilişkisi yoktur. Diğer yandan, diktatörce bir sistemde politikacı, genellikle teknisyene dönüşme eğilimindedir ve sırf bu nedenle de diğer tekniklerle çatışmaktadır.

Yeni siyasal teknik, tüm tekniklerle ilgili olma, aralarında gerçekten bir sentez gerçekleştirme iddiasındadır. Gerçek işlevinin sentez olması kuvvetle muhtemeldir. Ancak sentez ilk denemede başarılamaz; bu iddia da diğer teknisyenlerce kolaylıkla kabul edilmez. Bir adaptasyon krizine tanık oluyoruz. Siyasal teknik, hayata geçirilmiş olmaktan çok uzak olup daha kekeleme aşamalarında bulunmaktadır. Yine de, Orta Çağlarda teolojinin ya da 18. yüzyılda felsefenin yaptığı gibi, sentez bilimi olma iddiasını öne sürmektedir. Bir mühendis politikacıların kararlarını protesto ettiğinde, politikacının kendisini aldattığı, gerçekte oldukça bilgisiz olduğu gerekçesiyle mühendis haklı görülebilir. Fakat mühendis de politikacının kararırım gerisindeki teknik dürtüleri bilmeyebilir. Siyasal tekniği sentez düzleminde yargılamak için gerekli unsurlara dair bir anlayışı yoktur mühendisin. Bu, gerçekten bir adaptasyon krizidir; ama tam da adaptasyon sözkonusu olduğu içindir ki çatışma rejimin devrilmesine yol açmamaktadır.

Pratik açıdan bakıldığında benzer bir kriz, bir siyasal teknik oluşturma girişiminin henüz başladığı demokratik sistemlerde yoktur. Bununla birlikte İngilizler, devlet işlemlerine bir teknik getirmeyi, böylece de politikacılarla teknisyenler arasındaki çatışmaları daha keskinleşmeden çözmeyi uzun zamandır istemişlerdir. 18. yüzyıldan bu yana İngilizler kanun yapma tekniğiyle iştigal etmişlerdir. 19. yüzyılda Arthur Seymonds ve Bellanden Ken ile birlikte İngilizlerin açık hedefi, yasama işlemlerinin rasyonelleşmesi ve sistematikleşmesiydi. Düsturları şuydu: Kodifikasyon, Pekiştirme ve Arındırma. İngilizlerin teknik reformları, yasal projelerin yöntem birliği içinde teknik açıdan redakte edilmesiyle, hülasa ve tabloların da redakte edilmesiyle sonuçlandı. Büyük Britanya’da bu çaba son birkaç yılda bakanlık seviyesinde yeniden başlatılmıştır. Teknisyenlerle rekabete edebilmek ve daha fazla verimliliğe ulaşabilmek için politikacılar, kabine seviyesinde hükümetin yeniden organizasyonuna giriştiler. “Daimi komiteler” denen ve her birinin kesinkes tanımlanmış uzmanlığı olan çok sayıda komite kurmak suretiyle işlerini sistematik biçimde paylaştırdılar. Bu komitelerin koordinasyonu, büyük bir orijinal organ olan kabine ofisi tarafından sağlanıyor. Kabine ofisi, daimi bir sekreterin yönetimi altındaki az sayıda iyi eğitimli memurdan oluşur. Görevi, kabinenin ve onun komitelerinin gündemini hazırlamak, toplantıların tutanaklarını tutmaktır. Bu ofisin öneminin artmakta olduğunu görmek ilginçtir. Üstlendiği teknik işlev, tüm siyasal komplekse bir tür üstünlük sağlamaktadır.

Benzer şekilde ABD de, politikacılara karşılık gerçekten bağımsız siyasal teknisyenler sınıfı oluşturma ve politik karar organını teknik hazırlık organından tamamen ayırma yönünde bir istek göstermiştir. Uzmanın görevi, politikacıya, kararlarını da- yandırabileceği bilgi ve tahminleri sağlamaktır. Açıkça tanımlanmış bir sorumluluk paylaşımı, şu işlevsel bölünmeye tekabül etmektedir: Yani, uzmanın sorumluluğunun olmamasına. Sorun, her şeyden önce, teknisyenin bağımsızlığım sürdürmektir. Teknisyen, baskılardan, nüfuz rekabetlerine bulaşmaktan ve idarenin üyelerinin kişisel çekişmelerinden kaçınmalıdır. Teknisyen görevini tamamladığında, politikacılara, mümkün olan çözümleri ve muhtemel sonuçlan gösterir. İşi de orada biter.

Ne yazık ki Amerikalılar, objektif açıdan bakıldığında giderek önem kazanan aksi problemi dikkate almamaktadır. Uzman, gerekli yöntem ve araçlara işaret etme görevini etkili biçimde yerine getirdiği zaman genellikle bir tek mantıksal, kabul edilebilir çözüm vardır. Bu durumda politikacı, tek makul çözüm olan teknisyenin çözümü ile, makul olmayan ve riski kendisi alarak gerçekten deneyebileceği diğer çözümler arasında bir seçim yapmak durumunda kalacaktır. Böyle bir durumda politikacı kendi sorumluluğuyla kumar oynamaktadır, çünkü teknik açıdan doğru olmayan çözümleri benimserse yanlış yapma şansı çok yüksektir. Aslında politikacının artık gerçek bir tercihi yoktur. Karar, hazırlık kabilinden teknik çabalardan otomatikman çıkar. Hatta Jungk’un iddiasına göre, ABD’de çok ileri teknik seviyelerde tartışmasız kararlar, Ulusal Standartlar Bürosu’nun hizmetindeki “elektronik beyinlerce” zaten alınmış durumdadır -mesela, “Washington Kehaneti” ismi takılan EAC tarafından. EAC’nin, General MacArthur’un planının tüm stratejik ve ekonomik değişkenlerini içeren denklemleri çözdükten soma onu geri çağırma kararını veren makine olduğu söylenir. Mümkün olan tüm çekincelerle verilmesi gereken bu örnek, Amerikan hükümetinin bu tür bilgisayar araçlarına politikayı ilgilendiren pek çok ekonomik sorunu sunduğu gerçeği de teyid etmektedir. Henüz bu aşamada olmadığımızı kabul etsek bile, bizatihi araştırma, yönetim ve organizasyon tekniklerinde gerçekleştirilen her gelişmenin siyasetin güç ve rolünü azalttığını söylemeliyiz.

Sonuç olarak teknisyenlerle politikacılar arasındaki karşıtlık, politikacıyı gerçek bir ikilemle karşı karşıya bırakır. Politikacı, ya bir demokraside neyse o olacaktır ki bu durumda da rolü, her türden teknisyenin rolüyle mukayese edildiğinde giderek çok azalmaya mahkumdur (finans alanında şimdiden görülen bir durumdur bu); ya da politikacı, politik teknik yolunu seçecektir ki bu durumda da adaptasyon krizi kaçınılmaz bir şekilde kendini gösterecektir. Eğer politikacı gerçekten varolmaya devam etmek istiyorsa, ikincisini mümkün olan tek çözüm olarak seçmelidir. Diğer tüm alanlarda tekniklerin varlığı onu bu tercihe zorlar. Bu durumda bile, yavaş yavaş gerçek güçten mahrum bırakılır, sembolik bir konuma indirgenir. Bu teknikler, ona bir politik tekniğe geçmesi için hem imkanı hem de mecburiyeti sunar. Geçici bir deneme biçimi olan diktatörlük anlamına gelmiyor bu. Göreceğimiz üzere, siyasal perspektifin kaçınılmaz ve radikal bir dönüşümü anlamına geliyor. Nazi diktatörlüğü ve Stalin rejimi, tamamen özdeş olmak zorunda değildir. Lenin’in bir politik teknik geliştiren ilk kişi olduğunu belirttim. Lenin’e göre (Stalin de bunu fevkalade iyi anlamıştır), politikacı geleneksel anlamıyla ne bir teorisyendi ne de bir devlet başkanı. O bir teknisyendi.

Lenin’in anlayışı, siyaseti, diğerleri gibi bir teknik yapıyor. Ama aslında onlardan üstün bir tekniktir, zira diğer faaliyet alanlarım koordine etmekle görevlidir. Siyasi kararlar, teknik dürtüler sayesinde alınırlar. Bu tür siyaseti hem solun doktriner komünizminden hem de kararlarını yalan durumla ilgili ve değişken sübjektif dürtülere, izlenimlere ve gerekçelere dayanarak alan daha eski oportünizmden ayıran da işte bu gerçektir. Stalin verili bir organizasyonu modifiye ettiğinde yahut bir planın içeriğini değiştirdiğinde bunu gerçeklerin baskısı altında değil gerçeklerin bir fonksiyonu olarak, kesin bir tekniği uygulayarak yaptı. Elbette, bir tekniği kötü uygulamak mümkündür. Tekniğin henüz tam olarak geliştirilememiş olmasından dolayı belli hatalar sürebilir. Fakat önemli olan şey, politikacının, teknisyenin çizdiği hattı izlemek zorunda olmasıdır. Komünizmde klasikleşmiş eğilim budur. Bu eğilime göre Marksizm, bir doktrin değil, bir yöntemdir; bir düşünce ve eylem yöntemi. Siyasal teknik, yeterince anlaşılmamaktadır; belki de bilinmemektedir -her şeyden önce sonuçları açık değildir. Bir bütün olarak komünizme mi yönelmiştir? Ya da Lenin’le birlikte, strateji (gerçekten komünizme yöneliktir) ile taktikler (yakın siyasi sorunların stratejiyle bağlantılı biçimde çözüldüğü daha spesifik teknik kısmı temsil etmektedir) arasında bir ayrım mı yapılmalıdır? Taktik kararlar hep, koordine edici tüm büro ve organlardan çıkan tüm teknik verileri tatmin etmek amacıyla rasyonel biçimde alınır. Stratejiyle taktikler arasındaki aynın, parti çizgisinin en sansasyonel zigzaglarını anlamamızı sağlar. Örneğin, eski komünizme karşı 1937’deki tavır, Nazilerle 1940 paktı, 1943’te kilisenin komünist çerçeveye dahil edilmesi, “formalizme” karşı 1947’deki tavır, 1949’da planın yazarlarına karşı tavır. Bu taktik değişimlerin hepsi, büyük bir kesinliğe dayanan teknik nedenler temelinde açıklanabilir. Başı dertte politikacıların keyfi davranışları değildir bunlar. Teknisyenlerin artan etkisi, 1953’te, beş teknisyenin Bakanlar Konseyinin beş başkan yardımcısı olarak seçilmesiyle daha bir vurgulandı.

Hitlerizmin ortaya çıkardığı sorun çok farklıydı. Hitler, kararlanın teknisyenlerin önerileri olmaksızın, hatta sık sık da önerilerin hilafına alan bir politikacıydı. Kararlan, sübjektif, içeriden kaynaklanan dürtülerle motive ediliyordu. Nazi aygıtının teknikle devletin kaynaşmasını en iyi anlamış ve uygulamışlardan göründüğü düşünülünce bu davranış daha bir olağanüstülük kazanır. Naziler, tüm teknikleri mümkün olan en azami boyutlarıyla kullandılar; her iki kategoriye de girebilecek bir durum olan siyaset dışındaki teknikleri kendi hizmetine indirgedi. Böyleyken bile, siyasetin gelişigüzel müdahalelerde bulunduğunu varsaymak her zaman doğru değildir. Pek çok kere Nazizmin en katı doktrinleri teknik icaplara boyun eğmek zorundaydı. Bu nedenle, Nazi propaganda tekniği, iki kere, halk açısından popüler ama aynı zamanda Nazi doktrinine tümüyle karşı eyleme başvurdu. Birinci olay, 1935 yılında “teyid” plebisiti zamanındaki büyük propaganda kampanyasıydı. “Biz, demokrasilerden daha demokratiğiz”. Plebisitin amacı, Führer’in gerçek bir cisimleşmiş hali olduğunu, bu nedenle de Nazi rejiminin Fransa’nın oldu gibi yapay bir demokrasi olmayıp gerçek bir demokrasi olduğunu göstermekti. İkinci olay, özgürlük namına yürütülen büyük propaganda kampanyasıydı. “Avrupa insanının özgürlüğünü savunuyoruz”. Yaygın bir şekilde kullanılan ama resmen Hitler doktrinine karşıt olan bu iki tema, propagandanın teknik icaplarından kaynaklandı. Nazilerin finans tekniklerinin çoğu kere onları doktrine ters hareket etmeye yönelttiği de bilinmektedir. Örneğin, “fahri Aryan” yapılan Yahudilerin veya rejimin başlıca dayanağına dönüşmüş ve Üçüncü Reich’in finansal organizmasına entegre edilmiş olan belli kapitalistlerin durumunda olduğu gibi. Bununla birlikte, Hitler’in kişisel politik kararları sık sık devletin tekniklerini bozdu. Çatışına, Hitler ile genelkurmay arasında bilhassa belirgindi. Ama polisle ve dış ticaret organlarıyla da bir çatışma vardı. Hitler, teknisyenlerin onaylamadığı belli tedbirlerin benimsenmesini emrediyordu. Nazizmin çöküşünden sonra da teknisyenler, her zorluğu ve talihsizliği keyfi kararlara bağladılar. Her halükârda, Hitler’in kişisel kararlarının çoğunluğunun, özellikle askeri açıdan talihsiz oldukları pekala söylenebilir.

Geleceğin Hitler’inki türünden siyasal eylemlere değil, Stalinvari eylemlere ait olduğu açıktır. Kimi önemli politik şefler yine de bu teknikleri bypass edebilir ama onların dununu giderek daha rizikolu görünüyor. Politikacıyla teknisyen arasındaki çatışmada yozlaşma çok daha ciddi bir meseledir. Siyasal ortamlar çok genel olarak yozdur. Gerek Fransa ve Birleşik Amerika gibi demokratik rejimlerde gerekse Faşizm, Frankoizm ve Nazizm gibi otoriter sistemlerde su götürmez bir gerçektir bu. Sovyetler Birliği hakkında gerçekten konuşamayız. İktidar sarhoşluğu ve zengin olma fırsatı politikacıları çok çabuk yozlaştırır. Devletin teknikleşmesine paralel olarak politikacılarla teknisyenler arasında artan bir temas vardır. Teknik genellikle politikaya üstün gelmesine ve teknik kararlar parlamenterler nezdinde su götürmez olmasına rağmen, tekniğin geçişinin önü yozlaşma tarafından kesilebilir. Teknisyen bir insandır; yoz bir insanla temasta olduğunda da kendisini de pekala yozlaştırabilir. Tekniğini bir kenara itebilir, tekniğin katı uygulamasının gerektirdiği kararlan iptal edebilir ve teknik eylemi yanlış yola saptıran bir kayırmaya veya özel ayrıcalığa tevessül edebilir. Böyle bir durumda, siyasetin tek gerçek amaçları olan genel çıkarlar artık tekniği kontrol etmiyordur; teknik eylemi kontrol etmede çok daha etkin olan özel çıkarlar ediyordur. Saf teknik, genel çıkarları, gerçek siyaseti temsil eder ve yozlaştırıcı unsuru özel, bu niteliğiyle politik açıdan yok olan nedenlerle temsil eden politikacıya da karşıdır. Politikacıların yozlaşması, devletin dev bir özel teknik aygıta topyekün dönüşmesini engelleyen tek faktördür. Böyleyken bile, bu dönüşüm hareketinin ivmesi artırılmakta; kamuoyu da bunun başarısı için yönlendirilmektedir. Otoriter rejimlerde bile hayli önem taşıyan kamuoyu, genellikle ya “partizan” ya da “idealist” olarak tanımlanan politik kararların aksine teknik kararlatın neredeyse tamamen lehin- dedir. Siyaset aleyhinde şimdilerde dile getirilen şikayetlerden biri de kamuoyunun genellikle kendi başlarına iyi saydığı tekniklerin normal faaliyetini sekteye uğratmasıdır. Vatandaşlar, örneğin devletin havacılığın gelişimini duraklattığını görünce kızıyorlar. Politikacıyla teknisyen arasında bir çatışma durumunda teknisyen kamuoyunu arkasına alır. Karakteristik bir örnek İspanya’da yaşandı. İspanyol faşizmi, İtalyan faşizmine yapıldığı gibi, 1945’te kınanmış olmalıydı. Bunu yapmak için siyasal, duygusal ve doktrinel nedenler vardı. Ancak askeri teknisyenler bunun bir felaket olacağım söylediler; ekonomik teknisyenler de hemfikir oldular. ABD ve İngiltere, Franco’nun yaşamasına izin verdiler. Sının kapatan Fransa’yla dalga geçildi. Özellikle 1944 sonrasında keskin bir şekilde anti-faşist olan kamuoyu, Fransız hükümetinin bu tavrına daha sıcak yaklaşmalıydı. Gerçekten ilk saik, İspanya’yı kınamaktı. Ancak teknisyenlerin böyle bir tavrın ekonomik ve finansal açıdan (dış ticaret düzleminde) zararlı olacağını göstermelerinden sonra kamuoyu değişmeye başladı. Hiçbir netice doğurmayan asil bir jest olan ideolojik tavır ile böyle bir ideolojinin saçmalığım gösteren teknisyenlerin hükmü arasında katı bir mukayese yapılıyordu. Kamuoyu yaklaşık altı aylık bir süre yalpaladıktan sonra teknisyenlerin yönüne döndü.

Bunun bir kişisel çıkar meselesi olduğu söylenebilirini? Fransız halkının ezici çoğunluğunun bu meselede doğrudan bir çıkan yoktu. Ancak, teknik bir karara mutabık kalmanın her zaman bir kişisel çıkar meselesi olduğu unutulmamalıdır. Teknisyenlere gelince, onların neden varmış oldukları yargıya vardıkları sorulabilir. Açıkçası onlar, içinde cömert ve duygusal saiklerin yerinin bulunmadığı teknik araçlarım uyguluyorlardı. Teknisyenler olarak teknisyenler, bize, sının kapatmanın bir felaket olacağını söylediler. İnsan olarak ise, bu tavrı ideolojik nedenlerle onaylamış olabilirlerdi. Teknisyenlerin hâlâ insani yargılar verebildikleri kesin olmaktan uzaktır. Gerçi ayrı bir meseledir bu.

Devletin dönüşümü ve sonrasında teknisyenlerin hakimiyeti iki unsuru içerir. Birincisi, teknisyen, milleti politikacıdan çok farklı ele alır. Onun için millet esasen yönetilecek bir meseledir, çünkü o (haklı olarak) tekniğin özel kökeniyle meşguldür. Sonuçta, özel ve kamusal alanlar zayıf bir şekilde sınırlandırılır. Teknisyenin tüm hesaba katabildiği şey, kendi araçlarının uygulanmasıdır -devletin hizmetinde mi yoksa başka bir şeyin hizmetinde mi olması fazla bir önem taşımaz. Onun açısından devlet, halk iradesinin ifadesi, Tanrının yaratması, insanlığın özü veya bir sınıf savaşı biçimi değildir. Gereği gibi işlemesi gereken belli hizmetleriyle bir teşebbüstür devlet. Kârlı olması, azami bir verimlilik yaratması ve emek sermayesi için de milleti alması gereken bir teşebbüs.

Teknisyenin devlet üzerindeki etkisi, yalnızca, idari kararlarıyla empoze ettiği koşullara veya çizdiği iyi organizasyon şemasına dayanmaz. Aynı zamanda, hükümette ve idarede verimliliğe dair ulaştığı yargılara dayanır. Kamusal muhasebe sisteminin dönüşümünü tartışmış bulunuyorum. Bunun yeni ve güzel bir örneğine Hollanda’da rastlıyoruz. Orada mesele, devlet hizmetlerinin verimliliğini bu hizmetlerin maliyet fiyatlarının bir fonksiyonu olarak değerlendirmektir. Bize söylenen o ki, her organizasyon prensip olarak insanlar, amaçlar ve araçlar arasında bunların üretken verimliliği açısından geçerli bir ilişki kurmalıdır. Şimdiye kadar tamamen ekonomik bir konsept olarak görülen verimlilik, son birkaç yılda kendini siyasi çerçevede de gösterdi. Her idari işlemin maliyetini hesaplamak ve marjinal hasıla kuralını uygulamak gerekir. Fonlar her bir daireye hizmet yoluyla kurulan bir standart temelinde tahsis edilir. Modern çift girişli muhasebeyi getirmekle faaliyetlerin her düzeyde sürekli izlenmesi ve fiili ve standart harcamalar arasındaki ilişkiyi kurmak mümkündür. Bu şekilde, teknisyenin yasası idari bakış açısını dönüştürmektedir. Her idare, işçinin Taylor’un ellerinde bir nesneye dönüşmesi gibi, bir nesneye dönüşür. Siyaset hedefi belirler, ama teknisyen son noktasına kadar araçları dikte eder. Bu gidişatın ayrıntılı bir tarifini Gabriel Ardanf m kitabında bulabiliriz.

Bütün bir idare, işlemleri giderek titizleşmesi gereken bir makineden ibarettir. Bu şekilde, James K. Feely Jr.’ın sözleriyle “amaç ile uygulama arasındaki şans marjı’nın neredeyse hiç olmadığı o ideolojik duruma ulaşılır. Feely’e göre, bu marj ne kadar küçülürse uygulama üzerindeki kontrol de o derece mümkün olur, kestirilebilirlik katsayısı o derece artar. Böyle bir durum, tüm idari birimlerde azami güvenliği sunar; Feely’nin teorik bir ideal olarak önerdiği şey pratik hale gelir. Bu başarının tek bedeli, idarenin bir aygıta, memurların nesnelere, milletin de emek sermayesi tedarikçisine dönüşmesidir.

Her türden maddi alt katmanları (insan, para, ekonomi filan) beslemesi açısından teknik millet, teknik devletin nesnesine dönüşür. Devlet de, milletin araçlarım kullanmaya tasarlanmış bir makineye dönüşür. Devletle millet arasındaki ilişki, bu nedenle, önceden olduğundan tamamen farklıdır. Millet, artık temelde insani, coğrafi ve tarihi bir varlık değildir. Kaynakları işletilmesi gereken, kendisine bir “hasıla”nın geri döndürülmesi bir ekonomik güçtür. Bu hasılayla bağlantılı olarak eski teknisyenler maksimum kavramım kullanırken yeniler optimum kavramım kullanıyor. Maksimum hasıla, devletin kaynaklarım kısa bir süre içerisinde tüketen, değerini düşüren hasıladır. Optimum hasılaysa, özü ve hayatiyeti korumaya çalışan hasıladır. Durum böyle olsa da, milleti, karşılıklı olarak birbirlerini belirleyen tüm teknikler işin içine girmiş oldukları için toplam kaynaklan harekete geçirilen bir varlık olarak değerlendirmeliyiz. Teknisyen, bir kere işlemlerine başlayınca sınır tanımaz. Millette “eşyanın tabiatı” hariç hiçbir şeye saygı duymaz. Bu, zamanımızda çok belirgin olan devlet-milletin bütünlüğünü daha da geliştirir.

Ulusal düzeyde geçerli olan şey, uluslararası örgütlenme düzeyinde de geçerlidir. Uluslararası mutabakatı geliştirmek amacıyla tasarlanmış siyasi organizmaların yaşadığı radikal sıkıntıların ışığında, ileri çabalan bu hatlar çerçevesinde bir teknisyenler grubuna teslim etme karan verildi. Tamamen ulusal çıkarların değil de kullanılacak alanların uluslararası ele alınması bir birlikteliğe elverişlidir. Sonuçta, 1949 yılında, 550 bilim adamı ve teknisyenden oluşan büyük bir topluluk, dünyanın doğal kaynaklarının en iyi nasıl kullanılabileceğini tartışmak üzere Lake Success’de bir araya geldi. Bu tür uluslararası projeler ülke içi benzer projelerden çok daha az gelişmiştir. Politikacıların teknisyenlere tepkisi de aynı şekilde daha lehtedir. Bu durum, 1949’da Strasbourg’da Avrupa Ekonomik İşbirliği Teşkilatının (tamamen teknik bir grup) toplanmasında açıkça ortadaydı. Amerikalılar, bu teşkilatın teknik durumun imkan verdiği hızda ilerlemediği kanaatini taşıyordu. Ulusal düzeyde zaten gözlemlemiş olduğumuz teknisyenlerin aynı “ele geçirmelerinin” şimdi uluslararası düzeydeki başlangıcına tanık oluyoruz.

Devletin dönüşümü ve teknisyenin egemenliğinde ima edilen ikinci unsur, teknik gelişmenin önündeki ideolojik ve moral engellerin tedricen kaldırılmasıdır. Devletin eski teknikleri, tümüyle teknik unsurlardan ve adalet gibi manevi unsurlardan oluşan bir yapıydı. Manevi unsurlar bugün bile tümüyle ihmal edilebilir değildirler -her ne kadar resmi söylemde kendilerine atfedilen onurlu yeri hiçbir şekilde işgal etmiyorlarsa da. Özel kişilerce kullanılan teknikler genellikle saf halleriyle tekniktirler ve moral unsurlar katıp karıştırılmamıştır. (Bilahare göreceğimiz üzere bu tesadüfi bir gerçek olmayıp, tekniğin o gerçekliğinin sonucudur). Devlet, sadece kanun ve nizama saygıyı sürdürmekle değil, yurttaşları arasında adil ilişkiler kurmakla da görevlidir. Bu nedenle de özel kişilerin saf tekniklerine sınırlar koyar. Sonuçta, liberal devlet başlangıçtan beri patlayıcıların, sağlığa zararlı maddelerin serbestçe üretimini yasaklamıştır. Daha üst seviyede de, anti-tröst yasalarıyla (ABD’de olduğu gibi), toplumsal adaletsizliğiyle meşhur bir ekonomik teşkilatlanma olan tröstlere karşı mücadele etmiştir. İşçilerin mekanik tekniklerce istismar edilmesini sınırlayan mevzuat da çıkarmıştır. Adalet alanında devlet, özel teknik istismarlara karşı bir engel, bir fren olmuştur. Ancak teknik devlet tekniği olduğunda, teknik araçlar devletin eline geçtiğinde devlet eski mantığına sarılmış mıdır? Tecrübe, buna olumsuz cevap vermeyi gerektiriyor. Özel kişilerin elinde bulunduklarında devletin fren uyguladığı teknikler, devletin kendisi için kontrolsüz hale geldiler. Bu açıdan bir kendi kendini sınırlama sözkonusu değildir.

İngiliz devleti uyuşturucu ticaretini yasakladı ama Hindistan ve Çin’de bunları alabildiğine kullandı. Faşist veya komünist olsun, her şeye kadir bir devlet, işçilerin korunması için çıkarılan yasalara uymaktan vazgeçer. (Komünist devlet, bunun, proletarya diktatörlüğü kuruluncaya kadar geçici bir çözüm olduğunu iddia ediyor ama gelecek olaylar hakkında yargıda bulunanlayız). Bu sadece “prens yasalarla bağlı değildir” meselesi değildir; çok derin bir şeydir. Devlet, insanlarla teknikler arasındaki tek bariyerdir, ama geometrik olarak artan teknik kadim raison d’etat  ile karşılaştığında bir bariyer olmaktan çıkar. Devletin tabiatıyla belki de hiçbir ilişkisi olmayan bu sonuncusu, yine de tarih boyunca kesintisiz biçimde varolmuştur. Fakat raison d’etat kendisini ifade edecek araçlara hiç sahip olmamıştır. Mütemadiyen ve tutarsız biçimde çalışmış, kararlan da sık sık kötü uygulanmıştır. Bir gerçek olmaktan çok bir niyet olarak kalmış, ama potansiyel olarak hep ortalıkta görünmüştür. Temelde, devletin kendisini meşrulaştırmasını temsil etmiştir. Maneviyatın devlet tarafından inkarıydı bu kavram. Fakat devletin emrindeki araçların kendisi güçlü bir manevi etkiye maruzdu. Bu araçlar sonuçta ne teknik ne de manevi olarak, bu kollan olmadan güçten mahrum kalan raison d’etat’ya adapte edilmemiştir.

Sözgelimi, mutlak monarşi dönemimdeki Fransız Parlamentosu yahut Restorasyon dönemindeki Fransız yönetimi bu amaca adapte olmuş değildi. Fakat yeni teknikler eskilerini tasfiye ettiğinde eskiler iç engellerini kaybetti. Bu durumda devlet kendisini raison d’etat ile hemfikir olabilecek araçlara sahip buldu. Bu araçlara sahip olur olmaz da tereddüt etmeden onları uyguladı çünkü sonuçlarının mükemmelliğine dair hiçbir kuşkusu yoktu. Aynı zamanda, bireylerin faaliyetlerinin sonucu ve o zamana kadar devlet tarafından sınırlandırılmış olan diğer teknikler de daimi hedefini gerçekleştirmedeki faydalarını çok iyi anlayan devletin eline geçti. Bağımsızlığı olmayan bir yargıyı ve hiç yargılama yetkisi olmayan polisi kullanmaması devletten nasıl beklenebilir ki? Ancak bu karmaşık gelişmedeki en kayda değer gerçek, bundan böyle yalnızca raison d’eta’nın kendisini gerçekleştirmek için kullanmış olduğu tekniklerin çokluğunun ifadesi olabileceğidir.

Views: 36

Gustav Landauer: Bir Anarşist Gizemcinin Max Stirner’le Eksantrik İlişkisi – H. İbrahim Türkdoğan

Joachim Willems’in kitabının[1] alt başlığı, Gustav Landauer’in kişiliği ve felsefesiyle ilgili bu ilginç ve kapsamlı çalışmayı yakından incelememe neden oldu.[2]

Söz konusu kitap Landauer’in gençliğinden ölümüne kadar bilgi dolu büyük bir spektrum içerir; yazar, Landauer’in sosyalist anarşizmi ve dinsel gizemciliği üzerine kapsamlı bir analiz sunar.

Landauer bu iki çizgi arasında tinsel ve psikolojik gelişme sürecini yaşamıştır elbette. Willems, Landauer’in düşünce akışını gerektiği gibi izleyebilmekte ve bunları uygun bir üslupla anlatabilmektedir.

Yazar sadece birçok kuramın tarihsel konstelasyonları hakkında bilgi vermekle yetinmemekte, aynı zamanda dinsel ve felsefi düşünürlerin tarihsel bağlarını da incelemektedir; uzun bir zaman karanlıkta kalan bağları aydınlatmaktadır.

Kitapta sadece “sosyalist” ve “anarşist” ve birçok kez “konsey devrimcisi” olarak onurlandırılan ama pek de gizemci olarak adlandırılmayan bir Landauer hakkında bilgi almıyoruz, aynı zamanda anarşiyi ve gizemi birbirleriyle ilişkilendirmesini ve kaynaştırmasını bilen bir Landauer’le karşılaşmaktayız.

Bir anarşist gizemci olarak anarşistler üzerinde pek bir etkisi olduğu ve ilgi kazandığı söylenemez. Bu günümüz için de geçerlidir.

Landauer’in bazı düşüncelerini benimsemesem de, ısrarla dile getirmek isterim ki, pek sevilen ve hâlâ korkulan anarşi sözcüğünü Almanca dilci anarşistler arasında doğru anlayan az kişiden biridir – özel bir açıdan: Dile ve gizemciliğe yaklaşımı.

Landauer’i “gerçek anarşist” saymayanlara tek sözüm var: Anarşide gizemi duyumsayamayan her bir kimse, bence, tahakkümden kendini koparma yeteneğine sahip değildir. Çünkü: Tam da gizemde bütün tahakkümler çözülür. Bununla Valéry’nin analizi doğrulanmaktadır.

Bir anarşistin gizeme yatkın olmayışı, onun tinsel-psişik bağımlılığına, tahakküm bünyesine bağlılığına işarettir.

Landauer’in bir çok anarşiste eleştirisi “yeniden doğma” kuramına dayanır; ona göre “yeniden doğma”nın koşulu toplumsal ve dilsel baskıdan arınan yeni insandır.

Bu açıdan bakan Landauer, “gelecekte” bir anarşist toplumu yadsıyor ve anarşinin şimdiki zamanda gerçekleşebilirliğine işaret ediyor. “Yeniden doğma” kuramıyla ilgili de önemli bilgiler sunan Joachim Willems, gizemci Meister Eckhart ile Landauer arasındaki benzerliklere ve farklara da dikkat çeker.

Devamla dinsel ve dinsel olmayan gizemcilikten çeşitli öğeleri bir düşünce sistemine uyarlamaya çalışan, bir düşünce sistemi geliştirmeye yönelen ve otonomca düşünen bir Landauer’i görmekteyiz Willems’in kitabında; ve onun bir Peter Kropotkin ve Oscar Wilde çevirmeni olduğunu. Martin Buber’le karşılıklı etkilerini ve “Sozialistischen Bund”ta (Sosyalist Birlik) ortak çalışmalarına tanık oluyoruz; Landauer’in geleceğe yönelmeyen, bizzat “devletin yanında” sosyalist toplumun inşasını hedefleyen “autonome Bünde”ler (Otonom Birlikler) hakkında bilgilendiriliyoruz.

Gizem fenomenini çeşitli biçimleriyle tanıtan Willems, gizemciliğin panteizmle, teolojiyle, antropolojiyle vb. olan ilişkilerini ve aralarındaki farkları tartışır. Fritz Mauthner ve Meister Eckhart’ın önceleri sosyalist ve sonraları gizemci olan Landauer üzerindeki etkilerini de ifade eder. Landauer’in politik ve felsefi gelişimi tüm eserlerinde adım adım izlenmekte ve titizlikle ifade edilmektedir. Ancak ne var ki belirli bir konuyu Willems incelemiyor, oysa konunun içinde bulunduğu kontekst pek de dikkat çekicidir.

Fritz Mauthner ile yakın bir dostluğu olan Landauer, politik süreçten gizemci sürece geçişinde Mauthner’den bazı düşünceler ödünç alır. Aynı zamanda da Max Stirner’in düşünceleriyle kendi içinde bir tartışma sürecine girer; bu düşünceler Landauer’in gelişiminde hiç de önemsiz değildi. Willems bu bağlamda ilginç bir noktaya işaret eder, ama ne var ki (kısa) dipnotlara indirger konuyu.

Willems bu konuya gereken önemi vermediği için, Landauer-Stirner-ilişkisine burada kısaca değineceğim.

Kitabın 38. sayfasında Willems şu tespitte bulunur: “Landauer’in Mauthner’in dil felsefesiyle ilişkisine dair söylemek gerekir ki, Landauer daha 1895’lerde Mauthner’in dil eleştirisini okumadan benzeri sonuçlara varmıştı. Burada önemli olan özellikle bireyin sorgulanması, duyu organlarına şüpheci yaklaşım ve kavramların ‘yavan’ oluşu bilinci.”[3]

Bence burada söz konusu ‘okumadan’ sözcüğünün önemsiz bir etkisi olduğu söylenemez; alıntıya dikkatle bakarsak, Willems’in benden farklı düşündüğünü sanmıyorum. Özellikle son tümce doğrudan Stirner’i hedeflemektedir (bkz.: Willems, dipnot 130, Stirner’in adı ve kaynak); ne var ki Willems Stirner’le bu bağlantıyı incelemiyor. “Landauer’in 1895’te Mauthner’i okumadan benzeri sonuçlara geldiğine” ve dipnotta Landauer’in Stirner’le cebelleşmesine dikkat çektiğine göre, soruna bir açıklık da getirmesi gerekirdi. Çünkü önce Zur Entwicklungsgeschichte des Individuums (Bireyin Gelişim Tarihine Dair) adlı çalışmasında Stirner’le cebelleşen Landauer, daha sonra bu düşünceleri derli toplu analizlemeden Skepsis und Mystik’e (Şüphe ve Gizem) alır; buradaki amacı Stirner’le rasyonel bir dilde hesaplaşmadan bir an önce Stirner problemini sonlandırmaktır.

Skepsis und Mystik’te ise doğrudan Mauthner’le bir tartışmaya girer. Tam da Stirner’in enerjik dil eleştirisiyle Landauer’e Entwicklungsgeschichte des Individuum’da gizemin kapıları açılmıştı; bu kapılara daha sonra Mauthner ve Meister Eckhart’ın katkılarıyla tam olarak teslim olacaktı. Ve bununla “son” ve “büyük” nominalist Stirner’e tüm zamanlar için sırtını tamamen dönecekti.

Landauer neden Stirner’i yolun yarısında terk etti? Tam da dağın ucu gözükmeye başlamışken – üstelik Stirner’in yardımıyla? Bunun yanıtı ilginç bir çalışma olurdu. Landauer, Stirner’i bir merdiven olarak kullanır, hedefine ulaştıktan sonra da, merdiven işe yaramaz olur. Böyle mi gerçekten? Ve hedefi nedir?

Bernd A. Laska, Stirner üzerine sunduğu kapsamlı çalışmalarında Landauer’in konuyu “bastırdığını” kanıtlamaya çalışmakta ve Landauer’in Stirner’i argümanlar eşliğinde tartışacağına, psikolojik olarak Stirner’le baş edemeyince onu bastırmak zorunda kaldığını iddia etmektedir.[4] Kısmen doğru olduğunu düşündüğüm bu teşhise tam olarak katılmıyorum. Willems umarım bu konuyla yakından ilgilenecektir, özellikle Landauer’in felsefesi açısından önemli bir çalışma olur bu.

Laska’nın iddiasına dair şüphelerim var, çünkü: Landauer’in nominalizm eleştirisi (aynı zamanda Stirner eleştirisidir bu) kısmen “argümanlara” dayanır. Landauer, nominalizmi aşmayı hedefler, Stirner’in felsefesini Stirner’in sözlerini değiştirerek ifade eder: “İmha edilmesi gereken Tanrı kavramıdır. Ama ezeli düşman olan Tanrı değil, kavramdır.”[5] Landauer, bununla sadece nominalizmi “aşmaz”, aynı zamanda Stirner felsefesini de kısmen içeren tanrısız gizemi de “aşar.” Yine de bir sorun mevcut. Gençliğinden bu yana etkilendiği bir filozofla alelacele bir muhakeme yapılamaz. Stirner’i aşmak için, onu susturabilmek gerekir. Landauer, bu edimden pek uzaktır.

Entwicklungsgeschichte des Individuums adlı çalışmasında Landauer, Stirner’in Ben’ini çözdüğünü iddia eder, oysa Stirner felsefesinin derinliğine dokunamıyor bile. Bunun yerine eleştirisini Ben’in bir ilüzyon olduğu ve bir bütünlük olmadığı noktasına odaklar. Aynı eleştiriyi Mauthner de benzeri nedenlerden dolayı yapmıştı.[6] Bu konuda ikisi de felsefi bir tartışma sunamamaktadır. Landauer’in argümanları son derece yavan ve verimsizdir; Stirner’in Ben’ini özellikle Stirner’in Hiç’iyle incelemesi gerekirdi; Stirner’in Hiç’i de nominalizmi aşar. Böylece Stirner’e karşı giriştiği tinsel kavgada yarı yolda kalır.

Stirner’in Ben’i, Tanrı’nın yerine geçen bir Ben olarak sahneye çıkar. Landauer de aynı görüştedir bu konuda. Stirner’in “sıradan” bir gizemci olmadığı tartışma bile gerektirmez: Stirner dinsel-gizemci Hiç’i kafası üzerine oturtur ki kendi Hiç’ini ayakları üzerine oturtabilsin; ancak böylelikle o Hiç Herşey olabilecektir ve kendini yaratan bir Biricik olarak yeniden doğabilecektir. Bu, sözüm ona Tanrı-oğluna bağlı bir Hıristiyan gizemciliğin hiçbir işine yaramaz. Bir bütün olarak monoteist-dinsel gizemcilik Stirner’in Hiç’iyle kolay kolay bağdaşamaz. Landauer bunu anlamış olmalı ve hatta bu sorunla baş edebilecek bir düşünsel ve psikolojik güce sahip değildi. Stirner’i aşmaya çalışan verimsiz ve kısmen de eksantrik uğraşları bunu göstermektedir.

Skepsis und Mystik’te Stirner’in (ve elbette Mauthner’in) etkisinin ne kadar büyük olduğu apaçıktır. Doğrusu, rasyonel açıdan muhteşem bir tartışma alanı olurdu, eğer Landauer Stirner’le tartışmasında mantığı son aşamasına taşıyabilseydi. Ancak, birçok düşünür gibi (Marx, Nietzsche vb.) o da aynı psikolojik tuzağa düştü. Ve girdiği tuzakta neticede çeşitli hatalar yapmak zorunda kaldı.

Hata bir: Stirner’e karşı bire bir argümanlarla son aşamaya kadar tartışacağına, aniden susar ve soy kuramıyla ilgilenmeye başlar; bununla da bireye karşı ve dolaylı olarak da Stirner’in Biricik’ine karşı argüman bulmaya çalışır (Skepsis und Mystik).

Psikolojik tuzağa düştüğünün farkında değildir artık bu noktadan sonra. Bununla Laska’nın “bastırma” iddiasını doğrulamaktadır. Stirner’in egoizmine dair yazdıklarının hiçbirinde felsefi derinlik göremiyorum (Zur Entwicklungsgeschichte des Individuums). Burada Stirner felsefesinin temel taşlarını sarsamayan bir politik ajitatör olduğunu kanıtlar sadece.

İkinci hata: Landauer Skepsis und Mystik adlı kitabında ilginç bir geçiş yapar. Dilsel açıdan “gerekli temizleme işini” gerçekleştiren yani dilsel hayaletleri tek tek imha edebilen ve “soyutlamaların kibirli geçiciliğini” kanıtlayan “büyük nominalistten” söz ederek başlayan Landauer, boşalan Tanrı tahtına Biricik’ini oturtan “Ben-müptelalı”dan söz eder neticede. Ne var ki, Biricik’e dair yaptığı teşhisini, somutların geçiciliği ve izole olmuş birey düşüncesini gerekçelendireceğine, bu konularda argümanlar sunacağına, Stirner felsefesinin içeriğiyle hesaplaşmadan ters yönde hareket etmeye başlar. Tipik bir bastırma mekanizması edimi. Stirner’den yola çıkmasına karşın, karşı-argümanlar sunmaz, “soy kuramı” gibi kavramlarla bireyin geçiciliğini açıklamaya çalışır.

Krokisini çizdiğim analizim ve Laska’nın “bastırma tezi” bu noktada doğrulanmış oluyor. Aynı zamanda Laska’nın tezi gerekçelendirilmelidir, çünkü içerik olarak yeterince argüman sunmamaktadır Laska, bu da problemi çözmüyor. Öte yandan bana öyle geliyor ki, Landauer merdivenini yanlış yere koydu. Demek ki: Landauer, Stirner’i yanlış anladı, bu olasıdır. Stirner’e karşı getirdiği verimsiz argümanları zorunlu olarak “bastırmayı” gerektirmiyor. Bağımsız bir düşünür olmasına karşın Landauer, içinden geldiği gelenekçi kültüre bağlıydı. Yahudi-Hıristiyan geleneğinin bir parçasıydı. Stirner’in keskin mantığını kabul edebilecek bir düşünce yapısına sahip değildi.

Gizemcilik tarihinde dikkat çeken bir şey var: Gizemcilik her din tarafından işlenmektedir ve her dinsel kişi bağlı olduğu dinle bağdaştırmaya çalışır gizemciliği. Böylelikle Yahudi eğilimli bir gizemci gizemciliği Yahudilik adına ele alır, Hıristiyan eğilimli Hıristiyanlık adına, Müslüman eğilimli İslam adına vb. Dinsel olmayan gizemcileri ve onların gizemcilikteki yerlerini ifade etmek sanıldığından daha da zor, hem onlar açısından hem de yorumlayanlar açısından.

İfade ettiğim nedenlerden dolayı tanrısız gizemcilik Landauer’in işine yaramıyordu pek. Bu nedenle zaten içli-dışlı olduğu Hıristiyan-Yahudi gizemciliğine yönelmek onun psikolojisinin rahatlıkla kabul edebileceği bir durumdu.

Willems, en geç sunumunu yaptığı “Übereinstimmungen und Unterschiede(n) von Skepsis und Mystik und Zur Entwicklungsgeschichte des Individuums“ (Şüphe ve Gizem ile Bireyin Gelişim Tarihine Dair arasındaki uygunluklar ve farklar)  (s. 77’den itibaren) bölümde Stirner’in rolünü açıklamalıydı. Çünkü tam da bu geçişte Stirner’i “aşar” Landauer. Bireye karşı getirdiği ve savunmasını yaptığı topluma (bu, bireyden daha az bir illüzyon değildir) dair tüm argümanlarda adını anmadan büyük nominaliste karşı bir mücadele verir, ona tüm zamanlara dair sırtını dönmek için. Bu konuda Willems, Landauer’in karanlık yanını aydınlatmıyor.

Son olarak incelenmesinin anlamlı bir sonuç vereceğini düşündüğüm bir noktaya dikkat çekmek istiyorum. Landauer’in soy kuramının Stirner’in yabancılaşma kuramıyla birlikte incelenmesi. Stirner’in “yeni insanı” da gelecekte bir varlık değildir, bizzat takma adı Hiç olan baskılardan arınmış, yeniden doğmuş bir Ben.

Yaratıcı Hiç tanrısal bir Hiç midir ya da şeytansal bir Hiç mi yoksa bir sıfır felsefe midir?

Yanıtsız bir soru bu şimdilik.


[1] Joachim Willems: Religiöser Gehalt des Anarchismus und anarchistischer Gehalt der Religion? Die jüdisch-christlich-atheistische Mystik Gustav Landauers zwischen Meister Eckhart und Martin Buber. Verlag Ulmer Manuskripte. Albeck bei Ulm 2001. ISBN 3-934869-16-5, 300 Seiten,  19,80 Euro.

[2] Almanca yazdığım bu metin “Auf den Spuren eines anarchistischen Mystikers / Gustav Landauer und seine exzentrische Beziehung zu Max Stirner” başlığıyla şubat 2003 yılında “Der Einzige”  adlı dergide yayımlandı. Türkçeye aktarırken daha çok stilistik değişiklikler yaptım.

[3] Joachim Willems: Religiöser Gehalt des Anarchismus und anarchistischer Gehalt der Religion? Die jüdisch-christlich-atheistische Mystik Gustav Landauers zwischen Meister Eckhart und Martin Buber. Verlag Ulmer Manuskripte. Albeck bei Ulm 2001, S. 38.

2 Bernd A. Laska: Ein dauerhafter Dissident, LSR-Verlag Nürnberg, 1996, S. 58.

[5] Gustav Landauer: Skepsis und Mystik. Verlag Büchse der Pandora, Münster / Wetzlar 1978, S. 12.

[6] Zu Mauthners Stirnerverständnis siehe: H. Ibrahim Türkdogan: Omar Chajjam und Max Stirner, Verlag Max-Stirner-Archiv, 2001, S. 9-14 bzw. ders.: Der Einzige und das Nichts, Verlag Max-Stirner-Archiv, 2003, S. 84-93.

Views: 160

Daniel Everett, Amazonların Pirahã Kabilesi ve Chomskyci Dilbilim Üzerine (Röportaj)

Daniel Everett Lisanın kuralları doğuştan gelen bir şey değildir, o koşullardan ve zorunluluklardan doğar, diyor.

Daniel Everettt (sağda) ‘Evrensel Gramer pek işe yarar gibi görünmüyor.’ Foto: Martin Schoeller

Daniel Everet Amazon havzasında Pirahã halkının dili üzerine çalışmalar yapmış olmasından dolayı çok iyi bilinen bir dilbilimcidir.  Yeni kitabı “Lisan: Kültürel Alet” onun teorisini konu alıyor. Buna göre lisan doğuştan gelen bir şey değil ama problemleri çözmek için insan tarafından geliştirilmiş bir araçtır.[1]

R. Bir misyoner olarak başlayıp dilbilimci oldunuz. Bunun nasıl olduğunu anlatabilir misiniz?

D. İncili dünyadaki tüm dillere tercüme etmeyi hedef alan Wycliffe Bible Translators isimli teşkilata katılmıştım.  Bunu yapmakla dilbilim çalışmış oluyordunuz ve benim dilbilimle ilk karşılaşmam budur. 

R. Bu kitabın asıl iddiasının kısa bir özetini verebilir misiniz bana?

D. İki iddia var. Birincisi evrensel gramer[2] fikrinin işe yarar görünmediğidir. Bu iddiaya dair pek fazla delil varmış gibi görünmüyor. Ve bunun yerine biz neyi koyabiliriz? Karmaşık faktörlerin karşılıklı etkileşimi; hakkında konuştuğumuz şeyler ve konuştuğumuz tarzın yapılarında büyük bir rol oynayan kültürün, insan varlığının ortak değerleri.

R. Genel olarak ve Amazon’daki tecrübelerinizden hareketle lisanı mümkün kılan nedir?

D. İnsana özgü olan fiziki karakter ve bilişsel numaralardan dolayı lisan mümkündür fakat hiç biri de lisan için özgün bir şey değildir. Hepsi bir araya geldiğinde lisanı mümkün kılıyorlar. Lisanı kuran temel yapı taşı topluluktur ki çeşitli gerekçelerle insanın yaşamak için kurmak zorundadır. Dolayısıyla iletişim problemini çözmek zorundayız. Lisan problemleri çözmek için bulunmuş olan bir alettir.

R. Amazonların ortasında yaşayan Pirahã topluluğunu çalıştınız. Pirahã lisanına dair özellikle ilginç olan bir şeyler var mı?

D. Ben İncili onlar için tercüme etmek maksadıyla oraya atanmıştım çünkü hiç kimse onların lisanını anlayamıyor ve çözemiyordu. Bu lisan bilinen diğer lisanların hiç biriyle bağlantışı olan bir lisan değildi. Tüm lisanların kendi ne özgü karakteristikleri var fakat Pirahãların çok fazla özgün karakterleri var. Bizim beklediğimiz şeyler değildi. Yani sayıların olmaması, sayma ve renklerin olmaması, yaratılış mitlerinin olmaması ve uzak geçmiş ve gelecek hakkında konuşmayı reddetmeleri. Buna benzer bir sürü şeyin yanında sözdiziminin (syntax) devamlı surette devam edebilmesi anlamında özel yineleme karakteristiği var. Bu özelliklerin takımı adeta açıklama için feryat ediyordu. Tüm bu şeyler için bütünlüklü bir açıklama olması gerektiğini kavramam 20 yılımı aldı. Pirahãlar ile deneyimlerim benim insan lisanına dair fikirlerimin şekillenmesinde kesinlikle temel önemdedir.

R. Ne kadar sürede öğrendiniz?

D. Ortak hiçbir lisan yok. Bundan dolayı fiilleri ve isimleri öğrenerek ve sadece işaret ederek başladım. Başlangıçta bir yıl kadar ailemle bir köyde kaldım ve o yılın sonunda konuşabiliyordum. Sadece birkaç şey söyleyebiliyordum. Bir kaç yıl içinde söylemek istediğim birçoğunu söyleyebiliyordum ve şimdi bir köyde toplamda sekiz yılda lisanı oldukça iyi şekilde konuşabiliyordum.

R. Peki, onların senin üstünde etkileri ne oldu?

D. Evet, başlangıçta beni bir çeşit konuşan papağan olarak gördüler. Lisan öğrendiğimi kavramaları, onların söylediklerinin bazılarını gerçekten anlayan birini anlamaları zordu. Onlar beni ormandaki kimi hayvanlar gibi taklit ettiğimi düşünüyorlardı ve ben onlar bir şey söylediğimde, onlar “Bak, bizim gibi ses çıkarıyor” der ve benim hakkımda konuşurlardı. Ve ben “ Fakat ben sizi anlıyorum. Ben Pirahãca konuşuyorum” derdim. Bu ilk başta zordu. Çocuklar ağzı açık bana bakıyorlardı. Fakat şimdi beni canı gönülde kabul ettiler.

R. Siz bir mutluluk gramerinden bahsediyorunuz – hoş bir fikir fakat basitçe başka bir miti sürdürmüş olmuyor musunuz?

D. Böyle olduğumu düşünmüyorum. İlk kitabım olan “Don’t Sleep, There Are Snakes”de  ben onları oldukça mutlu insanlar olarak tarif ettim.bu herkesin her zaman mutlu olduğu anlamına gelmez: onlar mücadele ediyorlar, güvenlikleri yok, tehlikelerle arşı karşıyalar, öfkeleniyorlar. Fakat onlar benle MIT’ye geldiklerinde insanlara bakarak “ Bunlar en mutlu insanlar olmalılar” dediklerinde, ben “bunu nasıl ölçebildin” dediğimde, o “Birçok zamanlar bunları ölçtük. Onlar gülüyorlar ve gülümsüyorlar. Bunu herhangi bir toplumla kıyasla. Çünkü çevrede çoğu zamanlarda gülümsemeyen ve gülmeyen hiçbir kimse görmedim” diyen araştırmacılardır da. Diğer herhangi bir toplum tarafından eşleştirilmesini görmediğim güçlü bir memnuniyet mevcut.

R. Öyleyse siz tehlikede değildiniz?

D. Başlangıçta risk vardı, elbette. Onlar başlangıçta beni kendilerine benzer bir insan varlığı olarak görüyorlardı. İlkin biraz tehdit edilmiş hissettim. Orada çalışmaya başladığımda, onların gördüğü üçüncü misyoner grup olmama rağmen ilk ziyaretimizde bizi ölüme tehdit ettiler.

R. Ne biçimde?

D. Bir gece yarısı uyandım ve onların bir Breziyalı tüccarın ailemi öldürmeleri için onlara whisky ve çifte verdiğini söylediklerini işittim. Onlar “Amarikalı öldürmekten korkmuyorum” dediklerini duydum. Ve ben kalktım ve konuştukları yere, ormana doğru gittim. Hepsinin içiyor olduğunu biliyordum. Sadece yürüdüm ve “Merhaba, nasılsınız?” dedim ve ok, yay ve çifteyi toplamaya başladım. Bu arada ne olup bittiğini onlar anlamaya çalışırken her şeyi kollarımın atına sıkıştırıp evime geri döndüm. Ve ardından onlar geldiler ve birbirleriyle kavga ediyorlardı. Ben eve doğru yürürken benim tarafımdan, orman yönünden bir ses işittim: “Seni şimdi öldüreceğim” diyordu. Pirahãlı birydi ve yüzmü onda döndüğümde bir ok ya da çiftenin patlayacağını düşündüm. Fakat o sadece silahsiz bir şekilde duruyordu. Ve sadece sarhoştu. Ve dolayısıyla öldürülmedim. Fakat ertesi gün hepsi gelip özür diledi ve “Alkol başımıza gülünecek şeyler yapıyor” dediler. Ben “O herkesin başına aynı şeyi yapar fakat ailemin çevresinde böyle şeyler istemiyorum. Ya bunu bir daha yapmazsınız ya da buradan ayrılırız” dedim. Ardından onlar “Tamam, tekrar bunu yapmayacağız” dediler fakat tekrar yaptılar!

R. Yaptılar?

D. Yaa, onarın alkol gibi bir problemleri var. Kuzey ve güney Amerika’daki Amerika Yerlileri bizim bedenimizdeki işleyişe benzer alkolü parçalayacak enzimlere sahip değiller. Çok az bir miktar çok fazla etkiliyor onarı. Gerçekten de alkolle çok büyük bir problemleri var. Fakat Brezilya hükümeti bu ticaretin yolunu kestiğinden dolayı alkole çok fazla ulaşamıyorlar. Brezilya hükümeti insanların Yerlilere alkol götürmemeleri gerektiğine sıkıca inanmaktadır.[3]

R. Peki, geri döndüğünüzde Piraha sizi nasıl selamlar?


Kimi Pirahã Suretleri

D. Oh, bir selamlama yok. Bir selamlamaya en yakın şey onların “Eee, gelmişsin”. Bu selamlamaya en yakın olanıdır. Hepsi beni tanır, yaşayan tüm Pirahãlılar bilir beni. Bugün 750 kişidirler.

R. Seni ne diye çağırıyorlar?

D. Pirahãcada benim adım Paoisa. Anlamı çok saygı duyulan, ölmüş yaşlı Pirahãlıdır. Bana çok antik olmamdan dolayı bu ismi söylediklerini anlattılar. Ortalama yaş sınırı 45 yıl dolaylarındadır. Bu sıtmadan kaynaklıdır.

R. Peki, dilbilim açısından tüm bu derslere dair ne düşünüyorsunuz?

D. Ders, lisanın doğal ayıklanmanın sınırlarının dışında olan gizemli ya da mutasyona uğramış bazı genler yoluyla ortaya çıkan bir şey olmadığıdır. Fakat lisan, insanın problemlerini çözmek için bulduğu bir araçtır. Diğer yaratıklar aynı nedenlerle kullanamaz. Onlar bir küreği kullanamaz: o insan tarafından, insan için icat edilmiştir ve onun işe yararlığı insan tarafından değerlendirilir.

R. Sizin lisanın kökenlerine dair teoriniz Noam Chomsky’nin evrensel gramer teorisinden farklıdır.

D. Benim lisana dair bakış açım Chomsky’ninkinden çok uzak değildi. Ben, Onun bana çatmasına rağmen, kitapta ona çatmamaya ya da ölçüsüz şeyler söylememeye çalıştım. Sıkıntılarını ifade eden biri gibi görünmek istemem. Bu 30 yıl çalıştıktan sonra benim geldiğim sonuçtur ve Chomsky’nin en önemli iddiasında kesinlikle yanlış olduğunu düşünüyorum ve kendi iddialarımı delilerle yapmaya çalıştım.

R. Ve şöyle bir ardınıza yaslandığınızda bu tekrar tekrar Plato ve Aristotale tartışması mıdır?

D. Bu teorilerin kökenleri geriye gidiyor. Chomsky’ninki Eflatun (Plato) ve benimki Aristo’ye gider. Bu inanılmaz bir şey, değil mi?  Yani binlerce yıl önce Yunanlıların sahip olduğu ne kadar iyi fikir var ki?

Röp.: Robert McCrum

Çeviren: Alişan Şahin


[1] Bu röportaj Guardian gazetesinde 25 Mart 2012 günü yayınlanmıştır. https://www.theguardian.com/technology/2012/mar/25/daniel-everett-human-language-piraha. Konu ile ilgili sitemizdeki başka bir makaleye de bakabilirsiniz.

[2] Evrensel Gramer teorisi ve Chomsky: Tıpkı Freud’un psikoanalizde ve A. Einstein’in kozmolojide yaptığı gibi Chomsky de dilbilimde önemli biridir.

Yaygın ‘davranışçı” bakış açısının lisanın öğrenildiği fikrinin aksine Chomsky insan aklının gerçekten gramer düşüncesine fiziksel-bağlantılı olduğunu iddia eder. Çocukların kendi lisanlarını başarılı bir şekilde elde etmelerinin çok kısa zamanda olduğunu iddia eder. Lisanın yapısı sonradan elde edilmez, doğuştan verilidir ve tüm lisanların ortak olan temel kuralları vardır. (Ç.n)

[3] Röportajın tarihi 25 Mart 2012’dir. Makale okunurken buna dikkat edilmelidir. Amazon ormanlarında katledilen yerlilerin sayısı oldukça fazladır ve yeni Brezilya hükümetinin yerlilere nefret kusan demeçleri ve duruşu dikkate alınmalıdır. (Çev. Notu)

Views: 260

Chomsky ve Foucault İnsan Doğası’nı Tartışıyor (Video)

Michel Foucault ve Noam Chomsky’nin Uluslararası Felsefe Projesi’nin dördüncü gece programı için 1971 yılında Hollanda’da bir araya gelerek gerçekleştirdiği, felsefeden politikaya pek çok sorunu “insanın doğası”, “adalet,” “toplumsal sınıflar” gibi anahatlar üzerinden konuşup tartıştıkları tarihin belki de en önemli video kayıtlarından biri.

Çeviri: Ümid Gurbanov

Twitter: http://twitter.com/umidgurbanov Blog: http://birnevidipnot.blogspot.com Facebook: https://www.facebook.com/birnevidipnot Vimeo: https://vimeo.com/umidgurbanov

İtaatsiz.org’un notu: Bu ve bir çok çevirisi için Ümid Gurbanov’a çok teşekkür ediyoruz.

Views: 45

28 Teknoloji Toplumu – Devlete Dair Yansımalar – Jacques Ellul

 “Hukuk, kendi geriliği tarafından radikal biçimde zayıflatılmaktadır. Sadece yasa yapmakla uğraşmamalı, modern tekniğin gerekli kıldığı yapılan bir nebze düzene koyabilecek hukuk ilkelerini de keşfetmeliyiz. Tüm geleneksel hukuk ilkeleri çöküyor. Örneğin, yasaların geçmişe yürümemesi ilkesi. Toplumumuzun özel bir kötülüğünden değil, bir sistem olmasından dolayı hukukun gerekli yenilikleri emmeye adapte olmamasından kaynaklanıyor bu. Uzun süre denenmiş, geleneksel bir tekniğin büyük toplumsal değişimine bir dirençtir bu.”

Devlet ile tekniğin buluşması nötr bir gerçek değildir. Çoğu insan için şaşırtıcı değildir bu ve devletin gücünde bir artıştan başka bir şey ifade etmez. İnsanlar, her şeyden önce, devletin işlevlerini mümkün olan en iyi şekilde ve en mücehhez biçimde yapmasının iyi bir şey olup olmadığını soruyorlar. Güçsüz, suçluları durdurmaktan aciz, gülünesi bir polis kuvvetinden başka bir şeyi olmayan devleti tanıdık. Teknik gelişmenin bu alandaki diğer tüm teknikleri harmanlaması, böylece de suçu kontrol atma alması iyi bir şeydir. Devlet tarafından istifade edildiğinde bu teknikler, düzeni kurmasını, belli özgürlükleri teminat altına almaşım, hatta belki de kendi siyasi kaderine hakim olmasını sağlar. Cari görüşlerin teknikle devlet buluşmasına yorumu budur. Böyle tavırların yüzeysel ve yersiz olduğuna inanıyorum. Şimdiki gelişme durumuyla teknik, belli bireylerin kontrolünde olduğu gibi, artık devletin kontrolü altındaki pasif bir araç olmaktan ibaret değildir. Şimdi mesele, eskimiş ilkeler yerine çağdaş gerçekleri incelediğimizde ne gördüğümüzdür.

Gelişme. Devletle tekniğin buluşmasının ilk sonucu, önceden özel ama şimdi kamusal olan yeni tekniklerle temasa geçmelerinden sonra devletin eski tekniklerinin tedrici dönüşümüdür. Özel ve kamusal teknikler arasında bir karşılaştırma yapıldığında özel tekniklerin mukayese kabul etmez biçimde daha verimli olduğu görülür. (Bunun belli nedenlerini belirtmiş bulunuyorum). Teknikler özel ellerde kaldığı müddetçe devletin çerçevesi dışında kalırlar. Ancak devlet kontrolü altına girdiklerinde, bu tekniklerin neden devletin geleneksel çerçevesi içine oturtulmadığı sorusu gündeme gelir. Fakat özel teknikler, farklı ihtiyaçlara cevap versinler diye yaratılmış gibidirler. Farklı boyutlan vardır; bu da bir sorun teşkil eder. Özel yöntemler, amaçlarıyla yakından bağlıdır; bu amaçlar da insani boyutları olan amaçlardır. Sonuçta da devletin çok daha geniş ihtiyaçlarına uyarlanamazlar. Ancak, özel teşebbüs devletinkilere eşit veya kimi zaman ondan büyük boyutlar üstlenmeye başladığında bu uyumsuzluk sona erer. Citroen ya da Bata gibi teşebbüslerin, devletin idaresiyle mukayese edilebilecek derecede büyük boyutları olduğu açıktır. Standard Oil, öylesine büyük bir uluslar arası büyüklüğe sahiptir ki şirketin uluslararası politikası bir devletinki gibidir. Insurance Trust’ın fînansal gücü, onun finans sistemiyle devletinki arasında bir paralellik kurulabilecek derecededir. Öyle görünüyor ki, belli bir kritik kitleyle başlayarak, sosyolojik ve teknik yasalar, özel ve kamu teşebbüsleri için özdeştir.

Lüksemburg ve San Marino gibi devletleri teknik çerçevenin dışında tutabiliriz. Belçika, Hollanda ve Danimarka gibi, kendilerini teknik talebe çabucak hazırlamayan ülkeleri de yatkında dışta tutmak zorunda kalabiliriz. Bu üçü, modern teknik sorunlara cevap verebilmek için şimdide bir araya gelmişlerdir. Genel olarak Avrupa ulusları siyasal egemenliği reddetmeye ve belli uzun vadeli teknik işlemleri (atom enerjisi alanındaki araştırma projeleri (1958), Sahra’nın kullanımı (1958), yapay bir uydunun fırlatılması (1960) gibi gerçekleştirmeye matuf kuruluşlar kurmaya zorlanıyorlar. Buna karşılık, teknik ilkeleri devletinkilerle özdeş olan büyük özel şirketleri teknik çerçeveye sokmalıyız. Gerçekten, genel olarak, devletin bu açıdan büyük şirketlerin gerisinde olduğu ve kendi idare, hukuk ve maliye sistemlerini büyük ticari ve sınai şirketlerinkine göre değiştirmeye, rasyonelleştirmeye zorlandığı söylenebilir. Hrant Pasdermaidjan’ın büyük kuruluşların yönetimi hakkındaki kitabında dile getirdiği husus budur. Yazar, verimli olacaklarsa tüm idarelerin -sivil veya askeri, devlet veya sanayi- özdeş organizasyon ilkelerine dayanmaları gerektiğini özellikle ortaya koyuyor. Bu ilkeler izlenmediği takdirde, idare, özel teşebbüs tarafından geçilmeye, geride bırakılmaya mahkumdur. Bu açıdan Fransa, dehşet derecede geridir. Çünkü bizim idari ve mali sistemimiz bundan bir asır önce dünyanın en iyisiydi. Bunu özenle sürdürmeye çalışırken, çıplak gerçek şudur ki belli teknikler çok daha sonuçlan temin edecektir. Sosyal Güvenlik gibi yeni ihdas edilmiş kurumlanınız bile, iyi bilinen teknik kurallarca yönlendirilmeyi reddediyor. İdari ve mali sistemlerin endüstriyel ve ticari tekniklerle çok çabuk buluştuğu (belki de çok çabuk -sosyal düzen teknik örgütlenmeyle aynı seviyede değilken) ileri ülkelerde durum böyle değildir.

İdarenin bu yeni organizasyonu, kısmen yeni bir idare tekniğinin oluşturulmasından, kısmen de makinenin tüm organizasyonlara girmesinden kaynaklanıyor. İkisi birbiriyle ilgilidir. Belirttiğim gibi, yalnızca makineleşme idari birimlerin yeniden organizasyonunu gerektirdiği için değil aynı zamanda makineleşme idarenin temel sorununu, yani kırtasiyeciliği çözdüğü için birbirlerine bağlıdırlar. Tüm organizasyonlar kırtasiyecilik üzerine kurulur. Muazzam hacmi ve karmaşıklığı yüzünden kırtasiyecilik insan kapasitesini aştığında kırtasiyeciliğin ne yapılması gerektiği sorusu gündeme gelir. Çözüm makinedir.

Bu makineleşmenin boyutu hakkında bir fikir elde etmek için iki genel ofis makinesi kategorisini (muhasebe ve istatistik) ele adalım. İlk kategori, yedi ana tipe ve onun alt bölümlerine aynlır. İkincisi, dört büyük tipe ve on dört türe aynlır. Bu makinelerin gerçekleştirdiği işlemler, idari yapıda değişiklikler yapılmasını içerir. Yani idari görevler, mekanik icaplara uymalıdır. Mas’a göre, “işlemler, mekanik organlara teslim edilebilecek homojen görev ve işlevlere bölünmediği takdirde yerine getirilemezler”. İşlemler, hedeflenen amacın bir fonksiyonu olarak döngüler halinde gruplanabilir. Ya da aynı teknik nitelikteki tüm işlemleri birleştiren tek bir görevde toplanabilir. Bu sonuncusuna “işlevsel gruplama” deniyor. Bu da, “performans işlevi”, “düzenleme işlevi”, “yorumlama işlevi” ve “kontrol işlevi”ne ayrılan bir idari yapı doğurur. Tüm bunların, geleneksel ofis tipinden ve mutat idari görevler bölümünden ne kadar farklı olduğu açıktır.

İdarede geçerli olan, maliyede de geçerlidir. Kontrolör ile muhasebecinin işlevlerinin ayrılması ve ödenen paraların kontrolü gibi kamu muhasebesinin geleneksel ilkeleri açık bir şekilde yerine getirilmiştir. Yirmi yıllık vaktinde ödenmemiş borçlan olan Cour des Comptes’in 1944 ve 1945’e ait sonuçlarım 1948’de çıkarabilmesi için muazzam bir çaba gerekiyordu. Bugün maliyenin rehber ilkesi güvenliğin hıza feda edilmesidir. Maliye artık 19. yüzyılda yaptığı gibi kuralı, kriteri ve gem vurmayı temsil etmiyor. Etkin bir genel politikanın aracına dönüşmüştür maliye. Teknik olarak geçerli bir karara asla bir engel oluşturmamalıdır. Bir gem, bir sınırlama olarak geleneksel rolü, özel teşebbüs taklit edilerek benimsenen yeni teknikler tarafından sorgulanabilir hale getirilmiştir.

Modem bir devletin finans rejimi, ticari ilişliklere hayli benzer. Muhasebe kurallan, delikli kart makinesi gibi makinelerin uygulanmasıyla değiştirilmiştir. Burada makinenin müdahalesi eski bir idari tekniği ortadan kaldırmaktadır. Belli bir esneklik gereklidir ama çeşitli nedenlerle katı olan devlet yapılarında da bu özellik nadiren bulunur. Özel girişimin bir sonucu olarak elzemleşmiş olan siyasal rejimlerin teknik gelişmelere uyarlanmasını devrimden başka bir şey sağlayamaz. Bu, söyleye geldiklerimin, yani siyasi motivasyonların teknik olgulara egemen olmayışının, bunun tersinin gererli oluşunun bir sonucundan ibarettir. Devlet, doktrinel nedenlerle genellikle kamu maliyesini kökten değiştiremez. Ancak teknik gelişme bu devrimi elzemleştirdiğinde devlet boyun eğmeye mecbur kalır.

Ordu, polis, idare ve maliye açısından bu durum açıktır, ama hukuk açısından belki yeterince açık değildir. Çağdaş hukukçuların göz önünde bulundurması gereken noktalardan biri budur, ama onlar çoğu kere kelime oyunlarıyla zamanlarım israf ediyorlar. Hukuk rejimi açıkçası teknik medeniyete uyarlanmış değildir. Verimsizliğinin ve çokça hor görülmesinin nedenlerinden biri budur. Hukuk, geleneksel toplumun bir işlevi gibi algılanmaktadır. Zamanın gerekli dönüşümünü gösterememiştir. İçeriği, üç yüzyıl önce neyse şimdi de aynı. Yalnızca birkaç parçalı dönüşüm (şirketler gibi) geçirmiş, başka da bir modernleşme çabası sarfedilmemiştir. Ne de biçim ve usuller içerikten daha fazla değişmiştir. Hukuk tekniği, bugün bizi çevreleyen tekniklere çok az etkilenmiştir. Etkilenmiş olsaydı, çok daha fazla hız ve esneklik kazanmış olurdu.

Hukukun bu önemiyle karşı karşıya kalan toplum karşı uca geçer, hukuk alanında zamanın ürünü olan her şeyi yönetime yükler. Teknik açıdan daha iyi adapte olmuş olan yönetim, alanını sürekli biçimde hukuk (ek vasiyet vasiyetnameler ve tekrar intikaller gibi kaybolmakta olan meseleler üzerine odaklanmış hukukun) aleyhine genişletir. Bu sonuncular ve hukukumuzun özel kaygısı olan tüm benzer meseleler, özel mülkiyete, siyasi istikrara ve hukuksal inceliğe dayalı bireyci bir toplumla ilgili meselelerdir.

Hukuk, kendi geriliği tarafından radikal biçimde zayıflatılmaktadır. Sadece yasa yapmakla uğraşmamalı, modern tekniğin gerekli kıldığı yapılan bir nebze düzene koyabilecek hukuk ilkelerini de keşfetmeliyiz. Tüm geleneksel hukuk ilkeleri çöküyor. Örneğin, yasaların geçmişe yürümemesi ilkesi. Toplumumuzun özel bir kötülüğünden değil, bir sistem olmasından dolayı hukukun gerekli yenilikleri emmeye adapte olmamasından kaynaklanıyor bu. Uzun süre denenmiş, geleneksel bir tekniğin büyük toplumsal değişimine bir dirençtir bu. Hukuk alanında da, diğer alanlann aksine, onu daha etkin kılacak bir özel tecrübe birikimi yoktur. Belirttiğim gibi, özel tecrübe, teknik devlet eline geçtiğinde bile onun ilerlemesinin temel kaynağı olmaya devam eder.

Bunun çarpıcı bir başka örneği de pedagoji alanında görülmekte. Devletin eğitimi millileştirip Cizvitlerin tekniğini benimsedikten sonra eğitim yöntemi istikrara kavuşturuldu. Fakat yüzyılın başma giden pedagoji hareketi, halen tüm yapıyı sorgulanır yapıyor. Eski yapı tutarlıydı ama psikologların, hekimlerin ve eğitimcilerin ortak keşifleri, giderek eğitim ortamına nüfuz eden bir yeni sistem doğurdu. Devlet, bu keşifler istikametinde seyrediyor. Henüz modern pedagoji ilkelerine uymayan ama özel kişilerin geliştirdiği bir yöntemin devlet bünyesine entegre edilmesinin ilk adımını temsil eden sözüm ona yeni sınıfları yarattı devlet. Bir kere daha, üç beş bireyi değil milyonları ilgilendiren işlemlerin büyüklüğünden kaynaklanan belli bir geriliği ve güçlükleri olan devletin geleneksel yöntemlerinin özel tekniklerin etkisiyle değiştirilmesine tanık olmaktayız.

Teknik Organizma. Devlete tekniklerin nüfuz etmesinin ikinci bir sonucu, bir bütün olarak devletin muazzam bir teknik organizmaya dönüşmesidir. Bu nedenle, belli sanayi tesislerinin devletleştirilmesi devleti bir sanayi “patronu” veya teknisyen yapmakla kalmaz, onu kendi organizasyon ve yönetim tekniklerini gözden geçirmeye de zorlar. Gerçekten, Büyük Britanya, Fransa ve hatta ABD’de devletin yeni endüstriyel kuruluşlarının boyutları, özel teşebbüsünkileri kat kat aşıyor. Yeni bir karakter taşıyan teknik büroların ve şimdiye kadar bilinmeyen ve gücün içsel olarak farklı seviyelerde yeniden dağıtımım amaçlayan organizasyon tiplerinin oluşumuna tanık oluyoruz. Kamuoyunun farkına varmadığı tüm bunlar, kuşkusuz devletin yapışma ilişkin yankılar uyandırmaktadır. Bunların etkileri önemlidir ama kendilerim yıllar sonra hissettirecektir. Bu değişikliklerin İngiltere’de Fransa’da olduğundan çok daha yaygın olduğu da eklenebilir.

Modern devletin uyguladığı tekniklerin tam boyutlarım anlayabilmek için, şimdiye kadar incelenen geleneksel alanın dışında kalan tekniklerin şu sıralamasını ele alalım:

♦             Her çeşit sanayi ve ticaret teknikleri (çok daha artan ölçüde patron-devlet haline gelen devlet).

♦             Sosyal güvenlik, aile tahsisleri ve devletleştirilmiş bankalar dahil sigorta ve bankacılık teknikleri.

♦             Tüm hizmetler arasındaki koordinasyon komisyonlarım da içeren organizasyon teknikleri.

♦             Propaganda hizmetleri, mesleki rehberlik ve psiko teknikler dahil psikoloji teknikleri.

♦             Radyo, televizyon, aşağı yukan resmi nitelikteki sinema sanayi, şehir planlama ve kontrollü turizm de dahil sanat teknikleri.

♦             Çeşitli bilimsel araştırma merkezlerini de kapsayan bilimsel teknikler.

♦             Genel ekonomik planlama, ulaşım planlaması ve şehir planlamasını içeren ve keyfî amaçlara sahip planlama teknikleri.

♦             Damızlık İnsan çiftlikleri, ötenazi, zorunlu aşılama ve tıbbi kontrol, ve sosyal yardımı içeren ve az rastlanır olsa da şimdiden bir realite olan biyolojik teknikler.

♦             Sosyolojik teknikler -kitlelerin yönetimi ve kamuoyunun incelenmesi için.

Bunların her biri, çeşitli alt teknikleri, karmaşık mekanizmaları ve uzmanlık yöntemlerini ihtiva eder. Gerekli olduğunda uygulayan devletin kendisi artık teknik nitelikli olmanın dışında bir şey olamaz. Bu idari büyümenin ve devlet faaliyetlerindeki artış karşısında dehşete düşen, sözgelimi çok sayıda memur çalıştırdığı için sosyal güvenliği eleştiren ve liberalizme geri dönüşün bu büyümeyi bastıracağını öne süren kişiler, bunu yaparken, modem zamanların gelişimini anlamamış olduklannı göstermektedirler.

Devlet adına bir bilinçli tercih, bir teorik karar tekniklerin büyümesini getirmemiştir. Bunun nedenleri, kişisel veya kolektif olandan bağımsızdı. Modem devlet, bir işadamının telefon veya otomobilsiz yapamaması gibi, teknikler olmadan devletlik yapamaz. İşadamı, bu araçları, gelişmeye özel bir aşkı olduğu için kullanıyor değildir. Devlet de, sosyalist olduğu için propagandayı veya planlamayı kullanıyor değil. Koşullar öyledir ki devlet, olduğundan başka olamaz. Sadece o tekniklere değil, teknikler de ona ihtiyaç gösterir. Bir şans veya bilinçli irade meselesi değildir bu; daha ziyade, teknik aygıtın kendisini oldukça küçük ve zayıf bir “beyin” etrafında hissettiren bir acil durumdur. Devletin arkasındaki itici güç, devlet aygıtıyla orantılı gelişmez. Bu itici güç (teolojik yorumlar bir yana) insandır. İnsan da, teknik organizasyonunun merkezinde olduğunda, makineler içinde kaybolan basit bir vatandaşken olduğundan daha fazla iş görme kapasitesine sahip değildir. Bir başka deyişle, politikacı, devletin hizmetinde olan tekniklerin büyüklüğü tarafından azınlık statüsüne indirgenmektedir. Devlet, artık Cumhuriyetin Cumhurbaşkanı veya Temsilciler Meclisinin Başkam değildir. Ne de çok güçlü belli bakanları olan bir diktatördür. Modem dünyanın teknikleri toplamım işleme sokan ve artan bir karmaşıklığa sahip bir organizasyondur. Teorik olarak politikacılarımız mekanizmamın merkezindedir ama aslında tedricen mekanizma tarafından elimine edilmektedir. Devlet adamlarımız, makinelerin kifayetsiz müttefikleridir. Tüm parçalan ve teknikleriyle makinelerin, devlet adamları olmadan da aynı derece iyi işledikleri görülüyor. Devlet makinesi elbette henüz iyi ayarlanmamıştır, ama daha işin başındayız ve ayan, dışarıdan hiçbir etkiyi hoş görmeyeceği izlenimini yanlış anlamaya mahal bırakmayacak şekilde şimdiden verecek kadar da iyidir.

Siyasal faktörün başat olması gerektiğine inananlar bulunduğunu biliyorum. Bu kişiler, belli teknikleri dışlayıp diğerlerini koruyarak politik nedenlerle teknik organizasyonu değişikliğe uğratan Stalin gibilerinin egemen otoritesini örnek gösterecektir. Kimisi ise, teknik nedenlerle değil de doktriner nedenlerle uygulanan Hitler’in otoritesine göndermede bulunacaktır. Bu örneklerde ve başka pek çok örnekte, politikacılar teknik mekanizmayı zorlayan ve belirleyen gerçek politik kararlan veriyor gibi gelir. Bu doğru olsaydı, devlet esasen teknik olamazdı. Fakat görüntüye aldanmamalıyız. Gabriel Ardant, verimlilik arayışının bugün devlet yönetimi ve hizmetlerinin yasası olduğunu göstermektedir. Tamamen idari tekniğin temel hedef olmadığı yerde yönetim artık mümkün değildir. Bir iki devlet hizmetini geliştirmek ya da izole yeni organizmalar oluşturmak yeterli değildir. Tüm yapı ve metodoloji dikkate alınmalıdır. Bu süreçte politikacının pek önemi yoktur.

Views: 37

Entelektüelizm, Anti-Entelektüelizm ve Entelektüellerin Deha Kültü – Alişan Şahin

Anti-entelektüalizm Nasyonal Sosyalizmin ve nasyonalizmin özelliklerinden biridir. ‘Sol’dan geleni de hayra alamet değildir! Şeylerin düzenini anlamak için zihinsel (intellectual) çaba göstermeyenler genellikle egemen klişelerin tuzağına düşerler! ‘Entelektüellerin sahteliğinin’ karşısına bir klişe olan ‘doğallığın hakikiliğini’ ya da ‘düz yaşam’ı çıkarmak sorunludur. ‘Sahtelik’ her yerdedir! Kendi üzerine -eleştirel- düşünme, öz eleştiri ve ‘kendindeki sahteliğin payını sorgulama’ çoğu kez entelektüel çabanın eşlikçisidir.” Yaşar Çabuklu

Bu makalenin yazılmasına vesile olan paragraf sevgili Yaşar Çabuklu’nun sosyal medyada paylaşmış olduğu bu paragraftır. Kanımca bu paragrafta doğru olan çok şey olsa da doğruya temas etmekte kaçınan cümleler de mevzubahistir. “’Sol’dan geleni de hayra alamet değildir” cümlesi tam da böyle bir şeydir. Kamboçya, Çin ve bir dönemin “Doğu Bloku” ülkelerinde vuku bulan “anti-entelektüel” hareketler – ki bunlar aynen İtalya faşizmi ve Nazi Almanyası’ndaki “anti-entelektüel” duruştan çok farklı değildir – milyonlarca insanın katledilmesi, sürülmesi, karalanması ve aşağılanmasının nedenidir.

Devletin kendisini üstüne kurduğu ideolojilerin birer yansıması olarak ortaya çıkan “anti-entelektüelizm” olarak adlandırılan kavram sadece bu ideolojinin devletlerce savunulaması değil farklı ideolojik duruş ve şekillerin günlük yaşamda kitlelerce kabul görmesinin sonucu olarak o kitlelerde yansımasını bulan bir duruşun da ifadesi olarak anıldı ve anti-entelektüelizm tarihi yazıldığında bu ideolojik duruş okuryazar karşıtlığı ve cehaletseverlik olarak kimi yerlerde telakki edildi. Anti-entelektüelizm hakikaten sadece böyle mi anılmalıdır?  Anti-entelektüelizmin işaret ettiği hakikatler yok mudur? Entelektüelizmin insan yaşamındaki yeri nerede başlar ve nereye kadar devam eder? Yaşar Çabuklu’nun işaret ettiğinden hareketle entelektüel çaba içinde olmayınca egemen klişelerin, ideolojik duruşların tuzağına düşülmesi gibi bir durum ne zaman hasıl olmuştur? “Sahtelik”in her yerde ve zamanda varolduğuna katılmakla beraber –miş gibi yapmanın yakın yüzyılların kitle toplumunun bir özelliği olduğunu da bir yana atacak değiliz. Entelektüel çaba sadece bu zamanın olayı değil insanla beraber var olan bir çaba olarak ele alınmalı. Fakat entelektüelizm ve modern zamanların entelektüel sınıfının – kitle toplumu ile beraber düşünülmeli –  sorgulanması da elzem bir çaba olmalıdır. Bunun adı anti-entelektüelizm olur ya da olmaz ama hakikate işaret etmek anlamında bunun entelektüel bir çaba olacağını da belirtmek gerekir.

Ayrıca anti-entelektüelizm “Nasyonal Sosyalizm” ve “Nasyonalizmin” bir özelliği midir? Ya entelektüelizm?  Entelektüelizm daha kapsayıcı bir fenomenin –mesela seçkinlerden oluşan devlet, tahakküm vb. – özelliği olabilir mi? Ya da entelektüelizmin karşısında anti-entelektüelizmi konumlandırmak doğru mudur? Anti-entelektüelizm entelektüelizme karşı entelektüel bir duruşu da ifade etmez mi? Aşağıda da göreceğimiz gibi anti-entelektüel olarak ifade edilen kimi duruşların – faşist ya da komünist, beğenin ya da beğenmeyin – argümanları entelektüel bir duruşun argümanları olarak görülmek zorunda değil midir?

Yaşar Çabuklu’nun bahsi geçen paragrafında “Sahtelik” ve “doğallık” ayrımı başlıbaşına problemli bir alana da tekabül eder. Doğallık ya da otantik olma ve “sahtelik” ve bozulmanın zıddı olarak düşünülmektedir. Yaşar, sahtelik heryerdedir cümlesi ile doğallığın aslında varlığına gönderme yapar. Sahtelik, doğal ya da hakiki olanı referans noktası almak durumundadır. Bozulan nesne ya da öznenin ilk hali nedir o halde? Bu durumda insanın doğasının olup olmadığı tartışmalarına geri dönmek durumundayız. Bu soruların hepsine kendimizce cevap vermemekle beraber bazılarına değinmek üzere konuya dönelim.

Velhasılı kelam meseleye okumayazmanın (literacy) tarihine dair kısa değinmeler yapmak ve entelektüeli ve entelektüelizmi anlamak durumundayız.

Cehaletin ve Okumanın Tarihi

Okuryazarlığın tarihi binyıllara dayanır. Yazma ve okuma sadece 5.000 yıl önce geliştirilmeye başlanmıştır. Fakat hangi kültürün bağımsız bir şekilde onu bulduğu ve hangi kültürün onu aldığı pek bilinmez. Fakat konu üstüne yazanlar yazının Orta Doğu, Çin ve sonraları da Orta Amerika’da bağımsız bir şekilde geliştiğinde hem fikirdirler. Bir toplumda yazı geliştikten sonra eleştirel düşünce ve iletişimin ihtimallerini de geliştirdiği fikrindedir araştırmacılar.[1]

İlk yazılı iletişimin tarihi ise MÖ. 3500’lere gitmekte. Bu yıllarda okumayazma bilenler yeteneklerini gösterip halka açık performanslar gösterirlermiş. Avrupa’da okuryazarlığın yaygınlık kazanması ve bu konuda bir eğilimin zemin bulması Aydınlanma ile başlayan bir haldir. Yani okuryazarlık oranının yaygınlaşması 19 ve 20’nci yüzyılın olayıdır.

İlk kitabın ortaya çıkmasının tarihi birkaç bin yıl öteye gitmez. İlk kitabın kökeni Roma’dır ve MÖ 23 yılı olarak belirtilir. Ayrıca kitabın geliştirilmesi Orta Doğu ve bir kısım Asya halklarının işidir ve başlangıçta kitap nadir bulunan ve pahalı nesnelerdir.  15’nci yüzyılda baskı icad edilinceye kadar da böyle kalmıştır. Baskı ile kitabın çoğalması okuryazarlık oranının artmasına vesile olmuştur.

Tarihsel perspektiften bakılınca dünyadaki okuryazarlık seviyesinin son iki yüzyıl boyunca daha önceki yüzyıllara nazaran çok fazla arttığını görmek mümkündür. Kaba bir hesaba göre 1820’ler civarında dünyada okuma yazma oranı % 12’dir. 2015 itibarı ile okumayazma bilenlerin oranı %86’dır.

OECD’nin “How Was Life? Global Well-being since 1820” adlı raporuna göre okuryazarlık oranı1900’de % 21, 1960’da % 42’dir. Dünya Bankası’nın verdiği rakamlarına göre 2015 yılındaki okuryazarlık oranı % 86’dır.

1600 ile 1800 yılları arasında Kuzeybatı Avrupa’da hızlı bir artış olduğunu belirtilmektedir. Daha önce ifade edildiği gibi bu Aydınlanma Çağı’nın etkisidir. Konu ile ilgili yazanlar bundan da hareketle eşitlik ve okuryazarlık arasında doğrudan ilişkiden bahsetmekteler.[2]

İnsanlar arasındaki iletişimin ilk biçimleri sözlü ve sanatsal ifadelerdir. Kullandığımız iletişim biçimlerinin dünyaya dair düşüncelerimizi ve bilgi üretimini etkilediğini biliyoruz. Bundan dolayı sözlü iletişimin nasıl sağlandığını anlamak çok önemlidir. Bu iletişimin yapısını anlamak onun halen toplumsal dönüşümün yaşamsal bir aracı olmasından dolayıdır.[3]

 Yazılı metin pek çok insan tarafından bağımsız bir şekilde farklı yerlerdeki ve zamanlardaki insanlarca okunabilir. Bir metin her zaman değil ama özel biri tarafından anlatılabilir ya da yazılmış olabilir. Her şeye rağmen, tüm toplum tarafından paylaşılmasa da yazılı metin halen toplumsaldır. Tüm toplumun paylaştığı bir mülkten çok küçük bir grubun, çoğunlukla öğrenci ya da öğretmenlerin fikri mülkiyeti olur.

Yazının daha önce var olmayan eleştirel düşünce için ortaya çıkardığı imkanlar vardır. Skolastik düşünce de bundan payını almıştır. Sözlü kültürde bir kişi bir hikayeyi dinlemek ya da hafızasına kaydetmek durumundaydı ve eğer bu mümkün değilse de aynı anda ezberlemek, hikayeleri dinlemek, şarkı söylemek, oynamak zordur. İnsanlar bir metni okuduğunda bu imkanlar çoğalır. Paragrafları yeniden okuyabilir, kavramın anlamını araştırabilir ya da okumayı bırakabilir ve ne okuduğu üstüne düşünebilir ve okuduğunun doğru mu yanlış mı olduğuna benzer sorularını sorabilir. Yazma, felsefe ya da eleştirel düşünme sanatı denen yeni bir entelektüel pratik için kapılar açar.

Okuryazarlık ve eleştirel düşünce binlerce yıl görece küçük olan sosyal ve politik elitler için olmuştur. Bu araçlar tüccarların işlerine ilişkin kayıtlarını tutma, mali ilişkileri düzenleme ve karlarını almak için yeni yollar düşünmelerine yardım etmiştir vb. Yazma ve dolayısıyla düşünme politik idarecileri yasaları kaydetmeye, resmi tarihi korumaya ve iktidarda kalmaya da hizmet etmiştir. Ve dini liderlere kutsal hikayeler ve ahlaki düzeni korumak için davranış kurallarını yazma imkanı vermiştir. Resmi tarihler ve kutsal hikayeler eski sözlü pratikler de kullanılarak esas olarak sıradan insanlara aktarılmıştır. Halkın çoğunluğu ise kendi sözlü geleneğini anlamlı ve önemli bulduklarından dolayı okuryazar değildi.[4] Henüz çok okul yoktur ki okuma, yazma ya da “düşünmeyi” öğrenebilsinler. Aydınlanma ve modern çağın gelişmesi aynı zamanda kapitalizmin gelişmesiyle koşuttur.

Ama 19’ncu yüzyıla kadar dünyanın hemen hemen her tarafında eğitim-öğretim her toplumun erkek olan elitlerinin küçük bir kısmı içindi. Bu ayrıcalıklı grup iki ana maksat için okuyup yazmaktaydılar: Bunlardan birincisi krala hizmet etmek için bir bürokrat olmak, diğeri ise kilisenin hizmetinde bir papaz olmaktı. Zamanla birkaç iş daha buna eklenmiş oldu.  Hukuk, tıp ve eğitim. 13ncü yüzyılda Avrupa’da “Üniversiteler” denen yeni oluşturulan okullarda eğitilmek için yedi yaşlarından ayrıcalıklı erkek çocuklar seçilmekteydi. Burada Latince gramer ve beşeri bilimler, Latince retorik ve felsefe öğretilmekteydi. Başarılı öğrenciler aonaltı ya da onyedi yaşlarında sanat üstadı olmakta ve ardından bir dört yıl daha tıp, hukuk ya da ilahiyat okumaktaydılar. Tıp ya da hukuk derecelerini krala hizmet için kullanabilirlerdi ya da ilahiyatı papazlık için kullanabilirlerdi. Papazlık aynı zamanda üniversitede bir profesörlük kariyerini olanaklı kılardı ki üniversite zaten kilisenin resmi bir örgütüydü.[5]

Doğu Asya’nın eğitim sistemi okuryazar ve kültürlü küçük bir nüfus üretmişti. Bunlar geleneksel, etik ve teknik bilginin değişmeyen geniş gövdesinde eğitilmişlerdi. Güney Kore’de bu eğitimli elitler yangban olarak bilinirler ve “katı hiyerarşili bürokrasi”de vekil olarak hizmet görür ve devletin işlemesi için çalışırlar. Mesela Choson hanedanlığı sırasında yangban sınıfı kalıtsal bir aristokrasi olmuştu (1392-1910).[6]

Daha sonraları aydınlanma ve modern çağın kurulmasında büyük etkisi olan baskı makinası aslında 11’nci yüzyılda Çin’de ve 13’ncü yüzyılda birbirinden bağımsız olarak Kore’de icad edilmişti. Taşınabilir biçimli baskı makinası 1450 yılında Almanya’da Johannes Gutenberg tarafından icad edilmişti. Buna rağmen okuryazarlığın sıradan insanlara yayılmasının tarihi sadece son iki yüzyıl olmuştur.[7]

Denebilir ki iki yüzyıl öncesine kadar okumayazma oranının düşük olması ve insanlığın bundan hicab duymadan yaşamış olması onları ne hayattan koparıp kişiliksiz bireyler ne de yeteneksiz yaratıklar yapmıştır. Hatta binlerce yıl önce var olmuş insanlık için okumayazmaya dair anlamsız sorularla karşı karşıya olduğumuz hissine kapılırız. İki yüzyıl önce başlayan bu okumayazma oranındaki hızlı artış ve yazının günlük hayata gereğinden fazla sireyet etmesi her türlü manipülasyon ve yalanın insanların dimağında yer edebilme potansiyelini ve sahteleşmeyi de arttıran bir sonuca getirmiştir. Bu kapitalizmin gelişmesi ve kitle toplumun ortaya çıkışıyla da ilgili bir vakadır ki – burada ele almasak da – meseleyi bu bağlamda da ele almakta yarar vardır. Entelektüelin tanımı ve kişiliği de sorgulanabilir olmakla beraber entelektüel değil ama entelektüelizm işte bu sahte oluş ve duruşlardan biri olarak telakki edilemez mi? Entelektüelizm bir elitizm biçimi değil midir?

Okuryazarlığın tarihine dair kısa bir özetten sonra entelektüel kavramı ve anlamı ve ne ifade ettiğine bakmakta yarar var.

Entelektüel

Eskiler bugün bizim entelektüel ya da aydın dediğimiz kavram yerine münevver kavramını kullanırlarmış. Münevver kelimesinin Osmanlıca sözlükte üç karşılığı var.

  1. (Nur. dan) Mc: Kur’anî ve imanî eser okumakla ve ibadet ve taatla nurlanmış. Nurlandırılmış, ışıklı.
  2. Uyanık. İntibaha gelmiş. Akıllı âlim. İmanî ve İslâmî tahsil ve terbiye görmüş.
  3. Parlatılmış.

Birçok sözlükte ise aydın ya da aydınlatılmış olarak geçer.

Fakat entelektüel kavramının tanımlarına baktığımızda onun eleştirel düşünce, araştırma ve topluma dair düşüncelere sahip olan, toplumun ve bireyin normatif sorunlarına çözümler öneren, bir kamusal figür olarak etki alanına sahip olan kişiye dendiği ile karşılaşıyoruz. Yaratıcı ya da aracı olarak kültür dünyasından gelir, politikaya katılır ya da katı ya da esnek önerilerin savunuru ya da adaletsizliği kınayandır o. Genellikle reddedendir. Bir ideolojiyi genişletir ya da üretir ya da bir değerler sisteminin savunurudur.

Bazı yerlerde entelektüelin üç özellik gösterdiği ifade edilir. Birincisi; onun bilge olduğu, soyut fikirler ve teoriler geliştirdiği; ikincisi, felsefe, edebiyat, sosyal teori, sosyoloji, hukuk, tıp ve bilim alanında kültür sermayesi yaratan bir profesyonel olduğu; ve üçüncüsü, yazan, tasarlayan, boyayan vb. bir kişilik olduğudur.

Fransız Üçüncü Cumhuriyeti’nin (1870-1940) anti-semitik milliyetçiliğinin, bir kimlik krizinin işareti olan 19. yüzyılın sonlarında meydana gelen Dreyfus Davası (1894-1906) boyunca Dreyfusçulara karşı olan gericiler (Maurice Barrès, Ferdinand Brunetière vd.) entelektüel ve entelektüeller kavramını liberal Dreyfusçulara (Émile Zola, Octave Mirbeau, Anatole France vd.) karşı alay etmek maksadıyla kullanmışlardır.

Zeka ve idrak etmekten türeyen entelektüel kavramı 20’nci yüzyılda toplumsal prestiji işaret eden bir anlam kazanır. Bunun nedeni entelektüellerin kamusal alanda olumlu sonuçları olan faaliyetlerinin göze görünür olmasıdır. Bu kavrama olumlu anlamları veren temel etmenler ahlaki sorumluluk, diğerkamlık ve dayanışmadır.

Tabi ki entelektüel kavramını kendince açıklayan ve anlamlandıran düşünürler de var. Mesela J-Paul Sartre “Kendisi ile alakadar olmayan işlere burnunu sokandır” der.

Noam Chomsky, “Entelektüeller karalama konusunda uzman, esasen siyasi komiserlerdirler. Fikir ayrılıklarından dolayı en fazla tehdit edilen İdeolojik yöneticilerdir” derken, Edward Said “Hakikati konuşabilen, dünyasal gücü çok fazla olmayan öfkeli ve cesaretli ve eleştirilmeye hazır, sorumluluk almaktan çekinmeyen bireydir. Dolayısıyla gerçek ve hakiki entelektüel daima dışarıda kalandır. Kendi sürgününde ve toplumun kıyısında yaşayandır. Adam ya da kadın kamuya ve kamunun içinde seslenir ve gerçekten de mülksüzlerin, temsil edilemeyenin ve unutulanların yanındadır” der.

Fakat entelektüelin tarihselliği içinde başka bir bağlamda tanımını ve yerini konumlandırma konusunda en özgünü herhalde Foucault’dur.

Foucault “Truth and Power” adlı eserinde iki tür entelektüelden bahseder ve bunları “Evrensel Entellektüeller” ve “Spesifik” entelektüeller olarak adlandırır. Konu iki kelime üzerinde toparlanır: İktidar ve bilgi. Ayrıca entelektüelleri hakikat rejiminin ajanları olarak da tanımlar. Spesifik ve evrensel entelektüeli farklı söylem rejimlerinin içinde olarak ifade eder.

Evrensel entelektüel Foucault’ya göre kolektif seviyede “evrensel olanın taşıyıcısı” ya da kolektif tarihsel özne olarak Marksist figür proleterya, çalışan sınıfa, tarihi şekillendiren insanlara tekabül eder. Başka şekilde ifade edilirse o, ahlaki, politik ve teorik tercihleri vasıtasıyla yazıları sayesinde diyalektik hedefleri olan evrenseli vücuda getirerek bilince çıkarandır. “Evrensel entelektüel” (mesela John Stuart Mill, Franz Fenon ve Edward Said) insanlık adına konuşan, evrensel olanı temsil edendir. 

Foucault’ya göre evrensel entelektüel işlev gördüğü tarihsel bağlamda bugün mevcut değildir.  Bugün tüm insanlık adına yazıp okuyup ve eylediğini iddia etmeyen Spesifik entelektüelin işlev gördüğüne şahit oluyoruz. Fakat en iyisinden özgül olan konuşmada toplumsal faaliyetler alanına açıkça sınır çizmektedir. O belli bir alanın sınırları içerisinde çalışır. Mesela sosyal ya da siyaset teorisi, bilgisayar bilimi, farmakoloji, zooloji, siyasi coğrafya, nükleer fizik, psikanalitik teori vb. alanların hepsinde değil sadece birinde uzmandır. Bu kavrama biz de spesifik entelektüel kavramını uygun bulmuş olsak da uzman entelektüel kavramı da yakışırdı. Çünkü sadece uzmanlık alanının dışında bir kapsayıcı uzmanlığa sahip değildir. Buralardaki ‘hakikat’ uzmanlığın özgünlüğünü ifade eder. Dolayısıyla her alanın kendine göre farklı prosedürleri ve doğrulamaları vardır ki K. Popper buna ‘yanlışlanabilirlik’ ya da ‘test edilebilirlik’ der.

Stephan Riggins 1982’de Foucault’ya insanların ondan kendileri ve dünya hakkında derin hakikatleri ifade etmeyi beklediğini ve bir entelektüel olarak böyle bir sorumluluk taşıyıp taşımadığını sorar. Bu soru soranın kafasında ve hatta bizlerin kafasında entelektüelin bize hakikati gösterecek yetenekler ya da zekayla donatılmış olduğunu imlerken Foucault böyle bir sorumluluğu reddettiğini söyler. Riggins, kahin anlamına gelen bir cümle kullanır sorusunda. Foucault cevabında peygamber (bu kavramda kehanet ve kehanet eden anlamındadır burada) kavramını kullanır bunun yerine. Foucault’un yanıtı şöyledir.

“Bu insanların benden beklediklerini sağlayamayacağıma eminim. Ben asla bir peygamber gibi davranmadım. Kitaplarım insanlara ne yapmalarını anlatmaz.”

Foucault sadece kendisi için bu rolü reddetmez. Entelektüelin rolünün de peygamberlik yapmak olmadığını söyler. Yani entelektüel bugün bir kahin, geleceği söyleyen ve fikirleriyle bunu yapan kişi değildir. Soldaki entelektüellerin yıllarca bu yolu izleyip kahin gibi davranıp evrensel hakikatleri ifade eder durumda olduklarını -ki evrensel entelektüeller der buna- söyler ve bunun hayırlı bir gelişme olduğunu söyler. Entelektüelin halen “adil ve herkes için doğru olan” üzerinde çalışmamakta olduğunu söylemenin bu rol üzerine çalışmamaları gerektiği anlamına gelmez de der. Daha sonraları Deleuze’ün Foucault’a referans vererek entelektüelin başkası adına konuşmasının saygısızlık, onursuzluk olduğunu; bunun etik anlamda problemli olduğunu söylediğini de biliyoruz. Foucault’nun entelektüeli tanımladığını ve entelektüeli olumlu ve olumsuz bir kavramla adlandırmadığını görüyoruz. O sadece tanımlama yapmaktadır. Onun entelektüeli “hakikat rejiminin ajanı” olarak tanımlaması da hakikatin ne ve nasıl olduğunun öznelliğinden hareketle bir olumlu ya da olumsuzluk değerlendirmesi olarak ele alınmamalıdır.

Görüleceği üzre entelektüel kavramını netliği ile ifade edecek tanımları bulamamakla beraber ne olduğuna dair bir fikriyata sahip olabiliyoruz. Buna göre entelektüel aslen okuyan-yazan, bir ideolojiye bağlı ya da değil, muhalif ya da ilgisiz ama fikrini ifade etmekten imtina etmeyen olarak tanımlamak mümkündür. Fakat fikrini ifade etmekten imtina etmeyen entelektüel olarak adlandırılamaz mı? Emin değilim. İmtina etmekten öte diktatörlere destek veren ve muhalif olmayan entelektüel olamaz mı? Mesela Nazileri destekleyen ve arkadaşlarını üniversiteden uzaklaştırmaktan çekinmeyen M. Heidegger entelektüel değil midir? Fikri dünyada açmış olduğu yer ve etkiye bakıldığında bu soruya “elbette entelektüeldir” demek durumundayız. Devletlere, iktidarlara, sağcı ya da solcu diktatörlere akıl hocalığı yapanları entelektüel sıfatından çıkarmak mı gerekir? Anthony Giddens mesela entelektüel değil midir? Edmund Burke mesela entelektüel olarak adlandırılamaz mı? Ya “Gönüllü Kulluk Üzerine Söylev”in yazarı Étienne de La Boétie’nin muhafazakar olmasından hareketle entelektüelliğine ne demeli? Bu ve benzeri çok örnek gösterilebilir. Entelektüel, muhalif ya da değil, bir fikir işçisi olarak adlandırılmalıdır. Bu basit ve kısa tanım tüm diğer sorulardan ve sorunlardan uzaklaşarak entelektüel kavramını ifadeye muktedir gibi görünüyor.

Entelektüelizme Dair

Entelektüelizm zekayı kullanma, geliştirmeye işaret eder deniyor. Bir entelektüel olma pratiğidir. Felsefe alanında “entelektüelizm” sıklıkla “rasyonalizm” ile eşanlamlı olarak kullanılır. Yani akıl ve muhakeme etme ve akıldan türemiş bilgi anlamına gelir. Toplumsal olarak ise olumsuz yan anlamları mevcuttur. Bunlar bir amaç için sabit-fikirlilik (düşünmeye çok fazla dikkat vermek) ve duygudan uzak (duygu ve sevgi yokluğu) olmayı ifade eder ki rasyonalizmin tanımlarıdır bunlar aslen.

Socrates’e göre entelektüelizm “kişinin neyin doğru ve en iyi olduğunu bilen birinin doğru ve en iyiyi yapmasıdır”. Burada erdem tamamen entelektüel meseledir. Stoacılığın temel felsefi doktrini olmuştur. Erdem ve bilgi benzerdir. Burada arzuda zayıflık kabul edilmezdir. Buna göre kimse bilerek, araştırarak kötülük yapmaz. Bilgi erdemdir. Çok fazla erdem yoktur. Tüm erdemler birdir.

Michel Foucault kavramın çağdaş anlamıyla Klasik Çağ’ın “hakikati bilme”sinin “manevi (ruhani) bilgi”ile benzer olduğunu gösterir. Bundan dolayı rasyonel akıl,  derin bir şekilde ele alınmaksızın, manevi bilginin “kendini dikkate alma” ilkesinin tamamlayıcısıdır.

“Kendini dikkate alma” benzeri özel münzevi kişi (derviş ya da zahit) sadece hakikati hafızada tutup, uygulama değil aynı zamanda öğrenme, kendini adapte etme ve kendini iyi bir kişi yapma çabasındadır da. “Entelektüel bilgi” anlamına gelen hakikati anlama kişinin (evrensel) hakikatle bütünleşmesi; kişinin konuşması, yüreği ve davranışlarında otantik olması anlamına gelir. Bu aynı zamanda kişisel riskler olsa da hakikati ifade etmek, herkesin iyiliği için hakikati söylemek anlamına da gelir.

Orta Çağ’da dinbilimsel entelektüelizminden de bahsetmek gerekir. Bu aklın melekelerini öne alan, arzunun melekelerinden üstün olan ilahi hareket doktrinidir. Bu entelektüellere örnek İbn Rüşd, Thomas Aquinas ve Meister Eckhart gösterilir.

Abdülkadir Geylani mutasavvıfı “Rabbi için her türlü bağ ve her endişeden sıyrılıp Allah’tan başkasına tapınmayı ve O’nun emirlerinden başkasına uymayı terk ederek, Hakk’tan gayriye yönelmekten ve meşgul olmaktan kalbini kurtarıp ihlâsla Hakk’a ibâdet eden kişi” olarak tanımlar.

Peki yukardakinin aksine İbn Arabi, Hoca Ahmet Yesevi, Yunus Emre, Mevlânâ Celaleddin Rumi, Şeyh Bedreddin, Hacı Bektaş-ı Veli ve Hacı Bayram-ı Veli, Şems-i Tebrizi ve özellikle Gazali gibi düşünürleri nereye koyacağız. Bu karakterler dinbilimsel entelektüel olarak anılamazlar mı? Bu alimlere mutasavvıf da dendiğini bilmekteyiz ki Hristiyan ilahiyatçı Meister Eckhard da hayli hayli bu kavramla anılabilir.

Gazali’nin Tahafut al falasifa (Incoherence of the Philosophers) yani Felsefecilerin Tutarsızlıkları adlı risalesi bir anti-entelektüel metin olarak adlandırılamaz. Felsefe ve felefecilerin aklı yüceltip, dini düşünceyi eleştirmelerine mantık temelinde bir itirazdır o metin. Ha keza İbn Rüşd’ün Tahafut al-tahafut (Incoherence of the Incoherence) Tutarsızlığın Tutarsızlığı ile onun tezlerini çürütme çabası Gazali’nin bir anti-entelektüelizm safında yer aldığına delalet etmez, aksine yüksek düzeyde entelektüel bir tartışma olarak teleki edilmelidir.

Anti-Entelektüelizm Tanımlamaları Hakkında

Anti-entelektüelizm akla ve entelektüellere güvensizlik ve düşmanlık anlamına geliyor bazı tanımlara göre. Çoğunlukla entelektüelizmi eğitim ve felsefenin reddedilmesi, sanat, edebiyat ve bilimin insan faaliyetleri için uygun olmayan ve gereksiz olarak tasvip edilmesine de işaret ediyorlar. Anti-entelektüellerin kendilerini halkların savunucusu olarak kavrayıp sundukları iddia edilir. İddia sahipleri politik ve akademik seçkinlere karşı popülisttirler. Eğitimli insanları statüko sahibi sınıf olarak görme eğilimindedirler. Ve bu sınıf kendini diğer insanlardan ayrı bir yerde ve müstakil olarak gördüğünü söylerler. Entelektüellerin yüksek öğrenimi ve politik söylemi kontrol ettiği iddiasındadırlar. Kavramın net tanımı olmadığından anti-entelektüelizm halk ya da toplumda düşünceye, entelektüele ve entelektüelizme karşı oluşan yaygın reaksiyon olarak da tarif edilmekte ve anlaşılmaktadır. Görüleceği gibi anti-entelektüelizm, entelektüelin entelektüelizme karşı bir reaksiyonu olarak da görülebilir.

Totaliter ve otoriter iktidarların politik muhalefeti baskı altına almak için manipüle ettiği ve “anti-entelektüelizmi” kullandığını söylerler. İspanya İç Savaşı ve onu takip eden Genereal Franko’nun faşist diktatörlüğü dikkate değer derecede anti-entelektüel olarak telekki edilir. 200.000 sivilin katledildiği bu savaşta pek çok entelektüel katledilmiştir. Komünist Demokratik Kamboçya’da Pol pot’un Kızıl Kmerler’i komünist olmayan entelektüelleri karalayarak binlerce entelektüeli Ölüm Tarları’nda katletmiştir.

The Powring Out of the Seven Vials (1642) adlı çalışmada Püriten John Cotton entelektüel kadın ve erkekleri şeytanlaştırarak, öğrenmeyi ve eğitimi kötülemiş ve şeytanla işbirliği yapmak ve şeytanlaşmak şeklinde ifade etmiştir.

Dikkate şayan olan bu anti-entelektüel örnekler daima iktidarları ellerinde tutan diktatörlerin muhalefetinde olan ya da onların uygulamalarını meşru görmeyen entelektüellere ve kitlelere karşı uygulamalarını ifade eder ve aslında bu iktidarlar (otoriter, totaliter ya da demokratik) kendi entelektüel çabalarının bir sonucu olarak bir diğer entelektüel mecraya dair sindirme ve yok etme faaliyetleri içerisindedirler.

Anti-entelektüelizm kavramına dair yapılan bir diğer çalışmada, The Quest for Cosmic Justice (2001) adlı eserinde ekonomist Thomas Sowell, Amerika’daki “anti-entelektüelizmin” sömürgecilik dönemlerinde başladığına işaret eder. Çünkü bu dönemde ülke, eğitimli yüksek sınıfın sahibi olduğu toplumsal sistemden kaçan politik ve dinsel kovuşturmalardan kaçan insanlar tarafından kurulmuştur.    

Sowel’e göre Amerika tarihinde anti-entelektüelizmin savunusu ve kabul edilirliği türlü türlüdür. 19. Yüzyılda insanaların çoğu köylerde yaşamakta, tarım ve zanaatçılıkla uğraşmaktaydı. Greko-Romen klasiklerinin öğretildiği akademik öğretim işe yaramaz değerde adlandırılıyordu. Kitapsever kişiliğin bir karlılığı yoktu. Fakat Amerikan halkı entelektüel zevk için Shakespear ve duygusal yardım almak için İncil okurdu. Bundan dolayı ideal bir Amerikalı Kişi okuryazar ve ticarette başarılı teknik becerilere sahip toplumun üretici bireyidir. Kültürel olarak ideal Amerikalı bilgisini yaşam deneyiminden edinmiş, kendi kendini eğitmiş bilgisini kitaplar, resmi eğitim ve akademik öğretimden alan biri değildi. Bundan dolayı anti-entelektüelizm meşruiyet kazanan bir hal alıyordu.

