Ana Sayfa Blog Sayfa 2

48 Teknoloji Toplumu – Tıp – Jacques Ellul

Meknik, esas katkısını cerrahi ve tıpta yapar. Bu teknik biçimleri kısaca değerlendireceğim. Bir kere bunlar benim yetkinlik alanımdan çok uzaktalar; ikincisi bu teknikler, aşina oldukları ölçüde belirsizdirler.

Bu teknikleri nasıl sınıflandırabiliriz? Esprit dergisinde yayınlanan bir rapor şöyle diyor: “Psikolojik korelasyonlara dair bilgilerimiz sayesinde, insanoğlunun iç enerjilerini değiştirebilecek bir konumda olduğumuzu iddia etmek mümkündür”. Bu değişiklikler şu araçlarla elde edilebilir: (1) vitamin ve benzerlerini içeren uygun beslenme rejimleri; (2) beze salgılamalarının durdurulması – örneğin, anti-sosyal ve aşırı saldırgan tepkileri kontrol etmek için hadım etme veya kısırlaştırma; (3) sözgelimi vücut enerjisini, erkekliği, kadınlığı veya analık içgüdülerini artırmak için hormonların enjekte edilmesi veya nakli; (4) metabolizmayı değiştirecek uzun süreli sentetik tedavi; (5) beyin içi iletişimin sinir yollarına cerahi müdahale.

Yukarıdakilere tüm bir “polis ilaçlarını” da (kimi uyuşturucular bu adla popülerleşti) eklemeliyiz. Doğruyu ortaya çıkarmayan sözüm ona ‘doğruluk serumları’nın kötü bir şöhreti var; hâlâ da sınırlı bir mesleki kullanımı var. Bu nedenle, örneğin bir soysum pentotalin tıbbi nedenler dışında kullanıldığı son derece az gerçek olay olduğunda ısrar etmeliyiz. Sovyetler Birliği ve uydularındaki davalıların kendilerini suçladıkları mahkeme kayıtlan bile ihtiyatla karşılanmalıdır. Doğruluk serumlarının gerçekten kullanıldıklarının kesin bir kanıtı yoktur. Aksine inanmak için de iyi teknik nedenler vardır. Her halükarda, elimizdeki türden kanıtlara dayanarak hiçbir olumlu sonuç çıkarılamaz. Açık olan şu ki, basın tarafından temsil edildikleri biçimiyle bu varsayılan teknikler, muazzam bir kamuoyu tepkisi uyandırmakta, araştırmalara yol açmaktadır. Doğruluk serumlarına halkın inanmasının ana nedeni, muhtemelen anti-komünizmin getirdiği bir moral kızgınlık ve çılgınlıktır. Öyle ki gerçek durumu bilimsel açıdan analiz etmek giderek zorlaşır. Ancak, insanoğlunu etkili biçimde değiştirmenin mümkün olduğu da reddedilemez. Ama bu değiştirmenin nasıl meydana geldiği, bu teknik müdahaleden tam olarak neyin beklenebileceği hâlâ belirsizdir. Benim açımdan bu tıbbi müdahale tekniklerinin ancak tali bir önemi var. Esaslı bir müdahale olduklarını reddetmiyorum. İnsanı maddi olarak değiştiriyorlar, çok kişiyi etkileyen değişiklikler yapıyorlar. Manevi olarak bu müdahaleler vahim bir meseledir. Fakat mesele her şeyden önce ölüm cezasının ortaya çıkardığından pek de farklı değildir.

Tıp tekniğine gelince, uygulamasından ne açıdan korkulmalı, ne açıdan ümitvar olunmalıdır? Ve başka hangi teknikle bu teknik ilişkilendirilecektir? Cevap: sadece devletle. Korkmamız gereken şeyi de bu gösteriyor. Teknik araçların devlet tarafından kullanılmaya başlandığında (bunları keyfi ve her şeye kadir şekilde kullandığında) tehlikeli olmaya başladıkları evrensel olarak anlaşılmıştır. Birey bir dizi tekniği sistematikleştirmeye giriştiğinde nadiren sağlam bir yapı yaratır. Dünyamızın teknik çerçevesi doğal olarak birbirine bağlıdır. Gelişigüzel insani kararlarla değil. Ona sağlamlığını veren de budur. Bu tıp tekniklerinin uygulama alanı mecburen çok sınırlı olacaktır, çünkü sadece, devlet tarafından açıkça düşman veya istenmeyen adam ilan edilen kişilere uygulanacaktır. Bu teknikler esasen ancak devletin planlarına hizmet eder -kalan son özgür insanın ruhunu kırmak için, eskiyi yoketmek, sansasyonel itiraflar veya sahte bir duruşmadaki açıklamalar elde etmek için olsun. Nihai analizde devletin insanın değerini düşürdüğü görülen yöntemleri genelleştirmede bir çıkarı olamayacağından bu planlar sınırlı olmalıdır. Devlet tam tersine, tam bir moral, entelektüel ve fiziksel zindeliğe sahip güçlü insanlara ihtiyaç duyar. Ancak bu insanlar devlete en iyi hizmet verebilir. Devlete lazım olan, tüm varlıkları entegre edecek teknik araçlardır. Bu araçlar da gerçekliğe dönüşme noktasındadır. Teknik devlet, malzemesinin kötüleşmesine bir taraf olmayacaktır. Ancak zaten faydasız (kolay işlenemez veya zayıf olduğu için) malzeme açısından devlet bu tekniklerden birini kullanmaya sürüklenebilir. Devletin bu teknikleri kullanmayabileceği, kesinlikle ihtimal dışı değildir. Fakat devlet, hedeflerine ulaşmak için daha pek çok araca sahiptir. Elinde toplama kampları ve ölüm cezası bulunduğundan, daha karmaşık araçlar bulmaya pek yönelmeyecektir -belki istisnai propaganda durumları hariç. Halkın da her şeye rağmen sadece daha az kötü bir şeyden bu derece korkmasına gerek yoktur kuşkusuz.

Cerrahi ve tıbbi müdahalenin devlet açısından bir başka kusura daha vardır. Genelleştirilemezler, sonuçta da özel durumlar hariç belirsizdirler. Her yeni durum devletin özel bir karar almasını gerektirir. Bu teknikler, polis gibi devlet organlarının özerk düzenliliği ile işleyemez. Gerçekten, uygulamayı sınırlamak gerekir, zira genel halkın cahil tutulması gerekir. Vatandaşlar bu tekniklerin kullanımını kabul etmekten uzaktır; öğrendikleri takdirde hemen uyanacaklardır. Devlete karşı bir halk tepkisi tehlikesi, bir anlık bile olsa, bunların kullanımından devletin elde edebileceği sınırlı avantajlara göre çok büyük riskler içeriyor. Bu nedenle, tıp teknikleri, insani teknikler bünyesi içinde önemli bir kısım gibi görünmüyor. Cerrahinin beyin yapısını tahrip etmek yerine onu değiştirebildiği, bu şekilde de pozitif bir kişiliği yeniden kurabildiği bir zamanı öngörmek elbette mümkün. Fakat hâlâ spekülatiftir bu. İnancım odur ki, belki tümüyle tıp alanı hariç, burada pratik uygulama şansı azdır. Cerrahi müdahale, görece uzak bir geleceğe bırakılmalıdır. Psiko-sosyolojinin ve sosyal psikanalizin muazzam gelişimini -her ikisi de kitlesel ölçekte uygulanmaktadır halen- dikkate aldığımızda da devletin bunlarla insan kişiliğinde cerrahi müdahaleyle elde edebilmeyi umduğundan her şeyi elde edebileceği açıktır. Cerrahi müdahale ancak “pekiştirici” etkiler doğurabilir. Devlet tarafından gerçekleştirildiğinde böyle bir müdahale tüm moral çekincelerimizi ve devletin insan kişiliğini küçümseyişini eleştirmememizi teyid ederken buna değip değmeyeceğini sorabiliriz.

Bu tekniklerin genel etkisi, bunlara fazla bir ağırlık atfetme imkanı vermiyor bize. Biraz endişeye sebep olan gerçek önemleri, bunların bir “saptırmaca” olmalarıdır. Etkileyici olduklarından, halk korkuyla bunlara meyleder; genel olarak teknikten yaygın korkusunu bunlarla billurlaştırır. Fakat, bu açıdan korkularının yersiz olduğunu halka kanıtlamak görece kolaydır. Cezbedici yüzeyselliklere şaşmaz bir yöneliş gösterdiği ve mantıksız korkuyla yanlış güvenlik arasında gidip geldiği için tekniğin gerçek sorununu göremeyen halk, modern toplum meselesinin kalbine asla nüfuz edemez.

Views: 65

Sosyalizme Çağrı (Marksizm Hakkında) – Gustav Landauer – 13

Marksizm

7.2

Adalet her zaman insanlar arasında hüküm süren ruha bağlı olacaktır ve ruhun şu anda gerekli ve mümkün olduğunu, daimi bir şeyler elde etme konusunda bir biçim şeklinde billurlaşacağını ve geleceğe bir şey bırakmayacağını düşünen herhangi bir kişi sosyalizmin ruhunu hiç bilmiyordur. Ruh her zaman hareket etmekte ve yaratmaktadır ve yarattığı her zaman yetersiz olacaktır ve mükemmellik hiçbir zaman imge ya da fikir olması dışında bir vakıa olmayacaktır. Tek kalemde standart kurumlar yaratmayı istemek boş ve yanıltılmış bir çaba olacak, sömürü ve tefecilik için her olasılığı otomatik olarak dışarıda bırakacaktır. Zamanımız, otomatik işlev gören kurumların yaşayan ruhu ikame ettiği zaman ne ile sonuçlandığını göstermiştir. Her neslin kendi ruhuna uygun olanı cesaretle ve radikal bir biçimde sağlamasına izin verin. Daha sonraları devrimler için yine yeterli bir sebep olmalıdır ve bu devrimler, yeni ruh, kaçan ruhun rijit kalıntılarına karşı çıktığı zaman ihtiyaç haline dönüşür. Bu bakımdan özel mülkiyete karşı mücadele muhtemelen pek çok kişinin, ör. Sözde Komünistlerin, büyük ihtimalle inandığının aksine tamamen farklı sonuçlara yol açacaktır. Özel mülkiyet sahiplikle aynı şey değildir ve ben gelecekte en güzel şekilde çiçeklenen özel sahiplik, kooperatif sahipliği, topluluk sahipliği görüyorum. Sahiplik, kesinlikle sırf nesnelerin ya da en basit araçların doğrudan kullanımı olmayıp oldukça korkulan boş inanç kaynaklı her tür üretim aracıdır, ev ve toprak sahipliğidir. Bin yıllık ya da sonsuza kadar sürecek nihai hiçbir güvenlik tedbiri alınmayacak fakat büyük, kapsayıcı eşitleyiş ve iradenin yaratılması bu eşitlemeyi periyodik olarak tekrarlayacaktır.

“Sonra yedinci ayın onuncu gününde tüm toprağınızda eşitleme gününü ilan etmek için (trompet çalacaksınız?)…” Ve ellinci yılı kutsayacak ve toprağınızda oturan herkes için serbest bir yıl ilan edeceksiniz; çünkü o sizin jübile yılınızdır ve aranızdaki herkes kendi mülküne ve ailesine geri dönecektir.

“Bu herkesin kendisine ait olanı yeniden elde ettiği jübile yılıdır.”

Kulakları olan herkesin duymasına izin verin.

Trompetiniz toprağınızın her tarafından duyulsun!

Ruhun sesi, insanlar bir arada olduğu müddetçe tekrar ve tekrar çalacak olan trompettir. Adaletsizlik her zaman kendisini devam ettirmek isteyecektir ve her zaman, insanlar gerçekten var olduğu müddetçe, adaletsizliğe karşı isyan olacaktır.

Anayasa olarak isyan, kaide olarak dönüşüm ve devrim, niyet olarak ruh vasıtasıyla düzen ilk ve son kez tesis edilir; işte bu Musavari sosyal düzenin büyük ve kutsal kalbidir.

Buna yine ihtiyacımız var: ruh ile gerçekleştirilen yeni bir nizam ve dönüşüm eşyayı ve kurumları nihai bir biçim şeklinde tesis etmeyecek fakat kendisini bunların içinde sürekli iş başında ilan edecektir.  Devrim toplumsal düzenimizin bir parçası olmalıdır, anayasamızın en temel kaidesine dönüşmelidir. Ruh kendisi için yeni biçimler, katı olmayan türde hareket biçimleri, özel mülkiyete dönüşmeyen, sömürü ya da kibir ile değil sadece güvence ile çalışma imkânı sağlayan sahipliği, kendinden değil ticaret ile ilişkisi bakımından değer taşıyan ve de kullanımı için koşulları içeren, günümüzde ölümsüz ve öldürücü iken süresi dolabilen ve tam da bu yüzden canlılık kazanan bir takas aracı yaratacaktır.

Aramızda yaşama sahip olmak yerine ölümü pekiştirdik. Her şey bir nesneye ve objektif bir puta indirgendi.  Güven ve mütekabiliyet yozlaşarak sermayeye dönüştü. Ortak çıkar devlet ile ikame edildi. Davranışımız, ilişkilerimiz esnek olmayan şartlara dönüştü ve orada burada korkunç kırılmalar ve kargaşalarla uzun zaman aşımlarından sonra bir devrim patlak vermiş, bu da dolayısıyla ölüm, yaşamadan ölen kurumlar ve katı, değiştirilemez gerçeklikler üretmiştir. Şimdi tesis edilebilecek tek ilkeyi, temel sosyalist kavrayışla örtüşen ilkeyi (bir eve, o evde çalışma ile üretilenden daha fazla olan hiç bir tüketici değeri girmemelidir çünkü insan dünyasında tek başına çalışmanın haricinde hiçbir değer yaratılmaz), ekonomimizde yerleştirerek tam iş yapalım. Kim vazgeçmek isterse ya da hiçbir şey sunmak istemezse o şekilde davranabilir, bu onun hakkıdır ve bu ekonomiyi de ilgilendirmez fakat hiç kimse koşullardan dolayı mülksüz kalmışsa hiç bir şey yapmaya zorlanmamalıdır. Yine de bu ilkenin tekrar uygulanması için araçları her yerde farklı olacaktır ve bu ilke sadece tekrar tekrar yeniden uygulandığı müddetçe yaşayacaktır. 

Marksistler yeryüzünü sermayeye bir tür eklenti olarak görmüş ve bununla ne yapacağını hemen hiç bilememiştir. Gerçekte sermaye birbirinden oldukça farklı iki şeyden oluşur: birincisi, toprak ve toprağın ürünleri, parseller, binalar, makineler, aletler ki toprağın parçası olduğu için “sermaye” olarak adlandırılmaması gerekir; ikincisi insanlar arasındaki ilişki, birleştirici ruh. Para ya da takas aracı yardımıyla tüm muayyen malların uygun bir biçimde (bu durumda doğrudan diğeri için) ticaretinin yapılabildiği, doğrudan genel mallar için geleneksel bir sembolden başkaca bir şey değildir.

Bunun sermaye ile doğrudan hiç bir ilgisi yoktur. Sermaye bir takas aracı değildir ve bir sembol değil bir olasılıktır. Çalışan birinin ya da grubun özel sermayesi, muayyen bir zaman diliminde muayyen ürünler üretme olasılıklarıdır. Bunun için kullanılan maddi gerçeklikler, öncelikle, kendisinden daha fazla yeni ürünlerin işlenebileceği materyallerdir – toprak ve toprağın ürünleri -; ikincisi, çalışılan aletlerdir ( ayrıca toprağın ürünleridir); üçüncüsü, çalışma sırasında işçilerin tükettiği yaşam gereksinimleri, yine toprağın ürünleridir. Kişi sadece tek bir üründe çalıştığı müddetçe, o ürünü üretim sırasında ve üretim için ihtiyaç duyduğu ürün ile takas edemez; fakat çalışan tüm insanlar bu beklenti ve gerilim halindedir. Sermaye, şimdi, yalnızca umulan ürünün beklentisi ve peşin ödemesidir, itibar ve mütekabiliyet ile tümüyle aynıdır. Adil takas ekonomisinde iş talebi olan her şahıs ya da müşterileri olan her üretim grubu açlıkları ve elleri için maddi araçları, yeryüzünü ve yeryüzünün ürünlerini alır. Çünkü hepsinin mütekabil ihtiyaçları vardır ve her biri bir diğerine kendi beklenti ve gerilimden ortaya çıkan gerçeklikleri sağlar; böylelikle bir kez daha olasılık ve hazırlık gerçekliğe dönüşür vs. Dolayısıyla sermaye bir şey değildir; toprak ve ürünleri bir şeydir. Geleneksel görüş, şeyler dünyasının tümüyle müsaade edilemez ve etkili bir biçimde yanlış kopyası olduğu şeklindedir.  Sanki tek ve sadece topraklardan oluşan dünya, bir şey olarak sermayenin dünyası olarak da vardı. Buna göre olasılık, ki sadece gerilim ilişkisidir, bir gerçekliğe dönüşür. Sadece bir tane objektif gerçeklik vardır, o da topraktır. Genellikle sermaye olarak adlandırılan geri kalan her şey ilişki, hareket, dolaşım, olasılık, gerilim, itibar ya da bizim adlandırdığımız gibi ekonomik işleviyle birleştirici ruhtur. Bu elbette sevgi ve nezaket gibi amatörce arzı endam etmeyecektir fakat Proudhon’un takas bankası olarak adlandırdığı amaca yönelik organları kullanacaktır. 

İçinde bulunduğumuz zamana kapitalist çağ dediğimizde, bu ifade, birleştirici ruhun artık ekonomide hüküm sürmediği, fakat nesne-putun yani gerçekte bir şey olmayan bir şeyin hüküm sürdüğü, bazı şeylerin gerçekten bir şey olmadığı fakat hiç olduğu bir şey için yanlışlık yapıldığı anlamına gelir.

Bir şey olduğu düşünülen bu hiçbir şey, zengin adamın evine pek çok somut gerçeklik getirir, çünkü çok değerli [Geltung] olduğu düşünülen paradır [Geld]. Ve bu hiçbir şey söz konusu gerçeklikleri iktidar konumuna getirir. Hepsi de hiçbir şeyden değil topraktan ve yoksulun çalışmasından kaynaklanır. Çünkü ne zaman çalışma (iş) toprağa yaklaşmak istese ve nerede bir ürün bir emek aşamasından diğerine geçmek istese, tüketici sektörüne girebilmesinden önce, sahte sermaye kendisini tüm bu iş sürecine sokar ve küçük hizmetleri için sırf ödeme almakla kalmaz faiz de alır çünkü hareketsiz durmayı değil dolaşıma girmeyi çok ister.

Bir şey olduğu düşünülen ve birliğin kaybolan ruhunu ikame eden diğer bir hiçbir şey, yukarıda sık sık bahsedildiği üzere devlettir.  İnsanlarla insanlar arasında, insanlarla toprak arasında, insanlar arasındaki hakiki bağ (karşılıklı çekim ve ilişki, özgür bir ruh) her nerede zayıflamışsa orada, bir engel, itiş, soğurma ve sıkıştırma olarak her yerde devreye girer. Hakiki karşılıklı çıkarın ve güvenin yerini alan sahte sermayenin vampir-benzeri yağma gücünü ifa edememesi, mülk sahipliğinin güç tarafından, devlet, devlet yasaları, yönetimi ve idaresi tarafından desteklenmiyor olsa bile haraç koyamaması gerçeği ile de ilgili olmalıdır. Fakat kişi hiç unutmamalıdır ki tüm bunlar – devlet, yasalar ve yöneticiler – insanlar için – yaşam ve eziyet imkânlarından yoksun oldukları ve birbirlerine şiddet uyguladıkları için –  diğer bir deyişle insanlar arasındaki güç için sadece birer isimdirler.

O halde doğru sermaye tanımı verildikten sonra “sermaye” teriminin pek de doğru olmadığını bu bölümde gördük çünkü bu terim hakiki sermayeyi değil sahte sermayeyi belirtmektedir. Fakat biri insanlar için gerçek bağları çözmek, kabul edilmiş sözcükleri ilk kez kullanmak istediğinde bu hükümsüz de kılınamaz. Burada olan da budur.

Bu bakımdan işçiler hiç sermayeleri olmadıklarını anladığı zaman, düşündüklerinden çok daha farklı bir biçimde haklı olurlar. Sermayelerin sermayesinden, realite olan tek sermayeden – gerçi realite bir şey olmasa da – ruhtan yoksundurlar. Bu imkândan ve tüm yaşam önkoşulundan vazgeçirilmiş olan hepimiz gibi tüm yaşamların maddi koşulu da yani toprak da ayaklarının altından alınıp götürülmüştür.

Bu yüzden toprak ve ruh – sosyalizmin çözümüdür.

Ruh tarafından zapt edilen insanlar ilk önce toplum için ihtiyaç duydukları tek dışsal koşul olarak toprağı arayacaktır.

İnsanların ürünlerini dünya pazarında ve kendi ulusal ekonomilerinde takas ettiğinde toprağın da hareketli kılındığını çok iyi biliyoruz. Toprak uzun zamandır menkul kıymetler piyasasının nesnesine, kâğıda dönüştürülmüş durumdadır. İnsanların kendi dünya pazarlarında ve ulusal ekonomilerinde bir ürünü denk bir ürün ile takas edebilmeleri halinde, diğer bir deyişle daha büyük grupların kendi tüketimlerini ve olağanüstü kredilerini birleştirerek kendilerine olanak tanımaları halinde, bu kesinlikle sonuç verecektir, kendi kullanımları için kapitalist piyasaya başvurmaksızın yeni materyallerden giderek artan miktarlarda sanayi ürünü üretebileceğini de biliyoruz. Bundan sonra insanların zaman içerisinde sadece toprak ürünlerini değil artan bir şekilde toprağın kendisini satın alabilir hale geleceğini biliyoruz. Bu tür güçlü tüketici-üretici-birliklerin sadece kendi karşılıklı kredilerini değil nihayetinde kayda değer para sermayesini de kontrol edeceğini biliyoruz. Fakat insanlar sadece bununla tatmin olsaydı, nihai kararı yalnızca tehir ederlerdi. Toprak sahipleri toprakta büyüyen veya toprak altından elde edilen her şey üzerinde, tüm insanların yiyeceği ve sanayi hammaddeleri üzerinde bir tekele sahiptir. Devletin ve para-sermayenin daima genişleyen kısmının temelleri, toprağın özel sahipliği kaldırıldığında ve mütekabiliyet sosyalist sermaye biçimi olarak gösterildiğinde yıkılır. Fakat bu noktaya ulaşmadan önce tüketici-üretici-kooperatifleri tarafından kapitalist ticaret ve endüstri ne kadar yok edilirse, devlet ve para-kapitalizmi de toprak ileri gelenlerinin tarafında o kadar güçlü yer alacaktır. Arazi sahipliği sektörü kooperatiflere kendi üretimleri için otomatik olarak tedarik sağlamayacak, bilakis ürünlerinin fiyatını neredeyse satın alınamayacak yüksek fiyat seviyelerinde artıracaktır. Zira tıpkı sermayenin de aynı şekilde sadece hayali bir hakiki cesamete sahip olması gibi toprak sadece görünüşte akışkan ya da kâğıttır. Karar anında toprak gerçekte ne ise ona dönüşür:  sahiplenilen ve alıkoyulan fiziki doğanın bir parçası. 

Sosyalistler toprak sahipliğine karşı mücadeleden kaçınamaz. Sosyalizm için mücadele toprak için mücadeledir; toplumsal mesele tarımsal bir meseledir.

Şimdi Marksistlerin proleterya teorisinin nasıl muazzam bir yanlış olduğu da görülebilir. Devrim bugün olsaydı, ne yapılacağına ilişkin halkın hiçbir tabakasının bizim sanayi proleterlerininkinden daha az fikri olmazdı. Serbest kalma için duydukları özlem açısından – zira serbest kalmanın ve soluklanmanın hasretini çekmektedirler fakat hangi yeni ilişkileri ve koşulları tesis etmek istediklerine dair çok az fikirleri vardır – elbette Herwegh’in eski sloganı çok çekicidir “İşin adamı, uyan! Gücünü bil! Senin güçlü kolun durursa, tüm çarklar durur”. Bu deyiş cazibelidir, olgusal gerçeklere genel bir ifade veren her şey gibi ve bu bakımdan mantıklıdır. Genel grevin berbat bir kaos üreteceği, işçiler eğer kısa bir süre bile olsa dayanabilirlerse kapitalistlerin teslim olmak zorunda kalacağı oldukça doğrudur.

Fakat bu çok büyük bir “eğer”dir ve bugün işçiler, devrimci bir genel grev durumunda kendilerine yiyecek sağlamakla ilgili muazzam zorluklara ilişkin yeterli netlikte bir resme neredeyse hiç sahip değillerdir. Yine de ani, kapsayıcı, şiddet hamleli bir genel grev devrimci sendikalara belirleyici bir gücü şüphesiz verir. Devrimden sonraki gün, sendikalar fabrikaları ve atölyeleri işgal edecek ve dünya kâr-piyasası için özdeş ürünler üretmeye devam etmek zorunda kalacak, tasarrufları ve kârları kendi aralarında bölüşecektir – ve elde ettikleri tek sonucun durumlarının daha da kötüleşmesi, üretimin durması ve tam bir imkânsızlık olduğunu görünce şaşıracaklardır.

Kâr-kapitalizminin takas ekonomisini, doğrudan sosyalist takas ekonomisine dönüştürmek tümüyle imkânsız hale gelmiştir. Bu aktarımın birden yapılamayacağı apaçıktır; eğer tedricen uygulama için bir girişimde bulunulursa, sonuç, devrimin en berbat şekilde parçalanması, hızla müteakip taraflar arasında en vahşi mücadelelerin yaşanması, ekonomik kaos ve politik despotizm olacaktır.

Ürünlerin imalatında ve dağıtımında adalet ve akıldan çok fazla uzaklaştırıldık. Her tüketici bugün tüm dünya ekonomisine bağımlıdır çünkü kâr ekonomisi tüketici ile ihtiyaçları arasına konmuştur. Yediğim yumurtalar Galiçya’dan, tereyağı Danimarka’dan, et Arjantin’den, ekmeğim için tahıl da Amerika’dan, takım elbisem için yün Avustralya’dan, gömleğimin pamuğu, botlarım için deri ve gerekli tabaklama malzemeleri, masa, sandalye, sıra, vs için tahta, hepsi Amerika’dan gelmektedir.

Zamane insanlar ilişkilerini kaybetmişler ve sorumsuzlaşmışlardır. İlişki, insanları bir araya getiren ve onların ihtiyaçlarını karşılamak için birlikte çalışmasını sağlayan bir çekimdir. Bu ilişki, ki onsuz yaşayan insanlar olamayız, dışsallaştırılmış ve şeyleştirilmiştir. Tüccar ürünlerini kimin satın aldığını umursamaz; proleterya ne yaptığını veya nerede çalıştığını umursamaz; teşebbüsün doğal ihtiyaçları karşılama amacı yoktur; teşebbüsün tüm ihtiyaçları karşılayabilecek, düşünmeden, mümkün mertebe çalışmadan, diğer bir deyişle mümkün mertebe tabi kılınan öteki insanların çalışmasıyla, parayla, şeyleri mümkün olan en büyük miktarlarda elde etme şeklinde yüzeysel bir amacı vardır. Para ilişkileri yutmuştur ve dolayısıyla bir şeyden daha fazlasıdır. Amaçlı bir şeyin işareti, ki doğa dışında suni olarak işlenmiştir, artık büyüyememesi, çevresinden malzeme veya enerji çıkaramayıp sakin bir şekilde tüketilmeyi beklemesi, kullanılmadığı takdirde er ya da geç bozulmasıdır. Büyüyen şey kendi hareketine ve kendi nesline sahip olup bir organizmadır. Ve bu bakımdan para suni bir organizmadır; büyür, döl üretir, her nerede olursa olsun çoğalır ve ölümsüzdür.

Fritz Mauthner (Dictionary of Philosophy) “Tanrı” kelimesinin aslen “put” kelimesi ile özdeş olduğunu ve her ikisinin de “dökme (metal)” anlamına geldiğini göstermiştir. Tanrı insanlar tarafından yapılarak hayat bulan, insanların yaşamını kendisine çeken ve sonunda tüm insanlıktan daha güçlü bir hale dönüşen bir üründür. 

İnsanoğlunun bugüne kadar fiziken yarattığı tek “dökme metal”, tek put, tek Tanrı paradır. Para sunidir ve canlıdır, para parayı doğurur ve para ve para ve para yeryüzündeki tüm güce sahiptir.

Ancak bunu göremeyen, bugün de paranın, bu Tanrının insandan çıkmış ve yaşayan bir şeye dönüşmüş, bir şey-olmayanın, ruhtan başka bir şey olmadığını, paranın deliliğe dönüşen yaşamın anlamı olduğunu hala göremez.  Para servet ihdas etmez, para servettir; kendi başına (per se) servettir, para hariç hiç kimse zengin değildir. Para gücünü ve yaşamını başka bir yerden alır; para bunları yalnızca bizden edinir; parayı zengin ve bereketli bir biçimde üretken kıldıkça kendimizi, hepimizi yoksullaştırırız ve baltalarız. İnsan kadınlardan yüz binlercesinin artık anne olamadığı neredeyse abartısız bir doğruya dönüşmüştür. Çünkü korkunç para tıpkı bir vampirin erkek ve kadından hayvan sıcaklığını ve erkek ve kadının damarlarından kanını emdiği gibi döl ve sert metal verir. Biz hepimiz dilencileriz ve yoksul garibanlarız ve budalayız çünkü para Tanrıdır ve çünkü para yamyama dönüşmüştür.

Sosyalizm bunun tersine çevrilmesidir. Sosyalizm yeni bir başlangıçtır. Sosyalizm doğaya geri dönüştür, ruhun yeniden bağışlanması, ilişkilerin yeniden kazanılmasıdır.

Bizim neden çalıştığımızı öğrenmekten ve bunu uygulamaktan başka sosyalizme giden başka bir yol yoktur. Günümüz insanlarının ruhlarını sattığı Tanrı ya da şeytan için değil, ihtiyaçlarımız için çalışıyoruz. Çalışma ve tüketim arasındaki bağlantının yeniden yapılanması: işte bu sosyalizmdir. Tanrı şimdilerde çok güçlü ve her şeye kadir hale gelmiştir ki bundan böyle yalnızca teknik bir değişim, takas sisteminde reform ile kaldırılamaz.

Bu yüzden sosyalistler üyelerinin ihtiyaç duyduğunu üreten yeni topluluklar oluşturmalıdır.

Ne insanoğlunu bekleyebiliriz ne de bireyler olarak içimizdeki insanlığı bulup yeniden yaratmadığımız sürece, ortak bir ekonomi ve adil bir takas sistemi için, insanoğlunun birleşmesini bekleyebiliriz.

Her şey bireyle başlar ve her şey bireye bağlıdır. Günümüzde bizi çevreleyen ve zincirleyen şeylerle kıyaslandığında sosyalizm, insanların bugüne kadar üstlenmiş olduğu en devasa görevdir. Bu görev cebir ve zekâ da dâhil dışsal çarelerle gerçekleştirilemez.

Başlangıç noktası olarak biraz yaşamı, yaşayan ruhun dışsal biçimlerini içeren pek çok şeyi hala kullanabiliriz. Eski ortak mülkiyetin kalıntılarına, çiftçilerin ve tarla işçilerinin yüzyıllar önce özel mülkiyete geçmiş olan, asli ortak mülkiyet anılarına sahip topluluklarından ve de tarla ve zanaat işleri için ortak ekonomiyi hatırlatan geleneklerden faydalanılabilir. Çiftçinin kanı pek çok kent proletaryasının damarlarında hala dolaşmaktadır; Kent proletaryası bunu tekrar dinlemeyi öğrenmelidir. Amaç, hala çok uzak olan amaç, bugün genel grev olarak diğer bir deyişle, başkaları, zenginler, putlar ve canavarlık için çalışmayı reddetmek şeklinde adlandırılmaktadır.  Genel grev – fakat elbette ki bugün ilan edildiği şekilde ve anlık başarısının çok belirsiz ve nihai başarısızlığının mutlak kesin olduğu başkaldırı ile birlikte kollar çapraz tutulu pasif genel grevden farklı olan genel grev – kapitalistlere şöyle seslenir: “En uzun kimin dayanabileceğini görelim!” Genel bir grev, evet! Fakat aktif olan bir grev, zaman zaman devrimci genel grevle ilişkili,  sade dilde “yağmalama” denilenden çok farklı bir eylem. Aktif genel grev yalnızca çalışan insanların faaliyetlerinin, emeklerinin bir gıdımını bile başkalarına vermeyi reddedebildiği, sadece kendi ihtiyaçları, kendi gerçek ihtiyaçları için çalıştığı zaman muzaffer olacaktır. Bu hala çok uzaktır – fakat sosyalizmden hala çok uzak olduğumuzun, uzun, çok uzun bir yola başladığımızın farkında olmayan kim? İşte bu yüzden Marksizmin can düşmanıyız: çünkü Marksizm çalışan insanların sosyalizmle başlamalarını engellemiştir. Tamah ve zorluğun taşlaşmış dünyasından bizleri çıkaracak olan sihirli sözcük “grev” değil, “çalışmak”tır.

Tarım, endüstri ve zanaat, akli ve fiziki çalışma, öğretme ve çıraklık sistemi yeniden birleştirilmelidir; Peter Kropotkin bunu başarma yöntemlerine dair kendi kitabı Tarla, Fabrika ve Atölye’de çok değerli şeyler söylemiştir.

Halktan, tüm halktan, tüm halkımızdan umudumuzu kesmemeliyiz. Elbette bugün halklar yoktur. Devlet ve para halkın, diğer bir deyişle ruhla birleşmiş insanların yerini alırken bireyler bölünmüş insan parçalarına indirgenmiştir.

Yalnızca ilerlemeci ve ruhsal olan bireyler bir kez daha halkın ruhu ile dolduğu zaman, halkın ön bir biçimi yaratıcı insanlarda yaşadığında ve yürekleri, akılları ve elleri ile hakikatte gerçekleşme talep ettiğinde Halk, varlığa döndürülebilir.

Sosyalizm, her tür bilgiyi gerektirse de bir bilim değildir – doğru yolu yürümek adına, hurafeyi ve yanlış yaşamı terk etmek için gerekli bir koşuldur. Bununla birlikte sosyalizm kesinlikle bir sanat, canlı malzemeyle inşa eden yeni bir sanattır.

Şimdi, tüm sınıflardan kadınlar ve erkekler halka varmak için halkı terk etmeye çağrılmaktadır.

Çünkü işte görev budur: halktan umudu kesmemek fakat aynı zamanda halkı beklememek. Her kim içinde taşıdığı halk cevherine hakkını verirse, her kim kendisi gibi başkaları ile bu doğmamış tohumun ve basıncın hayali biçiminin hatırına, sosyalist düzeni gerçekleştirmek için yapılabilecek her şeyi gerçeğe dönüştürmek amacıyla birleşirse halkı halka gitmek üzere terk eder.

Sosyalizm, kendisi için birleşen, var olan adaletsizlik için en derinden tiksinti ve hakiki bir toplum oluşturma için en güçlü arzuyu ve özlem hissini duyanların sayısına bağlı olarak farklı bir gerçekliğe dönüşecektir.

O halde sosyalist haneleri, sosyalist köyleri, sosyalist toplulukları kurmak için birleşelim.

Kültür herhangi bir özel teknoloji biçimine ya da ihtiyaçların tatminine değil, adaletin ruhuna dayanır.

Kim sosyalizm için bir şeyler yapmak isterse, sezilen ve fakat bilinmeyen neşe ve mutluluğun önsezisinden işe koyulmalıdır. Hala öğreneceğimiz çok şey var: çalışma neşesi, ortak çıkar neşesi ve karşılıklı sabır neşesi. Her şeyi unuttuk yine de hepimiz içimizde onu hala hissediyoruz.

Sosyalistlerin kapitalist pazar ile mümkün mertebe irtibatlarını kestiği ve dışarıdan hala gelmesi gereken değer kadar ihracat yaptığı bu yerleşimler sadece küçük başlangıçlardır ve denemelerdir. Böylelikle insan kitleleri, topluluğun yüreğindeki neşe, kendisi ile mutmain yeni ilkel saadete imrenme ile üstesinden gelecektir ki bunlar ülke üzerinde parlamalıdır.

Gerçeklik olarak sosyalizm yalnızca öğrenilebilir; sosyalizm, tüm yaşam gibi bir girişimdir. Şiirsel sözcükler ve betimlemelerle biçimlendirmeye çalıştığımız her şey – işteki çeşitlilik, akli çalışmanın rolü, en uygun ve en az sorgulanabilir takas aracı biçimi, hukuk yerine sözleşmenin takdimi, eğitimin yenilenmesi, tüm bunlar gerçekleştirme eyleminde gerçeğe dönüşecek ve kesinlikle önceden belirlenmiş bir şablona göre düzenlenecektir.

Muhtemelen ileride, düşünce ve tahayyülde net olarak ortaya konmuş biçimlere sahip toplulukları ve sosyalizm topraklarını beklemiş ve öngörmüş olan kişileri hatırlayacağız. Realite kendi bireysel oluşumlarından farklı görünecektir fakat onların bu imgelerinden kaynaklanacaktır.

Burada Proudhon’u ve onun keskin bir biçimde tanımladığı, sözleşme ve özgürlük ülkesine dair asla belirsiz olmayan tasavvurlarını hatırlayalım. Henry George, Michael Flürscheim, Silvio Gesell, Ernst Busch, Peter Kropotkin, Elise Reclus ve başka pek çok kişi tarafından görülmüş ve tarif edilmiş birçok iyi şeyi hatırlayalım.

Hoşumuza gitse de gitmese de geçmişin varisleriyiz; gelecek nesillerin bizim varislerimiz olması için irade toplayalım ki böylece tüm yaşamımızda ve eylemlerimizde gelecek nesilleri ve çevremizdeki insan kitlelerini etkileyelim.

Bu tümüyle yeni bir sosyalizm, yeniden yeni olan bir sosyalizmdir; zamanımız açısından yeni, ifade açısından yeni, geçmişe dair görüşü açısından yeni, pek çok ruh halleri açısından da yenidir. Neyin var olduğuna yeni bir bakışla bakmamız da gerekmektedir: insan sınıflarına, kurumlara ve geleneklere yeniden bakmalıyız. Şimdilerde köylüleri tümüyle yeni bir ışık altında görüyoruz ve bize nasıl muazzam bir görev (onlara konuşmak, aralarında yaşamak ve içlerinde solan ve körelen şeyleri – dini, dışsal ya da yüce bir güce inanç değil, yaşadığı müddetçe birey insanoğlunun kendi içindeki gücüne ve mükemelleştirilebilirliğine inanç – canlandırmak ve yeniden diriltmek görevi)  bırakıldığını biliyoruz.  Köylünün ve toprak sahibi olmaya sevgisinin nasıl korkulan olduğunu [biliyoruz]: köylülerin çok fazla toprağı yoktur, çok az toprağı vardır ve bu onlardan alınmamalıdır, onlara verilmelidir. Fakat elbette herkes gibi onların da her şeyden önemlisi ihtiyaç duyduğu şey ortak, komünal ruhtur. Ancak onlarda bu ruh, kentli işçilerdeki kadar çok gömülmüş değildir. Sosyalist yerleşimcilerin sadece mevcut köylere gidip oralarda yaşamaları gerekmektedir ve canlanabilecekleri ve on beşinci ve on altıncı yüzyılda içlerinde olan ruhun bugün bile yeniden uyandırılabileceği görülecektir.

insanlara bu sosyalizmden yeni bir dille bahsedilmelidir. Burada birinci, ilk girişimde bulunulmaktadır. Bizler, bizler ve başkaları bunu daha iyi yapmayı öğreneceğiz. Bizler ruhsuz sosyalist biçim olan kooperatiflere ve amaçsız cesaret olan sendikalara sosyalizmi getirmek istiyoruz.

İstesek de istemesek de konuşma ile kalmayacağız; daha ileri gideceğiz. Şimdiki zaman ile gelecek zaman arasında bir boşluk olduğuna artık inanmıyoruz; biliyoruz: “Amerika ya buradadır ya da hiçbir yerdedir”. Şimdi, şu anda yapmadığımız ne varsa onu hiçbir zaman yapmayacağız. 

Tüketimimizi birleştirebilir ve her tür paraziti yok edebiliriz. Kendi tüketimimiz için mal üretmek üzere bir sürü zanaat ve endüstri tesis edebiliriz. Bunda, kooperatiflerin şimdiye kadar ilerlediğinden daha ileriye gidebiliriz, zira onlar kapitalist-yönetimli teşebbüs ile rekabet etme fikrinden hala kurtulamıyorlar. Onlar bürokratik, onlar merkeziyetci; işverene dönüşmenin ve sendikalar üzerinden işçileri ile sözleşme aktetmenin dışında kendilerine yardım edemezler. Tüketici-üretici-kooperatifte her bir kişinin kendisi için hakiki bir takas ekonomisi içerisinde çalıştığı, bu ekonomi içerisinde kârlılığın değil işin verimliliğinin belirleyici olduğu; pek çok teşebbüs biçiminin, ör. küçük teşebbüsün, kapitalizmde kârsız olsa da burada tamamen verimli olduğu ve sosyalizmde hoş karşılandığı onların aklına gelmez.

Yerleşimler kurabiliriz, gerçi bunlar bir çırpıda kapitalizmden tümüyle kaçamazlar. Fakat biz sosyalizmin bir yol, kapitalizmden uzak bir yol olduğunu ve her yolun bir başlangıcının olduğunu biliyoruz. Sosyalizm, kapitalizmden çıkmayacaktır, ondan uzakta büyüyecektir; kendisini kapitalizme kapatacaktır.

Toprak satın alma aracı ve bu yerleşimlerin ilk işletim fonları, sendikalar ve bize katılan işçi grupları vasıtasıyla ve bize ya tamamen katılmış ya da en azından davamıza katkıda bulunan zengin adamlar kanalıyla tüketimlerimiz bir havuzda toplanarak elde edilecektir. Tüm bunları beklemekte ve bu beklentiyi ilan etmekte tereddüt etmiyorum. Sosyalizm çevremizde ve içimizde berbat koşullar yüzünden acı çeken herkesin davasıdır ve çoğu sınıf yakında herkesin bugün şüphe ettiğinden daha çok acıya katlanacaktır. İşçi birlikleri dâhil hiç kimse ahlak ve kendi kefareti açısından parasını tek kalemde vermek ve bu para ile sosyalizmin başlangıcı için toprağı özgürleştirmek dışında sahip olduğu parası ile daha iyi bir şey yapamaz. Toprak özgür olduğunda hiç kimse bu toprağın satın alındığını söyleyemeyecektir – kendisi de bunu hissetmeyecektir bile -. Çok titiz olmayın, siz işçiler: ayakkabı, pantolon, patates, ringa balığı satın alıyorsunuz; siz, çalışan ve acı çeken insanlar, talihinizin şu ana kadar size oynattığı rol ne olursa olsun, kendi özgürlüğünüzü adaletsizlikten satın almak için gücünüzü bir araya toplamanız ve şu andan itibaren kendi topluluğunuz için ihtiyacınız olanı kendi toprağınız üzerinde yapmanız güzel bir başlangıç olmaz mıydı?

Unutmayalım: eğer doğru ruha sahipsek, o zaman toplum için ihtiyaç duyduğumuz her şeye sahibizdir: bir şey hariç: toprak. Toprak için açlık başınıza gelmeli, siz büyük şehrin insanları!

Kendi kültürleri ile sosyalist koloniler toprakta her yerde, kuzeyde, güneyde, doğuda ve batıda, kâr ekonomisinin süfliliğinin ortasında, her ilde dağıldığında ve görüldüğünde, tarifsiz fakat sessiz tutumlarında yaşama sevinci hissedildiğinde imrenme giderek artacaktır. O zaman, inanıyorum ki halk ilerleyecektir. Halk görmeye, bilmeye ve emin olmaya başlayacaktır. Dış görünüşte sosyalistçe, müreffeh ve keyifli yaşamak için sadece tek bir şey eksik olacaktır: toprak. Ve ardından halklar toprağı özgür kılacak ve artık sahte tanrı için değil insanlar için çalışacaktır. Sonra? Sadece başla: en küçük ölçekte ve en az sayıda insan ile başla.

Devlet, diğer bir deyişle hala cahil olan kitleler, imtiyazlı sınıflar ve her ikisinin de temsilcileri, icrai ve idari kast, bu işe başlayanların yolu üzerinde en büyük ve en küçük engelleri yerleştirecektir. Bunu biliyoruz.

Tüm bu engeller, eğer gerçek engeller iseler, onlarla bizim aramızda en küçük bir boşluk bırakılmaması için yakın ve bir arada durmamız halinde yok edilecektir. Bunlar artık sadece beklentilerde, hayallerde, korkulardaki engellerdir. Bunu şimdi görüyoruz: zamanı geldiğinde yolumuzu her tür engelle kapatacaklardır – ve bu yüzden bizler bu arada hiçbir şey yapmamayı seçeceğiz.

Köprüyü, köprüye geldiğimizde geçeceğiz! Şimdi ileri doğru hareket edelim ki böylece çoğalalım.

Hiç kimse halka şiddet uygulayamaz, bu halkın kendisi hariç.

Ve halkımızın büyük bir kısmı adaletsizliğin ve kendilerine bedenen ve ruhen zarar verenin tarafını tutacaktır çünkü ruhumuz yeterince güçlü ve ikna edici değildir.

Ruhumuz ateş almalı, aydınlatmalı, baştan çıkarmalı ve cezbetmelidir.

Konuşma bunu hiçbir zaman tek başına başaramaz; en güçlü, öfkeli ya da en nazik konuşma dahi yapamaz.

Sadece örnek, bunu başarabilir.

Örneklemeliyiz ve yol göstermeliyiz.

Örneklemek ve Fedakârlık ruhu! Geçmişte, günümüzde ve gelecekte, bu şekilde yaşamayı sürdürmenin imkânsızlığından dolayı her daim isyanda olan bu düşünceye fedakârlık üstüne fedakârlık yapılacaktır.

Şimdi, doğru yaşam biçimi için örnek sunmak üzere başka tür fedakârlıklar, kahramanca olmayan, sessiz, etkileyici olmayan fedakârlıklar yapmak gerekmektedir.

Sonra az olan çoğa dönüşecek ve çok olan da az olacak. Yüzlerce, binlerce, yüzbinlerce -çok az çok az!

Yine de engeller aşılacak zira doğru ruh sahibi olanlar kurarak en güçlü engelleri yok edecek.

Ve nihayet, nihayet çok uzun zamandır parlamış ve alevlenmiş olan sosyalizm, en sonunda ışık yayacak. Ve insanlar ve halklar büyük bir kesinlikle bilecekler: sosyalizm ve sosyalizmi gerçekleştirecek araçlar, tümüyle ve topyekûn, kendi içlerindedir, onların arasında bulunmaktadır ve sadece tek bir şeyden yoksundurlar: toprak! Ve toprağı özgür kılacaklar çünkü hiç kimse halka engel çıkarmayacak zira halk artık sosyalizme gölge etmeyecek.

Sosyalizmi inşa etmek için elinden geleni yapmak isteyen herkese çağrıda bulunuyorum. Sadece şu an gerçektir ve insanlar şu an yapmadığı her şeyi birden yapmaya başlamayacak, sonsuza dek yapmayacaktır. Hedef halktır, toplumdur, topluluktur, özgürlüktür, güzelliktir ve yaşam sevincidir. İnsanların slogan atmasına ihtiyacımız var; bu yaratıcı arzu ile dolmuş herkese ihtiyacımız var; eylem adamlarına ihtiyacımız var. Bu sosyalizm çağrısı, ilk başlangıcı yapmak isteyen eylem adamlarına ithaf olunur.

Bu kelimeleri ve kelimelerin arkasındaki hissiyatı hâlihazırda kendisine ithaf edildiği zaman duymamış olan herkese şimdi kısmen söylenmesine izin verin: insanların bizleri anlayabilmesi için benzeri pek çok fikri seslendirdiğimiz ve yanlış uygulanmış ya da yetersiz eğreti, güncel kelimeleri reddettiğimiz gibi, aynı durum bu kelimenin, sosyalizmin başına da gelebilir. Belki de bu çağrı daha iyi, daha derin ve daha ümit verici bir kelime bulma yolunun da başlangıcıdır. Herkes hâlihazırda bilmelidir ki sosyalizmimizin kırsal,  pastoral barış ile sırf ekonomiye ve hayatın gerekleri için çalışmaya adanmış geniş bir yaşam arzusuyla ya da muhteşem rahatlıkla hiçbir ortak yanı bulunmamaktadır. Burada ekonomiden çok konuşuldu; ekonomi kendi yaşamımızın temelidir ve öyle dönüşmelidir ki hakkında az konuşulur hale gelsin. Selam olsun içinde olduğumuz bu zamanda hiç bir ekonomiye ve hiçbir mekâna katlanmayan siz avarelere, berduşlara ve serserilere. Selam olsun yaratıcılığı zamanı aşan sanatçılara. Selam olsun yaşamlarını soba borusunda pörsütmek istememiş siz eski savaşçılara! Bugünün savaş, savaş tehditleri ve vahşilik dünyasında ne varsa hepsi neredeyse tümüyle kimsesizlik ve tamahın yalnızca kaba bir maskesidir: kişilik, vefa ve şövalyelik ender bulunur hale gelmiştir. Selam olsun, hiçbir kelimenin dışarı çıkmadığı kalplerinin derinliklerinde önerileri olan siz kekemelere, siz sessiz olanlara: bilinmeyen yücelik, konuşulmayan mücadeleler, ruhun derinden acı çekişi, delişmen neşeler ve kederler şu andan itibaren hem bireyler hem de halklar açısından insanoğlunun talihi olacaktır. 

Siz ressamlar, şairler, müzisyenler bunu biliyorsunuz ve yeni halklardan çıkacak olan gücün ve şevkin ve tatlılığın sesleri şimdiden sizden bahsediyor.  Tüm kimsesizliğimizde parçalanmış genç insanlar yaşıyor, sağlam insanlar, eski insanlar, test edilmiş ve onaylanmış, asil kadınlar: orada burada, kendi bildiklerinden daha fazlası olan çocuk kalpli insanlar yaşıyor. Her birinin içinde bir gün yeni insanları ele geçirecek ve şekillendirecek ve ileri sürecek inanç ve büyük neşe ve büyük acının kesinliği yaşıyor. Acı, kutsal acı: gel, ah gel yüreklerimize! Bulunmadığın yerde barış asla olmayacak. Siz hepiniz – ya da o zamanlar çok mu azdınız?- rüyanın güldüğü ve ağladığı siz hepiniz, eylem soluyan siz hepiniz, içinizde derin coşkuyu hisseden siz hepiniz, günümüzde çevremizde olan hırpani saçmalık ve süflilik için değil sefalet ve zorluk denen dava ve delilik ve gerçek sıkıntı için umutsuzluğa kapılmak isteyen siz hepiniz, bugün yalnız olan ve içinde içsel bir biçim, imge ve bastırılmış yaratıcı enerji ritmi barındıran siz hepiniz, yüreklerinizden buyurabilen siz hepiniz: sonsuzluk adına, ruh adına, hakiki yol olmak isteyen imge adına insanoğlu helak olmasın. Bugün kendisine zaman zaman proletarya, zaman zaman burjuva, zaman zaman yönetici kast denen gri-yeşil, kalın çamur ve her yerde, yukarıda ve aşağıda bulunan tiksindirici kütleden başka bir şey değildir. İnsanlar tarafından çarpıtılan bu korkunç itici tamahın, doymuşluğun, yozlaşmanın bundan böyle bizi kirletmesine ve boğmasına izin verilemez:  hepsi sosyalizme çağrılmaktadır.

Bu bir ilk sözdür. Daha da fazlası söylenmelidir. Söylenecektir. Burada çağrılan ben ve diğerleridir.

Çev: Nesrin Aytekin

İtaatsiz.org’un notu: Bu makale serisi Türkçede itaatsiz.org’da hakkında yayınlanmış kısa bir biyografik yazı dışında (Gustav Landauer’in Komüniter Anarşizmi – Larry Gambone) başka yazı ve eseri bulunmayan Komüniter ve mistik temayüle sahip anarşist Gustav Landauer’in “Sosyalizme Çağrı” kitabıdır. Bu eserinin şimdiye kadar kitap olarak basılması “Marksizm” hayranı bazı yobaz kafalardan dolayı mümkün olmadı. Çevirisini Nesrin Aytekin’in diliyle burada sunuyoruz. 

Views: 218

“yüzüne ölüm mü yakışır” ve “hüznüm kurtaracak beni” – Ahmet Ateş (Şiir)

yüzüne ölüm mü yakışır

Uzanıp toprağa tartışırdık

taşlara, dikenlere inat

yamaçların eğimlerine…

karşısın, erki isteyensin

varoluşun yeter insanları

kızdırmaya

korkak kim, başkaldıran kim

kime derler terk eden

bir düşünceyi

kime derler bir eylemi yağılara satan

hayranlığımı tutuklayıp tıktım dört duvar aralarına

yani en gizli yerine yüreğimin

ağlar gibi gülüşüm

doğrusu ağlarken eşzamanda gülüşüm

şaşkın yordamsız kalışımdandı.

Haklısın, taş kesildim

güneşsiz kaldı suçlarım, eksikliklerim, yanlışlarım

soruların bir çocuk sorusu

yanıt verdi vadiler, tepeler

coştu Fırat, Munzur da

bir ölü eviydi ağzımız bizim.

Konakladığımız yerlerde

yalnız dolaşırdın

çete savaşı kural ilke aldırmadan

alnından güneşler doğarken

korkulmazdı gecenden senin

en koyu yalnızlığında

ıslığın vardı can arkadaşın.

Nisandır aylardan

yorganı delik karlı dağlar

yamaçlardan düzlüklere sular yürür

çiğdem köklerine, lalelere, sümbüllere

boz yeşil, çağla koyusu öküzkulağı yapraklarından

yamaçtan sızan sulara pınar kurardın

işe yarardı, mataralarımızı kolayca doldururuz

ellerimizi bir çuvaldız inceliğinde akan suda yıkardık

Sinan ayarı bir çeşme bence

bir yandan işlekti, ötesinde bir iz kalmazdı

konaklarımızdan geriye

sesin keklikleri çağırırdı her sohbetimize

uzaktan uzaktan çekingen katılımları börtü böceğin

yamaçlar seninle konuşup kılavuzluğa çağırırdı seni

burdan yürü, buradan geçebilirsiniz şimdi

eğilip bir topak kar alırsın

gülerek yüzünü karla ovarsın

süreğen bir bahar muştularsın kır çiçeklerine

sarı güllere, gök güllere ve de kızıllara

anlamadım bu yamaç sarı çiçeklenmiş de

burası niye gelincik tarlasına kesmiş

çocukluk sayıp biz de sana gülerdik.

Sonra

bir dem gelir

ağız birliğiyle arkadaşların ayrıl bizden derler

karşıtsın, ayrımlarla uğraşırsın, gideceksin

ağzında bir dal nergis sapı

dudaklarınla çevirirsin

“bıkkınlığın ve batışın kuramcısı”

çiçek sevgisi börtü böcek

kent yaşayışına özlemdi

git der birlik, kısılır sesin

anlayamamanın, anlatamamanın emsizliği.

Nisandır aylardan

yeşertir kırları, çiçeklendirir

böcekler çoğalır erimeye başlayan karla

koşarsın tezek dumanı kokan göçebe obalarına

sıcak ekmek, tuzlu  sıcak süt, pendir, çökelek ve tereyağı

bolluğunda bereketlenmiş çadırlara

çoban köpekleri, küçük kara göölezler, çadır köpekleri havlarlar sana

sanki hiç duymazmış gibi üğrüne üğrüne yürürsün

köpekler yanına gelip seninle yürüyüş alayı kurardı

başlarını uzatır karabaşlar, akbaşlar okşa diye

kuyrukları halkalanmış, ipiri gözleriyle taa içine bakarlar

hepsinin başlarını okşar, merhabalaşırdın.

Sonra Şoreş çocuk, altı yaşında

gülerek beklemiştir her kuşlukta, her akşamda yolunu

o kimsenin uğramadığı üç evlik mezrada

umutlu bir sabırsızlıkla

gülüşüne pusular atılır.

Hani kara kaşlın, kara gözlün denli uzaktı ölüm

dizlerin değince yere

toprağın kızıl kırlaleleri açtı usuldan

yuvarlandın öne

laleler değdi yüzüne

yüzünü yaktı kızıl ateşler gibi

yanarsın, yanan nisandır

yakan da insan.

Temmuz 1985

hüznüm kurtaracak beni

Bir dokunma tutkusu

bir iççekişi

dokunduğumda oluşan rıza

üzünç alevleriyle kavurur bedenimi

acır içim durmadan

akşam gelir, yuvarlanır tepeden gün

koşarım

bir çocuk boynunu büker

konuşamam.

Odaların alaca yalnızlığı

üzünçtür pusatım silahım

akşamı yenerim

uzaklaşmak isterim

sırtımı dönüp üzünçlü yalımlara

bir yağmur çiseler dışarda

söndürür içimdeki üzüntü çıralarını

çeragları, kandilleri, delilleri, lambaları

bir evecenliğe kapılıp oyalanırım.

Gece gelir ardından, ateşle yanan keçiyolları yolculuğu

cılga derler, patika, dağyolu

yumulur ellerim, karanlığı döverim

sonra yanık bir türkü

türküler sığınma dilekçemi onaylar

bir yanda ant içtiğim günler

ötede üzünçlü arılığım kalır

kızıp geceyle kötüleşiriz

aşağılaşırız birbirimize

aşağılayıcı bed söyleşmeler

acımak bir söylemdir, tiksinilen

oysa sevgiler başlatır insanın yüreğinde

oturup sözleşirim onunla

sözüne söz katarım

inceliğine incelik

sonra yüzümü yuyup

aynalara baktığım olur üzünçlü bir yüzle.

Ey üzüncüm, üzüntülü, sızlatıcı üzüncüm!

Boğ şu umudumu

şu tek yanlı sevimi

içime hiç aldırmayan sevdiğimi

kurtulayım düşlemlerimde yandığım

o şaşı gözlünün, o şehlanın bedenimde

tutuşturduğu yangınlardan.

Kasım 1985

Views: 182

Gerçekten Daha Gerçek – Brian Massumi

Çağımızın kültürünün tekrarlı-dolaşımında mevcut olan baştan çıkarıcı imajlar var. Dünyamız, Baudrillard’ın deyimiyle, bir tür postmodern kıyamet sonrası halin içindeki hiper-uzaya fırlatıldı. Havasız atmosfer matuf-olan’ı boğdu, bizi boş bir merkezin etrafında dönen ereksiz yörüngedeki uydulara terketti. Artık bir gerçekliğe matuf olmayan, uçuşan imajlardan yapılı bir eteri soluyoruz (-1-). Baudrillard’a göre simülasyon bu: gerçeğin gerçekliğinin işaretlerinin ikamesi (-2-). Hiper-gerçeklikte, işaretler artık dışsal bir asıl-olan’a matuf değil yahut onun bir temsili değil. Öylece salt kendileri olarak duruyor ve salt başka işaretlere ilişkinler. Bir kısım boyutları ayrıştırılabilir. Dilin fonemleri açısından ikili dakika ayrımlarının birleşimiyle ama postmodernizm eveleyip geveliyor. (-3-) İmajlar onları zemine çekecek bir çekim-kuvvetinin yokluğunda hızlanıyor ve birlikte koşuşturmaya meyyaller. Değiştirilemez oldular. Herhangi bir terim bir başkasının yerine ikame edilebilir oldu: Külliyen indeterminasyon (determinasyon’un zıttı) (-4-). Homojen yüzeyin bu dizimsel kayganlığıyla yüzleştikçe, konuşmasız kaldık. Salt meczup bir halde, öylece, seyrediyoruz (-5). Sürecin sırrı kavrayışlarımızın ötesinde. Anlam kendi içinde patladı. Dışsal bir asıl yok, ama her yerde ve daimi olanı var. Dizimsel kayganlığın zemini için cevaplar veren paradigmatik boyut sadece takas ve tekrarlı-dolaşımın hazsız orgy’sinde asgari düzeyde ayrıştırılmış işaretler bulanıklık yaratıyor. İmajlarda saklı olan kendi jenerasyonundan sorumlu genetik kodlar (-6-) anlam erişim ve görüşün dışında ama bu bir mesafenin ardında olmasından kaynaklanmıyor; anlam erişim ve görüşün dışında çünkü kod küçültüldü. Nesneler imajlara, imajlar işaretlere, işaretler enformasyona, enformasyon ise bir çipe sıkıştırılıyor. Her şey moleküler bir ikiliğe indirgeniyor. Bilgisayarlaştırılmış toplumun genelleştirilmiş dijitalliği (-7-).

Ve biz öylece bakakalıyoruz. Tam olarak pasif olduğumuz söylenemez, çünkü aktif-pasif dikotomisi de dahil bütün kutupluluk gözden kayboldu. Bizi merkezine alan bir dünyamız yok ama biz kendimiz ihsası elektriksel olan bir zemin işlevindeyiz (-8-). Eylemde bulunamıyoruz, sadece teslim alınıyoruz. Açılmış ağzımız ve açık gözlerimizle emiyoruz. Sessiz yığınların kitlesel entropisinde hareketli-titreşimli imajların oyununu yalıtıyoruz.

Bunları okumak bir bakıma eğlenceli. Ama naif bir gerçekçi yahut emişken bir sünger olmanın dışında sahiden bir seçeneğimiz yok mu?

Deleuze ve Guattari üçüncü bir yol açıyor. Tek bir yerin uzamında geliştirilmemiş olmasına rağmen, simülasyon teorisinin Deleuze ve Guattari’nin çalışmalarından çıkarılması bize dinazorlara dönmeden yahut bizi hiper-kinizme fırlatıp bırakmadan geç-kapitalist dönemdeki kültürel şartlarımızı analiz etmek için bir başlangıç verebilir.

Yaygın tanıma göre, simulakrum aslı ile ilişkisi kopya olduğunun söylenmesi imkansızlaşacak denli sönümlenmiş kopyanın kopyası demek. Salt kendinden ibaret olarak duran, aslı olmayan bir kopya. Frederic Jameson foto-realizm örneğini veriyor. Bir kopyanın resmedilmesi gerçekliğe ilişkin değil, lakin bir fotoğraf, zaten orijinal olanın kopyası (-9-). Deleuze, “Eflatun ve Simulakrum” makalesinde başlangıç noktası olarak benzer bir tanımı ele alıyor fakat bunun yetersizliğine de vurgu yapıyor. Bariz bir noktanın ötesi için, ayrımın artık tek bir derecelendirmesi yok. Simulakrum farklı doğaları olan fenomenlerin tamamından ziyade bir kopyanın iki defa silinmesi: asıl ve kopya arasındaki bariz ayrımların altını ve altındaki zemini oyulması (-10-). Kopya ve asıl terimleri bizi temsil ve nesne-üretimi/nesnenin-yeniden-üretimi dünyasına bağlıyor. Bir kopya, kaç defa silinmiş olduğu, gerçekliği yahut sahteliği farketmeksizin, dahili olanın varlığı yahut yokluğu üzerinden tanımlanır; temeldeki ilişkisi asıl-olan ile benzerlikleridir. Simulakrum ise, sadece asıl olduğu varsayılan ile dışsal ve aldatıcı bir benzerlik yaratır. Onun üretim süreci, içsel dinamikleri, onun aslı olduğu varsayılandan tamamıyla farklıdır, onunla benzerliği salt yüzeysel bir etki, bir illüzyondur (-11-). Fotoğrafın üretimi ve işlevinin fotoğraflanan nesne ile bir ilişkisi yoktur. Foto-realist tablolar ise bir bakıma temeldeki farklılığı örterler. Temsilin apaçık gösterimi değil maskelenmiş farklılık, bilhassa simülakrum ile ilişkili olan tekinsizliği üretirler: Asıl-olan’ın yerine geçmesi için yapılmış bir kopya. Bir simulakrumun farklı gündemleri vardır, farklı tekrarlı-döngüsel devrelere girer. Deleuze kopya kalıplarını başarıyla parçalamış olan simülakraya örnek vermek için pop-art’ı kullanır (-12-): Kendi kendilerine yaşam bulan çoklaştırılmış, stilize edilmiş imajlar. Sürecin itkisi “asıl-olan”ın eşdeğeri olmaya yönelik değil, bilakis simulakrumun kendi kudurmuş üremesine yeni bir uzayın kapılarını açmak için ona ve onun dünyasına muarız hale gelmek. Simulakrum kendi farklılığını oluşturuyor. İçe doğru bir patlama değil bir farklılaşma; mutlak yakınlığın değil galaktik mesafelerin bir göstergesi.

Simulakrumun oluşturduğu benzeşme bir anlamda, bir son değil. Deleuze ve Guattari’nin yazdığına göre, “Bir şey görünür olmak için, yapısal belirtkelerin simülasyonunu oluşturmaya itelenir ve kendi maskeleri olma işlevi gören itkilerin belirtkelerine doğru kayar… O şey, maskesinin altında ve kastettiklerinde, zaten kendisinin bütünlüğü sonradan kurulacak olan spesifik yüksek belirtkeleri ve uçlardaki formlarına yatırım yapmıştır.”(-13-). Aynılaşma bütünüyle yeni yaşamsal bir boyutun maskelenmeye başlanması… Bu haddizatında doğadaki taklitlere bile uygulanır. Bir yaprağı taklit eden bir böcek, etrafını kuşatan bitki belirtkesi ile birleşmez lakin avcıların mücadelesinde başka bir aleme yeniden ve yeni bir kılıkta girer. Taklit, Lacan’a göre, kamuflajdır (-14-). Bir muharebe meydanını teşkilatlandırır. Yanıltıcının/yanılgının özünde içkin bir güç vardır: Aldatmacanın olumlanan gücü, bir başkasının yaşamı ile kendini maskelemenin stratejik avantajını elde etmenin gücü.

Ridley Scott’un filmi Blade Runner mezkur aldatmaca savaşında esas düşmanın “asıl-olan” olduğunu gösterir. Dış dünyadaki taklit-klonlar yerli toplulukların arasına karışmak için değil kendilerine içkin dışarıda-kalmışlığın sırrına kani olmak için dünyaya gelirler. Böylece esaretlerinden kurtulup kendi anlayışları ile tam hayatlarını yaşayabileceklerdir. Taklit yanlışlayıcısını biricik-oluş’un dizginlenemeyen açıklamasına doğru iten yaşam gücünün bir belirtisidir. Baskın olan taklit-klonun gözlerini yapan adama söyledikleri simülasyonun genel bir formülü olarak ele alınabilir: “Benim gördüklerimi görebilmenin tek yolu senin gözlerinle bakmam.” Eğer önceden ölümlerinin vakitlerinin belirlenmişliğini değiştirebilselerdi, taklit-klonlar dünyada insan taklitleri olarak kalmayacaklardı. Gezegenlerarası yaşamsal boyutlarını geri alacak ya da oraya geri kaçacaklar, böylece hiçbir insanın daha evvel görmediği ve göremeyeceği şeyleri görebileceklerdi. Onların taklit-edişi ise sadece farklılığın yüklenimi ve maske-çıkarma işlevi gören yolun üstündeki bir mola istasyonu idi. Eric Alliez ve Michel Feher’in gözlemlediği gibi, simulakruma karşı en iyi silah onun bir yalancı-kopya olduğunu göstermek için maskesini düşürmek değil, onu gerçek bir kopya olmaya zorlamak ki bu da onu asıl-olan’ın çıraklığına ve temsiline göndermek demektir. İsyankar taklit-klonları üreten şirket ikinci-el insan hatıraları ile tamamlanmış yeni bir taklit-klonu ifade ediyor (-15-).

Evvelden simulakrumu kopya ve asıl-olan terimleri içerisinden tartışmanın güdük kalacağını söylemiştim ama şimdi kendimi salt asıl-olan’dan bahsederken lakin asıl-olan’ın simulakrum ile bir ölüm kalım savaşı verdiğini iddia ederek bunu yapıyorum. Asıl-olan’ın gerçekliği uğraşılmasına muhtaç olduğumuz bir soru. Baudrillard bu soruyu gerçeğiyle değiştirilen simülasyonun kendisinin de var olduğunu yahut simülasyonun orada ve zaten hep orada olduğunu söyleyerek soruyu sürüncemede bırakıyor (-16-) Deleuze ve Guattari ikisine de evet diyor. Alternatifi yanlış zira simülasyon gerçeğin kendisini üretiyor, yahut, gerçeğin kendisinin zemininde daha tam, daha gerçek (gerçekten-daha-fazlası). “Gerçeği kendi ilkesinin ötesinde etkili bir şekilde üretildiği bir noktaya taşıyor.” (-17-). Her simülasyon kalkış noktasını, bariz bir şekilde durağan kimlikleri, arazileri içeren düzenlenmiş bir dünya olarak alır. Fakat bu “gerçek” varlıklar kopya numarası yapmaya razı olmuş simülakranın üzerini kaplar. Louis Feuillade’nin çektiği sessiz bir film süreci resmediyor.

Vendémiaire Birinci Dünya Harbi’nin son günlerinde geçiyor. Olaylar basit: Fransa’nın kuzeyinde savaşta çarpışamayan sıradan bir ailenin mensupları güneyde işgal edilmemiş arazilere kaçıyor ve tüm gayretlerini şarap yapımına harcamaya başlıyorlar. Orada, ailenin kızlarından birinin müstakbel kocası ile ve iki Belçikalıyı öldürerek kimliklerini ele geçirerek İtilaf Devletleri topraklarından bir yandan İspanya’ya kaçacak parayı bulmaya çalışarak geçmek isteyen,  pek de tekin olmayan Alman asker kaçakları ile tanışacaklardır. Almanların planı istedikleri parayı üzüm bağının sahiplerinden çalmak ve suçu hasatta çalışan çingene kadının üzerine atmaktır. Plan, Almanlardan biri tam bulunma tehlikesi ile karşı karşıya olduğu sırada, boş bir üzüm depolama tankına düşmesi ile çöker; Alman yandaki tankta bulunan üzümler fermente olurken zehirli gazlara maruz kalarak oracıkta ölür. Cesedi çaldıkları ile birlikte bulunur ve çingene hırsızlıkla itham edilmekten kurtulur. Diğer Alman ise sarhoş olduğu esnada Almanca konuşarak kendini yakalatır.

Film üzümlerin kıskacında… Üzüm hasadından temin edilenler olay örgüsündeki durumun ilk müşevviki oluyor ve dilemmayı insanlardan ziyade üzümler kendileri çözüyorlar. Film sadece üzümlerin kıskacında değil, olmazsa olmaz bir unsur olarak film şarabın içinde yüzüyor. Her önemli an şarap üzerinden açıklanıyor: Aşk kocasının şarap bardağında parıldayan dans eden kadının imgesi üzerinden açıklanıyor. Almanların tehdidi üzüm şarabı üstünde tepinen kaçaklardan biri üzerinden en üst düzeyde açıklanmış. Kahramanlık, arkadaşlarının zafer istençlerini diriltmek ve vatanlarının hatırlatan tadı vermek için siperlere geri dönmeye çalışan özgecil/altruistik süvari-er üzerinden örneklendiriliyor, zafer geldiğinde ise şerefine şarap kadehleri kaldırılıyor; ve film şaraplarla bezeli duygusal bir tablo ile son buluyor. Filmin son sözü ise o şarap mahzenlerinden yeni bir ulusun yeniden doğacağını söylüyor. “Simülasyon” diyor Deleuze ve Guattari “Gerçekliği yenisi ile değiştirmez… despotik aşırı-kodlama operasyonu ile gerçeğin yerini alır, gerçekliği dünyanın yerini alan yeni tam bir beden üzerinde üretir. Bu da gerçeğe yarı-sebep (quasi-cause) ile gerçeğe el koyulması ve gerçeğin üretilmesini açıklar” (-18-). Bölünmez, soyut şarap akışı ulusun görkemli bedenidir. Kendisini aşkın gücü, zafer ve yeniden-doğuş için fesheder. Kendisini ilk ve son sebep olarak arz eder. Ama barizdir ki savaş şarap ile kazanılmamıştır. Onun nedenselliği bir illüzyondur. Ama etkili bir illüzyon zira işleri yolunda tutmak için gerçekliğin içine yeniden-zerk edilmiştir: Aşkı açıklar, bir yandan adamı iyi bir koca olmaya ve oğullarına ulusun yükselişini miras bırakmaya teşvik eder; vatanseverliği açıklar, bir yandan da askerleri zafer için kamçılar. İşte bu yüzden ona yarı-neden deniyor. Bedenleri ve şeyleri kendi vücutlarından çıkarıp ideal kimliklerin aşkın uzamına taşır: İhtişamlı bir kadın, görkemli bir aile, muazzam bir ulus. (Hatırlayalım: “gerçeği kendi ilkesinin ötesine taşır…”) ve sonra, orada onlar için ve onları dağıtılan kimliklere uydurmak için kendini bekleten ideal uzamı büküp bedenler ve şeylerle kavuşmalarını sağlıyor. (Hatırlayalım: “… etkili olarak üretildiği noktada”). Aynılaşma ve temsil bağlantılarının (network) tamamını yaratıyor. Asıl-olan ve kopyanın her ikisi de aynı ihtişamlı anlatım sürecinin ürünleri, nihai erek ise dünyanın yeniden yaratılması, yeni bir yer-yurt’un yaratılması.

Yarı-sebep, kendi gücü temelinde yaygınlaştırıcı-dağıtıcıdır. İyi bedenleri kötülerinden ayrıştırır. Bir başka deyişle onları bir asıl olmamalarına rağmen öyleymiş gibi arz eden aynılaşmanın müthiş illüzyonuna razı olan bedenleri farklı bir gündemle işleyen hain kopyalar haline gelmeleri için yönetir. Yarı-sebep Fransız vatanseverlerini işbirlikçi Almanların maskelerini düşürmek için harekete geçirir (Alman kaçakların sayısının iki olması tesadüf değil; Simülakrumun kimliğe karşı tehditkar olan çokluk tavrını takınıyor ve ne pahasına olursa olsun engellenmesi gereken bir uçuş rotasında seyahat ediyor. Burada çokluk bir ikiliğe indirgenmiş zira kapitalizmin oedipal prosedürleri altında, kimlik içinde kimlik-olmayan-kimlik, öznenin, ilan-edim’in öznesi ve ifade’nin öznesi olmak üzre ikiye bölünmesi ile şekil alıyor: Almanlardan biri sessiz kalmaya mecbur bırakılıyor) ki çingeneyi ise belirgin ötekiliğine rağmen çalışkan, dürüst Fransız kadını olarak gösterir.

Bu hesap-kitap, asıl-olan ve kopya arasındaki kutupluğu her ikisine de aynı makinenin bir parçası olarak işlev gören ikinci el muamelesi ederek alt ediyor. Ama öyle gözüküyor ki gerçek ile imajiner olan arasındaki dikotomiyi dokunmadan bırakıyor; ta ki bu ihtişamlı-anlatım süreci tarafından ele geçirilmiş bedenlerin ve şeylerin kendilerinin farklı yarı-sebep düzey-düzlemlerindeki öncül simülasyon-temelli yaygınlaştırma-dağıtım’ların bir sonucu olduğu anlaşılana değin. Simülasyon içinde simülasyon. Gerçeklik iyi kıvama getirilmiş simülasyonlar harmonisi dışında bir şey değil. Dünya birbirine bağlı simülasyonların kompleks tekrarlı-döngüsel devresi ki Feuillade’in filminde de bu yerine oturuyor. 1919’da yapılmış, hemen savaştan sonra, her savaşın bilhassa da boyutlarından biri üzerinden bakılınca güçlü bir yersiz-yurtsuzlaştırma etkisi var: Askerlerin silah altına alınması, vasıta ve silahlarla teçhizatı ve erzak tedariki, başka ülkelerden gelen mülteciler, başka ülkelere iltica edenler, parçalanmış aileler, bütün bölgelerin tesviyesi… Filmin kendisi, kendisini o sökümlenmiş duruma eklemleyerek birleştirici bir yersiz-yurtsuzlaştırmanın tümlenmesine yardım etmesi anlamında bir simülasyon; ulusun yeniden-doğuşunu inşa etmek için… Vendémiare, cumhuriyetçilerin takviminin ilk ayının ismi.

Bundan çıkarsayabileceğimiz salt asıl-olan ile kopya-olan’ın ayrımı değil, yahut salt gerçek ve imajiner olanın ayrımı değil, simülasyonun iki mod’unun ayrımı. Biri, Feuillade’ın filminde örneklendirilen, normatif, düzenli ve yeniden-üretilebilir varlığın kendisinde yer alan bariz özellikleri seçmiş: Çalışkanlık, sadakat, iyi anne-baba olmak vs. yüzeyde bir aynılaşmanın bağlantılarını yaratıyor. Bunlar yüzeydeki aynılaşmalar zira bir miktar derine inilince aynılaşma değil salt standardize edilmiş eylemler oldukları görülüyor: Varlıkların bütün yaptıkları çağrıldıklarında olması istenen şey olmaları (bu bakıştan, çingene Fransızlar kadar Fransız oluyor). Bedenlerin yaptıkları ise normalleştirilmiş ve basitçe yeniden-üretilebilir işlevleri olan mucizevileştirilmiş kimlikler demetinin soyut şebekesi içerisinde nerede konumlandıklarına göre değişiyor. Bu Eflatuncu anlamda kopyalara değil insan taklit-klonlar’a dair bir soru. Her toplum bu cinsten bir yarı-sebep sistemi yaratıyor. Kapitalist toplumda nihai yarı-sebep, Marx tarafından tanımlandığı üzre her şeyi kendisine matuf kılan  mucizevileşmiş bir madde ve kendisini ilk ve son sebep olarak sunuyor. Kapital’in kendisi (-20-). Simülasyonun bu mod’unun ismine “gerçeklik” deniyor.

Simülasyonun diğer mod’u, kendisini tüm aynılaştırma ve taklit-klonlaştırma sistemine karşıt olarak ortaya koyar. Ayrıca yaygınlaştırıcı-dağıtıcı olmasına rağmen, yaygınlaştırma-dağıtım’ın etkisi sınırlanabilir değil. Bariz özellikleri kendisine seçmek yerine, tamamını seçip alır, potansiyelleri çoğaltır: İnsan olmak değil, insan-ötesi olmak… Bu cinsten simülasyona “sanat” deniyor. Sanat hem bir yer-yurdu yeniden yaratıyor, ama bu yer-yurt gerçekten yer-yurtsal değil. Gezegenlerarası bir uzayda kütleçekimi kanunlarına bağlı dünyaya pek az benziyor, ondan ziyade yersiz-yurtsuzlaştırılmış; her yönde hareket etme ihtimalini temin eden bir yer-yurt… Sanatçılar kendi tedavülden kalkmışlıklarının sırrını bulmuş taklitçiler.

Bin Yayla’da, Deleuze ve Guattari onlara temsil terminolojisine saplanıp kalmadan simülasyonun iki mod’unu da tartışma imkanı veren bir kavramsallaştırma icad ediyorlar: anahtar kavram ikili-oluş. İhtişamlı-anlatım sürecinde daima her ikisini dönüştüren ve birbirine dönüştürülebilen en azından iki terim var (-21-).

David Cronenberg’in The Fly, Sinek filmi, buna dair bir durumu, başarısız bir durumu, sunuyor. Brundle ismindeki bilim adamı nesneleri maddesizleştiren ve onları anında istenilen bir yere ışınlayan bir makine ile deney yaparken kazara kendisini bir sinek ile eşleştiriyor. Bir nevi kütleçekime ve Newton’cu fiziğe hakaret ediyor. Bu kaza olunca Brundle pek de sinek olmuyor ama sinek-insan da olmuyor. Bundan ziyade, ikisinin de bariz özellikleri ve potansiyelleri yeni bir canavarsı-benzer-karışım’da terkip oluyor: Duvarlarda yürüyebilen ve kendisini “haşarat-politikacı” olarak tanımlayabilecek denli düşünebilen ve konuşabilen bir Brundle-sinek… Kendisini sinek’ten arındırmak için süreci geriye doğru tekrar etmeyi deniyor lakin bu defa da tek başarısı kendisini makine ile terkip etmek oluyor. Vendémiare’da portresi çizilen sınırlı ve negatif oluş’ta, şebekeye uyum sağlamak için kendi potansiyellerini törpülemek zorunda olmayı sorgulamak adına terimlerden biri kimliğin ve bedenin soyutlanması, yahut en azından böyle gözüküyor. The Fly’da olduğu gibi sınırlamasız ve pozitif oluş’ta, iki terim de aynı düzlemde: Dikine yukarı ya da aşağı bakmak yerine, kişi şebekede etraftaki kendisi için belirlenmiş başka bir pozisyona doğru hareket ediyor. Bir hayvan, bir makine, farklı bir ırk, cinsiyet ya da farklı yaşta bir insan, bir haşarat, bir bitki olmaya… İhtişamlı-anlatım süreci, atomaltı fizik kadar soyut olmasına rağmen tesir ettiği dünyayı içeriyor ve bir “kuark-parçacığı kadar gerçek… (Bin Yayla kitabındaki “Soyut Gerçek” makalesinden: Bu metindeki “gerçek” yukarıda verilen gerçek tanımlamalarına göre farklı bir anlamda; gerçekleştirilimiş simülasyonların kapsamlı bir sistemi olarak da anlaşılan, Virtüel’in gerilimli alemi ki o da gerçekliğin içinde vücut buluyor.) (Soyut Gerçek/Abstract Real: Soyut gerçek; “abstract”’ın soyutluğun dışında, materyal, maddi olmayan minvalinde bir anlamı da var, Deleuze’un kastının mahiyetine dair kitaba bakmak lazım.)

Işınlama makinesi kendini terkip ettiği terimlerle aynı uzamda… İşleme prensibi o dünyanın kuantum düzlemine hiç görülmemiş potansiyellerin bir karışımını yaratmak için soyutluk havuzuna dalmış durumda. Geri dönüşü olmadan, yeni bir beden ve arazi üretiyor. Tek seçenek bir terimden sonrakine sıçrayarak bayrak yarışındaymışçasına olup-duruş’u sürdürmek. Ta ki süreç kendisini imha edene yahut potansiyellerini tüketip yakıtını tamamen harcayana kadar ve muhteşem-hayvan ölür. Bunu gezegenlerarası uzaya benzetmek yanıltıcı olabilir: Bundan daha ötede serbest-dolaşımda bir ağırlıksızlık sözkonusu olamaz. Bu denli tam in-determine bir şey yok. Her bir kişi kendi itkisine, kendi yaşam gücüne, ne kadarını göze alabileceğine göre ayarlanmış kendi potansiyellerine sahip. Ve tortulaşmış ve evvelden-varolan “gerçek” olduğu kabul gören simülasyonlar tarafından ortalığa saçılmış engellerle dolu bir dünyanın içine doğru hareket ediyor. Genellenmiş bir in-determinasyon yok ama insanın sinekle buluştuğu yerde karar-verilemezliğin yerelleştirilmiş noktaları mevcut. Erek, öyle bir noktada biri’nin dünyasındaki kuantum düzlemine erişmek ve ikili-oluş’un stratejik taklidi ile muhtemel tüm potansiyelleri terkip etmek… Deleuze ve Guattari, elbette insanlara “nesnel” olarak bir haşarat olabileceklerini söylemiyor yahut olmalarını tavsiye etmiyor. Bu potansiyelleri intihap ve terkip etmek ile alakalı bir soru ki bu hareket ve dinlencenin birbiriyle soyut alakaları olarak tanımlanır. Etkileme ve etkilenme kabiliyetleri: soyut ama gerçek. Fikir, kendi ışınlanma makinemizi inşa edip onu gitmek ve daha ötesine gitmek için bir bayrak yarışındaymışçasına kullanmak, daha muntazam ve daha güçlü karışımlar yaratmak ve onları bir bulaşıcı hastalıkmışçasına yeryüzündeki her kimliğe bulaşana değin yayıp saçmak… ve tam-müteşekkil noktaya erişildiği yerde, işte o vakit, pozitif simülasyon temsil ve taklit şebekesine karşı kullanılabilir ve onu yeni bir dünyaya dönüşütürebilir. Deleuze ve Guattari, bu oluş sürecinin kolektif doğasında, yalnız bir sanatçıda cisimleşmiş olduğu halde, ısrar ediyor. Devrimci yahut “önemsiz/önemsizleştirilmiş/önemsenmeyen/yalnız” (Önemsiz derken, bu önemsizlik bir yalnız bırakılmışlık tecrit edilmişliğin getirisi, mesela Kafka’ya matuf söylenmiş, ki buna “Minor Art”.) Sanatçılar kendi topluluklarının sunduklarını, yanlışın güçleri ile hizaya getirirler (-23-).

Kendisini sonrasında topluma Feuillade’nin şarap assemblajında olduğu gibi yeniden-zerk edebilecek işleyen bir simülasyon yaratırlar ama bunu epey farklı, hatta bir nevi eşdeğeri denli zilzurna sarhoş edici bir etki ile yaparlar.

The Fly’a dönelim. Bilimadamının süreçten tek kaçış ümidi kız arkadaşını kendisinden ve sinekten bir çocuk yapmaya ikna etmektir. Ümidi ve korkusu, insan türüne Brundle-sinek’i bulaştırmak ve böylece eskisinin yerine geçmek üzre süperinsan gücü ile bezeli yeni bir tür ortaya çıkmasıdır. Süpersinek olarak üstün gelen insan… (Nietzsche kinayesi, anıştırması gereksiz değil. Deleuze için, “Yanlışın Güçleri” güç istencinin bir başka söylenişi, adıdır. Ve pozitif simülasyon, Deleuze ve Guattari tarafından Anti-Oedipus’ta ebedi bengidönüş olarak açıklanmış. – o da Nietzsche’den alınmış bir kavram)(-24-). Yeniden-üretim ve yeni bir etnik kimliğin oluşturulup biçimlendirilmesi bu simülasyon sürecinin suratsız-yüzleri ama onlar nihai erek değiller. Erek yaşamın kendisi, yeni-Brundle’ın kendi güçlerini saklayıp baskılamadan yaşayabileceği yeni bir dünya… Bu ihtimal başarıyla olan-güçler tarafından ezilip geçilmiş. Brundle-sinek bir kaçış yolundan mahrum bırakılmış. Brundle’ın ve sineğin bedenlerinde yazılı orijinal formül, görünüşe göre hatalı. Yapabileceklerinin en iyisini yaptılar, ama sadece kendi tedavülden kalkışlarına erişebildiler.

Tüm bunlar bizim mevcut kültürel şartlarımıza nasıl uygulanabilir? Deleuze’e göre, simulakrumun kendi maskesini düşürmeye başladığı nokta resimde pop art’ın zuhur etmesi ile başladı. Sinemada bu İtalyan Neo-Realismi ve Fransız Yeni Dalga, Nouvelle Vague ile oldu (-25-). Belki de bu noktaya şimdilerde popüler kültürün içinde tamamıyla ulaşmaktayız. İleri/gelişmiş-kapitalizm, Deleuze ve Guattari’nin tartıştığı üzre, şimdilerde eski kimliklerin ve yer-yurt anlayışının feshedilmesini, nesnelerin ortalığa salıverilmesini icbar eden, imajların ve enformasyonun hiç olmadığı kadar fazla hareketlilik (mobility) ve birleştirme potansiyeline sahip olduğu yeni bir ulus-ötesi düzleme erişiyor (-26-). Hep olduğu gibi, bu yersiz-yurtsuzlaştırmanın etkisi sadece yeniden-yer-yurt haline getirme’yi (retrerritorialization), daha büyük ve muhteşem bir dünyaçağında Kapital’in yeniden-doğacağı bir diyarın üzerinden mümkün kılabilmektir. Ama bu olurken, bir gedik açıldı. Meydan okuma bu yeni dünya simülasyonunu alıp bir adım öteye taşıyarak, geri dönüşü olmayan bir noktaya; böylece simülasyon en yüksek derecede pozitif bir simülasyona dönüşecek ‘yanlışın gücü’ ile bizi hizaya getirerek, ve sonunda da temsil şebekesi bir defalığına ve tamamen olmak üzre kapanacak.

Bu sızlanıp durarak yapılamaz. Baudrillard’ın çalışmaları uzun bir ağıt. Doğrusal ve diyalektik nedensellik artık işlevsiz, zira her şey in-determine oldu. anlamın merkezi boş, zira biz kaybolmuş yörüngedeki uydularız. Ne yasa koyucu-özneler ne de pasif köleler gibi hareket edemiyoruz zira hepimiz birer süngeriz. İmajlar artık temsile bağlı değil, zira hiperuzayda ağırlıksız bir halde salınıp duruyorlar. Sözcüklerin artık tek bir anlamı yok, zira dil-işaretleri birbiri üzerinde kaotik bir halde kayıp duruyorlar. Gerçek ve imajiner arasında tekrarlı-döngüsel bir devre yaratıldı ve böylece gerçeklik hipergerçekliğin kararsız mesafesizliğinde içe doğru patladı. Tüm bu ifadeler şayet mezkur “temsiliyet düzeni”nin tek düşünülebilir alternatifinin kesin indeterminasyon olduğu farzedilirse anlam kazanıyor. Zira Baudrillard’ın söylediği yahut zaten kendinde-gerçek’liğinden ötürü indeterminasyon düzenin tersyüz edimi demek. İndeterminasyon gerekli zira asıl-olan’ın sahte kopya’sı ve her zerresi kendi sisteminin bir parçası. Baudrillard’ın kavramsal çerçevesi saltı eski-gerçekliğin nostaljisinin bir sonucu. Zaten bu kendi dışındaki her şeyi tedavülden kaldıran bakıştan kaynaklı. Berrak haliyle söylediklerinin tamamının simulakra olagelen şeyleri unufak edip parçaladığını göremiyor: Simülakra simülasyonun gerçek kadar gerçek analiz-edilebilir prosedürleri tarafından üretiliyor yahut haddizatında gerçekten daha gerçek; zira o prosedürler gerçek’i kendi üretim ilkesine geri döndürüyor ve böylece kendilerinin yeni simülasyon rejiminde yeniden doğuşlarının yolunu hazırlıyorlar. Baudrillard oluşu ve çeşitliliği göremiyor. Simulakrumun farklılıkların ve galaktik mesafeleri çoğaltan bir oyuna kılıf olduğunu göremiyor. Deleuze ve Guattari’nin önerdiği, bilhassa “Bin Yayla”nın içinde, Baudrillard’ın çöken temsiller dünyasını etkili bir illüzyon olarak, ufak ihtimal pırıltılarının dahi ölümü olarak kavramaya mukabil bir mantıktır. Kinizmin aksine, kendimizi gerçekten daha gerçek – kendimizi-imar edişimizi canavarca bir bulaştırmayla- oldurmanın ufak ama ihtişamlı ümidi…

Çeviren Mustafa Burak Arabacı

Alıntı Yapılanlar

– 1,2,3- Jean Baudrillard,Ssimülasyonlar

– 4,5- Jean Baudrillard, Sessiz Yığınların Gölgesinde

– 6,7- Jean Baudrillard, Simülasyonlar

– 8- Baudrillard, Sessiz Yığınların Gölgesinde

– 9- Frederic Jameson, Postmodernizm yahut Geç-kapitalizm’in Kültürel Mantığı

-10,11,12- Gilles Deleuze, Eflatun ve Simulakrum

-13- Gilles Deleuze ve Felix Guattari, Anti-Oedipus

-14- Lacan, Psikanalizin Dört Radikal Kavramı

-15- Alliez and Feher

16- Sessiz Yığınların Gölgesinde

17,18, 20- Deleuze ve Guattari, Anti-Oedipus

-21,22- Deleuze, Bin Yayla; Deleuze, Bergsonculuk

-23- Deleuze, Kafka: minor bir edebiyata doğru; Deleuze ve Carmelo Bene, Çakışmalar

-24,25- Deleuze, Sinema II: Zaman-İmaj

Views: 426

“Konuşamayan” ve “Zaman ve Sessizlik” – Siren Kaya (Şiir)

Konuşamayan

Susmuş olan adına konuşamam

İnleyebilir, hırlayabilir, iç çekebilirim. 

tutmak, bekletmek, yasaklamak, esirgemek, gizlemek, kapatmak

Simsiyah nefesiyle ısıttığı kelimeleri

Öpüşür gibi dilime bırakır

Yutarım

31 Mayıs 2020

Zaman ve Sessizlik

Zaman içini çekerek bu sessizlikten hoşlanmadığını söyledi. Sağırdı o yüzden hareketin gürültüsünü, bağırtısını, yırtılmasını, çizilmesini görmek istiyordu. Zamanın nefesi kokuyordu, yosun gibi. Zaman gökyüzünü çiğniyordu, yutamayıp kusuyordu. İçime zamanı çekerek bu sessizlikten hoşlanmadığımı söyledim

22 Nisan 2018

Views: 80

Yaratılışın Felsefesel Versiyonu – H. İbrahim Türkdoğan

Kozmolojik Humoreske à la Günther Anders

Başlangıçta Hiç’in ve Boşluk’un Tanrıçası Nu vardı. Nu, kendi halindeydi, daha doğrusu hiçbir hali yoktu; Hiç’in hiçbir şeyi olamazdı, eksik’i de yoktu, fazlası da yoktu. Ve hiçbir şeye gereksinimi olmadığı gibi hiçbir meselesi de yoktu. Çünkü: Hiç hiçtir. Hiç.

Ancak günün birinde bir anda Varlık Tanrısı Bamba, henüz pek kısa saçlarından yakalayıp çıkardı Kendini Boşluk’un derinliğinden. Nu, önce şaşırdı, sonra kahkahalarla gülmeye başladı; bu sesli gülüş şokun kahkahasıydı, sonra nezaketle Varlık’ı geldiği yere geri gitmesi için ikna etmeye çalıştı, ama Varlık, az da olsa bir kez tadına varmıştı olma’nın, artık vazgeçemezdi, ve daha fazlasını merak ediyordu. Hiç’e kafa tuttu; düşmanlaştılar ve Varlık büyüdükçe büyüdü, boşlukta yer kapmaya çalıştı.

Hiç, Varlık’a savaş ilân etti, ortalığı temizlemeye başladı. Varlık’ın da o ilk oluş coşkusu azalmaya başlamıştı zaten. Düşündü taşındı, “ne yapsam” dedi Varlık. Böyle çok sıcıkı, “bana seyirci gerekiyor” dedi. “Hiç’le bir anlaşma olamaz mı acaba” diye düşündü? Doğrusu, Varlık fazlasıyla egosentrikti. Hiç ise pek umursamıyordu ama yine de rahatsızdı bu durumdan, o da düşünüp taşındı. Varlık, uyanık davranıp Hiç’e bir anlaşma önerdi.

Hiç, Varlık belasından nasıl kurtulacağını biliyordu, onu bir üflemeyle imhâ edebilirdi ama yine de Varlık’ın bu narsisist önerisini kabul etti. Çünkü bunu bir oyun olarak düşündü, nasıl olsa istediği zaman Varlık’ı yok edebilirdi. Öneriyi kabul etti Nu, “Yalnızlık güzel değil bir Tanrıça için” ve Varlık’a kucak açarak “Gel, buradayım” dedi.

Nu ile Bamba’nın kozmik bir Eros’ta birleşerek bir tür metafizik cinsel bir aşk sonucu yarattıkları bu dünya, kozmik çiftin balayına çıkmasıyla, evlatlarına terkedildi. Terkedildiği andan itibaren kozmik ebeveynlerini arayışa çıkan başıboş insan, bir taraftan duyumsadığı Boşluk’a kapılırken (Anne eksikliği) diğer taraftan da varolma övgüsüne yönelerek (Baba arayışı) kendine bir anlam bulmaya çalıştı.

Ortalık küçük küçük Bambişlerle dolup taşmaktaydı, kimse dur durak bilmiyordu, herkes bir şeylerin peşindeydi, şey çoğaldıkça çoğalıyordu. Şey’dir. Herşey’dir. Şey, Herşey’dir. Ve Hiçbir şey huzurlu değildi; Herşey Varlık’ın huzursuzluğuyla kaynaşarak Hiç’e lânet okuyordu. Hiç’ten gelen bu illet gitmesini bilmiyordu. Tüm insanlığı bulantı sarmıştı. İnsanlık tarihinde savaşsız bir on yıl yaşanılmamış. Kaldı ki insan, savaş kavramını iki ülkenin birbirine silahlı saldırısı olarak ifade ediyor. Ülkelerin ekonomik, kültürel açıdan birbirlerini her gün ezdiklerini savaş kategorisine almıyor. Bunun gibi binlerce kategori ve yüzbinlerce kavram mevcut.

Bu kozmik krizin ancak ölümle sonuçlanacağını Bamba kestirememişti. Kendi Kendini baştan çıkarmıştı, varolmanın büyüsü karşısında Kendini büyülemişti. Yaratmak üstüne yaratmak. Dinmek bilmeyen yaratma dürtüsü koskocaman bir evren oluşturmuştu, uçsuz bucaksız. Yaratımın bu kalabalığında üstüne üstüne körleşmiş ve tamamen bunamıştı artık.

Balayından döner dönmez evlatlarının çılgın arayışları karşısında neye uğradığına şaşırmıştı. Bu yaratımda şüphesiz Hiç’in de payı vardı ama Hiç, her an Kendiyle birlikte Herşeyi yok edebilirdi. Ve: Hiç, hiç de yok edici olmadı. Aksine: yapıcı davrandı. Yaratımdan kaçındı önce ama Bamba’nın dürtülerini çekici de buldu ve “Evet” dedi. İlle de bir “kötü” aranıyorsa, o da Varlık’tır, Hiç değil.

Varlık, şu kozmik narsisist, Kendini Hiç’ten doğururken Kendi Kendini büyülemekle fazla meşgul olmuş olmalı ki bir gün öleceğini hesaba katmamıştı. Oysa Hiç, her an ölebilir; her an Kendine dönebilirdi. Ve bu gerçekleşecek tek gerçektir. Doğrusu, O hep Kendinde. Sadece arada kaçamak yapıyor. Hangi sevgili yapmaz ki bunu!

Bir çılgınlık yaptığını anladı Varlık, ama geç kalmıştı artık. Kendi varlığı dayanılmaz hale gelmişti. Bu kez toplu yıkma dürtüsüne saldı Kendini. Hiç, izliyordu –sadece. Karışmadı hiç. Ve izlerken sık sık aklından geçen düşünce “Bamba öldü!” düşüncesiydi; geleceği görebilendi Hiç.

Hiç’in kariyeri Hiç’le başlar ve hiç’le sonuçlanır. Varlık’ın kariyeri Hiç’le başlar ve Hiç’le sonuçlanır.

Varlık penceresinden: Bu bir gülmece değil, bir dramdır. Hiç penceresinden: Bu bir gülmecedir. Varlık ve Hiç penceresinden: Bu acı bir şakadır.

———————————

Anders’in “Kosmologische Humoreske” adlı öyküsünü temel alarak ve Lütkehaus’un yorumundan esinlenerek yazdığım bu kısa öyküye de kendi düşüncelerimi somutlaştırarak farklı bir sonuca vardım. Anders, öykünün sonunu açık bırakıyor.

Views: 237

Sosyalizme Çağrı (Marksizm Hakkında) – Gustav Landauer – 12

Marksizm

7.1

İçinde bulunduğumuz zaman Proudhon’un 1848’de tarif ettiğinden farklı bir hal almıştır. Mülksüzleştirme her bakımdan artmıştır. Sosyalizmden altmış yıl öncesine göre daha uzağız.

Altmış yıl önce Proudhon, bir devrim anında, bütünü yeniden şekillendirme arzusu anında halkına o an için ne yapılması gerektiğini söyleyebilirdi.

Bugün halk ayaklansa bile, o zaman çok önemli olan bir husus artık tek başına belirleyici olmaz. Ayrıca iki bakımdan tam bir halk artık yoktur: adına proleterya denilenler kendiliğinden bir halkın cisimleşmiş hali hiçbir zaman olamayacaktır, öte yandan uluslar, üretim ve ticarette birbirlerine o kadar bağımlıdırlar ki tek bir halk artık halk değildir. Fakat insanoğlu birlikten uzaktır ve yeni küçük birimler, topluluklar ve halklar tekrar vücut bulana kadar da birlik olamayacaktır.

Proudhon, özellikle ruhsal ve psikolojik yaşamın yükselme anında ve de her devrime eşlik eden bireylerin orjinalliği ve kararlığı anında ve dönemin Fransa’ya has koşullarında (ki önemli bir parasal ve iştirak kapitalizmi ülkesi olmasına rağmen halen daha büyük sanayi kapitalistlerinin ve büyük toprak sahiplerinin ülkesi değildi)  tamamen haklıydı. Faiz ile zenginleşmenin devri daimini ve ortadan kaldırılmasını her reformun köşetaşı ve en hızlı, adamakıllı ve acısız bir başlangıç yapılabilecek nokta olduğunu dikkate almakta haklıydı.

Gerçekten de haksız zenginleşmenin, sömürünün, kendileri için değil de başkaları için çalışan insanların ortaya çıktığı koşullarımızın üç noktası bulunmaktadır.  Tıpkı fizik, kimya ya da astronomideki hareketlerde olduğu gibi toplumsal süreçlerin hareketinin her noktasında önemli olan işte bu tür bir sabit kaynak ve daimi sebeptir. Özgün bir sebebi her hangi bir geçmişte ya da ilkel koşulda soruşturmak her zaman yanlış ve verimsizdir: Hiçbir şey sadece bir kez meydana gelmez, her şey daimi bir oluş içerisindedir ve hiçbir orijinal şey yoktur, sadece sabit hareketler ve sabit ilişkiler vardır.

Ekonomik köleliğin üç ana özelliği aşağıdadır:

Birincisi, toprağın özel mülkiyetidir. Bu, mülksüzleştirilmiş, yaşamak isteyen şahsın, kendisini toprağı sürme ve dolaylı ya da dolaysız toprağın ürünlerini kullanma olanağından yoksun bırakan kişiye karşı izin isteyici, bağımlı bir tavır sergilemesi ile sonuçlanır. Toprağın özel mülkiyetinden ve onun doğal sonucu olan mülkiyetsizlikten kölelik, itaat, haraç, faiz, proletarya çıkar.

İkincisi, her ihtiyaca süre tahdidi olmaksızın ve değiştirilmeksizin hizmet eden bir takas aracı ile takas ekonomisinde malların dolaşımıdır. Altın bir taş, yüzyıllar boyunca değişmeden durmasına rağmen sadece ona sahip olmayı kıymetli gören, mücevher ya da gösteriş ihtiyacını tatmin etmek adına ona sahip olmak için emeğinin ürünlerinden vazgeçmeye istekli olan kişi açısından bir değere sahiptir. Malların çoğu atıl kalarak ya da kullanılarak maddi değerini de kaybeder ve tüketimde hızlıca yok edilir.  Bu mallar takas amacıyla, karşılığında aynı amaçla üretilmiş eşyanın kullanımını elde etmek için üretilir. Para çok önemli bir istisnadır, zira takas edildiği halde gerçekte kullanılmaz. Para teorisyenleri tarafından bunun aksini söyleyen açıklamalar aksine kötü bir vicdanı yansıtır.  Buna göre bir ürünün eşit değere sahip bir ürünle takas edilmesinin beklendiği adil bir takas ekonomisinde paramıza mütekabil bir dolaşım aracı gerekecektir ve muhtemelen buna “para” denecektir. Ancak bu, paramızın belirleyici niteliğine – mutlak değere sahip olma ve de başkalarının aleyhine onu kazanmayan kişilere hizmet etme niteliğine – sahip olmayacaktır.  Burada konu dışında tutulacak olan, hırsızlık ihtimali değildir; her tür para hırsızlığı diğer herhangi bir malın hırsızlığı kadar cereyan edebilir ve ayrıca hırsızlık bir tür iştir, aslında çok yorucudur ve genelde oldukça kârsız ve iyi bir toplumda pek de zevkli bir iş değildir. Buradaki amaç daha ziyade modern paranın zararlılığının sadece faiz-getiren değerinde değil tükenemezliğinde ve devamlılığında ve tüketimdeki yok olmama halinde yattığına işaret etmektir. Paranın salt bir iş-fişi haline dönüşmesi ve artık bir emtia olmaması halinde zararsızlaştırılabileceği fikri tamamen yanlıştır ve serbest ticaretin bürokratik otoriteyle ikame edileceği ve kimin ne kadar çalışmak ve tüketmek zorunda olduğunun belirlendiği devlet köleliğinde bir anlam taşır. Fakat aksine serbest takas ekonomisinde para diğer tüm emtialar gibi olmalıdır ki bugün esasen emtiadan farklıdır ve hala genel bir takas aracı olarak durmaktadır: diğer tüm emtialar gibi çifte takas ve tüketim niteliği taşımaktadır. Adil bir takas toplumunda bile takas aracı tüketilemezse ve zamanla değerini kaybetmezse zararlı büyük miktar sahipliğini ve dolayısıyla yan hakları elde etme ihtimali düşünülmeden reddedilemez. Gerçi bilinen tarihte, büyük toprak sahipliği ve sonuç olarak tüm sömürü biçimlerinde veraset ve benzeri (aygıtlar) iktidar ve devlet koruması ile kıyaslandığında yalnızca tali bir rol oynadı. Bu bakımdan Silvio Gesell’in önerisi (yani günümüzde olduğu gibi yıllar geçtikçe değer kazanmayan, aksine başından itibaren gittikçe değer kaybeden, böylelikle kişinin bir malı karşılığında elde ettiği bir miktar paranın mümkün olan en kısa zamanda tekrar bir ürün için takas etmenin haricinde hiçbir baskılayıcı bir çıkarının olmayacağı bir para çeşidi bulmak) değerlidir. Silvio Gesell, Proudhon’dan bir şeyler öğrenmiş, onun büyüklüğünü tanımış ve onu temel alarak bağımsız bir şekilde daha ileri fikirlere ulaşmış çok az kişiden biridir. Bu yeni paranın dolaşım akışına nasıl canlı bir hareketlilik getireceğine dair, nasıl üretim ve takas aracını elde ederken hiç kimsenin tüketim harici bir çıkarının olmayacağına ilişkin tarifi, tamamen, hızlı para dolaşımının kamusal ve özel yaşamda nasıl neşe ve canlılık getirdiğini, öte yandan piyasadaki bir tıkanmanın ve daimi paranın yavaş dolaşımının da enerjimizin durmasına ve ruhumuzun durağanlaşmasına sebep olduğunu öğreten Proudhon’un ruhundan kaynaklanmaktadır. Yağma tehlikesi barındırmayan objektif bir takas aracının bulunup bulunmayacağı – bu sorunun sorulmasıyla ilgili en önemli şey sadece sorulabilmiş olmasıdır – geleceğe ait bir mesele değildir.  Aksine mesele para dolaşımının diğer iki noktayı belirleyici bir şekilde etkileyen kalkış noktası olup olmadığı ya da olup olamayacağıdır. Ancak burada şunun söylenmesi gerekir: eğer tarihin belirli bir noktasında, ki 1848’de Fransa’da olan buydu, mütekabiliyet takas ekonomisine sokulduysa, bu, büyük toprak sahipliği ve artı-değerin sonunu imlemiş olmalıdır.

Ekonomik köleliğin üçüncü kilit özelliği, buna göre, artı değerdir. İlk olarak söylenmesi gereken şey şudur: eğer kişi bununla ne demek istediğini net olarak ortaya koyup bu tanımına sıkıca bağlı kalmazsa değer kavramı ile pek çok fitne çıkarılabilir. Değer ifadesi anlamında bir talep taşır; bu anlam, kişi potansiyel alıcının cevabının fiyatın söylenmesini, ardından oluştuğunu düşündüğünde netleşir. Bu bakımdan değer öncelikle keyfilikten kaçınır. Fiyatı doğru değer, gerçek değer bağlamında gördüğümüz zaman kavramı biraz daha fazla daraltırız. Değer, fiyat ne olması gerekiyorsa odur, fakat öyle değildir. Bu ilişki her malın fiyat-ilişkisinde bulunur. Bu anlamda “değer” ifadesi, bu sözcüğün kullanımına dikkat eden herkesin fark ettiği gibi, fiyatın değere eşit olduğu, ya da diğer bir deyişle tüm gerçek iş ücretlerinin toplamının malların nihai hallerinin fiyatlarının toplamına eşit olduğu ideal, ya da toplumsalı talebi içerir. Elbette bireyler olarak karşıt duran insanlar her avantajı, sadece malın değil arzu edilen ürünlerin ender bulunurluğunu, özel sebeplerle artan talebin, tüketicinin cehaletinin vs. avantajını da sömürdüğünden hakikatte söylenen fiyatın toplamı ücretlerin toplamından daha fazladır. Belirli kategorilerdeki işçiler bazı koşullar altında bu muayyen avantajların bir kısmından, daha yüksek “maaş” biçiminde yararlanırlar. Eşit derecede yorucu işte çalışan kardeşlerinin maaşları ile kıyaslandığında bu yüksek maaşla çalışan işçilerin avantajı sadece ücret olmaz. Kâr da avantajlıdır. Kompleks ekonomik yaşamın hiçbir detayı, çalışmanın ürettiği her şeyi sadece ücretiyle satın alamayacağı gerçeği ile ilgili hiçbir şeyi değiştiremez.  Aksine, kârın satın alım gücü için dikkate değer bir bölüm bırakılmıştır. Yukarıda da önerildiği üzere, hâlihazırda piyasaya mal olarak girmiş üretimin ara aşamaları burada ele alınmamıştır. Çünkü kişi meseleye yakından bakacak olursa malların kapitalist bir üretici tarafından ücretlerle ya da kârla değil sermaye ile (ki bunu yakında daha detaylı göreceğiz), itibar ya da mütekabiliyet yerine sızan bir şeylerle, başka bir kapitalist üreticiden satın alındığını görür. Elbette çalışma (iş), nihayetinde bu sermaye için faizi sağlamak zorunda olandır. Fiyatlarda saklanmıştır ve hâlihazırda yukarda mülkiyetten kaynaklanan kâr şeklindeki bir başka biçim olarak adlandırılmıştır. Zira sermaye akışkan ve hareketli kılınan mülk-sahipliğinin dolaşım ve emek üzerinden elde edilen ürünlerinin biçimidir. Sermaye, görünüşte mülk sahibi olmayanlar açısından bile hala oluşum sürecinde olan bir ürün için maaşları artırma veya bir ürünün bir işleme sürecinden diğerine geçişi sırasında maaşları emeğe ödeme yahut bu ürünlerin ticaretini yapma ve bu ürünleri depoda tutma yoluyla ürünleri edinme aracıdır. Yakında sermayenin bu farklı biçimlerini ve sermayenin şey-gerçeklik, hakiki ruh gerçekliği ve sahte sermaye şeklindeki ayrımlarını ele alacağız. 

Bu bakımdan değer dediğimiz şey sadece toprağı iyileştirmek ve yeryüzünün ürünlerini çıkarıp işlemek için çalışma yoluyla ortaya çıkar. Fakat işçiler kendilerini kiralamaya, kendi iş kazanımlarının sonuçlarını başkalarına ticari kullanım için belli bir tazminat karşılığında teslim etmeye zorlanırlarsa ürettikleri ürünlerin değeri ile kendi kullanımları için satın aldıkları ürünlerin fiyatı arasında bir orantısızlık hâsıl olur. Burada, ister işçilerin kendilerine yapılan ödemelerde – maaşları çok düşüktür – isterse satın alımlarında – mallar çok pahalıdır – tam olarak soyuldukları nokta göz ardı edilebilir. Ana mesele, mutlak miktarları değil ilişkiyi düşünmektir – ki bu örnekte ilişki orantısızlıktır – ve kapitalistlerin tüm kârının zorlu koşulları nedeniyle işçileri kabul etmeye zorladıkları indirimden, hangi noktada olurlarsa olsunlar, işçilerin çalışmasının veriminden kaynaklandığını, diğer bir deyişle, işçilerin ücretlerinde yapılan indirimin ya da azaltılmış değerlerinin kapitalistlerin kârlarına veyahut artı değere eşit olduğunu hatırlamaktır. Burada hangi noktada kârın kapitalistlere aktığı da incelenmemiştir. Ne de bu sorunun yanlış bir şekilde sorulup sorulmadığına yakından bakan bir araştırmadır bu. Çünkü bu soru da bir kez daha karşılıklı ilişki yerine mutlak olanı koymaya kalkışmaktadır. Yalnızca kârın mülk-sahiplerine, para-kapitalistlerine, müteşebbislere, tüccarlara ve onların tüm yardımcılarına, memurlara, “aklî” (mental) işçilere ve kapitalizmde ayrıcalıklı bir pozisyonda bulunan başkalarına çeşitli oranlarda dağıtıldığına dikkat çekilmiştir. Ve ayrıca bunun inşa meselesi olduğu da vurgulanmalıdır. Gerçi bu inşaalar tümüyle gereklidir: kapitalizmde rolü olan kişilerin gelirlerinin tamamı kar değildir, onlar da iş yaparlar. Ve “işçilerin” tükettiği her şey emek ücreti değildir; onlar da, genellikle çok az oranlarda da olsa kâr ekonomisine katılırlar. Çalışmayı (işi) verimli ve verimsiz olarak ve – aynı olmasa da – üretilen malları gerekli ve lüks mallar olarak ayırmak çok ileri gitmek olur. Burada, kapitalizm içerisinde yer alan pek çok ayrıcalıklı kişinin sadece biraz iş yapmakla kalmayıp şüphesiz verimli iş de yaptığına işaret edilmelidir, tıpkı işçilerin de tam ya da kısmen verimsiz iş görmesi gibi. İkinci olarak, işçilerin tüketimine sadece gerekli olan mallar değil lüks mallar da girer. Tüm bu detaylar, ki hepsi zamanımızın gerçek yaşamı için büyük önem taşır, burada zikredilebilir. Burada mesele, işçilerin ve işçilerin sendikalarının ücret meselesi üzerindeki tek taraflı vurgusunun Marksistlerin yanlış artı değer kavramı ile ilişkili olduğunu gösterme meselesidir. Yukarıda maaş ve fiyatın nasıl birbiri ile bağlantılı olduğunu gördük; şimdi de sözde artı değerin teşebbüsten doğan mutlak bir miktar olduğu ve buradan sermayenin diğer kategorilerine aktığı [iddiasının] tümüyle yanlış olduğunu gösterdik. Artı değer, maaş ve fiyat gibi bir ilişkidir ve belli bir noktada değil, ekonomik sürecin tüm akışlarında meydana gelir. Marksizm’in teşebbüs üzerindeki, özellikle sanayi teşebbüsleri üzerindeki çok önemli odağı burada tartışılan yanılgıdan kaynaklanmaktadır. Marksistler bu konuda kapitalizmin Arşimedik noktasını keşfettiklerine inanmaktadırlar. Hakikat ise basitçe şudur: kârların cem-i cümlesi çalışmadan çıkartılır ya da diğer bir deyişle mülkün hiçbir verimliliği ve kapitalin hiçbir verimliliği yoktur, sadece çalışmanın verimliliği vardır. Bu bilgi aslında sosyalizmin bilgisinin temel bir noktasıdır ve Marksistler sırf bu bilgi yüzünden ki bu bilgiyi diğer tüm sosyalistlerle paylaşırlar, – Proudhon, Bastiat ile gerçekleştirdiği muhteşem polemiklerinde ve diğer pek çok yerde bunun klasik ifadesini ortaya koymuştur – kelimenin en geniş anlamıyla kendilerine sosyalist diyebilirler. Şunu da bilirler: mülk ve sermayenin kârlılığı, gerçekte emeğin verimliliğine karşı hırsızlık olan bir şey için sadece aldatıcı bir biçimdir. Fakat bu temel bilgiden yola çıkarak Marksistler kendi teorilerinde ve sendikacılar da kendi eylemlerinde, bu en cüretkâr yanlıştan sonuçlar çıkarmıştır. Marksistler bir davaları olduğu için, esas, mutlak bir davaları olduğu için buna inanmıştı. Onlar açısından iş, iş koşulları ve üretim süreçleri o andan itibaren her şeyi ve dolayısıyla materyalist tarih kavramlarının,  gelişme yasalarının, sabit temerküz ve büyük kriz ve çöküş beklentilerinin, vs. kaba yanlışlığını açıklayan son işti. Sadece çok daha fazla araştırmaları gerekecekti – o halde işçilerin sıkıntıları nereden kaynaklanmaktaydı? – ve toprak sahipliği ve paranın süresinin dolmaması ve tüketilemezliği meselesi ile karşılaşacaklardı. Ve ardından sıra devlete ve ruha ve iniş çıkışlara gelecek ve devlet ve sermaye ve özel mülkiyeti de kapsayan koşulların kendi davranış biçimimizde mevcut olduğunu ve nihayetinde her şeyin bireylerin ilişkilerine ve bu bireylerin kurumlarla olan enerjilerine bağlı olduğunu bulacaklardı. Bu da enerjinin ve genellikle eski nesillerin bireylerinin güçsüzlüğünün katılaşmış kalıntıları zaman üzerine ağır bir yük olarak biner. Bakış açısına ve tasvire (imagery) istinaden kişi, ekonomik koşullar, siyasi ilişkiler, din, vesaireye bir bütün olarak, ya ağır üst yapı ya da bir dönemin bireyleri için yaşamın temeli adını verebilir. Fakat ekonomik ya da toplumsal “koşullar”ı bir zamanın “maddi” temeli ve ruh ve biçimlerini de sadece “ideolojik üstyapı” ya da kopyalama ve ayna-imgesi olarak ele alırsa bu görüş asla yanlış olmaktan öte bir şey olamaz. Artı değer bilgisi olarak bu tür bir önem verişin, yani özel mülkiyetin ve para-kapitalin emeğin yağmacısı olarak teşhirinin bu denli yıkıcı oluşu artı değerin “kaynaklandığı” yeri keşfettiklerine dair duyulan yanlış inançtı. Artı değer dolaşımda bulunur; artı değer bir malın satın alınımında, bir işçinin az ya da çok tüketimdeki ödemesin kadar meydana gelmektedir. Yine de bir başka şekilde ifade edilerek – sadece imgelerle konuşabileceğimiz için hakikat, çeşitli bakış açılarına göre tarif yapma girişimleri ile çevrelenmelidir ve bu yaklaşımdan daha çok yararlanmamız gerekmektedir; daha karmaşık ve parçalanmış olanlar kapsayıcı genellemelerimizde yakalamak istediğimiz fenomenlerdir – : Artı değerin sebebi çalışma değil, işçilerin zorluklarıdır.  Yukarıda da söylendiği üzere çalışan insanların zorluğu, üretim sürecinin dışında bulunmaktadır. Hepsinden daha çok bu zorluğun vesairenin sebebi daha ziyade tüm kâr ve toprak sahipliği ekonomisinin dolaşımında yatmaktadır. Buna göre bu kabuklardan sebeplerine doğru, buralarda hareket eden ve bunlar tarafından hareket ettirilen veya kendilerinin bunların hareketlerinde engellenmesine izin veren insanların niteliğinde ve sonra bunlardan önceki nesillerin insanlarına giden dolaşımda bulunmaktadır. Artı değerin kökeninin nihai sebebi kapitalist üretim süreci değildir; insan ilişkileri için nihai bir sebebe ihtiyaç duyan bilim adamları kesin olarak şunu kaydetmelidir: Adem sondan bir önceki ve en sondur ve muhteşem güzellikteki mutlak olan Tanrı’nın kendisidir. Ve Tanrı, altı tam gün boyunca, kendi mutlaklığına karşı dahi sadakatsizleşir zira gerçek bir mutlakçı, çalışmak için kendisinin fazlasıyla iyi olduğunu düşünür. Tahtının yani kendisinin üzerine oturur ve kendisine ve kendi kendine ben dünyayım der!

Kapitalist üretim süreci, çalışmanın özgürleşmesi için sadece olumsuz anlamda kilit noktasıdır. Kapitalist üretim süreci daha fazla gelişme göstererek ve kendisine içkin yasalarıyla sosyalizme yol açmaz; işçilerin üreticiler olarak rollerindeki mücadeleleri üzerinden emek lehine kararlı bir şekilde dönüştürülemez.  Bu, ancak ve ancak işçiler kapitalist üreticiler olarak rollerini oynamaktan vazgeçerlerse mümkün olacaktır. Herhangi bir insan hatta işçi bile kapitalizm yapısı içerisinde ne yaparsa yapsın her şey onu kapitalizm engelinin daha da derinlerine çeker. Bu rolde işçiler de kapitalizmin katılımcılarıdır. Gerçi işçilerin çıkarları kendileri tarafından seçilmiş değildir fakat bu çıkarlar kendilerine kapitalistler tarafından aşılanmıştır ancak her elzem şeyde, konumlandırıldıkları yerin adaletsizliğinin sırf avantajlarını değil dezavantajlarını da alırlar. Özgürlük sadece aklen ve fiziken kapitalizmden çıkabilen, kapitalizm içerisinde rol oynamaya son veren ve insan olmaya başlayan kişiler için mümkündür. Kişi bundan böyle gerçek olmayan kâr ve piyasası için çalışmayarak, ihtiyaç ve çalışma, açlık ve eller arasındaki bastırılmış gerçek ilişkiyi sağaltarak (restore) adam olmaya başlar. Yapılması gereken, temel sosyalist anlayıştan – yalnızca çalışma değer üretir – doğru sonucu çıkarmaktır ve sonuç: faiz piyasasından uzaktadır! Çalışma piyasası ve ruhu, çalışma ile tüketim arasındaki ilişki ve çalışma nedeni yine de tesis edilmek zorundadır. 

Bugün sosyalizm çağrısı herkese gitmektedir. Bu herkesin bu çağrıya cevap vereceği ya da verebileceği inancıyla değil bazılarına, herkesin yeni başlayanlar cemiyetine ait oldukları bilincine sahip olmaları için yardım etme temennisi ile yapılmaktadır.

Böyle yaşamaya artık katlanamayan ve katlanmayacak olanlar burada çağrının yapıldığı kişilerdir. Kitlelere, insanoğlunun halklarına, yöneticilerine ve tebaalarına, varislerine ve ıskat edilmiş olanlara, imtiyaz sahiplerine ve aldatılmışlara şu söylenmelidir: ekonominin topluluklarda birleşmiş insanların ihtiyaçlarını karşılamak yerine kâr için yürütülmesi zamanımızın devasa, bastırılamaz utancıdır. Tüm militarizminiz, tüm devlet sisteminiz, tüm bu özgürlükleri bastırmalarınız, tüm sınıfsal nefretiniz sizi yöneten acımasız ruhtan gelmektedir. Eğer birdenbire, devrimin büyük anı siz halklara denk gelirse, her biriniz, ne yapardınız? Dünyada, her ülkede, her ilde, her toplulukta, hiç kimsenin bir daha açlık çekmemesini, hiç kimsenin donmamasını, hiçbir erkek, hiçbir kadın ve hiçbir çocuğun yetersiz beslenmemesini nasıl sağlamak isterdiniz? Sadece en temel ihtiyaçlardan konuşmak için! Ve devrim ya sadece tek bir ülkede patlak verseydi? Ne işe yarayabilirdi? Hangi hedefi amaçlayabilirdi?

İşler artık kişinin bir ulusun insanlarına seslenebileceği gibi değildir: Toprağınız ihtiyaç duyduğunuz yiyeceği ve sanayi ham maddelerini yani çalışmayı ve takası üretir! Birleşin, siz yoksul insanlar, birbirinize itibar edin; mütekabiliyet sermayedir; para-kapitalistlerine ve müteşebbis patronlara ihtiyacınız yoktur; şehirde ve ülkede çalışın: çalışın ve takas edin!

Büyük, kapsayıcı tedbirlerin bütünü etkileyeceği bir an beklenilse bile işler artık öyle değildir.

Devrim anında muazzam bir kafa karışıklığı, hakiki bir vahşi kaos, çocuksu bir acizlik hasıl olabilir. İnsanoğlu kapitalizmin tepe noktasına – dünya kr piyasasına ve proleteryaya- ulaştığı bu zamanın haricinde hiçbir zaman daha fazla bağımlı ve zayıf olmamıştı!

Hiçbir dünya istatistiği ve hiçbir dünya cumhuriyeti bize yardım edemez. Kurtuluş sadece halkların topluluk ruhundan yeniden doğması ile gelebilir!

Sosyalist kültürün en temel biçimi bağımsız ekonomileri ve takas sistemi ile birlikte topluluklar cemiyetidir. Bizim insan refahımız, varlığımız şimdilerde hayatta kalmış tek doğal grup olan bireyin birliği ile aile birliğinin her toplumun temel biçimi olan topluluklar birliğine bir kez daha yoğunlaştırılması olgusuna dayanır.  

Bir toplum istiyorsak o zaman onu inşa etmeliyiz, onu uygulamalıyız.

Toplum, toplumların toplumlarının toplumudur; cemiyetlerin cemiyetlerinin cemiyetidir; milletler topluluklarının milletler topluluklarının milletler topluluğudur; cumhuriyetlerin cumhuriyetlerinin cumhuriyetidir. Sadece özgürlük ve düzen vardır, sadece ruh, öz-yeterlilik ve toplum olan bir ruh ve birlik ve bağımsızlık vardır.

Hiç kimsenin işine karışmasına izin vermeyen bağımsız birey, dünyası ev ve işyeri ile birlikte ailenin ev topluluğu olan kişi; otonom yerel topluluk; gelmiş geçmiş en az görev sayısına sahip olan, daha kapsayıcı gruplarla birlikte hiç olmadığı kadar geniş ilçe ya da topluluklar grubu vs. – işte bir toplum böyle görünür; bu tek başına, uğruna çalışmaya değer, hepimizi sefaletimizden kurtarabilecek olan sosyalizmdir. Günümüzde var olmayan özgür-ruh birliği için vekil olarak baskıcı hükümet sistemini devletlerde ve devlet gruplarında daha da genişletme ve bunların alanlarını daha önceden gerçekleşmiş ekonomi sahasına doğru yeniden uzatma girişimleri faydasız ve yanlıştır. Her orijinal niteliği ve faaliyeti boğan bu polis sosyalizmi halklarımızın topyekûn mahvına mühür vuracak ve tamamen dağılmış atomları mekanik bir demir halka ile bir arada tutacaktır. Doğal bir birlik biz insanlar tarafından sadece yerel ölçekte yakın olduğumuz yerlerde, gerçek temas halinde elde edilebilir.  Aile içinde, ortak bir görev ve ortak bir amaç için birçok insanın birliği olan birleştirici ruhun, komünal yaşam için çok dar ve yetersiz bir formu bulunmaktadır. Aile sadece özel çıkarlarla alakalıdır. Kamusal yaşam için ortak ruhun doğal özüne ihtiyacımız vardır. Bu şekilde kamusal yaşam artık devlet ve soğukluk tarafından şimdiye kadar olduğu gibi münhasıran doldurulup yönetilmeyecek, aile ilgisine benzer bir sıcaklık ile yönetilecektir.  Hakiki komünal yaşamın işbu özü, yerel topluluktur, ekonomik topluluktur: bu özü, onu yargılamak isteyen hiç kimse, mesela kendisine günümüzde “topluluk” diyenler, hayal bile edemez.

Fabrikalar için, ham maddelerin işlenmesi için, malların ve yolcuların taşınması için kullanılan sermaye gerçekte ortak ruhtan başka bir şey değildir. Açlık, eller ve yeryüzü -üçü de ordadır, doğallığıyla ordadır; eller açlık için çalışkan bir biçimde ihtiyaç duyulan malları yeryüzünden temin eder. Ek olarak, asırlık ticarette belli başlı bölgelerin özel tecrübeleri, belirli ham maddelerin sadece belirli yerlerde olmasını sağlayan toprağın özel bileşimi, gereksinimi ve ticaret elverişliliği bulunmaktadır. İnsanların yerel ölçekte üretilemeyecek ya da üretilmemesi gereken şeyleri toplumdan topluma takas etmesine müsaade edin, tıpkı topluluklar içerisinde bireyden bireye takas ettikleri gibi.  İnsanların bir ürünü denk bir ürünle takas etmesine müsaade edin. Her toplumda bu kişilerin her biri tüketmek istediği kadarına, yani çalıştığı kadarına sahip olacaktır.

Açlık, eller ve yeryüzü oradadır, üçü de doğası gereği oradadır. Ve onların yanı sıra insanlar sadece kendi aralarında düzgün bir şekilde süregiden şeyleri düzenlemeye ihtiyaç duyarlar. Ve insanlar neye ihtiyaç duyuyorlarsa ona sahip olacaktır ki böylece her biri sadece kendisi için çalışabilsin; yani hepsi birbirini değil doğayı sömürecektir. Her bir kişi alım satım sistemi altında bile sadece kendisi için çalışsın, insanlar bin misli bir birlikte birbirinin yerini alsın ve buna rağmen bu birlikte hiçbir şey hiç kimseden alınmasın, dahası her şey her birine verilsin diye takas ekonomisini düzenlemek – işte bu sosyalizmin görevidir. Şeyler, bir kişiden diğerine hediye olarak verilmeyecektir; sosyalizm ne feragattir ne de hırsızlık; her kişi kendi çalışmasının sonucunu alır ve doğanın ürünlerini çıkarırken iş bölümü, takas ve çalışan bir komünallik vasıtasıyla herkesin güçlenmesinin keyfini çıkarır.

Açlık, eller ve yeryüzü oradadır: üçü de doğası gereği mevcuttur. Günümüzde şehirdeki ve ülkedeki insanlara tüketimimize giren her şeyin, hava hariç, yeryüzünden ve yeryüzündeki bitkiler ve hayvanlardan kaynaklandığını yeni bir şeymiş gibi söylemek zorunda olmak tuhaf.

Açlık, eller ve yeryüzü oradadır, üçü de doğası gereği oradadır.

Açlığı günlük olarak hissederiz ve satın alma ve bu açlığı giderme vasıtası olan parayı almak için ceplerimize uzanırız. Burada açlık denen, gerçek olan her ihtiyaçtır; bu ihtiyaçların her birini gidermek amacıyla para almak için kasalarımıza uzanırız.

Para elde etmek için kendimizi satar ya da kiralarız. Ellerimizi hareket ettiririz ve burada eller denirken kasıt pek çok kas, sinir ve beyindir, ruh ve bedendir, çalışmadır. Toprak üzerinde çalışma; yer altında çalışma; yeryüzünün ürünlerini daha fazla işleme için çalışma; takasta ve ulaşımda çalışma; zengini zenginleştirmek için çalışma; haz ve talimat için çalışma; gençliği eğitmek için çalışma; zararlı, faydasız ve değersiz şeyler üreten çalışma; hiçbir şey üretmeyen çalışma ve sırf izleyicilerin seyretmesi için yapılan çalışma. Bugün pek çok şeye çalışma denmektedir; bugün para getiren her şeye çalışma denmektedir. 

Açlık, eller ve yeryüzü oradadır, üçü de doğası gereği oradadır.

Yeryüzü nerededir? Ellerimizin açlığımızı yatıştırmak için ihtiyaç duyduğu yeryüzü.

Bir kaç insan yeryüzüne sahiptir ve bunların sayısı giderek azalmaktadır.

Söylediğimiz gibi sermaye bir şey değil aramızdaki ruhtur. Sanayi ve ticaret için araçlara sahibiz, keşke kendimizi ve insan doğamızı yeniden bir keşfedebilseydik. Yeryüzü dışsal doğanın bir parçasıdır. Hava ve ışık gibi doğanın bir parçasıdır; yeryüzü devredilemez bir şekilde tüm insanlara aittir; yeryüzü sadece birkaç kişi tarafından sahiplenilen özel mülkiyete dönüşmüştür!

Eşya ile ilgili tüm sahiplikler, tüm toprak-sahipliği hakikatte insanların sahipliğidir. Kim yeryüzünü diğerlerinden, kitlelerden saklarsa, bu kişi diğerlerini kendisi için çalışmaya zorlar. Özel mülkiyet hırsızlıktır ve köle sahipliğidir.

Bu sahiplik türü, para-ekonomisi üzerinden, öyle görünmeyen bir toprak sahipliğine dönüşmüştür. Adil takas ekonomisinde aslına bakılırsa benim toprakta bir hissem vardır, ben toprak sahibi olmasam bile; kâr, tefecilik, faiz diyarındaki para-ekonomisinde, toprağa sahip olmasanız bile,  sadece para ve hisselerine sahipseniz gerçekte siz bir toprak hırsızısınız. Bir ürünün denk ürünle takas edildiği adil ekonomide, yaptığım hiçbir şey kendi kullanımıma girmese dahi, kendim için günlük çalışırım; kar diyarındaki para ekonomisinde tek bir işçiyi istihdam ediyor olmasanız bile, çalışmanızın sonuçları dışında başka herhangi bir şey ile yaşadığınız müddetçe siz bir kölenin efendisisiniz. Kişi sadece çalışmasının getirileriyle yaşıyor olsa bile, eğer işi tekelleşmiş ve imtiyazlı ise ve ederinden fazlasını elde ediyorsa insanların sömürülmesine katılmaktadır.

Açlık, eller ve yeryüzü oradadır, üçü de doğası gereği oradadır.

Yeryüzüne yeniden sahip olmalıyız. Sosyalizm toplulukları toprağı yeniden dağıtmalıdır. Yeryüzü hiç kimsenin özel mülkü değildir. Yeryüzünde hiçbir efendi kalmasın ve biz insanlar özgür olalım.

Sosyalizm toplulukları toprağı yeniden dağıtmalıdır. Mülkiyet bu münasebetle gene gelebilir mi?

Başkalarının ortak mülkiyeti veya tahakküm-dışılığı (non-domination) farklı resmettiğini çok iyi biliyorum. Onlar her şeyi bulanık görüyorlar: ben net görmeye çalışıyorum. Onlar her şeyi tarif edilmiş bir idealin mükemmelliğinde görüyorlar; ben, şimdi ve her zaman, ne yapılabileceğini açıklamak istiyorum. Bu dünyada işler, şimdi ve her zaman, kararsız ve süresiz yürümeyecektir; sosyalizm elimizdedir ve görevdir. Her kim sosyalizmi gerçekleştirmek isterse, ne istediğini bilmelidir. Şimdi ve her zaman radikal dönüştürücü olan, orada olanın dışında dönüştürecek hiçbir şey bulamayacaktır. O halde şimdi ve her zaman yerel topluluğun kendi ortak mülkünü – bunun bir kısmı ortak toprak, diğer kısmı ev, avlu, bahçe ve tarla için aile mülkü olsun – sahiplenmesi iyi olacaktır.

Özel mülkiyetin kaldırılması bile özünde ruhumuzun dönüşümü olacaktır. Bu yeni doğumu mülkün güçlü bir yeniden dağılımı takip edecek ve söz konusu yeniden dağılım ile bağlantılı olarak gelecek zamanlarda belirli ve belirsiz aralıklarda tekrar tekrar yeniden dağıtım yapmak için daimi bir niyet olacaktır.

Çev: Nesrin Aytekin

İtaatsiz.org’un notu: Bu makale serisi Türkçede itaatsiz.org’da hakkında yayınlanmış kısa bir biyografik yazı dışında (Gustav Landauer’in Komüniter Anarşizmi – Larry Gambone) başka yazı ve eseri bulunmayan Komüniter ve mistik temayüle sahip anarşist Gustav Landauer’in “Sosyalizme Çağrı” kitabıdır. Bu eserinin şimdiye kadar kitap olarak basılması “Marksizm” hayranı bazı yobaz kafalardan dolayı mümkün olmadı. Çevirisini Nesrin Aytekin’in diliyle burada sunuyoruz. 

Views: 207

Hiç Nedir? – H. İbrahim Türkdoğan

“Söylenebilir ne varsa, açık söylenebilir; ve üzerine konuşulamayan konusunda susmalı. […] Yine de dile getirilemeyen vardır. Bu GÖSTERİR kendisini, gizemli olandır o.”

L. Wittgenstein

Hiç, bir konuşulamayandır, bir dile getirilemeyendir. Aristo’da birey tarif edilemeyendir (ineffabile), Stirner’de Biricik ve Kendi-olan dile getirilemeyendir vb. Dile getirilemeyen üzerine ne denebilir? Dile getirilemeyen, dile getirilemeyendir. Bu kadar mı? Bitti mi? Mesele bununla bitti mi?

Hiç üzerine neden susmalı? Çünkü: Hiç üzerine konuşulduğunda, çelişkisiz konuşulamaz. Neden? Çünkü: Hiç’in ne olduğu mantık üzerinden dile getirilemiyor; sadece: Hiç, hiçtir; Hiç, değildir. Bitti mi? Mesele bununla bitti mi?

Parmenides, Gorgias, Platon, Heidegger, Sartre, Stirner, Mainländer vb. uzun bir liste hazırlanabilir Hiç üzerine konuşurken. İşte: Varlık üzerine konuşulduğunda Hiç üzerine konuşmamak kaçınılmazdır. Ne olduğu dile getirilemeyen Hiç üzerine konuşmamak Varlık üzerine konuşmamak demektir. Varlık, varlığını Hiç’e borçludur. Öyleyse: Hiç’tir.

Ockham’ın Usturası’ından Carnap’ın Heidegger’e karşı yürüttüğü mantık tartışmasına kadar metafizik olgulara yer vermeden dili bilimsel kullanarak felsefesel ve yaşamsal sorunları çözmede önemli katkılar elde edilebilmektedir. Fakat vazgeçemeyeceğimiz bir duyu var: Camus ile söylemek gerekirse: Ormanın tüm özelliklerini bilimsel olarak kendimize açıklasak da, ormanın duyularımıza hitap ettiği derin korkuyu ve düşünce ötesi oluşu hepimiz bilir ve severiz. Şimdi soralım: Hiç nedir?

Wittgenstein’ın yürüttüğü mantık kendi içinde tutarlı yani doğrudur: Önsözünde vurguladığı gibi, dünya sorunları dil sorunu ise, bu sorunları çözebildiğini iddia edebilir. Ancak ne var ki daha sonra Wittgenstein’ın da bunu kabul ettiği gibi, dünya sorunları ve felsefe sorunları yalnızca dil sorunu değildir. Wittgenstein’ın, Tractatus’ta “tüm felsefe dil eleştirisidir” tümcesi ile kendini Mauthner’in “tüm felsefe dil eleştirisidir” tümcesinden özenle uzak tutması, Mauthner’in, dilin felsefe sorunlarını çözemediği iddiasını doğrular. Hiç nedir?

“Ben kendimin dünyasıyım” ve yalnızca benim anladığım “dilin sınırı benim dünyamın sınırıdır”, başka tümceyle: ‘Benim dünyam dünyanın sınırıdır’ gibi tümceler solipsistçe ve hatta otistiktir. İtirazım yok buna. Ancak benim dünyam senin dünyandan değişiktir ve sen kendi dünyanı kendi realitenle ve ben de kendi dünyamı kendi realitemle bir’leştirirsem, ortak bir dilimizin olacağından şüphe ederim. Bu da sorun değil. Fakat bunu genelin dünyası olarak göremem, benim Ben’im benim dünyamın senin dünyandan farklı olduğunu ve tek dünya olmadığını ya da bazen senin varolmadığını bile söyler. Benim dünyama senin girişin olanaksızdır, sana solipsizmimin kapısını aralamadığım sürece. Araladığım anda bile beni kısmen tadarsın ve üstelik sadece kendince, sence.

Ve ayrıca ben susarsam, gizemli olanın bana görünmesini deneylerim, burada kendi yöntemlerimi geliştirir ve yaşarım. Hiç nedir? Hiç’tir.

Kaynak Adres: http://projektmaxstirner.de/hi%E7nedir.html?fbclid=IwAR1jw0YE8fAXfRwsXoNJ78JMJHlDCE9-9KLrm-5C7gP4JCJ3f4NN0KVvn4A

Views: 389

“yamaçlara koyun bizi” ve “bir kentin sessizliği” – Ahmet Ateş (Şiir)

yamaçlara koyun bizi

Kuşların yüksekten uçanını sevdin

uzak gidenini, tez gidenini

sen nedensin

yüreğimin sızısına

yavaştan gelen yaz akşamlarında.

Bir ananın öfkeli çağrıları

birden kesilen oyun

yanar gözlerim kırlangıç çığlıklarıyla

arkamı dönüp giderken akşama

kayırdığım sen misin çocuk

evde

ürkek, çekingen, yorgun olan

bacaklarında oyun sızısı

gözlerin yumuluyken

bir kuyuya eğilip bakar gibi

bırak kendini çocuk

ay dolunay dalmalısın uykuya.

Gecedir, serin olacaktır

birden bire tan değer göğsüne

ellerin saklı.

Doyamadın fısıltılı sohbetlere

içemedin kanasıya kara kıl çadırlarda

bir tas ayranını göçebelerin

çekemedin gözlerini yumarak

doyasıya ıtırını kekiğini içine yaylaların

ellerin saklı, ellerin saklı da

nasıl gidersin ölüme?

Şimdi kim diyebilir yanlışa yanlış

kime ne üzüntümüz yasımız

bilir misiniz nasıl yürünür ölüme

daha tutmamışken bir kadının elini

daha duymamışken bir gülüşün özlemini

iç genişleten, insanı çoğaltan bir bakışın gizini

yaşamadan

ay aydınlık gece oy!

Acılarla erimeyen inadın ıssıyız

onunla tutuşturduk güz yaylalarını

huysuzsak, ürkek, diken üstünde

yasaklanmış marşlarımızı

ıslıkla çaldığımızdandır bir başına şimdi.

Ey bize kurtuluşsuz diyenler!

Ussuz, ışıksız, kör karanlıkdakiler

yitirmişler

üzüntülü ıslıklarımızın

ezgisinde biriktirdiklerimizi anlayın önce

daha ilk sözcüğünüzle

boyun eğmişliğinizle

umutsuz yalnızlığınızla

utancınızla

neden akarsınız geceden geceye!

Nisan 1985

bir kentin sessizliği

Pazarların sakin sabahlarında tanıdım

bu kenti

bir sokak, yel ipildese duyulur

ne bir ayak sesi, ne telaşı insanların

bahçe duvarlarından ötede her şey

sabahın yavaşlığı

sabah gazetelerine umarsız bakan yüzlerde

içeriden yeni çıkmış birinin yatak keyfinde.

Seni parmakların ele verir

sabahın bu sakinliği düşürür pusuya

dönek arkadaşların da ele verir seni

sonra sorgularda ünlenirsin.

Senin

doymadan sofralardan çekilmeni

uzun yürüyüşler sonu bitkinlik içindeyken

dinginliğini

karanlık gecelerde bir at gibi huysuzlanmanı

her an tetikte duruşunu sevdim.

Yine lodosladı hava

gül fidanlarının son demlerine vurdu yağmur

güvercin sesleri kesildi birden

inen akşamın kıyısında

senin yolculuktan yolculuğa

sorgudan sorguya

sessiz gidişini, kelepçeli bileklerini sevdim.

Gecelerin aysızında vuruldum kırlara

her şeyi örten, saklayan vadilere

karanlıkta güvende olunan dere kıyılarına

soğuktur gece, dayanılmaz bir ayazla gelen

iliklere işleyen bir soğuk

bir kuytuda bir ateş yakılır

yalım kanatları çarpar yüzlere

belki yalar ufkun gözlerini de

karanlık çok karanlıktan gelir bu ürkü

bu tetiktelik

yine de yalımlanan, dalgalanıp yükselen

bu ateş olur arkadaşın.

Birden bir çığlık düşer gecenin

can evine

nöbettir

yüreğin ürker, çocuklaşırsın

arkadaşları uyandırıp bir yamaca tırmanırsın

kıpırdayanları görüp fısıltıları, ayak seslerini

işitebileceğin bir yer bakınırsın.

Kenttesin şimdi

sabahları sokağa çıkıp

akşama dek dolaşırsın

geceleri hiçbir ev korumaz insanı

güven vermez insana

kapana kısılmış bir yaban hayvanı gibi

dolaşırsın geceler boyu

çoraplı ayaklarla

yoktur gecede seni dinginleştirecek bir şey

dağlara dönmek

bir kuytuda kaygısızca birkaç saat uyumak

istersin.

Sonra tan atar ışık görür pencereler

sessiz bir sabah çıkar ortaya

Ben senin uzun gecelere omuz çırpan

çocukluğunu da sevdim.

Temmuz 1985

Views: 135

Sosyalizme Çağrı (Marksizm Hakkında) – Gustav Landauer – 11

Marksizm 6

Dönemimizin tarihi açısından, Pierre Joseph Proudhon’un 1848 yılı Fransız Şubat Devrimi sonrasında kendi halkına adalet ve özgürlük toplumu kurmak için ne yapması gerektiğini anlattığı zaman hatırlanmaya değer bir andı. Proudhon, hala, bütün yönleriyle, zamanının tüm devrimci yoldaşları gibi, 1789’da haricen patlak vermiş ve o zamanlar hissedildiği üzere karşı devrim ve müteakip hükümetler tarafından daha başından bastırılmış olan devrim geleneğinde yaşıyordu. Proudhon dedi ki: Devrim feodalizme son verdi. Feodalizmin yerini yeni bir şeyler almalıydı. Feodalizm, Devletin ekonomi alanındaki bir düzeniydi, bağlılıkları açıkça ifade edilmiş askeri bir sistemdi.  Özgürlükler yüzyıllar boyu feodalizmin altını oymuştu; sivil özgürlükler giderek daha fazla zemin kazanmıştı. Fakat bunlar, eski düzeni ve güvenliği de, eski birlikleri ve cemiyetleri de tahrip etmişti. Birkaç insan yeni özgürlük ve hareketlilik sayesinde zengin olurken, kitleler zorluğa ve güvencesizliğe maruz kalmışlardı. Hem herkes için özgürlüğü koruyup, genişletip ve yaratıp hem de güvenliği, mülk ve yaşam koşullarının büyük eşitlenişini, yeni düzeni nasıl gerçekleştirebiliriz?

Proudhon, devrimin, militarizme yani hükümete son verip vermeyeceğini; görevinin politikayı toplumsal yaşamla, politik merkeziyetçiliği ekonomik çıkarların doğrudan birliğiyle, insanlara hükmeden değil işle ilgilenen bir ekonomik merkezle ikame etmek olup olmadığını devrimcilerin henüz bilmediğini söyler.

Proudhon diyor ki, siz Fransızlar, küçük ve orta ölçekli çiftçilersiniz, küçük ve orta ölçekli esnafsınız; tarımda, sanayide, ulaşımda ve iletişimde faalsiniz. Şu ana kadar bir araya gelmek ve birbirinizden korunmak için krallara ve onların memurlarına ihtiyaç duydunuz. 1793’te devletin kralını lağvettiniz ancak ekonominin kralını, altını elde tuttunuz. Böylelikle ülkede bela, düzensizlik ve gelecek kaygısı bıraktığınız için kralların ve memurlarının ve orduların geri dönmesine izin vermek zorunda kaldınız. Otoriter aracıları defedin. Parazitleri ortadan kaldırın. Çıkarlarınızın dolaysız birliğinden emin olun. O zaman feodalizm ve devletin varisi olan bir topluma sahip olacaksınız.

Altın nedir? Sermaye nedir? Bu, bir ayakkabı, masa ya da ev gibi bir şey değildir. Bir şey değildir, gerçek bir şey değildir. Altın, ilişki için bir işarettir. Sermaye insanlar arasında ilişki olarak ileri geri giden bir şeydir. İnsanlar arasında bir şeydir. Sermaye itibardır; itibar, çıkarların karşılıklılığıdır. Şu anda devrim içindesiniz. Devrim – heves, güven ruhu, eşitlenme coşkusu, bütün için gayret arzusu – sizin başınıza geldi, sizin aranızda oluştu: kendiniz için doğrudan karşılıklılık yaratın. Hiçbir parazit, vampir-benzeri aracı olmadan kendi çalışmanızın üretimi ile birbirinize gittiğiniz bir kurum tesis edin. O zaman hiçbir vasi otoriteye ne de en yeni beceriksizlerin, Komünistlerin, bahsettiği siyasi hükümetin mutlak iktidarının ekonomik yaşama aktarılmasına ihtiyaç duymayacaksınız. Görev şudur: ekonomik ve kamusal yaşamda özgürlüğü öne sürmek ve yaratmak ve zorluğun, güvenliksizliğin, eşyanın sahipliği değil de insan ve köle-sahipliğinin hâkimiyeti olan mülkiyetin ve tefecilik olan faizin lağvedilmesi için eşitlenmeden emin olmak.  Bir takas bankası yaratın!

Takas bankası nedir? Özgürlük ve eşitlik için dışsal bir biçimden, objektif bir kurumdan başka bir şey değildir. Kim faydalı bir işle uğraşıyorsa – çiftçi, esnaf, işçiler birliği – hepsi, basitçe, çalışmaya devam etmelidir. İşin örgütlenmeye, diğer bir deyişle otoriteler tarafından emredilmesine ya da millileştirilmesine ihtiyacı yoktur. Halkın ihtiyaç duyduğu her şeyin üretimi sırasında marangoz mobilya yapar; ayakkabıcı çizme yapar; fırıncı ekmek pişirir vs. Marangozsun, ekmeğin mi yok? Elbette ki fırıncıya gidip fırıncının ihtiyacı olmayan sandalye ve dolabı teklif edemezsin. Takas banka git ve siparişlerini ve ürünlerini evrensel geçerli çeke dönüştür. Proleterler, ücret için çalışmak üzere müteşebbise bundan böyle gitmek istemiyor musunuz? Bağımsız olmak mı istiyorsunuz? Fakat ne atölyeniz, ne aletleriniz ne de yiyeceğiniz mi var? Bekleyemiyorsunuz ve kendinizi hemen mi kiralamanız gerekiyor? Lakin müşterileriniz mi yok? Diğer proleterler, siz proleterler, hepiniz, sömürücü simsarların aracılığı olmadan ürünlerinizi birbirinizden satın almak istemez misiniz? Sonra kendi alım-satımlarınızdan emin olun, siz ahmaklar! Müşteri muteberdir. Müşteri bugün adlandırıldığı üzere paradır. Sıralama her zaman yoksulluk-kölelik-iş-ürün şeklinde olmak zorunda değil midir? Karşılıklılık, eşyanın yönünü değiştirir. Karşılıklılık doğanın düzenini yeniden sağlar. Karşılıklılık paranın kurallarını kaldırır. Karşılıklılık birincildir: çalışmak ve ihtiyaçlarını karşılamak isteyen tüm insanlara imkân veren, insanlar arasındaki ruhtur.

Proudhon, hiç suçlu aramayın, herkes suçludur, diyor. Bazıları köleleştirir ve diğerleri en temel ihtiyaçları alıp götürür ya da en az ihtiyacı geride bırakır yahut acenta ve denetmenler olarak köleleştiren efendilere hizmet eder. İntikam ruhu, öfke ya da yıkıcılıktan meydana gelmeyecektir, yeni toplum. Yıkım, yapıcı bir ruh ile gerçekleştirilmelidir. Devrim ve muhafaza etme birbirini dışlamaz.

Eski Romalıları taklit etmekten vazgeçin. Jakobit[1] diktatörlük rolünü geçmişte oynadı fakat tribünlerin büyük tiyatroları ile güzel davranışlar sizin toplumunuzu yaratmaz. Gerçek hayatta yürütülmelidir. Faydalı nesneleri yeterli miktarda yaparsınız; faydalı şeyleri adil dağılım ile tüketmek istersiniz; o halde doğru bir biçimde takas etmelisiniz. 

Çalışma ile yaratılmamış şeyin, der Proudhon, değeri yoktur; işçiler kapitalistlerin üstünlüğünü yaratmıştır ve siz yarattığınız değerleri saklayıp kullanamazsınız çünkü siz yalıtılan ve mal sahiplerinin servetini artıran ve böylelikle onlara köleler ve mülk üzerinde iktidar sağlayan mülksüz insanlarsınız. Fakat bu durumda o, sadece imtiyazlının elindeki birikmiş malın mevcut stoklarına bakmanın ve de bunları sadece siyaset ya da şiddet yoluyla onlardan almayı düşünmenin ne kadar çocukça olduğunu söyleyebilir. İşçiler tarafından yaratılan değer her zaman değişir, her zaman dolaşımdadır. Bugün değer, kapitalistten tüketici olarak işçi aracılığıyla kapitaliste geri döner; değer, kapitalistten tüketici işçilere gitsin fakat onlardan tekrar kapitalistlere değil, aynı işçilerin, üreten işçilerin ellerine dönsün diye kendinizin karşılıklı davranış biçimini dönüştürerek yeni kurumlar tesis edin.

Proudhon tüm bunları, benzersiz bir güçle, ciddiyet ve coşkunluğun, tutkunun ve objektifliğin büyük bileşimi ile kendi halkına söylemişti. Proudhon, devrim, çözülme, geçiş ve kapsayıcı ve temel önlemler olasılığı anında yeni toplumu yaratacak, hükümetin son yasası olacak ve hükümeti söylendiği gibi geçici hükümet yapacak bireysel adımları ve kararları önermişti.  

Ses oradaydı fakat dinleyiciler yoktu. Doğru zaman oradaydı fakat geçip gitti ve şimdiyse sonsuza dek yok oldu.

Proudhon biz sosyalistlerin yeniden keşfettiği şeyi; sosyalizmin her zaman mümkün ve her zaman imkânsız olduğunu biliyordu. Sosyalizm, doğru insanlar onu istediğinde diğer bir deyişle onu eyleme koyduğunda mümkündür ve insanlar onu istemediğinde ya da sözüm ona onu isteyip ona göre harekete geçemediğinde imkânsızdır. O yüzden bu adamın sesi duyulmadı. İnsanlar onun yerine incelediğimiz ve reddettiğimiz yanlış bilimi sunan, sosyalizmin kapitalist büyük sanayinin doruk noktası olduğu ve çok az kapitalistin şimdiden neredeyse sosyalist olmuş kurumların özel mülkiyetine sahip olduğunda geldiğini, böylelikle birleşmiş proleter kitlelerin özel mülkiyeti toplumsal mülkiyete geçirmesinin kolay olacağını öğreten bir başka sesi duydu.       

Sentez adamı Pierre Joseph Proudhon yerine, analiz adamı Karl Marx duyulmuş ve dolayısıyla çözülme, çürüme ve çöküşün devam etmesine izin verilmişti.

Analiz adamı Marx, kendi kelime haznesinde hapsedilen sabit, katı kavramlarla çalıştı. Bu kavramlarla Marx, gelişim yasasını açıklamak ve adeta zorla kabul ettirmek istedi.

Sentez adamı Proudhon kapalı kavramsal kelimelerin yalnızca daimi devinim için sembol teşkil ettiklerini bize öğretti. Kavramları akan devamlılık içerisinde eritti.

Görünürde sıkı olan bilimin adamı Marx, gelişmenin yasa koyucusu ve dikte edeni idi. Bununla ilgili beyanlarda bulundu. Ve kendisi gelişimi belirlediğine göre o kesin olmalıydı. Olaylar bitmiş, kapalı, ölü bir gerçeklik gibi hareket etmeliydi. Bu yüzden Marksizm bir doktrin ve adeta dogma şeklinde var olur.

Proudhon, şey-kelimeleriyle ilgili hiçbir sorunu çözmeyi istememiş; hareketleri belirleyen kapalı şeyler ve ilişkiler, apaçık bir varlık, oluş, kaba görünürlük, görünmez değişim yerine ve son olarak – en olgun yazılarında – toplumsal ekonomiyi psikolojiye dönüştürmüştür. Öte yandan psikolojiyi de kaba bireysel psikolojiden – ki bireyden yalıtılmış bir şey çıkarır – insanı bir dizi sonsuz, bölünmez ve ifade edilemez oluş şeklinde tasavvur eden toplumsal psikolojiye dönüştürmüştür. Bu bakımdan Proudhonizm diye bir şey yoktur, sadece Proudhon vardır. O halde Proudhon’un belli bir an için hakikatle ilgili söyledikleri, şeylerin on yıllardır devam etmesine izin verildiği günümüzde, artık uygulanamaz. Geçerli olan yalnızca Proudhon’un düşüncelerinde baki olandır; kendisine ya da geçmiş herhangi bir tarihsel ana körü körüne dönmek için hiçbir girişimde bulunulmamalıdır.  

Marksistlerin Proudhon hakkında söyledikleri, yani onun sosyalizminin küçük burjuva ve küçük çiftçi sosyalizmi olduğu, bizim de tekrar etmemize izin verin, tamamen doğrudur ve onun en yüksek unvanıdır. Onun sosyalizmi, diğer bir ifadeyle, 1848 ila 1851 arası sosyalizmi, Fransız halkının 1848 ila 1851 arası sosyalizmidir. O anda mümkün ve gerekli olan sosyalizm idi. Proudhon, bir Ütopyacı ya da bir peygamber değildi; bir Fourer de değildi, Marx da. Eylem ve kavrama adamı idi.

Burada açıkça 1848-1851 yıllarının adamı olan Proudhon’dan bahsediyoruz. Bu adam şöyle söylemişti ve yaşadığı çağ onun böyle söylemesi için teşekkül etmişti: “Siz devrimciler, eğer bunu yaparsanız, büyük dönüşümü başaracaksınız.”

1848 yılının adamından olduğu kadar öğrenecek şeyimiz olan sonraki yılların adamı, devrimden sonra söylediği devrimci konuşmaları, beyhude melodramatik ya da pornografik bir öz-taklit ile tekrar etmeyi istemedi. Her şeyin kendi zamanı vardı ve devrim sonrasındaki her an, geçmişin büyük anında yaşamları durmamış herkes için devrim öncesi zamandı. Proudhon, aldığı pek çok yaradan kaynaklı kanamaya rağmen yaşamaya devam etti. O zaman şunu sordu kendisine: “Ben, eğer yaparsanız dedim; fakat neden yapmadılar?”  Cevabını buldu ve sonraki çalışmalarında bu cevabı yazdı. Bu cevabın bizim dilimizdeki karşılığı şudur: “Çünkü ruh yoktu.”

Ruh, o zaman da yoktu ve 60 yıldır da yok ve hiç olmadığı kadar derine batıp kayboldu. Şu ana kadar gösterdiğimiz her şey bir cümle ile özetlenebilir: Tarihte öngörülen sözüm ona doğru anı beklemek bu hedefi daha da uzak bir tarihe ertelemiş ve bulanık bir karanlığa itmiştir; ilerlemeye ve gelişmeye duyulan güven gerilemenin adı idi ve bu “gelişme” dış ve iç koşulları yozlaşmaya daha da çok adapte etti ve büyük değişimi hiç olmadığı kadar uzak kıldı. Marksistler, insanlar kendilerine inandığı sürece “Henüz zamanı değil!” derken haklı olacaklar ve asla daha az değil, her zaman daha fazla haklı olacaklar. Bir deyişin, bu deyiş söylendiği ve çabucak duyulduğu için doğru olduğunu söylemek yaşamış ve meydana gelmiş en korkutucu çılgınlık değil midir? Ve herkesin oluşu, sanki nihai, tamamlanmış bir oluşmuş gibi ifade etme girişiminin, insanların zihinlerinde bunun güç kazanması halinde biçim ve yaratıcılığın güçlerini eninde sonunda zayıflatmak zorunda olduğunun farkına varması gerekmez mi?

Marksizme yılmadan saldırmamızın sebebi budur. Bu yüzden işin peşini bırakamayız ve ondan tüm kalbimizle nefret etmeliyiz. Marksizm bir tarif ve bilim değildir. Öyleymiş gibi davranmaktadır; fakat acizliğe yadsıyıcı, yıkıcı ve sakatlayıcı bir çağrı, irade eksikliği, teslimiyet ve kayıtsızlıktır. Sosyal Demokrasi’nin detaylar üzerinde arı-gibi çalışması – laf arasında söyleyelim Sosyal Demokrasi, Marksizm değildir – bu yetersizlik onun yalnızca öteki yüzüdür ve yalnızca sosyalizmin orada olmadığını ifade eder zira sosyalizm küçük ve büyük meselelerde bütünü hedefler. Bu tür bir detaylı olmayan çalışma sadece kasırgadaki bir kuru yaprak gibi mevcut anlamsızlığın döngüsünde, sadece pratiğe geçirilen, sürüklenişi reddedilecektir.

Özellikle detaylara hevesli olan ve Marksizm eleştirileri sıklıkla bizim eleştirilerimizle örtüşen sözde revizyonistler – bu eleştirileri büyük ölçüde anarşistlerden, Eugen Dühring ve diğer bağımsız sosyalistlerden almış olmaları da şaşırtıcı değildir – asıl taktikleri olarak adlandırılabilecek bir şeylere tedricen âşık oldular. Bu şekilde Marksizm ile birlikte sosyalizmi de, neredeyse son izine kadar reddettiler. Şu anda kapitalist toplumda işçi sınıfını parlamento ve ekonomik araçlar üzerinden teşvik edecek bir parti kurma sürecindeler. Marksistler, Hegel tarzında bir ilerlemeye inanırken, revizyonistler Darwin tarzı bir evrimin taraftarıdırlar. Artık felakete ve aniden oluşlara inanmıyorlar; kapitalizmin ani bir devrim ile sosyalizme dönüşmeyeceğine fakat tedricen daha katlanılabilir bir biçim alacağına inanıyorlar.

Bunlardan bir kaçı sosyalist olmadıklarını kabul etmeyi tercih edebilir ve parlamentarizme ve parti politikalarına, oy toplamaya ve monarşizme adaptasyonlarında şaşırtıcı bir biçimde başarılı olabilirler. Diğerleri ise kendilerini hala tümüyle sosyalist olarak görebilir. Bunlar, işçilerin özel durumlarında, sözde endüstriyel anayasalcılık sayesinde işçilerin üretimdeki payında ve tüm ülkelerde demokratik kurumların genişlemesi sayesinde kamusal ve yasal koşullarda daimi, yavaş ve fakat durmayan bir iyileşme gördüklerine inanırlar. Hem kabul ettikleri hem de kısmen sebep oldukları Marksist doktrinin başarısızlığı üzerinden kapitalizmin hâlihazırda sosyalizm yolu üzerinde bulunduğunu ve bu gelişmeyi enerjik bir biçimde teşvik etmenin de sosyalistlerin görevi olduğu sonucunu çıkarırlar.  Bu görüşleriyle, Marksizm’in ilk başta söylediği şeyin çok da uzağında düşmezler. Sözüm ona radikaller de her zaman aynı yol üzerindeydiler ve sadece bu görüşün devrimcilikle kırbaçlanmış ve bir araya gelmiş seçmen kitlelerine söylenmemesi dileğine sahiptirler.

Marksistlerin revizyonistlerle olan gerçek ilişkisi şu şekildedir: Marx’ın ve onun en iyi havarilerinin aklında, koşullarımızın tamamı kendi tarihsel bağlamları içerisinde yer aldığı ve bunların genel kavramlar altında toplumsal yaşamımızın detaylarını düzenlemeye çalıştığı vardır.  Revizyonistler, yerleşik genellemelerin yeni doğan gerçekliklerle örtüşmediğini çok net gören fakat yine de çağımızı külliyen, yeni ve temelde farklı bir şekilde anlamaya ihtiyaç duyan karakteristik şüphecileridirler. 

Marksizm, bir süre için, çok sayıda ıskat edilmişin kendi yoksulluğunun, doyumsuzluğunun farkına varmasına ve topyekûn bir değişim için ideal bir haleti ruhiyeye yol açmıştır. Bu süremezdi çünkü söz konusu bilimsel aptallığın ektisi altında kitleler beklemeye yönelmiş ve herhangi bir sosyalist faaliyet yapamaz hale gelmiştir.  Bu şekilde, kitleler, siyasi ve demagojik yöntemlerle sürekli cesaretlendirilmemiş olmasalardı, tedrici bir dinginlik ve sakinlik çoktan kitlelere geri dönerdi. Revizyonistler erken kapitalizmin en kötü barbarlığının ortadan kalktığını, işçilerin proleter koşullara daha da alıştığını ve kapitalizmin hiçbir şekilde kendi çöküşüne yakın olmadığını şimdilerde görüyorlar. Elbette bizler, bunların tamamında,  kapitalizmin sürdüğü muazzam tehlikeyi görüyoruz. İşin aslı, işçi sınıfının durumu – bir bütün olarak görüldüğünde – iyileşmemiştir. Aksine yaşam daha da zor ve nahoş bir hal almıştır. O kadar nahoş bir hale gelmiştir ki işçiler neşesizleşmiş, ümitsizleşmiş ve ruh ve karakter bakımından yoksullaşmıştır. Fakat en önemlisi sosyalizm için mücadele, doğru mücadele, münhasıran acıma hislerine ya da öncelikle belli bir insan sınıfının kaderine bağlı olmaz. Toplumun temellerinin tümden dönüşümü ile ilgilidir. Hedefi yeni bir yaratımdır.

Bizim işçilerimiz bu halet-i ruhiyeyi giderek kaybetmiştir (zira hiçbir zaman halet-i ruhiyeden daha fazlası olmamıştır),  çünkü Marksizmde çözülme ve iktidarsızlık unsurları başından itibaren öfke kuvvetlerinden daha güçlüydü ve herhangi bir olumlu içerikten de yoksundu. İşçi sınıfının, Tanrının ya da tarihsel zorunluluk gereği gelişimin seçilmiş insanları değil, daha ziyade en şiddetli acı çeken insanların bir kısmı olduğunu hâlihazırda bilenler açısından revizyonizm fenomeni ve onun hoşgörülü şüpheciliği sadece eylemsizlik, kararsızlık ve kitlelerin rehaveti üstündeki “ideolojik üstyapı”dır ve işçi sınıfı sefalete eşlik eden ruhsal değişimler yüzünden bilgi elde etmeyi en zor iş olarak görecektir. Bu alandaki tüm genellemelerden kaçınmak en iyisidir. İşçi sınıfı oldukça farklıdır ve acının çok farklı insanlar üzerinde her zaman çok farklı etkileri olur. Fakat acının büyük kısmı birinin kötü durumunun kavranmasıdır ve en azından bu ölçüde hiç acı çekmemiş kaç proletarya vardır!

Devrim başarısız olduktan sonraki zamanlarda, devrimden önceki bu altmış yıl boyunca,  ilişkilerin nasıl değiştiğini biliyoruz. Bunlar kapitalizmin uyumunun, proleterleşmenin on yılları idi ve pek çok açıdan hâl-i hazırda kalıtsal hale gelmiş gerçek bir adaptasyondu. İnsanlar arasındaki ilişkilerde bozulma vardır ki bireysel insanlara ait pek çok bedenin şimdiden fark edilir bir biçimde çürümesine dönüşmüştür.

Burada bahsettiğimiz muazzam bir tehlikedir. Marksistlerin düşündüğü gibi sosyalizmin gelmek zorunda olmadığını söyledik. Şimdi şunu söylüyoruz: çeşitli halklar tereddüt etmeye devam ederse, kendileri açısından sosyalizmin bundan böyle hiç de mümkün olmadığı zaman gelebilir. Buna rağmen insanlar birbirine karşı çok aptalca, çok alçakça hareket edebilir. Tümüyle esarete teslim olabilir ve kendi gaddarlıklarını kabul edebilir: Tüm bunlar insanlar arasında bir şeydir, kendilerine kararlı, canlı duyguların hizmet etmesi halinde işlevsel ve gelecek nesilde ya da hâlihazırda yaşayan insanlarda değiştirilebilen bir şeydir. Toplumsal ya da genellikle söylendiği gibi psikolojik ilişkiler meselesi olduğu müddetçe bu durum henüz kötü değildir. Kitlesel sefalet, yoksulluk, açlık, evsizlik, psikolojik yılgınlık ve ahlak bozukluğu ve zevk düşkünlüğü, aptalca lüks, militarizm, ruhsuzluk – hepsi, oldukları halleriyle kötüdürler, isabetli bir doktor gelirse yaratıcı ruhtan, büyük devrimden ve yenilemeden (regeneration) çıkarsa bunları tedavi edilebilir. Fakat tüm zorluk ve baskı ve ruhsuzluk insanlar arasında bir şeyler olmaktan çıkarsa, ruhta bulunan ilişkiler bozulursa, adına ruh dediğimiz insanlar arası ilişkiler kompleksine bundan böyle rahatsızlık vermezse, kronik yetersiz beslenme yerine, alkolizm, uzun süreli acımasızlaşma, sürekli tatminsizlik, akut ruhsuzluk (ki ruh ve sosyal yapı açısından önemi, ağı açısından örümceğin önemi gibidir) bireysel bedenlerde kapsamlı etkilerle birlikte değişimlerle sonuçlanırsa, o zaman hiçbir çare yardımcı olamayacaktır ve halk ya da halkların tüm kesimleri yıkıma mahkûm olabilecektir. Halkların her zaman yok olması gibi, onlar da yok olacaktır: diğer, sağlıklı halklar bunların efendileri olur ve halkların karışımına dönüşür ve hatta bazen de kısmi imha yaşanır – eğer, en azından diğer, sağlıklı halklar hala yaşıyorsa. Kimse uluslar tarihinin ilk dönemlerinden analojilerle ucuz oyunlar oyamamalıdır. Çünkü zamanı geldiğinde, şeyler, gene, sözde ulusların göçü denilen zamanlarda yaptıkları gibi ilerlemek zorunda değildir. İnsanoğlunun başlangıç zamanlarında yaşıyoruz ve bu yeni başlamış insanoğlunun sonunun başlangıcı olabileceği tümüyle göz ardı edilemez. Belki de hiçbir çağ gözlerinin önünde dünyanın sonunun bu kadar tehlikeli bir biçimde belirdiğini biziler kadar görmemiştir.

Gerçek ilişkiler kompleksi bakımından insanoğlu, dışsal bağlarla ve içsel çekimle ve ulusal sınırları aşan dürtüyle bir arada duran bir dünya toplumu elbette ki henüz mevcut değildir. Fakat bunun vekilleri oradadır ve bunlar bir ersatz’dan daha fazlası olabilir. Bunlar, başlangıç olabilir: dünya pazarı, uluslararası anlaşmalar ya da hükümet politikaları, uluslararası örgütler ve çeşitli türde kongreler, küre çevresinde trafik ve iletişim, bunların hepsi, eşitlik olmasa bile, en azından çıkarların özümsenmesini, gelenekleri, sanatı veya sanatın modaya uygun yedeğini, teknoloji ruhunu, siyasi biçimleri daha da çok yaratmaktadır.  İşçilere de bir ulustan diğerine giderek daha fazla ödünç verilmektedir. Dahası tüm ruhsal gerçeklikler – din, sanat, dil, genelde ortak ruh – orada ikişerli bulunmaktadır ya da bize doğal bir zorunluluk gereği ikişer ( birincisi birey ruhunda nitelik olarak ya da meleke olarak ve ikincisi insanlarla yaratıcı örgütler ve birliklerin iç içe geçtiği bir şeyler olarak) görünmektedir. Tüm bunlar özensiz bir biçimde ifade edilmiştir. Geçiş yaparken düzeltilebilecek olan hemen yapılacaktır fakat bu zamanda bu dil eleştirisi uçurumunun ve fikirler teorisinin (ikisi de birbirine aittir) derinine inemeyiz. Tüm bunlara şunu söylemek için değinildi: medeniyet (humanitas), humanité, humanity ve beşeriyet ki bunlara şimdilerde göstermelik merhametli bir lütuf, zayıflatılmış ve derinlik yoksunu bir ifade ile “insaniyet”(humaneness) diyoruz – tüm bu kelimeler, aslen sadece bireyde yaşayan ve hükmeden insanoğluna atfedilmekteydi. Bir zamanlar, en azından Hıristiyanlığın tam zamanında çok güçlü bir şekilde vardı, fiziken çokça hissediliyordu. Özdeş toplum olarak mütekabiliyet bireyde temerküz eden ve bireyler arasında büyüyen beşeriyete geldiğinde ancak dışsal anlamıyla gerçek beşeriyete varabileceğiz. Bitki tohumunda bulunur, tıpkı, tohumun, atalarına ait bitkilerin sonsuz zincirinin cevheri olması gibi. İnsanoğlu hakiki varlığını bireyin insaniliğinden alır. Bireyin insaniliğinin sadece geçmişin sayısız neslinin varisi olması da tıpkı böyledir. Olan şey oluştur, küçük evren (mikrocosm), evrendir (macrocosm). Birey halktır, ruh toplumdur, düşünce birlik bağıdır.

Fakat bildiğimiz birkaç bin yıllık tarihte insanoğlu ilk kez tam anlamıyla ve tam kapsamlı olarak haricen birleşmek istiyor. Yeryüzü neredeyse tümüyle keşfedildi, çok geçmeden neredeyse tamamı iskân edilecek ve buralara sahip olunacaktır. Şu anda ihtiyaç duyulan şey, bildiğimiz insan dünyasında daha önce hiç var olmamış gibi bir yenilenmedir. İşte bu, bizi çok daha fazla etkilemesi gereken bu yeni şey, zamanımızın belirleyici özelliğidir. Tüm dünyada insanoğlu yaratılmak istemektedir ve bunu, eğer birleşmiş insanoğlunun başlangıcı, sonu olmayacaksa, insanoğlunun başına güçlü bir yenilenme geldiği o anda istemektedir. Önceden bu tür bir yenilenme genellikle geri kalandan ve kültürel karışımdan ortaya çıkan yeni halklar ile ya da göç alan yeni ülkelerle özdeşti. Halklar birbirine ne kadar çok benzerse ülkeler o denli yoğun iskâna tabi oluyordu ve dışarıdan veya içeriden bu tür bir yenilenme için umut da o kadar az oluyordu. Hâlihazırda kendi halklarımızdan ümit kesmek isteyenler ya da en azından zihinlerin radikal yenilenmesi için dış dürtünün ve canlı enerjinin dışarıdan, şifalı uykularından yeni uyanmış eski halklardan gelmesi gerektiğine inananlar, hala, Çin, Hindu ya da belki Rus halkları için umut inşa edebilir. Bazıları, çocuksu Kuzey Amerikan barbarlığı arkasında belki de hala saklı kalmış bir idealizmin ve fevkalade patlak verecek coşkun bir ruha ait fazla enerjinin olduğunu yine de ümit edebilir. Ancak 40 ya da 50 yaşlarında olan bizlerin bu romantik beklentiler yüzünden gene de hayal kırıklığı yaşayacağımız ve Çinlilerin Batıyı taklitte Japonya’yı takip edeceği, Hinduların salt çürüme kanallarına hızlıca geri kaymak, vs. için yükseleceği akla yatkındır. Asimilasyon çok hızlı ilerlemektedir. Medeniyet ve medeniyetle birlikte gerçek fiziki ve psikolojik çöküş yayılmaktadır. 

İhtiyacımız olan cesareti ve ivediliği elde etmek için kendimizi bu boşluğa bırakmalıyız. Bu sefer yenilenme bilinen herhangi bir zamana kıyasla daha güçlü ve farklı olmalıdır. Sadece kültür ve beraberinde yaşamın insani güzelliğini arıyor değiliz. Bir çare arıyoruz; kurtuluş arıyoruz. Yeryüzünde bugüne kadar var olmuş en büyük dışsal katman yaratılmalıdır ve bu katman, imtiyazlı tabakada – küresel insanoğlu – şimdiden hazırlanmaktadır. Yine de bu, harici bağlarla, anlaşmalarla ve hükümetsel yapı ya da korkunç buluş olan dünya devleti ile gelemeyecek, ancak en küçük grupların, yukarıdaki tüm toplulukların yeniden tesis edilmesi ve en bireysel bireyselcilik ile gelecektir. Şümullü bir toplum inşa edilmeli ve inşa küçük ölçekte başlamalıdır; tüm mıntıkalara uzanmalıyız ve bunu da ancak çok derin kazarsak yapabiliriz zira bundan böyle dışarıdan daha fazla yardım gelemez. Artık işgal edilmemiş hiçbir toprak yoğun kalabalık halkları yerleşmeleri için davet etmeyecektir; insanoğlunu tesis etmeliyiz ve bunu ancak insanilikte bulabiliriz. Bunun da sadece bireylerin gönüllü ilişkisinde ve doğal olarak birbirlerine yakınlaşan, aslında bağımsız insanlar topluluğundan yükselmesini sağlayabiliriz.

Ancak şimdi biz sosyalistler rahat bir şekilde nefes alıp kaçınılmaz zorluğu, görevimizi, varlığımızın bir parçası olarak kabul edebiliriz. Şimdi, fikrimizin bizim benimsediğimiz bir fikir değil de bizi seçim yapmaya – ya peşinen insanoğlunun gerçek yıkımını tecrübe etmeye ya da bu yıkımın çevremizde aşınan başlangıçlarını seyretmek veya kendi eylemimizle yükselişin ilk başlangıcını yapmaya – sevk eden çok güçlü bir dürtü olduğunu içten bir kesinlikle hissediyoruz.

Burada muhtemel bir gerçekliğin bir kuruntusu olarak tehdit etmesine izin verdiğimiz dünyanın sonu elbette ki neslin ani olarak tükenmesi değildir. İçinde karşı konulamaz türde bir kaide bulma eğilimi ve analojiye karşı uyarıda bulunuyoruz çünkü kimi çöküş dönemlerinin ardından gelen büyük dönemleri biliyoruz. Durumu gözümüzde canlandırdığımızda, hangi emsalsiz hızla ulusların ve sınıfların bu kapitalist medeniyette birbirine daha da benzer hale geldiğini;  proleterlerin nasıl sıkıcı, uysal, kaba, dışsal ve artan ölçüde alkolik olduğunu; dinlerini kaybetmeleri ile her tür içsel hissi ve sorumluluğu nasıl kaybettiklerini; tüm bunların fiziki etkilerinin nasıl olduğunu; üst sınıfların siyaset, kapsamlı görüş ve belirleyici eylem açısından güçlerini nasıl kaybettiğini; sanatın züppelik, modaya uygun değersiz ve arkeolojik ve tarihsel taklit ile nasıl ikame edildiğini; nasıl eski din ve ahlak ile her sıkı standardın, her kutsal ittifakın, her karakterin sağlamlığının kaybedilmekte olduğunu, kadınların yüzeysel kösnüllük ve renkli, dekoratif şehvet girdabına nasıl çekilmekte olduğunu; doğal düşünülmemiş nüfus artışının tüm halk katmanlarında azalmaya nasıl başladığını ve bilim ve teknolojinin rehberliğinde çocuksuz seks ile ikame edildiğini; sorumsuzluğun, hâkim koşullar altında neşesiz iş yapmayı artık kaldıramayan proleterlerle vatandaşlar arasındaki tam da en iyi unsurları nasıl istila ettiğini görüyoruz. Eğer tüm bunların toplumun her katmanında nevroza ve histeriye dönüşmeye başladığını nasıl görüyorsak, o zaman kişi, iyileşme için, yeni kurumların yaratılması için kendisini toplayacak olan halkın nerede olduğunu sormalıdır. Vaktiyle çürüyen rafine medeniyetten ve taze kandan yeni bir başlangıç çıktığı gibi, yeniden yükselişe geçeceğimize dair kesin, yanılmaz işaretler var mıdır? İnsanoğlunun, sonradan olacağı şey: ulusların sonu için geçici, kusurlu bir kelime olmadığı kesin midir?  Şimdiden yoz, pervasız ve köksüz kadınlar ve onların erkek eşleri hafif meşrepliği yere göre sığdıramıyor ve aileyi, çeşitli, özgür ve sınırsız birliktelik hazzıyla, babalığı da annelik devlet sigortası ile ikame etmek istiyorlar. Ruh özgürlük ister ve onu içerir. Ruhun böyle birliktelikleri aile, kooperatif, profesyonel grup, topluluk ve ulus olarak yarattığı yerde özgürlük vardır ve insanoğlu da burada vücut bulabilir. Fakat ruhun yerini almış tahakkümün, cebri kurumlarında ruh yerine şimdilerde neyin köpürmeye başladığını biliyor muyuz, bu ikameye katlanabileceğimizden emin olabilir miyiz? Ruhsuz özgürlük, kösnül özgürlük, sorumsuz haz özgürlüğü? Ya da tüm bunların kaçınılmaz sonucunun en dehşetli eziyetler ve yalnızlık, en dermansız zayıflık ve hissiz umursamazlık mı olacak? Acaba bir coşkun duygu ve yeniden doğuş anı ve büyük kültürel topluluklar federasyonu devrinin anını hiç yaşayacak mıyız? Şarkıların insanlarda yaşadığı, kulelerin birliği ve coşkuyu cennete taşıdığı ve ruhlarında halkın temerküz ettiği insanları yüceltmek suretiyle büyük işlerin halkın büyüklüğünü temsil etmek için yaratıldığı zamanlar hiç olacak mı?

Bilmiyoruz ve bu yüzden buna teşebbüs etmenin görevimiz olduğunu biliyoruz. Geleceğin sözde biliminden şu anda tamamen kurtulduk. Sadece hiçbir gelişme yasası olmadığını biliyor değiliz. Güçlü tehlikeyi, şimdiden çok geç kalmış olabileceğimizi, tüm teşebbüslerimizin ve eylemlerimizin belki de artık yardımcı olamayabileceğini dahi biliyoruz. Ve bu yüzden kendimizdeki, tüm bilgilerimizdeki son bağlarımızı da atıp kurtulduk, daha fazlasını biliyor değiliz. Tarif edilmemiş ve belirsiz bir şeyler önünde ilkel bir adam gibi duruyoruz. Önümüzde hiçbir şey yok ve her şey yalnızca kendi içimizde var: bizde gelecekteki insanoğlunun değil geçmişteki insanoğlunun realitesi ya da etkinliği var; dolayısıyla bu realite ya da etkinlik aslen içimizde var. Başarı bizim içimizdedir. Bizi yolumuza koyan aldatılamaz görevimiz içimizdedir. Yapılanın ne olması gerektiğinin imgesi içimizdedir. Süflilik ve sefaleti geride bırakma ihtiyacı içimizdedir. Adalet hiç şüphesiz ve amansız içimizdedir. Karşılıklı yanıt arayan ahlak ve herkesin çıkarını tanıyan akıl içimizdedir.

Burada yazıldığı gibi hissedenler, en büyük cesareti en büyük ihtiyaçtan doğanlar, her şeye rağmen yenilenmeye teşebbüs etmek isteyenler – şimdi onların toplanmasına izin verin; çağrılanlar onlardır; uluslara ne yapılması gerektiğini söylemeleri ve halkların işe nasıl başlayacaklarını göstermeleri için onlara izin verin.

Çev: Nesrin Aytekin

İtaatsiz.org’un notu: Bu makale serisi Türkçede itaatsiz.org’da hakkında yayınlanmış kısa bir biyografik yazı dışında (Gustav Landauer’in Komüniter Anarşizmi – Larry Gambone) başka yazı ve eseri bulunmayan Komüniter ve mistik temayüle sahip anarşist Gustav Landauer’in “Sosyalizme Çağrı” kitabıdır. Bu eserinin şimdiye kadar kitap olarak basılması “Marksizm” hayranı bazı yobaz kafalardan dolayı mümkün olmadı. Çevirisini Nesrin Aytekin’in diliyle burada sunuyoruz. 


[1] İngiltere kralı 2. James yanlısı.

Views: 167

“Hiçbir Yerde” ve “Güneşli Uykular” – Siren Kaya

Hiçbir Yerde

Ne yorgun, ne hatalı ne Haziran’da sonbahardık

Ne kırık ne dökük ne aksaktık

Yüzlerimden birini çevirdim

Hiç bir yüz göremedim

Hepimiz bir anda

Capcanlı bir baharın buğusunda

Erimiş renkli plastik oyuncaklar gibiydik

Haliyle ne susabildik ne konuşabildik

Yanmış dudaklarımızla üfleye üfleye mırıldandık

ne kalmıştık ne gitmiştik ne varmıştık ne yokmuştuk 

24 Nisan 2010

Güneşli Uykular

Güneş kesti beni

Boynumdan, boğazımdan, bileklerimden

Ağzım ışığıyla yıkandı

Dilim uysallaştı ve uyudu

Bu sabah

22 Ağustos 2018

Views: 110

Gilles Deleuze – A’dan Z’ye Röportaj – ‘İçki’ (Boisson)’nin B’si

‘İçki’ (Boisson)’nin B’si

Parnet: Tamam, B’ye geçelim. “B” biraz özel, içki hakkında. Tamam, siz de bir zamanlar içerdinizve sonra bıraktınız, merak ettiğim içmenize neden olan neydi? Haz için miydi?

Deleuze: Evet, zamanında çok içtim… çok çok içtim… Nihayetinde bıraktım ama çok içtim…  İçmeme yol açan neydi? Cevap vermek zor değil, en azından ben öyle düşünüyorum… Çok içen diğer insanları sorgulamalısınız, mesela alkolikleri. Ben içkinin bir miktar meselesi olduğuna inanıyorum. Bu yüzden yemek ile eşdeğer bir tarafı yok,  çok fazla yiyen insanlar olmasına rağmen bu böyle – yemek beni her zaman tiksindirmiştir, o yüzden konumuzla alakası yok. Ama içmek… Birinin öyle rastgele bir şey içmemesini anlayabiliyorum, çünkü her içkicinin favori bir içkisi vardır, ki o yapının içerisinde kişi miktar meselesini kavrayamaz.

Peki bu miktar meselesi nedir? İnsanlar bağımlılar ve alkolikler ile alay ederler çünkü onlar şöyle der hep:, “Sorun yok, kontrol bende, istediğim zaman bırakabilirim”. İnsanlar bu söylenilen ile alay ederler çünkü onların ne kastettiğini anlayamazlar. Buna dair hatıralarım var, bence içen herkes bunu anlayabilir. İçtiğinizde, son kadehe ulaşabilmeyi istersiniz. İçmek, kelimenin tam anlamıyla her şeyi o son kadehe erişebilmek için bir düzen içinde yapmaktır. İlginç tarafı bu.

Parnet: Limitlere kadar mı?

Deleuze: Güzel, limitin ne olduğu, karışık bir konu, şöyle diyeyim… bir başka deyişle, alkolik içmeyi bırakmak için asla teslim olmayan kişidir, yani, son kadehe ulaşana kadar içmeyi bırakmayan kişidir. Peki bu ne anlama geliyor? Bu [Charles] Peguy’un yaptığı o çok güzel açıklamadaki gibidir, “Son nilüfer ilkini tekrar eden değildir, ilk nilüfer ondan sonra… gelenleri ve nihayet sonuncusunu tekrar eder.” İlk kadeh, son kadehi taklit eder, o an için o son kadehtir.

Peki bir alkolik için son kadeh, ne anlama gelir? Sabah uyanır, şayet gündüzcü bir alkolik ise- istemediğiniz kadar çeşidi var emin olun – şayet gündüzcü ise, tamamıyla o son kadehe ulaşacağı zamana odaklanmıştır. Birinci, ikinci, üçüncü onu ilgilendirmez… Daha fazlasıdır onu ilgilendiren… Cin gibidir alkolik, kurnazdır… Son kadeh şu anlama gelir: bir değerlendirme yapar… bir değerlendirme vardır orada. Sızıp kalmadan ne kadarını kaldırabileceğini ölçüp biçer… değerlendirir… Bu önemli ölçüde kişiye göre değişir. Son kadehi ve ona erişeceği yolu, sızıp kalmadan geçebileceği şekilde, değerlendirir.

Peki bu “son” ne demek? Şöyle ki, demek ki o gün bir kadehi daha kaldıramayacak, o son kadeh ertesi gün tekrar içmeye başlamasını mümkün kılar… çünkü şayet son kadehi aşarsa, tam aksi yönde, kapasitesini aşmış demektir, ancak son kadehe gücü yeter demektir. Şayet son kadeh kaldırabileceğinden fazlası ise, yani içtiği son kadeh onun limitini aşıyorsa, sızıp kalır, mahvolmuştur, hastaneye gitmek ya da alışkanlıklarını değiştirmek zorundadır artık, kendini toplamalıdır.

O aşamada der ki, “son kadeh” sonuncusu değildir, sondan bir öncekidir. Sondan bir öncekini aramaktadır. Bir başka deyişle, bir tabir vardır bunun için, sondan ikinci… Son kadehi aramamaktadır, sondan ikinciyi aramaktadır.

Parnet: En son…

Deleuze: En son değil, çünkü en sonuncu onu planlarının dışına çıkaracaktır. Sondan ikinci sonuncudur… ertesi gün tekrar başlamadan önceki sonuncu. Yani diyebilirim ki alkolik şöyle diyen, sürekli şunu söyleyen – ki bunu kafelerde, alkoliklerin biraraya geldiği yerlerde duyarsınız, biri diğerini dinlemekten hiç sıkılmaz- yani alkolik sürekli, bıkmadan usanmadan, “Tamam, bu sondu.” diyen kişidir ve bu son  kişidien kişiye değişir, ama son her zaman sondan ikincisidir.

Parnet: Ve alkolik aynı zamanda, “Yarın bırakıyorum”. diyendir.

Deleuze: “Ertesi gün bırakmak”? Hayır, o asla “Yarın bırakıyorum.” demez, “Bugün bırakıyorum, yarın devam edebilmek için.”

Parnet: Eğer içmek durmamak anlamına geliyorsa… ve sık sık bundan söz etmek, o zaman birisi içmeyi nasıl tamamen bırakır, çünkü siz içmeyi tamamen bıraktınız…?

Deleuze: Bu çok tehlikeli, eğer çok hızlı gidilirse, Michaux bu konuda her şeyi söyledi. Bana göre, uyuşturucu ve alkol sorunları birbirinden pek de ayrı değil. Micahux bu konuda her şeyi söyledi… Çok tehlikeli hale geldiğinde zamanı gelmiştir. Yine, burada o ayırtı var… ben dil ile sessizlik arasında, ya da dil ile hayvanlık arasındaki ayırtıdan bahsederken; bu ayırtıda ince bir ayrım noktası var. biri diyebilir ki tamam içmek ya da uyuşturucu… Eğer seni çalışmaktan alıkoymayacaksa istediğini yapabilirsin. Eğer bu canlandırıcı, uyarıcı bir şeyse… hatta herhangi birinin bedenini bir kurban olarak sunması bile olağan. Bahsettiğimiz eylemlerde tamamıyla kendini kurban olarak sunan türden bir tavır var, içmek, uyuşturucu kullanmak, birinin bedenini kurban etmesi… Neden?

Şüphesiz kişinin alkol olmadan karşı duramadığı  bütünüyle çok güçlü bir şey var. Alkole karşı durabilmek meselesi değil… Muhtemelen kişinin inandığı, inanmaya ihtiyaç duyduğu; kendisinin görmesi, hissetmesi, düşünmesi sonucunda  direnebilmek için ihtiyacı olduğuna veya onda ustalaşmak için kişinin yardıma ihtiyacı olması, alkolün, uyuşturucunun vs.

Deleuze: Yani limitler meselesi, epeyce basit… içmek, uyuşturucu kullanmak, bunlar çok güçlü bir şeyi neredeyse mümkün kılıyor, kişi sonrasında bedelini ödese bile, bu böyle bilinir. Ancak bu çalışmak ile ilgili, çalışmak. Ve apaçık ki içmek birini çalışmaktan alıkoyuyorsa her şey tersine dönecektir, ya da uyuşturucu kullanmak,  çalışmamanın bir yolu olduğunda, mutlak tehlike bu, kişinin artık hiçbir ilgisi kalmaz o aşamada. Ve aynı zamanda, daha da apaçık ki buna rağmen bizler içmenin gerekliliğine kaniyiz, uyuşturucu kullanmanın gerekli olduğunu kaniyiz, gerekli değiller… Belki de kişinin ancak bunları deneyimlediğinde  uyuşturucuya, alkole müteşekkir olup akabinde onlarsız yapabilir hale gelmesi gerekiyordur.

Görüyorsun, Michaux’nun bunların her birini dikkate almasına hayranım… Her birini bırakıyor, ve buradaki avantajı görüyor; çünkü ben içmeyi nefes almakla, sağlıkla ilgili sorunlar yüzünden bıraktım. Apaçık ki kişi ya bir yerde duracaktır ya da onsuz yapacaktır.  Tek muhtemel ufak mazeret ancak onların; o kişinin çalışmasına yardım  etmesidir, sonrasında fiziksel olarak bedelini ödeyecek olsa bile. Ama kişi devam ettikçe,  giderek daha çok işine bir katkısı olmadığını anlar.

Parnet: Michaux vardığı son durumda olduğu gibi onlarsız yapmak için epeyce bir müddet alkol kullanıp uyuşturucu kullanmış olmalı. Ve bir başka açıdan, dediğiniz gibi içtiğinizde, bu çalışmaktan alıkoymamalı, ancak içmenin size bir şekilde destek olduğunu algılamalısınız, ve bu “bir şekilde” hayat değil… Yani orada da sizin tercih ettiğiniz yazarlara dair bir soru peydah oluyor…

Deleuze: Evet, o hayat…

Parnet: Hayat mı?

Deleuze: Hayatta “bir şekilde” çok güçlü bir şey vardır. Bir şekilde dehşet verici olmasına gerek yoktur, sadece bir şekilde çok güçlü, bir şekilde çok kuvvetli. Bazılar içmenin seni “bir şekilde” bu çok kuvvetli aşamaya getireceğinin aptalca olduğuna inanır, şayet Amerikalıları nesiller boyu ele alırsanız, Amerikan yazarlarını…

Parnet: Fitzgerald’den Lowry’ye…

Deleuze: Fitzgerald, en çok hayran olduğum Thomas Wolfe… tüm bu alkolizm silsilesi, aynı zamanda, şüphesiz onların bu “bir şekilde” ve “bir şey”i algılamalarına… büyük oranda yardım ediyor, mümkün kılıyor.

Parnet: Evet, ancak ayrıca kendileri hayatın içinde  herkesin algılayamadığı çok güçlü “bir şey”i algılamışlardı, hayatın içinde çok güçlü bir şeyi hissetmişlerdi…

Deleuze: Doğru, çok doğru… Hissetmeni sağlayacak olan şey alkol değildir…

Parnet: … tek başlarına algıladıkları hayatın içindeki güç.

Deleuze: Katılıyorum… Tamamıyla katılıyorum.

Parnet: … ve Lowry için de aynı…

Deleuze: Tamamen katılıyorum… kesinlikle… Çalışmalarını yaptılar, ve alkolün onlar için ifade ettikleri…, evet, bir risk aldılar, onda bir fırsat gördüler çünkü, doğru ya da yanlış, alkolün onlara yardımı olacağını düşündüler. Benim de kavramlar üretirken alkolün bana yardımı olduğuna dair bir hissim var… Tuhaf… Hem de felsefi kavramlarda, evet, bana yardımı oldu, ve sonra bana bir yardımı olmamaya başladı, bilakis benim için tehlikeli hale geliyordu, artık çalışmak istemiyordum. O aşamada, vazgeçmelisin, hepsi bu…

Parnet: Bu daha ziyade Amerikan geleneğine benziyor, çünkü alkole bu denli  tutkusu olan pek fazla Fransız yazar tanımıyoruz, ve buna rağmen halen bir şekilde zor olan bir şey… onların yazışlarına ait bir şey var…

Deleuze: Güzel, evet, evet, ama Fransız yazarlar, yazmaya dair görüşleri aynı değil… Bilemiyorum… Şayet Amerikanlardan çok fazla etkilendiysem, bu görüş meselesi ile ilgilidir. Onlar bir bakıma öngörücüler (voyant) (2). Şayet biri felsefenin, yazmanın, bir mesele olduğuna inanıyorsa, mütevazı bir deyişle bir şeyleri “görme” meselesi… başkalarının görmediği bir şeyi “görmek”, işte bu pek Fransızların edebiyatı ele alışları gibi değil. Buna rağmen Fransa’da oldukça fazla alkolik var…

Parnet: Ama Fransa’daki alkolikler, yazmayı bıraktılar, en azından biz hiç birini tanımıyoruz… ve [alkole] düşkün hiç filozof da tanım…

Deleuze: Verlaine hemen şuradaki caddede yaşadı, Nollet caddesi…

Parnet: Ah evet, Rimbaud ve Verlaine istisnaydılar…

Deleuze: Beni tahrik ediyor orası. O caddeden geçtiğimde burası şüphesiz Verlaine’in geçtiği yerlerdir, burası kafeye gidip absentini içmek  için geçtiği yerdir diye düşünüyorum… Belli ki acınası haldeki bir apartmanda yaşadığını…

Parnet: Evet, şairler ve alkol…

Deleuze: … Fransa’nın en büyük şairlerinden birinin o caddeyi alt üst ettiğini… Harikulade… Evet, evet.

Parnet: Bar des Amis’de…

Deleuze: Şüphesiz!

Parnet: Evet, tüm şairler içinde daha da fazla alkolikler olduğunu biliyoruz… Tamam, güzel, alkol konusunu bitirdik…

Deleuze: Evet, “B”yi bitirdik.. Hızımızı almaya başladık…

Çeviren Mustafa Burak Arabacı

Çeviri Notları

1– Çalışmak/İş: Deleuze bu kelimeler olarak karşılıklandırdığım yerlerde faites ve travail diyor. Hem mesai, rutin anlamında çalışmayı; hem de bir şeyler üretmeyi –mesela kendi çalışmaları- kastediyor.

2 – Öngörücü: Deleuze burada voyant diyor. Voyant, örneğin Charles Baudelaire’e yakıştırılan, flanörlükten bahsedilmeye başladığı dönemlerde; gelecekte olacakları “bir şekilde” görebildiğine ya da aynı zamanda başkalarının göremediklerini gördüklerine kanaat edilmiş kişilere denir.

Views: 479

savaş, çocuklar ve sen – Ahmet Ateş (Şiir)

savaş, çocuklar ve sen

Haritayı açıyorum yere

sedir ağaçlı dağların göklerinde

alıcı kuşlar uçuyor

uzakta bir kent sisli bir sıcak arkasında

ak çadırlardan, beyza haymelerden çocuklar fırlıyor

şaşkın sarısı yüzleri

kocaman bir ilgişle bakıyorlar göğe

küçücük ellerini bir şapka kaşı gibi

tutarak güneş yanığı alınlarına.

Bir çocuk eli, çatal parmaklı

uzanıp göğü deliyor

uzakta bir yerlerden yoğun kül rengi bulutlar yükseliyor

kana kesmiş Sayda, Sur, Nebatiye

güneşte kararmış yüzleri kıvırcık saçlı çocukların

sürüyor utku oyunları

her cuf cufta yerinden kalkan bir oğlan

kendi vurduğu uçağı kollarını yana açıp

boynu bir yana bükük, bir sağa bir sola

yalpalayan bir düşüşle

yere çarptırıp patlatıyor

onları biraz geride kalmış izleyen bir kız

babası yitik, annesi öldürülmüş bir çocuk

bir bombardımanda

çocuklar kutluyor bir zorunluluktan doğan

kinleriyle utkularını

ağız dolusu bağrışarak, ilenerek karakuşlara

“tayyar ül esved”lere

ve ateş bulutları kusan

gümüşsü “tayyare”lere.

Savaşa gidiyorsun

bir imge birkaç gün önceden

arkandan ağlayan bir kadın yoldaşı

seçiyorsun kalabalığın arasından

yüzü can çekişmekte olan biri

dört kişisiniz, kente gidip

savaşa topraklarına geçeceksiniz.

Kentte son gündüzünüz

paranız bile yok cebinizde

bir günün öğleni, bir günlük lezzetli yemekler

rahat, yumuşacık arı giysiler

en sıkısından, tatlısert içimli bir tabaka Bitlis tütünü

dolaşmak bu kentin anayollarında aylak aylak

bilmediğin bir kadının yüzüne son kez üzüntüyle bakmak

içini gösteren bir aynaya bakar gibi

öylesine boş boş bakmak

iç çekmek kahrederek

savaşa gidiyorsun

olanaksız sıradan şeyler içinden geçerek

insanlar can derdindeyken Dımışk’ta.

Savaşa gidiyorsun

sınırsız can istemeleri içinde

gün akşama dönüyor

Batıya güneşle birlikte yürüyeceksiniz

silahın, sırtçantan ile sen

dingin ve yapayalnız kalmışsınız.

İki çocuk, saçları kapkara ve kıvırcık

dayanmışlar bir duvara

silahları ayak uçlarına uzalı

başları dizlerine dayalı

patlama seslerinin altında

Beyrut’ta yıkıntı bir evin duldasında

ölüm ekilen bir tarla bu kent

ağlıyor çocuklar

ortalıkta kocaman bir anlamsızlık

hıçkırıklar, yerde yatan tüfekler 

kollarıyla sarıldıkları dizlerinde

sarsılan başları

savaşın çocukları

neden ağladıklarını bilemeden.

Gizlenmişsiniz kayaların arasında bir yere

bayram yeri değil gökyüzü

uzaktaki kentin üstünde kara bulutlar

uçaklar, iz bırakan uçaksavar mermileri, uçak kovalayan Sam füzeleri

çabuk, çevik, hızlı bir kargaşa

pike,yük  boşalt, yiğnileş ve hemen yüksel

korktun mu insan yok eden teknolojinin

insan yiyiciliğinden

yiğitlik değil, erdem hiç değil öfkeyle koşmak ölüme

sonra bir kaya kovuğundan gökteki kapışmayı izlemek

zorunda kalış

sıfatsız, duygusuz, ölü dinginliğinde, katılaşmış

tanımsız bir beden

eğer

unuttuysan niyesini

bir yönetme yolu olan

bir boyun eğdirme, bir yıldırma yolu olan

savaşların

örgütleyicilerinin siyasetini

hiççilik iççekmelerini

savaşa katılmışsın boşu boşuna.

Şubat 1985

Views: 302

Sosyalizme Çağrı (Marksizm Hakkında) – Gustav Landauer – 10

Marksizm 5.2

Yeri gelmişken, güçlü üretici ve tüketici hareketlerinin muazzam bileşimi ile bastırılmaları halinde devlet ve kapitalizmin ne yapacağı ve ne yapmak zorunda kalacağına dair öngörü, “Şimdi ne yapabiliriz? Devlet bunu yasaklayacaktır!” şeklindeki bildik kalıp ile işçilere bir uyarı olarak anlaşılmamalıdır. Bu tür bir uyarı bizim yolumuz ve bizim görevimiz değildir. Yine de diğerlerinin kendi rollerine göre hareket edeceğini varsayıyoruz; bu beklenir bir şeydir ve bize sıkıntı vermemelidir. Bu bakımdan her kim kapitalistlerin işçilerden çok daha az kazandığını ve işçilere çok daha fazla ödeme yaptığını görmeyi kendine görev addetmişse bizden şunu öğrenmiştir: başarılı bir sendika mücadelesiyle birleşmiş güçlü bir tüketici-örgütü uygun olan silahtır. Zira neredeyse hiç kimse bunun alternatifine, hükümet tarafından ücretin ve fiyatın sabitlenmesine, çok fazla umut bağlamayacaktır. Tıpkı gelir vergisi yoluyla kapitalistin fazla gelirine, bu fazlalığı örneğin işçi birlikleri aracılığıyla proletaryaya yönlendirmek için ilgili el koyma girişimine çok az umut bağlayacakları gibi. Bu da zar zor devrimci bir yöntemdir, kifayetsiz ve amatörcedir ve buna sadece geçiş aşamasında geçici olarak başvurulabilir. Benzer vasıtalar, Fransız devrimci hükümeti idaresi altında başarısız bir şekilde zaman zaman denenmiştir ve 1848’den hemen sonra Fransa’da Girardin tarafından da tavsiye edilmiştir. Lasalle’ın siyasal eylemi ve programı da bu yönde ilerlemiştir.

Bu bakımdan devrim ve sosyalizm, mücadele ve inşa bileşimi ile toplumu durma noktasına getirme amaçlı bu özel girişime karşı uyarıda bulunmuyoruz. Sadece bu noktadan şu anda çok uzak olduğumuzu ve tüketici kooperatiflerinin, bugün var oldukları gibi – gerçi bunların sosyalizmin sadece acınası başlangıcı olup olmadığını bilmeden – ciddi bir biçimde kapitalizmin fiyatlarını çökertmek ya da müşterilerini ellerinden almak için en az uygun olan vasıtanın bunlar olmadığını söylemeliyiz. Dolayısıyla sosyalizme çağrı yapanların ana görevi budur. Sosyalizm, eğer gelecekse, yalnızca tüketimle başlamalıdır ve başlayabilir.

Bu aşağıda açıklanacaktır. Buradaki görev, kapitalist üretim alanındaki tüm faaliyetlerin ve tüm tek taraflı mücadelelerin ve dolayısıyla üreticilerin tüm faaliyetlerinin kapitalizm tarihinin bir parçası olduğunu, başka da bir şey olmadığını göstermekti.

Fakat üreticilerin sendika faaliyetini, işçilerin ekonomik olarak kendi kendilerine-yardımlarını ve yasal düzenlemeler için devlete uyguladıkları baskıyı tarif edip eleştirdiğimiz için bu örgütlerin ve mücadelelerinin iki önemli görevi daha kısaca ele alınmalıdır. Sendikaların ana görevleri halen daha çalışma saatlerinin kısaltılmasını ve ücret yapısındaki değişimi kapsamaktadır. Ki bunlar, yani götürü işin ikamesi ve günlük ödemeli sözleşmeli iş, birbiri ile yakından ilişkilidir. Götürü iş ve sözleşmeli iş elde edilen ürünün niteliğine ve niceliğine göre iş için yapılan ödemedir. Adil bir takas sisteminin emek için her zaman bu tür bir ödemeye geri döneceği söylenmelidir fakat insana karşı adil olmayan, insanın asli ihtiyaçlarını ihmal eden bir toplumda eşya odaklı adalet ile insanlara karşı adaletsizliğin şiddetlenmesinden daha kötü neredeyse hiçbir şey olamaz. Kapitalizmin idaresi altında işçi, ihtiyacı dışında gelirini belirleyecek başka her hangi bir ilkeye sahip olmayı kaldıramaz. Lakin kendisinin ve ailesinin var olması için sadece yeteri kadar kazanmak hayati bir zorunluluk değildir; sağlığını, uykusunu ve dinlencesini uzun çalışma saatleri ile harap etmemek de böyledir. Çalışma saatlerini kısaltma mücadelesi götürü işe ve sözleşmeli işe karşı çıkmak için işçiye yeni bir sebep de verir. Kısaltılmış saatler gelirini düşürmemeli ve kendisini çalışma yoğunluğunda ölçüsüz bir artışa zorlamamalıdır. Buna göre bazı mesleklerde örneğin inşaat sektöründe günlük değil saatlik ücret ödenmesi belirsiz bir değer taşır. Bu da işçileri daha az çalışma saati için verdikleri her savaşta aynı zamanda daha yüksek saat ücreti için de çarpışmaya zorlar ve genellikle böyle bir çekişme sonunda bir taviz ortaya çıkar: işçiler bir hedeflerini kazanırken diğerinden vazgeçmek zorunda kalırlar. Böylelikle mesela iş sürelerini kısaltırlar fakat aynı zamanda kendi gerçek gelirlerini azaltırlar. Buna göre kapitalist sistem altındaki her yerde işçiler sadece götürü işe ve sözleşmeli işe karşı değil saatlik ücrete de karşı çıkmak zorundadır.  Günlük ücret kapitalist işçinin talebi olmalıdır. Bu durum kültür ve ahlak bozulmasının sesini duyan herkese şunu açıklar: yaşam pazarına giren ve mal takas eden işçi özgür bir adam olmayıp, iaşesi efendisi tarafından bahşedilmesi ve toplum tarafından garanti edilmesi gereken bir köledir. Günlük ücretler sistemi altında iş ile ürünlerinin niteliği ve niceliği arasında açık bir ilişki yoktur; quid pro quo (verilen şey karşılığında alınan şey) takası yoktur. Sadece geçimi arzulayan ihtiyaç vardır. Bu bakımdan biz yine fark ediyoruz ki kapitalist dünyada işçi kendi varlığını korumak için bir kapitalisti, kültür karşıtı kurumu savunmak zorundadır. İhtiyaç ve üretici olarak rolü işçiyi kapitalizmin bir hizmetçisi ve tebaası yapar. Kendi günlük ücret sistemi için verdiği örgütlü emek mücadelesinin, diğer bir deyişle gizli oy için siyaseten militan olan işçinin mücadelesinin devlet yaşamında muadili bulunur. Geçimini ürüne karşı ürün takas etmek yerine, yani ürün için fiyatı ya da ücreti almak yerine günlük iaşe ücreti biçiminde elde etmek ne kadar haysiyetsiz ise kişinin topluma karşı görevini ve hakkını oy kabininde korkudan saklanarak icra etmesi de aynı derecede acınasıdır. Egidy’nin halkın oyunu kullanmasını savunmasının sebebi buydu: özgür ve namuslu adamlar açısından oylamanın hiçbir kötü sonucu olamayacağını iddia etmişti. Fakat bu donkişotvari asil bir adam düşüncesiydi. Zamanımızda işçi günlük-ücret-kazanan olmayı ve vatandaş da ürkek kul olmayı istemelidir. Bireysel ölçekte, kapitalist ekonominin ve kapitalist devletin girift semptomlarının izhar olduğu yerde tedaviyi başlatmayı istemek imkânsızdır. İşçi yaşamını korumalıdır ve kapalı bir kabinde oy vermeye gitmediği takdirde yaşamı tehdit edilecektir. Bu arada günlük ücretini almadığı takdirde de geçimi tehdit edilecektir. Tüm bunlar ve burada konuştuğumuz her şey, kapitalizmi terk etmediğimiz müddetçe yaşamın zaruriyetleridir, fakat elbette bunlar sosyalizmin yolları ve araçları olmaktan çok uzaktır.

İş saatlerini kısaltmanın iki yönü bulunmaktadır. Bu yönlerden ilki sık sık anılmasına karşın ikincisi ile bildiğim kadarıyla çok ilgilenilmemiştir. İlk olarak, çalışma süresini kısaltmak işçi için, gücünü muhafaza edebilsin diye, gereklidir. Burada kapitalizm altında mücadele ve düzenleme için gerekli bir kurum olan sendikalara saldırmak bizim görevimiz değildir, zira bu kesinlikle aptalca ve neredeyse suç olurdu çünkü yaşayan insanın refahı hürmetine kapitalizmin her bir yönüne karşı çıkılmayacaktır. Serinkanlı ve objektif bir eleştiri önermekle birlikte bizlere burada bir an durup önemli çalışmaları için sendikalara hak ettikleri teşekkürü belirtmeliyiz. Sendikalar, tüm ülkelerde işçilerin yapageldikleri zahmetli işlerin, faaliyetlerini ruhsuz ve ölümcül sıkıcı kılan, aşırı yoğun tekniklerle kendilerini yorgun ve bunalımlı yapan fabrikalarda, çoğunlukla da kendilerini ilgilendirmeyen işlerin sürelerini kısaltmıştır.  Onlara teşekkür etmeli ve onları övmeli: kaç kişiye iş saatlerinden sonra dinlenme, güzel bir aile yaşamı, ucuza elde edilebilen yaşam sevinci, güzel kitaplar ve yazılar ve kamu yaşamına katılım fırsatını sunmuşlardır. Kaç kişi – ve ne kadar az! Sadece son yıllarda bir başlangıç yapılmış ve çoğunlukla yetersiz, genellikle saçma bir biçimde kötü ve parti-politika vasıtaları ile elde edilen dinlenme saatlerinin doğru kullanımı için de bir şeyler yapılmıştır. Sendikalar uzun çalışma saatlerine karşı mücadelenin yanı sıra alkolizmin zararlarıyla savaşmak için ortaya çıkmıştır. Sadece üretken işçi ile değil işten sonra dinlenme zamanlarındaki işçi ile ilgilenmeyi de kendi görevleri addetmelidirler. Bu alanda daha yapılacak çok iş var ve halkımız arasında sanatçılar, şairler ve düşünürlerle işbirliği için çok fırsat var. Sadece sosyalizme çağırmamalıyız. Sadece düşüncenin sesini takip etmemeli ve geleceği inşa etmemeliyiz. Bizler için beden ve biçime dönüşmek isteyen ruhun hürmetine, dikkatimizi, halkımızın yaşayan insanlarına, yetişkinlerine ve çocuklarına çevirmeliyiz ve bedenleri ve ruhları güçlü ve iyi, sıkı ve esnek olsun diye elimizden gelenin en iyisini yapmalıyız. Sonra bu yaşayan insanlarla sosyalizme ilerlemeliyiz! Fakat bu ifadeden bunlara belli bir sözde sosyalist sanat veya bilim ya da eğitim sağlamamız gerektiği anlamı çıkarılmasın. Heyhat, parti broşürleri ve taraflı yazılar ile bu konuda ne kadar çok kötülük yapılageldi ve Sosyal Demokrat olana göre, sözde burjuva bilimi örneğin,  ne kadar da çok değerli, doğal ve özgürdür! Bu tür tüm girişimler resmi, doktrinci bürokrasiye yol açar. İşçi sınıfı çevrelerinde sessiz ve sonsuz olan her şeyin küçümsendiği veya bunların bilinmediği, öte yandan ajitasyonun ve günün suni sloganlarının abartıldığı ve incelikten yoksun bir şekilde geliştiği [anlayışı] tüm Marksist ekollerin, Sosyal Demokratların ve de anarşistlerin paylaştığı büyük bir hatadır. Geçenlerde Sosyal Demokrat bir dernek tarafından desteklenen ve işçi sendikası üyelerinin katılım sergilediği Alman edebiyatı ile ilgili on konferans verdiğim büyük bir Alman şehrinde, bir konferans sonrasında, anarşist işçilerin daha önceden bana sormaktan kaçındıkları soruyu sormak için (lütfen bir ara kendilerine konferans vermemi istemek için) gelmelerini ben kendim de tecrübe ettim! O zaman kendilerine şu cevabı vermeye karar verdim: Goethe, Hölderlin ve Novalis, Stifter ve Hebbel, Dehmel ve Liliencron ve HeinrichvanReder ve Christian Wagner ve pek çok başka isim üzerine konuştuğum bir konferans verdim fakat siz bunları duymak istemediniz çünkü bize gelen insani güzelliğin sesini bilmiyordunuz, yaşamın güçlü ve sakin ritmi ve armonisi, dinlenmiş meltemlerin yumuşak hareketlerinde ve hareketsizliğin kutsal dinginliğinde olduğundan daha fazla fırtınanın sesinden bulunamaz. “Esen meltemin, damlayan suyun, büyüyen ekinin, dalgalanan denizin, yeşeren yeryüzünün, parlayan gökyüzünün, parıltılı yıldızların muhteşem olduğunu düşünüyorum: görkemli bir şekilde yaklaşan boranın, evleri paramparça eden şimşeğin, dalga getiren fırtınanın, ateş püskürten volkanın, tüm ülkeleri sallayan depremlerin önceki olaylardan daha fazla muhteşem olduğunu düşünmüyorum, aslında bunları salt daha yüksek yasaların etkileri oldukları için daha küçük düşünüyorum… İnsan ırkına kılavuzluk eden yumuşak ve nazik yasayı bir an için görmek istiyoruz… Adalet yasası, ahlak yasası, her insanın, diğerleri ile birlikte, saygın, onurlu ve güvenli yaşamasını isteyen yasa ki böylelikle insan yüksek insani yolu takip edebilsin, yoldaşlarının sevgisini ve takdirini kazansın. Böylelikle bir mücevher gibi korunsun, zira her insan diğer tüm insanlar için bir mücevherdir, bu yasa insanların diğer insanlarla birlikte yaşadığı her yerde bulunur ve insanın diğer insanlara karşı davranışlarında gösterilir. Bu yasa eşlerin birbirine duyduğu sevgide, ebeveynlerin çocuklarına olan sevgisinde, çocukların ebeveynlerine olan sevgisinde, erkek ve kız kardeşlerin sevgisinde, arkadaşların birbirine olan sevgisinde, iki cins arasındaki tatlı meyilde, geçinip gittiğimiz çalışkanlığımızda, küçük çevremiz, çok uzak yerler ve tüm dünya için eylemlerimizde bulunur…” (Albert Stifter) Bu yüzden burada yüksek sesle çağırdığımız, sessizce konuştuğumuz sosyalizm, aynı zamanda insanın birlikte yaşamının daimi güzelliğinin nazik gerçekliğidir. Sosyalizm, çirkin çağdaşlığın vahşi, çirkin geçişsel yıkımı değildir. Öyle bir yıkım ki belki de bir yan ürün olmak zorunda kalacaktır. Fakat yaşamın güzelliğinin nazik çalışması daha önceden ruhlarımızda ve ruhlarımız kanalıyla gerçek hayatta yapılmamış olsa [sosyalizmi]çağırmak yıkıcı, sağlık-sız ve yararsız olacaktır.  Taşıdıkları tüm ateşli hevese rağmen tüm yeniliklerde viran, çirkin ve imansızca bir şeyler vardır. Tüm eski şeyler, ordu ve ulus devlet gibi en kötü nama sahip ya da arkaik kurumlar bile, eski ve bir geleneğe sahip olduklarından, tüm köhneliklerine, gereksizliklerine ve eskimişliklerine rağmen, güzelliğin deyim yerindeyse ışıltısına sahiptir. Bu yüzden, geçmişte, kadim ve kutsal yaşamda demirli, bitmiş, denenmiş ve test edilmiş bir şey olarak hâlihazırda yaşamlar yaratmak isteyen, ileriye yönelik tahayyüle sahip türde yenilikçilerden olalım. Bu yüzden daha çok kendi inşa ettiğimiz nazik, sonsuz ve bağlayıcı gerçeklik vasıtasıyla yıkalım. Cemiyetimiz [Bundt] bizleri gerçeklik dünyasına bağlayan ebedi güçlerle birlikte mücadele eden bir yaşam cemiyetidir. Bizleri güdüleyen düşüncenin gerçekten de bir düşünce, diğer bir deyişle ruhun sakin toplumu ile birlikte fani, parça parça ve yüzeysel geçici fenomenin ötesinde bizleri birleştiren bir bağ olmasına izin verin. Bu bizim sosyalizmimizdir, sanki ezelden beri var olmuş gibi geleceğin yaratılmasıdır. Anın coşkusundan, öfkeli, şiddetli tepkilerinden gelmesine müsaade etmeyin, ruhun varlığından, beşeriyetimizin geleneğinden ve mirasından gelmesini sağlayın.

Sendikalara çalışan insanların dinlenme vakti ve boş zaman edinmeleri için verdikleri mücadeleleri nedeniyle minnettarlığımızı ifade etmek amacıyla konudan saptık. Burada söylenen her şeyi teşekkürümüz olarak kabul edin. Salt arkaik ve eskimiş olana ait korkunç çürüyen urların ürünleri, sonuçları ve aksi tesiri olmaktan ziyade bir zamanlar ortak olan ve şimdilerde bir başına bırakılan batmış ruhu yeni biçimlere ve yaşama ve güzelliğe geri yönlendiren üretken insanlar olmayı istediğimiz için, minnettarlığımız da üretken olmalı ve işçilerin dinlenme vaktini ve serbest zamanını oluşturması gereken şeye yönlenmelidir. Ancak o zaman sağlıklı, güçlü ve ruhani insanlar, bizden kadim bir şeymiş gibi çıkması gereken yeni gerçekliği hazırlayabilecektir, eğer herhangi bir faydası ve kalıcılığı varsa.

Çalışma saatlerinin azaltılması işçiler için daha fazla boş vakit yaratır. Ancak kişi bu gerçeğe sevinse bile, bu tür kazanımların genellikle nasıl sonuçlara sahip olduğunu gözardı etmemelidir: işçilerin gücünün daha fazla sömürülmesi, işin yoğunluğunun artması. Çoğunlukla yüksek düzeyde kapitalistleştirilmiş müteşebbis, örneğin büyük bir anonim şirket, işçilerin zaferinden sevinç duymakta haklıdır. Diyelim ki belli bir sektörün tüm müteşebbisleri, çalışma saatlerini kısaltmaya zorlanmış olsun. Büyük teşebbüsler işçiyi seri makinelerin hizmetine daha da sürekli olarak zincirleyen yeni makineleri getirmek suretiyle bundan kaynaklanan kayıplarını genellikle tazmin edebilmektedir. Böylelikle orta ve küçük ölçekli rakipleri üzerinde büyük bir avantaj kazanırlar. Elbette bazen tersi gerçekleşir ve devasa teşebbüsün muazzam mekanizmasını yeniden şekillendirmesi engellenir. Öte yandan orta ve küçük ölçekli müteşebbis, aktif satışı varsa ve kredisi iyiyse, yeni koşullara daha kolay adapte olabilir.

Teknolojinin elinde neredeyse her zaman artan işi salt makinelerin hizmetçileri olan insanların faaliyetlerinden çıkarma ihtiyacını karşılayacak düşünceleri ve modelleri bulunur.

Bu, çalışmaksızın daha uzun bir gecenin diğer acı tarafıdır: daha yorucu iş günü. Yaşayan insan, aslında sadece yaşamak için çalışmaz, işte iken yaşamını hissetmek ve iş sırasında işinden sevinmek ister. Akşamları sadece boş zaman, dinlenme ve neşe değil, hepsinden öte faaliyetinin kendisinden, bedeninin fonksiyonlarında ruhunun güçlü varlığından haz almaya ihtiyaç duyar. Çağımız sporu, kaslar ve sinirlerin verimsiz, oyunbaz faaliyetini, bir tür işe veya uğraşa çevirmiştir. Gerçek kültürde işin kendisi bir kere daha tüm enerjilerimizin oyunbaz sağılışına dönüşür. 

Ayrıca sanayici, çalışma süresinin kısaltılmasının kendisinden götürdüklerini yeniden kazanmak için, teşebbüsünün mekanik aygıtını değiştirmek zorunda bile kalmaz. Fabrikada demir ve çelikten inşa edilmemiş ilave bir mekanizma vardır: çalışma sistemi. Birkaç yeni düzenleme, birkaç yeni denetleyici ve ustabaşı pozisyonu genellikle bir teşebbüsü yeni makinelerden daha çok hızlandırır. Ancak bu tür bir sistem nadiren uzun ömürlü olur. Her zaman işçinin tembelliği veya doğal yavaşlığı ile gözetmenlerin sevk edici enerjisi arasında sessiz bir mücadele vardır. Zamanla iş insana karşı insan meselesi haline geldiğinde, her zaman bir tür eylemsizlik yasası kazanır. Yavaş çalışma için verilen bu mücadele her zaman, sınıf mücadelesinde bilinçli bir silaha ve sözde sabotaj biçimine dönüşmeden çok önce, var olmuştur. Belli bir amaç için, yavaş, ucuz, kötü hatta zararlı iş teslim etmek üzere işçilere çağrıda bulunan bu tür bir sabotaj, özel durumlarda, mesela postane, demiryolu veya liman işçileri grevlerinde mükemmel hizmet gerektirebilir. Bununla beraber sorgulanabilir bir yanı da vardır. Üretici rolünde işçilerin aşırı mücadele araçları [kullanılırken] sınıf bilincine sahip militanın nerede sona erdiğini ve ruhen boş, harap ve yoz, her tür faydalı işin tiksindirici geldiği sorumsuz insanın nerede başladığını ayırt etmek her zaman mümkün olmaz.  

Hızlandırılmış çalışma sisteminin sadece geçici etkisi olur fakat makine amansızdır. Kendisine ait belirli bir atım sayısı, verili çıktısı vardır ve işçi artık az çok insan kişisine değil insan enerjisini sömürmek üzere insanlar tarafından yaratılan metal şeytana dayanır. İnsanın işindeki neşesinin psikolojik düşüncesi burada tali bir rol oynar; her işçi bilhassa acı bir biçimde bilir ve hisseder ki makineler, aletler ve hayvanlar çalışan insandan daha iyi muamele görür. Bu, yukarıda söylenen herhangi bir şey kadar provokatif, demagojik abartı olmaktan uzaktır. Bu, soğuk, sade hakikattir. İşçilere genellikle azami kızgınlık tonuyla köleler denmektedir. Ancak kişinin, birinin ne dediğini bilmesi gerekir ve “köle” gibi kelimeyi dahi ciddi, edebi anlamı ile kullanmalıdır. Köle, ölümü maliyete sebep olduğundan – yeni bir köle alınmak zorundadır – psikolojik olarak yönlendirilmesi gereken, himaye edilmiş (protege) [kişidir]. Modern işçinin efendisiyle ilişkisinin korkunç tarafı şudur ki modern işçi kesinlikle bu tür bir köle değildir; çoğu durumda müteşebbis işçinin yaşamasına ya da ölmesine tümüyle kayıtsız kalabilir. Modern işçi kapitalist için yaşar fakat kendisi için ölür. İkame edilebilirdir. Makineler ve atlar satın alınmak zorundadır ki her ikisi de satın alım ve işletim maliyetlerini kapsar. O yüzden köle önce satın alınmalı ve çocuk olarak dahi eğitilmeli ve sonra onun iaşesi sağlanmalı idi. Modern müteşebbis modern işçiyi ücretsiz edinmektedir; birine ya da diğerine geçimlik ücret temin etmek kendisi açısından farksızdır.