Ona göre Amerika’da politik kutuplaşmada her politik parti için diğer partinin itibarını düşürmek için anti-entelektüelizmi kullanmak sıradan olaylardandır. Anti-Intellectualism in American Life (1963) adlı eserinde tarihçi Richard Hofstadter anti-entelektüelizmin orta sınıf “güruhu”nun politik seçkinlerin ayrıcalıklarına karşı bir toplumsal sınıf tepkisi olduğunu söyler. Orta sınıfın politik iktidarda gücü arttığında ideal aday refah içinde doğmuş iyi eğitimli biri değil “kendi kendine başarıya ulaşan” haline geldi. Orta sınıftan başarılı aday vatandaşların çıkaralarını korumakta güvenilecek kişidir.

Amerika toplumunun sosyo-politik konumlanmalarını değerlendirme aslında “anti-entelektüel”olarak adlandırılsa da mesleyi yüksek kültürden memnun olmayıp onun yerine orta sınıf kültürünün geçirilmesi çerçevesinde anladıklarından bunun entelektüel anlamda anti-entelektüel bir şey ifade etmediği kanısındayım.

Bir başka örnek Bolşevik “Devrimi”dir. 1917 Rus Devrimi’nin ilk on yılında Bolşevikler Çarın taraftarı olan entelektüelleri proletaryaya ihanet edecek potansiyel olarak görüyorlardı. Bundan dolayı ilk Sovyet hükümeti eğitim seviyesi yetersiz olan kadın ve erkeklerden oluşmuştu. Dahası devrik mülk sahibi sınıflarda olan ailelerin çocukları eğitimin dışında tutulmuş, haklardan mahrum edilmişti. 1922’de kimilerine göre 200 kadar “Çarcı” entelektüel (yazar, felsefeci, bilim adamı, mimar-mühendis felsefeciler gemisi ile Almanya’ya sürgüne gönderilmişti. Büyük bir kısmı ise 1923’te Türkiye ve Litvanya’ya sürülmüştü. Bu entelektüel bir iktidarın anti-entelektüel kaydı olarak mı okunmalıdır?

Ve asıl ciddiye alınacak anti-entelektüelizm örneklerinden biri Giovanni Gentile isimli faşist felsefeciye aittir. Faşist ideolojiye dayanan autoctisi  (kendini bilmek) adını verdiği entelektüelleri iyi (aktif) entelektüel ve kötü (pasif) entelektüel olarak ayıran bir fikir ileri sürmüştü.

“Faşizm akılla değil entelektüelizmle savaşır… ki…  entelektüelizm zekanın yanlış kullanılması değil onun bir hastalığıdır. Çünkü zihin çok fazla kullanılamaz… kişinin kendini yaşamdan ayrı tutabileceğine dair yanlış bir inançtan türer.”[8]

Zihnini soyut şeylerle ilgili kullanan “Pasif entelektüel”e karşı çıkar. Bundan dolayı onlar “süfli”dirler. O aktif entelektüelin “somut düşünmesi”ni önerir. Aktif entelektüel zekasını bir “eylem adamı” – praxis olarak kullanır. Aynen Faşist Benito Mussolini gibi. Pasif entelektüele örnek ise süfli Komünist entelektüel Antonio Gramsci’dir.

Bahsi geçen anti-entellektüelizm değil tam tersine entelektüel tanımını aynen sol temayüllü düşünürler gibi kendine yontan faşist bir entelektüelizm tanımıdır.

Benzer şekilde anti-entelektüelizme verilen örneklerden biri de 1915 Ermeni Katliamı’nın ilk dönemlerinde 2.300 dolaylarında Ermeni entelektüelin İstanbul’da sürülmesidir. Bu sürgünün sorumlularının sahip olduğu ideolojik ve felsefi duruşun olmadığı düşünlemez. Mevcut katliamın müsebbiblerinin sahip olduğu entelektüel arkaplanı ve dayandıkları entelektüel birikimi bir tarafa bırakarak oradan anti-entelektüelizm çıkarmak problemli bir tanımlama yapmak olmaz mı?

Bir diğer örnek ise Çin’in “Büyük Proleter Kültür Devrimi”dir.

Çin’in “Büyük Proleter Kültür Devrimi” olarak adlandırdığı ve her diktatörün aldığı isimden biri olan Başkan sıfatını alan Mao tarafından kitlelerin “sınıf düşmanlarını” yok etmek için başlattığı “Devrim” Mayıs 1966’da başlatılmıştı. Öncelikle öğrencilerin kendilerne görev bilerek Kızıl Muhafızlar’ı örgütleyerek tüm ülkeye yayılmasına neden teşkil eden esas sloganlardan biri adeta futurizmi imleyen “dört eski”yi yok etme sloganıdır. Bunlar eski fikirler, eski gelenekler, eski alışkanlıklar ve eski kültürdür.

Öğrenci çeteleri ve Kızıl Muhafızlar “burjuva elbise” giyenleri, “emperyalist” sembolleri taşıyan kişi ve yerleri yok etmiş, entelektüeller ve parti memurlarını öldürmüş ya da intihara sürüklemişlerdi. Okullar ve üniversitler kapatılmış, dini mekanlar, kütüphaneler, dükkanlar ve özel mülkler yıkılıp, yağma edilmişti. Buna “feodal” geleneklerin yok edilmesi adını vermişlerdi.

Bu başlangıçtan sonra “kızıl terör” işçilerin ve köylülerin dahil olmasıyla iç savaş başlamış farklı franksiyonlar arasında çatışmalar da bunun bir diğer yüzü olarak ortaya çıkmıştı.  1968’de “Başkan” Mao milyonlarca kentli genci “yeniden-eğitim” adı altında başlattığı bir diğer kampanya ile kırlara, köylere çalışmaya göndermişti.

Aynı zamanda orduya düzeni sağlamak ve Çin’i askeri diktatörlüğe etkin bir şekilde dönüştürmek için emir vermişti ki bu 1971’de tamamlanmıştı. Kültür Devrimi ise Mao ölence kadar devam etmiş ve o ölünce son bulmuştu.

Çin’de Büyük Proleter Kültür Devrimi sırasında sayısı bilinmeyen ve resmi rakamları da belli olmayan binlerce ya da milyonlarca insan ölmüş, öldürülmüştür. Bu ölümler doğal nedenler, açlıktan kaynaklı beslenme eksikliği, işkence, “burjuva sınıfından olmak” suçlamasından dolayı idam, çalışma kamplarındaki ağır koşullar ve vatanseverlik ya da “başkan Mao’yu savunmak” vb. nedenlerle vuku bulmuştu. Ölümlere dair verilen rakamlar ise 500 bin, 2 milyondan 20 milyona kadar değişiklik göstermektedir. “Kültür Devrimi”nin on yılı süresince burjuva olarak suçlanıp öldürülen ya da çalışma kamplarında öldürülen entelektüellerin sayısı da bilinmemektedir.

Bu denli ağır deneyim – deneyim demek meseleyi hafifletmek olmuyor mu? Evet – bizim için dahi ağır bir yaşam deneyimi. Peki sadece şu kısa anlatımda bahsi geçen ideolojik yönlenmiş-yönlendirilmişliğin adı anti-entelektüelizm olarak mı adlandırılmalıdır? Aksine söz konusu olan bir yobazlıktır ve bu yobazlık ideoloji, fikir ve özellikle entelektüel çabayla ortaya çıkan bir yobazlıktır. Burada anti-entelektüel değil tam tersine entelektüel çabanın insan toplumlarında ortaya çıkardığı felaket göze çarpar.

Yaşar Çabuklu’nun “’Sol’dan gelen” anti-entelektüelizm de hayra alamet değil cümlesi eğer bunun için söylenmiş ise doğru bir ifade değildir. Bahsi geçen sol felaketlerin, ölümlerin, açlığın ve kitle katliamlarının sorumlusu olduğundan suçunu ve günahını hafifletmeye yönelik – Yaşar Çabuklu’nun kendisinden azade olarak – bir ifade olarak bile telakki edilebilir.

Türkiye’de Anti-Entelektüel Kavrayışa Bir Örnek

Sol, Sinizm, Pragmatizm adlı kitabında T. Bora, Defter dergisinin kapanmasına nedenleri sıralayan S. Sökmen’in açıklamasını temele alarak mevcut anti-entelektüel atmosfere temas eder. Bu açıklamayı

Defterin yayıncısı Semih Sökmen’in son sayıdaki veda yazısı, sözünü ettiğimiz girişimle, ’80-sonrasınm anti-entelektüalizmiyle başetme tecrübesiyle ilgili bir muhasebedir. İsim/kimlik haliyle değil sıfat haliyle entelektüellerin ’80-sonrasında edinmekte ve taşımakta gitgide zorlandıkları bir metanetle yapılmış bir muhasebe,”[9] olarak değerlenirir.

Bahsi geçen kitap hem sol eleştirisi hem de solu yeniden inşa etme sürecini değerlendirme girişimi olarak değerlendirilebilir. Meseleyi ve kısa geçmiş zamanı teorize etme çabası da göze çarpan bir diğer husus.

“Biraz abartıyla, şöyle de söylenebilir mi?: ’80 öncesinde sol politik hareket, aydınları angaje ediyordu; ‘80’lerdeyse, sol aydınlar angaje edecek sol hareket aradılar.”[10]

Zamanında beğenerek okuduğumuz Defter dergisinin kapanmasında hicab duymasının ve dergiyi toplumsal planda yerini ve işlevini anlamlı kılma çabasının ifadeleri olarak da okunabilir bu cümleler. Fakat entelektüelin yerini, kabul edilebilirliğini ya da entelektüele düşmanlığı açıklayacak şeyler değildir. Ama devam ederek anti-entelektüelizmden ne anladığını ifade ediyor Bora.

Bora, anti-entelektüelizm kavramın öyle geniş bir alan içerisinde açıyor ki kavram kendiliğinden belirsizleşip her anlama gelen-gelebilecek bir tanım haline geliyor. Kitlelerce entelektüel kimliğine dair oluşan küçük görme ve aşağılama hallerine dair der ki o “sadece aydın düşmanlığı değildir.” Diğer taraftan buna ek olarak entelektüelizm algısının “…halka yabancı, sorumsuz, hedonist, ‘yoz’ bir aydın kültürünün aşağılanması” şeklinde olduğu tarifini yapıyor. Onu “sanata ve kültüre düşmanlık ile sınırlandıramayız” cümlesinin ardından bunun tecrid ve muhafaza edilen bir alan olsa da aşınma katettiğinden dem vuruyor. Ve ardından dönemin düşünce üretim modeline gelerek Tink-tank’lardan bahsederek orada entelektüel faaliyetin anti-entelektüel bir faaliyet olduğunu mu söylemektedir anlamamaktayım (oysa tink-tanklar devlet ve sistem için en rasyonel düşünceyi, planı, programı ve akıl yürütmeyi üretecek alanlar olması bakımından devletler ve kurumlarca fonlanan ve yaşatılan entelektüel alanlar olarak tarif edilemez mi?).  Ardından ince düşünmeye karşı olan söylem-durum vb. hareketleri de anti-entelektüelizm kavramının altına taşıyarak kavramı anlamını daha da genişletiyor.[11] Aslında Bora’nın anlattığı kültürü sadece düşünce, sanat, edebiyat ürünleri ve üretimleri olarak anlayanların ifadesi ile “kültürsüzleşme” (Philistinism) kavramıdır. Bu kavram ise kitlelerde vücut bulmayan entelektüel ürünlerin (klasik müzik, edebi metinler, şiir kitapları vb.nin) alıcısının olmaması ve kitlelerin almayı reddemesi sonucu inşa edilen bir kavram olarak duruyor.[12] Kitlelerin okumayazmaya ve öğrenmeye dair bir reaksiyonlarının olmadığını tam tersine bunun için her şeylerini seferber ettiklerini söylemek de mümkündür. Yani sadece okumayazmaya ve kültürel ürünlere karşı hoşnutsuzluk gibi ifade etmek bunu anti-entelektüelizm kavramı ile ifade etmek toplumsal histeri, arzu, medya “bilginin” iktidarının kitlelerde yarattığı hırs, propaganda ve tahakküm kültüründen azade kılmak anlamına da geliyor. Kısaca meselenin anlaşılmasında esas proplemleri görmemeye delalet ediyor.

Anti-entelektüelizm iktidarlar ve devletlerin bir duruşu olarak adlandırılamaz. Bir kısım entelektüelin (devletlü) başka bir kısım entelektüele ve entelektüellere karşı oluşturduğu dil, söylem ya da karalama kampanyası ve bu entelektüelleri gözden düşürme kampanyasının adı anti-entelektüelizm olamaz, olmamalıdır. Hiçbir iktidar böyle bir kavramın altına imza atmaz, atamaz. İktidarlar ve devletler kendilerinin ihtiyaç duygduğu entelektüel bir birikime ihtiyaç duyarlar ve iktidar bu bilgi ve birikim üzerine durur ve bu birikimi devamlı surette üretmek, geliştirmek ve uygulamak durumundadırlar.

Aslında Bora’nın anlattığı, anti-entelektüelizm kavramının altına sıkıştırılmış vulger, yobaz ve reaksiyoner tepkilerdir. Bu tepkilerin ardında devletler ve iktidarların yönetme-yönetişme politikalarını görmeye çalışmak daha doğru olsa da Bora’da biz bunu göremiyoruz.

Bora, dönemin entelektüel performansından hareketle anti-entelektüelizmi izah etmekte.

“Entelektüellerin ‘meslek hayatına’ da bakalım. ‘Hırs ve körlük’ üzerinde duralım biraz. Entelektüel uğraşın kendisi de, özellikle ’80-sonrasında kariyer-performans basıncı altına gitgide daha fazla giren yanıyla, zamanın ruhundan azâde olamazdı.

Entelektüel uğraşın bir performans gösterisine, ya da nicel ve biçimsel-protokoler gerekler dışında bir şey gözetmeksizin yapılan bir işe dönüşmesi… dünyaya, hayata makale “çıkartılacak” bir kaynakça olarak bakmak… aslî hatta kimi zaman yegâne saikin rütbe-terfi veya telif ücreti oluşu… alıntı lehimciliği… görmezden gelinemeyecek etkilerdir”[13]

İşte bu cümleler bugünün entelektüeli olan ve akademiyi entelektüel faaliyetin tek alanı olarak gören ve akademide olmak ile kendine önemli sıfatlar yakıştıran entelektüeli izah etmektedir. Anti-entelektüelizm kavramı eğer kullanılacak ise bu cümlelerden başlanarak kullanılmalıydı. Akademinin ve “hırsın” entelektüel faaliyeti öldürdüğüne temas edilmeliydi. Entelektüelin kendini toplumda ve dimağlarda seçkin bir sınıf olarak konumlandırmasına, onun kurumsallaşmaya teşne haline temas edilmelidir.  Bu minvalde entelektüelizm sorgulanmalıdır.

Entelektüeller Ne İşe Yarar ya da Entelektüelin Deha Kültü

Anti-entelektüelizm kavramına temelden temas ederken Avrupa avant-garde’ını etkileyen, Afrika sanatına dair çalışmaları olan ve Kübizm’in oluşmasında, gelişmesinde etkili ve aynı zamanda memnuniyet duyan ilk eleştirmen olarak Carl Einstein’i ve onun entelektüellere dair eleştirilerini dikkate almalıyız kanısındayım.[14] Dada, Expresyonizm ve Sürrealizm akımlarına katılan Einstein, Friedrich Nietzsche, Fritz Mauthner ve Hugo von Hofmannsthal gibi düşünürlere yoğunlaşmıştır. Fritz Mauther’in komüniter anarşist Gustav Landauer’in arkadaşı ve Landauer’i düşünceleriyle oldukça etkileyen biri olduğunu da belirtmek gerekir. Einstein’in “Kurguların Fabrikasyonu” isimli eserinin Adorno ve Horkheimer’in “Aydınlanmanın Diyalektiği” adlı eserine büyük oranda etki ettiği de ifade edilirken diğer taraftan aynı yerlerde yaşayıp hiç buluşmamalarına rağmen W. Benjamin’in benzer kavramlarla fikri ortaklıkları olduğu söylenir. C. Einstein, Primitif sanatları ve özellikle heykellerine dair çalışmaları dikkate değerdir. Adorno’nun onun Negerplastik (Kara estetik) adlı eserinden dolaylı ve doğrudan referans vermeden atıflarda bulunduğu da eleştirmenlerce ifade edilen bir diğer noktadır.

Carl Einstein – 1915

Ama biz gene Einstein’e dönelim. “Kurguların Fabrikasyonu” entelektüellerin ne işe yaradığına dair referanslara sahiptir. Der ki:

Akılsal mucizenin tarihi, sanıldığı kadar parlak değildir. Entelektüeller kendi tarihlerini kendileri yazmışlar ve bu işte blöf yaparak kendi kendilerini kahramanlaştırmışlardır. Alıcıları, aklın ürünlerinin gerekliliği ve önemi hakkında ikna etmek için gürültülü bir reklam kampanyası yürütmüşlerdir.

Entelektüellerin küstah bir deha kültünün, kendi kendilerinin tanrılaştırılmasının propagandasını yaptıkları bu tarih yazımına dikkat çekiyoruz. Bu beyinsel primadonnalar, kendilerini tanrıların ve putların temsilcileri olarak allayıp pulladılar ve kendi menfaatleri yararına bir tapınmayı sahneye koydular.”

Bugün entelektüeller ve onların etki alanlarına bakıldığında tüm seçkinler taifesinin bizzat onlardan oluştuğunu; dünyanın en etkili kurumları ve paranın başında Foucault’un dediği gibi spesifik entelektüellerin olduğunu; devlet ve hükümet kurumlarının yönetilmesi ve yürütülmesi için bu entelektüellerin deha kültüne başvurulduğunu görmemek için gözlerimizi kapatıp iki ya da üç yüzyıl önceki entelektüel, münevver ya da mutasavvıfların olduğu dünyada yaşıyor olduğumuzu hayal etmemiz gerekir.  

“Kendi kendilerini tanrılaştırma” ve “put” vurgusu bize son yüzyılların en önemli iki putunu ya da “tanrısı”nı anımsatmıyor mu? Kapitalizmin iki olmazsa olmaz ayağı –elbette özellikle bu yüzyıl putların ve “tanrıların” yüzyılı- devlet ve para… her ikisi de varlığı konusundan şüpheli ve bir o kadar da gerçek olarak hayatımızın putları durumundadırlar. İşte tahakkümün müsebibi olan bu iki put entelektüeller sayesinde var. Ve bu entelektüeller bir sınıf olarak –muhalif olan entelektüellerin muhalif olma halleri ve bilgilerini de kullanarak- seçkinliklerine ve yönetebilirliklerine katkılar sağlıyorlar.[15] Entelektüellerin başardığı toplumda onay ve rızayı alacakları atmosfer, çevre ilişki ve iletişim biçimlerini yaratıp ona hakim olmaktı. Ellerinde olan ve zaten yüzyıllardır bizzat devlet ve dini kurumlar için okutulup yetiştirilen entelektüel devlet ve iktidarın esas sahibi olarak totaliter, otoriter ve demokratik devlet biçimlerinin hepsinin hakimidirler. Aksi halde “Bilginin iktidarı” kavramı bir anlam ifade etmez.

C. Einstein şöyle devam ediyor:

“Entelektüeller, mucizevi istisnaların tarihini uydurdular. Ortamın etkisi gizlendi ve anonim çalışmaların ağırlıklı gücü örtbas edildi. Her ne pahasına olursa olsun küstah ‘mutlak deha’ mitosu ve aklın önceliği dogması yerleştirilmek istendi. (…) Genel, yani insani birleştiriciliği (bağlayıcılığı) olan kuvvetler, gözü dönmüş yobazın asosyal mitosunu dayatabilmesi için unutturuldu. Sanat ürünlerinin büyük çoğunluğunun anonim bir çalışma ile kolektif olarak ortaya çıkarıldığı gizlendi.”[16]

Einstein’in Afrika halklarının heykel ve heykelcikleri üstüne çalışması özellikle bu anonim çalışmaya gönderme yapsa da Avrupa sanatında ortaya çıkan eserlerin atölyelerde ortak çalışmanın ürünü olduğu da başka bir gerçektir. Modern sanat ve avant-gard eleştirisi de önemli vurgulardır.

“Tarihçiler ani bir mucizenin göz kamaştırıcı tarihinde yoğunlaştılar ve bireysel olarak girişilip başarılan sanat eserlerinin son derece nadir olduklarını, istisnalar teşkil ettiklerini gizlediler. Entelektüeller görünürde cüretkâr deneylere giriştiler, oysa bunlar yumuşak zeminde atılmış taklalardı. Sanatçılar, yalnızca estetik deneylere giriştikleri için böyle bir akrobasinin hiçbir tehlikesi yoktu. ‘En yeni’ şeyleri resmetmiş ama gerçeklikle ya da yaşayan güncellikle olan ilişkiyi yitirmişlerdi. Bu yüzden modern sanat neticesiz kaldı ve gerçek durumlara hemen hemen hiçbir etkisi olmadı.[17]

Entelektüelizmi hem sanat alanı ve hem de diğer alanlarda eleştiriye tabi tutan bu sözleden daha radikal bir dil yok gibidir.

Kendisi de Dada hareketi içinde bulunmuş olan Einstein’in entelektüellere dair ifade ettikleri oldukça entelektüel ifadeler ile görsel sanatlar, edebiyat, tiyatro, şiir ve teori alanında bir anti-sanat akımı olan Dada’nın “gerçek dadaist anti-dadaist olur” sloganıyla da hayatta karşılık bulabilir. Bu ifade “gerçek entelektüel anti-entelektüel olur” olarak yeniden ifadelendirilirse yanlış kaçar mı?

Dada’nın sadece seçkin estetik sınırlamalarına karşı bir oluş olduğunu söyleyenler de Dada akımının mevcudiyet alanını ve neden var olduğunu sınırlamakta. Dada kendisini de reddeden bir hal olarak sanatçı, entelektüel ve süzülmüş entelektüel zevk kavramlarına reddiye döşeyerek anlamlı bir oluş ortaya kor. Elbetteki Dada içinden gelip, orada edindiği sermaye ile milyonlar kazanıp birer burjuva gibi yaşayanlar da var ama Marcel Duchamp gibi “sanatçıların” her şeyi bırakıp sadece satranç oyuncusu olarak hayata devam etmedeki samimiyeti Dada’ya anlam veren bir duruşu ifade eder. Yani Dada entelektüel kimliğine de bir saldırı olarak da tarihteki yerini korumaktadır hala.

‘Duchamp’ın Pisuvar’ı

Peki, bu entelektüelizm eleştirisi olarak algılanmamalı mıdır? Yukarıda anti-entelektüelizm ve entelektüelizm kavramlarını açmaya çalışırken başvurduğumuz kaynaklar ve alıntılar dolayımı üstünden bakıp durumu tekrar gözden geçirdiğimizde anti-entelektüelizm kavramının yakıştığı yer Carl Einstein’in durduğu yer değil midir? Yani anti-entelektüelizm aslında seçkinlere karşı, yani putlara ve yaratılan “tanrılara” karşı bir eleştiri değil midir?

Bitirmeden temas etmekten kaçınmayacağım birinden, Nietzsche’den bahsetmeden geçmeyeceğim. Kutsal kitapların diline sahip olan Nietzsche’nin “Tanrıyı öldürdünüz” sözü yeni tanrıların olmadığı anlamına gelmiyor kanımca. Tanrıyı öldürerek yerine “devlet”i, “para”yı ve kişi kültlerini (belki de nefsi, hırsı ve kibri) ikame ettiniz anlamına geliyor. Entelektüeller de bugün aynı konumda değil mi? Entelektüeller her yerde, akademide, devletin üst ya da alt kadrolarında hem tahakkümü hem kendi üstünlüklerini hazzını yaşıyorlar.

Diğer taraftan Nietzsche’nin kendini eğitimci olarak tanımlamakla ve üniversitede akademisyen olarak bulunmuş olmakla bereber “akademiden felsefe yapılamayacağını” söylemekte imtina etmemesi onu anti-entelektüel bi duruş içinde konumlandırmaz mı?[18] Elbetteki Nietzsche yaratılan bu tanrılara saldıranlardan biridir.


[1]  http://21centurylit.org/1-a-short-history-of-literacy

[2]  https://ourworldindata.org/literacy#note-1 Literacy by Max Roser and Esteban Ortiz-Ospina (First published in 2013; last revision September 20, 2018.)

[3] (http://21centurylit.org/1-a-short-history-of-literacy)

[4] (http://21centurylit.org/1-a-short-history-of-literacy

[5] (http://21centurylit.org/1-a-short-history-of-literacy )

[6] (http://21centurylit.org/1-a-short-history-of-literacy

[7] http://21centurylit.org/1-a-short-history-of-literacy

[8] Giovanni Gentile, addressing a Congress of Fascist Culture, Bologna, 30 March 1925

[9] Sol, Sinizm, Pragmatizm, T. Bora, S. 185

[10] A.g.e. S. 189

[11] “Anti-entelektüalizmin, ‘80’ler ve sonrasında zamanın ruhunun temel özelliklerinden biri olduğuna kuşku yok. Anti-entelektüalizm, sadece aydın düşmanlığı değildir. “Gerçek” sorunlara kayıtsız, memleketine/milletine/halkına yabancı, sorumsuz, hedonist, “yoz” bir aydın karikatürünün aşağılanması önemlidir, ama mesele sadece o değildir. Anti-entelektüalizmi, “kültür”ü bir prestij işi olarak plase eden seçkinci (Kemalist veya liberal) bakışın diliyle, “sanata ve kültüre düşmanlık” ile de sınırlayamayız. “Sanat ve kültür” olarak tecrit ve muhafaza edilen rezervasyon alanının, ’80-sonrasında dokunulmazlığından çok şey kaybettiği doğrudur. Ancak anti-entelektüalizm, bundan fazla bir şeydir.

Neo-liberalizm çığırının anti-entelektüalizmi, düşüncenin İktisadî aklın emrinde sınırsızca ve belirtik olarak araçsallaşmasını ifade eder. Bu dönemin düşünce üretiminin ideal modeli, think-tank’lerdir. Entelektüel arkaplanın varlığını “sezdirerek” ya da “aksesuar olarak” göstere göstere kullanarak opsiyon değerlendirmesi sunan pratik bilgi notu, düşünceyle alışverişin en rağbet gören formatıdır. Neo-liberalizmin eşitsizlikleri derinleştiren, tutunamayanları dışlayıp kriminalize eden sert dünyasında, reaksiyoner (milliyetçi, faşizan) popülizmler de, “ince düşünme”yi hakaret kabul eder, “erkekçe” tavır koyan teferruatsız sözler isterler. Sıradan/küçük adamı, o mahrumiyeti, darlığı, ince düşünecek hali olmayışı içinde yücelten, güzelleyen söylemiyle anti-entelektüalizm, faşist ideolojinin ana geçitlerindendir.” Sol, Sinizm, Pragmatizm, T. Bora, S. 190-191

[12] Kitle toplumlarında değil ama kırlık alanlarda; köy ve kasabalarda yaşayan ve kentlerin etkilerinde uzak yaşayan kültürlerin kendi kültürel ürünlerinin “otantikliğine” – çevresinden uzak değil ilişkili olsa da ve ürünleri almak ve vermekten hicab duymadan kullansa da – vurgu yapmak gereği duyuyorum .

[13] A.g.e. S. 192

[14] Carl Einstein (26 April 1885 – 5 July 1940)Yahudi asıllı bir Alman ve George Grosz, Georges Braque, Pablo Picasso and Daniel-Henry Kahnweiler gibi öncü sanatçı ve entelektüellerin yakın arkadaşı. Biyografisinde tarihçi, yazar, eleştirmen ve anarşist olduğu yazıyor. Birinci Dünya Savaşı’nda asker olarak bulunan Einstein sonraları Bürüksel Asker Konseyi ve Berlin’deki Spartakistlerin ayaklanmasına katılıyor. 1928’de Weimer döneminde sağcı faşistlerin hedefi haline geliyor ve Fransa’ya kaçıyor. Hitler ve Nazilerin yükselme dönemine yakın bir dönemde, 1930’larda İspanya’ya Anarko-sendikalistlerin safında savaşa katılıyor. 5 Temmuz 1940’ta Nazilerin Fransa’ya girdiği sırasında bir köprüde sıkıştığında kendini köprüden atarak intihar ediyor.

[15] Proudhon’un anarko-kapitalistlerin temel dayanağı olması ilginç değil midir. Diğer taraftan Foucault gibi birinin “söylem analizi” kavramının kapitalizm ve sermeye ilişkileri üzerine yapılmış kimi araştırmalarda önemli referensların kişisi olması sadece şimdi aklıma gelenler…

[16] Carl Einstein, “Die Fabrikation der Fiktionen” (Kurguların Fabrikasyonu)ndan aktarılan makale “Entelektüeller ve Tarihsel Blöf, https://itaatsiz.org/2014/03/14/entelektueller-ve-tarihsel-blof/

[17] Carl Einstein, “Die Fabrikation der Fiktionen” (Kurguların Fabrikasyonu)nda alıntı yapan makale “Entelektüeller ve Tarihsel Blöf, https://itaatsiz.org/2014/03/14/entelektueller-ve-tarihsel-blof/

[18] Nietzsche’nin1872’de Basel Şehir Müzesi’nde vermiş olduğu 6 dersin 5’inin yayımlandığı Untimely Meditation ise (bir ders tamamlanamamıştır) Eğitimin eleştirisi üzerinedir. Eğitimi hayatın diğer gayelerine göre daha da aşağılar o.

Views: 479

Kötü Bir Hayatta İyi Bir Hayat Sürmek Mümkün Müdür? – Judith Butler – (Adorno Ödülü Konuşması)

Adorno ödülünü kabul etme vesilesiyle burada bulunmaktan büyük onur duyuyorum.* Bu akşam sizlere Adorno’nun ortaya attığı, bizim için bugün hâlâ geçerli olan bir sorudan bahsetmek istiyorum. Bu, tekrar tekrar döndüğüm, hep nükseden, kendini hissettiren bir soru. Soruyu yanıtlamanın kestirme bir yolu olmadığı gibi üzerimizdeki hak talebinden kolayca kurtulmak da mümkün değildir. Elbette, Adorno, Minima Moralia’da bize “Es gibt kein richtiges Leben im falschen” (“Yanlış yaşam, doğru yaşanmaz”)[1] der, yine de bu onu ahlâk imkânından medet ummamaya sürüklemez. Nitekim şu soruyla baş başa kalıyoruz: kötü bir hayatta nasıl iyi bir hayat sürülür? Adorno, eşitsizlik, sömürü ve silinme biçimleriyle yapılandırılmış daha geniş bir dünya bağlamında, kişinin kendisi için, kendisi olarak iyi bir hayat sürdürmenin bir yolunu bulmasının ne kadar zor olduğunun altını çizmişti. Onun sorusunu yeniden formüle etmeye en azından böyle başlayabilirim. Gerçekten de, soruyu sizin için yeniden formüle ederken, sorunun formüle edildiği tarihsel zamana bağlı olarak yeni biçimler alacağının farkındayım. Öyleyse, daha en başta iki sorunumuz var: birincisi, pek çok insan için iyi hayatın yapısal ya da sistematik olarak önlendiği bir dünyada iyi bir hayat yaşadığımızı söyleyebilmek için kişinin hayatını nasıl iyi yaşayacağıdır. İkinci sorun ise, bu sorunun bugün bizim için aldığı şekil nedir? Ya da, içinde yaşadığımız tarihsel zaman sorunun biçiminin kendisine nasıl nüfuz eder?

Daha ileri gitmeden önce, kullandığımız terimlerin üzerine düşünmek gereğini duyuyorum. Aslında, “iyi hayat”ın (das Richtige Leben) ne olduğu üzerine çok farklı görüşler olduğu için “iyi hayat” tartışmalı bir ifade. Birçoğu iyi hayatı ekonomik refahla, bollukla ve hatta güvenlikle özdeşleştirdi, fakat biliyoruz ki ekonomik refah da güvenlik de iyi bir hayat yaşamayanlarca ulaşılabilir şeylerdir. Bu özellikle de iyi bir hayat yaşadığını iddia edenler bunu başkalarının emeğinden kâr sağlayarak, ya da eşitsizliği yerleşik kılan bir ekonomik sisteme dayanarak yaptıklarında gün gibi ortadadır. Bu yüzden, “iyi hayat” daha geniş tanımlanmalıdır ki önkoşulu ya da içerimi eşitsizlik olmasın ve “iyi hayat” diğer normatif değerlerle barışık olsun. İyi bir hayatın ne olduğunu açıklaması için sıradan dile güvenirsek kafamız karışır, çünkü bu ifade birbirine rakip değer şemalarının vektörü haline gelmiştir.

Aslında hızla şu sonuca varabiliriz: bir ifade olarak “iyi hayat” bir yandan bireysel ahlaki davranış biçimlerine dair vadesi dolmuş bir Aristotelesçi formülasyona aittir, öte yandan, ahlak veya daha genel olarak etik ile toplumsal ve ekonomik teori arasındaki ilişkiyi düşünmek isteyenler için, ticari söylem tarafından işe yaramaz hale gelecek denli kirletilmiştir. Adorno, kötü bir hayatta iyi bir hayatın sürülmesinin mümkün olup olmadığını sorduğunda, ahlaki davranış ile toplumsal koşullar arasındaki, hatta daha genel olarak ahlak ile toplumsal teori arasındaki ilişkiyi sorguluyor; iktidar ve tahakkümün daha genel işlemlerinin, en iyi şekilde nasıl yaşayacağımız üzerine bireysel düşüncelerimize nasıl duhul ettiğini ya da engel olduğunu da soruyor. Adorno Ahlak Felsefesinin Sorunları dersinde şöyle yazıyor:

Etik davranış veya ahlaki ve ahlaksızca davranış daima toplumsal bir fenomendir – başka bir deyişle, insanların birbirleriyle ilişkilerinden ayrı olarak etik ve ahlaki davranıştan bahsetmenin kesinlikle hiçbir anlamı yoktur; salt kendi için var olan birey de içi boş bir soyutlamadır.[2]

Ya da tekrardan “toplumsal kategoriler, ahlak felsefesinin kategorilerinin dokusuna nüfuz eder”. Ya da bir kez daha, derslerin son cümlesinde:

bugün ahlak dediğimiz her şey dünyanın organizasyonu meselesiyle iç içe geçer. Hatta iyi hayat arayışının doğru siyaset biçimi arayışı olduğunu bile söyleyebiliriz (tabii böyle doğru bir siyaset biçimi bugün ulaşılabilecek şeyler alanında bulunuyorsa).[3]

Dolayısıyla şunu sormak anlamlıdır: “hayatın” hangi toplumsal yapılandırılması, en iyi nasıl yaşanır sorusuna girer? En iyi nasıl yaşayacağımı ya da iyi bir hayatı nasıl süreceğimi soruyorsam, yalnızca iyi olanın ne olduğuna dair fikirlerden değil, yaşamanın ve hayatın ne olduğuna dair fikirlerden da yararlanıyorumdur. Ne tür bir hayat süreceğimi sorabilmem için hayatıma dair bir kavrayışımın olması gerekir, hayatımın bana beni sürükleyen değil, benim sürebileceğim bir şey gibi görünmesi gerekir. Olduğum canlı organizmanın tüm yönlerini “sürmemin” mümkün olmadığı açık olsa da, bu soruyu sorma ihtiyacı duyuyorum: hayatımı nasıl sürebilirim? Hayatı oluşturan tüm yaşam süreçlerini sürmek mümkün olmadığında, ya da hayatın sadece belirli yönlerini kastederek veya üzerine düşünerek yönlendirip oluşturmak mümkünken diğer yönler için bu geçerli olmadığında, kişi bir hayatı nasıl sürebilir?

Biyopolitika: Yası Tutulamayan

Eğer “Nasıl iyi bir hayat sürerim?” sorusu ahlakın temel sorularından biriyse, hatta belki de tanımlayıcı sorusuysa, o zaman ahlak daha çıkış noktası itibariyle biyopolitika ile bağlı görünmektedir. Biyopolitika derken, hayatı örgütleyen iktidarları kastediyorum, yönetimsel olan ve olmayan araçların kullanıldığı daha geniş bir nüfus yönetiminin parçası olarak hayatları farkçı şekillerde güvencesizliğe havale eden ve hayata farkçı bir şekilde değer biçmek için bir dizi ölçü oluşturan iktidarlar da buna dahildir. Hayatımı nasıl süreceğimi sorduğumda, zaten bu tür iktidar biçimleriyle müzakereye girmiş oluyorum. En bireysel ahlaki soru –bana ait olan bu hayatı nasıl yaşayacağım?– şu gibi formlarda damıtılmış biyopolitik sorularla bağlantılıdır: Kimlerin yaşamı önemlidir? Kimlerin yaşamları yaşam olarak önemli değildir, yaşıyormuş gibi görmek mümkün değildir, ya da yaşarlığı olsa olsa muğlaktır? Bu tür sorular, yaşayan bütün insanların haklara ve korunmaya layık, özgürlük ve siyasi aidiyet duygusu taşıyan birer özne statüsünde olduğunu varsayamayacağımızı önkabul edinen sorulardır; aksine, bu statü siyasi yollarla korunmalıdır ve engellendiği yerde o mahrumiyet teşhir edilmelidir. Bu statünün farkçı şekillerde pay edilişini anlamak için şunu sormamız gerektiğini önermiştim: kimin hayatının yası tutulabilir, kiminkinin tutulamaz? Yası tutulamazlığın biyopolitik idaresinin, bu hayatı nasıl sürerim sorusuna yaklaşımda çok önemli olduğu ortaya çıkıyor. Bu, şu soru için de geçerli: bizi yapılandıran bu yaşam koşulları, bu hayat içinde nasıl hayat sürerim? Burada söz konusu olan şu hattaki bir sorgudur: daha herhangi bir açıktan imha veya terkedilmeye gelmeden, onun öncesinde, kimin hayatları zaten hayat değil sayılır, ya da kısmen yaşıyor veya zaten öldü gitti sayılır?

Elbette bu soruyu en şiddetli biçimde duyumsayanlar, kendini zaten vazgeçilebilir türden bir varlık olarak algılayan, hayatının korunmaya ve değer verilmeye layık olmadığını duygulanımsal ve bedensel bir düzeyde deneyimleyen herhangi biri ve herkestir. Bu kişi, hayatını kaybettiğinde yasının tutulmayacağını anlayan biridir, dolayısıyla “Ölürsem yasım tutulmaz” koşullu önermesini aktif olarak şimdide yaşayan biridir. Yiyecek veya barınak bulacağımın hiçbir kesinliği olmadığı veya düştüğümde beni tutacak hiçbir sosyal ağın ya da kurumun olmadığı ortaya çıkarsa, bu benim yası tutulamayanlara dahil olduğum anlamına gelir. Bunun anlamı, benim için yas tutacak hiç kimsenin olmayacağı ya da yası tutulamayanların birbirleri için yas tutma yollarının olmadığı değildir. Benim için ne o köşede ne de bu köşede yas tutulacağı, ya da kaybın hiç kayda geçmeyeceği de değildir. Varkalımın ve direnişin bu türleri kamusal hayatın gölgesinde halen vuku bulmaktadır, zaman zaman patlak vererek kolektif değerini ileri sürer ve onları değersizleştiren şemaları sorgularlar. Dolayısıyla, evet, yası tutulamayanlar bazen kamusal yas ayaklanmalarında biraraya gelirler, işte bu sebeple pek çok ülkede cenazeleri siyasi gösteriden ayırt etmek zordur.

Yani olguyu abartıyorum, ama bunu bir sebeple yapıyorum. Birisinin yasının tutulmayacak olmasının ya da onun zaten yası tutulmayacak biri olarak tanımlanmış olmasının nedeni, hayatını idame ettirecek mevcut hiçbir destek yapısının bulunmamasıdır ki bu onun hayatının değersizleştirilmiş olduğunu, değerin baskın şemalarına göre bir hayat olarak desteklenmeye ve korunmaya değer olmadığını ima etmektedir. Hayatımın geleceğinin ta kendisi bu destek koşuluna bağlıdır, yani desteklenmiyorsam, hayatım güvencesiz, kırılgan olarak kurulmuştur ve bu anlamda yaralanma ve kayıptan korunmaya, dolayısıyla yası tutulmaya değer değildir. Eğer sadece yası tutulabilir bir hayat değerliyse ve zaman içinde değerini koruyorsa, demek ki yalnızca yası tutulabilir olan bir hayat sosyal ve ekonomik destek, barınma, sağlık, istihdam, siyasi ifade hakları, sosyal tanıma biçimleri ve siyasi failliğin koşulları (Handlungsfähigkeit) için elverişli olacaktır. Yani yitirilmeden önce, ihmal edilme veya terk edilme sorusuna daha hiç gelmeden kişinin yasının tutulabilir olması gerekir. Ve kişi hayatını, yitirildiğinde yasının tutulacağını, bu yüzden bu kaybı önlemek için her türlü önlemin alınacağını bilerek yaşamalıdır.

Kendi hayatının yasının tutulamayacağı ya da vazgeçilebilir olduğu deneyim ve bilgisiyle bu ahlaki soru nasıl formüle edilebilir, kamusal yas talebi nasıl gerçekleşir? Başka bir deyişle, adına hayat diyebileceğim bir hayatım yoksa, ya da sürmeye çalıştığım hayat vazgeçilebilir addediliyorsa veya aslında zaten terkedilmişse, iyi bir hayat sürmek için nasıl çaba sarf edebilirim ki? Sürdüğüm hayat yaşanabilir olmayan bir hayatsa, ortaya son derece elzem bir  paradoks çıkıyor, çünkü “İyi bir hayatı nasıl sürerim?” sorusu ortada sürülecek hayatlar olduğunu, yaşıyor kabul edilen hayatlar olduğunu ve benimkinin de onlardan biri olduğunu varsayar. Dahası bu soru, soruyu düşünümsel, kendine dönük olarak sorma gücüne sahip bir ben olduğunu ve benim kendime görünür halde olduğumu, yani benim için erişilebilir olan görünümler sahasında benim belirebildiğimi de varsayar. Sorunun geçerli olabilmesi için, soruyu soran kişinin ortaya çıkan cevabı uygulamaya koyabilecek durumda olması gerekir. Sorunun önümde benim izleyebileceğim belirgin bir yol açabilmesi için, dünyanın benim düşünce ve eylemimin yalnızca mümkün değil, aynı zamanda etkili olabileceği bir biçimde yapılanmış olması gerekir. En iyi nasıl yaşayacağım üzerine kafa yoracaksam, sürmeye çalıştığım hayatın hayat olarak olumlanabileceğini varsayabilmem gerekir. Daha genel olarak olumlanmasa bile ya da hayatımın sosyal ve ekonomik bir olumlamasının mevcut olup olmadığına kanaat getirmenin pek kolay olmadığı durumlarda bile, sürmeye çalıştığım hayatı en azından benim hayat olarak olumlayabileceğimi varsayabilmem gerekir. Sonuçta, benim olan bu hayat bana hayatın değerini farkçı şekillerde tahsis etmeye eğilimli olan bir dünyadan, kendi hayatımın diğerlerininkinden daha değerli veya değersiz olduğu bir dünyadan bana geri yansır. Başka bir deyişle, benim olan bu hayat bana bir eşitlik ve iktidar sorununu, daha genel olarak da değer tahsisinin adaletini veya adaletsizliği sorununu geri yansıtır.

Bu tür bir dünya –ki adına “kötü hayat” demeye kendimizi mecbur hissedebiliriz– bana yaşayan bir varlık olarak değerimi geri yansıtamıyorsa, bu tür bir silinme ve eşitsizliği üreten kategori ve yapılara eleştirel yaklaşmam gerekir. Başka bir deyişle, hayatın kendisine farkçı şekillerde değer biçen bu yapıları eleştirel olarak değerlendirmeksizin kendi hayatımı olumlayamam. Bu eleştiri pratiğinde kendi hayatım, üzerine düşündüğüm nesnelere bağlıdır. Hayatım bu hayattır, burada, bedenimin kurduğu uzay-zamansal ufukta yaşanmaktadır, fakat aynı zamanda da orada, dışardadır, aralarından sadece biri olduğum süregiden diğer yaşam süreçlerince içerilmiştir. Ayrıca, kimin hayatının daha önemli, kiminkinin daha önemsiz olduğuna, kimin hayatının yaşayan diğer tüm şeyler için bir paradigma haline gelip kiminkinin yaşayan varlıkların değerini yöneten halihazırdaki şartlara göre hayat olmadığına karar veren iktidar ilişkilerince içerilmiştir. Adorno der ki,

Hem ahlaki normlara, özeleştiriye, doğru-yanlış sorusuna, hem de böyle bir özeleştiriye girişebileceğine güveni olan otoritenin yanılıyor olabileceği hissine sıkı sıkıya sarılmamız gerekiyor.[4]

Bu “ben” kendini, iddia ettiği gibi bilmiyor olabilir, ayrıca belki de bu “ben”in kendisini kavramasına aracı olan terimler, düşünceden önce gelen ve düşünceyi şekillendiren, nasıl işlediğini ve etkisinin neler olduğunu hiçbirimizin tam olarak kavrayamadığı bir söyleme aittir. Değerler, otoritesinin sorgulanması şart olan iktidar tarzları tarafından tanımlanıp üretildiğinden burada bir ikilemle karşı karşıya kalıyorum. Kendimi hayatımı değerli kılacak şartlara göre mi kuracağım, yoksa değerlerin hakim düzeninin bir eleştirisini mi sunacağım?

İyi bir hayatı nasıl yaşayacağımı sormama ve sormak zorunda olmama, bunun da çok önemli bir amaç olmasına rağmen, bir yandan da bana ait olan ama aynı zamanda daha geniş bir toplumsal hayat olan bu hayat üzerine, içinde yaşadığım ya da yaşamaya çalıştığım, hayat ile değere dair söylemsel düzenlerle eleştirel bir ilişkiye girmeme sebep olacak şekillerde beni yaşayan diğer varlıklara bağlayan bu hayat üzerine dikkatli düşünmeliyim. Bu söylemsel düzenlere yetki veren nedir? Yetkileri meşru mudur? Böyle bir sorgulamada söz konusu olan kendi hayatımdır, dolayısıyla biyopolitik düzenin eleştirisi benim için hayati bir konudur. Ayrıca burada söz konusu olan iyi bir hayat yaşama potansiyeli olduğu kadar, yaşama mücadelesi ve adil bir dünya içinde yaşama mücadelesidir. Değer taşıyan bir hayat sürüp süremeyeceğime ben kendi başıma karar veremem çünkü anlıyoruz ki bu hayat hem benimdir hem de değildir, beni toplumsal ve yaşayan bir yaratık kılan da budur. Öyleyse iyi bir hayatın nasıl yaşanacağı sorusu, halihazırda ve daha en başından itibaren bir belirsizliğe ve yaşayan (lebendig) bir eleştiri pratiğine bağlıdır.

Eğer dünyada kendi değerimi gelip geçiciliğin ötesinde kuramıyorsam, imkânlılık duygum da aynı ölçüde gelip geçicidir. İyi bir hayat sürmeyi gerektiren ahlaki buyruk ve beraberinde gelen düşünsel sorular umutsuzluk koşullarında yaşayanlar için bazen çok acımasız ve düşüncesiz görünebilir. Bu açıdan ahlak pratiğinin kendisini sarmalayan kinizmi anlamamız zor olmasa gerek: Eğer hayatım zaten hayat olarak değerlendirilmiyorsa, zaten bir tür ölüm muamelesi görüyorsa, ya da Orlando Patterson’ın kölelik düzeni şartlarında yaşamayı tarif etmek için kullandığı “sosyal ölüm” alemine aitsem, neden ahlaki davranayım, en iyi nasıl yaşarım (böylece nasıl iyi bir hayat sürebilirim) sorusunu bile neden sorayım ki?

Neoliberal rasyonalitelerin kurumsallaştırılmasından veya güvencesizliğin farkçı şekillerde üretiminden kaynaklanan, ekonomik terk edilmişliğin ve mülksüzleştirmenin bugünkü biçimlerinin çoğu ile kölelik arasında benzetme kurmak mümkün olmadığından, toplumsal ölümün modaliteleri arasında ayrım yapmak önemlidir. Hayatları yaşanamaz kılan koşulları anlatmak için bir tek kelime kullanmamız mümkün olmayabilir; yine de “güvencesizlik”, “yaşanamazlık”ın biçimleri arasında ayrım yapmaya yarar: örneğin, adil yargılanmaya erişimleri olmaksızın hapiste yatanlar; savaş bölgelerinde ve işgal altında, güvenlik veya çıkış imkânı olmaksızın şiddete ve yıkıma maruz halde yaşayanlar; zorunlu göçe tabi tutularak sınır bölgelerde, sınırların açılmasını, yiyeceklerin ulaşmasını ve yasallaştırılmış bir hayat yaşamayı bekleyerek yaşayanlar; istikrarlı bir geçim umudunun giderek daha uzak göründüğü, vazgeçilebilir veya gözden çıkarılabilir bir işgücünün parçası olmak durumunda kalanlar ve mide ve kemiklerinde zedelenmiş bir geleceğin acısını duyarak, hissetmeye çalışarak ancak daha çok da hissedeceklerinden korkarak, gündelik hayatını çökmüş bir zamansal ufuk içinde sürdürenler. Yaşamını yönlendirecek gücü kendinde hiç hissetmeyen, kendisinin canlı olduğundan şüphe duyan ya da canlı olduğunu duyumsamak için mücadele etmesi gereken, ancak aynı zamanda bu duygudan ve bu şekilde yaşamanın acısını hissetmekten korkan biri hayatın en iyi nasıl sürüleceğini nasıl sorabilir ki? Zorunlu göçün günümüzdeki koşulları altında bugün büyük nüfuslar neoliberalizmin günlük deneyiminin bir parçası olarak, güvenli bir gelecek, süreğen bir siyasi aidiyet duygusu taşımaksızın, zedelenmiş bir hayat duygusuyla yaşıyorlar.

Hayatta kalma mücadelesinin ahlak veya ahlaki yükümlülük alanından önce geldiğini söylemek istemiyorum, nitekim biliyoruz ki aşırı tehdit koşulları altında bile insanlar birbirlerine ellerinden gelen desteği sunuyorlar. Bunu toplama kamplarına dair bazı sıra dışı raporlardan biliyoruz. Örneğin, Robert Antelme’in yazdıklarında bu, ortak bir dili paylaşmayan ama kendilerini toplama kamplarında aynı hapis ve tehlike koşullarında bulanların bir sigarayı paylaşmaları şeklinde beliriyor. Ya da Primo Levi’nin yazdıklarında ötekine karşılık vermek basitçe onun anlatabileceği hikâyenin ayrıntılarını dinlemek ve kaydetmek biçimini alabilir, o hikâyenin yadsınamaz bir arşivin parçası olmasına, süregiden yas tutma yükümlülüğünü çağıran kalıcı bir iz bırakmasına izin vermek şeklinde belirebilir. Ya da Charlotte Delbo’nun yazdıklarında bu, kendinin çaresizce ihtiyaç duyduğu son parça somunu bir başkasına teklif edivermektir. Gelgelelim aynı anlatılarda el uzatmayanlar, ekmeği kendilerine saklayıp sigarayı istif edenler ve aşırı yokluk koşulları altında başkalarını mahrum bırakma azabını çekenler de vardır. Başka bir deyişle, aşırı tehlike ve yüksek güvencesizlik koşulları altında bile ahlaki ikilem ortadan kalkmaz; aksine tam da yaşamak istemek ile başkalarıyla birlikte belli bir şekilde yaşamak istemek arasındaki gerilimde var olmayı sürdürür. İnsan hikâyeyi anlatırken ya da dinlerken küçük ve hayati bir şekilde halen “hayatını sürmektedir”, çünkü bir başkasının hayatını ve çektiklerini teslim etmek için mevcut ne imkân varsa olumlamaktadır. Hatta ismini söylemek bile en olağanüstü tanınma biçimi şeklinde deneyimlenebilir, hele ki kişi isimsizleşmişse ya da isminin yerine bir numara konmuşsa ya da hiç hitap edilmiyorsa.

Hannah Arendt yaşama arzusu ile iyi yaşama arzusu, daha doğrusu iyi hayatı sürmek arzusu arasındaki önemli ayrım üzerinde ısrar etmişti.[5] Arendt’e göre hayatta kalmak kendi içinde bir amaç değildir, olmamalıdır, çünkü yaşamın kendisi, kendi içinde bir iyi değildir. Yalnızca iyi hayat yaşamı yaşamaya değer kılar. Sokrates’in ikilemini böyle kolayca çözmüştü ama belki de, ya da bana öyle geliyor ki, biraz fazla hızlı çözmüştü. Cevabının bizim işimize yarayacağından emin değilim, doğrusu hiç tam olarak işe yaramış olduğuna da ikna değilim. Arendt’e göre bedenin hayatının büyük ölçüde zihnin hayatından ayrılması gerekir, İnsanlık Durumu’nda bu yüzden kamusal alan ile özel alan arasında bir ayrım yapmıştır. Özel alan ihtiyaçlar alanını, maddi hayatın yeniden üretimini, cinselliği, yaşamı, ölümü ve geçiciliği içerir. Elbette Arendt özel alanın, eylemin ve düşüncenin kamusal alanını desteklediğini anlamıştı, fakat onun görüşünde siyasalın aktif konuşma dahil eylemle tanımlanması gerekiyordu. Sözel edim müzakereye dayanan ve kamusal olan siyaset alanının eylemi haline gelmişti. Kamusal alana girenler özel alandan girmişlerdi, dolayısıyla kamusal alan özelin yeniden üretilmesine ve özelden kamusala giden açık geçide temel bir biçimde bağlıydı. Yunanca konuşamayanlar, başka yerden gelenler ve konuşması anlaşılır olmayanlar barbar olarak değerlendirilirdi, bu da kamusal alanın bir çokdillilik alanı olarak belirlenmediği, dolayısıyla çeviri pratiğinin kamusal bir yükümlülük olarak tanımlanamadığı anlamına gelir. Buna rağmen görüyoruz ki etkili sözel edim iki şeye bağımlıydı: (a) eril konuşmacı ve eyleyicinin yeniden üretildiği istikrarlı ve inzivadaki bir özel alan ve (b) tekdilliliğin taleplerine uyum sağladığı müddetçe duyulabilen ve anlaşılabilen, siyasetin tanımlayıcı özelliği olan sözel edim için belirlenmiş bir dil.

Elbette Arendt bedenin her türlü eylem kavrayışı açısından önemli olduğunu, hatta direnişte veya devrimde mücadele edenlerin, haklarını almak ve yeni bir şey yaratmak için bedensel eylemlerde bulunmaları gerektiğini anlamıştı.[6] Beden ayrıca sözel bir eylem olarak anlaşılan kamusal konuşma için önemliydi. Aynı zamanda beden Arendt’in düşüncesinde hem estetik hem siyaset anlayışıyla bağlantılı olan doğumluluk kavrayışında merkezi bir figür olarak beliriyor. Gerçi Arendt’in çizdiği şemaya göre adına “doğurmak” dediğimiz eylem ile devrimde söz konusu olan eylem tam da aynı şey değildir, yine de emsalsiz, yeni bir şey yaratmanın farklı yolları olmaları onları birbirine bağlar. Eğer siyasi direniş eylemlerinde ya da doğurma eyleminde acı çekiliyorsa bu, dünyaya yeni bir şey getirmeye yarayan bir acıdır. Gelgelelim, emekçinin bedenini yavaşça ya da hızla tahrip eden, ya da hiçbir araçsal amaca yaramayan kimi emek türlerinin çektirdiği acıya ne anlam vereceğiz? Siyasala kısıtlı bir tanım getirip onu sınırları açıkça belirlenmiş bir kamusal alanda gerçekleşen aktif bir duruş, sözlü ve fiziksel bir duruş olarak belirlediğimizde “beyhude acı” ve tanınmayan emeği siyasalın dışında vuku bulan, siyasal-öncesi deneyimler (eylem bile değil) olarak adlandırmak durumunda kalırız. Siyasala dair her kavramsallaştırma, hangi iktidar işleminin siyasal ile siyasal-öncesi arasına sınır çektiğini, kamusal ile özel arasındaki ayrımın nasıl farklı yaşam süreçlerine farkçı değer bahşettiğini göz önünde bulundurmalıdır, tam da bu yüzden bize çok değerli şeyler sunmasına rağmen Arendtçi tanımı reddetmeliyiz. Daha doğrusu, Arendt’in bedenin yaşamı ile zihnin yaşamı arasında yaptığı ayrımı farklı türden bir bedensel siyaseti düşünmek için bir hareket noktası olarak almalıyız. Sonuçta Arendt’in yaptığı zihin-beden ayrımı basit bir Kartezyen ayrım değildir, daha ziyade Arendt sadece yeni bir şey yaratan, performatif bir etkinliğe sahip olan, bedene bürünmüş eylem ve düşünce biçimlerini onaylar.

Performatif olan eylemler teknik uygulamalara indirgenemez ve deneyimin pasif ve geçici biçimlerinden de farkılaşmışlardır. Bu nedenle nerede ve ne zaman acı çekme ve geçicilik varsa, eylem ve düşünce hayatına dönüştürülmelidir. Böyle eylem ve düşünceler edimsözel (illocutionary) anlamda performatif olmalı, yani estetik yargı modeline göre şekillenmeli, dünyaya yeni bir şey getirmelidirler. Diyelim ki hayatta kalmayla, yani maddi koşulların yeniden üretimi ve temel ihtiyaçların tatminiyle meşgul olan beden, henüz “siyasi” beden değil; ama burada da özel olan şarttır çünkü siyasi bedenin eylemek ve düşünmek üzere kamusal alanın ışığına çıkabilmesi için iyi beslenmiş ve iyi barınmış olması gerekir, bu anlamda kimi siyasal-öncesi aktörlerin siyasal olmayan eylemlerinin desteğini görmüş olması gerekir. Eğer özel alanın destek olarak işlev gördüğünü varsayamayan hiçbir siyasal aktör yoksa, o zaman kamusal olarak tanımlanan siyasal özele özü itibariyle bağımlıdır, bu da demektir ki özel olan siyasalın karşıtı değil, aksine tanımının bir parçasıdır. Bu iyi beslenmiş beden uluorta ve kamusal olarak konuşur; geceyi barınarak, başkalarıyla paylaştığı mahremde geçiren beden hep sonrasında kamusalda eylemeye koyulur. Özel alan kamusal eylemin arkaplanını oluştursa da, bu yüzden ille de siyasal-öncesi addedilmesi şart mıdır? Örneğin kadınların, çocukların, yaşlıların ve kölelerin bulunduğu gölgelenmiş arkaplanda eşitlik ya da haysiyet ya da şiddetsizlik ilişkilerinin var olup olmaması önemli midir? Eğer başka bir eşitlik alanını meşrulaştırmak ve teşvik etmek uğruna bir diğer eşitsizlik alanı inkâr ediliyorsa, tam da bu çelişkinin ve onu sürdüren inkâr işleminin adını koyacak, bunları teşhir edecek bir siyasete ihtiyacımız var demektir. Arendt’in önerdiği kamusal ile özel tanımını kabul edersek bu inkârı tasdik etme riskini almış oluruz.

Özetle, Arendt’in klasik Yunan polis’indeki kamusal ile özel ayrımına dair yazdıklarına döndüğümüzde ne oluyor? Bağımlılığın inkârı, düşünen ve eyleyen özerk siyasi öznenin ön koşulu haline geliyor, dolayısıyla ortaya bunun ne tür bir “özerk” düşünce ve eylem olduğu sorusu çıkıveriyor. Arendt’in sunduğu özel ile kamusal ayrımını kabul ettiğimizde de, bu inkâr mekanizmalarını kendi eleştirel analizimizin nesnesi kılmaktansa, bağımlılığın inkârını siyasetin bir ön koşulu olarak kabul etmiş oluyoruz. İşte yeni bir beden siyaseti için hareket noktasını oluşturan tam da bu tanınmamış bağımlılığın bir eleştirisidir, bu eleştiri insan bağımlılığı ve karşılıklı bağımlılığına dair bir kavrayışla yola çıkar, başka bir deyişle, güvencesizlik ile performatiflik arasındaki ilişkiyi açıklayabilecek bir eleştiridir.

Diyelim ki başlangıç noktamız olarak bağımlılık koşulunu ve onun inkârına olanak sağlayan normları alacağız. Böyle bir hareket noktası, siyaset fikri ve hatta performatifliğin siyasal içinde oynadığı rol açısından nasıl bir fark yaratır? Performatif sözün fail ve aktif boyutunu, bedensel yaşamın bağımlılık ve kırılganlık da dâhil olmak üzere diğer boyutlarından, yaşayan bedenin muğlaklıktan arınmış eylem biçimlerine kolayca ya da tamamiyle dönüştürülemeyecek kiplerinden ayırmak mümkün mü? Sözlü konuşmanın insanları hayvanlardan ayırdığı fikrinden vazgeçmemiz gerekeceği gibi, konuşmanın ille de her zaman bilinçli ve tasarlanmış bir kastı yansıtmayan boyutlarını da olumlamamız gerekir. Wittgenstein’ın da söylediği gibi bazen konuşuruz, birtakım sözler söyleriz ama o sözlerin nasıl hayat bulduklarını ancak sonradan anlayabiliriz. Sözüm kastımla başlamaz, ama adına pekala kasıt diyebileceğimiz bir şey biz konuşurken şekil bulur. Dahası, insan denen hayvanın performatifliği el kol baş işaretleri, yürüyüş ve muhtelif hareketlilik biçimleri üzerinden, ses ve görüntü üzerinden, sözlü konuşmanın kamusal biçimlerine indirgenemeyecek olan çeşitli ifade araçları yoluyla gerçekleşir. O cumhuriyetçi ideal henüz yerini daha geniş bir duyusal demokrasi anlayışına bırakmadı. Sokakta toplanışımız, şarkı ya da slogan söyleyişimiz, hatta sessizliğimizi koruyuşumuz siyasetin performatif boyutunun parçasıdır, konuşma bütün bu bedensel edimlerden sadece biridir. Bedenler konuştuklarında eylemiş olurlar muhakkak, fakat konuşma bedenlerin eylemelerinin tek yolu olmadığı gibi siyasal olarak eylemelerinin de tek yolu değildir asla. Kamusal gösterilerin ya da siyasal eylemlerin hedefi yetersiz destek biçimlerine –yiyecek veya barınma eksikliğine, işsizlik tehlikesine veya karşılıksız emeğe–  karşı gelmek olduğunda, öncesinde siyasetin “arka planı” olarak anlaşılan şey, onun açık nesnesi haline gelir. İnsanlar yaratılan güvencesizlik koşullarına karşı bir mitingde toplandıklarında, eylemleri performatiftir, Arendtçi toplu eylem fikrini bedene büründürürler. Bu tür anlarda siyasetin performatifliği güvencesizlik koşullarından ve güvencesizliğe karşı siyasal muhalefetten ortaya çıkar. Kimi nüfuslar ekonomik veya siyasi politikalarca yüz üstü bırakılıyorlarsa, hayatları desteklenmeye değmez addediliyordur. Bu tarz politikalara karşı ve onların ötesinde çağdaş performatif siyaset, bir nüfusu yaşanabilir bir hayattan mahrum eden ya da etmeyi amaçlayan her politikanın doğurduğu etik ve siyasi yükümlülüklerin yanı sıra, canlıların karşılıklı bağımlılığı konusunda da ısrar eder. Onlar aynı zamanda, bu gibi nüfusları değersizleştirmeyle tehdit eden biyopolitik düzenin ortasında değeri dillendirmenin ve icra etmenin yollarıdır.

Tabii bu tartışma bizi başka bir soruya götürüyor: yalnızca insan bedenlerinden mi bahsediyoruz? Ayrıca çevre olmaksızın, dayandıkları, varoluş ve hayatta kalma koşullarını oluşturan makineler ve karmaşık sosyal karşılıklı bağımlılık sistemleri olmaksızın bedenlerden bahsetmemiz mümkün müdür? Son olarak, bedenin gereksinimlerini tümüyle anlamış ve hatta bir bir sayabilecek durumda olsak bile, sadece bu gereksinimlerin karşılanması için mi mücadele edeceğiz? Gördüğümüz gibi, Arendt bu görüşe kesinlikle karşıydı. Yoksa bedenlerin serpilip gelişmeleri ve hayatlarının yaşanabilir hale gelmesi için de mi mücadele edeceğiz? Öne sürdüğümü umduğum gibi, bedenin varkalımını sağlayan gereksinimleri karşılamaksızın iyi, yaşanabilir bir hayat için mücadele edemeyiz. Bedenlerin hayatta kalmak için ihtiyaç duydukları şeylere sahip olmalarını talep etmek gereklidir, çünkü hayatta kalmak elbette ki diğer bütün iddialarımızın bir önkoşuludur. Fakat bu talebin yetersiz olduğu görülüyor çünkü tam da yaşamak için hayatta kalırız, ayrıca hayat hayatta kalmayı gerektirse de yaşanabilir olması için ondan daha fazlasıolması şarttır.[7] Hayatı yaşamaksızın hayatta kalınabilir. Bazı durumlarda da bu tür koşullar altında hayatta kalmaya hiç değmezmiş gibi görünür. Dolayısıyla en geniş taleplerden biri tam da yaşanabilir bir hayat, yani sürülmesi mümkün bir hayat talebi olmalıdır.

Peki onun için yegâne veya tek biçimli bir ideal öne sürmeksizin yaşanabilir bir hayat üzerine nasıl düşünürüz? Bana göre burada söz konusu olan insanın gerçekte ne olduğu ya da ne olması gerektiğini anlamak değil, çünkü insanların da hayvan olduğu ve bedensel varoluşlarının hem beşeri hem de insandışı destek sistemlerine bağlı olduğu açık bir biçimde ortaya konulmuştur. Dolayısıyla burada Donna Haraway’i takip ederek, bedensel hayatı oluşturan karmaşık ilişkiselliklere dair düşünmemizi istiyorum ve daha fazla ideal insan biçimlerine değil, onlar olmazsa bizim de hiç varolmayacağımız karmaşık ilişki kümelerini anlamaya ve değerlendirmeye ihtiyacımız olduğunu öneriyorum.[8]

Elbette ki, bahsettiğim türden bağımlılık ve ilişkisellikler kimi şartlar altında katlanılmaz olabilir. Bir emekçinin onu sömüren bir sahibe bağımlı olduğu durumlarda, kişinin bağımlılığı ile sömürülme kapasitesi eşdeğermiş gibi görünür. Bağımlılığın aldığı toplumsal biçim sömürü olduğundan, bağımlılığın tamamen ortadan kaldırılması gerektiği sonucuna varmak mümkündür. Fakat bağımlılığın sömürüye dayalı emek ilişkileri koşulları altında aldığı olumsal, zorunsuz biçimi, onun nihai ya da zorunlu anlamı ile bir tutmak hata olur. Bağımlılık her zaman şu ya da bu toplumsal biçime bürünse de, bu biçimler arasında aktarılan ve aktarılabilir bir şey olarak kalır, dolayısıyla onlardan herhangi birine indirgenemez. Burada özellikle vurgulamak istediğim nokta şu: hiçbir insan onu ayakta tutan bir çevre, toplumsal ilişkisellik biçimleri ve karşılıklı bağımlılığı varsayıp yapılandıran ekonomik biçimler olmaksızın hayatta kalamaz. Bağımlılığın kırılganlığı içerdiği doğrudur ve bazen o kırılganlık tam da varoluşumuzu tehdit eden veya azaltan iktidar biçimleri karşısındaki kırılganlıktır. Yine de bu, bağımlılığı veya toplumsal biçimler karşısındaki kırılganlık koşulunu defedebileceğimiz anlamına gelmez. Zaten yaşama arzumuzu sömüren veya manipüle eden iktidar biçimleri karşısında kırılgan olmasaydık, kötü bir hayatın içinde iyi bir hayat sürmenin niye bu kadar zor olduğunu hiç anlayamazdık. Hayatlarımızı kullanıp atılabilir ya da yoksanabilir kılmaya, daha da kötüsü olumsuzlamaya çalışan yaşamın toplumsal düzenlemeleri, biyopolitik rejimleri içinde yaşamayı arzuluyoruz, hatta iyi yaşamayı da. Yaşamın toplumsal biçimleri olmaksızın varkalamıyorsak ve halihazırda sadece bizim yaşama ihtimalimize karşı çalışan toplumsal biçimler varsa, zor, hatta belki de imkânsız bir açmazdayız demektir.

Başka bir deyişle ifade edecek olursak, bedenler olarak biz başkaları ve kurumlar karşısında kırılganızdır ve bu kırılganlık bedenlerin varkalımına aracı olan toplumsal biçimlerin bir yönünü oluşturur. Benim ya da senin kırılganlığın, bizi eşitlik ve eşitsizliğe dair daha geniş bir siyasi sorunun bir parçası kılar çünkü kırılganlık yansıtılabilir ve yadsınabilirdir (bunlar psikolojik kategorilerdir) ve aynı zamanda toplumsal eşitsizlik biçimlerini üretmek ve doğallaştırmak üzere sömürülebilir ve manipüle edilebilirdir (bunlar da toplumsal ve ekonomik kategorilerdir). Kırılganlığın eşitsiz dağılımı ile kastedilen budur.

Fakat buradaki normatif amacım kırılganlığın eşit dağıtımını talep etmek değil, çünkü esas mesele dağıtılan kırılganlığın yaşanabilir bir toplumsal biçim olup olmadığıdır. Başka bir deyişle, herkesin eşit ölçüde yaşanamaz olan bir hayatı sürmeleri istenemez. Eşitlik gerekli bir hedeftir, fakat kırılganlığın dağıtılacak toplumsal biçiminin adaletli olup olmadığını en iyi nasıl değerlendireceğimizi bilmiyorsak eşitlik tek başına yetersiz kalır. Bir yandan bağımlılığın inkârının, özellikle de bu inkârın doğurduğu toplumsal kırılganlık biçiminin bağımlı olanlar ile bağımlı olmayanlar arasında bir ayrım kurmaya yaradığını savunuyorum. Bu ayrım da eşitsizliğe hizmet eder, paternalizmin muhtelif biçimlerine payanda vurur, muhtaç durumda olanları özcü bir çerçeveye oturtur. Öte yandan da, yaşanabilir hayatlar adına güvencesizliğin üstesinden gelmeyi amaçlayan bir toplumsal ve siyasi dünyayı ancak  bedensel bağımlılığı, kırılganlık koşullarını ve performatifliğin potansiyellerini olumlayan bir karşılıklı bağımlılık kavramı üzerinden tasavvur edebileceğimizi öneriyorum.

Direniş

Bence kırılganlık bedenin siyasi kipinin yalnızca bir yönünü oluşturmaktadır – burada beden derken elbetteki insan bedenini, ama bir hayvan olarak insan bedenini kastediyorum. Bir başkası karşısındaki kırılganlık, karşılıklı kırılganlık olarak anlaşıldığında bile, toplumsal ilişkilerimizin sözleşme-öncesi boyutuna işaret etmektedir. Bu anlamda, senin kırılganlığını ancak sen de benimkini korursan korurum diyen (yani siyaseti bir pazarlık meselesi ya da risk hesabı kılan) o araçsal mantığı geçersiz kılar. Kırılganlık, toplumsal ve siyasal hayatın sözleşmeyle belirlenemeyecek koşullarından biridir; inkârı ve manipülasyonu ise siyasetin karşılıklı bağımlı bir toplumsal koşulunu yok etme veya yönetme çabasıdır. Jay Bernstein’in açıkça ortaya koyduğu gibi, kırılganlık salt yaralanabilirlikle bağdaştırılamaz. Henüz anlatılmamış bir tarihi kaydetmeye açıklık olsun, artık göçüp gitmiş bile olsa bir başka bedenin maruz kaldıklarına karşı hassasiyet olsun, olan bitenlere yönelik her türlü duyarlılık kırılganlığın bir işlevi ve sonucudur. Bunları zamana yayılmış empati meseleleri olarak değerlendirebiliriz, fakat benim asıl önermek istediğim şu: bedenin yaptığı şeylerden biri de (Deleuze’ün Spinoza okumasındaki ifadeyi kullanmak gerekirse)[9] bir başkasının ya da başkalarının bedenine açılmaktır, bu nedenle de bedenler kendi içine kapalı varlıklar değildir. Bedenler daima bir anlamda kendilerinin dışındadırlar, çevrelerini keşfeder veya gezinirler, duyuları vesilesiyle genişler, bazen de yoksunlaşırlar. Eğer bir başkasında kaybolabiliyorsak, ya da dokunsal, hareketli, temassal, görsel, kokusal veya işitsel kapasitelerimiz bizi kendimizin ötesine taşıyabiliyorsa, bunun sebebi bedenin kendi yerinde kalmaması ve bu tarz bir yoksunlaşmanın daha genel olarak bedensel duyular açısından tanımlayıcı nitelikte olmasıdır. Yoksunlaşmayı yaşamanın ve varkalımın anlamının kurucu bir işlevi olarak değerlendirmek, siyaset fikri açısından ne gibi bir fark yaratır?

O zaman asıl sorumuza, kötü bir hayatta iyi bir hayatı nasıl sürebileceğime geri dönecek olursak, bu ahlak sorusunu onun ahlaki önemini ortadan kaldırmaksızın toplumsal ve siyasi koşullar ışığında yeniden düşünebiliriz. İyi bir hayatın nasıl yaşanacağı sorusu belki de bir hayatı sürdürme gücünün yanı sıra bir hayata sahip olma, bir hayatı yaşama duygusuna, hatta hayatta, capacanlı olma duygusuna sahip olmaya bağlıdır.

Burada kinik bir cevap vermek, asıl meselenin tam da ahlakı ve onun bireyciliğini bir kenara bırakıp sosyal adalet için mücadeleye kendini adamak olduğunu söylemek her zaman mümkündür. Bu yolu izleyerek ahlakın yerini geniş anlamda siyasete –yani adaletin ve eşitliğin ideallerini evrenselleştirilebilecek şekillerde gerçekleştirmek için girişilen ortak bir projeye– devretmek zorunda olduğu sonucuna varabiliriz. Tabii bu sonuca vardığımızda da geriye dırdırcı ve inatçı bir sorun kalıyor, şöyle ki, ortada hâlâ daha geniş bir toplumsal ve siyasi hareketin içine girecek, orada yolunu bulmaya ve bir pratik geliştirmeye çalışacak bir “ben” vardır. Söz konusu hareket bu “ben”i ve onun “hayatı”na dair sorununu başka bir yere havale etmeye veya ortadan kaldırmaya çalıştığında gerçekleşen farklı türden bir silinmedir, ortak normun içinde soğrulma, böylece yaşayan “ben”in yok edilmesidir. Bu hayat en iyi nasıl yaşanır ya da iyi bir hayat nasıl sürülür sorusunun varacağı sonuç bu “ben”in ve onun “hayatı”nın silinmesi ya da imhası olmamalıdır. Öyle olursa da, sorunun cevaplanış biçimi sorunun kendisini yok etmeye yol açmış olur. En iyi nasıl yaşanır sorusunun, toplumsal ve ekonomik hayat bağlamı dışında, kimin hayatın öznesi ya da yaşayan bir özne sayıldığına dair bir varsayım yapmaksızın sorulabileceğini düşünmesem de, bu soruyu hayatın öznesini yok ederek cevaplamanın doğru olmadığına eminim.

Kötü bir hayat içinde iyi bir hayat sürmenin imkânsız olduğu iddiasına geri dönecek olursak, “hayat” teriminin iki kez cereyan ettiğini görürüz ve bu tesadüfi değildir. Eğer iyi bir hayatı nasıl süreceğimi soruyorsam, onu yaşayan ben olsam da olmasam da iyi olacak bir “hayat” arayışındayım demektir, fakat sorunun cevabını benim bilmem gerekiyor, dolayısıyla bir anlamda da bu benim hayatım. Başka bir deyişle, ahlak perspektifinden hayatın kendisi zaten ikiye katlanmıştır. Kötü bir hayatta iyi bir hayatı nasıl sürerim diye sorarken, daha cümlenin ikinci yarısına gelmeden, toplumsal ve ekonomik olarak örgütlenmiş bir hayat fikriyle karşı karşıya kalıyorum. Hayatın bu toplumsal ve ekonomik düzenlemesi “kötü”dür, çünkü yaşanabilir bir hayatın koşullarını temin etmemektedir, çünkü yaşanabilirlik eşitsiz biçimde dağıtılmıştır. Kişi basitçe kötü bir hayatın ortasında iyi bir hayat yaşamayı, hayatın belirli düzenlemeleri vesilesiyle üretilen daha geniş toplumsal ve ekonomik eşitsizlikleri göz ardı ederek elinden geldiğince kendi yolunu bulmayı arzu edebilir, fakat bu o kadar basit değildir. Sonuçta yaşadığım hayat, ki söz konusu olan bu hayat, bir başkası değil, halihazırda daha geniş hayat ağlarıyla bağlantılıdır, zaten öyle olmasaydı yaşayamazdım. Bu yüzden kendi hayatım benim olmayan bir hayata bağlıdır, sadece Öteki’nin hayatına değil, daha geniş bir toplumsal ve ekonomik düzenlemeye de. Dolayısıyla benim yaşamam, hayatta kalmam, organik hayatı, yaşatan ve varkalımı sağlayan çevreleri, karşılıklı bağımlılığı olumlayıp destekleyen toplumsal ağları da içeren bu daha geniş anlamıyla hayata bağlıdır. Bütün bunlar benim kim olduğum açısından kurucu niteliktedir, bu da demektir ki yaşamak, hatta insan olmak için belirgin beşeri hayatımın bir kısmını feragat etmem gerekir.

Kötü bir hayatta iyi bir hayat nasıl yaşanır sorusunda örtük olan fikir, iyi bir hayatın ne olacağı üzerine düşünmek hâlâ mümkün olsa bile bunu artık bireyin iyi hayatıyla sınırlandıramayacağımız fikridir. Eğer bu tür iki “hayat” varsa –benim hayatım ve toplumsal bir hayat biçimi olarak iyi hayat– biri diğeriyle alakalıdır. Dolayısıyla toplumsal hayatlardan bahsettiğimizde, toplumsalın bireyi nasıl boydan boya katettiğine, hatta bireyselliğin toplumsal biçimini nasıl kurduğuna gönderme yaparız. Aynı zamanda birey, ne kadar yoğun bir şekilde özgöndergeli olursa olsun, kendisine hep bir dolayım, bir ortam üzerinden göndermede bulunur. Bu anlamda kendisini tanıdığı dil başka bir yerden gelir. Toplumsal, üstlendiğim bu kendimi tanınma işini koşullandırır ve dolayımlandırır. Hegel’den bildiğimiz gibi, kendini, kendi hayatını tanıyan “ben”, kendini aynı zamanda hep başkasının hayatı olarak tanır. “Ben”in ve “sen”in muğlaklığının sebebi ikisinin de Hegel’in Sittlichkeit dediği başka karşılıklı bağımlılık sistemlerine bağlı olmalarıdır. Bu da demektir ki, kendini tanıma edimini ben icra etsem de, benim yarattığım bu icra sürecinde bir dizi toplumsal norm işlemektedir, işleyen her neyse kaynağı ben değilimdir ama onsuz da tasavvur edilmem mümkün değildir.

Adorno’nun Ahlak Felsefesinin Sorunları kitabında kötü bir hayatta nasıl iyi bir hayat sürüleceği üzerine ahlaki soruyla başlayan irdeleme, iyi hayatı sürdürebilmek için kötü hayata karşı direniş olmalıdır iddiasına varıyor. Adorno şöyle yazıyor:

hayatın kendisi o kadar şekilsizleşmiş, o kadar çarpıtılmıştır ki onda kimse iyi hayatı yaşayabilecek veya bir insan olarak kaderini gerçekleştirebilecek durumda değildir. Hatta dünyanın örgütlenme tarzı göz önüne alındığında, en basit dürüstlük talebinin bile neredeyse herkesi zorunlu olarak protesto etmeye götürmesi gerektiğini söyleyecek kadar ileri gideceğim neredeyse.[10]

Tam da böyle bir anda Adorno’nun zaten söylediği şeyi neredeyse (Alm. fast) söyleyeceğim diye sunması ilginçtir. Formülasyonun doğru olduğundan emin değildir, fakat yine de söyler. Tereddüdünü aşar, ama buna rağmen sayfada tutar. Ahlaki hayat arayışının mevcut koşullar altında protestoya varabileceği, varması gerektiği böyle basitçe söylenebilir mi? Direniş protestoya indirgenebilir mi? Ya da dahası, Adorno’ya göre protesto iyi hayat arayışının şimdi aldığı toplumsal biçim midir? Bu aynı spekülatif tarz, şu cümlesinde de sürmektedir:

Belki de söylenebilecek tek şey, bugün iyi hayatın, en ilerici zihinlerin iç yüzünü görüp eleştirel olarak teşhir ettikleri kötü [falsches] hayat biçimlerine direnmekten ibaret olduğudur.[11]

Almanca’da, Adorno “yanlış” hayata atıfta bulunur ve bu Livingstone tarafından İngilizce’ye “kötü hayat” diye çevrilmiştir* – bu fark elbette hayli önemlidir, çünkü ahlak için iyi hayat arayışı pek tabii doğru hayat olabilir, fakat ikisi arasındaki ilişki henüz tam olarak açıklanmamıştır. Dahası Adorno’nun kendisini, sürdürülmesi gereken eleştirel faaliyetleri yürütebilecek denli ilerici ve yetenekli olan gruba dahil ettiği anlaşılmaktadır. Şu da önemli ki, cümlede bu eleştiri pratiği “direniş” ile eş anlamlı kılınıyor. Ama yine de, yukarıdaki cümlede olduğu gibi, bu beyanları yaparken de bir şüphe mevcut. Protesto da, direniş de halk mücadelelerini, kitle eylemlerini nitelendirir, fakat bu cümlede bir azınlığın eleştirel yetisini nitelendiriyor. Adorno burada biraz mütereddittir. Spekülatif cümlelerine açıklık getirmeye koyulduğunda ise düşünümselliğe dair biraz farklı bir iddiada bulunur:

Dünyanın bizden yaptığı şeye direnmek sadece dış dünyaya (ona direnmeye bütünüyle yetkili olduğumuz gerekçesiyle) karşı koymayı içermez… Kendimizin karşı saflara katılmaya teşne parçalarına direnebilmek için kendi direniş güçlerimizi de seferber etmemiz gerekir.[12]

Denebilir ki Adorno’nun böyle anlarda bertaraf ettiği şey halkın direnişi fikridir, mevcut iktidar rejimlerine muhalefetlerini ifade etmek için sokaklarda biraraya gelen bedenlerle şekillenen eleştiri biçimleridir. Aynı zamanda da direniş burada kendindeki statükoya ayak uydurmak isteyen (mitzuspielen) parçaya “hayır demek” olarak anlaşılıyor. Yani bir yanda ancak seçilmiş bir azınlığın üstlenebileceği bir eleştiri biçimi olarak direniş fikri var, bir yanda da kendinin yanlış olana iştirak etmeye çalışan bir parçasına direnme, suç ortaklığına karşı bir iç denetim olarak direniş fikri var. Bu iddialar direniş fikrini şahsen benim nihayetinde kabul edemeyeceğim şekillerde sınırlandırıyor. Benim için her iki iddia da başka sorulara yol açıyor: Direniş vasıtasıyla kendinin hangi parçası reddedilmekte, hangi parçası güçlendirilmektedir? Eğer kendimin kötü hayatla suç ortaklığı kuran parçasını reddedersem, kendimi böylece arındırmış mı olurum? Kendimi alıkoyduğum toplumsal dünyanın yapısını değiştirmek için müdahale ettim mi, yoksa kendimi ondan yalıttım mı? Başkalarıyla birlikte bir direniş hareketine katılıp, toplumsal dönüşüm için mücadele ettim mi?

Elbette Adorno’nun görüşlerine ilişkin bu sorular uzun süredir soruluyor – 1979’da Heidelberg’de Adorno’ya itiraz eden bazı sol grupların onun sınırlı protesto fikrini protesto ettikleri bir gösteriyi hatırlıyorum! Benim ve belki de bugün bizim direnişin nasıl bir hayat tarzını reddetmekten fazlasını yapabileceğini sorgulamamız gerekiyor, çünkü redde dayanan o konum nihayetinde dayanışmayı yitirmek pahasına ahlakı siyasetten soyutlar ve direniş modeli olarak da çok akıllı ve ahlaken arınmış eleştirmeni üretir. Direniş, uğrunda mücadele edilen demokrasinin ilkelerini icra etmekse, o zaman direniş çoğul ve bedene bürünmüş olmalıdır. Ayrıca yası tutulamayanların kamusal alanda biraraya gelmelerini, varolduklarını ve yaşanabilir hayat taleplerini imlemelerini, basitçe söylemek gerekirse ölmeden önce bir hayat yaşama taleplerini ifade etmelerini de içerecektir.

Nitekim direniş yeni bir hayat biçimini, güvencesizliğin farkçı dağıtımına karşı daha yaşanabilir bir hayatı meydana getirmek içinse, direniş edimleri bir hayat biçimine hayır derken aynı anda diğerine evet diyecektir. Bu amaçla, Arendtçi anlamdaki ortak eylemin performatif sonuçlarını günümüz için yeniden gözden geçirmeliyiz. Gelgelelim direnişi nitelendiren ortak eylem kâh sözlü konuşma ediminde kâh kahramanca kavgada bulunur. Ama bana göre ortak eylem bazen de ret, sessiz kalma, hareket etmeyi reddetmek gibi bedensel hareketlerde bulunur, bu hareketler daha radikal demokratik ve daha büyük ölçüde karşılıklı bağımlı olan yeni bir hayat biçimini talep etmek için yaptıkları eylemin ta kendisiyle eşitliğin demokratik ilkelerini ve karşılıklı bağımlılığın ekonomik ilkelerini icra eden toplumsal hareketlerde yaygındır. Toplumsal bir hareketin kendisi toplumsal bir formdur ve  yeni bir hayat biçimi, yaşanabilir bir hayat biçimi çağrısı yaptığı anda, gerçekleştirmeyi hedeflediği ilkeleri icra etmelidir. Dolayısıyla, yaşanabilir bir hayat anlamında iyi bir hayat sürmenin ne anlama geldiğini ifade edebilecek tek şey olan böyle hareketlerde radikal demokrasinin performatif bir icrası söz konusudur. Bu tür hareketler, güvencesizliğe karşı mücadele verirken karşılıklı bağımlılığın veya kırılganlığın üstesinden gelmeyi hedeflemezler; daha ziyade, kırılganlığın ve karşılıklı bağımlılığın yaşanabilir hale geldiği koşulları üretmeyi hedeflerler. Bu siyasette performatif eylem bedensel ve çoğul bir hal alarak bedensel olarak hayatta kalma, varkalım ve serpilip gelişme koşullarına radikal demokrasi çerçevesinde eleştirel olarak dikkat çeker. Eğer iyi bir hayat süreceksem bu başkaları ile yaşadığım, başkaları olmaksızın hayat sayılmayacak bir hayat olacaktır. Olduğum bu beni yitirmeyeceğim; ama olduğum şey, başkalarıyla bağlantılarım tarafından dönüştürülecek, çünkü bir başkasına olan bağımlılığım ve bana bağımlılaşılabilmesi, yaşamak için, iyi yaşamak için zorunludur. Paylaştığımız bir hal olan kırılganlığa maruz oluşumuz, potansiyel eşitliğimizin ve yaşanabilir hayat koşullarını birlikte üretmek için karşılıklı yükümlülüklerimizin zeminlerinden biridir yalnızca. Birbirimize olan ihtiyacımızı kabul ettiğimizde, adına her şeye rağmen “iyi hayat” diyebileceğimiz şeyin toplumsal, demokratik koşullarını belirleyen temel ilkelerini de kabul etmiş oluyoruz. Bunlar demokratik hayatın kritik koşullarıdır, hem süregiden bir krizin bir parçası olmaları anlamında, hem de zamanımızın aciliyetlerine yanıt veren bir düşünme ve eylem biçimine ait oldukları için.

Beni burada onurlandırdığınız için ve bu akşam sizlerle bazı görüşlerimi paylaşmama vakit ayırdığınız için teşekkür ederim.

Duvar dergisinin 12. sayısında yayınlanmış olup  http://cansemercioglu.blogspot.com/2014/07/kotu-bir-hayatta-iyi-bir-hayat-surmek.html alınmıştır.

Türkçe’ye çevirenler: Başak Ertür – Can Semercioğlu


* Judith Butler bu konuşmanın Almanca ve daha kısa bir versiyonunu 11 Eylül 2012’de Frankfurt’ta, aldığı Adorno Ödülü vesilesiyle yapmıştır. Ödülün duyurulması, İsrail ve Filistin’e dair siyasal konumu gerekçesiyle Butler’ın ödülü almaması için bir kampanyaya yol açmıştır. Butler’ın bu tür eleştirilerden birine cevabı The Jerusalem Post gazetesinde yayınlandı, metnin aslı yirmiden fazla dile yapılan çevirisiyle birlikte şurada bulunabilir: www.egs.edu/faculty/judith-butler/articles/i-affirm-a-judaism-that-is-not-associated-with-state-violence. [Metnin Türkçesi için bkz. “Devlet Şiddetiyle İlişkili Olmayan Bir Yahudiliği Onaylıyorum” http://www.egs.edu/faculty/judith-butler/articles/devlet-siddetiyle-iliskili-olmayan-bir-yahudiligi-onayliyorum/ (çev. Can Semercioğlu)]

[1] Theodor W. Adorno, Minima Moralia: Sakatlanmış Yaşamdan Yansımalar, çev. Orhan Koçak ve Ahmet Doğukan, İstanbul: Metis, 1998, s. 41.

[2] Theodor W. Adorno, Ahlak Felsefesinin Sorunları, çev. Tuncay Birkan, İstanbul: Metis, 2010, s. 27.

[3] Age. s. 172.

[4] Age., s. 165.

[5] Hannah Arendt, “The Answer of Socrates”, The Life of the Mind, c. I içinde, Harcourt, 1981, ss. 168–78.

[6] Hannah Arendt, Geçmişle Gelecek Arasında: Siyasi Düşünce Konulu Altı Deneme, çev. Bahadır Sina Şener, İstanbul: İletişim, 1996.

[7] Bkz. Judith Butler, ‘Introduction: Precarious Life, Grievable Life’, Frames of War: When is Life Grievable?, Londra: Verso, 2009.

[8] Donna Haraway’in karmaşık ilişkisellikler üzerine görüşleri için bkz. Simians, Cyborgs, and Women, NewYork: Routledge, 1991; ve The Companion Species Manifesto, Chicago: Prickly Paradigm Press, 2003.

[9] Gilles Deleuze, ‘What Can a Body Do?’, Expressionism in Philosophy: Spinoza, içinde, çev. Martin Joughin, New York: Zone, 1990, ss. 217–89.

[10] Theodor W. Adorno, Ahlak Felsefesinin Sorunları,çev. Tuncay Birkan, İstanbul: Metis, 2010, s. 163. (ÇN: alıntıda ufak bir değişiklik yaptık).

[11] Age., s. 164. (ÇN: alıntıda ufak değişiklikler yaptık).

* ÇN: Kastedilen çeviri Problems of Moral Philosophy, çev. Rodney Livingstone, Stanford: Stanford University Press, 2001. Butler’ın iyi hayat / kötü hayat şeklinde tartıştığı terimler, Adorno’nun Türkçe çevirisinde Almanca aslına daha sadık kalınarak doğru hayat / yanlış hayat olarak karşılanmıştır. Türkçe çeviriden yaptığımız önceki alıntılarda metnin bütünlüğünü koruyabilmek için değişiklikler yaparak Butler’ın tartıştığı iyi hayat / kötü hayat terimlerini kullandık.

[12] Age., s. 163.

Views: 117

Gizli Bilimler Okulu (Psikolog, Psikiyatrist AS’nin Hayal Kırıklığı ve Yalan) – Ahmet Ateş

Kasabalı sandalyesinde yeni bir oturuşa bacaklarını değiştirerek iyice yerleşti.  Şimdi daha rahat der gibi, bacaklarının durumuna baktı. Sigarasını öte yana dönerek yaktı.

     “Yaa bir gün sabah toplanmasından, sayımından sonra gardiyanlar bizim koğuşa geldiler. On kişinin adını okuyup hazırlanmamızı, Cerrahpaşa’ya sağlık taramasına götürüleceğimizi söylediler. Biz koğuştaki örgütlenmemizle durumu konuşamadan çıkmak zorunda kaldık. On kişinin içinde bulunan Memet koğuş örgütlenmesindeki yürütme kurulunda yer alıyordu. Zaten örgütlenmenin üç üyesi eskiden dışarıda var olan örgütün üst yönetim yapılarında yöneticilerdi. İki kişiyi de koğuşta bulunanlar seçmişlerdi. Baksana işe, o zamanlar bayağı Leninciymişiz (!). Hem merkez hem seçim. Memet’in bizimle oluşu herkesi rahatlatmıştı. Çünkü Memet yakalandığında  İstanbul’un yöneticilerindendi. İçimizde az sayıda arkadaşımız gibi okul bitirmiş, üstelik mühendislik okumuş biriydi. Doğa bilimlerine olan tanışıklığı da ona bir güvenirlik sağlıyordu. Neyse, biz Cerrahpaşa’ya vardık. Bizim için çok şenlikli bir durumdu. Sağlık taraması için de olsa bir süreliğine tutukevinden kurtulmuştuk. Akşama koğuşta şenlik olacaktı. Uzun süredir her arkadaşın yaşayamadığı dışarıyı onlara anlatacaktık. İşte, hemşireler, doktorlar, yemek, geliş gidişte işittiğimiz sesler, imgelemeler, izlenimler, çağrışımlardan kurulmuş bol kahkahalı anlatılar. Biliyorduk ki biz şanslıydık. Bi’ şekilde seçilmiştik işte. Nasıl seçtiler, kim seçti, niçin o kadar insanın içinde bizi seçtiler? Bunlardan önemlisi, yaşadığımız güzellikleri, daha doğrusu bizi yoksun bıraktıkları bir yaşamdan yakalayabileceğimiz kırıntıları koğuştakilere anlatmak boynumuzun borcuydu. Koğuşta her şeyi ortaklaşa kullandığımız gibi, her şeyi paylaştığımız gibi “Cerrah’a yolculuk ve bir gün” yaşanılanları da utanmadan, sıkılmadan, bizde kalan izleriyle ortak yaşama aktarmalıydık. Dileyen eklemeler, çıkarmalar, gülünçleştirmeler yapardı. Üzünç katılamazdı. Utanmadan dedim, çünkü çoğunda çoğumuz için, gördüğü güzel bir hemşireyi ya da orada varsa kadın bir doktoru kalabalık bir topluluğa, hele devrimcilere anlatması epey zordu. Hele sonradan 78’liler denilen kuşaktan devrimcilere, kadın erkek ilişkilerinde epeyce tutucu olmuş bir topluluğa anlatmak. Bana kalırsa bir hemşirenin güzel bacakları, bedeni, varsa kırıtkan tümceleri, eşeysellik ya da cinsellik çağrıştıran, bununla ilgili görünebilecek olan bir bakışı bile anlatılmalıydı. Ancak bunu yapabilmek de yürek isterdi ilkönce. Çünkü çoğumuz bir imamın gündelik ahlak söylemini, imamın kendi söylemine aykırı olan davranışları varsa bile kendimizde özümlemiştik. En azından kadın erkek üzerine konuşmak, bunca siyasal, toplumsal, estetik sorun varken bir yiğnilikti. Bir töresizlikti. Bir sapıklıktı. Ciddi olmak, bazen de görünmek devrimciliğin önemli huylarından biriydi. Kadın hakkında konuşmak da, biz burada türdeş bir erkek topluluğuna çevrilmiştik çünkü, bu ciddiyeti bozan ilk şey olurdu. Düşünsene, gördüğün her kadın, eğer arkadaşlara anlatılmasa, imgesel eşeysel ilişki dileğini bir yana koy, her birimizin yoksun bırakıldığı kadın erkek bir arada bulunabilme yaşantısından, olanca arındırılmışlık içindeyken bir kendine ayırma, bir özelleştirme olmaz mıydı?  Eğer anlatılmasa bir bencillik, bir kendine saklama olmayacak mıydı? Ama öngörülebilirdi ki, onumuzdan biri bile bu konuyu koğuşta konuşmayacaktı. Herkes gördüğünü, işittiğini istemeden de olsa kendine saklayacaktı. Çünkü nerdeyse devrimcilerin çoğu özleşmiş bir imamlar örgütünden gelmekteydi.”

     Memet’le Ereğlili ne zaman dönmüşlerdi? Ne zaman Kasabalı’yla benim önüme çay bırakmışlardı? İşte bu Metrisçileri bundan dolayı da seviyordum. Ne denli ayrımlı düşünseler, davransalar, ne denli ayrı huyları, eğilimleri, gereksinimleri, yönelimleri olsa, ne denli az değişen kişilik özellikleri, kavrayış güçleri olsa da konuşana, konuşulana saygıyla karışık bir dinleme, uyma gösterirlerdi. Sanki bu adamlarca söz hala kutsaldı; sanki bunlar hala “önce söz vardı” döneminden çıkamamış varlıklardı. Bu özellik acep uzun yıllar faşizmin tutukevlerinde, gardiyanlarda, jandarmalarda, tutukevi subaylarında kendini gösteren güce karşı en zayıf görünen, sanki uymadan başka bir şeyin olanaksız göründüğü koşullarda bile ortaya çıkan devrimci direnişle, direnişin bir aracı olarak, direnişin birçok aracı olarak söz haykırma, yumruk kaldırma edimiyle mi kazanılıp çelikleştirilmişti? O koşullara uygun olmalıydı ki, gardiyanlar ilkönce direnenlerin ağzını kapatmaya çalışırdı… 

     Biri bile bu dinleme yordamını önemsemezlik etmezdi. Biri bile söz söyleme sırası kendine geldiğinde ya da sözü isteyip aldığında düşündüklerini söylerken sınırlamazdı. Belki gündelik yaşamda pek kolayına bir araya gelmeyecek bu insanlar bir biçimde bir araya geldiklerinde de bu topluluğun her üyesine ve onun sözüne ayrımsız saygı gösterirdi. Saygı belki de sevgi edimini bazen, bazı durumlarda bir süreliğine bir yana koyabilmekti. Sözün hem söylemede hem de dinlemede kuralları vardı. Söz kutsaldı. Bu kurallara uymayanlar ise tatlı sert uyarılırdı. Uyarı başıboş bir öznel özgürlüğün basit bir soyutlama olduğunu, özgürlüğün özerklik, isteme, insan dünyasındaki ilişkilerde eşitlik tutkusuyla davranabilme sürekliliğini de içine alan bir zorunluluk alanını gösteren bir imdi, bir simgeydi. Göksel krallık ülkesi gibi, özgürlük ülkesinin de bir simgesi vardı; dinle! “Din-” don- gibi, dur- gibi bir anlam taşıyordu. Dondu, donlaştı, durdu, durgunlaştı, dindi, dinledi, dinleşti… Bunu devrimciler bulup ilkeleştirmemişlerdi. Bu anlam zaten vardı dilde, geçmişte, şimdide. “Dinle sana bir nasihat edeyim/ Hatırdan gönülden geçici olma/ Yiğidin başına bir hal gelirse/ Onu yad ellere açıcı olma//” der bir Pir deyişi. Uyarma bir anımsatmaydı, herkesin herkese her zaman anımsatabileceği. Bu varsa, söz kesmeler, bölmeler, sıra kapmalar da vardı. Vardı ki imler, simgeler, uyarılar da vardı. Eğitme (eskinin edep erkanı) kişinin kendinde başlayıp kendinde süren bir çabaydı. Okul ise ancak talimle (durmadan yineleyerek makineleştirme, sol-sol, sol-sağ-sol gibi)  terbiye (koşum atını yönlendiren kayıştan düzenek) verebilirdi. İçimizde okula en az gidenlerin davranışları sağlamlık, güvenirlik, incelik gibi yüzlerce yönden sivrilirdi. Ortaokula bir yıl gitmiş İçelli en arı, en ince, en kırılmaz ve en dinleyebilenimizdi. Birimizle karşılaştırıldığında daha az konuşuyorsa, bu onun kendini eğitme yordamıydı. Sağlık taramasına dur demek için yapılması gereken tek şeyin ne olduğuna ilişkin ilk savıyla ünlenmişti. “Ya piskoloci sosyoloci diyip durmayın! Yarın Cerrahpaşayı dağıtalım olsun bitsin. Bi güzel dayak yeriz ama bu çile de biter!” 

     Sofu toplulukların (sufi) toplantılarında dinseli ve dünyalığı birleyen toplaşmalarda (büyük yazaçla) Gözcünün kendi aralarında konuşanları sözün gerçeğine çağıran, sözün çok yönlülüğündeki dinleme “edebine/ güzel huyuna” ve “erkanına/ yoluna” çağıran “Gerçe[k] höö! Edep erkan erenler!” çağrısıydı her uyarı. Dinleyin, anlayın ve sonra karşı gelineceğe karşı gelin can yoldaşlardı. Özgürlüğün, özerkliğin, isteme gücü ve yetisinin birleştirilmesiydi.

     Ancak böyle topluluk olunurdu. Böyle küme, böyle öbek böyle takım, böyle sevili, böyle sevgili, böyle arkadaş, arka çıkan, böyle yoldaş, aynı yolda yürüyen, böyle candaş, böyle topluluktaş olunurdu. Yani bir şeyin örgütü ancak böyle örülebilirdi. “… ama yapı kolay yükselmiyor…/…” (N. H. Rannnn) olabilirdi. Ve “yapı yerinde çay ne her zaman sıcak/…”tı. (Buenaventura Durriti,/ que en Aragon peleaba/ cuando supo estas noticias/ asi hablo a su gente brava: !Companeros! Hay que ir/ a la capital de Espana/… (Luis Pérez Infante) –yaklaşık: B. Durriti, Aragonya cephesinde işittiği haberlerle ilgili kendi bölüğündeki askerlerle konuşuyor: Yoldaşlar! Haydi Madrid’e yürüyelim, İspanya’nın başkentine!) Çoğun da İçellilerin savı en yapılası olurdu. “Hay que ir a la capital!..”  

      Özgürlükçü bilgisevgisi (philosofia) herkesin her şeyi her zaman yapmasına izin vermezdi. İşte o zaman anlamı çarpıtılmış bir küffarlama yapışla söylenen “anarşi” dedikleri çıkardı ortaya. Öyle düşünenler Robinson’un adasına (Daniel de Foe’nin yanına) gidip başta Cuma’yı sonra da Robin’i öldürerek topluluksuz, en azından iki can bir bile olamadan özgürce yaşayabilirlerdi. Bu ne bir kimseyi bir toplaşmadan, yerden, zamandan kovma ne de böyle yaşamayı isteyen bir kişiyi yok etme çağrısı, eylemi olurdu. İsteyen istediği yerde ve istediği gibi yaşasındı. Anarşizm, anarşi, anarşist ise özgürlüğü özerklikle, eşitlikle, zorunlulukla güçlü bir “güzeltöre”nin (etik mi deseydim?) kurallarıyla, güçlü bir istemeyle harmanlayarak uygulanabilir kılabilmekti. Bu uygulanabilirliğin kayasını Sisife Tepesi’ne soluklana soluklana çıkarmaya çabalamaktı. Tepeye çıkarılmaya çalışılan kaya kişi yorulunca yuvarlanacakmış, ne gamdı! O yorulmalık olunca başka biri omuzlardı. Başka biri, başka biri, öteki ama topluluğun içinden bir öteki, kişinin “2 no’lu kişiliği” (C.G. Jung) olabilen bir öteki.      

     Kasabalı bir sigara daha yaktı. Anladım ki kocaman ilgişliliğime/ meraklılığıma karşın (dili zorluyorum, biliyorum; ama Engels’e göre “zor tarihin ebesi” değil miydi?) onun anlattıklarından kopup bilmediğim anakaralara gitmiştim. Çünkü söz söyleme ortamı, söz dinleme ortamıyla ülküsel bir kavuşmadaydı. O ortamın tüm ortasındaki devrimciler geçmişi o ana taşıyan gerçeklerdi. Sözü biriniz alın üstümden der gibi bir sus muydu bu Kasabalı’dan yayılan, genişleyen, sessizliği saran? Bir söz ıssı çıkmadı ortaya. Yoksa konuyu şöyle böyle anlayan mutfaktan sonradan gelenler, içine düştükleri anıların verdiği ezinçli duygularla mı suskunlaşmışlardı? Kasabalı bu geniş zorunluluklar karmaşasında zorunda kalmışcasına, mademki söz görevi bende kaldı, eh n’apalım der gibi kocaman bir yudum çay yuttu. Olayları şimdide bunca geçmişlikleri içinde hep geleceğe geleceğe doğru üflüyerek anlatmaya başladı.

     “Ya hu Gedikli, gerçekten sözü nasıl toplayacağımı bilemedim. Bu güçlükler aslında bu olaylar başımıza geldiğinde de ortalıktaydı. On kişilik küme neye göre seçilmişti? Biz neden Cerrahpaşa’ya gidince SA’nın kocaman olan odasına alınıp sonra da laboratuvar gibi bir yere götürülmüştük? Neden SA bize, “meraklanacak bir şey yok çocuklar! Ruhsal sağlığınızı taramak için yardımcı hocalarım size birkaç test uygulayacak,” demişti? Neden üstteğmen ve bir jandarma çavuşu dışında koruyucu (?) yoktu, varlığımızı ellerine koyacağımız güvenlikçiler (?) neredeydiler? Neden çavuş da yalnızca tabanca taşıyordu? Neden, nasıl, niçin, nerde, ne zaman sorularına aramızda kimse usa yatkın olmayı bırak bir yana, saçma sayılacak bir yanıt bile veremiyordu.”

     “Laboratuvara bizi iki yardımcı doktor (kutsal ak önlükleri vardı ya, ondan dolayı doktor dedim) götürmüştü. İçeriye yalnızca biz ve üsteğmen girdi. Çavuş kapı önünde bekliyor olabilirdi. Laboratuvar ortada yüksek, geniş bir tezgah, yüksek sandalyeler, taburelerle tıkış tıkıştı. Camlı dolaplarda bir dolu alet görünüyordu. Ampermetreli, voltmetreli, ommetre göstergeli bir sürü ıvır zıvır. Tel kafesler, kafes kablolaları, bazı aletlere bağlı en uçta görünen bağlantı kayışları, petler (?)… Sonradan arkadaşların anlattıklarına göre içeri girişten hemen sonra başlayan bilinmez bir korku, kaygı ve onları izleyen bir mide kasılmasıyla artan baş dönmesi sarmıştı bedenimizi…”

     “Neyse. Dört kişilik bilimci araştırma takımı bizi tezgahımsı masaya oturmaya çağırdı. Salonun kapıdan uzak ucu bir büro gibi koltuklu sehpalı, taban halılı ve SA’nın pirinçten isimliğinin üstünde durduğu kocaman bir masayla donatılmıştı. Üstteğmen kapıya yakın bir yere bir tabure çekerek konuşlandı. Ona göre düşmanın saldırılarına karşı savunmanın, çünkü yardımcı doktorları da ondan yana saysak bile, on kişilik bir ruhsal sapıklar mangasının saldırısına karşı bir savunmanın yapılabileceği en uygun yer orası olmalıydı. Bizden gelebilecek bir saldırı durumunda tabancasını çekip ateş edebileciği zamanı ortada bulunan tezgah masadan olan uzaklığı ona sağlayacak olmalıydı. Bu ‘subaşı’ savaş sanatlarını biliyor olmalıydı ki konumlandığı yeri bence de iyi seçmişti. Öyle ya, savunmanın da, saldırının da bilimini öğrenip uygulamıştı. Pencereler zaten tel kafesliydi. Kapıda da önceden yapılmış düzenlemeye göre (?) tabancalı bir çavuş olmalıydı. Ayrıca çavuştaki telsizden cırlayacak bir emirle dışarıdaki koruma mangasının çok kısa zamanda oraya ulaşabilecek uzaklıkta konuşlanmış olması da düzenlenmiş olabilirdi. Neyse işte! Bunlar da o an bazı arkadaşların anlağından geçen düşüncelermiş. Bizden istenilen önümüze serilen çok sayfalı anketi yanıtlamamızdı. Sorular duygu, duyum, düşünce, davranış, tutum gibi şeylerle ilgiliydi. Bu eğilimlerin dışında hakkımızda öğrenmek istedikleri bir şeycik yoktu. Demek ki kişisel bilgilerimiz (!) ortalıkta görünmeyen, ama hocanın masasının arkasındaki dosya klasörlerindeydi. Çünkü ruh sağlığı taranan öbeğin öyle kura işi seçilmediği azıcık düşünüldüğünde kolayca seziliyordu. Biz örneklemmişiz. Bu sözcüğü yardımcı doktorlardan ya da tarama ekibinden birçok kez işitmiştik.”

     “Galiba sağlık taramasından çok yazılı bir sorgulamadaydık. En can sıkıcı yanı da sonradan öğrendiğimiz “bir çeşit ruhsal bir sapma olan devrimcilik”in “beyin patolojisi” kaynaklı olup acı çekip ceza (ödek/ödetme,) evlerindeki ruh hastası (sayrısı)  eşahısın (kişilerin) tipleştirilmesi (birtekleştirilmesi) ya da modelinin (örneğinin) çıkarılması işinde bizim tüm devrimci sapıkların temsilcisi (örnekçisi) olmamızdı. En hoş yanına gelirsek, anketi doldurduktan sonra bizi yemekhaneye almaları ve koca bir salonda koruyucularımız, biz ve yalnızca iki doktorla birlikte yemek yememizdi. Bu uzun zamandır yaşamadığımız bir edimdi. Yemekler de hani oldukça lezzetli (hapishane argosuyla cillop) derler ya o türdendi.” (Kasabalı’nın konuşmasını aktarırken anladıklarımı ayraç içinde yazdım. Çünkü  Kasabalı’nın türkçesi özenti, betimleme, öykünme gibi ereklerle biraz Mazhar Osman’ın tıp argosu, biraz Nazi toplama kampı jargonu, biraz da Osmanlı İttihadçı münevveri mefhumluydu. Bu sözcükleri bunları yazarken anımsamam olanaksızdı. Ben de Kasabalı’ya saygısızlık etme pahasına anlatısını köşeli ayraçlarla doldurdum.)

     “Akşama doğru sosyalden tecrit (yalıtma) evine döndüğümüzde koğuş bizi kahkahalarla karşıladı. Bir toplantı istediler, yaptık. Karar koğuşundu. Artık ne yapacağımız koğuşu ilgilendirmezdi. Yalnızca on kişilik bir örgüt olacak, orada tartışacak, sorunları saptayacak ve çözecektik. Dışımızdaki arkadaşlar bizim onların temsilcisi (örnekçisi) olduğumuzu kavramış gibi sessizleştiler. Biz onların düzeninden ayrıldık. (İkinci yalıtılma.) Koğuşun kuzey ucundaki son ranzaların çevresinde konuşlandık. İlk tartışmamızda durumun benim hiç düşünemediğim denli, hiç de iç açıcı olmadığı ortaya çıktı. Ne yapılmalıydı? Nasıl yapılmalıydı? (V. I. Lenin’in 1903’ten önce Iskra/ Kıvılcım’da yayınlanan yazısının başlığı gibiydi, belki de…)”

     Memet birden mavraya başladı. Kasabalı gülerek Memet’e teşekkür etti. “Abi bi’ ara sandım ki akşama değin konuşmak zorundayım. Hele şükür!”

     Oturanlar ayaklandı, konuşan sustu, ayakta olanlar oturdu, susanlar ikililer kurarak fısıldaşmaya başladılar. Demek bugünkü toplantı böylece sona ermişti. Konu çok ilginçleşmişti. Ama bunu nasıl öğrenebilirdim? Darda kalmayınca Hızır yetişmezmiş, derler. Ereğlili gülerek şehir hatlarına çalışan bir gemi gibi yampiri yampiri yanıma yaklaştı. “Gedikli yaa, beni evine davet etmen sakıncalıysa, sen bana gel bir akşam da, biraz demlenelim!” dedi. Anlağım esrar çekmiş birinin anlağı gibi dörtnala koşmaya başladı. (Belki de ortaçağdan bir benzetmeyle değil de, içinde yaşatıldığımız günlerin bir benzetmesiyle söylersem, durum daha açık anlaşılabilir. Anlağım beşinci viteste hızlı yolda ya da ‘otobahn’da ‘50’ gazla giden bir BMW (Bayerische Motor Werkzeug) hızındaydı. Ya da 250 km. hızla yol almaya başlayan Hamamata-Osaka hızlı treni gibi gidiyordu…)

     “Tamam, istersen şimdi birlikte gidelim. İstersen sen sonra gel,” dedim. Sorunsallaştırdığım onun bana ya da benim ona nasıl gelip gideceğimiz değildi. Sorun olan bugün konuşulanları ayrıntılarıyla öğrenmekti. Bu yüzden de anlatılanları unutmaya başlamadan önce biriyle uzun uzun konuşabilmekti. Sorular, yanıtlar, açıklamalar, gizli bilimlerin öğrencilerinin yaşadıkları ve onların bugün ne yaptıkları.