Yine burada müteşebbis ile işçi arasındaki ilişkinin duyarsızlaşması ve insanlıktan uzaklaşması sırasında kapitalist sistem, modern teknoloji ve devlet kapitalizmi ele ele yürür. Kapitalist sistemin kendisi işçiyi sayıya indirger. Teknoloji, kapitalizm ile ittifak içinde işçiyi çarkın bir dişlisi yapar. Son olarak devlet, kapitalistin işçisinin ölümüne yas tutmaması için hiçbir gerekçesi olmamasından hatta ölüm ya da kaza durumlarında işçi ile şahsen ilgilenme ihtiyacı duymamasından emin olur.  Devletin sigorta kurumları kesinlikle pek çok açıdan ele alınabilir fakat bu yönü de gözden kaçırılmamalıdır. Onlar da yaşayan insanlığı kör işleyen bir mekanizma ile değiştirir.

Teknolojinin sınırları, kapitalizme dâhil olduğu için, insanlığın sınırlarının ötesine geçmiştir. İşçilerin yaşamı ya da sağlığı ile ilgili çok fazla bir kaygı yoktur (burada kişi sadece makineleri düşünmemelidir; atölyelerin ve fabrikaların kirli havasında bulunan tehlikeli metal atıklarını, tüm şehirler üzerindeki havanın zehirlenmesini de hatırlamalıdır) ve kesinlikle işçilerin yaşam sevinci ya da iş sırasında rahat etmesi ile ilgili kaygı da yoktur.

Bunlardan etkilenen Marksistler ve işçi kitleleri, sosyalistlerin teknolojisinin bu çerçevede kapitalist teknolojiden temelde ne kadar farklı olduğu (gerçeğinden) tümüyle bihaberdir. Teknoloji, kültürlü halk arasında kendisini kullanmak isteyen özgür insanların psikolojisine göre yönlendirilmelidir. İşçilerin kendileri hangi koşullar altında çalışma istediklerine karar verdikleri zaman üretim dışında harcamak istedikleri zaman ile üretim içinde kabul etmeye istekli oldukları işin yoğunluğu arasında uzlaşma sağlayacaktır. Kayda değer şahsi farklılıklar olacaktır: bazıları dinlenme ve boş vakitlerine daha uzun zaman harcayabilmeleri için çok hızlı ve enerjik çalışacak, diğerleri ise günün hiçbir saatini salt araçlara indirgemeyi tercih etmeyecek ve işlerinin kendisinin zevkli olmasını ve rahat bir tempoda ilerlemesini isteyecektir.

Bugün bunların hepsi göz önünde tutulmamaktadır. Teknoloji tümüyle kapitalizmin etkisi altında bulunmaktadır. Makine, alet, insanın ölü hizmetçisi, insanın efendisine dönüşmüştür. Büyük ölçüde kapitalist bile kendi getirdiği mekanizmaya bel bağlar ve bu an, kısaltılmış çalışma süresinin ikinci yönünü inceleyebileceğimiz andır. İlki teknolojinin işçinin gücünü muhafaza etmesine hizmet etmesiydi; artan iş yoğunluğunun ne ölçüde bu eğilimi karşıladığını şimdi gördük. Fakat çalışma saatlerinin kısaltılması işçi sınıfının yaşayan üyeleri açısından işsizlerin sayısını azaltan ilave pozitif etkiye de sahiptir.

Anlayacağınız sanayici makinesini kapasitesine göre kullanır. Makineler, karlı olabilmeleri için belli bir süre çalışmalıdır. Eğer teşebbüsü kar edecekse sanayici yurt içinde ve dışında rekabetine uyum sağlamalıdır: sanayici elektrik santrali masrafını çıkarmak için pek çok sektörde makinelerini gece gündüz çalıştırmaya zorlanmaktadır. Bu yüzden çalışma saatleri kısaltıldığında sanayici daha fazla işçi alacaktır. 24 saatlik çalışma periyodunu, yani nöbetleşe vardiya sistemini getirmek için işçiler ile mücadele fırsatını sık sık kullanacaktır. Kâr ihtiyacı, sistemin talepleri, işçilerin talepleri, bunların hepsi genellikle müştereken, daha fazla işçinin istihdamına ve dolayısıyla sözde yedek sanayi ordusunun sayısının düşmesine yol açar. Sınır hep teşebbüsün kârlılığı ile belirlenir ve bu vesile ile sistemin gerektirdikleri ile piyasanın hazmetme kapasitesi arasında bir tür anlaşma sağlanır.

Genellikle müteşebbis, elektrik santralini makinesi ile bu makineleri çalıştıran işçilerin sayısı tarafından belli bir hacimde işletmeye devam ettirmek için zorlanmaktadır ve piyasa çıktıyı tüketemez hale gelirse o zaman sanayici fiyatları düşürmelidir: zira yeterince ucuz olduğu müddetçe kapitalist piyasa tüm malları emebilir. Bir kapitalistin gece gündüz çalışan binlerce işçisinin olmasının sebebi budur ve yine de her saat başı para kaybeder. Kapitalist bunu fiyatların yine artacağı daha iyi zamanların umuduyla kabul eder. Bu umut gerçekleşmezse belli günlerde tesisinin bir kısmını ya da tamamını kapatmak zorunda kalacaktır.   

Teknolojinin kapitalizmin etkisi altında bulunduğuna dair ifademiz kapitalizmin de buna mukabil kendi yarattığı teknolojinin kölesi olduğu sonucu ile tamamlanmalıdır. Bu açmaz sihirbazın çırağının açmazı gibidir: “Çağırdığım ruhlardan bir daha kurtulamıyorum!”. Refah, zamanlarında, lehte piyasa koşullarında teşebbüsünü belli bir ölçekte ayarlayan her kim olursa olsun artık ne kadar üretmesi gerektiği ile ilgili bir seçeneğe sahip değildir. Müteşebbisin kendisi de kendi makine çarklarına bağlanır ve genellikle işçileri ile birlikte ezilir.

Burada, kapitalist üretimin spekülasyonla en yakın bağlantılı olduğu noktalardan birine temas ettik. Kapitalizm ölçeğinde çok az insan ancak teşebbüsünün ve piyasasının koşulları yüzünden spekülasyona zorlanmayacaktır. Herkes, birbirinden tümüyle bağımsız şu iki faktöre dayandığı ölçüde spekülatördür: birincisi, müteşebbisin insanlardan ve makinelerden müteşekkil aygıtının gerektirdikleri ve ikincisi dünya piyasasının fiyat dalgalanmalarıdır. Bu durumdaki insanlar – ki genellikle yıllarca her hafta yüzlerce ya da binlerce işçiye sabit bir ücret ödeyip her hafta kayıp yaşarlar – “İşçilerim benden iyi durumda!” sızlanması ile sık sık feryat etmelidir. Sayısız endişe ile eziyet çeken zavallı zengin adam genellikle servetinin bir kısmı ile borsada başarılı spekülasyonlar yaparak kendisini kurtarabilir. Bu şekildeki ticaret, spekülasyon alanındaki kötü şansını dengeler. Öte yandan işi gelişen kişi sık sık tümüyle farklı bir sahadaki spekülasyonlar yüzünden kendisini mahvedebilir. Kapitalist pazara bağımlı olan herkes spekülason yapmalı, en değişken sahalarda spekülasyon yapmaya kendini alıştırmalıdır.

Kapitalizm altında acı çeken işçi bu belirleyici gerçek ile ilgili çok az şey bilir. İstisnasız herkes kapitalist koşullar altında ölçüsüz acı çeker ve çok az neşeye sahiptir, gerçek neşesi yoktur. İşçinin, kapitalistin yüzleştiği korkunç, alçaltıcı ve baskıcı kaygılara, katlanmak zorunda olduğu tümüyle gereksiz ve tümüyle verimsiz eziyet ve gerginliğe dair de çok az bilgisi vardır. Ve işçiler kendileriyle kapitalistler arasındaki bu benzerliğin yeterince farkında değildir. Sadece kapitalistler değil, iş gücündeki yüzbinlerce insan da tümüyle faydasız, verimsiz, yersiz işten karlarını veya ücretlerini kazanır. Kesinlikle bugün gittikçe daha fazla lüks mallar yaratan üretime yönelik korkunç bir eğilim vardır. Buna proletarya için beş para etmez mallar da dâhildir. Gerçek ihtiyaçları karşılamak içinse çok az makul ve gerekli ürün üretilir. Gerekli ürünler gittikçe daha pahalı, lüks anlamında değersiz ve ucuz hale gelmektedir – temayül budur.

Sendika faaliyetlerine ayrılan konu dışı sapmamızdan dönelim ve son bir özet verelim.

Kapitalizmden çıkarı olan müteşebbislerin, imalatçıların ve tüccarların ve de kendi geçimlerini kazanmakla ilgili olan işçilerin ve son olarak devletin kapitalist ekonomi sisteminin korunması için nasıl çalışmak zorunda olduğunu ve hepsinin bu çalışmayı nasıl devam ettirdiğini gördük. Tüm insanların bu karşılıklı sömürüye nasıl bulaştığını, nasıl hepsinin ittifakla kendi özel çıkarlarını nasıl koruması gerektiğini ve amme menfaatine zarar vermek zorunda olduğunu ve hangi kapitalizm seviyesinde bulunurlarsa bulunsunlar hepsinin nasıl güvencesizlikle tehdit edildiğini de ilave olarak not ettik. 

Bunu gördüğümüzde Marksizm’in başarısızlığını da gördük çünkü Marksizm sosyalizmin bizzat burjuva toplumunun kurumlarında ve yıkıcı sürecinde hazırlanmakta olduğunu, sürekli büyüyen, her zamankinden kararlı ve her zamankinden daha devrimci proleter kitlelerin sosyalizmi getirmek için bir gereklilik, tarihsel olarak kaderi belirlenmiş bir eylem olduğunu iddia etmişti. Fakat gerçekte kapitalist pazar için üretici rolündeki işçilerin söz konusu mücadelesi sadece kapitalizm içerisindeki kısır döngüdür. Bu mücadelenin işçi sınıfının durumunda genel bir iyileşmeye sebep olacağı dahi söylenemez; sadece bu mücadelenin ve mücadelenin etkilerinin işçi sınıfını kendi durumlarına ve toplumun genel koşullarına alıştırdığı görülebilir.

Marksizm, kapitalist şartları koruyan, kapitalizmi güçlendirip kapitalizmin halkın ruhuna etkilerini daha da viran eden, önemsiz de olmayan faktörlerden biridir. Halklar, burjuva ve aynı ölçüde işçi sınıfı sırf para kazanma amacı için duyarsız, spekülatif ve kültürsüz üretim koşullarına her zamankinden daha fazla müdahil olmuştur. Bu koşullar altında en çok acı çeken ve genellikle zorluk, yoksunluk ve yokluk içinde yaşayan sınıflarda net bilgi, isyan ve iyileşme arzusu gittikçe azalmaktadır.

Kapitalizm bir ilerleme dönemi değil, gerileme dönemidir.

Sosyalizm, kapitalizmin daha fazla gelişmesi ile gelmez ve üreticilerin kapitalizm içerisindeki mücadelesi olamaz.

Bunlar, vardığımız sonuçlardır.

İçinde bulunduğumuz yüzyılın da parçası olduğu yüzyıllar bir olumsuzlama zamanıdır. Birlikler ve şirketler, bizim geldiğimiz daha evvelki kültürlü zamanın tüm ortak yaşamı, tüm güzel dünyevi faaliyeti ve motivasyonu, cennet yanılsamasına sarılmıştı. Üç şey birbirinden ayrılmaz şeklide birleşmişti: birincisi, yaşamdaki birlik ruhu, ikincisi, tarifi imkânsız birlik,  evrenin ruhsallığı ve önemi için sembolik dil – zira ferdin ruhunda doğru olarak kavranmıştır – ve üçüncüsü, hurafedir.

Zamanımızda, motomot anlaşılan Hristiyan dogmatik düşüncelerin hurafeleri ciddi saldırıya uğramıştır ve halk arasında giderek daha çok yerinden olmaktadır. Yıldızlar evreni keşfedilirken yeryüzü ve onun üzerindeki insan aynı anda daha küçük ve daha büyük hale gelmiştir. Dünyevi faaliyet genişlemiştir. Şeytan, göksel güçler, yer altı cinleri ve iblis korkusu yok olmaya başlamıştır. İnsan dünyaların sonsuz uzayında, kendi etrafını dönen küçük yıldız üzerinde, Tanrı’nın grotesk dünyasına göre, daha güvende hissetmiştir. Etkileri kesin bir şekilde ölçülebilen reddedilemez doğal güçler bilinir hale gelmiştir. Korku olmaksızın bunlar kullanılabilir ve bunlara itimat edilebilir. Yeni iş ve doğal ürün işleme yöntemleri bulunmuştur. Yeryüzü keşfedilmiş ve tüm yüzeyi yeniden iskân edilmiştir; tüm dünyada seyahat ve iletişim henüz alışamadığımız ve bize hala inanılmaz gelen bir hızla gelişiyor ve tüm bunlarla bağlantılı olarak aynı anda yaşayan insan sayısı önemli oranda artmıştır. İhtiyaçlar ve de bu ihtiyaçları karşılama vasıtaları olağanüstü artmıştır. 

Hurafe içinde olduğumuz bu olumsuzlama çağında kesinlikle sarsılmıştır. Olumlu bazı şeyler de hurafenin yerini almıştır: objektif doğa terkibi bilgisi doğadaki şeytani düşmanlara ve dostlara olan inancı ilga etmiştir. Ruh dünyasının ani kaprislerinden ve ihanetinden duyulan korkuyu doğa üzerinde kurulan iktidar takip etmiş ve sayısız ruh ve perinin bu ölümü insanların çocuklarının doğum oranında olağanüstü artışta gerçek ifadesini bulmuştur.

Fakat tüm derin hisler, tüm coşkunluk ve insan birliği ve bağı ruh-cennet ile derin bir biçimde iç içe geçmiştir. Keşfettiğimiz yıldız dünyalar, etkilerine aşina hale geldiğimiz doğal güçler sadece dışsaldır; faydalıdır ve dış yaşama hizmet eder. Bunların birliğini iç yaşantımızla her şekilde, bazen derin bazen sığ felsefelerle, doğa teorileriyle ve şiirsel ilhamlarla ifade etsek de, bizim bir parçamız değildir, hayat kazanmamıştır. Bilakis, hakikatinde dünyanın, özümüzde taşıdığımız şekliyle, faydacı duyularımızın bize söylediklerinden tümüyle farklı, daha önce canlı olan ne varsa, imge ya da inanç ya da tarif edilemez bilgi ve de bu dünya görüşüne bağlı küçük gönüllü gruplardaki hakiki insan toplumu hepsi birlikte hurafe ile gerilemiştir. Bilim ve teknolojideki tüm gelişmeler bunun en düşük yedeğini sağlamayı başaramamıştır.

İşte bu nedenle bu zamanlara gerileme dönemi diyoruz çünkü kültürün ana özelliği, insanları bir arada tutan ruh, gerilemiştir.

Eski hurafeye ya da anlamını yitirmiş sembolik dile geri dönüş girişimleri, eski şablonlara bağımlı, hissi akıldan daha güçlü olan halkın zayıflığı ve köksüzlüğü ile bağlantılı sürekli yenilenen bu tepki çabaları tehlikeli engellerdir ve de nihayetinde sadece sonucun belirtileridirler. Kendisi örgütlü ruhsuzluk olan devletin baskıcı yönetimi ile bağlantılı oldukları zaman, ki kolaylıkla böyle olur, daha rahatsız edici olurlar.

O halde gerilemeden bahsedince, bu bahsimizin ruhbanın dünyamızın günahkârlığı ile ilgili şikâyeti ya da dönüşüm çağrısı ile hiçbir ortak yönü yoktur. Bu çöküş geçici bir devir olup bünyesinde yeni bir başlangıç, taze bir iyileşme, birleşik bir kültürün tohumlarını barındırır.

Sosyalizmi, ruhsal bir hareket olarak insanlar arasında yeni şartlar için mücadeleyi düşünmek, diğer bir deyişle yeni insan ilişkilerine varmak için tek yolun insanların kendileri için yaratan ruhtan etkilenmeleri gerektiğini anlamak bizim için çok acil olmakla birlikte geriye, geri getirilemeyen bir geçmişe doğru bakmamamız ve güçlü olmamız da aynı şekilde önemlidir. Kısacası, kendimize yalan söylememeliyiz. Cennet sanrısı, hakikat, felsefe, din, dünya görüşü veya kişi, dünya ile ilgili hissiyatı kelimeler ve biçimler şeklinde billurlaştırma çabalarına her ne ad vermek istiyorsa o, şimdilerde bizim açımızdan sadece bireyler olarak var olmaktadır. Toplulukları, mezhepleri, kiliseleri, bu türden ruhsal muadillerine dayanan her türde birlik kurma girişimi sahteliğe ya da tepkiye yol açmıyorsa en azından sırf zayıf bir lafügüzafa sebep olur. Duyular dünyasının ve doğanın ötesine giden her şeyde derin bir biçimde yalnızız ve sessiz bir yalıtılmışlığa tabiyiz. Bu da tüm dünya görüşlerimizin hiç bir yıkıcı ihtiyaç, etik inandırıcılık içermediği, ekonomi ve toplum üzerinde bağlayıcı olmadığı anlamına gelir. Bunu, böyle olduğu için, kabul etmeliyiz ve bireysellik çağında yaşadığımız için bunu pek çok şekilde, memnuniyetle ya da vazgeçerek, umutsuzca ya da arzu ile, kayıtsızca ya da hatta isyankarca kavrayabiliriz.

Ancak her kuruntunun, her dogmanın, her felsefenin ya da dinin dış dünyada değil kendi iç dünyamızda köklere sahip olduğunu hatırlayalım. İnsanların doğayı ve kendisini uyumlu kıldığı tüm bu semboller bu bakımdan halkların komünal yaşamına güzellik ve adalet getirmeye uygundur çünkü bunlar içimizdeki sosyal dürtünün yansımalarıdır ve çünkü kendisi ruha dönüşen bizim kendi biçimimizdir. Her ruh komünal ruhtur ve ister uyanık ister uykuda bütüne, diğerleri ile birleşmeye, topluma, adalete yönelik dürtünün dindiği hiç bir birey yoktur. Topluluk amaçları için gönüllü birliğe yönelik doğal dürtü kökleşmiştir fakat bu dürtü uzun yıllar kendisinden kaynaklanan dünya kuruntuları ile bağlantılı olduğu ve şimdilerde kaybolduğu ya da çürüme sürecinde olduğu için sert bir darbe ile uğraşmış ve uyuşmuştur.

O halde insanlar için öncelikle bir dünya görüşü yaratmak zorunda değiliz; bu tümüyle suni, geçici ve yetersiz, hatta romantik ve ikiyüzlü olurdu ve aslında bugün modaya tabii olurdu. İçimizde yaşayan, bireysel komünal ruh realitesine sahibiz ve sadece bu ruhun yaratıcı bir şekilde çıkmasına izin vermeliyiz. Küçük gruplar ve adalet toplulukları yaratma arzusu – bir halk oluşturmak için göksel bir sanrı ya da sembolik bir biçim değil, dünyevi toplumsal neşe ve hazır oluş- sosyalizmi ve gerçek bir toplumun başlangıcını getirecektir.

Ruh doğrudan harekete geçecek ve yaşayan insanlıktan kendi görünür biçimlerini yaratacaktır: sonsuzluk sembolleri topluluklara, ruhun tecessümleri dünyevi adalet şirketlerine, kiliselerimizdeki aziz imgeleri rasyonel ekonominin kurumlarına dönüşecektir. 

Rasyonel ekonomi: bu kelime kasıtlı olarak kullanıldı çünkü burada bir şey daha eklenmelidir.

Bu çağa gerileme devri dedik çünkü esas – ortak ruh, gönüllülük, halk yaşamının ve biçimlerinin güzelliği – zayıflatılmış ve yıkılmıştır. Bilimde, teknolojide ilerlemeye, nesneleştirilmiş doğanın tarafsız fethine ve zaptına başka bir isim – aydınlanma – verilmiştir. Akıl daha kıvrak ve net hale gelmiştir;  – en geniş anlamıyla – doğadan fiziği kazandığımız için, fiziğin fiili uygulamaları değerini kanıtladığı için ve doğanın güçlerini sömürerek matematiği kullanmayı öğrendiğimiz için, şimdi de, tüm dünyada olağanüstü geniş bir sahada insan ilişkilerinin teknolojisini uyguladıkça matematiğin sıkça uygulanması, iş bölümü ve bilimsel yöntemler ile en doğru ve makul olanı yapmayı öğreneceğiz. Önceleri her ikisi de oldukça gelişmiş olan sanayi teknolojisi ve ekonomik ilişkiler adaletsiz bir sisteme ve anlamsız bir güce koşulmuştu. Fakat hem psiko-endüstriyel hem ekonomik-sosyal teknoloji artık yeni kültüre, geleceğin insanlarına yardım edecektir, tıpkı daha önce ayrıcalıklı olanlara, güçlü olanlara ve borsa spekülatörlerine hizmet ettikleri gibi.

Bu bakımdan içinde olduğumuz gerileme devrinden bahsetmek yerine – eğer istersek – doğa gözlemi ve hâkimiyetinin, teknoloji ve rasyonel ekonominin hiç olmadığı kadar üstünlük kazandığı ilerlemeden de bahsedebiliriz. Ta ki birkaç yüzyıldır gömülü olan ortak ruh, gönüllülük ve sosyal dürtü yeniden zuhur edene kadar,  insanları zapt edip bir araya getirene kadar ve yeni güçlerin kontrolünü eline alana kadar.

Bir kez, bireylerdeki aynı ruh eğilimi doğal dürtüsü ile bu yeni kapasiteleri ele geçirip bunları mücessem gruplara katınca bireyi dönüştüren, fenomeni uyumlu birliklere ayıran düşünce, holistik perspektif, bir kez daha bireysel insan ruhundan çıkacak ve bir insanlar cemiyetine, tüzel kişiye ve birleştirici bir biçime dönüştürecektir. Bir kez bu dünyevi-cismani ruh biçimi var olunca yeniden insanların yüzyıllar boyunca ruhsal coşkunluğa uyumlu dünya görüşüne ve kuruntusuna sahip olması kolaylıkla mümkün olabilir. Bu duygulara bu kadar yenik düşmeyi istemiyoruz, buna karşı kendimizi koruyoruz ve bağlılık düşkünü değiliz. Ayrıca herhangi bir ihtimal dâhilinde bu döngünün bir kez daha kapanması gerektiği, düşünce ve birliğin kozmik-dini, suni hurafe biçimine bağlanmak zorunda kalacağı ve ortak ruhun cesaretinin bir kere daha kırılacağı ve yalıtılmışlığın yeniden eski haline döneceği vb. ile ilgili bir şeyler söyleyebilmek için insan tarihinin gidişatına ilişkin çok az şey biliyoruz. Bu tür inşaları yapmaya hakkımız yok. Tüm bunlar bir zorunluluktan ibaret olabilir fakat gelecek tümüyle farklı olabilir. Bu tür bir bilginin halen daha uzağındayız. Görevimiz önümüzde şu anda net olarak duruyor: yalancılık değil hakikat. Bir din taklidinin yapaylığı değil, bireylerin tüm ruhsal bağımsızlığını ve çeşitliliğini kısıtlamadan toplumsal yaratımın gerçekliği

Hazırlamak istediğimiz, köşe taşlarını yerleştirmek üzere olduğumuz yeni toplum eski hiçbir yapıya geri dönmeyecektir. Bu son yüzyıllarda medeniyetin keşfettiği araçlara sahip bir kültür, yeni bir biçimde eski olacaktır. 

Ancak bu yeni insanlar kendi kendine gelmez: yanlış bilimin Marksistinin bu “gelmek zorunda”yı anladığı gibi “gelmek zorunda” değildir. Gelmelidir, çünkü biz sosyalistler onun gelmesini istiyoruz ve hâlihazırda ruhlarımızda bu tür bir insan biçimlerini taşıyoruz.

Nasıl başlayacağız? Sosyalizm nasıl gelecek? Ne yapılmalı? Öncelikle mi yapılmalı? Hemen mi yapılmalı? Buna cevap vermek son görevimiz olacak.

Çev: Nesrin Aytekin

İtaatsiz.org’un notu: Bu makale serisi Türkçede itaatsiz.org’da hakkında yayınlanmış kısa bir biyografik yazı dışında (Gustav Landauer’in Komüniter Anarşizmi – Larry Gambone) başka yazı ve eseri bulunmayan Komüniter ve mistik temayüle sahip anarşist Gustav Landauer’in “Sosyalizme Çağrı” kitabıdır. Bu eserinin şimdiye kadar kitap olarak basılması “Marksizm” hayranı bazı yobaz kafalardan dolayı mümkün olmadı. Çevirisini Nesrin Aytekin’in diliyle burada sunuyoruz. 

Views: 158

Gilles Deleuze – A’dan Z’ye Röportaj – “Hayvan”’ın (Animal) A’sı

Gilles Deleuze ile A’dan Z’ye” Pierre-Andre Boutang tarafından yapımcılığı üstlenilmiş, gazeteci Claire Parnet’nin Gilles Deleuze ile yaptığı röportajlar serisi.

Serinin her bir parçasında, Deleuze alfabenin A’dan Z’ye her bir harfi ile başlayan bir kelimeden yola çıkarak, o çerçevede görüşlerini dile getirmektedir.

Röportajlar A’dan Z’ye şöyle başlıklandırılmıştır:

A – Animal: Hayvan

B – Boisson: İçki

C – Culture: Kültür

D – Désir: Arzu

E – Enfance: Çocukluk

F – Fidélité: Sadakat

G – Gauche: Sol Politika

H – Histoire de La Philosophie: Felsefe Tarihi

I – Ideé: İdea

J – Joie: Haz

K – Kant: Immanuelle Kant

L – Littérature: Edebiyat

M – Maladie: Hastalık

N – Neurologie: Nöroloji

O – Opéra: Opera

P – Professeur: Profesör

Q – Question: Soru

R – Résistance: Direniş

S – Style: Stil

T – Tennis: Tenis

U – Un: Bir

V – Voyage: Seyahat

W – Wittgenstein: Ludwig Wittgenstein

X ve Y – Inconnues: Değişkenler

Z – Zigzag: Zigzag

Röportaj serisinin her bir harf altındaki başlığını sizlerle parça parça paylaşacağız.

Mustafa Burak Arabacı

 “Hayvan”’ın (Animal) A’sı

Deleuze: Alfabe kalıbını bir format olarak seçmişsiniz, bana bazı temalar verdiniz; ve burada, soruların tam olarak ne olacağını bilmiyorum, bu yüzden öncesinde sadece biraz düşünebildim. Bana göre, bir soruya ona dair hiç düşünmeden cevap vermek akla hayale sığar bir şey değil. Bu belirlenmişlik içerisinde beni kurtaran şey, her birinin hem faydalı olabilecek olması hem de ben öldükten sonra kullanılacak olması. Zira anlaşılıyordur, kendimi Pierre-Andre Boutang için katışıksız bir arşive, bir yaprak kağıda indirgenmişim gibi hissediyorum, bu hem ruhumu ürpertiyor hem de beni oldukça rahatlatıyor, ve neredeyse saf bir ruhun durumundayken, ölümümden sonra konuşuyor olacağım, ve iyi biliyoruz ki saf bir ruh eğer izin verirsen sana yeni ufuklar açabilir. Ve ayrıca yine iyi biliyoruz ki, saf bir ruh, derinlemesine ya da bilgece cevaplar veren biri değildir, böyle cevaplar kabataslak olabilir. Her ne ise, başlayalım evet, neresinden isterseniz, alfabe.

Parnet: “A” ile başlıyoruz, “Hayvan (Animal)”ın “A”sı. Bildiğim kadarıyla sizin de söylediğiniz, W. C. Fields’tan bir alıntı ile başlayabiliriz: “Hayvanları ve çocukları sevmeyen birisi, o kadar da kötü biri olamaz.” Şimdilik çocuklar kısmını bir kenara bırakacağız, ancak evcil hayvanlar ile pek de ilginiz olmadığını biliyorum, ve Baudelaire ile Cocteau’nun yaptığı ayrımı bile kabul etmiyorsunuz bu konuda –kediler ya da köpekler arasında bir fark yok sizin için. Diğer taraftan, çalışmalarınız içerisinde, bir bakıma tiksinti uyandıran bir hayvan tasnifiniz var; geyiklerin asil hayvanlar olmadığını söylemenizin yanında bol bol keneler, pireler ve onlara benzer hayvanlardan bahsediyorsunuz. Yazınınızda bu hayvanların epey işlevsel olduğunu da eklemek isterim, mesela Anti-Oedipus’ta, epeyce önemlileşmiş bir kavramdan bahsediyorsunuz, “hayvan olmak” kavramı. Sözün özü, hayvanlar ile nasıl ilişki kurduğunuzu bir nebze daha berrak hale getirmek, öğrenmek istiyorum.

Deleuze: Evcil hayvanlar ile ilişkime dair söylediğin şeyler… Beni gerçekten ilgilendiren hayvanların evcil, ehlileştirilmiş ya da vahşi olması değil, ya da kediler ya da köpekler… Daha ziyade, burada hayvanlar ile ilgili problem hem ail hem ailevi olmaları (1). Ail ya da ailevi hayvanlar, ehlileştirilmiş olsun ya da evcil olsun, onları dikkate almıyorum, zira evcil hayvanlar ail ya da ailevi olmayan hayvanlar; tamam onları severim çünkü onlardaki bir şeylere dair epeyce hassasım diyebilirim. Bana olan birçok ailede de olan bir şey, ortada ne bir kedi ne de bir köpek vardır, ve çocuklarımızdan biri –Fanny ve benim- eve küçücük, elinden bile büyük olmayan bir kedi ile eve geliverir; etrafta bir yerlerde, bir çöp kutusunda ya da başka bir yerde bulmuş, ve o kırılma anını müteakip evimde hep bir kedi oldu. Apaçık, ciddi bir sorun yaratmamasına rağmen bu hayvanlarda hoş bulmadığım, ki bunu idare edebilirim, bu hayvanlarda neyi hoş bulmuyorum? Bana sürtünüp duran şeylerden hoşlanmıyorum, ve bir kedi zamanını size sürtünüp durarak harcar. Bunu sevmiyorum, ve köpekler ile de ilgili, tamamen farklı bir şey var: onlara karşı radikal bir şekilde sitemkar olduğum şey, sürekli havlıyor olmaları. Havlama, bana gerçekten olabilecek en aptalca haykırış gibi geliyor… Doğada bir çok hayvanın, farklı türlerde haykırışları var, ve havlama gerçekten hayvanlar aleminde en kepaze olanı. Halbuki, uzun bir müddet sürmediği ya da uzaklarda olmadığı sürece, ay ışığında bir ulumaya, bir köpeğin ulumasına bir nebze daha müsamahakar olabilirim.

Parnet: … ölürken…

Deleuze: … Ölürken, kim bilebilir ki? Buna havlamadan daha fazla katlanabilirim. Ve yakın zamanda kediler ve köpeklerin sosyal güvenlik sistemini kandırdığını öğrendiğimden beri, antipatim daha da arttı. Demek istediğim… söyleyeceğim tamamen aptalca çünkü kedi ve köpekleri seven insanlar bariz bir şekilde onlarla insanca olmayan bir ilişki kuruyor. Mesela, çocukların hayvanlarla insanca değil çocukça bir ilişki kurduklarını görürüz. Asıl önemli olan, hayvanlarla hayvanca ilişki kuran insanlar. Peki, hayvanlarla hayvanca ilişki kurmak ne demek? Onunla konuşmayı içermez, yine de, hayvan ile insanca bir ilişki kurmanın arkasında duracak değilim. Söylediğimin nereye gittiğini biliyorum, zira insanların köpeklerini gezdirmeye çıkardığı oldukça tenha bir cadde üzerinde yaşıyorum; ve penceremden duyduklarım epey ürkütücü, yani insanların hayvanları ile konuşma biçimleri.

Psikanaliz bile bunun ayırdına varmış! Psikanalizin familial ve familiar hayvanlara, ailenin hayvanlarına, bir rüyadaki herhangi bir hayvana karşı oldukça net ve sabit bir duruşu vardır; mesela, bir hayvan psikanaliz tarafından baba, anne ya da çocuk imgesi olarak yorumlanır. Ben bunu iğrenç buluyorum, ve buna kayıtsız da kalamıyorum,  ve burada Douanier Rousseau’nun iki tablosunu düşünmek zorundasın, at arabasındaki köpek ki gerçekte o büyükbabadır – katışıksız haliyle büyükbaba- ve savaş atı ise hakiki bir bir canavar. Soru şu ki, hayvanlarla ne tür bir ilişkin var? Şayet bir hayvanla insanca bir ilişki kurduysan… ancak yine söylüyorum, genellikle hayvanları seven insanlar hayvanlar ile insanca ilişki kurmaz, onlarla hayvanca bir ilişki kurarlar; ve bu epey güzeldir de. Avcılar bile –ki avcıları sevmem-; ancak avcıların bile hayvanlarla hayret uyandıran bir ilişkisi vardır.

Ve ayrıca, bana diğer hayvanları sormuştun. Örümcekler, keneler ve pireleri etkileyici bulduğum doğru; en az köpek ve kediler kadar önemliler. Ve orada, hayvanlarla kurulan bir ilişki biçimi mevcut; kene yapışmış birisi, pirelenmiş birisi… bu ne anlama geliyor? Bahsettiklerim bazı oldukça aktif olan hayvanlarla kurulan ilişkiler. Peki hayvanlarda bana etkileyici gelen ne? Çünkü, gerçekten, belli hayvanlara olan kinim, benim diğer hayvanlara olan hayretimce besleniyor. Bunları üzerinden ele almayı deneyecek olursak, bir hayvanda beni etkileyen nedir? İlki, her hayvanın kendine has bir dünyası olması, beni meraklandırıyor zira kendine has bir dünyası olmayan birçok, çok fazla insan var. Herkesin hayatını yaşıyorlar, herhangi bir şey ile herhangi bir şekilde. Hayvanlar, onların dünyaları var. Bir hayvanın dünyası, bu ne demek? Bazen olağanüstü düzeyde sınırlı, ve bu tarafı beni tahrik ediyor. Nihayetinde, hayvanlar pek az şeye tepki verirler.

Deleuze: Evet, yani, hayvanların bu ilk vasfının anlatmaya gelelim, zira bahsettiğimiz spesifik, özel dünyaları hayvanların. Belki de bu dünyaların yoksunluğu, basitlikleri beni hayrete düşüren. Mesela, az evvel kene ismindeki hayvandan konuşuyorduk. Kene üç şeye cevap, tepki verir, üç uyarana, periyoda; o kadar. O uçsuz bucaksız doğada, sadece üç uyarana, o kadar: ağaç dallarına doğru hareket eder, ışığa tepki verir, ağaç dallarında bekleyebilir, tamamıyla amorf bir durumda hiçbir şey yemeden ve hiçbir şey olmadan yıllarca bekleyebilir. Bir otoburun, bir geviş getirenin, bir hayvanın beklediği yerin altından geçmesini bekler, ve geçtiğinde kendini düşmeye bırakır… bu da koku türünde bir uyaran almasıyla olur… koklar, beklediği ağacın altından geçen hayvanı koklar, bu da ikinci uyaran: önce ışık, sonra koku. Sonra da, zavallı hayvanın sırtına düştüğünde, kıllarla en az kaplanmış bir bölge aramaya başlar… Burada da dokunsal bir uyaran devreye girer, bulunca da derinin altına erişmek için orayı deşmeye başlar. Başka hiçbir şey, şayet böyle denilebilirse, başka hiçbir şey umrunda değildir. İşte, hayatın özü ile iç içe olan doğa, üç şeyi seçer.

Parnet: Ve bu sizin en büyük hayaliniz mi? Size hayvanlarda çekici gelen bu mu?

Deleuze: Dünyayı dünya yapan şey bu, evet, dünya bunun üzerine kurulu.

Parnet: Kurduğunuz hayvan-yazma ilişkisinden ötürü; bir yazar, sizin için, bir dünyası olan birisi… Bu tamame…

Deleuze: Evet, bilmiyorum çünkü bunun başka tarafları da var: Hayvan olmak için bir dünyan olması yetmeyebilir. Beni etkileyen tamamen yer-yurt (2) meseleleri. Biz Felix Guattari ile, yer-yurt ide’si üzerinden bir kavram yarattık, neredeyse felsefi bir kavram. Kendilerine yer-yurt edinmiş hayvanlar –tamam, yer-yurt edinmeyen hayvanlar da var- ancak kendileri bir yeri mesken edinmiş hayvanlar, gerçekten muazzamlar. Zira, bir yer-yurt oluşturmak, bana göre, neredeyse sanatın doğuşu ile aynı şey. Bir hayvanın yer-yurt’unu nasıl işaretlediği herkesçe bilinir, hormonlar, idrar… yer-yurt’un sınırlarını işaretleyen şeyler. Ancak yer-yurt’u işaretlemek bundan da fazlasıdır; araya bir dizi postür, mesela eğilip kalkmak, bir dizi renk, renkler; babunlar, mesela, kalçalarındaki renkleri yer-yurt’larının sınırlarında gösterirler.

Renk, haykırış, postür: sanatta belirleyici olan etkenler. Demek istediğim, renkler ve çizgiler –hayvan postürleri bazen hakikaten çizgi şeklinde olur- renk, çizgi, haykırış; sanatın katışıksız hali. Ve kendime derim ki, yer-yurt’larından ayrıldıklarında ya da yer-yurt’larına geri döndüklerinde; bu mülkiyet ve sahiplik alanına tekabül eder, böyle olması oldukça merak uyandırıcı; zira Beckett ya da Michaux’nun deyişiyle “benim mülklerim” sözkonusu.

Yer-yurt hayvanın mülkiyetini teşkil eder, ve yer-yurdundan ayrılmak ile, hayvan onu riske atmış olur. Ve ayrıca, eşlerini tanıyan hayvanlar vardır, kendi yer-yurtlarında onu tanırken, yer-yurtlarının dışında iken tanımazlar.

Parnet: Hangisi?

Deleuze: İşte mucize dediğim şey bu… Hangi kuş olduğunu söylemeyeceğim, bana inanmalısın… Zira, Felix ile –artık hayvan konusunu bırakıp, felsefi sorulara geçiyorum- çünkü alfabeye kendi kendime söylediğim her şeyi katabiliriz: Filozoflar bazen barbarca kelimeler yarattıkları için eleştirilirler. Ama, kendini benim yerime koy: belli sebeplerle, bahsettiğim yer-yurt fikri üzerine düşünmekle ilgileniyorum, ve kendime diyorum ki; yer-yurt’u oradan ayrılanın yaptığı hareketler tanımlar; buna mukabil, benim de apaçık “barbarca” bir kelimeye ihtiyacım vardı. Böylelikle, Felix ile epey sevdiğimiz bir kavram inşa ettik, “yersiz-yurtsuzlaşma” kavramı.

Bize bunu telaffuz etmenin zorluğundan bahsedildi, sonrasında ne anlama geldiği soruldu, ya da ne işe yaradığı… Yani oldukça güzel bir olgudan bahsediyoruz, ancak henüz varolmamış bir kelime ile tasarlanabilecek bir felsefi kavram; sonrasında başka dillerde eşdeğerleri olduğunu farketmiş olsak da bu böyle. Mesela, Melville’de her zaman görülen “dışarlıklı”(3) kelimesi; kötü telaffuz ediyorum, kendin düzeltebilirsin, ancak “dışarlıklı” tam olarak “yersiz-yurtsuzlaştırılmış” (4) kelimesinin karşılığı. Kendime felsefe için derim ki –hayvanlara dönmeden önce- felsefe için, bu oldukça çarpıcı: bazen, yenilikçi iddiaları olan bir fikir için barbarca bir kelime icat etmek şarttır: yenilikçi iddiası olan fikir, yer-yurt’tan çıkış için bir vektör (5) olmadan yer-yurt’un kendisinin de olamayacağı; şayet yer-yurt’tan çıkış yoksa, bu, yersiz-yurtsuzlaşmadır; ki aynı zamanda bu birinin başka bir yerde ya da şeyde, yeniden-yer-yurt’lu (6) hale getirilmesidir. Hayvanlardaki tüm bu fonksiyonlar, işte beni hayrete düşüren bunlar.

Genel anlamda hayret verici olan ise, işaretlerin kapsadığı tüm alanlar. Hayvanlar işaretler yayar, durmadan işaretler yayarlar, işaretler üretirler. Diğer taraftan, işaretlere karşılık verirler, mesela, bir örümcek; ağına dokunan her şey, her şeye karşılık verir; işaretlere karşılık verir ve işaretler üretirler; mesela, meşhur olanlardan biri, kurtların işareti, ya da kurtların izi ya da başka bir şey mi demeli? İzleri nasıl tanıyacağını, nasıl iz süreceğini bilen insanlara çok fazla hayranlık duyarım ben. Avcılar mesela, gerçek avcılar, klüp avcıları değil; bir yerden geçmiş olan hayvanı farkedebilen gerçek avcılar; o aşamada, onlar hayvandır artık, hayvan ile hayvanca bir ilişki kurmaktadır. Hayvan ile hayvanca ilişki kurmak derken kastettiğim şey bu idi.

Parnet: Ve bu işaretlerin yayılması, bu işaretlerin algılanması… Yazmak, yazar ve hayvanlar ile arasında bir bağlantı var mı?

Deleuze: Tabii, şayet biri bana hayvan olmanın ne anlama geldiğini soracak olursa, şöyle cevaplarım: Tetikte olmaktır, esaslı bir şekilde tetikte olmaktır.

Parnet: Yazar gibi mi?

Deleuze: Yazar, güzel evet, tetiktedir, filozof, apaçık tetiktedir; bizler tetikteyiz. Benim için, hayvanın kulakları: tetikte olmadığında hiçbir şey ifade etmez. Hayvan asla rahatlamış durumda olmaz. Bir şeyler yiyordur, ama halen tetiktedir; arkasında bir şeyler olup olmadığını, ya da yan tarafında… görmek için. Bu berbat bir şey, bu “tetikte”(7) varolma biçimi. Yazar ile bağlantısından bahsediyordun, hayvan ile yazar arasındaki ilişki nedir?

Parnet: Siz benden önce davrandınız.

Deleuze: Doğru. Biri bunu söylemeli, tam sınırdayken… Yazar, nedir? O yazar, “okuyucu”lar “için” yazar, peki “için” ne demek? “Onlara doğru” demek. Bir yazar… Okuyucularına doğru yazar. bir bakıma, okuyucular “için” yazar. Ama biri de çıkıp demeli ki, yazar ayrıca okuyamayanlar için de yazar; onlara yönelik olarak değil, ama “onlara vekaleten”.

“İçin” iki anlama geliyor: onlara yönelik ve onlara vekaleten. Artaud sayfalar dolusu, neredeyse herkesin bildiği şeyleri yazmıştı. “Ben okumayı bilmeyenler için yazıyorum, ben idiotlar için yazıyorum.”. Faulkner idiotlar için yazar. Bu idiotların ya da okumayı bilmeyenlerin okuyacağı anlamına gelmez; okumayı bilmeyenlere “vekaleten” demektir, demek istediğim, ben de “barbarlara vekaleten” yazıyorum, hayvanlara “vekaleten” yazıyorum.

Bu ne anlama geliyor?

Birisi neden böyle bir şey söylemeye cüret eder, ben idiotlara vekaleten yazıyorum, okumayı bilmeyenlere, hayvanlara? Çünkü, kelimenin tam anlamıyla, biri yazıyorsa yaptığı budur. Biri yazdığında, özel küçük meselelerin peşinde değildir. Onlar gerçekten aptal soytarılar, gerçekten, kelimenin tam anlamıyla sıradanlığın iğrençliği, her çağda, ancak bilhassa epey yakın zamanlarda; bu insanların bir roman yaratmak için, mesela, özel küçük bir meseleyi, küçük ve özel kişisel bir meselenin yeterli olduğunu zannetmesine yol açıyor; birinin kanserden ölen ninesi, ya da birinin aşk meseleleri; ve işte! Hemen bunun üzerine bir roman yazabilirsin. Böyle şeyler düşünmek bile kepazelik. Yazmak kimsenin kişisel meselesi değildir, bilakis birini –felsefe olsun, ya da roman olsun- kapsamı geniş bir meseleye fırlatmaktır. Şimdi, bu ne anlama geliyor?

Parnet: “…için yazmak”, “…’e yönelik yazmak” ya da “vekaleten yazmak”, Bin Yayla’da Hoffmanstahl’ın Chandos’u hakkında söylediğiniz şeye biraz benziyor; güzel bir alıntıydı: “Yazar, bir büyücüdür çünkü hayvanları mesul olduğu şeylerden önce gelen tek topluluk olarak görür.”

Deleuze: Evet, kesinlikle doğru. Basit bir sebeple, bunun epey basit olduğunu düşünüyorum… Hoffmanstahl’dan okuduğunuz nihayetinde bir deklarasyon değil, başka bir şey. Yazmak dilin limitlerini zorlamayı şart kabul etmek demektir, sözdizimini zorlamak –ki dil dediğimiz sözdizimidir- belirli bir limite değin zorlamak; birkaç farklı şekilde ifade edilebilecek bir limite değin: Mevzubahis limit ayrıca dili sessizlikten ayıran şeydir, ya da dili müzikten ayıran limit, ya da dili olabileceği başka bir şeyden ayıran limit, o ne? Feryat, acı bir feryat…

Parnet: Kesinlikle havlama değil!

Deleuze: Yok, hayır, havlama değil, ama kimbilir? Ama yapabilen bir yazar vardır belki de… Acı bir feryat? Evet, herkes der ki, neden evet, o Kafka, Dönüşüm, “Duydun mu? Sesi hayvan gibi çıkıyor.” diye haykıran müdür; Gregor’un acı feryadı. Ya da bir başkası, Fareler ve İnsanlar. Eğer biri fareler ve insanlar için yazıyorsa, ölen fareler ve insanlar için; bu söylenilenin tam aksine, ölmeyi bilen insanlar değil hayvanlar olduğu içindir; ve insanlar öldüğünde, hayvanların öldüğü gibi ölürler. Kedilere dönelim, onlara oldukça saygım var… Buralarda yaşamış kediler için, çabucak ölen küçük bir tanesi vardı, birçok insanın gördüğü şeyi gördüm, bir hayvanın nasıl kendisine ölmek için bir yer aradığını… Ölüm için bile bir yer-yurt vardır, ölüm için bir yer-yurt arayışı; ki o kişi ölebilsin. Küçük kedinin dar bir köşeye doğru süründüğünü gördük, öyle bir açıyla ki, sanki orası onun için ölünebilecek en iyi yerdi.

Demek ki, bir anlamda, şayet yazar gerçekten dili limitlerine değin zorlayan kişi ise, dili hayvanlıktan ayıran limite, dili haykırıştan ayıran limite, dili şarkıdan ayıran limite; biri de eklemek zorundadır ki, evet, yazar ölen hayvanlara karşı mesuldür, zira, ölen hayvanlara bir cevap verir. Yazmak, tam anlamıyla, “için” değil, ben kedim ya da köpeğim “için” yazmıyorum; ancak ölen hayvanlara “vekaleten” yazmak; dili bu limitlere taşımaktır. Dili ve sözdizimini insanı hayvandan ayıran bu limite taşımayan bir literatür olamaz.

Kişi bu limitin üzerinde durmalıdır… Ben böyle düşünüyorum. Biri felsefe yapıyorsa bile, mesele budur. Kişi düşünce ve düşünce olmayanı birbirinden ayıran limitin üzerinde durur. Seni hayvanlıktan ayıran limitin her zaman üzerinde durmalısın, ancak tam olarak öyle bir şekilde ki, artık ondan ayrı kalamayasın. İnsan bedenine ve insan zihnine uygun bir insaniyetsizlik vardır; hayvan ile hayvanca ilişkiler vardır…

Çeviren: Mustafa Burak Arabacı

Çeviri Notları

1 – familial and familiar: aileden olan ve tanıdık/yakın olan.

2 – territoire: arazi, bölge. ancak Deleuze, Guattari ile kavramsallaştırdıkları bir olgudan bahsediyor, Türkçe’ye evvelden yersizyurtsuzlaştırma olarak çevrilmiş. O yüzden “yer-yurt” dedim.

3 – outlandish: yabancı, ancak tanınmayan özellikleri olan, Deleuze’ün renk, haykırış ve çizgi dediği anlamda özellikleri tanınmayan. o yüzden “dışarlıklı”.

4 – déterritorialisation: yersizyurtsuzlaştırılmak, (2) ile örtüşecek şekilde.

5 – vecteur/vector: belli bir büyüklüğü, yönü olan.

6 – reterritorialisation: yeniden yeryurtlu hale getirilmek.

7 – aux aguets: tetikte, alarm halinde, teyakkuzda, ikaz edilmiş, uyarılmış halde olmak.

Views: 571

Sosyalizme Çağrı (Marksizm Hakkında) – Gustav Landauer – 9

Marksizm 5.1

Marksistler:

  1. Sanayide, ticarette, para ve kredi sisteminde kapitalist temerküz bir ön evredir, sosyalizmin başlangıcıdır.
  2. Kapitalist müteşebbislerin – ya da en azından kapitalist şirketlerin – sayısı sürekli düşmektedir; özel şirketlerin büyüklüğü genişlemektedir; orta sınıf küçülmektedir ve yok olmaya mahkûmdur; proleterlerin sayısı sınırsız artmaktadır.
  3. Bu proleterlerin miktarı her zaman çok fazladır, o kadar ki aralarında her zaman işsizlerin bulunması gerekir; bu yedek sanayi ordusu yaşamın koşullarını düşürmektedir; tüketilebilenden daha fazlası üretildiği için aşırı-üretim meydana gelir. Bu yüzden, dönemsel krizler kaçınılmazdır.
  4. Birkaç kişinin elindeki muazzam servet ile kitlelerin yoksulluk ve güvencesizliği arasındaki orantısızlık sonunda öyle büyüyecektir ki korkunç bir kriz ile sonuçlanacaktır ve kitlelerin hoşnutsuzluğu o denli yoğunlaşacaktır ki kapitalist mülkiyetin toplumsal mülkiyete dönüştürülebildiği ve dönüşmesinin zorunlu olduğu süreç yaşanırken bir felaket, bir devrim gelmek zorunda kalacaktır. 

iddiasındadırlar.

Marksizm’in bu ana ilkeleri anarşist, burjuva ve son olarak revizyonist bilim adamları tarafından sık sık eleştirilmiştir. Biri ister bundan memnun, isterse üzgün olsun, ikisi de aynı şeydir, eleştirinin aşağıdaki sonuçlarının doğruluğunu dürüstçe kabul etmeliyiz.

Kapitalist müteşebbislerle ilgili olarak kişi, kapitalist toplumun varlığının özellikle sayılarına bağlı olduğu varsayımı üzerinden konuşmamalıdır. Bunun yerine kapitalizmde kaç kişinin çıkarı olduğunu, kaç kişinin kapitalizm idaresinde dış geçimleri açısından görece refah ve güvenceye nail olduğunu konuşmalıdır. Bu, kapitalizmden çıkarı olanların ve genellikle, istisnalar olsa da düşünceleri, mücadeleleri ve haleti ruhiyeleri kapitalizme bağlı olanların meselesidir. Bunlar, ister bağımsız müteşebbis, ister iyi pozisyona sahip bir aracı, ister yüksek kademe bir memur olsun, isterse işçi, hissedar, emekli ya da her ne olursa olsun fark etmez. Burada,  vergi verilerine ve diğer yadsınamaz gözlemlere dayanarak, sadece bu kişilerin sayısının düşmediği, aksine hem mutlak hem de göreceli olarak arttığı söylenebilir. 

Özellikle bu sahada kişi, küçük şahsi deneyimlerden ve kısmi gözlemlerden genel sonuçlar çıkarmaktan ve duygularla yönlenmekten kaçınmalıdır. Elbette herkes mağaza zincirlerinin ve bazı yerlerde tüketici kooperatiflerinin yoğun bir biçimde küçük ve orta ölçekli tüccarları yok ettiğini görebilir. Göz önüne alınması gerekenler sadece yıkılan ve işten zorla çıkarılan tüccarlar değildir; daha çok, bağımsız olma cesaretine ve araçlarına sahip olmayanlardır. Mesele sadece, bağımsız-olmayan bu kişilerin büyük bir bölümünün hangi başlık altında sınıflandırılacağı, yani proleter olup olmadıklarıdır. Bu konu, aşağıda, doğrudan, biz “proleterler” kavramını incelerken ele alınacaktır. Bu türden tüm şahsi deneyimlere ve amatör mizaçların bireysel algılamalarına rağmen kapitalizmden çıkarı olanların sayısının hiçbir şekilde düşmediği, aslına bakılırsa yükseldiği inkâr edilemez.

Kapitalist şirketlerin sayısına gelince, bu sayının kesin olarak düştüğünü varsayabiliriz. Ancak eklemek gerekir ki bu düşüş yavaş ve önemsizdir ve hızlı ilerleme için hiçbir meyil göstermez. O kadar ki kapitalizmin sonunun, eğer gerçekten de söz konusu düşüşe bağlı olması gerekiyor ise, yine de binlerce yıl öngörülebilir olmayacaktır.

Yeni orta sınıf meselesi sık sık ele alınmıştır. Bu sınıfın varlığı inkâr edilemez. Hiç kimse, hiçbir zaman, orta sınıfın sadece bağımsız zanaatkâr, tüccar, küçük çiftçi ve emekli anlamına geleceğini yazmış değildir.

“Kim orta sınıfa aittir? sorusunu, “Proleter kimdir” sorusuna bağlayabiliriz. Marksistler tüm güçleriyle, adeta son emniyet halatına tutunur gibi şunda ısrar eder: mülk sahibi sınıfının bir üyesi bağımsızdır, kendi araçlarına ve kendi müşterilerine sahiptir. Öte yandan bağımlı bir proleterya, kendi araçlarına sahip olmayan ve mallarının ve hizmetlerinin alıcılarından bağımsız olmayan her kişidir.  Artık bu açıklama yeterli değildir ve oldukça anlamsız sonuçlara yol açar. Yıllar önce, Berlin’in en büyük salonlarından birinde yapılan halk toplantısında meselenin bu yönünü Clara Zetkin ile tartışmış ve kendisine salonun sahibinin, büyük ihtimalle, bu tür tesislerin çoğu sahibi gibi, birasını teslim eden bira fabrikasına tümüyle bağımlı olup olmadığını sormuştum. Bu fabrikanın, salon sahibinin mekânı üzerinde ipoteği vardır; salon sahibi gelecek yıllar boyunca yalnızca fabrikanın biralarına hizmet etmek zorundadır ve masalar, sandalyeler, bardaklar fabrikanın malıdır. Salon sahibinin geliri yıldan yıla 30.000, 40.000 veya 50.000 Mark olacaktır. Bu kapitalist çağda, geleneksel terimlerin yetersiz kaldığı fonksiyonlar ortaya çıkmıştır. Salon sahibi ne işçidir ne de aracıdır. Fakat bağımsız olmadığı gibi kendi emek aracının da sahibi değildir. Proleter midir? – Herkes buna inanmak istemeyecek fakat aslında bu soruya benim cevabım evet idi: O, proleterdir. Bu yaşam standardı ya da toplumsal konum meselesi olamaz; sadece emek ve güvenlik araçlarının mülkiyeti meselesi olabilir.  Kendi emek araçlarından mahrum bırakılan bu adamın varlığı oldukça güvensizdir.

O zaman, oldukça basit ve pek de bilimsel olmayan bir dille proleter yaşam standardına sahip herkesin proleter olduğunu söylemek için kendime müsaade ettim. Elbette, her zaman en azın sınırında yaşayan varlık yüzünden en büyük sefalet içinde ailesiyle yaşayabilen, işsizlik zamanlarını atlatabilen, diğer yandan bilmeyerek yetersiz beslenme ile yaşam süresini kısaltan veya en azından kendisinin ve zürriyetinin canlılığını zayıflatan ve kendisi olmaksızın sanata, güzelliğe, özgür neşeye katılımın mümkün olmadığı mütevazı artı değer gelirini hiçbir zaman elde edemeyen işçiye kadar her tür olası sınıflandırma bulunmaktadır.  “Proleter” kelimesinin genel itibariyle anlaşıldığı şekil budur ve biz de onu bu şekilde kullanacağız. İşin doğrusu Marksistler bile kelimeyi bu şekilde kullanıyor ve başka türlü de yapamazlar zaten.  Tek fark şu ki bu proleterlerin kapitalizmden hiçbir çıkarı yoktur ve koşulları değiştirmekle (yani, tüm toplumun bakış açısına göre kendi çıkarlarını kavradıkları vakit) ilgilenirler.  Zincirlerinden başka kaybedecek hiçbir şeyleri yoktur ve kazanacakları bir dünya vardır ifadesi yalnızca bu proleterlere uyar.

İş gücünün üst tabakalarında bile artık tümüyle proleteryaya ait olmayan iş kolları bulunmaktadır. Kitap ticaretindeki bazı işçi kategorileri, bazı inşaat işçileri, görece yüksek maaşlarına ve uygun çalışma saatlerine rağmen, konumlarının güvencesizliği ve daimi işsizlik tehdidi sebebiyle gene de proleterler arasında sınıflandırılmalıdırlar. Fakat kendileri için, kapitalizm içerisinde yaşam güvenliği açısından paha biçilemez değere sahip kurumları – sendikaları – vasıtasıyla bu dönemleri oldukça iyi bir şekilde atlatma araçları temin eden proleterler bu sınıflandırmanın dışındadır. Lakin bunun sınırda bir örnek olduğu kabul edilmelidir ve kaza, yaralanma ya da yaşlılık durumlarında yoksulluktan yeteri kadar korunmama tehlikesi yüzünden bunlar, gene de proleter olarak sınıflandırılabilirler.

Öte yandan, bir başka tabakada, yakıcı bir fakirlik içerisinde yaşayan fakat yine de kendilerine proleter denmemesi gereken kişilerin olduğu da söylenmelidir. Bunlar arasında yoksul yazarlar, doktorlar, askeri memurlar, vb. bulunmaktadır. Ağır mahrumiyet koşulları altında bunlar ya da bunların aileleri, kendilerine genellikle açlıktan ya da çorba sırasında bir tabaktan ya da bayat ekmekten korumayan bir kültür biçimi temin etmiştir. Buna rağmen bunlar kendi dışsal yaşam alışkanlıkları ve içsel servetleri bakımından proleterlerden farklıdırlar ve ister yalnız, sıradan isterse vahşi bir yaşam sürdürüyor olsunlar kendilerince bir sınıf oluştururlar. Laf arasında sayılarının büyük proletaryadan daha hızlı arttığı görünmektedir. Bunların bir kaçı, eğer iç kontrollerini kaybetmişlerse, zaman zaman proletaryanın en alt tabakasına batarlar, dilenci, berduş, pezevenk, dolandırıcı ya da müzmin suçlu haline gelirler.

Bununla birlikte, herhangi bir biçimde bağımlı olanların meydana getirdiği geniş kademeler arasında hiçbir şekilde proleter olmayan pek çok [sınıf] bulunmaktadır. Örneğin, hiç şüphe yok ki mağazalardaki işçiler arasında ne fiziken ne de zihnen proletaryadan farklı olmayan pek çok işçi vardır. Aynısı pek çok tasarımcı, teknisyen vb. için de geçerlidir. Alt kademe memurlar da kendilerince bir kategori oluştururlar; psikolojik bakış açısına göre kendilerine proleter yerine köle denmelidir. Parti memurlarının ve sendika memurlarının hangi kategoriye ait olduğunu açıklamayalım. Bunlar sayılarından ziyade nüfuzları bakımından ele alınmalıdırlar.

Şimdi, hiç şüphesiz, zengin gruba ait değillerse eğer, yeni bir orta sınıf oluşturan geniş, aslında giderek artan sayıda insana sahibiz.  Mesela, mağaza işçileri, dal ve bölüm yöneticileri, müdürler, mühendisler ve yüksek mühendisler, temsilciler, satıcılar, vs. Bunların kapitalizmdeki rolü öyledir ki ne bunların proleterleşmesi ne de devrim yapması kendi maddi konumlarından ve mütekabil davranışlarından kaynaklanmayacaktır. Fakat yalnızca bu türden “proleterler” Marksizm için düşünülebilirler. Müstesna insanların ya da müstesna zihniyete sahip müstesna insan kitlelerinin var olduğu gerçeği, bu nedenle konunun bundan böyle doğrudan ve mekanik davranış ilişkisi ve dışsal konuma göre bir irade meselesi olmaması tam da Marksizm’in göz ardı ettiği ve bizim de yeniden-vurgulamamız gereken husustur.

Peki ya güvencesizlik? Güvencesizliğin kapitalist toplumun tüm üyeleri için geçerli olduğuna dikkat edilmelidir. Fakat bunun derecesini ayırt etmeliyiz. Kapitalizmde hassaten çıkarı olan belli bir tabakadan bahsediyoruz ve onlara kısaca kapitalist diyoruz lakin gerçekte hepimiz, hiçbir istisna olmaksızın, kapitalizm var olduğu müddetçe kapitalizmde paya sahibiz, onunla iç içe geçmişiz ve gerçekte kapitalist anlamda aktifiz. Buna proleterler de dâhildir. O halde bizler, güvence ile ilgili olarak bile gevşek ayrımlar yapmalıyız ve sadece esnek sınırlar çizmeliyiz zira soyut yapılarla değil tarihsel olarak verili gerçekliklerle uğraşıyoruz. Kendi emek araçlarını ve müşterilerini bir tarafa atmasalar da mülk sahibi tabaka arasındaki orta sınıfta sınıflandırmamız gereken pek çok kişi için güvencesizlik normal olarak sadece teorik bir olasılıktır ve uygulamada istisnadır. Ancak Marksistler gerçekte ince eleyip sık dokumadıkları ve kavramlar oluşturmadıkları ve fakat görünürde bilimsel bir dille kaderi ve belli tabakaların davranışını öngörme girişiminde bulundukları için – tüm açıklamalara rağmen kendi arzularını ve kendilerini kandırmayı ve yanlış teorileri sonuna kadar savunmayı tercih etmeksizin – oldukça kayda değer, yavaşça büyüyen sayıda bağımlı ve gene de kendi emek araçları olmadan, her şey göz önüne alındığında, proletere dönüşme tehlikesini bünyesinde hiçbir zaman barındırmayan kişilerin var olduğunu inkâr etmemelidir.

Bu bakımdan Marksizm’in kehanetlerinin kötü durumda olduğu şimdiden görünmektedir. Ve yine de kabullenilmelidir ki bu kehanetler, bir zamanlar yapılmış kehanetvari herhangi bir açıklama kadar doğruydu. Karl Marx, nadir coşku anlarında sahici kehanet ve şiirsel dil kullansa da ve genellikle bilimsel dil ve nadir olmayan biçimde bilimsel aldatma yöntemini benimsese de, kapitalizmin ilk yıllarındaki gözlemi temelinde, ilk kez görüşlerini oluşturup açıkladığı günlerde gerçek bir kâhindi. Fakat bunun anlamı şudur: o bir uyarıcıydı. Bir başka açıdan da kâhin idi, sadece bir uyarıcı olarak değil: nüfuz adamı olarak da bizzat kendisi gördüklerinin oldukları gibi kalmasını engellemede büyük bir rol oynadı, uyarıları etkisini gösterdi ve değişiklikler yapıldı. Kendisi bilmeden sözleri söylendi: Siz kapitalistler, eğer aranızdaki bu çılgın sömürü, bu hızlı proleterleşme ve vahşi rekabet sürerse, birbirinizi yiyip yutmaya devam ederseniz, birbirinizi proletaryaya iterseniz, teşebbüsleri pekiştirirseniz, şirketlerin sayısını azaltırsanız, bunların her birinin çapını arttırırsanız, o zaman her şey hızlı bir sona varmak zorunda kalır.

Fakat işler bu şekilde gitmedi. Kapitalizm bir yandan o kadar geniş çaplı dallanmış ihtiyaç çokluğu yaratmış, çok pahalı, orta fiyatlı, ucuz ve beş para etmez lüksü tatmin etmiş, öte yandan büyük endüstriler, endüstrileri desteklemek için öyle bir ihtiyaç doğurmuştur ki sonunda her teknoloji biçimi ehemmiyetli hale gelmiş, tümüyle yeni işler, mesela, ev ve köy endüstrileri, küçük ve orta ölçekli fabrikalar oluşmuş ve hatta kapı kapı gezen satıcılar ve satış temsilcilerinin sayısı bile azalmamışken özelleşmiş dükkânlar, küçük ve orta ölçekli olsalar da pek çok sahadan kovulmuşlar, buna mukabil başka yerlerde yeni imkânlar bulmuşlardır. 

Rekabet mücadelesi katiyen soyut bir şemayı ya da şairane coşmuş umutsuzluğu her daim takip etmiş değildir. Halen tröstlerin ve kartellerin bütünleşmesine doğru olan büyük bir hareketinin göbeğindeyiz. Bu durum tartışmasız pek çok küçük firmayı müşterilerinden ve varlıklarından ettiği gibi pek çok orta-ölçekli, büyük ve çok büyük şirketlerin de tüketiciler için yaşanan acımasız yarışta kendilerini mahvetmek yerine, tüketicilere karşı ittifak içerisinde karşılıklı çıkarlarını tanımasını ve korumasını mümkün kılmıştır. Küçük tacirlerin de bunlardan öğrendiğini ve hayatta kalmak için kendi birliklerini ve kooperatiflerini oluşturduğunu görüyoruz. Bağımsız marangoz birliklerinin kendi büyük teşhir salonları bulunmaktadır ve bunlar büyük firmalarla rekabet etmektedir. Küçük tüccarlar, satın alım gruplarında bir araya gelmektedir veyahut fiyat sabitlemede anlaşmaya varmaktadır. Kapitalizm her yerde canlılığını muhafaza etmektedir ve tüketicileri sömürme ve piyasayı tekelleştirme amaçları için sosyalizme yol açan biçimlerin yerine, tam aksine gerçekten sosyalist kooperatif biçimini, karşılıklı işbirliğini kullanmaktadır. 

Devlet, yasama yoluyla kapitalizmin çeşitli ülkelerde sağlıklı ve güçlü kaldığını da gördü. Bir ülke içerisindeki karteller fiyat kırmanın yaşanmadığından ve adil olmayan rekabetin sınırlandığından emin olurken gümrük tarife politikası da bir ülkenin kapitalizminin diğerininkini yok etmesini önler. Milli gümrük tarife-yasası ve uluslararası anlaşmalar temayülü dünya pazarında artan bir şekilde eşit imkânlar sağlamaktır. Bu ticaret imkânı eşitliği görünüşe bakılırsa sadece serbest ticaret sisteminde temin edilmektedir zira halklar, ücret koşulları, medeniyetler, teknolojiler, doğal koşullar, fiyatlar ve mevcut kaynakların miktarı muhtelif ülkelerde aynı değildir. Gümrük tarife politikasının suni düzenlemelerle gerçek eşitsizlikleri dengeleme eğilimi vardır. Ancak bu sadece başlarda böyledir. Şu an için bu alanda faaliyet halen barbarcadır. Her devlet hala anlık gücünden faydalanmaya çalışır fakat bu eğilimin istikameti her halükarda nettir.

Ayrıca devlet üç aşağı beş yukarı tüm alanlarda kapitalizmin en kötü aşırılıklarının bertaraf edildiğini de görmüştür. Buna sosyal politika denmektedir. Çocukların ve gençlerin sömürüsü gibi kapitalizmin en kötü aşırılıklarına karşı işçileri koruyan yasalar tartışmasız bir şekilde belli bir koruma yaratmıştır. Başka yollarla devlet müdahalesi, düzenlemeler ve hükümler proleterlerin kapitalizmdeki konumunu iyileştirmiş ve böylece kapitalizmin kendi konumunu da iyileştirmiştir. Sosyal güvenlik yasaları, özellikle hastalık durumlarında aynı etkiyi yaratmıştır.

Fakat kapitalizm açısından bu yasaların ahlaki sonuçları asli etkilerine kıyasla çok daha önemliydi. Söz konusu yasalar hem proleter kitleler hem de politikacılar açısından gelecek hükümetler ile mevcut hükümetler arasındaki farkı bulanıklaştırmıştır. Devlet kendisi ve polisi için yeni bir iktidar alanı edinmiştir: fabrikaların denetlenmesi, işçi ve müteşebbis arasında aracılık, hasta, yaşlı, emekli proleterlerin bakımı, sadece iş tehlikelerine karşı değil bağımlı ve güvencesiz konuma karşı da koruma. Devletin ataerkil tavrı, vatandaşlar açısından devlete ve yasalarına duyulan çocuksu güveni güçlendirmiş ve artırmıştır. Kitlelerdeki ve siyasi partilerdeki devrimci ruh esasen zayıflamıştır.

Hem müteşebbislerin kendisinin hem de devletin üstlendiği [pozisyon], proleterler tarafından sadece hükümet yasalarında siyasi işbirliği yaparak değil kendi dayanışmaları içerisinde yarattıkları kurumlar aracılığıyla da devam ettirilmiştir. Marx ve Engels’in işçi sendikaları ile hiçbir ilgilerinin olmamasını istemeleri sebepsiz yere değildi. Bu profesyonel örgütleri faydasız, küçük burjuva çağının zararlı artıkları olarak değerlendirdiler. Ayrıca üreticiler olarak işçilerin sergilediği dayanışmanın bir gün kapitalizmin istikrara kavuşturulmasında ve muhafaza edilmesinde oynayabileceği rolü de muhtemelen hissetmişlerdi. İşçileri kader tarafından seçilmiş kurtarıcılar ve sosyalizmin icracıları olarak hareket etmekten alıkoyamazlardı fakat sanki kapitalizm altında yaşamaya zorlandıkları ve öyle ya da böyle bu hayatlarına ellerinden geldiğince şekil vermeleri gerektiği tek bir hayatları olduğunu düşünmelerini sağlayabilirlerdi. Bu bakımdan işçiler de, kendi sendika fonları üzerinden işsizlik, ikamet değişikliği, hastalık, bazen yaşlılık ve ani ölüm durumunda ortaya çıkan zorluklara karşı kendilerini korurlar. Müteşebbislerin, belediyelerin ya da özel istihdam kurumlarının şartlarına karşı kendi çıkarlarını muhafaza edebildikleri her yerde çıkarlarına uygun hızlı iş temin ederler.  Müteşebbislerle işçiler arasında her iki tarafı da bağlayıcı uzun süreli ücret sözleşmeleri üzerinden güvenli ilişki oluşturmaya başlamışlardır. İşçiler günün gerçekliğine ve şartlarına göre hareket etmek için rahattılar ve hiçbir teori veya parti programı bunları yapmaktan işçileri alıkoyamadı. Aksine parti programları ve teoriler kapitalist çalışma koşullarının gerçekliği ile yaratılan bilgi araçlarını takip etmek zorunda kaldı. Çeşitli kamplardan her türde kuramcı ve idealist, maksatlı tedbirlerle işçileri, halihazırdaki acınası yalnız yaşamlarını temin etmelerini engellemek ister. Bu elbette başarılı olamaz. İşçiler, kitleler halinde, onur verici ve sevgi dolu sözcüklerle devrimci sınıf olarak adlandırılmaktan hoşlanır fakat bu onları devrimci yapmaz. Devrimciler kitleler halinde sadece devrim olduğunda var olurlar. Marksistlerin en kötü yanlışından biri, bunlar kendilerine ister Sosyal Demokrat ister anarşist desinler, bir devrimin devrimciler aracılığıyla elde edilebileceğini düşünmeleridir. Oysaki tam tersi doğrudur: devrimciler ancak devrim kanalıyla vücut bulurlar. Devrim halinde doğru sayıya sahip olduklarından emin olmak için birkaç on yıl boyunca devrimci yaratmayı, çoğaltmayı ve toplamayı istemek çocukça bir bilgiçlik ve işe yaramaz tipik bir Alman düşüncesidir.  Devrimcilerin olmamasından korkmanın hiç gereği yoktur: devrimciler gerçekte bir tür kendiliğinden oluşan nesil ile – yani devrim geldiğinde ortaya çıkarlar. Fakat devrimin, yeni bir oluşturucu gücün gelmesi için yeni koşullar yaratılmalıdır. Bu koşulların en iyisi, kendilerine pekâlâ iyimser de denebilen (öyle olmak zorunda olmasalar bile) tarafsız insanlar, devrimin gelmek zorunda olduğunun kesin olduğunu düşünmeyen ve fakat yeni davalarının gerekliliğine ve adaletine derinden ikna olmuş, engelleri ve tehlikeleri aşılmaz ve kaçınılmaz görmeyenler tarafından yaratılabilir. Bu tür insanlar, en iyi ihtimalle araç olan devrimi istemezler; daha ziyade amaçları olan belli bir gerçeklik ararlar. Tarihsel anıların kötü etkileri olabilir: mesela insanlar gerçekleştirecekleri başka pek çok göreve sahipken, kendilerine Romalı ya da Jakoben süsü verebilirler. Hatta daha kötüsü Hegelcileştirilmiş Marksizm’in getirmiş olduğu tarihsel bilim türüdür. Gelmekte olan devrimi hiç düşünmemiş olsaydık kim bilir ne kadar zaman önce devrimi arkamızda bulurduk. Marksizm bize hiçbir şeyi anımsatmayan bir çeşit adım getirdi. Kişinin her zaman iki adım öne ve bir adım geriye atladığı ve bu eyleminin sonunda en azından bir miktar ileri doğru hareketle sonuçlandığı Echternach sıçrama işlemini bile sağlamamıştır.  Marksizm devrimin amacına doğru kasti görünür hareketlerde bulunur fakat bu yüzden sadece ondan çok daha uzağa gider. Devrimi sonucuna göre tasavvur etmenin her zaman için ondan korkmaya eşdeğer olduğu sonunda anlaşılmıştır.  Birine harekete geçerken ne olabileceğini düşünmesi değil ne yapması gerektiği tavsiye edilmesi uygundur. Günün talebi, tam da kalplerinin, arzularının, adaletlerinin ve muhayyilelerinin çalışmalarını çok temel ve çok radikal bir biçimde inşa etmek isteyenler tarafından karşılanmalıdır. 

Elbette bu kişiler, yukarıda açıklandığı üzere bu son on yıllarda gözlemlediğimiz müteşebbisler, devlet ve işçilerin yaptığı gibi kapitalizmi yamamaktan farklı bir şeyler inşa etmelidirler.

İşçilerin örgütlerindeki, sendikalardaki mücadeleleri, yaşam içindeki durumlarını ve çalışma koşullarını iyileştirmek de bu bağlamın bir parçasıdır. İşçilerin kendi sendika fon sistemleri üzerinden, Marksistlerin önlenemez kaderleri dedikleri, üreticiler olarak müdahale ve düzenlemelerindeki kapasitelerinin nasıl olduğunu gördük. Fakat sendikaların bir diğer önemli görevi de halen müzakereler ve grevler yoluyla çalışma saatlerinin kısaltılması ve daha yüksek ücretler için mücadeledir.

Ücretleri yükseltme mücadelesi, ferdi üreticilerin tüketicilerin toplamına karşı – bu tüketiciler ne kadar çok ve birleşmiş olsalar dahi – her daim gerçek bir mücadeledir. Söz konusu üretici mücadelesine bir ara herkes ya da başkaları girdiği için bu, işçilerin kendilerine karşı verdiği bir mücadeledir. İşçiler ve işçilerin örgütleri, tümüyle amatör bir biçimde, aldıkları ücreti mutlak bir miktar olarak düşünme eğilimindedir.  5 Mark’ın 3 Mark’tan büyük olduğu şüphe götürmez. Elbette dün sadece 3 Mark alıp bugünden sonra ücret olarak gün başına 5 Mark alacak olan işçinin sevincini çok göremeyiz ya da anlamamazlık edemeyiz. Burada mesele sadece o işçinin üç, beş veya on yıl içinde sevinmek için hala bir nedeni olup olmayacağıdır. Zira para sadece fiyatların ve ücretlerin birbiri ile ilişkisinin ifadesidir. Bu tümüyle paranın satın alım gücüne bağlıdır.

Elbette, ücret artışları, tıpkı vergiler ve gümrük tarifelerinin artışları gibi malların fiyatlarının artmasına sebep olur. Doğal olarak piyano-işçisi müteakip şekilde tartışma eğilimindedir: Piyanolar daha pahalı olmuşsa bundan bana ne! Ben daha yüksek ücret alıyorum ve piyano da satın almıyorum; ekmek, et, giysi ve konut vs. alıyorum. Dokumacılar bile örneğin şöyle diyebilir: Almam gereken malzeme daha pahalı olmasına rağmen, ihtiyaçlarımın sadece çok küçük bir kısmının pahalı olmasına neden oldum fakat kendi toplam ihtiyacımı karşılayacak olan bütün maaşımı arttırdım.

Şahsi bencilliğin bu ve benzeri itirazlarına cevap P.J. Proudhon’a borçlu olduğumuz temel, kapsayıcı biçim ile anında verilebilir: “Ekonomik meselelerde sıradan özel kişi için doğru olarak düşünülen [şey], kişi onu tüm topluma uygulamak istediği anda yanlışa dönüşür.”

Ücret mücadelelerinde işçiler, tıpkı kapitalist toplumun katılımcılarının hareket etmesi gerektiği gibi, dirsekleri ile savaşan benciller gibi hareket ederler ve tek başlarına hiçbir şey elde edemeyeceklerinden örgütlü, birleşmiş benciller olarak savaşırlar. Örgütlü ve birleşmiş işçiler ekonominin bir kolunun yoldaşıdır. Tüm bu dernek-şubeleri, birlikte, kapitalist mal pazarının üreticileri rolünü oynayan işçilerin toplamını oluşturur. Bu rolde işçiler, kapitalist müteşebbislere karşı olduğunu düşündükleri, gerçekte tüketiciler olarak kendi kapasitelerine karşı olan bir mücadeleyi sürdürürler. 

Sözüm ona kapitalist, sabit, elle tutulur bir figür değildir. Kabahatin elbette çoğunun atfedilebileceği kapitalist bir aracıdır, fakat işçinin üretici olarak militanca ona yöneltmek istediği yumruklar hedefi ıskalar. İşçi vurdukça vurur, fakat sanki mücerret bir seraba karşı vuruyor gibidir ve yumrukları kendi geri düşer.

Kapitalizm içinden mücadelelerde sadece kapitalist olarak savaşanlar gerçek zaferler kazanabilirler, diğer bir deyişle kalıcı avantajlar elde ederler. Bir mühendis, müdür ya da satış elemanı şahsi özellikleri ya da bilgisi nedeniyle kendi işvereni için vazgeçilmez ise, bir gün şunu söyleyebilir: Şu ana kadar 20.000 Mark ücret aldım, bana 100.000 ver yoksa rekabetin safına geçeceğim! Bunda başarılı olursa, hayatının geri kalanı için belki de son zaferi elde etmiş olacaktır. Bir kapitalist gibi hareket etmiştir. Bencillikle bencilce savaşmıştır. O halde bir bireysel işçi kendisini zaman zaman vazgeçilmez kılabilir, hayat içindeki konumunu iyileştirebilir ya da tümüyle servet alanına geçiş yapar. Fakat işçiler kendi sendikalarında mücadele ettikçe kendilerini sayıya indirger; her biri şahsen önemsizleşir. Bu nedenle işçiler çarkın dişlisi olarak rollerini kabul ederler. Sadece bir bütünün parçaları olarak hareket ederler ve bütün onlara karşı tepki verir.

Böylelikle üreticiler olarak işçilerin mücadeleleri tüm malların üretiminin daha pahalı hale gelmesine sebep olur. Bu enflasyon, kısmen lüks malları etkilese bile, çoğunlukla zaruri kitle ihtiyaç mallarının fiyatlarında artış ile sonuçlanır. Doğrusu bu fiyat artış orantılı değil orantısız olur. Ücretler yükseldiğinde fiyatlar orantısız artar; ücretler düştüğünde ise fiyatlar orantısız bir şekilde yavaş ve az düşer.

Sonuçta bir süre sonra işçinin bir üretici rolü ile mücadelesi gerçeklikte tüketici olarak işçilere zarar verir.

Bu, pek çoğu için hayatı daha da güçleştiren yaşamsal maliyette olağandışı enflasyondan dolayı tümüyle ya da çoğunlukla işçilerin kendilerinin suçlanabileceği anlamına kesinlikle gelmez. Pek çok sebep vardır ve bencillik her zaman kabahatlidir, zira hiç genel ekonomi ve dolayısıyla kültür tanımaz. Bu faktörlerden biri, bu mücadelede en alt seviyede bile olsa kapitalizmin üyesi olmaya açıkça rıza göstermiş üreticilerin mücadelesidir. Kapitalistlerin kapitalistler olarak yaptığı her şey temeldir; işçilerin kapitalistler olarak yaptığı her şey proleterce temeldedir. Elbette ki bu ifade sadece onların rezil bir rolü kabul ettikleri anlamına gelir. Bu, onların rolleri dahilinde ve haricinde düzgün, cesur, yüce gönüllü, kahraman olabilecekleri gerçeğini değiştirmez. Hırsızlar bile kahraman olabilir, fakat ücret ve fiyat artışı mücadelelerinde işçiler bilmeden hırsızdırlar, kendi kendilerinin hırsızıdırlar.

Kimileri sendikaların grevlerle sadece ücret artışları için değil çalışma saatlerinin kısaltılması, diğer işçilerin şikâyetleri ile dayanışma sergileme, çalışma belgeleri, vs. için de mücadele ettiğini işaret edecektir.

Buna cevap şudur ki bu bağlam içerisinde tek ilgili etken ücret artışıdır ve bizim burada sendikalara karşı savaştığımızı düşünmek bariz bir yanlış anlaşılma olur! Ah hayır! Sendikaların kapitalizm içerisinde tümüyle gerekli bir örgüt olduğu burada kabul edilmiştir. Burada gerçekte ne söylenmekte olduğunun nihayetinde anlaşılmasına müsaade edin. İşçilerin devrimci bir sınıf olmadığı, fakat kapitalizm altında yaşaması ve ölmesi gereken bir grup yoksul gariban olduğu burada kabul edilmiştir. Belediyelerin, devletin “sosyal politikasının”, işçi partisinin proleter politikalarının, işçi sendikalarının proleter mücadelesinin ve sendika fonunun, hepsinin işçiler için ihtiyaç olduğu burada teslim edilmiştir. Ayrıca yoksul işçilerin, bütünün çıkarlarına, hatta tüm emek gücünün çıkarlarına her zaman saygı gösteremediği de kabullenilmektedir. Çeşitli ekonomik sektörler kendi bencil mücadelelerini vermelidir, zira her sektör diğer sektörlere nispetle azınlıktır ve artan geçim gideri enflasyonunu göz önünde tutarak kendisini savunmalıdır.

Fakat burada tanınan, teslim edilen ve kabul edilen her şey, işçilerin üretici rollerini kapitalizmin yoksul, en alt seviyesi olarak değil de devrimin ve sosyalizmin kader tarafından seçilmiş taşıyıcıları şeklinde anlamak isteyen Marksizme bir darbedir.

Burada söylüyorum: Hayır! Tüm bunlar, işçiler kapitalizmden nasıl çıkılacağını anlamadığı müddetçe kapitalizm altında gereklidir. Fakat tüm bunlar sadece kapitalizmin fasit döngüsü içinde daire çizmeye neden olur. Kapitalist üretim içerisinde ne olursa olsun sadece kapitalizmin daha derinlerine sürükler ama ondan çıkışı asla sağlamaz.

Aynı şeye bir başka açıdan bir kere daha bakalım. Kapitalist – Marx ve diğerlerinin kapsamlı şekilde ve pek çok değerli, ayrıntılı pek çok tanımla gösterdikleri gibi – işçilere karşı gasp suçu işlemektedir; kapitalist eylemleri ile sizin hiçbir emek aracınızın, hiçbir iş-yerinizin ve teşebbüs aracınızın olmadığını;  işçilerin büyük sayılarda, genellikle ihtiyaçlarından daha fazla sayıda olduğunu o yüzden onların önerdiği ücrete çalışmaları gerektiğini söyler. Kapitalistler, açık bir anlaşmaya ihtiyaç duymaksızın, işçilere karşı basbayağı aynı davranışı sergilerler, fakat ulusal ve uluslararası ölçekte birbirlerine karşı sert bir rekabette kilitli kalırlar. Bundan iki dizi gerçek çıkar: düşük ücretler ve düşük fiyatlar. Fakat eğer işçiler bu gaspa karşı ihtiyaçtan ve doğru bir şekilde birleşir ve cevap verirse  – Yüksek ücret ödemeyi reddederseniz hiçbirimiz çalışmayacağız – o zaman sonuç şu olur: yüksek ücretler ve yüksek fiyatlar. Bunun üstüne kapitalistler de önce karşılıklı destek ve işçilerin baskısına karşı güvenlik için, ikinci olarak ücret sabitleme için kartellerle birleşirse, o zaman ücretleri artırmak çok daha güç, fiyatları yükseltmek ise çok daha kolay olacaktır. Ardından ucuz yabancı rekabete karşı gümrük-koruma gelecektir. Bazen de yabancı ülkelerden veya en azından kırsal bölgelerden ucuz, talep sahibi olmayan işçilerle, ya da erkek işçilerin kadın işçilerle, vasıflı işçilerin vasıfsız işçilerle, el emeğinin makinelerle ikamesi gelecektir. Görülebileceği üzere kapitalizmin, işçiler fiyatları değil de sadece ücretleri etkileyebildikleri müddetçe, her zaman avantajı olacaktır.

Bu bakımdan eğer işçiler kapitalist mal pazarı için üretici olarak rollerini sürdürürse ve fakat buna karşın kendi durumlarını radikal bir biçimde iyileştirmek isterlerse, diğer bir deyişle kapitalin çıkarlarından kendileri için bir pay alırlarsa, bu durumda ücretleri ve aynı zamanda düşük fiyatları hedeflemekten başka bir seçenekleri kalmaz. İşçiler, sosyalist örgüt biçimini, bir kooperatifi, kendi tüketimlerinin hizmetine koyup böylelikle aracıların bir kısmını yaşamdaki ihtiyaçlarının bir kısmından – gıda, konut, giysi, ev eşyaları vs. – tasfiye edebildikleri takdirde, kendi kendine-yardım ile belli bir dereceye kadar, kapitalizm içerisinde bile bu yönde hareket edebilirler. Dolayısıyla sendikalarda örgütlenen, görece yüksek ücret alan işçiler, tüketici kooperatiflerinde (buna konut kooperatifleri de dâhil) görece düşük fiyatlarda ihtiyaçlarını karşıladıklarında başarılarının bir kısmının keyfini gerçekten de çıkarma şansına sahip olurlar.

Kapitalist kârın bir kısmını işçilerin ellerine aktarmanın bir başka radikal yolu, diğer bir deyişle, servetin müsaderesi, devlet ya da belediye yasası ile eşanlı asgari ücret ve azami fiyat belirlemektir. Bu, orta çağ komünlerinin aracılığıydı ve Fransız devriminde – gerçek başarı olmaksızın – fiilen denendiğinden daha çok önerilmişti. Hadi koşulların tümüyle farklı olduğu ve tabiri caizse gerçek kültürün ve toplumun olduğu Orta Çağlar’ın komünal politikalarına itibar etmeyelim. Bu tür bir servet müsaderesi belki sert geçiş zamanlarında geçici olarak tavsiye edilebilir bir devrimci sınıf politikasıdır fakat en fazla sosyalizme giden yolda sadece küçük bir adımdır, sosyalizmin kendisi değildir zira sosyalizm kesinlikle sert bir cerrahi müdahale değil, daimi sıhhattir. 

Her iki izlenen yolda – sendika ücretleri ve kooperatif fiyatlarının bileşimi ile eş anlı yüksek ücret ve düşük fiyat sabitleme yasası – amatörce ve sadece geçişsel kapitalizm ve sosyalizm alaşımına sahiptir. Tüketimin örgütlenmesi sosyalizmin başlangıcıdır; üreticilerin mücadelesi kapitalizmin çürüme belirtisidir. Yüksek ücretler ve düşük fiyatlar eşanlı, ürkütücü bir uyuşmazlıktır ve kapitalist bir toplum, hükümetin yüksek ücret ve düşük fiyat uygulamasından daha fazla, güçlü bir sendika hareketi ve sağlam bir tüketici-işbirliği hareketinin eşanlı etkilerini atlatamaz.

Böylesi sabitlenmiş bir para değeri – ki her iki durumda da sahip olacağımız şeydir – korkunç bir patlama tesis edecektir ve devlet ve toplumun iflasının başlangıcı olacaktır.

Bu şiddetli bir devrimin işareti olabilir fakat elbette bir kez daha kapitalizm paçasını kurtaracaktır. Bugün bile sendika ve kooperatif hareketlere yan bakılmaktadır. Sendikalar her zaman devrimci çalkantının bir unsuru olmuşlardır ve içkin bir genel grev çağrısı yapma temayülüne sahiptir. Kooperatifler sosyalizme doğru mütevazı ve bilinçsiz olsa da bir ilk adımdır. Eğer bu iki hareket daha güçlü ve daha saldırgan olup bütünleyiciliğinin farkına varırsa, o zaman ekonomideki felç öyle bunaltıcı bir şekilde tehdit eder ki bir emniyet vanasının açılması gerekir ve her iki ekonomik alandaki koalisyon ya sınırlandırılır ya da tümüyle yasaklanır.

Hiçbir toplum ne yüksek ücretler ve düşük fiyatlarla ne de düşük ücretler ve yüksek fiyatlarla var olamaz. Görece barış zamanlarında, kapitalistler ve işçiler kendi kör şahsi bencillikleri içinde yüksek fiyatlar ve yüksek maaşlar ve ücretler peşinde koşmaktan kaçınmayacaktır ve böylelikle lükse tamahı ve tatminsizliği, yaşamdan memnuniyetsizliği, para elde etmede güçlükleri, iş durdurmaları, kronik krizleri ve ekonomik durgunluğu çoğaltacaktır. Devrim sırasında eğilim, 1848’de Proudhon’un müthiş bir şekilde ve fakat başarısızlıkla savunduğu gibi, düşük fiyatlar! düşük gelir! düşük ücretler! olacaktır ve inşallah bu sefer bu düşünce galip gelecektir. Özgürlük, mobilite, neşeli bir haleti ruhiye, daha hızlı para dolaşımı, daha kolay bir yaşam, mütevazi neşe ve saf masumiyet ile sonuçlanacaktır.

Çev: Nesrin Aytekin

İtaatsiz.org’un notu: Bu makale serisi Türkçede itaatsiz.org’da hakkında yayınlanmış kısa bir biyografik yazı dışında (Gustav Landauer’in Komüniter Anarşizmi – Larry Gambone) başka yazı ve eseri bulunmayan Komüniter ve mistik temayüle sahip anarşist Gustav Landauer’in “Sosyalizme Çağrı” kitabıdır. Bu eserinin şimdiye kadar kitap olarak basılması “Marksizm” hayranı bazı yobaz kafalardan dolayı mümkün olmadı. Çevirisini Nesrin Aytekin’in diliyle burada sunuyoruz. 

Views: 202

Kayıp Odası – Siren Kaya

Kayıp Odası

Size verdiğim sözcükler, her birinize. Bir yüze çarpıp dağılanlar, ansızın anımsatanlar, bir şeye dönüşmeyenler. Almadıklarınız. Bana verdiğiniz sözler…Başka bir gün… Özlenmiş gibi gelen… aynı günlerin arkasından… Sonsuza dek sürecek… Başka bir gün… Yüzünü kiraladın aynalara, geri alacak sözcüğü bulamadın. Sesin sırtında ağır bir yük, hiçbir sağır duvara yaslanmayan nefesimi duyuyor musun? Sahibinin unuttuğu emaneti… Bir kayıp odasıyım sanki, tüm kayıplara emanet muamelesi yapan.

20 Aralık 2008

Views: 172

Sosyalizme Çağrı (Marksizm Hakkında) – Gustav Landauer – 8

Marksizm

Marksizm kültürsüz olandır ve dolayısıyla kitle-benzeri ve genel olan her şeyin dostudur. Onun açısından, Orta Çağ’a ait şehir cumhuriyetleri veya bir Köy İşareti veya bir Rus Mir’i   (topluluk) ya da İsviçre Ortak Mülkü’i (Allmend) veya komünist koloni gibi bir şey sosyalizmle en az benzerliğe sahip olandır, fakat geniş, merkezileşmiş devlet şimdiden onun gelecekteki devletine oldukça çok benzemektedir. Kendisine küçük köylünün refah düzeyinin yükseldiği, yüksek vasıflı ticaretin serpildiği, biraz sefaletin olduğu bir dönemde bulunan bir ülkeyi gösterin, o size kibirlice burun kıvıracaktır: Karl Marx ve halefleri tüm sosyalistlerin en büyüğü Proudhon’a küçük burjuva ve küçük köylü sosyalisti diyerek, daha kötü bir suçlama yapamayacaklarını düşündüler. Bu suçlama ne doğru idi ne de aşağılayıcı idi çünkü Proudhon kendi ulusunun halkına ve zamanına ağırlıklı olarak da küçük çiftçilere ve zanaatkârlara büyük kapitalizmin muntazam ilerleyişini beklemeden nasıl hemen sosyalizme erişebileceklerini müthiş bir şekilde göstermiştir. Ancak ilerlemeye inananların hepsi bir zamanlar orada bulunan ve fakat gerçekliğe dönüşmeyenin olasılığı ile ilgili bizleri dinlemek istemiyor ve Marksistler ve onların görüşlerini bulaştırdığı kimseler, kendilerinin kutsal kapitalizmin yukarı doğru hareketi olarak adlandırdığı aşağı doğru hareketten önce mümkün olan bir sosyalizmden birilerinin söz etmesine tahammül edemiyor. Oysa bizler, efsanevi gelişme ve toplumsal süreçleri, insanların ne istediğinden, ne yaptığından, ne istemiş olabileceğinden ve ne yapmış olabileceğinden ayırmıyoruz. Ancak bizler biliyoruz ki tüm bu olanların,  buna elbette irade ve eylem de dahil, belirleyiciliği ve zorunluluğu geçerlidir ve bunun istisnası yoktur; fakat bu yalnızca bir olgu sonrasında yani bir gerçeklik halihazırda orada olduktan sonra ve bu şekilde kendisi bir zorunluluk olduğunda böyledir. Bir şeyler olmadığında ise bu şeyler bu yüzden olası değildir çünkü örneğin acil çağrıların yöneltildiği ve aklın hararetle vazedildiği insanlar istemezlerdi ve makul olamazlardı. Aha! Marksistler zafer kazanmışçasına lafa karışacak, oysa Karl Marx bunun imkânı olmadığını öngörmüştü. Evet efendim, bizler cevap veriyoruz ve bu suretle O, sosyalizmin gelmemesi ile ilgili suçun belli bir kısmını üstlendi. Marx, o zamanlarda da ve çok sonraları da suçluları engelleyenlerden biriydi. Bizim fikrimize göre, insanlık tarihi, sırf kaynağı bilinmeyen süreçlerden ve pek çok küçük kitlesel olayların ve kusurların toplamından oluşmaz. Bize göre tarihin taşıyıcıları şahıslardır ve bize göre suçlu şahıslar da vardır. Proudhon’un, her peygamber, her elçi gibi, herhangi soğuk bir bilimsel gözlemciden daha güçlü bir şekilde, genellikle muazzam zamanlarda halkını en güzel ve en doğal olasılık olarak düşündüğü şeye yönlendirmenin imkânsızlığını hissedemeyeceğine inanan kimse var mı? Gerçekleştirmeye inanmanın,  büyük fiillerin, vizyoner davranışların ve insanoğlunun havarilerinin ve liderlerinin acil yaratıcılığının bir parçası olduğunu düşünen herhangi biri, onları kötü bilir. Onların kutsal gerçeklerine iman muhakkak ki bunun bir parçasıdır, fakat insanlığa dair ümitsizlik ve imkânsızlık hissi de böyledir! Büyük değişim ve yenilenme her nerede yaşanmışsa, değişimi meydana getiren mutat etken kesinlikle imkânsız ve inanılmaz olandır.

Fakat Marksizm kültürsüzdür ve dolayısıyla her zaman alayla ve övünmeyle başarısızlıklara ve nafile girişimlere işaret eder ve oldukça çocuksu bir yenilgi korkusuna sahiptir. Deneyler ya da başarısızlıklar diye adlandırdığından başka hiçbir şeyi bu kadar hor görmez. Özellikle bu tür idealizm korkusunun, hevesin ve kahramanlığın çok az örtüştüğü Alman halkı için bu, rezil bir çöküşün utanılacak bir işaretidir, öyle ki bu tür acınası karakterler kendi esir edilmiş kitlelerinin liderleridirler. Fakat milliyetçiler tok halk sınıfları için 1870’lerden beri ne idiyse, Marksizm de yoksul kitleler için tam olarak odur: Başarıya tapanlar. Bu yüzden bizler, “materyalist tarih anlayışı” teriminin bir başka,  daha doğru olan anlamını kavrıyoruz. Evet gerçekten de Marksistler kelimenin sıradan, kaba, popüler anlamıyla materyalisttir ve tıpkı milliyetçi andavallar gibi idealizmi indirgemeye ve yok etmeye çalışırlar. Milliyetçi burjuva, Alman öğrencilerden ne anlam çıkarttıysa, Marksistler de geniş proleterya kesimlerinden onu, gençliği, yabaniliği, cesareti olmayan, herhangi bir girişimde bulunurken neşesiz, hizipsiz, aykırı düşüncesiz, orijinal ve bireysel olmayan ödlek küçük adamı çıkartmıştır. Fakat bunların hepsine ihtiyacımız var. Girişimlere ihtiyacımız var. Bin adamın Sicilya’ya sevk edilmesine ihtiyacımız var. Bu değerli Garibaldi-mizacına ihtiyacımız var ve başarısızlık üstüne başarısızlığa ve hiçbir şey tarafından korkutulamayan, başarıncaya kadar, bizler bitirinceye kadar, bizler fethedilemez oluncaya kadar, sıkı tutan ve dayanan ve tekrar tekrar yeniden başlayan zorlu mizaca ihtiyacımız var. Yenilgiler, yalnızlıklar, aksilikler tehlikesini üstlenmeyen kim olursa olsun hiçbir zaman zafer elde edemeyecektir. O siz Marksistler, sırtından bıçaklamak olarak adlandırdığınız şeyin dışında hiçbir şeyden korkmayan sizler, bunun kulağınıza ne kadar kötü geldiğini biliyorum. Sırtından bıçaklamak ifadesi sizin özel lügatinize ait ve belki de biraz haklılık payı var. Zira sizler düşmana yüzünüzden çok sırtınızı gösteriyorsunuz.  Sizin kuru mizacınızın yapıcı Proudhon’u ve yıkıcı Bakunin’i ya da Garibaldi gibi ateşli mizaçları nasıl itici ve nahoş bulduğunu ve onlardan nasıl derinden nefret ettiğini biliyorum.  Latin veya Kelt her şey, açık havanın ve vahşiliğin ve girişimin kokusunu alan her şey sizin için handiyse utanç vericidir. Kendinizi aptallık dediğiniz özgür, kişisel ya da gençlikle ilgili her şeyi partiden, hareketten ve kitlelerden dışlamaya yetecek kadar bezdirdiniz. Hakikaten de sistematik aptallık yerine – ki siz buna bilimimiz diyorsunuz – tahammül edemediğiniz hevesle dolup taşan fevri insanların kızgın-başlı aptallıklarına sahip olsaydık, işler sosyalizm için çok daha iyi olurdu. Evet, gerçekten de bizler sizin deney dediğiniz şeyi yapmak istiyoruz. Girişimlerde bulunmak istiyoruz. Yürekten yaratmak istiyoruz ve sonra, eğer gerekiyorsa zafere kavuşup toprak görünene kadar mahvolmak ve yenilgiye katlanmak istiyoruz. Beti benzi atmış, uyuşuk insanlar, kinik ve kültürsüz insanlarımızı yönlendiriyor; gelişmeleri beklemek yerine kırılgan bir gemiyle bilinmeyene doğru açık denizlere açılmayı tercih eden Kolomb mizaçlılar nerede? Bu gri suratlara gülecek olan genç, neşeli muzaffer Kızıllar nerede? Marksistler bu tür sözleri – ki bunlara bozulma diyorlar – bu tür heveskar bilimsel olmayan meydan okumaları duymaktan hoşlanmıyorlar. Biliyorum ve tam da bu nedenle bunları kendilerine söylemekten dolayı çok iyi hissediyorum. Onlara karşı kullandığım argümanlar sağlam ve tutarlı fakat onları argümanlarla çürütmek yerine alay ve kahkaha ile ölümüne sinirlendirdim ki bu da bana yakışır. 

Bu yüzden kültürsüz Marksist, tümüyle çöküş halindeki kapitalizmin, sosyalist örgütle karşılaşabileceğini – Fransa’daki Şubat Devrimi sırasında olan da buydu – bir an olsun düşünmek için fazla zeki, aklı başında ve dikkatlidir. Tıpkı çöküş çağlarında, özellikle Almanya, Fransa, İsviçre ve Rusya’da korunmuş olan Orta Çağlar’daki yaşayan toplum biçimlerini, bunların gelecek sosyalist kültürün tohumlarını ve canlı kristallerini içerdiğini teslim etmek yerine öldürmeyi ve kapitalizmde boğmayı tercih etmesi gibi. Ancak biri Marksiste ekonomik koşulları mesela 19. Yüzyıl ortalarından sonra kasvetli fabrika sitemi, kırsal kesimdeki nüfus azalması, kitlelerin ve sefaletin homojenleşmesi, gerçek ihtiyaçlar yerine dünya pazarına bağlı ekonomisi ile İngiltere’deki durumu gösterse, O toplumsal üretimi, işbirliğini, ortak mülkiyetin başlangıcını görür. Kendini evindeymiş gibi hisseder.

Gerçek Marksist, henüz tereddütlü bir hal almamış ve ödün vermeye başlamamış ise (günümüzde elbette ki bu nesli tükenen Marksistler epey bir zamandır her tür ödünü veriyor) çiftlik kooperatifleri, kredi kooperatifleri ya da işçi kooperatifleri fevkalade gelişme gösterseler bile bunlarla herhangi bir şey yapmak istemiyor. Öte yandan kapitalist alışveriş mağazaları tümüyle farklı bir izlenim bırakıyor bu Marksist’in üzerinde. Çünkü verimsiz hırsızlık ve gasp ve değersiz çöpün satışı için çok fazla örgütsel ruh bunlara harcandı.

Fakat herhangi bir Marksist şu büyük, belirleyici soru ile hiç alakadar olmuş mudur: Dünya pazarı için ne üretilmiştir, tüketicilerin üstüne ne boşaltılmıştır? Nazarları her zaman sadece kendilerinin toplumsal üretim dediği kapitalist üretimin dış, önemsiz, yapay biçimlerine kilitlidir ki şimdi biz de bunu tartışmalıyız.

Marksizm, teknoloji ve teknolojinin ilerleyişinden daha önemli, daha harika, daha kutsal hiçbir şey tanımayan kültürsüz bir uyuşuktur. Böyle bir uyuşuğu, bitmez tükenmez kişiliğinin cömertliği ve zenginliği ve de ruh ve yaşam için önemi bakımından İsa ile karşı karşıya getirin – ki kendisi çok büyük bir sosyalisttir -, bunu, haç üstünde yaşayan İsa’nın önüne ve insanların ulaşımı ya da nakliye için yeni bir makinenin önüne getirin. Bu kişi dürüstse ve kültürel iki yüzlü değilse eğer, çarmıha gerilmiş İnsan Oğlunu tümüyle faydasız ve gereksiz bir fenomen olarak görecek ve gidip makinenin ardından koşacaktır.

Ve buna rağmen, kalbin ve ruhun bu sessizce, sakince acı çeken büyüklüğü zamanımızın tüm ulaşım makinelerine göre gerçekte ne kadar daha fazla kişiyi harekete geçirmiştir!

Ve buna rağmen insanlığın haçı üzerinde sessizce, sakince acı çeken bu büyüklük olmaksızın zamanımızın tüm ulaşım makineleri nerede olurdu?

Bu da burada söylenmeliydi, gerçi sadece hâlihazırda bilenler bunun ne anlama geldiğini rahatlıkla anlayacaktır.

Marksizm’in kökenini anlamanın anahtarı, teknoloji için ilerleme yalakalarının sınır tanımayan referanslarıdır. Marksizm’in babası, ne tarih çalışması ne de Hegel’dir. Ne Smith’tir, ne de Ricardo; ne de Marksist-öncesi sosyalistlerden biridir. Ne devrimci demokratik koşuldur ne de insanlar arasında kültür ve güzellik için irade ve özlemdir. Marksizm’in babası buhardır.

Kocakarılar kahve telvesinden kehanette bulunur. Karl Marx buhardan kehanette bulundu.

Marx’ın sosyalizme benzerlik olarak düşündüğü, sosyalizm öncesi acil hazırlık aşaması, kapitalizm içerisinde buhar makinesinin teknik gerekliliklerinden kaynaklanan üretim tesisinin örgütlenmesinden başka bir şey değildi.

Bu cihetle birbirinden tümüyle farklı iki merkezileşme biçimi bu noktada birleşti: kapitalizmin ekonomik merkezileşmesi, kendi çevresinde mümkün olan en fazla parayı, emeği temerküz ettiren zengin adam ve güç merkezi olarak iş makinelerine sahip olması ve çalışan insanları kendisine yakın tutması gereken sanayi tesisinin, buhar-makinesinin teknik merkezileşmesi. Bu da büyük imalat tesislerini ve rafine iş bölümünü yarattı. Bu itibarla, kapitalizmin ekonomik merkezileşmesinin tamamı – birkaç izole vaka hariç – teknik tesisin merkezileşmesini gerektirmedi.  Buhar makinesi yerine insan çalışması-enerjisi ya da basit el- veya ayak ile çalıştırılan makinelerin kullanımı nerede ucuzsa orada kapitalist, fabrika yerine ev endüstrisinin köylerdeki kırsal kesimlerde ve tarlalarda yayılmasını tercih eder. Bu cihetle buhar makinesinin teknik gereksinimleri büyük fabrika binalarını ve fabrikalarla ve kiralık konutlarla dolu büyük şehirleri üretmiştir.  

Köken olarak birbirinden ayrı ve tümüyle farklı bu iki merkezileşme biçimi, güçlü karşılıklı etkileri doğal olarak birleştirdi ve uyguladı. Kapitalizm buhar makinesi vasıtasıyla son derece hızlı gelişme gösterdi. Ancak teknik bakımdan merkezileşmiş kurumları, özellikle de daha çok kırsal kesimden işçilerin temerküzü ile – ki bu eğilim günümüzde de halen ivme kazanmaya devam etmektedir – kapitalizm, buhar ve su gücünün elektrik dağılımını güçleştirmektedir. Ki uygulamada doğası gereği merkezkaç bir etkiye sahip olacaktır. Yine de enerjinin söz konusu elektrik iletiminin küçük ayrı atölyelerin kapitalist sömürüsünü ürettiği de yadsınamaz. Örneğin Solingen’in bıçak-ağzı endüstrisi aynı zamanda küçük sanayi ve el sanatlarını olumlu bir şekilde güçlendirmiştir. Gelecekte bu potansiyel küçük sanayinin ve el sanatlarının yenilenmesine sebep olacak ve enerji ve motorları istihdam etmek için kooperatif örgütlerine geniş imkânlar sunacaktır.

Teknolojinin ve sermayenin merkezileşmesinin söz konusu bileşimi sonradan yüksek yoğunluklu kapitalist merkezileşmenin – ticaret, bankacılık, toptan ve perakende ticaret, ulaşım, vs. – daha çok ilerlemesine yol açmıştır.

Yine de genellikle bu ikisinden bağımsız olarak üçüncü bir merkezileşme günümüzde gelişti: devlet bürokrasisinin ve askeri sistemin merkezileşmesi. Devasa fabrikalar ve kiralık konutlara ek olarak, bir başka devasa bina grubu şehirlerde yükseldi: bürokratların kışlaları (bu kamu binalarının her birinde yüzlerce küçük oda, her gri odada bir, iki ya da üç yeşil masa ve her yeşil masada, kulak arkalarında bir kalem ve ellerinde beslenme çantası bulunan, bir, iki ya da üç esneyen küçük memur) ve (binlerce güçlü genç adamın faydasız sporla zaman geçirdiği – spor, faydalı bir iş sonrası sadece dinlenmeye hizmet etmelidir – sıkıldığı ve her tür cinsel aptallık ve müstehcenlikle uğraştığı) askerlerin kışlaları.

Tüm bu merkezcilikten kaynaklanan bu kadar kültürsüzlükle, aşırı kalabalıklaşma ile, yeryüzünden ve kültürden uzaklaştırma ile, bu kadar emek israfı ile, verimsiz çalışma ve aylak aylak gezinmeden dolayı aşırı yüklenme ile, bu kadar anlamsız sefalet ile bizler zamanımızın ilave kışlalarının giderek daha çok sayıda ve büyük olduğunu – ıslahhaneler, hapishaneler ve cezaevleri ve genelevler – görüyoruz.

Marksistler kendi doktrinlerinin sırf teşebbüslerin teknik merkezileşmesinin bir ürünü olduğunu reddettiği zaman bizler, işin aslı, kasvetli, çirkin, tek tip, sınırlayıcı ve baskıcı merkezciliğin tüm biçimlerinin, bir dereceye kadar, Marksizm için emsal olduğunu ve Marksizm’in kökenini, gelişmesini ve yayılmasını etkilediğini kabul etmeliyiz.  Bu bakımdan gerçek Marksistlerin şu anda neredeyse yalnızca çavuş, küçük memur ve bürokratların hâkim olduğu ülkelerde, yani Prusya ve Rusya’da bulunması şaşırtıcı değildir. Kaba müstebitliği ile “disiplin” kelimesi Prusya ordusu ve Alman Prusya Sosyal Demokrasisi’ndeki sıklıkta başka hiçbir yerde bu kadar duyulmamaktadır. Yine de bu merkezileştirmelerden hiçbiri, buharın teknik merkezileşmesi hariç, adına gerçekten ve tam olarak “sosyalizm” denebilecek bir ucube üretmeleri için tesis edilmemiştir.

Şiirsel olmayan Marx’ın lirik bir biçimde söylediği gibi sosyalizm hiçbir zaman kapitalizmden “çiçek açmayacak”tır fakat onun doktrini ve partisi – Marksizm ve Sosyal Demokrasi- buhar enerjisinden gelişmiştir.

İşçilerin ve zanaatkârların ve köylülerin kızları ve oğullarının yurtlarından nasıl uzaklaştığını ve göçmen mahsul-toplayıcılarından oluşan ordularla nasıl yer değiştirdiğini izleyin! Her sabah binlercesinin nasıl fabrikalara girdiğini ve akşamleyin nasıl yeniden tükürüldüklerini izleyin!

Komunist Manifesto’da Marx ve Engels, kendi sosyalizmlerinin başlangıcı için “en gelişmiş ülkeler” için teklif ettikleri önlemlerden biri olarak (kapitalizmden gelen nurun tasviri ve önsezisi olarak değil),  “herkes için aynı çalışma zorunluluğu, özellikle tarım için, sanayi ordularının tesisi,”  ifadesini kullanmıştır. Bu tür bir sosyalizm muhakkak ki kapitalizmin örselenmemiş, daha fazla gelişmesinden doğar! 