     Ereğlili, Şiimdi seninle gelemem,” dedi. Ben ona bakarken durumumu nasıl yorumladı, bilemem, “Ya bir arkadaşla birlikte gelebilir miyiz?” dedi. Yüzüne bakakalmış olmalıyım. “Yani, sana zarar gelebilecek biri olsa tahmin edersin ki buna izin vermem.”

     “Ya Ereğlili, bunu söylemen gerekir miydi? Neyse! Bana peşinde bir kitleyle de gelsen, başımın üstünde yerin.”

     Başını zor görünür miniklikte aşağı yukarı sallarken, dudaklarının kavuştuğu iki uçta yine o gülücükler. “Nasıl yapalım?” dedi.

     “Ben sizi rıhtımda otobüs yazıhanelerinin herhangi birinin önünden alayım. Siz istediğiniz şirketin önünü seçin. Saatini sen söyle. Ama bilesin ki, bir bu yana bir o yana geçme süresince seni görememişsem boşuna bekleme,” dedim.

     Tek kişilik “örgüt evi”me dönerken içimde bir kaygı vardı. Neden doğru dururken Ereğlili bana onu çağırmaktan, beni konuk etmekten dem vurmuştu? Buradaki sorgulanması gerekeni kapatmak için de “Sen bana gel bir akşam,” demiş olamaz mıydı? Böylece güvensizliğim birazcık daha ufalanacaktı. Hem nereden çıkmıştı ki şu “Ya bir arkadaşla birlikte gelebilir miyiz,” demeler?

     Bunları düşünmeyim, kaygı korlarının üzerine kurumuş “düşünen sazlık”tan yakacak ve yanacak belki de yanacak ve yakacak kurumuş ot atmayım dedikçe anlağım çalışıyor, belleğimdeki iz külünü bir o yana bir bu yana bir köseğiyle karıştırıp duruyordum. Ereğlili bana tuzak kurmazdı. Bu tuzak diğer arkadaşlarına da kurulmuş olurdu. Ereğlili işbirlikçi olsa bile, beni başka bir tasarıyla yakalatması gerekmez miydi? Eğer bu ham tasarıyı “terörle mücadele” gazilerine sunmuş olsa, özellikle onlar böyle bir ham tasarıyla dalga geçmezler miydi? Bu yakalama ya da toplama tasarısı, eğer dilek ve istek İstanbul devrimcilerinden bir takımı izlemekse, böylece ortalıkta hiçbir eylem yokken üçbeş kişinin gözaltına alınmasıyla bitmez miydi? Üstelik o takımın içinde birinden işkillenmek de işin kötü kokulu artığı olmayacak mıydı?

     Güneşlibahçe sokaktaki dükkanlardan mezelik, yemeklik bir şeyler aldım. Boş ver oğul dedim, iş olacağına varır. Güldüm. Sanki iş tasarlanmış, tasarı arındırılmış, usa yatkınlaştırılmış gibi bir havadaydı içimdeki sesin “boş ver”i. Bu sanki bir açıdan da kader ya da önceden Tanrı tarafından kararlaştırılmış, bilemeyeceğim işleyişlerce gerçekleştirileceği alnıma görünmez boyaklarla yazılmıştı. Oğul, dedim; Ereğlili’yle ilgili soruların varsa bunu ona sor. Birden. Hani eskiler “yekten” derler ya, hah işte öyle. Sormadın, sormayacaksan bu kuşkular, bu işkillenmeler niye? Hem onun dudaklarının kıyılarına demir atmış gülücükler var ya, işte onlar umut gemilerinin korsan sancaklarıdır. O çocuk o korsan gülüşüyle, en azından o gülüşler solmadıkça bir kötülük edemez. Hayır diyelim, hayır ola!

     Eve geldiğimde, yemek, meze olacak aldıklarımı düzenlerken saatime baktım. İki saatim vardı. Hem bir şeyleri hazırlar hem de buluşmaya nasıl gitmem gerektiğini tasarlardım. Ellerim işte, usum “oynaştaydı”. Otobüs yazıhanelerinin bulunduğu yeri önce Haydarpaşaya doğru mu geçmeliydim? Hava birazcık alacakaranlığa çalardı o saatte. Koyu renkli bir şey giyeyim. En iyisi Çayırbaşı tarafından Deniz Hotel’in önüne geçerim. Oradan Moda yönüne yoldan yürürken Rıhtım caddesinin o bölümünde park etmiş arabaların sağından, yani direksiyonda oturanlar varsa onların yakınından geçerken incelerim. Arada bir yazıhanelerin önlerine bakarım. Ereğliliyi uslu uslu bekleyen biri olarak gördüysem yürüyüşü sürdürüp otuz adım sonra geriye dönerim. Bu sefer de yine yoldan arabaların solundan Haydarpaşa’ya yönelir bir ara Ereğliliye işmar ederim. Eveeet, Ulukışla’da işmar et, derdik. Gizliden bir im, bir ses, bir bakışla çağırmaktı ha!

    Gerilim çoktan geçmiş, biz üçümüz, bir ben, bir Ereğlili, bir Ulukışlalı oturmuşuz da rakıdan ilk yudumlarımızı almaya başlamıştık bile. Gerilimim en azından bir kesimiyle de, Ereğlili’nin yanında biriyle gelmesi yüzündendi. Böylece ben ilgişlendiğim şeylerin hiçbirini ona soramayacaktım belki de. Gizli bilimler okulu, onların kendi aralarındaki tartışmaları, anladığım ya da sandığım kadarıyla Ereğliliyle Memet’in arasındaki çekişmelerin asıl konusu, sağlık taramasında takınılacak tavırların neye göre belirlendiği… bitmez tükenmez soru geceleri. İkinci gerilim kaynağı, neden birini getirme isteği duymuştu Ereğlili? Acep işi Memetgilin tanımadığı bir kişiye mi aktarıyordu? Bu kadın kimdi hele? Bir yudumla sarhoş olmadan karnımızı doyurmaya başladık. Herkes kendini açlığı yok etmeye adamış rollerindeydi. Ancak lokmalar, el kol hızı, çiğneme… bütün bu sessizliğin tasarlanmış bir görünüş olduğu yönündeydi. İçler fırtınaların, kasırgaların, çılgın dağ yellerinin karsavuranları altında olmalıydı. Nerden mi bildim, benim içim öyleyse, aynı dışsal ortamda kalan onların içi de böyle olabilme olasılığındaydı. İşte bu bilimsel bir genellemeydi. Memet’in olgusallığını açıklamamda kanırtıcı bir kanıtlayıcı olarak kullansam mıydı acep!

    “Haydi abi, tanışmamızın şerefine kaldıralım!”

    Kadehleri yerine koyduk. Üçümüz de Ulukışlalının uzattığı paketten birer sigara çıkarmayı becererek sigaralı olduk. Ben kalkıp küllük getirdim. Girişten bodrum, apartmanın arka tarafından bahçe katında olan dairenin bahçe kapısını açtım. İçeriye nemli bir hava girdi. Önce bize, sonra içki soframıza bir baktı sanki. En sonunda da evin salonundan diğer odalara geçerek onları da dolaşıp gelip ortamıza arkasına kaykılarak oturdu. Ben bu serinliğin derdiyle uğraşırken Ulukışlalı “abi,” diyip bir yüzyıllık bir ara verdi. Birinin anlağı karman çorman olunca mı böyle bir ara ortaya çıkıp sessiz ünsüz ortalıkta boy gösterirdi? Yoksa söyleyeceğinden ya da soracağından cayınca mı böyle bölük bölük bölünürdü insanyavrusu?

     “Abi ya, söylemesem, burdan gidince Cemal’e pişmanlıkla da olsa mutlaka söylerim. İnan bu konuda susabilmem mümkün değil,” dedi.

    “Söyle o zaman! Doğruysa daha doğrultur, yanlışsa biraz daha bükeriz.”

     “Ya abi, bana şöyle dikkatle bir baksana! Kime benziyorum? Ferit’in yüzünü hatırlıyor musun?”

     Bakmam gerekmiyordu. Zaten Ulukışlalı diye tanıştırılınca bu gecenin sonuna eriştiğimi sezmiştim. Bu kadını anımsıyamıyordum. Ancak o beni tanıyabilirdi. Ferit’in yüzü deyince de onun beni tanıdığı ortaya çıkmıştı. “Nasıl yapılmalıydı?” (Gizli Bilimler Okulu’nun temel sorusu buydu belki de.) Gerçekten Ferit’lerde kaldığım günler vardı. Ama bu kız ortalıkta dolaşan boy boy kızlardan hangisinin büyümüşüydü? Ereğlili Ulukışlalı Cemal mıydı? Cemal’ın adını anımsamıştım. Ben Ulukışla’ya gittiğim 1980 Kasım sonu ya da aralık başında Cemal, İstanbul’da yakalanıp Konya’ya getirilmişti. (… cuando supo estas noticias…) Gözü kara, saçı kara, eylemi tezkara, delifişek biri olarak anılıyordu. Ne demeliydim ki?

     “Adnan Abi, bize gelirdin akşamları. Ferit Abimle birlikte onun odasında sabahlara kadar fısıldaşıp dururdunuz. Size saygıyla, özenerek bakardık biz. Annem babam da sizi çok severdi. Annem ablama gece yarıları sizin için çay demletir, odanıza gönderirdi. Biliyordum ki bunu hak etmeyen, etmeyecek olan kimse için yapmazdı. Sanki ailenin büyük oğluydunuz. Siz fısıldaşırken biz çocuklar meraktan çatlardık. Acaba konuştuğunuz her neyse belki bir kelime işitebiliriz diye sizin sesiniz kesilene dek uyumazdık. Sonra abimgilin alındığı operasyon. Sen kaçıp gitmiştin dağlara doğru. Bir daha senden bir haber çıkmadı.”

    Sustu. Sustum. Çay bardaklarındaki rakıyı bitirdik. Onların getirdiği mezeci dükkanlarının mezelerinden birkaç lokma aldık. Herkes kendi içtiği sigaradan tüttürdü. Acaba seslerimiz dışarıya çıkıp dolaşıp üst katlarda oturanların kulaklarına gider miydi? Kalkıp bahçe kapısını kapattım. Mutfağın penceresi yetip artardı bile bu dumana. Cemal’e baktım. Başını eğdi gülerken. Ula ne gülersin boyuna, dedim.

     “Ya abi, kusura bakma! Bu Nevin’e boş bulunup bir hafta önce senden bahsettim. İşte devrimcilerin yumuşak karnı. Tanımak istediğimiz, hikayesini bildiğimiz, ama o hikayenin ayrıntılarını bilmediğimiz bir yoldaşımızı tanıyıp bağrımıza basmak isteriz. Aslını sorarsan seni ikinci görüşümde senin Adnan olabileceğinden şüphelendim. Bir sezgi mi, yoksa kullandığın birkaç sözcüğün alıp beni eski günlere, eski yurtlara götürmesi mi, bilmiyorum. Demin Nevin’in anlattığı operasyondan bir iki ay sonra Ferit ve arkadaşları palas pandıras bize katıldılar. Hepsi liseli bebeler. İşte özlem giderme, haber, durum vaziyet. Ya abi, Allah seni inandırsın, gelenler Adnan Abi diyor, başka bir şey demiyordu. Seni o kadar anlattılar ki, gülüşünü, sesini, yabancı bir aksanla konuştuğun dili, gözlerinin iki yanındaki kırışıklıkların sen gülerken aşağıdan arabi 81 ya da yukarıdan 18 yazdığını… falan filan, farkında olmadan bir insanın nasıl gözleneceğini öğrendim. Valla abi, bir gece bizim çocuklar senin nereli olabileceğini tartışırken birbirlerine gireceklerdi. Abdullah’ı hatırlar mısın bilmem, senin Moskova’da okumuş olabileceğini bile öne sürdü.”

     “Lafın kısası, ben de Nevin’e danışmadan, onu da kendimle birlikte davet ettirdim. Zaten biz bu akşam buluşacaktık. Bakalım senin Adnan Abi olduğun doğrulanacak mıydı? Bağışla beni. Nevin’in bu işte tırnak kadar özürü yok valla!”

     Yerimden bir daha kalktım. Salonda dolaşarak düşünsem ayıp olacaktı. Tuvalete gittim. Düşünmeye çalıştım, olmadı. Nasıl davranmalıydım ki? Çok duygulandım bir kez. Çok ilgişlendim bir kezden artık. Şimdi bir de “liseli bebeler” çıktı başıma. Nevin hangi kız çoçuğuydu, Cemal’le ilişkisi neydi, ailesinden diğer insanlar neredeydi, anası babası yaşıyorlar mıydı?… İşte bu ilgilerle, ilgişlerle bu gece bile yetmezdi bize. Nasıl yapmalıydı (canım Vladimir!), nasıl etmeliydi? Sal çayıra, mevlam kayıra en iyisiydi. Tadını çıkar, en uygunuydu. Kendiliğine bıraktım. Saldım salındım. Döndüm postuma kuruldum.

     “Peki Nevin, Ferit nerde şimdi? Sahi bu arada, sen İstanbul’a nasıl düştün ay balam?”

     “Adnan Abi, çıkıp Ferit’i arasak, valla kalkıp otobüs bakmaya gider. Mersin’de abim. Evlendi, bir oğlu oldu. İyi yani. Bana gelince, sen oralardayken ben orta ikide bi’ çocuktum. Sonra liseyi bitirdim. Ankara’da psikoloji okudum. İstanbul’da iş buldum. Zaten Cemal de içerden çıktıktan sonra İstanbul’a yerleşmişti. Burada Cemal’i bulup benimle nişanlanmaya razı ettim. Yaşayıp gidiyoruz işte. Güzel her şey.”

    Cemal biraz sıkıntılı bir kıpırdanışla Nevin’e baktı. Sonra bana baktı. Ne yapacağını, ne söyleyeceğini bilmezlendi. Onu rahatlatmak için Nevin’e takılarak sordum. “Yaa balam,  bu deliyi nerden buldun, çok mu aradın Allah aşkına?” Nevin utangaç bir gülüşle çenesini iyice göğsüne yaklaştırdı. Gülerek başını kaldırdı. Saçlarını bir baş hareketiyle arkaya attı. Kaküllerini sağ eliyle saçına kattı.

     “Abi ya, bu benim çocukluk aşkım. Valla dediğin gibi o zaman da delinin biriydi. Okulda, çarşıda, sokaklarda nerede bir faşist görse kovalardı. Faşistin elinde tabanca varmış, sustalı varmış hiç aldırmadan. Biz orta birdeyken sınıfımızdaki bütün kızlar buna aşıktı. Oğlanların hepsi bunun davranışlarına, yürüyüşüne, bakışına öykünürdü. Sadece bizim sınıf mıydı Cemalci olan? Sanıyorum lisedeki kızların yarısı Cemalciydi. Ben de çalışacaksam İstanbul’da çalışırım, dedim. İş bulunca daha İstanbul’a gelmeden bunu aramaya başladım.”

     “Epey abarttın valla!” dedi Cemal. Nevin uzanıp onun sol elini tuttu. Cemal utangaç bir durumda ayağa kalktı. Tuvalete gitti. Nevin saatına bakarak “çok geç olmuş abi” dedi. Ben de burada kalabileceklerini, eve ulaşmak için zaman yitireceklerine, hemen uyku düzenine geçebileceklerini söyledim. Eğer bir geceliğine alışkanlıklarını bir tarafa atarsan, burada da dinlenebilirsin. Madem Ferit’le ben yatana kadar nöbet tutuyordun, uykusuzluğa alışkınsındır küçükten beri.

     “Ne alışkanlığı abi, ille de saten yatağım, ibrişim yorganım, cevizden elbise dolabım diyecek halim yok her halde! Buraya özlediğim bir insanı bulmaya geldim. Tabii bulmak istediğimin yarısından çoğu da yine benim geçmişimdi.”

     “Ne yapıyoruz?” dedi Cemal, yerine oturmadan. Nevin, “burada kalıyoruz,” dedi. Cemal yerine oturdu. Rakı doldurdu çaybardaklarına. Nevin su ekledi, Adnan Abi bardak tokuşturmaya çağırdı onları.

     “Aslında Ereğlili, benim gizli tasarım sizin şu Gizli Bilimler Okulu’nun geçmiş çalışmalarını öğrenmekti. Ama sen beni karşı bir tasarıyla mat ettin. Yanlış anlama, çok sevindim doğrusu. Ben de Ulukışla’yı Kiçikışla’yı (Dağulukışlası) çok özlemişim de haberim yok. Kiçikışla’yı bildin mi la deli oolan?”

     Gülüştük. Nevin çay demlemeye kalktı. Ben demleyeyim, sen şimdi mutfakta ne nerde aranıp durursun, diyecek oldum; tersledi. Alt tarafı minik bir mutfaktı. Zaten insanlar farkında olmadan her şey nerdeyse her evde aynı yere konuluyordu. Bu, Descartes’ın hayvanlarda varsaydığı otomatikleşme, makineleşme dediğiymiş. Zaten hayvanda içgüdü diye bir şey de yokmuş.

     İçimden kutladım Nevin’i. Zaten boş olmadığını birkaç tümcesinden anlamıştım. Bu tümceleri işitmeye bile gerek yoktu aslında. Onca yoksulluğun içinde, minik bir kasaba lisesini bitirip boş geçen derslere, fencinin psikolojiye ve dinbilgisine girmesine karşın üniversite sınavını kazanarak, orta sınıfların ortası ile üstortaların gençlerinin girdiği bir okula girebilmiş ve bitirmişti Nevin. Ayrıca kısa sürede iş bulacak denli de becerikliydi. Bunlar çoğunluğun başarı ölçütleriydi. Benim hoşuma giden yönü ise, devletin, anamalcıların istediği donanımlı, belgeli bir kişi olması değildi. Bunu yaşamın olmazsa olmazı sayan ana babaların, onların bu ninnilerle büyüttükleri şimdinin gençleriyle girdiği bir yarışı zor da olsa kazanmasıydı. Bozkır çiçeği inadı. Böylece karnını doyurmak, baba evinden ayrılabilmek için biriyle, imgelemini zorluyarak sevebileceğini duyumsadığı biriyle gönüllü bir zorunlulukla evlenmeyecekti. Eğer ki yaşamın her yerinde, her çağında kat kat bağımlılaştırılıyorsak, ki yoksul sınıflar, çalışanlar, iş bulamayanlar, en önde de kadınlar ve çocuklar tutulmuş, bağlanmış, yönlendirilmiş ise, Nevin bu bağımlılıkların birkaçından zorun zorunu yaparak da olsa kurtulmuştu. En azından çocukluk sevisinin kişisinin gönlüne girebilmiş, onu gönlünden çıkarmayacak denli bir inat, istenç, yetenek, beceri, gösterebilmişti.

     “Daldın abi!” dedi Cemal. Evet! dedim. Neyse ki çok derinlere değil. Ya şu sizin bilimler okulunu biraz çıtlatsana bana, dedim.

    “Abi oraya bi girersek, Nevin’i işe gönderip biz akşama kadar konuşmayı sürdürsek gene de yarısını bitiremeyiz. Böyle yapsak bile yaşananların tamamını ben anlatamam. Çünkü tamamını kimse bilmiyor. Bugün de bilmiyorlar sanırım.”

     “Olsun! Sen yine de ucundan kıyısından bir denesen!”

     “Şöyle düşün. Devrimciler üzerine yapılan bir araştırma. Varsayım bir, onlar beyinsel bir bozukluk içindeler. İki, bu bozukluğun sonucu her şeye karşı çıkıyorlar. Üç, bu bozukluk onların başka organlarının bozuklukları sonucu da olabilir. Sinir sistemleri, içsalgı bezleri, beden yapıları… İkinci alan başlığı eğitimsiz, geri, cahil ailelerde şiddet altında yetişmişler. Yüzüncü başlık suçlu tipler olduklarını, hiçbir dinsel ve ahlaki değerleri olmadığını, güvenilmez, iradesi zayıf ve güvenilemeyecek bireyleşememiş anormal, sapık, tembel, düşüncesiz ‘patojen’ insanımsılar oldukları… İşte bu savlarla ilgili bilimsel fiziksel ölçümler, kan çözümlemesi gibi tıpsal çözümlemeler, duygu ve duyum ölçümleri yapmak için bizim bilmediğimiz özelliklere göre bu kişiler seçilmişti. Rastlantı değildi. Ellerinde emniyet ifadelerinden, hangi tip ailelerden geldiğimize kadar ayrıntılı bilgiler vardı. Bilerek birbirine çok benzemeyen, farklı toplumsal kesimlerden, boyu posu farklı insanlardan, işlediğimizi varsaydıkları suçlarımıza göre farklılık gösteren kişilerden oluşturulmuş bir kümeydi kümemiz. Belli ki birkaç ölçüte göre üzerinde çalıştıkları dosyalarımızdan bilgi toplayıp kimleri çağıracaklarına karar vermişlerdi.”

     Nevin sessizce içeri girdi. Çayları önümüze bıraktı. Kendisi de oturdu. Cemal, “sözün kısası, içimizden birkaç kişi bu ‘taramayı’bir türlü sindiremiyorduk. Elimizden gelecek bir şey yoktu. Ama onların bilim makinesinin işleyişini yavaşlatır, tekletir, bir yerine çomak sokarak bazen durdurur, makineyi çalıştırmaya çalışanları bir şekilde rahatsız edebilirdik. Biz de aramızda örgütlendik. Üçer kişilik takımlar. Çalışma kümeleri, iletişim, bilgi aktarma, okunacak kaynak bulma birimleri oluşturduk. Her takımdan biri başka bir takımın çalışmasına da katılıyordu. Dört takımdık. Son takım dört kişi çalışıyordu. Böylece koğuşun bir köşesinde çekilip dikkat çekmeden harıl harıl okuyup tartışıyorduk. Üçer dörder öbekler. Koğuş arkadaşlarımızın bile farkına varmadığı gizli çalışma süreleri. Sonra aramızda farklı düşünceler oluştu. Bir yanda bilimciler, karşılarında bilimin cuntaya ve egemen sınıflardan yana çalıştığına inananlar. Biz birbirimizi tartışmalarda yerken bir yandan da SA’nın ekibiyle didişiyorduk. Memet öngörebileceğin gibi bilimden yanaydı. Adı da ordan armağan kaldı. Bilimcilere göre psikoloji, psikanaliz, sosyoloji, antropoloji yani ne kadar “loji” varsa öğrenip onlara kafa tutabilirdik. Nasıl olacaktı ki bu? Başka bir güçlü eğilim de doğrudan direnmekten yanaydı. İçelli ve yandaşları. Bu farklara karşın bizi ortak eylemeye iten ise ‘ruh hastası’ sayılmamızdı. Bu sayıltı, sonucu düşünülmeden fiziksel bir şiddetle ödetilmeliydi araştırmacılara. ‘Madem deli sayıyorsunuz bizi, sizi dövmekle hukuksal bir sorumluluk altına sokamazsınız bizi’ derdik, kahkaha atarak.”

     “Neyse hiçbir eğilimi bir yana bırakmadan gerekli çabaya girdik. Anketler, testler eğer çoktan seçmeliyse herkes ‘a’ işaretleyecekti. Çocuklukla ilgili bir soruysa, herkes çocukken komşusunun hanımına aşık olduğunu yazacaktı. Konu çocukluk hastalıklarıysa herkes “kızıl ve kızamık” yazacaktı… Bir koğuş baskınında Hızlı Veysel kendi takımının ve katıldığı takımın çalışmalarında tuttuğu tartışma notlarını yakalattı. Doğrudan yakalatmayan, ama kimin notları olduğu karman çorman yazısından besbelli olan notlar da İçellininkilerdi. Kimin olduğu bilinmezken daha ilk sayfaya bakar bakmaz kağıtların İçellinin olduğunu bilen gardiyanın gülüşü. Cezaevi komutanın egemen bir gülüşle ‘İçelliyi de ayırın!’ deyişi. ‘Erik Firom, piskoloci notları. Ulan daha pisikoloji nasıl yazılır, bunu bile bilmiyorsun! Ama gizli işler çevirmekten de vazgeçmiyorsun!’ aşağılaması. Sonuç önemli değildi; buldukları sıradan şeylerdi. Sadece kitaplardan alıntılar kayıtlıydı kağıtlarda. Bir de Hızlı’nın 1, 2, 3, diye konuşan kişileri belirten kodları. İçelli daha sonraları Erik Firom şakalarını ‘Oolum siz biliyosunuz da ne oldu? Aynı tezgahta işkence görürken  sizin voltajı mı düşürdüler!’ diye şakayı sonlandırırdı.”

     “Abi gerçekten sıkı çalıştık. Her yönden sıkı çalıştık. Valla ben o ara Herbert Marcus, Wilhelm Reich bile okudum. Neyse! SA o aramadan sonraki tarama gününde bizi laboratuvarda topladı. Alı al, moru mor. Bir dudağı gökte, öteki yerde… Fırça toplantısı. Biz çaktırmadan gülerken, için dışın sevinirken o ve araştırma ekibi öfkeden kuduruyordu. İş en sonunda geldi ahlaklılık söylevine dönüştü. SA, bağıra bağıra  ‘sizin çalışmalarımıza mani olmak için gizli örgüt kurduğunuzu bilmiyor muyum ben? Bize cezaevinden gelen gizli faaliyet bilgileriniz, örgütlenme notlarınız elimde. Bundan bir şey kazanamazsınız. Zararlı çıkan sizsiniz. Vicdanım rahat benim. Allah’tan başka kimseye veremeyecek bir hesabım yok. İçim de rahat. Yaptığım işlerin hiç birisinde arkaplan, önhesap yoktur. Sizin hastalığınıza bir çare bulmaya çalıştım sadece. Hayrım için! Hayatımda hiç kimseye kötülük etmedim ben. Ne haliniz varsa görün şimdi!’ diyerek bizi yolcu etti.”

     “Peki Cemal bu araştırma sonuçları ya da bununla ilgili bir haber falan çıkmış mıdır bir yerlerde?”    

    “Evet çıkmış. Galiba haftalık bir haber dergisinde SA’yı ve bilimini öven bir haber yorum. Ben okumadım. O zaman bu yayını birileri söylemişti bize. Belki de bir gazetede çıkmıştır. Ya gerçekten adamın adını hatırlayamıyorum. Yoksa A. S. ile başlayan bir isim miydi ki?  Son olarak diyeyim ki, koğuş bunu öğrenince bizim taranmış, yunmuş kel küme, “Gizli Bilimler Okulu”, “Gizli Bilimciler” diye bir zaman anıldı.”

     Bu kadarı bile uzun olmuştu. Nevin uykusuz kalmıştı. Mutfağa gittiğimde her yer düzenlenmiş, arılık duruluk olmuştu. Yapsındı. Elinden geleni herkes sağ ol bile beklemeden yapsındı. Uyduruk yataklarımıza uzandık. Ben uyuyamazdım nasıl olsa. Cemal’in kaldığı yerden konuşmayı, imgelemeyi, düşlemeyi sürdürürdüm. Olsundu. Her gece böyle güzel yorgunluklar olsundu.

Views: 43

Gizli Bilimler Okulu (Bilimsel Memet ve Efradı) – Ahmet Ateş

    Bilimsel Memet’i tanıdığımda tam kırk yaşındaydım. Yaşamımın beklemediğim karşılaşmalarından birinde buluşmuştuk. Ama Memet (devletin kayıtlarında Mehmet Çapakçur), tutukevindeki adıyla Bilimsel Memet denk gelişleri, karşılaşmaları kabul edecek biri değildi. Bunu ta ilk görüşmemizde anlamıştım. Onun “beyni” etki ile tepki, neden ile sonuç tarafından biçimlendirilmiş, bunların dışında bir oluşu asla tanımazdı. Eğer biri bir sohbette düşünmeden “tesadüfen, rastlantı eseri, olacak bu ya, denk gelişle…” gibi sözcüklerle geçmişte kalmış bir olayı, durumu, oluşu, karşılaşmayı anlatmaya başlasa, Bilimsel hemen söz söyleyene şöyle yandan bir bakış atarak sözü başladığı yerden ya da geldiği ucundan bölerdi. Memet söz söyleyen tam karşısında otursa bile, o özgün bakışını çakmak için başını kırk kırk beş derece kadar bir yana döndürür, o anda bakışını söyleyene birkaç saniye saplar ve “rastlantı diye bir şey yoktur” savını bin yıl önceden kanıtlanmışlığı vurgulayan bir tonlamayla söylerdi.

     Bölünen söz oracıkta olanca arılığında (masumluğunda) ortalıkta kalakalır, önce Memet’in açıklamasını bekler, sonra onun bilimsel yaklaşımıyla denk gelişin olanaksızlığını kanıtlamaya başlamasıyla birlikte söz sırasının bir daha kesinlikle kendine gelemeyeciğini anlayıp umutsuzluğa düşerdi. Daha sonra da Bilimsel’in fizikten doğaüstüne (metafiziğe), matematikten dinbilime ve en sonunda da Friedrich Engels’in Doğanın Diyalektiği, Anti-Dühring gibi yapıtlarından, Vladimir İlyiç Lenin’in Materyalizm ve Ampiryokritisizm eserinin denk gelişle (ya da rastlantıyla) ilgili bölümlerinden alıntılarla sürerdi. Memet nasıl da anımsardı o kitaplardan alınmış onca örneği!

     Memet’in sözün sonunu bir türlü getirmeyeceğini ele veren ses tonu, el ve yüz devinileri, bakış çeşitlerini kullanışı, susuşları, alçak seslerden evriltilerek yükseltilen ve birden kesilip yine başlayan vurguları dinleyenleri, belki de dinlemeye çalışanları önceki gece on beş saat uyusalar bile esnetirdi. Memet bu esnemeyi de bilimcil (dirimbilimsel) bir kuramla açıklamaya başlardı o saniye.  Bu ara kuramdan hiç ara vermeden sözünü nerde kalmıştık diye söylemeyi bırak, minik bir özetleme sunarak kaldığı yerden sürdürürdü Bilimsel. Belleğine maşallahtı, belleğine bereketti doğrusu. Memet’i susturan ise sohbet eden insanlardan birinin ya da duruma göre birkaçının “gerekçe göstererek” buluşmayı terk etmesiyle biterdi. Bölünen söz ise düştüğü umutsuzluğu bile unutur olurdu. O bölünmüş söze başlayan ise ne sözünün ucunu ne de bölünen yerden sonra sözün uğrayacağı durakları anımsardı.

     Memet’e tutukevinde vurulan Bilimsel adı ise, faşist yöneticilerin zorunlu olarak “sağlık taramasına” gönderdiği devrimciler tarafından vurulmuştu. Memet o günlerde “tarananlar” arasında tartışma bile sayılamayacak sohbetlerde söze ikide bir bu bilimseldir, diye duraklar kurmasından dolayıydı. Memet sözünü bilimseldir diye durakladıysa, kimse o söze karşı bir önerme, sav, kanıt getiremezdi. Bilimseldir ya da bilimsel bir olgudur denilince dinleyenlerin usu durur, soluk alışlarının sesi, bilimseldir, olgusaldır sözcüklerinin bittiği o kısanın da kısası anda duyulurdu. Dinleyenlerin soluklanışını ise Bilimsel’in yeni varsayımlarının, savlarının, sayıltılarının, önermelerinin, yeni kuramlarının, yeni usa uyguncu, geometrik, matematiksel, felsefesel kanıtlamalarının ya da olgusal saymalarının kurulduğu sözcüklerin tınlamaları, çın çın ötüşleri, sessiz durakları, seslerin seslere çarpmasıyla ortaya çıkan yankılanmaları örter ya da soluk alışveriş seslerini unuttururdu.

     Memet ile arkadaşlarının buluşmaları onun Anadolu yakasında bulunan seçkin bir yerleşimdeki işyerinde, yapının giriş katında bulunan bir dairede kendiliğinden oluşurdu. Memet’in işyeri vardı ama yaptığı pek bir iş yoktu.  İşyerinin kirasını çıkarıp içerden çıkar çıkmaz evlendiği eşinden kazanç açısından geri düşse de eve ara sıra yiyecek bir şeyler götürebilmesi Memet için yeterliydi. Hem gün doğmadan neler doğardı.

     Ancak içerde uzun yıllar kalıp damgalı (etiketli) olarak çıkan biri, yetmezmiş gibi düzenin güvenlikçileri ve kendi yakınları tarafından izlendiği gözlendiği belli biri nasıl çalışsındı? Ona kim iş versindi? O içerde yatarken değişen çeşitlenen işleri ya da iş alanlarını, iş ilişkilerini, iş bağlama yordamlarını nasıl becersindi? Nasıl sokak sokak, büro kurum dolaşsındı ? Hiçbir şey olmamış gibi nerde kalmıştık deyip çıkar çıkmaz bir işi nasıl kurup yürütsündü? Bir diplomayla bütün bu söylenen söylenmeyen sorunlar aşılabilir miydi? Ama o diplomadan, göksel bir belgeymiş gibi kavranan o kıyıları çiçek desenleriyle çevrili ve şimdi duvarda Memet’in koltuğunun arkasında asılı diplomadan Memet’in dışında onu tanıyan herkesin bir beklentisi vardı. Sanırım Memet işyerinde oturmayı, arkadaşlarıyla söyleşmeyi tıpkı tutukevi koğuşlarında oturduğu, söyleştiği, çay paylaştığı gibi seviyordu. Arkadaşlarını görüyor, daha da tanıyor, biliyor ve onlarla çok anlatılmasa da kişiliklerinin zor ve yavaş değişen bir bölümüne karışmış o zorlu günleri anmayı istiyordu. O göksel belge de Memet’e bu olanakları sağlıyor ya da en azından bu buluşmalara olanak sağlayan bir araç işlevi görüyordu durduğu yerde.

     Arkadaşlarının çoğu Memet gibi, İstanbul’un ezinciyle tanınmış bir tutukevinde yıllarca birlikte (7/24/365/x) yattıktan sonra yeni çıkmışlardı. Memet’in içerdeyken çektiği ya da çoğalttığı (arkadaşlarının şiirlerini yazdığı) defterinden okuduğum, Kemerhisarlı Kemal’in dizelerinde kendini belli belirsiz gösteren yıllarca sürmüş, yalıtılmış, tüm gün birlikte bir yaşama zorlanmanın, derin ezincini, bulantısını arkada bırakmış görünerek…

                                             Her G(ama)

Bedenlerin sisi dumanı karışır birbirine/ her gecede/ duyulabilecekken görülebilecekken yitip giden/ gecenin sessizliğinde çarpışan düşlerden/ düşüp başıboş dolaşan imgelerdir/ sessizliğinde her gecenin//

Uzayıp giden dağyolları gibi/ çatallanan çatallanan/ sonra kol kol ayrılıp çoğalan/ bir ırmağa karışan ışıltılı dereler/ biri yiterken öteki başlayan/ bitmez düşler düşlemler/ gök bir denize ulaşmadan dağılır/ katrandan bir ırmak/ her şeyi dibe çeken bir bataklık//

Delta, ayrıkotu köklü üçgen bir D/ doğurgan da/ sazlar, kamışlar, fokurdayan çamur yığını/ bodur ağaçsılar, ılgınlar, eğreltiotlu bir cangıl/ bataklık kuşları, solucanlar, suyılanları/ sukaplumbağaları, kılkanatlılar/ zarkanatlılar, kafadanbacaklılar, kabuklular/ dağılıp yitmiş bir ırmak bu/ kendi yarattığı bir yok oluşta/ Zeta kurbağa korosu/ her gecede/ Alef ürkü bataklığında.//

Akşam kaşıklanan baklagilin tini/ kös gibi vursa da/ işitilmez gecede/ uyanılmaz bir türlü/ yapış yapış düşle düşlemlerden/ her gece/ birden sağır edici bir çığlık/ iki sözcük arasında sonsuzluk/ kör duman/ sırlar özlem boyağına çalmış ayrılıkları/ solmuş geceler/ uzun, geniş, derin ve uzak/ Kappa dokiaaa!/ gök görünmez, ipsilon, yıldızsızlık/ kıyıcı bir kara her gece.//

     1981’den başlayıp 1990’ların ilk yarısına dek süren acı tatlı, ama sıkıntılı günlerden geçip bugün de süren arkadaşlıklar. Devletlilerin DAL (Devrimcileri Araştırma Laboratuvarı) eziyetlerinden, tutukevlerinin tasarlanmış uygulamalarının rahatsızlıklarından, üzerlerinde yapılan türlü türlü denemelerden bir biçimde, yaralı da olsa çıkabilerek ulaşılan şu günler…

     Herkesin estikçe katıldığı buluşmaların birine yine Memet’in tutukevi arkadaşlarından biri tarafından götürülmüştüm. Tasarlanmamış, isteyince uğranılan bir yerdi Memet’in işyeri. O günler İstanbul kentinde kaçaklardan bir kaçaktım. Canıma değsindi buluşmalar, toplaşmalar, konuşmalar. Kaçak çok çetin bir kavramdır. Kapsamı, içlemi çok geniştir. Bu kavrama herkes başka başka anlamlar verir. Sanki doğaüstü, aşkın bir kavram olup üzerine konuşan ya da az sayıda yazan insan (başta Mehmet Eroğlu) onu sonsuzluğunun biçimsizliğinden çıkarıp tanımlamaya, açımlamaya çalışmıştır.

     Kaçaklığın en büyük sorunu ise akşamleyin yatacağı yere kendini atana dek kaçağın nasıl zaman geçireceği sorunudur. O günlerde beni boğan, ne parasızlık, ne sıkıyönetim ile güvenlik güçlerinin beni araması ne de yakalanma kaygısıydı. Her gün dayatılan günlük yaşamdaki düzenlemeler ve benim bu düzüme ya da norma uyan bir kişi görünme zorunluluğum tadımı kaçırıyordu elbette.  Kaldığım evlerde gündüzleri geçiremezdim. Bu dikkat çekmenin ötesinde, evlerin gündüz düzenleri açısından da sorunlar çıkarırdı. İnsanlar işe ya da dışarıda görülecek bir işe giderdi. Ben evde kaldığımda apartmanın, sözcüğün gösterdiği “ayrılmış”lığının tersine, alt, üst, yan evlerin içinde yaşayanlar tarafından ya da karşı apartmanın pencerelerinden hemen algılanırdım. Musluk sesi, tuvalet temizleme sesi, mutfakta çıkarılan sesler, ayak sesleri, ayrımına varılmayan bir öksürük, hapşırık hemen işitilir, her evdeki yaşantı zamanın komşularda oluşturduğu etkin, edilgin ve durmadan birbirine dönüşen algı, bilgi, görgü birikimi içinde beni ele verebilecek bir ipucuna, ime, tehlikeli bir ilgi ve ilgilenmeye kolayca dönüşebilirdi. Aşağı evdekiler bugün işe gitmedi mi? Yoksa bir sayrı mı var? Yan ev günün bu saatinde boş olmalıydı; bu ses ne peki? Aa, bu saatte tuvalete giden kim ki! Yoksa evde birini mi saklıyorlar?

     Akla ilk gelecek saklama, saklanma, yataklık etme olurdu. Çünkü ortalık kaçak kaynıyordu. Çünkü sabaha karşı evlere yapılan baskınlarda birileri götürülür, birileri götürülürken de kalanlara gözdağı verilirdi. Götürülenin apartmanındaki tüm evlerde insanlar karanlıkta kapı arkalarında sesli soluklanmadan işitilebilecek bir sözcük beklerdi.

     Bunların yüzünden kaldığım her evden işe gidenlerle birlikte yollara düşerdim. Hatta bazı dönemlerde başka adlara düzenlenmiş kimliklerle tuttuğum kiralanmış evlerden bile her gün olmayan işime gider, akşamları da düzümlü ve düzgün (normal ve yasaya uyan) bir uyruk olarak eve dönerdim. Dönüşte bir denk gelişle karşılaştığım komşular olursa selamlaşır, onların hatırını sorardım. Onlarla ayaküstü konuşurken iş yorgunluğumu, gidiş gelişlerin çok zaman aldığını, işverenlerin acımasızlığını, bunca işsizin arasında bu mızmızlanmanın da boşunalığını, hemen ardından çalışmanın kutsallığını sanki öylesine sıkıştırdığımda bu niyet edilmiş kurgular konuştuğum insanları olumlu etkiler, onlarla aramda bir duygudaşlık geliştirirdi. Kimi bana evlenebileceğim bir kadın bulur, kimi kimi zaman bir kase çorba, bir tabak yemek getirirdi. Onları içeri buyur ederdim; ama içeri gelmezlerdi. “Yorgunsundur. Başka bir zamana inşallah!”

     Bu koşulların ortasında, bu yaşayışın ortasında Memet’in işyerinin en sıkı katılanı oldum. Memet bana Gedikli demeye başlamıştı. Galiba bir nesne tutkununa “tiryaki” denildiği gibi, bir yerin bağımlısına da “gedikli” deniliyordu. Gedikli osmanlıcanın “müdavimiydi” belki de. Gedikli başka bir anlamda bir geleneğin hiç bıkmadan sürdürücüsüydü. Bu sözcüğü İstanbul’un 5 kuşaktan yerlisi olmayanlar da bilirdi; ancak kendiliğinden uygun düştüğü yerde seslendirmesi zora gelirdi.

     Bazı günler daha Memet gelmeden sokağı boydan boya geçer, gizliden onun işyerini açıp açmadığına bakardım. Memet gelmemişse işyerini başlangıç noktası olarak alıp geniş bir çemberi hızlı hızlı yürürdüm. Çember şöyle ya da böyle, çoğunda gitgellerle (zikzaklarla) bütünlenirken ben zamanı çevreyi tanımakla geçirirdim. Böylece işyerinin çevresindeki birkaç sokağın gizli geçitlerini, bahçe geçişlerini, işhanlarını, çift çıkışlı apartman ve işhanlarını (Walter Benjamin’in Paris “passage”ları gibi) öğrenmiştim. Bu sabah yürüyüşleri bana oldukça eğlenceli geliyordu. Joyce’un Ulysses’indeki Leopold Bloom’la kendimi ikiz olarak duyumsuyordum. Ancak Dublin sokaklarını değil Erenköy sokaklarını dolaşıyorduk biz. Asıl sorun da dolaşmaktı. Hiçbir şeysiz. Amaçsız, ereksiz, ivedi ivedi koşturmadan. Evecenleşmeden. Onun esrikliği, üzüncü, sevinci, ereksiz amaçsız başıboşluğuydu. Durum böyle olunca bir tanıdığın yayımlanmamış, ne yazık ki yayımcı bulunamamış “Karşılaşmalar” adlı romanı benim tinsel durumuma daha uygundu. Orada da Memet’in Köln’deki dolaşmalarına katılmıştım. Doğrusu çaktırmadan Memet’in peşine takılıp kentte kaybolmuştum. Zaten insan yaşadığı kentte kaybolamıyorsa, artık o kentten taşınmanın zamanı gelmemiş midir?

     Bir süre sonra geçtiğim yerlerdeki dükkan, mağaza gibi alışveriş yeri ıssı kişileri ya da çalışanlarını sabah temizliği ya da sabah düzenlemesinde göre göre onları tanır olmuştum. Onlarda da bir göz tanışlığı oluşmuş olmalı ki, sonraki günlerde “günaydın, hayırlı işler, kolay gelsin, teşekkürler, size de” gibi bir iki sözcüklük tümcelerle selamlaşır olduk. Sonra Memet işyerini açmış olur, ben de içeriye içimden doğan kocaman bir aydınlanmış gülücükle dalardım. Memet benim “meslekten” kaçak olduğumu biliyordu. İçinde bulunduğum koşulları, sıkıntıları, oraya neden geldiğimi sezmiş görünüyordu. Eğer mutfakta çay demlenmişse, bunu bana bildirirdi. Aramızda sessizce koyulmuş şaşabilir bir kuralla ben de simit, üçgenpeynir almaya çıkardım. Çaydanlık ocağın üstüne konulmamışsa, her seferinde “haydi sen çay suyu koyarken, ben de bir şeyler almaya çıkayım,” derdi.

     Memet yalnızken onunla pek konuşamazdım. İçimde sabah yürüyüşlerinin izleri, o izlerin bilinmezlerini çözmeye çalışan bir iç yoğunlaşması olurdu. Memet de örgütsel yaşamdan gelen birçok eski devrimci gibi bana zorunlu kaldığı durumlar dışında soru yöneltmezdi. Tanıştırılırken ona söylenen, üstümdeki kimlikte yazılı adımı, soyadımı bilmek ona yetiyor olmalıydı. Zaten tanıştırma diye bir törenselliğe de kimse pek başvurmazdı. Bunun artığı sorular gereksiz, boş ve boş olduğu denli de tehlikeliydi. Memet sanıyorum ki zorunlu bir dayanışmanın dışında, onun varlığının beni, benim varlığımın da onu yeniden “Terörle Mücadele” işkence bodrumlarına atabileceğini, oradan başlayabilirse başlayacak olan bir yolculuğun da yeniden yargı saraylarına, tutukevlerine uzanabileceği olasılığını elbette kestirebilirdi. Bu olasılıklar varoluşumuzun katlanılması gerekilen bir niteliğiydi. Ayrıca bu nitelik sorgusuzca uyulması gereken bir değer olmuştu. Çok sonraları bir şakalaşmamızda Memet’in bana gülerek dediği gibi, “tehlike taşıyıcı potansiyellerimiz eşit; sen razı olduktan sonra ben neden karşı çıkayım ki!” Böyle düşünmesi onun bu konumda bile devrimci kalmaya çalıştığını gösteriyordu. Devrimci kalmak elbette bir çaba gerektiriyordu. Kesintisiz bir çaba, sürekli bir Troçkici direniş, Bakuninci bir yenilenme, Kropotkinci değerler yaratma ve her ilişkide var kalan değerleri Proudhoncu bir inatla yaşatma çabası…

     Haftalar sonra sabah sabah sokağa girip işyerine yaklaştığımda Memet’i o beni görmeden sokakta elleri cebinde Hayat Pastanesi’ne doğru ağır ağır giderken gördüm. Evet, olasılıkla simit, poğaça, açma, çörek gibi kahvaltılık bir şeyler almaya gidiyordu. Ancak yalnızca uzun yıllar yaşadığı çevreyi denetlemek, ne olup bittiğini görmek ereğiyle dolaşanların sezebileceği bir yürüyüşle (yürüme biçimiyle) gidiyordu. Kartal bakışı, doğan tarayışı, atmaca dinleyişiyle kanatlar bile kıpırdatılmadan havada süzülür gibi bir yürüyüş. Gözler öncelikle görmesi gerekenleri araştırırken, gereksizde durmadan, başın kıpırtısız ileriye dönüklüğü. Yana dönüp bakmak yerine bacakların süzülerek yana kaydırlışıyla gözlerin bile kıpırtısızca yan açılara taşınışı… Memet kolayına tanımlanamaz böyle bir yürüyüşteydi. Yavaş, salınımsız, savrulmasız, dikkat çekmeyen bir biçem. Yürümenin yürüyüş (yürüme biçimi) durumu. İçerdeki havalandırma yürüyüşlerinin (kilit altındakilerin argosundaki “voltaların”) bile isteye sallanışlarından, savruluşlarından bir parçacık benzeşlik taşımayan, durağan, ereksiz görünüşlü, sanki zaman tüketmek, an dondurmak, sanki bir şeycik bile kurgulamadan bedenin salıverilmişlikte göründüğü, ama asla salıverilmemiş olan gizli bir araştırma, inceleme, dinleme, bir olay, oluş derleme gezisi.

    Peki işyerinde kim vardı? Vardı, vardılar ki Memet, hayata daldı. Karşı kaldırıma geçip birazcık oyalanma sonrasında Memet’in çıkışını görmeden işyerine dalmamalıydım. Hem bu bana bir kestirme, varsayma oyunu olurdu. İçeride kaç kişi vardı? Bu benim için kolay olacaktı. Karşı kaldırımda sırtım Memet’e dönük onun içeride kalış süresini kestirip o dışarı çıkınca ben de geri dönüp onunla aynı tarafta karşı karşıya yürüyecektim. Eğer taşıdığı torba büyükse içeridekiler birden fazla olurdu. Küçük bir kesekağıdı ise ikimizin ya da gelecek bir arkadaşın tasarlandığı bir ön aritmetik geçerliydi. Naylon torbanın büyüklüğü içeride birden artık arkadaşın olduğunu gösteriyordu.

     İçeriye Memet’ten birkaç dakika sonra girdim. Masanın birine gazeteden örtüler serilmiş, simitler ayrı bir tabakta nerdeyse eşit parçalara kesilerek dizilmişti. Bir tabakta da poğaçalar vardı. Zeytin kasesi, yanında işyerindeki sofralarda, aslında masalarda görmeye alışkın olmadığım bir tabak da tulumpeyniri vardı. Ekmek tabağı yenilerde kurulmuş yuvarlak bir gökdelen (buluttırmalayıcı) gibi düzenlenmişti. Kesin İçelli fırına uğramıştı. Birine giderken ne zaman bir fırına uğrasa, eğer yanında bir arkadaş yoksa önce on ekmek istemek geçerdi içinden. Sonra beş ekmek derdi. Yanındaki arkadaş da “yaa İçelli üç yetmez mi,” diye ona karışmak zorunda kalırdı. “Olsun yaa!” diyerek o yine İçelli gibi davranarak ekmeği her dem bol ederdi. Orada tanıdığım arkadaşların birçok huyunu, eğilimlerini, yavaş değişen ya da değişmezmiş gibi görünen kendine özgülüklerini, kavrayış, eğilim ve tepki verme özelliklerini, İçellininki gibi oradaki sohbetlerde gülüşmelerle anlatılan öykülerden öğrenmiştim. Eğer yemek ya da katık eskilerin yer sofrasına, günümüzün yemek masasına birkaç dakika geç gelirse, İçelli kesinlikle kaşla göz arasında bir ekmeği iç ederdi. Beş ekmeği beş zeytin tanesiyle yediğine ilişkin gerçek bir olay anlatısı vardı. Üstüne de suyu tasla içtiği zamanlarda bir tas su içmişti. Onun bu özelliği anasının ona “ekmek düşmanı” adını vurmasına neden olmuştu. Eskiden Türkmenlerde, Kızılderililerde ve bazı eskil (kadim) halklarda devletin kollarının bugünkü denli uzun olup da hemen bebeğe bir ad yazdırmadığı günlerde, çocuğa ad onun beğenilen bir yeteneği ortaya çıkınca vurulurmuş. Daha bir işe yaramamışa neden ad vurulsun ki! İçelli ipince bir Kürt uşağıydı. Küçükken Kürdüstan’ın bir yerinden İçel’e göçmüşlerdi. O incelik, o dal gibi zayıflık yalnızca bir görünüştü. İçelli üç metre gerilerek havalandırmada duvara, yukarıya doğru üç adım atabilen tek kişiydi. Ona kalırsa bu çeviklik ekmektenmiş. Yediği ekmeğin hakkını vermeyene de yiğit denmezmiş. 

     Bardaklar çay dolu, gülüşmeler eski koyuluğunda ve tam kıvamındaydı. Bir süre ortalarında yaşadıktan sonra sanıyordum ki birçok kez ortalığa anlattıkları, ortalığa sordukları olay izlenimleri, olaylardan bellekte kalanlar, anların anıları yinelenip duruyordu. Bu yinelemeler kimseyi hatta beni bile sıkmıyordu. Çünkü anlatı kimin anlatısı ve hangi olay ya da bir oluş üzerine olursa olsun kesinlikle en az bir kişi tarafından “yok öyle değil,” diye karşı anlatıya ya da düzeltili bir anlatı değile dönüşürdü. Gülüşmeler, kızmalar, takılmalar, “e ee!” ivmelendirmeleri eşliğinde yeniden anlatılan “şey” bambaşka bir açıdan, başka bir tarafından dile gelince yineleme gerçek anlamda bir yenilemeye dönüşürdü. Belki de öyküye, olaya, anlatıya, ne denirse densin içlerinde en ilgi duyan kişi bendim. Onlar için belkili bir yineleme de olsa benim için o anlatı kesinlikle yeni bir olaylar, durumlar, bağlamlar eklemlenmesi olurdu.

     İçeriye girmemle birlikte çalışılmış, uyumlulaştırılmış gibi çoksesli bir “oooo Gedikli! Kaynanan da kaynanaymış valla,” alkışıyla karşılandım. Çay doldurup oturduğumda Memet arkadaşlara “neydi o profesörün adı ya …” gibi bir şey soruyordu. Demek sözü yarım kalmıştı. Belki de benim girişimin böldüğü, bölüp arkasını askıya aldığı kül rengi bir soru vardı masada.

    Ereğlili (aslında Ulukışlalıydı; ama İstanbul Bakırköy Devrimcileri yargılaması yanında, Ereğli devrimcileri yargılamasına da sokulduğundan tutukevinde adı Ereğliliye çıkmıştı,) “SA (es a) değil miydi,” diyerek benim bölmüş olmam gereken soruyu soruyla karşıladı. Onun da söz söyleme biçemi böyleydi. Bu özelliği yenilerde geliştirdiği, alıştığı bir özenti değildi. Özenti? Bilgin biçeminin bir yaklaşımı olarak bilinenleri de bilmezlenmek. Bilmez görünmek… Daha önce ortaya anlattığı bir çocukluk öyküsünde, onun bu özelliğinden dolayı anası ona  “kafirrr!” diye dellenirmiş. Öyle ya hiçbir nesneye kesin bir inancı olmadığından, hep kuşkucu ve ikircikli olmasından dolayı gerçek bir “kafir” ya da neredeyse inanç alanında bile kesinliliği (dogmaları, doksaları) olmayan inançsızın, yükünmesizin, tapınçsızın biriydi o. Ereğliliye bu gördüğün ne, dense; o kocaman bir olasılıkla “ekmek değil mi,” derdi. Anasını kızdıran, bir benzeştirmeyle söylenirse küplere bindiren de, oğlanın bu kuşkucu, ikircikli, koşulculuğuydu. Onun anlağı ya da anlama yetisi de böyle kuşkucu bir biçimde çalışıyordu. Memet ise tersine, bilimci, olgucu, bilimsel olgucu, evrenselci, genelci bir bakış issiydi. Memet’in olguları, yerine göre Comtecu, Durkheimcı, Maussçu, Jamesçi, Marxçı… olabilirdi. Ancak olanların “olgu olarak belirlenmesi” ya da ad vurulmasıyla onlar birdenbire “tartışılmaz” bir göksel gizem kazanırdı. Memet sık sık nereden olduğu belirsiz olgucu, yaklaşık olarak anımsanan alıntılar yapardı. Ama o bu yaklaşıklığı belirsizleştirip alıntıyı sanki bir kitaptan okuyor gibi bir görünüş takınırdı. Tane tane sözcükler. Vurgular, duraklar. Kitabın bellekle buluşmasının ağırlığı…

     Bir seferinde ikindi çaylarımızı (günde “beş vakiti” çay içerek yerine getirirdik) içerken çıkan bir tartışmada, Kasabalı (şimdi Kasaba’nın neresi olduğunu anımsayamadım. Torbalı mıydı?) Hızlı Veysel, “olgu olgu diyorsun da olgunun ne olduğunu bir türlü bilemedim ben,” diye diklendiğinde, Memet kitapçı bir vurguyla, “bireysel bilinçlerin dışında yer alan ve toplum yaşamı üzerinde zorlayıcı bir etki yapan görüngü [fenomen]” diye didişmeyi noktalamıştı. Veysel gülmeye başladı. Hepimiz hatta Memet de gülmeye başladık. Veysel, biraz allanmış bir yüzle, “valla ortada ben bi görüngü göremedim Bilimselciğim,” diye dağıttı bu alıntıyı.

     Memet konuyu değiştirmek ya da anlağına takılan bir soruyu, sorunu düşünebilmek, belki de ortaya sürmek için “ya tamam adama SA (es a) diyorduk da, adamın gerçek adı neydi?” dedi. Uzun bir gülüşmeyi izleyen derin bir sessizlik. Masadakilerden kimse profesörün adını anımsayamadı ya da bilemedi. Ben zaten bilemezdim. Çünkü onlarla birlikte tututkevinde tutulmamıştım. Tutulsaydım bile, bir yolunu bulup en azından kaçmaya çalışırdım. Çünkü öyle bir ortamda yaşayamazdım. Yaşatılmaya zorlansam çıldırıp kurtulmaya çalışırdım belki. Belki de orada o zamanlarda yaşamak güzel gelirdi. Şimdi bunları yazarken bir yandan da H. D. Thoreau’nun 1849 yayımlamayı becerdiği Sivil İtaatsizlik’teki şu sav belleğime düştü:

Herkesi adaletsizce hapse atan bir hükümetin yönetiminde, adil insanların olması gereken yer de hapishanelerdir. Bugün Massachusetts’in nispeten özgür ve umutlu ruhlara sunabildiği tek yer, bu kişilerin saf dışı bırakılıp kilit altında tutulabilmesi için uygun olan yerlerdir; yani hapishanelerdir.     

     Memet gene üsteledi. “Vay anasını, ihtiyarlıyoruz oğlum be! Hep birlikte ihtiyarlıyoruz ki kimse bizim Gizli Bilimler Okulu’nu  açığa çıkaran ve dağıtan adamın adını bile hatırlıyamıyor. La Ereğlili, sen nasıl hatırlamazsın oğlum? En çok sana gıcık olmaz mıydı adam?” diye sordu. Ereğlili Memet’e ağzı doluyken bir baktı. Çiğnediklerini yuttu. Arkasına yaslanıp “ne bileyim adamın adını ya. Belki adamın adını sağlığımız tarandığı zamanlarda bile öğrenmekten kaçındık. Adı batsın!   ‘SA, SA’ diyip dururduk. Bir ara bazılarımızın ona “AS” dediğini anımsıyorum. Çünkü adamın toplama yerlerindeki güvenliği uyumculukla güçlendirme ve devrimci tutsakların direnme güçlerini yok etme tasarıları üzerine çalışan ekibin başı olduğu bir gerçekti,” dedi.

     Ben hemen ortaya atılarak kocaman bir ilgiyle gizli bilimler okulu örgütünün ne olduğunu sordum. Ortaya bir soruydu bu. Ancak Ereğlili kesinlikle üstüne alınmayacaktı. Çünkü İçelliyle birlikte ekmek gökdelenini tabakla bir etme eyleminde işbirliğinde görünüyordu. Onca simitin, poğaçanın arasında o da habire avurtları şişkin bir durumda ekmek çiğniyordu.

    Memet uzun bir giriş yapacak gibi sandalyesini geriye çekti. Bacak bacak üstüne atıp cebinden çıkardığı paketten bir sigara seçti. Seçti, çünkü ilk çıkardığı sigarayı pakete koymadan birkaç sigara daha çıkarıp birini beğendikten sonra diğerlerini yerleştirdi. Neydi bu davranış? Niyeydi ki? Ötekileri de bugün içeceğine göre, gereksiz bir uğraş değil miydi? Kazın ayağı öyle görünmüyordu. Olasıydı ki Memet sözünü toparlıyordu. Belki de her beğenmediği sigara, giriş için uygun görmediği bir önerme, kuramlaştırma çabasıyla bağlantılıydı. Bu denli de olamazdı. Başka şeyler var olmalıydı işin içinde, dışında, yakınında uzağında…

     Zaman kazanıyor, kahvaltının, belki de o gün yiyeceğimiz “son yemek”in bitmesini bekliyordu. Haydi bakalım, ekmeği gösterip “bu benim etim”, çayı gösterip “bu benim kanım” demesindi! Sözünün, sözüne destek sözlerin, sözüne karşıt sözlerin, sözünü değilleyen sözlerin boşa gitmesini istemiyor muydu yoksa? Eğer söze hemen başlarsa söz lokmalarla bölünecek, yiğnileşecek (ya da ağırlığını yitirecek), böylesine önemli, acıklı, gülünç olduğu denli böylesine öğretici bir deneyim gerekli yoğunlaşmadan yoksun kalacaktı. Masadakiler de onun havarileriymişçesine Memet’i bekler bir tavır takınmışlardı. Belki mi?

     “Yaa geçmişte kalmış uzun bir hikaye” dedi. “Aslında uzun yıllar giyildikten sonra bir tarafa atılmış bir giysi gibi. Lime lime dökülmüş, bir daha kullanılamıyacak olan ancak üzerinde taşıdığı yılların anıları yüzünden çöpe atılamayacak denli saygın, ezinçli, üzgülü bir giysi. Benzetmeler bizi yanıltsa da en azından bazen olanlarla, olacaklarla, olmuşları bağlamaya yarayabilir. Durkheim da ‘Analoji bir olguyu kanıtlamanın gerçek anlamda bir yöntemi değilse de olguyu örneklemede ve olguya dair ikincil bir doğrulamada işe yarayabilecek bir yöntemdir,’ gibi bir şey der. ‘Aslında analoji karşılaştırmanın meşru bir formudur, ve karşılaştırma şeyleri anlamak için kullanılan tek kullanışlı araçtır.’ Dikkat edin, “ana” ile “loji”; yani burada da bilim, ‘loji’ var…”

       Sigarasından derin bir soluk çekti. Masadakiler ne zaman geriye çekilip yemeğe son vermişti? Memet’in susuşunun bilerek yapılmış bir susuş olduğundan kuşkulandım. Çünkü o arada tabaklar, çatallar, bardaklar, gazete örtüler çoktan mutfağa götürülmüş, masaya gelenler ellerinde bir bardak çayla sandalyelerinde geriye kaykılarak dik bir oturuş durumu almıştı. Ereğlili çok sevimliydi. Çünkü yüzünde annesinin kızdığı çocuktan gelen bir anlam izi taşırdı hep. Belli belirsiz bir gülücük ki görenin ne anlam ya da anlamlara yoracağını bilemediği, olası ki nedensizce seveceği, sırası gelince herkese bulaşacak bir gülücük. En çok da dudaklarının birleştiği iki kıyıda konaklamış olan.

     “Durkheim’ı boş ver Memet. Eğer bizde ufacık Maoculuk kalmışsa, o da bizim baş düşmanımızlaşmış ‘SA’ gibi bilimci biri olmalı ki olgu, dolgu, solgu diye diye egemenlerin düzenine çeki vermeye uğraşanlardan biri olmalıydı it.”

     “Tamam da Ereğlili, ben de bayılmıyorum onun psikolojisine, sosyolojisine, felsefesine. Ama düşmanımız bilimi kullanarak saldırıyorsa biz de bundan yararlanmıyalım mı, diyorsun? Bilim, içinde yaşadığımız dünyayı kuran temel bir yaklaşım ve uygulamadır. Artık birkaç yüzyıldır mitolojiyle, dinsel, ahlaksal bakışlarla yürümüyor dünya. Bundan payımızı almak için de,  mutatis mutandis [gerekli değişikliklerin yapılması yoluyla?], uğraşmalıyız diyorum.”

    “Üstat, içerdeyken de en büyük açmazın buydu. Şimdi söylediklerini o zaman da söylemene karşın, sağlığı taranan biz sapıklarla yaptığımız ilk gizli toplantıda bunun tam tersine bir anlayışla davranmayı öneren de sendin, değil mi? Tabii sonraki toplantılarda ilk söylediğini bir yana bırakıp bilim yoluna girdin. Ne diyordun? ‘Onların araştırması, incelemesi, yöntemleri, bilimi varsa, bizim de istencimiz, direnme gücümüz, onları yanıltma yeteneğimiz var.’ ”

     Kasabalı söze bodoslama daldı. “Yaa Ereğlili, bence haksızlık ediyorsun. Memet’in o toplantıda söylediğini ben senin gibi anlamamıştım. Memet, bir taktik olarak ‘SA’ın sözde bilimine karşı alınacak ortak tavrı anlatmıştı. Sense bir taktikle bir stratejiyi, bir zamanlar geçici olacak bir durumla, genel olarak kalıcı bir durum arasındaki ayrımı sanki kaçırıyorsun. Değişmeyen doğrular yoktur, Ereğlili.”

    “Tam bir Kautskyci, Bernsteincı, uzlaşmacı yaklaşımı. Bırak da çatışalım oğlum. Sana mı kalmış uzlaştırmak. Birbirine karışmayan, karışıp bir özdeşlik, benzeşlik kurmayan, seçmecilikçi olamayacak bir şey yok. Bunu bana nasıl dersin Kasabalı? Benim bilincim değil, ondan da önce mayam her şeyi sorgular. Değişmeyen doğrular yok muymuş? Memet’i kendi söyledikleriyle çeliştirmeye çalışmıyorum. Çalışmadım da hiçbir zaman. Bitmez tükenmez bir tutarlılık peşinde de değilim. Bırak o tutarlılık Tanrı’da kalsın. Ya da Tanrı’yı dillendiren bazı saygın dinbilimcilerde. Bizim sorunumuz bunlar değil Hızlı. Sorun egemenlik kurucu bir araç olarak devletlilerin bilimi kullanması ve ezilenlerin de bu aracı kullanarak onların boyunduruğundan kurtulabilecekleri sayıltısı. Bunu aklın kesiyor mu senin? Bir kere her şeyden önce alttakiler bu aracın ıssı olabilir mi? İkincisi bu aracın kullanılması devletler gibi, kocaman şirketler gibi büyük para kaynaklarını ellerinde tutan kurumlar olmadan olası mı?”

     Memet ayağa kalkarak tuvalete gitme ve çay demleme arası istedi. Benim dışımda üçü de gülerek onayladı Memet’i. Ereğlili mutfağa geçerken Memet tuvalete gitti. İçelli bana dokunmayın der gibi duruyor, dalgın görünüyordu. Kasabalı bana ne düşünüyor acaba, der gibi araştırıcı bir bakış atarak sigarasından soluklandı. Bu araştırıcı bakışı havada yakalayıp belki de o benden yardım isterken ben Kasabalı’ya tartışmadan bir şey anlamadığımı, çünkü tutukevinde olanları bilemediğimi söyledim. “Onlar gelene dek çok kısa bir özet geçsen, nasıl olur Kasabalı!” dedim.

    “Yaa Gedikli, biliyorum sohbetten sıkıldın. Çünkü olayları bilmediğinden karşılıklı konuşmalardaki taşlamaları kaçırman çok doğal. Özetlemek çok zor. Çünkü altı aylık yaşanılan bir süreç ve her hafta Cerrahpaşa’dan dönülür dönülmez on kişiyle yaptığımız toplantılar söz konusu. Sonra dar kümelerdeki çekişmeler, tartışmalar, didişmeler. Gelecek haftaki toplantıya hazırlanmak için yapılan çalışmalar; psikoloji, psikanaliz, sosyoloji okumaları, aktarmalar, özetlemeler üzerine konuşmalar. Her birimizin paylaşıp okuduğu kaynaklardaki bilgilerin topluluğa aktarılması… Cerrahpaşa’da ya da bazen Adli Tıp’ta yapılan üzerimizdeki araştırmalarda her birimizin nasıl davranacağına ilişkin tasarılar…”

     “Kasabalı anlattıklarından bir şey anlamadığımı söylesem sana.”

     “Tamam Gedikli. Haklısın gerçekten. Ben sana yine konuyu biliyormuşsun gibi anlatmaya başladım galiba.”

     Kasabalı sandalyesinde yeni bir oturuşa bacaklarını değiştirerek iyice yerleşti.  Şimdi daha rahat der gibi, bacaklarının durumuna baktı. Sigarasını öte yana dönerek yaktı.

Views: 53

Doğan Şekline Urunmak – BayRam Bey

    Anlatımız Sivrihisar’da toplanmış erenlerin Rum’a izinsiz giren Hacı Bektaş’ı yakalayıp getirmesi için bir ereni görevlendirmesiyle sürer (bak Güvercini Avlamak bölümü). Görevlendirme yeterliliği ya da yetkinliği göz önüne alan topluluğun ya da erenlerin isteğine bağlı olarak gerçekleşir. Bu bir atama ya da seçim midir? Birbirlerinin ayrımlı yetenek ve güçlerini ayrıntılarıyla bilen, tanıyan bir toplulukta seçim edimi pek yoktur. Çünkü her seçim uygunluğu ya da uygunu değil zorunluluğu öne çıkarır. Seçilen şey bir sınırlılığın, bir zorunda kalışın zorlamasıdır. Böylesi seçimler, belki de her seçim içinde bir güdüklüğü, bir eksik oluşu taşır. Seçimler “kırk katır mı, kırk satır mı” ya da kötülerin iyisini (ehven-i şer) bulmaya yöneliktir. Seçimler topluluk açısından demosun işleyişinden kentin dikeylikle işleyen toplumsalcı demokrasilerine bir yöneliştir. Seçimler çokluğu teke indirgeyen edimlerdir. Dışlanan her zaman çokluktur; onların istemleri, istekleri, dilekleridir (arzularıdır). Ortada zorunlu bir görev, çoğunda görevler vardır. Güçleri ayrımlı olan topluluk üyeleri gönüllülük temelinde istekte bulunacaklardır. Sonuç olarak da bir kişi görülmesi gerekli işe soyunacaktır. Bu göreve istemli oluşta isteyenin gücünü bilişine, topluluğun istekliyi tanıyışı, bilişi, kezlerce onun edimlerini deneyimleyişi eklenir. Uygun olmadığı düşünülen  bir istekli topluluk adına değil, topluluk tarafından benimsenmez. Böylesi durumlar az yaşanır. Bunu engelleyen de kişi ile topluluğun istemlerinin, bilinçlerinin, bilinçdışının kaynaşmış olmasıdır. Bu kaynaşma kesinlikle özdeşleşmeci, eşdeşleşmeci, özümsemeci değil, ayrılıkları, ayrımları koruyan ve ayrılıklardan elbirliği, işbirliği, güç birliği yaratan bağlar, ilişkiler, edep denilen davranış kalıpları ve erkan denilen yöntem, yol, yordamlarla sağlanır. Topluluklar onlarca ayrımlı kişilerin eşgüdümlü bir irfan ya da bilme, anlama, ekin kaynaşıklığı kurabilmeleri ucundan canlı kalır. Bunun da “ilksel ile çağdaş demokrasilerle” yakın uzak ilişkisizliği ortadadır. Bütün bunlar taptırıldığımız demokrasi ve onun seçimlerini, seçimleri izleyen atamaları sorgulamamızın zamanının çoktan geçtiğini göstermez mi? Ayrıca bütünsel bir kent, bütünsel bir yönetim, bütünsel bir ülke ve onun işleyişine, işletilişine bir şaşmaz göksellik sağlama peşindeki sosyal bilimlerini sorguya çekmenin geciktirilmişliğini düşünmek de aynı gecikmişlik özürünü taşıyan insanları töhmet altına ya da devletlerin yasaları karşısında suç olmasa da, düşünen, duyan, duyumsayan toplulukların ortak anlayışlarınca özürlü iş işleyenler -kabahatlılar- durumuna sokmaz mı?

     Jean Baudrillard’ın 1980’lerin sonlarına doğru yazdığı kitabının sorularıyla koşuttur bu sorular. Bu da en azından benim uçuk aykırılıklarla işimin olmayabileceğine ilişkin minik bir im, bir gösterge olabilir. Baudrillard sosyalistler ve kullandıkları sosyolojinin neleri kapsayabileceğini şöyle sorgular:

Oysa sosyalizme inananlar bütün bunlara karşı çıkmaktadır –aynısı bütün sosyologlar için de geçerlidir- (ve ben de zaten bu yüzden onlarla ilgili olarak bugün [1988?] siyasetin ne anlama geldiğini bilmediklerini söylüyorum). Şöyle ki, onlara göre her toplum toplumsal özelliklere potansiyel olarak sahiptir, yani kendi ürettiği değerlerle dayanışma içinde olmanın yanı sıra bizzat ürettiği kolektif öneriyle de uyum içindedir. Bu durumda sorun, toplumu kendi ürettiği projeyle uzlaştırmak ve toplumsallaşmak isteyeni “toplumsallaştırmaktan” ibarettir. Değerler düzeyinde karşılaşılan her türlü ikiyüzlülüğe ve her türlü yüzeysellik stratejisine son verilmelidir: toplumsal ilişkinin azami düzeye çıkarılması, kolektif sorumluluğun ( ve aynı zamanda denetimin de tabii) yoğunluğu, kültürün yüceltilmesi gibi. Her şeyi şeffaflaştırmaya çalışan, inanılmaz saflıktaki  sosyalist düş böyle bir şeye benzemekte. Oysa şimdiye kadar hiç bunlara inanan bir grup olmuş mudur? (J. Baudrillard, İlahi Sol, s. 73, ç. O. Adanır 2015. )   

     Çok basit, çok yalın görünen bu topluluksal işleyişte en gelişkin “demokrasi ilkelerinden” daha ince, daha güzellikçi (estetik), daha gerçekçi bir ilke vardır. Topluluk ancak zorunlulukların karmaşasında ayrı yetenekteki üyelerinin özgürce, aynı anda gönüllüce bir işi işlemesiyle ayakta kalabilir. Bu ilke bir topluluk olmanın, bir toplu yaşamı sürdürmenin zorunlu bir gereğidir. Çünkü bu düzeyde “son çözümlemede” gereklilikler kişilerin özgürlüğünü bir parçacık da olsa engellemez.

     Örneğin Atina’nın Solon zamanındaki 12 “demos”u ile yapısal, ilişkisel, işlevsel, ilkesel benzerlikler çoktur. Demos’u topluluk, bir yerleşimdeki bağımsız ve özerk bir topluluk, işlerini gönüllülük temelinde yapan özgür insanların eşit ve yatay olarak örgütlendiği, birbirine bağlandığı bir topluluk olarak okuyabiliriz. Demokrasinin dilsel soyağacındaki “demo-” kökü, 12 yerleşkeli (mahalle) Atina’da ilkönce kentin büyütülmesine, sonra da tek elden yönetilmesine neden olan yayılmacı anlayışların egemen olmasıyla bozulmuştur. Bu yayılmacı anlayışların yaslandığı soyağaçları ise kadınların, kölelerin, yabancıların Atina kentinin işlerinde zorunlu olarak çalışmalarına karşın söz ıssı olamayışlarına çıkar. Demokrasi ilk başta bu sınırlılık, dışlanma, tek yanlı bir zorlama ile yaralıdır (malüldür), yaralanmıştır. 12 Demoslu kent başlangıçtaki özerk yerleşkelerde yaşayan toplulukların işbirliğinde, örnekçiliği (temsilciliği) uygulayarak dikey bir örgütlenmeye geçmiştir. Çünkü büyümüştür, genişlemiştir, yayvanlaşmıştır; bu kendine yetmezlik içinde yayılmacı dilekler, istekler, tasarılar edinmiştir. Böylece devlet ve toplumu biçimlenmeye, işlemeye başlamıştır… Böylece bir yerleşkede işleyen ortaklaşa karar alma süreci, elbirliğiyle sürdürülen yaşam, son olarak da yerleşkenin işlerinde “agorada/yerleşkenin ana alanında” söz söyleme yetkisi örnekçilere devredilerek yönetenler/ örnekçiler ile yönetilenler/ siyasette, ortak karar almalarda söz hakkı olmayanlar ayrışması eylemsel (fiili, de facto) olarak yerleşmiştir.

     Oysa topluluk düşüncesi, kararları, işleri örnekçilere devredilemez. Örnekçe ya da temsil (misal/misli-katı olan) göklere çıkarılan sınıflı, dikeydizili düzenlerin temel kuramıdır. J. Baudrillard (karşı çıktığım kavramlarla da olsa) Fransa’daki durumu 1990’lara doğru, 1848’lerin, 1871’lerin Fransa’sına karşın içler acıtıcı bulur.

Kitleler temsil edilemez, çünkü toplumsal olan ve siyaset, temsiliyet ve yasama alanlarına aittir. Bu edilgin sayılamayacak kitlesel duyarsızlık, çok iyi bir güdümleyici olan tepkisizliğe dayalı meydan okuma hakkında ne biliyoruz? Kitle denilen şeye bir anlam kazandıran toplumsal, hiç anlama sahip oldu mu acaba? (J. Baudrillard, İlahi Sol,  s. 35, ç. O. Adanır 2015.)

     (Yukarıda yazdığım öbekte üzerinde düşünülmesi ya da karşı çıkılması gereken “soyağacı” benzetmesi olmalı. Birilerinin ereklerine, amaçlarına göre biçimlendirilmiş araçlar olan dilin kavramları içinde kalakalmak… Çünkü bu bakışla gerçekliği bırakalım geniş bir yönden kavramayı, kavrayışımızda kavranılan şey de daha başından yamuktur. Çünkü topluluğa ilişkin hiçbir şey ağaçsal değil, tersine ayrıkotsudur ya da köksapsaldır (Deleuze-Guattari’nin “rhizom”u). Bir başlangıcı, bir sonu, bir nedeni, bir sonucu, kökü, gövdesi, kolu, dalı… olmayıp karmaşıklıktaki oluş ve bozuluşlarla, denk gelişlerle (rastlayışlarla) sürer gider. Bu yüzden dili, kavramları, tanımlıkları (terim) en uygun göründüğü kullanım yerlerinde bile sorgulamalıyız, bozmalıyız, yeniden yeniden oluşturmalıyız. Çünkü değişmez olan bir şey ancak kurgudaki saymacadır. Değişmez, değiştirilemez Dil de bir saymacadır.)

     Anlatımızdaki tümcelerin muradı da yukarıdaki çözümleme ve yorumsal birleştirmelerdeki savlarla ilerler, durmadan yeni anlamlar üretir.  

  -Bir kimse ola kim doğan şekline uruna vara onu oturduğu yerde avlayıp getire, dediler.

Burada yalnızca bir görev saptaması vardır. Yaslandığı varsayım da doğan donuna girebilen erenlerin çokluğudur. Bunu toplulukta bulunan her eren bilir. Yine bildikleri bir şey de bu gücü olgunca (kamilen) taşıyan erlerden bir er vardır. O ün vermezse başka bir er “benem” diye ünleyecektir.

Ortalarında Hacı Denizli [Dogrul] derler bir er vardı. Bayezit Sultanın ulu halifelerinden idi. Ruma İraktan gelmiş idi. (…) etti: -Müsaadenizle ben varayım, doğan şekline urunup anı yakalayıp getireyim, dedi.

Bu kısacık, 6 tümcecik sayılabilecek öbekte sayısız bilgi, kavram, tanımlık, anlam kümesi var. Örneğin topluluğu imleyerek içlerinde değil, “ortalarında” diyebilme güzelliği… Ancak ben yalnızca Denizli/Doğrul sözcükleri üzerinde durmak istiyorum. Denizli<Tonguzlu (burunsal /n/ ile donuzlu seslendirmesiyle okunmalı) sözcüğünün sonradan aldığı biçimdir. Domuzlu anlamına gelir ki, bunun bir erene vurulma olasılığı çok düşüktür. Çünkü Musevilik ve İslam’da bu hayvan yenmesi yasaklar çizelgesinde yer alır ve bir aşağılama, sövme (küfür, küffara, kafirlere katma sözcüğü. Hoş birçok Batı dilinde de domuz aynı göstergeyi içeren) sözcüktür. Aytekin’in okumasıyla “Denizli” olan sözcük Gölpınarlı okumasında “Dogrul”dur (Gölpınarlı, Vilayetname, s. 19). Bu ayrımı ortaya çıkaran da ilk baştan yazmadaki “sağır nun” yazacıdır. Yazaç burunsal /n/ okunduğu gibi /g/k/sonradan /ğ/ sesleriyle de okunabilir. Ancak bu kesimdeki anlam bağlanışları izlendiğinde bu sözcük “Dogrul” olur. Doğrul Doğu türkçesinde (kaşgarca>çağatayca>özbekçe) şu anlamdadır:

togrıl: Yırtıcı bir kuş. Bin tane kaz öldürür, ama yalnızca bir tanesini yer. ‘Bir erkek adı’ olarak togrıl buradan hareketle kullanılır” (Kaşgarlı Mahmud, Divan, s. 575).

Doğrul>doğan kuşudur oğuzcada. Ancak oğuzca özel adlarda tuğrul olarak yaşar (Selçukluların Tuğrul Bey’inde olduğu gibi. Yine oğuzca özel adlardaki doğan adı da aynı anlamdadır. (Aşağıda alıntılanan kesimde yazmada aynı yazaçlarla, bir elin becerdiğince benzer yazılan bu üç kullanış Aytekin tarafından olgun bir güzellikle arka arkaya sıralanır (yazı aktarımını yapan elin özgürlüğü hakkıyla): Doğan-Tuğrul-Denizli. Böylece “Denizli” okunuşunu da elindeki ya da çalıştığı Velayetname yazmasına dayandırarak aklar; böyle de okunabilir der sanki…) Az da olsa bazı halklar oğuzcanın etkisiyle doğan>togan değişimini yapmıştır. (Zeki Velidi Hoca, soyadını seçme konumunda olduğu ya da hakkı olduğundan kendine kendi ana dili olan başkırtçadaki “Togan”ı seçmiştir.) Zaten Velayetname’nin yazı aktarımını (transcription/yazıçevrimi/yazıçevirisini) yapan Aytekin de öbekteki diğer okumalarında bu sözcüğü doğan olarak okumuştur: “ doğan şekline urunup anı yakalayıp getireyim, dedi.” Sonra Hacı Dogrul’un bu gönüllüğüne, bu ortaya çıkma yürekliliğine topluluk onay verir. Çünkü görev kendisinde en yetkin, en olgun yetenekleri taşıdığı bilinen kişiye verilir. Başka bir eren de bu onaya karşı gelmez. Çünkü o eren de bilir ki, olgun olan çoğunda tehlikesine bakmadan ortaya gönüllü olarak atılan olur. Sonra hayırlılar, dualar, alış vermeler, söylemeler, dileklerle görev alan kişi onaylanır: 

  Andan Ru[m] erenleri “Nola kuvvetin olsun, [sana işinde kuvvet ve başarı dileriz. Gerçekleşsin bir Tanrı!] dediler.

     Hacı Doğrul’un doğan donuna bürünmesi, adının imlediği özelliklerine içkindir. Adcılık da o çağların inanılan bir bilgi yordamıdır. Doğrul da  kişiliğinde doğanlığı, avcılığı, güçlü bir yakalayıcılığı, kapıcılığı taşır. Bu özelliği Kaşgarlı da vurgular: ‘Bir erkek adı’ olarak togrıl buradan hareketle [doğan kuşunun bin kaz avlamasından dolayı] kullanılır.” Ancak bu yetenek (don değiştirme) bizce bugün bilinir, inanılır, olası değildir. Bugün bir “hurafe/ boşinan, boşinanç sayılır. Onu anlamaya çalışmamız da boşuna bir uğraş olarak kalır. Çünkü anlağımız, anlak yeteneklerimiz bilimsel anlayışların egemenliği altındadır. Bilim çağının anamalcılıkla derinleşmesi, insanı oluşturan koşulların devlet, anamal biriktirmeci düzen, bilimcilikle sarmalandığını da gösterir. Bilim sanıldığınca bağımsız, genel bir insanseverlikten, insaniçincilikten  yana değildir. Bilimin Hiroşima’sı, Nagazaki’si bunu da imler. Onun yöntem, varsayım ve önermelerinin dışına çıkabilmemiz şimdilik olanaklı değil. Bir şeyi anlamak, onu açıklamak da bilimci bakışların egemenliği (sultası) altındadır. Bir şeyi bugünün bakışlarıyla açıklamaya çalışmak ilkönce tarihdışılıktır (anakronik), zamandışı bir evrenselciliktir. Bu yüzden Castaneda gibi bir bilge, bir dıştabırakılandır ( harici, sapık, heretik, outsider). Çünkü bir dönemde baskın tek anlayış varsayılanın, çağdaş “toplumsal” düzümlerin ya da bilimsel normların dışında olan kişi, bir sapıklığa düşmüş, sapmış, sapık sayılır. İnsanbilim ile toplumbilimin “topluluk içinden bakış/emik bakışlı gözlem ile katılımcı gözlem”lerinin sınırlamalarını kaldırarak kendini sapkınlıktan koruyamamıştır bazı bilgeler. Sapıkların devlet ile toplum/ kamu tarafından bilim tapınakları olan üniversitenin (uni+univers+univer-site>tekçi, türdeş, evrenci kent) içine girmesine elbette yüce bilimsellik adına izin verilemez. Yani her şeye açık seçik açıklama ve açımlamalar getirebilen saltıkçı kurgucu bilimsellikte (a prioriler, ad hoclar, dogma ve doxalarla yapılan açıklamacılıklar: hipotezler/ savlar, kuramlar, kanıtlamalar…dizgeleriyle) şöyle denilemez:

Velinimetini (usta/pir/mürşid)tarif ederken Don Juan[bir Yaque bilgesi], “diablero” kelimesini kullandı. Daha sonra öğrendiğime göre diablero sözcüğü sadece Sonoralı Kızılderililer[Meksika] tarafından kullanılıyor. Karabüyü yapan, kendini köpek, tilki veya herhangi bir yaratığa dönüştürebilme gücüne sahip olan insanlara deniyormuş. … Kızılderililerin, diablero’ların varlığı hakkındaki inançlarını sorgulamaya karar verdim. (…) ‘Diablero’nun, istediği her türlü forma girebilen bir keşiş olduğunu söylüyorlar. … bu tamamen bir saçmalık. Buradaki yaşlı insanlar , diablero’lar hakkında birçok hikaye anlatırlar. Bizim gibi gençlerden bunları duyamazsın.’ ( …) ‘Bu zamanlarda hiç diablero var mı, Dona Luz?’ ‘Bu tarz şeyler çok gizlidir. Artık diablero olmadığını söylüyorlar fakat ben şüpheliyim çünkü bir diablero’nun aile üyesi, o diablero’nun ne bildiğini öğrenmek zorunda. Diablero’ların kendi kanunları var. Ve bunlardan bir tanesi de sırlarını akrabalarından birine [ya da yetenekli bir çırağa] öğretmek zorunda olması.’  (C. Castaneda, Don Juan’ın Öğretileri,s.  XXVII,XXIX ç. D. Taneri 2014.)

Bütün bunların yüzünden bir açıklama çabasına girmeden anlatımızı okumayı sürdürelim:  

Hacı Denizli, heman saat doğan şekline urunup havaya pervaz urdu. Nazar saldı. Hava yüzünden gördü kim Sulaca Kara Üyüğün üzerinde güvercin donunda bir kimse var. Zamiri heman oldur, dedi. Dahi hava yüzünden pençesin açıp Hünkarın üzerine indi. Ol pençesiyle çarpacak sırada, Hazreti Hünkar Hacı Bektaş Veli kaddesallahu Sırrelziz geri adam donuna girdi. Hacı Tuğrulu inerken kaptı. Öyle şiddetli sıktı ki, Hacı Denizli’nin aklı gitti.

Hazreti Hünkar elinden bıraktı biraz yattı. Ta kim aklı başına geldi. Kalktı, gördü kim, Hünkar karşısında oturur. -Biz eksiklik ettik, siz erenlerden kerem, deyip ileri geldi. Hazreti Hünkarın elini öptü. Ayağına düştü. Miskinlik eyledi. Önünde kisvetin kodu, dahi geri çekildi. El kavırışıp [kavuşturup] yerine geçip durdu.

Burada azbir soluklanalım. “Bin kaz öldürür ama birini yer” betimlemesinin dışındayız çünkü. Hacı Doğrul ya da Hacı toğrul bir doğan kuşu değildir. Doğana dönüşmüş bir erdir. Ereği, niyeti de doymak değil, Fatma Bacı’nın Hacı Bektaş diye seslendiği bir ereni cırnağına alıp topluluğa getirmektir. Ama Hacı Bektaş tez elden güvercinlikten doğanla baş edebilecek bir dona, insan donuna dönüşerek onu boğazından yakalar. Hacı Doğrul güçler çekişmesinde kendinden daha güçlü bir erenle el boğaza karşılaştığını bir solukta anlar. Güç de sınırlıdır. Güçlülük de el gibi üstünlük ya da artıklık taşır. Doğa böyledir. Etoburları otobur yapmaz. Olsa olsa canlılar zorunlulukta eşzamanlı etobur ile otobur olabilir. Bazıları da bu biçem değiştirmeyi beceremezse yok olur gider. Canlının yapacağı, zorunlulukta kaldığında biçem değiştirmektir. Doğaya uymaktır. Bu kendiliğinden durgunlaşma (teslim, selamete erme) bir boyun eğiş değildir. Doğanın o durumunu kavrayıp yasaya uyma, boşuna bir erk tüketimini, yitimini de önleyebilir. Bu bir canlılık, güdülenme, içtepisi, bilinç, ayrımına varış, kavrayış yordamıdır. eşsüremli olarak bir yaşamı sürdürme kurnazlığıdır da. Çoğu durumda gerçekliğin benimsenmesi, yaşamı sürdürmede geçerli bir yordamdır. Doğrul da “miskinlik” eder. Özür diler. Erenlikteki derecesini kavrar ve yaptığı oranlamada kendisinden güçlü olandan saygıyla “aman” diler. Bir boyun eğiş içinde değildir; yasanın istemeyle tanınması eşzamanlı bir saygı, bir  “miskinlik gösterme” eylemidir. Velayetname yazarının I. Kant’tan çok çok önce bu ilişkiyi dile getirişinin dolaylı açıklığı çok güzel bir denk düşmedir:

Saygı bir duygu olsa bile, etkilenmekle [edilgin olarak] duyulan bir duygu değil, aklın bir kavramı aracılığıyla kendi kendine yaşanan, bundan dolayı da eğilimin ya da korkunun yarattığı ilk türden bütün duygulardan türce ayrılan bir duygudur. Kendim için bir yasa olarak tanıdığımı, saygıyla tanıyorum. Bu da, duyularıma başka herhangi bir etkileme aracılığı olmadan, istememin [irade, istenç, Wille] bir yasa altında bulunduğu bilincinden başka bir şey demek değildir… Aslında saygı, ben sevgimi yıkan bir değerin tasarımıdır; dolayısıyla ne eğilim ne de korku nesnesi sayılabilecek bir şeydir, hernekadar bunların her ikisine de denk düşen bir şey taşıyorsa da. Saygının nesnesi yalnız ve yalnız yasadır, hem de kendi kendimize, üstelik kendi başına zorunlu imişçesine kabul ettirdiğimiz yasa. … yine de istememizin sonucudur, ilk bakımdan korkuya, ikinci bakımdan ise eğilime denk düşer. … Doğal yeteneklerimizi genişletmeyi de ödev saydığımızdan, yetenekli bir kişide sanki bir yasanın örneğini görüyoruz, (eğitimle onun gibi olmayı tasarlıyoruz), bu da saygımızı oluşturuyor. Ahlaksal denen her ilgi yalnız ve yalnız yasaya saygıdır. (I. Kant, Ahlak Metafiziğinin Temellendirilmesi, s. 17, ç. İ. Kuçuradi 1995.)

     Hacı Doğrul, Hacı Bektaş’ın ululuğunu birçok boyutuyla kavramıştır. Bundan ötürü aman dilemek bir yönüyle de doğayı, yasayı onaylamaktır. Doğanın kendi benini aşan gücünü bilmek ve tanımaktır. Bu da istemeyle, bilinçli istemeyle kurulan bir saygı duyuştur. Doğada eşitlik yoktur. Eşitlik insan anlağının kurduğu dilekçi bir denkliktir. Birin, biriciğin yoksunluklarını, yetmezliklerini topluca ortadan kaldırma çabasıdır. Olsa demektir. Ulaşılması olanaksız bir ülküdür (ideal). Olsa demek olanın içinde hiç de önemsiz, boşuna bir dileme sayılmaz. Olanı olacağa evirten gizil bir gücü (virtuel) bir an eyleme itebilir. Eylem ise güncel olandır; güncellenmiş olandır.        

Andan Hazreti Hünkar etti: -Ya Hacı Denizli, er ere böyle gelmez, öyle kim, siz bize zalim donun[d]a geldiniz. Biz size mazlum donunda geldik. Eğer güvercinden daha mazlum don bulasız [bulsaydık] ol don ile gelürdük, dedi. (…) (Vilayetname (iç kapak Velayetnâme)), s. 71-74, yazı aktarımı S. Aytekin 1995.)

     Güçlü olan, eren olan olağan dünyada, sıradan dünyada olanaklı olan en güçsüz biçimlenmeyi değil, tersine en arılıkçı, suçsuz, en kusursuz, en özürsüz biçimlenmeyi ya da yasa olanı seçer. Hacı Bektaş’ın çağında canlılığı kavrayış, dört derececi bilgi kuramında (toprak-bitki-hayvan-insan) hayvan benzetmeleriyle anlatılıyor, açıklanıyor görünüyor. Hacı Bektaş’ın Hacı Doğrul’a içerlemişlikli (serzenişli) konuşmasında ise “mazlumluk/ özürsüzlük” belirleyicilik kazanıyor. Güvercin özürü bulunmayan, özürsüz sayılan bir kuştur. Kendini insana yakın bulmuş gibi insan topluluklarının yakınlarında yaşar (kaya güvercini dışındaki toplaklar). Birçok dinde güvercin aynı imgelerle anlatılır. Güvercin özürsüz, arı duru bulunur ve ona dokunmak “günahtır”. Doğan ise ikilikli düşüncede özürsüzün/zayıfın öteki ucudur: “Zalim”. Acı çektiren, kıyan, doymak için öldürürken bile kıyım yapandır. Arapça özürsüz (mazlum, zulme uğramış) sözcüğünde ise bu “zulm/zulm eden” içkindir. Çünkü dilin arkasındaki anlayışta “zulum” ya da eylem öndedir; Hobbes’tan çok çok öncesindeki bu insan anlayışı birçok topluluğa egemendir. Günümüzde de dünya düzeninde katlanıp güçlenerek işleyişini sürdürmektedir bu anlayış. Yapılan savaşlar, geliştirilen yüksek derecede etkili kıyım silahları yalnızca caydırıcılık için mi vardır? Caydırıcılık için bile olsa, dünya birleşmiş uluslar düzenindeki silahlanma pazarının en öndeliği, bu kıyımcı anlayışın, ordular büyütmeci anlayışın varlığını imlemiyor mu? Bu sorular geçerli, akar olan anlayışları benimsemeye bir çağrı değil. Tersine insanın ve toplaşmalarının yamuklaştırılmış doğasını değiştirecek her minik deviniye, istemeye, dilemeye bir yücelemedir.         

      İster bir anlatıcının imgeleri, ister bir romancının bilimsel kurgusu, ister bir biliminsanının bilimsel bir anlatısı, isterseniz dünya içi ya da dışı bir giz olarak okuyun Bulgakov’un Ölümcül Yumurtalar’ını, yapıt insana insanın gücünün ayrımlarını ve sınırlarını gösterir bir açıdan. Yapıtın türlü “bilimsel sayıltıların” ve “bilimin sınırlarının” bir betimlesi olduğu, bunların en azından şimdiki uslamlamaya (mantık bilimine) uygunluğu, Velayetname’de anlatılan binlerce olay, oluş için de söylenebilir. Bunun tek engeli birci “bilimci” bilginin inananı/ tapıcısı olmaktır.

Tüm dünyada uzun süre 1928 yılındaki felaket ve ışın hakkında konuşulup yazıldı, ancak sonraları profesör Vladimir İpatyeviç Persikov’un ünü bir sis perdesiyle örtülüp, bir nisan gecesinde keşfettiği kızıl ışının söndüğü gibi söndü. Artık profesör olan zarif Pyotr Stepanoviç İvanov [İpatyeviç’in çalışma ortağı ve doçenti] zaman zaman denese de, ışın bir kez daha elde edilemedi. (…) İvanov’un çabalarına karşın lensler aynadan yansıyan ışın demetleri ile ikinci kez birleştirilemedi. Besbelli, bunun için bilgi haricinde, dünyada yalnızca İpatyeviç Persikov’un sahip olduğu daha özel bir şeye ihtiyaç vardı. Moskova, Ekim, 1924. (Mihail Bulgakov, Ölümcül Yumurtalar, s. 124, ç. Tuğba Bolat 2015)

Views: 47

27 Teknoloji Toplumu – Devletin Tekniklere Tepkisi – Jacques Ellul

İncelediğimiz koşulların bir sonucu olarak, devlet, bireylerin geliştirdiği tekniklerle temas kurduğunda, tekniklerin bir kamusal ilgi alanına dönüştürdüğü bir özel eylem alanıyla karşılaştığında, hem bu alanı hem de bu mutasyonu doğuran teknikleri ele geçirerek tepki verir.

Devlet bir eylem alanına kimi zaman şu ana kadar bahsettiklerimden çok farklı nedenlerle girer. Devlet, teknikleri, sırf onları halihazırda çalışır vaziyette bulduğu için benimser. Bu gerçek ne denli açık olursa olsun bunu vurgulamak gerekir. Bunu ihmal etmek pek çok yanlış anlamaya neden olabilir. Devlet, bireylerin davranmış olduğunun tersine davranmayacaktır. Sigorta şirketleri, sigorta tekniklerini geliştirdi. Bu şirketler millileştirildiklerinde, devlet eski mekanizmayı korur. Sonuçta, sigorta istatistikleri uzmanlarını kullanmanın veya bir polis gücü kurmanın yalnızca sınırlı yollan vardır. Bir otomobil üretim şirketi devlet kontrolü altına girdiğinde işlemlerin temposu ve montaj hattı değiştirilmez. Maddi teknik açısından bu bilhassa açıktır, çünkü teknikler bize ne kadar sınırlayıcı görünürse o derece maddidirler. Oysa, aslında, maddi teknikler tam olarak aynı özellikleri gösterirler.

Eski rejimin özel kişilerin çabaları kanalıyla kurmuş olduğu eğitim ve hayır kuruluşu sistemlerini Fransız Devrimi bastırmaya çalıştığında, çabalar acınacak derecede başarısız oldu. Bir kamu yardımı (hastaneler, yaşlılar, terkedilmiş çocuklar ve yoksullar için bakım evleri) ve devlet eğitim sistemi kurma çabası Konvansiyon’un ve Kurucu Meclis’in büyük bir girişimiydi. Fakat bu sistemler başarısız oldu. Aşırı sistematikleştirme ve teorik mükemmeliyet kimi zaman iyi bir tekniğin tam tersini temsil eder. Bu örneklerde devlet, gerçekten eksiksiz olmayan ama 17. ve 18. yüzyılların teknik gelişmelerinden sonra neredeyse yeterli hale gelen bir organizasyonla karşılaştı. Bu kurumlarla karşı karşıya gelen devlet, teorik nedenlerle, Konvansiyon’un teorik kararlarına ve doktrinlerine denk düşer tarzda, eğitim ve kamu yardımı sistemini kağıt üzerinde yıkıp yeniden yapmaya koyuldu -her ne kadar bunlar ne etkili ne de teknik açıdan sağlam çıkmamış olsalar da. (Eğitim alanında devlet, kilisenin gücünü kırmaya, tümüyle laik bir sistem kurmaya çabaladı). Ne yazık ki yeni sistemler hiçbir zaman işleyemedi. Direktuar ve Konsül ile birlikte geriye dönük bir hareket geldi. Nice zorluklarla yapılan devrimci yenilikler reddedilerek, onlardan önce gelen teknikler geri getirildi. Üniversite ve kolejler, neredeyse 18. yüzyılın okullarıyla aynı şekilde yeniden organize edildi. Cizvitlerin geliştirdiği pedagoji sistemi yeniden getirildi. Bakımevi ve hastaneler, Devrim’den önceki halleriyle yeniden kurumlaştırıldı. Yeni uzman personel temin etmek zor olduğu için de eski personel, yani rahip ve rahibeler göreve getirildi. Büyük fark, tüm kurumların artık devlet kontrolü altında olmasıydı. Ancak devlete ait kuruluşlar olarak çalışıyor olmalarına rağmen aslında daha önceki özel kuruluşlarla özdeştiler. Devrim’in keyfi oluşumdan başarısız olunca, halihazırda varolan teknik oluşumları kullanmak gerekliydi.

Aynı olgu, Üçüncü Reich döneminde maliye alanında da görüldü. Hitler’in devrimi tüm klasik maliye yöntemlerinden kurtulduğunu iddia ediyordu. Millileştirilmiş şirketlerin yönetiminde, ticaret ve parasal ilişkilerin yönetiminde, hatta maliye tekniğinde devrimci davranmak istiyordu. Feder’in programı, ekonomik ve finansal hayatın topyekün dönüşümünü sağladı. Para, fiyatlar ve ücretlerde manipülasyon, kapitalizmin ortadan kalkmasına yolaçacaktı. Bunun için de tamamen yeni finans biçimleri tavsiye ediliyordu. Fakat, en geleneksel biçimiyle mali gereklilik kendini yavaş yavaş yeniden ortaya koydu. Reformları başarabilmek için paraya ihtiyaç vardı. Schacht, 1938’de, Nazi devleti için gerekli fonları yalnızca kapitalizmin Ortodoks maliye tekniğinin sağlayabileceği şeklindeki eski anlayışı teyit etti. Enflasyonun reddi, kısa vadeli finansman, finansman için parayı kullanmayı reddetme; tüm bunlar, geleneksel maliye tekniğinin ilkeleriydi. Üçüncü Reich’in fınans mekanizması, neredeyse 1914’teki İmparatorluk’unkiyle aynıydı. Tüm bunlar, devletin ve devrimci doktrinin, etkili oldukları zaman her ikisi için de mutlaka ortak nitelikte olan tekniklerin etkileri yoluyla düşman ilkelere teslim olmasının özellikleridir. Özü itibariyle, Naziler, teknik açıdan savunulamaz yeniliklerden verimli bir maliye tekniğine, kapitalist ülkelerde ve Sovyetler Birliği’nde egemen olana benzer bir tekniğe geri döndüler. Verili bir dönemde ve verili bir çerçevede, verili bir sonucu almak için sadece sınırlı sayıda teknik vardır.

Teknik olgusu, bir kuruluş devlet kontrolüne geçtiği zaman değiştirilmez. Simone Weil’e göre, normalde sosyalizm yönünde bir gelişim göstermesi gereken bir endüstriyel rasyonelleşme sisteminin aslında neden sadece işçilerin koşullarını daha da kötüleştirebileceğini açıklamaktadır. Fourastie, belki de isteksizce buna katlıyor: “Eğer teknik gelişme yoğun olmuşsa, bu durumda, hukuki koşulların, kârların, hak edilmemiş kazancın ve siyasal rejimin niteliği ne olursa olsun, tüketicinin satınalma gücünde iyileşme olmuştur. Son bir buçuk asrın getirdiği sosyal gelişmenin temel kaynağı budur”. Teknik gelişmenin tüm engelleri yıktığı, tekniğin kendi yapılarını ve sosyal gelişmeyi dayattığı anlamına gelir bu. Sorunun değişkenleri ne olursa olsun, tekniğin bu ileri hareketi değişmezdir.

Devlet, teknik kuralları değişikliğe uğratamaz. Doktriner nedenlerle bunu yapmaya çalışırsa da kaçınılmaz bir geriye gidiş yaşayacaktır. Bu nedenle, ekonominin devlet kontrolüne geçişi yalnızca devlet kapitalizmi yaratır; sosyalizm değil. Sosyalizm, devletin bastırılmasını öngörür. (Bunun teknik için yansımasını daha sonra göreceğiz). Devlet varolduğu müddetçe, kendisini sosyalist olarak adlandırmaktan onu hiçbir şey alıkoyamayacaktır. Oysa pratikte değişen hiçbir şey olmamıştır. Aynı kuralara tabi, aynı şekilde uygulanan ve aynı sonuçlan doğuran aynı kurumun, halkın hizmetinde olduğunda sosyalist; kapitalist kurumların hizmetinde olduğunda da kapitalist olduğunu söylemek hokkabazlıktan başka bir şey değildir. “Halkın hizmetinde” olmak ne demek? Böyle bir ifade, demokratik biçimde halktan gelişim göstermemiş olsa bile ancak kendisini sosyalist olarak adlandıran bir devletin hizmetine işaret edebilir. Fakat bu koşullar altında sosyalist olmak ne demek? Halkın hizmetinde olmak demek. Bir daire içinde dönüp duruyoruz. Zamanımızın en acı göstergelerinden biri, tekniğin, sosyalizmi her türlü içerikten yavaş yavaş arındırmış olmasıdır. Açık gerçeklerin ötesinde (Stakhanovizmin Taylorizm ile ilişkisi veya Sovyetler Birliği ve faşist ülkelerde polis yöntemlerinin özdeşliği gibi) önemli bir örnek, sosyalist rejimlerde kapitalistin “artı-değeri”nin (gerçekte kârının) varlığını sürdürmesidir. Sovyetler Birliği’nin maliye sistemi, %80 oranında işçilere verilen ücretlerle onların ürünleri arasındaki farka dayanır. Sosyalist rejimin ortadan kaldırdığını iddia ettiği bu kâr, aslında artırılmıştır. Tek fark, şirketin nakit kasası yerine devletin kasasına gidiyor olmasıdır. Fakat kapitalist rejimlerde şirket bir kamusal varlık olma eğilimindedir. 17 Ekim 1953 tarihli bir konuşmasmda Mikoyan şöyle diyordu: “Kapitalist ticaret, incelememiz gereken belli teknik özelliklere sahip. Rekabet ve müşteri çekmenin zorluğu nedeniyle, kapitalist ülkeler kesin ticari organizasyon yöntemleri geliştirdiler. Bunlar, Sovyetler Birliği’nin etkili çıkmaları yüksek ihtimal dahilindeki alanlarında uygulanmalıdır”.

Devam edebilir ve tüm teknik kural ve kurumlanıl özdeş biçimde sosyalist devlette yeniden üretildiğini gösterebilirim. Artık spesifik olarak sosyalist kurumlar olmadığı anlamına geliyor bu. Ne de, özel olarak sosyalizmin sonucu olan idari veya ekonomik kuruluşlar vardır. Sosyalist devlet, etkin olduğu içindir ki, kapitalizmin teknik ilkelerini benimsemek zorunda kalmıştır. Bu nedenle, sosyalist durumu ötekilerden ayırabilmek amacıyla sosyalizm, hep kavramların en müphemine, teleolojiye başvurur. Kapitalizmin yalnızca kendisine saygısı olduğu söylenir. Kendisini muhafaza etmenin dışında bir şey istemez. Diğer yandan sosyalizm, yürüyüşe geçmiş bir yapıcı güçtür. Ancak kullanılan araçların sosyalizmle sonuçlanacağı inancım hiçbir şey garanti edemez. Teleoloji, bir propaganda aracı olarak yalnızca kısa bir süre bir çalkantı yalatabilir. Ama bu propagandanın, tekniğin sonucunda giderek spesifik gerçekliğini kaybeden sosyalizme karakter kazandırması kesin olmaktan hayli uzaktır.

Devlet, tüm teknik alanları ve araçları sahiplenmekle, mecburiyetten, kendisini özel kapitalistlerin yerine geçiren kapitalist bir devlet haline gelir. Kendi gerçek çıkarını anladığında da, teknik açıdan önceden varolan hiçbir şey katmaz, hiçbir şeyi değiştirmez. Devlet tekniklerden elde edebileceği faydanın farkına vardığında, tekniklerin tüm alanlarda faydalı oluşunu gördüğünde, bilinçli olarak onları kendine maletmeye yönelir.

Geçmişte, bir dereceye kadar da günümüzde, devleti verili bir tekniği kendine maletmeye koşullar yöneltmiştir. Bir politik trendin tesadüfi gelişimi, tekniğin devletle buluşması, bütün bunlar, devleti gelişigüzel biçimde bir tekniği benimsemeye yöneltmiştir. Fakat devlet tarafında bu istikametteki önceden tasarlanmış eylem örnekleri fark edilmeye başlıyor -propagandanın ve atom araştırmalarının kullanılması gibi. Devlet bir kere bir işe girişince genellikle sonuna kadar götürdüğü için, bu hareketin giderek artmasını beklemeliyiz.

Views: 24

Düşe, Düşleme (Murakabeye) Dalmak, Sınırlı Görüş – BayRam Bey

Ve dahi Karaca Ahmed Rumun gözcüsüydü. Dediler ki: -Rum gözcüsüsün, bir gör ki ol er Ruma dahil oldu mu? dediler. Andan Karaca Ahmed bir dem mürakebeye çekildi. Başını kaldırdı, etti [söyledi, dedi]: …

     Buradan da erenlerin topluluk içinde yeteneklerine göre sorumluluk yüklendiklerini anlıyoruz. Belki öbekte bulunan başka erenler de var gözcülük niteliklerinin issi olan. Böyle bir ivedi ve önemli durumda iş en yetkin erene düşüyor olmalı. Karaca Ahmed bu yetkinliğinden dolayı Rum’un gözcüsü olmuştur. Bugün İstanbul’un Anadolu yakasında bir gömütlük onun adını taşır. Erenlerin yaşama yurtları kaça göçe İstanbul’a da uğramış ki, bir yaşam süresinde olanaklı mı bu, sorusunu anlağa düşürüyor. Ancak biz kişinin adının zaman sınırlamalarımızı, yer sınırlamalarımızı kolayca aştığını birçok örnekten biliyoruz. Anma, tören, yüceleme ya da yüceltme ille de canlı olmaya, yaşamın sürdürülmesine bağlı değil görünüyor. Bir ölenin yedi yerde gömütünün (anıtının, makamının), tekkesinin, ananlarının onun imlediği yolda yürümelerinin başka türlü bir açıklaması olmazdı yoksa. Kişi, kişilik usun sınırlarını aşan bir gerçeklik olsa gerektir.

     Gözcülük dilin ilk anlam katındaki anlam üzerinedir. Bir nesneyi görmeyle değil, bakışla izlemek olmalı içerdiği. Olanaklı olan yine kendi içinde olanı da taşımıyor mu? Usun sınırı dışına çıkan bir alandayız. Ötedeyiz. Öte dünya kavramı ya da göstereni yalnızca dinlerin kitaplarındaki bir yerle mi, yaşam yerini (mekanı) mi gösteriyor? Hem kim bilmiş ki anlamın da göçebe bir gerçeklik olmadığını? Gözlenen nesne yalnızca bir bedenin üyesi olan gözle ilgili değil ki, Karaca Ahmed Dede’ye buyrulan, gözün erimi dışında kalan bir yerdedir ki, bunu işi Karaca Dede’ye yükleyen herkes bilmektedir. Öyle olmasa kendileri gözlerlerdi. Bir göz uruşta Bektaş Dede’yi görürlerdi. Tüm Rum ülkesi gözlenecektir. Görülmesi istenen değil, bakılması, taranması istenen Rum ülkesidir. Oradaki her nesne, saydamıyla, geçirgensiziyle (mat, opak) yalnızca görülebilecekler değil; olgun, yetkin bir bakışla anlaşılan don değiştirmişlik, biçim değiştirmişlik de kavranarak görülsün. Kavramak işe eli, cırnağı (pençe), ayak tırnaklarını da katmakla olanaklı olmalı. Bütünlüğü içinde bir varlık yaklaşımı. Yetenekler, beceriler, uslamlamalar, sezişler, işitişler, görüşler tüm gücün devindirilmesi. İşte gözü aşan bu kavrayış, cırnağa alıştır ki gözden oldukça ötede bir ustalıklar toplamıdır, toplaşmasıdır.

    (Velayetname’de çok bilinen bir anlatıda, yukarıdaki bölümün zamanından daha sonraki yıllarda kurulacak olan Sulucakarahöyük tekkesine giden Yunus Emre, kıtlık yıllarında kocamış anasıyla kendini birkaç ay geçindirecek iki çuval buğday ister. Hacı Bektaş onu hoş karşılar. Yunus’un gözlerindeki utangaç ezincin gücünü kavrayan Bektaş Dede, “buğday mı, nefes (kutsal soluk) mi Yunus,” diye sorar.  Yunus hamdır, çiğdir. Kendisindeki kendinden bilgisi yoktur o zamanda. Daha sonra “… bir ben var benden içeri/”yi Tapduk’un tekkesinde, okulunda yaşayıp öğrenecektir.  Yunus “buğdayı” seçer. Olanı kavrıyamamıştır. Köyden çıkınca, buğday çuvalları  eşeğe yüklenmiş, eşek önde giderken yolda düşünür. Kavradığı şey, kavrayışsızlık ettiğidir. Zenbudistlerin aydınlanması/ satorisi gibi bir içe doğuşla geri döner. Pişmandır. Bektaş Dede’ye nefes için yalvarır. “Buğdayı neyleyeyim ben, nefes isterim,” der. Bektaş Dede, onun kavrayışının açacağının/anahtarının artık Tapduk’a verildiğini söyler…)

     Ama günümüzde kimsenin bu anlatıdaki kavrayış, bakış/nazar gerçeklerine minnacık ilgisi kaldırılmamıştır. Sanki bakan, eden, kuran kimse kalmamıştır ortalıkta. S. Freud’un 1900-1924 arasındaki yapıtlarında sık sık altını çizdiği, 1930’lardaki yapıtlarının ana konusu olan bir duruma kişiler, topluluklar bilinçdışının zorlamaları yüzünden kapana kıstırılmıştır. Bilinçdışı, yaşayanların ortak kara yazgısı olmuştur. Bilinçdışı kişi, topluluk denilenin elinden her şeyi almıştır. Kişi, insan, “birey, özne” boş bir kavramdır böylece. Belirlenendir, edilgen olandır, uyandır, boyun eğendir… Belki durum Freud’un karşı çıktığı biçimde değildir. İnsan, kişi baştan beri hep vardır. Hep etkindir; eden, eyleyen, kuran yıkan, yeniden yeniden yapandır… insanın, kişinin, bilinçdışı  ve onun bilimi ya da Tanrısı tarafından tutsak alınıp edilgenleştirilmesi de bir psikoanaliz meselidir. Freud bu durumun, kısaca insanın, kişinin güçlerinin çağdaşlık zamanlarına uymazlığını belirtir. İnsanın güçleri çağdaşlık çağından çok gerilerde kalmıştır:

… tıpkı başka insanlar tarafından kendilerine verilen önemsiz işaretlerden sonuçlar çıkaran paranoyaklar gibi, ve gene tıpkı komşularının kişiliklerini rastlantısal ve kasıtsız davranışlarıyla ölçen bütün normal insanlar gibi davranıyorlardı. Boşinan, yalnız ve yalnız bizim çağdaş, bilimsel (317), ama hiç de kusursuz olmayan Weltanschauung’umuzda (dünya görüşümüzde) son derece yersiz görünmektedir; bilimöncesi dönemlerin ve halkların Weltanschauung’undaysa yerine oturtulmuştu, tutarlıydı. (S. Freud, Günlük Yaşamın Psikopatolojisi, s. 318, ç. Ş. Yeğin 2016)

     Kavrayışın içlemini anlatının kişisi (aynı zamanda tarihsel bir kişi de olan Karaca Dede) erenlere bakma, içe dalarak gözsüz bakma (murakebe/murakabe) sonucunu bildirirken bir kanıt olarak sunar. İçe bakış, içe dalış, içte, ki bugün bilinç ile bilinçdışı dediğimiz alanın yerlemidir; oraya yönelmektir. İçe dalış ya da anlatının murakebesi bir yoğunlaşma için kıyıya çekilerek yapılır. (Bazı bilinirci/ gnostik tarikatlardaki rüyete yatma/ dalma, rüyasına yatma edimi.) Bunun gözle, gözleme ile işi yoktur. Tersine gözler yoğunlaşmayı, bakışı kesmesin diye yumulur. (Aşık Veysel’e bakılırsa, kendi bilme yoluna karşın, bunun tersine, görmede kalış, açık gözlerle olur: “Yumma gözün kör gibi/…”)

     Anlatının ortaya koyduğu içe dalışın kapalı ancak orada bulunan bir benzetmeyle kendini açtığı anlam ise insanın içinde acuna bakacağı (seyr) bir gözgünün/ (aynanın) var olduğudur (İmgelem aynası mı?). Bu en azından çoğumuzun zaman zaman yakaladığı, ayırt ettiği bir gözgüdür. İmgeleri yüzeyinde kavradığımız simgesel bir yansıtıcı yüzey. Gözgünün sözcük kökü “göz”dür. Dilin ortak yaratıcısı göz ile gözgü arasındaki ilişkiyi usçu sayısal işlemlerle mi bulmuştur? Göz kendiliğinden görür, gözgü de kendiliğinden, edilgen olarak üstüne düşen nesneleri belli açılardan gösterirken ille de özne arayacaksak, özne gözün de gözgünün de dışında uygun açılardan bakmak için yer aranan, bulunmak istenen nesneyi o yüzeyde arayan bir Karaca Dede’dir. Gözgü bakmasını bilmeyeni bakma yerini ayarlayamayanı kimesnesiz (kimsiz ve nesnesiz) bırakır. Her gözgünün gökteki yıldızlar denli “kör noktası” vardır. (Bu yüzden ana dilin sözcükleri işlenip ayırdına varmasak da yeni kavramlaştırmaların yapısı onlarla örülmelidir. Çün yukarıdaki ilişki “türkçede” ne farsçanın aynasıyla, ne de başka bir dilin sözcüğüyle kolayca anlatılabilir. Meğer ki aynadaki, /ayn/ -göz, su kaynağı, göze, daldaki tomurcuk…- sezilmesin. Anlatılırsa anlam kendini belirsizleştirir, yüzeyin altında bir yerlerde bırakır. Bakış gerektirir.) İçe bakarak ancak Rum’u için aynasında yansıtabiliriz. Karaca Dede ustaca yaptığı işlemi dille dile getirebildiğince berkitir:       

-Rum’a külliyen göz urdum, nazar saldım, gördüm. Anın gibi kimse yok. Her mahluk cinsli cinsiyle ve çiftli çiftiyle durur amma Suluca Kara Üyükte bir güvercin şeklinde bir kimesne oturur. Göz urup nazar salıcak üzerime bir heybet düştü. Varsa oldur, dedi. Andan gayri değildir, dedi.

     Burada 15. yüzyılın dilinde olduğu gibi bugünde söylenen kavramların ayrımına varmış olmalıyız. Göz vurmak, nazar salmak. Göz vurmak, gözetlemek, gözü nesnelerin üzerinde gezdirmek bakmanın elbette ilk kapısıdır. Görmek bile bu ilk kapıyı geçer. (Göremeyene bakar kör, der bu dil. Buradaki körlük göz urup görememek olmalı. Görür kör çelişmesinden kurtulmak için görmekten bakmaya kaçmış olmalı ortak yaratıcı.) Bir perdenin arkasını buradan geçerek “görürüz”. İkinci kapıyı anlatı “nazar saldım”la anlatıyor. Nazar salmak, bakış atmak, bakmak anlamında bugün de söyleniyor. Bildiğimiz “nazar değdi”nin göze geldi, bir göz onu görmekten öte bakarak deldi geçti anlamında kullanıldığı yer. Başka bir söylemede nazar, içtenlik, değerlilik, bilgelikte bir basamak iyesi, kendine özgü bir yöntem ıssı olmak olarak da kullanılıyor. Bugün dar çevrelerde yaşayan Bektaşi yoluna gidenler birbirlerine “nazarım” diye sesleniyor. “Bakışım benim”, bir insanın bakışı olabilmek bence de çok değerli bir nitelik.

    İkinci önemli vurgu yaratılmışların (halk –hulk- edilen, mahluk olan) toplaklı (cinsli) toplağıyla, eşli eşiyle (çiftli çiftiyle) yaşıyor oluşudur. (Vurguya olgu dersek, toplumbilimin Durkheimci kesinlik gösteren, Descartesçı tartışılmaz, saltıkçı, işte burda ve şimdi apaçıkta kavramıyla karışabilir. Toplumbilim ya bakar körlere seslenen bir toplumbilimse? Ya da kesinlik deyip bunu aşkın bir güce göndererek, tartışmadan konu kaçırır gibi dayanaklandırıyorsa?) Önemli dedim, alışkanlıktan olmalı. Önemsizin ölçütü ne ola ki! Anlatının Karacası, bakışında doğalaşmış bir topluluklar öbeğinde, ya da başka türlü anlatırsak topluluklaşmış doğalarda  bir yasanın geçerliliğini, bir olanağın işleyişini araştırmasında o yasanın bilgisini kolaylaştırıcı bir araç olarak kullandığını söylüyor. Yalnızca tek başına olan, yalnız olan Tanrı’dır. O yaratandır (halk edendir, haluktur). Elbette bunlar aşkın (transsendent) bilgidir; deney ötesidir, arı usun düşünüleridir (idea). Yaratılanların (halk edilenlerin) araştırılmasında toplağından, türünden, eşinden (çiftinden) ayrı duranlar varsa, göz bunların üstünde durmalı, bakış bunların içine, dış biçimden özüne doğru dalmalıdır. Kimdir bu gelenekdışı, yasadışı, şeriatdışı –gayr-ı meşru- olan yalnız duranlar, eşsiz olanlar? Burada görünüşün biçimi, yani arı görü, bakışın kaynağından/öznesinden gelen bir güç ve yetenek olarak tasarımlanabilir. Kant, Prolegomena’da sentetik önsel yargılar için şöyle der ki, açımlayıp anlamaya çalıştığımız durumla yakından ilgilidir:

 a priori görebilme yetisi görünüşün malzemesiyle, yani onda duyumlananla değil (çünkü bu sadece deneysel olandır), yalnızca onun biçimiyle, yani uzam ve zamanla ilgilidir. Eğer bu ikisinin kendi başına şeylere değil, yalnız ve yalnız onların duyusallıkla olan ilişkilerine eklenen belirlemeler olduklarından en ufak da olsa bir kuşku duyan olursa, o zaman a priori olarak, dolayısıyla şeylerle karşı karşıya gelmeden, yani onlar bize verilmeden önce bilmenin nasıl olanaklı olduğunu; onların görüsünün nasıl bir yapısı olduğunu –ki burada bunu uzam ve zaman oluşturuyor- bilmek isterim. Ama bu ikisi, ancak ve ancak duyusallığımızın biçimsel koşulları olarak, nesneler ise yalnızca görünüşler olarak geçerli sayıldığı anda, bu tamamıyla anlaşılır; çünkü ancak o zaman görünüşün biçimi, yani saf görü kesinlikle kendimizden gelen bir şey olarak, yani a priori olarak tasarımlanabilir. (I. Kant, Prolegomena, s. 33, ç. İ. Kuçuradi, Y. Örnek 1995)

    Üçüncü kapıda bakışın perde arkasına yönelmesiyle bir yansıma, bir balkıma, bakış issine, göze, içine ya da arkasına yönelir. “Göz urup nazar salıcak üzerime bir heybet düştü.” Heybet, arapçada korku ve saygı uyandıran bir özellik, görünüş anlamıyla salınır. Sonra büyüklük, ululuk, yüceliğin insan üzerindeki ürpertici etkisidir. İnsanın varlığı birden üşür, buyar. Ruh ile bedenin birlikte, eşsüremli üşümesi. Buymak aşırı soğuk bir ortama çıkınca insanın ses üyelerinin kendiliğinden, doğallıkla, önlenemez olarak yel gibi esmesidir. Vuuu! Yer sarsıntısı öncesindeki gibi bir şeyler yel gibi uğuldar. Bedenin tüyleri diken diken dikilir. Dişler birbirine vurur. Derinlerden gelen bir uğultu sese dönüşür. İşte insanda bu duyguları yaratan kimesne, kim ile nesne insanda yansımış gibidir; görüntü olarak bile balkıyan insana çarpmıştır, insanın içine işlemiştir ki kanıt sayılabilecek olan da bu içe yansıyandadır. Yani olasılık alanı. Yani Kartezyen ya da Aydınlanmacı kesinliğin insana yalnızca bir yaprağıyla, yaprağının ucuyla dokunur oluşu. Olasının olanlar alanından geniş, derin, boylu olduğunu kestirebiliyoruz. Umut ediş de işte olasının yerleşkesinde  yurtlanıyor. Umudun göreli sonsuzluğu belki de olasılığın sonsuzluğu boyutunda yerlenmekten, yerleşmekten doğuyor.

     Dördüncü kapı çoktan açıldı. Biliş, buluş, gerçeğe ulaşma, seziş kapısı (İslamcı yolların, tasavvufların şeriatından, tarikatından, marifetinden ötede bir yerde bulunan hakikat ya da gerçek kapısı). Karaca Dede yine de gerçeğin sınırlı bir gerçeklikler toplamı olduğunu söyler, sezdirir. Evrenin içteki gözgüde ancak bilebilecek olan tarafından bilinebilecek olan bir parçası yansıyabilir. Anlatının biçemi bunu açıkça imler, gösterir, anlatır. “Varsa oldur, dedi. Andan gayri değildir”. Göreliye, koşulluya dayanan anlaksal, ussal bir kesinlik… Eğer Bektaş diye bir varlık varsa, onun varlığı kesinse eğer, işte o eşsiz duran, yapayalnız kalmış, yabancı konmuş güvercindir. Kesinlik varsayımsal olanın sınırları içinden çekip çıkarılan bir kesinliktir. Usa uygundur, duyumsaldır ve denemeye sınamaya uğratılabilir. Çün varsayımsal olan ulamı (kategorisi), her kesinlikten geniştir, kapsayıcıdır. Orada kesin olmayan, gerçek olmayan, doğru ve iyi olmayan hatta çirkin de yurt tutmuştur. “Ondan başkası değildir.” Anlatının biçeminin gösterdiklerini dar bakışlı ama bakışına aldırmadan dayatmacı “çağdaşçıl bilgi”nin gerçekleri dışında bir “gerçek” olarak alabilme yürekliliği ise belki de R. Chartier’in anlattığı sosyal bilimlere ilişkin şu anlayışta yatmaktadır:

Veyne’e göre tarih, geleneksel edebiyat biçimlerini kullanmaktan kurtulamaz; ileri sürdüğü açıklamalar “anlatının anlaşılır bir kurgu olarak düzenlenmesi için kullanılan biçimlerden “ başka bir şey değildir ve sonuç olarak tarih basit bazı merakların giderilmesine yarar. … Veyne gibi de Certeau da [Michel de Certeau], her tarih yazımının, biçimi ne olursa olsun, araştırma işlemlerini yeniden düzenleyen ve yeniden yönlendiren “anlatılaştırma” sürecine göre söylemini oluşturan bir anlatı olduğunu söyler. (Roger Chartier, Yeniden Geçmiş, s. 102, ç. L. Arslan 1998.)    

Views: 41

26 Teknoloji Toplumu – Özel ve Kamusal Teknikler – Jacques Ellul

İlkin bireyler tarafından geliştirilen sonra da devletin karşılaştığı teknikler, geleneksel siyasi tekniklerden çok farklı özellikler ortaya koyarlar. Kökenlerinde ve gelişimlerinde şu özellikleri gösterirler:

1) Devletin tekniklerinden daha gelişmiştirler; daha iyi adapte olurlar. Kişisel çıkarına göre veya adına istidat dediğimiz şeyle hareket eden bireylerin ilhamlarını temsil ederler. Birey, her iki durumda da kendini tamamen ve şevkle işine adar; böyle bir adanmışlık, devlet tekniklerinin yaratıcılarında nadiren görülür. Burada gerçek şevk ancak çok kısa dönemlerde görülür. Bu nedenle, yalnızca 14. Philip’in konsey üyeleri, Napolyon’un yüksek memurları, Nazi Führer’i, Sovyetler Birliği’nin halk komiserleri, teknik gelişmeyi yapmış olan hür işçilerin şevkine ve tekniğe adanmışlığına rakip olabilecek gibiydiler. Kişisel dürtülerle çalışan aynı bireyler daha fazla hayal gücü gösteriyor gibiler. Aynı sorunlar bireylere ve devlete eşzamanlı olarak sunulduğunda, doğru metodu ve çözümü ilk bulanlar genelde bireylerdir. Ne zaman ki kimi mallar, doktrin, ürün, veya eylemi kabul ettirmek önemli olduysa devletle aynı mecburiyetlerle karşı karşıya olan özel şahıslar (işadamları veya dini gruplar) genellikle çok daha hızla hareket etmişlerdir. Kilise propagandayı yaratmış; sonraları özel ticari çıkarlar tanıtımı meydana getirmişlerdir. Devlet ve onun propagandası, ancak üçüncü gelebildi. O zaman bile Lenin ve Hitler’in büyük sistemlerinden çok öncesinde propagandayı uygulayanlar özel şahıslardı. Fransa’da Maison de la Presse, 1916’da etkin propaganda işlemlerini başlattı. İngiltere’de özel bir kurum, Ulusal Vatanperver Teşkilatı Merkez Komitesi aynı işlevi yerine getirdi. Ticari çıkarlar, psikoloji ile psikanalizin buluşlarım kullanarak en etkin propaganda yöntemlerini buldular.

Tekniklerin özel kişilerce yaratılmasında çok büyük bir yöntem çeşitliliği vardır. Hiç kimse bir genel şemayla hareket etmez. Birey her zaman için bir kolektif varlıktan, bilhassa da devletten çok daha gerçekçi, daha gerçek bir hayat sürer. Birey, sorunu gerçekten kendi bireyselliği içinde varolduğu şekilde değerlendirir; sonuçta da en iyi çözümü temsil eden yöntemi araştırır. Diğer yandan devletse, yığınla insana ve çok sayıda soruna göre hareket eder, kaçınılmaz olarak da şematize etmeye, sorunların karmaşıklığını yadsımaya yönelir. Sonuçta da, sorunların çözümü için en uygun tekniği bulamaz. Bu nedenledir ki bireylerin ortaya çıkardığı teknikler en iyi sonucu doğurur, amaçlarına en uygundur. Gerçek anlamda teknik olmalarının nedeni de budur. Bireyin ancak sınırlı finansal kaynaklara sahip olduğu, kendisini israf ve aşırılığa kaptırma lüksüne sahip olmadığı gerçeğinde de aynı şeyi görüyoruz. Bir güçlüğün çözümünü araştırdığında, masraf bir faktördür. En az maliyetli eylem biçimini bulmalıdır; sonuçta da, gerçek bir teknik özelliği sergileyen ve incelemiş olduğumuz araç ekonomisine ulaşır. Bunun teyidi, devleti doğrudan ilgilendiren alanlarda bile bulunmaktadır. Bu nedenedir ki devlet yönetiminin makineleşmesi, 1914’ten beri özel bankacılık kurumlarının ve 1926’dan beri Alman sanayisinin yaptığı deneylerin bir sonucudur. Kamu yönetimi daha 1940’larda “yeni” ilkeleri uygulamaya başlayabildi. Devlet nadiren hakiki teknikler bulur, uygular. Bunun basit nedeni, devletin, kurumlarının araç ekonomisine yönelmesi için (ki ilk gerekliliktir) çok fazla gücü, çok fazla finansal kaynağı olmasıdır. Genel olarak, devletin yöntemleri hantal ve pahalıdır, alelade sonuçlar elde etmek için de devasa bir aygıt gerektirir. Sonuçlan da, aslında teknik kaliteleri sayesinde değil de kullanılan araçların sırf büyüklüğü sayesinde elde edilir. (Bugün Fransız sigortacılık sektöründe çok belirgindir bu). Öte yandan özel şahıs, gerçek teknikler geliştirmek için parasal icaplarla sınırlıdır. Kimi zaman yoksul bir devlet örneğinde de geçerlidir bu. Üçüncü Reich döneminde durum buydu. 19. yüzyıl boyunca özel şahıslar lehinde bir başka faktör daha işliyordu; o da kapitalist rekabetti. O zamana dek teknikler, insanın imkanlarını aşan makineler ile metotları henüz geliştirmemişlerdi. Bu nedenle, rekabet tarafından ezilip geçilmemek için, en etkin teknikleri kullanmak elzemdi. Teknik gelişme genellikle önemli bir rekabet üstünlüğü sağlıyordu. Bu da, ta özel teşebbüslerin maliyelerinin teknik gelişmeye artık yetemez hale gelmesine dek özel teknik gelişmenin hız kazanmasına yaradı.

2) Bireylerin tasarladığı teknikler, uzmanlaşmanın bir ürünüydü. Uzmanlaşma da önce bilimsel alamda yürürlükteydi; çok geçmeden de teknik dünyasına uygulamaya konuldu. 19. yüzyılda ve 20. yüzyılın ilk bölümlerinde uzmanlaşma, çok çeşitli şekillerde farklı tekniklerin gelişmesi için uygundu. Her teknik şubesi diğerlerinden bağımsız olarak çalışıyordu. Aralarında çok az ilişki vardı veya hiç yoktu. Çabalarını koordine edecek bir organ da yoktu. (Devletin tekniklerinde durum çok farklıydı. Gördüğümüz gibi, devletin siyasal işlevinin koordine edici etkisi sayesinde bu tekniklerin kendi aralarında belli bir koordinasyon vardı). Fakat özel tekniklerinin koordine edilip edilmemelerinin pek bir önemi yoktu, çünkü çoğunluğunun amacı toplumun gelişmesi değil, parasal kazançtı. Her birey kendi başan yolunu buluyordu. Bu uzmanlaşma çok ileri teknikler doğurdu. Bu teknikleri ele almak belli alanlardaki sorunları çembere aldı ama büyük alanları ise hiç dokunmadan bıraktı. Bu durum, ta 1930’lara kadar, bir teknik tutarsızlık ve olağanüstü derecede eşitsiz bir gelişme izlenimi doğurdu. Teknik ile makinenin özdeş olduğu yolundaki hâlâ da varolan yaygın bir hataya da yol açtı. Kuşkusuz, kimi yazarları bir teknik toplumla karşı karşıya bulunduklarım yadsımaya iten şey, teknik işlemlerin bu yayılmasıdır. Bu yüzeysel gözlemciler, toplumun belli boyutlarının teknikten etkilendiğini reddetmiyor, ama pek çok faktörün birbirinden bağımsız, teknikten bağımsız olduğunu öne sürüyor. Geleneksel toplum anlayışlarına dayanan, gerçekten kopuk, olaylara geri bir bakıştır bu. Fakat farklı tekniklerin koordinasyonunun hâlâ tamamlanmamış olduğu, özel ellerde bulundukları yerlerde tekniklerin genelde uzmanlaşmış ve koordine edilmemiş kaldıkları doğrudur. Bununla birlikte, teknik koordinasyon hızla yaygınlaştırılıyor, tekniğin nüfuz etmediği alanlardan bahsetmek giderek daha az mümkün oluyor.

(3) Özel bireylerce yaratılan teknikler, devletinkilerin tam tersine, hızlarım nadiren yavaşlatırlar. Sürekli ileri hareket halinde olup giderek insan faaliyetlerinin tüm alanlarını etkiliyorlar. Ancak 20. yüzyılda gerçekleşmiştir bu, ama tekniklerin yayılma gücü taşıması özel faaliyetin özünde hep vardı.

Özel tekniklerin adım adım gelişimini incelemiş bulunuyoruz. Doğrusunu söylemek gerekirse, özel faaliyet teknik genelleşmeye de sevk etmiştir. Devlet geçmişte tekniklerini meydana getirdiğinde, bugün böyle olmasa bile, onlardan memnundu ve daha fazla gelişme için bir çaba sarfetmiyordu. Oysa özel faaliyet mücadele etmekten asla yılmamıştır; özellikle de hayatta kalabilmek için tüm imkanları kullanmanın gerekli olmasından beri. Örneğin nüfus artışı özel araştırmaların çoğalmasını teşvik etmiştir. Birdenbire çok sayıda insan vardı. Tüm yeni işçileri istihdam etme imkanı yoktu; sanayi üretimi bile fazladan işgücünü ememiyordu. Yeni sanayiler bulmak, yeni çalışma biçimleri kullanmak büyük bir gereklilik haline geldi. Tekniğin, imkanları keşfetmek için tam da araman araç olduğu görüldü. Fabrika isteminin yaygınlaşması, belli yeni alanlarda teknik uygulamalarla birlikte, artı işgücünü kullanmanın (bilinçsiz) aracıydı. Bununla birlikte, eşzamanlı olarak, işsizlik krizlerine de neden oldu. (Bu iki faktör, birbiriyle yakından ilintilidir). Sonuçta, teknikler, belli bir dereceye kadar her yerde kullanılmaya başlandı. Tüm bir çalışma hayatını kapsamakla kalmadı, insanın eğlencelerini de -ki bunlar da sanayi teşebbüslerine dönüştürülmüşlerdir-  kapsadı. Çok geçmeden insanın kendisi tekniğin nesnesine, kâr elde etme amacının basit bir aracına dönüştü. Bu alanda geliştirilip uygulanan tekniklerden en önemlileri halkla ilişkiler ve insan ilişkileridir. Bu tekniklerin amacı, insan bireyini teknik çevreye ondan muzdarip olmayacak biçimde alıştırıp entegre ve adapte etmektir.

Özel girişim, o halde, tekniklerin insana uygulanmasındaki önemli adımı attı. Devlet girişimi, bu sonucu asla meydana getirmezdi. Devlet, kesin teknikleri uygulamak için kendi zorlayıcı gücünden ziyadesiyle memnundu.

Views: 23

Numan Bey’in 8 Mart’a Dair Sorularına Yanıt Niyetine – Nurşin Altunay

İtaatsiz.org’da yayımlanan Numan Bey’in yazısı[1] ile ilgili bir kaç ufak itirazım var.[2] İtaatsiz.org’un kadın adminlerinden biri olarak bu yazıyla ilgili fikirlerim aşağıdadır (bahsi geçen yazı linki ise en aşağıdadır).

“Her yıl olduğu gibi bu yıl da Uluslararası Kadınlar Günü “ilerici”, “solcu”, “anarşist” ve bilumum feministlerle beraber Dünya devletlerinin büyük çoğunluğu tarafından kutlanmaya ve gösterilerle anılmaya devam edecek. Kadın kimliği gibi bir genellemenin altında tüm bireysel farklılıkları bir “iyi kadın” tiplemesi altında toplayan bu güne bir kaç gün var. Buna göre kadın kötü olmaz, olamaz fikriyatını kabullenmeliyiz.” demişsin Numan Bey.

Kendi özelimizde, TR’de olan biten ve “ilerici, solcu, anarşist ve bilumum feministler” bugün kutlama mı yapıyor sadece? Neyi kutluyorlar? Hiç mi panel, toplantı, değerlendirme yapılmıyor, hiç mi bir şeye itiraz edilmiyor da sadece milli bayram havasında kutlama mı yapılıyor? Aşağılasaydın bari?

Kadın kötü olamaz kim dedi? Valla ben demedim. Hatta 8 Mart yürüyüşlerinde “iyi kadın, cici kadın, fedakar anne” kalıplarına ters düşen şeyler söylenmiyor mu? Ev işlerine, annelik masalına, hanım kız olmaya dair hiç bir itiraz cümlesi duymadın mı gerçekten de?

“Kadın kimliği adı verilen, her erkekte olduğu gibi kadında da var olan, iyi ve kötü yanları sadece ne olduğu belli olmayan bir iyi kadına indirgeyen bu güne ve bunu destekleyenlere katılmalı mıyız?” demişsin.

Bu iyi kadın kimliğini biraz sen uydurmuş olabilir misin? Ben duymadım “Heyyy, biz iyi kadınlarız, siz kötü kadınlarsınız.” diyen bir şey. Valla biz demiyoruz onu. Ha TV’ler, şirketler, devletler, dinler diyor, haklısın..

“Kadın olduklarından dolayı herkesin ve her kadının kadınlar gününü kutlamalı mıyız?”, “Günlük yaşamlarında erkekten daha fazla erkek olan ve otoriter olan ve iktidar ve hırslarıyla binlerce masumun kaderinde söz sahibi olan ve halen de bu mücadele içinde olan, bir nebze çıkar için ezilen ve ezen; kariyer için her şeyi yapan kadının neyi kutlanır? Onlarla duyguda ortaklaşmalı mıyız?” yazmışsın Numan

Evet çok haklısın. Peki yine kendi özelimden hareket ederek, 8 Mart Gece Yürüyüşü’ne katılan kadınları öncesinde test mi etmeliyiz? Feministlerin meselesi ERKle ise elbette bu kadınlara da itirazları var ama bu eylemlere çağırırken kafası karışık, hem erk, hem erke karşı olabilen (alışamadın mı, TR’de böyle insan çok var. Faşizme karşı omuz omuza diyen faşizm yanlıları, solcu desen karmakarışık bir hikaye) kadınları ayırıp öyle mi sokaklara çıkmalı?

Yas günü bugün, eğlenme günü değil diyenlere. (Bunu sen söylemedin elbette)  Yasını tutarsın bir yanınla ve bir arada olmanın coşkusu ile de güçlenirsin ve bir arada itiraz edebilmenin muhteşemliğiyle dans da edersin. Nedir bu hep travmada kalınmasını isteyen ve bir kalıba insanları tıkıştırmaya çalışan akıl.. Ölülerimizi unutmuyoruz, ama yasa da teslim olmuyoruz. İstediği kadar “yok öyle olmaz, böyle olur” desinler.

“Kadın gibi “homojenlik” içeren bir kavram ve kimlik adı altında lezbiyen, gay ve diğer cinsel kimliklere işaret etmediğinden, bu ayrımcılığı “Kadınlar Günü” adıyla heteroseksüel bir cinsel kimlik adı altında meşrulaştırdığından dolayı önemli bir rahatsızlık noktası olarak işaret edilmesi gerekirken, bu güne anlam atfetmek anlamsız olmaz mı?” demişsin ya Numan Bey, cinsel kimliklere işaret etme misyonunu da 8 Mart’a verdin ya. Oradaki feminist kadınların cinsel kimliklere nasıl baktığını tahmin etmek zor değil. Ayrımcılık tek bir şey değildir. Bir şeye ayrımcı yaklaşıp öbürüne yaklaşmamak olabilir mi? Bu tutarsızlık ve ayrımcılığa karşı olmanın içselleştirilememiş halidir. Ayrımcılığın hepsi bir elbette. Bunun ortası olamaz ama biz de bu da olabiliyor işte maalesef. 8 Mart Gece Yürüyüşü’nde evet GAYlerin kortejde bulunmasına itiraz ediliyor ve bu senelerden beri tartışma konusu. Neden? Benim açıklamam şöyle. Nasıl ki bazen bir bayrak yakılarak aslında onun temsil ettiği şeye, devlete, güce olan tepki sağaltılıyorsa, bir sembol, bir heykel, bir isim türlü baskının işareti görülüyor, öfke onlar üstünden patlıyorsa bu da benzer bir durum. Tüm gayler efemine değil bunu biliyorsun ve kortejde erkek simgesi olarak görülebiliyorlar. Bunda tuhaf bir durum yok. Erk(ek)in simgesi.. Gayet anlaşılabilir bir durum. Bir günde yandan izleyebilirler. “Zaten gaylerin korteje dahil olması durumunda ‘biz de kadın erkek eşitliğine inanıyoruz ve biz de kadınlarla bir arada eyleme katılmalıyız’ diyen ve demeyen -sırf eğlencesine orda olmak isteyen- bir sürü heteroseksüel erkek de korteje dahil olabilir. Bunun önüne nasıl geçilecek? Sadece bir gün bıraksınlar kadınlar kendi eylemini yapsın ve orda sadece kadın olsun. Bu erkekleri ötekileştirmektir gibi bir tartışmaya ne lüzum var.

Sonuçta ben yazını çok seviyorum bir yanıyla. Sadece daha uzun olsa belki daha iyi olur. Burda bir genelleme ve altı boş olan durumlar var. Kadınlar Günü’nü kadını öven, ona iyi kadın nasıl olmalı bilgisini aktaran, aslında yaşamın içinde ezilmesine sebep olan çeşitli rollerinin kutsandığı, çiçek verme ve tebrik gününe dönüştüren duruma ben dahil bir sürü kadın itiraz ediyor. O gün, orda, burda, sokakta bir araya gelmenin harikalığını, birlikte itiraz edebilmenin güzelliğini yok saymasan ve sadece olumsuzdan değil, iyi tarafından da bakarak yeniden güncellesen yazıyı hoş olurdu. Ama biz birbirimize çok karışmıyoruz. Sen bunu istiyorsan bunu yap. Ben bunu istiyorsam böyle yapayım.

Ayırt etmeden, bana benzeyen veya benzemeyen, içindeki ışığı minik hatta sönmüş veya alev alev olan, yaşamın çeşitli alanlarında kadın olmakla ilgili sıkıntıları hem farklı farklı, hem de değişik dozlarda yaşayan, erk’e hizmet eden, etmek istemeyip yine de eden, etmeyen, yaşamın her alanında bir şekilde direnen ve dönüşebilen, değişebilen, sevebilen, kabul edebilen tüm kadınları kucaklıyorum. (Fotolar benim 8 MART dövizlerim)


[1]https://itaatsiz.org/2017/03/06/8-mart-dunya-kadinlar-gunune-dair-sorular-numan-bey/?fbclid=IwAR2ohrw110O_TaqHIVovbhpyqbmwpCtxhWH4gZWAXlhh82ScIygn7x4owpA

[2] Bu yazı itaatsiz.org’daki herhangi bir başka admine danışılmadan yayımlanmıştır.

Views: 47

Arşa Değin Set Bağlama ve Velayet Kanatları – BayRam Bey

Velayetname “derleyicisi”  Rum’un erenlerinin ilk kaygısını öyünlerini yitirme olasılığına bağladıktan sonra, onların toplantısının ana konusunun Rum’a girmekte olan bir erenin engellenmesine döndüğünü belirtir. Aslında ortada bir toplantı da yoktur. Toplu olma onların gündelik, olağan bir durumudur. Bir yaşama biçimi ki kendini bile isteye yalnızlaştırma (ya da inziva) eyleminden birçok yönden ayrım gösterir. Bu durum hem doğal hem de topluluksaldır. Çünkü topluca (commun>komün, ortakçı, yaşam ortaklaşmacısı olarak) yaşarlar. Topluca geçimliklerini üretir, toplar ya da dilenerek topladıklarını pişirir, yerler. Topluca eylerler, ederler, yaparlar. Yaşam topluca, ortaklaşa olduğundan dolayı da soyutlanmış kaygı, korku, sevinç de toplucadır. Durum bu olduğunda kendi durumundalıkta her konu elbette bir sorunun tartışılması, bir çözüm arayışına dönüşecektir. Ancak derlemecinin betimlediği ve saltıklaştırdığı sorunu, topluluğun içinde  –anlatının kurgusuna göre- en azından bir kişi, Fatma Bacı, sorun olarak görmemiştir. Fakat topluluğun ana eğilimi Rum’a gelmekte olan yeni erenin kendilerine sorun yaratacağıdır. Bu sonradan çoğunlukça benimsenmiş eğilimin ya da bir sonrasında varılan kararın gereğince gelenin Rum’a girişini engellemenin yolunu tartışırlar. (“Pes, cümlesi bu tedbiri uygun buldular.”) Pekiyi, bunu nasıl yapmalı?     

“Tedbir budur ki, kanat kanada açalım, arşa değin set bağlayalım, geçip Rum’a girmesin, dediler. Pes, cümlesi bu tedbiri uygun buldular. Hem öyle ettiler. Velayet kanatlarını birbirine çattılar. Mana aleminden Rum tarafınının yolunu bağladılar. (…)”

Burada öne çıkan içerik bezeklerinden birkaçı üzerinde biraz ya da az bir soluklanalım. İlki gelenin Rum’a girişinin yalnızca engellenmesinin denenmesi. Bugünden geriye anamalcı düzenlerin bireyci, yazar ve çevirmenlerinin önsüz sonsuz, tarihdışı bakışlarıyla (æternitas, ezeli ve ebedi –person? singular? subjekt? individuum? particular? res libera? kişi? karşılığına hemen yapıştırılan- bireyinin), insanı insana kurt gören içerikli anamalcı ve kurtuluşçu (liberal) bireyci bakışlarla ve o bakışların örgütü olan devletçi bakışla düşünüldüğünde tasarlanacak eylem, gelenin öncelikle yok edilmesi ya da “etkisiz bir duruma” getirileceği devletle yaşıt eski bir kuruma tıkılması (ayrıklaştırma) olmalıydı.  (Zindandan, mahpushaneden -hapishaneden-, cezaevinden, türlü tipli tutukevlerine dek -zindan gibi zifiri- karanlık yerleşkeler. M. Foucault’a göre bunların da bir tarihi var elbette.) Bu eren öyküsünde devlet boyunduruğunda yaşar görünürken bile devletin adı geçmediğine göre, onların yapmaları gereken, yapabilecekleri türlü çeşitli devlet yordamları olmadığından geleni bedensel ruhsal bütünüyle yok etmekten başka bir edim öne sürülemezdi. Ancak onlar bilmezlikten değil, bilerek yalnızca engelleme yordamını tasarlarlar ve eylerler. (Aşağıda, doğan -kuşu- oluşla ilgili parça…)

Bir başka bezek de kanat kanada açıp göğün yedinci katına -arşa- dek engel oluşturmak ya da set bağlamak. (Buradaki set, İngilizce değil Arapçanın “sedd”i olup elbette Farsçanın divar -duvarıdır.) Anlatının önvarsayımı toplananların, topluluk (cemaat, cem olma, commun) oluşturanların birer eren oluşudur. Onların gücü gündelik yaşamın içinde kalmış birer yaşayan (alt düzey canlı) olanlardan, gündelik yaşamın sınırları içinde bazen hayvansı -dirimbilim/ biyoloji düzeyinde kalan yaşam- bazen insansı -insanbilim, sosyal bilimler makinesinin bir parçası olarak ya da uslu/ sapiens özellikli- yaşayanlardan ayrımlıdır.

Anlatı (Velayetname, mytos, efsane, söylen) bir benzetme sanatları gereğince (methaphor), bir eğretileme gereğince, bir düzdeğişmece (mürsel mecaz ya da mecaz-ı mürsel), bir öykünmeci anıştırma (mimesis) ile kurulmamıştır. Anlatılanlar doğrudan zamanın ve yerlemin inanılan, bilinen, görülen, uygulanılan güç ve yetenekleriyle örülmüş/dokunmuştur.

“… öbeklemelerin, bu eski güç çatışmalarının kurumuş çağcıl ürünlerini (Oskar Wilde’ın masalları gibi çağcıl masalları, 20. yüzyıl Marxçılığı ya da çağcıl yıldız falı gibi çağcıl söylenleri; toplumbilim gibi çağcıl bilimleri) betimlemeye uygun olsa bile, sözkonusu güç çatışmasının eski karşıtlarını (eski söylenleri, masalları…), çağcıllığın eski öğelerin karmaşıklığından kimi özellikler taşıyan özelliklerini (Bohr’un, Lévi-Strauss’un C.G. Jung’un yaptığı bilimi) açıklamadığı. … bir görüş açısının (ayrımın söylen-yapıntı-din-masal kefesine girmesinden ötürü) olgusal içerikten yoksun olduğunu ileri sürmemek gerekir. Her durumu kendi ölçüsüne vurmalı, o zaman şaşırtıcılıkların sonu gelmez…” (P. Feyerabend, Bilim Üzerine… s. 115, ç. L. Kavas, C. Güzel 1995.)

Bir dönemin gerçekliğinde doğru olmanın (Newton mekaniği, Descartes metafiziği vd. gibi) güçlü olmanın yollarını bulanlara eren ya da veli denilmektedir. Velinin sözcük kökünde sınırı -Tanrısal olan- da olsa güçlülük anlamı vardır (vali sözcüğü gibi). Erenlerin güçleri elbette birbiriyle eşit değildir. Yetenekleri de güçlerine, anlama yetilerine, bilgilerine, deneyimlerine bağlı olarak ayrımlıdır.

“A: … Bu tür öyküler kuşkusuz gelmiş geçmiş en ussal topluluklardan biri olan, gören gözleri, gördüklerinin ayırdına varan kafaları olan Yunanlılarda bile vardır. Dünya görüşlerinin yeteneklerine tıpatıp uyduğunu varsaymaktan yanayım, dolayısıyla söylenlerini şiir diye yorumlamayı yeğliyorum. … B: Doğrusunu istersen , tuhaf bir uslamlama yolu bu. Ama ben artık bir usçunun usa uygun davranmasını beklemekten vazgeçtim.” (P. Feyerabend, agy. s. 115.)

Erenlerin kimi görüşte, kimi işitişte, kimi eyleyişte yetkinleşmiştir. Böyledir ki Fatma Bacı ya da anlatının sonraki olaylarında Kadıncık Ana, Rum’a gelen erin topluluğa verilmiş selamını bir o işitip, ona topluluk adına yanıt vermiştir. Yetenek ve yetki herkesindir. Gerçek yetki yetkinlikten çıkar. Erenlerin bağında bulunduğuna göre Fatma Bacı da yetkinlerden biridir. Yetkinlik eşeye bağlı bir güç değildir… (Veliden valiye dilsel kavramlar yoluyla kalıt bıraktırılan güçler doğrudanlık ve dolaylılıkla -kullanılan kurum araçlarının bolluğuyla- kolayca ayrılabilir. Ama dili yaratan ortaklaşmacı yaşam yolu ikisi arasında güç açısından bir benzeşlik bulmuş olmalı).

Bugünün geçerli (uzlaşılan, düzüm/norm sayılan)  anlayışlarıyla “kanat çatıp göğe duvar örme”yi anlamak, kavramak olanaklı değil. Çünkü güncel usun sınırları, içinde çalıştığı tasarısal acunun sınırladır da. Us acunsaldır, us dönemseldir. Us ıssı da acunlu. Acunsal olmayan, yalnızca yaşayan olanların yeri ortamdır, olsa olsa çevredir. Orada, yaşayanlık düzeyinde usa gerek yoktur. İçgüdüler, onların itkileri, uyaranlar, uyaranları toplayacak duyargalar ve tutulmuşlukla ya da çok güçlü tutkuyla kendiliğinden tepki vermek yeterlidir. (Neden sonuç anlayışları da bu tepkiselliğe girer. Çünkü etkilenen “nesne” bir tepkiler yumağı oluşturur…) Hem sorun yalnızca yaşayan olmaksa, us yürütmeye, us koşturmaya, usa havada takla (perende, salto) attırmaya, usu yer yer gerektirdikçe durumdan duruma sıçratmaya ne gerek! Sirkesinekleri de yaşayan bir türdür.

Bugün olduğu gibi eski çağlarda da insanın (homo) yaşamı bir yandan usçulukla kurulurken bir yandan da aydınlanmanın temele aldığı us ya da düşünyorum/cogito başta aydınlanmacılarca yozlaştırılarak, araçsılaştırılarak, toprak olarak doğaya, fiziğe, çoğunda fizikötesine sıkıştırılarak, anamalcılıkla devletin evliliğine çöpçatanlık yaparak, insanı topluluk içinden kovup onu yalnızlaştırarak, birey, toplum gibi sanal, soyutlamalara tıkıştırıp onu güçsüzleştirerek anamalın devletinin egemenliği altında yalnızca yaşayanlığı ya da canlı oluşu özendirerek usdışı bir yerleşim topağı (ya da küresi) oluşturma yolundadır (Belki de bu yol çoktan alınmış olup çağsal sonuna doğru yöneliktir artık). O topağın ussuz yerleşimcileri/yaşayanları anamalı büyütmeye, bu büyütmenin koşullarında, yollarında her türden çalışmaya, düzenlemeye, yönlendirmeye boyun eğmeye zorunlu tutulan yerleşimcilerdir. Onların inanları, kanıları, sanıları, düşüninançları, bilimleri, dinsel yükünmeleri, uygulayımları, kısacası (insan kişisini yok eden) yaşayanlık siyasetleri anamalcılığın ortaya sürdüğü sürümlerdir. Hepsi de sürüm sürüm sürünmesin mi?) Anamalın büyüme ve sürekli kılınmasının araçları olarak büyüme bunalımlarını bir sonrakine dek çözmek, kar oranlarının tepetaklak düşüşünü engellemek, sömürü ve egemenlik düzenini işletebilmek için sık sık güncellenen anamalcı düzenlemeler, dünyasal biriktirmeci malvarlıkçı düzende pay savaşımları, çekişmeleri, dolap çevirmeleri, bu düzenlerin sürümlerdir. Boşuna. Roma’yı, Abbasi Bağdad’ını, Moğol atlı devinik yerleşkelerini yerle bir eden akışlar bu kan emici dolapçıları da parçalayacaktır. Boşuna ki anamal ıssı olanların (devletlerle birlikte ve de devletler de içinde) çok kesin bildikleri gibi bütün bu bir adım öne bin adım geriye tutulmuşlukla gidiş kendilerinin yarattığı uzlaşmaz (antagonist; bir türlü diyalektikçi birleşime, senteze geçemeyen, bir türlü iki uçluluğu, çelişkiyi aşamayan) çatışmaların sonucudur. Uzlaşmazlık büyüyen bir öznellik, özne ya da kendiliğinden güç olan çokluk tarafından kestirilemez bir zamanda parçalanacaktır (tez/antitez/sentez devinimiyle değil, sıçramalarla, oluş geçişleriyle, patlamalarla nitelenen bin devrimle. Bunun gerçekleştirilme zorunluluğuyla, bunun gerçekleştirilmesini seçen çoklukların özgür edimleriyle eylenecektir).

“Felsefe bireyin temsilcisi olarak gelişmişti; felsefenin bunalımı da bireyin bunalımında belli eder kendini. Geleneksel felsefenin bireyle ve akılla ilgili yanılsaması -bunların ebedi olduğu yanılsaması- bugün çözülmekte, dağılmaktadır. Birey eskiden aklı yalnızca benliğin bir aracı olarak görürdü. Şimdi bu öz-tanrılaştırmanın tersini yaşamaktadır. … Akıl, en yüksek noktaya ulaştığı anda, dumura uğramakta akıldışına dönüşmektedir. Zamanımızın egemen düşüncesi, öz-savunmadır, benliğin korunması; ama ortada korunacak bir benlik kalmamıştır.” (M. Horkheimer, Akıl Tutulması, s. 145, ç. O. Koçak 1986.)

Bugün anamalcılık içinde geçerli tek anlayış, eskinin bilgisini, bir dönemin bilimini, günümüzün uygulayımcı bilimlerini ya da geçmişin bilgelerini, bir zamanların biliminsanlarını, günün birbirini izlemek zorunda olan yeni uygulayım buluşçularını yalnızca gezegenin her yerinde işlemesi amaçlanan anamalın egemen düzenini işletmek için kullanmaktır. Bunu kurdukları düzen büyük çapta becermiş görünüyor. Görünüş, düzenlerine karşıt güçlere boyun eğdirdiklerini doğruluyor. Başta bunun en öndesi, son yüzyılların gözdesi bilim tutsak edilmiş durumda. Sonra din ve kurumları, sanat, felsefe tutsaktır bugün. Dünya tutukevinde zorla çalıştırılan, ancak gönüllü çalışma süsü verilen bir düzenlemeyle zor altında çalıştırılan alanlarının bilginleri, bilgeleri, uygulayıcıları (pratikçileri)… Ortaya koyduğumuz düşüncede uzlaşmazlık tarihdışı yuvarlaklıklar içindeki bilimcilik, usçuluk, dincilik, maddecilik, metafizikçilik, gizemcilikle… uzlaşmazlık değil. İnsan tarihinde bütün bu ortak ürünlerin anamalın ıssılığına (mülkiyetine) yazılmasıyla, imlenişiyle ortaya çıkan, kurulan bir uzlaşmazlık. Bütün bu ortak değerlerin öznelerinin tutuklanarak anamalın büyütülüp gezegene yayılması için zorla çalıştırmasıyla kurulan çalıştırılma yerleşkeleriyle (toplama kampları gibi)  ilgili bir uzlaşmazlık.  Bütün canlıların üzerinde yaşadığı bir gezegenin yok edilişinin her dakika daha da hızlandırılması ile ilgili bir uzlaşmaz çatışmacılık. Kısacası yaşayanların yanında insan olmayı, topluluklardan yana olmayı, gezegenden yana olmayı hep öne alanların, diri tutanların ya da tarih çağlarının yalvaçlarının,  kutsal kitaplarının, erenlerinin, bilgelerinin, biliminsanlarının, bilgisevenlerinin (ya da filozoflarının) karşısına konulan bir uzlaşmaz çelişki (antagonizma) değil. Tersine, çaba bütün düşünen, duyan, duyumsayanların özgeci çabası gibi bizden önceki bilgelerin insan oluş savaşımlarının kalıtçılığına soyunuştur. Bunun için yüreklilik göstermektir.   Bunun için özneleşmek yani eylemek ya da çalışanı çalışamayanıyla, işçisi işsiziyle, ev kadını ev erkeğiyle, öğrencisi okulsuzuyla, çocuğu yaşlısıyla çokluğu açıkta da, gizlide de edenleşmektir. Uzlaşmaz çelişkinin iki uça indirgenmesi budur; anamalcı yapanlar ve anamalı da yaratan, eşzamanlı olarak yaratılan olan da çokluk. Bu bakış yalnızca indirgemeci değil eşsüremli olarak birleştirmecidir de. Bir yanda çıkarların bir uçta toplaşması (devletler birliği, sermaye kaynaşması) diğer yanda da çalışanların çıkara dayanmayan, onunla tanımlanamayacak olan gezegen kurtuluşçu, eylemci çokluklarının güçbirliği, güçsüzlükbirliği, işbirliği, elbirliği, usu usa katma birlikleri (kütlemsi birlik ya da molar siyaset). 

Anamaldan onun durmadan büyütülmesi için dağıtılan yaşayanlık payı kırıntılarının anlamı ise yertopağının üstünde bir biçimde yaşama yolu bulanların birey birey parçalanmasını sağlayan kurum, kuruluş çalışanlarının, geçici çalışanlarının payıdır. Anamalcı yertopağı düzeni çalışanları bir araya toplarken onları parçalar da. Anamalcı düzen çalışanları birey birey toplar. Onun bireyi yaşamak için okullara gitmek, iş arayanlar sınıfında beklemek, sonra da başka bireylerle çekişip yarışarak bulduğu bir işe sonsuza dek kurtulmuşcasına razı olmak, o işin kendisi için olmazsa olmaz olduğunu, kutsal olduğunu, bir kimlik kazanma eylemi olduğunu saçının teline değin bilerek çalışmak zorunda bıraktıklarıdır. Oysa bir çeşit ya da çeşit çeşit zorla çalıştırılmaya, ücret köleliliğine hayır diyemeden tutulmuşluktan kurtuluş güncel bir gündem olamayacaktır. Çünkü Adorno’nun 1956’da söyledikleri Batı toplumdevletleri içinse, bugün bir yanıyla da gezegen çapında yaygınlaşmış olarak geçerlidir.

“Çalışma kesin, garantili bir biçimde çalışanların hayatını yeniden üretmiyor, onları çalışmaya ikna edenlerin hayatını yeniden üretiyor sadece. İnsanları çalışmaya razı etmek için emeğin kendinde şey olduğu safsatasını yutturmak gerekir. … İçinde yaşadığımız toplumda çalışmak, toplama kamplarında çalışmaya benziyor aslında.” (T. W. Adorno, M. Horkheimer, Teori ve Pratik Üzerine, s. 16, ç. O. Kılıç 2013.)

Anamalcılık bir ilişkiler yumağı olan topluluğun (commun) yalnızca soyutlamada bir İnsan Teki’nden gündelikçi, aylıkçı, parça başınacı yaptığı bireylerdir. Anamal birey birey işletmelerde, şirketlerde toplanmışları bir başına kalışa indirmenin yordamlarını bulmuş olduğundan dolayı da anamal düzenini kurabilmiştir.  Horkheimercı birey, Marxçı birey ve diğer birçok birey kurguları gibi geleceğe, anamalötesine, gerçekleştirilmeye gönderilmiştir. Bu gelecekçilik yaşadığımız sınıflı düzenlerdeki birey denilenlerle, sınıflarla parçalanmış düzenin tek başına kaldırılmış, bırakılmış bireylerinden oluştuğu düşünülen ve hala toplum diye konuşulanlarından ne yapılması gerektiğine ilişkin sağaltımcı, iyileştirici bir tasarıdır da. 

“Bütünüyle gelişmiş birey, bütünüyle gelişmiş bir toplumun ürünüdür. Bireyin kurtuluşu toplumdan kurtuluş değil, toplumun atomlaşmadan (kollektifleştirme ve kitle kültürü dönemlerinde doruk noktasına varabilen bir atomlaşmadan) kurtuluşudur.” (Max Horkheimer, Akıl tutulması, s. 150 -2. bsk 1990’da-, ç. O. Koçak 1986.)

Anamalcılar bunalım dönemlerinde zorda kaldıklarında da her zaman görevdeki dinlere, okullara, bilimlere, sanatlara, düşüninançlara çağrıda bulunur. Dahası devletlerinin hukuku, güvenlikçileri, tutukevleri… yardıma katılır. Artıdeğerden dağıtılan paylar yine üretenlerin, çalışanların kendi geçimliklerinin karşılıklarını üretme zamanı dışındaki zorunlu çalışma süresince ürettikleri artıürünlerin kırıntılarıdır.  Çünkü bu çağdaş uygarlıkçı işletmelerde çalışanların çalışmalarını sürdürebilmek için aldıkları paylar ister değişen anamal ödemeleri, ister üretim girdilerinden sayılsın sömürü düzenlemesi ve sömürü ortadan kalkmaz. Gerisi, yani şu yaşamlarını sürdüren çokluk öyle güçlükler içine sıkıştırılmış kalır ki, onların zaman zaman, yer yer, yaşayan kılındıkları için yaşayan olmaları usun olumlu anlamıyla –sapiens’in bir  belirteci olarak- uslu olanları kızdırmak da ne, öldüresiye üzer bile. Uslular usun yozlaştırılıp usdışılığa dek sürülmesine de bir çözüm üretmek zorundadır ki, ister Hegelcilerin tarihin sonu, ister Marxçıların tarihöncesi, ister bilmem kimin geçyapısılcılığının, geççağdaşlığının günümüzü adlandırdıkları ad her neyse ne, anamalcılığı yıkıp parçalayacak bin devrimciklerin katılımcıları olan insan kümelerinin, öbeklerinin kendiliğinden, eşgüdümlü, elbirlikçi, güçbirlikçi kendi kendilerine verdikleri bir görevdir bu kurucu yıkıcılık. Ve Aziz Antoni bunu şöyle yazar:

“Bütünlük fikrini yeniden önermek, komünizm tezini tamamıyla bütünlük düzeyine oturttuğumuz ve gelişmenin tamamını bir stratejinin açılmasına indirgediğimiz anlamına gelmez . Aslında, tam tersi söz konusudur. İşin reddi, -onu karakterize eden projenin bütünlüğü ile ve bu projeyle seve seve çelişkiye girerek- karmaşık otonominin devasa çeşitliliğini, zenginleştirici, devingenliğini gösterir.” (A. Negri, Marx Ötesi Marx, s. 257, ç. M Çelik 2006.)   

Bu yüzden ya da bunların ucundan ya da bunlardan ötürü paranın, anamalın kapıcı çekimine tutulmuş, yönlendirilmiş bilimler ve biliminsanları açısından “kanat kanada çatıp yedinci göğe dek engel oluşturmak”a yine o tutuklu bilimci bakışlarla açıklama getirecek ve karşı çıkacak değilim. Algılama, anlama, kavrama sınırlarımızın daraltışmışlığında tutsak kılınmış us, bilim, yöntemler ve başka başka yordamların belirlenmiş kullanımlarından kaçış çabası yüzünden. Yani P. Feyerabend gibi bir bilimfelsefecisinin anlatmaya çalıştığı tutulmuş oluş ya tutulmuşluk durumu, bilime ve bilimciye olan güveni sorgulattırır uslu insana. Bir yandan da işleyişi yalnızca anamalın etkisiyle açıklamak tutuluş gerçeğinin diğer öznelerini, tutulmuş öznelerini, ışığa tutulmuş kelebeklerini (pervanelerini) gözden kaçırmak olur.

“[Atkinson, Stonehenge/tarihöncesi gözlemevleri uzmanı:] “Kazıbilimci olmayanların Thom’un yapıtının içerdiği [Taşçağı insanının gökbilimde bayağı gelişmişliğini anlatan yapıtı] sonuçların kazıbilimcileri ne denli tedirgin ettiğini anlamaları önemlidir… önemlidir, çünkü bu sonuçlar, Avrupa’nın tarihöncesine ilişkin, bütün bu yüzyıl boyunca [20. yy.] egemen olmuş kavramsal örnekçeye uymuyor… Öyleyse pek çok tarihöncesi uzmanının Thom’un yapıtının içerdiği sonuçları ya anlamadıkları için gözardı ya da öylesi daha kolay geldiği için karşı çıkmaları pek şaşırtıcı değil…” (Journal for the History of Astronomy –güz 1975?- akt. Feyerabend) Atkinson “tedirgin oluyor” çünkü anlamak için yeterli donanımı taşımadığı bir kuram kendisine uymuyor –ama dur, şimdi daha ilginç bir bölüm geliyor! “Öyleyse pek çok tarihöncesi uzmanınının Thom’un yapıtınının içerdiği sonuçları ya anlamadıkları için gözardı etmeleri ya da öylesi daha kolaylarına geldiği için karşı çıkmaları pek şaşırtıcı değil…””  (P. Feyerabend, Bilgi Üzerine… s. 82, ç. L. Kavas, C. Güzel 1993.)  

Bir diğer tutulmuş da günün insanının birkaç yüzyıldır inandırıldığı özne sayıltılığında bilim ya da bir bilgi düzeni; binlerce yıldır işletilen bilgi düzenlerinden yalnızca bir düzen olan bilim.

… “bilimsel kafanın” nasıl işlediğini, ne gibi engellere tosladığını kavramamızı sağlıyor. Belli bir araştırma alanındaki bilginleri ele alalım. Hiç mi hiç sorgulamadıkları temel sayıltıları var, tek doğal işleyiş saydıkları kanıtları görme biçimleri var, araştırma da temel sayıltılarla yöntemleri irdelemekle değil kullanmakla sınırlı. Sayıltıları ilkin sorunları çözmek, ya da güçlükleri ortadan kaldırmak üzere ortaya atılmış, böylece de bunların belli bir açıdan nasıl görüleceği öğrenilmiş, orası öyle. Artık kimse sayıltıların ayırdında bile değil, araştırmayı uygunsuz, bilimdışı, saçma buluyor.  (…) Bu da bilimin her parçasının sınırda durduğu, uzmanlığın kanıt olmadığı anlamına gelir. (P. Feyerabend, Bilgi Üzerine… s. 83.) 

 Ancak biliyorum ki, kanat çatmak gizemli, gizli, sevinçli bir şey. Göğe ağmış bir kartalın kendine baktıran çekiciliği, gözü bağlayıcılığı, sevinçli şaşkınlığa itici gücü gibi bir şey. Bu gizem “F-104” bombalama uçaklarının [epey geri kalmışım ki F serisi kesinlikle 104’ü çoktan geçti] kanat kanada uçusu”yla benzeştirilerek anlatılabilecek, çözülebilecek gibi de değil. Bir kere bu konumlanışı dolduracak kestirilebilir sayıda uçak yok. İkincisi insanın gücü, insanın gizil gücü öyle ulu ki o uçaklar yeni tanrılardan sayılan uygulayım gücüyle (teknolojiyle) kendi başına uçamıyor, uçamayacak.

(“İnsansız hava araçları” çarpıtılmış, taraflı, yamuk bir adlandırma. Çünkü her uçak kendi başına alındığında dünyadışı bir şey. Bir kaya, bir tepe gibi bile değiller. Dağlar, taşlar gezegenin bir parçasıyken, uçaklar gezegenin kütleciklerinden yapılmak zorunda. Böylece gezegenin içine, yani insanın dünyasına insanlar aracılığıyla çekilebilir kılınıyor. Onu oluşturan, dünyaya sokan, araçların içinde ya da dışında bulunarak onu uçuran, onu yönetecek bilgisayarları yönlendiren de insanın çalınmış, elinden alınmış, boyunduruklandırılmış bilgi birikimi, bilimi, uygulayımı. Hepsinden önce ve hepsinden sonra da bir insan takımı çalışması; adsızlar, ölümsüzler, bilinmez kalmışların tükettikleri emekleri ya da ateş yakmayı bulanların, arabamsı bir yük taşıyıcıya teker takmayı usa getirenlerin, köpeği, birtakım hayvanları kendine yoldaşlamayı bulanların, yediklerini pişirmeyi uslayabilenlerin, onların yetiştirmesi Tales’in, Öklid’in, Protagoras’ın, Arşimet’in, Maxwell’in, Bohr’un, Plank’ın soyut sıralanmış çizelgesinde binlerce bilginin, teknikçinin, bir zanaatçı olarak işçinin sevinçle gerçekleştirdiği elbirliği, güçbirliği, üretilenin yaratılanın ortak sofralarda paylaşımbirliği.)

Bu düşünce duygu dolaşmaları, keçiyolu (patika, cılga) gezintileri vıcık vıcık ağlak bir anamalcı sahte insancılığa –hümanizme- adanmış  değil asla. Birey birey ufalanıp yaşayanlaştırılmışlara –dirimbilimsel düzeyde yaşam tutsaklarına- iletilmeye çalışılan bir duygulanış kırıntısı belki. Her ne denli bazı duyguları usun karşısında edilgen sayan ve edilgen edimleri zararlı, bozucu bulan, tutkunun sevinci engelleyen bir duygu olduğunu söyleyen, kalıcılığı etkinliğe, sevinçli duygulara paylaştıran Spinoza gibi ustalar olsa da. Her ne kadar şiiri ve duygulanmayı “devlet”inde yasaklayan Eflatun gibi hala dokuz bin canlı filozoflar olsa da. Ama Feyerabend’dan kopya çekip sözü düğümlemeden kendi akışında deyiverirsek, duygucu da olabilir uslamlamacı, erekçi (telosçu, teleolojici) de insan:

“Platon şiire körüklediği duygular yüzünden karşı çıkmıştı. Aristoteles  duyguların olumlu bir işlev taşıdığını belirtiyor: açık düşünmeyle karışan gerimleri gevşetiyor (arınma) [Katarsis?], oyunun [mimesis?] açığa çıkardığı yapıların anımsanmasına yardım ediyor, felsefece (diyeceğim olgusal-kuramsal) içeriğinin anımsanmasına yardım ediyor.” (P. Feyerabend, Bilgi Üzerine Üç Söyleşi, s. 113, ç. L. Kavas, C. Güzel 1995.)

Belki de kendisiyle birlikte üzerinde yaşlandığımız bu duygusuz topakta her türden duygulanma dönemlerinin, günlerinin ustalarının çıraklıklarındaki yaşadıkları sevinçli, olumlu duygu durumlarını okşayan, özleyen düşünüş yolcukları bunlar. Belki bunların yanında, tanımında bir anlaşma olmasa da kötüler ve edimleri karşısında hoşlanmama duygularıyla sarılışımız, etkilenişimiz, dolayısıyla edilgen, tepkisel davranışlara itilişimiz ya da düşüşümüz bu duygu demetleri ucundan. 

“Başıboş gezinmek, yerleşik inanışlardan ayrılan ve düzensiz bir seyir içinde ilerleyenlerin işidir; varacağı sabit bir yeri olmayan, ama hareketsizliğe tenezzül etmeyenlere özgüdür. Spinoza da, kurucu bir praksis ile negatif düşüncenin (“pars destruens”) gayri meşru birliğini tasavvur edene kadar kendi dönemindeki kurumların damarlarında gezinmiş görünüyor. Ve Marx’ın da, komünizmin çok yönlülüğünü tahayyül ederken, “insanı” aradığı yolda başı boş gezindiği söylenebilir. Nitekim Negri’nin de, ortodoks felsefi düşüncenin sınırlarının ötesinde, doygunluğa ulaşmış bir varlıkbilimin dinginliği ve sanki doğru koordinatlara sahipmiş gibi hareket edenlerin teleolojisi arasındaki zor dengede dolaştığını anlamak önemli.” (Maurizio Viano, Marx Ötesi Marx’a önsöz, s. 39.)

Anlatımız (Velayetname) şöyle sürer:

“Andan Sultan Hacı Bektaş Veli (…) Nazar saldı, gördü kim, yolun bağlamışlar. (…) Velayet ile sıçradı. (…) bir gökçe güvercin şekline urundu. Havadan pervaz urarak doğru Suluca Karahüyüğün [köy: bugün Hacıbektaş] karşısında bir taş üstüne kondu. (…) Andan Rum erenlerinin üzerlerine bir azim heybet düştü. Andan bildiler ki “ol er Ruma geldi. Yolunu bağlayamadık” dediler.”

[blockquote style=”blockquote_style2″ align=”alignleft” textcolor=”#000000″ background=”#ededed” bordercolor = “#ea2323”]Dönemin yazın örneklerinde güç issi olanların kendilerini kolaylıkla görünmez kılabildiği görülür. Bu yeteneklerin açıklanması hiçbir yazmada verilmez. Olsa olsa “duasının kabulüyle” denir. Bu bilgi gizlidir.[/blockquote]

Hacı Bektaş yerden göğe Rum’un yolunun bağlandığını görünce erenlik gücünü kullanarak güvercine dönüşür. Don değiştirerek aynı zamanda kendini tanınamaz, dolayısıyla bilinemez kılmaktadır. Dönemin yazın örneklerinde güç issi olanların kendilerini kolaylıkla görünmez kılabildiği görülür. Bu yeteneklerin açıklanması hiçbir yazmada verilmez. Olsa olsa “duasının kabulüyle” denir. Bu bilgi gizlidir. O dönemin gündelik yaşamında kalan insanlara istense de anlatılamaz. Erenlere anlatmaya da onların kişiliğindekilere gerek yoktur. Çünkü kendi güç dereceleri her ne denli ayrımlı da olsa, güç toplama, bilgi toplama, bunları uygulama, dönemin sözcükleriyle keramet, velayet issi olma onların kişiliğinde (biz-zat) yer bulur. Ancak eren bunu gerektiği yerde, durumda kullanır. Velayeti, kerameti kazanç ya da çıkar için yapılan bir sihirbazlık gösterisine çevirmez. Çünkü bir yandan da her gücün sınırı vardır. Güç sonlu bir niteliktir. Ayrımlarına yukarıda yalnızca bir yönünden değindiğimiz gücünde olma; bilgi, anlama, kavrama, uygulama denemesi, sınama ve gerektiğinde onu kullanma gücüdür. Erenler bütün doğal canlı varlıklar gibi sonsuz doğanın “yasalarına” bağımlıdır. Onların zorunlu geçerliliği altındadır. Erenlerin tümü yaşlanır, güçleri azalır, yorgunluk duygusu etkisinde devinileri azalır, istekleri azalır… günü gelince de ölüp uçarlar. Burada kendisinden önceki önermeyi, düşünceyi… yok sayıcı bir ama değil, iki ya da daha çok içeriği bir ayrımla da olsa birleştiren, ayrımlarıyla birleştirip onları bir duruma sokan (hemhal kılan) görkemli bir “ama”lı tümce yazmalıyım. Ama erenler kendi bedenlerini, anlaklarını, bunlara bağlı güçlerini sonsuzluğun bakışı altında kavradıklarından –ne büyük bir bakış ve kavrayış olmalı; önkoşulu sonsuzluğu kavramış bir anlak ya da anlama gücü olan- onların sonluluğu da sonsuzluğu da özdeş olmadan bir duruma adım atar. Bu da sıradan yaşayan insanın gücünü, becerisini aşan, erene ölmeyen bir anlakbeden ya da bedenanlak veren bir sıçramadır. Sıradan insana hoş kal demektir bu, yaşayanı aşmak, bedensel olmasa da tinsel, anlaksal sonsuzluktur, sonsuzlukta yaşamaktır (üstün insanın Nitzschesi ya da N.’nin Zerdüşt’ü.) Bunun ucundan  Hacı Bektaş’ın anlağı, tini, bilgisi, bilimi kısaca bilge erenliği bir yerlerden bir yerlere, zamanlardan bir zamana, bir zamandan zamanlara göçüp gider. Bektaş hiçe yazılmaz. Eren yitmez. Şu an kaç kişinin Bektaş, ya Bektaş! ünlediğini bilemeyiz. A-m-a başka bir yönden biliriz ve bu bilgi kurmacacı ussalcı biçimde kesindir ki, içinde olduğumuz anda Bektaş çağıranlar 1’den (benden) çok, sonsuz( x)dan azdır. Bu bir bilgi sayılamaz mı yoksa!

“İy bana eyü diyen benem kamudan yavuz[kötü]/ Alnumı ay bilürem bu gözlerümi yılduz// Bu vücudum şehrinde buçuk pullık [paralık] uçuk [iş, uçmağa –cennet- gidilecek iyi eylem?] yok/ Amelüm [eylemim] mahalleri ser te ser [baştan başa] kalmış ıssuz// (…) Olmaz sözi dimezem ben ma’rifet ehline [yetenekli, güçlü ermiş, eren] / Zira disem inanmaz agaçda bitdi karpuz// Ben bir kitab okıdum kalem anı yazmadı/ Mürekkeb eylerisem yitmeye yedi deniz// Ben oruç namaz içün süçi [içki] içdüm esridüm/ Tesbih seccade içün dinlerem şeşte kopuz// Yunus’un bu sözinden sen ma’ni [anlam] anlarısan/ Konya menaresini göresin bir çuvaldız [çuval iğnesi, iri uzun iğne, “gıyıkh”]//” (Y. Emre Divanı, M. Tatçı 1990, s. 116-117)    

Erenler gizemli kişiler olmalarının yanında yaşadıkları her dönemde egemenler tarafından özdekçi sayılmışlardır (maddeci, materyalist). Aslında ortaçağ gizemcilerinin, simyacılarının ortak damarıdır özdekçilik. Bu yüzden gizemcilerin bir bilgi toplamı olan, bilgilerin yalnızca erginlenmiş çıraklara yeminle aktarıldığı simya doğmuştur. Sonradan tıp, kimya, dirim bilgisi, uygulayım bilgisi, madencilik ve evren bilgisi… doğuran simya.

[blockquote style=”blockquote_style2″ align=”alignright” textcolor=”#000000″ background=”#ededed” bordercolor = “#ea2323”]Erenler gizemli kişiler olmalarının yanında yaşadıkları her dönemde egemenler tarafından özdekçi sayılmışlardır.(maddeci, materyalist).[/blockquote]

“[Simya] çok ender birkaç iyimser söylenceden biridir: aslında opus alchimicum [Simya Eseri, büyük simya bilgileri toplu yapıtı] doğayı yalnızca dönüştürmekle, mükemmelleştirmekle ya da yenilemekle kalmaz sağlığa ve sonsuz gençliğe, yani ölümsüzlüğe kavuşturarak insanın varoluşunun mükemmelleştirilmesini de amaçlar. “(Mircea Eliade, Asya Simyası, s. 94, ç. L. Arslan 2002.) 

Bu özdekçilikte doğa yasalarının öne alınışı, usçuluk, bedeni tanıma, kişi özgürlüğü, bağımsızlık vd.  bilgiler gizemcileri din ile devlet erkleri karşısında korkulacak insanlar ulamına sokar. Böylece simyayı inançla aşılayan birçok gizemci “Tanrısızlık” suçlamasıyla yüz yüze getirilmiştir. Gizemci biri, evren ve var olan düzenin bozucusudur.

“X. yüzyılın Taocu [yol> yolcu] simyası altın hazırlamayı redderek dikkatini simya işlemlerinin tinsel olasılıkları üzerine yöneltmeyi tercih eder. Bedenini ve tinsel yaşamını saf olmayan adi bir maden olarak görerek bunları “altına dönüştürmeye” uğraşır, yani saf, özerk bir ruha ve ölüm tanımayan bir yaşama sahip olmaya çalışır.” (M. Eliade, agy. s. 35.)

Orta Doğu’nun tasavvufçuları ya da gizemci düşünce insanları arasında, tarihte “Tanrıtanımazlık” yargısıyla işkence edilerek öldürülen, yakılan, boğdurulan, başı uçurulan, derisi yüzülerek öldürülen… yüz binlerce eren vardır. Dinsizlik suçlaması yaşam dünyasının birçok bölgesinde, kişiye, kurulu düzenin yürütücüleri tarafından ölümle ödetilen bir ödektir. Her iklimin bir kızıl başlık saranlarlara karşıtı Hoca Sadeddin’i, bir Yunus karşıtı Molla Kasım’ı var olagelmiştir. Onların verdikleri kararlar ve kestikleri ödekler yine kendilerinden birilerinin yazdıkları “tarihlerde” şöyle yazılmıştır:

“Çün ol sapkınlar topluluğunun fesatlık ve yaramazlığı, dinsizlik ve zındıklık [Mazdekçilik] gösterileri öyle bir dereceye ulaşmıştır ki… mescit ve tapınakları yıkan, türbe ve kabirleri yakan, uluğ sahabelerin temiz torunlarına [başta Muaviya ile oğlu Yezid’e] küfürler saçan, fıska [dinsizliğe, ahlaksızlığa, Tanrıya başkaldırıya] sevgi gösteren… yaygın kötülüklerin kaynakları olanların kanlarının dökülmesi helal, köle ve cariyelerinin yağmalanmasının mübah olduğuna…” (bir Osmanlı divan kararı, Hoca Sadettin, s. 169. Akt. A. Yıldırım 2004, Osmanlı Engizisyonu, s. 65. Köşeli ayraçlar benim.)

Çoğumuzun duyduğu adlardan Mansur, Nesimi, Fazlullah, Börklüce Mustafa, Torlak Kemal, Bedreddin, Oğlan Şeyh’in ödekleri ise diğer bin adsızın, unutulmuşun ödeğinden bir parçacık artık değildir. İnsanın yaşadığımız dönemde duyduğu sayısız can alma ödeğinde ise göstermelik bir yargılamaya bile gerek duyulmaz. Teröristler (geçmodernliğin şeytanları, zındıkları) kıstırılarak hemen “etkisiz hale” getirilir. İnsan yavrusunun ortaçağa karanlık diyenlere karşı öfke duymaması elden gelmez. Hiç olmazsa o karanlık çağda (858-922; yok ise bütün yazılı çağlar kara yazılı mıdır?) pamuk atıcısı yaşlı Mansur -hallac, yatakların pamuğunu çıkarıp çırpan, kabartan; “hallac pamuğu gibi atmak” deyiminde olduğu gibi- bile biçimsel de olsa uzun yargılamalar sonucunda beden üyeleri kesilerek, kesik beden ve parçaları darağacında günlerce bırakılarak, ölünün eksik bedeninden  Bağdadlılar örnekten pay alsınlar diye gösterildi.

İşte bu insan kurbancılarının İspanya’dan, İtalya’dan Hindistan’a değin uzanan yaşam yerlerinde devletlerin, onların dinlerinin -ya da dinlerin devletlerinin- en çekindiği kişiler gizemci ve gizemli erenlerdir. Bu yüzden, Türkiye denilen bu ülkede de gizemci dinlerin, yolların devlet dini “hanefilik” dışında (harici) kalanların toptan yok edilmesi devlet evi içinde kalan din, bilim, üniversite bilimleri, okul bilimleri, kurumların düşüninançları dışında kalan yaratıların, üretimlerin, sanatların ortadan kaldırılması bu topraklara basmış, basan ve basacak olan insanlar için çok büyük bir yitiktir. Artık her türden gerçeğin, doğrunun, güzelin tek belirleyeni devletevi kalmıştır geride. Buradan yapılan yönlendirmeler, zorlamalar, boyunduruklamalar ise uslamlayıcı insanı –homo sapiensi- ortadan kaldırmaktan başka bir sonuç çıkarmaz. Adorno ve Horkheimer’in 1956’daki insan teki için duydukları kaygılı düşünceleri ise bugün içinde bir yaşayana indirgenmeye çalışıldığımız oluşturulan yeni türün yanında bir parçacık, kütlemsi (molekül, katre, zerre) kalır.              

“Devrimci bir durumda yaşamıyoruz ve işin aslı, durum her zamankinden daha kötü. Asıl dehşet bu işte. İlk defa, artık daha iyisini tahayyül edemediğimiz bir dünyada yaşıyoruz.” (Adorno. s. 61) “… Politikanın doğru olanı yerine getirmekten daha önce hiç olmadığı kadar uzak olduğu an, aynı zamanda politikanın artık güncel olmadığı andır.” (T. Adorno, M. Horkheimer, Teori ve Pratik Üzerine, s. 61, ç. O. Kılıç 2014.)

Güvercin donuna girip gökte kanat kanada çatanların engellerini aşan Hacı Bektaş’tır. Ancak az aşağıda değinileceği gibi don değiştirme birçok erenin yeteneği içindedir. Bu güç yalnızca Rum topraklarında ve de 13. yüzyılda da geçerli değildir. Dünya çapındadır –evrensel?- .

“Emir Khusru başka ayrıntılardan da bahseder. Hintli çilecilerin güçlerini anlatır ve anlattığı her şey yogilerle ilgili Hint efsanelerine ve folkloruna uymaktadır. ‘Gelecekte olacak olayları, burun deliklerinden çıkan bir nefese bakarak… Başka bir bedeni kendi nefesleriyle şişirebiliyorlardı. Keşmir sınırındaki dağlarda bu biçimde yaşayan pek çok insan vardı… Ne kadar inanılmaz görünse de tavuklar gibi havalara uçabiliyorlardı. Hatta isterlerse gözlerine antimon koyarak kendilerini görünmez kılıyorlardı. Bu kişileri yalnız kendi gözleriyle görenler tüm bu mucizelere inanabilirlerdi.’” (M. Eliade, Asya… s. 43.)

Peki bunu dün nasıl anladılar? Bugün 2018’in bir gününde hala şamanların saralı, şizofren veya kutup kuşağına özgü bir tür isteriye tutulmuş hastalar olduğu…  önemli nedenlerden biri de mistik parçalanmadır.” (K. Emiroğlu, S. Aydın 2009, Antropoloji Sözlüğü, 599) mı diyeceğiz? Ya da bu görüşün artık benimseyeni kalmadığını, “Hastalık tezine karşı, … bütün zorluklarına karşın yaşamlarını sürdürmek için gösterdikler[i] becerileri ileri sürülerek onların basit hastalar olarak görülmelerinin yanlışlığı savunulmaya çalışılmıştır.” (K. Emiroğlu, agy. 599.) diyerek insanın anlamak istediği bir duruma açıklık getirilmiş olur mu? Ya da bunların hepsi bilgisiz, bilimsiz uzun sürmüş kara bir çağın insanlarının yanlış inançları (hurafe) sayılarak bir açıklama yapılmış olur mu? Ya da…

Malinowski’nin saptamasında hiç olmazsa duruma nasıl yaklaşabileceğimize ilişkin bir yordam var mıdır? Alıntı yinelemesi de olsa, bir kez daha hiç olmazsa “bilgisizliğimizi” vurgulayalım:  

“Bu kadar çok metne sahip olup mitin gerçek özüne ilişkin bu kadar az şey bilmemizin nedeni budur.” (Malinowski, agy, s. 110.)

Bizim sorunumuz söylenin, öykünün, anlatının işlevi hiç değil. Bizim sorunumuz insanın gücünün benzetmesiz, eğretilemesiz don değiştirmeye yetip yetemeyeceği sorunu. İlkönce bunun bir “bilinmezlik” konusu mu yoksa bir “bilinemezlik” alanı mı olduğu sorusu gündeme geliyor.

“Neye inandığımız sorusunu ucu açık bırakamayız. Çalışma hakkındaki kısımda ütopyacılar üzerine ek bir bölüm yer almalı. Marx için yegane kıstas çalışma zamanının sınırlanmasıydı, buna karşılık bizim konumumuz çok daha paradoksal.” (M. Horkheimer, Teori… s.39.)

Evet, sorun belki de yalnızca bilme alanında değil, inanç alanında da yer alıyor. İnançların, kanıların, sanıların usdışılaştırılmış usun ve bilimdışılaştırılmış bilimlerin durmadan yaygınlaştırıldığı ancak konularının, ilgilerinin gittikçe daraltıldığı çağlarda sorunun, böylesi sorunların sanal olarak yeri kalmadı. Bir yandan da dinin, düşüninançların, siyaset inançlarının, devlet inançlarının genelleyerek söyleyebilirsek önsüz sonsuz geçerliliklerine inanılan anamal kurumlarının belirlediği ve oluşturduğu büyülenmiş, tutulmuş, durmadan uyuşturucuları yenilenen, çeşitlenen bağımlılaşmış bir inananlar kitlesi dönemindeyiz. “İnananlar kitlesi” Jungcu bir kavramdır. Jung çevirmeni L. Özşar bunu “itikat” ile karşılar. İtikat ya da inanç bağlılığıyla din arasında ise köprü kurulamaz uçurumlar vardır:

“… ben ona “din” değil “itikat” demeyi yeğlerim. Bir itikat ortak bir inancı dile getirir, oysa bir dünya dini birtakım metafizik, dünya üstü etkenlerle öznel bir ilişkiyi dile getirir. İtikat, daha çok, dünyaya yönelik bir inanç bildirimidir. Dolayısıyla dünya içi bir iştir. Oysa dinin anlamı, amacı bireyin Tanrı ile ilişkisinde (Hristiyanlık, Musevilik, İslam) ya da onun kurtuluş ya da özgürleşme (Budizm) yolu ile ilişkisindedir. (…) Dünya gerçekliği ile uzlaştıklarından, itikatlar, görüşlerini, öğretilerini, geleneklerini bir yasalar dizgesi olarak düzenlemekle yükümlü sayarlar kendilerini. Böyle yapmakla kendilerini o ölçüde dışlaştırırlar ki, içlerindeki özgün dinsel öğe, -dünya dışındaki referans noktasıyla canlı bir ilişki, onunla doğrudan yüzleşme- geri plana itilir. … Bir itikat yerleşik Kilise ile çakışır ya da kamusal bir kurum kurar. Bu kurumun üyeleri, yalnızca gerçek inananları değil, olsa olsa dinsel konulara “aldırışsız” diye tanımlanabilecek, bu kuruma yalnızca alışkanlıktan ötürü ait olan çok sayıda insanı da içerir. Bir itikat ile din arasındaki ayrım burada ele avuca gelmeye başlar. Dolayısıyla, bir itikada bağlı olmak, her zaman dinsel bir sorun değildir. Daha çok toplumsal bir konudur. Bu niteliği ile de bireye herhangi bir temel sağlamaz. Böyle bir temelin sağlanması için, bireyin bu dünyadan olmayan bir yetkeyle ilişki kurması, yalnızca ona bağlanması gerekir. … Bireyin bağımsızlığının, özgürlüğünün temeli, … etik ilkeler değildir; ne denli inanılırsa inanılsın itikat da değildir. Bu temel, yalın, biricik farkındalıktır; insan ile dünya üstü bir yetke arasında yoğun biçimde kişisel, karşılıklı ilişkinin yadsınmaz yaşantısıdır. Bu, ‘dünya’nın, onun ‘aklının’ karşı ağırlığı olarak etki eder.” (G. Jung, Seçme Yazılar, der. A. Storr, s. 316.)

Bu dönem, çağ, yüzyılla vd. öne sürülecek yeni bir ölçütle imlenemez, betimlenemez. Emsizlikten, şaşkınlıktan kitle kavramını belli bir süre kullanabiliriz belki de. Kitle 20. yüzyılda kullanıldığı dar anlamlarından toplumbilim tarafından hızla sıyrıltılıp yeni anlamlarla genişletilip 21. yüzyılın “genel özne”si olabilecek kapsayıcılıkta gibi. Genel özneleşmek de ne ola ki? Kitlesel üretim, kitlesel dolaşım, kitlesel anamal, kitlesel güvenlik, kitlesel tüketim, kitlesel borçlanma, kitlesel bilgilendirilme, kitlesel iletişim… E. Canetti, 20. yüzyıl ortalarına doğru çalışmaya başladığı Kitle ve İktidar’ında (1949-1960) bugün olacakları yazmış mıydı? Hem de gelecekçiliğe inanmayı usundan hiç geçirmeden?

“Daha önce hiçbir şeyin bulunmadığı yerde aniden beliriveren kitle, gizemli ve evrensel bir olgudur. … ancak diğer insanların çoğunun bulunduğu yerde olmak için acele ederler. … varolmuş bir hedefleri vardır. Bu hedef insanların yoğun olarak bulunduğu en karanlık noktadır. … heryerde kendiliğindendir. … Büyüme isteği kitlenin ilk ve en önemli niteliğidir. Erişebileceği herkesi içine almak ister; … Doğal kitle açık kitledir; açık kitlenin büyümesinin sınırı yoktur.; ‘Açık’ … her yerde ve her yöne açık anlamına gelir. Açık kitle büyüdüğü sürece vardır; büyümesi durur durmaz dağılır.” (E. Canetti, Kitle ve İktidar, s. 17, ç. G. Aygen 1998.)

Horkheimer’ın “ucu açık bırakma” yasağı belki de ucunu açık bırakmadığımızı düşündüğümüz her inancımızda ucu açık kalıyor. Biz yine bilgi alanına, bilme alanına dönelim en iyisi. İnsanların doğal, kendiliğinden, eğilimsel yaşam toplaşmalarının dağıtıldığı bunca parçalanmışlıkta, parçaların bilinemez bir yaratık gibi bir kitleye dönüştürülmesi evresinde insan tekinin gücünün, bilgiye, bilime dayalı gücünün, yeteneğe bağlı gücünün yok edildiği bir çevrede yaşayanları yalnızca inanç alanıyla açıklamaya çalışmak “ucu açık bırakma” sonucundan başka bir şey doğuramaz.

İyisi mi P. Feyerabend’ın Sokrates’inden, Spinoza’dan devinip C. Castenada’nın Yaqui Kızılderilisi bilgesi Don Juan’ına yörünge tutmadan, usumuzun devinileri gibi oraya buraya sıçrayalım. Böylece belki bir dönemin bilgeliğini, bir anlamda bilimini yeni bilimsel, ussal dizgelerin kavram ilişkileriyle değerlendirmeyelim. Bu da bize belki de bilgi, bilim, uygulama konusunda insanın yeteneklerinin sınırını sezdirebilir. P. Feyerabend 1990’da yazdığı söyleşisinde uçlardan her birine seven  (mürid) olduğumuzda neyle karşılaşacağımızı söyler:

“… bu düzmece şeylerin kimilerini kullanmayı sürdürüp onları başka düzmece şeylerden ayırmayacak mısın? … Ya da bir depremi kestiren yıldızfalcısına değil de güneş tutulmasını kestiren gökbilginine güvenmeyecek misin? Güveneceksen, ölçütünün kendisinin düzmece olduğu ortaya çıkar; güvenmeyeceksen nalları dikersin.” (P. Feyerabend, Bilgi Üzerine… s. 29, ç. L. Kavas, C. Güzel 1995. Kalın yazı benim.)

B. Spinoza 17. yüzyılın ortalarında insan bilgisini üç türe ayırır. Burada birçok konuda  “…dışılaştırılan …” yordamı gereğince “insandışılaştırılan insan” durumundan çıkabileceğimiz yaklaşımlar, uslamlamalar, sezgisel bilgiler bulunuyor olabilir:

“… bizler pek çok şey algılıyor ve şu şekilde tümel kavramlar oluşturuyoruz: I. Duyularımız aracılığıyla bölük pörçük, bulanık ve hiçbir sıra gözetmeden anlayışımıza sunulan tekil şeylerden (2. Bölüm/29. önerme) ; bu yüzden genellikle ben bu tür algılara rastgele deneyimden edinilen bilgi [perceptionenes cognitionem ab experientia] diyorum. II. Simgelerden [signis]; örneğin bazı kelimeleri duyduğumuzda ya da okuduğumuzda bu kelimelerin bize bazı şeyleri çağrıştırmasından ve bu şeylere ilişkin, şeyleri canlandırmamıza yarayan fikirlere benzer fikirler oluşturmamızdan (2/18. ön.). İşte şeylere ilişkin bu iki bakış tarzımıza bundan böyle birinci tür bilgi, sanı ya da hayal gücü diyeceğim. III. Şeylerin özelliklerine dair ortak kavramlara ve yeterli fikirlere sahip olmamızdan (2/38.ön., 39. ön., 40. ön.); (s. 263) buna da akıl ya da ikinci tür bilgi diyeceğim. … bir de üçüncü tür bilgi var ki, buna sezgisel bilgi diyeceğiz. Bu bilgi türü, Tanrı’nın bazı sıfatlarının biçimsel özüne ilişkin bire bir fikirden şeylerin özüne ilişkin bire bir bilgiye değin uzanır…” (B. Spinoza, Ethica, s. 265, ç. Ç. Dürüşken 2011.)

[blockquote style=”blockquote_style2″ align=”alignleft” textcolor=”#000000″ background=”#ededed” bordercolor = “#ea2323”]B. Spinoza, Ethica’nın 5. ve son bölümünde de sık sık üçüncü tür bilgiye döner. Hataların, olumsuz duygulanmaların, bizi mutsuz bırakan tepkiselliklerin kökünü anlatmaya çabalar. [/blockquote]

B. Spinoza, Ethica’nın 5. ve son bölümünde de sık sık üçüncü tür bilgiye döner. Hataların, olumsuz duygulanmaların, bizi mutsuz bırakan tepkiselliklerin kökünü anlatmaya çabalar. Bilgi türlerini ayrıntılı anlattığı ya da açımladığı bir yerde şöyle yazar:

(5. böl, 28. önerme) “Şeyleri üçüncü bilgi türüyle [genere] bilme çabası [conatus], yani arzusu, birinci bilgi türünden doğamaz, ancak ikinci bilgi türünden doğabilir.  “kanıtlama: … yani bizde açık ve seçik olan fikirler ya da üçüncü tür bilgiye ilişkin fikirler (2. böl 40. önerme not 2’ye göre, [hemen yukarda]) , birinci tür bilgiye ilişkin olan bölük pörçük ve bulanık fikirlerden değil de, ancak bire bir olan fikirlerden,  yani (…) ikinci ve üçüncü tür bilgiden doğabilirler.” (Spinoza, agy. s. 767.)

Spinoza, 5. bölümde “bire bir olan fikirlerden, bilgilerden” de dem vurur. Alıntılarımızın ne diyebilir olabileceğini kestirebilmemizin yolu, bu “bire bir”liki anlamak için yine Ethica 5. bölüme dönelim.

“(31. önerme.) Üçüncü tür bilginin biçimsel nedeni, zihnin kendisinin ezeli ve ebedi olması bakımından zihne bağlıdır. Kanıtlama: … zihin kendi bedenini sonsuzluğun ufku altında kavramadıkça, yani (…) ezeli ve ebedi olmadıkça hiçbir şeyi sonsuzluğun ufku altında kavramaz. (5. böl. 29. ön.) Öyleyse (…) zihin ezeli ve ebedi olduğundan Tanrı’nın bilgisine sahiptir ve bu bilgi de zorunlu olarak bire bir bilgidir. (B. Spinoza, Ethica, s. 771.) [Şimdi kanıtlamanın izleyen kesimini de A. Yardımlı’nın Ethica çevirisinden yazalım:] Anlık bengi olduğu sürece Tanrının bir bilgisini taşır ve bu bilgi zorunlu olarak yeterlidir. (Bölüm 2, Ön. 46); ve öyleyse anlık, bengi olduğu sürece, Tanrının bu verili bilgisinden doğabilecek her şeyi bilmeye, eş deyişle, şeyleri üçüncü bilgi türü ile bilmeye yatkındır (bkz. bölüm 2, Ön. 40, Not 2’deki tanımı); öyleyse anlık (Bölüm 3, Tan. 1), bengi olduğu sürece, bunun yeterli ya da biçimsel nedenidir.” (Ethica, Spinoza, ç. Yardımlı 1996, s. 202.)

İşte “anlık” ya da anlağımızın (diğer bir adla zihnimizin) sonsuzluğunu, anlağımızın kendi bedenini sonsuzluğun çevreni (ufku) altında göremedikçe ya da onu (gerçekliği içinde olduğu gibi, anlak ile bedeni bir olarak) sonsuzluğun çevreni altında göremedikçe güvercin donuna girebilmeyi ya da don değiştirmeyi imgeleyemiyeceğiz bile. Ya algılayabilmek, uslayıp kavrayabilmek, bilebilmek, sezebilmek nereye düşer acep?   

Views: 37

Bir Kitap Tanıtım Yazısı Dolayısıyla Rojava: İktidarsızlığı Savunanların İktidarsızlık Sızlanmaları – Alişan Şahin

John Clark’ın bir kitap[1] için yazmış olduğu tanıtım yazısı uzun zamandır Anarşist ya da kendini anarşist ve özgürlükçü düşüncenin içinde addeden kesimlerin uzun yıllardır gelişmeyen ve oluşturulamayan başka bir dünyaya ait –başka dünyanın çeşitli örnekleri aslında insanlık tarihinin geçmişinde mevcut olsa da – cemaat ve topluluk yapılanmalarına dair ne denli çaresiz yorumlarla dünyaya baktıklarını bize göstermesi bakımından önemlidir.  Bu makalesinde[2] -kimi yerlerde tereddüt gösterse de- yaptığı Rojova’ya güzellemelerden onun da Rojava ve YPG etrafında oluşturulmuş “sosyal ekolojist devrim” halesinden etkilenerek diğer anarşistler gibi bu trene atladığını anlıyoruz. Anarşist yazında böyle metinlerle karşılaşmak ziyadesiyle mümkündür. Anarşistler, romantizmi gerçekliğin üstünde bir yere yerleştirdiklerinde romantizm yalanların ve hakikatin reddinin ifadesi haline geliyor. Benzer şeyleri Janet Biehl -ki kendisi Murray Bookchin’in hem eşi hem de tilmizi olarak bilinir ve pro-PKK’li olmuştur – ve David Graeber’de de gördük.

Bookchin’in Sosyal ekoloji anlayışına kendince anlamlı eleştirileri olan ve Bookchin’le sert denebilecek polemiklere girmiş, Anarşizm ve Sosyal Ekoloji’nin yaşayan önemli düşünürlerinden olan Clark’ın, kendi sosyal ekoloji anlayışına anlamlı geldiğini düşündüğü Rojava üstüne olan bu kitap tanıtımında gözden kaçırdığı en önemli şeyin anti-emperyalizm olduğunu söylemek durumundayız.

Bahsi geçen kitapta geçen Rojava güzellemelerinde asıl meselenin toplum-devlet, yatay-dikey örgütlenme, parti ve hareket, komünal kurumlar ve kişisel özellikler, geleneksel kültür ve dönüştürücü vizyon arasında olduğu belirtilmektedir. Anlaşılmaktadır ki odaklanılan asıl nokta toplumsal dönüşümdür. Her nasılsa bu toplumsal dönüşümün  -ki bahsi geçen karşıtlıklar her toplumda ve toplumsal harekette başka karşıtlıklar da eklenerek bulunabilir- ABD destekli ve ABD emperyalistlerinin askeri gözlemcilerinin denetimleri altında olmasının pek bir önemi yoktur. Bu “toplumsal dönüşümün” emperyal güçlerce desteklenmesinin yarattığı bir soru işareti dahi yoktur.

Bir başka yerde Clark, kitabın editör ve yazarlarından biri olan David Levi Strauss’un ISID ve Rojava anti-Devlet’inin “kapitalist modernite ve neoliberal küreselleşmeye bir yanıt” olduğunu söylediğine işaret eder. Modern zamanların ve daha doğrusu post-modern zamanların ortay çıkardığı bu iki pragmatik örgütlenmenin bu modern ve neoliberal küreselleşmenin ürünü olduğunu ve aslında bir yanıt olmadığını belirtmek durumundayız. Çünkü modern denilen ve aslında post-modern zamanların bu örgütleri hem proje olarak hem de varlıklarının dayandıkları temel olarak bir yanıt değil, olsa olsa tahakküm aygıtlarına yöntem olarak birer katkı olarak düşünülebilir. Her iki örgütün de dayanak noktası ve örgütlenmeleri küreselleşmenin sonucu olarak dünyanın çeşitli yörelerinde kopmuş gelmiş, inançları farklı da olsa aynı hedefe hizmet eden bir görünüm almıştır. Bu örgütlerin ne ve nasıl olduklarına dair sosyal medya ve medyada çıkan binlerce haberde gerçeğin ne olduğunu çıkarmak –kendilerinin de dahil olduğu propaganda savaşlarından dolayı- mümkün olmamakla beraber eylemleri ve işgal ettikleri konumlarından neye hizmet ettiklerini çıkarmak mümkündür. Neoliberal küreselleşme ve kapitalist modernleşeme’ye yanıt ama nasıl yanıt?

PKK ve YPG ve diğer örgütlenmelerin nasıl fonksiyonlar gördüğüne dair net bir çalışma olmadığını söyleyerek devam ediyor Clark ama şöyle devam ediyor: “Rojava halihazırda radikal bir özgürlükçü, komüniteryen ve radikal devrimci feminist politikanın gelişmesinde olağanüstü bir ilerleme kaydetmiştir.”[3]

Bu ilerlemelere dair örnekleri ise David Graeber’den alıntılayarak devam ediyor, Clark. Bunları konseyler, konsey seçimlerinin etnik dengeye göre seçilmesi, bu konseyde kadınlarının en azından 1/3 oranında olmasına dikkat edilmesi olarak ifade ediyor. Ama politika belirleyici unsur olarak ve politika yapmayı empoze eden unsur olarak YPG ve diğer örgütlerin baskınlığını belirtmekten imtina ediyorlar. “Bizim beğendiğimiz politik duruşa sahip olduktan sonra politika empoze edeni neden sorgulayalım?” şeklinde düşünüyor olabilirler mi?

Oysa biz YPG ve onun etrafındaki örgütlerin Arap ve Türkmen unsurlara karşı sindirme, iskan etme, sürme politikası içinde olduğunu da okuyorduk basından. Kaynaklar ise Uluslararası Af Örgütü gibi örgütlerdi ve bu ihlallerin 2014’ten beri devam ettiğini söylemekteydiler.[4] Mesela, insan hakları örgütleri PKK/YPG’nin bölgede 2012 ile 2014 arasında aktivist, politikacı, gazeteci Kürt muhaliflerden en az 40 kişinin PYD ve PKK tarafından öldürüldüğünden bahsetmektedirler bir yerlerde.[5]

Bunların yanında PKK ve PYD’nin cezaevlerinden hiç söz edilmemektedir. Bir çok kişiyi hapsettiklerinin ve hapishane, gardiyan ve askerlerinin daha doğrusu bir hapishane sistemleri kurduklarının sözü neden edilmez.[6]

Clark, Greaber’in devlet olmayan devleti ima ettiğini belirtir. Anlaşılıyorki Lenin’in devletine benzemektedir bu. Ekim “devrimi” yalanının aynısını bugün Rojava olarak bize sunmaktan geri durmamaktalar ve Anarşist entelektüeller de buna çanak tutmaktadırlar. Nitekim Michael Taussing kantonların “devlet fikrine karşı ve devlet olmasa da bir devletmiş gibi işlediğini” belirtmekteymiş. Aslında bunu bir itiraf olarak almak daha doğru olur.

Peki meşhur anarşist Antropologumuz Greaber ne demiş: demokratik öz-yönetim olarak adlandırdığı “bir devletin tüm biçimleriyle sahip olduğu”, “aynı politik gücün iki taraftan yaratmış olduğu bir ikili iktidar durumu”. Eğer Marksist ve hatta Leninist bir geçmişimiz olmasa bunun ne demek olduğunu anlamayacaktık! Bu dil ve söylemin kendisi bize Bolşevik Rusya’sını ve Bolşevikleri hayli hayli hatırlatıyor. Öyle ya, zamanın anarşistleri de Lenin’i anarşist sanıyorlarmış. Bugün ise sosyal ekoloji, komüniter yapılar, liberter belediyecilik vb. gibi kavramları ödünç alarak yapılan otoriter uygulamaları meşrulaştırmak ve devletler arası ilişkilerde ve uluslararası ilişkilerde yer kapma yarışında muhalefet kesimlerini etrafında yedeklemek için aynı yöntemlere başvuruyorlar.

Devlet olmayan devlet bizzat devletin kendisidir. Bahsi geçen örgüt sadece bir hareketti. Bir savaş örgütü idi. Bugün devlet gibi davranan ve devlet “olmayan” bir örgüt var ise bunun adı pro-devlettir. Bunu bir diğer ifadesi bu örgütün hiç bir zaman Kürt ulusu ve ulusalcılık dışında bir söylem geliştirmemiş olmasıdır. Yani bu hareket her ne söylemle – geçmişte M-L ve Guaveracı ve hatta Maocu bir çizgiyi de es geçmeyen ve Stalinist olduğunu defaaten ifade etmiş olmalarını görmezden gelemeyiz- var olursa olsun otoriter ve devletçi bir örgüttür ve damarlarında Kürt milliyetçiliğinin ve tabanında ve medyasında kimi zaman aşırı bir milliyetçiliğin izlerini dışa vuruyor.

Fakat bir noktada bu tezlere -ikili iktidar- karşı Clark dikkatlidir: “fakat bu önemli konuda iyi niyetli olan devlet-benzeri, tehlikeli bir şekilde devletçi olma potansiyeli kazanır,” der. Aslında devlet olduğunu bilir Clark ama Bookchin kadar kendi sosyal ekoloj tezlerine de yakın bir oluşumdan söz edilmesi onu etkilemişe benziyor.

Clark, kitabı anlatırken devamlı surette Graeber’den alıntılar yapmaktadır. Heyhat! Graeber ne ulvi şeylerden bahsetmektedir! Bu örgütün ne olduğunu bilmesek, sokaklarda yaptığı kitle katliamlarını bilmesek ve geçmişte Kürtlere kimlik dahi vermeyen Suriye devleti ile sıkı işbirliğini ve istihbarat örgütü muhaberatla ilişkilerini bilmesek tertemiz anarşist bir örgüt ortaya çıkaracaklar. Bunlar her zaman devlet gibi davrandılar. Şimdi ise devlet olmanın yollarını yakalamak için uğraşıyorlar iddiasındaydık ve halen de aynı iddiadayız. Bizi rahatsız eden ise Anarşistlerin bu yalan ve manipülasyon ataklarının etkisiyle bu örgüt ve çevresine canı gönülden destek olmalarıdır.

Greaber’in polis akademisini ziyaretinde ona “kimsenin şiddetsiz mücadele yöntemleri ve feminist teori konusunda eğitim almadan silaha dokundurulmadığının,” anlatıldığına temas ediyor. Barış için savaşan devletten bir farkı yok anlaşılan… Türkiye’deki polis akademislerinde de insan hakları üstüne dersler verilmekte ama insan hakları ve hukukunun  uygulamaları konusunda herhalde dünyanın en geri ülkelerinden biridir. Bu tarz örnekleri veren ve mevcut duruma meşruiyet sağlayanlar ise bilindik anarşistler.

Bunun yanında Rojava’da et yememe üzerine güzellemeler ise batılı orta sınıfın doğa ve hayvan hakları hassasiyetine hitab etmektedir. Belli ki bizim anarşistler de bundan kendilerine düşen payı alıyorlar.

Hele intihar üzerine güzellemeleri… bir başka “anti-kahraman” -kahraman sözünün çirkinliğinden olsa gerek- fedakar fedaileri açıklamakta. “Yoldaşıyla beraber ölümü bekleyen anti-kahramanlar…” Evet. Jargon bu. Ölüme güzellemeler yapan ve ölüme-doğru olan anti-kahramanların aslında yaşama-doğru-olmayı filizlendirdiğini ifade ediyorlar. Ölüme dair yapılan bu güzellemelerin “elle” dergisinde fotoğrafları basılan ve romantize edilen “YPG’li güzel gerilla kız”dan bir farkı yok.

İntihar eylemleri güzellemelerini yapmaktan geri durmuyorlar Rojava “devrimi”nin hayranları. “Ölüm ve yaşam arasında meydana gelen bu hassasiyetin dönüştürücülüğü ile uygarlığa dayanan tahakküm ve inkarın ataerkil mantığı ile mücadelede olduğunu” anlatıyorlar bu kitapta ve dolayısıyla Clark’ın makalesinde. Ve bu arada batılı orta sınıf kafasının karşılıksız vermenin – hayatını verme vb.- nihilist kapitalist uygarlıkça kavranamıyacağını söylemekteler. Kabile toplumlarında yaşayan ve Anadolu’da ve Orta Doğu’da halen yaygın olarak bulunan aşiret yapılarında vermenin ne anlama geldiğini onlar (Orta Sınıf ve anarşistler yazarlar)  anlamamaktalar ve fakat aşiret mantığının halen devam ettiği ve izlerinin yaşandığı buralarda biz bunun ne olduğunu bilmekteyiz. Yani olağanüstü bir durum değildir buralarda verici olmak. Bu Rojava’nın yarattığı bir kültür değil Orta Doğu insanının zaten ırasında olan bir haldir. Rojava’dan önce de vardı ve umarız var olmaya devam eder.

İlkel zamanların armağan “ekonomisi”ne gönderme yaparak dayanışmacı taraflarını da ifade ettikten sonra Battailci, Mausscu ve Bakhtinci cömertlik ve vericilikten de dem vurarak anarşist Rojava daha da anarşist kılınmış olmaktadır.

Peki, Clark’ın bu kadar da gözleri kör müdür? diye düşünebiliriz. O bunu farkındadır. Dolayısıyla karşı eleştirilere de yer vermekten geri durmaz. Ama dili bulanıktır.

“Rojava devrimi bu kadar geniş bir vaade sahip olsa da belirli şüphelerden azade değildir. Bu kitapta pek tartışılmış olmasa da eleştirmenleri tarafından sorulan sorular gözardı edilemez” demiştir. Devamen PKK’nin devlet karşıtlığının prensipte değil bir Kürt devleti kurma mücadelesindeki pragmatik nedenlerden kaynaklandığı iddiasına yer verir. Aslen bizim de iddiamız budur. Kooperatif sistemle bu kocaman gövdeyi yürütmesi mümkün değildir ve esasen uluslararası güçlerin yardımı ve kaçakçılık vb. faaliyetler ayakta durmasına neden olmaktadır. Devlet olmayan devlet, devletin bizzat kendisidir.

Clark bu eleştirilerin bazılarının ideolojik karşıtlık temelinde olduğunu söylemektedir fakat bu ideolojik karşıtlığa değinmemektedir. Anlatılanların yanlışlığını ve göz ardı edilenleri ifade ettiğimiz bu yazı, bir propaganda çalışması izlenimi veren bahsi geçen kitaptaki Clark’ın ifade ettiklerinin doğru olmadığına da işaret etmektedir. Yaratılan hayali cennet tasavvurunun yıkılması gerektiğine temas etmektedir.

Clark, Öcalan’ın fikirleri ve Kürtler üstünde etkisinden bahsederken onun devrimci fikirlerinin Kürt tarihi ve kültüründe yattığını ve devrimci fikirlerini örneğin radikal eşitlik, adalet ve özgürlük fikirlerini Alevi İslam geleneğinden aldığını söylemekle yanılıyor. Öcalan’ın alevilikle ve geleneksel islamın heterodoks kesimiyle alakasını kurması şaşırtıcıdır. Böyle bir şey yoktur. Din, PKK ve etrafı için sadece bir şeydir. Son yıllarda dine karşı daha esnek olmaları söz konusudur ama bu da aynen sosyal ekoloji ve anarşizm temayülleri gibi pratik, pragmatik ve politik nedenlerden kaynaklıdır.

Clark, bu topraklara yabancı olduğundan bu kültürün insanının lider, şeyh ve önder tapınma biçimlerine dair fikri bize şaşırtıcı gelmiyor. Der ki:

“Dahası, kimi liderlerin hedefi ne olursa olsun, tabanın gelişen gücü gelişmeye devam eden boyutlarıyla giderek artan etkin maddi bir güç oluyor.”

Böyle bir durumun anarşizm açısından onaylanabilir tarafı yoktur. Diyoruz ki durum kafanızdaki gibi değildir. Yaratılan önder, lider kültü tabanın maddi gücünü manipüle ederek onların ruhlarını esir alıyor buralarda ve anarşistler için en önemli olan bireysel irade burada liderin iradesine köle olmakta ve adanmaktadır. Bir lider “peygamber”den etki alanı daha güçlü kişi karakterine bürünmektedir.

Buralarda M. Kemal bu hale sokulmuştur. Aynı şekilde Kürt illerinde kimi kürtler için de Öcalan aynı forma sokulmuş yaşayan bir “put”tur.

Bu duygularla Clark bunun devrimci ve katılımcı demokrasi ve iyi bir gelecek için umut ışığı olduğunu, yaşayan devrimci bir ruh olduğunu da söylüyor. Ne kadar garip değil mi? Özellikle bir anarşisti böyle söyleten fenomenlere ve çaresizliğe bakınca hayıflanası geliyor insanın. Nasıl bir “iktidarsız”lık halidir ki emperyalizme yedeklenmiş ve bizzat onun dümen suyunda olan bir hareketi anarşizm açısından meşruiyetle kutsamaktadır. Buna iktidarsızlığı savunanların iktidarsızlık sızlanmaları mı demek gerekir, bilemiyorum.[7]

Biz de diyoruz ki görmek istediğinizi görüyorsunuz. Görmek istediğiniz şey olgunun kendisi değildir.

Son soru olarak, mesela, İsrail’de 1905’lerde kurulduğu ve bugün değişmiş de olsa varlığını sürdüren Kibutzların (komünler) varlığı İsrail devleti için meşruiyet sağlar mı?

Yazık!

Sonuç olarak Clark’ın tanıtımını yaptığı kitap bir propaganda ve beyaz yıkama faaliyetinin bir parçası olarak görülmelidir ve Clark bu yanlışa olumlu puan verdiği için tanıtımıyla yanlışa çanak tutmaktadır. Graeber’i ise hiç ele almayalım… Peter Lamborn Wilson mı? Hakim Bey’imiz zaten gerçeklerle  kurgu ve hayali fenomenleri birbirine karıştırıp başka dünyalar kurmakta uzmandır.[8]


[1] Dilar Dirik, David Levi Strauss, Michael Taussig, and Peter Lamborn Wilson, editors. To Dare Imagining: Rojava Revolution (Brooklyn, NY: Autonomedia, 2016).

[2] Imaginare Aude! Lessons of the Rojava Revolution – J. Clark. Bu makale  Capitalism Nature Socialism,  vol. 27, no. 3 (Sept. 2016):103-110’de yayınlanmıştır. Makale itaatsiz.org’da yayınlanmıştır. Adresi: https://itaatsiz.org/2019/02/11/imaginare-aude-lessons-of-the-rojava-revolution-j-clark/

[3] Bu arada belirtmekte yarar var. Madun olmak ve madun olan kimdir sorusuna kısa bir yanıt olarak. “Madun duruma, yere, zamana (an) göre değişir” ve her an değişim halindedir. Kendi Kaderini Tayin Hakkı fikriyatını reddetmemekle beraber Ulus kavramının hayali olmasına da gönderme yapar. Fakat Baskın “ulus” denen ve devletin sahibi olan ulus ya da baskın ulusa sahip olan devlet, politik ve kültürel duruşu ile altta olan “ulus” “etnik” “dini” vb. oluşum ya da kesimlere ayırt etmeksizin hukuk vb. gibi zor aygıtıyla da zulmeder. Devletlerin bu genel kavrayışları ve şiddeti doğal olarak diğerlerini madun durumuna düşürür. Yani katmerli bir madun içre madun hali… O madun ki her değişen durum ve anda başkasını madun durumuna düşürür.

[4] https://www.voanews.com/a/syrian-kurds-accused-of-human-rights-abuses-against-arabs/3003693.html

[5] https://kyleorton1991.wordpress.com/2018/03/03/human-rights-abuses-in-rojava-and-the-anti-isis-war/

[6] Fakat PKK’nin kurulduğu günden bu yana hem Türkiye hem de Suriye sınırları içinde ne kadar masumu – solcu aktivist, kendi saflarında insanlar ve tarafsız kişi vs.yi- katlettiğinden bahsetmiyoruz bu yazıda. Sadece bu isimleri yazsaydık ciltlerce kitap olurdu.

[7] Buradaki “iktidarsızlıktan rahatsızlık” cümlesinde kastedilen iktidar, anarşizm ya da sosyal ekoloji adıyla görünmek, görünür olmak, kibre ve gurura esir olmak anlamında bir iktidar halidir. Bundan hareketle de bir anlamda edinilmiş kolektif bir kimliğin üstünlüğünü faş ederek kişisel ya da cemaat olarak bundan haz duymaktır. Durum olarak bunun diğer büyüklenme ve kibirlenme hallerinden bir farkı yoktur ve hakikati görmek önünde –aynen ideolojiler gibi- perde olarak durur.

[8] Onun metinlerinde oryantalizmi sezmemek ve görmemek imkansız gibidir. Oryantalist yanını görmek için Doğulu olup Batı’ya hayranlık duymadan oryantalizme bakmak gerektir zannederim. Oryantalistin hası şarklı entelektüellerde ve oranın yaygın batı hayranı halkında görülebilir de… Yani aslında bir çeşit oksidentalisttir Bey’imiz. Batı kültürü ve algı dünyası içinde yaşamak ve oraya ait olmak ortantalist olmaya teşne olmaktadır. Bundan hareketle belki de oksidentalizm, oryantalist olmaya zemin hazırlamaktadır. İşte bir problem alanı daha…

Views: 97

Görünmezden Verilen Selam ve Fatma Bacı – BayRam Bey

    B.Malinowski, benim içinde yaşadığımız anamalcı dünya düzeninin bir yönünü çok iyi gösteren bir betimleme olarak anladığım şu olguyu vurgular:

İlkel bir toplulukta yalnız ahlak bilgileri değil, dogmalar da bütün üyeler için aynı olmak zorundadır. İlkel halkların inanışı boş bir inanç olarak, kurgu, çocukça ya da hastalıklı fanteziler olarak veya en iyi durumda, olgunlaşmamış felsefi spekülasyonlar olarak değerlendirildiği sürece, ilkelin ona neden bu denli inatla ve sadıkça bağlandığını anlamak zordu. (Malinowski, Büyü, Din ve Bilim, ç. S. Özkal 1990.)  