Buna, kapitalistlerin ve servetlerinin sayısı sanki daha az olabilirmiş gibi bakan kapitalist temerküzü ekleyin. Zamanımızın merkezileşmiş devletinin her yerde hazır ve nazır olan hükümet modelini de ekleyin ve son olarak sanayi makinelerinin gitgide daha fazla mükemmelleşmesini, iş bölümünün giderek artmasını, vasıfsız makine operatörünün eğitimli zanaatkârın yerini almasını ekleyin. Fakat tüm bunlar abartı ve karikatürleştirilmiş bir ışıkta değerlendirilmektedir zira hepsinin bir başka yönü vardır ve bunlar hiçbir zaman şematik, lineer olmayan gelişmeler değildir. Bunlar, çeşitli eğilimlerin mücadelesi ve dengesidir fakat Marksizm’in gördüğü her şey, her zaman garip bir şekilde basitleştirilmekte ve karikatürleştirilmektedir. Son olarak, çalışma saatlerinin giderek azalacağına ve insanların giderek daha verimli olacağına dair ümidi de ekleyin: sonra geleceğin devleti sona erer. Marksistlerin gelecekteki devleti: hükümet, kapitalist ve teknolojik merkezileşme ağacındaki çiçek.

Yine de eklenmelidir ki Marksist, özellikle boş hayallerini düşlerken – ki bir rüya hiçbir zaman daha boş ve tatsız olamaz ve hayal gücü kıt hayalciler diye birileri var olmuşlarsa eğer, Marksistler bunların en kötüleridir. Merkeziyetçiliğini ve ekonomik bürokrasisini günümüz devletlerinin ötesine taşır ve malların üretimini ve dağıtımını düzenlemek ve yönetmek için bir dünya örgütünü savunurlar. Bu Marx’ın enternasyonelciliğidir. Enternasyonelde eskiden her şeyin Londra-merkezli genel konsey tarafından düzenlenip burada her şeye karar verilmesinin beklenmesi ve bugün Sosyal Demokrasi’de tüm kararların Berlin’de alınması gibi, bu dünya üretim otoritesi de bir gün her kaba bakacak ve defterinde kayıtlı her bir makine için [gerekli] yağ miktarına sahip olacaktır.

[Soğanın] bir katı daha [açılacak] ve Marksizm tanımımız bitecek.

Bu insanların sosyalizm dediği örgüt biçimleri tümüyle kapitalizm içinde çiçek açar; fakat bu örgütler  – buhar kanalıyla sürekli genişleyen bu fabrikalar – halen daha özel teşebbüslerin, sömürücülerin ellerindedir. Mamafih şimdiden gördük ki bunların rekabet ile daha da az sayıya düşürülmesi beklenmektedir. Kişi bunun ne anlama geldiğini net bir şekilde gözünde canlandırmalıdır: önce yüz bin – sonra birkaç bin – sonra birkaç yüz – sonra 70 ya da 50 – sonra mutlaka canavar gibi devasa birkaç müteşebbis.

Bunların karşısında işçiler, proleterler durmaktadır. Bunlar giderek daha da çoğalmaktadır, orta sınıflar yok olmaktadır ve işçilerin sayısının artmasıyla makinelerin sayısı, yoğunluğu ve gücü de büyümektedir. Böylece sadece işçilerin sayısı değil, işsizlerin, sözde yedek sanayi ordusunun sayısı da artmaktadır. Bu tanıma göre, kapitalizm çıkmaza varacak ve buna  – kalan birkaç kapitaliste – karşı mücadele, değişimden çıkarı olan sayısız ıskat edilmiş kitle açısından giderek daha da kolay hale gelecektir. Dolayısıyla hatırlanmalıdır ki Marksist doktrinde her şey içkindir, gerçi terim başka bir alandan alınmış ve yanlış uygulanmıştır. Burada hiçbir şeyin özel çaba ya da akli iç görü gerektirmediği, her şeyin düzgün bir şekilde toplumsal süreçten çıktığı anlamına gelir. Sözde sosyalist örgüt biçimleri hâlihazırda kapitalizmde içkindir. Benzeri şekilde proleteryada da mevcut koşullara aldırışsızlık içkindir, yani sosyalizme temayül, devrimci zihniyet proleterlerin bütünleyici bir unsurudur. Proleterlerin kaybedecek hiçbir şeyi yoktur; kazanacakları bir dünya vardır!

Ne kadar güzel, hakikaten ne kadar da şiirsel bir ifadedir, bu (ki ne Marx’tan ne de Engels’den çıkar) ve ne kadar da iddia edildiği gibi gerçeği barındırır.

Ve yine de müteakip ifade proleterlerin devrimciler olarak doğduğu iddiasından daha doğrudur: proleterler kültürsüz uyuşuk doğanlardır. Marksist, küçük burjuvadan çok aşağılayıcı bir biçimde bahseder fakat küçük burjuva denilebilecek yaşamın her niteliği ve alışkanlığı ortalama bir proleterin özelliğidir, tıpkı, mateessüf, hapishanelerdeki ve cezaevlerindeki hücrelerin çoğunda dahi kültürsüz uyuşukların olması gibi. Dilimden sürçen bu “mateessüf” ile ben elbette hiçbir şekilde kültürlü insanların özgür olmasına hayıflanmış değilim fakat yoksul aptallar, şartların kurbanları, bu yüzden yasal olarak tesis edilmiş sözleşmeleri ihlal etmek zorunda kalanlar açısından hakikaten üzücüdür. Tıpkı dünyada olan her şeyin olması gerektiği gibi, bunun insan ruhundaki sözleşmenin yerini alan asi zihniyetin bir sonucu bile olmaması gibi. Aslında bozdukları sözleşme, mizaçlarında, düşüncelerinde, hem dertlilerini ve hatta bazen de kendilerini kötü idare etme biçimlerinde, genellikle, en az diğer insanların çoğunda olduğu kadar, sıkı bir biçimde yaşar.

Burada bahsettiğimiz şey proleteryanın kültürsüz zihniyetinin ki laf arasında bu Marksizm’in kültürsüzlüğü sistematikleştirmesinin nedenlerinden biridir, proleterya tarafından da çok iyi anlaşılmış olmasıdır. Hiçbir istisnai vasıf olmayan ortalama bir proleteryayı kullanışlı bir parti liderine dönüştürmek için sadece dilin eğitimle çok sığ yaldızlanması gerekmektedir – bu da en hızlı ve en ucuz, adına parti okulları denen polikliniklerde yapılmaktadır. 

Böylece bunlar ve diğer parti liderleri doğal bir biçimde proleteryanın toplumsal gereklilikle devrim yaptığını, en azından bunların çok azının – ki ne de olsa giderek çok daha az sayıda insanı ihtiva etmekte ve tabiatı gereği giderek daha kırılgan bir hale gelmektedirler – kapitalizmi aşmak için halen gerekli olduğunu (vazeden) Marksist doktrine sıkıca yapışmaktadırlar.

Kapitalizm, kendi kaçınılmaz çöküşüne yol açan yukarıda listelenmiş faktörlere ek olması bakımından bir başka içkin tehlikeyi, krizleri içermektedir. Alman Sosyal Demokrasi programının öylesine güzel ve öylesine gerçek Marksist terimlerle söylediği gibi (aksi takdirde gerçek olmayan çeşitli unsurlar dalabilir, ki bu programın yapıcıları da muhaliflerine şimdilerde revizyonist demektedir): üretim güçleri çağdaş toplumun kapasitesinin ötesinde büyümektedir. Bu ifade, üretim biçimlerinin çağdaş toplumda giderek daha fazla sosyalistleştiğini ve bu biçimlerin sadece doğru mülkiyet biçiminden yoksun olduğunu vazeden hakiki Marksist öğretisini içermektedir. Onlar buna toplumsal mülkiyet demektedir fakat kapitalist fabrika sistemine toplumsal üretim dedikleri zaman (bunu sadece Marx, Kapital’inde yapmış değildir, günümüz Sosyal Demokratları da şu anda etkin programlarında günümüz kapitalizm biçimlerindeki çalışmaya toplumsal çalışma demektedir) sosyalist emek biçimlerinin asıl (real) çıkarımlarını biliyoruz. Tıpkı kapitalizmdeki buhar teknolojisinin üretim biçimlerini sosyalist emek biçimi olarak düşündükleri gibi, merkezileşmiş devletin de toplumun toplumsal örgütlenmesi olarak, bürokratik yönetilen devlet mülkünü de ortak mülkiyet olarak düşünmektedirler! Bu insanların gerçekten de toplumun ne anlama geldiğine dair hiçbir insiyakı yoktur. Toplumun sadece toplumların toplumu, bir federasyon, yalnızca özgürlük olabileceğine ilişkin en ufak bir fikirleri bile yok. Dolayısıyla sosyalizmin anarşi ve federasyon olduğunu bilmiyorlar. Onlar sosyalizmin hükümet olduğuna inanıyorlarken kültüre susamış diğerleri sosyalizmi yaratmak istiyorlar çünkü kapitalizmin çözülmesinden ve sefaletinden ve beraberindeki yoksulluk, ruhsuzluk ve baskıdan – ki bu, ekonomik bireyselciliğin sadece öteki yüzüdür – kaçmak istiyorlar. Kısaca, devletten toplumların toplumuna ve gönüllü birliğe kaçmak istiyorlar.

Çünkü bu Marksistlerin de dediği üzere, sosyalizm hala, tabiri caizse vahşice ve şuursuzca üreten müteşebbislerin özel mülküdür. Ve bunlar sosyalist üretim güçlerine (bunları buhar gücü, mükemmelleştirilmiş üretim makineleri ve bol bol bulunan proleter kitleleri olarak okuyun) sahip oldukları için, yani bu durum, büyücü çırağının elindeki sihirli sopa gibi olduğundan; sonuç, malların akını, fazla üretim ve karmaşa olmalıdır. Diğer bir deyişle ayrıntılar ne olursa olsun krizler birbirini takip etmeli, her daim meydana gelmelidir, en azından Marksistlerin düşüncesine göre, çünkü istatistiksel anlamda kontrolü elinde bulunduran ve yöneten dünya devlet otoritesinin düzenleyici fonksiyonu, kendi kötücül aptal görüşlerine göre hâlihazırda var olan sosyalist üretim biçimi ile yürümek zorundadır. Bu kontrol otoritesi yokken “sosyalizm” hala kusurludur ve kargaşa çıkmalıdır. Kapitalizmin örgüt biçimleri iyidir fakat düzen, disiplin ve sıkı merkezileşmeden yoksundur. Kapitalizm ve hükümet bir araya gelmelidir ve devlet kapitalizminden bahsedeceğimiz yerde, bu Marksistler, sosyalizmin burada olduğunu söyler. Fakat sosyalizmlerinin tıpkı tüm kapitalizm ve tasnif etme biçimlerini ve nihai tekamülüne ilerlemek için bugün mevcut olan tek biçimlilik ve benzeşme (leveling) eğilimine izin vermesi gibi, proleterya da kendi sosyalizmine sürüklenmektedir. Kapitalist teşebbüsün proleteryası, devlet proleteryası haline dönüşür ve bu tür bir sosyalizm başladığında proleterleşme gerçekten de tahmin edildiği gibi devasa oranlara ulaşır. İstisnasız herkes devletin bir çalışanı olur.

Kapitalizm ve devlet bir araya gelmelidir – bu hakikatte Marksizm’in idealidir. Kendi ideallerini duymak istemeseler de bizler bu gelişme eğilimini teşvik etmek istediklerini görüyoruz. Devletin muazzam gücünün ve bürokratik viraneliğinin, sırf komünal yaşamımız ruhunu kaybettiği için, adalet ve sevgi, ekonomik birlikler ve küçük toplumsal organizmaların çiçeklenen çeşitliliği kaybolduğu için gerekli olduğunu görmüyorlar. Zamanımızın tüm bu derinden çürümüşlüğüne dair hiçbir şey görmüyorlar: ilerleme halisünasyonu görüyorlar. Teknoloji ilerler, elbette. Aslında her zaman olmasa bile pek çok kültür döneminde bunu yapar – teknik ilerlemesi olmayan kültürler de vardır. Teknoloji, özellikle çürüme, ruhun bireyselleştiği ve kitlelerin atomlaştığı dönemlerde ilerler. Bu tam da bizim bakış açımızdır. Zamanın rezilliği ile birlikte gerçek teknoloji ilerlemesi – bir kez olsun Marksistler için Marksistçe konuşmak adına – ideolojik üst yapı, yani Marksistlerin ilerici sosyalizm Ütopyası için gerçek, maddi temeldir. Ancak sadece ilerleyen teknoloji kendi küçük ruhlarına yansımakla kalmaz zamanın diğer eğilimleri de, kapitalizm de onların gözünde ilerlemedir ve onlar için merkezileşmiş devlet, ilerlemedir. Burada sözde materyalist tarih anlayışının dilini Marksistlerin kendilerine uyguluyor olmamız sırf ironi için değildir. Bunlar bu tarih anlayışını bir yerlerden aldılar ve şimdi biz de bunu bildiğimize göre, onu nerede bulduklarından önce, daha net bir şekilde söyleyebiliriz: bu anlayışı tümüyle kendi özlerinde buldular. Evet, gerçekten de Marksistlerin ruhsal yapıların ve düşünüşün zamanın koşulları ile ilişkisine dair söyledikleri, tüm çağdaşları için hakikaten doğrudur. Burada çağdaşlar derken tüm yaratıcı olmayanlar, karşı koymayanlar, hiçbir içsel temeli ve ruhsal şahsiyeti olmayanlar, sadece çocuk ve zamanlarının dışavurumu olanlar anlaşılmalıdır.  Yine kültürsüz gayretkeşe ve Marksist’e geldik. Marksist için kendi ideolojisinin sadece zamanımızın kötülüğünün üstyapısı olması oldukça doğrudur. Çürüme zamanlarında aslında zamanın dışavurumu olan ruh-suzluk hüküm sürer ve dolayısıyla bugün de Marksistler ağır basmaktadır. Kültür ve icra zamanlarının – kendilerinin ilerleme dediği – çöküş zamanlarından ortaya çıkamayacağını bilemiyorlar fakat bu zamanlar, doğaları gereği hiçbir zaman kendi zamanlarına ait olmayan kişilerin ruhlarından gelir. Bunların, büyük değişim zamanlarında tarih olarak adlandırılacak olanın ne kültürsüz ve uysal çağdaşlarla ne de toplumsal süreçlerle elde edilmediğini, aksine izole ve yalnız insanlarla başarıldığını bilemezler ve anlayamazlar ki bu insanlar izole edilmiştir çünkü halk ve toplum onların içinde evdedir ve hem onlara hem de onlarla birlikte kaçarlar.

Hiç şüphesiz Marksistler; yozlaşmamızın ön ve arka cephelerinin, kapitalist üretim ve devlet koşullarının bir araya getirilmesi halinde bunların ilerlemesi ve gelişmesinin amacına ulaşacağına ve böylelikle adalet ve eşitliğin tesis edileceğine inanır. İster önceki devletlerin ister dünya devletlerinin varisi olsun, şümullü ekonomik devletler, cumhuriyetçi ve demokratik bir yapıdır ve gerçekten de bu tür bir devletin yasalarının tüm avamın refahını temin edeceğine inanır, zira devleti avam oluşturur. Burada, tüm sönük fantezilerin bu en acınası noktasında bastırılamayan kahkahaları patlatmamız için bize izin verilmelidir. Aslında doymuş burjuva Ütopyasının bu tip aynadaki eksiksiz görüntüsü sadece kapitalizmin bozulmamış laboratuvar gelişmesinin bir ürünü olabilir. Şahsiyetsizleştirilmiş kültür ve çöküş çağının bu mükemmel idealine, bu cüceler hükümetine daha fazla zaman harcamayacağız. Gerçek kültürün boş değil, uygulanmış olduğunu ve gerçek toplumun, bireylerin bağlayıcı niteliklerinden, ruhtan, topluluklar yapısından ve birlikten çıkan gerçek, küçük yakınlıklar çeşitliliği olduğunu göreceğiz.  Marksistlerin işbu “sosyalizmi”,  gelişeceği varsayılan devasa bir guatrdır. Asla korkmayın, yakında gelişmeyeceğini göreceğiz. Fakat bizim sosyalizmimiz insanların yüreklerinde büyümelidir. Birbirine ait kişilerin yüreklerinin birlik ve ruh içinde büyümesine sebep olmak ister. Bunun alternatifi, pigme-sosyalizm ya da ruhun sosyalizmi değildir zira kitlelerin Marksistleri, hatta revizyonistleri bile takip etmesi halinde, kapitalizmin kalacağını çok yakında göreceğiz. Kapitalizm kesinlikle ne birden bire Marksistler’in “sosyalizmine”  dönüşme, ne de revizyonistlerin sosyalizmine doğru gelişme eğilimi içinde değildir. Bu nedenle de ancak utangaç bir sesle çağrılabilir. Zamanımızda gerileme – bizim durumumuzda kapitalizm – kültür ve genişlemenin diğer zamanlarda sahip olduğu kadar bir canlılığa sahiptir. Gerileme tümüyle köhnelik, çöküş temayülü ya da köklü değişiklik demek değildir. Gerileme, batış, halksızlık, ruhsuzluk Çağı yüzyıllarca veya bin yıl sürebilir. Gerileme, bizim durumumuzda kapitalizm, zamanımızda tam da çağdaş kültür ve genişlemede bulunmayan bu zindelik nisabına sahiptir. Gerileme, bizler sosyalizm için toplanmayı başaramadığımız ölçüde güç ve enerjiye sahiptir. Yüz yüze kaldığımız seçim sosyalizmin bir biçimi ya da diğeri arasında değil, basitçe kapitalizm veya sosyalizm, toplumun devleti, ruhsuz(luk) veya ruh arasındadır. Marksizm doktrini, kapitalizm dışına yönlendirmez. Ya da Marksizm doktrininde yer alan kapitalizmin zaman zaman Baron Münchhausen’ın kendi domuz kuyruğu ile tuhaf bir bataklıktan fantastik bir biçimde çıkma başarısını göstermesinin, yani, kapitalizmin kendi gelişmesinin faziletiyle kendi bataklığından çıkacağı kehanetinin hiçbir doğru tarafı da yoktur.     

Daha sonra bu doktrinin ne kadar yanlış olduğunu enine boyuna detaylarla göstermemiz gerekecek. Kapitalizmin, sosyalizmin herhangi bir biçimine doğru gelişmesini sağlayan içkin bir eğilim taşımadığını göstermek için şu anda sadece Marksistlerin sosyalizm dediği bu ucube, çirkin şeyden kendimizi kurtarmalıyız. Kapitalizm ne bu ne şu sosyalizm biçimine doğru gelişmez. Bunu göstermek için bazı soruları cevaplamalıyız.

O halde şu soruyu soralım: Toplumun, Marksistlerin resmettiği gibi olduğu doğru mudur? Toplumun daha fazla gelişmesi veya gelişmesi gerektiği veyahut muhtemelen bile olsa gelişebileceği doğru mudur? Kapitalistlerin sonunda tek bir devasa kapitalist kalana kadar birbirlerini yiyip bitireceği doğru mudur? Doğru mudur? yada sadece bir kapitalist mi olmalıdır? Orta sınıfların kaybolduğu, proleterleşmenin istisnasız hızla arttığı ve bu sürecin sonunun öngörülebileceği doğru mudur? İşsizliğin gittikçe daha kötü hale geldiği ve bu nedenle bu tür koşulların var olmaya devam edemeyeceği doğru mudur? Dışlanmış olanın üzerinde ruhsal bir etki mi vardır ki böylelikle, doğal bir ihtiyaçla ayağa kalkması, isyan etmesi, devrimciye dönüşmesi gereksin? Son olarak, krizlerin giderek daha kapsayıcı ve yıkıcı hale dönüştüğü doğru mudur? Kapitalizmin üretken kapasitesi kendisini aşacak mıdır ve bu yüzden de sözde sosyalizme mi dönüşecektir?

Tüm bunlar doğru mudur? Tüm bu uyarı, tehdit, kehanet ve karmaşık gözlemler hususunda gerçekten durum nedir?

Şimdi sormamız gereken sorular bunlar ve biz de, bizler, yani anarşistler başından beri, Marksizm var olduğundan beri hep bunları sorduk. Marksizm var olmadan çok önce gerçek sosyalizm, özellikle en büyük sosyalist Pierre Joseph Proudhon’un sosyalizmi vardı ve sonradan Marksizm ile gölgede bırakıldı, fakat bizler onu hayata döndürüyoruz. Bunlar bizim sorularımızdır ve bu sorular, çok farklı bir perspektiften, revizyonistlerin de yönelttiği sorulardır.

Marksizm’i tanımlarken orada burada temas ettiğimiz bu soruları cevaplandırıp kapitalizmin şu ana kadar özellikle Marksizm’in zaman-ideolojik [zeit-ideological –çn-] basitleştirmesi ve diyalektik karikatürü ile birlikte – Komünist Manifesto’nun ve Kapital’in ortaya çıkışından beri –  izlediği yolu ve koşullarımızın gerçek resmini karşılaştırdıktan sonra bizim sosyalizmimizin ve sosyalizme giden yolumuzun ne olduğunu söylemeye artık geçebiliriz. Sosyalizm – bunun derhal söylenmesine izin verin ve Marksistler kendi aptal ilerleme teorilerinin sis bulutları havada kaldığı müddetçe bunu duymalıdır –  kendi olasılığı için herhangi bir teknoloji biçimine ve ihtiyaçların tatminine bel bağlamaz. Yeterince insan isterse sosyalizm her zaman mümkündür. Fakat o, mevcut teknoloji seviyesine, sosyalizmi başlatan insan sayısına ve bu insanların geçmişten tevarüs ettikleri veya katkıda bulundukları araçlara bağlı olarak – hiçbir şey yoktan var olmaz – her zaman farklı görünecek, farklı başlayacak ve farklı ilerleyecektir. Buna göre, yukarıda da söylendiği üzere, burada ne bir ideal tanımı ne de bir Ütopya tasviri verilecektir. Öncelikle, koşullarımızı ve ruhsal mizacımızı daha açık bir biçimde incelemeliyiz. Ancak ondan sonra ne tür bir sosyalizme çağrıldığımızı, ne tür insana konuştuğumuzu söyleyebiliriz. Sosyalizm, hey siz Marksistler, her zaman ve herhangi bir teknoloji türü ile mümkündür. Doğru insanlar için her zaman çok ilkel teknoloji ile bile mümkündür. Öte yandan müthiş gelişmiş bir makine teknolojisi ile bile sosyalizm yanlış grup için her zaman imkânsızdır. Sosyalizmi getirmesi gereken hiçbir gelişme bilmiyoruz. Doğa yasası gereği bu tür bir zorunluluk hiç bilmiyoruz. Şimdi bu yüzden, Marksizm kadar çiçeklenmiş bizim zamanlarımızın ve bizim kapitalizmimizin asla sizin söylediğiniz gibi olmadığını göstereceğiz. Kapitalizm ille de sosyalizme dönüşmez. Yok olmak zorunda değildir. Sosyalizm ille de gelecek değildir, Marksizm’in kapital-devlet-proleterya-sosyalizmi de gelmek zorunda değildir ve bu o kadar da kötü değildir. İşin aslı, hiçbir sosyalizm gelmeli değildir – ki bu şimdi gösterilecektir.

Gerçi sosyalizm gelebilir ve gelmelidir – eğer biz onu istersek, eğer biz onu yaratırsak – ki bu da gösterilecektir.

Çev: Nesrin Aytekin

İtaatsiz.org’un notu: Bu makale serisi Türkçede itaatsiz.org’da hakkında yayınlanmış kısa bir biyografik yazı dışında (Gustav Landauer’in Komüniter Anarşizmi – Larry Gambone) başka yazı ve eseri bulunmayan Komüniter ve mistik temayüle sahip anarşist Gustav Landauer’in “Sosyalizme Çağrı” kitabıdır. Bu eserinin şimdiye kadar kitap olarak basılması “Marksizm” hayranı bazı yobaz kafalardan dolayı mümkün olmadı. Çevirisini Nesrin Aytekin’in diliyle burada sunuyoruz. 

Views: 226

Amerika’da Irkçı Polis Şiddetine Tepki Olarak Seattle’da Geçici Otonom Bölge

Ücretsiz yemek, İfade hürriyeti ve Polisten azade: Seattle’da Otonom Bölge

Seattle protestocuları Otonom Bölge ilan ettiler

Başkan Trump’ın, Seattle belediye başkanına “şehrini geri al” talebinden sonra, bir polis merkezi oluşturuldu ve eylemciler de bunun etrafındaki mahalleyi kendilerine yurt edindiler.

Seattle’ın Capitol Hill mahallesindeki polis merkezinin yanındaki sokaklarda, eylemciler ve polisler kimi gece göz yaşartıcı gaz bulutlarıyla sonlanan çözümsüz bir haftayı geride bıraktılar.

Gel gör ki, Minneapolis’te George Floyd’un öldürülmesinin sonrasında gelen sert tepkileri dağıtma taktiklerinin geri tepmesinden dolayı Seattle Emniyet Müdürlüğü bu hafta bir tavizde bulundu: Polisler Polis merkezinin camlarına tahta çakarak terk edecek ve eylemciler dışarıda istediklerini yapacaklardı.

Şehrin kültür ve sanat merkezi olan mahallede – şu günlerde tekno zenginliğin yükselişiyle mutenalaşma tehdidi altındadır – eylemciler anı yakaladılar. Bu aralar “Capitol Hill Otonom Bölgesi” olarak bilinen, özgürleşen sokakları ve yurt edindikleri binaları korumak için barikatları ters yüz ettiler.

Boşaltılmış polis merkezinin önüne asılmış pankartta “Bu alan artık Seattle halkının mülküdür!” yazısı okunuyor. Bütün bölge ırksal adaletin anayurdu olmuş – ve, kendisiyle konuşulan bir eylemciye göre, belki daha da fazlası…

Polis olmadan yaşam deneyiminin ortaya çıkardığı – yarı sokak festivali – yarı komün. Yüzlerce kişi söyleşi, şiir ve müzik dinlemek için toplandılar. Salı gecesi, düzinelerce kişi bir kavşağın ortasına, Ava DuVernay ceza hukukunun Afrikan-Amerikalılara tesiri hakkındaki “13th” filmini izlemek için oturdular. Çarşamba günü, çocuklar yolun ortasına tebeşirle resimler yaptılar.

Bir parsel sigara içme alanı olarak belirlenmiş, öbürü sıhhiye merkezi. “Polissiz Kooperatif”‘te, kişiler ücretsiz LaCroix sodası ya da atıştırmalık alabilir. Hiçbir para birimi geçmezken, sokağın karşı tarafındaysa, kapitalizme göz kırparcasına, hareketli bir tezgah tanesi 6 dolardan sosisli satıyordu. Amerikan dolarıyla satıyordu.

Çarşamba gecesi, Başkan Trump şehrin içindeki sahneleri daha meşum bir şekilde tasvir etmeye kalkıştı. Hükümet yetkililerini eylemcilere göz açtırmamaları için görevlendirerek; Twitter’dan ilan etti: “Yerel teröristler Seattle’ı ele geçirmiştir.”

Bir tweetinde “Şehrini geri al ŞİMDİ” yazarak Belediye Başkanı Jenny Durkan ve Vali Jay Inslee’ye direktif veren Bay Trump: “Eğer siz yapmazsanız ben yapacağım. Bu bir oyun değil.”

Bayan Durkan ise onu bir tweet ile yanıtladı: “Hepimizi güvende tut. Sığınağına geri dön.”

Carmen Best, the police chief, said in a video message on Thursday that the decision to leave the police station was not hers and that she was angry about how it developed. She also shared, without evidence, concerns about problems in the area, such as businesses being asked to pay money in exchange for protection.

Polis şefi Carmen Best Perşembe günü bir video mesajında Polis Merkezi’ni boşaltmanın onun kararı olmadığını ve bunun böyle gelişme göstermesinden dolayı öfkeli olduğunu söyledi. Hiçbir delil göstermeden iş yerlerine korunmalarına karşılık para istendiği gibi bölgedeki problemlere dair kaygılarını paylaştı.

Ms. Best said later in the day that nobody had made a formal report and that those issues were just circulating on places like social media. The Capitol Hill Business Alliance said it had been reaching out to businesses in the area and found no reports of any such problems.

Bayan Best hiç kimsenin aynı gün resmi bir rapor hazırlamadığını ve bu konuların sadece sosyal medya gibi alanlarda döndürüldüğünü ifade etti. The Capitol Hill Business Alliance ise bunun bölgedeki işletmelere de ulaştığını ve böyle bir probleme dair bir şeyin bildirilmediğini ifade etti.

Eylem alanı şehrin zımni teşviğiyle daha da işlevselleşti.  İtfaiye şefi Harold Scoggins, Çarşamba günü alandaydı, eylemcilerle sohbet ediyor, emniyet müdürlüğüyle bir telefon görüşmesi ayarlamaya yardımcı oluyor ve bölgede seyyar tuvaletler ve hıfzıssıhha hizmetleri olmasının güvencesini sağlıyordu.

“Nereye yöneldiğimize dair bir fikrim yok.” diyor, Bay Scoggins bir röportajında. “Nasıl bir ilişki kurarız, ufak şeylerde güven tesis ederiz diye adım adım çalışıyoruz ki, hep birlikte çaresine bakabilelim.”

Göstericiler, çeşitli fraksiyonların başka önceliklerini seslendirmesinin ayrıca bir yolunu bulmaya çalışıyor.  Bir duvarın üstüne göze çarpacak şekilde üç talepleri ilan edilmiş: Bir, polise finansal kaynakların kesilmesi; iki, halk sağlığının finanse edilmesi ve üç, eylemcilere yönelik tüm cezai kovuşturmaların düşürülmesi.

Ancak, yakındaki çitlerdeki bir listede beş talep var. İnternet üzerinde otuz talep vardı.

Bay Floyd’un Minneapolis’te ölümüyle gayretler polis şiddeti ve ırksal kıyımı sonlandırmaya yönelmişken, son günlerde bazılarıysa daha geniş bir odak için uğraştı. Bazı bildiriler 2011 Occupy (işgal) hareketinin aksettirdi ve Şirketlerin Amerika’sındaki toplumsal adaletsizliklerdeki rolünü hedef aldığı gözlemlendi.

28 yaşında, kendini anarşist olarak tanımlayan ve yalnızca adıyla tanıtan, Fredrix “Irk meselesine daha da odaklanır ve kızıştırırsak, asıl meseleye dikkatimizi odaklayamayız ki, hakikat sınıf savaşıdır.” dedi.

Salı gecesi, Sosyalist Alternatif Partisi’ne bağlı Belediye Meclisi üyesi Kshama Sawant eylemcileri belediye binasına yöneltti, bina içerisinde genel merkezi şehirde olan Amazon’un vergiye bağlanması planını tanıttığı bir toplantı düzenledi.

Ancak ırk ve polis faaliyetleri üzerinden seferber olanlarsa daha kapsamlı önceliklerin, tam da Afrikan-Amerikalılar için çok önemli gelişmelere ulaşılmışken, gündemi gölgelemesinden endişe duymaya başladılar.

“Öncelikle tek bir konu üzerine odaklanmalıyız.” dedi Moe’Nayah Dene Dolland, 19 yaşında, bir Black Lives Matter aktivisti. “Öbür şeyler için de aynısı yapılır.  Çünkü dürüstçe, siyah adamlar ölüyor ve üzerine odaklanmamız gereken tam da budur.”

Şehir sokak gösterilerinin uzaması ihtimaline dair hazırlanmış. Çarşamba günü, Seattle Ulaştırma Müdürlüğü’nden bir ekip yeni yaya bölgesine kalıcı bir hava vermek umuduyla turuncu bariyerlerin bazılarını kaldırmaya – Capitol Hill Halk Cumhuriyeti yazanlardan biri de dahil – ve yerlerine mercan çiçeği ve başka bitkiler ekili saksılar yerleştirmeye geldi.

Ama ne zaman elemanlar bariyerleri kaldırmaya başladı, bazı eylemciler karşı çıktı. Ekip geri çekildi, ve Ulaştırma Müdürlüğü’nde müdür yardımcısı Rodney Maxie, , göstericilerle konuştuktan sonra ekibine daha sonra gelebileceklerini söyledi.

“9.0 depremine iyi bir hazırlık oldu.” dedi takımına.

Eylemciler, özerk bölgenin ne kadar uzun süreceğine dair ayrıca farklı fikirlere sahip. Bazısı emniyet müdürlüğünün bölgeyi ne zaman tasfiye etmeye girişeceğini merak ediyor. Öbürleriyse, barikatların eyalet ve şehir liderleri taleplerini karşılayana değin haftalarca mevcut olmasını.

23 yaşındaki John Moore, özerk bölgenin yasal olarak tanınmasını görmeyi umduğunu, söyledi. Bay Moore, tako lokantasından bozma geçici sağlık merkezinde stetoskobunu takmış ve sıhhiye kıyafetleri içindeydi. Sağlık ekibi, sağlık hizmetlerini temin için daha kalıcı bir alan arayışındaydı ve Bay Moore, kardiyopulmoner resusitasyondan kırmızı seviye acil deneyimi olanlara dek pek çok vasıflı kişiye malik olduklarını söyledi.

Bay Moore, polissiz yer deneyiminin iyi sonuçlar vereceğini söyledi.

“Faaliyet ve uygulamalarımızla, onlara ihtiyacımız olmadığını ve kamunun ihtiyaçlarını onlar olmadan da karşılayabileceğimizi ispat etmeye çalışıyoruz” dedi.

Mike Baker

Çeviren Umut Gümüş

Bu makale 11/06/2020 tarihinde https://www.nytimes.com/2020/06/11/us/seattle-autonomous-zone.html sayfadan yayınlanmıştır.

Views: 134

47 Teknoloji Toplumu – Spor – Jacques Ellul

İnsanın yine eğlenebileceği ama burada da tekniğin tüm boşlukları doldurduğu son bir alan daha vardır. Spordan bahsediyorum. Spor, büyük şehirlerin organizasyonu tarafından şekillendirilmiştir. Şehir hayatının dışında sporun bizzat icadı düşünülemez. Kır “sporu” şehir sporunun basit bir taklidinden başka bir şey değildir ve spor diye bildiğimiz şeyin özelliklerinden hiçbirini taşımaz.

Spor terimleri İngilizcedir. Avrupa kıtası ulusları İngiliz sanayileşmesinin etkisi altına girdiğinde kıtaya sokulmuştur. Sanayinin ağırlık merkezi Birleşik Amerika’ya geçtiğinde Amerikan spor biçimleri egemen olmaya başladı. Sovyetler Birliği sanayileşmeye başladığında sporu geliştirmeye başladı. Orta Avrupa’da sporu örgütlemiş tek ülke Çekoslovakya, sanayileşmiş tek ülkeydi. Spor sanayiye bağlıdır çünkü sanayi hayatına karşı bir tepkiyi ifade eder. Gerçekte en iyi adetler işçi kesimi mahallelerinden çıkar. Köylüler, ormancılar filan proletaryadan daha enerjik olabilirler ama aynı derecede iyi atlet değildirler. Kısmen bunun nedeni, makinenin spor için gerekli kas yapısını geliştirmesidir. Köylünün kas yapısından çok farklıdır bu. Makine işi eylemlerin ve reflekslerin hız ve kesinliğini de geliştirir.

Spor ayrıca teknik dünyasıyla da ilişkilidir çünkü sporun kendisi bir tekniktir. Yunan atletleriyle Romalı atletler arasındaki muazzam kontrast malumdur. Yunanlılar için beden eğitimi, insan bedeninin biçim ve kuvvetini serbestçe ve ahenkli biçimde geliştirme ahlakıydı. Romalılar içinse, lejyonerlerin verimliliğini artırma tekniğiydi. Romalıların anlayışı bugün egemendir. Bir balıkçı, denizci, yüzücü, bisikletçi ile spor olarak balık tutan, denize açılan, yüzen, bisiklete binen insanlar arasındaki farkı herkes bilir. Sonuncular teknisyendirler. Jünger’in dediği gibi, “faaliyetlerinin mekanik tarafını mükemmeliyete taşıma eğilimindedirler”. Eylemlerin bu mekanizasyonu, spor malzemelerinin mekanizasyonuyla (kronometreler, start makineleri filan) birlikte olur. Zamanın bu kesin ölçümünde, kasa dayalı hareketlerin mükemmel eğitiminde ve “rekor” ilkesinde sanayi yaşamının gerekli unsurlarının sporda tekrar edilişini görüyoruz.

İnsanoğlu burada da bir tür makineye dönüşür. Makine kontrolündeki hareketleri bir teknik olur. Bu teknik medeniyet bu mekanizasyondan kazançlı çıkar. Sporun kendisine dayattığı disiplin sayesinde birey de sadece tabi olduğu çeşitli zorlamalardan rahatlama görmekle kalmaz, farkında olmadan kendisini yeni zorlamalar için eğitir. Bildik bir süreç tekrarlanır: gerçek oyun ve eğlence, havayla suyla temas, doğaçlama ve kendiliğindenlik, hepsi kaybolur. Bu değerler, verimlilik, rekorlar ve katı kurallar uğruna kaybolur. Spor eğitimi kişiyi, bedenini kullanmaktan ve kazanmaktan kaba bir haz almanın dışında bir şey bilmeyen bir aygıt parçası yapar. Ancak en önemli şey birkaç uzmanın eğitilmesi değil, sporculuk zihniyetinin kitlelere yayılmasıdır. İzleyici sporlarının sırf pasifliğine şiddetli bir tepki anlamına geldiği ölçüde iyi bir şeydir bu. Fakat olağan sonuç, giderek daha fazla masumun sinsi bir tekniğe entegrasyonudur.

Spor yapmanın yol açtığı totaliter kafa yapısından bahsetmeye bile gerek yok. Önemli olan “ekip ruhudur” filan diye işitip duruyoruz. Teknikleşmiş sporun ilkin en konformist ülke olan ABD’de geliştiğini, daha sonraysa diktatörlüklerce, faşistler, Naziler ve komünistlerce, gayet tabi ki, totaliter rejimlerin ayrılmaz bir unsuru olarak vazgeçilmez ölçüde geliştirildiğini kaydetmekte yarar var. Kitle insanının oluşturulmasında spor gerekli bir unsurdur. Yerine göre, disipline edici bir faktördür. Bu işlevini de iki şekilde yapar. Kesinlikle totaliter ve teknik kültürle örtüşür. “Yeni” ülkelerde tekniğin yorumu ve sporun uygulaması görülüyor. Otoriter devletler, yurttaşlarını konformistlere ve kitle insanına dönüştürmede teknikleşmiş sporu sonuna dek etkin biçimde kullanır. Spor kelimesini hiç duymamış ülkelerde şampiyonlar yetiştirmeleri, komünist devletlerin övündükleri şeylerden biridir. Totaliter toplumun bir etkisidir bu ama onun eylem biçimlerinden birini de temsil eder. Akla gelebilecek her açıdan spor, teknik ruhun bir uzantısıdır. Mekanizmaları kişinin derinlerdeki hayatına erişir, tekniğin bir fonksiyonu olarak (ahenk, haz veya manevi bir iyiliğin gerçekleşmesi gibi tekniğe yabancı kimi geleneksel hedefin bir fonksiyonu olarak değil) bedeni ve hareketlerini dönüştürür. Başka şeylerde olduğu gibi sporda da faydasız bir şeyin varolmasına imkân tanınmaz. Her şey faydalı olmalı, teknik açıklamalar üretmelidir. Spor, bir sapma olmadan, asıl işini bitirdikten sonra işçiye rahatlama ve kafa dağıtma imkânı sağlayan mekanik geleneği sürdürür. Öyle ki hiçbir zaman şu veya bu teknikten bağımsız olmasın. Teknik toplumun vatandaşı, büroda veya fabrikada karşılaştığı ruhu, ölçütleri, ahlakı, eylemleri ve hedefleri, kısacası tüm teknik yasa ve görenekleri aynen sporda da bulur.

Views: 118

kahır – Ahmet Ateş (Şiir)

kahır

Bir uzunhava söylemek

gözlerimi dolduran

yüreğimden taşan üzünçlerle

ah ne de çabuk unutulursunuz

zindanda, dağlarda, ölümlerde

her akşamla gelen kahır

kimi sevindirebilir geceler boyu

su şırıltısı, çakal ulumaları

ayağının ucundan bir ürküyle kalkan keklik öbeği

yüreciğin boynunda şahdamarında atarken

soluksuz kalırsın

buz keser ellerin

yine de bir dinlenme yerine bir kuytuya varmanın dinginliği

avuç içinde iki elin çukuruna alınarak içilen sigara

gecede bir ateş topu bir portakal güneyde bir bahçeden

kimi sevindirir

göğsümü düğümleyen özlemler?

Aşk, sevda, sevi demişler adına

özgürlük demişler

dayanabilecek misin sabırla, kahırla, sızlanmadan

ve kimseyi kusurlamadan.

Adına çok şey demişler

iççekmesi, canistemesi, nefs ve hırs

atmışlar Kaf dağının ardına.

Sen boş ver söylenen uysallık çağrılarına

yaşam ne denli kısa ve bu sayede

değerli

her yerde, koşulda, anda akarak yaşa

yaşa, yaşa, yaşa!

Temmuz 1985

Views: 178

Devletleşme, Yöneticilerin Ortaya Çıkışı ve Deve Cemal Çetesi (Bölüm 3) – 14 – Bayram Bey

alttaki görevliler ya da yönetimin yumuşçuları

[dropcap style=”dropcap_style1″ textcolor=”#ffffff” background=”#EA2323″ fontweight=”500″]Y[/dropcap]azıcıoğlu’nun anlatısından devinerek dönemin buyrulan ayaktakımından “aparatçik”lere bakalım. Elbette bugünle bir orantı kurmak, karşılaştırmak, oradan örnekler derlemek için değil. Yine de biz yalnızca o dönemi anlamaya çalışmıyoruz. Bu büyük bir ilgişin doyurulması olurdu bu. Az şey değil ilgişlenme. İlgilerin, bilme iççekmelerinin, bilerek ortamımızı, kendimizi değiştirmenin yolağzı bu çabalar. Buradan doğmadı mı adını uygarlık çağırdığımız bizi tutsaklaştıran, tutsaklaşırken tutsaklaştırdığımız binlerce oluş, süreç, kesilip yeniden yeniden kıpırdayan etmeler, eylemeler? James. C. Scott’un Tahıla Karşı’sındaki bir gönderme ortam dediğim tutsaklıklar, bağlanmalar ağınının insan topluluklarına, insanların yüz yüzeliğine neye mal olduğunu düşündürtecek özellikte:

Norbert Elias ikna edici bir şekilde, “uygarlaştırıcı süreç” diye adlandırdığı karşılıklı uzlaşı ve kısıtlama halinin, ortaçağ Avrupası’nda nüfusun giderek yoğunlaşmasıyla güçlenen bağımlılık zincirlerinin etkisiyle ilerlediğini söylemiştir. [The Civilizing Process] (Scott, agy. s. 89)

Bunun yanında onca ayrımlarına, kopuşlarına, yeniden ortaya çıkışlara karşın, bugünün ve dünün düzen görevlilerinin egemen bir aygıta bağlanışını da anlamak istiyoruz. Yaşam boyu karnımızı doyurmak, bedenimizi akşamları bir barınağa sokmak, orada uyuyup bir sonraki gündeki bir düğmeye basarak yaptığımız yaşam sürdürücü işimizi anlamak istiyoruz. Bir yönlendirme,  bir  uygulama aygıtını, herkesi bir topluma bağlama aygıtını, bir doyumluk dağıtıcı aygıtı, bir tek tip sağlıklı toplum yaratıcı aygıtı, bir eğiticiyi, bir eğlenceciyi, bir üretim ve tüketim düzenleyiciyi, bir uyum yaratma makinesini, bir güvenli toplum yaratıcıyı, bilgi üreteciyi, iletiştirici ve yönlendirme yayıcıyı, bulaştırıcıyı kavrayabilme iççekmemizi doyurmaya da çalışıyoruz. Düzenin, düzenlemenin, aygıtların işleyişini ve güvenliğini, durmadan işlemesini kesintisizleşmesini sağlayan her kurumdaki bugünün ayaktakımından görevliler, en başta düzenlemeler yapan, sağaltan, yaşatan ancak gerektiğinde öldüren bir zoru uygulayanlardır.

     Yargıyetkili Gazan hanın devlet örgütlenmesine gelince, bu ayaktakımı aracılığıyla çalışıyor görünüyor. Yoksa soyun ileri gelenleri arasındaki küçük çapta ortaya çıkan çatışmalar çekişmeler bile devletlerini parçalar devindiricilikte olurdu.

     Ayrıca erkin gücü bu toplanmış ayaktakımı niceliğine ve dolayısıyla kitlesel orduların gücüne bağlıydı. Bu orduların, bir bölge açma (el-feth), o bölgede yaşayan insanlara boyun eğdirme dönemleri dışında bir bölgede yaylak kışlak düzeninde, ocaklarıyla topluluklar biçiminde yaşadıklarını görüyoruz. Hatta savaşlarda (bölge açma savaşları, açmacı orduya karşı kurulmuş düzenin savunmacı savaşlarında) bile bu ayaktakımından devşirilmiş ordular kendi ocak üyeleriyle birlikteydiler. Tarih denen ölmüş bilgiler belgeliğine bakarsak eğer, insan türünün ilk işleri arasında orospuluk ve paralı askerliği başta sayabiliriz. Onların yani paralı askerlerin atlar dışında geçimlik hayvanları da yanlarındaydı. Koyunlar, kazlar, ördekler, tavuklar… Bu orduların niceliği yanında niteliği de önemliydi ki, bu nitelik o ordunun nasıl örgütlendiği, savaşa nasıl hazır tutulduğu, kullandığı savaş araçları, savaş dışında ordunun savaşçılarının önemli bir kesiminin dağıtılması ya da dağıtılmayanların yaşamının nasıl örgütlendiğiyle ve savaşma erişmelikleriyle, amaçyoluyla ilgili olmalı.

     Anlatımızdan öğrendiğimize göre, devletlerin, hele bozkırların büyük devletlerinin orduları birçok topluluktan devşirilmiş savaşçılardan oluşturuluyordu. Bu bir zorunluluktu. Yoksa kitlesel savaşların taraflarının büyük sayıda (300 bin, 400 bin…) savaşçı bulabilmesi, zorunlu askerliğin olmadığı ve karma devşirilme ilkeleriyle oluşturulduğu koşullarda çok ayrımlı diller, inançlar, gelenekler taşıyan insanlar olmadan ordu oluşturulamazdı. Birçok nedenin dışında bir neden de (eğer neden dediklerimiz bir işlemi önceden kurma ve bunun sağlamasını yaparak yanlışları düzeltme işlemiyse)  yönetici soyun kendi güvenlikleri ve devletlerinin sürdürülmesi açısından kendi soy topluluklarından ya da boylarından çok, başka kökboylardan (etni), dillerden, geleneklerden boylara güvenmesiydi (bkz. yukarıda Sülemiş’in Gazan’a karşı kalkışması). Böylece nerdeyse kimsenin kimseyi tanımadığı bir orduda yargıyetkililer, üst yöneticiler, subaylar kısacası buyuranlar daha rahat edeceklerdi. Ancak bunun engeli, insanların egemenlerin bilincinde olmadıkları bu iççekmesinin karşısındaki dönemin gerçekliği olan topluluklar, boylar gibi bütünleşmelerde yaşamalarıydı. Bu iççekmesi ve canistemesi elbette uygulanamaz bir şeydi. Yargıyetkililer de topraklarının genişliğine ve o topraklara egemen olmanın keyfine sürüp ordaki insanları pek önemsemeden o toprakların gerçeği toplulukları, soyları, boyları ordulaştırdılar. En öndeki cançekmeleri de olduğu denli kendi boylarını savaşçı olarak, koruyucu ve saray koruyucusu olarak  görevlendirmemekti. Bu önlem de bütün önlemler gibi geçiciydi. Samanoğullarını yıkan Gazneliler, Gaznelileri yıkan Selçuklular, Selçukluları yıkan başka kökboylardan oluşturulmuş koruyucu örgütler ve ordular gibi.

     Tek başına bırakılmış kişilerden oluşturulmuş devlet görevlileri için ve akarda dururda yine de bir topluluk kaldıysa en önce bunun dağıtılması gerekiyordu. Yüzyılların geçip çağdaş toplumlara, bu toplumdevletlere gelişle birlikte yargıyetkililerin düş ve düşlemleri gerçekleşti. Guy Debord, o önemli yapıtında, Gösteri Toplumu’nda  “karşılaşma yanılsaması”, “karşılaşmanın yanlış bilinci” gibi kavramlarla anlattığı bu birbirini tanımayan insanlardan kitleler yaratmanın her erkin istemi olduğunu söyler. Bir ayrımla ki  (sözgelimi), o günlerde (kırsalcı yönetimcilik –sürü gütme-, yargıyetkillik, sıkıdenetimcilik ve yönetimselliğin ilk evrelerinde) düş ve düşlem olan yönetme iççekmesi bugün (direnenlere karşın) handiyse oldu olacak:

Bu [yaşamın her anında dayatılan şey], “insanların karşılaşma yeteneğindeki başarısızlığın” sistemli olarak örgütlenmesi ve bu yeteneğin yerini sanrılı bir toplumsal olgunun alması olarak anlaşılmalıdır: karşılaşmanın yanlış bilinci, “karşılaşma yanılsaması.” Hiç kimsenin artık diğerleri tarafından tanınamadığı bir toplumda, her birey kendi gerçekliğini tanıyamaz hale gelir. İdeoloji kendi ortamını bulmuştur, ayrılık kendi dünyasını kurmuştur. (G. Debord, agy. 154)

     Öykümüzde Muzaffer Beg’in kendisi de hanın soy örgütünden, soy boyundan değil (Karluk Türklerindendir). İlhanlılar  ordularında, yönetim aygıtlarında, saraylarında (?) Asya topluluklarından ayrı diller konuşan insanlara bol sayıda iş veriyorlardı. (Anlatıda bunu destekleyen sözceleri aşağıda yazacağım.) Hatta devletin çok yüksek katlarında, yazıcılar, maliyeciler, yönetim toplantılarına katılan “divan ıssı” beyler de bulunuyordu. Anlatının “ol mal-ile dört yüz nefer çeri ve iki baş beg var-ıdı” tümcesinde, begler iki kişiyken, dört yüz “nefer çeri” yani savaşçı sözcesinde çerilerin boyları bildirilmese de onların Moğol olmayan değişik Asya boylarından olduklarını devindirici bir açıklıkla biliriz. Moğol ayaktakımı Moğolistan dışındaki bağımlı devletlerinde bir kervana eşlik etmek gibi aşağı sayılan bir konumda pek buyruklandırılmazdı. “… bunlar nökerlerine işaret itdiler ki suyı geçüp anı dutalar” tümcesi benim falcılığımı bozan bir öğe taşıyor. Nöker, moğolca savaşçı anlamına geliyor. Ancak Yazıcıoğlu üstadı İbni Bibi’ye ya da yapıtını türkçeye çevirdiği kişiye özenerek “nöker” diyor birçok yerde. Öyle yaygın ve geniş kullanıyor ki, Deve Cemal’in çetesindeki savaşçılara da ara sıra nöker diyor. Ve yazıcı döneminden iki bininci yıllarımıza dek sarkan farsça bir sözcükle bu nökeri açıyor: “Yaranlar [yar olanlar, sevgililer] bilür misiniz ki biz kendüzümüze ne iş itdük?

     Yine biliyoruz ki, Rum Selçuklu devleti ve onu sonradan edinen İlhanlıların yönetim dili, yönetsel kavramları, saray yaşamıyla ilgili çoğu şeyi, araç gereçleri bile önce farsçaydı. Sonra Gazan’ın müslümanlığı seçişiyle arapçayla farsça karıştırıldı adlandırmalarda, kavramlarda ve güçoluşsal tanımlıklarda. Burada etkin bir özneyi imliyorum. Hem de dil üzerine bir değinide. Evet, gündelik dil her ne denli topluluklarca ortak bir yaratıysa da yönetim dilleri büyük parçasıyla yönetici eğitimlilerin beğenileriyle seçilir çoğunda. 1243 sonrası bu karışıma moğolca ve Karaman türkmencesi de girdi. Sanki yerin kulağı ve belleği varmış gibi, bir de buna yönetici okumuş yazmışların kalıt olarak aldıkları dil, söyleme ve yazma biçemi karışarak,  bu karışım aynı topraklardaki sonraki devletleşmelerin yönetim dilini –osmanlıca- ortaya fırlattı. Osmanlıcanın tüyler ürpertici sözdizimi –ölü sayılmış latincede olduğu gibi- ve söz dağarcığı bugün olduğu gibi yirminci yüzyıl başında da biraz yiğnileşerek sürüyor görünüyor.

Şu mahallat evasıt-ı devr-i Selçukiye doğru tekrar tebeddülata uğrayub yeni isimler tahaddüs iderek devr-i celil-i Osmanide diğer teşkilat husule gelmiş ve esami-i kadime-i Selçukiye’den ba’zıları hali üzre kalub ba’zıları da tamamıyla unutulmuş ve yerlerine esami-i rical-i Osmaniye ka’im olmuşdur. (H. Hüsameddin, Amasya Tarihi, haz. M. Aydın, G. Aydın, c1, s. 58.)

      Burada osmanlıca oldukça yiğni. Elbet bunda yapıtı yayına hazırlayan Aydın’ların bugünkü noktalama ve yazaçları kullanmalarının da etkisi var. Örneğin Hüsameddin’in yapıtı 1909-1911 arasında “fasiküller/ formalar, kesimler” biçiminde yayınlanmış olmasına karşın, daha yazaç değiştirilmesi sonucu (1928) latin yazaçları yokken, yazaç çevirisi (?) yapan Aydın’lar /ğ/, /’/, /“/, büyük yazaç, üstkesme, tire, ses uydurması (tamamiyle>tamamıyla gibi), “ses” bozması (ugrayub>uğrayıp gibi) yüzlerce ekleme, değiştirme yapmış. İyi de yapmışlar ki 2008’deki yeni baskıyı biraz daha anlaşılır kılmışlar. Yine de yapıtı açıp fal bakar gibi aldığım tek tümcede 38 sözcükten  29 sözcüğün bugün kullanılan sözcük olması nedeniyle ileri sürdüğüm ürperticilik belki pek görünmüyor. Çoğu tümcenin ki –yaklaşık 15 sözcükten oluşuyor sıkça-, yalnızca yüklemi türkçe! O zaman olası yakın anlamı bir yüklemle bile kestirebiliyoruz: … idilmiş idi, -ihtimal-di gibi.

     Hüseyin Hüsameddin’den üzerinde çözümlemeler yaptığımız dönemle ilgili bir parçayı alıntılamadan geçmeyeceğim. (Bu alıntıyı tadımlık, ikinci elden bilgi, gereksiz bir değini, faydasız bir başvuru… sayabilirsiniz. Bu alıntıyı yazmayı içim çekti. Belki iççekmesi bilmeyle iç içe, el ele, gülüş gülüşe bir şey. Belki de sizi bilmeye, bilgiye, bilmeyi içinizi çektirmeye kışkırtmak istiyorum… Şu an Behramkale’deki (Assos’taki) bir uçtan denize bakarak gülümseyen Aristoteles’in bin yıllar ötesinden gelen sesini işitir gibiyim. O benim sözcüklerimle, kavramlarımla, tanımlıklarımla konuşuyor: bilgi iççekmesi doğada var. Bu iççekme duyuma ve bedene bağlı. Bundan dolayı bu iççekmeyle bağlantılı olan bir sevinçlilik durumu ortaya çıkar. Kendisinden başka ereği olmayan ve verdiği hoşnutluğu mutluluk olarak adlandırabileceğimiz bilgi, bilgelik bu iççekmelerinin gücünü, devindiricisini, durumunu, belirler…)

Pervane Beg’in i’damında a’mal-i nüfuz iden İbik Baba avdet ve Muhlis Baba da [1240 ‘uzun yürüyüş’ünün önderi ve amaçyolcusu Baba İlyas’ın oğlu. Ayaklanmanın Amasya ayağında çatışma alanlarından birinde, olasılıkla bugün Tekke Köyü çağrılan tekkede alevlerin arasından kurtarılan ve gizli büyütülen  bebek] tarik-i emarete süluk eylediğinden 676 [İsa’dan sonra 1278/79?] hududunda saniyen hankah [tekke] şeyhi olduğu halde ba’dehu vefat itmekle halifesi Ahmed Baba şeyh olub 701 [İS. 1301/2?] inhizamında [yenilme, bozguna uğrama] Tatar hükümdarı Sultan Mahmud Gazan Han Emir Muhlis Paşa ile bundan şübhe eylediği ma’lum olduğundan Emir Muhlis Paşa Mısır’a firar ve Ahmed Baba dahi ihtifa [saklanma, gizlenme] itmişdir. (H. Hüsameddin: c1, 139)

     Bir tümce de Yazıcıoğlu’ndan 40-50 yıl sonra yazan Tursun Bey’den yazayım ki bu elli yılda ya da Yazıcıoğlu’ndan Tursun Bey’e, Tursun Bey’den İbn-i Kemal’e, ondan da 20. yüzyılın başında yazan H. Hüsameddin’e değişip koyulaşan ürkünç dediğim duygu kavranılsın (ince eleyip sık dokumadan bu tümceyi bugün de kullanılan arapça, farsça sözcüklerin bolluğundan dolayı seçtim):

İmdi, evvela kütüb-i hikemiyye hükmince diyelüm ki mertebe-i padişahi ne ali derecedir ve vücud-ı padişah nice ulu ni’mettür; ve ra’iyetün, bel kaffe-i beriyyetün ana ihtiyacı nedendür, ve ol zati –ki hil’at-i saltanat ile müşerref ü mümtazdur—ne hasayil ile mütehalli olmak layıktur. (haz. M. Tulum, Tarih-i Ebu’l-Feth, s. 10.)

     Noktalama imleri Tulum’un ki ‘ve’ bağlacından önceki ayırıcı virgüller, noktalıvirgüller bana gülünç geldi. İşte bütün bu dil ekeliklerinin –bilmişlik, usu yetmişlik görüntüsü- altında yatan, dönemin nökerini “moğol boyundan” savaşçı diye işkillenmeden, kuşkulanmadan anlayamayız anlamında yazdım. İyi ki dil var! Söylenebiliri söyleyen, görünebiliri gösteren, iletilebiliri hep ileten.

     Muzaffer Beg’in atlı koruyucu birliğinin üyeleri de değişik boylardan gelmektedir. Bunu da birliğe kılavuzluk eden Taciklerden anlıyoruz. “İki nefer Tacik kulavuzları… Eger var-ise anlar fulan taga fulan yirde ıssuzlık yir ve yol ugragu degüldür; didiler.” 13. ve 14. yüzyılların yazmalarında geçen bu kavram türkçede ayrımlı anlamlar taşıyor. Ara sıra İranlı farsça konuşan toplulukları, ara sıra Türk, Türkmen ve Moğol olmayan insanları imliyor. Bu Taciklerin kılavuzluğundan dolayı o bölgeden (İranlı) olduklarını ileri sürebiliriz. Dağların, ortaçağ izyollarının bilinmesi, dağların ayak basılmayan kuytuluklarını bilmek elbette az olasılıkla sonradan da öğrenilebilir. Ancak kılavuzluk bugünkü dille söyleyebilirsek uzmanlık gerektiren bir iştir. Bu uzmanlık da öncelikle yörede uzun yıllar yaşamayı gerektirir. Bugün Kürdistandaki korucular, ordu birlikleri kılavuzları gibi.

     Böylece sonuçta kapıya kulluğa alınan bu farklı dilli insanlar daha buyrulur olacaktır. Buyuran beylerinin Karluk, korucularının çoğunun Karluk ya da türkçe konuşan diğer boylardan oluşu, birlikteki savaşçılara gelecekleri için inandırıcı, görünür kılınan bir yükselebilme örneğidir.  Bu yalnızca “ekmek parası için çalışanlar”ın Buyruklara uyup kendilerinden istenilenlerin ötesinde çaba gösterebimeleri içindir de. Kılavuzların (iki kişi) Tacik oluşu da birliğin başka dilleri konuşan başka boylardan derlenmiş olmasını göstermesi yanında, tek dilden olmayışlarıyla beye karşı, dolayısıyla devlete karşı, yargıyetkiliye karşı gelmelerini daha zorlaştıracaktır. Bu ayrımlı dillilik her birimdeki başkaldırı olasılığına karşı alınmış bir önleme tekniğidir. O çağda, her devlette devletin ortalığını ve düzenin diğer aygıtlarını koruyan koruyucuların başka dilli insanlardan, birkaç ayrı dili konuşan insanlardan derlendiğini görmekteyiz. Arap Samanilerin saray ve divan koruyucuları değişik boylardan Türkler; İran Selçuklularının Tacikler, Karluklar, Araplar; Moğolların Uygurlar, Kırgızlar,  Tunguzlar, Karahıtaylar ve Çinli topluluklardan savaşçılar; Osmanlıların başta seçkin ve güvenilir kulları Boşnaklar, Rumlar, Ermeniler ve diğer Balkanlılardan oluşturulurdu.

     Elbet gerçekliğin akışı tasarıya, kurgulardan sonra gelen uygulamaya göre oldukça karmaşıktır. Usun, anlama yetisinin bulduğu bütün bu önlemler ya da karma dilli birliklerin olumlulukları masalların söz büyüsüyle yapılmış çöpten binitleri olan eşekler gibi bir çüşle dağılmaları da onların, oluşa getirilenlerin özelliklerindedir. Yumuşçu topluluğu buyuranlarının görünmediği ya da ortadan kalktığı yer ve zamanda sayılarının çokluğuna bakmadan kolayca dağılabilir. Çün Buyruk yoktur artık. Buyuran varsa, efendinin çevresini efendimciler sarar. (E. Canetti’nin Kitle ve İktidar’ının ya da W. Reich’ın Faşizmin Kitle Ruhu’nun geçerliliği bugün de süren sayfaları efendilerle efendimcilerin anlatıldığı kesimlerdir.) Yazıcıoğlu çok güzel bir benzetişle kurduğu tümcelerden birinde, öykünün iki kervan eşlikçisi beyinin Deve Cemal tarafından “etkisiz kılınması”ndan hemen sonra görünüşleriyle ve çokluklarıyla daha biraz önce Cemal’in çetesini oldukları yerde kayaya dönüştürenlerin az sonra can derdine düşerek kaçışlarını anlatır: “ve ol dört yüz atlunun kalanı atlu atına binüp binen bindi, bine bilmeyen çil yavrusu gibi tagıldılar” der Yazıcı.

     Yumuşçuların ya da buyrulanların payına düşen yalnızca ocaklarının geçimlikleri değildir. Bir çarpışmada ölmeyip de yaralı da olsa sağ kalanların geçimliklerinin dışında payları vardır. Yarendir onlar, kardeştir, pehlivandır. Bazen de yağmalanan, ele geçirilen mallardan devede kulak pirede bacak örneği nesnelerdir. Öykümüzde Muzaffer Beg ayaktakımına sözle ve verdiği nesnelerle oldukça eliaçıklık gösterir. Anımsayabileceğimiz gibi, Muzaffer Beg Deve Cemal’i tuzağa düşürdükten sonra Yazıcıoğlu’nun bildirdiğine göre “kumaş ve rahtı [döşemelik, at takımı vd.] nökerlerine kısmet itdi, malı kendü aldı.”  Buyuranlar anlatımızdaki gibi malı (deveyi) hamuduyla götürürken, “pehlevanlar” diye göstermelik yüceltip sözledikleri ayaktakımı üçbeş parça giysiyle paylanır… Anlatımızda Yazıcıoğlu’nun sözceleri, görünür ve iletilebilir kıldıkları okuyanın anlağında çoğalır, imgeleminde boyanır, belleğinde dal budak salar. Güzelliğin her yerde bilgi, beceri, devindirici ve güç yaratması ya da yaşamı üretmesi bundandır. Neşet Ertaş “Güzel ile sohbet etmek güzeldir” der.  

     “Yaranlar bilür misiniz ki biz kendüzümüze ne iş itdük?  …biz bahadurlar ve alp yigitler arasında bednam oluruz” tümcesinde gördüğümüz ise, çok sonraları Hegel’in dediği “efendi ile köle”nin efendi tarafından eşit sayıldığının söylenmesidir de. Burada bahadurluk ve alp yiğitlikte beg ve ayaktakımı aynı konumlanışta, eşittirler. Çünkü onların kötü ün ıssı (bednam) oluşları savaşçı yiğitlerle eşitlendikleri yerden  çıkacaktır… Bu sözde eşit sayılış sözcesi, ayaktakımı için belki yağma payı üçbeş giysiden daha tavlayıcı, daha kıvamlayıcı bir davranıştır. Kıvama getirilenler bir yumuşu yerine getirirken canını coşkuyla verir. Onlara da öldüklerinde alplık gibi paylar düşer. İnsan yalnızca yemekle, örtünmekle, içmekle, barınmakla yaşayamaz. Onun topluluk içrekliği, bir topluluk varlığı oluşu, bunlardan artık eylemler, kılgılar, tutumlar, davranışlar, edilgiler, etkilenmeler, duygulanımlar, düşünümler yüzündendir. Türün varoluşu bunların bütününe bağlıdır. Çünkü Darwin’den bu yana açıkça bilindiği gibi türün sürmesi bu toplulukların karşılıklı, karşılıksız yardımlaşması, dayanışması, elbirliği, işbirliği… ile olanaklı olmuştur. Baruch Spinoza’nın Etica’sından bir önerme ne denli yinelense, yenilense yine de bir eksik kalır: “Doğadaki hiçbir tekil şey, insana, akıl kılavuzluğunda yaşayan başka bir insandan daha yararlı olamaz” (Etica 5, 35. önerme, önerme sonucu 1 –scolia-).

     Anlatımızın bildirdiğine göre Muzaffer, sondan bir önceki bir atakla yargıyetkillik koltuğuna kurulur. Bunun için göğün oluru da gerekmektedir. Çün ülkeler, bölgeler toprağı üzerindeki düzenin düşünsel, düşlemsel, imgesel kökü yukarıdadır. Yukarıdanköklü devlet ağacı betimlemesi dinsel anlatılarda da vardır: tuba ağacı. Devlet ağacının gereksindiği her şey düzenin dinsel kurumları tarafından sağlanır. Burada Muzaffer Beg’e izin Abbasi devletinden artakalan halife tarafından verilir. İran Selçuklularında devlet olma iznini koparmak için Tuğrul Beg’in –sonradan halife’nin kızını eş olarak alacaktır- zamanlaması denli, Muzaffer’in zamanlaması da görkemlidir. Halifeler 1256’dan beri Mısır’da sığınmacıdır. Kimsenin adlarını bile andığı yoktur. Dünyadaki tek geçimlikleri dağılmış büyük devletler artığı edinilmiş küçük devletlere göksel izin belgesi dağıtmaktır. Muzaffer, her yolu ayaklarıyla yürüyen beg, özelinde müslümanlığın erksiz kalmış simgesi halifeye gitmeden önce müslümanlığın benimsediği dört mezhebin bölgesindeki örnekçecilerinden övücü belgeler almıştır. Bu örnekçecilerin geçimlikleri de bu belgeciliklerinin sağladığı kapı işlerinden çıkmaktadır. Yazıcıoğlu durumu şöyle anlatır:

Halife kapusına varup selamladı. Ve hizmet ve mal, ki iletmiş-idi, Halife’ye arz idüp halifenün hazinedarına teslim itsin ve dört kadinun [“dört sünni” mezhebin kadıları] mektublarını, ki anun padişahlıga liyakati ve ilmini ve adlini ve siyasetini, ki Arapça yazıp arz itmişlerdi, virdi.

Dört kadının ayrı ayrı düzenlediği belgeler, bildiğimiz gibi onları bir yargıyetkilisi yumuşçuluğu işine başlatacaktı. Böyle bir iş sunumu, pazarlığı için belge düzenlemeyecek kadı, kapıkulu düşünülebilir mi! Görüldüğü gibi anlatımızdaki göksellik belgesi bile yeryüzündeki kadıların bir güvenilirlik ve övgü belgesine dayanır. Bunun için göksellik belgeleri, günah bağışlanmasını gösteren arılık belgeleri, uçmağa uçuş belgeleri yeryüzü örnekçecileri tarafından verilmektedir. Boşluktan ve canının çektiği yiyecekleri aşırı tüketmekten canı sıkılan, durmadan uykusu gelen sığınmacı halife, kendisine halifeliğini anımsatan ve halifeliğinin işleyen bir gerçeklik olduğunu gösteren istemliye (talibe, talebeye) belgeyi verir.

Sonra Muzaffer olan topraklarında bir kentte cuma namazı zamanında ortaya çıkar. Her şey önceden düzenlenmiştir. Eksik olan cuma hutbesidir. O da danışıklı bir edimle yumuşçular tarafından coşku ve sevinçle yerine getirilir. Bundan öteye yargıyetkili olmanın son törensel edimi kalmıştır geride:             

ve ol dört kadılar, ki halife’ye biti [tutanak, yeterlilik mektubu] yazmışlardı, ittifak-ile anda hazır olmışlardı, halife anları kendü yirine vekil itmişdi. M. Muzaffer’ün elin alup tahta çıkardılar.

     Böylece o topraklar üstünde yaşayanların boyunduruğa koşulma izni yenilenir. Edinilmiş yetkililik bir zaman bu kendi işlerini kendileri kapmış yumuşçular tarafından yürütülür. Sonra zaman başka yönetenler, yönetim anlayışları, başka boyun eğdirmeler, boyunduruğa vurma uygulayımları ve çoklukların çoğunluğunun bunlarsız yaşayamaması yüzünden ortaya fırlatır. Yönetilenler, yargı altına kalanlar, onlardan bir kesiminin bir aygıtta çalışanlarının tinsel kazançları… Derecesi nerde olursa olsun yenenlerin, erklilerin, yetkelilerin tarafında olmak. Yitikler ve yitirenlerden olmamak. Yargıcılar, uygulayıcılar ile asılacak kişinin boynuna ipi geçiren ve üzerine basılan oturağı tekmeyle kaydıran görevli yaratığın ilişkisi. Yetke ıssı buyuranların, erk ıssı başların övgüleri bu “kapı kulları” katında değerlidir. Özelinde bütün ayaktakımı kendisini devletin erkinin, devindiricisinin, gücünün, yargısının, zorunun uğurlu bir denk gelişle gönüllü ortakçısı sayar. Kazananların yanındadır ve Yitirenlerin kitlesinden uğurlu bir denk gelişle kopabilmiştir…                     

     Geriye kalan üç beş karşıtutumcu, karşıdirenişçi  ise yönetimselliğin gittikçe daralan yönlendirici kanallarında akıp gittikçe hızlanan bir akışla durmadan düzenlenen kurulu düzen denizine kavuşur. Bu kanallar bir benzetmeyi kullanmamız “caizse”, iki ırmak arası topraklarının (Mezopotamya’nın) ilksel avcılarının ceylanları avlamak için açtıkları “uzun, yönlendirici, huni biçimli duvarlar (çöl uçurtmaları denmiştir)”dır (Scott, Tahıla Karşı, s. 78). Korkuyla, kaygıyla ya da ilk kurtulanlara katılabilmek iççekmesiyle kendi özgür çabalarımızla kurtuluşa koştukça tek tek avlanır gibiyiz. Sorun burda yaşam boyu şimdilerin her birinde görünmezleşerek değişik sayıdaki topluluklarda yönlendiricilere/ yönlendirmelere/ iççekmelere/ düşlere ve düşlemlere aldırmadan üç kişiyle de olsa topluca kendimizce, daha az yönlendirilerek, daha az yönetilerek ve yönetimselliğin bütünüyle nesnesi olmadan (“çöl uçurtmalarına” kapılmadan) yaşayabilmekte: İşte ol Yazıcıoğlu anlatısı bu öyküyü de yeniden ve hep yeniden yazar durmadan. Her toprakta dönelenen bir ateş topunun anlatısı söylenebileceği, gösterilebileceği, iletilebileceği denli kendi içselliğinden doğar da doğar.

sonuç yerine

                            Mecmu tevarihe mütala kılanlar bu sırra muttalidür [öğrenmiş, bilgili, duyumlamış] –ve’s selam-

                                                                                                               Yazıcıoğlu Ali

      Bir düzenlilikten ve düzenlemeden kaçınmaya çalışan bu yazıda, baştan beri bir devlet kuramı oluşturmaya ve aktarmaya çalışmadım. Daha doğru bir deyişle çalışılmadı. Böyle bir kuram yapılabilse bile devlet gerçekliğini ne denli kapsayıcı olabilirdi ki? Bu düşüncenin, bu eleştirilerin devindiricisi devletlerin bir doğasının, bir çekirdeğinin, özünün olmayışı. Ayrıca devletler yıldızkümelerini kapsayan, evrensel hatta acunsal bir yapı, işlev, nitelikler toplamı da değil. Ayrıca devletler erk üreten bir kaynak da değil. Devlet insanların gezegendeki varoluşuyla başlayıp güne uzanan bir olmazsa olmaz aygıtlar toplamı hiç değil.  Bunlardan ve burada anlatılması anlatıyı hiç anlaşılmazlaştıracak başka devindiricilerden dolayı bu eleştirel yaklaşım yazıların, biçemlerin, kavramların altüst edilmeye çalışıldığı bir anlatı. Aynı zamanda türdeş, teknitelli, düzenli ve çizelgesel bir anlatı biçeminin dışında bir başkalık kurma çabası da. Bu anlatı tümdengelimci bir tarih anlayışından kaçma iççekmesi de. Bir kaçış amaçyolu olarak egemen kurumlardan, baskın düşüncelerden, eğilimleşmelerden, yönlendirilmiş duyum ve duygulardan kaçmayı her sözcüğüyle erek almıştır bu öykü. Bu erek gereği birkaç kişilik de olsa yeni topluluksal ilişkiler kurmaya, işletmeye, yaşatmaya yönelmiştir. Ancak bu değinilen başlıklar da dondurulamaz, dondurularak çözümlenemez, eylenilemez. Geriye boyunduruklarıyla, dağıttığı haz verici nesneleriyle, kurduğu ve yönlendirdiği olmazsa olmazlıklarıyla, sanal doyumluk ve dağıttığı kurmaca güvenceleriyle devleti hiç önemsemeden, onu işleme katmadan, onu yokmuş sayıp davranarak bu kaçış amaçyolunu uygulamak kalıyor. Bu da ulaşılacak bir yer değil, bir yol durumunu yaşamak ya da Aşık Veysel’in bir yaşam olarak “uzun ince bir yolda” oluşu vurgulamasında olduğu gibi o yolu yürüyebilmek kalıyor. Yakalanmalarla, kaçış yoklarla, burda içinde olunanlara uymak zorunda kalışlarla; ama orada o anda, anın uygununda hep kaçmayı kollayan bir yaşayış. Yapılabildiğince hep kaçışları kaçış çizgilerini, kaçış gelgitlerini kollayarak, iççekmeleriyle, canistemeleriyle, içyönelmeleriyle ya da niyetlerle hep dinlenerek dinlenip yine kaçarak yaşamak. Kartallaşarak, kedileşerek, sarmaşılaşarak, makileşerek ve de en başta da kadın oluşlarla görünmezleşerek, daha az iz bırakarak yaşamak. Hasan Ali Toptaş’ın Gölgesizler’indeki gibi, var olup da zaman zaman gölgesizleşerek, onlar, dediler ki, diyorlar ki kipinde kaçarak, kıyı oluşturarak, dışardakiler olarak yaşamak…   

     Devletleşmiş düzenler denetleyemedikleri, yönlendiremedikleri kişileri bir biçimde dışarı (kusar) atar. Çağdaşlık kopmasıyla devletler de yeni anlayış, kavrayış, yönetme uygulayımları geliştirdiler. Bilinebilen zamanlardan beri (tarih bilimiyle bilinen?) devletler de durmadan değişip dönüşmekte, yıkılıp çöküp, çözülüp yeniden kurulmakta. Ancak yönetimselliğin nesnesi olan yığınlar, geçmişin yönetme uygulayımları gibi bir kurgudan oluşturulup adlandırılıyor. Halk, ulus, yurttaşlar, kitle, nüfus, toplum… Ortalıkta ne kitle ne toplum ne de gezegen çapında bir “dünya insanlığı” var. Elbette bir egemenlik altında belli topraklarda yaşayanlar, belli sınırlar içinde yaşayanların sayısal bir niceliği, bir kalabalıklığı; belli bir egemenlik altında oldukça ayrımlı özellikler taşıyan topluluklar ve belli bir uyruklanma bağıyla devletli yaşayan yaşatılan, birbirlerine benzeşliklerinden çok ayrımlarıyla, birbirlerinden çok ayrımlı olan çıkarlarıyla öne çıkan kişiler ve onların zorunlu ya da gönüllü bağlarıyla oluşmuş topluluk hep oldu. Ancak devletli bilimlerin, devlet çalışanı bilim insanlarının daha işin başında bir zorunluluk, bir köken, bir çıkış olarak (a priori, doxic, dogmatic, ad hoc…) varsaydıkları düzene, uyuma; devlete yönlendirmeci soyutlamaları olan erekselci teknitelli bir toplum, teknitelli bir ulus, teknitelli bir devlet sayıltısı var. Siyasetbilim ve diğer bilim alanları (sıkıdüzenleri, sıkıyönetimleri) bu sayıltıdan sonra düşünenilebilecek bir bilme, bilgi, uygulayım olabilirdi.

     Yine çıkarları özdeş, yaşayışları eşdaş, yaşam koşulları eşitdaş olan kitle, halk, yığın, sınıf (topluk) da yok. Elbet bu kavramsallaştırmalar belirli ilişkili toplaşmalar, topluklaşmalar ve benzeşlikleri de içinde barındırır. Ancak bunu özdeşlik, eşitlik, teknitelli saltık varlık kipinde gösteren, sayan egemen erklerin bilgi ve eğitim kurumlarında ürettiği bilmeler, bilgiler, bilimlerdir. Başta malbilimdir(iktisat), toplumbilimdir, ruhbilimdir… Bir beğeni burgacı yaratmak, yalnızlaştırılmış kişiyi oraya yönlendirmek, birbirine düzenin “sürüşleri” dışında değemeyen kişileri anlatan yığınlar varsaymak (kamu ya da tamu) ve böylece yönetimselliği işletmek isteyen ve gerçekle, doğruyla, iyiyle, güzelle, gerçekleşmeyle ilişkisizlikte işleyen, işletilen ve doğrulanan bilme sıkıdüzenleri. Bir düzgüye, kurala, ölçüte (bir norma) göre tanımlabilecek olan “bir” birey nasıl var olabilir? Böyle bir şeyi düşünebilmek için bile zamanın durması, yerin yok sayılması, bunu düşünenin düşüncelerinin durması ve bireyin bir anının bir anda dondurulması gerekir. Saltık duruklaşma. Bunları kurgularken bile karşıt tutumlar, başkalıklar, birbirinden değişik olmalar, ayrımlı olanlar, güncelde olduğu gibi hiç yönetilmek istemeyenler, işlerine, yaşayışlarına, inançlarına, eğilimlerine kimsenin, hiçbir aygıtın ve yönlendiricinin karışmasını içlerine sindirimeyenler yok mu? İççekmeleriyle bilimin, yönetimin, düşünçinançların, inançların düzgün (normal) saydığının dışında kalmak isteyenler yok mu? Bunları “anormal”, “istisna”, “uyumsuz”, “sıradışı”, sapık, sapkın, yoldan çıkmışlar diye bir kavramla sarmalarsak toptan teknitelli bir makine topluma, ulusa, acun düzenine mi kavuşulacak? (ABD devlet sosyolojisinde, onun acun çapında yayılmış seçkin üniversite örnekçelerinde “outsiders”: uyuşturucu kullanan, çoğu sokakta yaşayan, dilenen, çalan çırpan, ancak suç işleyerek yaşamda kalabilen, parfüm kullanmayı, takım elbise giymeyi, haftada bir de olsa seçkin yerlerde yemek yemeyi bilmeyen, sabahları ve akşamları duş almayan, günlük sakal tıraşı olmayan, yaşamlarında bir güzellikevine uğramamışlar –neden bunları yapsınlar ki, “outsiders” arı duru güpgüzel, bunlara gerek bırakmamış insanlar toplağı!— yitirenler –losers/verliereren/perdante–)

        Devletlerin yönetiminde ve yönetimselliğinde elbette bir “nesneleştirmeye” yönelme var. Yönetilenler değişik zamanlarda bir yönetim nesnesi olarak ağırlıkla bir ereğe göre adlandırılıyor. Bölge, ülke, anakara, mallık, egemenlik alanı, erk alanı gibi kipliklerde. Ancak bu teknitelleştirme, tek yönetim anlayışı, tek uygulayım ya da uygulayım avadanlığı anlamına gelmiyor. Geçmiş devletlerin uygarlıklarından kalan yapılar, süslükler, su yolları, tapınaklar, giysi parçaları, paralar gibi nesnelerden  yazıtlara, ak üstüne karayazılı belgelere dek bakıldığında, bu yönetme anlayışlarının, yönetme uygulayımlarının, aygıtlarının, araçlarının, anlayışlarının dönemleştirmeleri dinlemeden  erken ya da geç birçoğunun ortak kullanımda olduğunu görebiliyoruz. Elbette bu ortak kullanım her “yönetme sanatı” düşünümü ve nesnesi için aynı olamaz. 

     Bu durum kesinlikle her yerde, her zamanda, her yerlemde yaşayanların değişik yönetme anlayış ve uygulayımlarıyla karşılaştıkları, ilişkilendirildikleri anlamına gelirken ille de benzeşlikler aradığımızda onları da yan yana sıralayabileceğimizi gösteriyor. Örnek vereceksek bütün zamanları kesen bir yasacılık eğiliminin (yazılı sözlü) varlığını gösterebiliriz. Benzeşliklerden usuma ilk düşenleri bir çırpınmada yazayım: Her şeyi, herkesi vergilendirme, uyruklardan zorla ve karşılıksız savaşçı derleme, kurulu düzen ve yönetici erk açısından yok edici sayılan kişi ve toplulukların ortadan kaldırılması ya da gözetim denetim altında tutulması, dinselliğin açık gizli desteklenmesi, cinselliğin bir kipte buyrulması, uyumcu ve uysallıkçı bir uzinanç kurumlaşması, tapınakların yaygınlaştırılması, yönetilirliğin ilk koşulu olan uyum ve tekniteli bir uyruklar toplamı ya da toplumunu amaç olarak koymak. Çağdaşlıkta gittikçe öne fırlayıp yaygınlaşan İki diğer önemli yapılaşma da gittikçe yaygınlaşan eğitim (yönetici ve daha da önemlisi yönetilen yetiştirici) ile sağlık (sağaltıcılık ve az sayıda da önleyicilik) kurumlaşmaları. Bütün bu niteliklerin, özgüllüklerin içinde neredeyse bütün zamanlarda bulunan yönetimin ucuzlaştırılması iççekmesi ve bunun yollarının, uygulamalarının düşünümü ve uygulayımları.

      Var olan düzenin sürmesi için devletleşmiş yöneticilerin, onların yönetim erklerinin, her basamaktaki erk ıssı yumuşçularınının ve  yetkeli yetkililerinin hiç ertelememeleri gereken bir işlemler bütünü de toplulukların, kişilerin toplu davranış ve tutumlardan arındırılması, yalıtılmaları. Güvenlikçilik düzenin sürdürülmesi, devletin süreğenliğini sağlayan önlemler, yönlendirmeler ve edimlerdir. Güvenlikçiliğin yönetilenlerin çıkarlarıyla, esenlikleriyle, gönençleriyle ancak dolaylı olarak bir ilgisi olabilir. Güvenlik önlemleri yalnızca özdekçi uygulamalarla sınırlandırılamaz. Bunların yanında bilimler, bilmeler, bilgiler sürekli olarak kişi ve yönetilen sayısal toplamın davranış, tutum, duyuş, duyumsayışlarını… sayısallaştırarak, ortalamalar oluşturarak, düzümleştirerek gelecek varsayımları oluşturmaktadır. Kayıt altına alma yalnızca geçmiş ve şimdiyi izlemek için değil bunların yanında geleceğin oluşturulması, yoluna sokulması içindir de. Eğer devletleşmiş şirketlerin ve şirketleşmiş devletleşmelerin koruyup kolladığı özel ve tüzel şirketlerin anamalcı düzenlerinin, parasalcı (finansçı) baskın işleyişlerinin sınırlandırılması yönünde bir zorlama ortaya çıkmazsa o gelecek bu kara batası seçkinlerin yanında çoklukların da büyük çapta yok olmasıyla gelemeyecektir. Gezegenin bu hiç doymayan anamalcı düzenlemelerle daha ne kadar üzerinde canlı türleri yaşatacağı kestirilebilir bir belirsizliktir. Bu belli belirsizlik gelinen yerlemde “devletleşmiş şirketlerin” doğurmayı sürdürdüğü bir sonuçlar dizilişidir. Bunda devletler birinci derecede suçludur. (Devlet dağ taş değil; soyların, varsıllığı çekip çeviren insanların, onların toplaşmalarının, düzen ve düzenlemelerini yapanların, sürdürenlerin özel adıdır. Birçokları da bu topraklarda 1934’te …oğlu, …oğulları çağrılmıştır.) Anamalcıların bu suçunun koskocamanlığı, şirketleşme, bağlanma, dizi oluşturma uygulayımlarıyla bütün gezegenin her yanını kaplamışlığı, bu suçu her nesneye bulaştırmışlığı karşısında hiçbir karşı edimin parçacık denli suçluluğu olamaz. Tersine karşı edimciliği ve başkalığı istemek  bir zorunluluktur. Kısacası düzenlerin düzensizlik saydığı, yönetenlerin suç saydığı, dinlerin günah saydığı, uzinançların sapmışlık saydığı, bilimlerin bilgisizlik saydığı… her edim, her kıpırdanış, davranış tutum devini bir gerçeklenme (hak ediş), pay istemidir. Bu gerçeklenmeden pay alıştır. Bedenlerin kendi bilincinin bilgi ve kılgısıdır.

     Bundan dolayı Devletlerin yumuşlarına, buyruklarına, yasal yaptırmalarına, ilettikleri gerçekdışı bilgi bozucu  bilgilendirmelere elden geldiğince, yapılabilme koşulları yaratıldıkça büyük bir aldırmazlık geliştirmek ve olabildiğince görünmezleşerek kocaman bir uyumsuzluk, uymama edimi geliştirilmelidir.  İnsanı değil, türü değil, canlıları değil bunların bütünü olan gezegeni varkılabilmek için her kıpırtımızın, kıpımızın, bilgi ve bilmelerimizin olabildiğince yönlendirilerek, yöneltilerek gezegeni bu durumunda da olsa korumak için erekselleştirilmiş olmasının gerektiği yıllardır yaşanan yıllar. Tükettiğimiz her şey (havadan suya) yapılabildiğince azaltılmalıdır. Her tükettiğimiz mal üretildiği, pazarlandığı, dolaştırıldığı, raflarda kalabilme süresinin artırılması için sarılıp sarmalandığı –bir gramlık tuz, beş gramlık mayonez, keççap, beş gramlık sıvı sabun çıkıları gibi…– süreçten dolayı gezegenin içine sokulduğu durumu biraz daha kötüleştirmektedir. Bu yüzden yaşamın “zorunlu” kıldığı nesneler dışında; başta her türden alışkanlıklar, beğeni burgacına sokulmuş yaşayış malları ve kısa süreli tüketim doyguculuğuna, doyumlarına, hoşnutluklarına karşı direnişimizi yeniden yeniden yeşerterek yaşadığımız yeri, ilişkilerimizi, yaratılarımızı, ürünlerimizi korumalıyız. Yani gezegenimizi. Böylece gezegeni yenileşmiş kılabilmek değil, yaralarını onarmak değil, ancak düşürülen son durumunda tutabilmek söz konusu olabilecektir. Bu erek gerçekçidir. Bu erek gerçekleştirilebilir bir eylemedir. Anamalcıların çöplerini doğadaki çöp dağlarına değil, hiç olmazsa onları pazarlayan alışverişçi dizi şirketlerin kasalarının önlerine bırakabilmeliyiz.    

     Kısaca kendi  bağlarından, bağıntılarından güç alan, kişilikli, güçlü, eyleyen insanların varlığı her devletin yok etmeye çalıştığı bir varoluştur. Türü koruyan, türün yaşam ortamını, yaşam alanlarını koruyacak olan ilişkili insanlar olacaktır. Türler doğanın kendisidir. Devlet ya da yönetimsellik aygıtları kendi ağları dışında yer alan o başkalık ağlarında yaşayan insan toplaşmalarını dağıtıp insan tekinin kurulu, değiştirilebilir, dönüştürülebilir düzenle  uyumlu, yönlendirilebilir olmasını amaçlar. Düzenin sunduklarına bağımlı, işletilen düzene zorunlu kılınmış, onun ürettiği karşıbilgileri gereksinmiş, iletici ağının parçası olmuş, onun kurumlarının ürettiklerini ulaşabildiği denli tüketen, ona güvenen, ona inanan, ona tapan, kurulu ve dönüşen bir düzenin dışında bir yaşamı düşünemeyen, düşleyemeyen, yönetilmekten başka bir emi bırakılmamış, bağımsızlık özerklik gibi insanın özgürlüğünün bölümlerine inanmayan, düzenin etkisinden, içinden dışlanılabilirim kaygısıyla yaşayan insan tekleri yani insan bilimlerinin, toplumbilimin “birey” dediğini içi çeker yönetimselliklerin.

     Burada bir açmazlıklar çizelgesi (ussal bir “paradokslar sıralanması”) bulunuyor. Elbette ussal düzeydeki açmazlıklar, gerçeklik düzeyinde yaşanan açmazlıkların bilgisi, bilinci, bilinçdışı, sezgisel bilgisi… Yaşanan gerçeklikler devletlerin dünyanın her toplaşmasında inandırmaya çalıştıklarından bütünüyle başka. Yaşam ortamlarında, yaşam ilişkilerinde insanlar açısından ne bir uyruk birey ne de “tasada, kıvançta” ortak bir toplum ya da ulus var. Günümüzdeki Devletlerin kurgusal “küresel köy”ü bile canlı bir yaşam biriminden devinilerek türetilmiş bir kavram, bir tanımlık, bir deyim, adlandırma olmak zorunda. Her bir organik üründe, her bir organik giyside… olduğu gibi. Yine devletlerin yönetmeye yöneltmeye uğraştığı tekniteli, teközellikli bir toplum da ancak bir yönlendirme uydurması ve düşlemi. Bir yandan insanların yaşam bağlarını koparmaya çalışan, tüze karşısında onları tek tek işlemleyen, vergide, devlete karşı zorunlu görevlerde onları tek tek bir sayı olarak ele alan devlet aygıtları yönetenleri, ya da yönetenler ağında yer alan insanlar, bir yandan da var olan devlet sınırları içinde yaşayanları bir, birlik, tekniteli, eşit, özdeş alarak savaşta ülke, barışta insanlık dünyasından konuşuyor. Bütün bu edimlerin altındaysa başat olan iki yaklaşım bulunuyor. Biri “ekonomi bilgisi”, ki yönetme alanlarını, nesnelerini ayırarak bir çizelge oluşturursak sağaltım ekonomisinden, din işleri ekonomisine dek uzanıyor bu büyüme amaçyolu. Burada bir işletmenin en büyük artıdeğeri kotarabilmesinin yollarıdır “ekonomi/ işletme bilimi”. Diğeri de kurulu düzenin sürmesini önleyecek, engelleyecek her türden eylemlerin, yapmaların, etmelerin daha ortaya çıkmadan yok edilmesini sağlayabilecek uygulayımlar/teknolojiler, uygulayışlar/teknikler bütünü ya da büyük yazaçla Güvenlik aygıtları.

     Yitirenlere, yitirip de yaşamlarını sürdürmek için direnenlere (1 Şubat 1978’de, tam 42 yıl önce anlatılmış) bu masalda gökten düşen üç elmayı Michel Foucault duyursun. Uyanık olup masalcının elmalarından birini kapmak için “biri benim!” diye atılacaklar saltık olarak bulunacaktır.

Oysa devlet, ne şimdi, ne de tarihi boyunca, böyle bir birliğe, böyle bir bireyselliğe, böyle sıkı bir işlevselliğe, hatta bu öneme sahip olmadı. Devlet belki de önemi sanıldığından çok daha az olan melez bir gerçeklikten ve mitleştirilmiş bir soyutlamadan başka bir şey değil. Belki. Bizim modernliğimiz, yani bugünümüz [actualité] için önemli olan, toplumun devletleştirilmesi değil, daha ziyade benim devletin “yönetimselleştirilmesi” olarak adlandırdığım şeydir. (Güv. Top. Nüfus, s. 98, ç. F. Taylan 2016)

Views: 129

Sosyalizme Çağrı (Marksizm Hakkında) Gustav Landauer – 7

Marksizm

Karl Marx, Marksizm’in iki bileşenini, bilimi ve siyasi partiyi, suni bir biçimde birleştirip görünüşe bakılırsa tümüyle yeni, dünyanın daha önce görmediği bir şeyi, yani bilimsel bir temele ve bilimsel bir programa sahip bilimsel siyaseti ve partiyi yarattı. Bu gerçekten de yeni bir şeydi ve üstelik modern ve vakitlice idi ve ayrıca bilimi, aslında en son bilimi temsil ettiklerini duymaları işçilerin gururunu okşadı. Eğer kitleleri kazanmak istiyorsanız, o zaman gururlarını okşayın.  Onları ciddi düşünce ve eylem için güçsüz kılmak ve onların temsilcilerini içi boş bir hayranlığın ilk örneği (arketip) yapmak, kendilerinin bile, en iyi ihtimalle yarım anladıkları bir retoriği söylemek isterseniz, o zaman bilimsel bir partiyi temsil ettiklerine inandırın. Onları büsbütün kötücül aptallıkla doldurmak isterseniz, parti okullarında eğitin. Bunun içindir ki bilimsel parti tüm zamanların en gelişmiş insanlarının talebi idi! Yürürken, düşünürken, yazarken veya resim yaparken içgüdü ve ılımlılık ile hareket eden tüm eski politikacılar ne kadar da amatörlermiş. Bu doğal yeteneğin yanı sıra epey vasıf ve teknik gerektirse dahi hiçbir surette bilim değildi. Ve Plato’dan Machiavelli’ye oradan muhteşem Demagog için El Kitabı’nın yazarına bir bilim çeşidi olarak siyasetin temsilcileri ne kadar da mütevazı kişilermiş. Onlar, basitleştirme ve sentez için büyük bir yetenek ve kesif bir gözle bireysel deneyimleri ve kurumları düzenlediler ve sınıflandırdılar, fakat bunu bilimsel olarak yapma fikri akıllarına hiç gelmedi. Sanatsal yaratıcılık için program temeli sağlamak iddiasında olsaydı estetik nasıl olurdu; Marksizm işbu bilimsel sosyalistler içindir.

Fakat gerçekte Marksizm’in bilimsel hezeyanı partinin nesnel (practical)  politikalarıyla da iyi uyum sağlayamaz. Bu ikisi sadece Marks ve Engels veya profesörle ipleri elinde tutanı şahsında birleştiren Kautsky gibi adamlar açısından uyuşur. Elbette kişi şayet ne istediğini biliyorsa doğru ve faydalı olanı isteyebilir. Fakat – böyle bir bilginin adına bilim denen şeyden uzak olduğu gerçeği dışında – bir yandan doğal hukukun varsayılan gücüne sahip sözde tarihsel gelişme yasalarına, şeylerin nasıl zorunlu ve kaçınılmaz olarak gelmesi gerektiğinin kesin bilgisine dayanıp böylece hiçbir insanın ne iradesinin ne de eyleminin bu ön belirlenimi zerre kadar değiştiremediğini ileri sürmek; diğer yandan dilemek, talep etmek, etki etmek, eyleme geçmek ve detayları değiştirmek dışında bir şey yapamayacak bir siyasi parti olduğunu iddia etmek handiyse çelişkilidir. Bu iki uyuşmazlık arasındaki köprü insan tarihinde kamuoyuna ifşa edilmiş en çılgın kibirdir. Marksistlerin yaptığı veya talep ettiği her şey (kaldı ki talep ettikleri yaptıklarından çoktur) şu anda tam da Tanrı (Providence) tarafından belirlenmiş gelişimin gerekli bağlantısıdır ve sadece doğal hukukun tezahürüdür. Diğerlerinin, Karl Marx tarafından keşfedilen ve sağlama alınan insafsız tarihsel eğilimleri zapt etmek adına yaptığı her şey nafile bir çabadır. Diğer bir deyişle Marksistler, amaçları bakımından gelişim yasasının icrai organlarıdır. Marksistler, üç aşağı beş yukarı bir kişide birleşen doğa ve toplum hükümetinin yasama ve yürütme dalları gibi bu yasanın keşfedicileri ve de uygulayıcılarıdır. Her halükarda diğerleri de istemeyerek de olsa bu yasaların uygulanmasına yardım ederler. Yoksul arkadaşlar her zaman yanlış şeyi isterler fakat tüm çabaları ve eylemleri ancak Marksizm tarafından belirlenmiş ihtiyaca yardımcı olur. Her kibir, her inatçı çılgınlık, hoşgörüsüzlük ve dar kafalılık ve Marksistlerin bilimsel-politik yürekleri ile sürekli sergilenen tüm küçümseyici huylar, saçma ve tuhaf teori karışımları, bilim ve parti pratiklerinden kaynaklanır. Marksizm hükmetmek isteyen profesördür; bu cihetle Karl Marx’ın meşru çocuğudur. Marksizm, babasına benzeyen bir uydurmasyondur ve Marksistler kendi doktrinlerine benzerler. Tek fark şu ki gerçek Profesör Karl Marx’ın entelektüel zekâsı, eksiksiz bilgisi ve çoğunlukla takdire şayan mantıksal birleştirimi ve birlik hediyesi şimdilerde genellikle broşür yazarlarının ilmi, parti-okul bilgeliği ve alt tabakanın papağan gibi tekrarı ile yer değişmiştir. En azından Karl Marx ekonomik yaşamın gerçeklerini, yararlanılan-kaynaklara ilişkin belgeleri ve – çoğu kez oldukça küstahça da olsa – büyük içgüdüsel dehaların keşiflerini çalışmıştı. Onun halefleri ise genellikle Berlin’deki Eğitim Bakanlığı’nın onayı ile derlenmiş ders kitapları ve özetleri ile yetinmektedir. Ve bizler burada proleteryanın aptal ve hayâsız dalkavukluğuna uymak zorunda olmadığımız için sosyalizm proleteryanın ortadan kalkmasını amaçladığı ve bu sebeple de onu ilgili tüm tarafların yüreğine ve aklına bilhassa faydalı bir kurum olarak görmediği için (büyük ve talihli şahıslar açısından, elbette, tıpkı her zorluk ve engelde olduğu gibi beraberinde pek çok avantajı getirecektir. Bir tür hazır oluş veya açık icra ihtimali ve gerilimi oluşturduğu ölçüde yoksunluğun ve içsel boşluğun bir gün, o büyük anda, birdenbire tüm kitleleri dayanışma ve deha ile hareket etmek üzere zorlayacağına dair her zaman bir umut vardır) burada bir kez daha şu söylenebilir: doğrudur, bir mucize, yani ruhun mucizesi, bir gün proletaryanın başına gelebilir, diğer tüm insanların başına gelebildiği gibi. Fakat Marksizm bu tür bir Pentekostal mucize değildi ve lisana bir hediye getirmedi. Daha çok Babilli bir kafa karışıklığı ve yüksekten atış idi. Proleter Profesör, proleter avukat ve parti lideri, bilim olma iddiasındaki sosyalizm türü olan ve adına Marksizm denilen o karikatürlerin karikatürüdür. 

Bu Marksizm bu bilimi ne öğretir? Ne iddia eder? Geleceği bildiğini iddia eder. Sonsuz gelişim yasası ve insanlık tarihinin belirleyici faktörlerine ilişkin derin bir iç görüye sahip olduğunu; neyin gelmekte olduğunu, tarihin nasıl devam edeceğini ve koşullarımızdan ve üretim ve örgüt biçimlerimizden ne çıkacağını bildiğini zanneder.

Bilimin değeri ve anlamı hiç bu kadar saçma bir şekilde yanlış anlaşılmamıştı. İnsanlıkla, özellikle insanlığın en çok ezilen, entelektüel olarak mahrum edilmiş ve geri kalmış kısmı ile çarpık ayna görüntüsü kullanılarak hiç bu kadar alay edilmemişti.

Biz burada henüz bu bilimin içeriğini, Marksistlerin keşfettiklerini iddia ettikleri insanlığın varsayılan gidişatını hesaba katmadık. Bu noktada mesele sadece geçmişin verilerinden ve bilgilerinden ve günümüzün olguları ve koşullarından kesin bir bilgiyle geleceği haber veren,  hesaplayan ve belirleyen bir bilimin var olduğuna dair ölçüsüzce aptal varsayımı ortaya çıkarıp, onunla alay etmek ve bu varsayımı reddetmektir. 

Buraya kadar inandığım gibi – bildiğim gibi demeye de cüret edebilirim zira ahmaklar tarafından yanlış anlaşılmaktan korkmuyorum, aslında öyle olmasını ümit ediyorum – nereden geldiğimizi,  nereye gittiğimizi –  en derin inancım ve hissimle – nereye gitmemiz gerektiğini ve nereye gitmek istememiz gerektiğini konuşmaya da çalıştım. Fakat bu ihtiyaç bize doğal hukuk şeklinde değil ne olması gerektiği ile dayatılır. Desem ki bir şeyler biliyorum, bu bilme matematikteki bilinmeyen bir miktarın bilinenlerden hesaplanması anlamına mı gelir? Ya da bir geometri sorusunun çözülebilmesinde olduğu gibi midir? Ya da yerçekimi ve eylemsizlik yasası yahut enerji sakınımı kanunu her zaman geçerli midir? Veyahut formül için gereken verileri biliyorsam düşen bir nesnenin veya merminin yolunu hesaplayabilmem gibi midir? Veya H2O’nun su olduğunu bilmem gibi midir? Veya pek çok yıldızın hareketlerini hesaplayıp ay ve güneş tutulmalarını öngörebilmem gibi midir? Hayır! Tüm bunlar bilimsel eylemler ve sonuçlardır. Bunlar tabii yasalardır çünkü aklımızın yasalarıdır. Fakat yaşamımızdan ve bedenimizden ne anlam çıkaracağımızı, önceki yaşamımızın devamının, önümüzdeki yolun, sıkışmanın salınmasının, eğilim etkinleşmesinin – tüm bunlara “gelecek” denmektedir – ne olacağını söyleyen bir doğal yasa, aklımızın yasası, büyük enerji sakınımı yasasının bir alt-yasası daha vardır.  Bunlar bilim şeklinde sunulamazlar, diğer bir deyişle sadece sınıflandırmaya tabi emrivakiler şeklinde değil bir eğilime eşlik eden his, dışarıdan gelene tamamen münasip arzu ve çabanın iç baskısı, dengenin değişen durumu şeklinde sunulabilirler. Bu; iradeye, göreve, kehanete varan tüm bildirimlere, vizyona ve sanatsal yaratıma işaret eder. Üzerinde durduğumuz yolun hedefi bir matematik sorun ya da olgusal bir rapor, hatta bir gelişim yasası ile benzer değildir. Bu, enerji sakınım yasası ile alay etmek olurdu. Bu yol cesur yürekliliğe tekabül eder. Bilginin anlamı: yaşamış olmak, olan şeylere sahip olmaktır. Yaşamın anlamı: yaşamak, gelecek olanı yaratmak ve bunun acısını çekmektir.

Bu sadece geleceğin bilimi olmadığı anlamına gelmez; yalnızca halen yaşayan geçmişin yaşayan bilgisinin olduğunu, orada yatan ve ölü olan bir şeylerin etkisiz bilimi olmadığını da ima eder. Marksistler ve onlar gibi tüm ahlakçılar ve gelişim politikacıları, ister Darwin-öncesi Marksistler gibi katastrofik ve çapsal gelişim teorisine bağlı olsunlar, isterse Darwinci revizyonistler gibi yavaş, tedrici çok küçük değişimlerin toplamı yolu ile eşit gelişen ilerlemeyi yerleştirmeyi dilesinler, bunlar ve gelişim biliminin tüm temsilcileri, mutlaka bilimsel faaliyetten vazgeçemiyor iseler, müteakip, görkemli, ilgili kelime gruplarının yani Ben Biliyorum, Ben yapabilirim (buradaki  –ebilmek eki yetiyi ima eder. ç.n.),  Ben yapabilirim ( buradaki –ebilmek eki olasılığı ifade eder. ç.n.),  O yapmalı (buradaki -malı zorunluluk ifade eder. ç.n.), Ben yapmalıyım (buradaki –malı tavsiyeyi imler. ç.n.) ifadelerinin gerçek anlamlarına dair, doğa ve ruhun gerçekliğine ilişkin ne ifade ettikleri ile ilgili bilimsel bir araştırma yürütmelidirler. Bu onları daha mütevazı ve bilimsel, daha insani ve anlayışlı ve daha girişken ve mert yapacaktır.

Bu cihetle tarih ve politik ekonomi, bilim değildir. Tarihteki etkin güçler bilimsel olarak formülleştirilemezler; bunların hükümleri her zaman, içerdiği veya yaydığı insan doğasına bağlı olarak daha yüksek veya daha alçak bir isimle tarif edilebilir bir tahmin – kehanet ya da profesöre ait saçmalık –  olacaktır. Bunlar her zaman doğamıza, karakterimize, yaşamımıza ve çıkarlarımıza bağlı bir değerlendirme olacaktır. Ayrıca söz konusu güçler şekilsiz, kararsız, belirsiz ve değişken olarak bizce kesinkes biliniyor olsa dahi bu tür ilkelerin uygulanması için gerekli olan olgular çok az bilinmektedir. Zaten insanın kelimenin tam anlamıyla sonsuz olan geçmişiyle ve dünya ile ilgili bilimsel bir değerlendirme yapmak için elimizde hangi dış bulgular vardır ki? Elbette, her tür şey, fazlasıyla çok, bu sözde bilimin arabalarına taşınmış ve bu arabalardan indirilmiştir. Maalesef bunlar sözde insan ve dünya tarihinin bir saniyesinden palas pandıras atılmış, karışmış, harap olmuş, parçalanmış yıkıntılardır. Hiçbir örnek ne kadar az bildiğimizi açıklığa kavuşturmaya yetecek kadar kaba değildir. Elbette bir örnek, tıpkı muhteşem Goethe’nin dediği gibi, sezgisel deha için genellikle bin kelimeye değerdir ve onları bünyesinde barındırır. Bununla birlikte bu biyolojik oluş ve insanlık tarihinin tüm alanları için güçlerle ve yasalarla ilgili örnek olaylar bulunmaktadır fakat yine Goethe’nin dilini kullanacak olursak, bunlar düpedüz veri-toplayıcılarının, Darwincilerin ve revizyonistlerin deneysel gübrelerine ve Marksistlerin diyalektik gübresine dönüşürler. Ve bu cihetle dahi – ki kendisi için insanların bir arada yaşamış olmaları ile ilgili meselelerde bir olay genellikle bin kelimeye bedeldir- bir bilim dehası değildir; yaratım ve eylem dehasıdır. Yaşamın bilgisi dâhil edilmiştir fakat ne kadar hakiki, büyük bilime dayandırılabilse de bu, bilim değildir.

Ve tanrıya ve dünyaya şükür olsun ki bu böyle! Gelecek olan her şeyi biliyor, gerçekten biliyor olsaydık niçin yaşardık? Yaşamanın anlamı yeni bir şeye dönüşmek değil midir? Yaşamanın anlamı eski, kendine güvenen ve bağımsız birer varlık olarak bizlerin, müstakil bir dünya ve sonsuz oluş olarak, içinde olmadığımız yeni, belirsiz bir başka dünyaya eşit derecede sonsuz, geçitten geçide ve çokluktan çokluğa girmemiz değil midir?

Kendimize canlı dediğimiz zaman, biz okuyucular ya da gözlemleyiciler ya da varlıklar çok iyi bilinen güçler tarafından eskiden eski olana, eşit derecede iyi bilinen bir yere doğru sürüklenenler değil miyiz? Ya da bizler eylem nesneleri olmaktan çok yürüyen ayak ve çalışan el değil miyiz? Ve dünya bize, her sabah kalktığımızda, meçhul, bilinmez ve amorf, kendi doğal kabiliyetlerimizin bir aracı ile oluşturup özümsediğimiz yeni ve sunulan bir şey gibi görünmez mi? Ah siz Marksistler, keşke özel yaşamınızda bereket ve neşenin bolluğuna sahip olsaydınız, o zaman yaşamı bilime döndürmek istemez ve döndüremezdiniz! Ve nasıl yapardınız ki, sosyalist olarak görevinizin, neşe dolu iş biçimleri ve topluluklar ve neşe içinde yaşayan toplum olma durumunu edinmeleri için insanlara yardım etmek olduğunu bilseydiniz.

Bıkmış, şüpheci veya dertli olarak değil, neşe ile kabullenerek insanların ve ulusların çok çeşitli ve anlaşılmaz geçmiş ve gelecek yaşam biçimlerine dair hiçbir şey bilmediğimizi belirtiyorum; binyılın kaderini bilmek, hissetmek ve içeriden yaşamak için yeterince, pek çok insana göre daha fazla, gururlu ve cesurum. Ne olduğuna ve neyin olmakta olduğuna dair bir fikrim var. Kaderimizin gidişatına ilişkin benim de bir hissiyatım var. Nereye gitmek ve nerede başkalarına tavsiyede bulunmak ve onları yönlendirmek istediğimi biliyorum. Ve pek çok kişiye, hem şahıslara hem kitlelere, iç görümü, coşkun hissimi, güçlü irademi aktarmak istiyorum. Fakat bir formülle mi konuşuyorum? Aldatıcı bir biçimde bir matematikçi gibi gizlenen bir gazeteci miyim? Bilim flütüyle toy çocukları saçmalık ve sahtekârlık dağına yönlendiren Fareli Köyün Kavalcısı mıyım? Ben bir Marksist miyim?

Hayır, fakat ne olduğumu söyleyeceğim. Konuştuğum başkaları – Marksistler – bana anlatana kadar beklemek zorunda değilim. Herkes kadar çalıştım, araştırdım ve bilgi topladım ve eğer tarih ve ekonomi diye bir bilim varsa ben kesinlikle onu öğrenecek yeterli beyne sahibim. Gerçekten de sizler, siz Marksistler tuhaf insanlarsınız ve kendinizi merak etmemeniz hayret verici. Mütevazı bir zekâya sahip insanların dahi bilimin sonuçlarını, bu sonuçlar ortada varken öğrenebileceği eski ve kesin bir konu değil midir? O halde tüm tartışmalarınızın, polemiklerinizin ve ajitasyonlarınızın, tüm talepleriniz ve müzakerelerinizin, tüm retoriğinizin ve münakaşalarınızın maksadı nedir? Bir biliminiz varsa eğer, bu yersiz didişmelerinize son verin. Okul müdürünün sopasını elinize alın ve bizi bilgilendirin, bize öğretin, yöntemleri, işleyişleri, yapıları öğrenmemizi ve bunları cansiperane uygulamamızı sağlayın ve tecrübeli, kandırılmamış ve kesin bilenler olarak Bebel’inizin dürüst bir amatör olarak denediğini yapın: nihayet gelecek tarihin kesin verilerini bize anlatın!