     Hemen yukarıda erenleri anlatırken “onların sevenleri, kendi bütünlüklerini diğer insanlardan ayrımlı güçlerle donatmış bilgeleri, deneyimleri, onlara önceki topluluk erenlerinden kalıt kalmış yolları, yordamları, uygulayımları vardır” dedik. Bunu B. Spinoza’nın Etik’indeki şu düşünülerle (efkar, idee) koşut olarak anlıyorum:

… bu yaşamda bizim en büyük uğraşımız bir bebeğin bedenini doğasının el verdiği ve yardımcı olabildiği ölçüde pek çok şeyi yapabilecek ve hem kendisinin hem Tanrı’nın hem de şeylerin bilincinde olan bir zihnin [quodque ad mentem] bedeni haline getirmektir; … kendi hafızasıyla ya da hayal gücüyle [vel imaginationem] ilgili olan ne varsa, aklı için [ad intellectum] en ufak bir öneme sahip olamasın. (B. Spinoza, Etik, 789, ç. Ç. Dürüşken 2011)

Fatma Bacı’nın Velayetname’nin bu kesimindeki varlığı eşsiz bir sevinç kaynağıdır. Bu kaynağın ilk niteliği ya da nitesi o eren bir kadındır (erin bir de ermiş anlamlı kökü olduğu açığa çıkıyor. İnsan türünden kişinin eşeyine bakmadan er, eren olarak adlandırılıyor).  İkincisi kendisini anlam yurtlarındaki oluşları duyacak, duyumsayacak, bilebilecek bir yetenek ve güçle donatmıştır. Türkiye’deki alevi toplulukları aralarındaki onca ayrıma karşın, başta alevi kadınlar Fatma/Fadime Ana’nın ellerinin yetenek ve eyleyebilme gücünü bir işe başlarken yardıma (medete, imdata) çağırırlar. Bu “bismillah” çekmek yerinedir.  “Benim elim değil Fatma Ana’nın eli” denilerek bir işe başlanır. Üçüncüsü erenlerin toplantısında Hacı Bektaş’ın selamını yalnız o işitir ki bu Fatma Bacı’nın onu diğer erenlerden ayrımlı kılan bir yeteneğidir. Bu yetenek anlatının konu ettiği toplanmış erenlerin hiç birinde yoktur. Elbet diğer erenler de görünmezden, bilinmezden sesler işitirler. Ancak her ses her erene işitilir değildir. Bu güç kişinin yetenek derecesine bağlıdır. Ki yazıcı “pes” çekerek söze girer. Pes bir şaşırma, şaşkınlık ünlemidir de. Bugün de bazı insanlar “pes doğrusu!” demez mi?     

Pes, Fatma bacı, (…) el göğse kodu. Üç kere “aleykümüsselam” dedi, gine oturdu. (…) Kimin selamını alırsın, deyü Fatıma bacıya sual ettiler. (…) -Ruma bir er geliyor. Siz erenlere selam verdi. Anın selamını alırız, dedi. (…) -Dediğiniz erin kendüsü nerden ve gelişi ne yerdendir, dediler.(…)-Kendisi Horasan erenlerindendir. (…) Amma gelişi şimdi Beytullah [Tanrı’nın evi] tarafındandır, dedi. Andan ol erenlerin cümlesi mecliste olanlar ettiler [eyittiler/dediler, söylediler]:

     (Burada çok kısa olarak geçmişteki ayrı kültürlerden alevi topluluklarda kadının konumunun tıpkı hanefi topluluklarda olduğu gibi olduğunu “ispatlayan” külyutmaz toplumbilimsel vb. bilimsel tezlerin “arızalarından” üççüğüne değinmeden geçemeyeceğim. İlki kadının gündelik yaşamda erkekten ayrılıp ayrılmadığı -kaç göç- ölçütünün topluluksal konumu belirleyen bir etken oluşunun unutulması. Diğeri de öyküdeki gibi kadına eşsiz yetiler, beceriler -bir topluluğa kutsal aş pişirme eylemi de içinde- tanınıp tanınmadığı ölçütü ve de son olarak geçmişten bugüne alevi toplulukların zorla şeriata ve devlet yasasına dayanan bir toplumun kuruluşunda eritilmek istenmesi ve alevi toplulukların yöneticileri, onların haberalcılarını, habervercilerini aldatma görünüşü yaratma –takiyye-  zorunluluğunun unutulması. Ki aldatma görünüşü aleviler gibi iktidardışı kalmış toplulukların çoğunluk da olsalar geliştirdikleri bir davranış kipidir. Ancak İslam topraklarında uzun süren egemenlik çekişmelerinde, binlerce acıklı kıyımlar –Kerbela kıyımı gibi- karşısında Alici toplulukların –6. İmam Cafer Sadık tarafından açıkça ilkeleştirilen- kuramlaştırdıkları bir siyasallıktır aldatma. Rumlu Mevlana’nın çok bilinen bir önermesinin farsçadan çevirisi olan “ya olduğun gibi görün ya da göründüğün gibi ol”un bütünüyle tersidir aldatma. Rumlu Celaleddin’in önermesi ancak egemenlere, onları destekleyenlere önerilebilir. Önerilse de varsayımsal (farazi) bir ülküdür (ulaşılamaz bir idealdir). Bunu öneren Celaleddin bile yaşamının her evresinde gizleme, örtme, saklamanın ustası gibi davranır; davranmak zorunda kalır. Hakkında Ahmet Eflaki Dede’nin yazdığı Ariflerin Menkıbeleri’nde onlarca böylesi örnek vardır. Bir örnek de Tebrizliye götürdüğü şarap testisini kent alanında toplanan kalabalıktan saklamasıdır. Denetlemeci ve ortaklaşa can almaktan coşkulu hoşnutluklar üretici (linççi) kalabalık testiyi zorla kırdığında şarap yerine bal şerbeti bulur…  Boyunduruktakiler her zamanda ve her yerde oldukları gibi göründüklerinde yok edileceklerdir kesinlikle. Bu açıklığı içgüdüsel düzeyde yaşadığını düşündüğümüz başka canlılar bile göstermez. Bulundukları ortama uyum geliştirmeye uğraşırlar. Renk değiştirme, davranış, biçim, tutum gibi edimlerde ortamla benzeş görünme ya da ortamda kendilerini görünmez kılıp saklarlar. Doğaldır ki böylesi içgüdüler de onların yaşamda kalmasını çoğunda sağlayamaz…)

     Evet, topluluktaki erkek erenler konuş tartış durumundayken Fatma Bacı yemek pişirmektedir. Derleyen başka nasıl anlatabilirdi ki? Oluşturulmaya, yaygınlaştırılmaya, egemen kılınmaya çalışılan bir “şeriat toplumu”nda Fatma Bacı’nın bir şekilde orada bulunuşu, erkeklerin arasında çekinmeden gönüllü ya da kut gereği yemek yapışı, yine sıradan bir davranışla bir “er”in selamını alışı, anlam yurtlarıyla görülmeyen bağlar kuruşu, erin kutsal topraklardan gelişi… (bu yaşamsal önemde görülen bütün beceriler İslam Peygamberi’nin kızı Fatma Ana’dan gelir. Onun eli adaşı, bir adı vurulanı olan  Fatma Bacı’ya anlam dünyasında değmiş olmalı. Çünkü topluluğun yiyeceği yemek başka bir açıdan da kutsallığını onu pişirenin ellerinden alır.) Ayrıca yukarıdaki alıntıda bir araya toplanmış erenler Fatma Bacı’yı sorgularken onun görünmezden gelen sesleri kendilerinden daha güçlü olarak işittiğini bilirler ki, onu Rum’a gelen üstüne soru yağmuruna tutarlar.

     Bunların hepsi o topluluğun dışında birçok yönüyle devlet ve şeriat düzenine, onun inançlarına, anlayışlarına aykırıdır ki derlemecinin sapık/sapkın (heretik) bir eren topluluğunu küfürsüz anlatması, hatta onları övmesi de şeriat düzenine göre bir suç ve günahtır. Elbet bütün azınlıkların ve onların öykülerini imrenerek, yüceliyerek anlatanların can tehlikesine uğramadan yaşamda kalırken eylemlerini gerçekleştirmekte kullandıkları yordamlardan, kurnazlık ve gizliliklerden (ya da yaşama stratejilerden) biri de anlatma biçemidir. Niyetin sıradan sözcüklerin arasına saklanması… Söylenenle, niyet edilenle kurbağaları ürkütmeme ama yine de başka bir biçimde söyleme, bildirme biçemi…   

… çünkü yalnızca oluşta bir azınlık, etkin ortalama olarak görev yapabilir (dienen), ancak bu koşullar altında, ki o[nun] çoğunlukla bağları içinde bütünüyle daha çok belirlenimi yoktur. Yahudi-oluş, kadın-oluş ve diğer… [bunları] aynı zamanda bir çiftlidevini (Doppelbewegung) de kuşatır (umfassen): devininin biriyle çoğunluktan bir deyimi (Term) (özne) çeker alır, diğeriyle azınlıktan bir deyim ortaya çıkar (ortalama ya da taşıyıcı) ki onu dışarı çıkarır. (Guattari, Deleuze, Bin Yayla, almancada s. 397.)

Views: 38

Imaginare Aude Lessons! of the Rojava Revolution – J. Clark

0

Dilar Dirik, David Levi Strauss, Michael Taussig, and Peter Lamborn Wilson, editors. To Dare Imagining: Rojava Revolution (Brooklyn, NY: Autonomedia, 2016).

This collection of texts on the Rojava Revolution is essential reading for all those for whom the quest for liberation and solidarity is still a meaningful project, and those who are still inspired by the dream and the reality of revolution. It is a propitious time for such a work to appear, for there seems to be a growing number of such people. A precondition for the actuality of revolutionary transformation is a revolution of hope, the emergence of an ethos of expectation and openness to radical possibility. This book will help foster such an ethos.

Rojava, like few other places in the world, poses in a radical manner the most crucial questions concerning the destiny of the person, the community, and nature. These are questions that for a long time seemed dormant in much of the contemporary world—an ideologically pacified world that has been at the same time seething with social and ecological contradictions. The burning questions that pervade these texts concern the relationship between society and the state, between horizontal and vertical organization, between party and movement, between personal character structure and communal institutions, and between traditional culture and transformative vision. They demonstrate that in Rojava, history is moving toward certain answers, even if they remain at the moment less than definitive ones.

Given the explosive contradictions at the core of the dominant system, the idea born in the Thatcher-Reagan era that “there is no alternative” was not only ideology but absurdity. The question has never been whether there is an alternative, but rather, which alternatives the system would blindly generate through the force of contradiction, and which would emerge in a more conscious, creative, and imaginative manner.  As co-editor and contributor David Levi Strauss points out, both the Islamic State and the Rojavan Anti-State are “responses to capitalist modernity and neoliberal globalism,” (12) and thus represent the two poles of this opposition. The system of domination long ago spawned its malignant other in the form of reactionary movements, extreme nationalism and fanatical fundamentalism.  For a certain period, the other response (the conscious, creative, and imaginative one) seemed lost in some virtual space of radical otherness.  Revolutionary Rojava, along with the Zapatistas and various indigenous movement around the world, represent the resurgence that truly radical otherness, the return of the impossible real of revolutionary politics.

Various articles in this collection show the great diversity and complexity of social and political organizations that have emerged in Rojava. They help explain the still often ambiguous interrelationships between the forty-year-old Kurdistan Workers Party (PKK) in Turkey, and the proliferation of new organizational forms. The latter constitute an impressive spectrum: the Democratic Union Party (PYD), the Rojavan revolutionary party, allied with the PKK; the Movement for a Democratic Society (TEV-DEM), which is the governing coalition of the PYD and its allies in Rojava; the People’s Protection Units (YPG), the Rojavan militia units; the Women’s Protection Units (YPJ) and YJA Star militia, the all-woman militia units; the Union of Communities in Kurdistan; and the popular assemblies, councils, committees and self-managed worker cooperatives that have been created at various levels of society. The questions of how these diverse social formations are interrelated and how effectively they can function is not answered definitively in current reports on Rojava. This is the case, in part, because much more careful, detailed and probing research is still needed, but also because these forms and their role in the larger society are still in the process of being worked out in practice. What this book makes clear, however, is that Rojava has already made extraordinary advances in the development of a radically libertarian, radically communitarian, and radically feminist revolutionary politics.

One of the most encouraging things that we learn about Rojava is the degree to which it has actually put into practice in certain spheres many of its anti-authoritarian, anti-hierarchical ideals. There is much evidence of a concerted attempt to establish participatory, base democracy in the local communities, something that has so often been relegated to some post-revolutionary limbo, or dismissed as unrealistic in view of the pressures of war, the strength of counterrevolutionary forces, or the dangers of “encirclement” (and Rojava is nothing if not “encircled”). David Graeber explains that “popular assemblies have been created as the ultimate decision-making bodies,” and “councils selected with careful ethnic balance.” (21) Even though Rojava is in the midst of a region noted for brutal ethnic and religious strife, and for patriarchal domination, it is mandated that “the top three officers” in these various deliberative bodies “have to include one Kurd, one Arab and one Assyrian or Armenian Christian, and at least one of the three has to be a woman.” (21) There is an understanding that ethnic, religious and gender realities cannot be ignored or bracketed for policy-making and organizational purposes, but rather must be recognized and respected within a context of non-domination and liberatory practice.

An enduring challenge to efforts at radical democratization has been the determination of a viable scale for truly participatory democratic units at the base. In Rojava, the local assemblies do not consist of the thousands or tens of thousands of nominal members that have been contemplated in some versions of municipalism, but rather of a few hundred potential participants. Thus, they approximate the ideal established for general assemblies in the Mondragon cooperative system, and are roughly comparable in size to the local assemblies in indigenous communities in Bolivia (in both of these cases, based on a long history of practical experience). Active political participation is also manifested through local councils and committees. Paul Z. Simons, in his “Dispaches from Rojava,” reports on a local council meeting at which he was told that “with the recent influx of immigrants into the city they were expecting the commune to expand, and that if it grows larger than 100 families it may be too unwieldy to be responsive” so “possible geographic divisions were discussed.” (89) He explains that the local council must be of a scale that facilitates real engagement in the community, since it addresses everything from mundane matters such as “dealing with marital issues” and “helping get gas and rides to and from clinics” to life and death issues. Thus, in periods of open conflict it “kept the commune fed and clothed,” “helped with YPG intelligence gathering,” and “issued Kalashnikovs” so that the community could fight alongside the militia. (89)

A crucial question for Rojava as a radically libertarian experiment is the role of state power and the relationship between forms of popular self-organization and agencies of force and coercion. Graeber alludes to the ways in which Rojava has undertaken the project of creating what some have called a “non-state state,” and Michael Taussig specifically points out “the paradox” that the Kurdish cantons “perform as if there is a state even if there is not and even though they are against the idea of state.” (116) Graeber remarks on the extraordinary nature of “a dual power situation where the same political forces created both sides,” which he identifies as a “democratic self-administration,” that has “all the form and trappings of a state” and the TEV-DEM, which is “driven bottom up directly by democratic institutions.” (27) If these two sides are actually in accord on the nature and exercise of power, then we do not, in fact, have a case of what has traditionally been labeled “dual power,” but rather a kind of politically benign unity-in-duality. But the important issue remains of the potential for the benignly state-like to become the dangerously statist.

As several articles in the collection show, there has been a concerted effort to guard against this danger by destroying the monopoly on coercive power that has traditionally defined the state.Graeber describes a visit a police academy where he is told that “everyone had to take courses in non-violent conflict resolution and feminist theory before they were allowed to touch a gun.” (27)  The goal is to train all the citizens in community self-defense, so that the police as a force separate from the people can be eliminated completely. Graeber was struck by the extraordinary fact that the Rojava movement, “faced with dire war conditions” would “immediately abolish capital punishment, dissolve the secret police and democratize the army.” (27) Indeed, Rojava has moved in a direction that is diametrical opposite to the typical leftist response to the attainment of power (the catastrophe of “actual existence”), which is to abandon democratization and communization of institutions under the pressure of internal and external threats, or even the illusion of such threats.

The process of radical democratization has also been applied to the military, an area in which hierarchical relations might seem most difficult to root out. Simons found that in the People’s Defense Units there are no traditional officers but rather “Team/Suite/Block/Company Leaders” who are chosen either by majority vote or by consensus. He reports that even this leadership is dissolved when there are no military operations, so that there remain only regional commanders, who are also chosen by vote or consensus and can serve only one single, six-month term. (92) Evren Kocabıçak notes that there is a recognition of some degree of hierarchical organization in these militias.  She observes that there must of necessity be “a chain of command within a fighting guerrilla unit” because “its absence would simply cause the annihilation of the unit in a short span of time.” (66) She explains that consequently the growth of hierarchy is kept in check by the existence of “really strong mechanisms to monitor and criticize the command structure,” so that, for example, fighters “can even discharge their commander using their common will,” and “every action, education or meeting is collectively evaluated.” (66)  

Such analysis is reminiscent of political anthropologist Pierre Clastres’ classic study of the phenomenon of state formation. He points to the emergence of prophetic voices in Amerindian indigenous society that warned of the growing ascendency within the society of a “One” that is on the side of death and that would destroy the “Not-One” that is on the side of life and wholeness (as opposed to mere unity). The indigenous prophets warned of something destructive that was evolving out of the previously benign power of the leader as the servant of the community. This prophecy is echoed in the conscious struggles of Rojava against authoritarian and domineering tendencies (led, notably, by “the sex that is not one.”). As Rojava seems to have learned, it is necessary to recognize the hierarchical and state-like aspects of anarchic formations, and of the character-structures that inhabit those structures. This is true for two reasons: first, because they are there, and if they are ignored, this can only result in ideological bad faith; and second, because if they are denied and disavowed, they will tend to grow beyond any legitimate, containable levels, and this will ultimately signal the death of the free community.   

Another one of the most valuable aspects of this collection is the degree to which it reveals the centrality of radical feminism and the critique of patriarchy in the Rojava movement, and the roots of this perspective in PKK leader Abdullah Öcalan’s thought. Öcalan bases his outlook in a vast and sweeping understanding of the history of civilization and domination, in which women and the feminine are central. He sees what Engels famously called “the word historical defeat of the female sex” as the pivotal event in world history—in effect, the historical Fall. In an article on Öcalan, Peter Wilson commends the Kurdish leader for his insights into “the Mesopotamian Neolithic” as “a culture shaped by the feminine principle of life” and his recognition of the manner in which irrigation-based agriculture and bronze-based metallurgy generated surplus wealth that could be appropriated by a ruling class that imposed a patriarchal system of social domination. (38-39) Öcalan shows this to be the beginning of the historical epoch in which we are still living. In part through the influence of this analysis, there is a widespread conviction in Rojava that it must be the place, or one of the places, in which this epoch comes to an end.

Havin Güneşer also points out that one of Öcalan’s major revisions of leftist thought is his view of capitalism as “a continuation of the five-thousand-year-old patriarchal society (49) She explains that his vision of a thoroughly transformed, post-patriarchal “democratic civilization” is based on the concept (borrowed from Maria Mies) of women as “the first class nation and colony,” in addition to the organizational needs for an ecological mode of production, new participatory forms of self-defense, and the establishment of a communal economy. (51) Bookchin, who influenced Öcalan strongly regarding the need to overcome all forms of domination, held that an original “gerontocracy” preceded patriarchal domination, or what he called “patricentricity.” Öcalan himself, however, takes an unequivocal stand in favor of the primordial nature of patriarchal domination. Furthermore, as the selections from Öcalan show, he is uncompromising in applying his critique of the legacy of patriarchy to all social realms.  He says that “the male has become a state and turned this into the dominant culture,” that “class and sexual oppression develop together,” so that “masculinity has generated ruling gender, ruling class, and ruling state,” and concludes that “to kill the dominant man is the fundamental principle of socialism.” (72) This analysis cuts to the social psychological core of domination and is equivalent to saying that the appropriating, domineering civilized ego that has been shaped by patriarchy must be killed, and with it all the personal and social institutional ego-extensions.

A commitment to such explicitly anti-patriarchal values has become pervasive in the Rojava movement and there are suggestions that, as a result, a deeply transformed ethos is emerging. This is exemplified by Kocabıçak’s comments on the growing number of Rojavan women fighters who are rejecting meat-eating. She attributes to these women an impressive grasp of the connections between history, culture, values, sensibilities and social practice. She says that as part of “the development of social ecological consciousness” they recognize that meat eating is “not a strict nutritional necessity for human kind,” but rather something that has historically been “one of the factors that create war and violence.” They realize that industrial meat production under capitalism “has created a horrid massacre” and is “harmful for human health.” The Rojavan alternative is a new ecological sensibility in which animals are seen not “merely as food to be eaten” but “as part of the entirety of nature.” (69) As these observations show, seldom has the concept of “the personal is the political” attained the kind of concrete universality as it has in the theoretically informed practice of these women fighters. (For extensive details on this topic, see the Arte documentary on Kurdish women’s militias at https://www.youtube.com/watch?v=csLMrM0vUJw).

Another key aspect of the emerging ethos is “the spirit of sacrifice” and even martyrdom that is pointed out by Dilar Dirik. This spirit contrasts sharply with the dominant values of Western political movements, including (and one might even say, particularly), those of the “post-modern” Left. (104) Taussig notes that the women fighters “spoke of collective suicide when ISIS surrounded them. They spoke of lying down to die on the body of a comrade dying on the battlefield, awaiting death with them; of apologizing on one’s phone when dying while disposing of one’s cell phone, codes, and weapons.” (111) He writes of the traumatic effect of such an attitude, which, he says “struck me as strange and made me anxious, all the more so because the women were so calm and confident.” (112) We see here a sensibility of non-heroic and even anti-heroic being-toward-death that is a part of a larger affirmation of a creative and nurturing being-toward-life and being-toward-birth that is at the heart of the Rojava Revolution. Notably, the chant of Kurdish revolutionary women is “Women, Life, Freedom!”

Such a sensibility is traumatically transformative in that it challenges the patriarchal logic of denial and domination on which civilization is based. Those living at the decaying core of nihilistic capitalist civilization have difficulty comprehending a logic of non-economistic sacrifice and non-speculative expenditure that is familiar to those who still live within a communal ethos. The primordial idea of sacrifice defies civilized, capitalist, and patriarchal definitions of reality based on a logic of accumulation. It teaches that one gains access to creative powers only through a rejection of the empire of power, and that one gains deeper satisfaction through renunciation of the pursuit of self-defeating ego-centered satisfactions. Western leftists, when confronted with the idea of sacrifice, especially when associated with “the feminine” or “the maternal” are likely to associate it one-sidedly with backwardness and the oppression of women. There is seldom any recognition that it might have a core of truth that all human beings, and especially male human beings, might need to rediscover and learn to put into practice. 

The word “sacrifice” comes from the root sacer, which denotes that which is sacred. The civilized mind is perplexed by the idea of sacrifice because it cannot comprehend the idea of realities that are more sacred than the ego and various extensions of the ego. Revolution is the intrusion of the sacred (or from a conventional perspective, the “accursed”) real of communal and natural interbeing. It is a rejection of exchange value (along with instrumental use value) in favor of the intrinsic value that is at the basis of gift exchange between human beings and between all beings in the natural world. Thus, Taussig points to the significance in Rojava of “‘pre-capitalist’ ways of the gift,” and of “Bataillian, Bakhtinian-Rabelaisian, and Maussian generosity” and suggests that the revolution “requires” and “promotes” such a “spirit of the gift.” (119) Dirik says that freedom “has a lot to do with love for the community.” (105) Thus, we are taken back to the primordial realities of the gift, love, and the community. It is as if freedom took a five-thousand-year detour in southwest Asia (a detour called Empire and Patriarchy), and has finally returned home.

Although the Rojava Revolution holds this vast promise, it is, as has been mentioned, not without certain ambiguities. The questions raised by its critics, though not discussed much in this book, can certainly not be ignored.  For example, it is claimed that the PKK’s anti-statism is motivated less by principle than by a pragmatic recognition of the practical impossibility of establishing a Kurdish state. It is said that the PKK is opportunistic and will side with different interests and adopt different ideological positions based more on strategical goals than deep commitments. According to this criticism, the “non-state” state apparatus is still responsible for the most significant decisions, leaving management of everyday life to the base, and when it can become even more state-like, this apparatus will seize the opportunity. Critics point out that much of the economy is not cooperative, but is rather based on wage labor, trade in smuggled goods, and sale of petroleum, and that this material basis will exact its due. And finally, it is argued that the power and influence of global capitalism and surrounding nation-states will determine the future evolution of the Rojava system.

Some of these criticism are clearly misguided and ideologically motivated. It is certainly implausible that the sweeping critique of civilization and the state developed by Öcalan is a mere rationalization, as is demonstrated by the excerpts from his works included in this collection. His influence on the Kurds is real and has struck a chord in the Kurdish psyche. Moreover, there are deep-seated dimensions of Kurdish history and culture that both underlie and reinforce his most revolutionary ideas, as, for example, the influence of radical concepts of freedom, justice and equality within the Alevist Islamic tradition. Furthermore, whatever the goals of some leaders may be, the developing grassroots power becomes an increasingly effective material force to the extent that it continues to develop. On the other hand, the cooptative power of regional and global systems of political, and economic power should not be underestimated, and the daunting challenges to the revolutionary problematic should be frankly recognized. This is the only way that Rojava can hope to surmount the enormous obstacles that it faces. In short, the Rojava Revolution is developing within real history, with all the complexities and contradictions of history. Its achievements should be recognized as a struggle within these parameters, and should be neither denied nor exaggerated.

It is impossible to know to what extent the Rojava Revolution will succeed or fail.  Its greatest predecessor, the Spanish Revolution, despite its ultimate defeat, still lives on as a great inspiration. The Rojava Revolution itself, in the specific form that it has taken, has only been possible because the living legacy of that earlier revolution was passed on to it (a connection noted by Graeber). Yet, that epoch-making revolution endured for less than three years, and indeed, less than even one before it was substantially undermined by the resurgence of the state, the power of the party, and the influence of reactionary forces. It is worth noting that these are precisely the dangers that critics and critical supporters of Rojava point out today. 

The Rojava Revolution, whatever its ultimate fate may be, already constitutes an enormous achievement, as this book testifies.  It has given us a living example of a revolutionary movement with a spirit of courage, sacrifice, and hope. It has established an extensive system of participatory democracy. It consciously battles against all forms of domination, and works to put an end to millennia of patriarchy. It is an expression of a historic moment of liberation and recommunization. For this, it has inestimable value.  If you are willing to dare, get this book, scour it for intimations of transformative possibility, and imagine how it might help you enter into this moment.

Views: 31

Max Stirner’in Çalınan Kafatası ve Engels’in Stirner Çizimleri – H. İbrahim Türkdoğan

Stirner’in biyografisini yazan şair, öykü ve roman yazarı İskoçyalı-Alman J. H. Mackay (1864-1933), günün birinde Berlin Sophienkirchhof mezarlığında gömülü Stirner’in mezarını açıp / açtırıp kafatasını çalar ve özel mülkiyetine alır. Bu edimini Stirner’in mezarını yaptırırken gerçekleştirir (07. 07. 1892). Mezarlık işçisine bir altın verir susması için.

Views: 205

25 Teknoloji Toplumu – Teknik ve Devlet – Jacques Ellul

Önceki bölümde tarif edilen hantal ekonomik organizasyon, bir siyasal tekniğin kurulmasını gerektirir. Başka hiçbir şey, ekonomik politikanın kararlarını yönetemez. Burada, devletin bir yön ve temel verebileceği ekonomik planlamadan bahsetmiyorum yalnızca. Ekonomik tekniğin tümü, şu ikilemle yüzyüzedir: ya, devletten yalnızca kendisini etkili kılabilecek o tasdiki alır ya da sırf bir soyutlama olarak kalmalıdır ki alıcısı olmayan bir tekliftir bu. Fakat, böyle asil bir büyük yapının bir soyutlama olarak kalabileceğine kim inanır ki? Her halükârda, müdahale etmekten daha iyisini istemeyen bir kurum vardır ki o da devlettir. Fakat bu durumda devletin kendisi teknikleşecektir.

Devletin Teknikle Buluşması

Kadim Teknikler. Devlet, teknikleri şu veya bu şekilde hep kullanmıştır. Yeni değildir bu. Ancak, devletin sınırlı işlevlerine tekabül eden tekniklere, o zamana dek yalnızca sınırlı alanlarda rastlanıyordu. Devlet tarafından Fransız Devrimi arifesinde kullanılan teknikleri kısaca ele alalım.

Her şeyden önce bir askeri teknik vardı. Bu teknik o zaman bile ileri bir sistemi temsil ediyordu. Pek çok açıdan büyük bir gelişme katetmişti ve geleneksel katılıkların gevşetilmesini içeriyordu. Mesela tahkimat sanatında ve her şeyden önce de taktikte büyük bir gelişme olmuştu. Lojistik, askere alma ve askeri hastaneler, hepsi bir gelişme yaşamıştı. Memoii’e sur le recrutement adlı çalışmamda, Le Tellier ve Louvois’un konu hakkındaki incelemelerinin başarısız kalıyor, çünkü sivil ve askeri idareyi birbirine karıştırıyor.

Lojistikte ve ilgili alanlarda Fransa en yüksek gelişmeyi göstermişti. Taktik, 18. yüzyılda olağanüstü bir atılım yaparak, Büyük Frederick yönetiminde son derece hassas bir tekniğe dönüştü. Frederick’in anlayışına göre, savaşlar belli hareketlerin yapılmasıyla, asgari çarpışma ve asgari asker kullanımıyla kazanılacaktı. Konum ve harekette yetenek, düşmanı mutlaka telsime götürecekti. Guglielmo Fercero’ya göre, araçlar ekonomisi ve neredeyse garanti başarı, o zaman bile çok gelişmiş bu tekniğin karakteristiklerindendi.

Bununla birlikte, halka dayalı orduları ve zorla kitlesel asker toplamayı getirmesi yoluyla Fransız Devrimi, taktik tekniğinde belirleyici bir gerilemeye yol açtı. Devrim’le birlikte taktikler, belirsizliğe gömüldü. Askeri strateji ve ilgili hizmetler gelişti, sayısız tekniği doğurdu. Fakat taktik bilimi atıl kaldı. Sonuçta, modern savaşlarda muazzam sayılarda insan kitleleri ve maddi araçlar kullanılmakta; çoğu kere belirsiz bir sonuç için feda edilmekte. Bunu telafi etmek için, tıp ve levazım hizmetlerinin emrinde, teknik gelişmeler sonucunda büyük bir verimlilikle işleyen çok geniş bir aygıt var. (Amerikan Ordusu 1944’te bunun en çarpıcı örneğiydi). Sözgelimi, büyük savaşların şimdiye kadar her yerde ayrılmaz parçası olmuş salgınlar, son iki savaşta kurbanlar doğurmadı -1918-19 yılı hariç. Bir bütün olarak ve çeşitli biçimleriyle askeri teknik, çok eski bir tekniği temsil etmekte; şu an için de tamamen devlet tarafından yerine getirilmekte, onun çalışanları tarafından tasarlanmaktadır.

Maliye işlevine tekabül eden bir maliye tekniği de aynı şekilde gelişmiş, Devrim dönemine gelindiğinde çok mesafe katetmiş görece yüksek bir gelişim göstermişti. Aslında tüm teknikler içinde maliye tekniği en süratle gelişendi. Artık daha fazla gelişmenin gerekli olmadığının düşünüldüğü bir aşamaya varılmıştı. Devlet burada da esas ittirici kuvvetti. 4. Philip, bir dizi maliye tekniği başlatmıştı ki bunlar 14. ila 16. yüzyıl arasında tamamlandı. Philip’in yenilikleri arasında çift girişli muhasebe, bütçe yönetimi ve tahmini, bütçe ile hazine hizmetlerinin ayrılması ve borç yönetimi teorisi vardı.

Ancak devlet, maliye teknikleri meselelerinde özel bir rol oynamadı. Aynı zamanda tüccar olan ve geliştirilmesine katkıda bulundukları bir ticaret tekniğini kendi hedefleri için kullanan finansörler vardı. Fakat devletin rolü özel olmamasına rağmen belirleyiciydi. Devletle bağlantılı olacaktır ki bu teknikler zirvelerine ulaştı. O zamana dek katedilmiş ilerlemeden sonra sistem daha fazla gelişmeden pek etkilenecek gibi görünmüyordu. Napolyon’un reformları belli önemsiz değişikliklerle ve düzensizleşmiş kimi özellikleri diriltmekle sınırlıydı. Genel olarak, mali teknik ne idiyse öyle kaldı. Nesneleri (vergiler) ile organların- (yönetimler) derinden altüst olduğu doğrudur. Ama, layıkıyla söylemek gerekirse, bu iki unsur maliye tekniğini temsil etmiyordu. Tekniğin kendisi de, rasyonel ve genel bir sistematizasyon bu alana nüfuz etmeye başlarken, bu yüzyılın başlarına kadar tatmin sağlamaya devam etti. Fakat teknik, hâlâ öylesine iyi tasarlanıyordu. İd değiştirmek çok zordu/zordur. Başka tekniklerle artık bağdaşmadığını, yavaşlatıcı bir etkisinin bulunduğunu herkes kabul ediyor. Fakat bizzat o direnç gücü mekanizmasının mükemmelliğini gösteriyor. Gerçek bir değişimin en azından iki gerekli koşulu vardır: maliyenin genel ekonomiye entegrasyonu ile kamu maliyesi kavramının dönüşümü. Şimdi karşı karşıya bulunduğumuz problemler bunlardır.

Adaletin işlemesi hızla bir hukuk tekniği doğurdu. Mali teknikten daha az kesin ve katıydı bu, çünkü ideolojik ve insani faktörler bunda hep önemli bir rol oynadı. Bu nedenle, hukuk tekniği bir bütün olarak hukuku ele geçiremedi. Roma döneminden sonra adalet ile teknik arasında belli bir çatışma devanı etti. İncelediğimiz dönemde de bu çatışma kemikleşmiş görünüyor. Bu sorunu tüm karmaşıklığıyla bilahare ele alacağım.

İdari işleve bir idari teknik uygun düşüyordu. Fakat bu teknik, sıraladığım ötekilerden daha az belirgin tanımlanmıştı. Hukuk ile hukuk tekniği arasındaki ilişkide olduğu gibi, insan unsuru nedeniyle idari teknik belirsiz bir dönemi temsil ediyordu. Tarihin seyri boyunca devlet hiçbir zaman isteklerini tekniklere dönüştüremedi, yani onları verimlileştiremedi. 14. Louis mutlak bir monark tarzını benimsedi ama tebasını kendi iradesine iyi tanımlanmış herhangi bir şekilde itaat ettirecek pratik araçlara sahip değildi. Ne polisi vardı ne de idari kadrolara sahipti. Tüm yapabildiği, birkaç kişiye baskı uygulamak, onlardan örnekler çıkarmaktı. Ancak terör, yalnızca istisnai bir teknik araçtır. Tüm Fransız idari sistemi, sırf ampirizme dayalıydı. Napolyon, idareyi rasyonel bir şekilde sistematize etmeyi ve teknik bir organ yaratmayı başardı. Ama etkin bir eylem sağlayacak bir araç hâlâ yoktu. Gerek maddi alt katmanların gerekse yöntemin yokluğunda nasıl olabilirdi, anlamak da zor. Maddi alt katmanların çok basit bit örneği, iletişim aracıdır. Paris’teki merkezi yönetimin emirlerinin Marsilya’ya ulaşması en azından sekiz gün sürerken teknikleşmiş bir idareye sahip olmak pek de mümkün değildi. Her tür yerel serbesti, bu gecikmelerce teşvik ediliyordu. Yönteme gelince, yönetilen insanlara ilişkin olarak idarenin nasıl davranması gerektiği bilinmiyordu. Yalnızca gücün sınırlanması biliniyordu; bu bile sadece ampirikti. Benzer şekilde, kendilerine itidalin uygulanacağı insanların seçimi, rasyonel bir özenle yapılmıyordu.

19.yüzyıl sonuna doğru çok daha teknik nitelikli organizasyon ve idari eylem kuralları ortaya çıkmaya başladı. Bunlar, idare hukukunun içeriğini oluşturdu. Kamu işlevi, merkezileşme ve ademi merkezileşme kavramları filan daha kesin çerçeveler kazanmaya başladı. Ancak bu kavramlar hâlâ sadece teorileri temsil ediyordu. Bununla birlikte buradan, büyük insan kitlelerinin varlığının gerektirdiği teknik gelişmeler çıktı. Ama bu teorilerin dikte ettiği eylemler hâlâ büyük bir tercih serbestisi sunuyordu. Tecrübe etmek sadece küçük bir ölçekte mümkün olduğu için gerçekte hangi yöntemin en etkin olduğu noktasında bir kesinlik yoktu. Bu teorik alanda, tüm tercihler ve tüm argümanlar hâlâ mümkündü. İdare hukuku, radikal ve tartışmasız biçimde hâlâ en iyi sistem değildi. Bu nedenle, 20. yüzyılın başlangıcında idari tekniğin henüz varolmadığı söylenebilir.

Son olarak, devlet, siyasi bir fonksiyon da icra ediyordu. Tüm diğer fonksiyonların kendisinde toplandığı, dış ve iç meselelere ilişkin genel bir istikamet işleviydi bu. Fakat Devrim arifesinde bu siyasi fonksiyon emekleme aşamasındaydı. Siyasi teknik denebilecek türden bir teknik yoktu; “gizli diplomasi’ye bir teknik elemek pek mümkün değildi. Politika, bir içişleri bakanının, bir büyükelçinin, bir millet meclisinin veya bir diktatörün kaprislerine göre yürütülüyordu. Kabiliyetten, kişisel yetenekten, özel ilgiden rutinden başka bir şey yoktu. Siyasal teoriler herhangi bir gerçekçi pratik uygulamaya hiçbir zaman yol açmadı. Yalnızca tarihsel durumların kötü kopyalarına ve metanetle katlanılmak zorunda kalınan siyasi durumlara yo- laçtı. Makyavelli’nin Prens’inden sıkça sözedilmesine rağmen, gerçek şu ki, 20. yüzyılın başlangıcına kadar hiç kimse o çalışmanın teknik sonuçlarını çıkarmadı. O zaman varolan, ellerinin altında dengeyi değiştirecek bir teknik bulunduğu için dahi insanların hasımlarını hep geçtikleri bir tür asli kaos idi. Bir siyasal tekniğin başlangıcı Lenin’in ortaya çıkışını beklemek zorundaydı. Lenin’in tekniği bile, pek çok açıdan, kendisinin sahip olmadığı belli başka tekniklere dayanmak zorundaydı. Örneğin, kitleler hakkında bilimsel bilgi elde etme teknikleri ile onlara uygulanabilecek eylem biçimleri, strateji teknikleri ve küresel bir ölçekte sosyal teknikler. Tüm bunlar ancak bugün tasarlanma sürecindedir.

Devletin en önemli teknik faaliyeti, 20. yüzyılın başına kadar tamamen ampirik kaldı. Devlet yine de incelediğimiz diğer tekniklerden belli bir kısmını devreye soktu. Bununla birlikte, devletin kullandığı tekniklerin bir ortak özelliği vardı: hepsi, gerek amaçlan gerekse araçları açısından sınırlıydı. Özel sorunlara gönderme yapıyor, bu özel durumların çerçevesi ötesine geçmiyordu. Ayrıca, sadece koordine ediliyor, arasıra uygulanıyordu. Yine de, muazzam devlet faaliyetleri alanında, bir ölçüde kalıcılık sunan belli teknikleşmiş noktalar vardı. Bunlar kendi aralarında hangi gerçek ilişkiyi sürdürüyorlardıysa, bu ilişki, hepsinde ortak olan organizma, yani devlet tarafından şekilleniyordu.

Yeni Teknikler. Devletin çok geçmeden başka tekniklerle de temasa geçmesi mukadderdi. 18. yüzyılın sonundan beri devlet tüm tekniklerle, sonunda da teknik olgusunun kendisiyle karşılaşmıştır. Siyasi, sosyal ve insani açılardan devlet ile tekniğin bu kesişmesi, tarihin uzak ara en önemli olgusudur. Bu gerçeği, bilebildiğim kadarıyla, şimdiye kadar kimsenin vurgulamamış olduğunu görmek şaşırtıcı. Dikkatimizi hâlâ, dönemsel önemi dışında bir değeri olmayan siyasal teorilere ya da partilere vermemizde, bununla birlikte modern siyasal olayların bütünlüğünü açıklayan, toplumumuzun Marks’ın (teknik gerçeğiyle aşina değildi o) veya maneviyatçı bir teorinin zahmetli dirilişinden çok daha emin biçimde izlediği hattı gösteren teknik gerçeğini bypass edişimiz de aynı şekilde şaşırtıcı. Bu sözüm ona “açıklamalar” sırf ütopyadır ve ütopyalar geliştikçe onlar da gelişirler.

Teknik olgusundan bu habersizlik, belki de, bizi hep geçmişte yaşatan, bugünü de anlamadan açıklayan inatçı gelenekselcikten kaynaklanıyor. Bu nedenle, toplumsal olayları idrakimiz yarım yüzyıllık bir gecikmeye tabi. Ya da belki bilinçsiz bir gerilemeden kaynaklanıyor olabilir. Kaldırmamızın çok zor olduğu veya hacmi anlayışımız için çok büyük olan şeyleri açıkçası görmeyeceğiz. Durum ne olursa olsun, Max Glass gibi siyasal düşünürlerin bugünün gerçeklerini yüzyıl başına giden kavramlar marifetiyle yorumlamaları çarpıcıdır. ‘Teknik barbarizm”den bahsediyorlar; ama bu gibi kavramların gerçek hiçbir şeyi temsil etmediğini ve bu alandaki barbarizm kavramının da sadece 1900’lerin çökmüş toplumundan çıkabileceğini hesaba katmıyorlar. Bu tür gelenekselciliği terk edersek, doğruca, daha fazla bir özü olmayan abartılı bir metafiziğe -Cizvit Papazı Teillard de Chardin’inki gibi- dalarız.

O halde, bu yüzyılda devletin teknik olgusuyla geleneksel çerçeveden çok daha farklı bir çerçevede karşılaştığını kabul ediyoruz. Bu karşılaşma nasıl gerçekleşti? Çok sayıda nedeni var bunun. Fikirlerin yayılması, demografı, milliyetçilik ve sömürgecilik maliyenin devlete etkisi gibi genel nedenleri ele almayacağız. Tüm bu faktörler iyi biliniyor, sayısız ders kitabında da ele almıyor. Burada dikkatimizi teknikle doğrudan ilişki içerisinde bulunan nedenlere vereceğiz.

Birinci neden, eskiden sadece bireylerin kullandığı tekniklerin önceden devletin hiç nüfuz etmediği alanlara yayılmasıdır. Bu teknikler arasında ulaşım, eğitim, yoksullara yardım, ve hatta manevi teknikler (“de Propaganda Fide” Cemaatinin veya St. Ignatius Loyola’nm temsil ettiği) de vardı. Bu tekniklerin kullanımının iki etkisi vardı. Bir yandan, daha açık ve daha farklı sonuçlar doğurdular ve devletin dikkatini çektiler. Diğer yandan da uygulandıkları faaliyet alanının önemli ölçüde genişlemesini sağladılar. Örneğin, insan kitlelerine ulaşabildiler. Fakat kitleler üzerinde etkili biçimde çalışılabileceklerini kanıtladıkları an tümüyle özel olmaktan çıktılar. Devlet artık ilgisiz kalamazdı.

Pont des Arts’da eğitim birkaç erkek öğretmen tarafından verildiğinde yalnızca bir elin parmakları kadar öğrenci vardı. Ancak, organizasyon tekniği ile pedagoji üniversitenin kurulmasını sağladığında devletin dikkati bu çok daha büyük olgu tarafından çekildi. Doğrudan ilgili olmamak devlet için mümkün değildi; özellikle de 18. yüzyılda Jean-Babtiste de la Salle gibi belli papazlar tüm çocuklara doğrudan yöneltilebilecek yeni bir pedagoji sayesinde eğitimi ücretsiz ve mecburi yapmaya çalıştıklarında.

Bir başka şekilde ifade etmek gerekirse, kitlelere uygulanabilir olmalarından dolayı bu teknikler, bireylere kendi faaliyet alanlarını özelden kamusala dönüştürme imkanı sağlamaktadır. Bu teknikler, tam bu amaç için tasarlanmış görünüyordu. Etkileri, arttığı ölçüde de devletin kendisiyle temasa geçmeleri gerekiyordu, zira devlet gücünün temel ilkeleriyle çatışıyorlardı. Her halükârda, bu teknikleri tedricen geliştirmiş olan özel kişiler, tekniklerin her bireyin imkanlarını aşmaya başlaması nedeniyle onları kullanamaz duruma geldiler. Devlete müracaat edilmediği zaman, tekniklerin kullanımı için devletin kendisi kadar büyük ve güçlü organizmalar kurmak gerekliydi. Sonuçta, tröstler ve şirketler, teknik aygıt tarafından gerçeklileştirildi. Bu, refahın bireyle orantısızlaşmasından, bundan dolayı da soyutlaşmasından sonra kâr güdüsünün olmadığı durumda bile gerçekleşti. Devletin veya şirketin temel amacı, bu teknikleri kullanımı yoluyla bireyi soymak, yağmalamak bile olabiliyordu. Bunun başka türlü de olamayacağını tekrar ediyorum. İleri doğru belli bir gelişmeden her teknik insanın kolektifliğini ilgilendirir.

Atom enerjisi gibi etkin araçları gerçekten özel ellere bırakmak bugün bizim için tasavvur edilemez bir şeydir. 1949’da ABD Kongresi’ne, atom enerjisinin araştırılması ve üretiminin kamusal alanda olması gerektiği gerçeğini vurgulayan bir rapor sunuldu. Aynı şekilde, bir yurttaşın emrindeki radyoya dünya ölçeğinde bir ajitasyon kampanyası yürütmek için sahip olduğunu düşünmek de mümkün değil. Doğrudan devlet kontrolünde olsun, özel ellerde olsun her ülkede radyo en azından devletin gözetimi altındadır. Devlet ne kadar liberal olursa olsun, sırf teknik ilerleme gerçeği ile gücünü mümkün olan her şekilde yaymaya mecbur olur.

Teknik ile devletin iç içeliğinin ikinci nedeni, birincisiyle doğrudan ilgilidir. Tekniklerin uygulanmasının son derece pahalı olmasıdır bu neden. Hangi alanı incelersek inceleyelim, ne kadar yoğun olursa olsun bireysel veya aile sermayesinin teknik icaplara cevap vermesinin giderek imkansızlaştığını görürüz. Nükleer fizikte modem araştırmalar, faturayı devletin ödemesini öngörür. Özel hiçbir şahıs, siklotronların ve yardımcı aygıtlarının maliyetini kaldıramaz. Bir kere belli bir teknik ilerleme kaydedilince devamlı gelişmeler, öylesine karmaşık ve büyük bir alet kullanmaya yol açar ki bireyin maliyet rakamlarının yanma yaklaşması imkansızlaşır. Tüm teknik çılanlarda şu an varolan maliyet artışının, yalan dönemler dahil, tarihte eşine rastlanmamışta-. Halk, streptomisin gibi yeni keşfedilmiş kimi ilaçların maliyeti sayesinde bunu kısmen anlamıştır. Fakat halk, diğer maliyet rakamlarının büyüklüğünü göremez. Örneğin, bir B-17 bombardıman uçağında (daha büyük ticari yolcu uçaklarıyla mukayese edilebilir) bir saatlik bir uçuşun maliyeti 1944 yılında 60.000 franktı. B-17’nin yerini alan B-36’nin saatlik uçuş maliyeti 1950’de 400.000 franktı. Makinelerin kendisinde karşılaştırılabilirdir maliyet artışı söz konusudur. B-17’nin maliyeti 120 milyon frankken, B-36’nınki 1 milyar 600 milyon franktı. 1951’de resmen kabul edilen bu maliyet fiyatları çok çok aşıldı. Sonuçta, hava kuvvetlerine katıldığı gün bir B-52’nin maliyeti 40 milyar franktı. Benzer bir maliyet artışı tüm teknikler için geçerlidir. Belirtilen fiyatlar, son teknik gelişmelerle donanan ticari havacılık için de aynen geçerlidir. Bu maliyetleri karşılayabilecek özel şirketler artık yok. Bir modem çelik fabrikasındaki bir eritme ocağı 8 milyar franka mal oluyor; bir sıcak hadde fabrikası 12 milyar franka çıkıyor. Yılda bir milyon ton çelik üretme kapasitesine sahip bir fabrika komple 125 milyar franklı bir temel yatırımı gerektiriyor. Özel teşebbüsün yetersiz kaynaklarını tamamlamak için sübvansiyonlar yoluyla devlete müracaat etmemek mümkün değil. Bunun alternatifinden bahsetmiş bulunuyoruz: teknik gelişmede özel kapitalizme eşlik eden bir yavaşlama. Böyle bir yavaşlama hoş görülemez sayılır ve çok uzun da süremez.

Sorunun “devletleştirme” tartışmalarıyla bir ilgisi yok. Devletin teknikleri özel girişimden “daha az ehliyetle” uyguladığı veya “para israf ettiği” suçlamasıyla da çok alakası yok. Burada vurguladığım şey, bireysel kapitalizme yönelik temel tehlikenin şu veya bu teori değil, teknik gelişme olduğudur. Bir başka örnek vermek gerekirse, şehir planlama teknikleri geliştikçe bu tekniklerin daha geniş ve kesin kentsel araştırmalara, acil yeniden yapılanma planlarına, ve yeni, tamamen vazgeçilmez bir şehir anlayışına yol açacakları açıktır. Bu planlan ilelebet kağıt üzerinde tasarlamak imkansızdır; bir tekniğin uygulanması gerekir. Tek soru şudur: kim uygulayacak?

Elektrik şebekeleri bir müddet için birbirlerinden bağımsız kalabilirler. Ancak bu durumun hiç de küçümsenemeyecek büyüklükte genel maliyet artışına, hatların istikametlerini ayarlamada güçlüklere ve hatta elektrik tekniğinde genel güçlüklere yol açtığı görüldüğünde uzun süremez. Elektrik şebekelerinin birbirlerine bağlanması tüm teknik insanlar tarafından istenmektedir. Yine, tek soru şudur: bunları kim yerine getirecektir? Hemen görülür ki yalnızca devlet bunu yapabilecek konumdadır. Sadece bir tek ülkenin iç hatları değil de birkaç devletin hatlarının birbirine bağlanması sözkonusu olduğunda mesele çok daha belirgindir. (Uluslararası bir Avrupa ağı şimdiden tasarlanmaktadır) .

İlgi alanı ne olursa olsun, teknik çözümler isteyen ama boyutlarının çok büyük olması nedeniyle özel girişimin çözemeyeceği sorunlar ortaya çıkmaktadır. Sözgelimi, su kaynaklarının ve kent atmosferinin kirlenmesi. Tüm bir kent yaşamını tehdit edecek boyutlara ulaşmış olan bu olgular tamamen teknik kökenlidir. Eğer çözülebilirse, yalnızca sert ve otoriter genel kontrol tedbirleri bu sorunları çözebilir. Yani, diktatöryal devlet davranışına müracaat etmek kaçınılmazdır. Bu sorunların hepsi özel şahısların gücünü aşmaktadır. Bir kere belli bir derece geliştikten sonra teknik, gerek finans gerekse güç açısından sadece devletin çözebileceği sorunlar doğurur.

Devlet ile tekniğin iç içeliğinin üçüncü nedeni, devletin rolü ve bu rolüne ilişkin devletin anlayışındaki dönüşümdür. Devlet, artan biçimde yaygın ve sayıca fazla faaliyet üstlenmektedir. Kendisini, ulusa emirler verecek konumda saymaktadır. Ulusal yaşamı üstlenmekte, ulus-devlete dönüşmektedir. Ulus-devlet olgusu, bir dizi şartın kesişmesi sonucunda ortaya çıkmıştır ki bunların ayrıntısına girmeye burada gerek yok. Önce, sadece, devletin ulusal yaşamı organize etmeye ve onun çeşitli kolektivitelerini yönetmeye çalıştığım kaydedelim. Bunun sebebi, çoğu kere, doğal toplulukların kaybolması ve yenilerinin oluşturulmasının gerekli olmasıdır. İkinci olarak, devlet “bireyselci” toplumu yerleştirmeye, insanın özel hayatına maddi olarak artık kendi işlerini yönetemeyeceği gerekçesiyle nüfuz etmeye çalışır. Son olarak, gerek sosyalist gerekse sosyalist olmayan tüm teoriler etkilidirler. Ancak nitelikleri ne olursa olsun, daha fazla adalet ve eşitlik sağlamak için hepsi devlete yönelirler. Tüm bu hallerde devlet, eskiden özel grupların alanı olan işlevler üstlenmektedir. Bu işlevleri yerine getirirken de devlet, o zamana dek bireylerin kullandığı tekniklerle karşılaşır.

Örneğin devlet eğitimi üstlendiğinde aslında özel kişilerce geliştirilmiş iki teknik sorunla karşılaşır: bütün bir eğitim organizasyonu ve pedagoji. Herhangi bir faaliyeti üstlenirken devlet o faaliyetin teknikleriyle karşılaşır, kendi teknik potansiyelinin bu sayede artığını görür. Potansiyelin artması, karşılıklı olarak devleti teknikle yakın bir ilişkiye sokar. Bu ilişki başka hiçbir alanda ekonomi alanında olduğu kadar açık değildir. Devlet kendini üretici ve tüketici olarak kurduğunda bireyler tarafından istismar edilmeye dayalı eski alana girer. Geniş çerçevesini çizip üzerine yoğunlaşmış bulunduğumuz tüm bir teknik sis¬temle karşı karşıya gelir. Fakat temel olarak devlet, gelişimini incelemiş olduğumuz üretken ve ekonomik teknikler bu tür faaliyeti kaçınılmazlaştırdığı için bu alana girmektedir. Yani çift taraflı bir durum söz konusudur. Teknik gelişme kaçınılmaz biçimde ekonomi dünyasına devlet müdahalesini doğurmakta; buna karşılık, devlet müdahale ettiğinde daha fazla geliştirdiği bir teknik aygıt bulmaktadır.

Ulus-devleti, üç aşağı beş yukarı ekonomi doğurur. Alternatif açıklamalar -politik ve entelektüel- mesela faşist devletin oluşumu için sunulmaktadır. Ancak bu olgunun en derin deneni İtalya ve Almanya’nın kendilerini içinde buldukları ekonomik açmazdı. Ulus-devlet, temelde, ekonomik gelişmenin durmasına bir tepkiydi. Başka nedensel faktörlerin de olduğu açık, ama biz merkezi nedeni bulma gayreti içindeyiz. Toplumun tümünün tüm şubeleriyle ekonomik harekete adapte olması meselesi tek başına ekonomi tarafından çözülemez. Teknik bir sorundur bu. Muazzam üretken kapasitesiyle, ticaret hacmiyle, toplumun seferber edilmesiyle ve uygulanmak için can atan teknikleriyle ekonomi, artık kapalı bir çember, diğer faaliyetler arasında bir tek faaliyet değildir. Toplumun tamamının ve içindeki tüm insanların hayatıyla ilgilidir.

Ekonomik sorunlar, artık tüm toplumun sorunlarıdır. Ekonomiyle diğer tüm insan faaliyetleri arasındaki ilişki artık sadece ampirik olamaz. Liberalizm, bir buçuk asır öncesinin ekonomisi için yeterli geliyordu. Bugünse bir anlamı yok. Hiçbir ekonomik teori ebediyen geçerli değildir; her devir kendi teorisini ister. Toplumun ekonomiye adaptasyonu meselesi (ki mesele, bu anlamda konulmalıdır; tersi, yani geleneksel anlamında değil) bir teknik meseledir. Yani sorunun yalnızca belli bir düzenlemeyle, toplumsal aygıtın ve sosyal mekanizmaların aracılığıyla çözümü vardır. Toplum tümünü hedef alan, amaç ve yöntemlerin bilincinde, adapte edici bir müdahaleyi varsayar bu. Hiçbir şeyin sınırlamadığı, tüm araçlara sahip bir üstün güç yalnızca bu adaptasyona geçebilecek konumdadır. Tüm araçların devlet tarafından seferber edilişini getirecek olan da budur. Günümüzde, incelediğimiz diğer faktörlerin gerektirdiği devlet ile tekniklerin karşılaşmasını tamamlamaktadır bu.

Views: 51

Kürtler Emperyalizmin İşbirlikçisi mi? Sorusuna Cevap Niyetine – Numan Bey

Bu ya da böyle bir soru sorulabilir mi? Böyle bir soru elbette soruldu. Maksadımız sorunun kendisini mantıken sorgulamak ve bahsi geçen “Kürtler”den kastedilenin ne olduğunu sarih kılmak ve Orta Doğu’da yıllardır bir yara olarak duran Kürt probleminden üzerinde yükselen bu soruya bir çeşit yanıt üretmektir.

Yazının başlığı olarak konulmuş bu sorunun en temel problemi “Kürtler”den ne kastedildiğidir. Daha önceki yazılarımda “Ulusal sorun” olarak addedilen sorunun gerçek problemleri göz ardı eden, ezen-ezilen ilişkisinde birebir mağduriyetlerin üstünü kapayan ve Kürtler ya da başka Ulusal kimlikler adı ile homojen bir kitleler miti yaratarak yanlış bir kavramlaştırmaya neden olan bir sorun olduğunu ifade etmiştim.

Bu, şu anlama gelir: Sorunların anası olan Kürt sorunu, ezilen kürt kadının ataerkil bir toplulukta karşı karşıya kalmış olduğu baskıyı, bir homoseksüelin kürt kadın-erkek (Aslında heteroseksizm) karşısında kalmış olduğu baskıyı, Kürt ya da Türk coğrafyasında başka etnik, dinsel, cinsel kimliklere sahip olanların hem kendi içlerinde hem de “dışarı” olarak adlandırılacak başkalarından gelen baskıyı gizlemektedir. Kendi kaderini tayin hakkı gibi bir kavramın homojenmiş gibi görülen bir kimlik üzerinden değil tek tek bireylerde bir anlam ifade ettiğini söylemek durumundayız. Bu anlamda madun olanların dayanışması ve özgürlüğü de bir başka konu olarak ortaya çıkıyor.

Her şey bir yana bahsi geçen başlık emperyalizmden nefret eden; özellikle Amerikan emperyalizminin bu coğrafyadaki çalışma ve emellerinden nefret eden insanları ve diğer taraftan bu işbirliğini meşru görenleri, homojen olduğu tasavvur edilen Kürt kavramıyla bir çatı altına toplamasından dolayı yanlıştır.

Gelelim bu soruyu başlık olarak seçen bir makalenin serdettiği bazı soru ve sorunları ele almaya: Bu makale Duvar Gazetesi’nde 05.1.2019 tarihinde Fırat Aydınkaya ismi ile yayınlandı.[1] Bu soru muhatabı olan “Kürtler” için yeni bir soru değil. Sorunun tartışılması çok eskilere gitmekle beraber asıl ortaya çıktığı ve “Kürtler”in de muhatabın kendileri olduğunu hissettikleri zaman Amerika’nın Saddam’ı devirmek için yalan belgeler ve uluslararası komplolar düzenleyerek Irak işgaline giriştiği zamanlardı. Bağımsızlık hayalleri kuran ve “bağımsızlık kimden gelirse hoş geldi sefa geldi” duygularıyla Amerika’nın Irak’ı işgalini savunan ve işgal boyunca yapılan katliamları, işkenceleri vb. görmeyen “Kürtler” hem Kürt tarihinde hem de dünya tarihinde Emperyalizm denen kavramın ne olduğunu en iyi bilmesi gereken ve en iyi tecrübe etmiş olanlardı aslında… Katliamları görmediler. Bilerce çocuğun katledilmesine sesleri çıkmadı. Dahası ABD ile ittifak içinde bulundukları bölgeye şekil vermeye çalıştılar. Bu Saddam’ın yaptığı katliamları görmediğimiz anlamına gelmez, gelemez. Ama esas amaçları ulusal beka için her şeyin mübah görüldüğü bir zihniyetin emperyalistlerle canı gönülden işbirliğine meşruiyet kazandırma çabalarını serdetmektir.

Meselenin asıl düğüm noktası Kürt etnik kimliği altında olanları “Kürtler” olarak adlandıranların -bu klasik homojen ulus yaratma politikalarından biridir- öyle ya da böyle PKK, YPG çizgisinde taraftar, destekçi ve sempatizanlar olmasıdır. Tarihte devleti olmayan tek millet serzenişleri ile Kürt devleti ya da devletçiğinin kurulması ve var olmasını başkasının acısını görmemek ve başkasını umursamamak noktasına taşıyarak anti-emperyalizm kavramının boş bir kavram ve hatta ırkçılığı örten bir kavram olarak dahi ifade edenler olmuştur.

İnsan hakları mücadelesinde yerini ve fedakârlığını her kesin takdir ettiği Eren Keskin bile “Anti-Emperyalizm mi? bu coğrafyada her türlü ırkçılığın yorganıdır bu sözcük. Gerçek anlamını ise ancak sömürülenler bilir!” demekten imtina etmiyor.

Bu cümle ile 1980 Cuntası’ndan önceki tüm bir anti-emperyalist söylem ve sol geçmişi bir çırpıda inkar noktasında olduğunun ise hiç önemi yok görünüyor.

Duvar Gazetesi’ndeki makalesinde Fırat Altınkaya ise “Kavramsal şiddet sözlüğünde Kürtlerin yüzüne kırbaç niyetine en çok vurulan kavramlardan birisinin ‘anti/emperyalizm’ olduğuna hiç şüphe yok” cümlesi ile başlıyor. Anti-emperyalizm kavramının tarihini anlatmaya gerek yok. Bu cümle üzre yazmanın da pek anlamı yok fakat rahatsız eden bir şeyler var. Soru şudur: anti-emperyalizm neden onları rahatsız ediyor ve neden ısrarla homojen bir Kürt ulusundan bahsetmekteler.

Hayran oldukları siyasal hareketi Kürt Ulusunun temsilcisi olarak tanıdıklarından -temsilin yalan bir şey olduğunu ve aldatmaca olduğunu değişik yazılarda ve defaten ifade etmiş biri olarak- bu hareketin emperyalistlerle öyle ya da böyle bir işbirliğinin anti-emperyalizm söylemi ile çürütülmesinden korkmaktalar. Siyasal söylemi sol bir jargona ve eklektikte olsa sol bir entelektüel düşünceye dayanan hareketlerinin gücünün kendi “Kürtleri” arasında zayıflamaya yol açacağından korkmaktalar.

Bugün kendini, sol kavramının içeriğinin ve ifade ettiğinin net olmaması nedeniyle, solcu olarak adlandırmayan ve geçmişinde solcu olmuş ve tarihinin önemli bir kısmını bu mücadele içinde geçirmiş ya da halen solcu olan insanların, onların anti-emperyalizm kavramını tu kaka etmelerine sessiz kalması anlaşılacak bir durum değildir.

Fırat Altınkaya, Kürtlerin karşı karşıya kaldıkları katliamlar karşısında ne yapmaları gerekirdi gibi sorulara Marx’ın malum tarihselciliğinin, ilerlemecilik ve determinizminin ifadesi olan ve ezilenlerin yaşamış olduğu İngiliz emperyalizminin sömürü, katliam, yok etme politikalarına -Kürtlerin Kemalist iktidarlarca katliamını meşru gören Eski TKP ve III. Enternasyonalin izlediği yol da aynısıdır- meşruiyet sağlayan sözlerini alarak anti-emperyalizm söylemine “Peygamber” Marx’ın diliyle cevap veriyor. Belli ki bu alıntıyı Marxist kimilerine yanıt olarak almış durumda ama anti-emperyalist duruşa yanıt olması mümkün olmayan bu alıntıyı kendi içerisinde tutarlılıkta yoksun olduğunu biliyor olacak ki “…anakronizm eleştirisine aldırmadan Marx’ı bile emperyalizmin işbirlikçisi ve motivasyon kaynağı olarak görmemiz işten bile değil,” cümlesini eklemeden de duramıyor. Elbette Marx bu cümlesiyle sömürgeciliği kendi tarihselliği içinde “tutarlı” bir yere oturtmuştur. Aslında diyebiliriz ki Marx bu sözleriyle “emperyalizmin işbirlikçisi ve motivasyon kaynağı” olmuştur. Bunun en bariz örneği III. Enternasyonal ve Şefik Hüsnü TKP’sidir. Yani yalan değildir.

Fırat gibiler anti-emperyalizm söylemini eleştiriye tabi tutmaya çalışırken devletlere ve politikaya uygun bir tavır takınan ve konjonktüre göre politika belirleyen Cemil Bayık –“mobil” devletciğin eşbaşkanı- gibiler aslında emperyalist politikalara karşı durduklarını ifade eden demeçler vermeye başlamışlardı.[2]

“Kürtlerin” emperyalistlerle işbirliği içinde ve onlara güvenerek kendilerine alan açma çabalarına meşruiyet sağlamak için bazı anarşist çevrelerde de anti-emperyalizm vurgusu yapanlara yanıtlar verilmektedir.

Bu zatı muhteremler de ilerde göreceğimiz gibi Avrupalı ve Amerikalı anarşistler gibi sol ve “muhalif” her kesimden gelen her eylemi romantize ederek, var olan “devrimi” kaçırmama çabasıyla “faşizme karşı ölüm kalım savaşı”, “konjonktürün gerçekliği”, “Savaşta yalnız kalmış halkların her türlü yardıma evet demek zorunda olmaları”nı anlamadığımızdan dem vurarak -belki de kendileri hayatta yok iken üçüncü dünyalısından anarşistine kadar herkesin sahip olduğu ve kullanmaktan imtina etmediği- anti-emperyalizm söylemi ve vurgusundan rahatsızlıklarını dile getirmektedirler.

Bir diğer gerekçeleri ise İkinci Dünya Savaşı sırasında Avrupalı halkların ABD, SSCB gibi devletlerden gelen yardımları reddetmeyip, kabul etmelerini ya da İspanya İç Savaşı sırasında SSCB ve diğer bazı güçler tarafından yapılan yardımları reddetmemelerini Rojava’daki ABD işbirlikçiliğine örnek göstermeleridir. “Denize düşünce yılana sarılmak” durumuna kimse bir şey diyemez. Fakat vakanın öyle değil,  geçmişinde bir çok devlet ve istihbarat örgütüyle girmiş olduğu ilişkilerin devamı olarak planlı bir durum olduğunu söylemek durumundayız. Türkiye ile çözüm süreci ve silah bırakma görüşmelerinin ardında bu ilikilerin olmadığını söylemek abesle iştigal etmektir.

Özellikle şunu ifade etmeliyiz: Bahsi geçen örgüt ve örgütlerin hiç birini hiçbir zaman özgürlükçü, devrimci, toplumsal devrimi gerçekleştirecek itici güç olarak değerlendirmedim. Mevzu bahis örgütün ilk kurulduğu günden bugüne –bugün söylem değiştirip liberter bir havaya bürünmüş olsa dahi- özgürlükçü olmadığını, pragmatik bir pro-devlet olduğunu ve adeta bir devlet gibi işlediğini, kendi içinde ve dışında binlerce insanın katledilmesinin sorumlusu olduğunu söyleyip durduk.

Türkiye’deki solcuların ve kimi anarşistlerin tavrını “elinde hıyar olana tuzluğuyla koşmak” deyiminin tipik ifadesi olarak tanımlayabiliriz.

Rojava ve Suriye İç Savaşı, Irak İşgali, Türkiye’de Türk devleti ile girilen uzlaşma, silah bırakma gibi vakaları birbirinden kopuk ve farklı olaylar olarak değerlendirirsek elbette solcu ve kimi anarşiklerin vardığı sonuca varmamız belki mümkün olabilirdi. Ama biz olayların pek birbirinden kopuk olduğunu düşünmüyoruz.

ABD’nin Irak’ı işgali sırasında bölgede bulunan tüm Kürt örgütlerinin ve Türk entelektüellerinin tavrı –tam da “bağımsızlıkçı” emperyalist tanımlarına uyarak- işgali desteklemek ve Saddam diktatörlüğüne son vermesinden öte bir Kürdistan’ın kurulmasına vesile olacağından dolayı bizzat ABD ile her alanda işbirliği yapmaktı. İşgalin amacının Saddam’ı ve rejimini değiştirmek olmadığını söyleyen insanlara da bugün gösterilen tavır gösterildi. ABD ve diğer emperyalistlerin yüzyıllardır başka topraklardaki rejimlerle dertlerinin olmadığını ve emperyalist amaçların esas olduğunu onlara anlatmak kimsenin aklına gelmedi. Çünkü kendileri de bunu biliyorlardı. Özellikle PKK gibi bir örgütün kuruluş yılları ve geldiği yer bizzat bunları ifade eden bir yerdi. Dünya’daki emperyalizm ve anti emperyalizme dair literatür bir yana 1970’lerin THKP/C çizgisi ve Mahir Çayan’ın yazıları dahi ABD emperyalizminin tahlili ve Yeni-sömürgecilik teorilerinin anlaşılması için en azından kısa ve önemli bilgiyi sunuyordu. Özellikle ABD’nin dünyanın farklı coğrafyalarındaki duruşunun kendisi hariç hiçbir gücün işine yaramadığını bilmeleri gerekiyordu.

PKK ve onun diğer örgütlerinin devletlerarasındaki çelişkilerden yararlanarak bir bölge/federasyon/devlet vb. kurmak için ABD ile işbirliği ya da koordinasyon içinde olması Rojava ve diğer bölgelerde karasal gücü olması sonucunu doğurdu.

Bu sonuçtan rahatsız olmayan, Orta Doğu’da ABD eli ile meydana getirilen rahatsızlıklar ve katliamlara dair hiçbir tepkisi olmayan aksine bu rahatsızlıktan –en azından- nemalanma çabasında olan; diğer örgütlenmeleri dahi kendinden olmadığından dolayı Kürt olarak kabul etmeyen ve hatta ABD çizgisinde olmayanlara kimi zamanlarda savaş açan; Kürtler olarak sadece kendisi ve eksenindeki örgüt ve taraftarlarını tanıyan otoriter bir örgütten ve uluslararası desteğinden bahsedebiliriz. Bahsi geçen örgüt ve örgütlenmelerin varolduğu onlarca yıl boyunca da çeşitli emperyal güçler ve devletlerle her türlü ilişkiyi reddetmeyip bizzat onlarla ilişki içinde kendini var ettiğini söylemek bir gerçeklik halini ifade etmektir.

ABD için Vietnam, Latin Amerika ve Irak’ta vermiş olduğu kayıplar ve ABD askerlerinin kaybı onları onlar adına karada savaşacak ve daha az zayiatla farklı güçlerle alanda mücadele edecek ortaklar aramaya itmiş görünmekteydi. Nitekim “Vekalet Savaşları” kavramının işaret ettiği de bu idi. ISID ve diğer örgütlerin de işlevi bundan farklı değildi.

ABD’nin bölgede bulunuşu savaş anında yardıma ihtiyaç duyan, katliamda kurtarılması gereken masum insanlara yardım eden bir barış gücü olmasından dolayı değildir. “Devrimci” bir örgütün varolma şartının emperyal güçler ve devletlerle ortak çıkarlara –sadece en saf haliyle soruyoruz- dayanıyor olması dahi sorgulamaya tabi tutulmalı iken,  aksine modern dünyanın –Batı emperyalizmi ve onların sahte demokrasilerinin- laik ve “eşitlikçi” işbirlikçileri olarak anti-emperyalizm kavramını tu kaka etmek için gösterdikleri çabanın adını koymak madunun yanında olanlara düşerdi. Çünkü madun sadece Kürtler değil, Orta Doğu’nun ve Dünyanın tüm halkları ve günlük yaşamda en kötü muamelelere ve sömürüye maruz kalanlar ve bölge özelinde Orta Doğu’da yaşayan etnik olarak Ermeniler, Araplar, Süryaniler, Türkmenler vb., Dini olarak Müslümanlar, Şiiler, Şafiiler, Aleviler, Süryaniler, Hıristiyanlar, Yahudiler vb. ezilen ateistler vb., onların dışındakiler, kadınlar ve çocuklar, homoseksüller vb.dir.

Kendisi de bir devlet –gibi- örgütlenmiş bu örgütler madunun değil bir iktidar mücadelesinin aygıtı ve öz unsurudur.

Sonuç olarak: Kürtler değil ama ABD ile Orta Doğu’yu ve devrimcileri çeşitli manipülasyonlarla aldatan bu örgüt(ler) emperyalizmin işbirlikçisidir, efendim!


[1] https://www.gazeteduvar.com.tr/forum/2019/01/05/kurtler-emperyalizmin-isbirlikcisi-mi/?fbclid=IwAR0JwJUZVyvWOwhhX9m_6Sc8ihMcX7Uczg5MlZDFBCRq4UqC_32nnBqklNg

[2] http://www.kurdistan24.net/tr/news/26bf45b9-c417-4734-ad26-189dbf150a97?fbclid=IwAR3ejacVBWNs2z0qFCaUGuF9lWJvWr7bXPlXwuohbqs87JhA7At_ig77trs

Views: 89

Anlam Dünyası (Mana Alemi) ile Gündelik Dünya – BayRam Bey

Kirletilmiş kavramlarla yürütülen bir kurtuluş çabası, kavramların dayandığı varsayımlar, kavramların yerleştirildiği bağlamlar tarafından kolayca yutulur. Devletin ve düzenin kapma aygıtlarının işlevi budur. Devrimci bir dönemin sonunda, malların daha fazla tüketilmesi, dolaşımın hızlandırılması için reklamcıların büyülü sözcüğü oluverir devrim. Gazozda bile devrim yapan “metin yazarları” türeyip çoğalır bu kapma aygıtlarında.”

Views: 57

24 Teknoloji Toplumu – İktisadi İnsan – Jacques Ellul

“Marks, burjuvazinin kaybetme sürecindeki (buna inanıyordu) durumundan getiri sağlamaya çalıştı. Ortaya çıkan proletaryanın manevi gücüne ekonomik gücü kattı. Devrimi ve de tüm hayatı ekonomik dünyaya entegre etti. Teorik ve bilimsel olarak kendi asrının tüm insanlarının duygularını kutsayarak diyalektiğin prestijiyle donattı. Proudhon ve Bakunin, manevi güçleri ekonomik düzenle rekabet içine sokmuşlardı. Onlara karşılık Marks, burjuvazinin ekonomik olanın önceliğine dayanan düzenini onayladı.”

Views: 81

Güvercini Avlamak – BayRam Bey

Söze Yaqui Kızılderilileri’nin (Meksika ve Arizona/USA’dakiler) geleneksel bilme yollarını inceleyen, o yollarda uzun yıllar yürüyen bir insanbilimci (antropolog) olan Carlos Castaneda’dan uzun bir alıntıyla başlıyorum.

Views: 51

23 Teknoloji Toplumu – Anti-Demokratik Ekonomi – Jacques Ellul

Tüm bunları söyledikten sonra, ekonomik tekniğin yeni bir özelliğine değiniyoruz: Ekonomik teknik, kaçınılmaz biçimde anti-demokratiktir. İlk bakışta bu yorum çok şaşırtıcı, hatta şok edici gelebilir. Bir kere teknik, daha önce hiç yapmadıkları kadar katılmalarına imkan tanıyarak insan kitlelerini ekonomik devreye sokmaz. Şimdiki halin teknik teyidi açısından, sosyalizmin ileri doğru hareketine tanıklık ettiğimiz gerçeğine işaret edebiliriz: yönetim komiteleri, özerk sosyal güvenlik idaresi, kâr paylaşımı, işçi konseyleri -ki sadece SSCB’de var değiller- ve işçi sendikalarının statülerinin kabul edilmesi başarısı, ki bu özellikleriyle sendikalar yalnızca devrimci değil olumlu bir rol de oynayabilirler.

Bu koşular altında, teknik ekonomiden anti-demokratiktir diye söz etmek nasıl mümkündür? Cevaben, tüm bu değişik “ilerleme” çeşitlerinin yalnızca insanın tekniğin eylemine önceden tabi olması ölçüsünde mümkün olduğunu göstermek kolaydır. İnsanın bu köleliğe (gerçekten köleliğin bir türüdür bu) gösterdiği muhalefet gerçekten yapaydır, bir öz-çıkar meselesidir ve herhangi bir temel devrimci yönelişten kaynaklanmamaktadır. İnsanlar, ekonominin gidişatıyla ilgili gerçek bir etki yapabilmekten uzaktır. Çeşitli ücret biçimlerini değiştirebilirler. Belli mekanik aksamaları tazmin etmek amacıyla teşebbüsün yönünü değiştirebilir, belli ekonomik biçimlere müdahale edebilirler. Üretimle, yöntemlerle ve finansal yöntemlerle ilgili görüş belirtebilirler. Bunların hiçbirisi ihmal edilemez ve önemlerini küçümsemek gibi bir niyetim de yok. Fakat bunlar ekonomik demokrasiye bir katkı sağlamıyorlar.

Üretim araçlarının kolektif sahipliği (millileştirme, kolektifleştirme veya devlet sosyalizmi bakış açısından) bir soyutlamadır, hatta siyasal demokrasiden daha büyük bir soyutlama. Siyasal demokrasinin hangi soyutlama derecesine götürüldüğünü, o “halk egemenliği” retoriğine rağmen aslında vatandaşın oyunun ne kadar az önem taşıdığını iyi biliyoruz. Üretim araçlarının halkın mülkü olduğu söyleniyor. Ancak insanlar bunlarla istediklerini yapabilirler mi? Gerçekte liderlerini aday gösterebilirler mi? Bunlar gerçek sorulardır. Bir iş meselesinde doğrudan müdahil olan insanlar, örneğin bir sanayi tesisindeki işçiler fabrikayı bir başka şekilde kullanmaya, hiç kullanmamaya, hatta makineleri kırmaya karar verebilecek olsalardı, onları kim dinlerdi ki? İlgili kararların mantıksız olduğu gerekçesiyle hiç kimse dinlemiyorsa, bu durumda, halk iradesinden üstün, halk iradesinin de kendisine göre yargılandığı kriterler vardır. Halk iradesini, kendisini ancak teknik icapların önceden belirlediği sınırlar içerisinde ifade edebilir. Halk, mühendisleri seçebilir mi? Ya muhasebecileri ve organizatörleri? Çalışma yöntemlerine dair yargı belirtebilirler mi? Bunları yapabilselerdi, yargıçların yönetilenler tarafından, vergi tahsildarlarının vergi mükellefleri tarafından, generallerin erler tarafından seçildiği bir sistem anlamına gelirdi (ki gerçekte buna teşebbüs edilmiştir de). Böyle bir sistem, yegane gerçek demokratik yol demektir. Biz politikacıları seçtiğimiz halde, demokratik yok belirttiğimiz alanlarda neden uygulanmıyor? Basit bir nedeni var bunun. Yargıcın, generalin ve mühendisin işlevleri, teknisyenlerin işlevi sayılıyor, ama politikacının teknik dışı bir işlevi olduğu düşünülüyor. Politikacı, her şeye iyi gelen, aynı zamanda hiçbir şeye iyi gelmeyen bir iş yapıyordur. Rus ve Fransız Devrimleri, yargıç ve generallerin halk tarafından seçimini getirdi. Onların demokrasi anlayışlarıyla uyumluydu bu. Fakat sonuçlar öylesine feciydi ki çok geçmeden bu yöntemi kaldırmak gerekti.

Teknik, demokrasinin sınırıdır. Tekniğin kazandığını demokrasi kaybeder. İşçiler nazarında popüler olan mühendislerimiz olsaydı, makineler hakkında zırcahil olurlardı. Çağımızda teknik, son temyiz mahkemesidir. İşçi, ne fabrikasının ne de patronlarının efendisidir.

Halk “kontrolü” demokrasisi tümüyle biçimseldir. Durum bu açıdan, teknik olan her şeyin seçmenlerin kontrolünden çıkarıldığı tüm temsili demokrasilerde aynıdır. Seçmenler inançları da bu yüzden diğer tümünü üstün ve her insan eylemini kuşatan bir siyasal işlev ideolojisine bağlamalıdır. Arabulucu işlevi sayesinde seçmen hâlâ kendi kaderinin efendisi olabilir. Ne yazık ki seçmenlerinin durumunu iyileştirmek için politikacı müdahalede bulunduğu zaman, yalnızca tekniğin uygun işleyişini bozmada, herkesin bağlantısını koparmada ve sonunda da kendi yetkilerini kaybetmede başarılı olmaktadır.

O halde, tamamen soyut bir mülkiyetin tapusunu taşıyan işçilerin bir şekilde ekonomik oyuna gerçekten müdahale ettiklerine bugün inanabilir miyiz? Gerçekten böyle olsaydı, ancak olağanüstü esnek bir ekonomiyle yapmaları koşuluyla olurdu. Kesinlikle teknik dışı olurdu. Böyle bir ekonomi tasavvur bile edilebilseydi, kapitalist olmayan bir liberalizm, yani anarşi olurdu.

Ekonomi kesin ve teknik hale gelince, çalışanların arzulanılın müdahalesini hoşgörmez. Kuşkusuz, işgücünün, insani endüstri ilişkilerinin, hijyen vesairenin iyi ve rasyonel düzenlenmesi diye bir şey var. Ancak bu, iyi bir tekniğin varsaydığı ve gerektirdiği bir iç düzenlemedir. Yüksek, sürekli ve kârlı bir verimliliği başarmanın tek imkanı, sadece acil ve çıplak ürünü değil aynı zamanda bir sermayeyi de temsil eden insan malzemesinin korunmasını da yeterince hesaba katmaktır. Şu an için işçinin istekleri, bayağı kesin ve yoğun bir tekniğin icaplarıyla kesişiyor. İsteklerinin hesaba katılmasının tek sebebi budur. İşçinin isteklerinin gerçek işlevi, o halde, tekniği ilerletip geliştirmektir, hiçbir şekilde onun özgürlüğünü artırmak değil. Bu gerçeğin siyasi bir paraleli de var: otoriter rejimlerde oylar sadece rejim için kullanılabilir. Hükümetin otoritesi bu şekilde artırılıyor olmasına rağmen, seçmen kendi oyundan maddi avantajlar çıkarır. Çünkü resmi olarak halka dayanan hükümet, kendisini onların adına daha fazla çaba sarfetmekle bağlayacaktır.

Bu tür demokratikleşmenin insanların kısmetinde belli bir açılmaya yol açtığında kuşku yok. Ancak bu, birer uşaktan başka bir şey olmayan insanların kendilerinin yaptığı bir iyileştirme değil, teknik tarafından, tekniğin dayattığı hayat ölçüsünde ve ona göre, yapılan bir iyileştirmedir.

Tekniğin demokratik etkisini bir başka pencereden, tüketim penceresinden öngörmek de mümkün. Bugünlerde, tekniğin sosyal ayrıcalıkları ortadan kaldırdığı ve mevcut sosyal ayrımları bastırdığı öne sürülüyor -her ne kadar, onların yerine yenilerini kurduğunu kabul etmemiz gerekse bile. İtalyan iktisatçı Bertolino, standartlaşmayı incelemesinde bu argümanın güzel bir örneğini sunuyor. Standartlaşma, bu iktisatçıya göre, iki nedenle kesin demokratik etkiler doğurur. Bir kere, fıyatları düşürür, sonuçta da tüketimi artırır. Refah daha genişçe dağıtılır, hayat standartları daha eşitlenir. İkincisi, alınabilir mal türlerini azaltır. Pazarda daha az çeşitlilik vardır; tercih de sınırlıdır. Bu iki faktör demokratik eşitleme yönünde hareket eder. Ekonomik güçlerin çeşitliliğine dayanan “kendine özgü olan” arayışı imkansızlaşmaktadır. Bu nedenle, tekniğin demokrasi yönünde işlemesi gerekir.

Bu argüman, lüks bir madde olan otomobilden herkes istifade etsin diye demokratik duygularla kitle üretimi otomobillere yönelen Henry Ford’un davranışıyla tam da aynı davranışı temsil eder. Fakat otomobillerin kitlesel üretimi binlerce işçinin montaj hattında istihdam edilmesini gerektiriyordu. Bertolino, bu şekilde meydana gelen dezavantajları şöyle bir geçiştiriyor ama bunlara yakından bakmalıyız. Mesela, işsizlik tehlikesi söz konusudur. Önemli bir işsizlik durumunda, fiyatlar düşmesine rağmen kamu refahında bir artış yoktur. Bertolino’nun tezi, bana çok önemli gibi gelmiyor.

Tekniğin toplumsal eşitlik doğurduğu tezi de pek önemli değil. Mumford’un yaptığı gibi, yoksulun elektrik ışığıyla zengininkinin özdeş olması nedeniyle (oysa orta çağlarda bir çam çırasıyla lüks bir kandil arasında çok büyük bir fark vardı) toplumsal eşitliğin varolduğunu iddia etmek, amaçlananın tam tersini kanıtlamak olur. Malikane lordunun hayatı, pek çok açıdan bir serfîn hayatına, çağdaş bir sanayicinin hayatının bir işçinin hayatına olduğundan daha yakındı. Serf ile lord aynı yemeği ve aynı sıkıntıyı paylaşıyordu. Elbette ki, çam çırasıyla kandil arasında olduğu gibi, yoksul radyosuyla zenginin Telefunken’i ya da motorlu bir skooter ile bir Chrysler arasında da en azından aynı fark söz konusu. Bu türden sayısız karşılaştırmalar öne sürebiliriz.

Standartlaşma için hangi bedeli ödememiz gerektiği sorulabilir. Bertolino, bu bedeli açıkça gösteriyor. Bir kere, maliyetteki azalmanın ücretteki azalmayla veya işsizlikle ifade edilmemesi elzemdir. Bunu görmek için devletin müdahale etmesi gerekir. İkinci olarak, maliyet azalması satış fiyatlarında indirime yansıtılmalıdır. Devlet, satış fiyatlarında mecburi indirimleri zorlamalıdır. Üçüncü olarak, standartlaşma bütünlüğü içinde uygulanmalıdır. Sınırlı bir etkisi olmamalıdır. Tüm bir endüstriye uygulanmalı ve eğer endüstri yeterince önemliyse, kaçınılmaz biçimde ilgili ve tamamlayıcı endüstrilerin standartlaşmasına yol açacaktır bu. Devlet burada da ikna edici veya zorlayıcı tedbirlerle müdahale etmelidir.

“Demokratik” bir etki olarak standartlaşmanın son derece otoriter devlet eylemini, yoğun kontrolleri, daha fazla merkezileşmeyi ve belirgin bir şekilde demokratik olmayan bir zihniyet durumunu ima ettiği şu ana kadar söylenenlerden açıkça anlaşılıyor. Bundan başka, “tiplerin” azaltılmasının bir demokratik süreç olduğunu duymak biraz şaşırtıcı olabilir. Bertolino, bu azaltmanın bazen tek bir tipe yol açtığım, sonuçta da tercihin etkisiz bırakılmasının varsayılması gerektiğini söylüyor. Fakat şimdiye kadar, demokrasinin gerçek özünün tam da çeşitli çözümler, çeşitli tipler, çeşitli doktrinler arasındaki tercih olduğu görülmüştür. Dahası bu tercih, serbest biçimde insanlara bırakılıyordu. Demokrasi uygulaması, tercihin uygulanmasıydı. Artık tercihin sözkonusu olmadığı yerde diktatörlük olur.

Ancak bu tercih kavramını biraz daha irdelemeliyiz. Sık sık şunu söyleriz: “Belli kişilerin sefalet nedeniyle belli nimetlerden dışlanmaları, onların böylece tercihten yoksun bırakılmaları demokratik değildir. Refahı standartlaştırma yoluyla yayarsak, yoksulların demokratik durumunu iyileştiririz”. Ne yazık ki durum bu değil. Yoksulluğun getirdiği tercihten mahrumiyetin anti-demokratik olduğunu kabul edersek -ki kesinkes doğrudur bu- çoğunluğun hâlâ sahip olduğu şöyle veya böyle büyük bir tercih özgürlüğünü kaldırarak demokrasiye sahip olacak değiliz. Tüm ülkelerde çoğunluk hâlâ biraz tercihe sahip; bunu onların elinden almak demokrasinin zıddını ödüllendirmektir. Bertolino bunun farkındadır. Riskli iddiasını iki yolla telafi ediyor. Birincisi, standartlaşmanın insanın zevk ve arzularına ilişkin bir incelemeyle beraber olmasıdır. Bu, bir anlama, kişisel tercihi standartlaşma içinde yeniden devreye sokma yöntemidir. Öneri tamamen ütopik görünüyor. Standartlaşma, uzun dönemler halinde kesin fon yatırımlarım ima eder. Fakat açıktır ki bu yatıranlar, sırf kamunun zevki değiştiği için ciddi biçimde hiç sorgulanmayacaktır. Ayrıca, teknik gelişme, halkın zevklerini değil, kendi uygun yasalarını izler. Havayolu seyahatlerini ve televizyonu talep eden halk değildi. Teknik gelişme bu şeyleri meydana getirdi; bu şeyler de teknik olarak yayıldı ve halka dayatıldı. Standartlaşma mekanizması, her tekniğinkiyle özdeştir.

İkinci olarak, Bertolino, onu kabul eden bireylerin kanaatini temsil ettiği ölçüde demokratik olduğunu varsaymaktadır. Aslında eşitlikçi olması yeterli değildir. Eşitlikçi bir durumun ve daha tam bir eşitliğin kendisi sayesinde gerçekleştiği, insanların da bu şekilde bir sosyal demokrasiye doğru mesafe katettiği bir popüler bilinçle beraber olmalıdır. Eğer bir rejim halk tarafından onaylanırsa, onun bir demokrasi olduğu gerçekten iddia edilebilir. Ancak bu, kuşkusuz, tam da Hitler’in kendi rejimi için söylediği şeydir. Bugün için halk desteğinin belli kesin tekniklerle kolaylıkla sağlanabileceği de gözden kaçırılmamalıdır. Ancak bu nokta burada o kadar önem taşımıyor. Önemli olan, Bertolino’nun ne pahasına olursa olsun tekniğin demokratik olduğunu gösterme arzusu, tuhaf bir demokrasi anlayışına yolaçar. Bunu iki alıntıyla en iyi şekilde ortaya koyabiliriz: “Demokrasi, her yurttaşın bireysel olarak çoğunluğun görüşüne tabi olmasıdır. Bu çoğunluk görüşü, aksi iddia edilemez ve tartışılamaz bir hareket hattına dönüşür. Birey, çoğunluk tarafından toplum için en iyi şeklinde dikte edilen hattı (ekonomik ve siyasal) izlemekle mükelleftir. Birey, bu şekilde demokratik hale gelir…”. “Demokrasi, belli iyi şeyleri ortak bir şekilde değerlendirme ve kullanma pratiğinden oluşur. Demokrasi, toplumsal değerleri başkalarıyla ve başkalarının yaptığı şekilde gerçekleştirmek için bireyin kendisini aşmasını varsayar”.

Bu metin alıntıları, duyduğumuz kimi tuhaf konuşmaları hatırlatıyor. Kollektivite ile kaynaşmak için kendi bireyselliğini reddeden bireyin uyması yoluyla çoğunluğun bir oybirliği durumuna geçişi, tam da demokrasiden diktatörlüğe geçiştir. Standartlaşmanın bu tür demokrasi istediği, bir başka demokratik biçimle uzlaştırılamayacağı doğrudur. Ama bu durumda demokrasi, diktatörlük gerçeği üzerine geçirilmiş bir isimden ibarettir. Ekonomik tekniğin hangi boyutunu incelersek, teknik ile demokrasi arasında bu karşıtlığı hep görürüz.

Teknik ile demokrasi arasındaki çatışma Sovyet planlamasında açıkça görülüyor. Sovyetler, beş yıllık planın (ikinci aşamasında) tabandan zirveye hareket ettiğini ve tabanın kararının önemli olduğunu öne sürüyorlar. Bununla birlikte, şu soru kaçınılmazdır: Teknisyenler hem normlar hem de ayrıntılar kurduklarından, zirveden kaynaklanan üretim direktifleriyle tabandaki işçilerin arzularım uzlaştırmak nasıl mümkündür? Sovyetlerin yürüttüğü araştırmalar, bu zıtlığın “üretim konferansları” denen şeylerle çözülebileceğini öne sürüyor. Oysa gerçekte tanık olduğumuz, ücretlerin ve normların teknik bir merkezileşmesidir. Özellikle gösterge ve kayda değer olan, 1955 planının hikayesidir. Stalin’in hatalarını kınayan Kruşçev, planlamanın o zamana dek “bürokratik” ve “otoriter”, olduğunu ve “sırf istatistiklere dayandığını”; ayrıca 1950 planının teşebbüslerin sadece %30 tarafından yerine getirildiğini ilan etti. Planı demokratikleştirmek gerektiğini söylüyordu, çünkü “işçilerin aktif katılımı vazgeçilmez nitelikteydi”. Kruşçev’in iyi niyetlerinin sonucu aslında ne olmuştur? (1) İşçilere planın koyduğu hedefleri artırma serbestisi tanınmıştır, ama azaltma serbestisi değil; (2) işçiler, azami verimliliği getirecek yöntem ve araçları inceleme serbestisine sahip olmuşlardır; (3) verimliliği artırmak için ilk beş yıllık planlanın devreye sokulmasından bu yana en yoğun propaganda kampanyası başlatılmıştır. Bu kampanyada şu slogan hep kullanıldı; “Devlet Planı, her teşebbüs için yasadır”. Demokratik özgürlük, tüm bunlarda açıkça görülebilir!

Bu “üretim konferanslarının” gelişiminde belirleyici bir nokta, işçilerin arzularıyla durdurulamayacak teknik gelişme gereğidir.  Bir işçi komitesi teknik sorunlar yumağını düzenleyemez. Ayrıca, bütünü görmek (ki işçi bunu elbette yapamaz) ücretleri ve normları makroekonomi düzleminde birleştirmek için gereklidir. Bu olmadan, toplumsal eşitsizlik ve ekonomik dengesizlik kaçınılmazdır. Aynı şekilde, planın etkinliği ne olursa olsun, üretim hızlarını ve gelirlerin dağıtımını sıkı bir kontrolü de elzemdir.

Gerek planın tasarlanması gerekse uygulaması için tüm bunlar, tüm demokratik yönelişlere otoriter bir şekilde empoze edilen teknik taleplerin önceliğine yolaçar. Planı uygulayandan tüm istenen, kendisini planın normlarına adapte etmesi, bu normların aşın uygulanmasında kendi verimliliğine bir ivme bulmasıdır. Ona bırakılabilecek tek şey, kendisini normlara adapte edecek yeterli zamandır. İtibarı kurtarmak için, durmadan psikolojik ortamdan, çevreden ve sosyalist rekabetten dem vurulur. (Bu noktayı son bölümde ele alacağız). Aşağıdaki karşılaştırmayı yapmak şimdilik yeterli: Buna zorlandığı için bir saldırıya katılan bir asker ile vatanperver hevesin harekete geçirdiği bir asker aynı psikolojik iklimi paylaşmıyor. Fakat her ikisi de aynı şekilde öldürme noktasına getiriyor. Verimlilik ve kolektif sonuçlar açısından, birinci askere ikincisinin vatanperver şevkine eşdeğer bir savaşkanlık veren psikolojik yöntemler bulunmuş, geliştirilmiştir. Demokrasinin bu meseleyle bir ilgisi yoktur.

Demokrasi, ekonomik tekniğin sağlam gelişimi için gerekli tam istihdamın işçi yerleştirmede otoriter bir yöntem gerektirdiği şeklindeki iktisatçıların çoğunca itiraf edilen teoreme de girmemiştir. Fourastie’nin gösterdiği gibi, teknik, “insan, emeği sayesinde üretimi toplumsal gelişimin tam temeli yapmaktadır. Öyle ki çalışan nüfusun transferi olmadan hiçbir toplumsal gelişme olamaz”. Ancak demokrasi unsuru, insanoğlunu aşina çevresinden etmenin, geleneklerinden, insani ve coğrafi ortamından kopartmanın neresindedir? İnsanoğlunun köklerinden koparılmasının iktisadi yasalar açısından pek az bir önem taşıdığını, ekonomik gerekliliğin varolduğu yerde (örneğin işsizlikle mücadelede) diğer tüm insan ihtiyaçlarının önemsiz olduğunu ve tarihe karışması gerektiğini biliyorum. Ayrıca, yiyecek bir şeyin olmadığı yerde istikrarlı bir ortamın da olmadığının da farkındayım. Primum vivere nin materyalist biçimdeki bu yeni versiyonu, açık bir hakikatten ibarettir. Fakat doğru olsaydı bile, insanoğlunun ekonomik icaplarca sınırlandığını söylenmek zorunda kalırdık ki, demokrasinin tam zıddıdır bu.

Bu yöntem, sosyal yapılarımızın yıkılmasını varsayar ve gerçekte her medeniyeti kendisine şekil verme şansından mahrum bırakır. Her medeniyette temel unsur, insan ile çevresi arasında dengeli bir ilişkidir. İnsan soyut kararların oyuncağı olunca, bir medeniyet artık yaratılamaz. Bu noktada, ekonomik düzlemde tekniğin daha önce genel bir biçimde incelediğimiz aynı etkisini görüyoruz. İnsan ekonomiye gerçekten katılır ama teknik onun bir insan olarak değil bir şey olarak katılmasına neden olur.

Hem şansın hem de doğal yasaların muhasebecilerin kararlarına, planlama kurallarına ve devletin kararnamelerine dönüştüğü modem zamanların büyük ve dramatik süreçlerini en açık biçimde ekonomik teknik alanında görüyoruz. Tam da bu noktada teknik doğal gerçekle ilgili olmaya başlıyor -topyekün insan davranışı gerçeğiyle, sosyolojik akımlar denen şeylere insanın kendiliğinden boyun eğmesine, belli genel tiplere uymasına, verili uyarıcı unsurlara hemen her yerde aynı olan tepkilerine. Mesele kamuoyunu anlama veya tahmin meselesi olsun ya da bütün olarak istatistik meselesi olsun, teknik bir dizi sonuç ve eylem biçimi çıkarır. Kendini mutlaka içine sokacağı sistemi bunun üzerine kurar. Bu davranışı mecburileştirir de. Belli küçük değişikliklere imkan tanır (istisnalar meselesiyle kendimizi yormayacağız şimdi) fakat tekniğin gerçek sorunu kendiliğinden uyulan bir yasayı bilinçli biçimde zorunlu bir yasaya dönüştürmektir. Tekniğin diğer alanlardaki etkileri, aynı derecede açık değildir. Sözgelimi, propaganda gibi “insan teknikleri” ekonomik alandaki teknik kadar mecburi yapılamamıştır.

Sonuçta, hâlâ gelişmemiş niteliklerine rağmen (bu açıdan, mekanik, psikolojik veya hukuk tekniklerine göre çoğu kere daha fazla dillendirilmektedir) ekonomik teknikler yine de her tekniğin ima ettiği doğaldan yapaya geçiş başka her teknikten daha iyi ifade etmektedir. Ekonomik teknikler diğerlerinden daha gelişmiş değildir, ama yapay olan, burada her yerde olduğundan daha fazla, doğal olandan gelişmektedir.

Her teknik, üç aşağı beş yukarı tabiatı sınırlama eğilimindedir. Buna göre, yapay olan doğal olana muhaliftir. Bir mücadele vardır ama bu doğaya karşı insan açısından mı yoksa sistemlerin çatışması açısından mı ifade edilmelidir. Aranan şey, doğal olanı dışlayan, elimine eden ve yerini alan bir üstünlüktür. Bu nedenle, örneğin yönlendirilen ve planlanan ekonomi liberalizmin yerini alır. Ancak bu alanda bir başka daha ince, bütünleyici bir hareketi görüyoruz. Ekonomik teknik, doğal olanı entegre etmekten çok elimine etme eğilimindedir. (Bu anlamda, fiziksel tekniklerin eylem biçimine yaklaşır. François Perroux’un planlama eleştirisi de, rasyonellik eksikliğine göre, planlamanın ekonominin serbest mekanizmasına uymak veya yorumlamak yerine onu bastırdığı gerçeğine dayanıyor. Penoux’a göre, uymak ve yorumlamak ekonomik tekniğin ideali olmalıdır).

Ancak doğal olan entegre edildiğinde doğal olmaktan çıkar. Teknik topluluğun bir parçasına dönüşür. Mekanizmanın bir unsuru, rolünü oynaması gereken bir unsur, başka birşey değil. Bu rol, önceden çizilmiş olabilir. Servomekanizmalarda olduğu gibi, böyle olduğu zaman bile, tekniğin gelişmesi öngörülmeyen unsurları devreye sokar, işlemin önemli bir kısmını doğal anlamda bırakır, ama yine de entegredir.

Bu entegrasyonda kötü bir şey mi var diye sorulabilir bana. Bir değer yargısı ifade etmiyorum. Yaptığım, aslında genel bir eğilimi, sosyolojik bir akımı, izleyerek kendi kararlarına göre davranan insanların özgürce davrandığını ama bir kere sisteme entegre olunca aynı eğilimin özünde ve açıkça zorunlu hale geldiğini kaydetmekten ibaret. Zaten varolan ama gizli (şimdilerdeyse modern tekniklerin açığa çıkardığı) bir mecburiyete uyduğu için insanın özgürlüğünü bu entegrasyondan önce bile kaybedip kaybetmediği sorulabilir. Sırf bu mecburiyet tanındığı ve ders kitaplarında yazıldığı için insanoğlu eskisinden daha sınırlanmış mıdır? Açıkça öyle görünmüyor. Eylemlerimize dair sırlarımızın birkaç kişinin tekelinde bulunmasının (teknik araçların kontrolünü kazanan da her zaman az sayıda insandır) temsil ettiği tehlikeye atıfta bulunmadan bile, sırf yazma eylemi bile insanın mecburiyetini değiştirir. Sosyolojik ve ekonomik dünyada sonuç, çoktandır tanınan ahlâktan yasaya geçişle karşılaştırılabilir. Burada da yaptırımların belirleyici olduğu anlaşıyor. Manevi yasayı ihlal etmenin, sosyolojik bir eğilimi reddetmenin veya doğal ekonomik yasaya uymamanın yaptırımı nedir? Devletin ve planın yasasına meydan okumanın yaptırımı nedir? Fark açık değil mi? Kaybedilecek olan insanın özgürlüğünün, riske girme özgürlüğünün, hatta ölüm cezasıyla kumar oynama özgürlüğünün tamamıdır. Bu özgürlük kaybında, tekniğin bizi sürüklediği inişli yolu görüyoruz.

Views: 37

Rum Erenleri, Horasan Erenleri – BayRam Bey


Alıntıdan anlaşıldığına göre, Hacı Bektaş, Rum’a gelmeden önce oraya değişik zamanlarda gelmiş olan erenler vardır. Bu erenler Anadolu’yu yurt tutmuşlardır. Yurtlanmak bir anlamıyla da bir toprakta kesinlikle bir topluluk oluşturup bir yaşam kurmaktır. O toprağı yaşanılan yere çevirmek, şenlendirmek, şenlik kurmaktır. Kesinlikle bu şenlendirme bir iskan, sükuna erme, sükun bulma ya da iskan etme değildir. İskan etme iki yönlüdür: Etkin bir gücün edilgen bir gücü zorla bir yere yerleştirmesidir. Oysa yurtlanmada topluluğun kurduğu yaşam kendilerini seven diğer insan topluluklarıyla ya da öbekleriyle çevrilidir. Burada sonraki çağlarda ülke, vatan diye bir devlet egemenliğine göre tanımlanan topraklarla (territorial), yurt denen yaşam yerleşimlerinin ayrımı vardır. Yurt geçicidir, değişkendir, göçümlüktür, bir zaman dilimine göredir. Ülke ise imgelemde sonsuzdur.

     Anlatıdaki erenlerin yeme içme, barınma gibi gereksinimleri kısaca günlük azık kaygısı erenlerin topluluğundaki ya da komşu topluluklardaki üretici insanlar tarafından karşılanmaktadır. Erenlerin yurtları bu üretim etkinliklerine bağlı olarak yine geçici olarak yarı yerleşik bir yurda dönüşebilir. Bunlara 13. yy.da tekke denirdi. Bu tekkelerin Anadolu’da ya da “Rum”da yaygınlığını dönemin kaynaklarından öğrenebiliyoruz. Rum eli sınırları tarihsel olarak değişen topraklardır. Bu sınırları devlet sınırları olarak tarihte izleyebiliriz. Ancak yurtluk olgusu bazı dönemlerde, bazı yörelerde kurulduğundan belirsizliklerle çevrilidir. Yine de bazı örnekleri daha sonraki yüzyıllarda yazılı dünyaya katılmış eren söylencelerinde, eren anlatılarında (arab. menkabe, menkıbe; çoğ. menakıb) izlenebilir. Eren söylenceleri ikilikli kavrayışların anlam dünyalarını imleyen dönemsel anlatılardır. Yine o dünyadan kalan sayısız şiir, yazma; tekke, eren sini (mezarı) o dünyanın yaşayan tanıklığını günümüze ulaştırır. Yaşanan dünyanın parçalanmışlığında erenliğe ilişkin bilgi, duyu, duyumsama, duygu, inanç ve yükünme biçimleri yerellik ne denli yaşıyorsa o denli yaşanmaktadır. Bu yerelliğin bazı parçaları kültür varlıkları olarak adlandırılıp devletin uzandığı ve denetlediği ve dolayısıyla tanımlayıp biçimlendirdiği müze tekke kurumları çevresindeki yaşam alanlarında sürmektedir.  

     Kurulu devlet düzenleri ve onun yöneticileri bu tekkeleri geçmişten bugüne değişik nedenlerle destekledi. Belki de bir kapma aygıtı olan devletin tekke dünyasının gücünü kendi savaş makinesi gücüne katmak için bir açma (fetih) eylemini vurgulamak daha uygundur. Bu açma eylemiyle ve bunun devlete sağlayacağı destekleyici olanaklarla çağdaş devlete dek egemenler bu tekkelerde yaşayanların ekip biçtikleri topraklar ve ürettikleri ürünleri vergi dışı bıraktılar. Bu yurtlanma biçiminden kalanlarda, tekkelerde kalan dervişlerin ortak çalışıp ortak ürettiklerini ve tükettiklerini yaygın olarak görebiliriz. Yine değişik dinsel, düşünsel, topluluksal, siyasal vd. eğilimlerdeki tekkeler ayrı dönemlerde, ayrı yönetimler tarafından ayrımlı bir biçimde desteklendi. Devletlerin bu destekleri erenlerin bulundukları yörelerde üstlendikleri doğrudan ya da dolaylı topluluksal işler ve onların topluluklara yararlı işlevleri açısındandı. Alışveriş kervanlarına konaklama sağlama, devlet görevlilerine konaklama ve binit sağlama, asker toplama ya da savaş açıldığında bunların yöre halkına duyurulması gibi görevler tekke işlerinden sayılırdı. Tekkelerin yöneticilerinin atanma ya da bazen bu yöneticilerin onaylanmasına ilişkin yönetsel belgelerde bu görevler açık olarak belirtilirdi. Böylece tekke ereni dolaylı bir biçimde ya da görünüşte yönetsel bir güçle de donatılıp devletin kapma aygıtlarınca devlet örgütlenmesine katılmış ya da en azından devlet örgütünün etki alanında bir birim kılınırdı.

     Erenler yöre topluluklarınca sevilir, sayılır, bir yandan da topluluk insanları onların görünmez güçlerinden çekinirdi. Çünkü onların doğaüstü güçleri olduğuna inanılırdı. Erenlerin anlam dünyası dışında gündelik dünyada da toplulukların birtakım gereksinmelerini karşıladıklarına ilişkin oldukça kabarık bir yazın bulunmaktadır. Bizans uçlarında (ortaçağda gerçekte belli bir devletin açık denetiminde olmayan topraklar) bu erenler, onları dinsel ve dünyasal toplulukların önderi olarak benimseyen halk tarafından el üstünde tutulurdu. Erenler çoğunda dinlerüstü ama dünyalık işlerde her halktan topluluklara yol gösterici olurlardı. Erenler iyi otacı (günün sağaltım bilgilerini, uygulayımlarını bilen kişi), iyi hayvan sağaltıcısı, iyi ruhsal danışman, iyi dinsel önder, iyi uzlaştırıcı ya da aracı, iyi büyücü, Tanrı tarafından iyiliklerle donatılmış kutsal ve kutlu insandı. Halklar arasında etkileriyse bu erenlerin barınak tekkelerini daha önceki dönemlerde de aynı işleri görmüş iki dinin kutsal yerleşimlerinin yıkıntılarını ya da örenlerini  şenlendirmelerinden çıkıyordu. Hele müslüman tekkeleri daha Bizans düzeni yıkılmamışken bu düzenin uçlarında yurtlandı. (Seyit Battal Gazi yerleşkesi/ Eskişehir gibi.) Bu yurtlanma yöre insanlarının onlara olan gereksinimleriyle de yakından ilgilidir. Bazı erenlerin yaşam öykülerine (menakıbname) baktığımızda onların yurtlarının tahta kılıçlarla alındığını görürüz. Yöre topluluklarına üretim işlerinde yardım etmek, insanları sevmek, insanı yüceltmek, insanı çektiği acılarda yalnız başına bırakmamak, insanı sevinçlerinde çevreleyerek onun sevincini topluluklaştırmak, törenleştirmek…

     Burada yazmaya çalıştığım yüzeysel üç beş saptama tarihsel yaşanmışlıkların minik parçasıdır. Sarı Saltık, Selçuklu ve Bizans coğrafyasında, Rusya içlerinden Polonya’ya dek her yerde etkilidir. Biri Edirne’de, diğerleri bugün (ülkeli olma çağının sonlarında) başka ülkelerde yedi yerde makamı (adına yapılan mezar ve tekke) bilinmektedir.  Kızıl Deli Sultan’ın Balkanlara yerleşmesinde henüz Selçuklu ile Osmanlı devletleşmeleri orada etkili değildir. Bursa, Orhan Gazi tarafından kuşatıldığında ona yardım eden, kentin anahtarlarının Orhan Bey’e sunuluşunda Bursalı Bizans yöneticisine ve Rum halkına güvence veren Geyikli Baba ve Abdal Musa, Abdal Kemal gibi (Aşıkpaşazade’nin 1480’de bitirdiği tarihinde belirttiği Rum Gazileri) erenlerdir. Kentin alınmasındaki çabası ve etkisi (ölünceye dek bey kalan Orhan tarafından) ödüllendirilmek istenince, Geyikli Baba yalnızca bir tekkelik yurt ister Orhan Bey’den. Diğer bir eren Otman Baba ise bugün Bulgaristan, Yunanistan, Türkiye Trakyası denilen topraklarda istediği gibi dolaşabilmektedir. İstediği yere Sultan 2. Mehmet’e ve Bizans yöneticilerine danışmadan tekkeler açmakta, topluluklar yerleştirebilmektedir.

     Buraya kadar tutulan çizelge gerçekten çok uzundur. Çünkü 13 ve 14. yy.ın anlam dünyası daha anamalcılık ve dünyası (anamalcılık yalnızca sanayi üretimiyle sınırlanmış değildir) tarafından bozulmamıştır. Tek başına o zamanlarda kesinlikle var olan alışverişçi ve rantçı anamal (birikim türleri olarak anamal) ise böyle bir dünyayı bozmayı bir yana bırak, tozlandıracak denli bile etkili değildir. Hatta anlam dünyası alışveriş dünyasına da çeki düzen verip onu anlamlarla doldurmaktadır. Örneğin alevi diye adlandırılan çevrelerde alışverilerin tartısında yapılabilecek hatalardan hilelerden kaçınmak için alanla satanın razılık temelindeki tartısız alışverişi ya da Türkmence “kabalacı alver” yaygındır. (Kabala alışveriş şöyledir: “-Buradaki yüne (yapağı) ne istiyorsun? -15 lira. –Buraya 12 verdim gitti! (…) –Tamam, hayrını gör! Hakkını helal et! –Sen de!”)

     Kaldığımız yere dönüp Hacı Bektaş Velayetnamesi’nde yer alan öykülerde, söylen parçalarında, masal parçalarında, destan ve tarihsel anlatı parçalarında her ne denilirse denilsin bu anlamlandırmanın bazı yönlerini görelim. Denizde fırtınaya yakalanan alışveriş insanlarının bu erenler tarafından kurtarılması, onların kurtulmalık adağı olarak erenlerin tekkelerine sundukları adak çıraklar (çerag, çırağı, mum)… Böyle bir yazın (böyle bir edebiyat) bu topraklarda oldukça işlenmiştir ki Bektaşçı anlam dünyasının da çok güzel bir sevi öyküsü olan Güvenç Abdal (Genç Abdal) anlatısı örnekçiklerden yalnızca biridir. Güvenç Abdal 13. yy.da yaşamış (sonradan Bektaşçılığa yazılacak, orada gösterilecek) bir Bektaşi ozanıdır. Kutsal sayılan sini (mezarı) bugün Hacıbektaş Tekkesi yerleşkesi (Campus, küllüye ) içinde ayrı bir odadır ki bu ona biçilen değerin bir göstergesidir.

     Devletçi yazının devletle, onun dinsel anlayışlarıyla ilişkilendirdikleri bu gazacı/fetihçi gazi erenler kilise, havra ve cami dışıdır. Pek çoğu devletin dini (o ülkenin egemen resmi dini) tarafından kapılamamıştır. Erenler kişi olarak unutulmuşluklarını da her şeyden önce bu kapılmadan kaçışlarına borçludur. Onlar adsızca bugün bile yaşam yörelerinde yüzlerce yıl sonra yaşayan insanların düzen dışı özelliklerinin yaratıcı kaynaklarıdır. Onlar yeni insanları etkilemeye, yeni yaşam biçimlerini oluşturmaya, onlara uç da sayılsa güzel nitelikler, etkin yetiler katmayı bir biçimde sürdürmektedir.

     Biz alıntıya dönüp Horasan’dan gelme Hacı Bektaş’a bir de bunların içinden bakalım. Şöyle diyelim örneğin: bir er olarak, kutlu bir kişi olarak o, 1240’tan 10 yıl kadar önce Rum ülkesine gelmiş olmalı. Bu tarihlendirme Cengiz Han’ın Orta Asya, Horasan, Bugünkü İran ülkelerinde yıkmadık kent bırakmadığı yıllar. Zarar gören yalnızca devletlerin yapıları değil, bunun yanında daha bütünüyle devletin toplumu olamamış halk kavramıyla (devlet dışı kalanlar kavramıyla) anlatılan kalabalıklardır da. İç Asya ve Horasan’da yaşayan topluluklar her toprak ve halkı denetime açmacı (fetihçi) büyük devlet gibi Cengiz’in yağmacı ve yıkımcı ordularının önünde Anadolu Selçukluları ve Bizans ülkelerine göçmektedir. Bu göçte erenlerin yanlarında getirdikleri ise yüzlerce yıl biriktirilip onlara kalıt bırakılmış bilgelik, buna ait bilgi ve yaşam uygulayımlarıdır. Gökten yere var olanların bilimidir, bilgisidir, uygulayımıdır, yaşam deneyimleridir. Eğer bilimi, bilinci, bilgiyi çağdaşçılık ya da modernizmle başlatmıyorsak bu doğaldır ki.

     Elbet Rum ülkelerinde (diyarında) 1240 gibi bir kıyametten önce yurtlanmış yerleşik ve göçmen birçok eren yaşamaktadır. Bunların arasında da ayrı bakış ve yaşayışları örnekleyen ayrılıklar, çekişmeler vardır. Erenlerin gündelik dünya ve anlam dünyasındaki yerleri onların, devlet yöneticileri, devletin dinsel kurumları ve diğer uyruk topluluklarıyla kurdukları ilişkilerle belirlenmektedir. Önce gelenler yani alıntının kavramıyla söylersek Rum Erenleridir. Daha sonraları kendiliğinden oluşacak bir kavramla adlandırılan Horasan Erenleri ise Cengiz Han’ın büyük devlet (imparatorluğu) orduları önünde göç eden kalabalıklarıyla Rum’a (Doğu Roma/Bizans ile Rum Selçuklu ülkesine) gelenlerdir.

Ta kim ol er Rum’a girmeye! Eğer Ruma girecek olursa, Rum mül[k]ünü ol er alıp ve halkını kendine muhib eder. Ayrıca Rum’da bize öyün kalmaz, dediler.

     Bu tümceler varsayımla Hacı Bektaş üzerine 13.yy.da halk arasında anlatılan kutsal öyküleri yazıya ilk geçiren kişi tarafından kurulmuş olmalı. Yazıya geçirme yine olası bir varsayımla 15. yy.ın sonunda gerçekleştirilmiş. Aktardığımız tümceler ise 17. yy.ın ilk çeyreğinde (1624) Ali Çelebi’nin yazmasında yer alıyor. Elbet Rum ile Horasan erenleri çekişmesi Rum ülkesinin boyunduruğa alınmasıyla ilgili değil. Çünkü mülkün iyesi kapma aygıtı devlettir. Ona uyruk sayılanlar ise bu yargıdan değişik önermelerle kaçarlar: “Tanrı’nın dağı ovası, Tanrı’nın ormanı suyu…” Ancak devlet kurmanın birinci koşulu bir mülkü denetim altına, egemenlik altına almaktır. Bunun gizemlileştirilmesi, uyrukların en derin yerlerine yerleştirilmesi de egemenliğin görünmeyen aşkın, dünya ötesi bir güç adına kurulmasıdır. Görünen egemenler ise o saltık gücün yerdeki örnekçileridir. Seçilmişleridir. Bu yüzden göksel dokunulmazlık, gök adına ordularla örnekçelendirilmiştir.

     Böylece alıntının bu parçasına konu olan ise o devlet toprağında yaşayanların anlam dünyalarındaki Rum erenlerinin etkilerinin giderilip toplulukların yeni bir etki altına alınmasıdır. Halktan insanların bir Horasan eri tarafından sevenleştirilmesi, taraftar kılınması (muhip oluş) olasılığı Rum Erenlerinin önde gelen kaygısı, korkusu olduğu anlaşılıyor. “Ayrıca” ile başlayan tümce buna ek olarak “bize öyün (gündelik yaşamlık, doyumluk) kalmaz”, diyerek Rum Erenlerinin yaşamlıklarının topluluklar tarafından sağlandığını dolaylı olarak anlatıyor. Böylece dünyalıkların iyeliğindeki çekişmenin yanında anlam yurtlarındaki erenlerin çekişmesini de görüyoruz. İkilikler, ikilikçilikler…

     Ancak 15. yüzyıl derlemecisinin bakışından o dönemde yaygınlaştırılan (çünkü düşünceler, inançlar, kanılar, sanılar ussal varlıklardır. Kendi kendine değişmenin dört durumuna geçemez)  bir bakışın varlığını da çıkarabiliriz.  İnsanı topluluğundan ayırıp onun yaşamını hayvansal düzeyde bir kavrayışa indirgeme: insan tekili yalnızca karnını doyuracak besinleri bulmak için didinir, uğraşır, didişir…  (Bu bütün yönüyle olmasa da cins olarak hayvanın tanımıdır. Tarih öncesinde yaşamış insan kümeleri bunu bir şekilde aştı ki insan türü omurgalı memeliler içindeki diğer türlerden bir biçimde ayrımlanarak ayrıştı. Ancak geçanamalcı düzenin bireyleri eğer ille de bir tarih belirtmek gerekirse19. yüzyılın başından beri sanki yine oraya, köke yönelmekte.) Rum erenlerinin yaşamı kesinlikle böyle değildir ki, onlar tarihin her dönemindeki sevenlerinin bakışında, kendi bütünlüklerini diğer insanlardan ayrımlı güçlerle donatmış bilgeler; deneyimleri, onlara önceki toplulukların erenlerinden kalıt kalmış yolları, yordamları, uygulayımları olanlardır.  

     Malinowski ağırlıkla bu nasıl işler ve ne işe yararcılığın belirlediği Büyü, Bilim, Din’de şöyle bir saptama yapar:

Bir öyküyü kaydetmek, onun yaşamda ortaya çıktığı bulanık, karmaşık biçimi izlemekten ya da içinde ortaya çıktığı diğer sosyal ve kültürel gerçeklikleri izleyerek onun işlevini araştırmaktan daha kolaydır. Bu kadar çok metne sahip olup mitin gerçek özüne ilişkin bu kadar az şey bilmemizin nedeni budur. (Malinowski, age, s. 110, Çev. S. Özkal 1990.)

     Burada üzerinde düşünülmesi gereken önemli bir konu da 13. yy.ın anlam dünyasının gündelik yaşam tarafına doğru en azından derleyicinin bakışında olduğu gibi bir büzülmesidir. Yani anlam dünyası gündelik yaşamın gereksinim nesneleri tarafından sınırlandırılmaktadır. Topluluktaki insanın gündelik dünyası üzerinde yine o insanlar tarafından kurulan anlamlar ve onların biçimlendirdiği eylemler, edimler yine aynı zaman ve yurtlarda birbiriyle çatışmaktadır. Biraz okumuş yazmış bir tavırla diyebilirsek, insanın doğal yaşamıyla iç içe olan topluluksal yaşamı aynı zamanda ve yurtta ekinsel yani kültürel yani üretilmiştir. Bu üretim/ekin aynı zamanda devleti de üreten, Eflatun’un Timaios’undaki anlatıya inanırsak İsa’dan yaklaşık 8500 yıl önce başlamış bir öyküdür. Eflatun’un Sokrates’e anlattırdığı bölümde, Solon’un Mısır’da bulunduğu yıllarda bir din adamına dayandırılan bilgi şöyledir:

O kadın-tanrı [Athena] ki sizin ili bizimkinden bin yıl önce, toprak ile Hephaistos’tan aldığı bir tohumdan vücuda getirmişti, kutsal kitaplara göre, bizim ilin [Mısır] kuruluşundan beri sekiz bin yıl geçmiştir. Demek oluyor ki sana dokuz bin yıl önceki yurttaşlarının kurumlarını, onların en şanlı başarılarını kısaca anlatacağım. (…) Göreceksin ki şimdiki yasalarımızdan birçoğu sizin o zamanki yasalarınızdan alınmıştır, aynı şekilde el işleri erbabı da başkalarıyla karışmadan, kendine mahsus bir iş gördüğünden, çobanların, avcıların, çiftçilerin sınıfı gibi birbirinden ayırt edilmişlerdir. Savaşçılar sınıfına gelince: Bizde, onların da bütün öteki sınıflardan ayrılmış olduğunu, savaşçıların savaştan başka bir şeyle uğraşmalarının yasak edildiğinin her halde farkına varmışsındır. (Platon, Timaios, s. 19, çev. E. Güney, L. Ay 2001.)

    Burada vurgulamak istediğim erenlerin anlam dünyasının zora dayanarak kurulan ve aynı zamanda ekinsel bir yaratış olan devlet kurumları tarafından zor da içinde değişik yönetsel uygulayımlarla büzüldüğüdür. Bu büzme devletin dini, okulu, vergisi, bilimi, bilimadamı, düşüncesi, siyaseti, sanatı… tarafından kuşatılmış, çevrilmiş kişilerin, tekilliklerin, onların oluşturdukları toplulukların anlam dünyasını silip süpürmüştür. C. G. Jung’un yaşlılık çalışması olan Keşfedilmemiş Kendi’de devletin bir işlevine indirgenmiş birey kavramı ile toplumun bir işlevi olan birey kavramı şöyle konulmuştur:

… açıkçası bireyin, sorumluluğu üstünden atıp bu yetkiyi ortak bir organa aktarmasına pek şaşmamalı. Bu biçimde birey giderek daha çok toplumun işlevine dönüşür. Toplum sırası geldiğinde, gerçek diri taşıyıcının işlevini zorla ele geçirir. Oysa, gerçekte toplum, devlet gibi, soyut bir kavramdan başka bir şey değildir. İkisine de kişilik verilmiştir, yani ikisi de özerkleştirilmiştir. Özellikle Devlet sözde canlı bir kişiliğe dönüştürülmüş, her şey ondan beklenir olmuştur. Gerçekte devlet yalnızca onu nasıl yöneteceğini bilen bireyler için bir kamuflajdır. Dolayısıyla anayasal devlet toplumun ilkel bir biçimine doğru sürüklenir –ilkel bir boyun komünizmine. Orada herkes bir başkanın ya da takım erkinin otokratik yönetiminin uyruğudur. (…) Bu doğrultuya [Jung’a göre toplumun ilkel biçimine] yönelen bütün toplumsal-siyasal devinimler, değişmez biçimde dinin altındaki zemini daraltmaya çalışırlar.  Amaç, egemen Devlet uydurmasını –başka deyişle, onu güden reislerin heveslerini- bütün sağlıklı sınırlamalardan kurtarmaktır. Çünkü, bireyi devlet’in işlevine dönüştürmek için, onun başka bir şeye bağlılığı elinden alınmalıdır. Din, yaşamdaki usdışı olgulara bağlılık, boyun eğme anlamına gelir. Bu olgular, doğrudan toplumsal fiziksel koşulları göstermezler; onlar daha çok bireyin ruhsal tutumu ile ilgilidirler. (Jung, Seçme Yazılar, der. A. Storr, s. 314-315.)

Öykülerimizin adsız derleyicisi [Gölpınarlı’ya göre Rumlu Firdevsi] de devletin önde gelen bir kayıt altına alma aracı olan yazıyı kullandığına göre… Devlet kendi egemenliği dışında biçimlenen, yaşamını sürdüren hiçbir şeye, hiçbir zaman değişmez bir ilke olarak izin vermez. Onu, o aracı ya da oluşu, o kuruluşu ya da makineyi kapıp kendi işleyişinin bir aracına, aygıtına, aygıtçığına –aparatçik- dönüştürür. İnsan kümelerinin, öbeklerinin yaşamlarını sürdürmeleri için, o yaşamı anlam yurduna yerleştirmek için toplulukların devlete gereksinimi olmadığı gibi tersine devleti büzüştürüp bir daha asla çıkamayacağı dibi görünmeyen bir uçuruma atmaları bir zorunluluktur. Bunun ucundan devlet toplulukları olan kurumlar ya da toplaşmalar ile insan toplukları arasında birçok alanda kıyasıya bir savaş sürüp gelmektedir. 

     İşte yukarıda konu ettiğimiz öyün ya da ekmeği yitirmek bakışının tekli dünyası da çekişmenin bir türden anlam dünyasından, ki bir yaratma ve çoğaltma dünyasıdır da,  gündelik dünyanın ekmek savaşlarına indirgenmiş genellemeci bir siyaset bilimi önermesidir. Yani sanki erenlerin 15. yy. derleyicisinin baktığı biçimde yalnızca ya da temel olarak ve her şeyi belirleyen bir öyün derdi varmış gibi. Elbette bu bakış günümüzde ya da geçanamalcılıkta devletli bilim, devletçi gelenek ve görenekler tarafından sürekli öne çıkarılmaktadır. İnanıyorum ki erenlerin diğer üretici kalabalıklar gibi hiçbir zaman öyün derdi olmadı. Çünkü onlar öyünün güneşin ilk ışıklarından karanlık gecenin başlangıcına dek otlanan, av ardında koşan, uçan, yüzen canlı hayvanların temel sorunu olduğunu çok eskiden beri biliyorlardı. İnsanın içindeki ve dışındaki hayvandan ayrılmasını, bir acun kurmasını, yaşayan ya da canlı olanı aşmasını, öyüne tutulmayışın, öyün derdinde askıda kalmayışın insanın hayvanlıktan çıkışı oluşunu bildiler, anlattılar, yaşadılar.  Üretici, yaratıcı, bilgi biriktirici, buluşçu, sonraki kuşaklara devredici insan toplulukları her zaman engellenseler de bir parça toprak bulduğunda kendilerine yetecek öyünlüğü avladı, topladı, üretti, biçimlendirip yaptı (imal etti), sonraki günler için sakladı, paylaştı, kalıt bıraktı… Başka bir deyişle öyün insan topluluklarının yaşamında ender zamanlar (savaş, baskına uğrama, boyunduruk altına alınma, doğanın düzensizlikleri vd. engeller) dışında pek sorun olmadı. Sorun olan ise bu öyünlüklerin zorun değişik uygulamalarıyla ellerinden onlara dış bir güç tarafından vergi, kira, güvenlik bedeli, baş (yaşama) bedeli, savaş bedeli gibi salma adıyla arı bir zorla derlenmesi, devşirilmesi, el konulması olmuştur. Sorun onların ellerinden üretecek, yaratacak ortamların, koşulların (toprak, otlak, avlak, orman ve üretim araçlarının) alınmasıdır.

     Burada diyebiliriz ki erenlerin çekişmesi o günkü anlayışlar tarafından öyün çekişmesi olarak sunuluyor; bu gerçekliğin belki de sonradan gelen, kapsayıcı olmayan, ayrık, küçük bir yönüdür. Asıl çekişme anlam dünyasının egemenlerin varoluşlarına kendiliğinden karşıt güçlerinin zayıflatılıp, dağıtılıp, parçalanıp ya da nitelik değiştirilerek onların gündelik dünyanın güçlerine, egemenlerine uyruklaştırılması savaşıdır. Yoksa beslenme gereksinimleri, bedensel istemeler, doyumlar ve bunlardan daha fazla öne çıkan tinsel doyumlar insan topluluklarının, doğal olan kendiliğinden insan kümeleşmesinin sağladığı bir sonuçtur ki kişi (osm. şahıs), birey (osm. ferd) ussal bir indirgemedir. Birey kurgusal bir varlıktır. Birey işlevci kurgusal bir indirgemedir. Küme, öbek ya da topluluk ve topluluklar birliği ise ilkönce doğaldır ve bu doğallık boyun eğdirici güçlerin zorlamadığı durumlarda topluluk tarafından biçimlendirilip dönüştürülerek kendiliğinden sürdürülür.

     Tek insan varlığının kuramsal ve kılgısal olarak kümeleşme olmadan imgesel ya da ussal bir biçimde var olabileceği söylenemez. İnsan bilimleri ve sosyal bilimlerdeki örneklerde ya da söylenlerde karşılaştığımız kurt adamlar, arslan adamlar, ayı adamlar gibi örneklerde de doğal topluluksal ortamını yitirmiş tür teki olarak insan yavrusunun, yaşamını sürdürmesinin koşulunu bazı hayvanlar karşılar. Dede Korkut’un Basat’ı bir aslan ailesi tarafından büyütülmüştür. Roma kent kurucuları (Romus ile Romulus) bir dişi kurt tarafından büyütülmüştür. Türklerin dip anaatası dişi bir kurt ile bir savaşta bataklıklarda bu kurdun bulduğu kolları ayakları koparılmış bir erkek Tüküi (Türk)dir. Bu türeyiş söylencesi Moğollarda çadıra sızan gün ışığıyla giren göksel bir köpekle Alanboğa’nın birleşmesi üzerinedir…

     Bütünüyle tarih ya da insanın gezegende var olduğu zaman boyunca her yönden değiştirilmesine karşın “aile” denilen makine bir kümelenme olarak değişik bir yapılanışta varlığını bugün de sürdürmektedir ki anlatmaya çalıştığımız gerçekliği (insan tekinin her şeyden önce ve zorunlu olarak bir küme, bir topluluk varlığı oluşunu) destekleyen bir kurumdur. Ancak aile sözcüğünün en erken geçortaçağda ortaya çıkmış olması bile insanın kümeleşme içinde var olabildiğini gösterir. Evliliğin belki de insanların geçmişinde hiçbir zaman kuralsız bir birlik olmadığı da düşünülebilir. B. Malinowski tek eşli evlenmeyi insanın küme içinde ya da topluluk biçiminde yaşamına yerleştirir. (Malinowski küme, öbek, topluluk yerine soyut bir toplum kavramı kullanır.)

     Yani aslolan topluluktur. Aile biçimleri (küme ve boy evliliği, çok karılı, çok kocalı, tek eşli… gibi) onun içinde belirginleşir; onun içinde dönüşür, ortadan kalkar ya da değişmez önsel, ilksel yapı sayılır. Bu tümcedeki dilin içindeki aile adı da bir sorun oluşturur. Yine bu dile Türkçe diyelim, Türkçede neden “aile” kavramını karşılayan bir sözcük yoktur? (Bazı dönemler için ev, bark, ocak söylenmiştir. Yazılı uygarlıklarda –Göktürk, Uygur- bunu karşılayan sözcükler elbette vardır. İçerdiği tam anlaşılmayan “bark” Göktürk alanına aittir örneğin. Ancak Selçuklularla birlikte yazı denilince Farsça ve Arapça abc (elifba ya da alfabeta) ve dil denilince de Farsça ve Arapça anlaşılmaktadır.) Bunu tek tek kişilerden devinerek açıklayabilir miyiz? Freud’un Uygarlığın Huzursuzluğu’nu sunan A. Babaoğlu’nun “bunlar da psikanaliz gibi aydınlatıcı özellik taşımaktadırlar” dediği dayanak noktası bu mudur? 

“Freud her zaman toplum, uygarlık ve dinin ancak bireyden yola çıkılarak ele alınabileceğini savunmuştır;” (Babaoğlu 1999, s. 21, Uygarlığın Huzursuzluğu içinde.)                                                                           

     Topluluklar parçalanıp insan tekinden oluşturulan kurgusal çağdaş birey kavramında olduğu gibi insan tekinin her şeyden önce ailenin de içinde yer aldığı bir topluluğu yok sayması, paranteze alması ve yok sayılanın yerine sanal tek bir tarihsel toplum, sanal tek bir uygarlık, sanal tek bir kültür ya da hepsinin yerine tek bir (mega) insanlık kavramı gibi boş bir kavramın konulmaya çalışılması beni şaşırtan ve bugün de hiçbir şey anlamadığım bir yaklaşım. Eğer toplum denilen egemenlikçi kurguların içinde topluluk, küme ilişkileri içinde dayanışarak yaşayan tekilliklerin sorunlarını kavramak istersek en başta hayatın her alanını yarıştığı diğer bilimlerden koparıp alan toplumbilimin kavramlarını (siyaset toplumbilimi, din toplumbilimi, sanat toplumbilimi, iktisat toplumbilimi, mezhep toplumbilimi…) silkeleyip, söküp yeniden takarak ya da parçalayıp kırarak,  belki de “toplumsal” olmayan bir bilgiler oluşturarak,  onun aşkınlığını, genelleyiciliğini, kural koyuculuğunu (sosyal bilimlerin nomotetik üç silahşörleri), her zamanda genelgeçerliğini (tarihsizliğini), indirgeyiciliğini sorgulayıp onları küme, öbek, topluluk, boy gibi binlerce yıldır süren yapılara, örgütlenmelere, işleyişlere, bunların kültürel uzamlarına, zamanlarına doğru çekmeliyiz. Yerel bilgi ya da ille de bilim denilecekse yerel bilim. Neden olmasın? Zaten toplumbilim bunu devlet şirketi biliminden, özel şirketler biliminden, gezegenin her yerindeki her yaşarı özdeş kılan tüketici kişiye çoktan indirgemedi mi? O zaman görürüz ki tekilliklerin her türden sorunlarının çıkarıcısı egemenlikçi, tümlükçü (molar), genelleyici ve indirgeyici, soyutlayıcı, gerektikçe somutlayıcı, sömürgen ve baskıcı anlayış ve inançlardır. J. Cortazar o görkemli Sek Sek’inde şöyle der:

“… peki hangi homo [insan]?  Çünkü sapiens [us yürüten, uslamlayan, bilen] de eski, bir başka çok eski sözcük, şu hani, hangi anlamda olursa olsun, kullanmadan önce iyice silkeleyip tozlarından arındırılması gerekenlerden.” (Cortazar, s. 491, ç. N. Işık 1988.)

Ancak Freud’un 1930 tarihli yazısında sözcükler, kavramlar, tanımlıklar (terimler) hiç tozlanmamış, tersine çağdaş bir vitrin ışıklandırması gibi ışıl ışıldır.   

“insan türünün uygarlaşma süreci doğal olarak bireyin gelişiminden daha yüksek düzeyde bir soyutlama olduğu için açık olarak kavranması daha güçtür, ayrıca bu iki süreç arasında kurulan benzeşim zorlanarak abartılmamalıdır. Ancak aynı tür amaçların söz konusu olduğu bir durumda –bir tarafta bireyin bir insan kitlesine katılması, öbür tarafta pek çok bireyden kitlesel bir birim oluşturulması- kullanılan araçların ve ortaya çıkan görünümlerin benzeşmesi şaşırtıcı değildir.”  (Z. Freud, Uygarlığın Huzursuzluğu, s. 96, 97, çev. H. Barışcan, 1999/2014.)

     Varsayılan sanal bireyin, üzerine sanal bir toplum örülen gölge bireyin ya da Franfurtçuların cini Horkheimer’a göre henüz tarihi yazılmamış bireyin (Akıl Tutulması, s. 146, 147), bana göre 19. yüzyılın ikinci yarısına dek daha kavramlaştırılmamış ve her dönemde geçerli bir kavramın içine konulamaz bireyin doğduğu ve oluştuğu konum olarak ocak/aile ise topluluk ile ta baştan beri yok edici bir çekişme içindedir. F. Engels’in aktardığı kadarıyla bile A. Espinas’ın “Des Sociétés Animales, 1877”teki şu açıklaması günümüzde bile ufuk açıcıdır.

Hayvanlar arasında görebildiğimiz toplumsal [?] kümelerin en yükseği, ilkel topluluktur (peuplade). İlkel topluluk, ailelerden meydana gelmişe benzer; ama daha başlangıçta, aile ve ilkel topluluk birbirine uzlaşmaz karşıttır: birbirine ters orantılı olarak gelişirler. (…) Öyleyse, ilkel sürünün [?] kolektif bilinci, doğuşunu, en büyük düşmanına, ailenin kolektif bilincine bağlı olmamak gerekir. (Alıntılayan F. Engels, Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni, s. 41, 43, çev. K. Somer 1967/2005.) [Somer’in dipnotuna göre “peuplade/ilkel topluluk” yerine alm. “Horde> sürü” Engels’in seçimi. Niçin ola ki?]

Views: 330

Sürgün Köpekler – Robert GİLLON

Bir Fransız yazarının kaleminden Hayırsızada’ya sürülen köpeklerin hikâyesi. İstanbul’un, sihirli güzelliğinin bütün ihtişamıyla gözler önüne serildiği bir akşam vakti rıhtıma ayak basarken, Galata’daki köpeklerden hiç birinin ortalıkta görünmediğini fark ederek şaşırdık. Batı’da yayınlanan gazetelerden, yeni Jön Türk rejiminin, şehrin sokaklarının görünüşünü değiştirdiğini, bu arada sokakları dolduran binlerce köpeğin Marmara’daki ıssız adalardan birine atıldıklarını okumuştuk; ama doğrusu, bu değişikliklerin böylesine kesin, böylesine köklü olabileceğine ihtimal verememiştik. Son olarak üç yıl önceki ziyaretimde bakışları insanın kalbine işleyen bu yaratıkların binlercesini görmüş, bu zavallı yaratıkların adeta şehrin bir parçası olduğuna inanmıştım.

Ama gerçek şuydu ki, yanılmıştık. Köpeklerin takibi, Narlıkapı, Yedikule gibi eski semtlerde gerektiği şekilde yapılamadığından, ertesi gün daracık eski sokaklarda dolaşırken az köpekle karşılaşmadık. Öte yanda, Eğrikapı ve Tekfur Sarayı’ndan Haliç’e inerken de pek çok köpeğe rastladık.

Nuruosmaniye camiinin yakınındaki Tokatlıyan’da öğle yemeğimizi yerken, dostlarımızla İstanbul’daki değişikliklerden bahsediyorduk. Derken söz köpeklerden açıldı. Masamızdaki dostlardan biri:

— Onların hepsini Sivriada’ya attılar, dedi. Sivriada, hayırsız adalardan biridir, her tarafı baştanbaşa kayalıktır, bu yüzden yeni misafirlerine hiç bir hayat hakkı tanımaz. Sizi Bursa’ya giderken Mudanya’ya götürecek olan gemi, o adaların açığından geçirecektir. Yanınıza kuvvetli dürbünler alın, belki şansınız yaver gider, uzaktan köpeklerin birkaçını görebilirsiniz.

— Peki, adalardan oraya gidemez miyiz?

— Gidemezsiniz, çünkü vapur işlemez. Köprüden kalkan vapurlar yalnız Kınalı’ya, Burgaz’a, Heybeliada’ya ve Büyükada’ya uğrar. Eğer aklınızdan Sivriada’ya gitmek gibi bir düşünce geçiyorsa, bunun sizin sonunuz olacağından şüphe etmeyin.

KÖPEKLERİ GÖRMEK İSTİYORDUM

O böyle dedi ya, içimde Sivriada’ya gidip zavallı köpekleri görmek için önüne geçilmez bir istek ve merak uyandı. Karşımdaki dostum, içi fıstıklı üzümlü pirinçle doldurulmuş o nefis dolmaları birer ikişer midesine indirirken ben, çatalım havada, düşüncelere dalmıştım. Çok sevdiğim köpekleri görmeden İstanbul’dan ayrılmak istemiyordum.

— Çok uzak mıdır Sivriada?

— Çok uzaktır ya… Yoksa gerçekten oraya gitmek mi istiyorsunuz?

— İstiyorum elbet… Yarın sabah ilk işim Köprüye inip, bir kayıkçıya beni Sivriada’ya kaça götüreceğini sormak olacak. Bir sessizlik oldu. Muhatabım, âdeta şaşırmıştı. Neden sonra:

— İyi ama dedi. Sivriada dediğiniz kayalık Marmara’nın ortasındadır, kıyıdan da en azından yirmi mil mesafededir. Yoldayken ani bir havanın patladığını düşünün… Bindiğiniz teknenin akıntıyla birlikte Çanakkale’ye kadar sürüklenmesi işten bile değildir! Susuyordum. Doğrusu, aklıma ne havanın patlayacağı gelmişti, ne de akıntıların bizi Çanakkale’ye sürükleyeceği! Yemeğin sonuna doğru dostum:

— Bakın, bir fikrim var, dedi. Bir tanıdığımın bir istimbotu var. Onu bulup belki bizi götürmesi için ikna edebilirim. Söz vermiyorum, ama belki bir şeyler yapabiliriz.

İki gün geçmişti ki, kısacık bir pusula aldım: Mesele halledilmiş sayılır… Cuma günü namazdan sonra istimbot sizi Köprü’ den alıp Sivriada’ya götürecek. Tam vaktinde orada hazır olun. Ben sizi Karaköy meydanındaki küçük karakolun önünde bekleyeceğim, diye yazıyordu.

İSTANBUL’UN GÜZELLİĞİ

O akşam Perapalas otelinin salonundaki koltukta, Fransızca resimli mecmuanın sayfalarını karıştırıyordum. Bir adanın kıyısındaki kayalıklarda ufukları gözleyen bir sürü köpek resmiyle karşılaşmayayım mı? Mecmuanın muhabiri, ömründe bu taraflara gelmemiş olacak ki, resmin altına öylesine uydurma, öylesine gerçekten uzak satırlar yazmıştı ki, gülümsemekten kendimi alamadım. Tarifine göre köpek dolu bu adalar, Yunanistan açıklarında, Ege denizinin güneyinde bir yerdeydi, falan filan… İstanbul’daki köpekler gemilere doldurulmuştu ve üç gün, üç gece süren bir yolculuktan sonra bu adaya bırakılmıştı!

Cuma günü, kararlaştırdığımız saatte buluştuk. Bizi Sivriada’ya götürecek istimbotun adı “Photica” idi, sahibi de Rum’du.

Üç kişilik mürettebatın dışında yedi kişiydik. Bizi götürecek olan dostum, cin gibi zeki ve birkaç dil konuşan oğlu, üç de misafirleri. Yolculuğumuz zevkli geçeceğe benziyordu.

Bu saatte İstanbul, insanı hayran bırakacak kadar güzeldi. Güneş karşıda olduğu için, bütün şehir pırıl pırıldı. Haliç’in gerilerinde Sultanselim, Fâtih, Nuruosmâniye, daha geride Eyüp ve Mihrimah Sultan camileri, göğe yükselen incecik minareleriyle bu güzel şehre bir başka güzellik katıyordu. Daha önce Süleymaniye bütün ihtişamıyla yükseliyordu.

İstimbotumuz hareket ettiği zaman kendimi bu güzelliklerin sihrine kaptırmıştım. İçi tepeleme kabak veya kavun dolu mavnaların yanından geçerek ilerledik. Şirket ve İdare-i Mahsüsa’ya ait vapurlar yanımızdan geçtikçe bizi bacalarından çıkan simsiyah dumana boğuyorlardı. Yenicami ile Rüstempaşa’nın minaresini bu is gibi yapışkan dumanın arasından güçlükle görebildim.

Az sonra Sarayburnu’nu dönüp, Marmara’ya dümen kırdık. Ayasofya ve Sultanahmet camileri ile Bağdad köşkü bana bu şehrin güzelliğini bir kere daha hatırlattı. İstimbottakiler, bu güzelliğe alışkın olduklarından kendilerini bir tavla partisinin heyecanına kaptırmışlardı. Arkası kesilmeden konuşuyor, münakaşa ediyor, bağrışıp çağrışıyordu.

Bir saate yakın bir süredir yol alıyorduk. Artık Sivriada iyice şekillenmeye başlamıştı. Her an bize daha hızlı yaklaşıyormuş gibiydi. Tepesi sivri mi sivri, bir kocaman kayalıktı Sivriada üzerinde tek bir yeşillik görünmüyordu. Tabii tek bir köpek de…

İstanbul gerimizde kalmıştı. Yedikule’den tutun, Saray’a kadar morumsu bir siluetten başka bir şey değildi koca şehir. Samatya’nın evleri, Beyazit ve Laleli semtlerindeki konaklar çoktan görünmez olmuştu. Buna karşılık Asya kıyısı her an biraz daha netleşiyordu. Uzakta Büyükada, mor bir dağ biçiminde yükseliyordu. Uludağ ise çok uzaklarda, bulutlar arkasında gizlenmişti.

HASRETTEN ÖLEN HAYVANLAR

Çok geçmeden Sivriada’nın burunlarından birinin açığından geçtik. O anda da köpek havlamaları duyulmaya başladı. Yüz değil, bin değil, sayılamayacak kadar çoktular! Kıyıdaki çakıllı kumsal üzerinde birbirlerini ezercesine itişip kakışarak koşuşuyorlar, etlerinden et kopartılıyormuş gibi havlıyor, uluyor, haykırıyorlardı!

Az sonra rüzgârla birlikte burnumuza dayanılması imkânsız pis bir koku geldi. Daha doğrusu kendimizi bu kokunun içinde bulduk. Kitleler halinde ölen köpeklerin kokuşmaya başlayan cesetlerinin kokusuydu bul Dediklerine göre adada bekçiler vardı ve bu köpeklerle bir arada yaşıyordu. Adamlar ölenleri kireç kuyularına atıyorlardı, ama yine de kokuya engel olunamıyordu.

Söylediklerine göre köpekler açlıktan değil, susuzluktan değil, İstanbul hasretinden ölüyordu! Evet… Tıpkı insanlar gibi, onlar da vatan hasreti çekiyordu. Şehir köpeğiydi bunlar… Burada, bu kayalık ıssız adada yaşamaya alışamıyorlardı. Daracık sokaklarda hürriyet içinde koşmak, geceleri başka mahallenin köpekleriyle dalaşmak, sabahlara kadar ulumak… Hepsi hepsi bu zavallı yaratıkların kolay kolay vazgeçemeyecekleri şeylerdi.

İstimbottaki hanımlar, hemen beraberlerinde getirdikleri şişeleri açarak bizlere kolonyalar serptiler. Gerçekten de kolonya olmadan bu iğrenç kokuyu duyup da kusmamak mümkün değildi. Dostum anlatıyor, bizlere bilgi veriyordu. Söylediğine göre, köpekler adaya çıkar çıkmaz, bir tatlı su kuyusu keşfetmişler ve hep birlikte kuyuya atlamışlardı. Bu öylesine ani olmuş o kadar çok köpek kuyuya atlamıştı ki, kısa zamanda kuyu köpeklerle dolmuş, hiç biri kuyudan çıkamamış, sonunda bağıra bağıra ölmüştü!

İstimbotumuz, kıyıya fazla yaklaşmadan çevresinde dönüyordu. Yüzlerce, binlerce köpek havlayarak bize bakıyordu. Adi sokak köpeğinden kurt köpeğine, kırmadan en iyi cinsine kadar her çeşidi vardı. Üç yıl önce İstanbul’da gördüklerim tembel tembel gölgede yatıp sineklerini bile kovmayan miskin yaratıklardı bunlar… Ama burada koşuyor, atlıyor, havlıyor, kendilerini kurtarmamız için adeta yalvarıyorlardı.

Bir ara garip bir şey oldu. İçlerinden biri cesaretle denize atlayacak bize doğru yüzmeye başladı. Biz de bu cesaretini, onu istim-bota almakla mükâfatlandırdık. Ona teneke bir kap içinde biraz su verdik. Haftalardan beri kireçli sudan başkasını içmemiş olan zavallı hayvan, verdiğimiz suyu kana kana içti. Onu gören bir başkası da bulunduğu kayalıktan kendini denize attıysa da bize kadar yüzemedi. Buralarda sular çok kuvvetliydi, akıntıyla birlikte sürüklendi, gitti.

Artık bu çevrede daha fazla kalamazdık. İstanbul’dan bir hayli uzaklaşmıştık. Üstelik Büyükada’ya da uğramak istiyorduk. Zavallı hayvanları kaderleriyle baş başa bırakarak oradan ayrıldık. Köpekler, şehirden her gün kendilerine yiyecek getiren tekneyi saymazsanız, kim bilir bir daha ne kadar zaman sonra insan yüzü göreceklerdi.

İstanbul’a döndüğümüz zaman, vakit epey geç olmuştu. Güneş batmak üzereydi.

Robert GİLLON’dan Çeviren: Eser TUTEL (Hayat Tarih, 1975)

Yazının alındığı adres: https://www.ucuztarih.com/acayip/7772/

Views: 100

22 Teknoloji Toplumu – Otoriter Ekonomi – Jacques Ellul

Tamamen teknik üzerine kurulan bir ekonomi liberal bir ekonomi olamaz. (Bu, az önceki fikirle tam olarak aynı değildir). Gerçekte teknik, modern tekniği özümseyip yararlanamayan bir sosyal biçim olan liberalizme karşıdır. Ekonomik liberalizmin kendi başına bir teknik olmadığı açık gibi. Aslında, “bırakınız yapsınlar”ın temsil ettiği tavır, ne kadar hafifletilmiş olursa olsun tekniklerin kullanımının tanınmamasıdır. Teknik, bilinçli insan eylemini varsayar, eylemden kaçınmayı değil.

Liberalizm insanlardan güvenlerini belli doğal “yasaların” belli belirsiz simyasına duymalarını isterken aslında onların emirlerindeki teknik araçlardan yararlanmalarını sınırlandırmaktadır. Bu araçlar, insanların doğanın düzenine müdahale etmesine, onun “yasalarını” kendi amaçlarına ayarlamasına ve fiziksel düzende olduğu gibi onlardan yararlanmasına imkan tanır. O halde, bunların aslında “yasalar” olmadığı da açıktır. Bu açıdan, teknik, varolmayan bu yasalara liberalizmin önerdiği saygınlığı vermez. Bu nedenle, teknik gelişirken hem liberal tavır hem de doktrini imkansızlaşır. Liberalizm ile ekonomik müdahale teknikleri (ki bunlar liberalizmin reddinden başka bir şey değildir) arasındaki temas noktasına koymakla meseleyi en keskin biçimiyle verdim. Fakat benim tezim, ekonomiyi etkileyen basit üretim teknikleri için de aynı derecede geçerlidir. Göstermiş olduğum üzere, her mekanik teknik ona uygun bir organizasyonu varsayar. Organizasyon ise hür teşebbüsün tümüyle karşıtıdır. Organizasyon mantığı da liberal mantığın tam karşıtıdır.

Bunu çürütmek amacıyla, üretim tekniklerinin liberalizmin yükseliş döneminde geliştirildiği, liberalizmin bu tekniklerin gelişimi için olumlu bir ortam hazırladığı, nasıl kullanılacaklarını mükemmelen anladığı öne sürülebilir. Ama bu karşıt bir argüman değildir. Basit gerçek odur ki, aynen nasıl ki sağlıklı bir dokuda bütünü oluşturan bir hücre çoğalabilir, ölümcül bir kansere yol açabilirse liberalizm de kendi celladının gelişmesine imkan verdi. Sağlıklı bünye, kanser için gerekli koşulu temsil ediyordu. Fakat ikisi arasında bir çelişki yoktu. Aynı ilişki teknik ile ekonomi arasında da geçerlidir.

Öyle ise Jünger ve diğerlerinin inceledikleri teknik ile ekonomi arasındaki çatışmanın geçtiği yer burasıdır. Tekniğin amacı verimlilik ve rasyonellikken liberalizmin amacı para kazancı olduğundan teknik kaçınılmaz şekilde liberal ekonomiye karşıdır.

Teknik, liberal ekonomiden kâr edilemez kararlar ve riskler ister. Sözgelimi, eskileri daha amorti edilmeden pahalı yeni makineler geliştirildiği zaman sanayici eski makineleri tasfiye etmeye zorlanır ya da piyasadan silinme riskini göze alır. Bu çatışma tüm seviyelerde geçerlidir.

Devlet ekonomiyi kontrol ettiğinde benzer sorunlarla karşılaşır. Fakat aynı sorunlar her ekonomiyi etkiler. Bu perspektiften planlama savurganlık olarak eleştirilir. Ancak aynı eleştiri liberal zihniyetin hâlâ yürürlükte olduğunu gösterir.

Ancak, kapitalist bir bağlamda bile, savurganlıkla ilgili yargılar zamanla ve sektöre göre değiştirilir. Bir raporunda ILO sıradan makineleşmeyle ofislerin makineleşmesini karşılaştırdı: “Ofıslerdeki işgücünün makineleşmesi, standart uygulamalara karşılık, ofisin masraflarını artırsa bile kazanç açsısından çoğu kere haklı gösterilecektir. Ofisin idari kısmını oluşturduğu üretken birimin getirişini makineleşme artırdığında olan da budur”. Fakat böyle kısmi istisnaları dikkate alsak bile, liberal ekonomi esasen kâra dayalı olduğu için teknik ile liberal ekonomi arasındaki çatışma kaçınılmazdır. Kâr olmadan liberal ekonomi olmaz. Oysa planlı bir ekonomi için kâr en yüce değer değildir. Kuşkusuz, planlı ekonomi kâr dürtüsünü tamamen ihmal etmez, ama kâr hesaplan içinde yalnızca bir unsuru temsil eder. Planlı ekonominin temel kriteri rasyonellik (ya da verimlilik); tek kelimeyle söylemek gerekirse, tekniktir.

Teknik ile liberal ekonomi arasındaki çatışmada o halde teknik liberal ekonomiye üstündür ve onu yasalarına uydurur. Gösterdiğim gibi, liberal ekonominin kendisinin tekniğe dönüşmesiyle süreç daha uzar. Ekonomiyle teknik arasındaki birlik bu şekilde sağlanır-, ama liberalizm ortadan kaldırılır. İktisatçılar, “amme hizmeti” ya da “ortak iyi”den bahsederek bunu haklı göstermeye çalışabilirler ama bu açıklamalar sonradan meşrulaştırmadan, ideolojik bir sis perdesinden başka bir şey değildir. Değersiz değildir ama büyük teknik işgal gerçeğiyle önem açısından mukayese edilebilir değildir.

Liberalizm, tekniklerin büyüme ve dayatılmasıyla doğru orantılı olarak giderek yumuşar ve tutulur. Liberalizmin güç kaybıyla bu tekniklerin gelişimi arasındaki ilişki kaçınılmazdır. Liberalizmin üretimi becerdiği ama dağıtımı beceremediği şeklinde sıkça duyulan meseleye en geniş bakışı temsil ediyor. Liberalizm nasıl üretebiliyor? Bunun cevabı, serbest girişimde üretimin liberal çerçevenin bir parçası olmadığıdır. Daha ziyade, yoğun bir planlamaya tabidir; başka türlüsü de olamazdı zaten. Spesifik olarak liberal olan, çeşitli tüketici sektörlerinde tüketici mallarının geçişi ve onların dağıtımıdır. Çok zayıf işleyen, sürekli engel olunan da dağıtım sürecidir, zira teknik, çok muazzam miktarlarda ve kötü düşünülmüş malı piyasaya sürer.

Aynı şey, tekel ve tröstlere doğru eğilim için de geçerlidir. Ekonominin tüm sektörlerinde bu eğilim liberalizmin baş belası ve tahribidir. Ya açıkça rekabet serbestisi hiç olmayan bir tekelle sonuçlanır (bu tekel devletin veya özel olsun devlet kontrolüyle liberalizm arasındaki yarışmanın sonucu aynıdır) ya da neden olduğu savurganlık nedeniyle açık tekelden daha az tahripkar olmayan tekelci rekabetle sonuçlanır. Bu gerçeklere sebep olan, iki farklı boyutta, tek başına tekniktir. Birinci olarak, finansal teknikler teşvik edilmektedir. Bu teknikler, tröstler ve şirketler gibi kurumların kuruluşuna (araçlarda fevkalade bir gelişme olmadan düşünülemeyecek bir şeydir bu) imkan verir ve bu kurumların bankalar ve borsalar seviyesinde esnekliğini sağlar. İkinci olarak, rekabet teşvik edilmektedir, ki liberal rejimde çeşitli teşebbüsler arasında gerçekleştiğinde rekabet aslında tekniklerin mikroekonomik aşamada rekabetidir. Teknikler durağan kaldığı ölçüde farklı teşebbüsler her biri kendi malları için müşterileriyle beraber yan yana varolabilir. Teşebbüslerden bir kısmı güçlü bir kısmı zayıf olabilir, ama zayıf olanlar yine de yaşayabilir. Dengeyi bozan şey teşebbüsün büyüklüğü değil, teknik gelişmedir. Bir teşebbüs yeni yöntemler uyguladığı an (mesela yeni halkla ilişkiler teknikleri, verimi artırıp maliyeti düşüren makineler, işgücünü daha verimlileştirme işletme organizasyonu, daha büyük istikrar sağlayan finansal usuller), bu teknik unsurların rakipleri karşısında kendisine avantaj sağladığını, onları ortadan kaldırma ve yutma imkanını kendisine verdiğini görür.

Rekabet, böylece, rakiplere karşı zafer getirdiği için teknik gelişmeye bir kışkırtmadır. Rekabetin liberalizmi yıkma eğilimi taşıdığı anlamına geliyor bu. Tüm rakiplerin teknik gelişmeyi benimsemesinden dolayı rekabetin liberal ekonomiyi tamamen yıkmadığı şeklinde itiraz edilebilir. (Pratikte ekonominin belli sektörleri tamamen tekelcidir). Bu itiraza cevaben, tekniğin kendisini meydana getirdiğini ve teknik alanda bir sıçrama yapmayı başaran herkesin avantajını sınırsız artırdığını tekrar edeceğim.

Bu nedenlerle Vincent’in görüşüne tamamen katılamıyorum. Vincent’e göre, bana göre de, teknik ile liberalizm uyumsuzdur. Fakat öyle geliyor ki onun gerekçeleri tüm gerçekleri hesaba katmıyor. Vincent’in tezi şu şekilde özetlenebilir: ‘Tam rekabet ve devletin müdahalesinin olmadığı varsayımıyla, teknik gelişmenin avantajları saf bir liberal rejimde nasıl paylaştırılacaktır? Bu hipotetik durumda teknik gelişmeyi başaran üreticilerin ondan faydalanamayacakları açıktır, çünkü hipotez gereği, satış fiyatlarını azaltılmış maliyet fiyatı seviyesine getirecek rakipler çıkacaktır”. Sadece tüketicinin teknik gelişmeden yarar sağlayacağı sonucuna varıyoruz. Beklenmedik bir sonucu ima ediyor bu: gelişme özel bir avantaj getirmeyeceğinden hiç kimsenin onu istemesi veya arayışına girmesi beklenemez. Saf liberalizmin özünde durgunluğa zorladığını teyid etmek kaçınılmazdır.

Meseleyi bu şekilde koymak oldukça hipotetik ve soyuttur. Vincent’in kendisi de bunu kabul ediyor. Ancak böyleyken bile, gerekçelerin kendisi ifana edici değil. Buna, bu tür halis liberalizmin uygulanmasının hiçbir zaman bir mesele olmadığı şeklinde bir cevap liberallerden hemen gelecektir. Liberaller için önemli olan, ekonomik koşullara adapte edilen sonra da istikrara kavuşan bir liberalizmdir. Bu liberalizm teknik gelişmeye imkan tanıyacaktır.

Vincent’in argümanları, şu ikilemin sadece bir boyutu açısından ikna edicidir: ya liberalizm kendisine doğrudur ve yukarıda verilen argümanlara göre teknik gelişmeye meydan okumaya zorlanmaktadır ya da teknik gelişmeyi benimsemekte ve kendini yadsımaya mecbur kalmaktadır. Fakat birinci alternatif, yani liberalizm üzerindeki sınırlamaları istikrara kavuşturmak imkansızdır. İkinci alternatif, gerçek mesele olacaktır. Teknik gelişme ne kadar ileri giderse, liberalizmin rolü o kadar daralmış olacaktır.

Rekabet imkanının giderek daha azalması ihtimali aracılığıyla birinin seçilmesi gereken bu iki seçenek arasında geçiş yapabilir miyiz? Teknik gelişmenin hiçbir zaman mutlak olamaması gibi rekabet özgürlüğü de kuşkusuz mutlak biçimde kaybolmayacak. Ancak, artık liberalizmden bahsetmenin mümkün olmadığı bir nokta vardır. En otoriter rejimde bir miktar özgürlük kalır. Yine de otoriter bir rejimdir o. Bakış açısı zaman ve psikolojiye bağlı olarak değişir. “Liberalizm” demeyi bırakıp “kontrollü ekonomi” diyeceğimiz nokta da değişir. Fakat süreç kontrol edilemez. Kişisel tercih hiç mümkün değil. Elbette ki katı bir otomatizm devreye girecek değil. Sistemi perçinleyip süreci tamamlamak için insan kararı ve müdahalesi gereklidir.

Yine de, ekonomi yasalarının anlaşıldıkları ölçüde varoldukları, teknik müdahale ile ekonomi yasalarının serbest işlemesine dönüş arasında bir tercihin mümkün olduğu itirazı yükseltilebilir. Ne yazık ki illüzyon ve umutlar, gerçek değerlendirmelerden çok daha kuvvetlidir. Teknik gelişme müdahale ettiğinde sadece ekonomi yasalarının uygulanmasını değil, yaslanın özünü de değiştirir. Bunu iki şekilde ele alabiliriz. Birincisi, ekonomi yasaları Hz. Musa’nın Turu Sina’da aldığı yasalar gibi ebedi yasalar değildir. Ekonomi yasalarımız yalnızca belli bir ekonomi türü veya biçimi için geçerlidir. Teknik gelişme meydana geldiğinde ekonomik sisteme sadece yabancı bir unsur olarak değil, organik olarak entegre edilir. Teknik gelişme, bir ekonomik sistemin özünün bir parçasıdır, basit bir tesadüfi olay değil. Bir kimyasal madde bir vücudun metabolizmasını değiştirdiğinde sonuç, önceki durumlarda geçerli olmayan belli yasaları izleyen yeni bir durumdur. Kimyacı, yeni yasalar çıkarması gereken yeni bir kombinasyonu inceler. Gerçekler değiştiğinde hem değişmeyenler hem de yasalar biraz değişir.

İkinci olarak, belli bir durumun normal ve sadece onu kontrol eden yasaların doğru olduğunu ilan ederken değer yargılan belirtmekte ısrar etsek bile ve bir başka deyişle ekonomi yasalarının fizik yasaları gibi kesin ve ebedi olmalarını istesek bile durum değişmez. Fizik yasalarının göreli olduğu bilinir. Bugün yürürlükte olan mikro fizik yasaları bizim okul kitaplarından öğrendiğimiz yasalar değildir. Durum ekonomide de tam olarak aynıdır. Ölçekte bir değişim sadece büyüklükte bir değişim değildir, nitelikte bir değişimdir. Aslında teknik insani ekonominin ölçeğini modifiye etmiştir. 20. yüzyıl başında ortalama ekonomi için geçerli olan yasalar da bugün bildiğimiz ekonominin ölçeğinde artık geçerli değil. Liberalizm ancak, sistemin sabit bir dengede ve ortalama bir güçte kalması için teknik gelişmenin tıkanması durumunda düşünülebilir.

Liberalizm ile teknik arasındaki zıtlık, tekniğin olsa olsa bir kitle ekonomisine yol açabileceğini dikkate aldığımızda bir kere daha vurgulanır. Burada yalnızca, genişleyen ve gelişen ekonominin durmadan artan sayıda insan tekini kucakladığını, demografik büyümenin de böyle bir genişlemeyi gerektirdiğini belirtmiyoruz. Kitle kelimesini büyük rakamlar anlamında değil, olağan sosyolojik anlamında topluluğa karşılık kitle anlamında kullanıyoruz. Medeniyetimizin bir kitle medeniyeti olmakta olduğu kabul ediliyor. Fakat tekniğin bu “kitleselleşmenin” önemli faktörlerinden biri olduğu ve tekniğin de bundan özel bir biçim aldığı şeklindeki iki gerçeği genelde gözden kaçırıyoruz. Teknik ekonomiyi bir kitle ekonomisine, yani makroekonomi adını verdiğimiz bütün bir ekonomiye dönüştürür. (Bu hipotez, ekonomik tekniklerin serbest işleyişini açıklamak için gereklidir). Ekonomik sorunlar global kavramlarla, yani global gelir, global istihdam, global talep vs. açısından ortaya konulmalıdır. Bu global makroekonomik ekonomi anlayışı, bildiğimiz gibi son derece farklılaşmış olan kitle toplumuna tekabül eder. Aynen tekniğin ekonomik sektörler arasındaki engelleri yıkması gibi tekniğe dayalı bir ekonomi de geleneksel sosyolojik çerçeveleri parça parça etme eğilimindedir.

Makroekonomi yalnızca bir çerçeve ve bir ekonomik tekniğin bir unsurudur. Serbest girişime ve ulus konseptine kayıtsızdır. Bu konsepti gönüllü değil ama dolaylı olarak tahrip eder. Kişisel, özel bir amacı yoktur. Verili bir toplumsal veya ekonomik gerçekliği modifiye etmeyi hiç mi hiç istemez. Yine de, evvelce ortaya koyduğum gibi, tüm geleneksel adanmışlıkların yıkılması ekonomide gerçekleşir. Makroekonomik yöntemin sonucu, verimli çıktığı ölçüde, ekonomik çelişkileri yumuşatmak ve önceleri doğal olana ait olanı yapay olan içinde kuşatmaktır. Makroekonomi bizi küresel ve istatistiksel kavramlarla düşündürttüğü ölçüde kısımlara ayrılmanın, mesela ulusal sınırların, nedenlerini bastırmaya yol açacaktır.

Evrenselciliğe doğru makroekonomik hareket, başka kesişen faktörlerce desteklendiği derecede daha güçlü olacaktır. Birinci adım, bir kıtalararası ekonominin kurulmasıdır ki teknik bunu her halükârda başka nedenlerle kaçınılmazlaştırmaktadır. Bir kıtalararası ekonomiye doğru hareket, bir kitle ekonomisine yolaçar.

Bu “kitleselleşmenin” ikinci bir özelliği, Sartre’ın “istatistik asla diyalektik olamaz” şeklindeki derin ifadesinde özetlenebilir. İstatistik ile diyalektik arasında bir karşıtlık, hatta karşılıklı bir dışlama vardır. Yalnızca açıklama biçimlerinde değil, aynı zamanda bizatihi dünyayı ve eylemi algılayış biçimlerinde de ayrı düşmekteler. İstatistik, gerçeğin bir başkasıyla birleştirilemeyen (bir başka istatistikle olanın dışında) ve çelişkiyi ve evrimci gelişmeyi hoşgörmeyen bir boyutunu ifade eden mutlaka tek anlamlı bir yöntemdir. İstatistik, gelişmeyi sadece formel boyutuyla düşünür. Gözünü katı biçimde yalnızca rakamsal unsura diker, değer biçme yoluyla birbirine bağladığı sayı dizisi boyunca tedbirli bir şekilde ilerler. Bu lineer formülasyonu gelişmenin gerçek özü olarak koyar. Fakat, gelişmenin içsel ve sürekli mekanizmasını ve doğrulamalarda söz konusu olan yanlışlamaların birbiriyle etkileşimini hiçbir şekilde kavramaktan uzaktır. İstatistik -ve her teknik- yalnızca doğrulamalarla, yanlışlamaların dışlanmasıyla, yadsımayla ve yok etmeyle ilerleyebilir. Mantıksal bir gelişimi ima eder ve önerir, diyalektik bir gelişimi değil. Bu yöntem üzerine kurulu bir iktisat, mecburen anti-diyalektiktir. Modern komünizm namına, Marksizme en büyük ihanetlerden biridir.

Kitlelerin hareketi de benzer şekilde tek anlamlı ve anti-diyalektiktir. (İlgilenen okuyucu, Reiwald’ın L’Esprit des masses adlı çalışmasına bakabilir). Bu yüzden, istatistik ile kitle toplumunun ekonomisi arasında sabit bir bağlantı vardır. Ama istatistik ile organik toplum arasında sadece karşıtlık vardır. Organik, diyalektik bir toplumun hayatı, istatistik gibi teknik bir işleme tümüyle hapsedilemez. İstatistik bir kitle toplumunu ima bile eder. Ekonomik açıdan bu teknik işlem, toplumun tüm üyelerinin tekniğin tedricen tasarladığı ekonomik sisteme özel olarak ve bütüne ilişkin bir kaygılan olmadan katılmalarını öngörür. Herkesin kaçınılmaz biçimde bir üretici ve tüketici olması, böylece de ekonomik hayata katılması meselesi değildir bu. Daha önemlisi, toplumun üyelerinin (herbir üyesi değil), kitle halinde önceden kurulu bir sisteme entegre edilir.

Kitleleri içeren, tekniğin kullanımının gerektirdiği “tümü” ve “önceden kurulu” olma gerçeğidir.

‘Tümü” sözkonusudur çünkü teknik, öyle sonuçlar doğurur, öyle çaba gerektirir ki hiçbir birey dışında kalamaz. Fakat teknik herkesin katılımını istiyorsa bu, bunun anlamı, bireyin kendisini bir kitle adamı yapan birkaç gerekli işleve indirgenmesidir. “Özgür” olmaya devam eder, ancak kitlenin bir parçası olmaktan artık kaçınamaz. Teknik genişleme mümkün olan en geniş alanı ister. Yakın gelecekte yerkürenin tamamı bile yetersiz kalabilir.

“Önceden kurulu olan” sözkonusudur, çünkü daha önceden çerçevesini çizdiğim gibi teknik kendi yasalarına, kendi dürtülerine sahiptir ve kendisine en uğurlu çerçeveleri koyar. Bunu modern dünyada tecrübe etmekteyiz. Hümanist iktisatçıların uğraşılarına rağmen ekonomik mekanizma tekniği kanalıyla realiteye sarılarak ama aynı zamanda onu özümseyerek daha katılaşma eğilimi taşır. İnsanlar önceden kurulu bir çerçeveye girmek durumundadır. Teknik de onları “önceden kurma”nın dışında başka türlü davranamaz. Öyle davranmamış olsaydı, kendisi bile varolmayacaktı.

Teknikle temas halindeki toplumsal kompleksin bir topluluk veya bir organizmaya değil de neden bir kitleye dönüştüğünü şimdi anlıyoruz. Teknik kendi gelişimi için uysal insan toplulukları ister. Bu özellik ile teknik genişlemeyi tartışırken karşılaştık; tekniğin ekonomi üzerindeki etkisini tartışırken tekrardan ve çok tipik bir biçimde karşılaşıyoruz. Bu istikamete yönelen ekonomi, eşzamanlı olarak ekonomik ve teknik nitelikli olan ihtiyaçlar için kullanılabilen seyyal insan kitleleri öngörür.

Gerçek bir topluluğu içeren her girişim ekonomik düzeyde mutlaka antitekniktir. Sadece görece statik olduğu için değil, belli bir fikre adanmışlığı açısından da. Eğer hakiki topluluklar gelişecek olsaydı, başka ekonomik teknik mümkün olmazdı. Burada elbette gerçek topluluklardan bahsediyorum, 1935’ten bu yana şirketlerin temsil ettiği sahte topluluklardan değil. O halde, ekonomik tekniğin en hayrına olan toplumsal biçim kitledir sonucuna varıyoruz. Bu biçimde, hem olasılık hesapları hem de planlama serbestçe at koşturabilir.

Views: 37

Nietzscheci Darbe – VII. Son ve Ondan Sonrası: Yenilginin Şerefi, Sufiliğe Dönüş, – Peter Lamborn Wilson (Hakim Bey) -7-

VII.SON VE ONDAN SONRASI

“Tüm tarih, hayal haricinde hiçbir şeyin asla var olmadığını anlatır” Daybreak, 156

Asla son bulmayan cenaze törenleri. – Tarih alanının ötesinde, kişi sürekli devam eden cenaze nutkunu duyup, sevebilir; insan daima defnedilmiş ve halen defnediliyor ki onların en fazla sevdiği, onların düşünceleri ve umutları, kabul edilmiş ve halen kabul ediliyor, değiş tokuş edilen gururda, gloria mundi, ki bu cenaze söylevinin şatafatı demektir. Bunun her şeyi ayarlaması gerekir! Ve cenaze söylevi halen en büyük destekçisidir halkın. -Daybreak, 208-

Gerileme ve Düşüş; Yenilginin Şerefi

1920 baharının başlarında, açıkça görüldü ki Bükreş’in sabrı taşıyordu ve askeri kapasite Kuman Bölgesi “krizi”ne hızlı bir çözüm tasarlama boyutlarında iyileştirilmişti. Eğer buna silahlı bir müdahale olursa, monarşi şiddetle karşılık vermek istiyordu. Cunta’nın günleri açıkçası sayılıydı.

Konsey daha fazla mücadele etme riskini almamaya karar verdi. Sesler son-siper savunmasına dair yükseliyordu fakat böyle bir özverinin boşunalığı aşikardı28. Konsey böyle bir oyunu kazanamazdı ve savaşın korkunçluklarının içine atılmaya hiçbir isteği de yoktu. Beyefendice yapılacak en iyi şey kimsenin canı acımadan ve koruyabildiği itibarı ile beraber, bir şekilde, bu durumdan Cunta’yi kurtarmaktı. Bir gün mücadeleye yeniden başlama niyeti, hayal kırıklığı ve acılarının ilan edildiği 28 Mart’taki sayısından sonra Akşam Yıldızı yayınına son verdi. 1 Nisan 1920’de aşağıdaki şahıslar İstanbul’a gitmek için gemiye bindiler: Mavrocordato, eşi Anna ve onun yaşlı annesi, Antonescu, Schlamminger, Afendopoulo, Elias, Şeyh Mehmet ve Ailesi. 2 Nisan’da, Geçici Hükümet’in kalıntıları (buna dahil olan en önemli şahsiyet Kumanların İlhanıydı) Kuman Bölgesi’nden yabancı maceracıları ve Anarşistleri “kovmuş” olduklarına dair Bükreş’i haberdar ettiler ve Kraldan – O ki çan çınlamaları içinde uğruna sonsuz bağlılık için yemin edilendir – emir gelinceye kadar Konsey’i fes edeceklerini bildirdiler.

Bükreş kurnazlığı anlamış fakat hiçbir şey yapamamıştı. Asıl liderler cezadan kurtulmuş fakat “kalıntı”lar Romanya kralı adına (ki böylece o yapabildiğince şehrin sınırlarını korumaya almış olmaktaydı) etkili bir şekilde iktidara el koymuşlardı. 8 Nisan’da Romanya’ya varan Romanyalı yöneticiler ve Polis hiç kimseyi tutuklayamadı. Ki bu olay onları müthiş bir şekilde sinirlendirmiş olmalıdır. Kumaların Politik şefi olan İlhan, 1923’de ölümüne kadar etkili ve vatandaşlara karşı yapılabilecek misillemeyi engellemeye yetkindi. Otonom sancağın düşüşü zeki bir şekilde tasarlanmıştı. Belki de hazinenin azalmasıydı bu Ragnorak [Tanrı’nın gazabı -çn-] durumdan kurtulmak için İskitlera bir gerekçe sunan. Köstence ve Petroasa’dan ne kadar ganimet topladıkları o kadar problem değil, onlar yarın yokmuş gibi her şeyi harcamışlardı.-gerçekçi bir politika-. Aslında, gerçekten yarın yoktu. Kalıntıların ise göçmenler ve “tortular” arasında bölüşüldüğünden şüphelenmekteyim.

Sufiliğe Geri Dönüş; İlahi Tanrısızlık

Mavrocordato şimdi İstanbul’a yerleşmişti. Cunta’nin bir kısmı orada mümkün olduğunca kaldı.- örneğin Şeyh Mehmet. Diğerleri yok olmaya başlıyor. Schlamminger, Antonescu ve Elias’a ne olduğuna dair hiçbir fikrimiz yok. Böyle olağanüstü enerjik insanların yaşamlarının geri kalan kısmında hiçbir şey yapmamış olduklarına inanmak mümkün değil. Ve kimi araştırmalar sevindirecek şeyler sunabilir bize. Bununla birlikte, şimdilik karanlıktayız.

Bu arada, Ukrayna’da iç savaş tümüyle kurtarılmış birçok bölgeye sahip olarak, Makhno’nun kontrolünde devam etti. Romanya’da köylüler hükümetin etkisiz kalan toprak reformundan hoşnut değildi29. Ve bu dönemde işçiler de büyük bir huzursuzluk içerisindeydi. Makhnovist düşünceler popülerdi. 1920 Ekim’inde Genel Grev başladı. Grevcilerin çoğu Anarşistti. Ama örgütlenmeleri Komünist ve Sosyalistlerden daha da iyice değildi. Kendiliğinden ve şiddet-karşıtı olarak başlayan başkaldırı grevciler arasında hizipçi ağız kavgaları -ve şiddet- ile yozlaştı. Bu anlarda, Mavrocordato, İstanbul’dan –Tarih 20 Ekim 1919- açıklama yayınladı. Açıklamada, Kuman Bölgesi Otonom Sancağının Sürgündeki Hükümeti olarak Grevi desteklediklerini ve Güney Rusya’da Meşru rejim olarak “Makhno’nun yönetimi altında olan Ukrayna’nın kurtarılmış komünlerini” tanıdıklarını açıkladı. Mavrocordato’nun gizli olarak Kuman Bölgesi’ne dönüp grevi örgütleme teşebbüsünden bulunmuş olabileceği kuşkusunu duymaktayım. Hükümetin Toprak politikasına karşı isyan Ekim’in sonunda patlak verdi. Fakat kısa zamanda bastırıldı. Genel grev o ayın sonuna doğru başarısızca bitti ve Komünistler işçi sendikalarını ele geçirdiler. Bundan kısa bir süre sonra, Makhno Ukrayna’ya ve oradan da Paris’e kaçtı. Orada ölene kadar içip, anılarını yazmaya devam etti.

Mavrocordato öyle yapmadı.

Mavrocordato’ya dair elimizde olan son bilgi, 7 Kasım 1924’te, İstanbul’da,  Sürgün Hükümetinin son (?) tebliğini içeren belgedir. Bunda Konsey’in, Georghiu III Mavrocordato’yu Kuman Bölgesi Otonom Sancağı’nın prensi ve mirasçı hospodarı olarak ilan ettiğini ifade etmekteydi.

Nietzsche sonunda Mavrocordato’yu deliliğe mi sürüklemişti? Bu sadece “muziplik” miydi? (“özgür ruh”un açık bir işareti), ya da bunun daha derin bazı anlamları mı vardı? Ben bunun itaatsizliğin bir jesti olduğuna inanıyorum- ve Anna’nin bir mirasçı doğurmuş olduğu manasında anlaşılması gerektiğini düşünmekteyim. Tarih gelecekte neler pişirecektir kim bilir? Ne olursa olsun, en iyisi bir talep sahibi olmaktır. Belki de eski Konstantinapol’ün “Pharnaroit” (Fenerli) atmosferi hospodarın beynine girmişti.

Bu telgrafın ortaya çıkardığı şey, inanıyorum ki Mavrocordato’nun Sufizme dair büyüyen ilgi ve alakasıdır.  Yeterince tipik olarak, Nietzsche’den şu alıntıyla bağlantılıdır:

Günahları kendine ve erdemleri başkalarına ayıran bir aziz asla var olmadı: o iyiliklerini insanlardan saklayan ve yalnız kötü olan şeylerinin görülmesine izin veren insan kadar nadirdir. [HTH 253/607]*

Sonrasında şu ekleniyor, “Al mulk li’llah”, ki manası, “Hâkimiyet Allah’ındır”.** Sadece kendi hatasının görünmesine izin veren ve övülüyorken tüm erdemleri başkalarına dağıtan kahraman düşünüldüğünde, kaçınılmaz olarak Türk tarikatı Malamatiyye ya da “Ayıplanmaya layık olan”lar hatırlanır. Bu tarikat ki buna büyük şair Mevlana Celalettin Rumi’nin yoldaşı, adı kötüye çıkmış Şems-i Tebrizi de dâhildir – Arif olarak kendi şöhretlerini yıkmak için şarap yudumlama ve esrar içme gibi ahlak dışı davranışlar gösterirlerdi. 20. Yüzyılda Tarikat bati felsefesinde derince okunmuştu-buna Nietzsche dahildir. Bana yeterince açık görünmektedir ki Mavrocordato şimdi Malamatiyye’nin bir ustasıydı. Belki, sonunda, bu onun 19. yüzyıldan kaçışıydı.30

Eğer söylenecek hiç bir şey kalmadıysa, bu, Densusianu’nun Hronicul’unun sonuna gelmiş olmamızdan dolayıdır.

Televizyonlaştırılmış Devrim; Daha Fazla Kitap!

Diktatör Ceaucescu’nun  [Çavuşesku –çn] ölümü ile 1989’da Romanya’yı şok eden olaylarda Kuman Bölgesi’nin rolü üzerine kısa bir not ilave etmeliyiz. Bükreş’teki Televizyon istasyonu “Devrim”in asli odağını oluşturdu ve Stalinist rejime bağlı Securitat (İstihbarat servisi) güçlerince Kuman Bölgesi’nde 200 kişinin katledildiğini haber yaptı.

Sonraki haberlerde gerçekten 6 kişinin öldürülmüş olduğu “itiraf edildi” – fakat film kareleri birçok ceset göstermekteydi.

Ardından tekrar “itiraf edildi”ki Kuman Bölgesi’nde hiç kimse vurulmamıştı. Cesetler sahteydi (yeni mezarlar kazılmış, görülebilecek yerlerinden vurulmuş, anlında mesela ve ardından yaralar televizyonda görülebilmişti).

İşin gerçeği -Kuman Bölgesi tüm ülkede meydana gelen benzer olayları yansıtan bir mikrokozmozdan daha fazla bir şey değildi- gerçekten bir “devrim”in olmamış olmasıdır. Televizyon bir devrimi (bir kaç yüz insanın cesurane ve gereksizce öldüğünde emin olduğu zaman) neler olduğunun üstünü örtmek için, taklit etmişti31. Aslında, hükümet, şimdi kendisine “Ulusal Kurtuluş Cephesi” diyen Securitat’in (İstihbarat) bir hizbince görevden alınmıştı. Ve Televizyon istasyonunun yönetimini ele geçirmişlerdi. Romanyalılar onların “Özgürlük” için olduğunu düşündüklerinde, onlar basitçe aynı insanların iktidarı almakta olduğundan, birkaç cesur ve kandırılmış isyancının arkasına gizlenmiş ve hayli hile karıştırılmış medya manipülasyonu barajıyla (gösterici kalabalığını terorize etmek için kayıt edilmiş makinalı tüfek atışları dahil) seyrediyorlardı. Bir “Devrim” yoktu. Devrime “ihanet” yoktu. Çünkü ihanet edilecek bir devrim yoktu – tüm dünyayı birbirine yapıştıran tüp’ün medya-büyülenmişliğinin vicdani ve video’da gördükleri her şeye inanma ihtiyacı hariç. Bunu Ionescumsu “Saçmalık”la karşılaştırmak gibi,  Kuman Bölgesi Otonom Sancağı tarihin somut bir parçası gibi görünüyor.

NYC

7 Şubat 1997

Çeviren: Alişan Şahin

Dipnotlar:

28 Ama kan hakikatin en kötü tanığıdır; kan en saf doktrini bile zehirler ve kalbin nefreti ve saplantısına dönüştürür. Ve eğer insan sahip olduğu doktrin için kendini ateşe atıyorsa-bu neyi kanıtlar ki? Aslında, doktrininiz kendi ateşinizden doğuyorsa bu dahasıdır. [TSZ 205]

Kapasitenizin ötesinde istem hiçbir şeydir: kendi kapasitesinin ötesinde istemi olan kimselerin içlerinde kötü bir yanlışlık vardır. [TSZ 401]

Gücünün ötesinde bir dürüstlüğe sahip olma! Ve olasılıklara karşı olarak kendi kendine bireyleri arzu etme. [TSZ 401]

Kendi çeşidinin daha yücesi, daha nadiren bir şey başarır. Sen oradaki daha yüce olan, tamamen başarısızmışsın?

Keyfin iyi olsun, nedir problem? Halen ne kadarı mümkün! Kendi kendine gülmeyi öğren, ki insan gülmek zorundadır! [TSZ 404]

29 Gerçekten, Kuman bölgesi’nde kamulaştırılmış topraklar eski sahiplerine geri verildi ki bu durum Kumanlar arasında bayağı rahatsızlıklara neden olmuş olmalıdır.

* Nietzsche’den yapılan bu alıntı Melameti düşüncenin safi bir ifadesi gibidir. Tarih anlatımında böyle insanların Melamilerde olduğunu bilmekteyiz.[Çn]

** “Hakimiyet Allah’ındır” hem iktidar hem mülk ve alem Allah’ındır şeklinde de yorumlanabilir. Yorumlanmıştır. Bu Dünya’daki her iktidar ve mülke sahip olmak isteyenin şirk sahibi olduğunu ifade eder. Burada Wilson’un Mevlana ve Şemsi Tebrizi’ye dair verdiği bilgilerin aslında yetersiz olduğu ve kifayetsizce bilgi verdiğini ifade etmek gerekir. Mevlana ve Şems-i Tebrizi her ne kadar nefs ve erdeme benzer göndermelere sahip olsalar da Melami değillerdi. Melami meşrep olduklarını söylenebilir. Şems-i Tebrizi’nin Batıni bir dai olduğuna dair iddialar vardır ki muhtemelen doğrudur. Bektaşi ise hiç değillerdi. Mevlevi olarak ifade edilmeleri söz konusu olamazdı çünkü Mevlevilik Mevlana’nın oğlu Sultan Veled tarafından kurulmuştur. Wilson – Hakim Bey – yazı boyunca tüm bu tarikatları birbirine karıştırmaktadır. Ayrıca Melamiliği bir çeşit panteizm olarak görmekte ve Kalenderi kimi eğilimleri Melamilik ile benzer görmektedir ki bu büyük bir yanlıştır.[Çn]

30 Nietzsche bazı zamanlar yalnızca Din’in, Din’in üstesinden gelebileceğini anlatmaktadır; o’nun en son “çılgın” mektuplarından biri “Dionysus ve Çarmıha gerilen” olarak imzalanmıştı. O aynı zamanda şöyle de demekteydi:

Bu adama durumudur ki kişi yaşasın! Bu durumdur içinde yaşanabilen! [D 223]

Ve böylece insan güzelliği ve zarafet, dinlerin sonu geldiğinde mezara giden görev, ruh ve figürler arasında bir harmoninin neticesi mi olur? Ve daha yüksek hiç bir şeye erişilemez ya da hem de imgelenemez mi? [D 37]

“ Nedir bu duyduğum?” dedi yaşlı Papa kulak kabartarak. “Ey Zerdüşt, bu inançsızlıkla sen sandığından daha dindarsın. Seni bu tanısızlığa sendeki bir tanrı döndürmüş olmalı. Tanrıya inanmamana neden olan bir başına senin dindar olman değil mi? Ve senin aşırı dürüstlüğün iyinin ve kötünün ötesine de yöneltecektir! Bak ne kalıyor sana? Ebediyetin tümünde kutsama için yazgısı önceden belirlenmiş ağız, göz ve ellerin. Sadece kişinin eliyle kutsama olmaz, senin yanında en tanrısız olmayı istemene rağmen, ben bir gizden kuşkulanırım. Uzun kutsamaların hoş kokusunu almaktayım. Bu bana hoşnutluk ve aynı zamanda keder veriyor.” [TSZ 374]

“Tanrıya inanmak ahlakdışıdır (immoral)”- fakat bu bize böyle bir imanın kesinlikle en haklı nedeni gibi görünür. [WTP 524]

Ve halen kaç tane yeni tanrı mümkündür! Kendime gelince, dindar olanda, bu tanrı-formunda demektir ki, içgüdü mümkün olmayan bir zamanda zaman zaman aktif olur. Nasıl farklıca ve çeşitlice ilahi olan bende kendini ortaya çıkarır her defasında!

Ne kadar yaşlı olduğu ya da ne kadar genç olacağına dair hiç bir düşüncesi yokken, Ay’dan kişinin yaşamına düşmüş gibi bu zamansız anlarda, Birçok garip şey benden önce geçti.  – pek çok çeşit tanrının olduğundan hiç bir şüphem olmamalı. – [WTP 534]

31 Codrescu’ya bak (1991)

BIBLIYOGRAFYA

(Not: Nietzsche alıntılarının kaynakları metinde kullanılmış kısaltmalarca tanıtılmıştır.)

-Rodoslu Apollon (1959) “Argo’nun Deniz Seyahati”- İng. Çv.: E.V.Rieu, Londra; Penguin

-Hakim Bey (1991) “Geçici Otonom Bölgeleri” T.A.Z içinde. Brooklyn, NY:Autonomedia

-John Kingsley Birge (1937) “Bektaşi Dervişleri”, Londra, Luzac Oriental

-Liam Cahill (1990) Unutulmuş Devrim: 1919 Limeric Sovyeti, İrlanda’da İngiliz İktidarına Yönelik bir Tehdit, Dublin, O’Brien Press

-Andrei Codrescu (1991) Bayraktaki Delik: Bir Romanyalı Sürgünün Devrim ve Dönüş Hikâyesi. New York, William Morrow

-O. Densusianu (1927) Hronicul Dobruca, Bukreş

-Mircea Eliade (1972) Nesli Tükenen Tanrı, Zalmaxos: Doğu Avrupa ve Dacia Folklor ve Dinlerinde Karşılaştırmalı Çalışmalar. İng. Çev.: Willard R. Trask. Chicago: University of Chicago Press

-Encyclopedia Brittanica (1953), Cilt.XX

-Andre Gide (1953) Mektuplar Cilt II

-R. Hinton Thomas (1983) Alman Politikası ve Toplumunda Nietzsche, 1890-1918, La Salle,IL:Open Court

-Count Gezu Kuun (1880) Codex Cumanicus. Budapeste; A.B.Boswell’de bir bölümün çevirisi, “Kıpçak Türkleri”, Slovanic Review, Eylül 1927

-Edward Luttwak (1968) Coup d’Etat: Pratik bir Rehber. Londra, Penguin.

-Ben Mcintyre (1992) Unutulmuş Vatan; Elizabeth Nietzsche Araştırma. New York, Harper Collins.

-Frederich Nietzsche (1954) Portatif Nietzsche, editör ve çev.: Walter Kaufmann, New York; Viking Press. Bu Kitapta kullanılan bölümler: Antichrist (AC); Notlar; Böyle Buyurdu Zerdüşt (TSZ) ve Putların Alacakaranlığı (TI).

–1956. Trajedyanin Doğusu (BT) ve Ahlakin Soy kütüğü (GM). Çev.: Francis Golffing, Garden City, NY:Doubleday

–1974 Neşe Bilim (GS) Çev.:Walter Kaufmann.NY. Vintage

–1986 İnsan-hepsi de İnsan(HTH) Çev.: Marion Faber Lincoln. University of Nebraska Press

–1968 Güç İstemi (WTP) – Editör ve Çev.: Walter Kaufmann, NY: Vintage

-Ovid (1994) Sürgün Şiirleri, Sunuş ve notlar beraber çeviri: Peter Green. Ny: Penguin

-Steven Runciman (1968) Esarette Yüce Kilise: Türklerin Fethinin Arifesinden Yunanistan Bağımsızlık Savaşana Konstantinapol üzerine bir çalışma, Londra: Cambridge University Press

-Max Stirner (1907) Ego ve Kendisi. New York. Benjamin R. Tucker

-Peter Lamborn Wilson (1988) Skandal: İslamci Sapkınlık (Herecy) Üzerine Denemeler. Brooklyn, NY: Autonomedia

-Sarhoş Kayık, Brooklyn, NY: Autonomedia

A.D. Xenopol (1925/1936) Istoria Romanilor Din Dacia Traina, Bükreş, Kısaltılmış fransızca çevirisinden, Histoires des Roumains, 1936

Views: 44

Nietzscheci Darbe – VI. Nietzscheci Ütopya: Dionysus ve İslam, Kimsen O Ol, Devlete Karşı… – Peter Lamborn Wilson (Hakim Bey) -6-

Size söylüyorum. Dans eden bir yıldıza can verebilen biri hala kaosa sahiptir. Size söylüyorum: içinizde halen kaos var.” [TSZ 129]

“Tehlikeli bir şekilde yaşa! Kentini Vezüv’ün eteklerinde kur. Gemilerini bilinmez denizlere yolla! Kendinle ve emsallerinle savaş içinde yaşa! Siz bilginin arayıcıları, Mal sahibi ve düzen koyucu olmadıysanız soyguncu ve fetihçi olun! Sen utangaç karaca gibi ormanlarda gizlice yaşamaktan hoşnut olabildiğinde, bu çağ çoktan geçmiş olacak. Bilgi için en son araştırma hedefinin dışına ulaşacak; o yasayı ve sahip olmayı isteyecek!” [GS 228/283]

VI. NİETZSCECİ ÜTOPYA

Hayal ve Sorumluluk. – Sen her şeyin sorumluluğunu üstlenmeyi istiyorsun! Hayallerin hariç! Ne sefil zariflik, ne istikrarsız cesaret! Hiç bir şey senin hayallerinden daha fazla senin değildir! Hiçbir şey senin kendi çalışmandan daha fazla senin değil!Daybreak, 78

“Sağ” ve “Sol”, herkesin bildiği gibi, eski Fransız Meclisinde sıraların düzenlenmesinden, iki aşırı kanadın birbirinin yanında oturtulmuş olmasıyla oluşturulan dairesel meclisten türer. Belki bu yakınlığın safi rastlantısı iki hizip arasında mutlak bir birikime neden oldu. –fakat aşırı uçların bu çekiciliği fiziksel yakınlık olmadan da kimi noktalardan ortaya çıkabilirdi. Aşırı uçta olanlar, her şeyden sonra, tümüyle aşırıydılar. Ve ideolojiler, ideologların bizden (kendi kendilerine) inanmamızı istedikleri gibi saf değildir. Her fikir organik tamamlanmamışlık ya da gerçek olmamanın üstünlüğü ile herhangi bir diğer Idea’yi yansıtabilir ya da soğurur ya da içerebilir. Stalin ve Hitler bir pakt kurabilir ve ideoloji bunları bağdaştırabilir. Bugün bunu Rusya’da, “kırmızı/kahverengi” Milliyetçi Bolşeviklerden görebiliyoruz. 19. Yüzyılın sonlarında Sorel ve Proudhon’un havarileriyle, ciddi “Solcu” düşüncelerin mantığının takibinden “Sağ”da da, Monarşizm yada Faşizmin içinde de görebiliyoruz. Eğer Otonomi ve Otorite deneyimde basitçe farklılaştırılabilir olarak ortaya çıkarsa, kâğıt üzerinde bunların ayırdına varılmayabilir de. –ve onlar kâğıt üzerinde “dikkatlice” ayırt edildiğinde, psikolojik seviyede ya da “gerçek yaşamın” karmaşasında onları ayırt etmek zor olabilir. Örneğin, birinin özgürlüğe dair arzusu, bir soyutlama olarak tüm toplum üzerine bir projelendirme olarak geçirilebilir- bu bir anarşist olabilir. Fakat benzer bir istem bir özel grup (ulus, ırk, sınıf, klik) üzerinde dışlanmış bir diğer gruba –“özgürlük düşmanı”- herhangi bir psikolojik ya da bilişsel uyumsuzluk olmaksızın projelendirilebilir. Sonuç olarak biri herhangi bir rahatsızlık duymaksızın orijinal durumundan “feragat edebilir”; biri “kendince doğru” kalmıştır. Eğer bu böyle ise, bu Marksizm gibi katı bir ideoloji olsa bile, daha az sistematik sistemlerin ya da anarşizm gibi anti-sistematik, özellikle onun Proudhoncu ve Sorelci eğilimleri ya da onun Nietzscheci/Stirnerci kanadı için doğru olmak zorundadır. “Tarih” herkesi aptal gibi göstermek için, tüm sebepleri umutsuz kılmak için kullanılabilir.

Walter Kaufmann aksini düşünmesine rağmen, Nietzsche’nin düşüncelerinde “faşistçe” elemanlar vardır: – Savaşın yüceltilmesi, örneğin, ya da iktidar-eliti kavramı. Nietzsche’nin kendisi bir yerlerde eşit derecede iğrenç ve büyük sevinç ile Nietzsche’yi yaşama deneyimine sahip biri olarak kendi mükemmel okuyucusuna tanımlar. Bu itibarla, kimse onu “bağlam dışına almak”sızın – birisi onun deliliğini paylaşmak istemeksizin- onu “kullan”amaz. Faşistler de her ne istedilerse buldular onda. Fakat Nietzsche ayni zamanda anti-milliyetçi (ve “iyi Avrupalı”), anti-anti-semit, Yahudi ve Müslümanlara hayran, bir sex-radikali, pagan bir “özgür ruh”, aydınlanma rasyonalizminin bir yandaşı, bir “nihilist”, bir “bireyci”, vs., vs. Emma Goldman’in işaret ettiği gibi onun “Aristokrasisi” kandan yada servetten gelen bir aristokrasi değil, ruhun aristokrasisiydi. Birileri Marks’ta “faşistçe” elemanlar olduğunu da söylemişlerdir –devletin yüceltilmesi, bürokratik merkeziyetçiliği- ki anti-semitizme kadar uzanabilir! Nietzsche’ye bu dikiz-aynası yaklaşımı özünde değersizdir. Bırakın ölüler kendi ölülerini gömsün. Kaufmann, insanlar Nietzsche’den “bağlamın dışında” alıntılar yaptığında üzülmektedir. Fakat o halde –başka biri nasıl Nietzsche’den alıntı yapar? Her alıntı yazarın tüm çalışmasının gövdesinde yalnızca zor yoluyla silinir ve sonuç olarak herkes kendi alın teriyle ve bununla birlikte başkalarına derin bir borç içerisinde yaşar. Nietzsche’nin durumunda, ya da herhangi bir durumda, sistem yoktur.

Mavrocordato ve İskitler açıkçası Kuman Bölgesi Otonom Sancağını Nietzschegil bir ütopyaya çevirmeye teşebbüs ettiler. Bunu yayınlanmış olan ve sonra tekrar yayınlamış oldukları Akşam Yıldızı’nda yazmış olduklarından dolayı biliyoruz. Bu deneyimin yaşadığı iki yıl boyunca üretilmiş en önemli belge Anayasa için teklif edilmiş olan bu taslaktı. Bu ilkeler Geçici Hükümet tarafından “(hükümetin “geçici” kalmasından bu yana)” Geçici olarak” kabul edilmişti. Bu tesadüfen ya da kasten de yapılmış olabilir. İnanıyorum ki İskitler her şeyi mümkün olduğunca gevşek ve askıda bırakmayı tercih ettiler. Devletli olmanın tüm seviyeleri çok sert, değişmez ve tüm iyi Nietzschelerin nefret ettikleri bir şeydir. “Kimsen, O Ol” – Nietzsche, (eski zaman şairlerinin en Nietzschecisi olan) Pindar’daki bu sözü tekrarlamaktan asla bıkmaz. Ve Ol’manin işlemi ölünceye kadar asla bitmez. Daha günlük olağan bir seviyede, Geçiciler, Müttefikler ya da Romanya’ya karşı geri adım atamayacakları herhangi bir hareket geliştirmekten kaçındılar; onlar “haklar”, “anayasa” ya da “bağımsızlık” gibi bazı yüksek kalkanları savunmakla birilerinin öfkesini üzerlerine çekmek arzusunda değildiler. Mavrocordato, Kuman Bölgesi ve tüm insanları için en iyisi ne ise onu yapma arzusunda idi. Bu bazı “felsefi” ya da ideolojik amaçlar için değildi. Kendi kendindeki bu kararlılık bayağı Nietzscheciydi.

Biri, nasılsa, bu temayülün pratikliğini sorgulamalıydı. Akşam Yıldızı’nda sızan ve onların eylemleriyle değerlendirmeler yoluyla görülmektedir ki Mavrocordato ve yoldaşları kendi kendilerini gelecek olarak gören genç romantiklerdi. Onlar düşüncelerinin yayılıp kabul bulacağını –savaş sonrası Avrupa’sının Vahiysel atmosferi bu çeşit garip kuramları cesaretlendirmişti- bekliyorlarmış gibi konuşmaktaydılar. Batı uygarlığının çöküşü günbegün beklenmekteydi; Rus Devrimi sonun başlangıcı olarak görülüyordu. Kuman Bölgesi, Münih, Fiume ya da Limerick Sovyetleri deneyimlerinin pratik olmadığını ve başarısızlığa mahkum olduğunu biliyoruz. (Acılarımızdan dolayı) biliyoruz ki Batı uygarlığı çökmeyecekti ama yenilenmekteydi [ başka bir şekilde vücut bulacaktı]. Ve 1989-91’de sermayenin zaferi ile son bulan “soğuk savaş” ve savaşın tüm bir yüzyılına ulaşmasına ilişkindi hepsi. Fakat 1918’in Devrimcilerinin böyle bir bilgi sahibi olmalarını beklemek de haksızlık olurdu. Gustav Landauer (olmuş olduğu gibi) mükemmel bir şekilde biliyordu ki o Münih Sovyet’ine katıldığında Münih Sovyet’i mahkûm edilmişti. O ayrıca öleceğinin önsezisine de sahipti. Fakat samimi bir Nietzscheci varoluşçu olarak o yapabileceği her şeyi yaptı. – evvela kendisi için, kendi kendisi olmak için- ve ikinci olarak gelecek için, diğer bir dünyanın-varlığını-miras almak için. Fakat bu dönemin asilerinin pek çoğu böyle bir öngörüye sahip değildi. Öngörü sahibi olduğumuzu düşünen biz, belki de sadece çok yorgunuz. “Dionisosçu Pesimizm” bilir, fakat bilgisine rağmen, cömertliğinin ölçüsüzlüğünde eyler – sade bir ifade olarak. Landauer’in umutsuzluğunu sadece onun mektuplarından biliyoruz. O yayınlanmış çalışmalarından asla bocalamaz ve Sovyet onun çevresinde harap olmaya başladığında, halen eğitim üzerine tezler yayımlıyor durumdaydı ( ör: okul çocuklarına Walt Whitman öğretmenin yaşamsal önemi). Bu mektuplar olmaksızın biz onu boş bir entelektüel, kör bir idealist – trajik olmaktan çok sadece absürt biri olarak düşünürdük. İskitlerin durumlarında onların motivasyonlarının kanaatimize uygunluğunu derinleştirecek özel bir şeye sahip değiliz. Sadece onların halk pronunciamenti’sine (resmi doküman) sahibiz. Kuman Bölgesi’nin “başarısız” olduğunu hatırlamak önemlidir. Biz onun sonunu “özet Tarih”imizde önceden söylemiştik. Fakat Kasım 1918’de darbenin başarılı olduğunu hatırlamak da önemlidir. Bazı aşırılık ve şenliklerin özrüne hazırlatılmış olmalıyız. O bir çeşit “seçme deneyim”di.

8 Kasım’da deklare edilen ve 9’unda kendini gerçek iktidar sayan Geçici Hükümet’e bir cunta denebilirdi. –ya da basitçe İskitler Kulübü- başkan Georghiu Mavrocordato idi. Ekonomik ilişkiler portföyü kulübün haznedarı Şeyh Mehmet Efendi’deydi. Sekreter (Odessa’li Caleb Afendopoulo) aynı kaldı. Denizci Enrico Elias askeri komitenin başı, Folklorist olan Mavrocordato’nun eski arkadaşı Antonescu Enrico’nun yardımcısıydı. Antikacı Schlamminger’in herhangi bir ofisi yoktu. Belki bir Alman olarak kendini kamu işlerinden işlevsiz hissetti ya da dahası (muhtemelen) Geçici Hükümetin tüm servetini oluşturmakta olan Altın hazinesinin stokuyla uğraştığından dolayı çok meşguldü. (Sonraları % 3 oranında liman vergisi konuldu fakat ne kira ne de vergi kondu. Düzenin saf ekonomik durgunluğu hazinenin varlığına dair en iyi delildir. Fiume gibi Kuman Bölgesi kelimenin gerçek anlamıyla kendi ayakları üzerinde duran bir durumda ya da “korsan bir ütopya”dır!)

Cunta; Popüler Konseyler

20 Aralık’ta, Akşam Yıldızı’nın ilk sayısında (darbenin tüm detaylarını içermektedir bu sayı) Cunta, “Konseycilik” tipi yeni bir hükümet ilan etti. –diğer bir deyişle Münih’teki (ya da Moskova’daki ) gibi konseyler ya da Sovyetler biçimlendirilmişti. Fakat Kuman Bölgesi Sovyetleri ekonomik kategoriler ve sınıf temeli üzerine kurulmamıştı. Hiç bir fabrikanın var olmadığı bir şehirde “İşçi Sovyetleri” ilan etmek absürt olurdu. Büyük bir bölümü etnik ve dinsel kimliklerle tanımlanmıştı. Başka bir deyişle –Volk. Öneride yatan radikalizm hiçbir cemaat “efendi” cemaat olamaz gerçeğindedir. Her cemaat –her ne metodu seçerse seçsin- kendisi için kendi konseyini kendisi seçer. Bu konsey o zaman cunta’nin “tavsiyesi ”ile yürütme komitesi adı verilen konseylerin konseyine delege göndermekteydi. Bu “acil” yapı geçiciydi ve konseyde herkesin ayni fikirde olarak anlaşmış, anayasanın altında herkes yer almıştı. O zamana kadar, cunta eğer zorunluysa açıkçası geçici Hükümetin kararlarını uygulamaya hazırlanmaktaydı. Şu da açıktır ki pek çok Kuman, İskitli Cuntayı desteklemekteydi. Sonraki iki yıl boyunca sadece güç kullanılan birkaç hadiseden başka bir şey olmadı. Bu popülaritenin nedenlerinin birincisi, toprakların yeniden dağıtım planı, ikincisi, ticaret erbabını sakinleştiren “serbest liman” düzenlemeleri ve üçüncüsü (ben bundan kuşkuluyum) aşağı-yukarı herkes bu durumdan memnun kılan hazine tarafından bedava yiyecek, içecek, giyecek dağıtılmasının mümkün hale getirilmiş olmasıdır. Bu durumdan memnun olmayan, sadece kamulaştırmada toprak kaybetmiş olan birkaç yüksek sınıf mensubu Romanyalı ve açıkçası şimdi Kuman Bölgesi’ni iğrençlikte birikmiş olan ve –hepsinden kötüsü- halen orada duran ve berbat şeylere neden olan St. George Ortodoks kilisesinin rahipleriydi…

“Geçici Hükümet”in düzenlemelerinin ardında iki etki vardır. Ya da ben buna inanmaktayım. Birincisi Tarihsel arka planın bunu uygun kılması: -vergilerin dönmesi için dinsel ve etnik gruplara yasal ve politik otonomi sağlayan eski Osmanlı İmparatorluğu’nun “Millet Sistemi”- ve elbette, Türklerin vergi-toplayıcıları ve böylece yasa koyucular olmalarıydı. Kuman Bölgesi’nde vergi yoktu ve Türkler diğer cemaatlerle ayni seviyedeydi. Diğer bir şekilde, Kuman Bölgesi’nin Sistemi Millete benzemekteydi. Diğer etki ise Nietzscheci gelenekte gelen Landauer, Dieterich ve diğer Alman radikallerin öğretmiş olduğu gibi “Sol volk-izm” di.-bir Volk’un özgürlüğü diğer herkesin özgürlüğünü zorunlu kılar ve içerir. Bu durumda Kuman Bölgesi bir çeşit Proudhoncu federasyon, yönetmekten ziyade idare “hükümeti”, sözleşmeye bağlı dayanışmaların yatay bir ağı olmaktaydı. Tesadüfi olarak, Akşam Yıldızı’nda bu şemaya dair, kendini tanımlamış herhangi bir grubun delegesini seçip, konsey vücuda getirebileceği şeklinde yapılan açıklama bu durumu açık kılar. Örneğin Balıkçılar Konseyinin uygun bir şey olacağı önerilmişti. Sonunda, her nasılsa, tüm “gruplar” etnik ve dinsel temelli oldu –elbette Cunta hariç ki öyle ya da böyle hiç de bir konsey değil fakat bir askeri ve yürütme yönetimiydi.

Peçenekler ve Kumanlar bir konsey kurdular ve elbette kendi temsilcileri olarak İlhanlarını seçtiler. Türkler Şeyh Mehmet Efendi’yi, Karait Yahudileri Cunta üyesi olmayan ve Calep Afendopoula ile ilişkili ve anlaşılan Afendopoulo tarafından tavsiyelerde bulunulan kendi geleneksel liderlerini seçtiler. Kuman Bölgesi’de Ortodoks Papazlar sınıfının başı John Capodistrias (ki bazı nedenlerle “Exilarch” unvanından hoşlanmaktaydı) Mavrocordato’nun Anti-Christ’liğine dikkate çekiyor gibi görünmekteydi. Yeterince doğru, birileri inanmalıydı buna. Fakat Capodistrias, bölgesindeki inananlarını yeni hükümete herhangi bir katılımı dahi yasaklamaya teşebbüs etti. Cunta buna izin veremezdi. Evvela,   “Muhafazakarlar”in hepsinin malı kamulaştırılmış olduğundan dolayı Kuman Bölgesi’nin bir kaç Romanyalı Ortodoks’u “liberal”di. Onlar Yunan cemaatinden resmen çekilmiş ve kendilerine meclis üyesi olarak Folklorcu ve cunta üyesi Vlad Antonescu’yu seçmişlerdi. İkinci olarak, Yunan cemaati içinde –ya da belki de bir hizipleşme- bir ayrılık ortaya çıkmıştı. Akşam Yıldızı’na göre Capodistrias’in cemaatinin aşağı-yukarı yarısı onu terk etmiş ve Georghiu Mavrocordato’yu kendi meclis üyesi olarak seçmiş olduklarını ilan etmişlerdi. Hospodar, Exilarch’ın ve cemaatinin konseye katılıp-katılmamakta serbest olduklarını onlara bildirmişti. Fakat toprak dağıtımı (ve hazine yardımlarından yararlanma) gibi önceden sözü edilen “yardım”lardan yararlanabilirlerdi de. Bu durumda daha da fazla Yunanlı ( hiç kuşkusuz daha fakir olanları) Kiliseyi terk etti ve Capodistrias Güçsüz bir halde bırakılmış oldu. Fakat o, her fırsatta Mavrocordato’ya karşı muhalefet etmeyi bırakmadı.

Konseyin ilk ve en önemli eylemi toprakların yeniden dağıtımı oldu. Calep Afondopoulo ve Kumanların İlhan’ı  “Toprak Reformu Komitesi” olarak bu işleyişe göz-kulak olmak için atanmışlardı. Bu iş gerçekten yavaş, dikkatli ve anlaşılan bayağı başarılı olarak planlanmıştı.

Başka bir deyişle, Kuman Bölgesi kendi kendini yürütüyor gibi görünmekteydi. Kendi başına bırakıldığında o daima sakin, durgun bir su gibi olmuştu –ve şimdi kendi başına biraz fazla bırakılmıştı. “Kaçakçılık”–şimdi serbest ticaret olarak serbest bırakılmıştı – ve balıkçılık insanların yalın ihtiyaçlarını gidermeye devam etti ki onlar ne Hidroelektrik santralleri ne de yüksek eğitim istediler. İskitler buluşma, atışma ve münakaşa etmeye şafak sökünceye ve manifestolarını bitirinceye kadar tekrar serbesttiler. Bu çalışmaların meyvesi Şubat 1919’da Kuman Anayasası için Prensipler olarak yürütme komitesinin önerilerini kapsayan olağanüstü bir döküman olarak ortaya çıktı. Bu döküman Romanyacaya çevirilmiş, hemen hemen bütünüyle Nietzsche’den yapılan alıntıları içerir. Nietzsche’nin çalışmalarının referansları baştan sona buna dahil edilmemişti, fakat ben bir çok alıntıyı onlar için İngilizce çevirisinden bulup, izleyerek yerine koyabildim. Eğer “bağlamın dışına alınmış” Nietzsche’ye dair bir çalışma varsa, işte bu o olmalıdır –ve fakat bağlam hiçtir fakat Nietzsche! İşte o; onun bütünlüğünde –Kuman Bölgesi Otonom Sancağının en güzel çiçeği ve onun deli mimarları.

Nietzsche (Alıntılar ); “Kimsen, o ol”

Prensipler

Açılış Paragrafları

Varoluş ve dünyanın sonsuz olarak doğruluğunun kanıtlanması sadece estetik bir fenomendir. [BT 52]

Eşitliğin çifte çeşidi. Eşitlik isteği başkalarını ayni seviyeye getirme istemi yoluyla da ifade edilmiş olabilir. (küçük görme, hariç tutma ve onlara hata yaptırma yoluyla) ya da başkalarını kendi seviyelerine çıkarma istemiyle (takdir etme, yardım, diğerlerinin başarılarından zevk alma yoluyla) [HTH 177/300]

Günün ilk düşüncesi. Her gün iyi olmanın en iyi yolu bugün en azından bir kişiye mutluluk vermediysek de bir bilinçlenme ortaya çıkarmaktır. Bu pratik eğer dinsel ibadet etme alışkanlığı olarak kabul edilebilirse sevgili insanlarımız bu tesadüfle yarar sağlardı. [HTH 248/589]

Şimdiye dek, felsefecilerden ziyade sanatçılarla anlaşırım, çoğunlukla. Onlar yaşamın sahnelerini kaybetmediler. “Bu dünyanın şeylerini” severlerdi. Onların duygularını severlerdi. “Hissizleştirme” için çalışmak: Bu bana bir yanlış-anlama, bir hastalık, sağaltım, kendini-aldatma ya da sade ikiyüzlülük gibi görünüyor. Ben, kendim, tüm yaşayan, yaşayabilen, bağnaz bir vicdanca eziyet edilmiş olmaksızın, duygunun yükselişi ve daha büyük bir tinselleştirme için istemekteyim. Gerçekten, biz onların incelik, güç ve en iyiye yönelmede sahip olduğumuz ruhumuzun yolunda onlara, sundukları hizmetlerden dolayı müteşekkir olmalıyız. [WTP 424/820]

Biz ahlakın üstünde durmaya da yatkın olmalıyız. –ve yalnız hep kaymak ve düşmekten korkan birinin kati endişesi ile durmak değil, ama onun üzerinde akmak ve oynamak da… o zaman nasıl sanatla –ve budalalıkla-üstesinden gelebilirdik. Ve öyle ya da böyle kendinizden evvela utandıysanız siz hala bizden değilsiniz. [GS 164/107]

Prensiplerin İlanı; “Tehlikeli Bir Şekilde Yaşa”

Tehlikeli bir şekilde yaşa! Kentini Vezüv’ün eteklerinde kur. Gemilerini bilinmez denizlere yolla! Kendinle ve emsallerinle savaş içinde yaşa! Siz bilginin arayıcıları, Mal sahibi ve düzen koyucu olmadıysanız soyguncu ve fetihçi olun! Sen utangaç karaca gibi ormanlarda gizlice yaşamaktan hoşnut olabildiğinde, bu çağ çoktan geçmiş olacak. Bilgi için en son araştırma hedefinin dışına ulaşacak; o yasayı ve sahip olmayı isteyecek ve onunla seni! [GS 228/283]

Genel Prensipler

İhtiyaç olan yeni bir adalettir! Ve yeni bir slogan ve yeni filozoflar. Ahlak dünyası da yuvarlaktır. Ahlak dünyası da kendi karşıtlarına sahiptir. Karşıtların da var olmaya hakkı vardır. Bir taneden daha fazla- araştırılmakta olan öbür bir dünya vardır. Filozoflar, yolcu alın! [GS 232/289]

Gizlenmiş bir Evet tüm Hayır’larımızdan daha güçlü olmaklığa sürükler bizi. Kendi dayanaklılığımız eski bozulan toprakta hiçte bize tahammül göstermeyecektir. Tehlikeye atıyoruz, kendimizi tehlikeye atıyoruz: dünya halen zengin ve keşfedilmemiş ve üstelik çürümek zehirlenmek ve yarım kalpli olmaktan daha iyidir. Kendi kuvvetimiz bizi tüm güneşlerin batmış olduğu yerden itibaren denize sürükler; yeni dünyayı biliyoruz biz. [WTP 219/405]

Suç “sosyal düzene isyan” kavramına aittir. İnsan bir asiyi  “ceza”landıramaz. Baskı altında tutar onu. Asi olan sefil ve aşağılık biri olabilir; fakat böyle bir isyanda aşağılık hiçbir şey yoktur. Ve çağdaş toplumun gözünde asi olmak insanın değerinin kendinde daha aşağıya düşmesinde değildir. İnsanın asi olmasında, onur duyması gereken durumlar da vardır. Çünkü o sürdürülmüş olması gereken savaşa karşı toplumumuzda bazı şeyler bulur –bizi uykularımızdan uyandırır. [WTP 391/740]

Size söylüyorum. Dans eden bir yıldıza can verebilen biri hala kaosa sahiptir. Size söylüyorum: içinizde halen kaos var.” [TSZ 129]

Üzerinde henüz yürünmemiş binlerce patika var –binlerce sağlık ve yaşamın gizli adaları. Şimdi dahi, insan ve insanların dünyası tükenmemiş ve keşfedilmemiştir.

Uyan ve dinle, yalnız olan sen! Rüzgarlar gizli kanat virüsleriyle gelecekten gelir ve iyi haberler narin kulaklara bildiriliyor. Bugün yalnız olan sen içine kapanıyorsun. Birgün halk olacaksın. Senin dışında, kendi kendini seçen, seçilmiş insanlar büyüyecek –ve onların dışında, üst-insan. Aslında, dünya düzelmenin mekânı olacak. Ve şimdi dahi yeni güzel bir koku onun etrafını sarıyor, selamet getiriyor- ve yeni bir umut. [TZS 189]

Anti-Darwin. Ünlü “varoluş için mücadele”ye gelince, delillendirilmekten çok bir yere kadar iddia edilmiş gibi geliyor bana. Ortaya çıkar fakat ender bir durum olarak; yaşamın toplam görünümü aşırılık, şiddetli açlık değil fakat daha çok zenginlik, bolluk ve saçma sapan israf etmelerdir- ve var olan mücadele, iktidar için olan bir mücadeledir. Kimse doğaya dair Malthus gibi bir yanlış yapmamalı. [TI 522]

İzin verinde şunu değerinin altında değerlendirmeyelim: kendi kendimize biz, biz özgür canlar, savaşın vücut buluşunun bir deklarasyonu ve “hakikat” ve “hakikat olmayan”ın tüm eski çağların kavramları üzerindeki zaferi, “tüm değerlerin devrimi”nden daha az bir şey değiliz. [AC 579]

İnsanlığa ahlaki istemleri yüklemenin irrasyonel ve önemsiz olması bundan dolayıdır.-insanlığa bir hedef önermek tümüyle farklı bir şeydir: hedef kendi yargı gücümüzden yatan bir şeylerin düşünülmesidir o halde; Kendi yargı gücüne benzer şekilde, kendi ahlak yasasının üzerine çaba sarf ederek etki de edebilirdi, Farzedilen önerme insanoğluna havale edilmişti. [D 63/108]

Devlete Karşı; “Küçük Deneysel Devlet”

Devlet

Sosyalizm, Devlet iktidarının tüm toplamlara tehlikelerini öğretmenin gerçekten acımasız ve güçlü yolu olarak ve devletin kendisinin güvenilmezliğini birine göstermek anlamında işe yarayabilir. Onun [devlet-çn-] kaba sesi “mümkün olduğunca fazla devlet” olarak savaş çığlıklarıyla çınladığında, ilkinde her zamankinden olduğundan daha fazla haykıracaktır; fakat kısa bir süre sonra daha büyük ve güçlü karşı bir haykırış duyulacaktır: “mümkün olduğunca az devlet” [HTH 227/474]

“Evrensel Güvenlik” için ödenmekte olan ücret çok daha yüksektir: ve en aptalcası evrensel güvenliğin en karşıtı olanın dahi bundan etkilenmiş olmasıdır ve gerçekten sevgili yüzyılımız bunu göstermeyi üstleniyor: sanki gösteri ihtiyacı varmış gibi! Hırsızlara karşı, ateşe dayanıklı ve sonsuzca uysal, her türlü ticaret ve trafiğe dair toplumu güvenli hale getirmek, iyi ve kötü hislerin her ikisinden de bir çeşit ilahi taktir içerisinde devleti dönüştürmek –bunlar herhangi bir yolla var olan en yüce araçların anlamı yoluyla peşine düşülmüş olmayan, hiçbir suretle vazgeçilmez olan hedefler; bunlar vasat ve daha düşük seviyededirler-araçlar ki en yüksek ve en nadir hedefler için korunmuş olmalıdır! [D 107/179]

Bir tarafta.-Parlementoculuk- şudur, halka ancak beş temel siyasal fikir arasında seçme yapmaya izin vardır- kendi için mücadele etmiş gibi, bireysel ve bağımsız gibi görünmeyi seven onların hepsinin iltiması ile kazanır ve hepsini memnun ederler. En sonunda, bununla beraber, sürünün bir fikre sahip olmasının emredilmesi ya da izin verilmiş beş tanesine sahip olmasının hiç bir farklılığı yoktur. Her kim ki bu beş kamu fikrinden ayrılır ya da bu beş fikirden ayrı düşerse tüm sürü ona karşı duracaktır. [GS 202/174]

Bugün, zamanımızda ne zamanki devletin salakça şişman göbeği vardır, tüm alanlarında ve departmanlarında “temsilcileri ” de – ek olarak gerçek işçiler de- vardır. Bunun yanında alimler ve çalakalem yazanları; acı çeken sınıfların yanında gevezeler, kendini beğenmişlerin yanında, bu acı çekenleri “temsil ”eden iyilere-yakın yapanlar (ne’er-do-wells)*, parlamentodan önce güçlü ciğerleriyle “temsil etme” sıkıntısı çekerken profesyonel politikacılardan bahsetmeyenler de vardır. Modern yaşamımız çok sayıda aracıya aşırı derecede pahalıca borçlanıyor; eski kentlerde, diğer taraftan, yankılanıyor bu, ispanya ve İtalya’da bir çok şehirden de, herkes kendini temsil eder, modern aracılar ya da temsilciler gibi alkış alırdı – ya da bir tekme! [WTP 48/75]

Yaşlı bir Çinli, imparatorluklar kötü duruma düştüğünde, (kendilerini haklı çıkaracak -çn) onların birçok yasalarının var olduğunu işittiğini söylemiş. [WTP 394/745]

Kurulmuş daha iyi devlet, güçsüzleşmiş insanlıktır. [50. not]

[D]evlet, “yaşam ”denilen her şeyin kendini yavaşça yok ettiği yer […]

Nerede devlet biter, orada gereksiz olmayan insanlık başlar: orada gerekliliğin şarkısı, biricik ve eşsiz güzellikte bir tını başlar. [TSZ 162/163]

Tüm varoluşumuzun bir ceza olmasını hissettiğimizi talep etmek gibi onlar tüm çılgınlıklarında bir yere kadar gittiler- bu cellat ve gardiyanların fantezileriyle şimdiye dek yönetilmiş insan soyunun eğitiminin yorumu gibidir. [D 13]

Kapitalizme Karşı; “Yeni Barbarlar”

Bu otorite boşluğunda yapabileceğimiz en iyi şey mümkün olduğunca kendi kendimizin arzuları olmak ve küçük deneysel devletler bulmaktır. Deneyim biziz: haydi deneyimler olmayı isteyelim! [D.191/453]

İş ve Sermaye

Şu anki şekliyle [Endüstriyel Kültür], tümüyle, henüz, onun var olan en kaba biçimindedir. Şimdi biri hayvani ihtiyacının merhametindedir; bu Bir yaşamak ve kendini satmak ister fakat bu ihtiyacını istismar ettiği kimseyi küçümser ve işçi satın alır. Gariptir, güce boyun eğen, korkan, berbat kişiler de, zorba ve generaller gibi, bilinmeyen ve ilginç olmayan kişilere boyun eğme kadar çok acıya yakın tecrübeye sahip değildir ki endüstrinin en göze çarpanlarıdırlar. İşçilerin işverenden gördükleri genellikle sadece tüm bu sefaletin vurguncusu olan bir insan, kan emici bir köpek ve kurnazlıktır ve işverenin ad, sekil, tarz ve şöhreti onlara tamamlanmış farksızlığın bir meselesidir. [GS 107]

Onlar, çalışmayı övenler.-“çalışma”nın yüceltilmesinde, “çalışmanın kutsanmasının” bıkıp -usanılmamış görevlerini, işe yarar kişisel eyleyişlerde olduğu gibi benzer örtük düşünceleri görüyorum: bireysel olan her şeyin korkusu bu. Esasen kişi çalışmanın işaretini hisseder.- bu biri çalışmayla sabahtan geç vakte kadar sıkıca çalışkanlıktan bahsetmektedir.- ki böyle bir çalışma polis için en iyisidir ki herkesi sınırlarında tutar ve bağımsızlık arzusu için açgözlülük ve sağduyunun gelişmesinin zorla engelleyebilir. Bunun için olağanüstü miktarda gergin enerji kullanılır ki böylece nefret, aşk, merak, hayal, yansıtmayı inkar eder; o basit ve olağan hoşnutsuzlukların garantisi ve küçük hedeflerin görünüşünde bunu kurar. Böylece sürekli olarak ağır işi olan toplumun daha fazla güvenliği olacaktır ve güvenlik şimdi yüce tanrısallıkla kutsanmıştır- ve şimdi! Korku! Kesinlikle ‘işçi’ tehlike olmuştur! Meydan tehlikeli bireylerle doluyor! Ve onların ardından tehlikelerin tehlikesi-birey! [D 105/173]

Ticari bir Kültürün temel düşüncesi.- Bugün biri Romalılar için olan adalet ve zafer ve savaş gibi ve eski Yunanla olan kişisel yarışma kadar çok ruha sahip olan ticari bir toplumun kültürünün varoluş mirasını görebilir. Ticaretle alakalı biri onu üretmeksizin her şeye değer biçmeyebiliyor ve onun ihtiyaçlarına göre değil, tüketicinin ihtiyaçlarına göre ona değer biçiyor; “bu Kim tarafından ve ne kadar miktarda üretilecek?” sorusu onun sorularının sorusudur. Bu tarz bir değer biçmeye o içgüdüsel olarak ve daima başvurur: her şey için ona başvurur ve böylece tüm yasaların, partiler ve insanlar, devlet adamları, sanatçılar, alimler, düşünürlerin, bilimler ve sanatların tüm ürünlerine de bunu uygularlar: üretilmiş olan pek çok şeye gelince o kendi gözlerinde her şeyin değerini belirlemek için talep ve tedarikinden sonra sorup öğrenir. Bu tüm kültürün karakteri haline gelir. En küçük ve en ince detaylarına kadar, her bir kabiliyet ve istek kafalarına sokulana kadar üzerinde düşünülür. Gelecek yüzyılın gururu olacak olan sen, insan budur: bu ticari sınıfın peygamberleri onu senin sahipliğin altında bırakıyorlarsa! Fakat benim bu peygamberlere inancım azdır. [D 106/175]

Eskiden “Allah aşkına” yaptığı şeyleri, insan şimdi para aşkına yapıyor. Bu demektir ki, iyi vicdan iktidarın yüksek duygularını şimdi veren şeyler aşkına… [D 123/204]

Barbarlar/Köylüler

İnsanoğlunun tüm bir tarih öncesi çağları boyunca, ruhun her yerde var olduğu varsayıldı ve bunun insanın ayrıcalığı olarak da itibar değeri yoktu. Çünkü tam karşıtı olarak, Ruhsal (tüm getirdikleriyle beraber, şeytanilik, çarpıklıklar) ortak mülkiyette verilmişti. Ve böylece ortaklıkta kişi ağaçlar ve hayvanlardan aşağıda olmaktan utanç duymuyordu. (soylu ırklar böyle fabllarla kendi kendilerini onurlandırıldığını düşünürlerdi). Doğa ile birliğimizi bizi doğadan ayıran olarak değil, bu ruhta görürlerdi. [ D 23/31]

                                               Sinikler                                     iyi varlık ile ruhsal

Yeni barbarlar                 {    Deneyimliler                    }    üstünlüğün birliği ve bir

Fetihçiler                                   kuvvetin aşırılığı [WTP 478/889]

Özgürlük ve kendinin-üstesinde gelmede bir deneyim olarak; olağandışı eyleyişlerin hakkını birine devretmek.