Bu yüzden ben de çalıştım, sizin gibi değil ama sizden daha iyi çalıştım ve yine de şunu söylüyorum: öğrettiğim kesinlikle bilim değildir. Her kişinin kendi doğasını, kendi gerçek yaşamının kendisini aynı yola yöneltip yöneltmediğini incelemesine izin verin ve ancak o zaman onun benimle gelmesine müsaade edin ama müsaade edin. Sizden daha iyi çalıştım çünkü bende sizde bulunmayan bir şey var. Elbette, kibrim, ya da yaygın olarak adına ne deniyorsa, sizinkinden daha fazla değil. Kendime dair mütevazı yani münasip görüşümü kendime saklarım, gayet tabii akranlarım arasında, kimin sosyalist kimin sosyalist olmadığını söyleme zorunluluğu hariç! Çünkü sosyalizmi gasp eden ve Marks’ın Kapitali’ni, Nibelungen hazinesini koruyan cüceler gibi bekleyen Niselheim’ın soğukkanlı insanları küçümsenmeli ve dağıtılmalıdır. Sosyalizm meşru varislerine devredilmeli ki böylece neyse ona, – neşe ve coşkuya, inşa ve yapıma, tüm duyular için ve tüm ilksel yaşamlar için ve şimdilerde eylem halinde bir icraya dönüşmek üzere olan sonuna kadar görülen bir rüyaya – dönüşebilsin. Ve varisler hala uyuduğu ve rüya ve şekilciliğin uzak diyarlarında kaldıkları için ve birilerinin mirasa nihayetinde el koyması gerektiği için bu varisleri bir araya toplamalı ve kendimi de onlardan biri olarak meşrulaştırmalıyım.

O zaman bu Marksistler tüm bu bilimsel hurafelerini nereden edinmektedir? Marksistler, geleneğin ve koşulların çeşitlenmiş, parçalanmış, çetrefil ve karışık detaylarını tek bir düzen ve birlik hattına indirgemek istiyorlar. Onlar dahi basitleştirme, birlik ve evrensellik ihtiyacını hissediyorlar.

Gene sana mı ulaştık, oh sen muhteşem kurtarıcı Bir ve Evrensel Fikir, sen ki gerçek yaşama olduğu kadar gerçek düşünceye de gerekli olan, bir arada varolmayı ve toplumu, anlaşmayı ve içselliği yaratan, düşünürlerin zihninde ve doğa sözleşmesinde yer alan fikir? Sen, ruh ismiyle adlandırılan!

Ama sana sahip değiller ve bu yüzden senin yerine koyuyorlar. Bu yüzden kendi yanıltıcı taklitlerini, kendi tarihsel yamalarının ve kendi bilimsel yasalarının ikame ürünlerini uyduruyorlar: onlar sadece detayları oluşturan, ilişkilendiren ve düzenleyen ve dağınık olguları yani bilimi bağlayan tek bir ikna edici genel ilkeyi tanırlar. Aslında bilim ruhtur, düzendir, birlik ve dayanışmadır; bilimse… Fakat o, dolap ve dalavere olduğunda, sözde bilim adamı sırf kılık değiştirmiş bir gazeteci ve kötü kamufle olmuş başyazar olduğunda, istatistiklere göre formüle edilmiş pek çok olgu ve diyalektikle maskelenmiş basmakalıp sözler, tarihin bir çeşit yüksek matematiği ve gelecek yaşam için şaşmaz bir el kitabı olduğunu iddia ettiğinde bu sözde bilim ruhsuzdur, idrak kabiliyetine engeldir. Argümanlar ve kahkahayla, sinirden kudurarak yok edilmesi gereken bir engeldir.

Ruhun diğer biçimlerini bilmiyorsunuz ve bu yüzden peygamberlik oynamak isteyen gerçek profesörler olduğunuz zamanlar hariç, tıpkı ut çalmak isteyen ama çalamayan diğer profesörünüz, koruyucu aziziniz gibi avukat yüzlerinize profesörlük maskesini giydiniz.

Fakat bizler ruhun ne olduğunu biliyoruz ve bunu burada sık sık söyledik. İnsanlığın akışında tür ve kaynak açısından sizinkinden farklı evrensel bir uyumumuz var. Bilgimiz, büyük asli hislerimizle ve güçlü, geniş kapsamlı irademiz ile doludur: bizler – fakat önce siz zavallı Marksistler, bir sandalye çekin ve oturun ve sıkı durun, zira berbat, küstah bir iddia birazdan öne sürülecek, ki bu eş anlı olarak bana karşı küçültücü bir tonda ileri sürmek isteyeceğiniz suçlamanın önüne geçecektir – bizler şairleriz; ve bilimsel dolandırıcıları, Marksistleri, soğuk, boş, ruhsuzları yok etmek istiyoruz böylelikle şiirsel vizyon, sanatkârane yoğunlaşmış yaratıcılık, heves ve kehanet şu andan itibaren harekete geçmek, çalışmak ve inşa etmek için kendi yerini bulacaktır; yaşamda, insan bedenleriyle birlikte, insicamlı bir hayat, iş ve grupların, toplulukların ve ulusların dayanışması için. 

Evet, gerçekten de öyle. Yeterince uzun süredir şiirsel bir rüya ve melodi olan, büyüleyici bir çevre ve parlak bir renk cümbüşü tümüyle hayata geçecek ve gerçek olacaktır. Biz şairler, yaşayan ortamda yaratmak ve kimin daha büyük ve daha güçlü uygulayıcılar olduğunu görmek istiyoruz. Bildiğini iddia eden ve hiçbir şey yapmayan sizler mi, yoksa şu anda içinde canlı bir imge, kesin bir his ve enerjik iradeye sahip bizler mi? Ne yapılabilecekse onu yapmak isteyen biziz, şimdi ve sonsuza kadar. Biziz bıkıp usanmadan sizin yanınızdan kahkaha, sebepler ve öfke ile geçip saldırılarla ve savaşlarla daha yoğun parçaların üstesinden gelen, biteviye ileriye güdümlü, sürekli eylem, inşa ve yıkım bulunan harekette bizlerle birlikte olan insanları örgütlemek isteyen. Bilim de, parti de temin etmiyoruz. Sizin anladığınız şekliyle daha az entelektüel ittifak sunuyoruz, zira siz bu tür bir şeyden bahsettiğinizde kafanızda aydınlanma diye adlandırdığınız ve bizim ise yarı-eğitim ve broşür-yemi dediğimiz şey beliriveriyor. Bizi harekete geçiren ruh yaşamın özüdür ve etkin gerçekliği yaratır. Bu ruhun bir diğer adı daha vardır: dayanışma [Bund]; ve bizlerin güzel bir sunumla şiirselleştirmek istediğimiz şey eylemdir, sosyalizmdir, bir işçi sınıfı cemiyetidir[Bund].

İşte burada Marksistlerin neden ruhu materyalist diye adlandırdıkları ünlü tarih mefhumundan dışladıklarını gözlerimizin önünde net bir şekilde görüyoruz ve ona ellerimizle dokunabiliyoruz. Bizler, bu noktada, diğer mükemmel Marksist muhaliflerin yaparken başardıklarına kıyasla daha iyi bir açıklama sunabiliriz. Marksistler, beyannamelerinde ve görüşlerinde ruhu çok doğal, aslında neredeyse mükemmel bir maddi neden ile dışarıda bırakmıştır, yani çünkü ruhları yoktur. 

Fakat bu, onların tarihi tanımlama tavırları, hakkıyla “materyalist” olarak adlandırılabildiğinde doğru olabilirdi sadece. Bu da temsilcilerinin kendilerine ait bir ruhla elde edemeyeceği bir girişim olsa da takdire şayan, hatta devasa bir teşebbüs – tüm insanlık tarihini sırf fiziki olaylar, somut gerçek işlemler, dünyanın geri kalanındaki maddi olaylar arasındaki sonu gelmez etkileşim ve insan bedenlerinin psikolojik süreçleri biçiminde tanımlama girişimi – olurdu. Ancak hâlihazırda belirtmiş olduğum sebeplerden ötürü bu, kati surette yasalara dayanan bir bilim olamaz ancak böyle bir bilimin hayali, neredeyse fantastik bir ön taslağa dönüşebilir. Belki bir gün birileri, bu işi, sırf doğru temeli ve dil olanağını bulmak için bile olsa, bu katı yapıyı eritmek ve onu tamamen bir imgeye indirgemek ve bu büyük ters yöne çevirimi üstlenmek, yani insanlık tarihinin tamamını – tüm maddeselliği hariç tutarak- topyekün ruhsal bir oluşum, akli akımların mübadelesi olarak betimlemek için – üstlenecektir. Materyalizmi nihai sonuçları üzerinden düşünebilen herhangi biri bunun idealizmin diğer yüzü olduğunu bilir. Böylesi hakiki bir materyalist her kim ise O, ancak Spinoza okulundan geliyor olabilir. Ama bu kadarı yeter! Marksistler bundan ne anlamaktadır? Marksistler, Spinoza adını duyduklarında muhtemelen broşürcülerinin ve Darwinci tekçi yazarların Spinoza’dan çıkarttıkları pelüş oyuncağı düşünmektedir.

Yeter artık: burada sadece, Marksistlerin tarihin materyalist anlayışı dedikleri şeyin rasyonel anlaşılan herhangi bir materyalizm ile hiçbir ilgisi olmadığını söylemek gerekiyor: sonunda Marksistler, materyalizmi rasyonel bir biçimde anlamanın dahi bir çelişki olduğunu düşündüler ve hatta bunda yanılmış bile olmazlardı. Her halükarda öğrettikleri tarihsel anlayış “ekonomik” olmalıdır. Yukarıda da söylendiği üzere onun gerçek adı, ruhsuz tarih anlayışıdır.

Marksistler, tüm politik koşulların, dinlerin, entelektüel hareketlerin hepsinin sadece ekonomik koşulların ve toplumsal kurumların ve işleyişlerin bir tür yan tesiri, ideolojik bir üst yapısı olduğunu keşfettiğini iddia etmektedir. Elbette kendi doktrinlerini ve tüm ajitasyonlarını ve politik eylemlerini bundan hariç tutmazlar. Onların süfli akılları, kendilerinin ekonomik ve toplumsal gerçeklik olarak adlandırdığı şeyle, akli ve ruhi eylemin ayrılmaz bir biçimde birbiriyle ne denli iç içe geçtiği, ekonomik yaşamın toplumsal yaşamın sadece çok küçük bir parçası olduğu, bu toplumsal yaşamın, insanın bir arada yaşama hareketlerinden, büyük ve küçük ruhsal yapılardan tümüyle ayrılamaz olduğu gerçeğinden sadece biraz rahatsız olur? Onlar, umumiyetle tüm beyanlarında kendi sözcüklerini idrak etme ihtiyacını hiç hissetmemiş ağzı laf yapan konuşmacılardır ve laf ebesidirler. Bir an bunu idrak etselerdi derin sessiz adamlar olurlardı. Zira kendi tüm çelişkilerinde ve tutarsızlıklarında boğulurlardı. 

Sözcüklerin çelişik yanlış kullanımı Marksistleri, sığ adamları ne kadar rahatsız edilebiliyorsa ancak o kadar rahatsız etmiştir. Bazıları söz konusu çelişkiye absürt bir yarım gerçekle, diğerleri farklı, çarpık bir gerçek dışılıkla uyum göstermiş ve bu şekilde aralarında farklı ekoller ve her türden gerilim ve ayrılık çıkmıştır. Bu doktrinden yola çıkarak bazıları politikayı ekonominin neredeyse alakasız bir yansımasına indirgediği için Marksizm’in apolitik ve handiyse anti-politik bir tavır beyan ettiği sonucuna varmıştır. [Buna göre] politika, yasama ve hükümet biçimleri önemli değildir; sadece ekonomik biçimler ve ekonomik mücadeleler önemlidir (fakat elbette bu mücadeleler de saf doktrine kaçak sokulmuştur zira bir mücadele, hatta ekonomik bir mücadele dahi tümüyle ruhsal bir meseledir, ruhun yaşamıyla güçlü bir biçimde iç içe geçmiştir – bu kadarı yeter, çünkü, yukarıda da söylendiği üzere, Marksizm’in herhangi bir nokta-i nazarını inceleyen biri her zaman imkânsızlık, taviz ve kaçak keşfeder.) Her şeye rağmen diğerleri, politikanın yardımıyla ekonomik meseleleri etkilemek isterler ve kendilerinin profesörlüğe ait mürekkep lekelerinden oldukça farklı görünen tavizlere, bahanelere ve bıktırıcı gerçeklik düzeltmelerine ekleme yaparlar. Kendilerinin tamamının da uygulaması gerektiği bu geçici çarelere ekleme yaparlar. Mesele bu değil ve biz de bu ihtilaflı meselelerle daha fazla uğraşmayacağız. Bunlarla politik Marksistler, kendi kardeşleriyle, sendikacılarla ve son dönemde iki asil ismin acınası bir biçimde yanlış kullanıldığı sözde anarko-anarşistlerle birlikte savaşsınlar.  

Tüm doktrin yanlış olduğu ve bu doktrinin iler tutar bir tarafı olmadığı için, geride doğru ve değerli kalan tek şey İngiltere’de ve başka yerlerde Karl Marx’tan çok uzun zaman önce fark edilmiş olan bir gerçektir: insan olayları üzerinde düşünürken ekonomik ve toplumsal koşulların ve değişimlerinin yüksek önemi göz ardı edilmemelidir. Bu husus, özgürlüğe, kültüre, dayanışmaya, halka ve sosyalizme doğru atılmış en erken ve en önemli adımlardan biri olan, devletten ayrı olarak toplumun keşfi şeklinde adlandırılması gereken büyük harekete sebep olmuştur. Pek çok faydalı ve ufuk açıcı fikirler on sekizinci yüzyılın parlak gazetecilerinin ve politik ekonomistlerinin muazzam yazılarında ve on dokuzuncu yüzyılın ilk sosyalistlerinde bulunmaktadır. Ancak Marksizm tüm bunları bir karikatüre, sahteliğe ve yozlaşmaya indirgemiştir. Marksistlerin kavradığı sözde bilim gerçek etkisi bakımından acınası ve feci bir girişimdir (zira hiçbir sözde bilim, demagojik, hatta sadece popüler bir damgaya sahip olsa dahi, eğitimli ve eğitimsiz kitleleri ve de üniversite profesörlerini kendisine çekmeyecek kadar aptal değildir). Dolayısıyla Marksizm devletten uzaklaştıran bu akımı – diğer bir deyişle ortak bir ruh ile kültürsüzlükten birleşmiş gönüllü teşekküllere yönelen,  kendisiyle birlikte toplumların toplumunu taşıyan akımı – gerisin geri devlete ve tüm toplumsal kurumlarımızın ruhsuzluğuna doğru, tersine çevirmeye çalışmaktadır ve dahası bu akım hırslı politikacıların çarklarını döndürmek için koşmaktadır. 

Buna daha yakından bakmalıyız. Acı Marksist soğanının sadece iki kabuğunu soyduğumuz için gözlerimizi yaşartsa da bu soğanı daha derinden, merkezine doğru kesmeliyiz.  Daha sonra bu ucubeyi kesip parçalara ayırmalıyız ve söz veriyorum buna devam ettikçe her zaman biraz burun çekme ve aksırma ve kahkaha olacaktır. Şimdiden bilim ve Marksistlerin materyalizmi açısından durumu gördük. Fakat bunlar geçmiş, günümüz ve geleceğe ilişkin ne tür bir tarihsel gidişat keşfetti? Bunun, maddi gerçeklikten kendi ruhsal üstyapılarına doğru büyüyen bir gidişat olmadığı kesin, bu muhtemelen Kartezyen pineal bezlerinde büyüyen bir tür.

Şimdi, profesörün yaşamı yanlış bilime, insan vücutlarını kâğıda indirgediği noktaya ulaştık. Kendisi de oldukça farklı bir tür profesöre, dönüşüm için başka pek çok yetenekle beraber dönüştü. Ne de olsa profesörler genellikle kendilerine dönüşüm sanatçıları, sihirbazlar, kasaba fuarlarında el çabukluğu marifetiyle ve geveze çeneleri ile üreten hokkabazlar derler.  Karl Marx’ın en ünlü ve belirleyici bölümleri bana hep bu tür profesörleri hatırlatmıştır. “Bir, iki, üç. Gördüğünüze inanmayın”.

Sonuç olarak, Karl Marx’a göre uluslarımızın Orta Çağlar’dan günümüz kanalıyla geleceğe doğru ilerlemeci kariyeri “doğal bir sürecin gereksinimi ile” (İngilizce metne göre ki hala daha en net olandır: doğal bir yasanın zorunluluğu ile), üstelik de artan bir hızla gerçekleşen bir seyirdir. İlk aşamada küçük esnaf olarak sadece ortalama, sıradan insanlar, küçük burjuvalar vb. acınası kişiler vardı ve pek çok insan kendilerine ait küçük mülklere halen de sahipti. Ondan sonra kapitalizm, ikinci aşama, ilerlemeye doğru yükseliş, gelişimin ve sosyalizme giden yolun birinci aşaması geldi ve dünya tümden farklı bir çehreye büründü. Çok az kişi, her biri çok geniş olan mülklere sahipti, kitlenin hiçbir şeyi yoktu. Bu aşamaya geçiş zordu ve şiddet ve çirkin fiiller olmaksızın gerçekleşemezdi. Ancak bu aşamada vaat edilen toprağa doğru ilerleme çok daha hızlı ve gelişmenin sorunsuz işleyen raylarında kolaylıkla gerçekleşti. Tanrı’ya şükür gitgide daha fazla kitle proleterleşti; Tanrı’ya şükür artık daha az kapitalist bulunuyordu; en son proleter kitleler, deniz kıyısındaki kum gibi yalıtılmış devasa müteşebbislerle yüzleşene kadar bu az sayıdaki kapitalist, birbirinin malına el koydu ve şimdilerde de üçüncü aşamaya, gelişmenin ikinci sürecine sıçradılar; sosyalizme doğru son adım ise sadece bir çocuk oyuncağı: “Kapitalist özel mülkiyetin ölüm çanları çalıyor”. “Üretimin araçlarının merkezileşmesi” ve “emeğin toplumsallaşması” diyor, Karl Marx, kapitalizm ile başarıldı. O, buna “kapital tekeli altında gelişen” üretim biçimi diyor, zira kapitalizmin sosyalizme dönüşmeden hemen önceki son güzelliklerini överken her zamanki gibi kolaylıkla şiirsel bir esrikliğe bürünüyor. Şimdi zamanı geldi: “kapitalist üretim, doğal bir süreçle birlikte kendi değillemesini (negation) üretmektedir:” Sosyalizm. “İşbirliği” ve “yeryüzünün ortak mülkiyeti” için Karl Marx, hâlihazırda “kapitalist çağın bir başarısıdır” diyor. Büyük, muazzam, neredeyse sonsuz proleterleşmiş insan kitleleri aslında sosyalizme neredeyse hiçbir katkıda bulunmamıştır. Onlar sadece vaktin gelmesini beklemelidirler.

Yine de doğru değil mi? Kapitalizmin bize işbirliği ve yeryüzünün ortak mülkiyeti ve üretim araçlarını getirmiş olduğu söylenebilirken, siz bilimin beyefendileri, o noktaya ulaşmaktan uzak mıyız? Ortak mülkiyet her ne anlama gelirse gelsin, en azından bu kadarı nettir, gerçi pek çok farklı ortak mülkiyet biçimleri olabilir, fakat gasptan, imtiyazdan, özel mülkten gayri bir şey olsa gerektir. Sözde şimdiden sosyalizme benzeyen bu ortak mülkiyete dair herhangi bir iz şu anda görülebilir mi? Evet mi, hayır mı? Zira bu doğal sürecin daha ne kadar süreceğini bilmeyi çok isteriz. Biliminizi bize gösterin, lütfen!

Fakat kim bilir, kim bilir! Belki de Karl Marx, yeryüzünün ortak mülkiyetinin gözle görünür başlangıçlarını ya da izlerini ve hâlihazırda on dokuzuncu yüzyıl ortalarında tekelci kapitalizmden doğmuş üretim araçlarını gördü. İşbirliğine gelince konu daha yakından inceleme altındadır, şimdiden oldukça nettir. Ancak bana göre işbirliği, birlikte hareket ve ortak çalışma demektir ve bir ineğin ve atın saban önüne müştereken çekilmesine veya pamuk tarlasında veya şeker kamışı tarlasında Zenci (Negro) kölelerin, ortak iş bölümü ile ortak bir mekândaki çalışmasına “işbirliği” ya da “birlikte çalışmak” diyen kişi budala değilse nedir – fakat ne söylüyorum ben? Karl Marx tam da böyle bir budalaya benziyor! Ne geleceği! Kapitalizmin daha fazla gelişmesi de ne! Zeki âlim günümüze sıkışıp kalmıştır. Karl Marx’ın işbirliği dediği şey ki sosyalizmin bir unsuru olması gerekir, kendi zamanındaki kapitalist teşebbüste gördüğü çalışma biçimi, binlerce kişinin bir odada çalıştığı fabrika sistemi, işçinin makinelere adaptasyonu ve kapitalist dünya pazarı için malların üretiminde sonuç olarak ortaya çıkan yaygın iş bölümüdür. Kaldı ki kendisi de sorgulamaksızın kapitalizmin “şimdiden aslında toplumsal üretim teşebbüsüne dayandığını” söylemektedir.

Evet gerçekten de bu tür emsalsiz saçmalıklar eşyanın tabiatına aykırıdır, fakat kapitalizmin sosyalizmi tümüyle kendinden geliştirdiği ve sosyalist üretim biçiminin kapitalizm altında “serpildiğini” söyleyen Karl Marx’ın görüşü kesinlikle doğrudur. Şimdiden işbirliğine sahibiz, şimdiden, en azından yeryüzünün ortak mülkiyetine ve üretim araçlarına giden yol üzerindeyiz. Sonunda geriye kalan çok az mülk sahibini de kovalamaktan başka yapılacak bir şey kalmayacak. Gayri her şey kapitalizmden gelişmiştir. Zira kapitalizm ilerleme, toplum ve hatta sosyalizmle eşitlenmiştir. Gerçek düşman “orta sınıf, küçük sanayici, küçük tüccar, zanaatkâr, çiftçi”dir. Çünkü onlar kendileri çalışırlar ve en fazla birkaç yardımcıya ve çırağa sahiptirler. İşte bu beceriksiz, cüce teşebbüstür, oysa kapitalizm tekbiçimlidir (uniformity), binlerce kişinin tek bir yerde çalışmasıdır, dünya pazarı için çalışmaktır; işte bu toplumsal üretim ve sosyalizmdir.

Karl Marx’ın gerçek doktrini budur: kapitalizm Orta Çağlar’ın kalıntıları üzerinde tam bir zafer kazandığı zaman ilerleme damgasını vurur ve sosyalizm resmen oradadır.

Marksizm’in temelinin, bu tür bir sosyalizm İncili’nin adına Kapital denmesi sembolik olarak önemli değil midir? Sosyalizm, kültür ve dayanışma, yalnızca takas ve neşeli iş, toplumların toplumu, ancak bir ruh uyandığında, örneğin Hristiyan ve Hristiyan-öncesi çağların Cermen uluslarının bildiği gibi gelebilir diyerek, kapitalist sosyalizme kendi sosyalizmimizle karşı çıkıyoruz.

Dolayısıyla iki karşıt, keskin bir zıtlık teşkil etmektedir. 

Burada Marksizm – orada sosyalizm!

Marksizm – ruhsuz, sevgili kapitalizm dikeni üzerindeki kâğıt çiçek.

Sosyalizm – çürümeye karşı yeni güç; ruh-suzluk, zorluk ve şiddetin bileşimine karşı, modern devlet ve modern kapitalizme karşı yükselen kültür.

Ve şimdi biri, bu noksansız modern şeye karşı yüzüne ne söylemek istediğimi anlayabilir –Marksizm: zamanımızın vebası ve sosyalist hareketin lanetidir. Şimdi daha da net olarak, bunun böyle olduğu, neden böyle olduğu ve neden sosyalizmin sadece Marksizm’e yönelik ölümcül bir düşmanlık ile ortaya çıkabileceği söylenecektir.

Çünkü Marksizm, her şeyden öte, geçmiş olan her şeye yukarıdan bakan ve onları hakir gören kültürsüz, işine geldiği gibi günümüz veya geleceğin başlangıcı diyen, ilerlemeye inanan, 1908 yılını 1907 yılından daha çok seven, 1909 yılından oldukça özel bir şeyler uman ve 1920 yılı gibi çok uzakta gerçekleşecek bazı şeylerden neredeyse nihai bir eskatolojik mucize bekleyen kimsedir.

Çev: Nesrin Aytekin

İtaatsiz.org’un notu: Bu makale serisi Türkçede itaatsiz.org’da hakkında yayınlanmış kısa bir biyografik yazı dışında (Gustav Landauer’in Komüniter Anarşizmi – Larry Gambone) başka yazı ve eseri bulunmayan Komüniter ve mistik temayüle sahip anarşist Gustav Landauer’in “Sosyalizme Çağrı” kitabıdır. Bu eserinin şimdiye kadar kitap olarak basılması “Marksizm” hayranı bazı yobaz kafalardan dolayı mümkün olmadı. Çevirisini Nesrin Aytekin’in diliyle burada sunuyoruz. 

Views: 146

“adam ve gece” ve “kısıktır sesimiz ey yaşam” – Ahmet Ateş

adam ve gece

Gecenin bu ilerlemiş saatinde

beni nereye sürüklersiniz imgeler

anladık, tam iki gün sonra

sabahın ayaz sonbaharı

görünce pencerede

gözlerinde sevgi taşıyanı

ısıya kesilecek.

Anladık, yürek atışlarının lokomotiflerle yarışını

yorgun değirmenlere su yetiştiren

arklarını yaşamın.

Şimdi içimde bir başkent

oldukça büyük bir alan

iğne atsam yere düşmez

göğe dönmüş gırtlaklardan

kopup yayılan

en güzel öfke şarkılarıdır

marşlar

güneşi avuçlar gibi yüreğimi yakan.

Gecenin bu saati

özlemler Siirt işi bir battaniyeyle

örtmüşken üşüyen bedenimi

tahta banklı bekleme salonlarında

ellerinde dönüş biletiyle bitkin, bıkkın

oturanlar

üzüncümü çoğaltan ayrılıklardır.

Kavuşmalar ve kahrolası hoşça kallar

ve gecede apansız inleyen makine sesleri

uykulu, bitkin, direngen bakan gözlere saygıdan

terli yaz yolcularına

yamaçlarda gözelerinden kaynayan soğuk sularla

sevinçle, gururla

serinlik dağıtılmalı.

Unutmadan bir de

içinden geçtiğimiz zamanı

yılanlar sokulurken gölgelere

kasılırken kertenkele boyunlarının

boz damarları sarı sıcaklarda

içildikçe gönülleri serinleten

sonra tükenen sular gibi

sevinçle hazır olunmalı olası tükenişlere.

Kasım 1984

kısıktır sesimiz ey yaşam

Niçin evlenirler diyemeden

danışıksız çalar davullar zurnalar

bir çığlık

bir haberdir yaşam

karışır tozlu yollara

yaz yağmurlarıyla

umut sellenir bir bozlak olur.

Tınaza bakma çiftçiye sor

ağlamaklı sevinç

suskun, üzünçlü bir gururdur harmana yığılan

yenik ordulardan bir başına kalmış askerdir

harmanda üzüncün güneşinde oturan.

Sigara, kumaş, otomobil

ekmek, radyo, varil

ilaç, ölüm ve yaşam

sor ellere

tozdur, veremdir

söz verilip alınamamış bisikletlerdir

utanarak, sıkıntıyla taşınmaktır

daha gelmeden yirmisine

kadın hastalıkları hekimlerine.

Öfkemiz ışıtır biriket duvarlı konduları

köşelere ürkerek sığınır çoçuklar

acı akarken ilksabaha

filelerde üzünç tıklatır

akşam iş dönüşü kapılarımızı.

Yarışır safkan atlar alınlarımızda

usulca açılırken cüzdanlar

hep onlar kazanır

biliriz

gene de her ayın dokuzlu günlerinde düşleniriz

bir çıksa en büyük para

sesimiz

bir büyüse şu çocuklar

içimizde kurulmuş oturan yoksunluğun

acısıyla kısılır.

Aralık 1984

Views: 84

Devletleşme, Yöneticilerin Ortaya Çıkışı ve Deve Cemal Çetesi (Bölüm 3) – 13 – Bayram Bey

yönetimin tepesindekiler, divan ıssı olanlar, gösterinin gerçeği

Anlatımızda daha önce de gösterildiği gibi Deve Cemal’in başı Gazan’ın divanına getirilir. Divana kimlerin katıldığını söyledik. Bunlar “divan ıssı olanlar” ya da oraya katılma ayrıcalığındaki tepedekilerdir. Divan bugünden bir bakışla (yalnızca bir benzetme olarak) devletin yasaması, yürütmesi, yargısıdır. Vezir de hanın adına ülkeyi, bir büyükdevlette (bozkır imparatorluğunda) bölgeleri, ülkeleri yönetmede ikinci söz ıssıdır.

     Yazıcıoğlu bir güzel anlatır bu toplantıyı. Şenliklidir. Cemal’in başı da bu şenliğin nedeni olarak payını ister açıkcası. Yazıcıoğlu konumu gereği, inancı gereği pay istemiş, bir dönem de olsa pay almış o kesik başı “lanetler”:

Lök’ün murdar başını … Gazan Han’a iletdiler ve Han’un hatırı ancılayın [öyle, nice] ferah oldu ki vasfa sıgmaz. … Han M. Muzaffer’i sıyurgayup gayet hoş gördi.

     Muzaffer hiç de gergin değildir törende. Erişmeliğinin gerçekleşeceği daha kesik baş toplantıya getirilmeden belli olmuştur ki, Muzaffer bir utku kazanmış olan kişi, Cemal’in ya da yenilmiş olanların  yüzünü taşıyan o başı bedeninden ayırır. Muzaffer olan için tek sorunumsu vezirin sorgulamasını hana doğru yöneltmektir. Bu da onun için işten bile değildir. Çünkü bildiğimiz gibi daha toplantıya gelmeden, vezirin devinimi, edişi, eyleyişi kestirilerek hana yöneltilmiştir. Vezir hışımla toplantıya koşar ve Muzaffer’e karşı Gazan’ın devletinin çıkarları açısından gerçeğe, duruma uygun bir saldırıda bulunur:

Sahib-i divan Hoca Sadeddin işidüp Han katına vardı, gördi Cemal Lök’ün başı kesilmiş yatur, didi ki “Bunca müddet-i mediddür bu haramilıkdan mal-i alem cem itmişdi, malın teftiş itmedin niçün öldürdünüz?”

     Muzaffer’in toplantıdan günler önceki düşünümünde bu kesinlikle yaşanılacak bir karşılaşma ve sorguydu. Çünkü bilgisinde ve bilincinde olduğu bütün devlet aygıtı ve onun işleticileri eşdeyişle nesneleşmiş özneler, rusça “apparat”çike (aygıt, çalışan, personel) upuygundur. Büyüklerinin Muzaffer çağırdığı sanki doğuştan kazanmışlardandır. Elbette bey oğlu olarak doğmak o an ya da ilk çığlıkta ayrımına varılmasa da yaşama utkun başlamaktır. Çokluklar da tersine ezik ve yenilgin başlamaz mı yaşama! Gazan bir erk eksikliği, gücünden bir parçacık kopma, yetkesinden azıcık bir eksilme duygusuyla Muzaffer’in sözünden önce sözler:

Gazan Han eyitdi “Malı Muhammed Han teftiş etmiş ola.” Muhammed eyitdi “ Benüm ne haddüm var-ıdı mal teftiş itmege, anun içün tokuz nökeriyle padişah hazretlerine getürdüm ki Han kapusında teftiş ve işkence olınaydı. Çün Hanun fermanı katle oldı. Celladlar depelediler.” didi.

     Gerçeğin gösterisinde işkence etmek o günün yargısında sıradan, olağan bir araçtır. Tıpkı bugün her şeyden ve herkesten vergi almak, her şeyde ve herkeste (yaşayanlar toplamının tutumları, davranışları olarak) kurulu düzene karşı bir suçlu adaylığı görme gibi bir düzgüdür, ortalama ölçüdür. Her şeyi ve herkesi yönlendirme, yönetimin nesnesi kılma, her şeyi ve herkesi borçla düzenin ve düzenlerin ilişkilisi, zorunlusu kılma, her şeyi ve herkesi iletişim, bilişim çevriminde “çevrimiçi” yaparak el altında bulundurma, kayıtlı ve ulaşılır bir toplum/toplam yaratma gibi bir uygulayımdır. Yani bir uyruk üstünde yargı yürütme ve işkence bağlaşık bir ayrılmazlıkta o arı duru suçlu sayma, suçun neliğini açığa çıkarma sorunuyla sarmaş dolaş olan tümce: “Han kapusında teftiş ve işkence olınaydı.” Gazan Han ne yapsın!Lütfen bu yazıyı okuyan birkaç kişi (onları kesinlikle çok önemsiyorum, sayılarının az da olsa artmasını istiyorum, çünkü üç kişi bile dünyaya kafa tutabilecek bir çokluktur; onun içinde “başka türlü bir şey”i uygulayacak, yeşertecek, yayıp kuracak bir çekirdektir. Bunu biliyorum!), aşağıyı okumadan sırtını dikleştirsin, o çağın hanını bu gösteri gerçekliğinde siz canlandırın. Kasılmayın lütfen! Bu isteme bir okul ödevi değil. Bir oyun yalnızca. Bir de Google’da dalga kayağı yapmak için yorulmayın lütfen!

     (Ben sizin yerinize biraz önce orada oradan oraya kayıp durdum; yoruldum. Ama ilgisiz yerlerin, ilişkisiz zamanların saçmalıklarını sıraladı bana. Hiçbirine dokunmadan öylece bıraktım. Çünkü dokunsaydım eğer, bu dokunuşumun sonunda bıraktığım her izi süren düzenin makinesel çakalları başıma onlarca yarsıtma, yönlendirme (manipüle etme) iletisi yağdıracaktı. “(H)Al, (h)al, (h)al! Kısa süreliğine iki alana, üçüncü bedava! Kazan, indirim…” Düzenin üç büyüleyici sözcüğü alt yoksullar ve yoksullar için “bedava”, orta sınıf ve üstündeki tüketiciler için “kazan” ve bütünüyle her tuttuğunu, gördüğünü, işittiğini, kokladığını tüketen bir canavar kılınmış toplumun tek tek insanlarını kavrayan “indirim” dir. Birinciler neden indirim yapmazlar da üçüncüyü “bedava” verirler diye sormazlar. Sorsalar bile bu sefer de indirimin çekim alanında, parlaklığında bir “pervane” kelebeği gibi yapışıp kalırlar.  Yine bu çağdaş alışveriş tapınaklarında –başta alışveriş merkezleri, gizli adı AVM, şimdilerde gizli adı WEB olan ağlarda- alıpkartlatutsakoluşta bire bile gereksinimim yokken neden üç almalıyım hiç sorulmaz! Onlar uslu insanın usunu bedenden, bedenin bilincinden söküp almak için düzenlenmiş yerlerdir. Baş döndürücüdürler. Yürüyen merdivenlerin üzerindeki nesne çantalarından gözlerini ayırıp onu taşımaya çalışanları kimse görmez bile. İnsanlar görme, işitme, dokunma yazılımları yoluyla düzenlenmiş robotlardır. Malların büyüsü o çekici çantalara saklanarak da insanlar yönlendirilir.

     İndirim insanlığın tanıdığı bütün düzenleyici sınırlandırıcıların bakış açısından suçtur, günahtır, uzinanç [ahlak] dışıdır. Suçtur çünkü indirim gününe dek satın alan her alıcı kandırılmış, dolandırılmıştır. Bu gerçek dolandırıcılık karşısında bütün savcılar sessizdir bütün düzenlerde. Bir daha çünkü diyeyim, bütün yasaları mallar yapar. Yani malların dolayımında mal ıssıları, mal iyeleri. Savcıyı bile bunlar ve bunların tasarlayıp düzenlediği Düzen yapar. Günahtır, çünkü hiçbir din kandırarak dolandıran insan şeytanları (faustusları) ötedeki uçmağına sokmaz. Kandıranların, dolandıranların, ucuza alıp çok pahalı satanların, alışverişte hile yapanların, tartı, uzunluk ölçüsü, tane hilelerinin bağışlanması kesinlikle yoktur hiçbir dinsel anlayışta.  Bunları yapanlar şeytana uyan şeytanlaşmış insanlardır (homongolos). Onların bütün dinsel yükünmelerini Tanrı elinin tersiyle iter.  Uzinançsız edimlerdir bunlar. Çünkü uzinanç kuralları, ilkeleri, önermeleri insan topluluklarının birbirine zarar vermesini engellemek için öne sürülür. Çakallar, sansarlar, akbabalar da bu kazancılar tarafından kırıldı; böylelikle onların işleri gezegenin yüzeyinde pek az canlının kalacağı günler, yani bütün dinlerin birbirine benzeş kıyametine dek, yani bilimsel dinci kafaların bile anlayabileceği gezegenin birkaç değiiiil, bir iki derece daha ısınarak yüzeyindeki yaşamı yok edeceği döneme dek  leş yiyici, bedavacı, indirimci, kazancı anamalcı kurtçuklara kalıt kaldı. Bu üçlü ki (bedava, kazan, indirim) gezegenin bugün yaşanan bitiş günleri ya da Mahşer -haşır: toplanın sesi- öncesidir!…)

     İyisi mi ben yine “şerli” de olsa o eskiyi anlamak için “derler ki” zamanına döneyim. Lütfen aşağıda Gazan Han’ın neyi istemediğine bunca bedava, kazan ve indirim karşıtlığından sonra dikkat edin!:

Gazan Han eyitdi “Geçdük anun malından, Hak –teala-ya şükr olsun ki bu melun helak olup müslimanlar bunun şerrinden emin [kötülüklerinden korunmuş] oldılar.” didi.

     Gerçekliğin gösterisinde yöneticilerin de uyduğu törenler, törensiler, gelenekler, söz söyleme biçemleri, dinleme edimlenişleri, tavırları davranışları duruşları tutumları (virgülsüz) vardır. Söyledikleri dil, anladıkları anlam, sözcelemeleri, göstermeceleri, söylemleri olanca ayrımlılıklarına karşın benzeşin de benzeşidir. Bu o günün yöneticilerini bir şeylerle engellenmiş sayma değil kesinlikle. Yöneticileşmek engelleri aşma tekilleşmesidir bir yönüyle de. Guy Debord elli üç yıl önce, zamanların en önemli, anlamlı, coşkun ve etkileri bengi “68’e bir var”ında, bunun başka bir yönünü Gösteri Toplumun’da şöyle önermeleştirir:

… en eski toplumsal uzmanlaşma, yani iktidarın uzmanlaşmasıdır. …dolayısıyla, gösteri bütün diğerleri adına konuşan uzmanlaşmış bir etkinliktir. Gösteri, bütün diğer ifadelerin yasaklandığı hiyerarşik toplumun kendisi karşısındaki diplomatik temsilidir. Burada en modern olan aynı zamanda en arkaik olandır. (Guy Debord, Gös. Top., ç. A. Ekmekçi, O. Taşkent, öneri. 23, s. 40)

     Günümüzün çoklukları içindeki hangi tekillik daha ayrımına varamadan doğum günü, evlilik yıldönümü, okula başlama yıldönümü, okul bitirme yıldönümü, işe başlama töreni, ilk para kazanma törensisi, ilk giysisini kendi parasıyla alma toplantısı, ilk aşkınının yıldönümü kutlaması, sevgililer günü, analar günü, babalar günü, yılbaşı, aybaşı, ilk ayrılığının gündönümünde içkili üzülme toplantısı, … ve de sürüden birisi olduğu devletlerin, dinlerin, yaşadıkları geleneklerin tören ve törensi kutlamalarını, anmalarını yapmıyor ki! Demek ki Gerçekliğin gösterisi olmadan yönetme de yönetilme de olamıyor. Bundan dolayıdır ki çağdaşçıl devletlere geçerken dünyanın bütün topraklarının üstündeki topluluklardan hem okuyup hem yazanlar tiyatroya yönelmişlerdir. Osmanlıda ya? Şinasi, Ziya Paşa, Namık Kemal, A. Vefik Paşa… bunlar da birçok tiyatro yapıtı oluşturdular. Bilebildiğim denli Vefik Paşa Bursa, Ziya Paşa Amasya valiliği/mutasarruflığında bulundu o yıllarda.  Yeni değil ki bu, seni asosyal, sosyal medya kaçkını… diyeceksiniz.

     Evet, bunlar doğru. Bir ayrımla ki, Publius Ovidius’a bakarsak, yani Roma Takvimi ve Festivaller”e bakarsak, İÖ. 43 yılı ve daha öncesinde, Roma uyrukları bir şubat ayında bile, kimi kurbanlı, kimi kurbansız 15 toplu kutlama yapıyordu.

1 şubat: … Iuno Sospita için bir tapınak ithaf edilir. Halk Asylum korusuna gider. 2 şubat: … Lyra takımyıldızının batışı. … Gürleyen Iupiter için bir koyun kurban edilir. 3 şubat: … Delphin takımyıldızı batar. (…) 17 şubat:… Quirinius’a kurban verilir. Ahmaklar festivali. Fornacalia Festivali. 19 şubat. … Ölülerin ruhları Man’ları yatıştırmak için son gün (Feralia). Muta’nın ayinleri. (…) 27 şubat. Tanrı Mars’ın onuruna yapılan at yarışları (Equiria). (Ovidius, Fasti I-VI, ç. Asuman C. Abuagla, s. 73)   

     Bir ayrımla demiştim; sözün gelişi diyecektim. Çok ayrımla, o günkü kutlamalar kentin kalabalıklarıyla yapılıyor. En azından bir toplulukla. Ortalıkta  kişinin doğduğu, sevdiği, okul bitirdiği gibi sıradan bir neden değil, topluluğun ortalıkta (merkezde) durduğu bir kutlama. Bugün doğum günü ortak bir kutlama mıdır? Öyle bir gösteri gibi gösteriliyor. Oysa yanmış Roma’da bile kent kalabalığı ortalık, kutlamanın devindiricisi. Dinsel, doğasal, göksel bir kutlama bile ortak ve ortaklaşa Ovidius’un tanıklığına inanılırsa. Bugünse “birey, anamalcı tüketim, devlet” düzenin bin bin çakallıklarını boyamayla, parlatıcılarla kapatmaya çalışıyor gösterimsiler. Ovidius’un zamanında “güneş balçıkla sıvanamaz” derlermiş.

     Uyruğa uyrukluğa gelince; “uy-” kökünden gelmiyor mu? Elbette. Buyrukları olur, uyarız! “Tabiyet” kavramını kullananları bu kökle bağlantılandıramayız. Onlar her şeyden sadece varlıklarının bağlı olduğu yeri, ortalıkta duranı anlarlar. Onunla var sayıldıkları, onunla öleceklerini sandıkları, onun bayramlarını kutladıkları bir deniz canavarını: Leviathan’ı. (Foucault duyabilseydi bana kızardı. Çünkü Nietzsche’ye devlet canavar benzetmesinden dolayı kızar.) Yurttaşsa bilinen hiçbir dönemde geçer akçe olmamış, kapsamı belirsiz, içlemi değişken ve silik bir sözcedir. Hatta eskiden arada sırada, yurtlarını ya da yaşadıkları küçümen bir yerleşkeyi terk edip karın doyurmaya başka yurtlara (gurbet ellere, başka yerleşimlere, başka ülkelere) giden yiğit er kadınlara ve er erkeklere “insanın yurdu doğduğu yer değil, doyduğu yerdir” diye avunmalık söylenirdi. Günümüzde ise dünyanın bütün devletlülerini korkutan en büyük güçoluşsal eylem çoklukların “sınırtanımayan göçmenler” durumunda oluşu. Bu sınır tanımamazlığın ülke denilen iç ve ülkelerin arasındaki (görünür olmayan) sınırların üzerinden atlama gücü olduğunu; yasalara, güvenlik önlemlerine, aç bırakılmalara, dalgalarda boğularak ölmelere, dağlarda donmalara… karşın yapılabildiğini anlağımıza getirmemiz gerekir mi (tabirinin caiz olup olmadığına diyanet işleri karar versin mi)!

Views: 103

beni bekleyen ben – Siren Kaya (Şiir)

Mavi üzerine düşünüyorum. Bir çöl vizyonu geliyor. Masmavi kumları olan bir çöl. Gökyüzü de kumlar da, her şey mavi. Masmavilik içinden kumlardan yükselip uçarken yeryüzüne bakıyor oradan hayalimdeki yeri bulmaya çalışıyorum. Gökyüzünden yeryüzüne inmeyi bilemediğimi fark ediyorum. Birbirine kenetlenmiş insan kollarına sarılarak aşağı iniyorum. Göl kenarında dağların ortasında genişçe bir ovadayım. Ahşap büyük camları olan bir ev. Sonbahar.  Kavak ağaçları var ve elma kokusu. Sonra evin mutfağına giriyorum. Ihlamur kokusu.  Ihlamur gibi koksam diyorum.  Sonra evin önündeki göle doğru yürüyorum. Gölün yüzeyine bakıyorum, yansımamı göremiyorum. Dört yunus balığı. Göle kıyıdan adım adım giriyorum. Durgun, temiz, sakin. Kum. Yunuslarla gölün dibine dalıyorum. Sadece kum.  Kumların üzerinde beyaz inciler. Onlardan toplamam gerekiyor ama siyah bir inci görüyorum ve arkasında siyah bir yengeç beliriyor. İnciyi alıyorum ve gölden çıkıyorum. Kıyıda beni bekleyen beni görüyorum. Onun gözünden kendime bakınca, Japonsu bir güzellik görüyorum. Dudaklarımdan ve göğüslerimden öpüyorum. Konuşup sarılıyorum. Soruyorum, bana acıyor musun, diye. Hayır, sen çok değerlisin diyor ve beni öpüyor. Elimdeki inciyi beğenmemiş gibiydim. Boynuma kolye mi yapsam diye düşünuyorum.. Bana siyah incinin ayna gibi parlak, yansıtıcı ve aynı zamanda karanlık doğurgan olduğunu söylüyor. Sonra göle doğru yürüyor ve suyun içinde eriyip bir su olup kayboluyor.

7 Aralık 2019

Views: 135

Lysander Spooner’in Toplumsal Sözleşme Eleştirisi – Steve J. Shone – 6

Başka bir kişiyi yasa yapması – ki bu onun kendi bulduğu yasadır – ve onlara itaat etmem için zorlaması için herhangi bir hakla vekil tayin edemem. Benim tarafımdan böyle bir sözleşme benim doğal özgürlüğümün bir tarafının, kendimi ona bir köle olarak verme ya da kendimi satma sözleşmesi olurdu. Böyle bir sözleşme tüm yasal ve ahlaki yükümlülüklerden tamamen yoksun saçma ve hükümsüz bir sözleşme oldurdu (Spooner 1886, 103).

Toplumsal sözleşme teorisinin başarısızlığı ve özellikle böyle bir sözleşme olan US Anayasası politik yükümlülüğü meşru kılar. Spooner’i oy kullanmanın anlamına dair düşünmeye sevkeder.

David Miller şöyle bir yorum yapar:

Spooner ilgili faaliyetlere işaret etmek için sözleşme teorisiyenleriyle tartışmıştı. Seçmenlerin motivasyonları çok fazla ve çeşitli olduğundan dolayı seçimlerdeki oy kullanma sayılamaz ve bu aslında hiçbir zaman Anayasa’ya destek sağlama arzusundan ibaret de değildir; vergi ödemeleri sayılamaz çünkü bu gönüllü değildir ve saire (Miller 1984, 37)

Spooner’a göre oy verme faaliyeti asla bir kişinin iktidara onay vermesinin delili değildir. Aslında oy kullanmayı ‘Ağır bir tehlikenin altında … bir iktidarın onu para ödemeye zorlaması’ halinde bazı baskıları hafifletmek için bireylerin deneyebileceği bir angarya olarak görür. İnsanların asla onay vermedikleri bir iktidarla işe giriştiklerini iddia eder Spooner. Ona göre oy vermek gaspçının gücünü sarsmayı deneyenler için sadece küçük bir onarım aracıdır (Spooner 1867b, 5-6). No Treason, No. VI’te (İhanet Yok) Spooner oy vermekle kişi Anayasa’yı desteklediğini kesinlikle vaad etmez, der. Bir kişiyi seçmek görev süresi içinde idare etmek için sadece yaptırım uygulamaktır (Spooner 1870, 6-7). Oy verme hakkı demokrasi demek değildir ve ‘belli bir süre için yeni efendi seçmesine izin verdiği için yine de kişiyi bir köle’ olmaktan kurtarmaz (Spooner 1870, 24).

 Spooner’in dostu, Amerikalı anarşist Benjamin R. Tucker, Spooner’in Anayasa analizlerini metheder. A Letter to Grover Cleveland’a gönderme yaparak şöyle yazar:

Birleşik Devletler’in Anayasası’nın ne olduğunu ve onun herhangi birini nasıl bağladığını ustaca yazılmış bir belge ona söyleyecektir (Tucker 1926, 56)

Spooner’in iddiaları çağdaş okuyucuyu için aynı derecede ikna edici olabilir. Örneğin onun Restoring the Lost Constitution: The Presumption of Liberty (Kayıp Anayasa’yı Onarmak: Özgürlük Karinesi) kitabının ön sözünde anayasal hukuk alimi ve Spooner’in hayranı da olan Randy E. Barnett (2004, ix) üniversite öğrencisi iken Spooner’in No Treason No. VI’unu okuduğunda ABD Anayasası’na dair ilk şüphe tohumlarının ekildiğini anlatır:

Spooner’in meşruiyet üzerine olan iddiaları Yüksek Mahkeme’nin uygulaması ile birleştirildiğinde ciddiye alınacak hiçbir şey kalmadı. (Barnett 2004, x)

Spooner ayrıca modern oy pusulalarına dair olan gizliliği de eleştirmiştir. ABD iktidarını haklı kılmak için herhangi bir şahsi oya güvenmenin yanlışlığı, diye yazar, seçmenlere hizmet etmek için seçilmiş olan kişiyi bunu yapmaya mecbur kılmaz. Böyle bir yetki yoktur. Bundan daha öte, kimi bilinmeyen kişilerin lehlerine oy pusulaları yapmalarını kişinin seçimi için haklı kılması bunu takib eden sözleşmeyi doğası gereği tanımsız kılar. Bir politikacı sadece kendisini seçtiklerini bilen anonim seçmenlere meşru bir şekilde nasıl taahhütte bulunabilir? Bu şekilde yapılan sözleşmenin niteliği tam olarak nedir ve böyle bir süreçte temsilci kendini seçmenlere nasıl adayabilir? Bir seçimden ziyade bir ‘komplo’ya benzeyen gizli oy pusulası ‘otantik’ değildir ve her kim seçilmiş ise ona meşruiyet bahşetmez (Spooner 1870, 3233, Spooner 1882, 5-6, Spooner 1886, 10, 21).

Burada Spooner oy vermenin anlamına dair gözlemlerini düzeltir. Bir diğer önde gelen Amerikalı anarşist Josiah Warren şöyle yazar:

Blackstone ve diğer teorisyenler oy birliği ile genel iradeyi anladıklarında ölümcül hata içindedirler. Pek çok tesir seçmenlerin duyguları ve bakış açılarına karşıt bir oya karar vermelerine neden olabilir ve bundan daha fazlası belki de bu yirmide iki kişi bile bir önlemi takdir etmeyecek ve anlamayacaktır ya da oy kullanmış olsalar dahi sonuçlarını benzer şekilde öngörmeyeceklerdir. Önlemler pratiğe geçirilinceye kadar seçmenler arasında ortaya çıkarılamayan gizli, bilinç dışı farklılıklar vardır. Belki de on seçmenden dokuzu az ya da çok hayal kırıklığına uğrayacaktır. Çünkü sonuçlar, olasıdır ki, onların özellikle bireysel beklentileri ile çakışmayacaktır (Warren 1852, 24-25).

İnsanlar kazanma ihtimali çok az olan adaylara neden oy verir? Pek çok vatandaş kaybedenler için oy kullanır. Spooner’a göre bu onların ‘Anayasa görünümü altında’ kazananların tiranlığı dayatma tehlikesine dair kaygı içinde olduklarını göstermektedir (Spooner 1870, 9). Bu oyların bir kısmı protesto oylarıdır – insanlar kazanma ihtimali olmayan adayları tercih etektedirler. İnsanlar neden başarısız olacağı bariz olana oy verir? Çünkü oy vererek desteklerini göstermeye dair herhangi bir istekleri olduğundan dolayı değil politik sistemden memnun olmadıklarındandır, der Spooner (10).

Spooner, mülkün devredilemez bir hak olduğunu düşünür. Tek istisnası sahip olduklarından dolayı kişiye verilmiş zararı telafi etmek için mal varlıklarını başka birine pey akçesi olarak vermektir (Spooner 1886, 33). Bundan dolayı iktidarın kaynak tahsisine müdahale etme girişimi doğal adaletin ihlal edilmesidir. Daha önceleri işaret edilmiş olduğu gibi ABD Anayasası’nda Sözleşme Maddeleri’nin kapsamı, Spooner’ın perspektifine göre, Kurucuların sözleşmeyi yapmak için doğal hakları korumak için temayüllerinin delilidir. Sözleşmeler satın alınan, satılan ve başka şekilde de devredilen malların aracı olduğundan bu iki doğal hak açık bir şekilde birbirine bağlıdır (54-55, 58-60).

Spooner, insanların sadece devletin onları tarihsel olarak sınırlandırmasından dolayı değil yirmi bir yaşına erişmeden sözleşme yapabilmeleri gerektiğini tartışır. Çünkü pek çok insanın yapay olarak yüksek yaşlarda olan çoğunluğun yaşına ulaşmadan önce entelektüel olarak karar verebilme yetenekleri olduğuna inanır. O, evli kadınların sözleşme yapma yetenekleri olduğunu inkar eden devletin hukukunu protesto eder çünkü bu da, Anayasa’dan bahsetmeden, doğal sözleşme ve mülkiyet hakkını ihlal eder. Anayasa cinsiyete karşı nötr olmalıdır. Burada doğal adalete dair başvurulması gereken uygun standart öyle ya da böyle bir kişinin akli olarak şartları değerlendirebilme yeterliliğidir (Spooner 1886, 61). Bununla birlikte bireysel haklar istenmeyen toplumsal sonuçlara neden olursa sınırlandırılabilir. Örneğin alkol aldığında şiddet uygulayan kişinin bira alması meşru bir şekilde reddedilebilir (Spooner 1875, 34-35).

Birleşik Devletler hükümeti meşruiyetten yoksun olduğundan onun bürokratlarının faaliyetleri yetkisizdir ve onlara direnmek insanların haklarıdır. Spooner’a göre gayrı meşru bir iktidarın uygulamalarına kişinin riayet etmemesi Anayasa’nın ruhunu ihlale girer ki Anayasa’daki İkinci Düzeltme halkın sağlam durması gerektiğini öngörür. Vatandaşlara silah taşıma hakkını veren ve ahlaksız bir iktidara karşı onu kullanmaya müsaade etmeyen hangi mantıktır, diye sorar? Şiddete başvurmaksızın yolsuz bir iktidarın üstesinden gelmek mümkün olabilir fakat bunun her zaman böyle olamayacağını ve bu gerçekliği İkinci Değişiklik tanımaktadır. Anayasal olmayan yasalara sadece oy sandığından direnileceğine ve aynı anda da itaat edilmesi gerektiğinde ısrar eden insanlar tüm etkili gücü hükümete vermekle Birleşik Devletler’in sınırlandırılmış bir hükümetinin olmadığı sonucuna gelirler (Spooner 1850, 27-29).  İnsan doğasına bakarsak; sırf seçimleri kaybettiklerinden dolayı sadece birkaç politikacı iktidarını bırakmış ve hizmet süreleri sona ermiştir. Birleşik Devletler’deki politikacıları geri çekilmeye sevkeden insanların güçlerinden korku ve onların silahlanma hakkıdır. Böyle bir caydırıcının olmaması durumunda büyük ihtimalle kendilerini zenginleştirmeye yoğunlaşır ve sıradan insanların saf erdemleri için çok büyük olan tutkuları ve hırslarının cazibesinden – ki bunu ifşa etmişlerdir – dolayı seçmenlerini kölelere çevirirlerdi (Spooner 1850, 30).

Spooner’in politik yükümlülükler üzerine olan yazıları Birleşik Devletler hükümetine ya da gerçekten de var olan herhangi bir hükümete çok az yetki verir. Yürürlüğe konmuş olan pek çok yasayı insanların onaylamış olduğunu yadsımak ve Birleşik Devletlerin otoritesini ve toplumsal sözleşmeyi reddetmekle Spooner bunun yerine doğal hukuka atıfta bulunarak kendi mülküne sahip olma, sözleşme yapma ve daima kendi gücünü artırmak için sınır tanımayan bir iktidara direnme hakkını da dahil ederek daha sınırlı bir politik yükümlülüğün meşru olabileceğine dair araştırmada bulunur.

Spooner’ın çalışması bugün büyük oranda unutulmuştur. Herhalükarda, sunulan bu makalenin yazarının onun çalışmalarının bugün dahi çok uygun içeriğe sahip olduğunu gösterme teşebbüsüdür ve onu okumaya devam etmenin halen bir değeri vardır.

Bu makalenin daha önceki hali Pacific Northwest Political Science Association, in Vancouver, British Columbia’nın 2003 yıllık toplantısında sunulmuştur. Yazar Tim Jeske, görüş bildiren üç isimsiz şahıs ve ilk taslakta yorumlarından dolayı Sherif Gemie’ye minnettardır.

STEVE J. SHONE, Department of Political Science University of Northern Iowa

Çev: Alişan Şahin

Not: Bu seri makalenin bütünü Anarchist Studies’in 15 Vol. 2 sayısında yayınlanmıştır.

Kaynakça

Lysander Spooner’in yazılarına aşina olmayan okuyucu The Lysander Spooner Reader adlı kitapla başlamalıdır. Bu onun yazılarının özenli bir koleksiyonudur. Son zamanlarda Spooner’in hayatı ve fikirlerine dair analiz içeren bir eser yayınlanmamıştır.

Alexander, A. John. 1950. ‘The Ideas of Lysander Spooner.’ The New England Quarterly 23:200-217.

Barker, Sir Ernest, ed. 1960. Social Contract: Essays by Locke, Hume, and Rousseau. London: Oxford University Press.

Barnett, Randy E. 2004. Restoring the Lost Constitution: The Presumption of Liberty. Princeton, NJ: Princeton University Press.

Call, Lewis. 1998. ‘Locke and Anarchism: The Issue of Consent.’ Anarchist Studies 6:3-19.

Conrad, Clay S. 1998. Jury Nullification: The Evolution of a Doctrine. Durham, NC: Carolina Academic Press.

Cordato, Roy, and Wayne Gable. 1984. ‘Lysander Spooner, Natural Rights, and Public Choice.’ American Behavioral Scientist 28:279-288.

Eltzbacher, Paul. 1958. Anarchism: Exponents of the Anarchist Philosophy. Ed. James J. Martin. Trans. Steven T. Byington. New York: Chip’s Bookshop.

Goldsmith, M. M. 1966. Hobbes’s Science of Politics. New York: Columbia University Press.

Hinnant, Charles H. 1977. Thomas Hobbes. Boston: Twayne.

Hobbes, Thomas. [1651] 1981. Leviathan. Ed. C. B. Macpherson. Harmondsworth, Middlesex: Penguin.

Hume, David. 1994. Political Essays. Ed. Knud Haakonssen. Cambridge, Cambridgeshire: Cambridge University Press.

Lemos, Ramon M. 1978. Hobbes and Locke: Power and Consent. Athens: The University of Georgia Press.

Locke, John. 1965. INVO Treatises of Government. Ed. Peter Laslett. New York: Mentor.

Macpherson C. B. 1962. The Political Theory of Possessive Individualism. London: Oxford University Press.

Martin, James J. 1970. Men Against the State: The Expositors of Individualist Anarchism in America, 1827-1908. Colorado Springs: Ralph Myles. McNeilly, F. S. 1968. The Anatomy ofLeviathan. New York: St. Martin’s.

Miller, David. 1984. Anarchism. London: J.M. Dent.

Morland, Dave, and Terry Hopton. 1999. ‘Locke and Anarchism: A Reply to Call.’ Anarchist Studies 7:51-67.

Ostrowski, James. 2001. ‘The Rise and Fall of Jury Nullification.’ Journal of Libertarian Studies 15:89-115.

Reichert, William O. 1976. Partisans ofFreedom: A Study in American Anarchism.

Bowling Green, OH: Bowling Green University Popular Press.

Rocker, Rudolf. 1989. Anarcho-SyndicaIism. London: Pluto.

Shively, Charles. 197 la. ‘Introduction’ to A Letter to Grover Cleveland, on His False Inaugural Address, the Usurpations and Crimes of Lawmakers and Judges, and the Consequent Poverty, Ignorance, and Servitude of the People. In The Collected Works ofLysander Spooner, by Lysander Spooner, ed. Charles Shively. Weston, MA: M & S Press.

Shively, Charles. 1971b. ‘Introduction’ to No Treason, No. Il. The Constitution. In The Collected Works of Lysander Spooner, by Lysander Spooner, ed. Charles Shively. Weston, MA: M & S Press.

Shively, Charles. 1971c. ‘Introduction’ to Revolution: The Only Remedy for the   Oppressed Classes ofIreland, England, and Other Parts ofthe British Empire. No. l. In The Collected Works ofLysander Spooner, by Lysander Spooner, ed. Charles Shively. Weston, MA: M & S Press.

Shively, Charles. 1971 d. ‘Introduction’ to Thomas Drew vs. John M. Clark. In The Collected Works of Lysander Spooner, by Lysander Spooner, ed. Charles Shively. Weston, MA: M & S Press.

Shone, Steve J. 2004. ‘Lysander Spooner, Jury Nullification, and Magna Carta,’ Quinnipiac Law Review. 22:651-669.

Smith, George H. 1992. ‘Introduction.’ In The Lysander Spooner Reader, by Lysander Spooner. San Francisco: Fox & Wilkes.

Views: 232

“sevgi ve şiir üzerine bir tartışma” ve “her gün giyinirken” – Ahmet Ateş (Şiir)

sevgi ve şiir üzerine bir tartışma

Nasıl isterim umutsuz günlerimin

ağırlığı belirsiz acılarıyla

                            kucaklaşmanı

sevmenin gereği verebilmek mi yiğit insanlara heybelerimizi.

Bencillik değil mi

yorgunluklardan sevgilere sığınmak

taşıyamıyorsak doğru bir yaşamın gururunu

yüzümüze tükürmüşler de

unutmaya eğilimliysek

kutsallıklar adına unutarak yaşayabilmek yine de

bir bozkırda terk etmek değilse kendimizi

uyumak tipili bir dağda

nedir ya sevgili?

Var mısın geçitleri görünmez

fırtınalı dağları aşmaya

zaman bir salkım üzüm

güz bağlarında

düşünme gönençli, dingin günlere evetlendiğimi

dün ortaklaşmacılıktan yana diye halkalanmadı mı

                                                            kollarımız

uzlaşmacılığı, boyun eğmeyi elemişken yılların eleğinde

kolay bir yaşama değişmek değerlerimizi

inanması güç de olsa

hazır bu beden ve bu bedenin bilgisi

yangın yerlerinde kızıl kızıl çiçekler yetiştirmeye

karanfiller, laleler, gelincikler, sardunyalar

ille de kan kırmızı güller

buna tanık, sabırla örülmüş rengarenk

şu boncuk cüzdan.

Anladım istiyememek hiçbir şeyi

                                   kimseden

sevdiğinden bile

yalnızlığa övgü, Tanrılığa özenmekmiş

aysız gecelerin ıssız keçiyollarını

fısıldaşarak geçmek gerekirmiş

Şaştım tanıştığım rahatlığa

görünce ellerindekini dağıtanları

işsiz kalmışım, evsizmişim, kaçakmışım

emsiz değilmiş dertlerim

ben de yalnız.

Sevgili, çakır gözlüm

sen içerdeyken durmadan işlem yapıyorum

sevme denklemleriyle

basit, kolay geliyor her soru

örneğin

güçlükleri ikiyle çarpıp

bölüyorum burada her şeyi

imgelemimde bana gülüyor kocaman elleriyle

küçücük çocuk elleriyle pay pay edenler

sonra mutluluk çıkıyor, pırrr uçuyor havaya.

“Şiir yaşanmamış seviler” dediler

ozanlar, büyük kuramcılar, kitap ıssıları

yırttım şiirlerimi ben yaşıyorum diye

düşündüm ki

didinerek büyüttüğüm

düşünerek bağlandığım

günlerce sırladığım

dayanamayıp ezile sıkıla söze döktüğüm

bir çocuk utangaçlığıyla

göğsüme düşen al al olmuş yüzüm

sıkıntım, üzüncüm, olmayacak olmayacak

diye geceler boyu odalarda bir yaban hayvan gibi

dolaşmalarım

açlığım unutulmuş susuzluğum

niçin girmesin şiire?

Sevmek

karamsarlığa dil çıkaran

acılara ti çalan afacanı yaşamın.

Kıvır kıvırcığım seninle

çelik bir namlunun üstüne işlenmiş minnacık kelebeği

balık sırtındaki kemikten ciğim iğneyi

bir demet nergisle bir dal orkidenin

veresiye defterlerine yazılan amcalı siparişlerin

ayrımına vardığımın karakalem desenidir sevgim.

Ekim 1984

her gün giyinirken

Dağların armağanı dizlerimde

bu yün çorap senden

okşarım askıdaki gömleği

gülüşün

gülüşün dolmuş desenlerine.

Tespihim sahibin nerde şimdi?

Ya çakmağıma değen el

kısacık saçlarında mı şimdi?

Ateşin

ateşiniz vurmuş gözlerime.

Adlarınızla çağırırız bebekleri

dostların gülüşünü benzetiriz

gülüşlerinize

günlerimiz sizinle başlar, ah

düşenler

düşenler dönemez

gerçekleştirilememiş düşlerimizden.

Aralık 1984

Views: 130

46 Teknoloji Toplumu – Eğlence – Jacques Ellul

Eğlence ve dikkat dağıtma teknikleri, ele almış olduğumuz diğer insani tekniklerden farklıdır. Maddi açıdan bu teknikler propaganda teknikleriyle (filmler, radyo, gazete, daha az ölçüde de kitaplar ve sesli kayıtlar) benzeşir. Ancak bu araçların hiyerarşisi aynı değildir. Örneğin, sinema birinci yeri işgal eder ve radyodan daha önemli bir rol oynar. Buna karşılık, propaganda hiyerarşisinde radyo tercih aracıdır.

Burada da bilinçaltının kullanımı tekniklerini görüyoruz ama çok daha az baskıyla kullanılırlar. Ayrıca, bu bilinçaltı tekniklerinin erişimi ve alanı farklıdır. Eğlence dikkat dağıtmaya, propaganda yol göstermeye çalışır. Ancak temel fark, kendiliğindenlikle ilgilidir. Propaganda tekniği hesaplı kitaplıdır; oysa eğlence tekniği spontane ve tasarlanmış değildir. İlki, organize edenin kararının sonucudur; ikincisiyse kitlenin ihtiyacının sonucu. İşten eve dönen sıradan inşanı düşünün. Çok büyük ihtimalle gününü tamamen hijyenik bir ortamda geçirmiştir; ortamını dengelemek ve yorgunluğunu hafifletmek için de her şey yapılmıştır. İşten ayrıldığında vaktini doldurmaktan duyduğu memnuniyeti, verimsiz, anlaşılmaz ve gerçek verimli bir iş olmaktan uzak bir işten duyduğu tatminsizlikle karışır. Evde “kendisini yeniden bulur”. Fakat neyi bulur? Bir hayalet bulur. Düşünecek olsa, düşünceleri onu dehşete düşürür. Kişisel alın-yazısı ancak ölümle gerçekleşir. Fakat tefekkür, onun için ergenlik maceralarıyla ölümü arasında herhangi bir şey olmadığını, kendisinin bir karar verdiği veya bir değişimi başlattığı bir nokta olmadığını söyler ona. Değişimler, onu bir gün savunan bir gün dışlayan organize teknik toplumun özel ayrıcalığıdır. Bugünden diğerine bir fark yoktur. Yine de hayat hiç sakin değildi, çünkü gazeteler ve haber bültenleri günün sonunda onu kuşatıyor, güvensiz bir dünya imajını ona kabul ettiriyordu. Sıcak veya soğuk savaş değildiyse, ona hayatının rizikoluluğunu anlatacak her türden kaza vardı. Bu rizikoluluk ile işin değiştirilemez kararlılığı arasında kalan insanın yeri yurdu yoktur, bir yere ait değildir. Ona bir şey olsun veya olmasın her iki durumda da kendi kaderinin yazarı değildir.

Teknik toplumun insanı kendi hayaletiyle karşılaşmak istemez. Kazalar ile teknik mutlakiyet uçları arasında parçalanmaya kızar. Her şeyin berbat gitmesinden korkar. İşlerin kötü gitmesini kabul edebilir ama ancak hayatın bir anlamının olması ve tercih yapabilmesi, örneğin ölmeyi seçebilmesi koşuluyla. Fakat hiçbir şeyin anlamı olmayınca, hiçbir şey özgür tercihin sonucu olmayınca, son berbatlık, kötü bir adaletsizliktir. Teknik medeniyet, hâlâ dokunulmamış tek insani gerçeklik olan ölümü durdurmamakla büyük bir hata etmiştir. İnsan, geleceğe dair hâlâ berrak anlara sahiptir. Propaganda teknikleri hayatın bir anlamı kaldığına onu tamamen inandıramamıştır. Fakat eğlence teknikleri devreye girmiş, ona en azından ölümün varlığından nasıl kaçılacağını öğretmiştir. Durumuna kendisini uydurmak için inanca veya zor bir çileciliğe artık ihtiyacı yoktur. Filmler ve televizyon, onu doğruca yapay bir cennete götürür. Kendi hayaletiyle karşılaşmaktansa, kendisini yansıtabileceği ve istediği gibi yaşamasını sağlayacak film hayaletleri arar. Bir iki saat süreyle kendisi olmaktan çıkar, kişiliği çözülür, anonim seyirci kitlesinde kaybolur. Film, onu güldürür, ağlatır, meraklandırır, sevdirir. Başroldeki kadınla yatağa girer, kötü adamı öldürür, hayatın tuhaflıklarına hükmeder. Kısacası, bir kahraman olur. Hayatın birdenbire anlamı vardır.

Sinema, bir entelektüel mekanizma gerektiriyor, insana, bir anlama dokunmuyor, yargıya ulaşmasına imkan tanıyordu. “Gerçekliği” sayesinde sinema filmi seyirciyi öylesine bütünleştirir ki baskısına direnebilmek için görülmemiş bir manevi güç veya psikolojik eğitim gerekir. Seyirciler sinemaya bir kaçış olarak, sonuçta da baskılarına teslim olmak üzere giderler. Unutmayı bulurlar, unutmada da işte veya evde bulamadıkları tatlı özgürlüğü bulurlar. Ekranda, gerçekte asla yaşayamayacakları bir hayatı yaşarlar. Rüya ve umudun, kıtlık ve zulüm zamanlarında geleneksel kaçış araçları olduğu söylenebilir. Fakat bugün umut yoktur; rüya da şu veya bu “gerçeklikten” özgürce kaçmayı seçen bir bireyin kişisel eylemi değildir artık. Kendileri bir yudum hayat, özgürlük ve ebediyet bulmaya çalışan milyonlarca insan kitlesi olgusudur. Kabuğundan mahrum bırakılan bir salyangoz gibi özünden koparılan insan, hareketli resimlere göre kalıp verilmiş plastik malzemeden ibarettir.

Geçmişin rüyaları ve umutlarıyla bugünküler arasında devasa bir fark vardır. Eskiden, “işlerin değişeceği” inancıyla umut, geleceği aydınlatan bir fenerdi. Rüyalar, uçuşu temsil ediyordu; ama insanın kendisine uçuşu. Ancak sinema filmlerinde gelecek sözkonusu değil. Film şeridinde, değişmek zorunda olan zaten değişmiştir. Sinema rüyalarının uçuşunun da iç hayatla bir ilgisi yoktur. Sadece dışsal olanı ilgilendirir. İnsanlar sinemayı terk ettiklerinde, derinliklerde tecrübe ettikleri ihtimallerle doludurlar. İç dünyalarına ilişkin dozlarını almışlardır. Sorunları da dönüşüm geçirmiştir. Şimdi filmin ortaya koyduğu sorunlardır onlar. Ve, tüm bilinç alanlarını işgal eden bu sinematik problemlerin hem tüm sıkıntıları uçuracak kadar güçlü hem de dert etmeye değmeyecek kadar gerçek dışı oldukları şeklindeki çelişkili gelebilecek mutlu izlenime sahiptirler. Filmlere duyulan modern tutku, kaçış isteğiyle tamamen açıklanmaktadır. Aynen iş temposunun veya devlet otoritesinin manevi sadakat ve sonuçta propaganda gerektirmesi gibi, teknik rejimi altındaki insani durum da dikkat dağıtıcı tekniklerin sunduğu kaçış anlayışını gerektirir. Zehiri damıtırken panzehiri sağlayan bir organizasyona hayretle bakmaktan başka bir şey yapamazsınız.

Tüm kişisel çıkarları teknik mekanizma tarafından boşaltılan insan bazen kendisini evde bulur. Ne hakkında konuşacaktır? İnsanda hiç eksik olmayan bir tek sohbet konusu olmuştur, o da hayatın sıkıntılarıdır. Korku, acı, umutsuzluk veya tutku değil. Bunların hepsi, insanın bilinçaltında bastırılmıştır. Fakat her zaman, cana yakın bir şekilde, sıkıntı verici şeylerden, bağlarına düşen dolulardan, küflerden, bozuk makinelerden, başbelası prostattan filan bahseder. Artık teknik müdahale ediyor, her şeyi tamir ediyor, her şeyin iyi veya yeterli şekilde çalıştığı bir dünya yaratıyor. Kimi küçük sıkıntılar sürse bile, kişi bunlardan bahsetme ihtiyacı duymaz, sessizliği dolduran etkili araçlara, aile hayatının imkansızlaştığını görenler için müthiş bir sığınak olan radyo ve televizyona döner. Jean Laloup ve Jean Nelis, radyo ve televizyonun aileyi yeniden oluşturduğunu söylerken tuhaf bir iyimserlik gösteriyor. Televizyon, kuşkusuz, maddi yeniden birleşmeyi kolaylaştırıyor. Onun sayesinde çocuklar artık akşamları dışarı çıkmıyor. Aile üyeleri gerçekten maddi olarak mevcuttur; ancak televizyon cihazına odaklanmış vaziyette birbirlerinin farkında değildirler. Birbirlerine katlanamazlarsa veya söyleyecek bir şeyleri yoksa radyo ve televizyon (harici ilişkileri yeniden kurarak ve sürtüşmeden kaçınarak) bunları kolaylaştırır. Bu teknik araçlar sayesinde bir ailenin üyeleri için birbirleriyle ilgili yapacak bir şeyleri olmak zorunda değil artık. Hatta, aile ilişkilerinin imkansız olduğu gerçeğinin bile farkında olmaları gerekmiyor. Karar vermek de gerekmiyor. Evli bir çiftin televizyonun çınlayan boşluğunda birbirleriyle hiç buluşmadan uzun süre birlikte yaşamaları mümkündür. Bu da tuhaf bir kaçış aracıdır; kendisinden değil de başkalarından kaçış aracıdır. İnsanın her akşam taktığı modern maskedir. Ne yazık ki eski maskenin erdemlerini (şeytani ve ilahi) taşımayan bir maskedir bu.

Radyo meselesiyle ilgili en incelemelerden biri olan Roger Veille’in çalışması, kulağın insandaki büyük “kusur” olduğunu hatırlatıyor bize. Kulak sayesinde insan “sonsuz mekanların sessizliğini” algılar; onun büyük huzursuzluğunun çıkış noktasıdır kulak. Gözün aksine, gizem ve reddetmeyi çağrıştırır. Acı ve merak merkezidir. Radyo da bu açığı kapatır, eğlendirmek suretiyle insanı sessizliğe ve gizeme karşı korur. Program yapımcıları tüm bunları bilir, programlarını da bu kaçışın bir işlevi olarak yapar; kaba ticari dürtülerden veya Makyavelizmden değil (kimilerinin düşündüğü gibi). Çünkü kendileri insanın durumu niteliğindedir ve acılarına karşı koruma isterler. O halde radyo, günlük sosyal gerçeklikle görevinin dağıtacağı rüyalar arasında açık bir ayrılmaya yol açar. Veille’in sözlerini kullanmak gerekirse, “kurtarıcı eğlencelerden” biridir radyo. Ahlaki huzuru ele alan, aile hayatının, sosyal baskıların ve modem yaşamın sıkıntılarının trajedilerini telafi etmekle görevli bir kamusal hizmettir. Bugünün şehirlerinin gayri insaniliklerini telafi etmelidir radyo. İnsanoğlunun gerçek dostluklar kuramadığı veya derin deneyimler yaşayamadığı bir ortamda radyo, ona gerçeklik görüntüsü, tanışlık ve insani yakınlık sağlamalı, onu cezbetmeli, rahatlatmalıdır. “Radyo, aidiyet illüzyonunu verdiği kimseleri sadece işitsel imajlara tedricen alıştırıp alıştıramayabileceğini; hatta konuşan kimselerin yokluğuna onları alıştırıp alıştıramayacağını” sorgularken Veille haklıdır. Ne yazık ki Veille’in sorusuna verilecek cevap açıktır. İnsanın tecridinin mukayese edilebilir başka bir aracı yoktur. Radyo, hatta radyondan daha fazla televizyon, bireyi tek başına olduğu yankılanan bir teknik evrene kapatmaktadır. Komşuları hakkında zaten yeterince az şey biliyordu; şimdiyse onunla dostları arasındaki ayrım daha genişlemiştir. İnsan makineleri dinlemeye, onlarla konuşmaya alışmıştır; telefonlarla ve diktafonlarla olduğu gibi. Yüz yüze karşılaşmalar, diyaloglar yok artık. Sayesinde sessizliğin acısından ve komşularının rahatsız etmesinden kaçtığı daimi monologuyla insan tekniğin kucağında (ki insanın yalnızlığını kuşatır, aynı zamanda tüm oyunlarıyla onu rahatlatır) bir sığınak bulur. Cazibe gücü ve görsel-işitsel nüfuz gücü nedeniyle televizyon, belki de kişiliği ve insan ilişkilerini en fazla tahrip eden araçtır. İnsanın aradığı şeyin, topyekün bir dikkat dağıtma, kendisini ve sorunlarını tamamen unutma, eşzamanlı olarak da bilincinin her zaman hazır ve nazır teknik eğlenceyle birleşmesi olduğu görülüyor.

Eğlence alanında, tekniğin bir teknoloji toplumunda insanın ihtiyaçlarına cevap verdiği bir aşamadayız. Ancak mevcut teknik araçları kullanıp kullanmama konusunda hâlâ özgür oldukları bir toplumda. “Kaçış istiyorsan buyur dene” diyor teknik. Ancak modern insan, teknik duruma her ne pahasına olursa olsun meydan okumama ihtiyacını öğrenmeye ve teknik araçların bu ihtiyacı karşılamak için varolduğunu kabul etmeye başlıyor. Örneğin, İngiltere’de Butlin’in olağanüstü başarılı tatil kamplarını alalım. Butlin, bir kere titizlik isteyen ve aşırı derecede kişilikten arındıran bir dünyada çoğu insanın tercih ettiği tatilin gerçek bir boşluk olması, özgürlük izlenimi veren ama bireyin kendisiyle maddi olarak bile yüzyüze gelememesini sağlayan daha büyük bir kişilikten arındıran bir boşluk olması gerçeğini yakaladı. Bu hedefe varmak için Butlin, 1938’de “aile tatil kamplarını” düzenledi. Tatilci, her günün farklı (sürekli yenilik ve değişiklik izlenimi vererek) olması için akıllıca düzenlenen katı bir takvimle kalabalık bir ortamda yaşar. Oyunlar, şarkılar, tiyatro, yemekler, “eğlence”, sabah saat yediden gece yansına dek hızlı bir tempoda birbiri peşisıra gelir.

“Önemli olan hiç kimsenin bir an bile olsa kendisine bırakılmamasıdır” diyor Butlin. Herşey bir şenlik havası içinde ve “uzman” olan oyun liderlerinin yönetiminde cereyan eder. Mutlu olduğuna insanı inandırmak için eldeki tüm araçlar kullanılır. Her bir kamp dört bin kişi alabildiğinden tatilci için kalabalık bir ortamda iki hafta süren tatilini geçirecek düzenlemeler yapma zorluğu pek yoktur. Tüm bu olay, bilinçsiz hale gelmek için tasarlanmış titiz bir işlemdir ve bizatihi Butlin tarafından ayrıntısıyla tarif edilen bir teknikle yürütülür. Butlin açık açık konuşuyor. Ona göre mesele, müşterilerinin sistematik biçimde bilinçlerini kaybetmelerini sağlamaktır. Eskisi gibi siyasi nedenlerle değil, sırf eğlence saikleriyle. Bir tür Pascaliyen eğlencenin emrine verilmiş bir teknik sözkonusu burada. Tam olarak aynı değil, çünkü ebediyetle yüzyüze olan bir kimsenin çıkmazından kaçması meselesinden çok, bu hayatta insan ile durumu arasındaki çatışmadan kaçınma meselesidir. İki eylem arasında aracılık yapmaktan ziyade (ki çoğu insan yapamaz bunu), teknik bir dünyada hayatın açık, ezici tuhaflığı üzerinde aracılık etme meselesidir. Ortalama insan kaçınılmaz olarak bunun bilincindedir. Bu nedenle bilincini her ne pahasına olursa olsun karartmalıdır. Bunda da, öyle görünüyor ki, teknik bir toplumun gereksinimleriyle asli bir uyum içindedir. Tezimiz, Butlin’in kamplarının müthiş başarısıyla kanıtlanmıştır. 1947’de 400.000 kişi bu kamplarda tatil yaptı. Bu sayı düzenli olarak artış göstermektedir. Unutmayın ki bu rakamlar, bu türden şeylere tabiatı gereği soğuk duran İngilizleri temsil ediyor.

Bu, teknik eğlencelerin teknik topluma ve sosyolojik işlevlerine bütünüyle adaptasyonunu göstermektedir. Filmleri bir eğitim sanatına ve bir eğitim aracına dönüştürmek ne kadar da aldatıcıdır. Sanat filmleri ile felsefi ve politik içerikli filmler, açıkçası sinemaya giden halkın isteklerini karşılamıyor. Filmlerin yine de halkı “eğitmenin” bir aracı olduğu elbette meşru biçimde savunulabilir. Fakat burada belirli bir kafa karışıklığına karşı uyanık olmalıyız. İzleyicinin zevkinin, anlayışının eğitilmesi gerçekleşir ama ancak yeri gelmişken gerçekleşir. Bilincinin karartılması en önemlisidir; sanat ve bilim de buna katkıda bulunabilir. Film, ancak, sanatı sosyolojik olarak gerekli, teknik açıdan da mümkün bir girişimin hizmetine koyduğu takdirde başarılı olabilir. Yalnızca sanat (ve kendini bilim olarak gösteren beyin yıkama) insanı gerçeklikten koparmanın yeni aracına dönüşür. Durum böyle olmasaydı, halk, Orson Welles’in ilk filmleri gibi filmleri benimsemezdi.

Tarif ettiğim türden spontane ve organize eğlence mekanizmaları, ancak propaganda tekniği gelişmediği ölçüde faydalıdır. Propaganda geliştikçe eğlenceyi yokeder. Ya eğlencenin görünümünü etkili bir propaganda aracına dönüştürür ya da daha sonraki bir aşamada insani adaptasyon amaçları için kullanılır. Bu sonuncusu, İsveç veya Rusya radyosunun “eğlenceyle”, yalanlarla ve uyutucu şeylerle dolu bir sosyal yapı kurmakla ilgilenmediği, çünkü bu devletlerin yurttaşlarının “özgürleştirildiği” ve kimsenin “günlük mecburiyetlerin bıktırıcı devamlılığını artık hissetmediği” şeklindeki Veille’in teziyle hemfikir olmayı imkansızlaştırıyor. Veille’in bu gerçek içinde sosyalizmin faydalı etkilerini zımnen görme eğilimi taşıdığı da kaydedilebilir. Oysa tarif ettiği durum, İsveçlilerin tüm insanlar içinde en “entegre” ve uyumlu insanlar olduğu gerçeğinden kaynaklanıyor. Kendilerini organizasyonda mümkün olduğunca yabancılaştırdılar ki kişilik ile teknik arasındaki bir çatışmanın artık farkında olmasınlar, bu nedenle de yapay bir cennete ihtiyaçları olmasın. Ruslar örneğinde propaganda eğlenceyi zekice absorbe ederek onun yerini almıştır. Devletinin günlük propagandasına (dünyada en gelişmiş olanı) maruz bırakılan Rus vatandaşı, merak nedir bilmez. Fakat bu durumda, aynı şey Hitler’in Almanyası için de geçerlidir.

Views: 156

Sosyalizme Çağrı – Gustav Landauer – 6

Sosyalizm İçin

4

Sosyalizm, birleşmiş insanların bir ideal uğruna yeni bir şey yaratma eğilimidir.

Şimdilerde bu yeni oluşumun (entity) yaratılması gerektiğini gördük. Eskisini de gördük. Bir kere daha, ürperen gözlerimiz önünde mevcut sistemin geçmesine izin verdik. Bazılarının beklediği gibi şimdi arzuladığımız yeni gerçekliğin bir bütün olarak nasıl tesis edilmesi gerektiğini söylemeyeceğim. Bir ideal tarifi, bir Ütopya tasviri sunmuyorum. Şimdi ne söylenebileceğine dair biraz fikir verdim ve adını koydum: adalet. Koşullarımızdan ve halkımızdan bir imge tasvir edilmiştir; akıl ve terbiyenin, hatta aşkın gerçekleşmesi için sadece vaazedilmesi gerektiğine inanan biri var mı?

Sosyalizm halkların güzelliği, azameti, refahı için bir mücadele, kültürel bir harekettir. Hiç kimse sosyalizmin yüzyıllardan ve binyıldan geldiğini görmezse onu anlayamaz, hiç kimse ona sebep olamaz. Kim sosyalizmi uzun, çetin bir tarihte bir adım olarak kavramazsa, sosyalizmle ilgili hiçbir şey bilmiyor demektir ve bu da hâlihazırda günlük politikacıların sosyalist olamayacağı anlamına gelir –bununla ilgili daha çok şey duyacağız-. Sosyalist, toplumun ve geçmişin tamamını kavrar; ne zaman geleceğimizi hisseder ve bilir ve ardından nereye yöneleceğimize karar verir.

Bu işaret, sosyalisti politikacıdan ayırt eder. Sosyalist bütünle ilgilidir ve koşullarımızı bütünlüğünü tarihsel bağlamı içerisinde kavrar; bölünmez bir bütünsellikle düşünür. Sonra o yaşam biçimlerimizin bütünlüğünü reddeder ve bütün, evrensel, ilkeden gayri başkaca bir niyeti veya gayesi yoktur.

Sosyalist için sadece reddettiği, sadece başarmayı amaçladığı şey kapsayıcı ve evrensel değildir. Vasıtaları da tikele yapışamaz; üzerinde seyahat ettiği yol yan yol değildir, ana yollardır.

Gerçek sosyalist; ister büyük aşk veya tahayyül veya açık gözlem ya da bulantı ya da vahşi saldırganlık, ya da güçlü rasyonel düşünce kendisinde hâkim olsun veya motivasyonu ne olursa olsun, ister düşünür ya da şair, savaşçı veya elçi olsun her zaman içindeki evrenselin hayati bir öğesine sahip olacaktır. Ancak sosyalist, hiçbir zaman (burada zahiri mesleklerden değil mantaliteden bahsediyorum) bir profesör, bir avukat, bir muhasebeci, çok detaycı, kibirli bir sanat meraklısı, tipik bir şahıs olamayacaktır.

Söylenmesi gereken şeyin tam yeri burası (zira az önce söylendi): bugün kendisine sosyalist diyenlerin hiçbiri sosyalist değildir. Şimdilerde sosyalizm ismiyle bilinen kesinlikle sosyalizm değildir. Burada da, bu sözde sosyalist harekette, tıpkı zamanımızın tüm örgütlerinde ve kurumlarında olduğu gibi, ruhun yerini acınası, kaba bir vekil almıştır. [inline_posts box_title=”Tavsiye Edilen Yazılar” align=”alignleft” textcolor=”#000000″ background=”#f2f2f2″]48, 51, 60[/inline_posts]Fakat buradaki sahte vekil özellikle kötüdür, bilhassa onu hakkıyla gören herkese apaçıktır ve gülünçtür ama özellikle kandırdıkları kişiler için tehlikelidir. Bu vekil; ruhun bir karikatürü, imitasyonu, gülünç bir taklididir. Ruh yaşayan evrende bütünü kavramaktır. Ruh, ayrı şeylerin, kavramların ve insanların birliğidir. Geçiş zamanlarında, ruh gayretli bir heves, mücadelede cesarettir. Ruh, yapıcı eylemdir. Bugün sosyalizmi taklit eden de bir bütünü kavramak ister ve detayları da genel kategoriler altına yerleştirmeyi diler. Fakat hiçbir yaşayan ruh onda ikamet etmediği için, baktığı canlanmadığı için ve evrenseli yaratıcı hale dönüşmediği için, sezgisel bir dürtüye sahip olmadığı için, evrenseli gerçek bilgi ve gerçek iradeye dönüşmez. Ruh, tuhaf ve gülünç bir bilimsel hurafe ile yer değiştirmiştir. Bu tuhaf doktrinin ruhun gülünç bir taklidi olması boşuna değildir zira kökeni hâlihazırda gerçek ruhun gülünç taklidini, yani Hegelci felsefeyi örmektedir. Bu ilacı laboratuvarında tertip eden adamın ismine Karl Marx dendi. Profesör Karl Marx, bize ruhsal bilgi yerine bilimsel hurafe, kültürel irade yerine politika ve partiyi getirdi. Fakat aşağıda da göreceğimiz üzere kendi bilimi, politikası ve tüm parti gerçekliği ile ve dahası gün gün daha aşikar bir biçimde gerçeklikle çeliştiği için; evrenin bu kadar iyiden iyiye yanlış taklit edilmesiyle – ki bu bilim hiçbir zaman, uzun vadede, bireysel fenomenin somut günlük gerçekliklerine karşı kendisini muhafaza edemez – ruhsuz parti eylemcilerinin, detay tacirlerinin ve kibirli sanat meraklılarının isyanı bilimin gülünç taklidine karşı kışkırtılmıştır. Ancak burada başka bir şey daha olduğu gösterilecektir ve ne öncekinin ne de sonrakinin sosyalist olduğu… Burada, ne Marksizmin ne de revizyonistlerin kırk yamasının sosyalizm olmadığı söylenecektir. Burada sosyalizmin ne olmadığı ve ne olduğu gösterilecektir.

Birlikte görelim.

Çev: Nesrin Aytekin

İtaatsiz.org’un notu: Bu makale serisi Türkçede itaatsiz.org’da hakkında yayınlanmış kısa bir biyografik yazı dışında (Gustav Landauer’in Komüniter Anarşizmi – Larry Gambone) başka yazı ve eseri bulunmayan Komüniter ve mistik temayüle sahip anarşist Gustav Landauer’in “Sosyalizme Çağrı” kitabıdır. Bu eserinin şimdiye kadar kitap olarak basılması “Marksizm” hayranı bazı yobaz kafalardan dolayı mümkün olmadı. Çevirisini Nesrin Aytekin’in diliyle burada sunuyoruz. 

Views: 201

bizim bilmediğimiz bir yerde – Siren Kaya (Şiir)

Temmuz 2008. Bugüne bir şey bulamadım verecek alıp koynuna koysun ve gitsin. Sözcükler sanki bulanık suların üzerinde gezinen, ıslak ve üzerindeki mürekkepleri akmış, yazıları silinmiş anlamsız kağıtlara benziyor. Bu suda erimekte olan batacak sözcükler birazdan zemin üzerinde sürüklenecek sonra birkaç kuğu gelip gagaları ile onlara dokunacak.

Ben bu işyerinin gece koridorunda yürüyemedim… bir an durdum, elimle yüzümü kapattım, durdum. Kimse yok gibiydi. Başımı kaldırdığımda bir kamera gördüm… geceleri ofisler ürkütücü, herkesin bıraktıkları ile dolu. Temizlikçi çocuk 20 yaşlarında ve gece vakti pür bir dikkatle hiçbir kesim çizgisini taşırmadan gazetelerin kuponlarını kesiyor. Kupon biriktiriyor. Onun gölgede kalan yüzünü arkama alıp önünden geçtiğimde merdivenlerden aşağı inecekken nedense seninle uzun konuşmamızın bir ucu ayağıma takılıyor, konu kaplumbağalar ve onların bize bir gece vakti sohbetinde getirdiği kahkahalar. Öyle gürültülü duydum ki gülümseyemedim bu sefer. Kaplumbağalar üzümleri çok seviyor, kaplumbağalar sevişiyor, kaplumbağalar uçuyor, kaplumbağaları ayırmak zor oluyor…

Beyaz florasan ışıkların altından geçiyorum ve karanlığın altına başımı sokuyorum. Yürüyorum. Sokaktaki telefonlar çalmıyor. Bütün gün içlerinde biriktirdikleri cümleleri susuyorlar. Havaalanlarında parlak büyük fayanslar ve renksiz anonslar var. Üzerime içindeki yangını üfleyen bir şehir var. Başka türlü bir eşitlik, adalet bizim bilmediğimiz bir yerde bizim olmadığımız yerlerde kendi hükmünü sürüyor olabilir mi? Bilmiyorum.

Zaman zaman keyifli olduğumu ama hala mutsuz olduğumu fark ediyorum. Bir sürü bakışı üzerimden yavaşça kaldırıyorum, görünmez oluyorum ve tüm kokusuyla, renkleriyle, sıcaklığıyla tanıklık ettiğim o koynundaki her şeyi üzerime boşaltmış olan günü hatırlıyorum. Bükreş’te bir pazar sabahının serin ve gri erken saatleri, ara taş sokaklardan birine büyük penceresiyle bağlanmış hala açık kalmış bir bar. Geceden sabaha taşınmış bir masada bir erkek ve bir kadın. Erkek bacaklarını zeminden kaldırmış, masanın altından bir köprü kurup barın sokağa bakan penceresine dayıyor. Barın içi sisli bir gece sanki hala. Kadın burnunu erkeğin boynuna dayamıştı ve başının geri kalan kısmını erkeğin çene, göğüs, baş ve omuzdan müteşekkil o güzel çukura yerleştirmişti.. Sarhoşlardı, akşamdan kalma… Keyifli ama mutsuzlardı. Ama iki kişilerdi. Tam varış noktasında hep geri dönüyorum. Varışlardan korkuyorum. Adım bu yüzden Ece, baştan ve sondan okunuşu bana aynı, o yüzden hep tekrar ediyorum, başa dönüyorum.

31 Ocak 2009

Views: 184

Devletleşme, Yöneticilerin Ortaya Çıkışı ve Deve Cemal Çetesi (Bölüm 3) – 12 – Bayram Bey

subaylar, savaşçılar, düzenin koruyucuları

 Anlatımızın koruyucu subayı, “güvenlikçisi” Muhammed Muzaffer, Gazan’ın toplantısında yer alan yöneticilerden biridir. Bildiğimiz gibi Gazan’ın kapısında atlı bir birliğin başıdır. Bu birlikler bölgelerde yaşayan insan topluluklarının yasa ve buyruk altında tutulması, topluluk insanlarının yargıyetkiliye karşı görevlerini, ödevlerini yerine getirmelerinin  sağlanmasıyla uğraşır. Elbette kurulu ya da edinilmiş yargıyetkillik düzenlerinde uyrukların buyruk ve yasak altında tutulması, bugünkü bir kavramla güvenliğin sağlanması da birinci derecede böylesi kolluk güçleri tarafından yerine getirilir. Yargılama gücünün kararlarının toprak üstünde yaşayan uyruklara uygulanması. Muzaffer, dönemin bakışına, anlayışına uygun olarak varlığı devlet katında anılmayan boyundan savaşçılarla kapıda kulluk etmektedir. Varlığı topluluk olarak yargıyetkillik tarafından anılmayan, gerçeklikte Muzaffer’e de o kapı kulluğunu sağlayan Karluk topluluklarının gücüdür. Topluluklara böyle davranmak, üzerlerine yok yargısı vermek erken ortaçağ devletlerinden beri uygulanan bir yargıyetkillik uygulayımıdır. Bu uygulayım boyunduruğa alanlarda ve boyunduruğa vurulanlardaki ” kendiliğinden oluşan” bir anlayıştan çıkar. Böylece bir yargı toptanlığı tek tek uyrukların yaşadığı topraklar üstüne kurulur. Ancak gerçeklikte işleyen uyruk toplulukları vardır. Onların “görülmek istenmeyen” ağırlıkları  yargıyetkililerin hep üstündedir. Yargının birincil “nesnesi” uçsuz bucaksız topraklardır (ülke, bölge, memleketler/memalik, iççekmesi olarak dünya ya da cihan toprakları; dolayısıyla cihan imparatorluğu/acunu kaplayan büyükdevlet); dolaylı olarak da onun üstünde yaşayan uyruk kişidir. Burada yargıyetkillikle yönetilen göçebe bir devleti çözümlemekteyiz.

     Yerleşik, başkenti ortalık olan ve gittikçe ortalığı her açıdan (yönetim, tüketim, varsıllık, kalabalıklaşma, alışveriş, değerli mallar ve değerli takılar…) yoğunlaşan, ortalığın içinden dışa doğru işleyen devletler elbette yukarıdaki çözümlememizden ayrımlıdır. Onlar da içte toplulukları kuramsal olarak görmezler. Ancak yargıyetkilliğin toprakları çevresindeki dağınık bir konumlanışta yaşayan yerleşik olmayan, “barbar topluluklar” bir yönetim uygulayımı olarak topluluklaştırılmaya, boylaştırılmaya, boybirliği kurmaya, gerekirse yağmaya kalkışmamaları için armağanlarla, dağıtılan ünvanlarla, bir düzene sokulmaya çalışılır. Onlara alışveriş yapabilecekleri, tutsakları ve diğer ürünlerini  getirip satabilecekleri yerler gösterilir. Böylece denetimsiz, dağınık bir konumlanışta yaşayan dış topluluklar yerleşik devletin denetlenmiş, bir dikinedizilişle biçime sokulmuş, gerektiğinde savaşçıları ucuza derlenen uysal uzantılar durumuna getirilir. Hazar çevresinde yaşayan Oğuz/Türkmenlerin söylencesel 24 boylu boylarbirliği anlatısı, bir yönüyle de Hazar devleti (630?-958?) ve Ortaasya’daki Abbasi İmparatorluğu uzantısı (Samanoğulları) kentlerinin (arap. emirat) devletli yapısı (Semerkant, Buhara, Taşkent, Harezm, Merv, Belh…) tarafından yönlendirilmiş bir örgütlenmedir. Bu yönlendirme ve Abbasoğulları bağlılarının tutsak alma savaşlarının da sonucu Türkmenler yaşadıkları ortamları bırakıp darmadağın olarak göçebelikten altbarbarlığa, yağmacılığa ve paralı savaşçılığa, Abbasi kentlerinin tutsak pazarlarında mal oluşa dek topluluklar çıkarmışlardır.  Kınık ya da Selçuklu Türkmenlerinin öyküsü böyle bir ortamın ürünüdür ki, Kınıkların bazı parçaları daha önceden Hazar çevresindeki yurtlarını bırakıp başta dönemin güçlü Hazar devletinde paralı savaşçılık yapmıştır. Muzaffer Beg’i ve Karlukları da benzeş ve ayrımlı bir konumlanışta çözümlemek gerekir…      

     Gerçeklikte ise insan teki diye bir nesne dün de bugün de yoktur. Doğada doğduğunda kendi kendine yetemez olan birinci sıradaki canlı, bir kadından doğan bebektir. Az sayıda insanın toplaşmasından kalabalık sayıda insan derleşmelerine dek oluşmuş insan toplulukları vardır. İnsan türünden varsayımsal bir tekillik ancak bunların içinde yaşamda kalabilir. Ancak toplulukların yargıyetkilliğe karşı can ve mal verme ödevleri, zorunlu çalışma gibi salmalar tek tek uyruklar üzerinden işler, ya da sonuçta kişi kişi işletilir. Bu işleyişi 13. yüzyıl sonunda söylenen “salma” kavramı sözceler, gösterir. Yönetenlerin buyruğuyla istenilen mal ve yapılacak işler görevlilerce bir yaşam yerindeki kişilerin üstüne tek tek salınır, pay edilir:  üç koyunu olandan üç birim yağ, iki ineği olandan altı birim yağ, bir çift öküzü olandan iki dinar… 

     Anlatımızda Muzaffer Bey üzerine bu söylediklerim “padişah anı kendü bölügiyle kendü kavmları-yıdılar, ol yirlerde rah-dar kodı…” tümcesinde apaçık. Bu yol koruculuğu, Muzaffer Beg için yalnızca bir görev değişikliğidir. Çünkü kapıda bölükbaşı olarak çalışırken, Cemal’i ele geçirme işine “eger şah-ı alem nazar-ı inayet ve himmet buyurursa bu kemine ve rayım Hak –teala- inayetinde anı etbaı-y-ile ele getüreyim [Cemal Lök’ü ona uyanlarlarla, bağlı olanlarla birlikte yakalayıp getireyim]” diyerek istem göstermiştir. Gazan’ı razı edişinin koşulu da en başta Muzaffer’in kellesini koltuğuna alışıdır. Sonra Karluk gibi bir boyun beyi oluşu da ek bir etkileyici olmuştur. Muzaffer Beg, canı Cemal sıkkını Gazan Han’ın “ve firavan mal ve nimet ve eyü atlar” vermesiyle görev bölgesine gider.

     Yukarıda alıntılandığı gibi yöneticilerin, yönetici beylerin başka iççekmeleri (arzu), başka canistemeleri (iştah) vardır. Yaşam bir yandan bu iççekmeler, canistemeleriyken bir yandan da bunlara ulaşmak için durmadan bir  çabalamadır. Yazıcıoğlu da bu etkin ve bilinçli çabayı anlatısında belirtir:

M. Muzaffer fikr itdi ki eger bir sanat ve hile-y-ile bunun malı ne yirdeydi ki malum olup ele girmezse ki bunı Padişah katına iletem, imkan vardur ki buna işkence virür malı ne yirde-idügin ikrar itdürüler, maldan mahrum olam.

Bu tekil çabalar değişik yoğunlukta olsa da diğer yöneticilerde de vardır. Çünkü yöneticilik iççekmelerinin, cançekmelerinin, büyük çabaların taşıyıcısı kullara dağıtılır. Böylesi onlarca örneği Aksaraylı’nın anlatısında da buluruz. İlhanlıların son döneminde pervanelik yapan Rükneddin’de bu çaba çok açıktır.  Pervanelik ya da emir-i hacib: yargıyetkili ile “yürütme/hükümet” arasında aracılık eden yöneticidir. Saray yönetiminden sorumluydu ki dergah/yönetim yeri ve bargah/konak, haremi de kapsayan bir görevdi bu. Pervane düz anlamında bildirici/duyurucu/haberci anlamına gelen farsça bir sözcüktür.

Pervane Rükneddin  Aksaray ve Eyüphisar vilayeti onun yönetiminde idi. O da çabasını (vergi) salmaya ve müsadereye harcadı. Daima gözünü, tahsilata gelen bir görevlinin suçsuz olarak kanını dökmeye; vilayeti hakkında kağıt üzerinde kalem oynatan katibin günahı olmadan malını zorla almaya dikmişti. (Aksaraylı, agy. s. 202)

     Muzaffer Beg Deve Cemal’deki malı, değerli süs takılarını, altın gümüş paraları, değerli kumaşlardan yapılmış yağmalanmış giysileri “bir sanat ve hile-y-ile” alır.Ayrıca Deve’ninyoldaşlarının (etba: tabilerinin, bağlılarının) mallarını da sanat ve hileyle alıp dağda güvenilir bir yere saklar. Yönetme işi o zamanlarda bilim içinde değil sanat içerisinde görülür. Yöneticiler de bu ussal sanatı dinsel bilgilerini (göksel düzenin yeryüzünde ortaya çıkışının “ilm”ini) de kullanarak  erk ve yetkeleriyle uygulayanlardır. Sanatın sınırları ya da kapsamı o denli geniştir ki, uyrukları kandırma, tavlama, yönlendirme, tava getirme, asla tutulmayacak sözler verme, kandırmaya yönelik dinsel yemin, tilkilik, her türde dolandırma… kapsam içerisindedir. Kılgıcı usun, amacı gerçekleştirmek için bütün yolların geçerli ve bunların işletilmesini ustaca ve büyük yöneticiliğe değgin görmesi, yönetenlerin ve yönetilenlerin olduğu her dönemi ve yaşam alanlarını kapsar, önermesini doğrular gibidir.  

     Bilimi bir yönüyle, uygulayım ağırlıklı tasarlama, sınama, gerçekleştirme dizisiyle düşünürsek, toprakların yasalar/yargılar altında yönetilmesi, yargının işletilmesiyle sınırlıdır ki bu bilim gerektirmez. Geleceğin tasarlanması, sınanması ve o tasarının gerçekleştirilmesi toprağın korunması, yargıyetkilinin varlıklarının artırılması, onun Tanrısal düzeninin sürdürülmesiyle pek az ilgilidir. Bunun için ya da bilimsel bir yönetim için en başta o toprakların üstünde yaşayanların tümünün varoluşları konu ya da nesne olarak görülmelidir. Bu nesnelik aynı zamanda kitle olarak, halk olarak ve sonraları ulus olarak özneliktir de. … ulusu adına egemen olanlar, halk adına erki elinde tutanlar, kitle adına salgınları, kıtlığı önlemeyi; bolluğu, gönenci getirmeyi düşünenler yani yönetici erkler, onların yetkeleri siyaseti bir sanat olarak değil, bir bilim, bir bilme biçimi, bir ölçüm tekniği, bir veri toplama ve karşılaştırma, bir üretim tüketim işlem bilgisi ya da aritmetiği, bir gelir gider işlemi, bir tasarlama ve gerçekleştirme ya da uygulama… olarak düşünmelidir. Bu da siyasetbilimdir ki bütün bilimlerle, en başta “ekonomi”yle ortaklık kurar, ortak çalışır. Siyaset en başta bir yönetme ekonomisidir belki de. 18. yüzyıldan başlayarak Batıdan yayılan ve hızla dünya devletleri katında benimsenen bu görüşü “ekonomipolitik, politikekonomi” kavramı gösterir. Bu kavramsallaştırma azıcık da olsa tanış biliş olduğum birçok dilde olduğu gibi kullanılmaktadır ki, yönetenlerin bu kavramı ve buyruğunu ne denli sevdiğini de gösterir. Bir ülkede yaşayanların topunun yönetimi, yönetilebilir kılınması, yönlendirilmesi, güvenlikçi toplumlardaki bütün yönetimsellik kuramlarının, bilimlerinin, uygulayımlarının nesnesidir böylece.    

     Bu ele geçirilen mallar Muzaffer Beg’in bir bölgeye yargıyetkili olma iççekmesini gerçekleştirmek için günü ve yeri geldiğinde kullanılacaktır. Muzaffer Beg tutkulu biri değildir. O iççekmesini, erk canistemesini büyük bir etkinlikle kovalar, çabalar. Erişmelikleri anları, yerleri, anlağın düşünümü ve anlama yetisinin gücünü bilerek denk gelişleri eylemle yararına, amaçyolun onu götüreceği edinilmiş bir devlete doğru değerlendirir. Michel Foucault’un o zamanlara uzak bir yerden seslendirdiği gibi:

‘Cemaat ve gruplar arasındaki güç ilişkilerini değiştiren her dönüşüm, onları karşı karşıya getirip rekabete sokan her çatışma, güç ilişkilerini değiştirmyi sağlayan  taktiklerin kullanımı ve bu taktiklerin akılsallığına zemin teşkil edecek ya da onları ahlaken haklılaştıracak teorik öğelerin oyuna dahil edilmesini gerektirir. (Güvenlik, Toprak, Nüfus, ç. F. Taylan, s. 197) 

     Muzaffer’in adının anlamı bugünkü dilde utku kazanan, yenendir. Kazanandır. Bunlar tutkulu, edilgence; imgesel, düşlemsel ve sanrılı olan iççekmeleri değildir. Tutkulu olan hansoylu Emir Sülemiş’tir. Kısa bir dönemlik uğraşla çabasını tüketir ve ulaşılamaz bölgelere, Şam  ülkesine kaçar. Hanlığı ele geçirmek için başkaldırır ve anlağının anlama yetisini, bilgisini kullanmadan, erişmelik, amaçyol bulma becerisini göstermeden tutkusuyla baş başa kalarak yenilir. Güreşte kendi oyununa gelmek denir buna. Aksaraylı’nın bol benzetmeli anlatımından dinleyelim:

Zavallı Sülemiş’in savaş ağacı, kusurundan, gevşekliğinden ve dönen feleğin felaketinden yapraksız ve meyvesiz kaldı. Ecelin pençesine düşeyazan canı, bir kıl payıyla ölüm çemberinden dışarı fırladı. Hezimete uğrayarak Şam diyarı tarafına gitti (Aksaraylı, agy. s. 198).  

     Muzaffer’in uğraşı ise ussal, etkin, bilincinde bir çabadır; bilincinde bir iççekmesidir. Bu çabanın yalnızca Muzaffer Beg’in gönencine, onun mutluluk arayışına, yaşamını iççekmesine göre sürdürmesine yarar oluşu elbette eleştirilmeli. Her canlı, her yaratık böyle davranır. Bu özellikler başkalarına yarar getirmeyecekse “bencillik” olur. Hele de başkalarını boyunduruk altına almaya kullanılacaksa! Oysa insan Spinozacı bir anlayışla baktığında tekilin bu çabasını “bencillik” olarak adlandıramaz. Bu bir yaşama iççekmesidir. Çünkü Spinoza bu çabayı olumlarken, tekilin kendi yararını başkalarının yararıyla bağlantılı kılar. “Doğadaki hiçbir tekil şey, insana, akıl kılavuzluğunda yaşayan başka bir insandan daha yararlı olamaz” (Etica, böl. 5, önerme 35, önerme sonucu 1 –scolia-) der. Başka bir insanı ya da başkalarını bir karşılıklılık durumuyla şöyle açımlar: “İnsan insanın Tanrısıdır” (Etica, böl. 4, ön. 35, not).

     Muzaffer Beg’in konumundaysa durum bütünüyle bundan uzaktır. Çünkü yitirenlerin, kazanamayanların, yokluk içinde yaşamlarını sürdürmek için çabalayanların çokluk olduğu, onların ellerinden kapılan ya da zorla el konulan değerlerle kurulan, edinilen göneç gönenç değil, olsa olsa bir suç, bir günah ve bir sömürüdür. Bu üçlü bütün sınıflı düzenleri, bütün zamanların düzenleyicilerini ve onların kullandığı bir kapma aygıtı olan çeşitli tür ve biçimdeki devletleri her yönden (dikine, yatay, çapraz) keser.       

     Muzaffer Beg Yönetimin işleyişini çok iyi bildiği için, Cemal ve dokuz arkadaşını alıp birliğiyle Sultaniye’ye doğru yönelir. Yolda Gazan Han’a ulak gönderir. Her şey Muzaffer Bey’in bildiği biçimde gerçekleşir. Bu asla bir gelecekçilik, bir gizemli bilgi vergisi ya da başa devlet kuşu konması tansığı değildir. Ayrıca Muzaffer Bey’in bilgisi varsayımsal, imgesel bir bilgi de değildir. Onun düşünümü  (fikretmesi) yönetim aygıtının işleyiş gerçekliğine ve de yönetim nesnesine (toprak ve uyruk ya da dünya yargıyetkilliği) upuygundur. Muzaffer Bey Yazıcıoğlu’nun anlatısına göre bu upuygunluktan dolayı bilir, eyler, ereklerini bir bir gerçekleştirir (bkz. aşağıda vezirle begin tartışması). Gazan Han ordusuna ya da “orda”sına gönderilen ulak ivedi bir buyrukla döner (bilebileceğiniz çoğu sözcüğün anlamını bugünkü karşılıklarını  köşeli bir kaba koyarak size sunuyorum. Buyrun, bir de siz çözümleyin!):

Ol melunlarun pelid [pis, alçak, aşağılık] cüsselerini [bedenlerini] bunda [buraya] getürmesünler, anda [orada] kırsunlar. Amma Cemal Lök’ün başın getürsünler, …

Views: 234

Max Stirner ve Varoluşçuluk à la Jean-Paul Sartre – H. İbrahim Türkdoğan

 “Bütün insanlar sıkıcıdır.”