Barbar olmak değil, onu izin verilmemiş durumların içinde tehlikeye atmak. [WTP 478/921]

Bugün en sevgili ve en iyi şey bana kaba, açıkgöz, inatçı, dayanıklı, sağlıklı bir köylüdür; bugün o en asil türdür. Köylü en iyi tiptir bugün ve köylü tipi efendi olmalı. Fakat o bugün çetenin egemenliğindedir; hiçte aldatılmış olmak istemem. [TSZ 357]

Özgürlük

“İhtiras,  ikiyüzlülük ve Stoizmden daha iyidir. Ki dürüst olarak, kötüde dahi daha dürüst olmak geleneksel ahlaktan kendini kaybetmekten daha iyidir hala. Ki özgür insan varlığı kötü olduğu kadar iyi de olabilir ki özgür olmayan insan varlığı doğanın üzerinde bir çirkinleşmedir. Dünyasal ve cennete dair herhangi bir konforu paylaşmaz; sonuç olarak, özgür olmak isteyen herkes kendi çalışmaları yoluyla özgür olmalıdır ve özgürlük bir mucizevi hediye olarak insanın avuçlarının içine düşmez”( Richard Wagner in Bayreuth, 94) [GS 156/199]

Benim özgürlük kavramım. Bazı zamanlar bir şeyin değeri kişinin onunla ulaştığı şeyde yatmaz, fakat birinin ona verdiği bedelde-onun bize neye mal olduğunda yatar. Bir örnek vereceğim: özgür olur olmaz liberal kurumlar inkitaya uğrar. Daha sonra, liberal kurumlardan daha kötü ve özgürlükten daha yaralısı yoktur. Onların etkileri yeterince iyi bilinmektedir. Onlar güç istemini baltalamaktadır. Onlar dağlar ve vadileri eşitlemektedir ve buna ahlak demektedirler; onlar insanı küçük, korkak ve hedonisçe yapmaktadırlar – her zaman onunla zafer kazandığı sürü hayvanıdır. Liberalizm: diğer adıyla, sürü-hayvanlaştırmasıdır.

Onlar halen savaştırılıyorlarken bu benzer kurumlar[gelenekler-çn-] değişik etkiler üretirler. O zaman onlar gerçekten güçlü bir yoldan özgürlüğe ilerlemektedirler. Daha yakın bir soruşturmada, bu etkileri üreten savaştır. Liberal kurumlar [gelenekler] için savaş ki, bir savaş olarak, liberal olmayan güdülerin devam etmesine olanak verir. Ve savaş özgürlüğü terbiye etti. Ne için özgürlük? Kişi ki kendisi için sorumluluğunu ele geçirme isteğine sahiptir, bu kişi bizi ayıran mesafeyi kapatır, bu kişi zorluklara, sıkıntı, mahrumiyet ve yaşamın kendisine dahi daha fazla ilgisiz olur. Bu kişi birinin yüzünden insan varlığını kurban etmeye, kendini de hariç tutmayarak, hazır kılınmıştır. [PN 541/2]

Özgürlük ve Festival; Dionysus ve İslam

Hakikatin tiranlığına karşı. Tüm fikirlerimizin hakikat olduğu üzerine düşünmek için yeterince deli olmuş olmamıza rağmen, halen onların yalnız var olduklarını istememeliyiz:- neden hakikat arzu edilebilir, neden yalnız hakikat egemen ve sınırsız gücü olan olmalıdır halen anlayamıyorum. Onun büyük bir güce sahip olması benim için yeterlidir. Fakat o savaş ve muhalefete kabiliyetli olmalıdır ve kişi zaman zaman hakikat olmayandan kurtuluş bulma kabiliyetine sahip olmak zorunda olmalıdır-aksi halde o bize, sıkıcı, güçsüz ve tatsız olacak ve bizi de benzer kılacaktır. [D 206]

Festival

Yüksek sanat, festivallerin sanatını kaybetseydik, tüm çalışmalarımızın sanatındaki sanatta iyi olan ne olurdu? Eskiden, tüm sanat çalışmaları yüksek ve mutlu anların anısı olarak, insanlığın büyük festivalinin yolunu yüceltirdi. [GS 144]

Yaşamda mutlu ve doymuşluğumuzu onlar geri yansıtana kadar, onlara dair dile getirdiğimiz, şeylerin içini doldurduğumuz ve bir biçim değişimini aşıladığımız durumlar: cinsellik, sarhoşluk, şölen, bahar [sıçrama]; düşman üzerinde kazanılmış zafer, maskaralık, kabadayılık, zalimlik, dinsel duyguların kendinden geçirici etkisi. Prensip olarak üç element: cinsellik, zalimlik ve sarhoşluk-hepsi de insanoğlunun en eski şölen zevklerine aittir, hepsi de eski “sanatçı”larda baskın durumlardır. [WTP 421/801]

Yalnızca yemek ve içmekle değil, tüm aktivitelerini kutsallaştıracak olanlar için bir şeye ihtiyaç vardır- ve sadece onların hatırasında ve onlarla bir olmak değil, fakat bu dünyanın yeni bir yolda ve yeni bir şekilde biçimi değiştirilmek zorundadır. [WTP 537/1044]

Dionysus

Modern dünyada Dionysusgil Ruh’un gitgide artarak uyanışı, en çok ciddi bir desteğin ters işleyişi garanti altına aldığında, bizde umutlar ortaya çıkarmak zorundadır. [BT 119]

Çok-tanrıcılıkta özgür-ruh [bağımsızlığı]ve insanın pek çok-ruhu ilk şekline ulaştı-kendi-kendimize kendi yeni gözlerimiz için direnç yaratmak- ve hem de tekrar daha fazla kendimizin olan yeni gözler. Bu nedenle, tüm hayvanlar arasında yalnız olan insan sonsuz ufuklar ve perspektiflere sahip değildir. [GS 192/143]

Gerçekten, biz feylesoflar ve “özgür ruhlar”, “yaşlı tanrının olduğu” haberini duyduğumuzda, üzerimizde yeni bir şafak parlamış gibi; kalplerimizin minnettarlık, hayret, önsezi ve olağanüstülükle taştığını hissederiz. Parlak olması gerekmemesine rağmen, sonunda ufuk üzerimizde tekrar özgürce görünür; sonunda gemimiz tekrar tehlikeye atılabilir, her türlü tehlikeyle yüz yüze gelebilir. Tüm bilgi aşklarının cesaretine tekrar izin verilmiştir; deniz; bizim deniz dümdüz uzanır tekrar; belki böyle “dümdüz bir deniz” asla var olmamıştır. [GS 280/343]

…tat, ruh, istekte Dionysusçu. [WTP 528]

İslam

“Cennet kılıçların gölgesinde uzanir”24 Bu soylu ruhlar ve savaş sever kökenin kendi kendilerine ihanet ve birbirlerini ilahileştirmesinin bir motto ve sembolüdür de. [WTP 499-500/952]

Hıristiyanlık eski çağların kültürünün mahsullerinin ötesinde bizleri aldattı; sonra tekrar İslam kültürünün mahsullerinin ötesinde bizi tekrar aldattı. İspanya’nın harika Moorish kültür dünyası, gerçekten bizlere daha yakın durmaktaydı, Roma ve Yunandan daha çok tatlarımıza ve duygularımızla uyuşur, ezilmiştir (ne çeşit ayaklarla ezilmiş olduğunu söylemiyorum). Neden? Çünkü soylu kökenini, erkek içgüdülerini ona borçluydu. Çünkü Moorish yaşamının süper ve rafine edilmiş lüksleriyle bile yaşama evet dedi. […] “Roma’ya karşı bıçakla savaş! İslam’la dostluk ve Barış”- böyle hissetti, böyle eyledi yüce özgür-ruh, Alman imparatorların içinde deha olan Frederick II. [AC 652/3]

Sonuç Olarak

Biz, evsiz olanlar.-Bugün Avrupalılar arasında gururla ve farklı bir duyguyla kendilerini evsiz denerek adlandırılan hiç kimse yoktur: özellikle benim gizli bilgeliğim ve gaya scienza’mda takdir ettiğim onlardır. Onların sonları zor, umutları belirsizdir. Onlar için biraz konfor bulmak tümüyle bir hünerdir. Fakat neye yarar! Biz geleceğin çocukları, nasıl evde olabilirdik? Değişimin kırılmış zamanı, birini bu kırılganlığında bile evinde hissettirmeyi başarması gereken tüm düşüncelere dair hoşnutsuzluk duygusu içindeyiz. Onun “gerçekliklerine” gelince, devam edeceğine inanmıyoruz. İnsanları taşıyabilen buz bugün bayağı incelmiştir; çözülmeyi getiren rüzgar esiyor; biz, evsiz olanlar diğer zayıf tüm “gerçeklikler”i ve açık buzu kıran bir güç oluşturuyoruz. [GS 338]

“Henüz doğmamış o kadar çok gün var ki” Rig Veda’dan alıntı. [D xviv]

Bu garip belgenin onaylanması için Konsey’e sorulduğuna ya da tartışıldığına dair hiç bir işaret yoktur. Açıkçası Mavrocordato’nun çalışması, Nietzsche’nin “toplanmış” çalışmalarından seçilip alınmıştır ki buna bazı yayınlanmamış kaynaklar dahildir (Güç İstenci’nden notları Sils Maria’da görmüş olmalıdır). Yönetimin çatısını oluşturmak için ne kadar “çalışma”nın ve Anayasa için çevirinin yapıldığını tahmin etmek çok zor. Muhtemelen bu maksatta asla olmadılar. Bir diğer bakımdan, o imkânsız bir ütopyayı talep etmektedir. Bir diğer bakımdan da, Cuntanın zaten uyguluyor olduğu, her nasılsa, düzenlenmiş prensiplerinin üzerinde basit tanımlamalar yapmıştır- ve hiç şüphe yok ki, darbe liderlerinin samimi temayüllerini de temsil etmektedir.

Geçici Otonom Bölgesi; Joie de Vivre*

Birkaç ay Kuman Bölgesi Otonom Sancağını “Geçici bir Otonom Bölgeden” daha fazla bir şey yapmaya yeterliydi, fakat daha fazlada değil. Pek çok bölgede yaşam olağan seyrinde devam etti. Balıkçı balıkçılık, çiftçi çiftçilik yaptı ve esnaf aldı ve sattı (Kuman Bölgesi parası basmak için hiç bir girişimden bulunulmadı. Fakat anlaşılan bazı hoş görünümlü pullar, Ovid’in büstü dahil olmak üzere, basılmıştı). Askeri maceraların bir olayı olan, Fuime’den farklı Kuman Bölgesi üniformalar ve geçit törenlerinin hiç bir gösterisine sahne olmadı. Fakat Enrico Elias part-time sivil bir “halk ordusu” oluşturmak ve Karadeniz’deki silah kaçakçıları (ki savaş-sonrası bu patlamaya seviniyorlardı) pazarından bazı silahlar ve hafif toplar satın almak için bayağı ciddi olarak çalışmaktaydı. St. George ağzına yakın “sınır geçişi”, iç tarafın lagün ve ırmak ağzı ve sakin yerleri, Peçenek ve Kumanların devriyeleri ve nöbetçilerince kolacan edilmekte ve gözaltında tutulmaktaydı. Dar limanın ağzı gece ve gündüz korunmaktaydı. Bu önlemlerin hedefi Romanya ve diğer tam donanımlı ordulara karşı savunma maksadıyla organize etmek değildi. Cunta böyle anlamsız hayallere sahip olacak kadar aptal değildi. Blöf ya da böbürlenmeyi onlar Avrupalı güçlerin baş belası ve bir “hadisenin” tehdidiyle Bükreş’i korkutmak ve politik nedenler için piyasaya sürebilirlerdi. Milislerin asıl maksadı savaşın ve antlaşmaların yarattığı kargaşa ile terhis edilmiş ve serbest bırakılmış askerler ve diğer seyyar ayaktakımı ve köklerinden koparılmış ilticacıların akınına karşı beklemek ve kaçakçılıkla yapılan ticaretin ve yasadışı ticaretin düzenli şekilde işlemesini sağlamaktı. “Hadiseler” 17. ay tamamlanırken meydana geldi. Bunların bazıları Akşam Yıldızı’nda yazılmıştı – fakat bunların hiçbiri diplomatik bir seviyeye ulaşmadı. Bu minvalde Kuman Bölgesi’nin içinde Ortodoks muhaliflerin ciddi bir belaya neden olmuş olduğu görünüyor.-bir ayaklanma? Karşı-darbeye teşebbüs? Akşam Yıldızı detayları vermekten yoksundur ve biz ne kadar ölü ve yaralı olduğunu bilmiyoruz. Bir çok kesim, her ne kadar fazla gergin bir barış olduysa da, geçici hükümetin barışı hakim kılmasından memnundu. Kent yaşamının önemli bir etkinliği-zaten “prensipler”in olduğu belgede bu anıştırılmaktaydı- şölenlerdi. Anlaşılan, Almanlar hiçbir şeyi çalamaz olduklarından beri, yiyecek kıtlığı kalmamıştı. Bölgenin başka yerlerinde açlık salgın halindeydi. Ve şüphesizdir ki bu sinir devriyelerinin durumunu açıklar. Fakat liman çok yoğundu ve açıkçası hazine işlemlerinin büyük bir kısmı yiyeceğe harcanmaktaydı gibi görünüyor. 1919’un başarılı hasadından sonra bu program, parasız yiyecek dağıtımı azaltılmış olmasına rağmen düzenli bir şekilde Kuman Bölgesi’nin ihtiyacına göre dağıtıldı. Halk festivalleri, Konsey tarafından “Kuman Bölgesi’nin yeniden doğusu” olarak ilan edilerek, olağanüstü bir ruhla kutlanıyordu. Hıristiyan, Yahudi ve Müslümanların bayramlarının hepsi tanınmaktaydı konsey tarafından. Ve 7 Kasım Cunta’nin yıldönümü olarak 1919’da geniş bir şekilde kutlandı. Kente ait ruh ’un festival ile ilgili yaratıcılığı, okul kutlama törenleri, caddelerde geçit töreni, dans ve bando mızıka, pazar yerinde yemek masaları, bedava portakal suyu ve şerbetle teşvik ediliyordu. Akşam Yıldızı Kuman Bölgesi’nin Joie de Vivre [yaşam sevinci-çn-] ni övme ve bu mutlu münasebetleri anlatmaktan asla yorulmaz. Bu arada Konsey zaman zaman Krallara layık ziyafetler düzenlerdi. Bunların ilki Konseyin ilk oturumunun kutlanması ile gerçekleştirildi (Böyle oturumlar “Divan”olarak bilinirdi) ki Nietzsche’nin “Böyle Buyurdu Zerdüşt”ündeki “Son Akşam Yemeği” bölümündeki sahneler üzerine kurulmuştu: kuzu kavurma “adaçayı ile lezzetlice hazırlanmıştı: bu yolla hazırlanmış olanı severim. Ağız tadını bilenlerin ve boğazına düşkünlerin beğeneceği köklerimiz ve meyvelerimiz eksik değil. Ne de kırılmış cevizler ve çözülecek diğer bilmecelerimiz.”-yanında şarap ve Müslümanlar ve Nietzscheci Yeşilaycılar [içki içmeyenler-çn-] için su ya da şerbet. Diğer kutlamalarda Dobruca’nin tipik geyik eti ve evcil kuşları Osmanlı usulü, Yunanlı “haydut” usulü ya da Franko-Roman usulü hazırlanır.- böyle yarı-kamuya açık olaylarda oburlukta aşırıya kaçmamaya dikkat etmelerine rağmen, Cunta’nin festival sofrası donatılırdı.

Kuman Bölgesi yaşamında önemli bir görünüm de müzikti (“yaşam onsuz yanlış olurdu” der bilge bir yerlerde).25 Bando-mızıkadan bahsetmiştik -anlaşılan Kuman Bölgesi’nin en azından böyle bir şeye gücü yetebiliyordu. Bu bando-mızıka grubu Imperyal Oteli’nin arkasındaki parkta haftada bir halka bedava konser vermekteydi. Kasaba bir konser serisini sahneye koymayı başarmıştı ve bunun için amatör mahalli yetenekleri kullanıyordu.( Filolojist H.Schlamminger’in viyolasıyla katilmiş olduğu bir yaylı çalgılar dörtlüsü de vardı). Profesyonel ziyaretçilerde bu konser serilerine iştirak etmekteydiler. Mesela Ossip Vandestein ( o halen anlaşılması güç 78’lerin koleksiyoncularınca aranmaktadır) adında Odesalı popüler kemancı bunlardan biriydi. Anlaşılan eski tarz pazarda kahvenin birinde düzenli olarak konser veren bazı Türk müzisyenler de vardı kasabada, belki de kokain, esrar, afyon ve rakı ile tatlandırılmış ve seksüalite ile yayılmış, Levanten liman keberelerinin Türk-Yunan kırması, adı kötüye çıkmış ve fevkalade stilleriyle bilinen Rembetika’ydı bu. Belki de tüm 17 ay boyunca en büyük olay, Rembetika’nın saf prensi Roza Askenazi’nin oraya kısa bir ziyarette bulunmuş olmasıydı. Akşam Yıldızı, Kuman Bölgesi’nin tüm vatandaşlarının, beşiktekinden en yaşlı kocakarılarına kadar herkesin, onun en az bir konserinden bulunmuş olduğunu yazıyor (Muhtemelen buna Ortodoks rahipler sınıfı dahil değildi!)

Tüm bu müzikler tekrardan bize D’Annunzio’nun Anayasanın içine doğrudan kendi Nietzscheci müzik teorisini yazdığı Fiume’yi hatırlatır. Bunların hepsi, folklorist Vlad Antonescu tarafından organize edilen ve Cunta tarafından ilan edilmiş olan, “Kuman Bölgesi’nin Yeniden Doğuşu”nun bir parçasıydı. O Kuman ve Peçeneklerin folklorunu istekle teşvik etmekteydi ve eğer sonuçlar bir miktar zorlamakta ise de -dönemin bir tarzı – halk (volk) kültürünü yoğun olarak “yeniden-keşfediyor”du. Bununla birlikte onlar en azından Kuman ve Peçenekleri mutlu etmekte ve eğlendirmekteydi. Diğer taraftan onlar alışılmamış şamata ve hevesle etkinliklerde bulunmuşlardı. Geçici Hükümet 1920’de yıkıldığında, bir “Folk Ensemble” için sahneler hazırlanıyordu.

Folklorizm; Gece-Yaşam

İskitler eskiden boş vakitlerinde mutlu oldukları kadar durumdan memnun olmayabiliyor. Fakat fazla enerjiyle Otium’da* gerilemenin tazminatını ödemiş olarak ortaya çıkarlar, böylece devlet olayları onların eski ilgilerini canlı kılmakta yetersiz kalır. Gerçekten “devlet işleri” onların yaşamında ikinci bir yere sahipti ve bürokratikleşmenin tehdidini korku ile gördüklerinden kuşkulanıyor insan. Almanları devirdiklerinde sadece kendilerine, idarecilerine dönmüşler miydi? Dionysus yasaklar! (bir gazeteci zamanını “avcılık ve özellikle doğan avcılığı” ile değerlendiren” İspanya tahtının Charlist varislerine iktidarda iken hatırlatır  -. “Fakat… iktidara dair ne yapıyorsun?” diye kekeleyerek sormuş. “Problem sadece bakanlar içindir” diyerek burnunu çekmişti kral.) Kısacası, İskitlerin arkeolojiyle ilgileri, Bükreş’teki sınavdan çakmış Monarşistlerle sıkıcı telgraf alışverişinden daha iyiydi. Bir defa daha, sadece hazine hipotezi bu ilgisizliği açıklayabilir. Her ne zaman bir problem çıksa problemin çözümü için Cunta para yollardı – ya da para bittiğinde ne yapmayı planladıklarına dair sadece kestirimde bulunabilirim. İlk elden hazineye sahip olduklarını itiraf etmeyene kadar buna dair bir şey söyleyemeyiz: para için çalışılan 17 ay boyunca, İskitler antik kent Histri’nin (Ister’den – Tuna nehri’nin eski ismi- Lagun’un içine akardı) siteleri, Popin adasının Lagününde arkeolojik kazı üzerine enerjilerinin en büyük kısmını harcamışlar gibi görünmektedir. Buluntular – daha çok kitabeler, eski barbar definlerde birkaç altın parça- 1919 Kasım’ında Hızır camisinin eski salonunda yapılan bir sergide, birinci yıldönümü kutlamaları sırasında gösterilmişti. Belki onlar çok miktarda altın bulmayı ummaktaydılar; kim bilir? Belki de buldular.

Akşam Yıldızı arkeoloji ve diğer kültürel etkinlikler üzerine haber yayınlamaktan başarısız değildi. Mavrocordato, Caleb Afendopoulo’nun üzerindeki editörlüğü almıştı.   Fakat daha da genişletilmiş köşesinde katkılarına ( çoğunlukla Nietzscheci dağınıklıkla) da devam etti. Metinler Romanyacanın yanında, Yunanca, Türkçe ve Kuman lehçesiyle de yayınlanıyordu. Antonescu folklor üzerine (üzücüdür ki Densusianu’nun Horonicul’una dahil edilmemiştir) sayısız miktarda notlarıyla ve ek olarak Ovid’in Tristia ve Karadeniz Mektupları’ndan çevirileriyle katkıda bulunuyordu. Mektuplar köşesi görünüşe göre yabancı alimler ve saygın kişilerle ilişkileri içermekteydi. Ama bildiğim isim sadece, Kuman Bölgesi ve Fiume arasında diplomatik ilişki teklifi yapan, Kuman Bölgesi’ne yoldaşlığın canlandırılması tebliğini yapan D’Annunzio’dur. Bu fikir hoş karşılanmıştı fakat herhangi bir delege değiş tokuşunda bulunulmamıştı.

Densusianu geçerken Mavrocordato’nun Kabala ve Sufizm üzerine bir yazı “serisi” kaleme aldığından söz eder. Onun yeteneklerinin yanına bir parça Nietzsche eklemek, Mavrocordato’ya dair ne kadar az şey bildiğimizi bize düşündürüyor. Densusianu Chronicle’indaki makalelerine dahil etmeyi ihmal etmesinden dolayı çok pişman olmuş olmalıdır. Biz zaten dikkat etmiştik ki “Prensipler” dökümanında Nietzsche’nin İslamofilik (İslamseverlik) temayülünün kullanımı net kılınmıştır. Kuşkusuzdur ki bu bir bakıma Kuman Müslümanlarına (Türk, birkaç Tatar ve Kumanlıların bazıları) kur yapmaya bir teşebbüstür de. Mavrocordato’nun Ortodoks ruhbanlarla anlaşmazlığı onu Hıristiyanlıktan Yahudilik ve İslam’a (oldukça açık Nietzscheci bir yörünge) yöneltmiş gibi görünüyor ve göreceğimiz gibi, yaşamının bir çeşit sufi olarak son bulduğuna işaret eden deliller vardır. Şeyh Mehmet Efendi vasıtasıyla zaten gizlice Bektaşiliğe alınmış olduğu mümkündür. Bektaşilik hetorodoksisi, şarap içme, politik nahoşluk Mavrocordato’nun doğasına hitap etmiş olabilir. Bu tartışmalara sonra tekrar döneceğiz.

Ne gariptir ki, üzerinde durup aydınlığa çıkarabildiğimiz bir diğer olay-Densusianu tarafından titizlikle uzak durulan bir alan- Kuman Bölgesi’nin “gece yaşamı”dır. Bu fotoğrafı 1918-1920 periyodunu anlatan Romanyalı olmayan birinin yayınlanmış hikâyesine borçluyuz (bildiğim kadarıyla- ve yanlış da olabilirim): 1924’te Paris’te Adrien Villeneuve’nin Perle d’Orient  (Şark’ın İncisi)’nde, kitabın bir bölümünde görünür bu fotoğraf. Bu anlaşılması güç yazar her nasılsa belirsiz bir şekilde sürrealist hareketle ilişkiliydi ve Breton tarafından II. Dünya Savaşı’ndan önce hareketten kovulmuştu. O, Andre Gide’in tanıdığıydı ki bu tamamen doğru görünmektedir. Villeneuve, Gide gibi bir solcu ve Kulampara bir turistti. Perle d’Orient’de (Şark’ın İncisi) 1919-20 yıllarında Orta Doğu’ya müstehcen, ekzantrik ve harika gezisini anlatır. Kitabın büyük bir kısmı Mısır ve Türkiye’yi ele almakta. Fakat Villeneuve 1919 Ağustosunda Kuman Bölgesi Otonom Sancağı’na kısa ziyaretini de anlatmaktadır burada. Böyle karakterler Fiume’de sürülerce bulunmaktadır fakat Kuman Bölgesi bu durumların dışındaydı.26

Villeneuve “yakışıklı ve büyüleyici” olarak tarif ettiği Mavrocordato ile buluşmuştu. İskitlerle akşam yemeğine davet edilmişti ve şaşılacak şeyler, harika şaraplar ve geyik eti ikram edilmişti. Histri’deki arkeolojik kazıları ziyaret etmiş, “Vahşi” bölgelerde Peçenek ve Kumanlarla karşılaşmıştı. Politik deneyimlere dair çok heyecanlıdır ve toprak reformu projesinden bahseder kitabında.-fakat bu şekilde radikal düşüncelere kısaca sahip olunmuş ve en yakın “kötülük çukuru”na paldır küldür dalmıştır.

[inline_posts box_title=”Tavsiye Edilen Yazılar” align=”alignleft” textcolor=”#000000″ background=”#f2f2f2″]48, 51, 60[/inline_posts]

Kuman Bölgesi, Dok’ların Chandler Row bölümünün arkasında birkaç karanlık-dar sokağın bağlı olduğu red-light mahallesine sahipmiş gibi görünüyor. Türk müzisyenlerin Rembatika çaldığı Smyrna [İzmir] kahvesi buradaydı. Hatta bir sığ havuz ki isimsizdir, dirençli bir kaç Orospu, afyon bağımlıları, kaçak eşya satıcıları, kaçakçılar ve kaba denizciler için randevu yeri olarak hizmet verirdi. Burada yukarıya asılmış bir pikapta “zenci dansı” çalardı. Villeneue hoşnuttu. Fakat onun için, onun en önemli buluşması, “bölgede” üzerine çok iyi bir hikâye olan Gümüş Pipo [ya da Gümüş Nargile -çn] adı verilen kahvede ona “yer sahibinin oğlu, menekşe gözlü Ganymede*, Nikos tarafından acı kahve ve esrar şekeri” ikram edilmesiydi. Boğucu Ağustos ayının ne kadarının bu “masum oynaşma” ile ( o böyle ifade ediyor) geçirildiği belli değildir. Fakat okuyucu “yeşil papağanın büyüsü altında uzun öğle sonraları”na dair Kuman Bölgesi’ne dair daha fazla şey öğrenir27. Eğlendirici fakat sinir bozucu bir okuma olur bu. Akşam Yıldızı’nın sütunlarında Kuman Bölgesi’nde görmemiz mümkün olmayan şeyleri burada görürmüşüz gibi oluruz. Örneğin, Villeneuve’nin Hızır camisinin basit fakat zarif çizgileri üzerine izlenimleri ya da onun “Ovidci” bataklıklarını kısa tasviri, bizde daha fazlasını isteme arzusunu uyandırır. Eğer Kuman Bölgesi’ni bugün biri ziyaret etse bu kaybolmuş dünyanın ne kadarını yeniden yakalayabilir diye de merak ediyor insan.

Çeviren: Alişan Şahin

* tembel ve sorumsuz kimse demektir.

24 Bu, peygamber Hz. Muhammed’in geleneksel sözü ya da kutsal savaşta şehitlere cenneti vadettiği bir hadistir.

* “Yaşam Sevinci”

25 “Müziksiz, yaşam hata olurdu” Twilight of the Idols, 471.

* Boş zaman

26 Gide’nin Correspondences’ine (Mektuplar)bakın. II. Cilt, S.317-19 ki burada Breton ile küçük anlaşmazlıklardan bahsedilmektedir.

* Ganymede: Yunan mitolojisinde Zeus’un tanrılara kadeh sunucusu olarak Olympos’a götürdüğü Troyalı güzel gencin ismi. Fakat daha sonraları homoseksüel aşkı simgeleyen bir kelime olarak kullanılmıştır. Burada bu manada kullanılmaktadır.[çn]

27 Sfenksleştirilmişlikte, taç giydirmek

Birçok duyguya bir kelimede

(tanrı beni affeder mi

bu günahkar dil için!)-

burada oturuyor, kokluyorum en güzel havayı,

aslında, cennet havası,

parlak, aydınlık hava, altın-yollu

mükemmel olduğu kadar da güzel hava,

ay’dan düşmekte- [PN 419]

Views: 61

İntiharın Apolojisi ve Philipp Mainländer’in Hiç’i (Empatik Bir Yorum) – H. İbrahim Türkdoğan

Varlık ve Hiç sorunsalı karşısında her filozof ve her düşünür nihilizmle hesaplaşmak durumundadır, kaçınılmaz bir durumdur bu. Bütün dinler ve mitolojiler, bütün düşünce akımları, bütün kuramlar nihilizmle karşı karşıyadırlar. Ve her biri onu aşmak çabasındadır; kimileri farkında olarak, kimileri de farkında olmadan. Bu ikinci gruptakiler düşünmeyenler takımıdır, özellikle de din mensupları.

Yazımı sonlayan tümce: Yaşam, anlamın anlamsızlığını göstermektir. Ancak sonlamadan önce bu tümceyle hesaplaşmam gerekiyor. Aslında “anlamsızlığın anlamını” göstermek demem gerekir ancak bunu ters çevirip telaffuz etmek ayrı bir dürtüden kaynaklanıyor.

Tıpkı metafiziğin “Neden bir şey var da Hiç yok?” can alıcı sorusunu ters çevirmek gibi: “Neden Hiç var da bir şey yok?” İşte böylelikle konumuzun derinliğine inmiş olduk, üstelik çıkışı olmayan bir derinlik. Bir çember, kimileri için bir şeytan çemberi olan bu durum psikopatolojinin dört elle sarılacağı bir meseledir.

Olmaksa olmak, yani beklersin hayatı hayatın boyunca, başka deyimle: Yaşarsın anlamsızca bütün bir ömrü.

Olmamaksa, beklemezsin; anında harekete geçersin ve noktalarsın anlamsızlığı. Sonlandırırsın kendini.

Mainländer’in apodiktik (kesin) önermesi: Varlık’ın tek anlamı var, o da yok olmasıdır. Varlık yok olmak için vardır. Olmak Olmamak’ta sonuçlanır. Dünyada varolan her şey ölüm istencini taşır. Yaşam istenci ölüm istencidir. Bunu her aptal bile bilmektedir, ne var ki her aptal varoluş putlarının kırbaçlayan sancısında her an can çekişmektedir, kırbaçlar ise sayısızcadır: Cennet, cehennem, peygamberler, azizler ve benzer fantasmalar. Ölüm istenci yaşam istencinde gizlidir, yaşam istenci ölüm istencinin kılıfıdır. Her aptal bilir ki: Her gün biraz daha ölmekteyiz, yaşamımız yavaş yavaş can çekişen ölüm savaşıdır, ölüm her gün her insan üzerinde daha fazla erk kazanmaktadır, ta ki herkesteki son yaşam ışığını söndürene dek. Yontulmamış ve ham insan, yaşamı ölümün enfes ve olağanüstü bir aracı olarak görür, bilge ise ölümü doğrudan ister.

Her insanın bilincine çıkarması gereken şey odur ki her birimiz özümüzün derinliğinde ölümü istemekteyiz, sadece derimizi kazımamız yeterlidir, göreceğiz ki ölüm sevgisi varlığımızın tek amacıdır. Bir bakıma Tanrı korkusu ölüm korkusudur ve Tanrı’ya güvenmek ölümü aşağılamak ve ondan nefret etmektir. Din yavan, yapay tesellilerle insanları uyutmaya çalışan bir hokkabazlıktır -sadece. Uzatmayalım: Yaşam mutsuzluktur, olmamak tercihimdir. Ve ölüm hasretimi dindirecek hiçbir şey yoktur. Bir an önce ölmek istiyorum. Hiçbir yaşamsal mutluluk bu istencimi durduramaz. Ancak karabaşlar, düşünme yetisini kullanamayanlar, aptallar, korkaklar ve benzeri mahlûklar kendimi öldürmemi suç ve günah sayarlar. İsa, tıpkı Buda gibi intiharı önerenlerdendir, karabaşlar İsa’ya tecavüz etmekte hiç gecikmediler.

Ölüm sevgisi cinsel inzivayı gerektiren en önemli faktörlerden biridir. Şehvet, yaşam acısının anlık bir haz olarak duraklamasıdır, bir moladır, ardından işkence devam edecektir. Hatta orgazm çığlıkları ölümü müjdelemektedir. Şehvet sarhoşluğunda kurtuluşu kaybetmektense cinsel perhizle ölüm istencimi güçlendiririm.

(Gönülsüz ve hatta nevrotik bir ruh haliyle cinsel perhizde yaşayan Nietzsche, Mainländer’i “bekaret havarisi” diye aşağılamaya çalışır. Tanrı’yı öldürenler arasında en dindarı olan bu filozof, Hıristiyanlığı yeniden kurmak isteyen bir Paulus’tur -bir yaşam felsefesi Paulus’u. Her iki filozofun da psikopatolojisini incelemek ilginç ve kolaydır ancak bu çok anlamsız bir uğraş olurdu. Her insan gibi her filozofun da bir psikolojik temeli vardır. Nietzsche’nin kendini beğenmiş bu tavrına karşılık sadece şunu söylemek yeterlidir: Mainländer, kendi deyimiyle “kocası tarafından tecavüz edilen, ruhsal açıdan bakire bir annenin” oğludur.)

Nihilizmi aşmak için her şeyi meşrulaştırmak dinler ve ideolojiler açısından hatta genel felsefe açısından da yaygın bir yaklaşımdır; her şey mubahtır bu illeti geride bırakmak için: Karşılıklı imha. Bu, Varlık’a anlam kazandırmak için en belirgin yoldur. Hıristiyanlığın kurucusu Paulus, “var olduğumuz için özür dilemeliyiz” der ve sorar: Kimden? Yanıt: Tanrı’dan! Varlık acıdır, dedi. Ve acıyı kabul etti, ölene dek işkencedir varlık. Aynı yaklaşım tüm klasik ve modern ideolojiler için de geçerlidir. Her ideoloji Varlık’ı ille de anlamlandırmak zorundadır, neredeyse nevrotik bir çabayla anlam üzerine anlam yaratır.

Mainländer nihilizmi aşmak için hiçbir şey meşrulaştırmaya çalışmıyor, meşrulaştırmaya gereksinimi yok, çünkü ona göre Varlık zaten ölümdür, doğmamak daha iyidir ama doğduysan da fazla beklemene gerek yok.

Ancak yaşamdan bıkmış zavallılar şu soruyu sorabilir: Olmak ya da olmamak? Olmak için neden arayanlar ile olmamak için neden arayanlar birbirlerini aldatan hokkabazlardır; dünya onlara göre zaman öldürme mekânıdır. Amaçları, acı dolu hayatı köleler gibi yaşamaktır. Hiçbir anlamı olmayan şu işkenceyi uzun uzadıya sürdürmektir. Ah ahmaklar! Öldürün birbirinizi, ben kendimi öldüreceğim.

Dinlilere söyleyeceğim tek şey var: Dünyanın ötesinde hiçbir şey yoktur, ne cennet ne de cehennem ne de herhangi bir yer, bir mekân; sadece Hiç var. Sadece Hiç. Hiç’e giren ne hareket halindedir ne de hareketsizdir; Hiç mekânsızdır, biraz uykuya benzer fakat uykudaki mekânsızlık da Hiç’te yoktur: İstenç bir bütün olarak imha edilmiştir -Hiç’te.

Ve şunu da eklemek gerekir Mainländer’in Hiç felsefesini tamamlamak için: Tanrı da Hiç’tedir. Dikkat edin, “Tanrı Hiç’tir” demiyorum, bizzat Tanrı da Hiç’tedir diyorum. İşte Mainländer.

Adım Mainländer, kendime verdiğim adımdır bu, evreni kapsayan Hiç’i duyumsasam da içine atıldığım kent varoluş maceramın çıkış noktasıdır. Ben zamanımın ötesindeyim, ancak bir avuç insan görecektir beni zaman ötesinde. Arz etmiyorum yaşamı, yaşamayı; hiç âşık olmadım, hiç kadın bedeni sevmedim, hiç sevilmedim, bir bakireyim ben -ruhum gibi. Ve bakire olarak ölümü kucaklayacağım; tek sevgilim, tek sevdam odur. Kurtuluşun Felsefesi’ne dair sunduğum kuramı, son sözümü ifade ettikten sonra, fiziksel varlığımla tamamlayacağım: Hiç’te kaybolacağım.

Evet. Bakıyorum Hiç’e. Hiç. Hiç Hiç. Her özne, her nesne Hiç’e gider ve bir daha aynı özne ve aynı nesne olarak doğamaz. İnsan bir kez doğar ve doğa gereği bir kez ölür ancak her gün ölmek de var, her gün biraz daha ölmek; bir kez ölmektense çoğunluğumuz her gün yavaş yavaş ölmeyi deneyliyoruz, sanki bir mucize bekleyecek bizi, ölümsüz bir mucize, oysa ölmek de istiyoruz, ölümsüz bir yaşamı kim sürdürebilir ki? Fakat insanlar gördüm ki basit bir hafta sonunu yaşayamazken, ölümsüz bir ömür arz etmekteler.

Evet. Bakıyorum Hiç’e. Ah, mutlak boşluğun bakışı, sen ey mutlak boşluk, hiç bir ad seni betimleyemiyor. Nihil. Ve sadece Nihil. Stirner’in nihilinde bir negativum, bir yaratma dürtüsü vardır, kırarak yaratma. Hiçbir karamsarlığa yer vermeyen, her yıkımdan ve her yaratımdan haz alan bir nihil. Mainländer’de buna dair en ufak bir kıvılcım yok. Haz yok. Tek haz ölüm istencidir. Onun ateizmi sıradan, isyankâr ve karşı gelen bir ateizm değildir, bizzat bilimsel bir ateizmdir; der ki: Dünya öncesi olmadığı gibi, sonrası da yoktur, dünya muhteşem bir süreçtir -kendini tekrarlamayan ve tekrarlamayacak olan. Olmak, Olmamak’ta sonuçlanacaktır. Dinsel insan, “kader”i kişileştirmeye ve mutlak Hiç’i bir mistik dünya, gizemli bir varlık, “Herşeye” muktedir bir Tanrı olarak algılamaya meyillidir. Ebedi barış ve ebedi mutluluktur ona göre Hiç, bir “city of peace”. Oysa Hiç, her mezarın dibinden ona bakıyor, onu seyrediyor ve onu bekliyor. Kaçınılmaz olarak onun da gideceği yer orasıdır. İnsan, bilgiyle insandır ve bilgi Tanrı’yı da öldürdü, dünyayı da, insanı da. Âmin.

Bu yazının yayımlandığı yer: Düşünbil/Libido / Bilim ve Düşün Dergisi / Sayı: 44 / Kasım – Aralık 2014

Views: 313

Nietzscheci Darbe – V. Gözden Kaybolan Bir Olayın Kısa Tarihi – Peter Lamborn Wilson (Hakim Bey) -5-

1.GÖZDEN KAYBOLAN BİR OLAYIN KISA TARİHİ

“Bazı şeyler vardır ki irrasyoneldir ve varoluşuna karşı hiçbir karşı delil getirilemez, fakat bu onun için gerçekten bir haldir” – Human, All-Too-Human, 238

Sonradan yapılacak en açık şey Kuman Bölgesi’ni Romanya’ya devretmekti ve bu pozisyon Geçici hükümet içinde dahi savunulabilinirdi ( bu daha sonraları 12 Eylül 1919’da D’Annunzion’un Fiume’yi kurtardığında onun orijinal temayülü idi – fakat İtalyan hükümeti onu reddetmişti!). fakat İskitlilerin içsel dünyalarında [kafalarında -çn-] başka planlar ve istekler vardı. Besbelli ki onlar sadece hazineyi ele geçirmekle kalmadılar, onlar aynı zamanda gizli bir şeyleri de bulmuşlardı –en azından, Kuman Bölgesi’nin dışında. Onlar en basitinden şekilde ganimetleri kaçırabilirlerdi-  fakat Antika ve Altınların kolayca taşınması ve paraya çevrilmesi zordu. Bunun yerine besbelli ki ganimetleri, satmaya temayül gösterdiler – belki aynı müşteriyle (Ruslar?) Von Hartsheim’de alışveriş yapmıştı- ve bunu gerçek istemlerinin hayata geçirilmesi maksadıyla kullandılar: devrimci bir hükümetin yaratılması. Kuman Bölgesi Otonom Sancağı, ondan sonra hiç bir birikimin kalmadığı gibi görünmesine rağmen, açıkçası başarılı da oldu. Hemen hemen bir kerede bölgeye yiyecek desteği akışı başladı ve oldukça fakir olanlarca da satın alınmaya ve onlarda geçici hükümetin harcamalarından beslenmeye başladılar.

Şans başka bir anlamda da komploculara yardım ediyordu. Romanya ordusunun her yerde elleri vardı. Bella Kun gerçekten Transilvanya’yı işgal etmek için uğraşıyor ve bu Romanya güçlerini tüm yıl boyunca (Kasım 1919’a kadar) meşgul tutuyordu. Macaristan cephesinde toplanmış olan bu ordu, Karadeniz’de bir kaç eksantrik için duyduğu kaygıdan dolayı Ukrayna’dan Moldovya üzerine bir iç savaş denemesi için ziyadesiyle meşguldü. Zaten 1918-19 kışı olağan üstü şiddetliydi. Ovid, Karadeniz ve Tuna nehri’nin donmasını gördüğünde sapıkça bir memnuniyet duyardı. Fakat buzun üzerine hiç bir barbar gelip yanaşmadı. Kuman Bölgesi, baharda buzların çözülmesine kadar güvende ve izoleydi.

Geçici Hükümet; Diplomatik İlişkiler

Geçici Hükümet kendisinin “geçici” kalmasına ve kurulmuş olduğunu ilan etmemeye karar verdi. Bundan başka Kuman Bölgesi’ni “bağımsız” olmaktan ziyade “otonom” ilan etti. Bu şekilde Bükreş’le ilişkileri açık ve işler tutuyordu (Bessarabia* ayni şeyi yapmıştı fakat daha sonra şartlı teslim olmuştu).

1919 Mayıs’ında (gerici güçlerce devrilen Münih Sovyet’indeki gibi), Romanya hükümeti son olarak Kuman Bölgesi’ndeki “koruyucu” rejime resmi bir ortaklık teklif etti. Önceki yıl Kuman Bölgesi’nin “ihanetçiler ve işgalci güçlerin kahramanca devrilerek” elde tutulmasıyla, şartlar (tüm politik düzensizliğe karşı “af da dahil olmak üzere) yeterince cömert görünmekteydi. Geçici Hükümetin Yürütme Komitesinin Başkanı olan Mavrocordato yanıtını geciktirebileceği kadar geciktirdi. Temmuzda açıklama yayınlandığında baskı oldukça güçlü bir hal almıştı. Kuman Bölgesi Romanya ile birleşebilirdi fakat sadece Otonom bir cumhuriyet olarak (Model Sovyet Birliği idi). Bu teklif Bükreş Hükümeti tarafından kızgınlıkla reddedildi. Durum gerginleşti.

Haziran’da İstanbul’dan Bükreş’e garip bir telgraf ulaştı. Mektup (hemen hemen fesh edilmiş olan) Bab-Ali’den çıkmıştı. Acil diplomatik bir jargonla (ya da üstü kapalı bir teşvik içererek), Kuman Bölgesi’ne müdahale etmek maksadıyla değil fakat bir uyarı niteliğinde gönderilmişti bu mektup. Romanyalılar aşırı derecede öfkeye kapıldılar. Ve aniden parlayıp öfkeyle yazdıkları yanıtlarını müttefiklerden gelen baskıyla geri çektiler. Türkiye tebliğini geri çekti. Türkiye’nin neden ilk elden [saraydan-çn] telgraf yolladığı bir bilmecedir. Bir kere daha, şüpheler her yerde olan, bir şeylerin ya da başkasının “ajan”ı ve İstanbul’daki bazı güvenilmez hiziplerle ilişkili olan Şeyh Mehmet Efendi’nin üzerindeydi. Geçici Hükümet için zaman kazandığından dolayı “hadise” kendi amacına hizmet etmişti. Görüşmeler bir referandum olasılığıyla ilişkilenmeye başlamıştı. Bükreş bu mevzuya oldukça soğuk bakmaktaydı. Fakat bazı nedenlerle her türlü yanıt geciktirildi. Gecikme herkes için uygun gibi görünüyordu. Tüm bölge kargaşa içindeydi. Ve birçok bakımdan durum, savaş boyunca devam eden durumdan daha kötüydü. Köylüler isyanda, Rus Beyaz ve Kızıl güçlerin hepsi haritaların üzerindeydi, Ukrayna’da Lenin’e ve hatta Marksizm’e karşı isyan oldukça netti. Açlık hala bulaşıcı yaygın bir hastalık ve düzen uzak bir hayal gibi görünüyordu. Kuman Bölgesi ile uğraşmak için kimin zamanı vardı ki?

Şaşılacak şey, Geçici Hükümet sadece bir diğer dondurucu soğukta değil fakat bahar ve yaz ayları boyunca da yaşamaya devam etmekteydi. Akşam Yıldızı –ki tekrar yayınlanmaya başlamıştı- Kuman Bölgesi ve Bükreş arasındaki uzun ve sıkıcı iletişim ve görüşmelerin hepsini kaydetmektedir bu sürede. Göreceğimiz gibi, Geçici Hükümet tarafından “geçici olarak” benimsenmiş olan “Bir Anayasa için Prensipler”i yayınlamaya kadar varmıştı durum. Fakat Bükreş halen hiçbir şey yapmıyordu. Eğer Monarşi tarafından herhangi bir şey yapılırsa, İskitlerin özel olarak bir “olay” yaratma temayüllerini harekete geçireceklerinden kuşku duyulurdu. Bu bakımdan Müttefikler “Doğu Avrupa’daki diğer kötü noktalar” için henüz yeni bir sevinç duyamazlardı. Ve tüm bu problemler Kasım 1918’den, tüm 1919 boyunca ve 1920’nin ortalarına kadar devam etti. D’Annunzio, Fiume’yi ele geçirdiğinde, ilk yaptığı işlerden biri Kuman Bölgesi’ne kutlama telgrafı çekmek oldu. Anlaşılan Kuman Bölgesi’nin ünü ona ulaşmıştı. Gerçekten, Kuman Bölgesi ona ilham vermiş de olabilir.

Politika, kültür, toplumsal yaşam ve Otonom Sancağın başarılarını deşmeden önce, onun diplomatik tarihini anlatıp bitirmeme izin verin. Kasım 1919’da St. Germain ve Trianon Antlaşmaları, Romanya’ya Dobruca’nın tümünü ödül olarak verdi. Böylece Kuman Bölgesi ucuz cips gibi kaybedildi ve Bükreş kapitülasyon (şartlı teslim olma) için istemlerini arttırmaya başladı. Yalnızca savaş sonrası kaos Romanya’yı askeri bir çözümden uzak tutabilirdi. –en sonunda- Monarşi güç yoluyla kendi istemlerini geri almaya hazırlanmış olduğunu ilan ettiğinde, olaylar 1920’nin Mart’ına kadar sürüklenmişti. Geçici Hükümetin bir kan gölü görmeye hiçbir niyeti yoktu. 1 Nisan 1920’de, hemen hemen tüm görevliler –tüm yürütme komitesi de dahil olmak üzere, İstanbul’a giden bir gemiyle Kuman Bölgesi’ni terk ettiler. Orada kendilerini Sürgünde Geçici Hükümet olarak ilan ettiler. Kuman Bölgesi bir kurşun dahi sıkılmadan işgal edildi. Bir kaç tutuklama yapılmıştı fakat hiç kimse idam edilmedi. Deneyim böylece sona erdi.

Çeviren: Alişan Şahin

* Bessarabia: 1918-1940 arasında Romanya’nın bir şehri. Bugünlerde ise kabaca Ukrayna ve Moldova’nın bir parçasıdır.

Views: 34

21 Teknoloji Toplumu – Merkezi Ekonomi – Jacques Ellul

“Siyaset ile ekonominin düellosu, siyasetin kaybolduğu, ekonominin de teslimiyete zorlandığı bir sentezle sonuçlanır. Bu sentez elbette henüz tam olarak gerçekleşmiş değil. Eski uluslardan biri olan Fransa, olan bitenin bile farkında değildir.”

Views: 25

Nietzscheci Darbe – IV. Darbe (Alman Kültürü, Darbenin Teorisi ve Nietzscheci Anayasa)-Peter Lamborn Wilson (Hakim Bey) -4-

IV. Coup d’Etat (Darbe)

Avrupa’nın prensleri desteğimiz olmadan kendileri de yapabiliyor olsalar da, bir şeyin üzerinde dikkatlice düşünmelidirler. Biz ahlakçı olmayanlar- fetih için müttefiklere ihtiyacı olmayan güç yalnızca biziz. Böylece biz güçlünün en güçlü olanından daha güçlüyüz. Yalan söylemeye de ihtiyacımız yok: bununla diğer güçler ne verebilir? Güçlü cazibe lehimize savaşıyor, her zaman olduğundan belki daha güçlü -gerçeğin cazibesi- “hakikat”? Kim bu kavramı hükmetti bana? Kabul etmiyorum onu; ben küçük görmekteyim bu mağrur kelimeyi: Hayır, bizim buna dahi ihtiyacımız yok.  Biz feth edip gücü ele geçirmeliyiz, hem de hakikate hiçbir ihtiyaç hissetmeden. Adımıza savaşan sözler, hayran bırakan Venüs’ün gözleri ve dahi cezbeder ve kör eder muhaliflerimizi. Aşırıya gitmenin sihridir, baştan çıkarma her şeyin en aşırı uygulaması: biz ahlakçı olmayanlar- en aşırısı biziz.”Will to Power, 396

Romanya 1916’ya kadar gerçekten savaşa girmemişti. Ve sonra ittifak devletlerinin yanında yer aldı. Rusya hemen hemen kendi evindeki kendi savaş politikasının kontrolünü kaybetmeye başlamaktaydı. Bu nedenle de ordusunun kontrolünü de kaybetmekteydi. Devrim mayalanmaktaydı ( Lenin Zürih’te idi.- Tristan Tzara da, dada hareketinin biçimini vermekten dolayı yoğundu). Romanya ordusu 19. yüzyılda zorbela kurulmuştu. -iyi süvariler olarak bilinirlerdi- İki cepheye ayrılmış ve ani bir Alman saldırısı için beklemekteydiler. Bu güçlerin büyük bir bölümü Carphationlar karşısında saldırı yapmadan evvel Transilvanya’da pozisyon almışlardı. Üçe bölünmüş Rus güçleri Dobruca’da bekleniyordu (ki oraya asla varamadılar). Bulgaristan’daki korkunç Alman generali Mackenson, Dobruca’yi işgal etmek için çok büyük bir güç toplamaya çalışıyordu – ki bunu 5 Eylül’de başardı.

Alman Kültürü? Kukla Hükümet

Kuman Bölgesi bir kere daha savaşın zahmetlerinden kurtuldu (Köstence, sahilin aşağısı çok kötü şekilde bombardıman edilmesine rağmen) fakat Alman varlığından kurtulamadı. Albay Randolf von Hartsheim’in emri altındaki bir müfreze asker, daha sonraları “Akşam Yıldızı”nda “en berbat çeşidinden Bismarkçı Prusyalılar”22 olarak anılan bu Müfreze, kasabaya doğru fırtına gibi esti, kasabayı tümüyle ele geçirdi. En azından hiç bir kimsenin vurulmamış olduğu görünüyor olsa da “Akşam Yıldızı”, kulüp ve güzel yaşamın sonu geldi; Romanyalı olmayan kısım için bu arada sahte evrak temin edilmiş olabileceğinden -muhtemelen Şeyh Mehmet tarafından- kuşkulanmaktayım. Fakat kulübün Romanyalı üyelerinin bir kısmı, resmi devlet görevlileri (mesela postane müdürü ve liman müdürü) tutuklandı ve alıkondu ve Albay Von Hartsheim kendi kişisel karargâhı olarak eski saraya kaba bir biçimde el koydu. Hospodar ve yaşlı annesinin pejmürde bir otele yerleşmesi için baskı yapıldı (St. George kilisesinin yanındaki “Imperial” oteli).

Mackenson’un güçlü ordusu şimdi (Kasım’ın ortası) Dobruca’nın dışına çekilmişti ve Bükreş’e karşı sorumlu olmuştu. Romanya’yı Falkenhayh’in kuzey ve güneyli güçleri arasında ezmek için fırsat kolluyordu –ki zaten kar fırtınalarıyla yarı-bloke edilmiş, Transilvanya dağlarının geçitlerine doğru yollarını zorlaştırmaktaydılar. Albay Von Hartsheim ve ona bağlı olan kuvvetler Kuman Bölgesi’nde kaldılar. 6 Kasım’da Merkezi hükümet Bükreş’i işgal etti ve Romanya da savaş durdu. Kral, karısı Marie ve Romanyalı yöneticiler Rusya sınırına, kuzeye kaçtılar ve Jassey’de sürgünde bir rejim kurdular. Ve bu durumu Rus devrimine kadar sürdürdüler ki bu Rus ordusunun yıkılmasının nedenidir ve en son bu olay Romanya direnişinin sonunu getirdi. 6 Aralık 1917’de ateşkes imzalandı.

Almanya şimdi yıkıcı bir anlaşma ile Romanya’ya vergi koymuş ve esas olarak bir köle devlet konumuna getirmişti. Romanyalı hain Alexandru Marghiloman’in başta olduğu işbirlikçi hükümet Antlaşma şartlarını yerine getirmek için iktidara geldi. Ardından terörün karışık bir saltanatı ve karışıklıklar devam etti. Merkez Bankası iki milyar beş yüz milyonluk kâğıt parayı (lei) işleme sokmaya zorlandı ki ekonomiyi mahveden bu idi. Bu arada Almanya göze çarpan etkinlikleri ile ülke kaynaklarını soymaya başladı (tüm işletmeler parçalandı, tüm ormanlar tahrip edildi). Açlık Almanlar ve işbirlikçileri hariç herkesi etkiledi –bu durum iyi beslenmekte olan Kuman Bölgesi’nde bile hissedildi – köylüler ve işçiler halen Rus devrimine dair hissetmiş olduklarını heveslerine teslim etmenin sınırındaydılar. 1918’in yazı ve baharından itibaren durum gerçekten berbattı.

Tüm bu anlarda Kuman Bölgesi’nde neler olup bitmekteydi? Görüşümüz net değildir çünkü bu anlara dair Akşam Yıldızı’ndan yeterli bilgiyi alamıyoruz. Olağan umutsuzluğu ve işgalin onur kırıcılığını, büyüyen açlığı, Kuman Bölgesi’nin tuhaf karışık ırklarına dair Almanların saygısızlıklarını (hor görmelerini), (Albay Von Hartsheim,  Anti-Semitistmiş gibi görünür) ve direnme arzusunun yükselen duygusunu tahmin edebiliriz.23

Gerçekten bildiğimiz her şey daha sonraları Mavrocordato’nun söylediği bir sözden türüyor (yeniden doğan Akşam Yıldızı’nda): Böyle Buyurdu Zerdüşt’ün özel “siper” baskısının bir Alman askerince okunuyor olduğunu keşfetmek onu şok etmişti. O, Von Hartsheim’in kendisi de olabilir miydi? Hospodar, Nietzsche’nin ünlü beylik sözünü tekrar etmeye kadar varır: “O Nausea! Nausea! Nausea!”*

Kumansa bir paradoks olarak tüm bu dönem boyunca Merkezi hükümetin doğrudan denetimi altında olmuş, Dobruca’nın belli bölgelerindeki durumdan yararlanmış olmalıdır; Bu durum en sonunda Marghiloman hükümetinin rezil yeteneksizliklerinden halkı kurtarmıştı. Bu bölgeler stratejik olarak önemliydi –örneğin Tuna nehri’nin pek çok olan ağızlarındaki limanlar-. Kuman Bölgesi’nin neden bu kategoriye dahil edilmiş olduğunu anlamak zordur. Gerçekten, gerçek şiddetten çok ırağa kaçmıştı. Çünkü “stratejik” bir yer değildi. Askeri bir varlığa asla sahip olmamıştı. Balık hariç işe yarar hiçbir ürüne sahip bir bölge değildi. Peki, Albay Von Hartsheim neden sürekli ve sürekli olarak orada durmaktan ısrar ediyordu. Kuman Bölgesi’ndeki tüm yönetim gücünü elinden bulunduruyordu. Onun üstlerine, insan gücünün bu boşa harcanması hangi geçerli gerekçelerle değerli görünmekteydi?

Hronicul Dobruca’nın yazarı, bu sırrının açıklamasını Kuman Bölgesi’nin kaçakçılığın cenneti olarak özel bir role sahip olması olduğunu düşünür. O, Von Hartsheim’in bu yasadışı ticaretin kontrolünü ele geçirdiğini ya da en azından bunun önemine inandığını düşünür. En ilginç olan şey ise ona göre Köstence Antika Müzesinin yağma edilmesidir. Ve Petroasa’nın ünlü “Hunnish” altın stoklarının bir türlü ele geçirilmemiş olduğu çerçevesinden bahseder. Her iki hazineye Kuman Bölgesi yoluyla geçebiliyor olmalıydı. Gerçekten deliller gösterir ki bu hazinelerinin her ikisi de 1918’in Sonbahar ve Yaz’ında, herhangi bir zamanlarda, Kuman Bölgesi’ndeydi: yalnızca bu bile Von Hartsheim’in Kuman Bölgesi’nde kalma isteğindeki ısrarını açıklamaya yeter. O halde, gerçekten de, ilginç olan soru şu olmalıdır: başka kimler Kuman Bölgesi’nde hazine olduğunu biliyordu? Alman Yüksek Komutanlığı’nın sırlarından biri miydi bu? Ya da Von Hartsheim bir bakıma kendi hesabına mı çalışmaktaydı? Yaz yaklaştığında Avrupa’da Askeri haberler gitgide karamsar bir hal alıyordu. –başka bir bakış açısından-  Almanya ve Merkezi İktidar Gotterdammerung (tanrıların alacakaranlığı) için baştaydılar. Orduları Romanya’da sürülmeye başladı. Ve Von Hartsheim Müşterilerine mi, Üstlerine mi, Tedarikçilerine mi, İhanet etmeyi düşünmekteydi.

Hazine Yeniden Sahnede; Darbenin Teorisi

Tüm bunlar olmaya devam ederken İskit Kulübü’nün gerçekten etkisiz ve dağılmış olmadığını farz etmek zorundayız. Fakat komplocular grubunun bir gerçekliği olmuştu bu. Hangi noktada bu geçiş ortaya çıktı bunu söyleyemeyiz fakat 1918’in Ağustosundan itibaren plan hayata geçirilmiş olmalıydı. Albay Von Hartsheim’in maiyeti sadece süvari bölüğüne -her ne kadar bu adamlar açıkçası askeri polis ve ağır silahlarla donatılmış olsalar da- indirilmişti. Her şey darbe anına kadar karanlık kaldı. Ama birkaç yeni tahmin sunabiliriz.

İskitler yağmalanmış antikaların cahili olamazlardı. Gerçekten de bu parçaların Kuman Bölgesi’ne geri getirilmesindeki işlemler boyunca, bu sürece sonuna kadar karıştılar; Şeyh Mehmet Efendi’nin kişiliği üzerinde şüphe ile durulmaktaydı. Fakat açık olan şu dur: Kasım’ın 1’ine kadar ne İskitler, ne de Albay Von Hartsheim bu malzemelerin sahibi olamamıştı. Von Hartsheim stoklara sahip olduysa da, Kuman Bölgesi karakolunda efendilerinin umudunun düşmesinden sonra yalnız başına çıkarmış olmalıdır bunu. Romanya’nın her tarafından Almanlar linç ediliyor ve işbirlikçiler kaçacak delik arıyordu. Eğer İskitler bu altınları ele geçirmiş olsalardı darbeye ihtiyaç hissetmezlerdi ama basitçesi olayların gelişmesini bekleyebilirlerdi. – Von Hartsheim’in güçleri net olarak bilinmekteydi. Kasım’ın 1 ve 3. günleri içinde bir zamanda, Albay’ın, sonuç olarak, malzemeleri ele geçirmiş ve sıvışmaya hazırlanıyor olduğunu tahmin ediyorum. Deniz ya da kara yoluyla kaçmaya temayüllüydü ise de onun hazırlıklarını herkesin bildiği besbelli olmalıdır – ve İskitler net bir şekilde bunu biliyordu. Bu darbe için bir sinyal işaretiydi.

Politik bir tarz olarak darbe 20. Yüzyılın spesiyalitesi olacaktı ve sonuç olarak eski karakteristiğini ve kesin “ilkelerini” kazanıyordu. Mavrocordato ve onun ele avuca sığmaz entelektüel yoldaşları E. Luttwak’in Coup d’Etat: pratik bir elkitabı (Coup d’Etat: a practical Handbook (1968), sinik ve eğlendirici olarak ahlak dişi kendi-kendine yapma kılavuzu (Transilvanyali yazar) gibi kitapları okumanın avantajlarıyla mutlu olabilselerdi, darbelerini planlama ya da yürütmede daha az problemlerle karşılaşabilirlerdi. Öncelikle devirecekleri bir hükümete sahip değillerdi fakat politik bir desteğe sahip olmayan küçük bir askeri güç vardı. Maalesef onlar entelektüeldi ve uzak görüşlülüğün avantajlarına sahipte değildiler. Az kalsın yüzüne-gözüne bulaştıracaklardı. İki önemli faktör olmasaydı hareketleri kesinlikle başarısızlıkla sonuçlanacaktı. Bu faktörlerden biri, Anarşist denizci, darbenin askeri operasyonlarını yapan Enrico Elias, ikincisi ise Kumanların darbeye katılmış olmalarıydı.

Peçenek ve Kumanlar kendi ilgilerini binyıllık ilgisizliklerinden eski zamanların savaşçı itkilerinin canlanmasına doğru yükseltselerdi, şuna hiç bir şüphe yok ki Alman işgali ve kukla hükümet yönetimi altında tahammülün ötesinde acılar çekeceklerdi. Dahası, var olan köylü ayaklanmaları toprakların yeniden dağıtılması talebiyle (her nerede savaş ya da devrim kontrolün izolasyonunu bıraktıysa) Doğu Avrupa’da her yere ulaştı. Ukrayna karmaşıklık içerisinde ve Makno zaten bazı otonom bölgeleri ilan etmişti. Fakat Kumanların bir darbe düşünmek için daha başka iyi nedenleri vardı. Ağustos’ta, Georghiu III Mavrocordato, Kuman kabilesinin şefi Ilhan, Kuthen Corvinu’nun kızı Anna ile evlenmişti. Han sözde Müslüman ve Mavrocordato sözde Romanyalı bir Ortodokstu. Fakat Kumanlar asla çok dindar değildi ve Hospodar –elbette ki- Dionisosculuğa dönmüştü (dahası St. George kilisesinin rahipleriyle Mavrocordato aşırı derecede kötü durumdaydı. Mavrocordato rahipleri iğrenç örümcek kafalılar olarak görürken, rahipler onu kafir olarak görmekteydiler). Sonuç olarak evlenme töreni “eski Kuman geleneklerine” göre yapıldı. Zor anlara rağmen bir evlenme şöleni dahi yapıldı. Şeyh Mehmet Efendi gelin tarafındaydı. Georghiu, Kumanların “Royal Kral”ı ile birlik oluşturmuş olsaydı Kumanların dikkatinden kaçmazdı bu. Ve bunun gelenekselciler arasında karışıklığa neden olmaması mümkün değildi (elbette ki, antikacı İskitler arasında). Kriz anı geldiğinde, ilhan damadını dinlerdi.

4 Kasım şafağında Elias ve Mavrocordato aşağıdaki eylemlerin hayata geçirilmesini buyurdular:

1.St. George ağzındaki anayolu kesmek için yolu kapayan bir engel kurulmalı. Bu nokta, Peritesca’nin Peçenek köyünde bataklığa doğru, patika ile çatallanan yerdedir. Şans eseri olarak bu kapatılmış yola araç ve hiç bir asker yanaşmaz –tüm Almanlar’da dahil, öyle yada böyle tüm bölgede aşağı – yukarı beş otomobil vardı. Çünkü yolu kapayan engel bir kaç av tüfeği haricinde silahsızlandırılmıştı.

2.Mavrocordato’nun elinde bulunan bir kuvvet eski saraya bir saldırı gerçekleştirdi. Kahvaltıdan önce Albay Von Hartsheim’i yakalama ve tutuklamaya teşebbüs etti.

3.Alman garnizonunun istasyon olarak kullandığı, Kuman Bölgesi gölünün sahiline yakın, kasabadaki polis karakollarına Elias komutasındaki büyük bir kuvvet saldırmaya yeltendi. Bu zor saldırılarda İskitler bulabildikleri en iyi silahlara sahiptiler ve bu silahların içinde bir tanede kaçak elde edilmiş olan üç ayaklı makinalı tüfek (Alman malı) vardı.

4.Bir bot (Hospodar’in küçük yelkenlisi –Aslan ve Güvercin-) açık denizden limana girişi engellemek için yerleştirildi: Komplocuların düşmanların deniz yoluyla hareket edecek ya da ulaşacaklarını bekliyor oldukları açık değildir. Bu hiç gerçekleşmedi ve gemiciler tüm gün iskeleler arasında gidip geldiler, şüphesiz ki üşüyüp-ıslandılar da.

5.Rovelverli iki adam (biri Schlamminger, Alman filolojist) PTT’yi zayıf elemanlarından almak için gönderildi( ki burası Romanya parası Lei ile doldurulmuş Banka olarak ta kullanılıyordu). Sadece iki tane Alman güvenlik görevlisinin olduğu sanılmaktaydı.

6.Derin bataklıkların bir yerlerinde, şafakta, İlhan’ın liderliği altında Kumanlardan oluşan küçük bir müfreze Kuman Bölgesi’ni dış dünyaya, özellikle Bükreş’e bağlayan telgraf tellerini kesmişti. Aksi halde kötü sonuçlanabilecek Coup d’Etat’yı kuşkusuz bu eylem korudu.

7.Ticaret erbabı ve işçilerin genel grevi ilan edilmişti (Fakat nasıl? Her hâlükârda bu önemsiz kaldı).

Taktikler; İstiklal

Şimdi gün boyunca onların hayata geçirmiş oldukları eylemleri birebir takip edelim.

2.Mavrocordato’nun saldırı grubu yolun karşısındaki ya da St. George yolunun buluştuğu eski sarayın sürücü yolunda korumalar tarafından fark edildi. Korumalar bu komandoların üzerine ateş açtı ve onları orman/bataklıkların, caddenin öbür tarafından hareketsiz kıldı. Bu arada Von Hartsheim tüm evraklarını otomobilinin içine doldurmuştu. Kendi korumalarıyla yükledi, ana kapıya doğru arabasını sürdü ve askerlerini orada topladı (anlaşılan askerler hareket eden arabaya atlamış ve bir tanesi açılan ateşle -Mavrocordato tarafından- hızla gitmekte olan otomobilde olmuştu).Von Hartsheim sağa, kasabaya doğru yönelmişti. Von Hartsheim’in savunmaya değer bulduğu – somut bir şey olarak, tahmin etmekteyiz ki – Hazine polis karakolunda zulalanmıştı. Öyle ya da böyle komandolar eski sarayı ele geçirdiklerinde ne silahları ne de değerli bir şey bulabildiler. Güvelik için bir kaç adam bırakarak Mavrocordato ve takipçileri atlarla ya da yürüyerek Albayın arkasına düştüler.

3.İlk teşebbüste Elias ve ekibi polis karakolunu ele geçirmekte başarısız oldu. Çatışma acımasızdı ve her iki taraftan bir miktar insanın yaralanmış olduğu belliydi. Yirmi dakikalık şiddetli çatışmadan sonra Elias geri çekildi ve istasyonun karşısındaki bir binayı ele geçirdi. Oraya makinalı tüfeği kurdu ve ne zaman Almanlar saldırıya teşebbüs ederse onları karakola geri çekilmeye zorluyordu. Bir pat durumu ortaya çıkmıştı. Bir süre sonra bir otomobil caddeden aniden dondu ve polis karakoluna doğru hızlandı (fakat hatırlayın bu olay 1918’de meydana gelmekteydi). Bu Von Hartsheim’di. Makinalı tüfek ateşliyle kalbura dönmüş otomobil karakolun kapısından durmayı başardı. Ve Almanlar en küçük bir kayıp vermeden binaya girdiler. Otomobil alevler içindeyken patladı. Her iki tarafta ateş etmeye devam edip ardından beklemeye başladılar. –Elias takviye için… ya Von Hartsheim ne için? İlham için, belki.

5.Schlamminger ve yoldaşları PTT’de hiç bir Alman güvenliği ile karşılaşmadılar. Gerçek şu ki PTT henüz açılmamıştı. Kapıyı kırıp orayı ele geçirdiler. Fakat buna dahi gerek yoktu. Telgraf telleri zaten kesilmişti. İkili bankanın mahzenini zorla açıp, Romanya lei’lerini dışarı taşımaktan büyük bir zevk aldılar ki daha sonra şehirde bu paraları serbestçe dağıttılar. Muhtemelen bu paralar yakıt olarak daha çok işe yarardı.

Darbe gününün sonunda kasabanın tümü kontrol altındaydı. Eğer Albay karakolu daha da uzun elde tutmuş olsaydı, Almanlar takviye gönderebilirlerdi (Telgraf haberleşmesindeki sessizlik bir alarm olarak anlaşılabilirdi). Hakikat: Alman ordusu cephe gerisini-koruma eylemlerinden ziyade yaklaşmakta olan yenilgiyle daha fazla ilgilenmekteydi. Fakat ya Bükreş’te birileri hazinenin varlığına dair bir şeyler biliyorduysa ya da şüphelenmekteydilerse? Böyle bir sır asla saklanamazdı. Öyle ya da böyle, zafer beklenen sonuca varmış gibi akşamdan itibaren şehir kutlamalara başlanmış olmasına rağmen –darbe felaketin eşiğinde dimdik durmaktaydı.

Polis karakolundaki kuşatma tüm o akşam ve ertesi gün devam etti. Ayın yedisinde, İskitler Kuman Bölgesi’nin geçici hükümetini ve toprakların yeniden dağıtılmasına dair son derece radikal bir programı ilan ettiler. Bu olayı başlatmak için Mavrocordato tüm mal varlığını (şimdi geçici hükümetin ikamet etmiş olduğu saray hariç) Kuman Bölgesi köylülerine bağışladı. Topraklarını kiraya veren ya da işletmekte olan tüm toprak sahiplerine kamulaştırma bildirildi. Hiç kimse 50 hektardan fazla toprağa sahip olamıyor ve her kim fazla toprağa sahipse toprağına el konuyordu. Peçenekler ve Kumanlar sevinçten çılgına döndüler ve derhal Geçici Hükümetin “Ordu”suna girmek için üşüştüler. Hemen hemen 1000 kadar “barbar” polis karakolunun önünde üşüşmüş, silahsız ve hep beraber saldırmayı teklif ediyorlardı. İskitli liderler, bir gün daha beklemelerini söyledi onlara.

8 Kasım’da gel-gite döndü. Merkezi güçler teslim oldular. I. Dünya Savaşı bitmişti (bu arada Raterepublik Kasım’ın 2’sinde Kurt Eisner’ce ilan edilmişti). 9 Kasım sabahı, Mavrocordato Bükreş’ten polis karakoluna gazete gönderebiliyordu. Von Hartsheim bu şartlarda yargılanıp, yenileceğini biliyordu.

Soylu bir şekilde aşağılamanın bir jesti olarak İskitler düşmanlarını serbest bırakmaya karar verdiler. Geçici “Ordu” Kuman Bölgesi sınırına, onlara Batı’yı gösterip paketledikleri yere  kadar (Razen gölünün ötesinde Delta bataklığına kadar) Almanlara eşlik etti. Düzenli Romanya güçleri tarafından Bükreş’e giden yol üzerinde bir yerlerde tutuklandılar ve bundan sonra onlar hikayemizden kayboluyorlar.

Kendisine rağmen Darbe başarılı olmuştu. Kuman Bölgesi şimdi “bağımsız bir ülke” idi. Sonrası?

Çeviren: Alişan Şahin

22 1918’de Mavrocordato yazmış olduğu bir makalede savaş üzerine Nietzsche’den alıntılar yapar:

Alman Kültürü… gerçek bir insani üstünlüğe dayanmayan politik üstünlük, en tahripkar olanıdır. (P.N. 48)

Almanlara karşı burada tüm cephelerde ileriyim. “Muğlaklığa” dair şikâyet için hiçbir fırsatınız olmayacak. Bu su katılmadık sorumsuz ırk, […] uygarlığın tüm büyük felaketlerinin bilincindedir. [BT 197]

Hayır, insanlığı sevmiyoruz; fakat diğer taraftan “Alman” olmaya yeterince yakın değiliz ve bir bakıma bugünlerde devamlı surette kullanılmaya başlanan “Alman” kelimesi, karantinanın bir problemiymiş gibi bir diğerine karşı kendilerine barikat ve sınırlarını kurmaya liderlik eden, milliyetçiliği, ırk düşmanlığını ve kalbin ulusal uyuzluğundan zevk alabilmeye yatkın olmayı savunmaya yeterince yakın değiliz. [GS. 339]

23 Nietzsche: Ben… Anti-Semitler denilen bu en yeni spekülatörlere tahammül edemem. Bunlar ki muhtemel moral duruş numaralarının en ucuzuyla ulusun tüm aptalca elementlerini karıştırıp çabalamakta ve Hıristiyan-aryan değerleri olarak hava atmaktalar (Almanya’nın şimdiki-zamanlarda her sahtekar başarılarıyla, rezilliğiyle rahatlığı, Alman aklının ilerlemeci aptallaştırmalarına yorulmuş olabilir. Anlamsız sözlerin bu genel yayılması için akıllı politikalar, Wagner’in müziği, bira ve gazetelerin baştan sona bir perhiz kompoze etmelerinde bulunabilir. Ulusal kendini beğenmişliğimiz ve güncel fikirlerin sarsan felç etmeleri onları böyle bir perhize bir miktar hazırlamıştı zaten.) [GM. 294-5]

* “Öööğğ… İğrenç! İğrenç! İğrenç !”

Views: 35

Nietzscheci Darbe – III. Genç Hospodar (Volkiş Sol, Dada, Stirnerciler, Almanlar)-Peter Lamborn Wilson (Hakim Bey) -3-

III. GENÇ HOSPODAR 

Mutluluk ve Kültür. Çocukluğumuza dair olayların işaretlerince harap edilmekteyiz: Bahçe, ev, mezarlıklarıyla kilise, gölcük ve ağaçlara – daima onları acı çekenler olarak görürüz. O zamandan beridir acı çekmediğimiz için mi Kendi zavallılığımızca yakalanırız! Ve burası – her şey halen çok sakin duruyor, – çok sonrasız. Yalnızken çok farklı ve kargaşadayız. Bir meşe ağacından daha fazla bir şey olmayan, dişlerini keskinleştirmiş zamanın üstünde olan bazı insanları yeniden keşfederiz: Köylüler, balıkçılar, oduncular-hepsi de birbirinin aynı.Human, All Too Human, 168

Kuman Bölgesi 19. yüzyılın son yıllarında çocukluk dönemini geçirmek için ilginç bir yer olmalıydı. Bir Liman olarak değişik ve ilginç tiplerin ilgisini çekmekteydi- gerileme döneminde yeterli olmayan balıkçılık gelirinin yanına ek olarak kaçakçılığın eklendiğine dikkat edilmelidir (şarap, tahıl, esrar ve afyon, mamul mallar-çalıntı antikalar). Kuman Bölgesi içindeki batak ve bataklıklar Kuman kaçaklarının uğrağıydı ve Yunan, Yahudi ve Türklerin küçük dükkânları baştan aşağı şaşkınlık veren mallarla doluydu. Aziz George kilisesi  (eskiden beri piskoposlarla ilgili Ortodoks patrikliğinin işlerini görürdü) ile Hızır camisi arasındaki Pazar yeri genç Hospodar’a rengarenk bir alem gibi görünmüş olmalı.

Hronocul Dobruja bu olaydan bahsetmiyor fakat Aziz George, bu bölgenin Hıristiyan koruyucusu, Hızırla ayni kişidir yani bölgenin Müslüman koruyucusu.* Hızır gizlenmiş peygamber ya da İslam esoterizmi ve folklorunun “Yeşil Adamı”dır. O, Büyük İskender’e yaşam suyunu bulmak için eşlik etmiştir -fakat Makedonyalılar yalnız dünyaya ulaşırken, o ölümsüzlüğe yalnız ulaşmıştı. Bir can-suyu gibi o denizler ve ırmaklarla önemli yerleri korumuştur (buna Cebelitarık kayaları da dahildir) – onları çölde ölümden kurtaran ya da yaşayan yönetici olarak değil ruhsal çalışan bir peygamber olarak ortaya çıkar. O, her nerede yürürse ayak izlerinde çiçek ve bitkiler hayat bulur ve daima yeşil giyinir. Neden Aziz George’un (acımasız bir ünü var bu ismin) Hızır olarak adlandırıldığı açık değildir. Dobruca folklor bakımından çok zengindir fakat birçoğunun Romanyacadan çevirisi hiç mi hiç yapılmamıştır.

Mavrocordatoların azalmış mülkleri, bataklıkların gizlerini genç Georghiu’ya tanıttıkları sırada, hiç şüphesiz Kuman köylülerince işletilmekteydi. Türkiye ve Doğu Avrupa Baedeker Rehber’i (Baedeker Guide to Eastern Europa and Turkey) 1903 baskısına göre, Dobruca beş çeşit kartal, 4 çeşit şahin, 8 çeşit küçük kuş turu, 7 çeşit ağaçkakan, 5 çeşit çalıbülbülü, 4 tür değişik varyetelerde karga çeşidi, sayısız türden balık ve deniz hayvanı, ayılar, kurtlar, tilkiler, karacalar, sayısız diğer çeşit kuşlar ve 9 çeşit farklı cinsten ördekle sporseverler için bir cennetti. Bataklıklar sahilin iç kısımlarına doğru idi ve yerleşiklerce yaşanılmaz ve issiz olarak düşünülüyordu. Tüm Kuman Bölgesi sancağında 1900 kişi yaşıyor ve birkaç bin kişi Kuman Bölgesi’nın dışında yaşıyordu (ki nüfus 5000 kişi dolayındaydı). Yazın bataklıklar yavaş yavaş kaynar,  kişin soğuktan kaskatı olurdu. Ovid iklim hakkında hiç de hoş şeyler söylemiyordu ve ne de Baedeker söylemektedir. Fakat bataklıkların coşkulu her hayranının bildiği gibi bu “terk edilmişlik” yaşamın safi bolluğu temelinde nadir ve yakalanması zor bir güzellik gizler ve mevsimsel tek renkliliğin ve tonların güç algılananını paletinde gizler. Genç Hospodar’in yaz tatilleri Turgenyev’in o mükemmel “Avcının Karalama Defteri”ndeki bir sayfaya benziyor olmalıdır.

Onun sonraki yaşamına dair bildiklerimizden hareketle eminiz ki kasabanın Türk Kültürü Georghiu için gizemli ve cezbediciydi. Dobruca Türkleri eski tarz olarak bilinirlerdi ve 19. Yüzyılda Türkler hala Osmanlı başlığı ve Türban (Fes, tarz olarak sonraki zamanlara kadar gelmemişti) ve geleneksel kostümler giymekteydiler. Yemek konusunda ki açgözlülükleriyle ünlü Türkler, Kuman Bölgesi’nın tüm kaynaklarını araştırarak özellikli bir mutfak yarattılar. Pazar yerinde kurdukları yemek tezgâhında kahve ve tütün yanında yemek de satıyorlardı. Her nerede Türk varsa orada kahvehane ve nargile içen insanlar da vardı. Yunanlılar da güzel yemeğe hayrandılar (tabi buna şarabı da eklemek gerekir) ve onlar da kahvehane yaşamının hayranıydılar. Kuman Bölgesi’nde zaman en iyi şekilde, politikaya dair tartışmalar yapmak, yalan söylemek ve bunları şarap ve kahveyle desteklemekle harcanırdı.

Aile Tarihi; Avrupalı Eğitim

Kuman Bölgesi’nin İstanbul’daki Yeniçeri -imparatorluk muhafızı- teşkilatıyla ilişkilerinden dolay (sufi Bektaşi tarikatıyla güçlü bağı vardı ve hemen hemen tüm Yeniçeriler onlara bağlıydı) ilişkisi vardı. Hızır camii Bektaşi törenleri için kullanılıyordu. Heterodoksların mistik amaçlarla şarap içip, esrar içtiklerine dair şeyler bilinmiyordu fakat buna dair dedikodular dolaşıyordu.13

Hospodar belki de aynı zamanda ergenliğe ulaşmış ve Bükreş’te deneyim kazanarak sıkılmış ve çekingen olarak çocukluk evine geri dönmüştü. Birçok ergen daha az nedenlerle böyle davranır. Fakat şu kesindir. Yakın zamanda değil ama 1905’de Almanya’ya varmış olduğunda Kuman Bölgesi’ne dair onun nostaljisi ve sıla hasreti başlamıştı (bunu “Akşam Yıldızı” için yazmış olduğu bir makalesinde bahsettiği için bilmekteyiz). Başka türlü değilse, bu mutlu bir çocukluk döneminin işareti olarak alınmalıdır.

Maalesef Mavrocordato’nun çocukluk dönemine dair bildiklerimizden az daha fazlasını onun yüksek eğitimine dair bilmekteyiz. Densusianu’nun Cronicle’inde sadece bir kaç mektup ve Akşam Yıldızı için yazılmış bir kaç mektuba yer verilmişti. Belki Münih’deki Arşivler, üniversitenin kayıtları yeni bir şeyleri bilgimize ekler. (II. Dünya Savaşı’ndan tahrip olmamış olduklarını farz edersek)- fakat su an için büyük oranda spekülasyona düşüyoruz. Onun hukuk ve felsefe okuduğunu ve derece aldığını biliyoruz; öğretmenlerini, arkadaşlarını ve ekstra-çalışmalarını bilmiyoruz. Kant ve Hegel okumuş ve en son gezisini Paris’e yapmış ve anlaşılan Fransızca öğrenmiştir. Tatili sırasında Almanya dolaylarını dolaşmış, wandervogel stilinde ve Alman öğrencilerle modaya uygun davranmıştır belki (dağcılık ve otostoptan zevk aldığından bahsedilir). Hepsinin ötesinde – ve bunun için hiç bir şüpheye mahal yoktur- hayatinin en büyük keşfini yapmış, Nietzsche’yi keşfetmiştir.

Bu keşif Nietzsche’nin kitaplarıdır. Bu adam 1889’dan beri iştah kabartan sersemlik içerisinde olmuş ve 1900’de ölmüştü. Fakat kitapları yaşamaya başlamıştı sonunda. Bunun için bir parça da kocası güney Amerika’da saf Anti-Semit Aryanlar için ütopik koloni denemesine başlama çalışması içinde iken ölen14 ve Sils Maria’de Nietzsche arşivini yürüten (Mavrocordato’nun hac ziyaretini yaptığı ve onunla buluşmuş olabileceği yer)  Nietzsche’nin rezil kız kardeşi Elisabeth Forster’e teşekkürler. Elisabeth o zamanlar The Will to Power (Güç İstemi) için Nietzsche’nin toparlanmamış notları üzerinde çalışıyordu. Zaten bu, daha sonraları Adolf Hitler in kafasına çok uygun şeyler sağlayan yalanlar, kaytarmalar ve kalıntılar kültü yaratmıştı. Berbat bir yayın için Elisabeth’in üstün yeteneğine rağmen, Nietzsche’nin eserleri kendi kendilerini ifade ediyorlardı. (Kitapların Nazi basımları, Nietzsche’nin anti-semitizm üzerine atakları ve Yahudilerin sansür edilmelerine dair güzel şeyler daha sonraları ortaya çıktı). Daha o ölmeden önce Nietzscheci harekete bayağı benzeyen bir şeyler başlamıştı Almanya’da. Genç insanlar özellikle etkileniyorlardı. Tepkinin peygamberi olarak görülmüş olmaktan daha öte, Nietzsche tüm modern zamanların en radikali ve hem de en devrimcisi olarak düşünülüyordu. Hareket 1890’da başlamış (havalanmış) ve Mavrocordato’nun Münih yıllarında en ateşli zirvesine ulaşmıştı. Robert Musil’in “Kalitesiz Adamlar”(Man without Qualities) adlı kitabında bir pasajdaki güzel düşüncelerde hareketi tanımladığı gibi o, kötü piyano çalma, sturm ve drang*, görüntüde anıtsal egoizmler ve zevk içinde sex gibi düşüncelerle Viyana’da ortaya çıktı. Kendisi önceden görmüş olduğu gibi Nietzsche bir zehir – ya da bir halüsinasyona neden olan bir şeydi. (Nietzsche’nin kendisi uyuşturucular denemişti ve çalışmaları uyuşturuculara dair referanslar ile süsleniyordu). Fakat her heves kimi aptallıklara evrilir. Esas olarak kendi aptallıkları için kimi tutkular hatırlanır-hipnotizma gibi- fakat Nietzsche yalancı doktor değildi. Belki de döneminin – belki yüzyılın (fakat hangi yüzyıl) en önemli düşünürüydü: sonsuza kadar değerli ve sonsuza kadar lanetli bir dahi, zevkinize göre. Fakat… ebedi. Bu onun dileğiydi ve gerçek oldu. Bir “harekete” teşvik etmeksizin dahi, halen genç okurlarında bir çeşit kontrol edilemez heyecanı tutuşturabilmesi, onun yazılarının acayip kalitesinin göstergesidir bugün. Ve Mavrocordato buna ağır yakalanır.

Ölmüş Nietzsche; Radikal ben

Nietzsche Anarşizme dair birçok alaysı şey söylemişti. Ve bundan dolayı yüz yılın değişmeye başladığı Almanya’da pek çok hayranı ve onu aşağılayanlarca da Anarşist olarak telakki edilmiş olması okurlarını şaşırtmış olabilir. R. Hinton Thomas bu durumun eğlendirici bir tablosunu çizer:

“Bir broşürde, yazar bir Almanı hayal eder, muhtemelen kendi kendine, yıllardan sonra yurtdışından evine dönen bu kişi, kendi kişiliği (Personlichkeit-personality)nin, “kendinin kültü”nce egemen altına alınmış olduğu bir sahneyle karşılaşır. O, sırf anarşizmdir, o öyle düşünür ve tamamen Nietzsche’nin hatasıdır bu. Anarşizm sadece bencil duruşlara bir bayrak olarak hizmet edebilirdi, fanatik anarşistlerin durumundaki gibi, Lily Braun’a göre, Max Von Edigy’nin hanesine dadanmış ve “yaşıyor oldukları kişilikleri (personlichkeit) dışında özürleri ile kendi basit arzularını aşırıya götürdükleri özgürlüğün doğruluğunu kanıtlamaya çalışmışlardı. Hem basit ve koyu bir tarzda, büyük burjuvalardan (epater la bourgeoise) daha derin gayeleri olmaksızın, sanıkların olayı örneklemesi ile kendini-haklı çıkarmada Nietzsche, Anarşizm olarak kabul edilebilirdi. Yazarın biri, üstinsanın ayrıcalıklarından birinin halk arasından tükürmek ve parmaklarını yemek olduğunu düşünen birinden bahseder. Ne zamanki onlara şöyle ya da böyle itiraz edilmişse, o “gururla bireyciliğinden (individualitat) ve gerçekten Nietzscheci olduğundan yardım almıştır”lar. Kadınlarca sık sık uğranan kafe yada Publarda ne zamanki bazı koca-kafalar üst-insanı oynar, gecenin ilerlemiş vaktinde bazı dejenere olmuş gençler “iyinin ve kötünün ötesinde” Friedrichstrabe’de çaka satarlar, iğrençlikten başka bir şey yoktur ve böyle ‘iğrenç tarzda böyle yüce ve temiz ruhun isim ve sözlerinin yanlış kullanılmış olmasına Nietzsche’nin katlanmak zorunda’ olması şok ediciydi. Saksonya’nın taç giymiş prensi saygın görünen aşığıyla kaçtığında, bu durum onun Nietzsche‘nin kitaplarını okumuş olmasına bağlanmıştı. 1890’in ortalarından itibaren Viyana, Münih ve Berlin’de edebiyat kafelerinin, dikkat etmemenin imkânsız olduğu ve şaşkınlıktan tek kelime edemez olarak kalacağınız “üst-insan”larla dolu olduğundan bahsediliyordu. 1897’de Berlin’deki bir Anarşist bir polisin öldürülmesine katıldığından dolayı yargılandığı mahkemede, kendine Nietzsche’yi referans alarak savunmasını yapmıştır.”15

Nietzsche’ye Anarşist ya da Radikal hayranlık, rütbe ya da mevki ile sınırlı değildi fakat Emma Goldman gibi solcuları dahi ateşlendirmekteydi. Ki Goldman, Nietzsche’nin Aristokrasisi için “ne bir can, ne de servet” fakat “bir ruh”tur demişti, o bir Anarşistti. Ve tüm eksiksiz Anarşistler Aristokrattır. Fransa’da adı kötüye çıkmış Anarşist banka soyguncuları, the Bannot Gang, kendi Nietzscheciliklerini hayata geçirdiler. Max Stirner’in16 okuyucuları ve bireyciler tarafından Nietzsche özellikle saygı görmekteydi. Georg Braudes, Nietzsche’nin (olmayan) sistemini açıklamak için “Radikal Aristokratizm” kavramını uydurmuştu. Kendi kendine Kilise, Devlet, Monarşizm, Temsili Demokrasi, Alman kültürü ve diğer radikallerin Betes Noires’ine (yasa koyucu) saldırmak için çok fazla mürekkep harcamış olan bu adamın eserlerinde en eşitlikçi ve komünar solcular dahi çalışmalarına hayranlık duyup, çalışmalarında bazı şeyler bulabilirlerdi.17 Bunun yanında, onun Sosyalizm ve Anarşizm eleştirileri, özellikle psikolojik seviyede, yardımcı şeyler olarak anlaşılabilirdi de. Radikaller, kıskanç Chandala’nin köle mantalitesini, küskünlüklerinin (ressentiment) kanıtı olarak ruhlarını test etmeye zorlandılar. Eğer onların Sosyalizmleri Hıristiyan hissiyatını kamufle etmiyorduysa bunu ve “ilerleme”nin kaçınılmazlığını kendilerine sorarlardı. Telos’tan ziyade sorumluluklarının varoluşsal problemleriyle yüz yüze gelirlerdi. Nietzsche üstesinden gelmiş [aşmış olmayı -çn-] olmayı kendi kendine sordu. Ve belki de bunlar onun en zor öğrenmiş olduğu ve boğuştuğu şeylerdi. Fakat Mavrocordato asla mücadele etmedi. O zaten baştan çıkarılmıştı.

Volkish sol; Dada bağlantıları?

1918’in Münih Sovyet’i Nietzsche’de uzak durmuş olan Radikallerle tıka basa doluydu. En önemli şahsiyetler: Yahudi gazeteci, eleştirmen, dramacı, felsefeci ve mektupların adamı, Thule Gessellschaft taraftarlarınca suikast düzenlenen, Münih Sovyet’inin benzersiz kurucusu Kurt Eisner; ve gene Yahudi, anarşist aktivist ve felsefeci ve eğitim bakanı olan ve gizemci Aryan tarikatınca öldürülen Gustav Landauer’di. Mavrocordato’nun ihtimalen Landauer’in esas çalışmalarının sosyalizm üzerine olan (Münih ayaklanmasının arafesinde yayınlanmıştı, fakat birçok Anarşist dergiden yayınlanmış olan varyasyonları ve kısımlarından daha iyiydi) ilk baskılarını okumuş olduğunu sanmaktayım. Muhtemelen onun Nietzscheci romanını, Ölüm Vaizleri’ni (The Preacher of Death), (ki kitabin ismi bile Nietzsche’dendir) okumuştu. Bu dönemde yazarın Münih’te yaşıyor olmamasına rağmen, Mavrocordato’nun Landauer’le buluşması imkan dahilindedir. Mavrocordato’nun Landauer’e dair bilgi sahibi olduğunun göstergesi Landauer’in The Folk teorisinin referanslarının Akşamyıldızı’nda içeriliyor olmasıdır. Landauer bugün pek çok insanın hayaline dahi getiremeyeceği düşünce okulunun önde gelen bir düşünürüdür: -Sol-kanat Volk-izm. Çok iyi bilinen yayıncı Eugen Diederichs gibi (sadece Nietzsche üzerine kitap yayınlayan değil, Nietzsche’nin sevdiği kitapların yeni baskısını da yapan)18, Landauer tüm insanların özerkliği ve insanların tamlığını kapsayan ve eksiksizliğine inanırdı:- bir çeşit Volkish (halkçı) evrensel hümanizm. Landauer ve Diederichs Şovenist (ve Anti-Nietzscheci) Wandervogel’e karşı, ‘solcu-Volkish’ genç gruplar arasındaki mücadelede bu genç grupları cesaretlendirip, desteklediler. Proudhoncu Anarşist ilkelere göre, bir federasyonda tarım ve kent komünlerinin geleceği için hepsinin farklı ve özgür oldukları bir tasarım içinde idiler. Bu düşünceler genç olan Martin Buber, Gershom Scholem ve Walter Benjamin gibi Anarko-siyonist Yahudileri de etkiledi. Ve elbette Alman kültürünün mükemmelliğine ve merkezileşmeye inanan Alman milliyetçilerinin nefretini uyandırdı bu düşünceler. Sol-kanat Volkizm (Nietzschecilik gibi)19 güneşe-tapan nudistler, ütopyacı koloniler, Lederhosen’de gitar çalan gençler vb. ile mezhepçi bir görünüm arz eder. Fakat onun çok çekici – çok ciddi ki Landauer ve onun gibi birçokları şehit düştüler- yanları da vardı. Nazizm sol-kanat Volkizmin hafızasını sildi ve Volk kavramını ölüm ve faşizmin iğrenç kokusuna dönüştürdü. Fakat 1900’de o halen canlı ve masumiyetini koruyordu ve tüm muhiti o oluşturmaktaydı. Bundan başka Kuman Bölgesi’nde Türkler ve Yunanlıların kendi evlerinde olduğu gibi, Anarşistler, şairler, bohemler ve Münih’in delileri (Viyana’dakiler gibi) de Kahvehanede saatlerini geçirmeyi seviyorlardı; Mavrocordato hazırlıklı olmuş olmalıydı; eğer başka bir şey için değilse (yakışıklı olduğu söylenmekteydi), muhtemelen o kendi saf exotizminden dolayı puan kazanıyordu.

O dönemlerde Münih’teki Nietzsche’ci çevre arasına, Mavrocordato’nun onu tanıdığına dair herhangi bir bilgiye sahip olmamamıza rağmen, Aristokratik ve Kulampara şair Stephan George’u da dahil etmeliyiz. Bu noktadan hareketle büyük ihtimalle “kozmik daire” eksantrik gizemci Ludwig Klages, sonraları Nietzsche üzerine popüler bir kitap ( Die Psychologischen Errungenschaften Nietzsches,1926)  yazmış ve etrafındaydı ve Münih’in Bohem mahallelerinin atölye (atelier) ve kafelerinde doktrine dair söylevler vermişti, etrafındaydı.

Klages sonraları yönünü Sağ’a doğru değiştirdi. Fakat kültürel olarak daima radikal kaldı. Onun konuşma yaptığı salonlarda tüm kaçık, çatlak, toplumdışı kalmış geçici ilgi sahipleri, Mistik, sanatçı ve tehlikeli kadınlarla karşılamak mümkündü. Bir kere daha; egzotik doğulu (yada yakın-doğu) bir Prens, böyle bir yerde şüphesiz olarak kahramanlaştırılırdı.

Maalesef, her nasılsa, her şey varsayımdır. Mavrocordato’nun yazılarıyla değerlendirildiğinde, onun Almanya’da “karşılaştığı” kişi Nietzsche’ydi. Fransa’da birileriyle buluştuğuna dair herhangi bir bilgiye sahip değiliz. Bununla birlikte, tüm bu yoklukta, olağanüstü acayip bir şey meydana gelir. 1913’de Kuman Bölgesi’ne dönmeden evvel Mavrocordato’nun bir dönem en azından bir kişiyle-Avrupa’da bir yerlerde- buluştuğunu biliyoruz. Densusianu’nun Cronicle’i onu tümüyle kaçırmış. Romanyalı şair Tristan Tzara’nin Collected Correspondence’sinde (toplu yazılar) aşağıdaki telgraf göze çarpar:

                                                          8 Aralık 1918

                                                                                                          Zürih

Eski dost Hospodar Georghiu III Mavrocordato’ya stop tebrikler stop bir memlekete sahibiz stop Tzara

Kuman Bölgesi’ndeki telgraf telleri ki 4 Kasım’daki darbe sırasında kesilmişti, restore edilip sadece 1 ya da 2 Aralık’ta kullanılmaya başlamıştı. Tzara’nin telgrafı yurtdışında Geçici Hükümete ulaşan ilk telgraflardan biri olmalı. Fakat Akşam Yıldızı’nda yayınlanmamış (ya da Denunsusianu onu Akşam Yıldızı’nda bulamamıştı) ya da Mavrocordato’ya asla ulaşmadı. Daha ötesi gizemli bir sır olarak kalmıştır.20 Bilebildiğim kadarıyla Tzara’nin hiç bir biyografisinde Mavrocordato’dan bahsedilmez. Tüm problem imkânsız bir sona boşa umut vermektir.

Mavrocordato toplam olarak 8 yılını Avrupa’da geçirdi. Bu yıllar boyunca Balkanlar ve Karadeniz bölgesi seri krizlerle tarihin göz kamaştıran ışığının içine ve karanlık geriliğine keskince itildi. 1908’de Bosna krizi büyük Avrupalı güçlerin dikkatlerini çekiyor ve Osmanlı İmparatorluğu’ndan meydana gelen bozulmanın tatlı ve hoş kokusu onların yağmacı içgüdülerini kabartıyordu. Total savaşların yüzyılında dünyayı emen karmakarışık Karmik* ağı – ağ ki Doğu Avrupa ve çevresindeydi – sökme denemesine başlayamayız. Türkiye’nin Avrupalı kolonilerinin en sonunda Bab-i Ali’den bağımsız olma istemlerini ilan ettiklerini 1912’deki Birinci Balkan Savaşı’na körü körüne sürüklediğini vurgulamayı belirtmeliyim. Bu savaş süresince Dobruca, Romanya ve Bulgaristan arasındaki mücadelenin bir kılçığı olarak ortaya çıktı. İlk raund sona erdiğinde Bulgaristan derhal eski müttefikine karşı saldırıya geçti. (“İkinci Balkan Savaşı”) ve Dobruca’yı işgal etmeye teşebbüs etti. Güçlü Romanya ordusu onun yerine onları Sofya’ya doğru geri püskürttü ve tüm sahil bölgelerinden sürdü. İkinci Balkan Savaşı süresince gerçek anlamda hiçbir savaş yüzü görmemiş olmasına rağmen, tüm bölge karışıklık içindeydi, Kuman Bölgesi’nde, açlık ve hastalık olduğuna dair raporlar vardır.

10 Nisan’da Barış ilan edildiğinde Georghiu Mavrocordato eve dönmek için sabırsızlanmaya başladı. Annesi halen hayatta ve eski sarayda yalnız yaşıyordu. Georghiu, ailenin tek çocuğu gibi görünür. Ve şüphe yok ki, ailenin baş olarak (o zaman 30 yaşındaydı) sorumluluklarını yerine getirmek için dönmek zorundaydı. Böyle huzursuz bir zamanda, fakat iç taraflar halen tahminen güvenli değildi, İstanbul’dan bir botla Kuman Bölgesi’ne vardı.

Barış henüz ilan edilmişti ve Mavrocordato anlaşılan bundan mutlu olma eğilimindeydi. Kuman Bölgesi’ne Romanya folkloruyla büyük bir istekle ilgilenmekte olan (muhtemelen Bükreş’teki eski okul arkadaşlarından) Vlad Antonescu adındaki Romanyalı şair, Klasik ve Amatör Arkeolog –şüphe yok ki üniversite günlerinden arkadaşı ve ateşli bir Nietzscheci – Münih/Almanyalı Wilhelm Schlamminger adında iki arkadaşıyla geldi. Bu iki genç adam Hospodarların Misafiri olarak Kuman Bölgesi’ne verimli ve uzun bir tatil, lokal mitler ve yazıtlar toplama, kırsal alanlarda gezme, avcılık, balıkçılık sandal gezisi yapma eğilimiyle gelmişlerdi. Yedi yılda – ki bayağı uzun bir tatil yaptılar gerçekten- bitirdiler bu tatili.

İkinci Balkan Savaşı’nın kötü etkileri sayesinde Dobruca’daki siyasal durum güvenilmezdi ve gittikçe daha da kötüleşmekteydi. Savaş sırası ve sonrasında birçok köylü ayaklanması meydana gelmişti. Kuman Bölgesi’nın Peçenek ve Kumanları şimdiye kadar pasif kalmışlardı. Fakat onlar kötü hasat, borç, vergi, kötü ev sahipleri ve genel hoşnutsuzluğun etkilerinde acı çekmekteydiler. Bulgar yönetimini hiç kimse istememişti. Bükreş’te yollanan yöneticiler ise hiç te popüler değildi. Hala Kuman Bölgesi’nin bağımsızlığı  -ya da en azından özerkliği- (hiç şüphe yok ki şaraphane ve kahvehanelerde) üzerine konuşmalar yapılmaktaydı.

Üç arkadaş kışın kalmaya karar verdiler. Antonescu ve Schlamminger görünüşe göre kendilerini halk şarkılarının hemen hemen dokunulmamış altın madeni, batıl inanç, harabeler ve kökeni belli olmayan domuz cennetinde bilgiler içinde buldular. Kendilerini bunlardan koparmaya dayanamazlardı. Mavrocordato’ya gelince; o daima orada kalacakmış gibi davranmaya başlamıştı: – sarayı tamir etmeye, tarım ve mühendislik kitapları sipariş etmeye başladı. Belki de Faustcu itkilerini geliştirmişti –kendi yeteneklerini bir şeylere bağışlama arzuları burada somuttur. Eylem gerçekten de ufuktaydı- fakat mühendislik ve tarım değildi.

1914’un Haziran’ında üç arkadaş Köstence kıyılarında deniz yolculuğu yaptılar ki burası Rus Çarı’nın devlet gezisini gözledikleri yerlerdi. Hiç etkilenmediler. Ne de geri kalan dünya etkilendi bu geziyle. Bir kaç gün sonra Sarayevo’da Avusturya Arşidükü Ferdinand öldürüldü. Bu balkanlar etrafında örülen nefret ve entrikaların tüm ağlarının –ve de tüm dünyanın- ateşe verilmesi anlamına gelmekteydi. 29 Temmuz’da I. Dünya Savaşı başladı.

Üç arkadaş ordu saflarından yer alacaklarına dair herhangi bir tavır içerisinde bulunmadı. Anlaşılan hiç kimse de onlara sormamıştı. Mavrocordato’nun savaşa dair Nietszcheci analizleri sonradan (1918’de) yayınlandı. Yaşamın kendisine karşı can çekişmekte olan güçlerin bir komplosu, anlamsız bir kırım ve dünya devriminin bastırılması (ki en sonunda Rusya’da patlamıştı) anlamında bir komplo olarak bu savaşı tahlil etmekteydi bu yazılar. Bununla birlikte 1914’te savaş son bir afetten kaçınmış olmaya uygun olarak görülmemekteydi. – ki 1917’ye benzemekteydi. Kısacası, arkadaşlar Kuman Bölgesi’nde uzanıp beklemeye karar verdiler (ki bu zamanın ay sonuna kadar ya da biraz daha fazlası olacağı sanılmaktaydı).

Bununla birlikte 1915’ten itibaren savaşın başlatılmış olduğu açıklık kazanmıştı. Arkadaşlar halen bu cenaze ateşine [pyre*-çn-] kendilerini fırlatmak için herhangi bir istek göstermemekteydiler. – yoksa onlar “iyi Avrupalılar” değil miydiler?- ve dış dünyada olup biten her şeyin onlar tarafından toptan reddedilmiş olduğunun bir işareti olarak onlar, antikalar ve lokal dillerin öğrenimi için bir toplum kurmuşlar ve onun adına bunu sürekli hale getirmişlerdi. Örgüt İskitliler kulübü olarak biliniyor ve düzenli çıkmayan “gazete”lerinin adı ise “Akşam Yıldızı”idi (The Evening Star -ing.-)

Kuman Bölgesi’nde Kış; İskitliler Kulübü

İskitliler kulübü çalışmalarında bayağı ciddi idi. Ve “Akşam Yıldızı”nın ilk sayıları Antonescu ve Schlamminger’in araştırmalarıyla -ve elbette Nietzsche’nin- doluydu. Fakat kulüp – ki eski sarayda düzenli toplantılar yapılıyordu- toplumsal bir role sahip olmak anlamında, arada sırada yemek ve içkinin mükemmel olduğu (gourmet) akşam yemekleri, ikindi yemekleri ve arazi gezmeleri yapmaktaydı. Kısa bir süre sonra toplumun yüksek entelektüel tarz, yer ve zamanını dikkate alan, şaşırtıcı miktarda üyeye sahip oldu. “Akşam Yıldızı”nın sevinçle böbürlendiği gibi Ovid dahi bu durumu kıskanabilirdi.

Ne kadar çok ve sıklıkla istemişti Tomis’te –ya da berbat Yunanistan’da bile ve burada tüm örgütlenme aklın zevklerine adanmıştı- ve masada! Kasvetli sürgünlüğünde Latince söylenen bir söz işitmek. Ovid’in orada bulunduğu zamanlarda hiç bir yerel şarap yoktu.

Romanyalı birkaç resmi görevli ve yüksek sosyetedeki kimseler hariç, kulüp eski Kuman Bölgesi geleneğinin karışık etnik değerlerinden bayağı memnundu. İlk ve belki de en önemli şahıs Bektaşi tarikatının mahalli lideri olan Şeyh Mehmet Efendi idi. Şeyh Mehmet Efendi çarşıda küçük bir antikacı dükkânının sahibiydi. Tahsilli olmamasına rağmen kulübün hepsini toplayıp bir araya getirir, mahallin tarih ve sanatı hakkında hepsinden daha fazla bilgiye sahipti. Nazik ve hoşgörülü bir kişiliğe sahipti. -Diğer taraftan onun Türkiye’de ve özellikle Bektaşiler arasında güçlü olan Free Masonlarla ilişkisi olduğuna ve mason olduğuna dair bazı deliller vardır. Şeyh, kökeni belli olmayan antikaların –bazıları tamamen “sıcak” olan- ticaretini yapıyordu. Onun bu yaptığı bilinen kaçakçılık gibi bir şey değildi ve Kulüp onu veznedar (kasa-çn-) olarak atamıştı. Şeyhin İstanbul ile tuhaf politik ilişkileri vardı. (Bab-i Ali’nin ya da Genç-Türklerin (ya da her ikisinin ) ajanı olduğu net değildir. Onun bir çeşit ajan olduğundan zaten hiç kimse şüphelenmemişti. Türk sufizminin mevzuları üzerine oldukça aydınlatıcı ve bilgili olduğu kadar, beyninin bir bölümü bilinmeyen olağanüstü antik objelere dair anılarla doluydu ve İskit’a dair bilgilere [gelenek, görenek vs.] de sahipti. Mavrocordato’nun yazdığı gibi, o olmasaydı kulübün varlığı mümkün olmazdı.

Bir diğer egzotik üye Kuman Bölgesi’nin Kumanları ve Peçeneklerin soyağacından gelen İlhan Kuthen Corvinu idi. Görünüşe bakılırsa basit bir köylü olan Han’ın Kulübü onaylaması büyük zorluklarla mümkün olmuştur -zaten sonrasında halk şarkıları ve hikâye geceleri etkisiyle üyelikler Antonesku’ya (ki Raporu yazan odur) halis bir ekstazi etkisi vermiştir. Yaşlı Han’a kızı Anna eşlik etmekteydi – ki kızı arkaik Kuman lehçesini Romanyacaya tercüme etmekteydi. Anna’nın babasını ikna etmek için tüm olayları ayarlayabilir durumda olsa da, muhtemelen bu münasebetle de Mavrocordato, Anna’ya aşık olmuştu. Kumanların çirkinliklerine dair ünlerine rağmen, Anna’nın çarpıcı bir güzelliği olduğu söyleniyordu. Ve o akşam Anna kilolarca barbar kültürüne ait aile mücevherleri ve güzel folklorik kıyafetlerini giymişti. Herkes çok cazibeliydi ve bir kere daha baba ve kızın kulübe katılması için ısrar edildi. Mavrocordato daha da yakışıklı görünüyordu.