– Kierkegaard-

Giriş

Yüzyıllar boyunca insan düşüncesinde insanın dünyadaki varoluşu ve özü bağlamında Hiç’ten korkma duygusu yuvalanmış ve çekilmeyecek bir duruma gelmiştir: bir felakete yakalandığımız duygusu Batı dünyasında insan varlığının ikilemini her gün arttırıyor. Ve her gün üzerine yeniden düşünülen “insanın ne olduğu” ebedi sorusu, insanların kısır döngüden çıkma fırsatını elinden alıyor. Filozoflar, düşünürler, yazarlar ezelden beri insanların birlikte yaşama ilkeleri üzerine düşünürlerken, her çöküşten sonra yeni bir “ilkesel” değişimi savunurlar. Korkunun, anlamın, hiçliğin ve “anlamsız bir evrende” yalnız kalma umutsuzluğunun özelliklerini inceliyor ve neticede “dünyaya atılmışlık”ta (Heidegger) “her şeyin saçma, yaşamanın ve kendini öldürmenin anlamsız olduğu” bir çöküş duygusuna tanık olmaktadırlar.

Bununla birlikte Batı felsefesi tarihinde çeşitli felsefesel düşünce ve akımlar gelişmiştir, bunlardan biri de varoluş felsefesi ve onun aktif siyasal oluşumu varoluşçuluktur. Her ikisi de insanın aktüel durumunu varoluşun öz’den yabancılaşması olarak algılar. Varoluşumuz ve özümüz birbirinden kopmuş, ikiye ayrılmış ve birbirine yabancılaşmıştır. Bu konuda Sören Kierkegaard, Martin Heidegger, Gabriel Marcel, Karl Jaspers ve Jean-Paul Sartre gibi birçok filozof kendi felsefesel düşüncelerini yapılandırmışlardır. Her biri bilimsel ya da dinsel bir sistemin kuramını hazırlayıp insanlığa sunmuştur. Kierkegaard ve Jaspers dinsel bir varoluşçuluk taslağı çizerken, Heidegger ve Sartre bunun ateist şeklini geliştirmişlerdir. Sonuç olarak Sartre, Heidegger’in gizemsel Varlık kavramından uzaklaşıp sadece İnsan’ı merkeze alarak kendi felsefesine “hümanist” demiştir. Tüm bu dinsel, bilimsel ve öteki kuramlarla çok daha önce Max Stirner ilgilenmiş ve Sartre ve Heidegger öncesinde insanın “dünyaya atılmışlığını” farklı kavramlarla dile getirmiştir ve bu düşünceden yola çıkarak da Kendi-olma (Eigenheit) ve Biricik “kavramını” yapılandırmıştır.

Stirner ve Çağdaşları

Stirner dönemi filozoflar (Hegel, Marx, Feuerbach, Proudhon vb.) Tanrı’yı öte dünyadan bu dünyaya taşıyıp yeni nominalarla taçlandırırlarken, Stirner, başyapıtında (Biricik ve Mülkiyeti, 1844) tek tümceyle tüm felsefesel, sosyolojik ve dinsel tanrılara meydan okur: “Hiçbir şey Benden üstün değildir”. Bununla tüm fantazmaları (tanrıları, putları, nominaları) silip süpürüp yerine Ben’i koymuştur. Neredeyse dönemin tüm filozofları tamamlanmış düşünce sistemleri sunmaktaydı; Stirner her bir sistemde yeni bir efendi görür, dolayısıyla her birini saplantı (fixe Idee) olarak adlandırır. Bu saplantılı düşünce sistemleri Feuerbach’ta tanrılaştırılan İnsan, Marx’ta sosyalizm, Hegel’de devlet ideolojisi, Proudhon’da Töre, Fichte’de mutlak Ben’dir vb. Birer üstben ürünü olan tüm bu ideolojileri hayaletler olarak betimleyen Stirner, filozofların İnsan’ı Tanrı’nın elinden alıp farklı tanrıların kucağına koymakla yeni bir şey yapmadıklarını, sadece eskiyi yeni adlarla devam ettirdiklerini ileri sürer ve tüm tanrılarla birlikte, diğer filozofların tersine, tanrı-hizmetçilerini de ateşe atar. (Bu güçlü alevler daha sonra Nietzsche’ye de ulaşacaktı, ve Nietzsche Tanrı’nın öldüğünü “müjdeleyecek” kadar cesaret gösterecekse de yeni bir Tanrı’ya, “Üstinsan”a, boyun eğecekti.)

Stirner ve Sartre

1) Varoluş ve Kendi-olan

İnsan konusunda köklü bir analizde bulunan Stirner, onu doldurulması gereken boş bir kap olarak algılamaz; Stirner’e göre insan doğası gereği tamamlanmış ve yaratıcı bir varlıktır ve hiçbir buyruk ya da emir olmaksızın kendini geliştirebilme yeteneğine sahiptir. Ancak bu yetenek bir “İnsan kavramı” değildir, çünkü Stirner her insanın bir ötekinden farklı olduğundan yola çıktığı için, her insanın kendine göre kendini geliştirebileceğini ileri sürer. Tam olarak: Tek tek insanlardan yola çıkar.  Sartre’ın “otantik” dediği düşünce Stirner’in “Kendi-olma” düşüncesine yakındır. Sartre’ın ilkesi: “Varoluş özden önce gelir.”[1] Stirner: “Elbette duyularım olmaksızın düşünemem. Ne var ki düşünebilmek ve duyumsamak için, yani soyut ve duyusal için, her şeyden önce Bana gereksinimim vardır, hem de şu çok bariz olana, Biricik’e. […] Düşünmemin öncesinde – Ben – varım.”[2] Demek ki: Düşünmenin sahibi benim ve düşünme benim mülkiyetimdir. Sartre’ın bazı felsefesel kavramları Stirner’in felsefesiyle belirli bir noktaya kadar örtüşüyor. Aşağıda buna açıklık getireceğim.

Sartre’ın “Bulantı”adlı romanını Stirner’in felsefesini temel alarak incelerken, öteki eserlerini de göz önünde bulunduracağım. Stirner, Batı felsefesinde Kinikçilerden sonra yabancılaşma kavramını kapsamlı bir şekilde araştıran ve gün ışığına çıkaran ilk filozoftur. Proudhon ve Marx’tan da önce.

“Bulantı”nın protagonisti Antoine Roquentin için yaşam anlamını tamamen yitirir. Yaşamanın bir anlamı olmadığı gibi özkıyımın da bir anlamı kalmaz. Şeylere ve insanlara duyduğu tiksintinin köküne inmeye çalışır Roquentin.

Stirner’e göre birey, içselleştirdiği dış dünyanın değerlerinden, örneğin toplumsal değerlerden arınırsa, arı ve ona özgü bir Ben’e sahip olabilir. “Bulantı”nın protagonisti içselleştirdiği tüm toplumsal değerlerden arınmakla meşguldür. Aslında roman Stirner’in “Meselemi Hiç’e bıraktım” tümcesiyle sonuçlanır; ancak önemli bir farkla: Roquentin genel değerlerden ve varoluşundan kendisinden iğrenirken Hiç’in melankolik dalgasına kapılır, hazzın ve yeniden yaratımın kapıları kapanır üzerine. Hüzünlü bir bakışla varoluşu ve onun insansal gelişimlerini izler. Roquentin’a oranla Stirner’in Biricik’i şenlik dalgaları yansıtır; yıkımını gerçekleştirdiği değerlerin ardından şöyle der: “Sen ey çilekeş Alman halkım – neydi acın, ıstırabın? Canlanamayan bir düşüncenin acısıydı seninkisi, horozların her ötüşünde hiçliğe karışan ve yine de mutluluğun ve kurtuluşun özlemini çeken bir tinsel hayaletin acısıydı. Benim içimde de uzun zamanlar yaşadın ey sevgili – düşünce, ey sevgili – hayalet. […] Kal sağlıcakla ey milyonların rüyası, çocuklarının binyıllık zalim anası kal sağlıcakla! Yarın seni mezara taşıyacaklar, ve çok yakında kardeşlerin, diğer halklar, ardından gelecek. Hepsi sıra sıra mezarlarına indirildiğinde – işte o zaman insanlık âlemi gömülmüş olacaktır. Ve Ben, kendi-olan Ben, onun gülen mirasçısı olacağım![3]

Bu fark ilkesel bir önem içerir. Melankoli Hıristiyanlığın öteki dünya öğretisinin harabelerinden doğmuş bir psikolojik zedelenmişliktir. Sartre, Roquentin’ı Hiç’in melankolik dalgalarından kurtarmak için, onu daha sonraki eserlerinde yeni tanrılarla tanıştırır. Bu tanrılardan biri “hümanizmdir”, bir başkası da “diyalektik Marksizm”. Sartre’ın otantizm kavramı, “yeni” bir etik üzerinden yaşam ümidi taşır, bu da onu öteki düşünce sistemlerinden farklı kılmaz. Stirner’e göre bu kavramlar da her düşünce sistemi gibi bireyin deforme edilmesi anlamına gelir.  Bu nedenle de Stirner yeni bir genel etik kavramı yapılandırmaktan özenle uzak durur.

2) Özgürlük ve Kendi-olma

Sartre’ın özgürlük felsefesini temellendiren ilk tümcesi: “İnsan özgürlüğe mahkumdur.”[4] İkinci tümcesi: “Başkalarının özgürlüğünü amaç edinemediğim sürece kendi özgürlüğümü amaçlayamam.”[5]

İlk tümce Stirner’in felsefesiyle kısmen örtüşür. Stirner: “Kendi-olan kökeninde özgürdür.”  Buradaki köken sözcüğü Kendi-olanın doğrudan doğasını kasteder. Bütün insanlar Kendi-olan ise, o zaman bütün insanlar özgürlüğe mahkumdur. Ancak mesele bu kadar kolay değil. Kendi-olmayı bu kontekste tüm sosyolojik fantazmalardan (kimliklerden) arınmış bireyin varoluşunu anlayabiliriz. Ancak bu durumda her insanın özgür olmadığını söylemek gerekir, çünkü insanların büyük çoğunluğu sosyolojik kimliklerle var olabilmektedirler. Bu nedenle Stirner Kendi-olanı özgür olandan ayırır. Burada ilk ayrım başlar. İkinci ayrım daha da çarpıcıdır. Sartre’ın ikinci tümcesine karşılık olarak Stirner yalnızca Kendini ve kendi özgürlüğünü göz önünde bulundurur. Bununla Herkesin Herkesle savaşını ilân eder. Özgürlük Stirner’de ikincildir. Birincil olan Kendi-olma ve Kendi-olandır: “Kendi-olma Sizi kendinize geri dönmeye davet eder ve der ki: ‘Kendine gel!’ Özgürlüğün himayesi altında birçok şeyden kurtulacaksınız, ancak yeni şeyler size acı verecektir: ‘Kötü olandan kurtuldunuz, ama kötülük kaldı’. Kendi-olan olarak gerçekten Herşey’den kurtulacaksınız ve üzerinize yapışanlar olursa da bu Sizin tercihiniz ve seçiminizdir, sizin keyfinizdir. Kendi-olan özgür doğar, doğuştan özgürdür; Özgür ise, sadece özgürlük müptelasıdır, hayalcidir, hayalperesttir.”

Başkalarının özgürlüğünü amaçlayan Sartre’ın özgürlük düşüncesi temelde Kant’a dayanır: “Bir kişinin özgürlüğü başka bir kişinin özgürlüğünün başladığı yerde biter.” Bu da Herkesin Herkesle savaşıdır; insanın varlığından bu yana gezegenimizin doğal hâli budur. Tüm toplumsal kuramlar, tüm düşünce sistemleri, tüm sosyolojik ütopyalar bu kaçınılmaz savaşı yenemediği gibi, onun üzerine kurulmuştur. Stirner’e göre filozofların esas yanılgılarından biri tek tek insanları bir İnsan kavramında bütünleştirmeye çalışmalarıdır. Hiçbir filozof yoktur ki bireysel bir felsefe yapılandırabilsin; en bireyselci filozoflar bile genel bir Birey kuramını çizmişlerdir, bireylerin kendisini değil. Bunun, olanaksız olmamakla birlikte, ne kadar zor olduğunu Stirner’in Biricik betimlemesinde görmek mümkün. Özgürlük bağlamında söylenebilecek birkaç şey daha var.

Sartre ile söylemek gerekirse: İnsan öncelikle yalnızca vardır ve kendisini nasıl şekillendirirse, odur. Yani kendisini oluşturduğu şeyden başka bir şey değildir. Stirner’in buna itirazı olmaz. Eğer şu üç olguyu temel alırsak, bireyin onlara göre kendini geliştirebileceğini kaydedebiliriz: Buradalık (dünyaya atılmışlık), sonluluk ve faktisite (olgusallık). Bu şekliyle birey kendini Kendi-olma (Eigenheit) ve olanaklılık (olasılık) olarak algılar. Kendi-olmayı belirleyen olanaklılıktır. Kendime verebileceklerim olanaklarımla sınırlıdır. Olanaklarım özgürlüğümü belirler.

Şimdi, toplumsal hiçbir değer yargıyı olumlamayan Stirner gibi bir filozofla, toplumsalsız yaşamayı düşünemeyen Sartre gibi bir filozof aynı yolda daha uzun birlikte yürüyemezler.

Stirner der ki, eğer Tanrıyı, Zeus’u, kralı vb. tahtından indirme gücüne sahipsem, bunu yapma hakkına da sahibim. Bu tümcede genel ahlaksal hiçbir değer göremeyeiz; ne dinsel ne insansal, ne tanrısal ne metafiziksel bir değer. Ancak tümcede gizli olan bir “ahlak oyunu” vardır. Herkesin Herkesle savaşı! Hiçbir ideoloji doğrudan ve dolayımsız bunu ifade etmez. Her ideoloji her zaman üstü kapalı ve dolayımlı ifade eder. Ve asas olarak da hak ve adalet kavramlarına dayandırır; bu iki kavramı da ahlak çerçevesine alır. Sonuç olarak güçlünün güçsüze karşı savaşının meşrulaştırılması adına bu dolayımlı betimleme insanların tarihsel geleneği haline gelmiştir. Stirner’in farkı; bu oyuna katılmamasıdır; bu oyunu kökten yadsımasıdır. Sözcüğün sözcük anlamıyla karşımıza tüm değerlerden arınmış yalın bir düşünür çıkar. Bu kontekstteMauhtner yerinde bir analizde bulunur: Stirner “dünyaya sığmayacak ve dolayısıyla açlıktan ölecek kadar biricikti; o, politik bir önder değildi, sadece iç dünyasında bir başkaldırandı, çünkü onu insanlarla birleştirecek ortak bir dil bile yoktu.”[6]

Hiçbir pedagojik buyruk Stirner’de onurlandırılmaz; her biri ona göre bir bahane ve şaklabanlıktır. Stirner ile bir toplum inşa edilemez (zaten böyle bir istemi olduğu söylenemez), Sartre ile inşa edilebilen bir toplum ise ancak ikiyüzlü olacaktır, her toplum gibi. Diğer taraftan Stirner’in önemi düşünce sistemlerine dair tutarlı analizleri ve bireye bireysel değişimlere dair sunduğu alternatiflerdir. Özgürlüğü sorgularken bireyin önemini öne çıkarır: “Peki, nelerden kurtulup özgürleşeceğiz? Herşeyden. Demek ki: bütün perdeleri kaldırılacak, bütün kabukları – kırılacak çekirdek Ben’im.” […] Ama bizzat bu Ben’e özgürlüğün sunacak hiçbir şeyi yoktur.” Felsefe tarihinde özgürlük sorusunu bu şekilde sorgulayan bir filozofa Stirner dışında pek rastlanmaz: “Ben özgür olduktan sonra ne olması gerektiğine dair özgürlüğün söyleyecek sözü yoktur, tıpkı hükümetlerimizin tutukluyu, cezasının bitiminde serbest bırakıp kimsesizliğe terk etmeleri gibi.”[7] Birey gerçekten Herşeyden özgürleşmek mi ister? Yoksa daha çok Herşeyi elde mi etmek ister? Bireyin elde etmek istedikleri var, kurtulmak istedikleri var. Burada önemli olan bireyin Kendi-olarak kendi ilgi ve çıkarları için karar vermesidir.

Roquentin henüz us’la boğuşmaktadır. Bir taraftan özgürleşmek (arınmak) ister, diğer taraftan kendi yalınlığına pratik bir ifade verebilecek durumda (olanaklık/erk) değildir. Varoluşun ve toplumsalın yoğunluğuyla baş başadır. Bu yoğunluktan çıkabilmesi için “Kendine dönmesi” gerekir ki özgürleşebilsin.

3) Egoistlerin Birlikteliği ve Toplumsal

Roquentin silkeleniyor, Kendine geri dönmeye çalışıyor, ancak buradalıktan haz almıyor. Onu çevreleyen gündelik yaşam, sahi olmamalık fazla geliyor ona, altından çıkamıyor o devasa gücün. Yakalandığı melankoli hastalığı bireysel dirilişine engel oluyor. Sartre, protagonistine bir çözüm sun(a)mamaktadır. Roquentin, melankoli adında bir çıkmaz sokaktadır, bir şeytan çemberine hapsolmuştur. Sartre, protagonistini orada bırakır. Daha sonraki eserlerinde ama melankoliden uzak, hatta ihtiras gibi afektler bile içermeyen bir toplumsallık sunar. Adı: Sosyalizm.

Sartre’ın sosyalizmi doğal olarak Ben’lerin ilgisinden uzak töresel bir toplum için düşünülmüş bir kuramdır. Toplumsal düzenle birlikte Herşeyin absürtlüğünü “Bulantı”da tutarlı bir şekilde gün ışığına çıkaran Sartre, daha sonraki eserlerinde (Varoluşçuluk bir Hümanizm midir? / Varlık ve Hiç) insansal özü Marksist bir toplumda yaşayacak olan töresel İnsan olarak adlandıracaktır. Varolanın, adsızın özgür edimi yeni bir toplum düzeninin hizmetçiliğine indirgenecektir.

“Varoluş” “yeni” adlar ve “yeni” unvanlarla şekillenecektir: “Hümanist”, “Sosyalist”, “Marksist” vb. Bundan böyle insanlığın tek kurtarıcısı komünizm olacaktır. Bir toplumsallık üzerinden birey “İnsan olabiliyor” ancak. Sartre bir ideal insan imgesini takip ediyor, bu şekilde ifade etmese de. Neticede sosyalizm gibi bir sistem bireyin bireysel keyfiliğini önemsemeyeceği gibi, baskılayacaktır. Bu durumda İnsan erekleştirilerek bir ödev, bir ideal, bir meslek haline getirilir. Şu anki benliği köpük ve gölgeden oluşmaktadır. Kant’ın “İnsan eğitilmesi gereken tek canlıdır”[8] tümcesi Sartre felsefesinin temel taşlarından birini oluşturur. Böylece çoğunlukça belirlenen bir genel oydaşma, bir kategorik buyruk Sartre hümanizmini belirlemiş olur.

Stirner kendini hedeflemez, kendini başlangıç noktası yapar. Ve toplumsala alternatif olarak “Egoistlerin Birlikteliği”ni sunar. Genel toplumsal düzene alternatif olarak bu birliktelikle gücünü büyüterek kendi ilgilerini yaşamak ister; “Egoistlerin Birlikteliği” bir kuram olmamakla birlikte, bir tür geçici, yani gerekli olduğu sürece yaşayan bir projedir. Amacı kendine hizmet etmektir, töresel ya da başka bir kuruma değil. Her birliktelik katılımcısı yalnızca kendi ilgisine yöneliktir, hiçbir görevi yoktur; ilgisi bittiği an onu o birliktelikte hiçbir şey tutamaz. Ve bu projenin içeriğini ancak katılımcıları belirler. “Egoistlerin Birlikteliği” bireylerin kendi güçlerini daha da keskinleştirebilecekleri bir güçtür. Toplulukta birey egoisttir, toplumda insansal. Topluluğa karşı borcu yoktur, topluma her şeyini borçludur, çünkü genel bir yasaya karşı sorumludur.

“Egoistlerin Birlikteliği”ni bir partiye benzetebiliriz. Her katılımcı kendi ilgisi doğrultusunda oradadır. Bir partide ise her katılımcı çeşitli görevlerle yükümlüdür. İlkinde birey gönüllüdür, ikincisinde zorunludur. Birinde yaşamdan zevk alır, diğerinde değer yargılarla, ödevlerle, ideallerle çevrilidir, ilkinde yaşam enerjisini tüketir, ikincisinde tüketilir. Toplum bireylerin sırtından yaşar. Sartre’ın toplumunda Stirner bir Kendi-olarak barınamaz.

Topluluk bir araçtır, toplumsa bir amaç. Toplulukta birey bir Kendi-olandır, toplumda yalnızca bir üyedir. Ve sadece üyelik haklarından yararlanır. Aynı zamanda üyelik ödevleriyle yükümlüdür. Pedagoji, klasik adıyla terbiye, toplumun bileşenlerinden biridir. Toplum bireye sınırlar koyar, toplulukta bireyin çıkış noktası ve yargıcı kendisidir. Çıkarları doğrultusunda bir iletişim kurabilir ya da iletişimi bozabilir. Kimseden bir şey talep etmez, kimseye karşı yükümlülük taşımaz.

“Bulantı”da her şey rastlantısal ve absürttü, şimdiyse sosyalizm gibi bir sistem Sartre’da bir anlam kazanıyor. Toplum Sartre’ı mutlu kılar, Stirner’i tiksindirir.

 4) Buradalık ve Haz

“İşte o zaman bulantı beni yakaladı; banketin üzerine yığıldım.[…] Kusmak geliyordu içimden.”

-Sartre-

Stirner’in buradalığı tiksinti değil, haz yönelimlidir. Parolası: Buradayım ve haz alıyorum. Tıpkı bir bitki gibi kendi iç dinamiğime göre nefes alıyorum. Stirner’in varoluşu varoluşçuluk değildir, çeşitli giysilerle sahneye çıksa da, hiçbir giysi  kutsanmadan yerini bir sonrakine bırakır.

“Varoluşçuluk bir Hümanizm mi dir?” adlı eserinde Sartre, Dostojevski’nin “Tanrı yoksa, her şey mübahtır” tümcesini örnekleyerek, ateist varoluşçuların insanı şu an bir “taslak” olarak algıladıklarını ve yukarıda saydığım bileşenlerle bu “taslağı” Tanrı’dan ve dinsel öğretilerden bağımsız olarak şekillendirdiklerini ileri sürer. Çünkü Tanrı’nın olmayışı bir ateist için hiçbir şeyi mübah kılmaz. Buraya kadar sorun yok.

Sartre’ın “taslak” kavramı ve ateizmi konumuz gereği önemlidir. “Taslak insan”, kendini daima yenileyendir; bu bir bakıma Stirner’in Biricik’iğle örtüşür, çünkü Biricik de kendini daima yeniler. Ve bu yenileme Biricik’in gündelik şekilleridir. Biricik kendini amaçlamaz, kendini tüketir, her an neyse odur. Ancak Biricik bir taslak değildir, Biricik doğası gereği zaten bir bütündür, gündelik şekillenmeleri onun gelişimindeki geçici adlarıdır. Ve bu adlar onun ilgisine göre değişir, sabit değildir. Çünkü her sabit düşünce ve edim bir fixe Idee’dir. Stirner’in bir sosyalist olma çabası yoktur, vicdanlı bir insan olma eğilimi olmadığı gibi.

Sartre’ın ateizmi Feuerbach’ın İnsan kavramını anımsatır. Feuerbach’ın ateizmi, Hıristiyanlık öğretisine göre Herşeyin ölçütü olan Tanrı’nın yerine İnsan’ı temel alır. İnsan’dır artık Herşeyin ölçütü. Feuerbach, Tanrı’yı yok sayarken, onun yerine İnsanı getirir, bununla İnsanı yüceleştirir. Bu nedenle Stirner Feuerbach ve döneminin öteki ateist filozoflarına hitaben “ateistlerimiz dindar insanlardır. […] En azgın ateist, en inançlı Hristiyan’dan daha az dindar değildir”[9] der. Sonuç olarak sadece adlar değişti: Tanrı’nın yerini İnsan aldı. Sartre’ın ateizmi de aynı eleştiriye layıktır. Nedir Sartre’ın ateizmi? Var olan bütün Hıristiyan değerleri devralmak. Vicdan, pedagoji, sevgi, aile, toplumsal sorumluluk kısacası sosyolojik tüm değerler devam ettirilir. Değişen nedir? Gökten indirilen Tanrı’ya vicdanda yer verilir, tam olarak: Tanrı’nın bizzat kendisine dönüşür vicdan. Ateist vicdan: Hümanizm. Sartre ile birlikte tüm varoluşçular bu toplumsal bileşenler üzerine kuramlarını yapılandırırlar. Dolayısıyla Stirner’in ateizm eleştirisi güncelliğini en yüksek düzeyde korumaktadır.

“Varoluş, özden önce gelir tümcesi” bu aşamadan sonra tersini dile getiriyor. Ateistin vardığı yer yalın varoluş değil, öz’leşen nominadır: Sosyalizm vb. Yalın varoluş varoluşçuluğa dönüşürken beraberinde yeni tanrılar doğuruyor. Bu durumda haz Kendi-olanın kendi hazzı değil, bir nominanın hazzıdır.

Kitabının “İlişkilerim” bölümünde dünyayla ilişkisini şöyle ifade eder Stirner: “Benim dünyayla ilişkim onun tadını çıkarmak ve onu böylelikle kendi öz-hazzım için kullanmaktır. İlişki, dünya-hazzıdır ve benim – öz-hazzıma aittir.” Ve bu haz Ben ile Öteki arasında bir tahakküm ilişkisine neden olmaz: “Ne Sen benden yüce varlıksın ne de Ben senden.”[10]

Elbette Stirner tiksinme duygusunu tattı, elbette varoluşsallık ve toplumsallık karşısında Roquentin gibi aynı ikilemleri yaşadı, ancak “Biricik ve Mülkiyeti” tüm bu ikilemleri aşan ve hazzını yeniden keşfeden bir Biricik’in dünyasıdır.

Bir yetkinlik olarak us “Bulantı”da parçalanır. Roquentin, kendi seçimi olan izolasyonda acının uç noktasında yaşar. Üstbenden neredeyse tamamen kurtulacakken tiksintinin dalgalarına kapılır. Tiksinti ona kendini bulma yollarını gösterir, aynı zamanda ama onu izolasyona iter. Protagonist sarsıntı yaşar, Meselesini Hiç’e bırakmak üzereyken. Neticede, içselleştirilen üstbenini dışlarken, kendi Ben’ini de dışlar. “Tiksinti” (bulantı) budur.

Sartre daha sonraki eserlerinde Roquentin’ı “Bulantı”nın kasvetinden kurtarır. Ne var ki Kendi-olan bir Biricik olarak yeniden yaratabileceğine, nominalarla taçlandırır onu. Sonuç: Roquentin nominaların mekânı olan üstbenini geri alır. Ancak onun yerine Ben’ini sonsuza dek kaybeder. Sartre’ın yalınlığı, otantik düşüncesi hayaletlere karışır ve Stirner gülümser.

Kaynak: http://projektmaxstirner.de/maxpaul.html?fbclid=IwAR3alLjnHhYDNQeOApj6hZzSYl4Xbcxl1SQDkpdDLnW-TBr13GgKZuykjQg


[1] Jean-Paul Sartre: Drei Essays, Ullstein, 1989, s. 32. (Metin boyunca ad verilmediği sürece çeviriler bana aittir.)

[2] Max Stirner: Biricik ve Mülkiyeti, Norgunk, s. 309 ve 320.

[3] Stirner, a.g.e, s. 195-196.

[4] Sartre, a.g.e, s. 16.

[5] Sartre, a.g.e, s. 32.

[6] Fritz Mauthner: Der Atheismus und seine Geschichte im Abendlande. Viertes Buch. Georg Olms Hildesheim, 1963. s. 210.

[7] Stirner, a.g.e, s. 149.

[8] Immanuel Kant: Der Denker und Erzieher, Deutsche Buchgemeinschaft, Berlin 1961, s. 346.

[9] Stirner, a.g.e, s. 167, 40

[10] Stirner, a.g.e, s.  41.

Views: 498

“bir direniştir yalnızlığa sevgi” ve “göç yollarında” –Ahmet Ateş (Şiir)

bir direniştir yalnızlığa sevgi

Yürümüşsen diz boyu karda

korku yoldaş olmuşsa fırtınalarda

bir dağ evi, açılan kapı

ocakta meşe ve fokurdayan çaydanlık

iner yüreğinin dağlarından asi bir sevgi.

Uzun yürüyüşler sonu

sevdiceğinden uzak

bilenmişse öfken

çekilip sırtını dayama kayalara

gözlerin derin vadilerdeyken

bir sevda tüyü

bir diken

konar en pamuk yerine gönlünün.

Doldurup anıları çantana

düşmüşsen yollara

yaşadığı yaşadığın şehirse

verilmiş sözün olsa

sevdasız yaşamaya

bir direniştir yalnızlığa sevgi

bu kentte.

Geçmiş günleri andığında

bir boşluk göğsünde aniden

iç çekişin, dolan hava ve bir kasırga

tazeleme sigaranı, boşuna

bağrında düğümlenen hasrettendir.

Aralık 1984

göç yollarında

Dalından beyaz çile toplayanlarlaydık

yüklendik terli bedenlerimize

serin köpükcükleri

on üçündeki sevdalı ellere değdik

kınalandık

yad değildiler top top sarılmış bezlere

kırk kuruş fazlasını katanlar

tipili dağların hasret paylaşan

al bir fuları olacağını bilmeseler de.

Bilemezlerdi düğün bayraklarında

naralarla dalganışlarını

sevinçle döşeli odaların

küs ıssızlıklarında

sokaklara sırlanıp sığınacaklarını.

Bilemezlerdi bakır yüzlü Kırmanj kızları

dost düğünlerine armağanlarını.

Bilmeseler de kesemezlerdi

uçulan gecelere köprülenen

acı, terli çırpınışlarını.

Şimdi bir boşluktur sevgili, bağrım

uçsuz bucaksız topraklar

sıkıntılı yaz sıcakları

korkuyla sessizlik

terk edilmişliğin demli yalnızlıkları

ah bir eksiklik var bu kentte.

Üzüm satan kadın susmuş

kasanın üstünde üvezler

caddeden yüze vuran bir sıcak yükseliyor göğe

askerler devriyede

uçak sesleri

tezgahın üstünde yırtılmış göklü bir kumaş

bir boşluk kentle yüz yüze

yokluğa ağıt yakıyor.

Daha yarım saat önce

sen miydin, sesin miydi ahizede

bir boşluk gazete resimlerinde

boşlukta eller

iri yazaçlar caka satıyor.

Yaşamımız ayrılıklarca damgalı

kavuşmuşsak her şeye inat

artık çiçek çağı çağımız deme

gecelerin güvercin kaldıran çığlıklarını

unutamamak

ayrılıkları kanıksamak mı

annelerin gelemeyişleri

baharı bekler gibi bekledikleri görüşlere

bunları unutamamak

ayrılıklara tapınmak mı sevgili

beton duvarlar, karınca yuvalarının düşleri

bunlarla alt etmek zamanı

orada bu oyunlarla oyalananları unutamamak

kendi yalnızlığına kıvranmak mı?

Bilesin sevdiceğim

yeni denizler sensizlikte taramıyor saçlarını

ne yapar ya bu kentte bu adam

ellerinde yalnızlıklar

yüreğinde, usunda, adımlarında sen

her soluğunda sen

düşmüşken aylaklığa

geçer çiçekçi dükkanlarının önlerinden

kahreder ayrılıklara

kahrolur ayrılıklarca.

Ekim 1984

Views: 168

Lysander Spooner’in Toplumsal Sözleşme Eleştirisi – Steve J. Shone – 5

Herşeye rağmen Ogden v. Saunders’de Marshall tarafından açıklanan toplumsal sözleşme teorisi kesinlikle Locke’un değil Hobbes’un bakış açısıdır. Hobbes bir kere sözleşme yasallaştıktan sonra bireylerin hiç de neyin doğru ve neyin yanlış ya da neyin haklı ve neyin haksız olduğunu yargılayamayacağına inanır. Dahası Hobbes’a göre egemenlik ilelebettir. Ve Spooner’a göre problem sahip olduğunuz bir iktidardır ve Saunders’da Marshall’ın yaptığı biçimde anayasal güvenceleri ortadan kaldırarak onun Leviathan gibi davranmamasını engelleyemezsiniz – ki bu Hobbes’un dikkate aldığı bir düşüncedir ve Locke’un Aslanlar ve Sansarlara dair yaptığı nüktenin nedenidir fakat Hobbes bununla layıkıyla ilgilenmekten başarısız olmuştur. İroni şu gerçekte yatmakta: Spooner toplum sözleşmesini eleştirirken Locke’un ürettiği iddiaları ve Hobbes’un tasarladıklarını kullanmaktadır. Spooner, bir toplum sözleşmesinin iktidara dayanmasına karşı olmasına rağmen , Locke’un iddialarının bir kısmını kabul eder. Bu iddiada denir ki eğer iktidar rıza ile yönetmiyor ise insanların onu değiştirmek için uğraşmaları meşrudur. Spooner, Marshall’ın Saunders’ında karakterize ettiği gibi federal iktidarı karakterize etmekte doğruyu yapıyor ise ABD iktidarı hiç de rızaya dayalı bir iktidar değildir. Aslen o bundan daha ileriye gider ve hiçbir iktidarın, ‘doğal olarak imkansız’ olduğundan dolayı, asla rızaya dayalı olamayacağını iddia eder (1886, 104). Açıkçası bu anarşist bir duruştur. Anarşizm ve klasik liberalizm politik yükümlülüklerin olasılıklarına dair benzer bir şüphecilikle başlamış olduklarından dolayı/için, liberaller modern iktidarları rıza vasıtasıyla meşru bulma eğilimindedirler. Halbuki anarşistler ikna olmamış olarak kalmışlardır. Reichert, Amerikan anarşizminin tarihinde buna işaret eder:

Eğer devletin, ki iktidar demektir, kendi rasyonel yargısına göre davranan bir bireyin herhangi bir kararını veto ya da iptal etmek için nihai gücü var ise Liberal bireysel haklar ve gücün aslında devredilemez olmadığı fakat kesinlikle en yüksek egemen güç tarafından sınırlandırılacak bir konu olduğunu itiraf etmekte zorlanır… liberalizmden farklı olarak anarşizm kamu düzeni ve güç talebi için bireysel özgürlük ilkesine kendisini adaması temelinde eleştirilemez (Reichert 1976, 3-4).

Benzer şekilde anarşist Rudolf Rocker iki ideolojiyi aşağıdaki biçimde karşılaştırır:

Anarşizmin fikir olarak liberalizmle ortak noktaları vardır. Tüm toplumsal problemlerde bireyin refahı ve mutluluğu fikri ortaktır. Ve Liberal düşüncenin en büyük temsilcileri ile ortak olan bir diğer konu da iktidarın işlevlerini en aza indirerek sınırlandırma fikridir. Destekçileri bu düşünceyi nihai mantıklı sonuçlarına kadar takip etmektedir ve toplum yaşamından politik iktidarın her bir kurumunu yok etmek arzusundadırlar. Jefferson, Liberalizmin temel kavramını kelimelerle şöyle süsler: ‘En iyi yönetim en az yönetendir’ şeklindeyken Anarşistler Thoreau’nun deyişiyle şöyle der: ‘En iyi yönetim hiç yönetmeyendir.’ (Rocker 1989, 23)[i]

Rıza gösterme ABD Anayasası’nda nasıl gösterilmektedir? No Treason, No. II’da (İhanet Yok, II’de) Spooner eleştiride farklı bir yol açar. ‘Biz, İnsanlar’ deyişine referansla başlar. Belge rızanın gerekliliğini ya da başka bir şeyi işaret etmektedir. Spooner, Anayasa’nın bir başına bir otoritesinin olmadığını söyler. Üstelik böyle bir anlaşmanın gerçekten onu onaylayanlar arasında olması hariç anlamı yoktur. Bundan dolayı Spooner sorar: Anayasayı kim onayladı? Kesinlikle kadınlar, çocuklar, siyahlar değil. Ve pek çok eyaletin seçim için mülkiyet nitelikleri olduğundan dolayı beyazların büyük çoğunluğuna seçime katılması için fırsat bile verilmemiştir. Sonuç olarak bu süreçte yer alan az miktarda Amerikalılardan anlamlı miktarı bunu yapmayı reddettiler (Spooner 1867b, 3-4). Anayasa’nın açılış salvo’suna rağmen, insanlar hayatlarını ve faaliyetlerini etkileyecek olan bu belgeyi çoğunlukla okumamış, anlamamışlar ve anlamıyorlardı. Zaten bugün yaşayan hiç kimse onu imzalamadı (Spooner 1882, 9). Bununla birlikte Amerikan insanlarının onu okumuş oldukları ve onu anladıkları ‘varsayılır’. George Washington ve diğer kurucuların kastettiklerini bildikleri ve uzmanların bile ona dair aynı fikirde olamadığı anayasa hukukunun bilgisine sahip oldukları ‘varsayılır’. (Spooner 1860, 225-26; Spooner 1870, 22; Spooner 1886, 9).

ABD Anayasası’nın bir sözleşme olma iddiası yoktur. Eğer o bir sözleşme olsaydı, sadece yazıldığında yaşayanları bağlardı. Halbuki aslında o zaman yaşayan insanlar şimdi rahmetli olmuşlardır. Bundan dolayı Anayasa da ölüdür. Ona tahsis edilmiş zaman bitmiştir (Spooner 1870, 3).

Anayasa ne içindir? O olsa olsa doksan yıldan fazla bir zaman önce düzenlenmiş bir yazıdır. Zamanında az sayıda insan tarafından kabul edilmiş; genel olarak elinde epeyce mülkün belgesinin ellerinde olduğu az miktarda beyaz yetişkindir bunlar… muhtemelen iki yüz binden fazla değildirler ya da tüm nüfusun yirmide biri diyelim. Bu insanlar öleli uzun zaman oldu (Spooner 1882, 8).

ABD Anayasası’nın basitliği ve kısalığı sıklıkla onun güçlü olması olarak görülür fakat böyle bir nitelik belgenin farklı şekillerde yorumlanmasına neden olur. Spooner bu avantajı tersine çevirir. Anayasa’da yazılanların anlamına dair anlaşmazlığa götürdüğünden dolayı Anayasa’nın bu esnekliğini bir dezavantaj haline getirir.  Birçok şey Anayasa’nın otoritesinin belirlenmesine dayanır. Spooner iddia etmeye devam ederek Anayasa’nın asla bir sözleşme olmadığı ve olmayacağı durumda da ABD’nin liderlerinin de meşru olmayacağını söyler (Spooner 1870, 26).

ABD Anayasası’nın yapıldığı zamanlarda yaşayan insanlar sorusunun bir tarafa bırakılması onaylanmışken, Spooner varolmayan kişiler sorununa döner. Belge sonraki Amerikalı kuşakları çok az bağlamaktadır. Spooner, Kuruculara dikkat çeker: ‘Onların doğal bir güçleri ya da çocuklarına bunu mecbur kılma hakkı yoktu (Spooner 1870, 3).  Başlangıcı ‘gelecek nesillerimiz’den bahsetse de Kurucuların Anayasa’nın dikte ettirdikleriyle yaşamak için nesillerini zorlama eğilimi yoktur. Anayasa’nın benimsenmesine kişisel olarak dahil olan insanlar sadece etkin ve belki de diğerlerini de bağlayan Anayasa’ca idare edilmeyi kabul etmek için bir zaman dilimini tesbit etmekte başarısız oldu (Spooner 1867b, 4-5)  aynı zamanda Anayasa ‘fakir, zayıf ve cahil’ olanları esir ederken küçük, zengin elitlere hakimiyet de verdi (Spooner 1882, 9).

Spooner’a göre burada sınırlandırdığı felsefi anarşizm kelimenin gerçek anlamıyla ‘ihanet değildir’. Benedict Arnold gibi birileri haklı olarak bir hain olarak görülür. Arnold kendisinin ABD’nin dostu olduğunu iddia etse de olmadığını iddia eder Spooner. Gene de Kurucu Babalar ihanet edenler olarak tanımlanamaz. Onlar Krala onun otoritesini reddettiklerini söylediler. Benzer şekilde Güney ayrılacağını bildirmişti; güneyliler ihanet edenler değil düşmandılar. Ve eğer insanlar iktidara bağlı olduklarını inkar ederlerse bu onların hain oldukları anlamına da gelmez (Spooner 1867b, 8).

1790 tarihli federal yasa belirlemekteydi ki ‘ABD’ye bağlılıkla borcu olan’ insanlar kendi ülkelerine karşı ihanet teşebbüsünde bulunurlarsa bu ihanetlerine ceza idamdır. Spooner bunu sorgular. Çünkü yasa bu bağlılığın nasıl oluştuğunu söylememektedir (Spooner 1867b, 10-11).  Bunun ABD topraklarında meydana gelmiş olması kesinlikle tesadüf olabilir mi? Anayasa bütünüyle en yaygın rıza üstüne oturmuş olma görünümündeyse de insanların kendileri bizzat bu sözleşmeyi imzalamadan vatana bağlılıkla sorumlu tutulamazlar. İlginçtir ki yabancılar bu çeşit bir sözleşme yaparak vatandaş olmaktalar. Bundan dolayı İktidarın sadakat anlayışı ABD Anayasası altında yerlilerin kötü durumunu yabancı bir ülkede doğmuş olan vatandaşlardan daha kötü yapıyor (Shively 1971b, 4; Spooner 1867b, 11).

Anayasayı hiç kimse imzalamadığı için belgenin otoritesi de imzalanmış olmasına dayanmaz. Bir sözleşme olarak göründüğünden dolayı Anayasa’nın nüshalarının imzacılara verilmiş olması zorunludur fakat bu yapılmamıştır. Ayrıca, önemli sözleşmeler noterde onaylatılmalı ya da başka şekilde tarafsız taraflarca garanti verilmelidir. Anayasa’nın bir şekilde imzalan(ma)mış olduğunu kimse görmemiştir. Bundan dolayı Anayasa hiç kimseyi bağlamaz (Spooner 1870, 18-19, 22; Spooner 1882, 8).

Millet nedir, ‘Birleşik Devletler’ nedir, diye sorar Spooner? Şüphesiz bu adlandırmanın ifade ettiği hiçbir şey yoktur. Yasal bir varoluşa sahip olan insanlar kendilerinin üye ya da temsilci olduklarını gösteren kağıtlar üretebilirler fakat nerede ülkelerin üyelik kartları? Birleşik Devletler’in birleşme nişanı nedir (Spooner 1870, 40-41)? Yanıtta bir kişiyi bir ülkenin mensubu olarak tanıttığından dolayı bu maksadı pasaportun yerine getirdiği iddia edilebilir. Spooner’a göre bu da olmaz. Onun işret ettiği nokta tekrar bir meşruiyettir. O ulusun sahte bir kurum olduğuna inanır. Belli bir bölgede birlikte yaşayan insanlar arasında asla bir sözleşme olmadığını ve yetki almış bir monark, elçi ya da farklı bir grup olarak onları temsil eden başka liderler ve ülke gibi bir şeyin olmadığını söyler. Başka diğer iktidar örgütlenmeler gibi uluslar da meşruiyetten yoksundur. Bunlar isimler ve mitlerdir fakat asla yönetim şekilleri değildir (42).

Spooner iktidarlara aynı zamanda tarihsel bir perspektiften hücum eder. ABD, İngiltere, İrlanda ve Fransa’da yönetici sınıflar iktidarlarını toprağa gayrımeşru el koymaya borçludurlar  (Shively 1971c, 4). Özellikle İrlanda halkının yanında yer alıp Anglo-Saksonları tüm insanlığın düşmanı olarak niteler. Britanya İmparatorluğu’na karşı olarak onları ‘zorbaların ve hırsızların konfederasyonu’ olarak düşünür. Avrupalı toprak sahiplerinin topraklarının gerçek sahipleri olmadığı iddiasındadır. Ataları mülklerini gerçek sahiplerinden zorla ele geçirmişlerdir. Arazi hırsızlığının uzun zaman önce olmasından dolayı onların suçu mazur gösterilemez (Spooner 1880, 4, 6, 8).  Sonuç olarak, sömürgecilerin el koydukları şeyler için mağdurlara tazminat verilmesini önermektedir:

Bu komplocular bir iktidar olarak baskılar, çalar, köleleştirir – İngiltere, İrlanda ve adına ‘Britanya İmparatorluğu’ denen imparatorluk bir baştan öbür başa her yerde  – baskı, yağma ve boyun eğdirmeyle ayrım gözetmeksizin herkese savaş açar. Toprakları orijinal bir şekilde gaspetme yoluyla olduğu kadar onların ellerinden bir şekilde zarar gören herkes sorumluluk üstlenmek zorunda bırakılmıştır. İskan zamanı geldiğinde onlara yapılan haksızlıklardan dolayı kefaretin ödenmesine hak kazanacak olanların sayısı iki yüz elli milyonu bulacaktır (Spooner 1880, 7).

Toplumsal sözleşme doğrudan olmayan demokrasilerin her biçiminde başarısızdır. Çünkü Kongre kendi araçlarıyla yasa yaptığında onlar birleştirici bir tanımla doğal adaleti çiğneyerek idare edenlerdir. Spooner, Kongre üyeleri neden ‘keyfi hakimiyet hakkına’ sahip olmalarını ister? diye sorar (Spooner 1882, 3) Böyle bir güç asla ihale edilmez.  İnsanlar kendi ‘doğal özgürlük haklarını’ geçerli bir mazeretle asla bırakamayacakları ya da kendi egemenliklerini başkalarına devretmeyecekleri (Spooner 1886, 11) için bu imkanı Kongre’ye vermek – gönüllü dahi olsa – ABD vatandaşlarını köleye çevirir, der (Spooner 1882, 4).

STEVE J. SHONE, Department of Political Science University of Northern Iowa

Çev: Alişan Şahin

Not: Bu seri makalenin bütünü Anarchist Studies’in 15 Vol. 2 sayısında yayınlanmıştır.


[i] Bu deneme Eltzbacher 1958’de biraz farklı bir başlık olan ‘Anarchism and Anarcho-Syndicalism’ adı altında ek olarak yayınlanmıştır.

Views: 202

Tolstoy ve Abduh’un Mektupları: Tek Tanrı’nın Özgür Kulları – Bülent Şahin Erdeğer

Tolstoy ve Abduh Fransızca yazışmışlardı

Lev Nikolayeviç Tolstoy (1828-1910) ölümsüzleşen edebiyat klasiklerinin yanı sıra din, toplum ve siyaset alanlarındaki radikal görüşleriyle de halen tartışılan, etkilenilen bir düşünür.

Tolstoy, gençlik ve orta yaş döneminde dünya edebiyatında zirveye çıksa da yaşadığı anlam bunalımı ilerleyen yaşlarında derinlikli felsefi sorgulamalara yönlendirmiştir onu.

‘İtiraflarım’ adlı eseriyle sekülerizm ve kurumsal Hıristiyanlıktan uzaklaşmasını özetleyen Tolstoy, Ortodoks Kilisesi başta olmak üzere tüm kurumsal Hristiyanlığı bir yozlaşma olarak görmüştür.

Teslis başta olmak üzere pek çok Kilise dogmasını reddederek Tek Tanrıcı, paylaşımcı puriten sade bir yaşamı savunan Tolstoy din adamları sınıfının sınıflı toplumu ayakta tuttuğunu düşünür.

Tolstoy inançlarını şu eserlerinde detaylı biçimde anlatır:

“İnancım Neden İbarettir”, Çev. Dominik Pamir, Eko Kitaplığı

“Ve Işık Karanlıkta Parlıyor”, Çev. Dominik Pamir, Kaos Yayınları

İsa Mesih’in Tanrı ya da Tanrı’nın oğlu olmadığını aksine bir insan ve peygamber olduğunu, paylaşımcı, eşitlikçi bir mesaj getirdiğini belirterek “Dağdaki Vaaz” ekseninde bir kurtuluş teolojisi geliştirir.

Kilise’yi ve tüm kurumsal dini yapılanmaları reddeder; ama bu onu ateizme değil doğal din& fıtrat dinine yönlendirir.

Tolstoy’a göre tüm dinlerin özünde tek tanrı, sade yaşam ve paylaşım vardır ve bu özgürleştirici “doğru dindir”[1] Kilise 1901’de Tolstoy’u resmen aforoz eder.

Bu çerçevede İncil’i tek tanrıcı perspektifle tekrar derler. (Tolstoy’a göre İncil’in Kısa Bir Özeti, Kayhan Yükseler, Selenge Yay. İst. 2017) Siyaset bilimi açısından hiyerarşik sınıflaşmaya ve nihayetinde hiyerarşik “devlet”e karşı anarşist bir organizasyonu- tarım kooperatifleri gibi yatay örgütlenmeleri savunur.
 
Hatta Tolstoy’un vefatından sonra da Tolstoy öğretileri doğrultusunda Batı’da birçok tarımsal anarko-komün kurulmuştur. (bkz. Tolstoy-Gandhi Mektuplaşmaları, Çev. Fahrettin Biçici, Vakıfbank Kültür Yay. İst. 2018)  

Tolstoy, Çar ve Kilise hiyerarşilerine karşı kendisi gibi düşünen diğer inançlarla diyaloğa girmiş ve bu arayışı da tek tanrıcı ve paylaşımcı İslam ile de yollarını kesiştirmiştir.

İşte tam da bu noktada aynı bağlamda İslam dünyasında gelişen ıslah ve yenilenme hareketi de kendi kültürünün kurumsallaşmış yozlaşmasıyla mücadele halindeydi.

Hareketin öncüleri olan Cemaleddin Afgani (1838-1897) ve Muhammed Abduh (1849-1905) önce Urvetu’l Vuska dergisi ile sonrasında ise Menar dergisi ekolü ile hurafelere, sınıf uçurumlarına ve sömürgeciliğe karşı tıpkı Tolstoy gibi tek tanrıcı ve paylaşımcı, sade bir yaşam tarzını öngören sosyal adaleti hedefleyen bir kurtuluş teolojisi geliştiriyorlardı.

Menar ekolünün sosyal Kur’an tefsir yöntemi Fas’tan Doğu Türkistan’a kadar tüm İslam dünyasında dallanıp filizlenecekti.

Abduh ve Tolstoy’un mektuplaşması her iki özgürlük ve kurtuluş teolojisinin kadim belgeleri niteliğindedir. Rusyalı Müslümanlar Tolstoy’u Müslüman kabul ederler.[2]

6 yıl boyunca Tolstoy’un özel doktorluğunu yapmış Slovak asıllı Duşan Petroviç Makovitski gibi yakın çevresinin ifadelerine dayandırılır.

Tolstoy’un Hint alim Abdullah es-Suhreverdi’nin Hadis derlemesini Rusça yayınlaması da Müslümanlığına delil olarak sunuluyor.[3]

Tolstoy’un Hadis derlemesi “Hz. Muhammed: Tolstoy’un İslam Peygamberi İle İlgili Kayıp Risalesi” başlığıyla Türkçe’de birçok kez yayımlandı.

Bu iddialara cevaben seküler kesimden “Tüm Dinlere ve Müslüman Tolstoy İddialarına Tolstoy’un Cevabı” başlıklı bir kitap da yayımlandı. (Acar Burak Bengi, E Yayınları İst. 2005)


Onun dini tercihinin ne olduğu tartışması ise kanaatimce anlamsızdır. Çünkü Abduh’un ve Tolstoy’un da ifadelerinden de anlaşılmaktadır ki “Müslümanlık” nüfus cüzdanında yazılı bir kültürel kimlik değildir.

Aksine fıtrata sadık kalmak, Allah’a ortak koşmamak/tek tanrıcı olmak ve şayet Kur’an’la bilinçli bir tanışma varsa vahye, Hz. Muhammed’e kasti bir düşmanlık yapmamaktır.

Tüm bu özellikler Tolstoy’da mevcuttur o sebeple şahsı hakkında hüküm vermek yerine ona Allah’tan rahmet dilemek yeterlidir.

Ayrıca belirtmek gerekir ki Kur’an bütünlüğünde “kafir” kavramı vahiyle savaşan kasten bilinçli düşmanlık yapanlar için kullanılmıştır.

Tolstoy’un kültürel olarak Müslümanlığını ilan edip etmemesi bunun için anlamsızlaşmaktadır.

Kulların, kullara kul edilmesine karşı mücadele eden ve fıtratına sadık kalan herkes fiilen Allah’a teslim olmuştur. Yani fıtraten Muslimdir.

Mektupların kaynakları:

Abduh ve Tolstoy’un mektupları Rusya’nın başkenti Moskova’daki Tolstoy Müzesi’nde bulunmakta.

Abduh’un mektuplarının nüshaları Fransızca ve Arapça’dır. Tolstoy da mektubunu Fransızca kaleme almıştır.[4]

Arapça’dan çevirisini yaptığım mektupların İngilizce çevirisi Lady Anne Blunt tarafından yapılmıştı.[5]

Araştırmacı, yazar Ahmed Salih ed-Din, “Kosnitsky Köprüsü’nde Tolstoy Mirasçıları” (El-Arabiya en-Neşr, Kahire, 2015) adlı kitabında mektuplara yer veriyor:

Ayn Şems – Kahire – 8 Nisan 1904

Sevgili Saygıdeğer Mösyö Tolstoy;

Şahsınızı tanıma ayrıcalığına sahip olamadık ama bu ruhunuzu tanımamıza engel değildi. Düşünceleriniz bize ışık oldu. Öyle ki düşünce güneşiniz sizin ve diğer akil insanların ufuk çizgisinde parlıyor.

Allah, insanlığı, fıtratla uyumlu olma sayesinde hidayete yönlendirmiştir. Ve sizi insanlığın yöneldiği o hedefe ulaştırmıştır. Ben de bilincine vardım ki insan bilgiyi geliştirmek ve iş üretmek için vücuda gelmiştir. Ki böylelikle insan yorgun düşse de ruhu huzur bulur. Bu şevkle yükselmeye çalışır.

Öte yandan insanlığın fıtrat sünnetinden (doğal yasalardan) uzaklaşmaları sebebiyle yaşadıkları sapmalara şahit oldum. İnsanların bir kısmı gücü kendilerinde toplayarak kendi mutlulukları için başkalarının huzurunu bozdular. Araştırmalarım sonucu taklitçilik/gelenekçilik örtüsünü kaldırıp tevhid hakikatine ulaştım.

Sizin de yükselen sesiniz Allah’ın hidayetine davet ediyor. Sesinize bir çok insan olumlu cevap verdi. Pek çok zihni hidayete yönlendiren söyleminiz ve çabanızdaki kararlılığınıza şahidim.

Bakışınız aydınlık olduğundan dalalette/boşlukta olanları hidayete yönlendiriyor. Örneğin çalışmalarınız kanaat önderlerini etkiliyor. Örneğin (İncil’deki) Allah’ın zenginleri, fakirler adına azarlanmasını gündemleştirdiniz. Ki  sizin kitaplarınızda hatırlatılan irşad ve nasihat, ifade edildiği üzere fakirleri ezen zenginlerin Allah’tan cennetten uzaklaştırılacağı ve ebedi kurtuluştan yoksun kalacakları gerçeğidir.

Dini önderler ise bu gerçeği halktan gizleyerek kötülükleri itiraf etmediler. Siz ise bu dalalet topluluğundan değilsiniz. Allah’a hamdolsun ki sizin sözleriniz hak ile batılı ayırt edebilen bir ferasete sahip. Hristiyan toplumunun hem inançlarındaki hem de eylemlerindeki doğruları ve yanlışları ayırt edebiliyorsunuz.

Çünkü sizin de bizim de karakterimiz ve kalemimiz her gün geleneğin yenilenmesi uğruna çabalamakla geçiyor.

Ve Allah’tan ömrünüzü uzun kılmasını ve sağlığınızı korumasını niyaz ediyoruz. Duamız odur ki Allah sizin söylemlerinizi anlaması için (Rus halkının) kalplerinin kapısını açar; sizin çalışmalarınız onların hidayete ve selamete ermesine vesile olur. 

Mısır Müftüsü
Muhammed Abduh

 


Tolstoy’un cevabı:

Müftü Muhammed Abduh, aziz dostum;

Şahsıma dair övgü dolu nazik mektubunuzu aldım. Mektubunuza cevap vermekte acele ettim çünkü aydınlanmış insanlarla muhatap olmaktan büyük bir mutluluk duyuyorum.

Bu karşılaşma insanın içinde doğduğum ve büyüdüğüm inancımdan farklı bir dine mensup olsa bile. Çünkü inanç biçimlerinin farklı ve çoklu olduğuna inanıyorum.

Oysa dinleri aynı olan insanlar arasında da inançlar farklılaşabiliyor. Fakat doğru olan sadece tek bir din vardır. Ve ikimizde o doğru dine inanıyoruz. Bunu böyle varsayarsam umarım hata etmiş olmam.

Mektubunuzda belirttiklerinize dayanarak şunu söyleyebilirim: İnandığım din senin de inandığın, Tanrı’nın ve onun yasasının tanınmasına dayanan ve insanı komşusunun hakkını korumaya çağıran ve kendisi için istediği, sevdiği şeyleri başkaları için de isteyenlerin dinidir.

Tüm dini kaynaklar bu temel ilkeler etrafında buluşabileceğine inanıyorum. Yahudiler, Brahmanlar, Budistler, Hristiyanlar ve Muhammediler için de aynı şey geçerli. 

İnancım odur ki; dinler ne zaman dogmalar, emir ve yasaklar, mucizeler ve hurafeler, batıl inançlar ile dolarsa bunların etkisi insanlığı bölmek ve çatışmalara yol açmak olur. Bu unsurlar insanlar arasında nefret ve ölüm tohumları eker.

Tersine, şatafattan ve yozlaşmadan kurtulma eğilimi arttıkça, insanlık tüm insanların birliği için aradığı ideal hedefe o derece yakındır.

Bu nedenle mektubunuzu büyük bir sevinçle karşıladım. Aramızdaki yakınlığı ve iletişimi geliştirmek isterim. 

Sevgili Müftü Muhammed Abduh, lütfen içten takdirlerimi kabul edin…

12 Mayıs 1904

Bu makale independent Türkçe’nin 1 Mayıs 2020 sayısında ve şu adreste yayınlanmıştır. https://indyturkish.com/node/172276/t%C3%BCrkiyeden-sesler/tolstoy-ve-abduh%E2%80%99un-mektuplar%C4%B1-tek-tanr%C4%B1%E2%80%99n%C4%B1n-%C3%B6zg%C3%BCr-kullar%C4%B1#.XqyZOQJPZcZ.twitter


[1] bkz. Tanrı’nın Egemenliği İçinizdedir, Kaos Yayınları, 2009

[2] bkz. https://www.fikriyat.com/edebiyat/2019/03/25/tolstoyun-musluman-oldugu-gizlendi-mi

[3] bkz. “Tolstoy Müslümandı” Gerçek Hayat Dergisi Nisan 2006)

[4] https://www.moscobia.com/2018/06/04/665/
http://www.saqya.com/%D8%B1%D8%B3%D8%A7%D8%A6%D9%84-%D8%A8%D9%8A%D9%86-%D8%AA%D9%88%D9%84%D8%B3%D8%AA%D9%88%D9%8A-%D9%88%D8%A7%D9%84%D8%A5%D9%85%D8%A7%D9%85-%D9%85%D8%AD%D9%85%D8%AF-%D8%B9%D8%A8%D8%AF%D9%87/

[5] Letter in an English translation by and in the hand of Lady Anne Blunt : Ain Shems near Cairo, to Leo Tolstoy, 1904 Apr. 8 Pierpont Morgan Library Dept. of Literary and Historical Manuscripts

Views: 292

Sosyalizme Çağrı – Gustav Landauer – 5

Sosyalizm İçin

3

Bu yüzden zamanımız iki çağ arasında durmaktadır. Bu neye benzemektedir?

Birleşmiş bir ruh – evet! evet! ruh kelimesi bu kitapta sık sık geçiyor. Bunun böyle olması belki de zamanımızın insanlarının, özellikle sözde sosyalistlerinin “ruh” kelimesini çok nadiren söyleyip çok nadiren buna uygun hareket etmesindendir. Ruhen hareket etmezler ve bu yüzden gerçek ve pratik hiçbir şey yapmazlar ve bu kadar az düşünürken gerçek olan herhangi bir şeyi nasıl meydana getirebilirler ki! Ortak çıkar konularında, tüketici malların üretimi ve dağıtılmasında kendiliğinden işbirliği yapmaya sevk eden birleştirici bir ruh bulunmamaktadır. Göklerdeki tarla kuşunun şarkısı ya da görünmeyen koroların uzaktan gelen şarkısı, dünyevi faaliyeti başkalaştıran sanat ruhu gibi, her gayretkeş dürtü üzerinde, tüm iş üzerinde salınan bir ruh bulunmamaktadır. İhtiyaç ve özgürlüğü doğal dürtülere, memnuniyete, şenliğe veren bir ruh bulunmamaktadır. Tüm yaşamı sonsuzlukla bağlayan, aklımızı kutsayan, tüm bedensel fonksiyonları göksel, her eylemi neşe, coşkunluk ve zindelik için bir sebep kılan ruh bulunmamaktadır.

Orada ne vardır? Dünyayı yaratan Tanrı; oğlu dünyayı günahlarından arındıran… Bu kadarı yetmezmiş gibi, bir zamanlar bir anlam ifade eden sembolizmin yanlış anlaşılmış bakiyeleri (var), -ki şimdilerde kelimenin tam manasıyla, her bir harf ve noktasına kadar inanç ve mucizevi hikaye olarak ele alınmaktadır- o kadar ki sözde ruh veya beden dahi mezarda çürüdükten sonra mutluluk elde edebilmektedir. Yetti artık. Bu ruh, ruhsuzdur, gerçekle ya da yaşamla hiçbir alakası yoktur. Eğer bir şeyler büyük olasılıkla yanlışsa, o zaman bir bütün olarak bu fikirler de öyledir.

Ve bizim âlimlerimiz bunu bilmektedir. Eğer insanlar, insanların çok büyük bir bölümü yanlış ve yıkıcı yalancılığın ruhuna yakalandıysa, kaç tane âlimimiz hilekârlık ve korkaklık ruhuna bulaşmıştır?

Ve yine halk ve âlimler arasında kaç kişi herhangi bir ruhla ilgilenmez olmuştur ve böyle şeylerle rahatsız edilmekten daha çok gereksiz bir şeyin olmadığını düşünmektedir?

Okulda, çocuklar yanlış öğretilerle eğitilmektedir ve aileleri çocuklarının düşüncelerinin bozulmasına izin vermeye zorlanmaktadır. Eski dinde zorla tutulan yoksulların çocuklarıyla her çeşit yarı-aydın ve hafif şüpheye haiz zenginlerin çocukları arasında korkunç bir uçurum açılmıştır. Yoksulların çocuklarının aptal, uysal, ürkek kalmaları beklenirken, zenginlerin çocukları yarı-eğitilmiş ve uçarı olmuşlardır.

Zamanımızda iş nasıl yapılmaktadır? Neden iş yapılmaktadır?

İş nedir?

Sadece birkaç hayvan türü bizim iş dediğimiz şeyi bilmektedir: arılar, karıncalar, kanatlı karıncalar ve insanlar. İninde ve avında olan tilki, yuvasında olan ve böcek yakalayıp tahıl arayan kuş —hepsi yaşamak için çabalamak zorundadır ancak çalışmazlar. Çalışma (iş), tekniktir; teknik ortak ruh ve basirettir. Ruh, basiret ve komünallik olmadan çalışma olmaz.

Çalışmamızı yöneten ruh neye benzer? Basiretimiz neye benzer? Çalışmamızı düzenleyen komünalliğin doğası nedir?

Aşağıdaki gibi görünmektedir ve de öyledir:

Birkaç adam dünyaya ve sonuç olarak ikamet, endüstri ve faaliyet imkânına; dünyaya ve dolayısıyla ham maddelere ve geçmişten miras alınan emek araçların sahiptir. Bu birkaç adam; toprak sahipliği, parasal servet biçiminde ekonomik ve şahsi iktidar ve insanlar üzerinde hâkimiyet ister.

Bu kişiler eşyanın üretilmesini sağlar ki ilgili duruma göre piyasanın, acentalar ve satış temsilcilerinden oluşan ya da basit bir dille ikna edici lafebeleri, toptancılar, gazete reklamları ve afişleri, havai fişekler ve albenili ambalajdan müteşekkil büyük bir ordunun yardımıyla bunları kabul edeceğine inanır.

Fakat piyasanın mallarını zorlukla ya da hiçbir şekilde ya da en azından arzu edilen fiyatta almayacağını bildiklerinde dahi ürünleriyle piyasaya bombardıman yapmaya devam etmek zorundadırlar zira onların üretim tesisleri ve teşebbüsleri bir toplumun uyumlu organik insan sınıfının ya da daha büyük tüketici birliklerinin ya da halkın ihtiyaçları ile yönlenmez. Rehberleri kendi üretim makineleridir ki binlerce işçi bu makinelerde tekerlek üzerindeki İksion[1] gibi koşulmuştur, çünkü bu makinelerde küçük kısmi iş yapmaktan gayri hiçbir şey yapamazlar. İnsanları yok etmek için toplar ya da inceltilmiş tozdan çorap ya da bezelyeden hardal yapmaları önemsizdir. Satın alındıkları ve para getirdikleri müddetçe mallarının kullanılıp kullanılmaması, faydalı ya da mantıksız, güzel ya da çirkin, iyi ya da üstünkörü, iyi ya da kötü kaliteli olması önemsizdir.

İnsanların büyük bir bölümü, dünyadan ve ürünlerinden, dünyadan ve emek araçlarından ayrılmıştır. Yoksulluk içinde ve güvencesiz yaşamaktadır. Yaşamlarında neşe ya da anlam yoktur. Yaşamlarıyla bağı olmayan şeyler üzerinde çalışırlar. Kendilerini donuk ve neşesiz kılacak şekilde çalışırlar. Pek çoğunun, tüm insan kitlelerinin genellikle başlarını sokacakları evleri yoktur. Donarlar, aç kalırlar ve sefalet içinde ölürler.

Yetersiz beslendikleri ve yetersiz evleri olduğu için tüberküloz ya da başka hastalıklar kaparlar ve vakitlerinden önce ölürler. Sağlıklarını kötü konutun ve zorlukların, hava kirliliğinin ve hastalık kapmış evlerin etkilerine rağmen devam ettirebilenler genellikle fabrikadaki aşırı çalışma, akridin tozu, zehirli maddeler ve buharlar yüzünden telef olurlar.

Yaşamlarının doğa ile hiçbir bağı yoktur ya da sadece azaltılmış bağları vardır. Acıma, neşe, ciddiyet, içsellik, coşku ve trajedinin ne olduğunu bilmezler. Kendilerini tecrübe edemezler. Gülemezler ya da çocuk gibi olamazlar. Kendilerine katlanırlar ve ne kadar çekilmez olduklarını bilmezler çünkü zihinsel olarak dahi pislik içinde ve kirlenmiş havada, çirkin sözlerin ve iğrenç hazların yoğun dumanında yaşarlar.

Bir araya gelip kendi komünallik türlerini geliştirdikleri yer, gök kubbe altındaki serbest pazar yeri ve gökyüzünün özgürlüğü ve sonsuzluğu altında kapalı uyumu simgeleyen yüksek bir kubbe yahut topluluk toplanma yeri, lonca salonu ve hamam değildir; ortak toplanma mekanları, meyhanedir.

Meyhanede içkiye yenik düşerler ve genellikle zehirlenmeden yaşayamaz hale gelirler. Sarhoş olurlar çünkü ayıklık kadar özünde kendilerine bu kadar yabancı başka hiçbir şey yoktur.

Çokça kişinin çalışmak isteyip çalışamaması sistem açısından gereklidir ve bu önceden belirlenmiştir. Hal böyleyken çalışabilen pek çok kişi bunu yapmak için daha fazla istek biriktirmez; pek çok tohum dölyatağında ve pek çok çocuk doğum sonrasında öldürülür; pek çoğu çok uzun yıllarını hapishanede ya da ıslahevinde geçirir.

Hapishaneler, cezaevleri ve idam sehpaları inşa edilmek zorunda kalınmıştır. Mülk ve yaşam, sağlık, sağlam vücut ve cinsel seçim özgürlüğü her zaman sefil ve ahlaksız insanların şiddetiyle tehdit edilmiştir. Asiler ve şedid suçlular şimdilerde genellikle bir tehdit teşkil etmez ve hırsızlar da eskisine göre daha az cesurdur. Bunun yerine sayısız hırsız, soyguncu ve dolandırıcı ve adına cani denilen sözleşmeli katiller vardır.

Ahlaki sınırlamalara boyun eğen rahipler ve orta sınıf vatandaşlar, aşağılık masumiyetimizden masumca sorumlu olsalar da bu zavallı garibanlardan hayvanmış gibi bahsetme uygulamasını başlatmıştır. Onlara canavar, domuz, davar ve hayvan denmektedir. Oysa siz insanlar, ne kadar çocuk gibi olduklarına dikkat edin; morgda yatarken onlara bakın ve özelliklerine nazar edin. Kendinizi çok uzun süredir bağışlıyorsunuz ve sadece iyi kıyafetlerinizi, kendi etinizi ve namı bilinen duyarlı kalbinizi düşünüyorsunuz! Siz iyi vatandaşlar, siz geri çekilmiş ve saklanmış gençlik, siz saf kızlar ve onurlu kadınlar fakire, sefile, batmışa, suçlulara ve fahişelere bakın. Bakın ve öğrenin: masumiyetiniz, suçunuzdur; suçunuz yaşamınızdır.

Onların suçu zengin insanların yaşamıdır. Fakat onlar da o kadar uzun zamandır böyledirler ki artık düşünüp taşınacak kadar masum ve güzel değillerdir. Zorluk ve ruhsuzluk; bağıran bir çirkinlik, yoksunluk ve perişanlık yaratmaktadır. Refah ve ruhsuzluk; perişanlık, boşluk ve üçkağıtçılık peydah etmektedir.

Ve ikisinin de buluştuğu bir nokta, bir yer vardır: yoksul ve acınacak kadar zengin. Bu ikisi cinsel sıkıntıda buluşur. En yoksul olan, vücutları dışında satacak hiçbir şeyi olmayan genç kadınlardır. En acınası olanlar sokaklarda aylak aylak dolaşan ve cinselliklerinin nereden geldiğini ve onunla ne yapması gerektiğini bilmeyen genç erkeklerdir. Şimdilerde ne pazar ne katedral kubbesi, ne tapınak ne de cemaatin ortak evi herkes için ortak mekân değildir. Sadece güç ve paranın ikame ettiği, ruhun evde olmak isteyeceği yerde bulunan haz, tümden öylesine yok olmuştur ki bunu satmak isteyen insanlarla iğrenç vekillerini satın alması gereken başkaları var olur. Haz metaya dönüşünce, en üstte ve en altta yer alan ruhlar arasında artık hiçbir fark kalmaz ve fuhuş evi zamanımızın temsilciler meclisidir.

Ve devlet tüm bu ruhsuz saçmalık, karışıklık, zorluk ve soysuzluk ortasında düzene ve yaşamaya devam olanağı yaratmak için vardır. Okulları, kiliseleri, mahkemeleri, hapishaneleri, ıslahhaneleri ile devlet, ordu ve polisi ile devlet, askerleri, memurları ve fahişeleri ile devlet.

Ruhun ve içsel zorlamanın (içtepi) olmadığı yerde bir dış güç, sistemli bir düzenleme (regimentation), devlet vardır.

Ruh nerede ise orada toplum vardır. Nerede ruhsuzluk varsa orada devlet vardır. Devlet, ruhun vekilidir.

Bu diğer bir anlamda da böyledir.

Ruh gibi görünen ve hareket eden bir şey var olmalıdır. Yaşayan insan bir anlığına bile olsa ruhsuz yaşayamaz. Materyalistler oldukça iyi ve düzgün olabilirler fakat dünyayı ve yaşamı neyin oluşturduğuna dair hiçbir fikirleri yoktur. Ne tür bir ruh bizim canlı kalmamıza izin verir? Bir yanda çalışmamızı düzenleyen ruh ve öte yanda, gördüğümüz gibi zorluk. Bizleri bedenin ve aşağı sınıflar arasında bireyselliğin üstüne çıkartan batıl inanç, fahişe tacirliği ve alkoldür; üst sınıflar arasında bu alkol, fahişe tacirliği ve lükstür. Keza onlarla birlikte her tür ruh vardır! Onlarla birlikte! Ve bireyleri bütünlüğe, halka yükselten ruha bugün ulus denmektedir. Biyolojik topluluğun doğal zorlaması olarak ulus, kadim güzellikte ve kökü silinemez bir ruhtur.  Devlet ve ölçüsüz (outragous) şiddet ile karışan ulus suni bir kabalık ve habis bir aptallıktır – yine de ruh için yapaydır (erstaz), günümüzde yaşayan insanın müzmin zehri haline dönüşen alkolik ruhların zehirlenmesinin ruhsal muadilidir.

Sınırlarıyla devlet ve çatışmalarıyla uluslar halkın ve toplumun var olmayan ruhunun yedekleridir. Devlet düşüncesi ruhun suni bir taklidi, sahte bir yanılsamasıdır. Birbiriyle alakası olmayan, ortak bir dil ve törenin güzel menfaatleri, belirli bir bölgede ekonomik yaşam çıkarları (ve bizler bugün ekonomik yaşamın ne olduğunu gördük)  gibi toprakta hiçbir kökü bulunmayan amaçları birleştirir. Devlet, özel mülkü yöneten polisi ve tüm sınırları ve kurumlarıyla ruh ve amaç sahibi grupların sefil yedeği olarak insanlığın iyiliği için var olmaktadır. Dahası, bir sonraki adım insana sanki bir tür öz-amaçlı ve ideal bir yapı gibi, diğer bir deyişle ruh gibi görünen devlet için var olmuşlar şeklinde muamele etmektir. Ruh, eşit bir şekilde tüm bireylerin kalplerinde ve canlandırılmış bedenlerinde ikamet eden, bireylerden bağlayıcı nitelik olarak doğal zorlama ile onlardan çıkan ve birlikte birleşmelerine yol açan bir şeydir. Devlet hiçbir zaman bireyin içinde kurulmaz. Hiçbir zaman bireysel bir niteliğe dönüşmez, hiçbir zaman gönüllü olmaz. Bilakis ruhun dünyasına hükmeden merkez – ki kişinin yaşayan bedenindeki bağımsız, özgür düşünce ve özdür- yerine emir ve disiplinin merkeziyetçiliğinde yer alır. Uzun zaman önce topluluklar, kabilevi gruplar, loncalar, kardeşlikler, birlikler, toplumlar vardı ve bunların hepsi bir toplum içerisinde tabakalaşmıştı. Bugün güç, yasa ruhu ve devlet vardır.

Ve devlet – ki bundan öte hiçbir şeydir ve bu hiçbir şey olmaklığını örtmek için hilekârlıkla milliyet örtüsü ile kılıflar ve hilekârlıkla milliyeti – ki insanlar arasında hassas bir bağdır – kendisiyle hiç alakası olmayan coğrafi bir bölgeyi işgal eden ve var olmayan bir topluma bağlar. Bu cihetle devlet bir ruh ve bir ideal, anlaşılmaz bir aşkınlık olmak ister ki öyle olduğundan dolayı uğruna milyonlar kana susamış bir hevesle birbirini katleder. Devlet, birliğin gerçek ruhu kaybolup yok olduğu için getirilen ruhsuzluğun aşırı ucu, simgesidir (epitome). Yine de şunu söylemek gerekir: insanlar doğal ruhsal birliğin yaşayan gerçeği yerine bu korkunç hurafeye sahip olmasalardı, yaşam olmayan yaşamda ve bu bölünmüşlükte utanç ve yozlaşma nedeniyle boğulacakları için yaşayamazlardı; kuru bir kir gibi ufalanacaklardı.

Zamanımız işte böyle görünmektedir. Orada çağlar arasında durmaktadır. Bütün insanlar olarak sözlerimi kulaklarınızla duyuyor musunuz, bu tanımlamayı zoraki beyan edebildiğimi hissediyor musunuz? Sizin iyiliğiniz için bu korkunç şeyden bahsetmek zorunda kaldığımı hissediyor musunuz? Ve tüm bu lanet olası çevre, uzun zamandır yaşam kaidemin, hatta fiziki duruşumun ve yüz ifademin dahi bir parçası olduğundan kendimi keşfetmeye artık ihtiyaç duymadığıma dikkatinizi çektiğimi hissediyor musunuz? Benim de bu ağır yükün altında eğildiğimi, tıknefes kaldığımı ve kalbimin göğsümde çarptığını hissediyor musunuz?

Siz insanlar, her biriniz, bu zulüm altında ezilenler; sadece sesimin ve sözümün tonunun size ulaşmasına izin verin. Sessizliğimi ve ahenksizliğimi, boğucu endişemi de duyun. Yumruk elimi, duruşumun tamamının çarpık özelliklerini ve sönük kararlılığını görün. Hepsinden öte, insanların, benim gibi bunlara artık katlanamayan insanların beni duymasını, benim yanımda durmasını, benimle yürümesini istediğim için bu tasvirin yetersizliğini ve benim tarifsiz ehliyetsizliğimi kavrayın.

Çev: Nesrin Aytekin

İtaatsiz.org’un notu: Bu makale serisi Türkçede itaatsiz.org’da hakkında yayınlanmış kısa bir biyografik yazı dışında (Gustav Landauer’in Komüniter Anarşizmi – Larry Gambone) başka yazı ve eseri bulunmayan Komüniter ve mistik temayüle sahip anarşist Gustav Landauer’in “Sosyalizme Çağrı” kitabıdır. Bu eserinin şimdiye kadar kitap olarak basılması “Marksizm” hayranı bazı yobaz kafalardan dolayı mümkün olmadı. Çevirisini Nesrin Aytekin’in diliyle burada sunuyoruz. 


[1] İksion: Zeus tarafından günahları ve nankörlüğü sebebiyle alevler saçan bir tekerlek üzerinde sonsuza dek dönerek yanmakla cezalandırılan kral.(Ç.n)

Views: 228

“serin sabah keyfi ezgisi” ve “sensizlik sınavı” – Ahmet Ateş (Şiir)

serin sabah keyfi ezgisi

                    (orta güçte/moderato)

Dağların kuytuluklarında

her canlı güneşlenirken

al bir atı sıcak ülkelere sürmekteyim

geceden kalmış bedenim

ısınamaz, ısınamaz ki

sohbetinin sıcaklığından başka hiçbir mevsimde

tanış bir imge bulvarlara çeker beni

imgesel bir kentin anacaddelerine

sarışın sahte gülüşleri vitrinlerin

dik başlı oturuşlar, duruşlar

inan hepsi korkunun bir buluşu

yapay büyüklenmelere, güvenli görünmelere

sevinçli görünüşlere sığınmaktansa

as yüzünü

kalmadı zaten gülünecek güzellikleri yeni ilişkilerin.

“Bizimkisi çıkacakmış…”

kucaklamak geçer içimden

yüzyıllık yalnızlıklardan

toplaşıp uçuşları kadınların tutukluevlerine

kanatlarında teneke kutulardan saksılar

“bizimki…”

Gurur acı gülüşlerinden imbiklenmiş

kaygılı yalnız gecelerinden alınmış

gizli bir gülücük dudaklarında, gözlerinde

ortak beklentilerinizi unutup

şimdi razıymışsınız  bir merhabasına

içerdekilerin

yalınlığın, dostluğun, sevgililiğin

çatalkapısı

yarım gülüşleri hep ılık

ve umutla girilir görüşlere.

“… çıkacakmış.”

Çıksın, çıksın kadın kardeşim!

Sen ya küçüğüm, ondörtlüm, Brüksellim

saçı görklüm?

Babalık pangunotla bu devirde

üstelik seninkisi içerde.

Ürkeksin, çekingensin, sözsüzsün

niçin sırlarsın yüreğini

kız, senin şimdilerin

gelecek zamanların ne yetkin

çift mi yaşadın geçirdiğin yılları

korkuyorum sen kolumdayken

yavaş bu ne hız!

Saçların dağılacak sonra!

Buraya kim alçak yaptı

üstgeçitlerini kentin?

Haziran 1984 

sensizlik sınavı

Yokluğuna alışamadım

bekler dururum karanlıkların kıyısında

bitir diyorsun tutsaklığını

korkarım dalgalı gecelerde

sensizliğe sürüklenmeye

ışık vuruyor gözlerime

giden gemilerde düşlerken seni

bir burgu dönüyor beynimde

inat bu ya, bekliyorum.

Saatimde dönenen ne durmadan

gel

at şunu derinliklere

ölüme gidiş hızım hesapsız kalsın

hep aynı imge

konuşuyor konuşuyorsun işitilmez

sözcüklerle

düşünce tutulması bende.

Nasıl harcarsın zamanı diyorsun

ayaklarım tutkallı, yerler ahşap

ören yerinden yükselen kahkahalar

ne denk geliş

gene unuttum geçmişi bir yerlerde.

Dilimin ucundaki yarınım mı

eksik elemanlı eşitsizlikler

yoksul biçimlerde çözülür

sensizlik testinde.

Ağustos 1984

Views: 186

Devletleşme, Yöneticilerin Ortaya Çıkışı ve Deve Cemal Çetesi (Bölüm 3) – 11 – Bayram Bey

hanlar, sultanlar, padişahlar

Başıboş bunca gezintiden sonra anlatımıza dönersek artık Gazan Han’ı ya da hanlığı daha geniş bir açıdan anlayabiliriz. Sultaniye çayırında ordu (çadır kent) kurmuş han, bölgeleri oradan yönetmektedir. Çağdaş zamanların başkentleri Bozkır Büyükdevletleri için oldukça yaddır. Onların yönetim yerleri de kendileri, orduları gibi deviniktir. Yönetenler elbette devletin “erkanı” (büyükler, üsttekiler) sayılan yöneticilerdir. Başka bir deyişle hanın destekleri, direkleri, kurulu düzenin dayanakları, tepesindekilerdir. Dönemin üst yöneticilerini imleyen kavram erkan değil “divan ıssı”dır.  Bu yönetme işine  Yazıcıoğlu’na göre bölge ayanları, bir zamanlar yöneticilik yapmış beyler (emirler) de katılmaktadır. Ayanlar kentlerin varlıklı soylularıdır. Beyler de (başka bir küme için de söylenen bir adlandırma) göçebe, yarıgöçebe boy  örgütlenmelerinde tepedeki soylulardır ki binlerce kişiye buyurma güçleri ve yetkeleri (otorite) bulunur. Han dilediğinde kırların soyluları hanın ordusuna atlı savaşçılar, atlar, kılıçlar, ok yay, mızrak takımları ve ordunun gereksindiği yiyecekleri, savaş hayvanlarının yemlerini bulmak zorundadır. Han bunları istediği zaman katına çağırıp toplayabilir. Bunlara danışabilir, buyurabilir, ki han bir yargıyetkilidir. Beyler de içinde boyu eğen eğdirilenler kul, uyruktur. Hanın yetkesi, erki bütün yöneticilerin ve bütün uyrukların üstünde işler. Gazan Sultaniye’deki böyle bir toplantıda Deve Cemal’i kimin yakalayabileceğini sorar. Böylece daha önce bir türlü başarılamayan  “ele getirme” görevi  buyrukluktan çıkarılıp bir gönüllü istemeye dönüştürülerek dönülmez bir saltık buyruk haline getirilir. Ki bunun engellenen bir ülkeler, topraklar arası dolaşımı; ortadan kaldırılan uydumculuğu ya da uyruklara kötü örnek olan  buyruklara uymazlığı; bağlı toprakların devletçiklerinin katında bir emsizliğin, güçsüzlüğün imlerinin, simgelerinin ortadan kaldırılması açısından zorunlu olduğuna yukarıda değinmiştim.

     Toplantıların bir işlevi de özelinde şudur: Hanın iççekmesi, o sürede tek isteği olan bir türlü ele geçirilemeyen Cemal’i ve çetesini ortadan kaldırmak gerçekleşsin ya da bu görevi alıp da yerine  getiremeyen, tanıkların katında bu işe gönüllü olan yönetici geleneksel yasa ve yargı gereği yok olsun. Bu işlerlik yargıyetkililerin sık sık başvurduğu bir buyurma, bugün kullanılan bir sözcükle söyleyebilirsek çağdaş devletlerde de gerekli görüldüğünde sık sık kullanılan bir yönetme, yönetimsellik uygulayımıdır. Yine üsttekilerin buyruğuyla düzenin sürdürülmesinin önünde engel görülen bir düzenlemeyi, bir yasayı, bir uygulamayı ya da bir kişiyi, birkaçını yok etme, yaşamdan alıp “yapanı bilinmeyen kıyımlar” çizelgesine bir kayıt düşme, böylelikle bir yandan da o devletin sınırları içinde yaşayanlara (nüfus?) göz dağı verme uygulamaları ne yazık ki yargıyetkillik ya da sıkıdüzenci/gözetimci devlet biçimlerinde görülen ama çağdaş seçimlerle işletilen yönetimselliklerde (ulusu ereklere, amaçlara yönelterek güvenlikçi, borçlandırıcı, düzeni sürdürme ereği için “bilgi” üretici ve o bilgileri yayma uygulayımlarını ve denetlenebilir yollarını belirleyici yönetme bilimi) çoktan eskilleşmiş, bu yüzden de bir yana atılmış bir uygulayım değildir. 1980’lerde, 1990’larda, 2000’lerdeki sokakta, kırda kurşunlamalar, işkence evlerinde öldürüp bir arsaya atmalar, kimsesizler sinliğine gömmeler ya da kendi canına kıydı kayıtları çağdaş demokrasi, tüzenin üstünlüğü, yasa karşısında herkesin eşitliği… parlatacılarıyla devletin tüm dönemlerinde kullandığı uygulayımları unutturulabilir mi hiç! Anlayabileceğimiz gibi bütün bunlar yasaldır, tüzeldir, işleyen ve işlemesi gereken doğal ve gerçek içinde olanlardır.

     Sanıldığının tersine o zamanların bütün devlet biçimleri, yargıyetkillik biçimleri, sıkıdüzenci gözetlemeci biçim ve yönetimler, çağdaşımız “demokrasili” yönetimsellik ve güvenlikçi biçimlerden uygulamaları, işleyişleri, edimleri açısından daha tüzeldir. Daha yasacıdır. Daha açıktır. Popperci açık “topluma” daha uygun biçimlenmelerdir. Yasalarının kancalarından biri göğe, aşkınlığa takılı olsa da. Yargılarının işletilmesinde işkence ve kıyımın temel bir araç olarak kullanılması yaygın olsa da.

     Yargıyetkilliklerin can alma yollarından biri olarak işkence nerdeyse onca ayrımına karşın çağdaş demokrasilerde de sürmekte. Suçlu sayılanın direnmesi şeytanilik, bir şeyleri gizleme kurnazlığıdır. Bu yüzden işkence son sınıra dek sürdürülür. İşkence edilenin söylediği her şeyden bir “suçlu” daha üretilmeye çalışılır. Burada “suçu” üstlendirme, benimsetme bir erek değildir. Her üstlenme işkence görene yeni işkenceler getirir. Çünkü şeytanla işbirliği içindeki dikbaşlı kalkışmacının söyleyeceği hep bir bir şeyler vardır daha. Düzene karşı gelen dikbaşlı yok edici eylemci işkenceye karşı direnmezse, kendisine yüklenen ve yasalarca ölüm ya da ona denk bir ödek yine kendini bulacaktır. Bazen de işkenceciler tarafından kendisine verilen sözlere karşın –söyle kurtul. Namus sözü! …söyledikten sonra burdan elini kolunu sallaya sallaya git…- son sınıra dek işkence edilerek, aşağılanarak yine öldürülecektir. 12 Mart 1971 yönetimi, 12 eylül 1980 sonrasındaki yönetimlerde olduğu gibi bugünlerde de işkenceli sorgulamalarda geçmişten ayrımlı bir anlayışın var olduğunu düşündürttürecek bir dayanak mı var? Hem işkence yalnızca doğal, doğabilimsel bir zorun “suçlu” sayılana uygulanarak onun öldürülmesiyle biten bir süreç midir yalnızca? Devletin süreğenliğine, siyasi erklerin süreğenliğine aykırı sayılan her kalkışmacı etkinliğe katıldığı savlanan kişiler ayrımlı bir türeyle, ayrımlı bir tüzeyle mi yargılanır? Tüzeyi, türeyi, ordaki çalışanları, anlayışları, törenleri, törensileri belirleyen nedir, kimdir?

     Bütün bunların tam ortalığında yer alan bir başka yönetme uygulayımı da Gizliliktir. Gizlilik yönetimselliğin önemli uygulayımlarından biridir bugün. Bıkmadan Foucault’dan alıntılıyacağım:

Devletin kendisi hakkında ve kendinden hareketle oluşturması gereken bilme, herkesin olup bitenden haberdar olduğu bir durumda kimi etkilerini kaybetme ve beklenilen sonuçları doğurmama riskiyle karşılaşırdı; özellikle de devletin düşmanları, devletin rakipleri onun zenginlik ve insan anlamında sahip olduğu gerçek kaynakları bilmemelidir. O halde gizlilik gereklidir. Buna bağlı olarak, bir idarenin işleyişiyle bir anlamda örtüşen incelemeler gerekli olduğu gibi, yayınlanabilir olanla olmayanın belirli bir kodlaması da gereklidir. Bu, o dönemde –ki bu açık bir biçimde devlet aklına dahildir—arcana imperii, yani iktidar sırları adı verilen şeydir; özel olarak istatistikler de uzun zaman yayılmaması gereken iktidar sırları olarak değerlendirilmiştir. (Güv. Top. Nüf. s. 243)   

     İlhanlılardaki bu uygulayım (divanda toplaşma, danışma) yargı gücünün uzluğunu, öncesiz ve sonrasızlığını, kısacası bengiliğini katılanlara ve zamanın anlayışlarına bir kez daha onaylatır. Kurgunun kurgusu o an, geçmiş ve gelecek zamanları kapsayarak saltık bir gerçekliğe dönüşür. Toplantıların, törenlerin, törensilerin (ritüel) yinelemeleri yaşananları göksel bir konuma yerleştirerek bengileştirir (döngüsel zaman). Tanrının yeryüzündeki topraklarının ıssı han ve Tanrının göksel düzeninin yasalarının yeryüzü topraklarının o bölümündeki uygulayıcısı han. Bu katılımcı onaycıların dikinedizilişli düzeni de böylece yeniden işletilir. Göksel düzen de dikinedizilişlidir. Yerdeki düzen göğün gölgesi ya da yerdeki yinelemesi ya da öykünmesidir. Kısaca göğün örnekçesidir. Bu anlayışlardan bir kopuş, o devletin yıkılıp gitmesiyle ilgili değildir yalnızca. Birçok devlette yönetme biçimleri arasındaki geçişler o devletin işletilmesi için alınan önlemler, yapılan yeni düzenlemeler, yeni kurumların oluşturulması, yeni yönetme uygulayımları ya da devletin güçoluşsal erkinde bir dönüştürmeyle de olabilir. Başka bir deyişle her türden yasa ve yargıyetkilliğin birliğinden, toplumun oluşturulmasına, yönetimin topraklar ve üzerinde yaşayan uyruklardan şeylerin ve o topraklarda yaşayanların toplamının (nüfus) yaşama koşullarının düzenlenmesine geçiş bir kopuştur.

     Böylesi bir kopuşla çoğu zaman çağdaş bir devletleşme imleniyorsa da, yönetme anlayışındaki baskın olan bir yenilik de, bir kopuştur. Daha doğrusu eski uygulayımların yanında yenileri yaygın olarak uygulanmaya başlanarak da bir kopuş yaşanabilir. Osmanlılarda 1839’daki düzenlemeler, “tanzim etme/düzenleme çabaları”,  Osmanlının 1800’lerinde başlayan, özgün olarak kendini 1876-1908 arasındaki birçok uygulamada gösteren ya da  “reform/ıslahat” (yeniden biçimlendirme/iyileştirme, kurtarma) denilen yönetme uygulamaları bir kopuş olarak alınabilir sanıyorum. Yaşayanlarınher yaş öbekleşmesinde görülen okullaşma çabaları, ordu örgütlenmesinde ve donanımında yenileşme, ulaşım, demiryolculuk, liman ve deniz taşımacılığında yenileşme girişimleri, alışverişi, her türden dolaşımı  artırıcı uygulamalar, koruyucu ve iyileştirici sağlık çalışmaları, azlığı kıtlığı önlemek için üretim artırıcı önlemler, dışsatım, dışalım düzenlemeleri, dinsel kurumların, dinsel eğitimin en azından kentsel yerleşimlerde  yaygınlaştırılması… Bütün bunlar devletteki eski yönetim anlayışından bir kopuştur, diyebiliriz. Çünkü yönetim anlayışında yeni bir nesne seçimi ortalıkta görünür: uyruk nesneden (tebadan), egemenlik altında yaşayanların toplamına (nüfusa, topluma) bir değişiklik.         

     Uzun süredir bitirilemeyen, Gazan’ı kaygı, üzüntü, öfkeye iten Cemal sorunu (eşdeyişle var olan göksel düzene karşı direniş), böylece Muzaffer Bey’in istemesiyle (talip oluşuyla) bol olanaklar ve gelecekte ortaya konulacak başarılmaya koşullu ödüllerle, yaşam ya da ölüm sarkacı yargıyetkilliğin koşulları içinde yeniden ve hep yeniden işletilir. Yargıyetkillik düzeninde han ve soyu dışında gerçekliğe, yaşamda varlıklarına ve baskın yaygınlığına karşın bir topluluk, bir kümeleşme kuramsal ya da bir yönetme sanatı anlayışı olarak var sayılmaz. Bugün de suçlar bireyseldir, denir. Hatta her insanın doğumda verilen  ve ölünceye dek uyrukluk işlerinde sık sık kullanılan bir sırasayısı (number) ve sayısallığı (digital oluş) da vardır. Ancak bir yönüyle de yargıyetkilliğin yasacılığında, sıkıdüzenci gözetimci yönetimlerin yerlemindeki gibi suçlar gizli örgütlere, topluluklara, çete öbeklerine yıkılmaya çalışılırken yargı aygıtları, yönetim aygıtları, yönetimsellik uygulayımı birey üzerinde değil, hiiiç değil, devletin sınırları içinde yaşayan toplam insan kitlesi ya da herkesin bildiğini düşündüğü ama çoğumuzun asıl anlamlarını, kapsamını tam olarak anlıyamadığımız “nüfus” ya da bununla uğraşan “nüfus bilim”in, siyaset bilimin, toplum bilimin… nesnesi olan yaşayanların toplamı değil, onların yaşayışlarıyla ilgili yönlendirmeleri belirleyen kayıtsal (istatistiksel) bilgiler toplamıdır. Benim bilinçdışımın sürekli kaçtığı, parmaklarımın bir türlü vurmadığı tuşlar;  yazının ve yazımın düzenlemesini, çizelgeleştirilmesini, düzen kurma yönelmelerinin tersliğiyle belirsizleşen tanımlıklarımı, Foucault’dan bir çalıntıyla alışkın olmadığımız, azıcık ayrımlı söylendiğinde anlamakta zorlandığımız biçimden tanış biliş bir biçeme, “düzgülü, ölçekli” bir serimleyişe getireyim:

Aslında nüfus birincil bir veri değildir ve bir dizi değişkene bağlıdır.Nüfus iklimle değişir, maddi çevreyle değişir, ticaretin yoğunluğu ve zenginliklerin dolaşımı etkinliğiyle değişir. Tabi olduğu yasalara, örneğin vergi ve evliliğe dair yasalara göre değişir. Aynı zamanda insanların alışkanlıklarıyla da değişir, örneğin kızlara çeyiz verme biçimleriyle, kardeşler arasındaki miras hukuku ve büyük olanın haklarının düzenlenmesiyle, çocukların yetiştirilme biçimiyle ve bakıcılara emanet edilip edilmemeleriyle değişir. … Nüfus aynı zamanda ve esas olarak geçim kaynaklarının durumuna göre değişir; … (M. Foucault, Güvenlik, Toprak, Nüfus, ç. F. Taylan, s. 65.)

     Toplum yaratmak, yönetimselliğin iyi işlenmemiş nesnesini bir açıdan  da düzenleyerek içerik ve biçim vermektir. Yönetilen nesneyi erişmeliklerle yönlendirerek yönetimselliğin nesnesi kılmaktır bir yandan da. Gerektiğinde toplumun bazı parçaları yok yargısı verilerek yığın, kitle, halk, kalabalık, aile, akraba topluluğu, tarikatdaşlık, soyöbeği (Doğanlar, Karamemetler, Şahenkler, Uzanlar gibi) toplumdan düşülür. Bu yüzden gerçek, somut olmasına karşın yönetimselliğin nesneliğinden çıkarılır. Gerekli olduğu yerde de bu tür toplaşmalar ya da yapılanmalar kendilerini devletin aygıtlarına dayattığında aşağılayıcı kavramlarla anılır: yoldan çıkmışlar, akılsızlar güruhu, çapulcu  grubu, tutanamayanlar, kaybetmişler takımı, başarısızlar yığını, dinsizler, uyum sağlayamayanlar, ayaktakımı, sarhoşlar topluluğu, açlıktan soluğu kokanlar… Yönetimsellik erişmelik olarak bir yandan devletin sınırları içinde yaşayanları tümüyle nesnesi sayarken, diğer yandan da gerekli gördüğünde bir parça ya birçok parçayı nesnelikten birçok düzeyde de dışlar. (Bkz. Gezi’nin valisinin 11 Haziran 2013’teki basın toplantısı: “…Taksim meydanında güvenliğin tam olarak sağlanacağı sürece kadar marjinal gruplar dışında halkımızın bulunmaması…”)

     Yargıyetkillik düzeninde Tanrının tek örnekçecisi han ve soyudur. Kutsal soy bir öbektir, kümedir. Onlardan birinin öldürülmesi gerekirse, kutsal kanları akıtılmaz. Boğdurulurlar, astırılırlar. Kutsal soyun gömütlerinin ya da sinlerinin yeri gizlidir. Birkaç kayıt dışında olayyazıcı yazmalar sussalar da, kutsal soylunun ölüsünde görevli olanlar bir soylu tarafından toptan öldürülür. Bunların dışında kalan, bir toprak üstünde uyruk olarak yaşayanlar tek tek algılanır, görülür, var sayılır. Tekler ya da uyruklar gökler adına hanın ya da onun kulu olan yöneticilerinin üzerlerinde işkence, kötürümleştirici uygulayımlar, öldürme ya da yaşam hakkı uygulayabileceği kişilerdir. Hanın yargılama gerçeği ya da hakkı en üstteki yönetici olan kişileri de han adına, hanın örnekçecisi olarak kapsar. (Ne barbarlık, ne de ilkellik! Bkz. çağcıl yönetimsellikteki her parçası arı duru ussallaştırılmış “eskil” bir uygulama için, F. Kafka, Ceza Sömürgesinde.) 

Views: 223

en temiz renk – siren kaya

Bu mide bulantısı en beyaz yerlerden geliyor. Birazdan bu beyaz gökyüzünün altından yürüyüp geçerek uzunlamasına gri bir apartmanın içine girip orada başkalarıyla nefes almaya hazırlanıyorum. Bir nefesle gözlerini alıp diğer nefesimle ona kulaklarını veriyorum. Önünüzdeki harfler yere damlıyor tek tek toplamanın önemi yok, küçük lekeler ve üzerine basılıp geçildikçe kaybolacak zaten, gri halıfleks biraz daha koyu gri lekeler halinde… Açık kahve ahşap sandalyeler onlar üzerlerine oturan her ağırlıktan bir hatıra alıp saklamışlar. Kolçaklarındaki cilaları sinirli bir tırnakla sökülmüş bir zaman kim onun üzerindeyken sıkıldıysa… Birazdan oraya gideceğimi biliyorum. Saat 14.30. Üç ile dört arası demişti. En iyisi üçbuçuk. Üçte çıkmak gerek zaten. Rakamları ağzımızın içine böyle yerleştiriyoruz, parmaklarımızın arasına, hayatımız onların arasına… üç müydü, on kala çıkalım, araç gelene kadar, kırmızı yanana kadar, kapı açılana kadar… rakamların sesi uğuldayıp duruyor bütün rujlu dudaklara yapışmış bir ekmek kırıntısı gibi rahatsız edici bir şekilde öyle duruyor. Bu yine en beyaz ofislerden birinin içinde ben ayaklarımı gıdıklamaya gelecek kırmızı şapkalı cüceyi bekliyorum…

Diğer taraftan tabii eğer bu cüce pazar günü siyah ve beyaz kuğulu parkta herbir dalına yeşil kelebekler konmuş da hepsi birlikte kanat çırpıyormuş gibi yaprakları hışırdayan kavak ağacının altında beni bulmadıysa bundan sonra işi biraz daha zor. Ben daha çok büyüdüm çünkü. Orası buluşmak için güzeldi. Çimlerin üzerine uzanmış kan gibi mavi gökyüzüne doğru uçan yeşil kelebeklerin kanat çırpışını izlerken başımı yana çevirdiğimde kocaman uzayan yamaç çimenlerinin arasında küçücük bir böcektim çünkü o gün ben ki ona rağmen parkın bekçisi geldi ve bana bunlar yamaç çimleri üzerine oturmayın, uzaması gerekiyormuş dedi. Pazar günü dünya bir alemdi çok… Pazar günü turuncuydu ben genelde turuncu mavi ve yeşil içinde kalmaya büyük gayret gösterdim. Güneş batarken gökyüzünün altında yeşil çimenlerin üzerinde.

Bu beyaz ofisteki nemli yemekhanede yediğimiz sarı tavuk, sarı sert patates kızartması, kırmızı ketçap ve beyaz makarna… yemekler yarattığı mide bulantısı ile getirdiği bunalımlı ruh hali yemin ederim ki alabileceğimiz herhangi bir kimyasal plastik çeşitli renklerdeki asid hapları kadar etki yapıyor üzerimizde… Hepimiz gün boyunca burada birbirimizin nefesini alıp verdiğimiz saatler boyunca öyle mutsuzuz sanki. Dışarı çıkıp geliyoruz, dışarıda gözlerimize görüntüler yüreğimize kuruntular toz duman halinde yapışırken silkelenip temizlenemiyoruz, buranın beyaz ışığı çok görünür kılıyor bunu. Tek kelime ile kelimelerimiz kelimelerimiz değil. Kelimelerle göz ve ekran boyuyoruz. Şimdi durup bu şarkıyı dinlemeliyim “ı want paint it black”.

İnsan kendisini bu kadar unutsa mı iyidir, hatırlasa mı? Siyah anladım ki tüm bunların içinde en temiz renktir…

Aralık 2008

Views: 173

Lysander Spooner’in Toplumsal Sözleşme Eleştirisi – Steve J. Shone – 4

Cordato ve Gable (1984, 282) Hume’ün toplumsal sözleşme teorisinin Spooner’in eleştirilerinin canlandırılması olduğunu belirtirler. Gerçekten de Spooner’in görüşleri Hume’un görüşlerinden hem farklıdır ve hem de benzerlik taşır. Spooner toplumsal sözleşme teorisini ABD’nin tarihi şartlarına uygular ve Amerikan Devrimi’nin ve ABD Anayasası’nın dahi rızaya dayandığını iddia eder. ABD İç Savaşı bize başka şeyler öğretmiştir.  ABD hükümeti Kuzey’in Güney’i işgal etmesinden dolayı böyle bir popüler onaydan hiç de memnun değildir. Hume’ün çağdaş uluslarda rızanın yokluğuna dair tarihsel örneğini buna yansıtırsak, Spooner (1882b, 7) Kongre’nin pek çok ciltten oluşan yasaları okuyan insanlara değil ‘sadece itaat etmek için bir süngü işaretine’ ihtiyacı olduğunu belirtir.

Hume’dan farklı olarak Spooner toplumun çöküşünü engellemek için iktidara itaat etmenin gene de yanlış olduğunu söyler. Gerçekten herkes doğal adalete uygun davranmak zorundadır ve bu başka insanların kendi yaşamlarını uygun gördükleri şekilde yaşamaları için doğal haklarına saygıyı da kapsar. Doğal adalete itaat etmekte başarısız olan her iktidar meşruiyetten yoksundur. Bugün ABD hükümeti de dahil diğer hükümetlere doğal adalete göre yönetmediklerinden dolayı itaat edilmemelidir. Ayrıca, Spooner’a göre egemenlik gruplara değil bireylere bağlandığından dolayı toplumun çöküşü önemsiz hale gelir. Önemli olan bireylerin özgürlüklerini koruyabilmeleridir.

Eğer bir iktidarı desteklemeye asla razı olmadıysanız o halde onu kabul etmemekle hiçbir şeyi yanlış yapmamış olduğunuzu söyler Spooner. Bağımsızlık Bildirgesi’nin bu bakış açısının kabulü üzerine kurulduğunu ileri sürer. Çünkü liberaller ve hatta muhafazakarlar bu belgenin geçerliliğini kabul etmektedir. Burada görmekteyiz ki Hume’dan ayrılık daha da fazladır. Hume’dan farklı ama Locke’a benzer şekilde Spooner iktidarın rızaya dayanmak zorunda olduğunda ısrarcıdır. Herhalükarda Hume gibi Spooner da onun asla gerçek olmadığına işaret eder.

Spooner’ın yazılarında ismi ile eleştirilen toplumsal sözleşme teorisyenleri Hobbes ya da Locke değil, John Marschall’dır. Spooner Sözleşme Maddesi, 1. fıkrasının bir kısmı, Anayasa’nın 10. Bölümünün bir savunurudur. Burada şöyle denir: “Hiçbir Devlet… sözleşmelerin yükümlülüğünü zedeleyen kanunu… geçiremez”. O[i] Marshall’ın Mahkeme Başkanı’nın New York eyaletinin bir iflas yasasının anayasal olduğunu, ona bir sözleşme ile borç para verene tazminat ödemeyi kabul eden borçluya yardım edildiğinde sözleşmenin anayasal korumasının anayasayı ihlal etmediğini tartıştığı Ogden v. Saunders’deki fikirlerini tartışır.

Bu fikirlerde Marshall’ın anladığı toplumsal sözleşmeyi buluruz. Doğal durumda bir hayvan kadavrasını bölmek için bir anlaşmayı uygulama ihtiyacı ya da giyim için yiyecek takası, güç kullanma zorunluluğunu tartışır. Sözleşmeleri desteklemek için meşruiyet, toplum örgütlenmeden önce, işe yarar bir güce izin vermek için var olan bir sözleşmeyi ihlal etmek eski çağ tarihinde bulunur. Marshall’ın belirttiği gibi “Baskının yasallığı zorunluluğun kullanılmasıyla yapılan önceden varolan yükümlülüğe bağlı olmalıdır”. Toplumsal bir sözleşmeyi takip ederek toplumda yaşayan insanların bir sözleşme yapmak için ‘içsel’ hakkını saklı tuttuğunu ve fakat uygulanan anlaşmalara eşlik eden ruhsatın iktidar ya da mahkemeyi teslim alan bir şey olduğunu tartışır Marshall. Benzer şekilde devlet şimdi gücünü düzenlemekte ya da sözleşmeleri yasaklamakta, devletler tarafından geçirilen yasalardan dolayı memnundur. Devletler Anayasayı çiğnemeksizin sağlamış olduğu egemenliğinden memnundurlar.

Halbuki, toplumdan önce bireyler, tarafı oldukları çiğnenmiş sözleşmelerin şartlarını uygulama hakları ile ‘istediğini yapan kimseler’dir. Marshall, örgütlü bir toplumun mensuplarının bu hakkı hiç de koruyamadığını, çünkü bunu yapmakla bir toplumsal sözleşmenin yarattığı barışı yıkacağını iddia eder. ‘Yükümlülük ve çare bu durumda özdeş değildir’ der, Marshall çünkü ‘birincisi tarafların eylemleriyle yaratılır, ikincisi ise iktidarca yerine getirilir’. 1 Fıkra, Bölüm 10’un bir sözleşme yapmak için bireylerin hakkını koruduğunu fakat bugün iktidar için önemli olan hayata geçirme hakkını korumadığını tartışır.

Beklendiği gibi Spooner, Saunders’te ifade edilen Marshall’ın toplumsal sözleşme teorisini kesinlikle reddeder. Ona göre (Spooner 1886, 64), sözleşmeyi uygulamayı devlete ve devlet yasalarına bırakmak ‘doğal yükümlülüğün’ gerektirdiği insanlar arasındaki anlaşmayı inkar etmektir. Eğer bu doğru ise insanlar yapmak için söz verdikleri şeyleri yapmak zorunda değildirler, diyerek ısrar eder. Marshall’ın tezi kendi kendisiyle çelişkilidir çünkü devletin müdahalesi için mantıklı olan ne olabilir? İlaveten Spooner, Marshall nihayetinde Sözleşme Maddesi’nin orijinal maksadına zarar verecek olan bir kapıyı açmış oluyor ki bu asla kaldırılamayacak olan ‘bireylerin doğal hakkı’dır der.(Spooner 1875, 30). Anayasal Konvensiyon’un Virginia delegasyonunun bir üyesi olarak Marshall, Anayasa’nın devam eden tasdikine eklenmiş olan İnsan Hakları Beyannamesi’ne öncülük eden anlaşmazlığa aşinaydı. Fakat büyük organizasyon gücüyle onyıllardır Yüksek Mahkeme’nin başkanı olarak Baş Yargıç Anayasa’nın adı geçen ilk sekiz maddesindeki aynı doğal hakları görmezden gelmiş ve ihlal etmiştir.[ii] Gerçekten de Marshall Mahkemesi’nde 34 yıl boyunca Dokuzuncu Maddenin bahsinin geçtiği hiçbir dava yoktur.[iii]

Spooner’a göre (1886, 93) Marshall’ın teorisi toplumsal sözleşme ile güvenlik vaad edilmesi mülkiyet haklarından feragat edilmesini zorunlu kılar. Bundan dolayı durum şöyle olur: ‘Şimdi bu iktidarlar, senin rızan ile senin tüm doğal haklarının sahibi olmuştur. Onların senin haklarını ilelebet senden uzak tutmaya “sorgulanamaz hakkı’ vardır (95), anlamı ise ABD iktidarının insanların doğal haklarını ihlal ettiğidir. Aslında ABD Yüksek Mahkemesi’nin yedi hakiminin hiç birisi Sözleşme Maddeleri’nde görünür olan sözleşme için dizginsiz doğal haklar lehine yazan Saunders’e katılmaz. Aşağıdaki paragrafta ‘A’ toplum için iken ‘B’ toplumsal sözleşmeyi imzalayan bir kişi içindir. O şöyle sonuçlandırır:

Bu şöyle demek gibidir: Eğer A, B’yi ikna ederek onun (A) koruması ile bir söz vererek (B’nin) mülküne güvence vermektedir ki o (A) onu B’nin yapacağından daha güvenli bir şekilde ve kesin olarak koruyacaktır. A bu münasebetle ilelebet mülkü tutmak için “sorgulanamaz bir hak” elde eder ve B’nin avucunu yalamasına neden olur! (Spooner 1886, 94-95)

Bu toplumsal sözleşme koşullarının ortadan kaybolması durumundaki sorunları ortaya çıkarır. Hobbes’a göre ([1651] 1981, 230), bu yukarıda Spooner’in açıkladığı A ve B’nin durumuna benzer – egemen kendi tebasının çıkarlarını yönetme yükümlülüğünü ihlal etse de, doğal duruma dönmenin hiçbir yolu yoktur (Hinnant 1977, 66; McNeilly 1968, 23 1, 241). Etkisi ABD Bağımsızlık Bildirgesi’nde oldukça hissedilen Locke’a göre Bireylerin anayasal korumalarına dair bir belgeyi bir iktidarın çıkarlarına yükseltmeyi ihmal ettiğinde kesinlikle bir toplumun doğal duruma dönmesini gerektiren çeşitten bir durum doğurur. Dolayısıyla sormak zorundayız ki acaba bu Marshall görünümü altında Amerikan Devrimi’ne Locke’dan ziyade Hobbes etkide bulunmuş olduğundan dolayı saldırılan Hobbescu çöp adam mıdır? Locke’a göre bir iktidar rızaya dayalı bir yönetime sahip değilse alaşağı edilebilir. Her şeyden öte bu Amerikan Devrimi’nin felsefi temelidir. Aslında Spooner iddialarını ortaya sürerken Amerikan Devrimi’ne bakar. Asla feshedilemeyecek olan doğal bir devrim hakkı ortaya sürerken bu teorisine güveniyor. Aşağıdaki paragrafta No Treason, No. 1’da (İhanet Yok, 1’de) Spooner, Amerikan Devrimi’ni Hobbescu değil Lockecu bir vasıta ile yorumlar.

Bundan dolayıdır ki altında yaşamış olduğu iktidarın desteğinden kendini kurtararak tüm Devrim her bir ve tek kişinin hakkını isteğine bağlı olarak teoride belirledi, savundu ve başladı. Bu prensipler zamana ya da sadece varolan iktidara uygulanabilir ya da kendilerine özgü bir hak olarak değil her şart altında ve her zaman tüm insanların evrensel hakları olarak ileri sürülmüştür (Spooner 1867a, 13).

STEVE J. SHONE Department of Political Science University of Northern Iowa

Çev: Alişan Şahin

Not: Bu seri makalenin bütünü Anarchist Studies’in 15 Vol. 2 sayısında yayınlanmıştır.


[i] Ogden v. Saunders. 1827. 12 Wheaton 213.

[ii] Birleşik Devletler Anayasası’nın ilk sekiz düzenlemesi birinin evine askerlerin yerleşmesine karşı onu korumanın yanında din, meclis ve ifade özgürlüğü, çifte risk, kendini suçlama, mantık dışı arama ve ele koyma, tazminatsız mülke el koyma, zalimce veya olağandışı cezalandırma veya aşırı kefalet veya para cezaları üzerinedir. İktidara karşı dilekçe verme, hızlı ve halka açık duruşma, bir suçla suçlandığında avukat desteği alma ve silah sahibi olma hakkını da garantiye almıştır.

[iii] Dokuzuncu Düzenleme şöyle der: ‘Anayasa’da numaralandırılmış belirli haklar halk tarafından alıkonulan diğerlerini küçümsemek ve inkar edilmek maksadıyla yorumlanamaz.’

Views: 143

“katlanılacak çaresiz” ve “söz” Şiiri – Ahmet Ateş

katlanılacak çaresiz

Biraz yorgunum boşlukların ortasında

biraz da üzgün şimdilik,

çürük saplı bir balyoz gibi kafam

gözlerim zemheri, antenlerim kırılmış

habersiz kalmışım üstelik

                            habersizim anlaşılan.

Dağlıyor bağrımı dışımızda örgütlenmesi hayatın

uyanmak istiyorum dipsiz uykulardan

bültenleri dinlemeliyim,

sessiz, küfürsüz, meraklı bir akşam.

Ey hayat!

İki elle sarılmayı engelleyişimizdendir mahzunluğumuz.

Nasıl isterdim yüzüme bakmasını o tek fotoğrafın,

altıya dokuz, siyah beyaz,

bilsen nasıl da titrer elleri insanın

suçsuz resimleri yırtarken.

Kalbim!

anlamalısın, yük oluşunu iç cepte taşınan bir resmin

sevgilinin yüzü girse de bulutların koynuna,

düşmana inat, taşı ona en yakışan ismi,

yalnızlığa taşı, sabır gecelerine, sevince,

gerekecekse sorgu odalarına, hem de cesaretle.

Hayat bağışlamıyor yanlışlarımızı.

Anılarla doluyum, düğümü çözülmemiş,

çok üslü bir denklem yüreğim,

anılar, köprüsüz, kıyısız bir ırmak

bu akşamla da olsa ulaşamayacak hayata

dostlukların boy verdiği vadilerden.

Bültenler okunur, çarpık, çirkin, sevimsiz

ölüm haberleri bile çok görülüyorsa insanlara,

yeni bir dil yaratmalısın

söz aralarından toplu fotoğraflara.

Hazır mısın mazlumların çağrısını almaya?

Kalbim!

Seveceğiz beklemeyi, bekleyeceğiz, ama yozlaşmadan.

Ve katlanacaksın çaresiz, habersiz akşamlara.

Ekim 1981

söz

Sesin kaynaklarına götürür ırmakları

bağrımda dalgaları suların

anmışsın iki gün önce

çocukluğumun arife gecelerindeyim

özlemin kınalar ellerimi.

Yalnızlık sustururken beni

hayalimde karşımdasın

sözüm dilimin ucuna gelir de

kaçarım

bir bilsen söyleyeceklerimi

esirliğim yıkılır

coşkun çığlıklar atarım olmadık yerde.

Alnımı ayrılıklar neşterledi.

Henüz bebektiniz yetmişliler

büyüyen siz misiniz, sırlarım mı

paylaşamadığımız günlerde.

Sevinci unuttuk

yüzümüze kapandı

umutla gidilen evler.

Gözlerim vefasızlığa donuk.

Hoşça kalın kurgularım

göğsüm bir dalgakıran şimdi

sana gelince

verilmiş sözün yok ya

unutursun ayrılıkların zehirlediği

değerlerimizi.

Ocak 1983

Views: 226

Felsefenin Skandal Çocuğu Max Stirner – H. İbrahim Türkdoğan

Rüdiger Safranski’nin Nietzsche-Biyografisinde Stirner-Nietzsche Karşılaşması

Giriş

Biricik’in skandalını tam olarak anlamamızı sağlayan işte şudur: […] Gelecekten söz eden herkes aldatmak istiyor.”[1]

-Peter Sloterdijk-

Niezsche Yılı” olarak kutlanan 2000 yılında ünlü Alman filozof Rüdiger Safranski Nietzsche üzerine yaklaşık dörtyüz sayfalık bir biyografi yayımladı.[2] Bir kişi ne kadar ya da nasıl kutlanır? Kutlanabilir? Çöküşe kadar mı? Kutlama anlamsızlaşana dek! İşte bu, Nietzsche şahsında gerçekleşmiş demektir. Bu filozofu “tanımayan”, adını duymamış olan var mı? Hangi kulaktır o, bu adı duymamış olsun! Nietzsche üzerine o kadar çok literatür mevcut ki içinden çıkılmaz bir fazlalıkla karşılaşırız.

Alman tarihinde hem kişi hem de filozof olarak elbette ilginç bir figür olan bu düşünür, Alman sosyal-siyasal ve felsefe tarihinde her zaman tuhaf bir yer almıştır. Çok daha tuhaf bir yeri olan bir başka filozof ise, Nietzsche ile karşılaştırıldığında Alman-Hıristiyan-Batı felsefesinde pek olumlu ilgi gördüğünü söyleyemeyeceğimiz ama birçok “büyük” filozofu derinden etkilemiş olduğunu söyleyebileceğimiz, Max Stirner’dir.

Felsefe üzerine çeşitli kitapları olan, ayrıca Heidegger ve Schopenhauer’in biyografilerini yazan ve Peter Sloterdijk ile birlikte yıllarca bir Alman televizyon kanalında felsefe programı (Das Philosophische Quartet) sunan Safranski, toplam 15 bölümden oluşan Nietzsche-kitabının 6. bölümünde “Mit Max Stirner und über ihn hinaus” (Max Stirner İle ve Ötesinde)  başlığı altında Stirner’le Nietzsche’yi karşılaştırır.

Güç İstenci ve Bilgi İstenci

Safranski, önce Nietzsche’nin Dionysos-bilgeliğini, o dönem önde gelen olguculuk, deneycilik ve ekonomizm gibi düşünceleri içeren bilim-bilgeliğinin karşıtı olarak adlandırır. Stirner’e gelmeden önce Alman idealizminden (K. Vogt, J. Moleschotts, H. Czolbes ve Hegel) başlayarak doğalcılık, özdekçilik, tarihselcilik, eğitim ve öğretimi içeren bilgiye kadar “Güç İstenci” ile “Bilgi İstenci” arasındaki bağlantıyı analizler. “Bilgi İstenci” üzerinden de Stirner’e uzanan bir köprü kurar.

Yaşam savunucusu Nietzsche, 19. yüzyılda göklere çıkarılan bilgide bilgeliğin tersini görüyordu. Çünkü: “Modern insan, masalda anlatıldığı gibi, paldır küldür yürümesine neden olan çok sayıda sindirilemez bilgi yükü taşıyor. Bu yürüyüş modern insanın en çarpıcı özelliklerinden birini açığa çıkarıyor: dışına uymayan bir İç ve içine uymayan bir Dış. Eski halkların bilmediği bir karşıtlıktır bu.”[3] Tipik Alman kültürü öğesi olan bu karşıtlık Nietzsche’ye göre bireyin kendini kişi olarak geliştirmesinde bir engeldir. Bu saptama gerçekten de Stirner’e uzanan emin bir köprüdür. Stirner, bu engelin eleştirisini tanımlarken, bilginin istenç olarak doğabilmsei için ölmesi gerektiğini söyler. Bu konuda Nietzsche ile karşılaştırılması yerindedir.

Stirner eğitim ve öğretim konusundaki eleştirisini devlet, yasa, toplum, okul vb. ile ilintilendirirken bu kurumların nevrotik düşünce yapılarını da sergiler ve bireyin öğreniminin bu “darkafalıların” elinden alınması gerektiğini vurgular. Stirner düşünce üzerinden sabit düşünceyi çözümlemek isterken, Nietzsche bilginin dikenini bilgiye çevirmek istiyor; her iki durumda da İç ile Dış arasındaki karşıtlığın ortadan kalkması amaçlanıyor. Safranski’nin “Inversionsdenken” dediği bir tür ters perspektif tarzı üzerinden Stirner ve Nietzsche’yi benzer ya da eşit bir düşünce düzeyine getiriyor. Safranski’ye göre her iki düşünür bu düzey üzerinden “doğa, tarih ve toplumun sözde sağlam mantığını” (Safranski) eleştiriyor.

Nominalizm bağlamında bu düşünce düzeyini tartışmadan önce Stirner’in çeşitli filozoflar üzerindeki gizli tutulan etkisine değiniyor. Safranski’nin sözünü ettiği filozoflar: Marx, Feuerbach, Husserl, C. Schmitt, und G. Simmel. Bu tartışmasında Bernd A. Laska’nın bir incelemesini kaynak gösteriyor.[4]

Stirner’in filozoflar üzerindeki etkisinin gizlenmesini iki nedene bağlıyor: Stirner’in “bireyci-anarşist radikalliğinin” felsefenin  “juste milieu” anlayışına ters düşüşü ve disidentlerin Stirner’i resmi olarak “skandal ya da absürt” kavramlarla küçümseyişleri. Bu iki yaklaşımın ardında gizli ve güçlü bir etkilenme yatmaktadır.[5]

Stirner’in felsefesinde hangi ölçüde bir “bireyci anarşist” düşünce ya da Stirner’in anarşizmle herhangi bir felsefesel ya da sosyolojik yakınlığının olup olmadığını tartışmıyor. Dolayısıyla bu tür benzetmeler çok yaygın olan ve gelişigüzel kullanılan entelektüel söylentiler olarak kalıyor. Ayrıca tuhaf olan, birkaç satır sonra Stirner’i yine aynı kayıtsızlıkla “adsız bir varoluşçu” olarak adlandırıyor. İlk benzetmeyle uyuşmayan bu ikinci benzetmeyi Stirner’e uygun bulsam da, iddiasını gerekçelendirmiyor. Stirner bağlamında anarşizm ile varoluşçuluk arasındaki ve istenç ile bilgi arasındaki bağı tutarlı bir şekilde sonuna kadar sürdüreceğine, sıradan bir yan değiniyle yetiniyor: Stirner “özel mülkiyeti” her şeyin üzerinde tutan bir “küçük burjuvaydı” sonuçta. Yine önyargı, yine  argümansız yargı, yine gelişigüzel benzetme, yine entelektüel söylenti. Stirner’in alımlama tarihini bir parça bilenler bu sıradan (argümansız) iddiaların fazla yaygın olduğunu bilirler.

Nietzsche, Stirner’den aldığı etkiyi neden gizledi?

Öncelikle Nietzsche’nin Stirner’in varlığını algılayıp algılamadığını, ardından Stirner’den etkilenip etkilenmediğini inceler. İlk aşamada Eduard von Hartmann, Franz Overbeck, Peter Gast’tan yola çıkarak Nietzsche’nin Stirner’den aldığı etkiyi gizlemiş olduğunu vurgular.

Safranski: “Nietzsche’ye gelince, onda da kayda değer bir gizleme gözükmektedir […] Peki,  bir yandan Stirner’i felsefe dünyasında dışlanmışlığa iten ve diğer yandan Nietzsche’yi bu kadar coşturan ya da Nietzsche’nin kendi düşüncesini bu kadar onaylayıcı şekilde etkileyen şey neydi?”[6]

Bu soruyu Safranski, kitabının dört sayfasında açıklamaya çalışıyor. Bunu yaparken, Laska’nın “Marx ve Nietzsche’nin meslektaşları Stirner’i nasıl bastırdıkları ve Stirner’in düşünsel açıdan onlara neden galip geldiği”[7] iddiasını gerçek anlamda tartışmıyor, Laska tarafından temalaştırılan birkaç noktaya değindiği halde.

Sorun Nedir?

Stirner’in dili Nietzsche’nin diline oranla çok acımasız, çok sert, çok “kaba”, çok “çıplak”, çok “anarşist”, çok “tarzsız”; öyle ki “Alman dilinin büyük bir sanatçısı olan ve daha şık bir dil tarzı olduğu düşünülen Nietzsche, Stirner ile aynı düzeyde algılanmak istemezdi.”

Safranski Stirner’in “kötü şöhretinden” dolayı Nietzsche’nin onunla anılmak istemediğini bir olasılık olarak görüyor. Şöyle diyor: “O dönemlerde yaşayan biri o dönemlere uygun olan yanıtı şöyle ifade ediyor: ‘Eğitimli insanların dünyasında  o (Nietzsche), kaba ve acımasız biri olan ve çıplak egoizminde ve anarşizminde ısrar eden Stirner’e olan sempatisini fark ettirseydi, sonsuza dek gözden düşmüş olacaktı.’”[8] Ekliyor: “Stirner’in kötü şöhreti göz önüne alındığında, aslında Nietzsche’nin onunla aynı nefeste anılmak istemediği tahmin edilebilir.”[9]

“Omar Chajjam und Max Stirner“[10] adlı çalışmamda Fritz Mauthner’in Stirner’in gizemciliğine karşı şüpheci tavrını Stirner’in o dönemler esas olarak anarşizmle ilişkilendirilmesine bağlamıştım. Ve bu nedenle Mauthner’in Stirner’i yanlış anladığını, bu nedenle Heidegger’in “Stirner’i hiç okumadığını” söylemekle kendini küçümsemiş olduğunu, bu nedenle Habermas’ın Stirner’den nefret ettiğini, bu nedenle Sloterdijk’ın sık sık “deha” Marx’ın yüzlerce sayfada Stirner’in basit bir düşüncesi üzerine kafa patlattığını söyleyebildiğini ileri sürmüştüm. Ve bu nedenle birçok düşünür ve şair Stirner’le anılmak istemiyor olabilir. Ama bunun Stirner felsefesiyle hiçbir ilgisi yok; bu durum sadece bu insanların psikolojik sorunlarına işaret ediyor. Nietzsche’nin bir tarz meselesinden dolayı Stirner’i anmadığı sonucuna varmak. Bu mu yani bütün mesele! Bu gerçekten inandırıcı mı? Ve eğer buysa,  o zaman Safranski’nin “o dönemlere uygun” demesi de geçersiz, çünkü bu durum 20. yy düşünürlerine kadar sürdü. Ayrıca Stirner’in “anarşizminde ısrar” etmesi tamamen bir kurgu, bir fantezi. Fantastik bir yorum.

İçimizdeki Öte Dünya ve İç ile Dış Arasındaki Karşıtlık

Önce Laska’nın alıntısını özetleyerek aktaracağım: Stirner’in, dönemin radikal aydınlanmacılarına getirdiği eleştirilerden biri: Aydınlanmacılar sadece “Tanrıyı öldürdüler”, “dışımızdaki öte dünyayı” imha ettiler; ama şu bizim “dindar ateistler” dinsel etiğin nedeni olan “içimizdeki öte-dünyayı” korudular ve ona sadece seküler bir biçim verdiler. Oysa binlerce yıllık zincirlerden gerçek kurtuluş yolu, söz konusu “içimizdeki öte-dünyanın” yok edilmesiyle gerçekleşebileceğini vurguluyordu Stirner. Stirner’in “içimizdeki öte-dünya” kavramından kastettiği, daha sonra Sigmund Freud tarafından 1923 yılında “Üst-Ben” olarak tanıtılan psişik mercidir. Üstben bireyde çocuğun nihai kültürünün temel sonucu olarak ortaya çıkar. Yaşamın erken dönemlerinde prerasyonel ve irrasyonel bir şekilde üretilen ve daha sonra Ratio tarafından sadece çok sınırlı bir şekilde etkilenebilen değerlerin birikimi olarak kalır. Üstben, bireyin orijinal benliği olarak görüldüğü hâlde heteronominin kendisidir.[11]

Sloterdijk, “Çağımızın Kötü Çocukları” adlı kitabında Stirner ile Freud’u bu bağlamda karşılaştırırken aynı sonuca varıyor; Üstben Stirner’in adına “Saplantılılar” dediği “içselleştirilen kolektif normlar” (Sloterdijk), yani içimizdeki öte-dünyadır. “İçimizdeki öte-dünya” kavramı Nietzsche’nin “İç ve Dış arasındaki karşıtlık” düşüncesini doğrudan çağrıştırıyor. Batı aydınlanmasının çöküşüne neden olan tam da bu karşıtlıktır yani içimize yerleştirdiğimiz öte-dünya.

Gustav Landauer tarafından “son büyük nominalist” olarak adlandırılan Stirner’in “nominalizmini” Safranski de bir hayli över. Marx,  Feuerbach ve öteki Genç Hegelcilere oranla Stirner gerçek anlamda bir din eleştirmeni ve bir “Alleszermalmer”, Herşeyi ezip geçen, amansız bir Ben’dir. “Ortaçağ nominalistleri “kavranılamaz yaratıcı Tanrı’yı” usa karşı savunmuşlardı ki usçular Tanrı’yı da bir kavram örgüsüne almak istemişlerdi. “Nominalist Stirner” kavranılamaz yaratıcı Ben’i dinsel, hümanist, liberal, sosyolojik ve her türden Genel kavramlara karşı savunur.”[12] Nominalizm bilinci olmaksızın Stirner “içimizdeki öte-dünyayı” analizleyemezdi. Feuerbach ve Marx, her biri kendi tarzına göre, kendi yarattıkları fantazmalarda takılıp kaldılar. Feuerbach, Tanrıya eşit tuttuğu İnsan öğretisinde. Marx, üretim dogmasında.

“Çok sıradan alaycı bir tarzda Marx, küçük burjuva Schmidt/Stirner’i sosyal durumundan dolayı suçladı; yaratıcılığa kesin sınırlar koyan sosyal durumdur. Ne var ki Marx, Stoa’nın eski keşfini, şeylerden fazla etkilenmediğimizi, daha çok şeyler hakkındaki görüşlerimizden etkilendiğimizi düşünmedi. Ve Marx’ın kendisi nihayetinde kendi faaliyetlerinde proletarya tarafından değil, proletarya fantazması tarafından yönlendirildi. İşte bu yüzden Stirner, Ben’in yaratıcılığını vurgulamakta haklıdır, çünkü kuramsal olarak dayandığı hareket özgürlüğünü yaratan bu fantazmadır.[13] Bu bağlamda Marx’ın ve özellikle Marksizmin aydınlanmanın yıkılışında özel olarak katkıda bulunduklarını vurgulamak gerekir.

“İçimizdeki öte-dünya” kavramı, yaşamı yıkıma sürükleyen iki öğe içerir Stirner’e göre. Birincisi: “Aile ve toplumca içimize implante edilen heterojen bir ipotek, ki bu ipotek kişinin içinden geldiği geçmişidir.[14] İkincisi: “İçimize ekilen ‘insanlık’, ‘hümanizm’, ‘özgürlük’ gibi Genel Kavramlar tahakkümü.”[15]

Nominalist bir Ben adlandırılamayan kendi varoluşuyla yüzleşir. “Varoluşçu ilke Stirner için de geçerlidir: Varoluş özden önce gelir. Bireyi adsız varlığına geri getirmek ve onu özcü hapishanelerden kurtarmak Stirner’ın dürtüsüdür.”[16]

Safranski’nin bu analizine katılıyor ve Stirner’in başyapıtının özcü hayaletlere karşı bir varoluşçu çığlık olarak okunabileceğini vurguluyorum. Stirner’in “varoluşçuluğu” konusunda kısa bir açıklama getirmek istiyorum. Stirner’e göre “varoluş açıklama gerektirmez, ad gerektirmez. Bu nedenle varoluşu varoluşçuluklaştırmıyor Stirner.”[17] Biricik’in genel bir ifadesi olmadığına göre her an kendini nasıl tüketirse odur. Geleceğe yönelik değildir, geleceğe dair bir amaç taşımaz. Geleceğe dair düşünce sistemlerini dogmatik bulur. Dogmatik olan sabittir, değişmezdir, dolayısıyla bireyin “doğasına” ters düşer. Sonuç olarak gelecek vaat eden düşünce sistemleri bireyin “her anki” yaşamıyla uyum sağlayamayacakları için aldatma projeleridir. İşte, Sloterdijk’ın Stirner’in “skandal” olarak algınlanmasının nedenlerinden birinin bunun olduğunu vurgulaması yerindedir. Sloterdijk’tan başka bir alıntı ile kapatıyorum varoluşçuluk konusunu: “Varolmanın totolojik bir mesele olduğunu Stirner’den önce hiçbir düşünür Stirner kadar kavramadı. […] ‘Ben neysem oyum.’ […] ‘Kendini” bulan, kendi varoluşunun meşrulaştırılması sorunundan vazgeçer.”[18]

Safranski, metninde son bir karşılaştırma yapacak gibi gözükürken, konuyu sonuna kadar tartışmadan, tamamlamadan Stirner’e ani bir tepki göstererek kapatır konuyu. “Stirner’in felsefesi mükemmel bir kurtuluş hamlesiydi, zaman zaman tuhaf ve skuril. Ayrıca da çok Alman anlamında tutarlı. Nietzsche Stirner’in felsefesini bu tarz bir kurtuluş olarak duyumsamış olmalı, kendi düşünce dünyasında yer açmak zorunda olduğu dönemde; yaşamın canlılığı adına bilgi ve hakikat problemi üzerine ve bilgi dikeninin bilgiye karşı nasıl çevrilmesi gerektiğini düşündüğü dönemde.[19]

Tam da tartışılması ve açıklanması gereken nokta budur. Ancak Safranski böyle bir girişim yapmadan Stirner’e yönelttiği bir hamleyle konuyu kapatıyor:

“Bir bakımdan ama Nietzsche Stirner’de tamamen yabancı ve mutlaka itici bir şey algılamış olmalı. Çünkü Stirner, ne kadar yaratıcı olursa olsun, mülkiyet konusunda fazla inatçı; bu mülkiyet sadece kendine sahip olmakla sınırlı olsa bile, neticede bir küçük burjuva olduğunu gösteriyor. Nietzsche de fantomlardan kurtulmak istiyor ve bir mektubunda yazdığı gibi, kendine gerçekten sahip olmak (B 6, 290)  için tüm düşünce yeteneğiyle her şey yapmaya hazır.”[20] “Ama Nietzsche’nin jestleri Stirner’den daha az savunmacı; Nietzsche kendini kendine bırakmak istiyor. Stirner açığa çıkarmaya yatırım yapıyor, Nietzsche harekete yatırım yapıyor. Stirner kopuş yaratıyor, Nietzsche kalkışa hazırlanıyor.”[21]

Görüldüğü gibi son paragraflarda da içerikten daha çok üslup farklarından söz ediyor Safranski. Oysa kendine “gerçekten sahip olmak” düşüncesini inceleseydi; ve sahip-olma, malik, Kendi-olan gibi Stirner felsefesinin temel kavramlarıyla karşılaştırsaydı, ilginç sonuçlara varacaktı; iki düşünürün bu konudaki yakınlıkları ortaya çıkabilirdi. “Küçük burjuva” gibi geçerliliği olmayan Marksçı ve dışlayıcı bir terimle iki düşünür arasında fark araması, düşünürlerin felsefeleri açısından anlamsız ve gereksizdir. Sonuç olarak Safranski, bu çalışmasıyla Stirner-Nietzsche tartışmasına yeni bir şey katmamıştır.

Kaynak:  http://projektmaxstirner.de/skandal.html?fbclid=IwAR2YSDbbvaTCHyOFL0NjYWB8-6ZrTJlOVD8PRURBZjH7WmQ5TzZ2jgGzT2s


[1] Peter Sloterdijk: Die Schrecklichen Kinder der Neuzeit. Suhrkamp 2015, s. 465. (Metin boyunca çeviriler ad verilmediği sürece bana aittir.)

[2] Rüdiger Safranski: Nietzsche. Biographie seines Denkens. Hanser Verlag 2000.

[3] Friedrich Nietzsche: Sämtliche Werke. Studienausgabe in 15 Bänden. Herausgegeben von Giorgio Colli und Mazzino Montinari. München 1980 (dtv-Ausgabe). Band 1, S.  272. Zitiert nach: Rüdiger Safranski: a.g.e.,  s. 116.

[4] Bernd A. Laska: Max Stirner – Dissident geblieben. Die Zeit, 27. Januar 2000, Nr. 5, s. 49.

[5] Safranski, a.g.e., s. 123.

[6] Safranski, a.g.e., s. 123 ve 125.

[7] Laska, a.g.e., s. 49.

[8] Wolfert von Rahden: Eduard von Hartmann und Nietzsche. Zur Strategie der verzögerten Konterkritik Hartmanns an Nietzsche, S. 485. In: Nietzsche-Forschung. Band 13. Berlin-New York 1984. Zitiert nach: R. Safranski, a.g.e., s. 124.

[9] Safranski, a.g.e., s. 124

[10] H. Ibrahim Türkdogan: Omar Chajjam und Max Stirner. Verlag Max- Stirner-Archiv, Nr. 19, April 2001, s. 13.

[11] Laska, a.g.e., s. 49.

[12] Safranski, a.g.e., s. 128.

[13] Safranski, a.g.e., s. 128.

[14] Safranski, a.g.e., s. 126.

[15] Safranski, a.g.e., s. 126.

[16] Safranski, a.g.e., s. 126.

[17] H. Ibrahim Türkdogan: Eine Analyse des Sartreschen Existentialismus in: „Der Ekel“ und andere Schriften aus der  Sicht des Stirnerschen Denkens,  S. 127-128. In: Ich hab’ Mein’ Sach’ auf Nichts gestellt. Texte zur Aktualität Max Stirners. Karin Kramer Verlag, Berlin, 1. Auflage 1996.

[18] Peter Sloterdijk: Die Schrecklichen Kinder der Neuzeit. Suhrkamp 2015, s. 454.

[19] Safranski, a.g.e., s. 128-129.

[20] Safranski, a.g.e., s. 129.

[21] Safranski, a.g.e., s. 129.

Views: 313

Sosyalizme Çağrı – Gustav Landauer – 4

Sosyalizm İçin

2

Sosyalizm, bir ideal uğruna yeni bir şeyler yaratmak için bir araya gelmiş kişilerin irade eğilimidir.

O halde eski sistemin ne olduğunu ve çağımızda eski gerçekliğin neye benzediğini görelim. Çağımızdan şimdiden, birkaç yıl ya da birkaç on yıl gibi sınırlı anlamıyla değil, en az son dört yüzyıl olarak bizim zamanımız kastedilmektedir.

Bunu akıllarımıza sokalım ve burada baştan belirtelim ki: sosyalizm geniş kapsamlı sonuçları olan büyük bir gayedir.  Sosyalizm, insanların gerileyen ailelerini tomurcuk veren bir kültürün zirvesine, ruha ve dolayısıyla da birliğe ve özgürlüğe yönlendirilmesine yardımcı olmayı diler.

Bu tür sözler, profesörlerin ve hiciv yazarlarının kulaklarını tırmalamaktadır ve de bu fesatçılar tarafından döllenmiş düşünüşe sahip olanları sinirlendirmektedir. Bu fesatçılar, insanların ve dahi hayvanların, bitkilerin ve tüm dünyanın daimi bir ilerlemeye, en aşağı seviyeden en üst seviyeye, cehennemin en derin pisliğinden en yüksek cennete, yukarı doğru bir hareket içerisinde olduğu doktrinini yayanlardır. Ve dolayısıyla mutlakıyet, kölelik(serflik), lüks düşkünlüğü, kapitalizm, zorluk ve yozlaşma, hepsi, sosyalizme giden yolda salt ilerleme adımları ve aşamaları olarak addedilmektedir. Bu tür sözde bilimsel yanılsamaların hiçbirine bağlı değiliz. Dünyayı ve insan tarihini tümüyle farklı görüyoruz. Farklı söylüyoruz.

Ulusların kendi altın çağları, kültürlerinin zirve noktaları olduğunu ve bu doruklardan yeniden indiklerini söylüyoruz. Avrupalı ve Amerikalı halklarımızın uzun süreden beri –aşağı yukarı Amerika’nın keşfinden beri – böyle bir düşüş içerisinde olduğunu söylüyoruz.

Bir ruhun egemenliğinde oldukları zaman uluslar, kendi büyüklük dönemlerine ulaşırlar ve bu dönemleri devam ettirebilirler. Günümüzde kendilerine sosyalist diyenlerin kulağına bu da kötü gelmektedir oysa kötü değildir; daha yeni, onları, sözde materyalist tarih mefhumunun yandaşlarını Darwinci kisvelerinde bir an için gördük. Aşağıda ele alınacaktır, ancak şu an için devam etmeliyiz. Marksizm ile yolumuz üzerinde yeniden karışılacağız ve onu durdurup yüzüne ne olduğunu söyleyeceğiz: zamanımızın vebası ve sosyalist hareketin laneti!

Düşünürlerin, duygu ile boyun eğdirilmiş insanların, öz-farkındalıkları ve sevgileri dünyanın büyük bilgisinde yekvücut olanların, büyük muzdariplerin ruhudur; ruhtur, ulusları büyüklüğe, birliğe ve özgürlüğe yönelten. Bireylerden, insan kardeşleri ile birlikte ortak bir çabada birleşmek için icbar edici bir maddi ihtiyaç çıkmıştır. O zamanlar, toplumların toplumu, gönüllüğü birliğe dayanan komünallik oradaydı.

Biri muhtemelen şunu soracaktır, insan, tecridini (isolation) terk etmek ve önce küçük sonra büyük gruplarda yurttaşlarına katılmak için zekayı ve içgörüyü nasıl elde etmiştir?

Bu soru aptalcadır ve sadece çöküş dönemi profesörleri tarafından sorulabilir. Çünkü toplum insan kadar eskidir; birinci, verili bir gerçektir. İnsanoğlu nerede bulunursa bulunsun, sürüye, klana, kabileye ve loncalara katılmıştır. Birlikte göç etmiş, yaşamışlar ve çalışmıştır. Onlar, ortak bir ruhla bir arada kalan bireylerdi ki bu doğal ve arızı olmayan bir dürtüydü (hayvanlarda dürtü denilen de ortak ruhtur).

Ancak şu ana kadar bilinen insan tarihinde bu doğal birleştirici nitelik ve ortak ruh dürtüsü her zaman dış biçimlere (formlara) -dini semboller ve kültler, inançlar, dua ritüelleri veya benzeri şeylere- ihtiyaç duymuştur.

Bu cihetle ruh, ruhsuzlukla her zaman bağlantılı olan uluslardadır ve batıl düşüncelere sahip derin sembolik düşünüştedir. Birleştirici ruhun sıcaklığı ve sevgisi, dogmanın katı soğukluğu ile gölgelenmiştir. Sadece imgelemde açığa vurulabilen bu tür derinliklerden doğan gerçek, yalınlığın saçmalığı ile yer değiştirmiştir.

Bunu dış örgütlenme takip etmiştir. Kilise ve seküler dış baskı örgütleri güç kazanmış ve sürekli kötüleşmiştir: serflik, feodalizm, çeşitli departmanlar ve otoriteler, devlet.

Bu da ruhun insanlar arasında ve üzerinde ve bireylerden akan ve onları birliğe yönlendiren yakınlığın (immediacy) nihai çöküşüne yol açmıştır. Ruh bireylere doğru çekilir. Ruhu halka taşıyanlar, içten güçlü bireylerdi, halkın temsilcileriydi; şimdilerde ise ruh bireylerin, tüm güçlerini tüketmiş marifetli insanların içinde yaşamaktadır. Fakat ruh bir halktan –toplumsal çekişmesi, ebedi kökü olmayan, handiyse havada asılı kalmış gibi duran izole edilmiş düşünürler, şairler ve sanatçılardan- yoksundur. Bazen ruh, sanki onları kadim, unutulmuş zamanlara ait bir rüyadan ele geçirir. Sonra onlar, asil bir küçümseme jestiyle, liri bir kenara koyup trompete uzanırlar, bu ruhta halka ve gelecek nesillere konuşurlar.  Tüm temerküzleri, tüm biçimleri ki kendilerinin içinde güçlü bir ıstırap ile canlıdır ve genellikle beden ve ruhun kaldırabileceğinden daha güçlü ve engin olan, haddi hesabı olmayan, renkli figürler, ritim ve armoni eylemi ve ivediliği, hepsi –dinleyin siz sanatçılar!- gelişmesi engellenmiş insanlardır, onlarda toplanan, onlarda gömülen ve onlardan yeniden doğacak olan canlı insanlardır.

Ve onlarla birlikte, diğer bireyler doğmuştur ki ruh ile ruhsuz olanın karışımı tiranları, servet biriktiricilerini, insan kiralayıcılarını, toprak hırsızlarını tecrit etmiştir. Bu tür çöküş ve geçiş zamanlarının başlarında bu insanlar, Rönesans’ta ya da Barok dönemin başlarında en şatafatlı ve ihtişamlı şekilde temsil edildiği üzere,  hala merkezkaç şekilde dağılan ve fakat kısmen kendilerinde yoğunlaşan ruhun pek çok özelliğine sahiptir.  Tüm güçlü iktidarlarına rağmen hala melankoli, katılık, yabancılık ve olağanüstü hayalcilik izlerini taşırlar. Bu fenomenlerin çoğu için kişi neredeyse şunu söyler: ruh benzeri bir şeyler ya da daha ziyade hayal benzeri şeyler kendilerinden daha güçlü şekilde, tecrit edilmiş kişiliğin kabının çok dar olduğu bir bağlamda yaşamaya devam eder. Ve nadiren, çok nadiren bunlardan biri kötü bir rüyadan uyanır gibi uyanır, tacını bir tarafa fırlatır ve bu insanlar için nöbet tutmak üzere Tur Dağı’nın tepesine tırmanır.

Ve bazen bir perinin beşiğinde uzun süredir beklediği karışık tabiatlar gelir; peri bunlardan Napolyon ve Ferdinand Lasalle gibi büyük bir fatih ya da büyük bir özgürlük savaşçısı, düşünce ve özgür fantezi dehası ya da büyük bir tüccar yapabilir.

Ve kendilerine ruh zenginliği ve gücün kaçtığı tecrit edilmiş bu birkaç kişi, sadece ruhsuzlukla, yalnızlıkla ve sefaletle bırakılmış atomize ve izole pek çok kişiyle; kendisine halk denen ancak sadece yerinden edilmiş, ihanete uğramış bir yığın insan kitlesi ile yüzleşir. Yerinden edilmiş, melankolik bir gariplik içinde olanlar, kendileri hakkında hiçbir şey bilmese dahi halk-ruhunun içlerine gömüldüğü birkaç kişi olan bireylerdir. Eğer ruh ve insanlar yeniden birleşip dirilecekse, yerinden edilmiş, zorluk ve yoksulluk içinde bölünmüş olanlar, ruhun kendilerinde yeniden akması gereken kitlelerdir.

Ruhun olmadığı yerde ölüm olduğu için, ölüm aramızdaki atmosferdir. Ölüm, derimizi istila etmiş ve etimize nüfuz etmiştir. Fakat bizde, saklı özbenliğimizde, en gizli ve derin rüya ve arzularımızda, sanatın figürlerinde, en güçlü isteğimizde, derin düşünceli iç görüde, kasıtlı eylem, aşk, umutsuzluk ve cesarette, ruhsal sıkıntı ve neşede, devrim ve birlik halinde, orada, hayat, güç ve zafer ikamet eder; ruh saklıdır ve üretilir ve güzellik ve komünallikle bir halk çıkarmak ve yaratmak istemektedir.

Sonra gelen tarihte insan ırkının en görkemli parladığı zamanlar, ruhu insanlardan yalnız bireyin derin yarıklarına ve oyuklarına sızdırma temayülünün yeni başladığı ve şimdilik çok ilerlemediği, ortak ruhun, toplumların toplumunun, ruhtan kaynaklanan pek çok birliğin birbirine bağlanmasının tam çiçeklendiği ve fakat halkın büyük ruhu ile hala doğal bir biçimde kontrol edilmesine rağmen deha insanlarının halihazırda zuhur ettiği, dolayısıyla onların büyük emeği tarafından sıradan bir biçimde korkutulmadığı, daha ziyade onları komünal yaşamın doğal bir meyvesi olarak kabul ettiği ve kutsal hislerle onlardan zevk aldığı zamanlardır. Bu cihetle, kendi yaratıcılarının isimlerini genellikle gelecek nesillere zor devrederler.

Yunan halkının Altın Çağı böyle bir zamandı; Hristiyan Orta Çağı böyle bir zamandı.

İdeal değildi; bir gerçeklikti. Ve dolayısıyla, yüce, kendiliğinden oluşan ruhanilik ile birlikte eski baskı kalıntılarını ve dışsal gaddarlık, dayatılan güç, devlet tarafından ileride yapılacak baskının başlangıcını şimdiden görüyoruz. Fakat ruh daha güçlüydü; aslında sıklıkla çöküş zamanlarında zulmün tiksindirici araçları haline gelen iktidar ve bağımlılığın bu tür kurumlarına dahi sızdı ve onları güzelleştirdi. Tarihçilerin “kölelik” dediği her şey her zaman ve tümüyle böyle değildi.

Bu bir ideal değildi çünkü ruh oradaydı. Ruh, yaşama, anlamını ve kutsallığını verir; ruh neşe, güç ve haz ile şimdiki zamanı yapar, yaratır ve ona sızar. İdeal; şimdiki zamandan, yeni olan bir şeye doğru döner. Geleceğe, daha iyi olana ve bilinmeyene özlemdir. Çöküş zamanlarından yeni bir kültüre doğru giden yoldur.

Burada bir mim daha koyulmalı. Dönüm noktasına ulaşmış bu muzaffer zirve zamanlar diğer dönemlerden önce cereyan etmişti. Bu dönemler sözde ilerlemede tek bir zamanı değil, tekrar ve tekrar birbirini izleyen ve birbirine karışan halkların yükselişleri ve çöküşlerini kapsar. Bağlayıcı ruh da, doğal birbirine ait olma dürtüsüyle gönüllü temelde ortak bir yaşam da orada vardı.  Fakat tüm detaylarında güzellikle ve özgün bir armonide uyumla parıldayan katedral kuleleri cennete doğru yükselmedi ve dingin sükûnet içerisindeki sıra sütunlu salonlar gökyüzünün saydam maviliğine karşı ayakta durmadı. Bunlar, daha basit gruplardı: henüz bireysel istidat ve öznellik kişilikleri, halkın temsilcileri olarak var olmamıştı; ilkel, komünist bir yaşamdı. Yüzlerce yıllık ve genellikle bin yıllık bir görece durgunluk vardı –  var – . Durgunluk, duyun siz bilimsel ve liberal çağdaşlar, o zamanlar içindir, o halklar içindir ki neredeyse düne kadar kültürlerinin bir nişanesi olarak vardı. İlerleme, sizin ilerleme dediğiniz, bu aralıksız harala gürele, yenilik, yeni olduğu müddetçe yeni olan herşeyin peşindeki bu hızlı, yorucu ve sinir bozucu kısa soluklu koşu, bu ilerleme ve onunla ilişkilendirilen kalkınma uygulayıcılarının deli fikirleri ve bu delice, yerine varır varmaz hemen elveda deme alışkanlığı, bu istikrarsız ve rahatsız telaş, bu sabit kalma beceriksizliği ve bu daima hareket halinde olma arzusu, bu sözde ilerleme bizim anormal koşullarımızın, kültürümüzün bir belirtisidir. Ahlaksızlığımızın belirtilerinden farklı bir şeye ihtiyacımız var, ondan kaçınmak için — ben diyorum ki çok fazla göze çarpan sanat olmaksızın, çok fazla yazılı bilim olmaksızın müreffeh yaşam dönemleri ve halkları, gelenek dönemleri, epik dönemler, tarım ve kırsal zanaat dönemleri vardı ve halen var. Varislerinin zaten kendileriyle olduğu ve harika gençliklerini halen onlarla geçirdikleri için pek ihtişamlı büyük dönemlere nazaran daha az şaşalı olduğu ve kendilerine daha az anıt ve mezar taşı dikildiği dönemler, neredeyse rahat denilebilecek daha uzun ve geniş bir yaşam dönemi vardır. Sihri, zorlayıcı gücü ile öz-bilince sahip ruh henüz var olmamıştı. Hristiyanlık öğretilerinde olduğu gibi dünya genelinde ayrılma ve yayılma sürecine henüz girilmemiş, insan ruhları büyüsüne henüz boyun eğmemişti. Böyle zamanlar da vardı: ve böyle insanlar da vardı ve böyle zamanlar geri dönecek.

Böyle zamanlarda ruh saklı görünmektedir. Dikkatli bir inceleme ile dahi kişi neredeyse sadece toplumsal yaşam formlarındaki ve toplumun ekonomik kurumlarındaki dışavurumları ile ruhu ayırt eder.

İnsanlar her zaman en ilk, primitif başlangıçlara, bu zamanların ilk aşamalarına, kendilerini henüz çöküşün ilk zamanlarından, ruhsuzluktan, tiranlıktan, sömürüden ve yönetimsel iktidardan, genelliklede ulusların yardımı ile korudukları zaman dönmüştür. Öyle ki bu verimli durgunluk halinde dünya üzerindeki yeni yerlere yavaş yavaş gitmişler ve buralara, genç ve sağlıklı olarak bilinmeyen mesafeden ve belirsizlik içinden gelerek girmişlerdir. Nitekim geç emperyal dönemin Romalıları ve Yunanlıları bu yenileyici banyoya dalmış ve yeniden ilkel çocuklar haline dönüşmüş, eş anlı olarak Doğudan gelen yeni ruh için uygun hale gelmiştir. İnsanoğlunun empatik gözlemcisi için sonsuz çöküşü ve sonsuz-yeniden-oluşu içerisinde erken dönem Bizans sanatı -kolaylıkla geç dönem Yunan da denilebilir- eserleri kadar dokunaklı, acı verici ve aynı zamanda neredeyse çocukça dindar imanı canlandırıcı bir şey daha neredeyse hiç yoktur. Nesiller; zarif, latif biçimcilikten ve virtüözlüğün sıkıcı soğukluğundan bu neredeyse çok fazla samimi hisse, bu çocuksu basitliğe ve cismani gerçekliği doğru algılama beceriksizliğine geçişte hangi ahlaksızlıktan ve hangi muazzam yeniden-tesis etmeden, hangi dehşetlerden ve hangi ruhsal sıkıntılardan geçti! Eğer ruh onu pislik ve acı safra olarak tükürmeseydi, göz ve elin ustalığı, sanat ve zanaatta nesilden nesile geçerdi. Bu kadar acı verici ve yine de canlandırıcı görüşte hangi umutlar, hangi derin avuntular yatar, bizim için ve herkes için bundan kim ders alır? Çünkü onlar biliyorlar: hiçbir ilerleme, teknoloji, ustalık bize kurtuluş ve iyilik getirmeyecektir. Bizim sosyalizm dediğimiz büyük dönüşüm sadece ruhtan, sadece içsel ihtiyaçlarımızdan ve içsel zenginliğimizden doğacaktır.

Fakat bizim için dünyada herhangi bir yerdeki karanlıktan hiç bu kadar uzak ve bilinmez, hiçbir sürpriz yoktur? Geçmişin hiçbir analojisi bize tümüyle uygulanamaz. Dünyanın yüzeyi bizim tarafımızdan bilinmektedir, ellerimiz onun üstündedir ve nazarımız onun çevresinde dolanmaktadır. On yıllardır ya da bin yıldır bizden hala ayrı olan halklar –Japonlar, Çinliler- ilerlememiz için, kendi durağan yaşam biçimlerini ve medeniyetimiz için kendi kültürlerini hevesle takas ediyorlar. Bu devletin diğer, daha küçük halkları Hristiyanlığımız ile ya da alkol ile yok edilmiş veya bozulmuştur. Bu sefer, yenilenme kendimizden gelmelidir, gerçi bunu yaparken bize en çok belki de yeni bir karışımın halkları – Amerikalılar gibi- eski devirlerden halklar -Ruslar, Hintliler gibi- ve belki de Çinliler faydalı olacaktır.

Ahlaki bozulma halinden kurtulmaya çalışıp yenilenmiş ilk kültürün efsanevi zamanlarına, komünizme kaçan ilk insanlar; görülebilir, dokunulabilir, ifade edilebilir bir forma sahip yeni bir ruhun çekiciliğine uzun süre kapılmamıştı. Kendilerini büyüleyen çok kuvvetli bir yanılsamanın görkemine sahip değillerdi. Fakat onlar eski büyük dönemlerin batıl, acınası, tanınamaz kalıntılarını terk ettiler. Sadece dünyevi mutluluğun peşinde koştular ve böylelikle yaşamları kurumlarına, sosyal yaşamlarına, çalışmalarına ve malların dağılımına nüfuz eden adalet ruhu ile yeniden başladı. Göksel yanılsama öncesinde dünyevi bir eylem olarak adaletin ruhu ve gönüllü birlikteliğin yaratılması, sonradan dünyevi eylemi topluma kazandıracak ve dahası onu doğal olarak ikna edici kılacaktı.

Bu sözlerle, geçmiş uzun binyılın barbarlarından mı bahsediyorum? Araplar’ın, İrokualar’ın, Grönlandlılar’ın atalarından mı bahsediyorum?

Bilmiyorum. Eski ve şimdiki sözde barbar halkların kökenleri ve değişimleri hakkında çok az şey biliyoruz. Herhangi bir teamüle ya da gerçek bir delile neredeyse hiç sahip değiliz. Sadece, barbar veya yabani olduklarını öne sürülenlere ait sözde ilkel hallerin insanlığın başlangıcı açısından asli olmadığını biliyoruz. Nitekim zihinsel kapasitelerinin ötesinde eğitim alan pek çok uzman buna inanmaktadır. Bu tür bir başlangıç bilmiyoruz. “Barbarların” kültürleri dahi bir yerlerden gelmiştir, beşeriyette derin köklere sahiptir. Belki de bizim kaçmaya çalıştığımız barbarlık gibi bir barbarlıktan gelmişlerdir.

Kendi halklarımızdan bahsediyorum; kendimizden bahsediyorum.

Bizler çöküşün halkıyız; bu çöküşün öncüleri aptalca güç yarışı, bireyin utanç verici tecridi ve teslimiyeti nedeniyle yorgun düşmüş olanlardır. Artık bağlayıcı bir ruhun olmadığı, sadece bozulmuş kalıntıların, batıl inanç saçmalığının ve onun kaba vekili, dış güç baskısı, devletin olduğu düşüşün halkıyız. Çöküşün halkıyız ve bundan dolayı bu tür çöküşün öncüleri bu dünya yaşamının ötesine işaret edilmesini anlamlı bulmazlar, kutsal olarak inanabilecekleri ve iddia edebilecekleri hayali bir cenneti tasavvur edemezler. Bizler, sadece tek bir gerçek ruhla – komünal yaşamın dünyevi konuları ile ilgili adalet ruhuyla-  tekrar yukarı çıkabilecek olan halkız. Bizler, sadece sosyalizmle kurtarılabilecek ve kültüre getirilebilecek halkız.

Çev: Nesrin Aytekin

İtaatsiz.org’un notu: Bu makale serisi Türkçede itaatsiz.org’da hakkında yayınlanmış kısa bir biyografik yazı dışında (Gustav Landauer’in Komüniter Anarşizmi – Larry Gambone) başka yazı ve eseri bulunmayan Komüniter ve mistik temayüle sahip anarşist Gustav Landauer’in “Sosyalizme Çağrı” kitabıdır. Bu eserinin şimdiye kadar kitap olarak basılması “Marksizm” hayranı bazı yobaz kafalardan dolayı mümkün olmadı. Çevirisini Nesrin Aytekin’in diliyle burada sunuyoruz. 

Views: 136

göçelim – Siren Kaya

17 Ocak 200317 Ocak 2003

göçelim

Hep beraber göçelim. Yollarda doğuralım yollarda ölelim. Dünyanın etrafında dönelim. Birlikte göçelim. 360 kez dünyanın etrafında deliler gibi dönelim. Sonra neredeyse orada duralım. Başımız  dönmüş olsun. Rivayetin aksine kalabalık bir başlangıç yapalım. Yavaş yavaş azalalım. Belki düzeltiriz, belki dünyayı sarhoş eder, ona yaptıklarımızı unuttururuz. O da olmazsa hep beraber yere diz çökelim ve hep bir ağızdan affet bizi dünya diye secde edelim.  Ansızın bir deprem olsun. Dalgalanalım. Herkes olduğu yerde ağlasın. Topraktan herkesin gözyaşına göre bir bitki çıksın. Onlara isimler koyalım. Hiç birinin yenmesi yasak olmasın. Bu meyveleri yiyip dinlenelim biraz. Sonra birbirimizin yüzüne bakalım. Umarız tüm bunlardan önce duyduğumuz bir şey yoktur, kalmaz, o his. Sarılıp kardeş olalım demiyorum ama o tuhaflık olmasın. Sonra herkes istediği tarafa gitsin. Hiçbir şey yasak olmasın, tek şey hariç, kimse bir daha yurt edinmesin. Hep yürüsün. Yürürken azalsın. Karşılaştıklarını değil, karşılaşmadıklarını saysın. İçinden içinden saysın. Konuşmanın yasak olduğu bir dünya olsun. Kimse bir şey işitmesin. Sessiz olsunlar. Kimse karar almasın, başkası adına, duyuracağı kararlar almasın. Kimse aynı dili konuşmasın. Sadece herkesin birbirinden anladığı herkesin yalnız olduğu olsun. Kimse kimsenin derdinin devası, yalnızlığının arkadaşı olmaya kalkışmasın. Herkes bir diğerine bir izlenim bırakabilir, bıraksın. Onlar da öyle kalsın, ayrıca değerlendirmeye alınmasın, analiz edilmesin. Herkesin karşısındakinde bir izlenimi olsun ama kimse kendisinin karşısındakine bir izlenim bıraktığını bilmesin. Kimsenin gözleri nesneleri yansıtmasın. Mesela ben senin gözlerine bakınca kendi yüzümü görmeyeyim. Böylece sende izlenim bıraktığım aklıma hiç gelmez. Hiçbir göl, hiç bir şey yansıtmasın. Hiçbir şey. İnsan kendisine ait hiçbir şey görmesin. Ben yazı yazarken ellerimi, önüme düşen bir perçem saçı, şakağımı içine oturttuğum avucumun uzantısı bileğimi, defterin üzerine kurulduğu bacaklarımın bir parçasını görmeyeyim. Eğer, bu çok imkansız bir istekse o zaman gözlerim vücudumda bunlar hariç tüm dış dünyayı görebilecek şekilde yerleşmiş olsun. Herkesin gözü eksi altı miyop olsun. Böylece benim gibi ufak ayrıntılara takılmasınlar, pürüzleri görmesinler. Kimse yazı da yazmasın. Ya da herkes kendi yazdığı yazıyı kendi okusun. Kimse bir diğerinin yazısını okuyamasın, bunu da öğretecek bir şey olmasın. Hiç kimse yirmi dört saatten uzun üst üste birini görmesin, yan yana olmasın. Yılda bir gün, bu mahşere hazırlık programından çıkıp, belirlenen yere doğru yürüyelim. Burası, ağzımızı, kulağımızı teslim etmeden önce sözleştiğimiz bir yer olsun. Herkes birbirinin dilini anlasın, birbirinde izlenim bıraksın, birbirinin yazısını okuyabilsin, birbirini anlasın, kendini görebilsin, o yeri yurt edinsin. Tüm yıl yaptığımız yürümek ve kendi kendimize düşünmek. İşte bugün anlatmaya gerek kalmadı ve anlatmanın gereksizliği anlaşıldı. Hayatta kalmak için bile olsa. Herkes birbirine kendi adını taşıyan meyvesini ikram etti. Herkes kaç kişi varsa o kadar meyve yendi. Sonra bir iki üç tıp dendi. Yeni bir yıl yaşanmaya başladı. Her sene bu toplantı bir kez yapıldı. Kimse çoğalmadı, kimse azalmadı. Ama bazıları bir sene boyunca yürürken düşünüyor ve içten ölüyordu. Bu nadiren olsa da önemli bir kayıp oluyordu. Kimse azaldıklarının farkında değildi çünkü bir iki üç tıp dendikten sonra bir tek şey akılda kalabiliyordu bu toplantıyla ilgili; o da seneye aynı zamanda aynı yerde. Yani konuşulanlar, konuştuğu işittiği aklında kalmıyordu. Başkasından öğrendiği, başkasına öğrettiği. Toplantıya gelenlerin sayısı azalıyordu. Dolayısıyla ölümsüzlüğün.  Bir kişi ne kadar çok meyve yerse ölümsüzlüğü o kadar artıyordu, içten çürümeme şartıyla. Yürürken düşünüp de ölmemek daha zordu. Bilmiyorum herkes içten çürüyüp öldü mü yoksa hepsi böyle sonsuza dek yaşadı mı? Gerçekten bilmiyorum. Ayaklarımı düşünceler mi yürüttü, düşünceleri mi ayaklar yürüttü. Bunu herkes kendi bildiğine göre, herkes kendi ölümünün nedenini bilir.

17 Ocak 2003

Views: 159

45 Teknoloji Toplumu – Propaganda – Jacques Ellul

Burada incelediğimiz ötekilerden daha karmaşık, farklı nitelikte teknikleri içerdiği için kısmen hiyerarşik kısmen sentetik yeni bir insan tekniği sistemiyle karşı karşıyayız. Bu sistemi tarif edecek bir kavramımız bile yok. Propaganda kavramı çok sınırlı, ama gerçeğe en yakın olanı.  Kavram, devlet faaliyetini, aynı zamanda kamuoyu üzerinde yoğun faaliyeti varsayar. Ancak burada ele aldığımız kapsamlı olgu, özel faaliyetin yanı sıra bireyselleşmiş faaliyeti de içerir.

Temel değerlendirme, bu yeni insan tekniği sistemini doğuran iki farklı teknik kategorilerinin birliğidir. Birincisi, çok fazla sayıda kişiyle doğrudan iletişim imkanı sunan, aynı zamanda her bir bireye grup içinde de hitap eden bir mekanik teknikler kompleksidir (temel olarak radyo, basın ve bilimler). Bu teknikler olağanüstü bir ikna gücüne ve çok önemli bir ruhsal ve entelektüel baskı yaratma gücüne sahiptir, ikinci kategori, insan ruhiyatına dair kesin bilgiye erişim imkanı veren bir psikolojik -hatta psikanalitik- teknikler kompleksinden oluşur. Bu nedenle de sonuçlarına duyulan büyük güvenle motive edilebilir.

Yaklaşık olarak bir sonucu ortaya çıkarabilmek için bir dizi teknik ortak bir yaklaşıma getirilmiştir. Öngörülen imajın neredeyse yanılmadan istenen refleksi yaratacağı önceden bilinmektedir. Ele alınan teknik olgusu iki kategoriyi ayrılmaz bir bütünde birleştirir. Bunun neden ve nasıl ortaya çıktığı, insanın bunu isteyip istemediği sorusu gündeme gelir. Eğer basın tamamen dizi hikayelere, radyo da müziğe adanmış olsaydı, psikanalitik yöntemleri devreye sokmak gerekmeyebilirdi. Fakat bu bile kesin değildir. Görünüşte karikatürlerden daha masum ne olabilir ki? Bu “komikliklerin” okuyucu üzerindeki derin etkisi gösterilebilir. Sosyolojik açıdan faydaları da öyle. Aynı şekilde, bir Amerikan müzikal komedi filminden daha az zararlı ne olabilir ki? Bununla birlikte, hepimiz bunların ekonomik öneminin çok iyi farkındayız.

Ancak radyo veya basın tamamen eğlenceye ayrılmış olsaydı bile şu sorun olacaktı: bu teknikler hangi temelde sınırlanabilir veya sınırlanmalıdır? Başka alanlara, sözgelimi siyasete uygulanabildikleri an uygulandılar. Saf bir şekilde, en azından başlangıçta faydasına dair hiç kimsenin açık bir fikri olmaksızın uygulandılar. Siyaset alanına girer girmez, sadece eğitmeye değil aynı zamanda ikna etmeye de yaramaları gerektiği anlaşıldı. Tamamen objektif bilgi diye bir şey yoktur. Tekniğin objektif kalmamasının insanın hatası olduğu şeklinde itiraz etmek, insan olmanın insanın hatası olduğunu söylemekle aynı şeydir. Kullanıma sunuldukları andan itibaren bu teknikler, mümkün olduğunca verimli şekilde çalışmak zorundaydı. İnsanı anlamaya yarayan tekniklerin de sisteme dahil edilmesi gerektiği anlamına geliyordu bu.

Totaliter devlet, çoğu kere, tekniklerin birleşmesini ortaya çıkarmakla suçlanır. Monnerot’un görüşüdür bu. Gerçek şu ki özel kapitalizm bu birleşmeyi gerçekten başlatmıştır; kapitalizmde koşullar başka yerlerdekinden daha elverişliydi. Reklam, propagandanın kendisinden çok önce, verimlilik kavramını bu alana tanıttı. Mesele, çok sayıda insanı -hepsi “ortalama” insan sayılıyordu- belirli bir basit eylemi yapmaya mesela verili bir nesneyi satın almaya ikna etmekti. Sınırlı argümanlarla ve birkaç kelimeyle ikna edici olmak gerekiyordu. Reklamcılıktaki koşullar, mekanik ve psikolojik araçların birleşmesi için mesela 20. yüzyılın başlangıcındaki siyasi koşullardan daha elverişliydi. O zamanlar siyasi ikna çabaları sadece elitlere yönelikti. Çok sayıda siyasi ve doktriner argüman varken, ancak birkaç tane propaganda aracı vardı. Siyasetteki propagandist atalet ortaya çıkan sonuçtu. Siyasi iknanın amacı tamamen entelektüel ikna iken reklamdaki amaç refleks eylemi doğurmaktı. Mekanik teknikleri psikolojik teknik yoluyla eldeki çok etkili araçlarla ilk tamamlayanlar büyük ticari şirketlerdi. 1910 yılına gelindiğinde bu birleşme başarılmış bir gerçekti. Bir tür beceriksiz siyasi propaganda ilkin Birinci Dünya Savaşı’nda kullanılmaya başlandı. Psikolojik yasaları dikkate almadığı için çoğu kere tümden yetersiz bir saçmalıktı. Fakat Rus Devrimi ve sonra da Hitlerizmle birlikte bilimselleşti. Bugün istisnasız tüm devletler, iki teknik kompleksin birliğinden ortaya çıkarılan siyasi propaganda sistemini kullanmaktadır.

O halde, propaganda tekniklerinin aldığı temel yönler hangileridir? Belirlenmiş refleksler sistemi yaygın olarak kullanılmıştır. Bu refleksleri ölçme ve hasıl etme tekniği hayli geliştirilmiştir. Siyasal doktrinlerin programlara, programların sloganlara, sloganların resimlere (doğrudan refleks uyandırıcı resimlere) indirgenmesi incelemeye tabi tutulmuştur. Belirlenmiş refleksler yaratmak için sistematik çabalar mümkündür. Ya eğitim yoluyla (örneğin Nazizm veya Komünizm yönetiminde) ya da mevcut spontane refleksler yoluyla (örneğin, savaş propagandasında Amerikalılarca erotik reflekslerin kullanılması) bunlar mümkündür. Totaliter devletlerin propaganda mekanizmaları Tchakotin tarafından ayrıntılı biçimde incelenmiştir. ABD’deki propaganda teknikleri çok daha az vurgulanmıştır. Fakat bu demek değildir ki büyük çaplı propaganda olayları burada yoktur. Örneğin, belirli refleksler yaratmak suretiyle Amerikan halkını savaşa katılmaya zorlamak ve üzerlerine savaş psikolojisi bırakmak gerekli olmuştur. İki okyanus tarafından korunan Amerikalılar, savaşta olduklarını “hissetmediler”. Onlar için savaş, canlı bir gerçeklik değildi ve öyle yapılmak zorundaydı. Anlaşılacağı üzere, savaş duygusu ve savaşa sivil katılım, ancak muazzam bir reklam baskısıyla ve insan ruhiyatı üzerinde topyekün bir propagandayla sağlanabilirdi. Meşgul tutma tekniği denen tekniği kullanmak, kendi başına kalmasına imkan vermeden vatandaşı ara vermeden propagandaya tabi tutmak gerekliydi. Vatandaş sokakta posterlerle, hoparlörlerle, törenlerle, toplantılarla karşı karşıyadır. İşte el ilanlarıyla ve “endüstriyel seferberlikle”; eğlencesinde, filmlerle ve teatral propagandayla; evde, gazete ve radyo propagandasıyla yüz yüzedir. Tüm bu araçlar bir noktada birleşir. Birey üzerinde hepsi yeni tür eylem uygular. Öylesine güçlüdürler ki birey bunların bilinçli olarak farkında olmaktan çıkar.

Bu sonuncusu en önemli olandır. Propaganda, yardım veya gıda kadar doğal olmalıdır. Psikolojik ket vurma ve mümkün olan en az şokla ilerlemelidir. Birey daha sonra tüm dürüstlüğüyle propaganda diye bir şey yoktur diyebilecektir. Oysa gerçekte, birey propaganda tarafından öylesine kuşatılmıştır ki fiilen gerçeği göremez. İnsan ile propagandanın tabiatları öylesine iç içe geçmiştir ki her şey tercihe veya serbest iradeye değil, reflekse ve mitosa dayanır. Aynı fikirler, aynı imajlar, aynı söylentiler kompleksinin uzun ve uyutucu tekrarı, insanı tabiatının propaganda tarafından asimilasyonu için hazırlar. Bunun yanında, nefret ve kızgınlık gibi insani duygular kullanılır. Yöntem, her şeyi açık seçik ima edecek derecede saplantılı değildir ve bu duyguların verili bir düşmana ortaklaşa kilitlenmesine bağlıdır. Burada müthiş bir saçmalığa, duyguların tamamen otomatik gelişimine tanık oluyoruz. Kızgınlıkları istismar etmek için çok basit bir “kullanma talimatları” setiyle donanmış bireyi kendi yoluna göndermek yeterlidir. Daha sonraları, bireysel kişiliğin kızgınlıklarının gücü temelinde seçilmiş “sabit nokta” etrafında yeniden oluşturulduğunu görürüz. Örneğin varsayalım ki düşman, bireyin tüm bahtsızlığının ve çilesinin sorumlusu olarak gösterilmiş olsun. (Burjuvazi bu rolü komünistler için oynar; Yahudiler de Naziler için oynadı). Bu görüşler ileri sürüldükten sonra insanlar arasında bir insani kızgınlık artışı vardır. Bir koyun sürüsü gibi, devreye giren ve kızgınlıkları nedeniyle kendi kendilerine küplere binmelerine neden olan bir başka içgüdüye uyarak aslında istenildiğinden çok daha hızla koşarlar. Bu durumlarda neden hiç “kriminal” olmadığını da bu açıklamaktadır. Pogromlar nadiren yetkililerce emredilir. Bunları ortaya çıkarmak için halkın kızgınlığını manipüle etmek yeter.

Her bireyde potansiyel olarak varolan kendini haklı çıkarma isteği de kullanılabilir. Bu istek bir günah keçisi ihtiyacını kapsar, ancak bireyler kişisel günah keçileri bulmakta zorlanırlar. Propaganda, onlara kolektif bir günah keçisi sunar. Kötülüğü ve günahı ona devredebilirler; bu şekilde de haklı çıkmış, doğrulanmış, arınmış hissederler. Bu tür propagandanın etkili olduğu tüm ülkelerde suç azalır. Maneviyat yükselişe geçer. Öldürmek için artık kendimize düşmanlar yaratmak zorunda değiliz. Bizim için propaganda tarafından hazır yapılmış, öldürmesi hukuki düşmanlarımız var. Bir burjuvayı öldürmenin suç olmadığı apaçık meydandadır. Dahası, günah keçilerinin devreye sokulması, çatışmanın bundan böyle sosyal veya siyasal düzlemde değil iyi ve kötünün manevi düzlemindedir. Günah keçisi aracını kullanırken propaganda insanları kötülüğü düşmana savmaya yöneltir. Burada düşman kötülüğün genel cisimleşmesi olurken kızgınlığın kullanılmasında düşman belanın sebebi olarak görülür. Bu cisimleşme, nefretin rasyonel bir temeli olmadığını, tamamen bilinçaltı mekanizmalardan kaynaklandığını gösterir. Bu, Hitler’in Mein Kampf’daki şu şaşırtıcı ifadesini açıklar: “İnsanlara söylemek gerekir ki, en değişken düşmanlar aynı kategoriye aittir; kendi partizan kitlemize mücadelenin bir tek düşmana karşı yapıldığı görünsün diye tüm düşmanları bir araya toplanmalıdır. Bu, partizanların haklarına olan inancını güçlendirir, onların saldıranlara olan kızgınlıklarını artırır”. Eğer adam adama çarpışmadan, kişisel çatışma nedenlerinden sözediyor olsaydı, Hitler’in ifadesi tamamen irrasyonel olurdu. Fakat propagandanın işlemeye başladığı andan itibaren gerçeklik duygusu kaybolur, dürtüler karışır, karşıtlar özdeşleşir. Suçlamalar etkileşime girer. Bunların tümü de, bilinçaltı etkilerin işleyişini artırır. Aşağı yukarı kafa karışıklığından kötü olarak kızgınlık duyulan her şey, resmi düşmana havale edilir. Propagandanın etkisiyle bir bilinçaltı transferi gerçekleşir. Fakat suçluluk duygularının kendisine geçişine neden olan psikanalizcinin yerine bu transferi genelleştirilmiş düşmana yaptıran bir propaganda makinesi vardır. Teknik böylece, hepsi “kesinlikle iyi” kişilerle (kolektif olarak haklı olan, siyasi sosyal ve tarihi erdemi temsil eden) hiçbir değer ve erdem taşımayan ve hepsi “kesinlikle kötü” kişiler arasında bir ayrışma yaratır. Bu olgu, 1914 “Hukuk ve Medeniyet Savaşı” ile ulusal düzeyde zayıf bir şekilde kendini gösterdi, fakat tam kolektif transfer doğurmak için çok zayıftı. Bugün daha başarılıyız, ama iyi ile kötü arasındaki ayrım çizgisi, sosyal ve siyasal olduğundan daha az ulusaldır.

Propaganda daha küçük ölçekte Oedipus kompleksi denen şeyi ve “baba” ile ilgili duygularımızı da manipüle eder. Bu teknikler hâlâ durmuş vaziyette, ama yakın gelecekte etkili olmaları hayli mümkündür. Propaganda amaçlı manipülasyonlar her yönetim biçimi altında ve tüm toplumsal kesimlerde gerçekleşir. Psikolojik olarak yıkıcı bir evrende yaşadığımız söylenebilir. Yine de modern insanın, bu olgunun boyutlarına ilişkin açık bir fikri yok. Tecrübe, bu olguyu ona gösteremez. Dışarıdan içeriye bakıyor olmak durumundadır. Fransa’daki bizler, propagandanın hâlâ etkisiz olduğu bir ülkede yaşıyor olmaktan şanslıyız. Buna ilaveten, 1938 öncesi Berlin Uygulamalı Psikoloji Enstitüsü ve çeşitli Amerikan enstitüleri ve araştırma komitelerinin belirttiği “sosyal psikanaliz” tekniğiyle de aşina oluyoruz. “En iyi yolu” bulmaya çalışan tüm propaganda teknisyenlerinin, tarif ettiğim büyük bilinçaltı motiflerinin değerini açıkça ifade ettiklerini söylemeye bile gerek yok. Bu propaganda manipülasyonlarının ne gibi sonuçları olacağını merak etmek normaldir. Gerçek sonuçlar fark edilebilir değildir, çünkü mekanizmalar çok kısa bir süredir çalışmaktadır. Sonuçlar nihayet ortaya çıktığında elbette yine de onları tanıyamayacağız. Öyle absorbe edilmiş, manipüle edilmiş, kayıtsızlaştırılmış olacağız ki bu konuda objektif bilgi imkansızlaşacak. Bir zamanlar insanların ne olduğuna dair bir fikrimiz bile olmayacak.

Ancak propagandanın kimi etkileri şimdiden açıktır:

(1) Eleştiri yeteneği, kolektif tutkuların yaratılmasıyla bastırılmıştır. İyi bilenen “karşılıklı öneri” olgusu kolektif tutkuyu bireysel tutkudan çok farklı bir güç yapmıştır. Bireysel tutkunun kendisinin eleştiri yeteneğine düşman olduğunu biliyoruz, ancak eleştiri ile tutku arasında bir denge kurulabilirse eleştiri yeteneği yine de kullanılabilir. Tekniğin yarattığı kolektif tutkuda (ki bizatihi teknik kimi zaman bunun amacıdır) bireyin entelektüel organizasyonuna has olan eleştiri yeteneği dışta tutulur. Monnerot’un açıkça söylediği gibi, “Kolektif eleştiri yeteneği diye bir şey yoktur”. Tekniğin insana kolektif olarak etkimesinden dolayı onun kışkırttığı ve herkeste bulunan tutkular güçlenir. Eleştiri yeteneğinin bastırılması (doğruyu yanlıştan, bireyseli kolektiften, eylemi sözden, gerçeği istatistikten vs. ayırt etmede insanın artan kapasitesizliği) propagandanın teknik gücünün en açık sonuçlarından biridir. İnsan aklı, kendi bilinçaltının propaganda tarafından manipüle edilmesine direnemez.

(2) İyi bir toplumsal bilinç, eleştiri yeteneğinin bastırılmasıyla kendini gösterir. Teknik herkese meşruluk sağlar, tüm insanlara eylemlerinin adil, iyi ve hakikatin ruhuna uygun olduğu kanaatini verir. Bu kanaat güçlüdür, çünkü kolektif olarak paylaşılmaktadır. Birey aynı kanaati işçi arkadaşlarında, komşularında da bulur, radyo gibi araçların zımni paylaşımı kanalıyla onda kendini güçlenmiş hisseder. Propaganda tekniğinin kullanıldığı ülkelerde nevrozların yanısıra suçlarda da bir azalış sözkonusudur. Nazilerin ve Amerikalıların savaş zamanı istatistiklerine inanabiliriz, zira bunlar bildiğimiz başka her şeyle çok iyi uyuşmaktadır. Buna karşılık, ne zaman ki herhangi bir nedenle propaganda iyi bir kolektif sosyal bilinç telkin edemezse, bireysel tatmin duygusunun ani ve acımasız bir düşüşü sözkonusudur; bireysel moral de keskin bir şekilde düşer. Bu, başka şeyler yanında, ABD’de 1945 sonrasındaki olağanüstü artışı açıklar. Almanlar arasında benzer bir durumun başka açıklamaları olabilir, ama Nazi propaganda makinesindeki ani durmanın, Almanların savaş sonrası nevrozunda önemli bir rol oynadığı düşüncesindeyim. ABD’de problem öylesine ciddi olmuştur ki son birkaç yılda psikanalitik terapinin dramatik gelişmesine yolaçmıştır. Gerçekte bu gelişme, kolektif tekniğin terk etmiş olduğu faaliyetin bireysel düzeyde yeniden başlamasını temsil etmektedir. İyi bir kolektif sosyal bilinç geliştirildiği zaman birey bir uyuşturucuya müptela olur gibi müptela olur. Amerikalılar bireysel psikanalizin daha maliyetli, daha etkisiz (bireyi entegre edemediği için) ve daha zor olduğunu fark ettiklerinde de bir kolektif psikoterapiye döneceklerdir.

(3) Propaganda tekniği, ayrıca, yeni bir “kutsal” alan yaratır. Monnerot’un deyişiyle, “Tüm bir olaylar, varlıklar ve fikirler kategorisi eleştiri dışında iken, dünyevi alana karşılık kutsal bir alan oluşturur”. Propaganda mekanizmalarının derin etkileri sonucunda yeni bir yasak alanı insan kalbinde yaratılır, ancak ilkel toplumların tabularının aksine buna yüzeysel olarak buna neden olunur. Propaganda olduğu zaman belli meseleleri artık değerlendiremeyiz, hatta tartışamayız. Tekniğin organize ettiği bir dizi koruyucu refleks derhal müdahale eder.

Özetlemek gerekirse; eleştiri yeteneğinin bastırılması, iyi bir sosyal bilincin oluşması ve bir kutsal alanının yaratılması, hepsi tek bir tezahürün, psikanalitik kitle tekniklerinin uygulamasının ilk ve en açık sonucunun boyutlarıdır. Tesadüftür ki, bizim analizimiz, modern sosyologların sıkça analiz ettiği bir sosyal olguyu, “kitlelerin yaratılmasını” teyid etmektedir. Bu üç unsur kitlelere yeni bir boyut katmaktadır. Kitleler bu şekilde, doğal olarak sahip olmadıkları bir iç tutarlılık kazanır. Birleştirici bir ruhiyat ortaya çıkmıştır.

Propaganda tekniklerinin uygulanmasının ikinci bir sonucu, bir tür kitlelerin manipüle edilebilirliğinin oluşturulmasıdır. Monnerot, bir kere daha tekrar etmeye değer bir tanım sunuyor. Ona göre propaganda tekniğinin “amacı, kitleler arasında belirli eğilimlerin yaratılması ve verili bir anda stratejik olarak ne elverişliyse yapmak için özel bir kolaylık oluşturulmasıdır. Siyasi koşullar değiştikçe başarılı eğilimleri aralıklarla toplamak gerekir “. Olağanüstü bir fikirdir bu. Belli propaganda tekniklerinin kullanımının amacı, verili bir formüle hemen ve belirsiz bir şekilde sarılmayı gerektirmek değil, daha ziyade, uzun vadede bireyin bir tür hiçliğini ortaya çıkarmaktır. Ruhu üzerinde oynanan, doğal eğilimleri boşaltılan ve tamamen gruba asimile edilen birey her şeye hazırdır. Propagandanın esas gereği, rasyonel, sağlam temelli veya güçlü olmaktan çok, özellikle önerilere açık ve kolayca harekete geçirilebilir bireyler meydana getirmektir.

İki propaganda kategorisi ayırt edilmelidir. Birincisi, hedeflerinde bir sürekli nitelik oluşturmaya çabalar ve sürekli güçlendirilmek durumundadır. Amacı, büyülemek ve merak uyandırmak suretiyle kitleleri “elde edilebilir” yapmaktır. İkinci kategori, hedeflerinde bir tür geçici düşünmeden hareket etme halinin yaratılmasını içerir. Basit baskıyla işler ve çoğu kere çelişiklidir (çünkü çelişkili kitle hareketleri bazen gereklidir). Kuşkusuz bu ayrım ancak propaganda tekniğinin popüler fazlalıklarla tamamen birleşmesinden ve ahali için vazgeçilmezleştikten sonra etkili olabilir. Bu aşamaya, örneğin Almanya’da 1942’de ancak on yıllık bir ruhi manipülasyondan sonra ulaşılabildi. Aynı sonuç, kitlelerin parti çizgisinin dalgalanmalarına göre şekillendirilmiş olan Sovyetler Birliğinde elde edilmiş görünüyor.

Teknik propaganda manipülasyonlarının üçüncü bir sonucu, yurttaşlarının zihninde gerçeğin tamamen yeniden yapılanmasını temsil eden soyut bir evrenin oluşturulmasıdır. Yeni evren, radyo propagandası üzerine usta araştırmacı Armand Robin’in harika ifadesiyle sözel bir evrendir. İnsanlar, eşyanın, olayların ve insanların gerçeği yansıtmayabilen ama gerçeklikten daha doğru olan imajlarını oluştururlar. Bu imajlar, dünyanın çoğunda böyle olduğu üzere, “uydurma” olan haber konularına dayanır. Amaçları, bilgilendirmekten ziyade biçimlendirmektir. Haberlerde sahtecilik Sovyet radyosu tarafından sistematik biçimde uygulanmaktadır, ama bu yol daha az derecede tüm ülkelerde bulunmaktadır. Bir fotoğrafla muğlak bir manşetin yan yana getirildiği gazetelerdeki “masum” sahtecilik hepimizin malumu. Örneğin, bir gemi tersanesi, demokrasilerde, Sovyetler Birliği’nde veya başka yerlerde kayıtsızca bir fabrika olarak tarif edilebiliyor. Bu tür şeyler, yapmacık bir evren yönündeki ilk adımı teşkil eder. Bugünün psikolojisindeki önemli bir unsuru, bir halüsinasyonlar dünyasında gerçeğin kayboluşunu da gösterir. İnsan, bilimsel olarak yönlendirilen ve giderek direnilemeyen gerçek dürtülerle hareket etmeye götürülür. Gerçek bir dünyada kendini feda etmesi sağlanacaktır, ama kendisi için oluşturulmuş sözel evren uğruna. Bu karmaşanın derinliğini kavramaya çalışmalıyız. İnsanoğlunun emrinde muazzam araçlar var; gerçek dünyayı etkiler, ondan etkilenir. Ama gerçekte elde etmeye çalıştıklarından farklı amaçlar (propagandanın efsunlu büyüsünün onun için önerdiklerinin) peşinde koşar. Ulaşması beklenen hedefler, yalnız ama yalnız kitle bilinçaltının manipülatörlerince bilinir.

Bu noktada okuyucu, analizimizin başkaları için geçerli olabileceği, kendisi için geçerli olmadığı itirazını yükseltebilir. Fakat düzenli biçimde radyo dinliyorsa, gazete okuyorsa, sinemaya gidiyorsa, bu açıklama ona uyar. Propagandanın esası insan bilinçaltını etkilemek fakat onu tam özgürlük yanılsamasıyla bırakmak olduğu için bunun farkına varmaz. Bir başka açıdan, bazı ülkelerin -örneğin genelde demokrasilerin özelde de ABD’nin- bu manipülatif araçları kullanmadığı şeklinde itiraz edilebilir.  Fakat burada belirli ayrımlar yapılmalıdır. Kimi demokrasiler, sırf buna güçleri yetmediği için propaganda tekniklerini kullanmaz. Bir kısmı ise, ABD gibi, belli sınırlı dönemlerde ve yalnızca belli alanlarda sadece sınırlı ölçüde kullanır. Ancak bu sınırlamalar, demokratik tereddütlere atfedilemez. Bu demokrasiler propaganda tekniklerini kullanmak için açıkçası henüz acil ihtiyaç hissetmiyorlar. Şimdiki küresel mücadele yoğunlaştıkça ve şu veya bu ulusun dünya hegemonyası kaçınılmazlaştıkça propagandanın demokrasilerce kullanımı da kaçınılmazlaşacaktır. Verimlilik taraftarları, propaganda kadar etkili bir aracın kullanımı önünde geri çekilmeyecektir. Kültürlerinin genel anlamına uyduğu ve artık kimsenin “insani” duygularını sarsmadığı için daha bir öyle olacaktır. Kitleler propaganda tekniklerine bir kere alıştıktan sonra da geri dönüş imkansızdır.

Propaganda, sosyolojik nitelikli iki sonucu daha aktif biçimde gerektirir. Bunlar belli olduklarından kısaca özetlenebilir. Birincisi, iş tekniklerini ele alırken görmüş olduğumuz gibi, kendini işçinin manevi gelişmesinin durmasında gösteren psikolojik faktör vardır. Friedmann, olumlu bir ortamda yani olumlu bir ekonomik sistemde işçinin bu durdurmayı yaşamayacağına inanıyor. Aklında, iddiasına göre en elverişli çalışma ortamı olan sosyalist rejim var. Böyle bir ortamda sınırlamalar olmadan çalışan işçi olgunlaşabilir. Fakat açıktır ki propaganda araçlarıyla bilinçaltı eğilimlerinin sosyalist manipülasyonu, koşulların gerçek modifikasyonuyla aynı sonuçları doğurur. Örneğin, verimliliğe yoğunlaşan Sovyetler Birliği’ndeki sosyal harekette işçileri sürükleyen ekonomik gerçekler değil, sosyalist propaganda, tamamen sözel bir evrenin yaratılmasıdır. Propagandanın etkisine girmişlerse işçiler aynen kapitalizmde olduğu gibi tepki verir. Amerika Birleşik Devletleri’nde savaş yıllarında geçici bir temelde olan da budur. ABD’de propaganda tekniğinin işleyişini kolaylaştıran daimi bir faktör de sözkonusudur. O da, hızla gelişen olağanüstü halkla ilişkiler mekanizmasıdır. Tüm ekonomik ve insani ilişkilere uygulanan bir propaganda tekniğidir bu.

Siyasal alandaki ikinci bir sonuç, demokrasinin değer yitirmesidir. Burada, daha önce ele almış olduğumuz ama anlatması zor bir fikre geri döneceğim. Aşağı yukarı hepimiz, propagandayı bir fikir veya sistemin savunusu olarak görürüz. Bu yüzden de demokrasiler için bir zararı olamayacağını hep duyarız. Bir kere, karşıt ve hatta çelişkili fikirleri sürdürmek için propagandayı kullanan çok sayıda parti var. Vatandaş aralarında hür bir tercih yapar. Böylesine yanlış bir düşünce, propagandaya ilişkin korkunç bir temel anlayıştan kaynaklanmaktadır. Propagandanın bir fikrin savunusu olmayıp kitlenin bilinçaltının manipülasyonu olduğunu açıkça göstermiştim. Propagandanın çelişkilerinde bulunan umutlar şuna çıkar: vatandaş, suratına bir tokadı bir komşusundan yer. Bereket versin ki bu tokat, bir başka komşusunun attığı diğer bir tokatla telafi edilir. Eğer propaganda siyasal teorilerin aralarında vatandaşın akıllıca seçim yapabileceği sakin bir sergilemesi olmuş olsaydı, çelişkiler faydalı olur, vatandaşı hür bir insan olarak bırakırdı. Fakat propagandacının kitleler üzerine eyleme geçmenin maddi araçlarına ve insan ruhunun gizli kıvrımlarına dair bilgilere sahip olduğu an bu imkansızdır. Bir siyasal teoriyi savunan insan varsayım gereği ona inanmaktadır. Kişisel çıkarından değil inandığı için hareket eden bir politikacıyı örnek veriyorum. Bu politikacı, kendi inanışını mümkün olan en iyi şekilde sunmaya, en fazla sayıda vatandaşının sadakatini elde etmeye gerçekten çabalayacaktır. Bunu yapmak için de en etkin araçları kullanacaktır. Yani, herhangi bir totaliter gibi, kitlelere propaganda bağlamında tecavüz edecektir. On siyasi parti tarafından on kere yapılmış da olsa tecavüz tecavüzdür. Dış görünümü değiştirmek özü değiştirmez. Örneğin, Nazilerin geçit törenlerini, kasvetli ve fanatik “kan ve toprak” törenlerini düşünün. ABD’de bunun büyük ölçüde muadili, azıcık giydirilmiş kızların sözkonusu olduğu törenlerdir. Tümüyle bir mizaç meselesidir bu. Ruhi amaç aynıdır. Demokrasi içinse yıkıcıdır.

Siyasal partilerin işleyişinde teknik araçların büyük ölçekte kullanımı büyük mali kaynakları gerektirir. Bu durum tüm küçük partileri genellikle tamamen ortadan kaldırmakta veya geri planda beleşçi rolüne indirgemektedir. Siyasal propaganda mücadelesi ne kadar yoğun olursa (ve yürütülmesi ne kadar maliyetli olursa), demokrasiyi iki blok arasındaki karşıtlığa indirgeme eğilimi o derece artar. Bir vatandaş orijinal, geçerli ve gerçek bir siyasal fikre sahip olabilir. Bu fikrin diğer yurttaşlarda bir başarı şansı da olabilir. Fakat onu ülke çapında geliştirecek milyonlara sahip değilse, önemi yoktur. Propaganda bir insanın bir başkasına doğrudan konuşmasını kapsadığı zaman Amerikan demokrasisi artık gençlik çağında değildir. Demokrasinin değer kaybında propagandanın etkileri insanlar üzerinde ve de partiler üzerinde görülür. Çelişkili propaganda akımlarına teslim olmaya zorlanan birey, sadece değişik doktrinler arasında tercih yapma özgürlüğünü koruyamamakla kalmaz, siyasal işlemden tamamen elimine edilir. Kelimenin tam anlamıyla o artık yoktur; bu durum, propagandanın çelişkisiyle orantılı olarak gerçekleşir. Birey bir sosyolojik gruba entegre edilir, grubun oy kullandığı gibi oy kullanır.

Bu noktada önemli bir sonuca ulaşıyoruz: Propaganda bir teknik olduğu ölçüde kendi kişisel kimliğine, kendi özgünlüğüne sahiptir. Fakat, değiştirilemez bir sabit hedefe doğru ilerler. Bir tekniği amaçlarına göre iyi veya kötü olarak ayırt etmek beyhude bir çabadır. Bir diktatörün lehine işliyor olsun, bir demokrasinin lehine işliyor olsun teknik aynı silahları kullanır, bireye etki eder, onun bilinçaltını özdeş şekillerde manipüle eder ve sonuçta tam olarak aynı insan tipinin oluşmasına yol açar. İster vatandaşların % 99’u oylarını bir diktatöre veya bir demokrasideki değişik partilere versin, farklı rejimlerin siyasal yapıları formel olarak değişiklik göstersin veya göstermesin, her iki rejimin de nihayetinde kendisine bağlı olduğu iyi yoğrulmuş vatandaş, tekniğin işleyişi sayesinde giderek her ikisinde de ayırt edilemez hale gelir. Sorun sadece politik değildir. Hayatın her alanında rastlıyoruz buna. Fakat iki düzlem arasında ayrım gözetmeliyiz: resmi görüş ve kişisel karar. Propaganda yoluyla, bir insana öldürmeme veya alkol içmemeyi öğretebiliriz. Ya da öldürmeyi veya afyon içmeyi öğretebiliriz. Objektif sonuç her ki durumda da farklıdır. Sosyolojik açıdan, diktatörlükle demokrasi arasında bir dünya fark olduğu kabul edilmektedir. Fakat her ikisinde de ahlak meselesi bastırılmaktadır. Birey, belirli koşullanmış reflekslere uymaya alıştırılan bir hayvandan ibarettir. Gerçekten, diktatörlükle demokrasi arasında kamu sağlığı veya istatistikler düzleminde bir fark olabilir. Fakat ahlaki düzlemde demokrasinin amaçlarını propaganda yoluyla elde ettiği bir temel kimlik vardır. Tekniğin insani etkileri, uygulandıkları ideolojik amaçtan bağımsızdır.

Views: 251

Kökler Kuramının Değeri ve Benim Gündelik Yaşamım – Ahmet Ateş

                                    Dar günlerde gereksinene umut taşıyan gök kırlangıçlara

          fil ıssı olanlara gökten taşlar yağdıran toprak sarısı benekli ebabillere…

Liseyi bitirip yaşamda neler olduğunun ayrımına varmadan kendimi bir üniversitenin ruhbilim ya da eski deyişle psikoloji bölümünde bulmuştum. Üçüncü sınıfın baharındaydım. Ayrımına varamadığım, çevremde esen yellerin önünde sürüklenip gittiğim günlerdi. Zaten o günlere dek neyin ayrımına varmıştım ki! Şunu yapacaksın yap, bunu olacaksın ol, diyen bir sel. Yaşayışım bunları sese dönüştürmese de onun çağıltısı hep içimde bir yerdeydi. Oportalık edilgin, uysal bir konum. Şöyle yapacaksın, sonra da böyle. Böyle yaparsan şöyle olur… Bu temel, bu çevremdeki büyük çoğunluğu sürükleyen ana sele sanki başka bir yolu yokmuş gibi kapılıp gidiyorduk. Kıyıda ağıt söyleyen birkaç kadın vardı. Onların ağıtları içimize işlemiş gibi bizimleydi. Ağıtçı kadınlar suyla birlikte, selin içindekilerle birlikte kıyıdan aşağı kayıp geliyorlardı. Birer kayıktaymışlar, ama kıyıdan aşağı, otların, ılgınların, çalıların üstünden sürüklenen bir kayıktaymışlar gibi. “Koyun gelir yata yata/Çamurlara bata bata/…”

     Onların basit, tekdüze, böyle olmakla birlikte içe işleyen ezgilerinin üzüntülü sislerinin ortasında görünüp bir an sonra arkada kalan orta yaşlı, yaşlı, sakallarına ak düşmüş erkekler. Onlar hiç nedensiz sessizdiler. Sanki doğaları, bir özleri varmış da buymuş gibiydiler. Arkada kalıp edilgence bekleyen… Elleri çaresizlikten kocaman olmuş. Belki ağıt bilmiyorlardı belki de ağlamak, ağıt yakmak, ağıt söylemek arlarına gidiyordu. Erkekler işte! Uzun geçmişte ve şimdilerde ataerki çölünden çıkamayan güdük, gödek; duyguları, duyumları, düşünceleri, düşünüleri tekboyutlu kalmış türün alttoplağı. Tür onları yok edici değildi. Sanki türün bilinci, tutumu ve davranışı varmış gibi, türün sürmesi açısından onların bu haytalıklarına, bu her şeyi yapmış yaratmış duruşlarına ses ve öfke çıkarmıyordu. Geçmiş kayıtlar bunun tersini kadınlar için yazıya geçirmiş de olsa gerçeklik böyle geliyordu bana. Kadınlar adsızdı, olaysızdı ama gerçektiler. Çünkü o erkeklerin yazıya geçirdiği tüm anlatılarda sözcelenen, gösterilen çok açıktı ki onlar kadınların ağıtlarının dumanında ölü gibi oturuyorlardı kıyılarda. Bütün ayrımlarına, bütün değişik görünüşlerine, işitilişlerine… karşın sanki bir dip akıntının, çoğunluğu sürükleyen burgaçlı bir dip akıntının içinde, ona kapılmış, ona yapıştırılmış bir durumda, ortalıkgöç (merkezkaç gibi bir çekim) gücüyle sürüklenip gidiyorduk işte. Öykü buydu; iki eşeyli türün varoluş öyküsü. Belki sularda gidenler kimlerdinin öyküsü.

     Anlatıyor olduğum bu öykü benim doğrudan yaşadıklarımın öyküsü değil. Dolaylı, ama öyle bir dolayım ki etkilerini düşündüğümde doğrudan yaşantı ne, dolaylı yaşantı, belirleme, belirlenme ne, bu kavramlaştırmaları anlamlandıramıyorum; bugün de bunların ne denli göreli ya da göreceli olduklarından başka bir şey gelmiyor anlama gücüme, yetime; belleğime ve bunların toplamı yerine anlağıma diyebilirsem eğer. Bu yüzden kendimi zorunlu görmedikçe kendiliğimin, benliğimin bilince düşen deneyimlerini, duygularını, duyumlarını atlayacağım. Belki bilinçdışı çok daha önde olacak. Bilinç toprağını bu öykünün içine katmayacağım. Bilinçdışı gezegeni, anakaraları, babadenizleri, kardeşırmakları sözlemeye, görüntülemeye anlatılabilirlerini sözcüklemeye, betimlemeye çalışacağım. Zorunda kalmadıkça mı? İşte bu da sorunlu bir sözce. Zorunda kalmak nedir ki? Sanki zorunluluksuz bir durum var gibi!

     İşte her ne ise, nisanın içindeydik. Herkes ve her şey nisanın içindeydi. Nisan bir önvarsayım olarak benimsendikten sonra, bu içinde oluş da pek belirsizleşiyordu. Nisanda olup da bir kurgudan kurtulanamadığından, böylece kurgusal bir varoluş dolayısıyla doğrudan nisanda olamamak sorunu. Yani eğer ki başka bir takvim, kişilerin değil de insan topluklarını yöneten erklerin, egemenliklerin başka bir takvimi benimseyip uzlaşarak kullanması akar geçer olsaydı “Nisan” da çoğumuzun onda yüklü, değişmez, zorunlu saydığımız anlamlarının bir parçasını yitirmez miydi? Örneğin bahar sayıltısı. Ilık ve güneşli havalar, her yer börtü böcek kesmişlik…

     Dedemi üniversiteye girdikten sonra zamanın akıntılarındaki sorunlarımı neden göstererek (sanki neden diye bir gerçeklik var da) ve böylece iç dinginliğimi sağlaya edine geri konumlara itmiştim. O da beni aramazdı kendi özelinde (bizzat: bilkişi gibi). Ona kalırsa “beni kendi durumuma, ortamıma bırakma” tutumuydu bu. Böylece yaptıklarım, ettiklerim en azından onsuz ya da onun etkilemelerinin dışında gerçekleşecekti. Hah hah ha! Böylece bir özgürlük alanı açabilecektim öznelliğime. Dedeme göre benim özelimde oldukça karışanım yönlendirenim, yönlendirip yöneltenim vardı her an, her yerde. Okulda, evde, arkadaşlar arasında, yasada ve tasada, beni uyan ya da uysal uyruk yazmaya.   Doğaldır ki onun yapayalnız kentin uzak varoşlarından birinde (gölge kent, phantom site) yaşaması, yaşamının bir kıyı kentte olabildiği denli sessizlik içinde geçmesi (ne sesssizliği torun torba, ben kendimle bağıra çağıra konuşur oldum!) onun bana söylediği nedenleri (neden bilimsel, kartezyen ya da Descartesçi bir kurgudur) imgesel kılıyordu. Demek ki dedem öyle düşünmüyor, söylediklerine inanmıyor, rahatsız edilmek istenmiyor, benimle görüşmeye can atmıyor, bir şey söylemiş olmak için de öyle söylüyor… doğrultusunda anlıyor, yorumluyordum (ah şu yorumcu tutsaklar!) onu.

     Aslında ortada yorum benzetme yoktu. Sözcükler onun dudaklarından dökülürken onları ben öyle anlamak istediğimden öyle anlıyordum (kötülük sana çok yakışıyor çocuk!). Yorumlasam belki anlamlandırmamı kökten değiştirmesem de bu kadar anlık ve kesin bir anlama sonucundan kurtarabilirdim kendimi (kendilik? Sen sürerde oralarda mısın?). Bu sözcükleri tuşlarken düşünüyorum da (o halde varlığın bir göz kapamaca, okus fokus!) aslında dedemin duyunç dediği, çevremdekilerin ve benim vicdan dediğimiz S. Freud’a göre üçlü benlik katmanın tepesinde tünemiş üstbenden (yanlış yazmadın mı? Fransız yazın kılavuzu araya tire çeker) baskılanmayla da onun söylediklerini ansal ve kesinlik içinde apaçık anlayıp anında unutuyordum (yaşa! karşı Platoncu bir sav oldu! Belki Aristocusun sen, belki de hiç kimseci, olunabilinirse elbet?). Demem o ki dedemin her sesi (a…) ya da seslemi (ga…) onu izleyen bir ses (m…) ya da seslem (uy) tarafından siliniyor, ancak tümcecikler (buradaki sarı…), tümceler (oradaki gök ne hoş renktir…), tümceler öbeği (özgürlük gök gözlü bir dişiliktir. Ah onun başındaki koyu yeşil sarmaşık ormanı! Gülüşü özerk, bakışı yas bağımsızlığı yüreğimi bağlayan …)  silinip yitmiş seslere, seslemlere karşın anlam dediğimiz bir yıkıntı yığınına dönüşüyordu.

     Belki de çağın, bu çağ ki sürekte Freud’un da çağıydı, anlayışlarına göre benim sorunlarım gibi “her şeyin temelde bir nedeni vardı.” İş o nedeni ruhçözümlemesiyle bulup kendimize ya da “danışanımıza” (alışverişçi ya da alıcı anlamında bir ruhbilim kavramı; osm. müşteri) inandırıcı bir biçimde (özelinde sayrıyım diye gelen, özürrrr, danışmaya gelen bir yönlendirilen olan olarak söylenen özneye, “danışma”ya daha gelmeden inanmaktadır. Çünkü para her şeyi satın alabilendir, anlayışının bir benimsenme noktasıdır. Ancak fiyatı satıcılar belirler. Danışılan da para alarak, bir yandan paranın bu alım yetkesini ve erkini onaylarken, diğer yandan “ucuz etten yahni pişirilmez” önermesini doğrulamaya çalışmaktadır (doğrulayamaz. Çünkü bu önerme gündeki gelişmelerin hızı karşısında yavaş kaldığından çoktaaan kendiliğinden elenmiştir (fr. diskalifiye). Öndeki ve yarışı götürecek olan (tavşan atlet) yeni, en yeni önerme, “çok parayla alınan nesnenin değeri büyük, az parayla alınan şeyin değeri miniktir. Parasız alınabilecek nesne yokluktur; dolayısıyla hiçtir” -3P: güncel parasalcı anamalcılıkta bir psikolog, psikiyatr, psikanalist savı -).   

     Bu “neden” saydığımız (danışanın çocukluğunda, birçok durumda ilkçocukluk döneminde asılı kalmıştı. Değişmezleşen, duruklaşan katmanlar arasında korunaklı kalmış bir yumru, taşıllaşmış bir nesne, (fr. fossile) danışanın (yönlendirilmiş sayrının) geçmişinde, orada hem de çok örtük olarak kalakalmıştı. Bu geçmişin yurdu bilinçdışıydı. Oradan bireyin (kişinin) bilincine, tinine, duygularına, duyumlarına, gündelik yaşamındaki tutum, davranış ve tavırlarına, anlağına, tenine çok bahaya (psikologa, psikiyatra, psikanaliste ödenen tutar) “neden” oluyordu. Bireyin (kişinin) uyumsuzlukları (kurulu düzene uygun ayak gidemeyiş), benliğinin acı çekmesi, beninin üzüntülü oluşu, toplumdan (ilişkisi olduğu insanlardan ya da yaşam ortamından) kaçışı ya da onlarla geçinemeyişi, onlardan korkusu, kaygısı, utancı; mutsuzluğu, başarısızlıkları (düzenlerin buyurduklarını yapamayışı), sürekli desteklenme gereksinimi duyuşu (düzenin dışında kalmışlıktan düzene düzene çekilmek zorunda kalışı), sık sık öfkelenmesi (düzenin saçmalıkları, kapmaları, tutsak kılışları koşullarında kendini gerçekleştirememesi, kendi iççekmeleri ve canisteyişlerinin kurulu ve işlek düzenlemeler tarafından engellenmesi karşısında başlangıçta öfkeyle de olsa etkin, sonraları tek gerçeği olan bedenini bir kıyıya fırlatarak tepki verişi), kendine güvensizliği (engellenen öznelliğin üretimini, yaratımını edemesi ya da edimleştirememesi duygusu ve gerçeği), herkese karşı güvensizliği (düzenleyenler ve onların her dediğini onlardan çok yapan eden savunan, herkese, her şeye o bakışla bakan uyumlu, başarılı, düzen komutuyla gülen uyumculara, uyumlulara, yöneticilerin öpöz bağlanmış makinelerine, aygıtçıklarına karşı), arada sırada da yakınlarındakini düşünmeden yaşayanları, ne denirse densin, ne sıklıkta zorlanırsa zorlansın yaparak mutlu olduklarını söyleyenleri kıskanması, onlara karşı haseti, kini… kıpkısacası anormalliği, sapkınlığı, mutsuz kılınmışlığı, anamalcı çöplüklere fırlatılmışlığı, değersizliği (normal nedir ki? Sapmadan, sapık olmadan ana yoldan ayrılmadan yaşamak nedir ki? Özgür belirleme, bağımsız yaratı, özerk edim olmadan bir yaratık gibi mutlu tanımlanmak nedir ki? Mutluluk öznellik durmadan gerçekleştirilemezse, durmadan bir şeyler gerekçe gösterilerek engellenirse nedir ki? Bunları bir bilsek kıpkısakip öteki kurguları, tanımları, kavramlaştırmaları da) anlayabilirdik belki.

     Böylece “neden”leri gepgeçmişten tinçözümleyici tarafından (3P.) altı ay bir yıl gibi süren bir uğraştırıcı kazıyla çekip çıkarılarak en azından birtakım “zorlamalar/nevrozlar”ı ortadan kaldırılabilir bir duruma getirilebilirdi. Başka bir olasılık da o duruk taşıl danışana dolaylı olarak dilden düşen gizemli bir sözcükle, tümceyle ya da bir kıpırtıyla bildirilmiş olunca, danışan danışmaya bahasını daha odaya girmeden danışmanın çalışanına ödeyerek (doğallıkla danışmanın etkili ve sağaltıcılığı bu bedelin peşin ödenmesine nerdeyse bire bir bağlıydı. Eğer danışan ödemeyi altı ay bir güz geçince yapmayı önerirse, bu tavrın, belki de sağaltım koşullarının zorladığı ödeme peşinliği ilkesine karşı olmasının ötesinde, kuramsal olarak say-rı-nın, kocaman bir bağışlayınız! danışanın demek istemiştim, iyileşmek istememesiyle doğrudan bir bağı vardı. Böylesi durumlarda da Danışmaya göre zorlama daha acıtıcı bir düzgüsüzlükten –fr. anormalité- benliği –lat. ego- korumak içindi. Sanki devlet ve kurum belgeli yetke olan ve yetkili kılınmış danışılan eskilerin bir sözünü bilimsel bir doğrulamayla yineliyordu:  her şerde bi hayr var ola! ) çok çok önceleri, erken ya da orta çocuklukta yaşanılan bir çarpmayla oluşmuş taşılın varlığı kanırtıcı gerçekliğini benimsiyor ve ardından ipiyileşmiş bir durumda sokaklardaki “düzgülülere/normallere/ölçülülere” ve onların kendiliğinden oluşturulmuş gibi görünen mutlu sürüsüne katılıyordu.  

     Dedemi bir yıldır aramamış görmemiştim. Doğrusu onu görme isteğimi, iççekmemi birçok kez bu haftasonu kesin… dememe karşın yerine getiremiyordum.  İşte gençliğin ödevleri, görevleri, eğilimleri, bunların kalabalıklığı içinde birkaç saatlik zaman bulamadığımı düşünüyordum. Buna inanıyordum. Bu zorlukları varsayıyordum ki ne büyük bir nicelikti! Dışımdaki akış, bana, benliğime karşıydı, ben bunca dertle birlikte bu kez de yaşam ırmağının kaynaklarına doğru yüzmeye çalışıyordum. Bana dedemi görecek denli bir zaman bırakmıyordu yaşamım, akış hızlı ve nesneldi doğrusu…

     Bir gün onunla görüşmeyi istiyor muyum gerçekten, diyebildim kendime.  İki değerli bir duygulanım, düşünüm, duyumsama ya da algılamaydı bu. Beni allak bullak eden, kulak memelerimde, yüzümde, saç diplerimde yalım yalım yakan yalan yalan yakıcı bir od. Hem istiyor hem de istemiyordum. Yaa şimdi yedi günde bir cumartesi sabahı eper yataktan kalkıp bir buluşmayı, önceden ayarlanmış bir tasarıyı, bir söz almayı, bir söz vermeyi nasıl gerçekleştiririm? Zaten biraz da ateşim vardı gece. Grip mi olcam ne!  Okul, ders yorgunluğu, ders hazırlama, arkadaşlarla buluşma… hem istemiyorsam, canım çekmiyorsa yapmama özgürlüğüm yok muydu? Ben özgür değilmiyim yaa!

     Canımın istediğini yapardım ben; özgürdüm. Özgürlüğüm bana bağlıydı. “Ben” bir adıl (zamir mi,) olarak da olsa bir özneydi. Yapan, eden, eyleyen, olduran ve kıldıran bir bilinç… Doğrusu yaşlı adam önceki buluşmalarda olduğu gibi bıktırıcı konuşmasına karşın bayıldığım şeyler de anlatıyordu (beni kendi nesnen saydığından, özeleştiri, pederin günahları çekip çıkarması gibi, danışmada içini kusman gibi ya da en azından beni bir bağla üstbene sımsıkı bağladığından dolayı mı? Emsiz kalmış o –lat. id-! Koş çokluklara katıl sen de). Anlattıklarının sonu kesinlikle “böyle düşünüyorum diye, sen, ötekiler, çağ, bu topraklar da böyle düşünecek değiller ya!” ile biterdi. Yani öğütçü değildi. Öykünmeciydi. Öykücüydü daha çok. Marakeş’te bir cuma gecesi serin bir ilkyazda kentin geniiiş alanında,  şenlik alanında, şenlik ışıklarının ışıltısında çevresinde toplaşmış insanlara, sonunda dolaştırılan defin üstüne atılacak bozukparalara, vermesen de oluyordu, öykü anlatan öykücü gibiydi. Birkaç sözcük dışında Arapça bilmiyordum. Ama üşüyen bedenime karşın oradan bir türlü ayrılamıyordum. Arapçanın o şiir için yaratılmış, dinsel olarak yasaklansa da o şiir, o öykü için ortaklaşa yaratılmış seslerini dinlemekten kim bıkabilirdi ki! “Al materkif fikal rabbik ba zahab el fil…” Hikayeci/öykücü sürekte yaşıyordu. Anlatıyordu. Bir sigara içimi süren kısa bir aradan sonra başında sargısı öykücüyü bir kez daha dinledim. Birbirini izleyecek o kısa arada üzerinde kıral, böyle yazmak istedim birden, üstünde, hayır, üzerinde kıral bilmem kaçıncı Hasan’ın başı bulunan bir onluk nikelli gümüşlü dinarı attım insandan insana bir çocuk tarafından dolaştırılan defe şak diye ses çıkarttırarak.  Mutluydum bu yığılmış kocaman gülen çokluğun arasında, bu gazlı lüks ışığının fokurdayan cızırdayan ışıltılılarında ben de kocaman gülerken. Alanın her yanında kalabalıklar, cambazlar, sihirbazlar, şarkıcılar, kalça kıvırarak oynayan Kuzey Afrika’nın bakır yüzlü kadınları varken duman altında ve lüks lambalarının parıltıları altında alandaki kebabçılardan, balıkçılardan soğanlı, acılı, bilmediğim baharatlarla bezeli dürümleri parmaklarımı yalaya yalaya yerken…

     Yani bana (gerçekten bir adın var mı? Neden bire birde ben diyip sürdürüyorsun konuşmayı, anımsamayı, unutuşu, anlatıyı…?) değer veriyordu yaşlı adam, benim dedem. Yani beni konuşmaya, yorumsuz konuşmaya, düşünmeye duyumsamaya bilmeye ortaklaşa sevinç duymaya zorluyordu. Yani söylediklerimi eleştiriyor, karşı çıkıyor,  benimsiyor, onaylıyor, olumsallıyor, olumluyordu. Onun olumsuzluğu vardı ya, hep kaçındığı, olumlu olmayı kocaaa man bir iççekmesiyle olulu olmayı istediği belliydi. Onun yanından hep, gerçekten hep öznelliğim büyümüş, bilinçdışımın kocamanlığının ayrımında, bir yandan da kendimin bilinmez alanları çoğalmış olarak istemeden ayrılıyordum. Kendi kendime (kendilik?) bu adamla, bu bir zamanlar “yüce örneğim” olan dedemle daha fazla görüşmeliyim, diyordum ve her görüşmeden sonra altı ay, bir yıl, bazen de daha uzun bir ara geçiyordu nedense. İşte iki değerli dediğim durum buydu.

     Anlattığım biçimde geçip yitmiş öyle uzun bir aradan sonra, çok zor gelse de, dedeme telefon ettim. Hani kuşağımızın bir tutumu olarak aramadığın bir tanıdığı üç beş yıl sonra bas tuş aramak gibi kolaycı bir tavırla dedemi arayamazdım. Onu arayabiliyordum çünkü bol “nedenli” olanaklar bağında gölgede, onun yaşlı ağacının gölgesinde oturabilirdim. Dedemdi, doğal bir gerçeklenmemdi nazlanmak. Dedem bizim kuşaktandı. Suç nedir günah nasıldır bilmezdi. Tutku duygularından çok akışların, değişlerin, birbirine dokunan bedenlerin, karşılaşmaların iççekmelerine bağlıydı. Dedem doğacı, yersel, bedensel bir oluşu gerçek bir varoluş sayardı. Dedem de dedem… Böylece onun duyunç dediği benliğimin Freudcu varsayımsal toprak parçasının üstüne yeşerince bir parça hoşnutluk sağlayıcı yağlı bir avuç tohum saçacaktım. (Yasaya, yasa koyucuya uyan kendiliğini beğenme, dışardan verilen bir buyruğa boyun eğmeyi yüceleme, birazcık da ödül olarak üstbenin bağışladığı kendine karşı duyduğun sevi?) Yine istemeden “uygunsan sana uğramak istiyorum” dedim. Yadsı, çevremde pek kullanılmayan bir yanıt tümcesi işittim. “Gökten ne düşmüş de, yer ‘la/hayır’ demiş!” Bunun bir benimseme, evetleme, uyma ya da uygun bulma yanıtı olduğunu düşündüm. Anlık ve kesindi anlam. Ama sıkıntı vericiydi. Fakat rahatlatıcıydı bir yandan da. Ancak niçin böyleydi ve fazlasıydı?

     Sonuçta bir görevin yerine getirilmesinin rahatlığı ve dinginliğiyle bir şişe kırmızışarap kapıp metroya koştum. İçkiyi sevmezdi dedem. Ama sevdikleriyle bir iki kadeh içkiyi severek içerdi. Dedemin belleğimde kalan anlatılarına göre kırmızışarap onun sevinç nişanıydı, Lacancı bir kavramla simgesiydi, göstereniydi ya da gösterenler zinciriydi. Ona şarap götürerek (kim demişki şer suyudur bu! Şer suyu diyenler de içmemişler mi ki şerlere ve şeriatlerine karşın?) büyüdüğümü mü gösterecektim? Her kuşak devletin ve onun Sisifos çabasıyla oluşturmaya çalıştığı toplumunun, dininin, geleneklerinin, biliminin, okulunun, ordusunun, düşüninançlarının kısacası egemenliğinin yasağını aşarak mı büyürdük? İçinde alkol olan içecekleri içerek mi birilerine sevinçte, acıda,  kavuşamamalarda, kavuşmalarda, buluşmalarda ve onlarca durumlarda kendimizi o durumlara katlanır kılardık? Yani uyan olurduk, yönetilenler olurduk, “kendilerimizi, benlerimizi” yönetilenlere örnekçilerimiz olarak ellerimizle, uyma bilincimizle sunardık.

     Birkaç gün önce bir arkadaşımla ya da en çok görüştüğüm çocukluk arkadaşımla bir kafede çölden yeni dönmüş birinin susuzluğuyla bira “yutarken” dedemin yanında sigara içtiğimi söyledim.  En yakın sırdaşım, en iyi arkadaşım beni ayıplamıştı.