(İtiraf etmeliyim ki onun Anna’ya aşık olduğuna dair şüphemin tümünü Mavrocordato’ya veriyorum. Ve tipik bir kendini silme (yok etme) olarak yazılarının hiçbirinde buna dair hiçbir şeyden bahsetmez. Kanıt onun daha sonra Anna ile evlenmesidir. Evlilik, ileride göreceğimiz gibi politik hedefler için müthiş bir iyi zamanlamayla yapılmıştı. Fakat Georghiu’ya dair benim kanaatim onun hiç bir zaman basit çıkarlar için evlenmeyi tercih etmeyeceğidir. O yalancı bir romantik olmaya yatkın bir karakter değildir.)

İtalyan Stirnerciler; Almanlar geliyor

Bir diğer vazgeçilmez İskitli, hoş bir isme sahip olan, Odesalı genç bir adam, Caleb Afendopoulo’idi. Karait Yahudisi olarak dünyaya gelmiş olan Afendopoulo babasının ayakkabıcı dükkânında tezgahtar olarak çalışmış ve çok miktarda kitap okumuş biriydi. Birçok dil bilmekteydi. (Rusça, Güney Rusçası, Türkçe, Çerkezce, birçok Kafkas dili, Yidişçe, İbranice, Arapça, Romanyaca, Fransızca, Yunanca ve muhtemelen bir miktar daha fazla dil daha) fakat o inancını kaybetmişti. Bundan başka, şiir konusunda yetersiz ve Kabala öğrenmekte (kaba bir şekilde Askenazi bir mevzuda) ve ailesinin ticaret yapmasını hor görmekteydi. Ve ardından Anarşist olması olayın üstüne tüy dikmişti. Ve ardından 1914’te Odesa’da Nestor Makno ile buluştuktan sonra bir Anarşist… Anarşist propaganda yaptığı için tutuklanmış ve tahliyesinden sonra babası onu mirastan tamamen mahrum edip, aklından çıkarmıştı. Kuman Bölgesi’ne Karait cemaatinden uzak akrabalarının olduğu yere vardığı anda İskit kulübünün ilk toplantısında bulundu ve Kulübün ilk sekreteri olarak seçildi. “Akşam Yıldızı”na ilk katkısı Codex Cumanicus’dan “Ancien” çağlarda kalma bazı bilmecelerin çevirisiyle oldu. Diğer lehçeleri de zaten biliyordu. Tahminen “ülke ve özgürlük”ün hakikatini yaymaya ve Kuman köylüleri arasında “ajitasyona”da başlamıştı.

Diğer bir Anarşist, İskitli bilgili (bilgin-eğitimli) biri değildi. Fakat bilinen bir denizci, Enrico Elias adlı Levantine’lı bir serseri, milliyeti bilinmeyen fakat bir aralar Milan’da yerleşik olmuş, ki burada Anarşist Denizciler Birliğine katılıp şiddet gösterilerinde bulunmuş, biri idi. Elias birçok Akdenizli göçebe ve İtalyan işçi sınıfı mensubu baş belası gibi Stirnerci bireyci bir anarşistti. Bu tip bugün hemen hemen unutulmuştur. Stirnerciler – özellikle İtalyan olanları- her ayaklanmaya katılmayı, ulaşabildikleri her an, her ne ideolojik bayrak açılmış olursa olsun bir hedef haline getirmişlerdi. Sosyalist, Marksist, Sendikalist, Anarşist– isyan olduktan sonra hiçbir şey problem değildi.21 Bu nokta o ya da bunun (kadın ya da erkeğin) kendinin ne olmadığına karşı savaşında kavrayabildiği tekliğiydi – demek ki her şey kendini inkar eder ve “neysen o ol”(Nietzsche’nin Pindar’da iktibas ettiği gibi) özgünlüğünü baskılamaktaydı. Bu varoluşçu kaygısızlık açıkçası sonradan bazı Stirnercileri faşizme götürdü -ki bunlardan biri Benito Mossulini idi. Fakat gerçek egoistler için Faşizm, Marksizmden daha da kabul edilebilir birşey değildi. Her ikisi de otoriter sistemlerdir. Hepsini de havaya uçurmalıdır.

Elias Akşam Yıldızı için hiçbir şey yazmadı ve kulüpte hiçbir odası yoktu. Ama daha sonraları komplo başladığında, Askeri komitenin başı Elias oldu. Besbelli ki Elias, Kuman Bölgesi’nde ciddi ve devrimci stratejistlerin içinde Profesyonel olanıydı. Onun olaylar üzerindeki etkisini izlemek zordur ki bunun can alıcı olduğuna inanıyorum, onsuz bir Coup d’Etat yapılabileceğinden şüphe duyarım. Var olsa bile on dakikadan fazla yaşayacağından emin değilim. O anda başlayan kısa zaman için, her nasılsa, isyana dair hiç bir fikir yoktu. Savaş çeşit çeşit mürettebatı fırlatmış, her biri belki bir şeylerden kaçmış, belki bir şeylerden saklanmıştı. Sadece şans yardımıyla birbirlerini bulmuşlardı. Ve her nasılsa yaşamdan daha fazla zevk almaya başlamışlardı. Çünkü herkes birbirinin arkadaşlığından zevk almaktaydı. Yedi çeşit ördek ve eğlenceli bağbozumları ki belki birçok şey yapmışlardı bunlarla. Şeyh Mehmet’in dükkânında Kahve- tüm akşam boyunca Nietzsche hakkında güçlü oturumlar, savaş, yaşam, aşk ve olağan birçok şeyler. –sahil boyunca şafak gezintisi- çürüyen duvar halıları ve ağır küçük victorian süslemeleriyle eski sarayın kocaman barbarca şöminesinde gürleyen ateşler -ve birde eski çağların Histria’sında lagüne karşı Arkeolojik kazı- tüm her şey onları savaşa dair düşünmekten uzak tutmakta ve yaklaşmakta olan berbat durumlara karşı onları meşgul etmekteydi. Ve sonra 1916 Ağustos’unun bir günü, berbat şeyler hemen hemen ortadaydı- gerçek yaşamın illüzyonu İskitlerin hayallerinin gerçekliğinin üstünde patladı. Almanlar geliyordu.

Çeviren: Alişan Şahin

* Hızır, Saint George ve Aya Yorgi’nin benzer bir mitik kişiliğe işaret ettiğine dair A. Yaşar Ocak’ın çalışması için “İslam-Türk İnançlarında Hızır ya da Hızır-İlyas Kültü”ne bakılabilir. [Çn)

13 Birgi (1937)

14 Macintyre (1992)

* 18.yy’da Alman edebiyatında ortaya çıkan toplumu şiddetle reddeden ana karakterin duygularındaki acıyı ifade eder bu deyim. Bir diğer anlamı ise duygusal karmaşıklıktır.

15 Hinton Thomas (1983): 50

16 Nietzsche ve Stirner arasındaki çok net olan paralellikler gerçekten halen araştırılmamıştır. Nietzsche, Stirner’i okumuştu anlaşılan ve bazı anlarda Stirner’den bahsediyor gibi görünür ve fakat asla ondan bahsetmez. Birçok Anarşist her ikisine de hayranlık duyar ve her ikisine de Proto-Faşist denmiştir. Max Stirner’in “Ego and His Own”na (Biricik ve Mülkiyeti) bakın.

17 Nietzsche “sadece yaratıcılar olarak yıkabiliriz”(Gay Science,122) der, böylece Bakunin’in ünlü cümlesi yaratma olarak yıkmasına dair bir yankı verir.

18 Hinton Thomas, S.166’ya bak.

19 Nietzsche volkizmde kendi kendine karşıttır. İlk çalışmalarında Volkisch düşüncelere karşıt gibi görünür. Daha sonraki çalışmalarında ise  “halk-ruhu” ve diğer kavramlarla dalga geçme eğilimindedir.

20 Bu keşif, Denunsianu’nun Cronicle’inin örtüsünü açmakta öncülük etmiş olan V. Orsteanu’dan dolayıdır. 1896’da Romanya Moinesti’de doğan Tzara’nın gerçek adı Samuel Rosenstock’tur.[ ve Bir Anti-sanat akımı olup sanattan politikaya birçok alanı etkileyen Dada’nın kurucularından ve en aktif elemanlarından biri olmuştur-çn-]

* Karmik: Hint ve Budist felsefede kişinin bugünkü ve gelecekteki yazgısının geçmişte gelen tarihiyle izlediği rota anlamına gelir. Burada kader anlamında kullanılmıştır demekten bir sakınca görmemekteyim ben. Ç.N.

* Cesedi yakmak için cenazelerde yakılan ateş.

21 Tarih, Materyalizm, Tekçilik, Pozitivizm ve Dünyanın tüm “izm”leri eski ve paslı aletleridir ki hiçbiri umurumda değil ve hiçbir ihtiyacım yok. İlkem yaşam, sonum ölümdür. Yaşamımı trajik olarak kucaklamak için son dereceye kadar yaşamak isterim.

Siz devrimi bekliyorsunuz? Benimkisi çok zaman önce başladı! Hazır olacağınız zaman (Tanrım, Ne sonrasız bekleyiş!) sizden uzakta olmam umurumda olmayacak. Fakat sen durduğunda, ben Hiç’in büyük ve muhteşem fethine doğru çılgınlığım ve zaferim üzerine devam edeceğim.

Kurduğunuz tüm toplumlar sınırlara sahip olacaktır. Kahraman, serseri, toplumun ele avuca sığmazlarının sınırları dışında vahşi ve bakire düşünceleri ile dolaşacak – Onlar isyanın yeni ve korkunç patlamalarını planlamaksızın yaşayamayanlar, onların arasında olmalıyım.

Ve bundan sonra, benden sonra olarak, kendi dostlarına şunları söylüyor olacak:” kendi idolleriniz ya da Tanrılarınızdan ziyade kendinize dönün. İçinizde neler saklı olduğunu bulun; onu açığa çıkarın, kendinize gösterin”

Çünkü herkes; kendi maneviyatını araştıran, bu bakımdan gizemli olarak saklanmış olanı ortaya çıkaran, güneş altında var olabilen her çeşitten toplumun bir gölge tutulmasıdır.

İdeal olanın üstündeki yöneticiler, ulaşılmazlar ve serserilerini küçümseyen aristokrasi, Hiçliğin kararlılığının fatihleri ilerlediğinde tüm toplumlar titrer.

O halde, put kırıcılar hadi ileri!

“Kötülüğü sezen gökyüzü karanlık ve sessizliğe bürünür zaten”

Renzo Novatore

Arcola, Ocak 1920

Views: 73

Kemalizm’den Neo-Kemalizm’e Yeni-Sistem İnşası: Sürece Dair Kısaca – Numan Bey

“Gerek iç ve gerekse dış politik duruşunda Kemalist vesayetten neo-kemalist bir aşamaya gelmiş görünmektedir. Devletin Kemalist vesayet dönemindeki reaksiyonları bugün devralınmış görünmektedir. Bunu ise daha rasyonel temeller üzerinde ama havuç-sopa metaforunun ifade ettiği klasik örnekten ayrılmayarak devam ettirmektedir. Devlet bugün Kemalist jargonun ve ritüellerinin hemen hemen hepsini kabul ederek ama yenilenerek yoluna devam etmektedir.”

Views: 104

Nietzscheci Darbe – II. KUMAN BÖLGESİ (Barbar Akınları, Ovid’in Şiirleri, Bizans-Osmanlı) – Peter Lamborn Wilson (Hakim Bey) -2-

“Beni bataklığın içine çeken, cezbeden bugüne şükürler olsun!”   (Thus Spoke Zarathustra, 362)

1.KUMAN BÖLGESİ

“Beni bataklığın içine çeken, cezbeden bugüne şükürler olsun!”

                                                          (Thus Spoke Zarathustra, 362)

Kuman Bölgesi’nin eski tarihi kendiliğinden ilginç değildir fakat 1918-1920 olaylarının  alan derinliği ve nüansının yokluğunda bir arka plan da sağlar. Belki sadece iklim (ya da manzara)  ve bu coğrafya ile o, herkesçe bilinen bir şey söyler; burada, her bina ya da temizlenmiş tarlaların (manzara da) iç kısımları yanında, bir bölgede paylaşılan tarihsel olaylarda ortaya çıkar– ama Kuman Bölgesi’nde klişeler (sözler) yeni bir kavrayışın tazeliğiyle çarpar bizi.

Cilalı taş devrinin başlangıcında, aşağı-yukarı 9 yada 10 bin yıl önce, Karadeniz’in tüm batı sahilleri Cucuteni denilen kültüre aitti. Arkeolog Maria Gimbutas ve başka diğerleri tarafından tarımsal , “Anaerkil” ya da İlaheye-tapan, barışçıl ve artistik olarak çok parlak, güzel bir şekilde analiz edilmiştir. Gimbutas, M.Ö 4. Yüzyıl dolaylarında bu bölgenin Doğu’dan, büyük steplerin karşısından Karadeniz’in ötesine gelen “Kurgan halkı” (onlar, farklı defin Tümseklerinden sonra böyle adlandırılmışlardı) tarafından “istila edilmiş” olduğuna inanmaktadır. Bu yeni insanlar Pastoralist, “ataerkil” ya da ilaha-tapan, savaş sever ve barbardılar. Muhtemelen Hint-Avrupa kökenliydiler. Ana rotalardan bir tanesi Steplerden Avrupa’ya, Tuna nehri’nin giriş yerinden geçer ve oradan Yunanistan’ın içine iner ya da ırmak boyunca şimdi bizim Doğu Avrupa dediğimiz yere inerdi. Ve hakikaten de Dobruca hemen hemen sayısızca kereler sonsuz sayıda barbar akınlarına uğramıştır. Eski klasik çağlardan önce, hiçbir şeyin ayırt edilemediği istilaların bölümleri bulanık kalır ve MÖ. 7. Yüzyıl dolayları bir parça sislidir. Ve Kırım’dan aşağı Trakya’ya, Karadeniz dolaylarında, Kimmerler denilen bir halkı buluyoruz. Yarı-Barbar, belki Trakyalılar ya da İranlılar, Kimmerler derhal yeni yerleşmiş step göçmenleri, İskitler ile yüz yüze geliyorlar. Eskiçağ tarihçilerine göre (Heredot, Aristeas) İskitler, Massagetler, onlar İssedonovlar, İssedonovlar ise Arimasplar tarafından yerlerinden edilmişlerdi. Bu son ırk, herkesin tek gözlü olduğu Cyclopeanlılardı ki bunlar Hyperborea’dan (Kuzey) fazla uzak yaşamayan, Altay dağlarının yakınlarında stoklanmış altınları olan ve Griffinlilerle[mitolojk ejderha –çn-] yaşıyordu. – bunlar sadece genel düşüncelerdi.  İskitler İranlı barbarlar ve Ugrianlıların (yani Magyarlar) bir Konfederasyonu olarak görünüm arz eder. Fakat Hipokrat onların diğer soylardan, diğer insanlardan oldukça farklı olduklarını söyler. İskitler bu bir parça etkiyi, Eneraes [İskitli şaman –çn-] denilen Travesti falcılarının bir sınıfına karıştıkları, Şamanizmin olağandışı bir kolu yoluyla oluşturmuşlardır; onların, Tanrıça Askelon’a hakaret etmiş olduklarından dolayı kadınımsı davranmanın “kutsal hastalığınca” çarpılmış olduklarını iddia eder Heredot. Modern alimlerden biri “Tüm hikaye” der “Tatar kabilesinin bozulmanın son safhasında olduğunu gösterir”6. Hakikatte ise, Travesti Şamanizm sadece Orta Asya’da ve Sibirya’da değil, Endonezya ve Kuzey Amerika’da, geniş bir alanda yaşanmıştır. Bu bir bakıma doğaldır anlaşılan. Benzer şeyler diğer İskitler için de söylenmiş olabilir ki bu acayip bir şeymiş gibi Heredot’u çarpar: onlar çadırlarını yanan kenevirin (cannabis) dumanıyla doldurur ve dumanı teneffüs ederler. Ta ki sarhoş olmayı başarana kadar (Arkeolojik deliller göstermektedir ki İskitler arasında kenevir kullanımı oldukça fazladır). Onlar birçok göçebe kabile gibi yer, gök ve güneşle birlikte ateşe ve Argimpaşa denilen bir tanrıçaya (Yunanlılar tarafından Afrodit Urania olarak tanınan, homoseksüelliğin patroniçesi), denize ve savaşa inanırlar ve taparlardı. Onların soylu defin törenleri insan kurban etmeye adanmış ve muhteşem derecede gösterişliydi. Yapılmış olan kazılara şükür ki İskit sanatına dair de bir şeyler bilmekteyiz. Onların sanatları, yüksek barbarlık sanatının en eski ve en iyi örneklerindendir ve sonraları birçok uygarlıkça taklit edilmişlerdir (örneğin Tuna nehri havzasın bölgesinin içlerinde İskitleri yerlerinden eden Keltler onları taklit eden uygarlıklardan biridir.); – Armacı, güçlü, büyülü ve karmakarışık. Ayrıca bilmekteyiz ki, kendilerinin ne yapacaklarını iyi bildikleri–ki çoğunu gömmüşlerdi – altından çok daha fazlasına sahiptiler. Altın post efsanesi Karadeniz’in (Kolhis) doğu kıyılarına ait bir efsanedir. Fakat hiç bir şüpheye mahal yoktur ki, bu efsane eski çağlarda bu bölgelerin tarihsel gerçeğinin tümünü temsil eder: Aşırı bolluk. Bu altınların bir kısmı Altay dağları gibi upuzak yerlerden geldi. Yunanlılar ve Romalılar için İskitler görkemli, uzak, gizemli, korkunç ve tipik barbarlardı. Klasik süper güçlerin hiçbiri onları boyunduruk altına almayı başaramadı. –fakat pek çok barbar gibi Tuna nehri’nin ötelerine doğru geri çekildiler ve onların güçleri asla Dobruca’dan daha güneylere ulaşmadı. Ki onların yaşadığı bölgelere Bizans Kaynaklarında bile“lesser scythia” (küçük İskit Ülkesi) denmekteydi.

Dobruca, Klasik edebiyatta değişik şekillerde görünür: Helenistik şair Rodoslu Apollonius’un “Argo’nun Deniz Seferi”nde (The Voyage of Argo) (M.Ö. 3.yy), Jason ve Madea, Kolhisliler [Antik dönemde bugünkü Gürcistan’ın batı taraflarında yaşayan halklar, muhtemelen Lazlar –çn-] filosu tarafından takip edilen, Altın Post olayına karışan Kolhis’deki “olay”dan kaçıyorlar. Paphlagonia’da (denizin güney sahillerinde) [Orta Karadeniz bölgesinin eski adı –çn-] dururlar ve Madea cadı-tanrıçası Hecate’ya bir kurban sunar – “Fakat törenle sunmaya hazırladı, hiç kimse duymamalıydı… dudaklarım korku ve merakla mühürlendi”. Bu anda onların Kolhisli müttefiklerine Argus tarafından bir kaçış rotası önerildi – “Mısır Thebes’sinde Rahipler”in otoritesi üzerine ki harita ile onların atalarınca korunmuş taş tabletler… Bunların üstünde,  geniş ve yeterli derinlikte, okyanus akıntılarının en uzağına tacirleri taşımakta olan bir ırmak gösterilir… buna Ister (denir).  Kuzey rüzgârının ötesinde, uzakta [Hyperborea’da, denirdi] ana sular Rhipaen dağlarından aşağı aceleyle gelir ve tek bir akıntı olarak sonsuz ovalara doğru akar.” bu elbette Tuna nehri’dir. Onlar ona ulaştıklarında, Ister’i “Peuke denilen bir adayı kucaklamış, bir üçgene benzeyen, denizle ilişkisi plajlarla kurulmuş ve zirvesi ırmağı işaret ederdi. İki kanala ayrılmış olan Tuna nehri’nin kollarından birinin adı Narex ve öbürü ise adanın daha aşağısındaki “the Fair Mouth” olarak bilinirdi.” Kolhis filosu, Argo’yu sıcak takibinde ”Fair Mounth”a geldiğinde Jason kuzey girişine (Narex) girmeyi tercih etmişti. Kolhisliler, Kuman Bölgesi’nin bugünkü arazisinin kuzeyine Tuna’nın aziz George Ağzı demeye alışmışlardı. Argo, Tuna’da, bugün Suluna limanı denilen, yere girmişti.

Şamanik İzler

Dobruca’nın Haritası; Kuman Bölgesi’nin Haritası

“Kolhis gemileri gittiklerinde korku salmışlardı. Leviatanların anası, denizden gelmiş canavarlar için alınan gemiler vardığında, çobanlar merada otlatmakta oldukları sürülerini bu korkunç görünüm karşısında bırakmış ve onlar bu sürüleri gemilerine almışlardı. İstrialı kabilelerin hiç biri, Trakyalılar ve onların İskitli dostları, Sigynni, Graucenii, Sindilerin – ki bunlar Lavrion’un boş ve büyük ovasında ikamet etmiş olan kabilelerdi –  hiç biri gözlerini denizde, gitmekte olan gemilere dikmemişlerdi”7

Dobruca daima yarı-Yunan ve yarı-barbar oldu. Onun dini bu tahlile ayna tutmalıydı– ve gerçekten de bu bölge daima dinsel bir mayaydı. Antik çağın Trakya tanrısı Zalmoxis’in8 kutsal emanetlerini sakladığı kutusu ve “şarklı” Dionysus ve Trakya’ın Orphus’u da buradaydı. Tüm bu kültler “İskit” etkilerine dair üzerinde düşünülebilecek olan, Şamanik özellikler ve Şamanizm için güçlü delillerin göstergesidir. Heyecan verici ve sihirli biçimlerdeki tanrıçalar (Aphrodite, Hecate) – erken dönem neolitik (cilalı taş devri) kültlere dair önemli- bir bağlantı bırakmıştı. Bu dinlerin dünyası Dacia [Romanya topraklarının eski adı –çn-] şehri ya da idari birim olarak Roma İmparatorluğu’nun içinde son buldu.

Bugünkü Kuman Bölgesi kasabasının sadece Orta Çağ dönemlerindeki tarihi saptanmaktadır. “Antik” Kuman Bölgesi, Histria olarak bilinirdi. Kalıntıları Popin adasının Razem lagününde bulunmuştur. 150’nin üzerinde kitabe, Millesian orijinli ve açıkçası bolluğun en önemli kaynağı, Roma zamanlarından iki adet Histrian balık avlama-hakları ile ilgili olan antlaşma örneği bulunmuştur. Ne zaman ki sahil-kordonu, lagün ve deniz arasında halice karşı şekillendirildi ve lagün kendi kendine gemilerin yüzmeleri için çok sığlaşıp büyümeye başladı, Histria, sahil kordonunun sıkı bir parçası olmaya doğru yöneldi ve bir liman olarak koya dönüştü; Belki 6. ve 7. yüzyıllarda “karanlık çağların” bazı anlarında yerini değiştirmiştir. Fakat bu zamana kadar bölgenin etnik karakteri (doğası) de değişmiş ve Yunanlı ismi terk edilmiştir.

Histria; Altın Hazineleri

“Klasik zamanlarda bu bölge şimdikinden daha zengin ve daha fazla nüfusa sahipti. Helenik sızma göze çarpmaktaydı. Fakat bu, asla etkili olamadı ve Romanya’nın Daco-Getic insanları Balkan Trakyalıları gibi asla Helenleştirilemedi. Yunan dönemine dair birçok delil mevcuttur. Modern bir köy olan Karanasufun karşısında, bir Lagün adası üzerinde, Tuna nehri ağzına yakın Histria’nın önemli yerleşim yeri Milesian iyice  kazılmıştı.[…]

Kallatis, Dobruca’da Modern Mankalya’nin eski Dorian yerleşim alanının bir kısmı kazılmıştı. Buradaki yazıtlar göstermektir ki nüfus, ağırlıklı olarak Dorian’dı ve bu şehirde, diğerleriyle ve diğerlerinin yanında bu sahil bölgesi yaygın bir şekilde Trakya-İskit’in iç krallarına bağımlıydı. Açıkçası Kallatis, Karadeniz’in tahıl ihraç eden en büyük alışveriş merkeziydi. Köstence, antik Tomi olarak tanınmaktaydı (Ovid’in sürgün edildiği yer). Şehrin kalan duvarları burnun karşısında bulundu ki kasabanın yerleşime açık yerleri inşa ediliyordu. Tüm lokal Antikaları barındıran küçük müze, 1917’de Bulgar askerleri tarafından yağma edilmiş ve içindekilerin hepsi yağmalanmıştı. Yunanlıların ticari objeleri Pruth ve Argesul’un kaynağından daha uzakta iç bölgelerde bulundu. Ege ve Thasos şarapları bu bölgelerde çok değerli bir üründü.

Ülke Roma kalıntıları bakımından olağanüstü zengindir. Cernova yakınında Tuna nehri ve Köstence arasında, Tarajan’ın olağanüstü duvarları hiçbir güçlük çekmeden izlenebilir. Axiopolis’in batı yakasında bol miktardaki kalıntılar Tuna nehri’nde görülebilir ve buradaki kazılar halen devam etmektedir. Roma anıtlarının en etkileyicisi Adamklissi’deki Tropaeum Trajani’dir. O, Köstence ve Tuna nehrinin arasındaki inişli bozkırda, issiz ve vahşi bir bölgede durmaktadır. Ki halen yekpare katı kütleler olarak etraftaki heykellerin dekorunda capcanlı durmaktadır.[…]

Bizanslıların etkisi altında kalan Romanyalılardan önceki zamanda Roma sonrası kalıntılara az rastlanır. I. Dünya Savaşı sırasında her nasılsa Moskova’ya taşınan Petroasa’nın büyük altın hazineleri, kesinlikle Hunnish yada yarı-şark kökenliydi. Bu hazineye saf altından iki kutsal şarap bardağı (panterlere benzetilerek şekillendirilmiş kulpları ile yapılmış iri lal taşlı), benzer malzemeyle yapılmış büyük bir kolye, çok ince detaylarla oyulmuş büyük bir ibrik ve bir kısım mükemmel bir şekilde işlenmiş olan hazineden ibaretti.9

(Petroasa’nın “Hunnish Altınları” ve Tomi’nin [Köstence –çn-] yağmalanmış müzesi öykümüzde ilerde tekrar yerini alacak)

Ovid halen Dobruca halkınca kendilerinden biri olarak düşünülüyor. – herşeyden öte, gerçekten de o, lokal Dacian dilinde (ve Romanyalılar değil, Romanlar) şiir yazmış mıydı? Mahalli yurtseverlik buna evet der ve Kuman Bölgesi’de Ovid kültü, Darbe altında, Akşamyıldızı’ndan yayınlanmış onun Tristia’sının çevirisiyle kutlanmıştı. Ovid, M.S. 8 yılında sürgün edilmişti. Şaire göre onun suçu “bir şiir ve bir hata”dan ibaretti. Şiir açık seçik (müstehcen) yargılandığı Ars Amatoria’ydı; “hata” ise gizli kaldı. İklimden duyduğu rahatsızlık, berbat bir can sıkıntısı ve barbar baskınlarının tehditleri altında 8 yıl isteksizce Pontus’ta (Karadeniz bölgesinde) kaldı. Arkadaşlarını ve düşmanlarını, diğer eserlerinin yanında, acılı serzenişli şiirler (5 kitaplık “Tristia” ya da “Kederler”) ve mektuplarla (Epistulae ex Ponto) Roma’ya dönüp bombardımana tabi tuttu. Yerel dili öğrendi ve halk tarafından pohpohlandı, fakat melankolisi M.S. 17’de, ölünceye kadar daha da derinleşti. Şimdi aşağıda Akşamyıldızı’nda yayınlanmış şiirlerden onun Pontus’un tasvirlerini görüyoruz. Tahminen onun okuyucuları, onun kederliliğinden sapkın bir gurur duymaktaydılar.

Ovid’in Trista’sı, Donmuş Tuna

Burada soğuk, düşmanlık ve buz denizinin dondurucu rüzgarından öte

hiç bir şey uzanmaz,

Burada, Karadeniz’in uğursuz dönemecinde, Roma’nın köprübaşı durur,

İskitler ve Keltlerle karşı karşıya,

Onun en son, İmparatorluğun kenarına az miktarda yapıştırıcı olan.

düzen ve hukukun en güçsüz kale burcu.

(Tristia; Kitap II. 195-200)

Bir bölge ki komşudur kuzey takımyıldızlarına,

tutuklar şimdi beni, engelleyici ayazdan ülke kavrulur

İskit bataklıkları, Don, Boğaziçi uzanır kuzeye,

isimlerin bir saçılımı, bir hep-fakat-bilinmeyen israf;

Onun ötesinde, hiçbir şey fakat donmuş, içinde yaşanmaz tundra –

Eyvah! Ne kadar yakın duruyorum dünyanın sonuna!

(Trista; Kitap III. 4B/47-52)

Orada, halen birileri hatırlıyorsa sürgün edilmiş Ovid’i,

ismim halen yaşıyorsa şimdi götürüldüğüm şehirde,

Asla okyanustan derin olmayan bu yıldızların altında olanı bırak bilsin,

yaşıyorum şimdi barbarlığın ortasında,

Vahşi Bessi, Gatea, Sarmiteanlarca kuşatılmış, yaşıyorum doğal yeteneklerimi,

layık olmayan isimleri! ama sıcak meltem sakince

esebildiği kadar, Tuna Nehri savunur bizi arasında:

Akıntı, onun suları uzak tutar tüm saldırılardan

Fakat acımasız rüzgar dürtmekteyse onun kaba kurulmuş çehresini ileriye,

ve toprak uzanır mermer ayaz altında beyaz.

Bora ve kar fırtınaları kuzey bölgelerini

yerleşim için uygunsuz tuttuğunda, o zaman Tuna Nehri’nin buzu

bu gıcırdayan vagonların ağırlığını hisseder. Kar düşer: bir kere düştüğünde

uzanır daima, rüzgar dondurur. Ne güneş ne yağmur kaldırır onu.

Düşenler erimeden evvel, diğeri gelir ve pek çok yerde uzanır iki yıl,

ve sonra acımasız boranlar, zorlayarak çatıları, dondurur onları

Paldır küldür düşmeksizin, çabucak hareketlenmiş uzun kuleler;

insan uzak durur bu ağrı veren soğuktan, kürkler ve dikilmiş golf pantolonuyla,

Sadece onların yüzleri kalır ifşa edilmiş.

ve sık sık onların saçlarında çınlar

Sakallar parıldarken ayaz ve beyaz.

şarap şişelenmemiş durur, kabının biçimini tespit eder,

Peki, içmekte olduğun likör değil, ama katı kütlelerdir

… pek yakın

Tuna kuru buz, soğuk rüzgarda (…) seviyede donar donmaz,

Düşman vahşiler kalabalığı biner kırlangıç üstüne

Midilli atları, onların onuru, uzun atımlı oklar ve yaylar ile

ve keser kırlara doğru bu çapulcu akınını,

Kimi komşular kaçar ve kimse tutamaz onların sakinliklerini

Onların mülkleri, korumasız, çabuk bir yağma olur:

Çirkin kaba ev eşyaları, sürüler ve gıcırdayan vagonlar,

tüm bunlar fakir yerli köylünün tüm sahip olduğu.

Diğerleri yakalanır, sürülür, elleri bağlanır arkalarından,

sürekli bakma geriye, yararsız.

Evde ve tarlalarda

diğerleri olur orada tekrar, bu keskin uçlu oklar onlara doğru,

Istırap içinde ölür, de, uçan çelik için lekelendirilir

zehir ile. Öyle biniciler ki çekip götüremez, taşıyamaz ya da, tahrip eder

Gücendirmeyen mezbele yükselir alevlerden,

ve barış halen egemenken bile, insan titrer terörden

Saldırı düşüncesinde, sürülmemiş bırakılır tarlalar.

(Tristia; Kitap III, 10/11 24,52-68)

Taze pınarlar olmamasından övünürsün: suların acı, tuzla dolu-

iç onu, ve merak ederim eğer Susuzluk giderilmiş

ya da artmışsa! Senin açık alanlarının verimsiz ya da bir kaç ağacı var,

Senin sahillerin insansız bölge, topraktan çok deniz.

Kuş şarkıları yok, koru; garip başıboş hayvanı uzak ormanlardan,

boğuk sesle bağırır, gırtlaklar yıpranır tuzlu suyla;

Boş ovalar baştanbaşa sessiz, ağaç kurdu diken dikendir-bir acı ekin

çok uygun olur arazisine.

(Karadeniz Mektuplari: Kitap III 1/18-24)

Çevirmen [İngilizceye çeviren], Peter Green, su notu ekler:

Bilinen dünyanın kenarlarında bir çeşit Ultima Tula gibi Dobruca’yı temsil eden,  verimsizlik ve kısırlığına dair Ovid’in açıklamalarını okurken, onu göz önünde canlandırmak oldukça zordur. Ki bu bölge buğday üretiminde uzun yıllar bayağı ün salmıştı. Ve bugün Köstence’da sadece buğday değil, Ovid’in o zamanlar çok fena özlemiş olduğu meyve ağaçları ve şarap da üretilmektedir. Ovid eğer Dobruca’da seyahat etmiş olsaydı, ağaçsızlığın sadece bir lokal vaka olduğunu anlardı. Köstence’ya aşağı-yukarı 4 mil mesafede büyük ormanlar başlar. Fakat o Tomis’den öteye kendisini tehlikeye atmışa benzemiyor. Onun Relegatio kavramı lokal gezilerde yasaklanabilirdi. Ve iç bölgelerde şartlar öyle ya da böyle bayağı tehlikeliydi. O bölgeye dair var olan böyle bir bilgiyi o, M.Ö. 7 yılında Roma’da yayınlanmış olan Strabo’nun Geography’sının 7. kitabından edinmş olmalıdır.

Fakat yeteneklerim bir defasında yapmış olduğu gibi, bana yanıt vermekten başarısız:

Ekiyorum kupkuru sahili, verimsiz bölümü,

Sadece bu yol ile (seni temin ederim) set çeken alüvyondur su kanallarına,

Ve akıntılar tıkanmış pınarları susturur,

Sonra kalbim talihsizliğin alüvyonunca bozulmuştur,

Ve mısralarım dar bir damardan akmaktadır.

Homer teslim etmiş olsaydı kendini bu adaya, inan bana,

O da bir goth* olurdu.

(Karadeniz Mektupları IV: 2/15-22)

Ne Cycloplar, İskitli yamyamlarımızı acımasızlaştırma-dışında

tutacak  –ama onlar,

Bana dadanan küçük bir terördür fakat. İskitlilerin biçimsiz rahim canavarları

havlamalarına rağmen,

denizciler daha fazla acı çekmektedirler korsanlardan. Charybdis hiçbir şeydir

Karadeniz’deki korsanlarımıza, üç kere emip, üç kere kusmasına rağmen denize;

daha iyi bir yetkinlik ile, Doğulu sahillere Dua edebilirler,

Fakat bu sahil şeridini baskınlardan azade bırakma.

[…]

evden gelen haberler ki yetersizdi, kabul buldu

sizler arasında: yazık, zavallı kimsedir geçmişe inancına dayanan!

ama inan ona! Ne Karadeniz’in dondurucu kışı nedeniyle gerekçelerin ilgisizi

bırakayım seni,

Uzanırız çok yakın buraya,

aşırı soğuk getiren yük arabası gibi takım yıldızlarına

buradan kuzey rüzgarları yükselir, bu sahiller onun yurdu,

bu yer ki kuvvetinin kaynağına hala yakın uzanır.

Fakat güney rüzgarlarının meltemleri hevessiz kalmıştır, kırk yılda bir ulaşır

uzak kutuplardan buraya. Bunun yanında,

Nehir akıntısı vardır Euxine’e kilitlenmiş ülkede,

Irmak üstündeki ırmak, azaltır

tüm akıntının gücünü, hepsi

akar ırmaklara:

[buradan sonra Karadeniz’e akan tüm ırmakların uzun bir listesi…]

ve sayısız diğerleri, Tuna nehri en mükemmelidir arasında onların,

Nil’le bile boy ölçüşür. Eklendiğinde ona,

büyükçe suların eklenerek saflığını bozması,

durdurur onu… kendi gücünde tutar.

Seyreltmesine rağmen rengini, değildir hiç de gök

Mavisi, fakat sanki gölcük yada durgun bataklık.

Ağır diplerde tuzlu temeliyle üstüne binen,

Taze su yukarı çıkandır.

(Karadeniz Mektupları IV. 10/23-30.35-47,57-64)

Çevirmen su ilginç notu ekler:

Roma’daki belgelerden belirtilir ki insanlar onun bu korku hikayelerine inanmamaktadırlar. Pekiyi:  o, onların içinden bir tanesini alacak ve bilimsel delilleri (Karadeniz’in donması) sunacaktır haklı olarak. Kuzey rüzgarlarının egemenliğini zorunlu koşulların ürettiği, denizin içindeki sayısız ırmakları içine aldıkları ile birleştirmişti; taze su (tuzsuz) tuzlu suyun üstüne çıkar ve daha kolay donar. Rüzgar bu oluşuma yardım ettiğinde soğuma faktörü yaratılmış olur. Bilimsel olarak kusursuz olan, gerçekten parodi olmayan, bu didaktik –masal gerçekten güç kazanır: J. Rauch, Akdeniz (1946), S. 187-93, bundaki alıntıyı Andre Pont. S. 142-3, n.1’da yapar. Dr. Stefan Stenascu, “kıyıya yakın bölge ve kıyı boyunca tuz bakımından zengin [Tuna nehri deltasında] suların sıcaklığı tersine döndürdüğü ve hafif tuzlu bölgeler yarattığı” konusunda beni bilgilendirdi. Tuna Nehri’nin tuzsuz suları, dibe oturmuş Akdeniz’in tuzlu akıntısının üzerinden, azda olsa tatlı taze suyu üzerine yayan etkili bir güce sahiptir. Sonuç olarak, Tuna nehri sahillerinin yakınlarında meydana gelen donmalar olağanüstü bir hadise değildir. Ovid haklıydı.10

&          &          &

Bizans’ın erken zamanlarında bu bölge barbar dalgalarıyla tekrar çiğnendi. Sarmatianlar, Gepidealar, Slavlar, Avarlar, Magyarlar, Hunlar ve Bulgarlar Batıya hareket ederken tarihin karpit lambası ışığında (ya da değil) Dobruca daha az başarılı, bataklıklarda anlaşılması güç bir şekilde yaşamakta olan, kabilelerce doldurulmuştu. Özellikle Kuman Bölgesi, Peçenekler (ya da Parzinaklar, latincesi Bisseniler) ve Kuman Bölgesi’ne ismini veren onların akrabaları Kumanlar tarafından yönetiliyordu. Peçeneklerin torunları bugün Soplar olarak bilinir ve Kuman Bölgesi’nin etrafında kalmış olan bir kısmına rağmen çoğunlukla bugün Güney’de ya da Bulgaristan Dobruca’sında yaşarlar. Ve ardından Encyclopedia Britanica bizi Profesörlere ait önyargının eğlendirici bir örneği ile ödüllendirir:

Kötü Havalar; Barbar Akınları

“Peçenekler bir Han, örgütlenmiş 8 kalabalık ve 40 küçük ve her birinin daha küçük dereceli hanları olan birimlerce bir şekilde yönetilirler. Çok net bir şekilde onlar göçebedirler; akınlarda kadın ve çocuklarını yanlarına alırlar ve kamplarını vagonlarının çevresinin dışında kurarlardı. Uzun sakallı ve bıyıklı ve uzun kaftan giyerlerdi. Zengin olanlarının yiyecekleri kan ve kısrak sütü [kımız-çn]; fakir olanlarının ise darı ve bal likörü idi. Esasen onlar “sihirbaz” idiler, ateşe taparlar; fakat evvelden İslam’ın bir formu aralarından bir akım olmuştu ve milletçe, geçici olarak 1007-1008 yıllarında, Hıristiyan olmuşlardı. Göçebelerin en korkuncu ve en fazla nefret edileniydiler; Edessali Mathew onlara “leş yiyiciler, Allahsız, kirli insanlar, kötü ve kan-emici hayvanlar” der. Diğer anekdot ise onların utanmazlıklarına ve acımasızlıklarına dairdir. Onlar ellerine geçen tüm erkek esirleri kaçınılmaz bir şekilde öldürürlermiş. Modern Soplar aptallıkları ve kabalıklarından dolayı Bulgaristan’ın diğer yerleşiklerince aşağılanırlar. Merhametsizliklerinden dolayı korkutucudurlar. Kısa bacaklı, sarı-benizli, çekik gözler ve çıkık elmacık kemikleri ile sadece tiksindirici bir ırktır. Köyleri genellikle pis, fakat kadınların kostümlerinin altın şeritleri barbar zenginliklerini gösterir.”

Kumanlar’da görüldüğü gibi (Poloutsi ya da Walwen olarak da bilinen) iktidar hareketleri oldukça sonraları, 11. yüzyılda, ortaya çıkmıştı. Onlar Selçuk Türkleri ile ilişkilendirilir fakat Kıpçak Moğollarıyla da karışmışlarmış. Yahudi Hazarlarını yenmişler ve o zamanlar imparatorluğun merkezini Kiev’de tutmuşlar. Bir zaman için Ukrayna, Kuman Bölgesi olarak biliniyormuş.

“Bu zamanda Kumanların bir bölümü Muhammetçi fakat halen büyük oranda pagandı. “Biz gökte olan bir tanrıya taparız”, “ve bunun ötesinde hiç bir şey bilmeyiz; bu rahatlıkla, beğenilmeyen alışkanlıklara sahibiz,” derlermiş ilk misyonerlere. Benzer şekilde “Nestor’un vaka-nüvisi”nde açıklandığı gibi : “ Polovtsi’mizinde kendi alışkanlıkları var. Kirli hayvanların çiğ etlerini ve leşlerini yerken hamster ve minsk kedisi gibi kan dökmeyi ve bununla övünmeyi severler. Kaynana ve gelinleriyle evlenirler ve her şeyi babalarını örnek alarak taklit ederler.” Kumanlar kısa kaftan giyer ve iki uzun saç örgüsü hariç kafalarını tıraş ederlerdi. Avcı ve savaşçı gibi görünürler ve toprak işlemeyi Slav kabilelerinin işidir diyerek Slavlara bırakmış gibidirler. Kuman Bölgesi, güney Rusya da denirdi, gelişmiş kasabalara sahipti. Köle, kürk ve diğer ürünlerin ticaretiyle uğraşırlardı. Fakat muhtemelen ticaret Yunanlılar ve Cenevizlilerin elindeydi; Kumanlara atfedilen cenaze töreni anıtları (piramitler ya da sütunlar, zorlukla yapılmış olan elinde içki kadehiyle duran erkek figürü) muhtemelen onların çalışmaları değildi.”11

Kumanlar 13. Yüzyılda Moğol akınlarıyla parçalandı. Köle olarak satılmış oldukları Mısır’dan daha öte yerlere kadar dağıldılar. Orada yeni bir hanedanlık kurdular, Boharib memlukluları ve Moğollardan intikam almayı başardılar da. Kötü olarak bilinen “Osmanlı çocuk vergisi”[devşireme-cn-] sistemi altında İstanbul’daki sultana Yeniçeri olarak hizmet etmiş olmalarına rağmen, onların, Dobruca’da evde kalan bazı kuzenleri Hıristiyan olarak kaldılar. Kuman Bölgesi’nde (daha çoğu Müslüman olan) ise kendilerine Kuman demelerine rağmen bugün onların torunlarına Gagavuz denmektedir. Onlar Bölgenin balıkçı, avcı ve fakir köylülerinden oluşmaktadırlar.

Kuman İnançları; Bizans ve Osmanlılar

15.Yüzyılın başlarında Bulgaristan ve Romanya’nın hepsi Osmanlı İmparatorluğu’nca ele geçirildi. Kuman Bölgesi her şeyden öte bir Türk kasabası haline geldi -1918’de burada konuşulan dil halen Türkçe idi- fakat bölge sayısız sayıda azınlığa da sahip olmaya başlamıştı. Türkler ve Romanyalıların yanında Kırım Tatarları, Yunanlılar, Kumanlar, Peçenekler ve Karait Yahudileri‘de bulunmaktaydı. Karaitler Orta Çağ’ın başlarında Talmud’u reddeden Reformist bir mezhep ve Saduceeler ve Esseneler gibi Yahudilik içinde bir erken dönem reformunu temsil etme iddiasındadırlar. Defalarca Müslümanlar tarafından ilk-Müslüman, Hıristiyanlar tarafından ilk-Hıristiyanlar olarak düşünülmüşlerdir. Karaitler Karadeniz’e 10. Yüzyılda varmış olmalarına rağmen, alimlerinin hepsi (ünlü Kırımlı Abraham Firkovitch’de (d.1874) dahil olmak üzere) onların Klasik çağlardan beri zaten orada olduklarını iddia etmişlerdir. Bundan dolayıdır ki onlar İsa’nın çarmıha gerilmesinin suçlularından -Kudüs’te yaşıyor olmadıklarından dolayı- değillerdi. Böylece Askenazi Yahudileri ayrı olarak yasaklamalardan muaf tutulmuşlardır. Benzer muafiyetleri Osmanlı İmparatorluğu periyodunda benzer argümanlarla kazanmışlardır. Küçük Karait cemiyeti Kuman Bölgesi’nde ticaretle uğraşmıştı. Fakat bu ticaret borç-para verme [tefecilik-çn-] işi değildi. Ve Kuman Bölgesi da anti-semitizm asla bir temel bulamadı.

Bazı dönemler Osmanlı, Kuman Bölgesi’ni doğrudan Paşa ya da Beyler vasıtasıyla, imparatorluğun ayrı bir sancağı olarak yönetmiştir. 17. Yüzyılın sonlarında, her nasıl olduysa, Doğu-Avrupa’daki iktidar “Fener Patrikhanesine” (phanariot rule) geçti. Bu sistemde Ortodoks prensler ya da “hospodarlar”,  İstanbul’un soylu ve İmparatorluk’tan gelme aileleri arasında Ortodoks kilisesinin patriğine danışılarak Bab-ı Ali tarafından atanırdı.12 Moldovya, Wallachia, Bessarabia ve diğer küçük prenslikler kuşaktan kuşağa bu aileler arasında seçilen kişilerce değişik zamanlarda paylaşılarak yönetilmiştir. Bunun için yarışma çok acımasız ve saltanat temayülü kısa oluyordu. 1720’de Mavrocordato ailesinin iki değişik kolu arasındaki Bizans oyunlarından dolayı ciddi bir hayal kırıklığına uğramış, iş aramakta olan Konstantin I Kuman Bölgesi’da ayrılmış küçük bir “devleti” rüşvetle aldı. İlk anda bayağı üzgündü (çünkü o Moldovya’yı istemişti). Konstantin, kısa zaman sonra Kuman Bölgesi’ne dair avantajlar elde etmek için araştırmalar yaptı: – Kuman Bölgesi kimsenin istemeyeceği kadar küçük ama düzenli bir gelir getiryordu. Asla daha büyük bir taht elde etmeyi hayal etmekten vazgeçmiş olmamasına rağmen, Konstantin I Mavrocordato, tüm Fener Hospodarlarından daha uzun ve daha fazla bir süre iktidarını devam ettirdi. Yalnız kendisi değil, tahtını oğlu Konstantin II ve torunu Georghiu I’de devam ettirdi; Fener yönetimi 1720’den 1811’e kadar devam edip kendi Altın Çağlarını yaşadı. Bağımsızlığı sona erdiğinde (Moldovya’ca yeniden-yutulmuştu), Mavrocordatolar yerel soylular olarak Kuman Bölgesi’de kaldılar. Fakat 1859’dan sonra Romanya Birleşik Monarşisi altında şansları zayıfladı. Onlarda İstanbul’a daha fazla eklemlendiler. Bükreş mahkemesi tarafından onların Hospodarlık unvanları tanınmadı. Kuman Bölgesi görmezlikten gelindi ve düşüşe geçti.

1888’de Mavrocoratoların mirasçısı Georghiu III doğdu. Ailesinin eski sarayında büyüdü ki burası parasızlıktan harap durumdaydı. Bükreş’de Askeri Akademide eğitim gördü ve tatillerini Kuman Bölgesi’nde geçirdi. 1950’de Münih Üniversitesine -sonraki bölümde onunla beraber olacağımız yere- felsefe eğitimi görmesi için gönderildi.

Çeviren: Alişan Şahin

* Güney Baltık sahillerinden oturan Eski Almanlara verilen addır. Daha sonra Dacia ya göç edip Güney Fransa, İspanya ve İtalya da egemenlik kurmuşlardır. Barbar ve uygar olmayan kimse ya da kaba anlamlarına da gelir bu kelime. Burada da Barbar anlamında kullanılmış olduğu kanaatindeyim(The Chambers Dictionary-1998-99)[CN]

6 Encyclopedia Brittanica(1953) XX:235

7 Apollonius (1959):IV, s.155

8 Eliade (1972)

9 Xenepol  (1925/1936)

10 Ovid (1994)

11 Codex Cumanicus’a bak (Kuun, 1880); bir parça İng. Çevirisi Boswell’de de mevcut(1927)

12 Phanariot dönemine ilişkin harika bir özet için Runciman(1968)a, 10. bölüm’e bakın.

Views: 82

20 Teknoloji Toplumu – İlerleme – Jacques Ellul

“1250’den 1950’ye ilerleme olduğunu gönül rahatlığıyla söyleyemeyiz. Söylersek, karşılaştırılamaz şeyleri karşılaştırıyoruz demektir. Elbette ki her şeyden önce somut olarak varolan bir uçak, sönük tarihi hatıralarla karşılaştırıldığında ilerleme gibi görünür. Bu yüzden de, karşılaştırılamaz ve ortadan kalkmış eski düzenin parçalanması, tahrip edilmesi üzerine kurulan sanayi çağının başlangıcından bu yana ilerlemenin olduğunu söylemekle kendimizi sınırlamak makul olur.”

Views: 18

Nietzscheci Darbe – I. Sunuş – Peter Lamborn Wilson (Hakim Bey) -1-

“Hiçbir şey hakikat değil, her şeye izin var” –Thus Spoke Zarathustra 386

“Tarihin parçası olabilmeyi anlatmanın hiçbir yolu yoktur. Belki geçmiş halen esaslıca araştırılmamıştır! Halen önceki olaylara dönüp bakacak pek çok enerjiye ihtiyaç var!” – Gay Science 10

1.S u n u ş

Şöyle bir kendimizle yüz yüze gelelim. Biz Hyperboreanlarız: Yaşadıklarımıza ne kadar uzak olduğumuzu biliyoruz. “Ne kara, ne de deniz yoluyla Hyperborean’a bir yol bulacaksınız”- Pindar bize dair olanı zaten biliyordu. Kuzey, buz ve yaşam ve ölüm, mutluluğumuzun ötesinde. Mutluluğu biz keşfettik. Yolunu biliyoruz. Binlerce yılın labirentinin çıkışını biz bulduk.

Bizden başka kim bulabilirdi ki onu?

The Anti-Christ, 569

19. Yüzyıl sonunun gelmesine direndi. 1830’lardaki endüstri devrimi ile geç ama bir başlangıç yapmayı başarmıştı ve (yükselmekte olan çaresizlikle ile beraber)1900’ün ötesinde kalmıştı. 19. Yüzyılın son savaşı olarak başlayan I. Dünya Savaşı, Monark ve Diplomatların bir olayı ve 19. yüzyılın son savaşı olarak – fakat o modern bir ölüm festivali, güçlü bir kurban etme töreni ve teknolojik bir kitlesel katliam içinde yozlaşmıştı – ve elbette bir devrim olarak başlamıştı. 20. yüzyıl gerçekten de –arka cephede- 1917’de, Rusya da başladı. Bir yıl ya da daha sonraki yıl, diplomatların parlak emirleri ve tepelerinde şapkalarıyla yeniden-ortaya çıkışına rağmen 20. Yüzyıl Avrupa ve Amerika’ya ulaştı. Ve ebedi barış ilan edilmiş olmasına rağmen, bu yüzyıl saf bir şiddet yüzyılı oldu.

1830’da Kapitalin dünyası ortaya çıktığında evrensel zaferi kesin gibi görünüyordu. Böyle bir “ilerleme”ye ne ya da kim engel olabilirdi ki? Zaten Avrupa krallıklarına birer mücevher gibi eklenmiş olan bu geri kalmış ve bitkin şark ülkeleri kesinlikle  olmazdı – ve daha da kesin olarak tamamen bizim kendimizin olan beş para etmez “işçi sınıfımız” ise hiç bir zaman. Bu içsel ya da dışsal “yerliler” rahatsız bir şekilde büyümüş ve fakat böyle problemler süper güçlerce idare edilebilirdi. Sermaye zamanı gelmiş bir düşünceydi. Yalnızca eşit güçteki bir düşünce ile muhalefet edilebilirdi ona. Ve böyle bir düşünce 1830’da nerede bulunabilirdi? “Ütopik Sosyalistlerin çatlak-fikirli hayallerinden mi? Ama sermaye reformist düşünürler tarafından dağıtılacak, saf bir sistem değildi. Sermaye kendince bir tarih–bir evrensel alınyazısı-bir doğal hukuktu.

Ve fakat 1871’den itibaren sermayenin oyun planında bir şeyler, rahatsızlık verecek derecede kötüye gitmişti. Paris’teki isyanı bastırmak için birkaç polisten daha fazlası yeterliydi -gerçekten, iki ulusun en kitlevi ordusunu aldı ve binlerce kişiyi katletmekte ısrarcı oldu. Ve bu tahrip edici yayılma,  – muhalif bir düşünce olarak – sermaye hareketlerine diyalektik bir toplumsalın hareketi, yanıtıdır. Birinci Dünya Savaşı (ki temsili olarak 19. Yüzyılın olayı olan Grand Dük’e suikastla başlamıştı) toplumun raydan-çıkarılması için geniş taktik manevralara sahne oldu. İşçiler yurtseverlik duygularıyla yoldan çıkarılmakta ve savaş tarafından disipline edilmekteydiler.

Onun yerine, hendeklerdeki yıkıntılarda 19. Yüzyılın sonu geldi. Sermayenin Stratejilerinden gene bir şeyler yanlış gitmişti. Rusya’da da kontrolü kaybetti. Savaşın bir hata olabileceği aniden mümkün göründü. İşçilerin ve askerlerin “sovyetleri” şurda-burda ve en garip yerlerde dahi ilan ediliyordu. Ve 1918 en azından gerçek asi ve reaksiyonerlerin hararetli imgelemlerinde Dünya devriminin yılı olarak başladı.

Bu anı yeniden kurmak mümkün değildir. Başarılı olmasından dolayı Rus devrimine takıntılı bir dikkat gösterilmekteydi. Fakat diğer devrimler – onlar başarılı olmamıştı- unutulmuştu. Hemen hemen “saplantılı olarak unutulmuş” olduğunu söylenebilir. 1918-1919’u Kapitalist tarihçiler unutur, çünkü hepsinden sonra bir yaşam boyu kadar önce meydana gelmiş olan hadiseler, ciddi hadiselerdir ki hemen hemen anlamsızdır, birilerinin okuyucularına başka birilerinin hatırlatmasına gerek yoktur. Komünist tarihçilere gelince, Marksizmden ilhamını almamış bu pek çok hadise (Marksizmden ilhamını alan birileri ise diğerleri gibi başarısız olmuştu) gerçekliğiyle onları şaşırtmıştı. Peki, 1918-19’u hatırlamak kimin sorumluluğundadır? Açıkçası hiç kimsenin. Ve bundan dolayı İrlanda’da 1919 Nisan’ında Limerick şehrinin kendini bir sovyet olarak ilan etmiş olması, İngilizlere karşı kendi parasını uzunca süre basması ve orayı tutmasını öğrenmek bir sürpriz olarak gelebilir kimilerine.1 Kasım 1918’den Mayıs 1919’a kadar fırtınalı süren Münih’teki Anarşist Raterepublik’e pek fazla dikkat verilmemiş olmasına rağmen, Almanya’daki bu başkaldırılar belki daha iyi biliniyordur. Ayaklanmanın yetenekli katılımcıları: filozof Gustav Landauer, şair Eric Muhsam, oyun yazarı Ernst Toller ve romancı B.Traven’di (ki o zamanlar “Ret Marut” olarak bilinirdi).2 1919’da Macaristan’da Marksist Bela Kun kısa bir süre iktidara geldi. Eylül 1919’da şair Gabriele D’Annunzio, Yugoslavya’nın bir şehri olan Fiume’yi “kurtardı” ve bağımsızlığını ilan etti. Resmen (müzik temeli üzerine kurulmuş) bir Anarşist Anayasa ilan etti ve hazine sandıklarını Anarşist “korsanlar” tarafından kazanılan ganimetlerle doldurdu. Bu operatik deneyimler İtalyanlar D’Annunzio’nun sarayının dışını bombaladıklarında, Kasım 1920’de son buldu.3 Bu arada Ukrayna’da Beyaz ve Kızılların her ikisine karşı bir devrim, elebaşı Anarşist Nestor Makhno’idi, patlak verdi. Tüm bölgeleri, tüm yöneticiler ve iktidarlardan, o an için kurtararak başarılı oldu.

1918-1919’da dünyanın büyük bir bölümünde devrimin başarısız olduğunu söylemek bir bakıma 19. Yüzyılın tümüyle tekrar ediyor olduğunu söylemektir. 19. Yüzyılda ne sermaye ne de toplum birbirini alt etmekten başarılı olmuştu ve 20. Yüzyıl dünyanın coğrafik ve ideolojik olarak iki “blok”a bölünmüş olmasının tüm yansımalarını sona erdirmeye malik olabilirdi. Toplumun sermaye ile mücadelesi devam eder ve bu bakımdan 19.yy devam ederdi.

1918’de toplumsal hareketlerin Marksizm tarafından netcede tekelleştirileceği ve korsanlanacağı o kadar net değildi. Bolşeviklerin Moskova’daki başarıları Marksist dünya devriminin bir işareti olarak anlaşılmıyordu henüz. Bu, devrim içindeki alanlarda, diğer sistemler ve ideolojiler yarışma içindeydiler: sosyalizmin birçok formu ve ütopyacılarla birlikte Anarşizm mesela. Bunun ötesinde toplumsal hareket henüz belirgin şekilde sağ ve sol olarak parçalanmamıştı. Nazizm ve Faşizmin her ikisi de “Toplumsal” hareketlerdi ve gerçekten de “sol”cu köklerden gelişip serpilmişlerdi (Mussolini, D’Annunzio ve İtalyan Fütüristlerinin hepside Anarşistti. Ve Naziler, Sosyalist İşçi Birligi olarak başlatılmıştı). Fakat her iki reaksiyoner formun hiçbiri 1918-1919’da ortaya çıkmamıştı4 ve ilginç melezlikler halen mümkün olma halini koruyordu. Fiumi, üniform-fetişizm (kara, kurukafa çapraz kemik nişanlar, sonraları SS’ler tarafından aşırılmıştır), nasyonalizm, fin-de-siecle* süfliliği ve anarşizmin acayip bir karışımı idi.

Klasik Kuman Bölgesi; İskitler & Argo Gemicileri

1918-1919’un devrimci egzotik çiçeklerinden en ilginci ve baştan sona unutulmuş olanı- Georghiu Mavrocordato’nun liderliği altında, Kuman Bölgesi Otonom Sancağında- sermayeye ve Komünizme karşı kendiliğinden mücadelede 19. yüzyılın ideolojileri ve sistemlerinin karmaşık akışkanlığını sergiler. Kuman Bölgesi bu yönden hiç bir zaman bir bolümü bile olsa yoruma tabii tutulmadı, çünkü onun ideolojik Bouillabaisse’si** pek çok tarihçiye tam olarak anlaşılmaz olduğu kadar yabancıdırlar. Kuman Bölgesi’nin anlaşılmasının güç olmasının başka bir nedeni daha vardı. Sadece bir şey, sancağın “Geçici Hükümet”i isyan ve başkaldırı ile gelmedi, darbe ile geldi (Coup D’Etat); bundan dolayı o devrimci bir fenomen olarak görülmemiştir. Sonra da, Kuman Bölgesi’nın anlaşılması güç, uzak, Avrupalılığı hayli zordur.-Romanya’nın Karadeniz bölgesinde Dobruca denen önemsiz bir sahil kasabası, Tuna nehrinin çok eski Alüvyon ağızlarından birinin üstünde, yüzlerce mil bataklık, ada, balçık, çay, deniz kulağı ve kordon tarafından kuşatılmıştır. Bundan dolayı insan hemen hemen Kuman Bölgesi’nın unutulmak için yaratılmış olduğunu düşünür.

Bu denemede Kuman Bölgesi’nın ergime-potasının içine giren tarihsel etkiler ve karışık entelektüel şeyler araştırılacak. Fakat Sancağın Geçici Hükümeti’nde bizim ilgimizi çeken ana neden Syncretistic [farklı dinsel ve felsefi insanların bir arda bulunmaları anlamındaki bir zorluğa vurgu yapılmaktadır-çn] zorluğu değildir ama onun biricikliğidir. Bilebildiğim kadarıyla5 açıkça Friedrich Nietzsche’nin Felsefesi üzerine kurulmuş tek hükümet deneyimidir bu. Kesinlikle değerli bir anıdır.

Çeviren: Alişan Şahin

1 Bakınız Cahill(1990)

2 Sarhoş Kayık adlı Makaleme bakınız (Autonomedia)

3 Bakınız Bey (1991)

4 Gelecek, Thule Gesselschaft’ın elemanlarınca paldır küldür ölüme götürülen Yahudi Gustav Landauer’ın öldürüldüğü Münih kaldırımlarındaki kan lekelerinde okunabilse de.

* Fin-de-siecle: aydınlanma, akıl çağı anlamına da gelen bu kelime Fransızcada “yüzyılın sonu” anlamında da kullanılmaktadır. Ayrıca çöküntünün ve kendinden şüphenin 19. Yüzyılı anlamında da kullanılmaktadır.

** Fransız mutfağında bir çeşit balık çorbasına verilen ad. Bu çorbayı yaparken balık, istiridye, sebze, baharat ve safran kullanılır. [burada “ideolojik gıda” denmek istenmektedir zannımızca]

5 Diğer kaynaklardan gecen bir kaç referansın yanında dikkat edeceğim şey, Dadaist Şair Valery Oesteanu tarafından fark ettirildiğim, O. Densusianu’nun Hronicul Dobruja (Bucharest, 1929) adlı kitabından gelmektedir. Bu kitabın İngilizce çevirisinin bir kısmını New York’ta öğrenci olarak bulunmuş olan Ion Barak’tan aldım. Her ikisine de teşekkürler. Densusianu’nun kaynakları bu zamanlarda, 1918-1919 arasında Luceafarul (Akşam Yıldızı) adlı Kuman Bölgesi’nde yayınlanmış gazete ile sınırlı gibi görünmektedir. Romanya’da özel kütüphanelerde, ya da Kuman Bölgesi’nde ya da Devlet Arşivlerindeki belgelerde kullanılmamış kaynaklar bulunabilir vs. Bu kaynaklar yetenekli âlimlerin araştırmalarını bekliyordur. Ve belki de bu denemenin yetersizliği birilerine esin kaynağı olurda daha derin bir araştırmaya vesile teşkil eder.

Views: 103

“İdeal İnsan Tipi” Üzerinden Osmanlı Toplumunun Evrimi Hakkında Bir Tahlil Denemesi – Özer Ergenç

“Osmanlı toplumu içinde birey, hareketliliğin artmasıyla birlikte, “itaat”in ötesinde, toplum ve devlet konularında kendisini sorumlu tutmadığı bir noktadan, bu konuları düşünen bir birey olma noktasına gelmiştir. Çünkü, daha önce içine pek azının girebildiği “askeri” denen yönetici kadroları arasına çeşitli yollarla re’ayadan çok sayıda birey katılmıştır.”

Views: 316

Memiş ile Muhammed Oluş – BayRam Bey

“Palulu Memiş Ağa’nın oluşlarından biri de bu alışveriş anamalını elinde toplaması. Bu oluş nasıldı, nelerle sürdü, niceliği ne kadardı…”, “Yazma Ali Çelebi’nin 1624’te tamamladığı “haza kitabı velayetnamei hünkar hacı bektaş veli” başlığını taşımaktadır.”

Views: 33

Lev Tolstoy: İnsan Her Zaman Özgürdür! (1909)(Video) | Türkçe Altyazılı

Lev Tolstoy: İnsan Her Zaman Özgürdür! (1909)(Video) | Türkçe Altyazılı

Views: 48

Başkanlık Seçimi, Meşruiyet ve … (kısaca) – Numan Bey

“Biz temsil sisteminin, her türlüsünün, meşru olmadığını, insan tabiatına uygun olmadığını söyledik. Özgürlükçü düşüncenin olmazsa olmaz politik önermelerinden biridir bu. Ne kendimiz sandık başına gittik, ne de herkesi sandık başına çağırdık.”

Views: 37

Tarih Öncesi Sosyoloji Notları – Yeni İnsanlık (İnsan Davranışları Tarihi) – Elisee Reclus (2)

Taklit etme sahası hayvanların dünyasını olduğu kadar, insanın dünyasını da aynı şekilde kucaklar. İlkel bir kabile ya da topluluğun başka ilkel bir kabile ile bağ ve ilişki kurması yeterlidir, böylece öyle ya da böyle karakterin taklit edilmesi ihtiyacı hemen kendini hissettirir. Aynı etnik bir grup içinde diğerlerinden farklı olduğu açıkça görülen birey arkadaşları için de bir taklit objesi ve nihayetinde, genel entelektüel çekimin merkezi olur. Sonuçta tüm toplumun ahlakı aynı şekilde devinim göstermek zorundadır. Alışıldığı üzere çoğunlukla taklit etme bilinçsiz bir şekilde oluşur; bulaşarak geçme ve yayılma gibi bir özelliği vardır, ama ondan daha az gerçek değildir ve tüm taklitçi varlığı içinde kendini daha az değişime uğramış olarak bulmaz. Bilinçli olarak yapılan taklitler, hayatta daha az önemli bir paya sahiptirler, ama çok daha saygın ve önemlidirler.  Çünkü insan bir arkadaş sahibi olduğunda, ister sempati ile olsun, ister bir ustaya olan saygıdan dolayı itaatle olsun, fantezi veya moda aşkı ile ya da arzunun ve en iyinin mantıklı kavrayışıyla, anlama gücüyle olsun, varlığının tüm yetileriyle diğer insanları taklit etmeye sürüklenebilir.[1]

Views: 77

Osmanlı’nın Son Dönem Bektaşilerine Dair: Erenler Konuşuyor – Rahmi Yağız

“Yedi asır birçok müşküllerle karşılaşmasına rağmen; yaşayan Bektaşilik, daima içine giren şeyler için bir sır olarak kalmıştır. Herkes başka türlü söylemiş, fakat iç yüzünü doğru olarak kimse bilememiştir. Bugün bu tarikatın mahiyeti tamamı ile öğrenilmiştir. Rahmi Yağız, bizzat Bektaşi dedeleri ile konuşarak bu enteresan yazıyı hazırlamıştır. Üç hafta sürecek* seride Bektaşiliğin iç yüzünü bütün çıplaklığıyla bulacaksınız.”

Views: 194

Sigmund Freud: Bilinen Tek Ses Kaydı (1938) Video | Türkçe Altyazılı

BBC Radyo için 27 Aralık 1938’de alınan bu ses kaydı sırasında Sigmund Freud gırtlak kanseri… Karşılaştığı zorluklardan ve başarılardan kısaca bahseden Freud, 9 ay sonra da vefat edecektir.

Views: 47

Tarih Öncesi Sosyoloji Notları – Yeni İnsanlık (İnsan Davranışları Tarihi) – Elisee Reclus (1)

“Ayrıca tek bir bütün yapıya sahip hiçbir medeniyet ülkesi yoktur, çünkü tabiatın kendisi çeşitlidir ve tarihin evrimi; gelişim ve dönüşümü her yerde farklı şekillerde oluşur. Balıkçıların ve avcıların birbirleriyle eşit olarak içinde bulunmadıkları sadece tarımcı ve çiftçilerden oluşmuş toplum pek yoktur.”

Views: 128

Osmanlılarda Afyon ve Esrar Kullanımı – Abdulkadir Erkal

“Halk arasında ‘maslak’ diye adlandırılan esrarın bunun dışında kullanılan isimleri şunlardır: “keyf, fino, gonca, sarı kız, kaynar, antin, yunan, duman, gubâr, paspâl, hanteriş, kabza, hurde, diş, hindi baba, dalga, haşiş, zâbıt duymaz, nefes, kırma, hûd, yuf, dem, dûd-ı siyâh, kara biber, fülfül.

Views: 143

İki Mektup: Selçuklu Sultanı Melikşah ve Hasan Sabbah’ın Mektuplaşmaları

“Benim dünyaya ve dünya işlerine meylim yoktur. Yapdığım işler ve söylediğim sözler tam olarak hak din içindir.”

Views: 1052

İnsani Sanat ve İnsanlıkdışı Doğa – Herbert Read

“Bir ressam gerçekçi bir dönemde ürün verdiği için gerçekçi olmaz, devlet ona gerçekçi olması gerektiğini söylediği için de gerçekçi olmaz; ya da bir ressam romantik dönemde ürün verdiği için romantik olmaz, dinsel eğilimlerin ağır bastığı bir dönemde ürün verdiği için tinci olmaz vb.”

Views: 191

Bokun Sosyolojisi – H. İbrahim Türkdoğan

“Augustinus: “Dışkı ile idrar arasında doğarız.”[2] Böylece yaşamımız boyunca kendi excretalarımızla (ifrazatlarımızla) bir mücadeleye gireriz. Excretalar kültürel anlayışımızı, duruşumuzu, kişiliğimizi, toplumsal yaşayış tarzımızı, bireysel üslubumuzu, sağlık ve güzellik anlayışımızı, dürüstlük ve sahi olma hallerimizi, mizah ve sanatsal yaratımımızı etkiler ve biçimlendirir.”

Views: 125

Oğuz Destanlarını Yeniden Okumak – Aruz’a Sözlükçe (Z) BayRam Bey

“…göçebe yaşamı imrendirici gösteren şey yazıcı ya da anlatıcının sandığı “altın taht”a oturmak değil, bu kendine yeten, artık ürünleri toplulukla birlikte tüketen, tüketmek zorunda kalan, hoşlanarak bir şenlikle bir şenlikte tüketen, ortaklaşa üretip mal varlığı açısından benzeş konumlarda konumlanışın, nesneler iyeliğinin nerdeyse yarını düşünmeyi bir yana bırakıcı bir eli açıklığın öykülerin yaslandığı yer oluşu. Durum böyle olunca eşitliğe dayalı özgürlükle birlikte ortaklaşa paylaşma, tüketim, artık ürünü olanın kendini yağmalatması, armağanlaşma, karşılıklı yardımlaşma yaşamı görklü kılıyor.”

Views: 63

Çıplaklık (Nudite) ve Giyim-Kuşam Meselesi – Jacques Elisée Reclus

“Oysa nasıl ki Yüce Sermaye’nin, Devlet’in ve Hıristiyanlık dünyasının artık kalıntıları daima hükmetme halindedir, işte moda da hala aynı bu şekilde hükmetmektedir. Bu yüzden, sayılamayacak kadar çok olan tedarikçilerin, tüccarların çıkarlarını temsil eden ve küçük şahsi tutkulardan oluşmuş sonsuz bir uyum ve bütünlüğe karşılık veren, onu doyurup tatmin eden modanın, yeni bir sanat düzeninin ve yeni bir sağduyunun karşısında, zorla ya da gönüllü olarak ister istemez pes edip vazgeçmesi hiç ümit edilmemektedir”

Views: 57

19 Teknoloji Toplumu – Büyük Umutlar – Jacques Ellul

“Değişik insani eylem sistemlerinin değişik sosyal, siyasal ve ekonomik koşullara tekabül etmek durumunda olduğu fikrini kabul edersek, liberal kapitalizmin geçmişteki etkinliğinin bugünkü etkinliğinin teminatı olduğu tezini onaylayabilir miyiz? Unutmayalım ki etkinlik açısından Rus ve Alman planlı ekonomileri birer başarıydılar. Bir savaşla karşı karşıya kaldığında ABD de planlı bir rejimi benimsedi. Bunlar, Anglo-Saksonların önemli demokratik duyarlılığının öngördüğü ihtiyat payıyla kaydedilmelidir.”

Views: 47

PAUL GAUGUIN – Herbert READ

“Albert Aurier, Gauguin hakkında yazdığı makalede şöyle demektedir: “Ona göre bir sanat eserinde, onsuzda yapılabilecek en son şey, çizim ve boyamadır; yalnızca fikirler önemlidir ve bunlar, birkaç sembolle gösterilebilirler. Artık kabul etmeliyiz ki sanat, her şeye karşın, ‘bir kaç sembolün’ çizilmesi gerektiği dışında Gauguin’in söylediği gibidir. Ayrıca fikirleri renkler yolu ile de ifade etmek gerekir…”

Views: 74

Oğuz Destanlarını Yeniden Okumak – Aruz’a Sözlükçe (Y) BayRam Bey

“Otonomun anlamı kadar güzel bir şey var mı? Otonomu bu toprakların arapçasındaki muhtar, muhtariyet, ihtar, iftihar gibi sözcüklerin çağrışımları, izleriyle duyumsuyorum. Özerk sözcüğü türetilişinde ve kökünde sorunlu da olsa (türkçe öneksizdir denilir. Erk hiç de grekçe çınladığı denli türkçe çınlamıyor) tanış biliş gelişinden dolayı “gdoaşçılar” bundan olmadık şeyler üretiyor. Herkesin “hür/ ri/ yet çağında” bir hoş gezdiği zamanda “özgürlüğü” ilk yazan insanın  yiğitliğine ne demeli ya! Bugün özgürlük sözcük doğurup duruyor”

Views: 44

Bakunin’den Bitmemiş Bir Prometheus Operası – H. İbrahim Türkdoğan

“Kişisel benliğini öldüren Bakunin ateşte görür kendisini, yıkmayacağı bir devlet, bir sistem yoktur, bütün sistemler imhâ edilmeyi beklemektedir; yazgılarıdır bu. Anarşist bir sistem bile Bakunin’in tutkusu karşısında fazla yaşayamaz, o da imhâ edilecektir, hem de Bakunin’in kendi eliyle. Dinmeyen, susmayan bir enerjidir bu.”

Views: 155

Modern Toplumların Doğayı Algılamaları ve Doğaya Bakışları Hakkında 3 – Jacques Élisée Reclus

Gerçekten insan yeryüzünün yüzeyine, bu toprak alanına sımsıkı dört elle sarılmalı, onun üzerinde güç ve çaba harcamalı, bunun için gücünü kullanmasını bilmelidir. Bununla birlikte mülk sahibi olan, bu sahiplenmenin etkisiyle birlikte gerçekleştirdiği hoyratlık, sertlik ve kabalığa üzülmek, buna pişmanlık duymak engellenemez.

Views: 57

Oğuz Destanlarını Yeniden Okumak – Aruz’a Sözlükçe (U-V) BayRam Bey

“Bütün topluluklar gibi Türkmenler de orta dünyadaki insan türünün yaşamının diğer türlerinki gibi bir devreliğine olduğunu öğrenmek zorundaydı. Öğrenmişler ki yomlarındaki dilekleri  orta dünyaya yönelik. “yarlu kara taglarun yıkılmasun/gölgelice kaba agacun kesilmesin/kanın akan görkli suyun kurımasun/kanatlarun ucları kırılmasun/(…)/hak yanduran çıragun yana tursun/kadir tangrı seni namerde muhtac eylemesün/…””

Views: 60

Anarşistler Neden Oy Vermezler – Elisée Reclus

Oy hakkı konusunda söylenebilecek her şey tek bir cümlede özetlenebilir.

Oy vermek, kendi iktidarından vazgeçmektir.

Uzun ya da kısa bir dönem için bir ya da birkaç efendi seçmek, kişinin kendi özgürlüğünden feragat etmesidir.

İster bir mutlak monark, ister bir meşruti kral ve isterseniz basit bir Milletvekili olarak adlandırın, tahta, makama ya da basit bir sandalyeye taşıdığınız aday, her daim sizin efendiniz olacaktır. Bu kişiler, sizin, yasaları yapma iktidarına sahip olmaları nedeniyle ve kendilerine itaat edildiğini görmek onların görevi olduğu için, “hukuk”un üzerine koyduğunuz kişilerdir.

Oy vermek, aptallara yakışır.

Oy vermek, bizlerden bir farkı olmayan insanların, bir anda, bir zilin çalmasıyla, her şeyin bilgisine ve anlayışına vakıf olacağına inanmak kadar aptalcadır. Durum tam da böyledir. Sizin seçtiğiniz kişi, güneşin altındaki bütün uyruğun üzerinde yasa yapmak zorunda olacaktır; bir kutu kibritin üretilmesi mi üretilmemesi mi gerektiği ya da savaşın nasıl yapılması, tarımın nasıl geliştirilmesi ya da bir Arap kabilesinin ya da birkaç Zencinin en iyi nasıl öldürülmesi gerektiği üzerine. Siz de muhtemelen onun zekasının kendi akıllarını ona vermek durumunda olan tebaasının çeşitliliği oranında arttığına inanırsınız; fakat tarih ve deneyim aksini göstermektedir.

İktidara sahip olmanın delirtici bir etkisi vardır; parlamentolar her daim yoğrulmuş mutsuzluğun mekânlarıdır.

Yönetici meclislerde, irade, ölümcül bir tarzda, hem ahlaki hem entelektüel açıdan ortalamanın altında olanlara üstün gelecektir.

Oy vermek, utanç verici ihanete ve hainlere hazırlık yapmaktır.

Seçmenler adayların dürüstlüğüne kesin biçimde inanırlar ve bu, yarışmanın harareti ve sıcaklığı sürdükçe, bir ölçüde varlığını korur.

Gelgelelim her gün kendi yarınına gebedir. Koşullar değiştikçe, insanlar da değişir. Bugün adayınız sizin huzurunuzda mütevazı biçimde selamını esirgemezken, yarın ise size bir “öf!” çekecektir. Bir oy dilencisinden sizin efendinize dönüşmüştür.

Sizin tarafınızda yönetici sınıfa dahil edilen bir işçi, artık diğer zalimlerle birlikte eşit şartlarda konuşabiliyorken, nasıl olur da aynı kalabilir? Bir “sanayi önderi” tarafından çağrıldıklarında ya da Kral onları sarayının hazine dairesine davet ettiğinde, onlardan herhangi birinin bütün yüzüne sıvanmış olan yaltaklanmaya bir bakın!

“İdare”nin atmosferi derin solumaya elverişli değildir; yozlaşmıştır. Eğer aranızdan birisini kirli bir yere gönderirseniz, yanınıza geri döndüğünde pislik içinde olmasına şaşırmamak zorundasınız.

Bu anlamda, özgürlüğünüzü bırakmayın.

Oy vermeyin!

Kendi çıkarlarınızın savunmasını başkalarına devretmek yerine, kendi başınızın çaresine bakın. Size gelecekteki eylemlerinizde rehberlik edecek danışmanlar seçmek yerine, ne yapacaksanız kendiniz yapın ve şimdi yapın!

Birisinin kendi eylemlerinin sorumluluğunu başkalarının omuzlarına yüklemesi korkaklıktır.

Oy vermeyin!

Çev.: S. Torlak

Views: 118

Modern Toplumların Doğayı Algılamaları ve Doğaya Bakışları Hakkında 2 – Jacques Élisée Reclus

“Kentlinin çizgileri, nükteleri incelmiş ve gelişmiştir, ama vücudu zayıftır, yaşamın kaynakları bitip tükenip suyunu çekmiş, kurumuştur. Aynı şekilde entelektüel açıdan toplumsal hayatın geliştirdiği bütün parlak yetenekler, öncelikle aşırı şekilde coşkun ve kışkırtılmıştır, ama düşünce, aşamalı olarak kademe kademe gücünden kaybeder.”

Views: 60

Oğuz Destanlarını Yeniden Okumak – Aruz’a Sözlükçe (S-T) BayRam Bey

“Azrail’in Dumrul’dan istediği can bulunamadığı için son olarak sevdiği kadınla bir hoşça kal görüşmesi dileyen Dumrul ona “gönlin kimi severise ona vargıl” der. Kadın ona bir sevgi dersi verir. “ne dersin ne soylarsın/ göz açub gördügüm/ gönül verüb sevdügüm/ (…) tatlı damag verüb sorışdugum/ bir yasdukda baş koyub emişdügüm/ (…) bir canda ne var ki sana kıyamamışlar/ (…)/ menüm canum senün canuna kurban olsun” (Tezcan: 122). Burda soruş- ile emiş- edimleri kesinlikle aynı eylem değil. “

Views: 110

Hamdûn El-Kassâr ve Melâmetiyye

“Kim hırka giyerse, kim hankaha gidip oturursa dilencilik yapıyor demektir” sözü bu alanda söylenen en eski sözlerden biridir.”

Views: 74

Modern Toplumların Doğayı Algılamaları ve Doğaya Bakışları Hakkında 1 – Jacques Élisée Reclus

“Eskiden insanlar dağlara tapıyorlardı ya da en azından orayı, yüce tanrılarının kaldıkları, yaşadıkları bir yer olarak hayal ediyorlardı. Merou dağının kuzeyinde ve batısında, Hindistan’ın tanrılarının anlı şanlı bu muhteşem tahtı, medeniyetin, her dönemi göğün efendilerinin bir araya gelip toplandığı, ulusların yaşamı ile ilgili olağanüstü mitolojik olayların cereyan ettiği diğer kutsal tepelere göre değerlendirilip ölçülebilir.”

Views: 70

Oğuz Destanlarını Yeniden Okumak – Aruz’a Sözlükçe (Ö-K) BayRam Bey

“Kara en başta bir yas rengi. Yas kesinlikle bir olumsuzlama değil. Bu yüzden de kara renk bir olumsuzlama değil. Yine yas rengi olarak gök için de aynı şeyleri söyleyebiliriz. Bunun yanında Türkmenlerin beğenisinde göz rengi olarak önde geliyor.”

Views: 113

Jacques Élisée Reclus (15 Mart 1830- 4 Temmuz 1905)

Coğrafyacı ve anarşist olmak bakımından da Kropotkin’den sonra en fazla tanınan coğrafyacı, yazar ve anarşist. 20 yılda yazdığı 19 ciltlik (La Nouvelle Géographie universelle, la terre et les hommes (“Universal Geography”)” adlı eseriyle biliniyor.

Views: 152

Max Scheler, Martin Heidegger ve Hiç – H. İbrahim Türkdoğan

Max Scheler (1874-1928), insanın düşüşten kurtuluşunu birincisi dogmayla ikincisi tinle aşılabileceğini ileri sürer. Şöyle der: hiççiliğin aşılması aşamasında tanrılar yaratılır. Scheler, tanrıların karşısına tini çıkarır. Ama tine inanmaz, tinle insanlaşmayı benimser. İnsanlaşma tinin kuracağı yüceltmeyle (Sublimierung) olur:

Views: 56

Oğuz Destanlarını Yeniden Okumak – Aruz’a Sözlükçe (K-O) BayRam Bey

“Hurufilikte (Harfçilik/ yazaççılık) de yüz kutsaldır. “Hurufilere göre, söz, Allah’ın Zatı’nın ulu tecellisidir; aynı zamanda insanın yüzünde de görünür; sözcükler, Allah’ın sırlarının açığa çıktığı yazı, en mükemmel haliyle Kuran haline gelir. (…) En ilginç kuramı, harflerin insan yüzünde yansıdığıdır; elif burun gibi yüzü iki eşit parçaya ayıran ve her zaman olduğu gibi Allah’a değil de Ali’ye karşılık gelen hatt-ı ıstıva-yı, yani orta çizgiyi oluşturur; b Şiiliğin ondört masum şehidine işaret eder ve burnun sol tarafında belirir. Çoğunluk Bektaşi tekkelerinde kullanılan birtakım resimler, imamların adlarının veya kutsal adların benzer kombinasyonlarını insan yüzü şeklinde temsil etme yönünde bir eğilim gösterir. (…) Hindistan’da bile: ‘Ali yüze iki kez yazılmıştır denilir’”

Views: 66

Bir İngiliz Hafiyesinin Oğlan-ı Mabad Risalesi’nden Kısa Bir Bölüm – John Buffoon

Oğlan-ı Mabad kelimesi size garip gelmiş olabilir. Bundan dolayı kelimenin ne olduğundan ve ne olmadığından bahsederek başlamak zannımca daha doğru olur: Hem sıfat hem de isim olan kelime Heidegger’in Desein’i gibi bir içeriğe sahip bir kelime değildir; görüldüğü gibi Osmanlıcadır. Bir sıfattır ama bir şey ifade etmez. Felsefi anlamda bir derinliği hiç yoktur. Hiç de bile bir hiç değildir. Hiç’in yanına yanaşmaz ama insanın yanına istemese de yanaşır. O bir özneye gönderme yapar! Ama özne bir karakter çizer. Onun ise gerçeklikte bir karakteri yoktur. Karaktersizdir. Hiç değildir. Anlamı, ve kendine dahi bir anlamı yoktur. Pastoral bir resimdeki boş dolaşan bir davar kadar yaşamda yer işgal etmez. Sinek bile değildir ki mide bulandırsın. Oğlan-ı Mabad, Derrida’da vücut bulan bilinenin bilen bilinmeyeni hiç değildir. Difference yanına yanaşmaz. O kendince boşluk da değildir. Ama yer kaplar. Tanrı’nın insanlara azap olsun diye yarattığı insan sıfatındaki bir boş hiçtir. Haşa huzurdan varlığı bile zul olsa da bizlere zulüm olarak orada el-altında bulunur. El-altında bulunması insanı bir şey kıldığından değil – olumsuzluk bile insanı bir şey kılar – o hiçbir şey kılmaz. Üstü çizilen değildir. Üstü silinmesi gereken ama orada buna rağmen durandır. Sözlüğe bakılınca kendisini hemen ele verir.

Oğlan-ı Mabad ve bu sıfat üzerine daha önce yazan birileri de olmuş. İsteyen araştırır ve görür. Ama öyle bir durumdur ki üzerine az yazılan bir haldir bu. Akademisyenler ve araştırmacılar mevzunun ortada olmasına ve belirgin olmasına rağmen neden meseleyi araştırmak için anketler yaptırıp özel röportajlar ile meseleyi açığa çıkarmazlar, bilinmez! Belki de kendilerinden olan bir halin ortaya çıkmasından korkmaktadırlar.

Kendisi kelime olarak bir sıfat olmasına rağmen hitap ettiği, anlattığı öznenin sıfatsızlığına gönderme yapar “Oğlan-ı Mabad” tabiri. Anlaşılabileceği gibi bir öznenin sıfatıdır Oğlan-ı Mabad. Bu özneler olarak da ifade edilirse “Oğlan-ı Mabadlar” gibi çoğullaştılabilir fakat siz bunu homojen bir kitle ya da kütle olarak almayın. Oğlan-ı Mabadlık adı konmamış bir ideolojik duruşu ifade eder ki sıfatın yakıştığı ve yapıştığı kişilikler bir araya geldiklerinde günlük yaşamda herkesle uyumlu ve anlayışlı ilişki içerisindedirler. Oğlan-ı Mabad tabiri bir stereotype’ı ifade edebilir. Oğlan-ı Mabad bu anlamda siyaset üstü bir kişiliği ifade eder. Omnipotent ve omnipresenttir.

Onun için ani değişimler ve duruşların bir anlamı yoktur. Ona göre her şey kendi akışı içerisinde normal seyrinde yol almaktadır.

Bir Oğlan-ı Mabad nasıl bir kişiliktir? İşte cevabını aradığımız soru budur: bunun için ben bir İngiliz hafiyesi olarak bu kişilikleri tespit edip MI6’e rapor ettim. Özellikle Türkiye’de yaşayan Oğlan-ı Mabadların nüfusun büyük bir çoğunluğunu oluşturduklarını bildirmem üzerine Oğlan-ı Mabadlığın bilincini açığa çıkarıp kendisi-için sınıf haline gelirlerse siyasi iktidarın Oğlan-ı Mabadlar leyhine değişip değişmeyeceği ve Türkiye’de bir devrim olanağının olup olmayacağı gibi bir soruyla karşılaştım. Her şeye rağmen bu sıfatsızlığa bir sıfat çizmeye çalıştığım da akıllardan uzak bir durum değildir. Bundan dolayı da “Oğlan-ı Mabad Nedir ve Oğlan-ı Mabad Kime Denir?” başlıklı uzun bir çalışmayı kendilerine rapor ettim.

Burada aktaracağım bu çalışmadan kısa ve seçilmiş bölümlerdir:

1.Başlarken de belirttiğim gibi Oğlan-ı Mabad gramer bilgisinde sıfat olmasına rağmen, anlam olarak sıfatsızlığı ifade eder.

2. Bir Oğlan-ı Mabad her zaman kendinden emin ve işinde gücünde ve entelektüel görünmek durumundadır. Hatta bunun entelektüel olanları bile vardır.

3. Oğlan-ı Mabad’ın dünyası kendinden başlar ve kendinden biter ve bu hale rağmen sosyal bir kişiliktir. Sosyal bir kişiliğe sahip olmayan biri asla Oğlan-ı Mabad olamaz.

4. Bir Oğlan-ı Mabad’ın elbette politik olanı olduğu gibi apolitik olanı da vardır. Fakat son zamanlarda gördüğümüz kadarıyla politik cenah içerisinde Kürt hareketlerinde ve anarşistlerde oldukça çok miktarda mevcutturlar ve onların varlıkları endemik bir hastalık gibi her yaklaşana sirayet ederken bir Oğlan-ı Mabad virüsü halini almıştır.

5. Oğlan-ı Mabadların en dikkat çekici olanları kendilerini makul ve mağdur, halden anlar ve kâmil kişilikler olarak sunmakta maharetli olanlardır. Bu halleriyle bir acınma duygusu yaratsalar bile geçen süre içerisinde hüsn-ü niyetlerini birebir ilişkilerdeki çarpıklıklarıyla ve dengesizlikleriyle ortaya koyarlar. Makul ve mağdur görünümleri dillerinde ve sadece görünmek istedikleri rolde gerçeklik taşır. Ötesinde derinden bir yerde Oğlan-ı Mabadlık ruhuna sirayet etmiş olduğundan, anlaşılması biraz zaman alabilse de, ortaya çıkacaktır.

6. Bir Oğlan-ı Mabad verici bir kişilik olarak ortaya çıkabilir. Ve hakikaten de vericidir ilk başlarda. Ama kendi haleti ruhiyesi ve çıkarları ve özellikle toplumsal duruşunda tehlike gördüğünde bu vericiliğinden bir eser kalmaz. En yakın arkadaşı ve dostu dediği kişiyi satmaktan geri kalmaz. Onun için tek merkez vardır: kendisi ve kendisi için o an için çıkar ilişkisi içinde olan bir başkası…

7. Oğlan-ı Mabad sosyal bir kişilik olarak ortaya çıkabilir fakat ona dikkatle bakın ve konuşmalarındaki tutukluğa dikkat edin. Onun hangi kelime ve cümlede kekelediğine dikkat ederseniz ona dair intibanızın alacağı yön de ortaya çıkacaktır. O kendine olan güvenin ardından büyük bir güvensizliği açığa vuracaktır.

8. Oğlan-ı Mabad yalan söylemekten asla imtina etmez. Yalan onun var olması için zorunlu bir haldir. Yalanı iyi kullanır. En yakın arkadaşının gözüne bakarak yalan söylemekten çekinmedikleri yaşayanlarca anlatılan bir vakadır.

9. Oğlan-ı Mabad her türlü siyasal hareketin şeklini almaya mahirdir ama derinliği asla yoktur. Sathi bir fikri dünyanın ve ruhtan yoksun ve sadece kendine odaklanmış çıkarlar dünyasında yaşar.

10. Çok kibirlidir. Bunu belli etmez. Entelektüel olanları için kendilerinden daha derin olanı yoktur. Herkes ona bakmalı ve kendine bu minvalde çeki düzen vermelidir.

11. İnsanın gözünün içine bakar. İnsanı kullanır. Mağdur rolünü iyi oynar. Yalan ve dedikodu en iyi silahıdır. Birini başka birine vurarak hayatta kalır. Kişilik olarak bağımlı bir kişilik çizer ama bunu herkese göstermez. Aslında zavallıdır. Köşeye sıkıştığında hiçbir dostu yoktur. Dost dediği insanları bile satar. Ahd-e vefa duygusuna sahip değildir.

12. Empati sahibi biriymiş gibi kendini satar. Empati kurma yeteneği yoktur. Dediğimiz gibi sadece kendisi vardır.

13. Aslında tecavüzcü değil ama tacizci biridir. Sinsidir. İnsanları manipüle etmeyi sever. Buna bayılır.

14. Hayatı maddi oluş üzerine bina edilmiştir. Cinsellik hayattaki var oluşuna yön veren yegane şeydir. İlişkileri de cinsel temayülüne göre şekillenir. Cinselliği için tecavüze yeltenmese bile tacizi iyi bir şekilde başarır. Bilmiyorum ama tecavüzcü olanlarının var olması muhtemeldir ki karakterine yansıyabilecek bir özelliktir bu.

15. Kadın olanları daha da nankör ve kendini beğenmiş karakter çizer. Bunlar da cinselliklerini hayatlarının merkezine yerleştirmişlerdi. Prensipsiz yaşamlarında kimi zaman prensipli insan görüntüsü çizse de bu sadece yüzeyseldir.

16. Kendini olduğundan daha başka, özellikle büyük, en iyi, harika biri olarak sunmayı çok sever. Bu türün temel karakteristiği aşağılık kompleksini örtmeyi bilmesinde yatar.

17. Her yer ve her şeye bulaşmış ve her yerden bu karakterinden dolayı uzaklaşmış ya da uzaklaştırılmıştır. Ama yeni insanlar bulmaktan mahirdir. Çevresinde daima birileri vardır. Ama emin olun ki bu kişilerin hiç biri kısa bir süreden sonra uzaklaşacaklardır.

18. Bencil olduğundan mal ve mülk toplar. Çöplerini bile atmaktan imtina eder.

19. Bazı tipleri hiç okumaz ama hayata dair bilgili ve çok okur görüntüsü oluşturmayı sever.

20. Açık mekanlarda ve görünebileceği mekanlarda olmak çok hoşlarına gider. Örneğin: medyayı sevmezler. Ama herhangi bir medya aygıtında görünür olduklarında büyüklenmekte yanlarına varılmaz.

21. Marjinal görünmek ve marjinal ortamlarda olmak onların beslenme alanlarıdır. Oralara her açıdan kullanabilecekleri insan malzemesi kaynağı gözüyle bakarlar. Ve oralardan asla ayrılmazlar. Gerçekten de marjinal arkadaşları vardır ama bu arkadaşlıkları sadece kendilerinin çizdiği sınırlara kadardır.

22. Kimilerinin kendine özgü yeteneklerinin – Çevirmen, Grafiker, Mimar, Doktor ve özellikle sanatçı (Müzisyen, Ressam ve Oyuncu) gibi – olması onları Oğlan-ı Mabadlıkta Transandantal zirvelere taşır.

23. Bir Oğlan-ı Mabad için söylenebilecek sözlerden biri onun “hem kel, hem de fodul” olmasıdır. Kendisinin hoşlanmadığı bir anda en yakın dostu olarak ifade ettiği kişi ve kişileri en fazla karalayacağı, küfür edeceği ve – Ahd-e vefa duygusunun olmadığını söylemiştik – en olmaz kötülükleri yapacağı kişi olarak görür.

24. En ufak bir iyilik yapmamış olsa bile insanlara ne büyük iyilikler yaptığı ve ne kadar çok fedakarlıklarda bulunduğu duygusu içindedir. Gördüğü iyilikleri görmez… Yap(mad)tıkları iyilik karşısında en yakın “dostu” ona nankörlük etmiştir. Bundan dolayı “benden sonra tufan”dır.

Bu karakterin sayamayacağımız kadar özellik –siz- leri vardır ama biz şimdilik bu kadar yazmakla yetinelim. Ama devem edecek…

John Buffoon

17.01.2018 – Harrogate – Leeds

Çev. Ş. A.

Views: 54

Oğuz Destanlarını Yeniden Okumak – Aruz’a Sözlükçe (Ç-I) BayRam Bey

“örnek bir Bektaşçı “gülbangı”: “ (…) vaktlerimiz hayr ola, hayrlar feth ola, şerler def’ ola, her geldikce hakklı hayrlısı gele, düşmanlar kahr ola, münkir münafık mat ola, zümre-i Mervaniyan kör ola, abayı ecdadine la’net ola.” (M. Seyfeddin… Derviş Ali, yazı aktarımı M. Ü. Eriş 2007: 54). Aynı yumun Rumeli Babagan Alevilerin’deki çeşitlemesi: “ (…) Akşamlarımız hayr olsun, hayırlısınla şerler, belalar, kazalar üstümüzden def olsun, münkir, münafık mat olsun. Pirimiz üstadımız Hünkar Hacı Bektaşi Veli, Sultan Sücaeddin Veli, Otman Baba, Demir Baba, Musa Baba, Akyazılı Sultan ve cümle evliyaların himmetleri, hidayetleri üzerimizde hazır ve nazır olsun. (…) ya Ali Hü” “

Views: 109

İlkel Toplumlarda İktidar Sorunu – Pierre Clastres

“Şu halde ilkel toplumlar bölünmemiş toplumlardır (ve bu nedenle her biri kendini bir birlik bütünlük olarak ortaya koyar): Yoksulları sömüren zenginlerin bulunmadığı sınıfsız toplumlar; ayrı bir iktidar organının bulunmadığı, hükmedenler ve hükmedilenler halinde bölünmemiş toplumlardır.”

Views: 503

“Hiç” Aforizmaları Üstüne: “Varoluş, Çıkışsız Labirentte Bir Kovalamacadır” – Varlık E.

“Kitap için, doğrudan, felsefi bir akımın tüm detaylarıyla açıklandığı bir eser demek yanlış olur. Bunun yerine çeşitli kavramların/terimlerin üzerinden yazarın Hiç’likle hesaplaşması ya da onu irdelemesi üzerine kurulu bir parçalanmış Hiç’lik duygusunun sesi diyebiliriz.”

Views: 39

Oğuz Destanlarını Yeniden Okumak – Aruz’a Sözlükçe (A-C) BayRam Bey

“açuk açuk meydana benzer/ senün alıncugun/ iki şeb çiraga benzer/ senün gözcügezün/ ebrişüme benzer/ senin yelicügün/ iki koşa kartaşa benzer/ senün kulacugun/ eri muraduna yetürür/ senün arhacugun/ at demezem sana/ kartaş derem kartaşumdan yeg/ başuma iş geldi/ yoldaş derem yoldaşumdan yeg”

Views: 43

Emperyalistler, Savaş Karşıtlığı ve Riyakarlık – Numan Bey

Emperyalizm bizim kuşak için her zaman somut bir durum ve her gün karşı karşıya olduğumuz sömürü, eziyet, baskı ve işkencenin adı idi. Bunun başında Amerikan emperyalizmi gelmekteydi. Kendisine sosyalist diyen ve Türk solcularından oldukça fazla destek gören; sistemin çökmesinden sonra bu sistemi desteklemeyen yarım ağız sosyalistlerde dahi bu hayal kırıklığı izlenebilirdi. Bize göre onlar da emperyalizmin ve devlet kapitalizminin (aslen Hitler’in devlet kapitalizminden bir farkı yoktu) uygulandığı yerlerdi. Zamanında emperyalistler arası çelişkilerden yararlanmanın teorisi olarak Çin tarafından ortaya sürülen üç dünya teorisinden de hiçbir zaman hazzetmemiştik. Emperyalizm, emperyalizmdi ve kötü ile uzlaşmak değil mücadele etmek gerekti ve onun adı insanlığın düşmanı olmakla özdeşti.

Ülkenin bu halde olmasına neden olan ise emperyalizme bağımlılık idi. Emperyalistler ne isterlerse o olur idi. Öyleydi de. Miting meydanlarında “Ne Amerika, Ne Rusya, Bağımsız Türkiye!” sloganının anlamı bunu vurguluyordu.

Eski yıllardan arkadaşlarımdan biri ile görüşürken aniden gelen bir telefon… Telefonun öbür tarafından bulunan ve muhtemelen HDP çizgisinden olan kişiye arkadaşımın yanıtı üç-dört aydır aklımdan çıkmıyor. Bu yanıt aynı zamanda sola, Che Guavera’ya gönül vermiş insanlar için aslında oldukça net ve fakat “solculuğun” bugün almış olduğu durum için ise bir çaresizliği ifade ediyordu. Bu arkadaşım 12 Eylül’de en azından 13 yıl ceza evlerini tek tek dolaştırılmış ve zamanın olanca işkence ve eziyetinden geçmiş ve tahliye edilmiş biri idi.

“12 Eylül’den önce CİA ajanlarını infaz ettikten sonra idam edilen arkadaşlarımız var. Ben Amerika ile iş bitiren bir devrimciliği savunamam. Biz, özellikle, Amerikan emperyalizmine karşı da mücadele etmiş ve arkadaşlarımızı kaybetmiş bir kuşağız.”

Bahse konu olan kişiler 12 Eylül cuntasınca idam edilmiş olan Kadir Tandoğan ve Ahmet Saner’di. Bu amaçla öldürülen yüzlerce devrimciyi ise hesaba vurmak mümkün değil!

Kastettiği elbette PKK ve YPG’nin Suriye ve Orta Doğu’da Kürtlerin Milli çıkarları adına Amerika ile hemhal olmasına, “Devrimcilerin katledilmesi” dolayısıyla oluşturulan gerekçelere bir yanıttı.

Türkiye’de radikal olarak adlandırdığımız örgütlerin gelinen son yıllarda artık kayıtsız ve şartsız ve sorgulamaksızın Orta Doğu’daki vekalet savaşlarına dahil olan ve aslen “bağımsızlıkçı” dilini ve söylemini kaybetmiş hareketlere bir tepkinin de ifadesi idi.

Mevzu bahis olan, uzunca bir süredir mevcut ideolojik duruşlarını uzun zamandır Marksizm’den, Stalinizm’den Maozime bir rota izleyerek ve aslında hepsini kullanışlı birer aygıt olarak kullanıp, Orta Doğu’nun mazlum halklarından olan Kürtlere hamilik rolünü kendinden görerek, Bookchinci “Anarşizmi” de arkasına alarak ve bundan hareketle de Dünya’da mevcut anarşist hareket ve ünlü anarşist düşünürlerin desteğini de alarak – ve asla anarşizme dair doğrudan bir ifadeye sahip olmadan (belki de Bookchin’in anarşizmi reddetmesinden hareketle bu ifadeden uzak durmaktadırlar ) – ekolojik, demokratik komünler kurma amacında olan (etnik milliyetçilik söyleminin tüm yayın organlarına ve metinlerine sızdığı bir hareketten söz ediyoruz) ama bu maksatla Amerikan Emperyalizmi ile iş tutan PKK ve YPG’dir. Durum itibarıyla  Amerikan Emperyalizminin Orta Doğu’daki ucuz ve yararlı askeri konumundadırlar.

İlk ortaya çıktıklarında mevcut Kürt örgütlerini şiddet ve katliamlar yoluyla yok etme “başarısını” göstererek kendine boş alan açan ve kendi içerisinde binlerce iç infazı gerçekleştiren bir örgüttür bu.

İtaatsiz.org’da defaeten farklı kişiler ve benim temas ettiğim bu hareketin manipülatif ve devlet refleksi ile ortaya koyduğu hareket tarzları ele alınmıştı. Bir kısım Anarşistler eliyle – Bir kısım Anarşistler başka bir özneyi Anarşist olmamakla tanımlamamakla beraber o öznelerden uzak durmayı tercih etmişlerdir, çoğunlukla – anarşist kimliğinin en temel kriterlerini – seçimler, temsil ve bireycilik vb. gibi – berhava etme teşebbüslerinde bulunmuşlar ve küçük bir çevre de olsa onlara karşı infialle tepki göstermişlerdi.

Aynı manipülatif tavırlarını vicdani red konusunda da devam ettirmişler, gerillaya katılımı meşru ama askere gitmeyi gayrı meşru ilan ederek daha önceleri ortaya çıkmış vicdani red hareketini manipüle etmişlerdi. Bugün Afrin’de oluşturulan bölgenin Türk devleti tarafından saldırıya uğraması karşısında aynı dili ve aynı argümanları kullanmaya devam ediyorlar. Savaş karşıtlığını kendi savaşı hariç bir zihniyetle ifa etme tavrı ikiyüzlülük olarak adlandırılabilir ve tutarlılık nosyonuna sahip değildir. Amaca varmak için her şey mubahtır” zihniyetinin yansıması olarak bir yalan makinası olarak adlandırdığımız devletten daha yalancı pratikler ortaya koymaktalar.

Uzun yıllardır öz yönetim, komün,  ekolojik toplum kavramlarıyla oynayarak içinde bulundukları reel politikin içinde her an “demokratik” ve hiyerarşik cumhuriyete geçmeye hazır olan bu hareketin (küçük devletin) milli amaçlar adına “milli” olmayan her kesimi kendine çekmek için çırpındığını gördük. Bunda başarılı olduğu da söylenmelidir.

Her durum karşısında “genel durum ve görevler” başlığı altında gündeme dair değerlendirmeler aktaran ve azıcık gücüyle gündeme müdahil olacağını sanan zevattan hiç olmadık ve olamayız da. Fakat müsaade edin en azından vicdani red ve barış konusunda ifadelerimizi tekrarlayalım.

Şiddet şiddeti doğurur genel önermesi günlük yaşamımızdan öte genel politik varoluş için de temel önemdedir. Her savaş, savaşla ilgi ve alakası olmayan ve savaşın nedenlerinden azade normal insanların hayatlarının alt üst olması ile sonuçlanır. Hep öyle olmuştur bu.

Dünyanın yüzlerce hiyerarşik örgütlenmesi, yüzsüz “en soğuk canavar” olan devletler insansızdır. İnsanlar tarafından oluşturulan ve fakat insansız olan devlet sıfatsızdır da. Ve kendince bir iradesi vardır. Son yüzyıllarda ise daha da bir örgütlenmiş totaliterizmiyle kendini göstermektedir.

Uluslararası ilişkiler denen şey ise işte bu devletlerarası ilişkilerin adıdır. Haliyle Rojeva adlı bölgede ortaya çıkan ve belli bir coğrafyayı kendine mekan edinen yapının varlığının bir başka gücün çıkarlarından hareketle desteği olmaksızın varlığı mümkün olmamakta… (Aslında bu hareket varolduğu andan itibaren başka güçlere ve devletlere dayanarak var olmuş bir harekettir) Fakat bu ilişki sonuçta çirkin ve ahlaksız bir ilişki olarak durmaktadır. Görünen odur ki Irak ve Afganistan deneyiminden sonra – Vietnam deneyimi de eski bir örnek olarak duruyor – ABD kendi vatandaşlarından oluşan birliklerle başka coğrafyalara müdahaleleri durdurmuş – nedenleri iç politika ile de ilişkili olan çeşitli nedenlerle – vekalet savaşları adıyla andığımız yöntemin asli uygulayıcısı olmuştur. Bu hareket bugün Orta Doğu’da ABD çıkarlarının esas temsilcisi durumundadır.

Bu ülkede emperyalizme ve özellikle Amerikan emperyalizmine karşı yıllarca iş tutan, devlete karşı mücadele etmiş insanların hassasiyetini anlamakta yarar var. Bu insanların – düşündüklerinin aksine – anti-emperyalizmi, üçüncü dünyacı ve milliyetçilikten azade bir anti-emperyalizm olmasa da düşünsel olarak üçüncü dünyacılıktan kendilerini azade kılma çabası içerisindeydiler. Fakat geçmişin bu hareketlerinin bu günkü mensupları bu hareketçe devşirilmiş ve Amerikan emperyalizmine karşı mücadele eden bu insanlar bugün Amerika’nın askerleri olmuşlardır.

Bir diğer taraftan da bu anti-emperyalist hassasiyet münferit de olsa geçmişin kimi solcu unsurlarının bağımsızlıkçı çizgiden hareketle devletin yanına itmiş, dengeyi tamamen kaybetmişler ve ardından Osmanlı güzellemeleriyle sistemin yanında yer almaya varmışlardır.

Aynı şekilde savaş karşıtlığı ve ekolojik mücadeleyi kendi politik çıkarları üzerinden manipüle etmekteki durumunu bilmekle beraber ahlaksızlığına ve tutarsızlığına vurgu yapmakta boynumuzun borcudur.

Ekoloji mücadelesi içerisinde olan çeşitli inisiyatifleri bir örgüt altında toplama çabası içerisinde olmuşlar fakat bundan bekledikleri kadar başarılı olmamışlar, bir çok yerde bu girişimleriyle zaten güçsüz olan ekoloji mücadelesi insiyatifinin dağılmasına vesile olmuşlardı.

Yıllarca vicdani red mücadelesiyle her türlü savaşın ve şiddetin karşısında duran vicdani red mücadelesini kendi politik mücadelesinin bir parçası haline getirilmesi için devlet refleksiyle hareket edilmiş olmasını yalan makinesi devletlerden – yıllardır tekrarladığımız gibi – bir farkının olmadığının işareti olarak alıyoruz.

Ve sonuç olarak: Bugün gene Türkiye’de bulunan insanları kendilerine destek çıkmaya çağırmaktalar. “Sivil toplum” örgütü olan bir çok kurumda bu çalışmalar başlamış durumda. Herhangi bir savaşın hiç bir şekilde tarafı olmamanın daha zor bir şey olduğunu bilerek hayır demenin insan için en doğru ahlaki tavır olduğunu düşünüyorum. Sadece savaş istemiyoruz. Barışırsanız bile bu sizin çıkarınıza olacak ve fakat biliyorum ki o zaman da şeytanlaştırılacak olan – her zaman olduğu gibi – savaşlara hayır diyenler, terör ve teröristlere hayır diyenler olacaktır.

Velhasılı kelam, bu mevzuyu Ziya Paşa’nın Terkib-i Bend’inden bir bölümle bitirelim.

Her şahsı harîm-i Hakk’a mahrem mi sanırsın?

Her tâc giyen çulsuzu Edhem mi sanırsın?

Dehri arasan binde bir âdem bulamazsın,

Âdem görünen harları âdem mi sanırsın?

Çok mukbili gördüm ki güler, içi kan ağlar,

Handân görünen herkesi hurrem mi sanırsın?

Bil illeti, kıl sonra müdâvâta tasaddî,

Her merhemi her yâreye merhem mi sanırsın?

Kibre ne sebeb? Yoksa vezîrim diye gerçek,

Sen kendini düstûr-ı mükerrem mi sanırsın?

Ey müftehir-i devlet-i yek-rûze-i dünyâ,

Dünyâ sana mahsûs u müsellem mi sanırsın?

Hâlî ne zaman kaldı cihân ehl-i tama’dan,

Sen zâtını bu âleme elzem mi sanırsın?

En ummadığın keşf eder esrâr-ı derûnun,

Sen herkesi kör, âlemi sersem mi sanırsın?

Bir gün gelecek sen de perîşân olacaksın,

Ey gonca bu cem’iyyeti her-dem mi sanırsın?

Nâ-merd olayım çarha eğer minnet edersem,

Cevrinle senin ben keder etsem mi sanırsın?

Allah’a tevekkül edenin yâveri Hak’dır,

Nâ-şâd gönül bir gün olur şâd olacakdır.

Bu da böyle bir şeydir…

Not: Bu harekete bu kadar yüklenmenin gereği her zaman var: Türkiye’deki toplumsal hareketleri zayıflatan ve toplumsal hareketleri manipüle ederek yok eden, Savaş ile karşı karşıya kaldığında destek arayan ve fakat bulamayan, amaçları için her şeyi mübah gören bu hareketten başlamak gerektir. Kendini var kılmanın yolu kendini yok edecek öğelerden arındırmaktır. Olası bir Türk solunun önünü kapayan bir harekettir bu. Buna vurgu yapmakta yara vardır. Devlet ve onun terörüne gelince. Bilinen ve bilindik bir şeyi anlatmanın gereğini duymuyoruz. Devlet kavramını  terörle eş bir şey olduğunu ifade eden Tolstoy’dan Bakunin’e makaleler mevcut. Değişik makaleleri İtaatsiz.org’un sayfalarından da bulabilirsiniz. Daha ötesini ise günlük basında karşılıklı savaş yalanları da dahil olmak üzere izliyoruz zaten.

Numan Bey

Views: 71

18 Teknoloji Toplumu – Planlama ve Özgürlük – Jacques Ellul

“insan özgürlüğü ve demokrasinin üzerine titreyen insanlar arasında belli bir endişe ortaya çıkmıştır. Planlamanın hepten tüketici bir güç olup olmadığını soruyorlar. Planlamanın gücüne üç çeşit sınır koymaya çalışıyorlar. Bu sınırlar, (a) esnek planlama, (b) sınırlı planlama sistemi, ve (c) planlama kurumunun devletten ayrılması (kısaca, genelde özgürlük ile sosyalizmin uzlaşması denen şey) tarafından temsil ediliyor.”

Views: 26