     “Sen babanın annenin yanında sigara içiyor musun,” diye sordu. Hayır, dedim; Allah korusun! Bir görseler hemen harçlığımın bir bölümünü keserler. “Ama” dedi, “dedenin böyle bir yaptırım gücü yok yani!” Birden içimde bir öfkenin yükseldiğini duyumsadım. Benim anımsayabildiğim en erken dönemlerimden beri arkadaşım olan Bay Eren, çünkü ailecek görüşürdük, babamın onların kırık dökük ailesiyle bir işortaklığı da vardı üstelik, beni böyle ağır, acımasız bir biçimde nasıl sorgulardı? Hem de haksız yere! Doğaldır ki, doğal bir gereksinme olmadan bir sigara yaktığımı gördüm; bana uzun mu uzun gelen o sessizlikte. İçimde uzun bir çürütme konuşmasıyla Eren’e haksızlığını, yersizliğini, uygunsuzluğunu, olguyla ilgisizliğini sayıp dökerken Eren uslu uslu dinlemesine birden son verdi.

     “Anımsadığım kadarıyla [o hatırladığım kadarıyla dedi] dedeni çok seviyordun. Yine doğru anımsıyorsam, nerdeyse her buluşmamızda dedenle ilgili bir şeyler anlatırdın bana. Seninle dedenin, bak dedenin anneyin babası olduğu bile kalmış usumda, duygudaşlığınızı hep biraz sevinçle karışık bir kıskançlık duyarak dinlerdim senin aktardığın aranızdaki konuşmaları, yaptıklarınızı, gülmelerinizi, şakalarınızı. Benim böyle bir duygulanmayı yaşayacak o yaşta olan bir varlığım, bir ilişkim yoktu. Yaşlı bir insan ve ben… Sanki Hemingway’in İhtiyar Balıkçı ve Deniz’i yazılmamış gibi bir şeydi. Hani lisede ödev olarak ingilizcede okuduğumuz o güzel roman hiç yazılmamış gibi bir yokluk durumuydu benim dedesizliğim. Bu duygulu ilişki bu yüzden bana oldukça ulaşılamaz gelirdi. Ya da bu ilişkin bana çok duygulu gelirdi de diyebilirim. Onun söylediği bir sözü, bir davranışı, bir tutumu senin aktarmalarınla dinlerken gerçekten hiç sıkılmazdım. Çünkü böylece, hiç de herkesin aynısının olması gerekmeyen bir ilişkiyi, sevdiğim bir insan, benim arkadaşım yaşarken ben de onun anlatımlarında yaşıyordum. Dedeler, yani kökler, belki de bizim kendi tarih önceki durumlarımızdı. Bizim dışımızda bizim isteyip istememize bağlı olmadan bize aktarılan, iyi ya da kötünün dışında bir kalıt olarak var olan durumlarımız. O durumlara, konumlara, konumlanışlara biz istemesek de nesnel olarak bağlıydık. Onlardan alacağımız, öylece yaşamımızı kolaylaştıracak bir ders olmasa da, hele günümüzde onların bize verecekleri bir ders olmasa da yine bağlıydık. Çünkü yaşayışımızda, webde geçen zamanımızda onların bize bildireceği, önereceği, öğreteceği pek bir şey yoktu. Gözleri daha az görüyor, kulakları çok az işitiyor, ilgileri yeni yaşayışlardan çok içinde oldukları konumu geriletmeden ellerinde tutmaya yönelmiş bir uğraş, bir dilek olmalıydı. Belki de günü belli olmayan yakın olabilir bir sonu, bir saatçik de olsa öne almamak için yaşamlarını yapabildikleri denli düzenlemek uğraşındandı oturdukları yerde onları bir süre çekip uykulara kapan. Uygun beslenme, uyuyabildikleri denli uyumak, temizlik, sağlık… Bütün bunların toplamından çok dinginliğe, ilgiye, yardıma, kollanmaya gereksinim duyuyorlardı. Ama onların kalıtı kuşaklar başka beklentilerle yaklaşıyor ya da uzaklaşırdık onlardan. Çünkü gittikçe azalan bir güçleri vardı. Bu anlak yetileri için olduğu denli, bedenleri, alışkanlıkları, yapıp etmeleri, ne bileyim kısaca azalan, daralan, bir yaşamın içinde oluşlu bağlantılıydı. İşte yaşlanmak kalıtçılara kötü şeyler gösteriyordu belki. Bunun için mi kaçardı daha genç insanlar onlardan? Ölüm kaygısı, korkusu? 

     Ama biz, işte o insanların sonuçta azıcık da olsa gensel, kültürel, tinsel olarak belirlediği insanlardık. Ya da her neyse, ortada bir gerçeklik bağı vardı. Biz bu bağın ayrımında olmasak da… Biz bu bağı çoğunda unutsak da. Ama onlar da ölümlüydüler. Bizim iyi saydığımızla, kötü saydığımızla, değerli bulduklarımızla ya da değersiz bulduklarımızla yaşayan, yanımızda, zamanımızda, kentimizde bakışlarımızın uzağında, düşüncelerimizin, duygularımızın, duyumlarımızın oldukça dışında yaşayan ve bir zaman sonra bitecek bir yaşamaya zorlanan ölümlüler… Yani dedelerimiz yaşarken değil de neden ölüp gittiklerinde değerli olmalılar ki? Yaşarken bir yarım saatlik ilgiyi gösteremediklerimiz öldüklerinde Bizim anlatımlarımızda neden “badem gözlü” olurlar ki? Sanıyorum yalnızca sen değil, şu kuşak kuramlarından ne denli hoşlanmasam da yine de Z kuşağı diyeyim, Z kuşağından bir kişi bir dedenin ölüm törenini bile anlayıp üzülemez bir durumda. Duygu özürlülüğü mü bu?

     Ne yitirdiklerinin ayrımında ne de bir daha onun var olmayacağının. Adam varlıklıysa, Z kuşağından biri çoğunlukla ondan geriye kalacak varlıklarla ilgilenir yalnızca. Yoksul bir yaşamın sonunda ondan geriye, yani bize, yani annemize, babamıza ve bize bir şey kalmamışsa eğer, onların ölüm töreni bile kalanlara yükten de yük gelir. Belki de bırakabilecek bir şeyi olmayan yaşlı insanlar ölmeden çok önce ölmüşlerdir, bilemiyorum.

     Kusura bakma, uzun oldu. Duygulandım birden. Adam ölüp gidecek, sen onu görmeyi bile unutuyorsun. Kendime şunu sormadan edemiyorum. Adam varlıklı biri olsaydı eğer, annen, baban, sen yine böyle mi davranırdınız? Sanıyorum en azından aile buluşmalarınızda, yemeklerde, kahvaltılarda adamın ne kadar bencil, ne kadar duygusuz, ne kadar sevgisiz olduğunu durmadan birbirinize nerdeyse her gün anlatır mıydınız? Neyse! Sana karşı sınırlarımı aştım. Özür dilemeyeceğim. Çünkü ben kendime konuştum aslında. Gidersen görmeye, onun yanında sigara içmesen, diyorum. Olası ki o senin sigara içip içmemenle ilgili bir şey düşünmez bile. Çünkü yılda birkaç saatlik bir buluşmada eğer sigara karşıtı, saplantılı biri, kışkırtılmış bir tıp nesnesi değilse, bir insan bunu ayırt edemez. Hele anlattığına göre deden gibi sigara içen, yaşarken ölümü pek iplemeyen özgürlükçü biri senin sigaranın ayrımına varsın! Tersine, senin sigara içmediğini fark ettiğinde bunu olumlu, hoş, güzel bir olaya çevirir belki! Belki de sen rahatsız olursun diye, kendini sınırlandırır. Ne bileyim pencereden dışarı üfler dumanı!”

     Belki de Eren’e kızdığım o günden sonra benimin bilmediği kesimlerde, dedemi görme görevi kesinliğe kavuşarak oluştu. Bu bir görev miydi? Bu bir kendimi ödüllendirme miydi ya da adlandıramadığım geleceğe ilişkin bir korkudan, ah yapabilseydim duygusundan kaçmak için aldığım bir önlem miydi? Galiba Eren’in kendi çalıp kendi oynadığı o uzun dersli uzundan paylı, öğütçül konuşmasında, ben kocaman yudumlarla, kavrulan çölümü bira yağmurlarıyla serinletmeye çalışırken dedemin ben kırklı yaşları yaşarken olamayacağı… bütün öfkem acıya, üzüntüye, ardından da içimin bir yerlerine yerleşen bir üzünce, sıkıntıya dönüştü.

     Herkesin her yaşta yok olabileceğini açık seçik görüyordum. Ama ben hep var mı kalacaktım? Yok olmak bana hep uzak mıydı? Yani ben kimdim de böyle bir ayrıcalığı doğa, Tanrı, bilinmez güçler bana tanıyacaktı? Yalnızca bana! olacak şey miydi, o güç ya da kaba bir bakışla o karşılaşmalar, onların sonucu beni ayrıcalıklı… Ayrıcalık bir ilişkide, ilişkilerde, kurdurulan kurulan kurduğumuz ilişkilerde olmalı mıydı? Bunu gerçekleyecek yapmalar etmeler hak edişler var mıydı yaşamda, yaşamımda? Ayrıcalıklılık güzel bir durum muydu? Ayrıcalık güzel bir olanak mıydı? Ayrıcalık en büyük iyi miydi? Ayrıcalıklı olmaya karşı çıkan ben, sözle karşı çıkan ben, ayrıcalık dileye isteye kendimi yok saymıyor muydum? Dedeme kalırsa, onunla konuştuğum anlarda içimdeki ikinci ses, ikinci düşünce, ikinci düşünüm ya da düşünceyi düşünen dedeme kalırsa kendim, kendiliğim, benim, benliğim dediğim şey de yoktu. Ancak üçüncü tekil kişi de olmayan, ama dile gelmeyen bir varoluş,  bir “o”, bir “onlar”ın varlığı üzerine konuşabilirdik. Ona ne denli karşı çıksam da benliğin bir kurgu olduğunu yüzeyinden de olsa kavrıyordum. Bunu sindirmek benim için çok zordu. Çünkü beş upuzun yılımı verdiğim psikoloji eğitimi “ben/ego” ve “bilinç” üstüne kuruluydu. İlkönce o eğitimi yok sayacaktım. Anababamın, yakın akrabalarımın yönlendirip yolladığı okulla, oradaki benim eğitimimle hoşnutluk duyduğu uğraşı, işi, konumu, imrenileni yok sayacaktım. Bu hoşnutluk yalnızca onlarda mı vardı? Ben? Benliğim bu duygu ve düşünümü bilinçle algıladığında (ben bilemez, bilinç dedikleri ancak olanların etkilerini anlayabilir. Bilgiler öznelliğimize bu kötü geldi, bu çok hoş diyebilir duygusunu sağlama ortamıdır belki) ben hoşnut olmuyor muydum? İki kişi bir arada bulunduğunda ilkönce bu eğitim ve yaptığım iş sorulmuyor muydu? İşim, işimi sağlayan eğitimim, kimliğim, neliğim, başkalarının karşısında varoluşum değil miydi?

     Dili kullanışıma baktığımda dedem durmadan saçmalıyordu. Şimdi ayrımına vardım, dedem bir Samuel Beckett kişisiydi, Molloy’du, Malone’ydi… Ben diyordum herkesle birlikte. İşim, eğitimim, ailem, akrabalarım diyordum. Bunların hepsinde açık gizli bir özne (hah hah ha! Seni seni genç Kartezyen. Seni seni yeni Hegelci. Ah seni Eflatun’un pörsümüş mosmor gülü!) vardı. Ben, benim, benliğim… Dedemin özneye karşı oluşu da anlama gücümü unufak ediyordu. Buna hiç girmesem daha iyiydi. Bazen acaba benim anlamadığım bir şey mi söylüyordu bu koca adam? Onun söylediklerine ya gülüp yaşam anlayışımı, bilmelerimi, bilgilerimi sürdürecektim ya da bütün bildiklerimi, geçmiş tasarılarımı gerçekleştirdiğim bugünümü, bugünde yaptıklarımı, ettiklerimi terk ederek (sudan çıkmış balığa) dönecektim. “Ölmezsin!” demişti bir konuşmamızda. “Ölmezsin”, çünkü senin öznelliğini gerçekleştirmeni engelleyip seni “yoksayan” kurulu düzenin önsel, sonsal varsayımlarını benimsemekle, sen kendin öldürüyorsun “onu”. Bundan bir şey anlamıyordum. Ne diyordu bu bunaması gerekirken bunamayıp durmadan içinde yaşadığı  “yaşayış”tan kaçmaya çalışan kaçaksı?

     Bizim yaşam tarzı dediğimize yaşayış, bizim iş dediğimiz şeye “ekmek ediniş”, bizim norm dediğimiz şeye “buyrukla biçimlenme”, normal dediğimiz şeye “iğdiş” … diyen bir bunak mıydı dedem? O koca insana çok şey söyleyebilirdim. Ama bunu düşüncemden geçiremezdim bile. Yalnızca aramızdaki kan bağı, uzinancım, uzdüşünümüm sorunu değildi bunu düşünmeme engel olanlar. Onun bunamış olabileceği olasılığını içimden geçirmeye bile dayanamazdım. Çünkü “beni” sevmesinin yanında, başka koşullar da vardı düşünce üretemezliğimde. Anlatabilsem keşke!  Yanlış düşünüyordu belki. Yanlış duyumları, yanlış duygulanmaları, yanlış yanlış düşünceleri, tutumları, tavırları, davranışları… vardı. Ama söylediklerinde bir tutarsızlık, bir çelişki, çatışkı, usa sığmazlık, bir uslamlama tutarsızlığı bulamıyordum. Sofistler gibi yalnızca karşısındakileri susturup yenmiş görünmeyi isteyecek bir kesinlikle değildi. Onun en sinirlendirici özelliği ise sonuca yönelik, yengiye yönelik, kazanca yönelik olmayışıydı. Bir böcek gibi, bir karınca gibi bulduklarını yiyerek sevincini yaşamamıştı. Belki de bunun için insanlar onu kara eleştiri nesnesi yapıyordu.

     O başka bir dünyayı anlatıyordu. O dünya bir imge, bir düşlem, bir ütopya/yokyer değildi. Buradaydı, şimdideydi, içimizdeydi. Şimdiden şimdiye durmadan akan bir canlılıktaydı. İlişkilerimizdeydi. “Biz biz bizdik, otuz iki kızdık, kış geldi öldük, bahar geldi dirildik”ti. Çokluktuk. Çoklukların içindeki bir çokluktuk. Belli sınırların içinde düzenlenmiş, korunup sonsuz yaşaması istenen ve yaşayanları oraya yönlendiren, yönlendirilmiş bir yaşama uymaya kıstırılan, özgür bırakılan, özendirilen, zorunlu bırakılan bir ortamdaydık.  İşte o ortamdaydı başka bir yaşam. İşte o başkalığı, yönlendirmemişliği, yönetilmemişliği, belirlenmemişliği o düzenlenmiş alanda uyumlu görünerek uymadan yaşayarak parça parça, ilişki ilişki kuracaktık. Kaç’caktık, yakalanacaktık, gene kaç’caktık! Hiçbir şeyi, hiçbir kimseyi beklemeden.

     Bu yüzden diyordu belki, “ben” yoktur. Öyle ya, yaşamın her anında her yerinde belirlenmişlik altında bir “benlik” nasıl oluşturulacaktı ki? Bene verilen kimlik oluşturulmuşsa, belirlenmişse bana verilen eğitimde öğrettikleri “ben” nerededir? Belki de dedemin benle girdiği tartışmalarda zoruma giden şey alıştığım yaşamın, sevdiğim, zorlanmadan canımın istediği gibi yaşadığım bir yaşamın “bensiz” oluşuydu. Bunu aslolan bilinçdışım bildiği için, onun bilgisi içinde olduğu için bu, ben anlamak istemiyordum. Ama oradan gelip beni rahatsız eden, bana üzüntü veren bir şeydiydi de bu. Ben bugün bile anababa kazancından aldığım, nazlansam da sonunda aldığım ek paylarla yaşarken, onların paylarını iyice küçültürken dedemin kan bağını önemsememesi, kökleri, geçmişi önemsememesi, aileyi önemsememesi neden yabansı geliyordu bana? Geçmiş geçmişti, demek onunla kuramsal olarak hiçbir bağın kalmayışı mıydı? O geçmiş insan tekine bir yaşam ortamı veriyordu. Bu ortamdan belli bir süre yararlanmak bir sömürü kemiri miydi? Diyelim ki anababanın sağladığı ortamda büyümek, onların bir önceki kuşaktan kandaş büyüklerine ödemeleri gereken bir borç değil miydi? O büyükler de alacaklarının gerçek ıssı olarak torunlarını atamadılar mı?  Başka bir deyişle geçmişlerini değil, sonralarını, yaşamda olmayacakları geleceklerini, türlerini yani, yani dilbilgisinin “üçüncü tekil ve çoğul o”su olmayan bir “o, onlar”ı kollamıyorlar mıydı?  Ancak adıl olmayan bir “o”ydu da bu…

     Ben de belli bir süre yediklerimi, giydiklerimi kısaca bugüne dek tükettiklerimi benden sonraki kandaşlara ödemeyecek miydim? Buradaki kandaşlığın, köklerin öne çıkar gibiliği yalnızca bir “zar atışı”, bir denk geliş değil miydi? Yine o diyordu ki, ergin olduktan sonra öznelliğini gerçekleştirmenin yolu elindeki karşılığını ödemediğin ama onlarla yaşadığın olanakları bir yana bırakmaktır. Bıraktığında, başını sokacak bir ev, uyuyabileceğin bir yatak, günlük gereksinmelerin de içinde yaşamını ürettiğin denli ürettiklerinle yetinerek geçindiğinde benlik, senlik tartışmasını bir daha yapmak gerekmez mi?

     Bunları düşünürken çok yoruldum. Dedemin, köklerin önemsizliği, kuramı hoşuma gitti. Daha biraz öncesine dek saçmalıyor bizim kocamış, derken; şimdi hoşlandım diyorum. İçimde deli kuzey yelleri esiyor. Mayısta yeşil buğday tarlarının bu yellerle yeşil bir deniz gibi dalgalı görünmesini kaç kez yaşadım? Yani şimdi artık evelemeden gevelemeden söylersem, dedemi görmeye gitmek bile yaşarsam eğer, kırklarımdaki bir pişmanlığı, bir suçluluk duygusunu (üstben mi diyordun dedecik?) önlemek, bu duyguya karşı kendimi güvenceli kılmak girişimi değil artık. Bir de arkadaşların dedeni gör, dedene git, nasıl bir insansın sen, demelerinin verdiği sıkıntıdan kurtulmak da değil.  Dedemle konuşmak, onu kızdırarak tartıştırmak, onun uslamlamalarını hiçbir savım olmadan bir sofist gibi engellemek, sonuçta onu hızlı hızlı konuşarak, sözünü keserek, sözcüklerle sıkıştırıp durmadan sözüne söz, sözcüğüne sözcük vurarak susturmak istiyorum. Sonra da gülerek özür dilemek, bütün söylediklerimi baştan tasarladığımı belirtirken boynuna sarılarak ona şunu söylemek istiyorum:

Aristoteles sofizmi doğru görünüşlü yanlış bir akıl yürütme olarak değil, ne doğru ne yanlış olabilecek olan ve akıl yürütme gibi görünen bir şey olarak tanımlar. (?)   

     Bakalım geçenki görüşmemizde elinde gördüğüm Foucault’nun yapıtından alıntıladığımı bilecek mi?

Views: 181

Devletleşme, Yöneticilerin Ortaya Çıkışı ve Deve Cemal Çetesi (Bölüm 3) – 10 – Bayram Bey

O rüzgar hızındaki hırsız, şişmanlıkta ve saldırganlıkta, hızlı giden atın iki ayağından nalını alır.

                                                                             Kerümeddin Mahmud Aksarayi

Burada söyleyeceğim (ifade), betimleyeceğim (tasvir) kişiler, çoğunda alıntıladığımız parçadaki kişiler olacak. Niyetim alıntılanan kesimin “uzçıkarılarını/derslerini” anlatmak değil. Orada, 13. yüzyılın sonlarında ya da 14. yüzyılın başlarında yaşananlar, bugüne kesinlikle bir erişmelik, bir erek, bir amaçlık sunamaz. Oradan alıp bugüne uyarlanacak bir değer, bir ilke, bir anlayış, evrensel bir direniş ya da yönetim uygulayımı da bulamayız. Foucault “geçmişe dönülemez” der bize. Sıradanmış gibi gelen, herkesin çok iyi anladığını sandığı bir önerme bu. Yine kuşkusuz dönülemez yer ve zamanlardan bugüne, yarına bakış açılarımızı genleştireceğimiz, çeşitlendireceğimiz, çoğullaştırıp çoklaştırabileceğimiz yolları yordamları yadsımak da benim işim değil. Belki tarihin, dar anlamıyla geçmişin önde gelen etkisi bakış açılarını genleştirmek ya da genişletmesidir. Böylece geçmişin bir süredizi (kronoloji) içinde göründüğü yerde bile kesintileri, kopuşları, ara dönemleri belirginleştirebiliriz. Böylece bir kopuştan doğan yeni olanla eskinin ilişkisini kavrayabiliriz. Dolayısıyla içinde olunan anın, durumun, yerlemin ayrımlarını öne çıkararak sorun olanı, sorunsalı kavrayabiliriz. Şimdilik bu kadarlık değini yeterli. Bu yaklaşıma ileride yine döneceğim belki. Dönüşün gerekliliğinin ayrımına vardığım bir yerde. Anlatının düzeninin bozulup bozulmadığına aldırmadan. Bütünlüklü, sağlam, birbirine iyi bağlanmış parçalarla oluşturulmuş sağlam bir anlatı doğrusu hiç umurumda değil. Varsın “düzensiz bir yazı” desinler. Özelinde de düzen sağlamak değil, düzen bozmayı erekleyen bir yazı olduğuna göre, her tür düzensizlik eleştirisini bir olumluluk olarak almak gerekmez mi? Düzencilerin her tür övgüsünden işkillenmek, onların karaladıkları her sözcüğe kalkan olmak, bunları eylerken de “başka türlü bir şey benim istediğim” diyenleri güldürmez mi? Kurulu düzenin yönetimindeki aygıt insanlarının her övgüsü, bizi arlandırmalı değil mi?  

     Rum’da Moğol zamanında (1243 Kösedağ yengisi ile gerçekte etkilerinin açık olduğu son demleri 1300’lerin başları olan dönem) neler yaşandığının başka bir bağlamı da geçmişin çokluklarının içindeki oluşların bugünkü çoklukların içindeki oluşlara değmesi, böylece etkileşmeyle birlikte çoklukların çokluğunun anlakta başlayıp gündelik yaşamda süren akışları… Bunu öne sürme belki bizi aşkınlıklarla mı uğraşıyoruz, Eflatuncu düşünümcülük (ideacılık) yanlısı mıyız sorusuna itebilir. Geçmişin çokluklarıyla bir değme noktası… bu bir düşünümcülük (idealizm) değil bence. Öyle olsaydı ikide bir “bugünden bakarak geçmişi oluşturmaktan” ya da “zamanüstülük/” anakronizm” yaklaşımından dert yanmazdık.  Örneğin Eflatun’un psikolojisinden, sosyolojisinden, antropolojisinden konuşup yazanların tavrı. Yine bu yaklaşıma hoş bir örnek de 12. yüzyılda yaşamış bir Türkmen bilgesi olan Genceli Nizami’yi anlatan bir yapıtın (Z. Karahan Kara, önemli bir çalışma bence) adının “Şair, Sosyolog ve Filozof Genceli Nizami” oluşu. Evet, “geçmişe dönülemez”. Ancak dönülemezliği söyleyenler, aynı zamanda geçmişten gündelik yaşamımızdaki sorunlara, sorun olmayanlara, yaşayışlara, sevinçlere, tutkulara, her türden engelleyici karışmalara, yönlendirmelere, itmelere, yönetmelere, kitleselleştirmeye/yığınlaştırmaya, bireyleştirmeye/teke indirgemeye karşı yeni çözümlemeler, yeni birleşimler, bakış açıları, yeni yaklaşımlar, yöntemler, yordamlar, olanaklar, uygulayımlar… gibi araçlar bulmaya yarayacak olanaklar edinebiliriz de, der (bkz. Bilginin Arkeolojisi, Söylemin Düzeni; M. Foucault).

     Yine kim demiş ki, geçmiş arkasında bugüne bir şey bırakmadan çekip gitti? Kopuş dedik, yeni bir oluşum dedik, bu yenideki eskileri, ya da eskilerdeki yeni olanları görmeyecek miyiz? Örneğin yargıyetkillikteki yönetim düzenekleri, çağdaş güvenlikçi yönetimsellikte bazı uygulayımlarıyla hiç yer bulamaz mı? Bulunuyorsa ne demeye bir kopuş, bir kesinti, bir yeni oluşumdan konuşuyoruz ki? Bulunuyorsa söylediklerimizde bir açmazlık (paradox) yok mudur? O zaman “Tarih tekerrürdür/yinelenendir”ci savlar gerçek olmaz mı? Eskinin birtakım öğelerinin çağdaş yönetimsellikte sürdüğünü gördüğümüzde, ne demeye süreklilikten değil de kopuştan konuşuyoruz? Yani 1990’ların Türkiye’sinde evler basılarak çocuklarının gözleri önünde anababalarının öldürülme olaylarında yalnızca bir yargıyetkillik düzeneği, ilkesi, yasası, aygıtı mı göreceğiz?.. Bu soru ve sorunlar M. Foucault’un yaşamı boyunca içinde, çevresinde, ortamında dönenip durduğu çözümlemelerinin, kazıbiliminin, soybiliminin de sorunlarıdır:

Bu anlamda, panoptiğin [gözetleme aygıtı] en eski hükümranın en eski rüyası olduğu söylenebilir: Uyruklarının hiçbiri gözden kaçmasın ve uyruklarının hiçbirinin hiçbir hareketi benim bilgim dışında olmasın. Panoptiğin merkez noktası da bir anlamda mükemmel bir hükümrandır. Buna karşılık, şimdi ortaya çıkan şey, bireylerden her birinin hiçbir anda, yaptığı hiçbir şeyde hükümranın gözlerinden kaçmaması için bireylerin eksizsiz gözetlenmesi biçimini alan bir iktidar fikri değildir. Burada ortaya çıkan şey, her ne kadar bireyler bir şekilde burada belirseler ve buradaki bireyselleştirme süreçleri çok belirli olsalar da, tam anlamıyla bireysel olmayan –bu üzerinde duracağımız önemli bir noktadır—belirli fenomenleri, yönetim ve yönetenler için uygun hale getiren mekanizmalardır. Bu, kolektif olanla bireysel olan arasındaki ilişkileri, toplumsal alanın bütünüyle temel parçalar arasındaki ilişkileri kurmanın tamamen başka bir yoludur, nüfus denilen şeyde kurulan başka bir biçimdir. Ve nüfusların yönetimi de bence, hükümranlığın bireysel davranışların en ince dokusuna kadar uygulanışından çok farklıdır. Burada, çok farklı olduğunu düşündüğüm iki iktidar ekonomisi söz konusudur. (Toprak, Nüfus, Güvenlik; ç. F. Taylan, s. 60)

      Gazan Han’dan (1295-1304/1306?) başlayalım. Yukarıda anlattığım gibi hanlar, sultanlar, şahlar ve padişahlar bölgelerin, ülkelerin hatta bütün acunun yüzeyinde yaşayan insan topluluklarına göksel bir düzen getirmek için, Tanrı’nın yaşadığı gökyüzünün katlarının düzenini getirmek için Tanrı tarafından görevlendirilmişlerdir. Tanrılar insanların anlayışlarına göre gökte yaşarlar. Dinsel kitapların bu insansı sınırlandırmaya karşı anlattıklarına, söylediklerine karşın (“ne yerdedir, ne gökte”) insanlar Tanrı’yı göğe yerleştirir (türkçedeki tanrı, tengri sözcüğü gökyüzü anlamındadır da). Gazan Han da “hakan-ı azam”dır. “Gazan-ı muazzam Sultan Mahmud”dur (İslama göre bu dine sonradan girenler bir müslüman adı almalıdır). Ona, onun düzenine, kurduğu devletin aygıtlarında yer alan yöneticilere karşı gelenler “Bir Tanrı”ya ortak ya da başka Tanrı’lar bildiren “mel’un müşrikler”dir. Onlar zamanın devri kader sayfalarına “onu toz duman ederiz” (Kuran, Furkan suresi 23) yazılanlardır. Böylece han ya da soyundan birine sırasıyla hanlık düşenler yeryüzüne çeki düzen getirmek vermek için insan topluluklarını, o topluluklardan insanları, kent topluluklarını, ülke/bölge (İlhanlılarda bölge: ülke/ülkeler) topluluklarını “toz duman” edebilir. Devletin kurulu ya da edinilmiş düzeninde yönetici olanlar hanın ya da yargıyetkilinin atamasıyla ve hana uyma yemininin gereği ve beklentileriyle aynı toz edici kılıç olurlar (seyfullah, Allah’ın kılıcı). En azından yöneticilerin de keskin kılıç olması beklenir. Eğer bu düzeni işletenler kan dökmezse, düzen kurdukları, düzen altına aldıkları, düzene soktukları uyrukların çok kanı dökülecektir. Onun için yasaların, yasalar ki dinsel yasalardır, en azından dinsel anlayışlara dayanırlar, kestiği parmak da, baş da hiç acımaz. İşte anlatımızın çağı 13. yüzyıl sonunda devlet, devletin tepesindeki yönetici ve onun alt basamaklarında yer alan yöneticilerin yasa, yönetmelik, yargı ve kararları Tanrısal yasaların yeryüzündeki gölge yasaları ya da Eflatuncu göksel ideaların yeryüzündeki örnekçeleri, yansımalarıdır. Rum Selçuklu sultanları ise İlhanlıların her şeylerine karar verdiği sultan örnekleridir. Yerlerine yaşarlarken ya da öldüklerinde soylarından biri atanıyorsa eğer –buna ters bir uygulama olarak 13. yüzyılda zaman zaman çift başlılık (bir devlete iki, üç sultan) görülür; 14. yüzyıl başlarında uzun aralarla Selçuklu tahtı boş bırakılmıştır- bu dönemin anlayışlarındaki yönetici soyların her ne biçimde yaşarlarsa yaşasınlar kutsallığı ve boyunduruğa vurulan bölgeler/ülkeler topluluklarının yönetiminde yerli sultanların gölge varlığının bölge açıcı (fetihçi) yönetime kolaylık, yasallık, dinsel yasalara uygunluk (şeriata uygunluk ya da meşruluk:uzuygunluk) sağlamasıdır.

     Dönemi bir yönetici olarak yaşayan ve 1334’te (h.734) yapıtını (Müsameretü’l-Ahbar) tamamlayan K. M. Aksarayi’nin sultan Alaaddin b. Feramurz’u anlattığı bir kesimi “gölge sultanlığı” daha anlaşılır kılmak için alıntılıyorum:

… Sultan Alaaddin b. Feramurz, uğursuz Sülemiş’in [Moğol subayın] çıkardığı karışıklıktan dolayı Rum memleketlerini bırakıp yüce huzura kulluk sunmaya yöneldi. Rebia [bugün Urfa] diyarında hazreti [Gazan Han Suriye’de Memlüklere yenildiği savaştan dönerken] karşılayarak huzurunda kulluğunu gösterme şerefine kavuştu. Padişah (Gazan] o durumda onun kendisini karşılamasını, bir tür ikbal ve vefakarlık gösterisi olarak kabul etti. O yüzden ona son derece izzet ve ikramda bulundu. Üzerinde başka bir rütbenin düşünülemeyeceği bir iyilikte bulundu. Erzurum sınırından Antalya sahiline; Diyarbekir hududundan Sinop sahiline kadar olan yerleri ona teslim etti [İlhanlıların Rum bölgesi olarak adlandırdığı bölge]. O konuda yarlıgı yürürlüğe girdi. Ayrıca (Sultan Alaaddin b. Feramurz), Şahzade Hülacü’nün [Gazan’dan sonra İlhanlı hanı] kızıyla evlenerek büyük bir güce, saygıya, haşmete ve güce kavuştu. (Aksarayi, agy. s. 226)

     Bir örnekçeci olarak o sınırlar içinde bir yerde tahtta oturur sultan (Konya, Kayseri, Sivas). Hatta yaylak ve kışlakta “yaz ve kış yolculuklarında” denetim altında tutulur. İnsan topluluklarını, tarlaları, hayvan sürülerini, alışverişi, salma/vergi işlerini, işkence edip mal alma, can alma işlerini ise İlhanlı yöneticiler ve yerli devletlü ortakları uygular. Aksarayi “yüce huzura kulluk sunmaya…” diye yazarken bile  Alaaddin’in güçsüzlüğünü göremez. Gazan’ın görkemli görünüşü ya da tek yargıyetkili olmasının görkemi ve bunun olağan benimsenişi bu bilmeyi, bu açıklığı engeller. Sultan Alaaddin’i “gurur ve gaflet perdesi basiret gözünü kapattığı için kendisini haşmetin geniş alanından şiddet ve düşkünlüğün dar alanına atacağının farkında değildi” diye değerlendirir. O yalnızca kurulu düzenin başına, Gazan ve kılıçlı, erkli yöneticilerine bakarak oradan anlatır anlattıklarını, söylediklerini. Çünkü söylemin üç engelleyici düzeneğinden ya da sıkıdüzen (disiplin), yorumlama ve yazar üçlüsünden biri de “yazardır, Aksaraylıdır”:

Velhasıl korkusu, bu topluluğun gönüllerinde etki bırakacak şekilde cezalandırma hükmünü uygulamak isteyen Abışga [İlhanlı subayı], ders verme kurası, soysuz ve alçak [yerli ortakçı bir görevli olarak mallara el koyucu (müsadereci), salma vergi toplayıcısı, uygunsuz yüklerin toplayıcısı (tahsildarı) olarak Danişmend vilayetinde görevli] Seyyid Hamza’ya çıktı. … S. Hamza [Aksaraylı Mahmud adındaki olayyazıcı yazar, seyidliğin, Yalvaç Muhammed’in torunu İmam Hasan’ın soyundan oluşun kutsallığına aldırmadan kurulu düzen adına söğmeye, dışlamaya, sınıflandırmaya başlıyor…] uğursuz yıldızı andıran uzun saçıyla hangi zavallıyı tuzağa düşüreceğine karar vermek için İşraf [maliye] makamında kanunsuz işlere başladı. Onun başını yılan gibi ezmek isteyen Abışga, divana geç gelmesini bahane etti.  … makadına sağlam çubuk soktular. O, o durumda iki saat müddetle hummalı adamlar gibi gırtlağına kadar otuz iki dişini birbirine vurdu. Ona arkadaşlık eden Müstevfi [maliyeci] Nasireddin’i onun arkasından aynı işkenceye tabi tutarak ondan nasipsiz bırakmadılar. … Bu davranıştan Sultan’ da [Alaaddin’de] akıl bozulması meydana geldi. Kalbinde şiddetli bir korku yer etti. Yakınları olan hasis, kötü ve cimri toplantı arkadaşları ve insan kılığına girmiş şeytan haciblerin baştan çıkarmasıyla, Abışga’nın çevresinden [Sultan kısa süre önceki bir yarlıga göre Abışganın denetiminde bulunacaktı] Mücireddin ile Sahib Alaaddin’in arkadaşlığından uzaklaşmak sevdasının hakimiyetine girdi. (Aksarayi, s. 232-233)     

     Bugünkü düzen ve yönetme uygulayımlarından o zamandaki kavram ve kurumları ayırmak için onları yargıyetkillik (hükümranlık), yargıyetkili (hükümran), yargı ıssı, yargıyürütücü/hükümdar), yönetim (devlet, idare) vd. kavramlarla ayırmaya çalıştım. Kavramlar bengi ve değişmez anlamlı olsaydı işimizi ne denli kolaylaştırırdı oysa! Ne iyi ki onlar da değişiyor, yerlerini yenileri alıyor. Devlet kavramı o zamanlarda bugünkü anlamında kullanılan bir kavram değildi. Daha çok şans, talih, mutlu alınyazısı, bolluklu ve sağlıklı bir yaşam anlamlarını imliyen bir kavramdı. Nesneler, şeyler değiştikçe kavramlar ne etsin. Bunu örnekleyip gösterebilmemiz belki de söylediklerimi daha da işittirebilir, betimlediklerimi daha da gösterilebilir kılacak bir gereç olabilir. Bu yüzden Aksaraylı’nın dönemin dizelerinden alıntıladığı ve bunun yanında kendi yazdığı tümcelerden üç yeri kesip birleştirerek yazayım:

Velhasıl  zenci (gece) ve Rum (gündüz) örtücüleri, gecenin ve gündüzün siyahlığını ve beyazlığını, şeref bakımından göklere eşit olan onun [maliyeci Nizameddin Yahya, emir, yönetici] ömrünün üzerine örtüp defterini dürdüler. Ölüm tozu, işiniz üzerine kondu. Mısra (Arapça): “Hangi devlet yok olmaya karşı güvencededir?” (s. 217)

Devleti destekçisi, bahtı açık olduğu zamanlarda şimşek çakmalarından korkmayan, kötü olaylardan endişe duymayan bir aslan yüreğine sahipti. Onun [Mücireddin Emirşah, bir Selçuklu işbirlikçi yönetici] devletinin dergahını kendisine emin yer yapan herkes, her zaman saldırılardan uzak ve korunmuş kalırdı. (s. 237)

Bu sırada Sultan Mes’ud’un [Alaaddin b. Feramurz’dan sonra tahta oturtulan Selçuklu sultanı] mizacına günlerce süren felç ve saire gibi müzmin ve onulmaz bir hastalık hakim oldu. Konuşma, duyma, tat alma, kasılıp açılma gibi nefsani güçlerinin tamamı hareketten geri kaldı. Her ne kadar kendisi zamanın Cemşid’i idiyse de [!] devleti sırt çevirdiği içi[n] boynunda iki yılan taşıyan Zahhak gibi asi feleğin cefasını taşıyacak gücü kalmadı. (Aksaraylı, agy. s. 243)

    Düzenin özelinde de o zamanlarda yazılmış yazmalarında da bu kavramların moğolca, farsça, arapça ya da ender olarak türkçe/türkmencelerini görmekteyiz. Yöneticiler için “hükkam” sözcüğü (hakimler, hükümcüler, yargılayanlar) anlamına geliyor. İlhanlıların Rum’unda yöneticilere “server/baş, başkan, ulu)” da deniliyordu. Han ya da padişah için yazılan sözcükse, birçok durumda “hakim, hükmeden, hüküm sahibi”dir. Ender olarak da “Gazan’ın ayini”nde olduğu gibi “ayin”dir. Onun ön ve son yetkisi, erki, devindiricisi ve gücü ise iki sıfatlıktır: Ülkeler yargıcı “can aldığı gibi yaşama gerçeği/hakkı da bağışlar”. Yargı edimi suç ve günah görüleni “kişiye” sözlü olarak söyletme (kabul ettirme, ifade), anlattırma (ikrar, itiraf ettirme) uygulayımlarıdır. O zamanın yargısında bugün de olduğu gibi birçok devlet karşıtı sayılan eylemde, daha sanık yoktur ya da yargı, tüze sanıksızdır. Bütün bu niteliklerini, niceliklerini, içeriklerini atadığı “yargıçlarına/kadılarına/subaylarına” da verir yargıyetkili. Onların işi Siyasettir. Siyasetse kurulu düzenin bengiliğini (ezeli ve ebediliğini, önsüz ve sonsuzluğunu) sürdürebilmenin yolları olarak yönetme bilgisi, yönetme uygulayımları, dinsel yargılama bilgisi (fıkıh) ve yargıyetkilinin varlıklarının artırılması, yönetimdeki devletlilerin yaşamlarını bolluk içinde geçirmelerini sağlayacak koşulları, yolları bulma, yaratma, kurma (salma, mallara el koyma, mal ıssı olanları öldürerek de olsa mallarını yargıyetkilinin ve kendi hazinesine yazma) ve işletme uygulayımlarıdır.

     İlhanlıların 14. yüzyıl başındaki Rum illerindeki uygulamalarını ve olayları anlatan Aksaraylı’nın (K. Mahmud-i Aksarayi) yönetim, düzen ve yöneticileri anlattığı yapıtından yine üç kesimlik bir alıntıyla yönetim aygıtı dışında kalanların ya da halk denilen boyunduruğa vurulmuş çoklukların durumlarını söylemeye ve göstermeye çalışayım. Bu durumların insanları zor aygıtları araçlığıyla yöneticiler ile kurdurulan ilişki ya da onların erkleri tarafından “durduruldu”ğunu, birçok tarımcılıkla geçinmeye çabalayan insan ocağı (yönetim kayıtlarında saymaca ortalama: 5 kişi) kıtla yetinip geçinip gitmeye çabalarken, açlıktan karınlarının üstüne taş bağlayıp karın ağrılarını azaltmaya çalışarak gezerken, birçok “erkek” de ocağını yurtluğunu terk ederek dağa çıkıp Deve Cemal yüzlülere katılmış olmalı. Çünkü nerede başlayıp nerede nasıl bittiği bilinmeyen bir dönemleştirmeyle ortaçağda yeryüzünde devlet kurmak çete kurmaktan çok kolaydı. Buna karşın yine de ortaçağ ayaklanmalar, direnişler, baş kaldırmalar, çeteler ile yöneticiler arasındaki başkaldırı ve bastırma savaşları çağıdır. Koşulları “… vatanı terk etmekten bacalardan değil halkın kalbinden duman çıkıyordu” diyerek bir benzetmeyle özetleyen yine yüksek biçemci (belagatlı, retorikçi) Aksaraylı olayyazıcı. “Halkın” durumunu diyelim yine, olanca genelliği içinde imgeleyebiliriz: “Evde, evden başka bir şey yok.”

     (Kendimi tutamadım doğrusu (tutabilen yazardır) ve bir ünlemli soru yönelttim kurmaca, varsayımsal zamanın boşluğuna: ev de ev ola mı! Aşkın ve düşüninançsal Nesnellik anlayışları, kendini tutma, duygulanmama, edilgenleşmeden, tersine çok etkin olarak yukarı katlardan kurulmuş ince, alçak sesli seslenmeler, anlatmalar, betimlemeler; efendimler ıssılarımıza, hanımefendiler ıssılarımızın kadınlarına… kulluk da, efendim çağırmak da varlıklı olmaya, o varlığı kolay kazanmaya bağlı duruyor o zamanlarda da, sanırsam!)

… Sülemiş galip gelip istila elini kaldırdı. Vilayetlere bir takım mektuplar göndererek, kanunsuz bir şekilde vergiler ve yükler koydu. Sağa sola dağılan rezil elçiler, bölgenin mevcut ürününün tamamını aldılar. Bu olay kış mevsiminde olduğu için… [Gazan’a, onun erişmeliklerine, ağıran alışına, beklemelerine yücelemeler, övgüler…] (s. 194)

Horasan’ın veziri oğlu olan Hoca Vecih oğlu Nizameddin Yahya, maliye ve vergileri çıkarmak; irad ve salma kaynakları bulmak ve vilayetlerin kanununu koymak için yarlıg hükmüyle Rum’a geldi [1299 Gazan han yılı]. Hüküm şu şekilde idi: O, halkın yazılan her çift öküzün sürebileceği arazi başına geçerli bir çift gümüş dinarı, reaya [uyruk tarımcı. Çift>iki öküzle çalışan<çiftçi…] hassasından rüsum ve kendi zorunlu masrafları için alacak, başka bir şey almayacaktı. Memleket vezirleri Reşideddin [olayyazıcı/vakanüvis] ile Sahib Divan Sadeddin’in yanılgıları, bir çift öküz ile sürülen arazi için bir dinar [iki, hüküm “bir çift dinar… tek dinar tek öküzlük salma; çün yoksul tarımcılar bulamadıklarından dolayı tek öküzün yanına eşek, dana boyunduruklayıp tek öküzle de tarla sürmek zorunda… eğer durumları böyleyse bir  dinar ödeyecek?” ] gibi küçük bir meblağın alınmasını kolay ve onu hafif bir yük sanmalarıydı. O anlayışla yarlıg hükmü çıkardılar. … Her ne kadar onun [Nizameddin Yahya] hikmet şahini, vergileri avlamada tez kanatlı ise de düşünce okçusu isabetli atıcı değildi. … Müslümanların vücudundan duman çıkardılar. … vilayetin [Erzincan] tarım vergisinin (rüsum-i avamil) arkasına düştü. … bir dinar  olarak kararlaştırılmış olan [?] bir çift öküzün sürebileceği arazi başına 10 dinara razı olmadı. Hatta Rum yöneticilerinin (hükkam) yönetiminde bulunmayan bir vilayetten kendisine verilmesi gereken iki üç bin dinar yerine maliyenin yaklaşık 50 bin dinarına el koyup, özel hazinesine (hassa) aktardı. (207, 208, 209)   

Pervane Rükneddin… İş yapan bir Müslümana [!], hainlik yapmasa bile hainlik damgası vururdu. Onun koyduğu (vergi) yüklerinden, isteklerinden ve taleplerinden halka, ateşin pamuğa vermeyeceği, rüzgarın saman çöpü için düşünmeyeceği, dumanın dimağa uygun görmeyeceği bir zarar verdi. Küçük büyük insanlar, onun zulüm pençesinden kurtuldukları zaman, servetleri, malları, evleri, “Evde, evden başka bir şey yok” durumuna düştü. … (Aksaraylı, s. 202)      

Views: 107

Hz. İbrahim, Nietzsche ve İbn-ül Arabi Dolayısıyla Şirk Olarak Devlet – Alişan Şahin – 3

Bir Put Olarak Devlet

Hz. İbrahim’in elindeki edilgen putlar ona atfedilen meziyetlerden ve bu meziyetlerin kendisinden-kendisine işleyen etkisinden dolayı bir anlamlandırma üzre ilahtırlar. Atfedilen meziyet atfedeni etki altına almakta ve belki de onu rahatlatmaktadır. Bu rahatlatma hali bir çeşit sağaltım etkisi de yapmaktadır. İşte bu yanılsamaya karşı Hz. İbrahim’in putlar ve İlah sorgulaması bir açıklama ve rasyonel sorularla nesneye yönelmeye karşı koyma olarak durur. Hiçbir şeye yaramayan taşın insanın ruh halini değişikliğe uğratan bir etkiden dolayıdır bu.

Katı nesnelerin insanın ruh haline etkisi böyle iken günümüz dünyasında söz, kavram, isim ve özellikle ideoloji ve dinin kendisi de bu katılıkla bir put haline gelmiş gibi görünür. Katı nesnelerde, her zaman olmasa da, katılaşan ve insanı etkisi altına alan her şeyde putlaşma/putlaştırma/tapınmaya meyyal verme hali göze çarpar. Fikir ve dinin katılaşması ideoloji haline gelerek kurumsallaşması bu katılaşmaya iyi bir örnektir. Sonuçta değişen hakikatler evreninde hiç değişmeyecek olarak görülen her şey putlaştırma olarak tanımlanabilir.

Devletin evveliyatı kurcalandığında bugünün devleti ile 100 yıl, 200 yıl ve 500 yıl öncesinin devlet adı verilen örgütlenmeleri arasında farkların olduğu ve bugünün devletinin hiç birine benzemeyecek denli hiyerarşik ve topluma nüfuz eden totaliter bir yapı olduğu fark edilebilir.

Orta Çağ denilen döneme bakıldığında otarşik köy toplulukları ve merkezi devletle kırsal alanların ilişkisinin hemen hemen olmadığı görülebilir. Bu dönemlerin kent topluluklarından bir kısmına kent komünleri diyen anarşist teorisyenler dahi mevcuttur. Bu döneme katılaşmamış devlet öncesi dönem demek çok yanlış bir tanım olmaz. Bugün insanlığın var olduğu tahmin edilen tarih 300 bin yıl önceye gitmekte. Devletin ortaya çıktığı tarihi en kaba olarak iki bin üç bin yıl önceye götürmek mümkün fakat bu devletlerin bugün devlet adını verdiğimiz devlet ile çok alakası yoktur.

Devleti yerleşiklik, nüfus yoğunlaşması ve şehirleşmeden ayrı düşünmek biraz zor görünmektedir. Tabi buna meyyal olan sadece bunlar değildir. Anarşist antropoloji çalışmaları devletin ortaya çıkışına dair bunların birbirini etkilediği çeşitli faktörleri bize sunmaktadır. H. Barclay’in “Devlet’in Kökeni”[1] isimli çalışması bunlardan sadece bir tanesi ve en önemlilerinden biridir. Katılaşmaya etki eden bir diğer etken ideoloji olarak ifadesini bulur. Bu ise katılaşmanın yani putlaşmanın zihniyetini ifade eder.

Bu kötüye giden süreci hiçbir etki-tepkiye uğramayan bir süreç olarak düşünmemek gerek. Bu mücadeleler tarihidir. Devletleşme mücadelesine karşı yerleşik alanlarda buna karşı doğal tepki mekanizmalarına sahip oluşumlar da mevcut olmuştur. Orta Çağ toplumlarında Kropotkin’in ifade ettiği gibi esnaf teşkilatları bu direniş alanlarından biri olarak görülür. Özellikle Orta Doğu’da ve Selçuklu-Osmanlı “sınırları” içinde Fütüvvet-Ahi teşkilatı bu esnaf teşkilatlarının başında gelmektedir. Fütüvvet-ahi örgütlenmesi tüm prensiplerini Kur’an’a dayandırmaktadır.  Bir diğer tarafta ise akmakta olan, tutulamayan, mülk ve mülkiyete doğası gereği meyyal olması hiç de mümkün olmayan göçerler devletten azade var olan dikkate şayan “örgütlenmeler”dir.

Bugünün devleti eski zamanların tiranları, firavunları ve imparatorları gibi kendini tapınacak bir put – İlah – olarak sunar. O, Allah’ın yerini almaktadır. O Allah’a eş koşmaktadır. Baştan belirtelim ki Devlet şirktir. Allah’ın 99 ismine bakıldığında bu isimlerin ve sıfatların onu büyüklüğü, hakimiyeti, affediciliği, her yerde hazır ve nazır olduğu vb. gibi sıfatlarının, kendi suretinden var ettiğinden dolayı, insanda var olduğu görülür ki bunlar Kur’an vasıtasıyla ilan edilmiştir. Kur’an vasıtasıyla bu sıfatlardan hangisinin insanın yapması ve yapmaması da belirtilmiştir.

Bunlardan bir kısmı şöyledir:

“Er-Rahmân: Dünyada bütün mahlükata merhamet eden, şefkat gösteren, ihsan eden.

El-Melik: Mülkün, kainatın sahibi, mülk ve saltanatı devamlı olan.

El-Cebbâr: Azamet ve kudret sahibi. Dilediğini yapan ve yaptıran.

El-Hâlık: Yaratan, yoktan var eden.

El-Kahhâr: Her şeye, her istediğini yapacak surette, galip ve hakim olan.

El-Alîm: Gizli açık, geçmiş, gelecek, her şeyi en ince detaylarına kadar bilen.

El-Hakem: Mutlak hakim, hakkı batıldan ayıran. Hikmetle hükmeden.

El-Adl: Mutlak adil, çok adaletli.

El-Celîl: Celal ve azamet sahibi olan.

Eş-Şehîd: Her zaman her yerde hazır ve nazır olan.

El-Mümît: Her canlıya ölümü tattıran.

El-Hayy: Ezeli ve ebedi hayat sahibi.”

Bugün kendi kültürel oluşumuz içinde içselleştirdiğimiz birçok norm (adet ve gelenek vb.) ortaya çıktığı halinden aşınmalar geçirerek ve başka birçok kültürel etkilenmeleri ve farklı faktörlerle değişim geçirmiştir ama büyük bir kısmı bunun üstüne bina edilmiş görünmektedir. Devlet ve din ilişkisinde, devletin Allah’ın yapma dediği ve eş koşma ya da şirk olarak nitelediği sıfatlarını alarak tarihsel süreç içinde daha da artarak bir puta dönüştüğü, “Allah”ın sıfatlarını kendine mal ettiği aşikardır.

Devlet her yerde hazır ve nazırlığını (Eş-Şehîd) hayatımızın her anına müdahale etme haliyle, yargı ve hukuk yoluyla hikmetle hükmettiğini iddia edip gerekirse öldürme (El-Mümît), cezalandırma, yargılama hakkını kendinde görerek, El-Hakem ve El-Adl; sınırlar koyarak ve topraklara ve insanlara sahiplik ettiğini iddia ederek (vatandaşlık vb.), El-Melik; her şeyi bilme amacı ile her alanda müdahale ederek, enformasyon toplayarak El-Alîm; büyük ve yıkılmaz olduğunu iddia ederek, El-Hayy olduğunu iddia eden şirk mekanizması ya da örgütlenmesidir.


[1] H. Barclay’in “Devletin Kökeni” adlı kısa çalışması itaatsiz.org’da seri yazı şeklinde yayınlanmıştır. İlgilisi şu adrese bakabilir: https://itaatsiz.org/2019/09/15/devletin-kokeni-1-herold-barclay/

Views: 223

Kendi-Başına-Varolan Varlık’ın Gölgesinde: Max Stirner ve Max Scheler – H. İbrahim Türkdoğan

 “Düşünme üzerine düşünmek, Batı’da ‘mantık’ olarak gelişti.”[1]

– Martin Heidegger –

Max Stirner denince akla empirik Ben gelir öncelikle. Stirner ile ilgili yazın dünyasına bakınca genel olarak bunun merkezde tutulduğu göze çarpmaktadır. Ancak bunun ötesinde bir başka Ben mevcut ki onun üzerine pek literatür bulamayız; en azından derli toplu çalışmaların olmadığını söyleyebiliriz. Bir “Arı Ben”den neredeyse hiç söz edilmez. Her zaman Stirner’in empirik Ben özellikleri öne çıkarılmıştır. Böylece Stirner’in sosyoloji ve us eleştirisi, kısacası: Stirner’in sabit fikirler olarak adlandırdığı tüm rasyonel ve dinsel nevrotik fikirler sosyal-eleştirel dünya görüşü olarak algılanıyor. Her şeyin üstünde tutulan Ben’i  her zaman rasyonalizm bağlamında ifade buldu, metafizik ya da gizemcilik bağlamında çok nadiren. Stirner’in Ben vurgusu göz önünde bulundurulursa bu yaklaşım ilk aşamada bu durumu anlaşılır kılıyor.

Max Scheler (1874-1928), Stirner’e iki tarz eleştiri de bulunur; birincisi Stirner’in “bireyciliğine” yöneliktir. İkincisi “kişilik” konusundaki analizlerine.

Scheler, Stirner’i (1806-1856) “yaşamın tadını çıkarma bireyciliği”yle (her şey benimci) suçlar ve Stirner’in tinsel bir bireysellik yerine dürtü-bireyciliği geliştirdiğini ileri sürer.[2] Ona göre Stirner somut fiziksel bireyi Ben ile özdeşleştirir.

Genel olarak birçok Stirner eleştirmeni, Stirner’i sıradan ve banal bir egoizmin havarisi olarak göstermek için onu “her şey benimci” olarak suçlarlar. Birçok insan da bu iddayı incelemeden, gelişigüzel kabul eder ve tekrarlar. Çok yaygın olan bu suçlama gerçeği ifade etmiyor. Bu türden bir bireycilik elbette mülk-saplantısı ile sonuçlanacaktır. Tam da bu saplantının Ben’in özgür özelliğine ters düştüğünü söyler Stirner. Hatta hazcıların da hazza odaklanarak ona ulaşmayı bir sabit amaç haline getirdikleri için saplantılı olduklarını vurgular. (Biricik ve Mülkiyeti, Norgunk, s. 291-292). Dolayısıyla Stirner’e bu konuda yöneltilen eleştirilerin birincisi gelişigüzel, ikincisi karalama amaçlı olduğu sonucuna varıyorum.

Scheler’in yaklaşımıysa, Stirner üzerine gerekli ve yeterli bir inceleme içermediği düşüncesindeyim. Diğer taraftan Scheler, Stirner’in rasyonalizm ve rasyonel odaklı kişilik analizlerinden övgüyle söz eder ve Stirner’e hak verir. Scheler bireysel Geistperson’u, devlet de dahil olmak üzere her şeyden üstün görür. Ve kişisel bireyselliğe büyük önem verir. Ama tinsel bireysellik Scheler için çok daha önemlidir. Çünkü insan ancak tin üzerinden örneğin metafizik ya da fenomenoloji gibi bir perspektife yönelebilir.

Stirner, nominaları silip süpürürken Ben’in yerine ideolojik anlamda bir nominalizm getirmiyor; tanımlama açısından nominalizmi bir yardımcı öğe olarak kullanıyoruz. Ve tam da nominalist bir temizlik yaptıktan sonra Stirner’in asıl felsefesi başlıyor: Ben felsefesi.

“Ortaçağ nominalistleri ‘kavranılamaz yaratıcı Tanrı’yı’ usa karşı savunmuşlardı ki usçular Tanrı’yı da bir kavram örgüsüne almak istemişlerdi. ‘Nominalist Stirner’ kavranılamaz yaratıcı Ben’i dinsel, hümanist, liberal, sosyolojik ve her türden Genel kavramlara karşı savunur.”[3] Ve nasıl ki Ortaçağ nominalistine göre Tanrı, kendisini ve dünyayı hiçlikten yaratan özgürlüğüyle mantık ve hatta gerçeğin üzerinde duran bir devse, Stirner için de adlandırılamayan birey (Individuum est ineffabile)  meselesini Hiç’e bırakan bir özgürlüktür. Ve Stirner’in Hiç’i boşluk anlamında bir Hiç değil, kendini yaratan bir Hiç’tir. Tam olarak: Adlandırılamayan Biricik hem yaratan hem yaratılandır. Ben bir yaratıcıdır, öyleyse bir yaratıcı olarak kalmalıdır da; kendi düşüncelerinin ve edimlerinin yaratıcısı olarak.

Ama sosyolojik normlarla biçimlendirilmiş bir düşünce dünyasında Ben nasıl kendi düşüncelerinin yaratıcısı kalabilir. Dışımızdaki öte-dünya yok edildi, ama içimizdeki öte-dünya’ya ne demeli? Normlarla çevrili bir iç zindan değil midir o? “Tanrı öldü, onun hayalet olduğunu anladık, ama bize eziyet veren çok daha dikkafalı hayaletler var; Tanrı katilleri eski öte-dünyanın yerine alelacele bir iç öte-dünyayı getirdiler; buydu Stirner’in Sol Hegelcilere eleştirisi.”[4] Bu noktadan sonra söz konusu öte-dünya yeni Tanrı olarak ilân edilmiş oldu.

Stirner’in şu tümcesini sadece rasyonalizm eleştirisi olarak anlamak tek yönlü ve bu nedenle de sadece rasyonalistçe olurdu: “Hiçbir kavram Beni dillendirmez, benim özüm olarak ileri sürülen hiçbir şey Beni tüketmez, bunlar sadece birer addır. […] Meselemi Hiç’e bıraktım.”[5]

Stirner’de empirik Ben ile arı Ben iç içe geçmiş olsalar da, onları birbirinden ayırmak pek zor değildir. Empirik Ben bilinçli ya da özbilinçli ve sınırlıdır, kısıtlı, kısacası: adlandırılabilen somut bir Ben’dir. Diğer taraftan sınırsız, ifadesiz, adlandırılamaz, nesnel-olmayan bir Ben vardır ki,  Stirner, buna çok mütevazı bir dilde “geçici Ben” der.

Scheler, nihilizmden kurtulmak için insanların korunmak ve sığınmak adına Tanrı ve tanrıları yarattıklarını özellikle vurgular. İçimizdeki öte-dünyayı barındıracak olan Üstben böylece doğmuş olur. Üstbenin oluşması insanlaşma sürecidir, tanrılaşma ise bu süreci geride bırakmış olacaktır; ama yine de ikisi her zaman bir arada olacaklardır. Tanrılaşma sürecinde her düşünce ve her sözcük insan karşısına engel olarak çıkar. Düşünce ya da sözcük bir öte-dünya olarak içimizde ikâmet ettiği sürece, öte-dünyadaki Tanrı’nın yerini aldığı sürece insan tanrılaşamaz. Antropolojik felsefeye göre, ki Scheler onun kurucularından biridir, insan henüz tamamlanmamış bir varlıktır; bu nedenle de örneğin ratio üzerinden kültürel bir yapıyla kendisini tamamlayabilir. Scheler antropolojik felsefeden metafiziğe geçiş yaparken ya da ikisi arasında bir köprü kurarken Geist, dürtü, edim, kendi-başına-varolan Varlık gibi kavramları felsefesinin temeli haline getirir.

Scheler’in nesne-olmayan (nicht gegenstandsfähig) tin kavramı dürtü üzerinden yaşamsal gerçeklik yaratan bir yönlendirici rolündedir. Scheler’e göre insan öncelikle edimleriyle somut bir canlıdır; edim üzerinden de kendini tine, adlandırılamayan Ben’e, başka ifadeyle Tanrı’ya dönüştürür. Stirner’in adlandırılamayan Ben’i bu kontekste doğrudan nesne-olmayan tin olarak algılanabilir. Ancak tin kavramını burada bir düşünsel kurum olarak düşünemeyiz, bu bir otorite olurdu.

Eğer üstben-egemenliğinden kurtulmuşsa kişi, tanrılaşma aşamasına yönelebilecektir: Kendi-başına-varolanın edimi üzerinden yani dışımızdaki ve içimizdeki öte-dünyadan bağımsız bir deneyim (Erleben) üzerinden nesne-olmayan bir tanrılık, bir arı Ben yaratabilir.

Tek başına fiziksel bir birey henüz tam bir birey değildir. Öncelikle “kişi” olma bireyi karakterize eder. Scheler’in tini kişi üzerinden gerçekleşir; rasyonel düşünce ve entelektüelist bilgiden daha önemli olan kişinin duygu, bilme ve isteme edimleri üzerinden özgür bir kişilik yaratabilmesidir.

Söz konusu Kişi tüm –izmlerden bağımsız, ifadesi olanaklı olmayan (adlandırılamayan), ama duyguyu, bilgiyi ve istenci içerendir. “İstenç olarak tekrar doğabilmek ve özgür bir Kişi olarak her gün kendini yeniden yaratmak için bilgi ölmelidir.”[6] Kişi’yi ideolojikleştirmekten kaçınan stirner, neticede adlandırılması gereken mantıksal bir açıklama bekleyenlere şöyle der: “Eğer sözü edilen bu ilkeyi takip edenler yine bir –ist olarak adlandırılmak isteniyorsa, o zaman örneğin Kişiciler densin.”[7]

Söz konusu “kişicilik” daha sonra Stirner’in başyapıtı Biricik ve Mülkiyeti’nde Ben kavramı altında adlandırılamayan olarak söz konusu edilecektir. Adlandırılamayan aynı zamanda nesne-olabilendir de (gegenstandsfähig). Çünkü yalnızca rasyonel mantık çerçevesinde dil gerekli ve yararlıdır. Eğer ama dil sadece akla hizmet etmekle yetinmeyip, aynı zamanda Varlık’ı temellendirirse, o zaman dünya problemi dil problemidir. Ve Ludwig Wittgenstein haklı olarak şu sonuca varacaktır: “Böylece, sorunları özlerinde sonuna dek çözdüğümü düşünüyorum.”[8] Eğer ama Ben dil’in üzerindeyse, dilin ötesindeyse, o zaman denmeli ki: Dünya promlemini çözmek için hiçbir şey yapılmadı! Wittgenstein’ın metafiziksel tümcelerinden biri şudur: “Yine de dile getirilemeyen vardır. Bu gösterir kendisini, o gizemli olandır.”[9] İşte bu analizdir ki Wittgenstein’ı son tümcesini ifade etmeye iter: “Üzerine konuşulamayan konusunda susmalı.”[10]

Stirner’e oranla Scheler rasyonalizmin sınırlarını aşar ve metafiziksel bir gökyüzünde yeni ya da yeni içerikli eski kavramlarla bir Geistperson yaratır. Stirner, Wittgenstein’a benzer bir şekilde, düşünceyi sonuda dek götürdükten sonra orada kalır; bir sonraki (mantıksal) adım sözcüksel düşünmeyi aşmak olacaktır. Ancak Stirner buna yaklaşmaz; ve ayrıntılarıyla biçimlendirilmiş bir metafizik yapı oluşturmaz. Stirner’i mantığın sonunda ve metafiziğin (ya da gizemciliğin) başında düşünmek yerinde olur. Scheler’in Geistperson’u mantıksal düşünmenin sınırlarını aşar. Bu nedenle de nesne-olmayan ve tanrılaşacak (tanrı-olacak) bir tinden ve bir Varlık’tan söz edebilecektir; böylece ikinci tarz bir metazifiğe, fenomenolojiye başvuracaktır.

Burada düşünme rasyonel boyutun dışındadır artık. Scheler tinde düşünür, ratio’da değil. Heidegger ile söylemek gerekirse: “Düşünmeyi öğrenmemiz için onun şimdiye kadarki özünü tamamen unutmamız gerekir.”[11] Scheler’in yaptığı da budur. Bu noktada haklı olarak şu soru sorulmalıdır: Düşünmek nedir? Heidegger yanıtlar: Bu soruyu, “hiçbir zaman bir düşüncenin tanımını, ifadesini belirleyip, içeriğini özenle genişleterek çözemeyiz.”[12] Dürtüsel enerjisini dile süblime eden Heidegger, problemi basit bir örnekle açıklar. “Örneğin, yüzmenin ne ‘demek’ olduğunu, yüz­mek üzerine yazılmış bir inceleme ile asla öğrenemeyiz. Yüz­menin ne demek olduğunu, ancak nehire atlamak söyler bize.”[13]


[1] Martin Heidegger: Was heißt Denken? Reclam, 1992, s. 15.

[2] Max Scheler: Der Formalismus in der Ethik und die materiale Wertethik. Francke Verlag, Bern, 1954, s. 517-518.

[3] Rüdiger Safranski:  Nietzsche. Biographie seines Denkens. Carl Hanser Verlag, München, Wien,  2000,  S. 128.

[4] R. Safranski, a.g.e., s. 126.

[5] Max Stirner: Biricik ve Mülkiyeti. Norgunk, 2017, s. 334.

[6] Das Unwahre Prinzip unserer Erziehung, oder: Humanismus und Realismus.  In: Max Stirner: Parerga, Kritiken, Repliken. LSR-Verlag, Nürnberg 1986,  S. 97.

[7] Max Stirner, a.g.e., s. 97.

[8] Ludwig Wittgenstein: Tractatus logico-philosophicus. Suhrkamp, Frankfurt am Main, 1963, s. 8.

[9] Ludwig Wittgenstein, a.g.e., s. 115.

[10] Ludwig Wittgenstein, a.g.e., s. 115.

[11] Martin Heidegger: a.g.e, s. 9.

[12] Martin Heidegger: a.g.e., s. 15.

[13] Martin Heidegger, a.g.e.,  s. 15.

Views: 300

Lysander Spooner’in Toplumsal Sözleşme Eleştirisi – Steve J. Shone – 3

James J. Martin Amerikan anarşizminin tarihini anlatırken Spooner’in toplumsal sözleşme teorisini reddettiğini anlatır.

Spooner’in dikkate değer hedefi Thomas Hobbes ve bir anlaşmayla bağlı olan kişilerin aslında bir yöneticiye boyun eğme sözleşmesine katılanların olduğu toplumsal sözleşme teorisinin eleştirisini canlandırmayla ilişkilenmesidir. (Martin 1970, 194)

Spooner, Hobbes ya da Locke’u anmamasına rağmen modern okuyucu toplumsal sözleşme teorisi ile her ikisini de ilişkilendirir.  Martin, Spooner’in Hobbes’a sert eleştirileri olduğunu biliyor görünürken, gene de öyle ya da böyle bunların Hobbes’un yaptığından daha fazla Amerikan Devrimi’nin altında yatan düşünceleri çok daha fazla etkileyen Locke’a bütünüyle uygun olması farklı bir sorundur.

Hobbes’a göre ([1651] 1981, 185-86) doğanın durumu, savaş gerçekten de gündemde olmasa dahi, başka insanlara karşı bitmeyen bir savaştır. Bu çatışmayı bitirmek, çatışmaya ve belirsizliğe son vermek için insanların bazı haklarını feda etmek konusunda hemfikir olmaları gerektiğini iddia eder. İktidar, bundan dolayı, onun gelişmesini toplumsal sözleşme yoluyla doğal durumdan uygarlığın en düzenli biçimine geçişini açıkladığı gibi devamlı bir şüphe, kaygı ve savaş için bir kuvvet olur.

Doğal durumla temsil edilen basit bir toplumda, insanlar kendilerinden sorumludurlar. Eğer onların yiyecek ve giyeceğe ihtiyaçları var ise giderler ve bu konuda işe yarayacak uygun şeyleri bulmaya çalışırlar. Bu, bir ceylanı öldürme ya da elmaları toplama ya da su kaynağını keşfetmeyi gerektirebilir.  Komşudan bir şeyleri almak da gerekebilir. Hobbes’un sözleşmesi takip edildiğinde; dizginsiz biçimde yaşama hakları olduğunda insanlar sadece dışarı çıkar ve uygun olan ne varsa onu yaparlar. Bu anlaşmayı imzalayarak insanlar kendilerini egemenliğin özneleri haline getirirler. Bir toplumsal sözleşme zorlama olmadan çalışmayacaktır. Bundan dolayı imzacılar kendi iktidarlarını tüm vatandaşları itaat ettirerek korkutacak olan, korkunç hayvan Leviathan olan devlete verirler. Hobbes monarşiye inansa da teori, başka tip iktidarlar için de çalışır. Dahası egemen olan tüm iktidara sahip olsa da vatandaşlar adına güvenlik ve huzuru sağlamış ve kurmuş olmalıdır. Hobbes, eğer egemen bir zorbaya dönüşürse, bir problem olacağının farkındadır (Hobbes [1651] 1981, 238).

 John Locke, Two Treatises of Government’te (Hükümet Üzerine İki İnceleme) Hobbes’un ilacının iyileştirmeye çalıştığı hastalıktan daha kötü olduğunu açıklar:

Bu Sansarlar ya da Aslanlarca kendilerine yapılan şeytanlıklardan kaçınmaya özen gösteren insanların aptal olduğunu düşünmektir fakat Aslanlar tarafından yok edilme, Güvenliğini düşünme korkusu bunu yerine getirir (Locke 1965, 372).

Kimi yazarlara göre Hobbes’daki Doğal durum ‘varsayımdır’ (Macpherson 1962, 18-20) ya da ‘yöntemsel bir araçtır’ (Lemos 1978, 3). Alternatif olarak Hobbes ve Locke’un her ikisi de göz önüne getirildiğinde gerçek Amerikalı yerli toplumlarını düşünüyor olabilirler. Hobbes gibi Locke (1965, 397) da “kötü şartları” terk etmek arzusundadır. Herhalükarda o doğal durumun zorunlu olarak savaş durumu olduğuna inanmaz. Daha iyimserdir. Hatta bankalar ve diğer ekonomik kuruluşların sözleşmeden önce faaliyet gösterebileceğine de güvenir. Hobbes gibi Locke da örgütlü bir topluma girdiğimizde özgürlüğümüzü bırakmamızın kabul edilebilir olduğunu düşünür. Hobbes gibi Locke için de sürece iki sözleşmenin dahil olduğu anlaşılabilir. Birincisi doğal durumu bağdaştırarak terk etmek ve ikincisi yeni rejime rıza gösteren vatandaşlar ve iktidar arasında bir anlaşma olmasıdır. Goldsmith (1966, 140) bunun Pufendorf ve Rousseau da dahil Locke gibi toplumsal sözleşme teorisyenlerinin ortak noktaları olduğuna işaret eder. Gene de bu çerçevenin Hobbes’un teorisine pek uygun olmadığı tartışılabilir. Onun modelinde egemen olan ikinci sözleşmeye taraf değildir.

Yukarıda belitildiği gibi Hobbes’dan farklı olarak Locke tek bir egemenin idaresinde çözümü tanımlamaz. Locke’a (1965, 369) göre bir tiranın varlığı halen doğal durumda yaşayan insanlara işaret eder. Hobbes’dan farklı olarak Locke’ göre insanlar sadece güvenlik değil mutluluk ve mülk de arzu eder ve bir sözleşme bunu da düzenleyecektir. Locke, Hobbes’un aksine, tüm meşru iktidarların dayanağı olarak rızaya vurgu yapacaktır.[i]

Geçen yıllarda politika teorisyenleri İskoç felsefeci David Hume’ün politik fikirlerine daha bir dikkat vermeye başladılar. Bunun merkezinde Hume’ün toplumsal sözleşme teorisini reddedişi vardır.   İlginçtir ki Hume’ün yakın zamanlarda yeniden vurgusu yapılan fikirleri bir şekilde Spooner’ın pek fazla bilinmeyen fikirleriyle benzerlik gösteriyor.

“Of the Original Contract” (Gerçek Sözleşme Üzerine) denilen denemesinde Hume toplumsal sözleşme teorisine ait olan iktidarın rızaya dayandığı fikrinin abartılı olduğunu tartışır. Son zamanların iktidarlarının rıza oluşturularak meydana geldiğini fakat bu uyumun kesinlikle sınırlı olduğunu iddia eder. Hume 1689’un Muhteşem Devrimi’ne dair konuşur – ki Locke ve diğerleri etkilemeye çalışmışlardır – ve zamanında Britanya’da on milyondan fazla insanın yeni monarklar olan William ve Mary’nin getirilme kararına katılmadıklarına dikkat çeker. Diğer iktidarlar her nasılsa rıza fikrine dahi sahip çıkmazlar:

Dünyanın büyük bir bölümünde politik bağlantıların gönüllü bir kabulle ya da ortak bir söz verme ile kurulduğuna dair konuşursan, sulh yargıcı seni kışkırtıcı biri olarak kısa zamanda tutuklayacaktır (Hume 1994, 189).

Gerçekte ise, der Hume, geçmişte pek çok iktidar muhtemelen dış düşmana karşı direniş örgütlemek için savaş çıkardı. Ayrıca 1689’un İngiliz monarşisi rızaya dayalı olsa dahi, bu her çağdaş iktidarın rızaya dayalı  olduğu anlamına gelmez. İtaat ya da boyunduruk altında olma çok tanıdık oluyor. Pek çok insan asla onun nedeni ya da kökenine dair bir soruşturmayı asla yapmıyor (Hume 1994, 189). Bunun özellikle İran, Çin, Fransa ve İspanya için doğru olduğunu söylüyor Hume. Muhtemelen daha liberal milletler olan İngiltere ve Hollanda için de doğrudur.  Çoğunluk örnekleri göstermektedir ki rıza, iktidar için önemli bir temel olamaz (189).

Gerçekten de Hume, demokrasi idealist bir çerçevedir, der. Tüm insanların onlar için neyin en iyisi ve neyin çıkarlarına olduğuna karar verebilecek yeteneğe sahip olduklarını varsayar. Fakat bu böyle değildir. Pek çok vatandaş politik karar alma süreçlerine katılmak istemeyebilir:

Adil bir iktidarın insanların rızasından ortaya çıktığını söylediğimizde kesinlikle onların hak ettiklerinden ya da bizden beklediklerinden ve istediklerinden daha fazla onere etmiş oluruz (Hume 1994, 194).

Böylece eğer biz iktidarı rızaya dayandırmaya oturtursak çağdaş rejimleri meşrulaştırabilmek için düşük seviyede bir engel yeterli olacaktır. Örneğin, bir şekilde yasalarını ve idarecelerini kabul etmeye mecbur bırakılmış bir kişinin bir ülkeyi terketmemesini tartışmalıyız. Gerçekten de Hume politik iktidarın gerçek doğasının iktidardan bir belge almaksızın – başka biçimde ise pasaport olarak bilinir – hiç kimsenin ayrılabilememesi olduğuna dikkat çeker (193).

Nihayetinde politik zorunluluk sorusuna Hume’un çözümü insanların otoriteye itaat etmesi gerektiği şeklindedir. Çünkü eğer itaat etmezlerse, toplum zarar görebilir ya da iktidar yıkılabilir. Sir Ernest Barker’ın (1960, xlii) gözlemlediği gibi bunun “en azından pek çok politik teorisyen için anlamlı bir cevap olması zordur.”

STEVE J. SHONE, Department of Political Science University of Northern Iowa

Çev: Alişan Şahin

Not: Bu seri makalenin bütünü Anarchist Studies’in 15 Vol. 2 sayısında yayınlanmıştır.


[i] Locke’a göre rıza kavramının kesin anlamı yoğun bir tartışmanın konusudur. Örnek için Call 1998, ve Morland ve Hopton 1999 arasında bu dergideki tartışmaya bkz.

Views: 62

44 Teknoloji Toplumu – Mesleki Rehberlik – Jacques Ellul

İşteki insanlar üzerine yapılan araştırmalar, bireylerin sözgelimi rasyonelleştirilmiş sanayi emeğine adaptasyona fazla veya az yatkın oluşlarına göre bir dizi kategoride farklılaşmalarına yol açtı. Kimi işçiler montaj hattı üretimine kendilerini kolayca adapte ederken bir kısmı ise sinirlenmektedir. Bu durum, adapte olabilirlik açısından çeşitli insan kategorileri arasında bir ayrım yapma meselesini ortaya çıkarmaktadır.

Yeni bir teknik olan mesleki rehberlik çözümdür burada. Bu teknik, her kişinin mesleki yeteneğini ortaya çıkarabilme ve onu en uygun mesleğe, doğal olarak en uyumlu olacağı, en iyi işi en fazla zevk alarak yapacağı mesleğe yöneltme iddiası taşımaktadır. Ne yazık ki, Pierre Naville’in konuyla ilgili birinci sınıf çalışması bu tekniğin iddialarının teknik realiteyle tam bir uyumluluk içinde olmadığını göstermiştir. Tamamen Marksist olan bu argümanın birinci kısmını ele almak istemiyorum. Ona göre, doğal yetenek yoktur; dolayısıyla mesleki rehberliğin bunları keşfetmesi mümkün değildir. Bu nokta, Marksist olmayanlar için elbette tartışılabilir. Naville’in argümanının ikinci kısmı birincisinden bağımsızdır ve kendi kendine yeterlidir. Neville’in çalışmasına dönmezden önce, test etmenin değerini reddetmemiz diye bir şey sözkonusu değil. Bir bütün olarak testler, güvenilir ve değerli bilgiler doğurur. Fakat testin değerini doğru biçimde hesap edebilmek için yerini belirlememiz gerekir. Modern dünyada teknikler birbirinden ayrılamazlar. Sonuçta da mesleki rehberlik tekniği, diğer tüm teknikler kompleksine, örneğin siyasal ve ekonomik teknikler sistemine entegre edilmelidir.

Naville, yetkinlikle gösteriyor ki, mesleki rehberlik dediğimiz şey, kapitalist ekonomik tekniklerin icaplarına cevap vermektedir. Teknik, adeta şans eseri, incelenen bireylerde tam da kapitalist ekonominin ihtiyaçları için gerekli yetenekleri “keşfeder”. Bu nedenle, Fransa’da 1932’den 1937’ye dek işsizlik döneminde mesleki rehberlik sistemi, mekanik, tekstil işleri gibi aşırı yığılma olan mesleklerden gençleri sistematik biçimde çevirdi. 1937’den 1939’a kadar olan dönem, metalürjinin gelişimine tanıklık etti. Mesleki rehberlik de metalurjistin mesleğini “keşfetti”. 1940’ta çok sayıda tarımsal mesleği çevirmekteydi. Mesleki rehberliğin kapitalistin ya da hükümetin geçici hevesi olduğu anlamı çıkarılmamalıdır bundan. Ne de mesleki rehberliğin özensiz bir teknik olduğu düşünülmelidir. Sadece, insan potansiyelinde büyük bir esneklik olduğu, mesleki rehberliğin diğer tekniklerin önerileriyle bu potansiyeli değiştirdiği anlamına gelmektedir.

Mesleki rehberliğin kendini diğer tekniklerden izole etme yolunu seçmesi durumda ne olacağını bir düşünün. Örneğin, ilk ve tek olarak bireyin yeteneğini dikkate aldığını düşünün. Sonuç, Otto Neurath’in abuk sabuk sistemi olur, ki mesleki rehberliğin özel ilgisinin bireye yeteneklerine göre en iyi işi bulmak olduğunda ısrar ederseniz bu sistem yine de tek mantıklı sistemdir. Neurath, bireyin mesleki rehberliğin sezdiği yeteneklerine dayanan üç ila beş yıl süreli bir tür plan öngörüyor. Ekonomi bu yetenekler üzerine kurulacaktır. Eğer mesleki rehberlik hiç makineci bulamazsa makine dükkanları durdurulacaktır. Varsayalım ki hiç öğretmen bulamadı, okullar kapatılmak zorunda kalacaktır. Öte yandan, birkaç yıl sonra mesleki rehberliğin bir makineci arzı keşfetmesi durumunda, kapatılan makine dükkanları yeniden açılacaktır. Ekonomi alanında kaosun hakim olacağını söylemeye bile gerek yok. Ancak, gerçekten özellikle bireyin üstünlüğüyle ilgileniyor olsaydık böyle bir sistem tek mantıklı sistem olurdu. Gerçekte yalnızca bireyin yeteneklerini dikkate almak isteseydik, ekonomik sistemi bu yeteneklere göre biçimlendirmek zorunda kalırdık. Böyle bir sistemin aşikar imkansızlığı, bireyin üstünlüğü kuralını uygulamanın anlamsızlığını ve mesleki rehberliğin diğer tekniklerden izole edilemeyeceğini gösteriyor.

Diğer yandan Naville, mesleki rehberliği mümkün olduğunca teknik komplekse entegre etmek istiyor. Bunun yalnızca sosyalizmde mümkün olduğunu söylüyor. Örnek olarak, mesleki rehberliğin özündeki yeteneklerden çok adaptasyon potansiyelini bulmaya çalıştığı Sovyetler Birliği’ni alıyor. Temel olarak, Sovyetler, bireyin önceden belirlenmiş kaderini değil, adapte olabilirliğini keşfetmenin gereğine inanır. O halde mesleki rehberliğin bireyi, eğitim yoluyla, planlanan insan gücü gereklerine uydurma görevi var. Mesleki rehberlik bu şekilde planlama tekniğine tabi kılınır. Örneğin, bir beş yıllık plan o dönem için belli sayıda madenci gerektirebilir. Bu durumda mesleki rehberliğin görevi, 12-13 yaşındakiler arasından bu işleve adapte olabilecekleri bulmaktır. Bu özel mesleğe ve adayların ruhsal, mekanik ve psikolojik adapte olabilirliğine odaklanmış genel eğitimin iki katı bir işlemi derhal gerçekleştirir. Plan bu şekilde gerekli insan gücünü elde eder. Bireysel adaylar istenen işgücüne etkili biçimde uyarlanır, çünkü yeterince erken yaşta toplanmışlar ve kesin bir istikamette eğitilmişlerdir. Burada vurgu yine adaptasyon yoluyla bireyin mutluluğunu sağlamaktır. Mesleğiyle uyumlulaştırıldığında bireyin mutlu olacağı varsayılmaktadır.

Sovyetlerin mesleki rehberliği anlayışı, yalanlarda Amerika’da ortaya çıkan belirli eğilimlerle benzerlik taşımaktadır. Teknik eğitim ve mesleki rehberlik konusunda UNESCO’ya hazırladığı bir raporda Margaret Mead şöyle yazmıştı: “Eğitim toplumun yalnızca bugünkü ihtiyaçlarına değil, yarınkilerine de cevap vermek zorunda olduğu için mesleki yapıların gelişimini sürekli ve mümkün olduğunca önceden tahmin edebilmek gerekir”. Bunun tek anlamı, öngörülen teknik gelişmenin bir fonksiyonu olarak bireyin eğitilmesi, gelecekteki işine önceden uyum sağlaması gerektiğidir. Mayo’nun analizleri ile Lynton’un UNESCO’ya raporunda, teknik dünyasında toplulukların hayatta kalmasının koşullarına ilişkin benzer ifadelere rastlıyoruz. Tüm bu durumlarda mesele, bireyin teknik dünyaya (“belli eylem biçimleri ve spontane organizasyon biçimlerinin yeniden üretimi” derecesinde bile) titizlikle adaptasyonudur. Tekniğin hayata nüfuz edişini bundan daha iyi anlatabilmek zor.

Naville’in mesleki rehberlik versiyonunun insan potansiyelini sınırladığı düşünülmemelidir. Tem tersine, çocuğun adaptasyon imkanlarını artırmayı amaçlamaktadır. Bu teknik yoluyla, Naville’e göre, “belirli yeni elde edilen alışkanlıklar kendini gösterecektir. Birey, bunlar sayesinde toplumsal çabanın tüm sürekliliğine katılabilecektir… Bireyin ihtiyaçları, ekonomik ortamın kendisine vasiyet ettiği yeni bir alışkanlıklar sistemine entegre edilecektir… Adaptasyon, bundan böyle doğal bir şey olmayacak, görevin karmaşıklığına bağlı olarak uzun veya kısa süreli çabalar pahasına elde edilecektir”.

Bu bağlamda, “mesleki rehberliğin her rasyonel ihtiyacın temel tatminine imkan sağlayacağından” eminiz. Bu ifadenin doğru olduğuna kaniyim. Bu şekilde eğitilmiş birey tatmin olacaktır. Fakat mesleki rehberliğin insanlığın hizmetinde öldüğünü göstermeye çalışmak en uyduruk hayaldir. Böyle bir tezi savunabilmek için yığınla yerleşmiş fikir, ortaya konulamaz formül gerekir. Bu önceden varsayımlar şunlardır: (1) Birey kendisini bir sosyalist sistemde bulduğu an kompleksleri kaybolur. (2) Bir kurum sosyalist bir sisteme entegre edildiği an niteliği değişir. (3) İhtiyaçları tatmin edildiği an birey mutlu olur. (4) Toplumsal ahenk gerçekleştirildiği an, o ahenkli sisteme entegre edilen herkes insani misyonunun farkına varır. (5) Kapitalizmden uzaklaştığı an, birey özgürdür. Bu saçmalıklar, gerçekleri görmekten veya realiteyle yüzleşmekten kaçınmaktan başka bir şey değildir. Gerçekler yeterince açıktır. Kimi diğer tekniklerden ayrı olarak mesleki rehberlik faydasızdır. Kendi gerçek bağlamına oturtulduğunda insanı ekonomik tekniğin icaplarına tabi kılmanın bir aracına dönüşür. Yeteneklerin ortaya çıkarılması görevi mesleki rehberliğe atfedildiğinde bile -örneğin Antoine Mass’ın “personel mekanografındaki gibi- yine de ciddi bir yetenek değerlendirmesi sözkonusudur, seçimler de bunlara göre yapılır.

Bir kere daha, insanı özgürlüğünden ve sorumluluğundan mahrum bırakan bir adaptasyon mekanizmasıyla yüz yüzeyiz. Bu mekanizma, insanı bir “şey” yapmakta, bir başka teknik açısından en fazla istenildiği, yani en verimli olduğu yere koyar. Mesleki rehberlik ile “yeni okul” arasında bir tür buluşma yaşandığını da belirtebiliriz. Mesleki rehberlik Fransa’da mecburi değildir. Hatta henüz bir teknik olarak varolmadığı da söylenebilir. Ancak trend açıktır. Rehberlik edilen çocuk sayısı 1944’te 60.000’den 1950’de 250.000’ çıktı. Ebeveynlerin ortalama %75’inin mesleki rehberin tavsiyelerini izlemiştir. (Gerçek rakam, az bir yükselişle 1944’teki %73’ten 1950’de %78’e çıktı). Rehberliğin rehberlik edilenler üzerindeki uzun vadeli etkilerine gelince, ya rehberin haklı olduğunu ya da rehberlik edilen çocuğun bir mesele giriştikten sonra başarıyla tamamlanmış bir gerçekle karşı karşıya kaldığını belirtmek yeterlidir. Pratik açıdan, geri çekilme sözkonusu değildir. Gerçekten, geri çekilme nadiren istenen bir şeydir. Büyüme oranı düşünüldüğünde mesleki rehberliğin mecburi olmaması gerçeği aslında pek az anlam ifade eder.

Yönetim kendisi de bir analize tabi tutulmalıdır. Şu an kullanılan testler çok tehlikeli olmamasına rağmen mesleki rehberliğin amacı, bireyi tamamen kayda geçirmektir (tabi ki kendi iyiliği için). Rehberliği uygulayanların da yaygın psikoteknik testlerden uzun süre hoşnut olacakları da düşük bir ihtimaldir. Daha ileri gitmek, duygusal eğilimlere dair sistematik incelemeler yapmak, çocuğun içgüdüsel eğilimlerini keşfetmek ve çocuğun ruhsal ve moral oluşumundaki temel unsurları incelemek isteyeceklerdir. TAT (“Tematik İdrak Testi”) denen türden testler şimdiden bu amacı taşıyor. Biraz dobra bir ifadeyle söylemek gerekirse, mesleki rehberlik gencin totaliteryen bir şekilde ele geçirilmesidir. Fakat, böyle bir ele geçirme sistemin mantığında bulunduğundan önlenebileceğini pek sanmıyorum. İlgili okuyucuyu, sistemin William Hollingsworth Whyte’ın The Organization Man (Organizasyon İnsanı) adlı çalışmasında yeralan mükemmel eleştirisine yöneltmekle yetineceğim.

Views: 77

Sosyalizme Çağrı – Gustav Landauer – 3

Sosyalizm İçin

1

Sosyalizm için çağrı yapan kim olursa olsun sosyalizmin ya neredeyse ya da tümüyle yok olan, ya henüz ya da artık var olmayan bir şey olduğu görüşüne sahip olmalıdır. Biri itiraz edebilir: “Elbette, sosyalizm, sosyalist toplum mevcut değildir. Henüz burada değildir fakat onu elde etmek için –onun nasıl geleceğine dair içgörüler, bilgi, öğretilerle çaba harcanmaktadır”. Hayır, burada çağrısını yaptığım sosyalizmin kastı bu değildir. Sosyalizm ile ben daha ziyade insan iradesinin bir temayülünü ve sosyalizmin başarılmasını sağlayacak koşulların ve yolların kavranmasını kastediyorum. Yine de bu sosyalizm, neredeyse hiç yoktur ve her zamanki gibi sefil bir haldedir. Bu yüzden beni duymak isteyen her kişiye konuşuyorum ve umuyorum ki sesim beni duymak istemeyen çoğu kişiye de eninde sonunda ulaşacak: sosyalizm için çağrı yapıyorum.

Sosyalizm nedir? İnsanlar bu kelime ile ne kastetmektedir? Ve günümüzde sosyalizm adıyla bilinen şey nedir? Hangi koşullar altında, toplumun hangi anında –genellikle söylendiği gibi hangi kalkınma anında- gerçekliğe dönüşebilir?

Sosyalizm, bir idealin yardımıyla yeni bir gerçeklik yaratma mücadelesidir. Bu ilk girişim, “ideal” kelimesi,  acınası ikiyüzlüler ve idealist adıyla bilinmek isteyen zayıf karakterli kimseler ve kendilerine realist denmesinden hoşlanan kültürsüz bilim köleleri yüzünden itibarsızlaşmış olmasına rağmen, gereklidir. Kültür-süz, ruh-suz, sefalet ve çöküşün ruhsuz zamanlarında, kendilerini –yaşamlarında, düşüncelerinde, hislerinde ve iradelerinde-  tümüyle yutmak isteyen bu genel koşulların altında hem dışardan hem içeriden cefa çeken insanların, bu girdaba direnen insanların bir ideali olmalıdır. Bu insanların baskıcı ahlaksızlık ve durumlarının alçaltılmasına ilişkin içgörüleri vardır. [blockquote style=”blockquote_style2″ align=”alignright” textcolor=”#000000″ background=”#ededed” bordercolor = “#ea2323”] İyi biliyorlar ki ideal, akıllarının ve ruhlarının tahayyül edebileceği en iyi şey, yaşamın güzelliği ve neşesindeki en yüksek noktadır. (İdeal); ruh, akıl ve düşüncenin bir cüzüdür. Bununla birlikte gerçeklik, bireysel insanın düşünüşü ile hiçbir zaman aynı değildir. Öyle olsaydı sıkıcı olurdu ve bizler, netice itibariyle ikili bir dünyaya sahiptik: önce tasavvur edilen idea (anticipatory idea) dünyasında, sonra dış dünyadaki tıpkısının aynısı suretler dünyasında.[/blockquote]Kendilerini bataklık gibi çevreleyen sefaletten tarif edilmez biçimde iğrenmektedirler. İleriye doğru baskı yapan ve daha iyi şeylere özlem duyan enerjileri vardır ve bu yüzden kendilerinde yüce bir güzellik ve mükemmellik içerisindeki saf, faydalı ve neşeli bir insan toplumsallığı biçiminin imgesi zuhur etmektedir. Bir grup, ne kadar büyük ya da küçük olursa olsun istediğinde ve buna göre hareket ettiğinde; bir ülkenin tamamı veya ülkelerin bu yeni fikri hevesle kavrayıp gerçekleştirmek için nüfuzlarını kullanmaları halinde neyin nasıl olacağını geniş, genel hatlarıyla görmektedirler ve şimdilerde ise bunun böyle olabileceğini artık söylemiyorlar. Bunun yerine (sosyalizm) gelmeli ve gelmek zorundadır, diyorlar. İnsan nesillerinin sabık tarihini kavradıkları zaman, şöyle söylemiyorlar: bu ideal kâğıt üzerinde durduğu gibi açık ve sade bir şekilde gerçekliğe dönüşmelidir. İyi biliyorlar ki ideal, akıllarının ve ruhlarının tahayyül edebileceği en iyi şey, yaşamın güzelliği ve neşesindeki en yüksek noktadır. (İdeal); ruh, akıl ve düşüncenin bir cüzüdür. Bununla birlikte gerçeklik, bireysel insanın düşünüşü ile hiçbir zaman aynı değildir. Öyle olsaydı sıkıcı olurdu ve bizler, netice itibariyle ikili bir dünyaya sahiptik: önce tasavvur edilen idea (anticipatory idea) dünyasında, sonra dış dünyadaki tıpkısının aynısı suretler dünyasında. Bu ise hiçbir zaman böyle olmamıştır ve hiçbir zaman da böyle olmayacaktır. İdeal, gerçekliğe dönüşmez; fakat bizim gerçekliğimiz zamanımızda ideal üzerinden, sadece ideal üzerinden gerçekleşmektedir. Daha iyi bir olasılık görmeyişimizin ötesinde bir şeyler tasavvur ediyoruz. Nihai olanı algılıyoruz ve diyoruz ki : “Benim istediğim budur!” – sonra da bunu elde etmek için her şeyi yapıyoruz. Birey, sanki aydınlanma ile üstesinden geliyor, refik arıyor ve onları buluyor. İdeanın akıllarına ve kalplerine şimşek çakar gibi düştüğü başkaları da vardır. Bu gibiler için havadaki bir şey gibidir bu. Ayrıca, sadece hafif uyuyan, anlayışı ince bir zarla örtülü, enerjisi sadece hafif bir anestetik altında bulunan başkalarına da ulaşır.  Şimdi ise bunlar birliktedir. Birlikte yollar aramaktadır. Küçük gruplarla ve kitlelerle, büyük şehirlerde, daha küçük şehirlerde ve ülkede tartışmalar düzenlemektedir. Dış sıkıntılar iç sıkıntıları uyandırmaktadır. Mukaddes tatminsizlik, uyanmış ve uyarılmıştır. Ruh gibi bir şeydir –ruh komünaldir, ruh birlik ve özgürlüktür, ruh insanların birliğidir, çok yakında daha da net bir şekilde göreceğiz – insanlara bir ruh geliyor ve ruh her nerede var ise orada insanları ayağa kaldırıyor ve nerede insanlar varsa orada ileri hareket ettirici bir engel, bir irade vardır. Nerede irade varsa orada bir yol vardır. Bu ifade doğru: fakat yol sadece oradadır. Ve ışık gitgide daha çok netleşmekte, daha derinlere nüfuz etmektedir. Örten, net, donuk bataklık sisi hiç olmadığı kadar yukarı kalkmıştır. Bir halk birleşmektedir, uyanmaktadır. Eylemler yapılmaktadır. Varsayılan engeller önemsiz ve kolayca üstesinden gelinebilir kabul edilmektedir. Diğer engeller birleşmiş güç ile kaldırılmaktadır zira ruh, dünyada hiçbir şeyin engelleyemeyeceği neşedir, güçtür, harekettir. Temas etmeye çalıştığım nokta budur! Bu ses ve bu kontrol edilemez özlem bireylerin kalbinden eşit ve birleşmiş bir şekilde, birden ortaya çıkmaktadır ve böylelikle bu yeni gerçeklik yaratılmaktadır. Elbette bu gerçeklik idealden farklı olacak, ona benzer olacak ve fakat özdeş olmayacaktır. Artık bu, insiyaki, istekli ve dertli insanın bir hayali olmadığından, daha çok canlı insanların sosyal hayatı, komünalliği, yaşamı olacaktır. Bir halk olacaktır; kültür, neşe olacaktır. Bugün neşenin ne olduğunu kim bilmektedir? (Neşe): Âşık, belli belirsiz ya da net olan bir hisle sevgilisinin, yaşam olan her şeyin özünü ve yaşamı yaratan olduğunu düşündüğünde; yaratıcı bir sanatçı, geç bir saatte benzer fikirlere sahip bir arkadaşıyla yalnızken ya da zihninde ve çalışmasında insanlarda bir gün canlı hale gelmesini beklediği güzellik ve kemalatta; peygamberlik ruhunda; yüzyılların ötesinde acele eden ve sonsuzluktan emin olan kişidedir. Bugün başka kim neşeyi bilmektedir, kim tam, muhteşem, esrik neşeyi bilmektedir? Bugün hiç kimse, uzun süredir hiç kimse bilmiyor. [inline_posts box_title=”Tavsiye Edilen Yazılar” align=”alignleft” textcolor=”#000000″ background=”#f2f2f2″]48, 51, 60[/inline_posts]Bazı devirlerde tüm halklar neşe ruhu tarafından zapt edilmiş ve harekete geçirilmişti. Devrim zamanlarında da böyleydi fakat neşelerinde yeteri kadar netlik yoktu. Ateşlerinde çok fazla karanlık, için için bir yanma vardı. Bir şeyler istiyorlardı fakat ne istediklerini bilmiyorlardı. Muhteris politikacılar, avukatlar, özel çıkarların temsilcileri her şeyi mahvetti, bu arada akılsız ihtiras ve açgözlülük ruhun halkta büyümesi için zemin hazırlamak amacıyla istenen her şeyi silip süpürdü. Bu tip avukatlarımız bugün de var; bu isimle bilinmeseler dahi. Onlara sahibiz ve onların bizim üzerimizde büyük bir etkisi var. Uyarıldık, tarih tarafından uyarıldık. 

Çev: Nesrin Aytekin

İtaatsiz.org’un notu: Bu makale serisi Türkçede itaatsiz.org’da hakkında yayınlanmış kısa bir biyografik yazı dışında (Gustav Landauer’in Komüniter Anarşizmi – Larry Gambone) başka yazı ve eseri bulunmayan Komüniter ve mistik temayüle sahip anarşist Gustav Landauer’in “Sosyalizme Çağrı” kitabıdır. Bu eserinin şimdiye kadar kitap olarak basılması “Marksizm” hayranı bazı yobaz kafalardan dolayı mümkün olmadı. Çevirisini Nesrin Aytekin’in diliyle burada sunuyoruz. 

Views: 75

43 Teknoloji Toplumu – Çalışma Tekniği – Jacques Ellul

Yeni yöntemlerle eğitilmiş insanları emrimizde bulacağımız günlerin hâlâ çok uzağındayız. Olgunlaşmalarından önce en erken bir yarım asır daha geçmesi gerekecek. Bu süre, onları organize etmek için gereklidir. Fransa’da, onları genelleştirmek için iki onyıl beklememiz, bu şekilde eğitilen tüm kuşakta sonuçların belirginleşmesi için de iki onyıl daha beklememiz gerekir. Değişim temposu belki ABD’de ve Sovyetler Birliği’nde daha hızlı, Avrupa’nın geri kalanında daha yavaş olacak. Bu arada, toplum işlemeye devam etmelidir. Ara dönemde bir başka güçlü adaptasyon sistemi yürürlüğe konulacak: çalışma teknikleri kompleksi. Bu teknik kompleks, mesleki rehberliği, işgücünün organizasyonunu, çalışma fizyolojisini filan kapsamaktadır. Burada da gelişmenin belirli bir “hümanizm” istikametinde olduğu iddiasını görüyoruz.

Çalışma teknikleri makinenin dünyasıyla başladı ve insana çok az bir saygı gösterdi. Makineler icat edilip monte edildi, etrafına binalar konduruldu, içerisine insanlar konuldu. Elli yıl süreyle bu prosedür tamamen gelişigüzeldi. Daha sonra farkedildi ki, belirli kuralları işçiye uygulatmakla verimliliği artırılabilirdi. Sonuç, Amerikalı Frederick Winslow Taylor ile Henry Ford’un adlarıyla özdeş sistemdi. Georges Friedmann’ın belirttiği gibi, bu iki isim, üretimin icapları ile makinenin azami kullanımını dikkate almanın dışında bir şey yapmadılar. Üretim hatlarıyla, görevlerin belirsiz alt bölümlere ayrılmasıyla vs. bu faktörlerin gerektirdiği esareti dikkate almadılar.

Belki de haklı olarak şu itiraz gelecektir: Bu sistem tedricen değiştirilmiş ve sonunda da azami kullanım meselesinden çok optimum sonuçlarla ilgilenir hale getirilmiştir. İşçi yorgunluğu (hakkında hâlâ yeterince bilmediğimiz bir konudur bu) yoğun araştırma konusu oldu. İnsan faktörünün önemi anlaşıldı. Hatta, bunun yeterli olmadığı, insanın en önemli faktör değil, pek çok faktör arasında hâlâ bir faktör olduğu da kabul edilmeye başlandı. Bütün insanın önemini tanımak, işi insana uydurmak ve işçinin psikolojik dengesini dikkate almak gerekli oldu. Tüm bunların gerisindeki itici gücün, insan psikolojisinin doğrudan verimlilik üzerine tepki verdiğinin kabulü olduğunu söylemeye gerek yok. İşçi hasmane bir ortamda ve kendi çıkarlarına aykırı bir ekonomik sistemde bulunduğunu düşünürse, aynı şevk ve yetenekle çalışmayacaktır. Friedmann’a göre tüm bunlar, bir bütün olarak ekonomik rejim meselesini gündeme getiriyordu. Ekonomik gelişme kendi başına, üretici olarak işçinin teknik gelişmeden faydalanmasını sağlayacak yeterli bir eğilim değildir -bir tüketici olarak bundan çok faydalanmış olmasına rağmen. İşgücünün koşullarındaki tümüyle maddi dönüşümler yetersizdir. Başlangıçta gerekli olduklarında kuşku yok ama fizyolojik adaptasyon tek uyum türü değildir. Hijyen ve güvenlik gerçekten artırılmalıdır. En iyi konum seçilmelidir. İşçileri daha ritmik ve söz dinler yapmak için müzik bile kullanılabilir. Ama bu yeterli değildir. Gerçek sorun psikolojiktir. İşçi, işin sistematik ve verimli olması için değişmez sıralarla yerine getirilmesi gereken basmakalıp prosedürlerle karşı karşıyadır. Sıkılır, yavaşlatılır, psikolojik olarak sınırlanır. Onda yansıyan düşünce uyandırmak, tüm fabrika hayatına katılmasını sağlamak gerekir. Bir çıkar topluluğunu hissetmesi sağlanmalıdır. Emeğinin toplumsal bir anlamı olduğu fikri verilmelidir ona. Kısacası, içinde çalıştığı işletmeye entegre edilmelidir. Bu entegrasyon değişik ülkelerde değişik biçimler alacaktır. Batı’nınki  gibi bir imalat yapısı biçimini alabilir ya da sosyal, sportif veya eğitimsel düzenlemeleri içerebilir. Entegrasyon, finans veya yönetime işçi katılımını ya da uç durumlarda “halkla ilişkiler” veya “insan mühendisliği” gibi tam bir sistemin uygulamasını gerektirebilir. Burada çok değişken mekanizmalarına girmeden, pek çok entegrasyon tekniğinden bir kısmını belirtmekle yetinelim.

Bu çizgide birtakım mükemmel sonuçlar elde edilmiştir. Örneğin, makineyi insana adapte etme ve insanın makineye üstünlüğünü ortaya koyma eğilimi, saygın bir araştırma yığını ortaya çıkardı. Daha yakın zamanlara kadar çok az makine araçları tasarıcısı ve üreticisi bunları kullanacak işçileri pek düşünmüyordu. Makinelerin işçiler akılda tutularak üretilme gereği, insanın kalkış noktası olarak alınması, çok önemli bir gelişmeydi. Fakat bu istikamette ne kadar ilerlenirse sorun da o derece karmaşıklaşır. Makine üreticileri ve tasarımcıları başlangıçta fiziksel yorgunluğun ortadan kaldırılmasıyla ilgileniyorlardı. Bunda başarılı olduktan sonra zihinsel yorgunluğun şimdi bir sorun olduğunu görüyorlar. İş makineleri, maddi açıdan işçiye hayli adapte olmuş durumda. Ayakta durmaktan, duyulara aşırı yüklenmekten ve fazla mesai çalışma ihtiyacından kaynaklanan yorgunluğun tedricen ortadan kaldırılmasıyla fiziksel çaba büyük ölçüde azaltılmıştır. Fakat fiziksel çabanın azaltılması, zihinsel yoğunlaşma, düşünce dikkati ve hareketlerde simetrisizlik gibi çarçabuk zihinsel bitkinlik doğuran faktörlerden kaynaklanan yorgunluğa yolaçmıştır. İnsan için tasarlanan ve ona iyi uyum sağlayan makinelerin daha hızlı bir kötüleşmeye ve işletenlerin daha hızla yaşlanmasına yol açacağı elbette beklenmiyordu. Gerçekten, işçi verimliliği dört yıl geçtikten sonra belirgin biçimde düşer ve genellikle de yirmi iki yaşında belirginleşir. İş makineleri kullanan bir işçinin optimum yaşı onaltı ile yirmi iki arasındadır. Şimdi bu son gerçek, bizzat makinenin kendisinin, temposundan vs. gelmektedir. İnsan meselesi, çözülmek yerine yoğunlaşmıştır. Hatta çözülemez görünüyor. Bu çabalarda gözlenen insana yönelik kaygının gelişme sayılması gerektiği düşünülür. Aynı şey, kütüphaneler kurmak veya kişisel sorunlarını çözmesine yardımcı olmak suretiyle teknisyenin işçinin kişiliğine gösterdiği ilgi ve ona kendini geliştirme araçları sağlama çabaları için de geçerlidir. Fakat daha ileri bir değerlendirmede, bu çabalar ve bu ilgi, soyut bir idealin parçası değil midir? Bunlar gerçekte neyi ifade ediyor? Makinenin insana adaptasyonu konusunun büyük teorisyeni Leon Walther, bu adaptasyonun amacının “asgari insan enerjisiyle azami verimlilik” olduğunu belirtiyor. Fakat böyle bir amaç, hem insana hem de makineye ilişkin olarak verimliliğin önceliğini temsil etmektedir. Daha büyük kaygı, insanı daha verimli yapmaktır. Olağanüstü üretiminin, üretimdeki avantajların birey için avantajlara dönüşmekte olduğu görülür.

İşçi kütüphanelerini oluşturanların başında gelenlerden biri bu kütüphaneleri yönetmesi gereken “pratik fayda” kavramını tanımlamıştır. Kitaplar, “nihai manevi getirileri” temelinde seçilecektir. Eğer bir kitap işçiye patronların doğrudan kontrolünden kaçmayı sağlarsa, “ancak ele alınan konunun yönetimini dolaylı kontrol kullanmasına imkan tanıması ölçüsünde kitaba izin verilmelidir”. Bu şartlarla bir kitap çok değerli bir yardımcı olabilir, zira kişisel ilgi uyandırmakta, inisiyatif kaynağı işlevi görmekte ve merak gidermektedir. Ancak işçinin bilmesi gerekenden haberdar olmaması, yönetimin de onun için seçme “görevi” olması koşuluyla.

Aklımıza gelmişken, “Bu fikirler kapitalist mi komünist mi?” diye sorulabilir. Bu soruya çok açık bir cevap verebilecek herkes gerçekten bir uzman olur, çünkü aynı anlayışlar bir sistemde ve öteki sistemde olduğu sıklıkla meydana gelir. Teorileri temsil etmez bu anlayışlar ama tekniğin işçinin tam entegrasyonunu gerektirdiği gerçeğinin doğrudan bir ifadesidirler. İşçinin kitap okumasının yavaşlamaya, isyana veya ilgi merkezinin değişmesine yol açacağı kabul edilemez. Rejim ne olursa olsun bu tür şeyler düşünülemez. Kültür tekniğe uymalı, verimliliği teşvik etmelidir. Bu alandaki sansür, bu nedenle, kötü bir şey sayılmamalı, objektif tekniğin kaçınılmaz koşulu sayılmalıdır. Aynı şey, Freidmann’m bahsettiği, sürpriz bir şekilde “rehberler” kadrosunun oluşturulması için de geçerlidir. Modern çalışma koşullarının psikolojik sıkıntıları kışkırttığı belirli sanayi tesislerinde gözlemlendikten sonra, işçilerin sıkıntıları ve hoşnutsuzluklarına “emniyet supabı” olarak psikologlar tutuldu. İşçiler duygularını bu “rehberlere”, yönetime bir şey söylememeleri koşuluyla ifade edebilirler. Fakat rehberler aslında hiçbir şeye rehberlik etmezler. Onların faaliyetlerinin, ruha pozitif bir çare bulmayla uzaktan yakından alakası yok. Böyle bir görev, işçi nezdinde en azından derin değişimler ihtimalini, yeni yönelişleri ve bilinç uyanmasını varsayar ki bunların hepsi hayli tehlikelidir. Rehberler, şirket için bağlayıcı olabilecek somut değişimleri incelemekle de ilgili değildir. Tek görevleri şikayetlerin dillendirilmesi ve bunları dinlemektir. Derdi olanın açıldıktan sonra rahatladığı malum. Belirli psikolojik sıkıntıların sırf sessiz kalındığı için provoke edildiği, isyanların gizlilikte beslendiği gözlemlenmiştir. İnsanları konuşturmak onlara iyilik yapar, isyanı ezer. İşçilerin sorunlarını kendi aralarında konuşmalarına izin vermek tehlikelidir. Dürüst bir şirket görevlisi, bir psikolojik teknisyenin şahsında bir emniyet supabı vermek, sıkıntılarını açıktan dillendirmelerine imkan vermekten daha akıllıcadır. Sovyet dergisi Korokodil’in siyasal düzeyde oynadığı rolü bu “rehberler”, endüstriyel düzeyde oynarlar. Bunların hiçbirinde bir insani ilgi bulmak zordur. Buradaki kaygı esas olarak teknik gelişmedir. Tekniğin ortaya çıkardığı insani sıkıntıları hafifletmek ikinci derecededir. Michel Grozier, bunun “insan mühendisliği” denen teknik için de geçerli olduğunu öne sürüyor.

Bu durum, bizi bir şekilde sübjektif görünmeyen sonuçlara zorlayan başka disiplinlerde de, örneğin sosyolojide de, vardır. Sosyal araştırmalar, sosyolojik olanın insani olana üstünlüğünü kurar. Bu araştırmalar, sadece insanın psikolojisi ve fizyolojisiyle değil, toplumsal bünyeyle ilişkisiyle de ilgilidir. Burada önemli mesele, insanı gerçekten toplumsal gruba ait yapmaktır. Mesele, sosyalist ekonomi için de kapitalist ekonomi için de aynıdır. Bir kapitalist ekonomi için çözüm belki daha fizible olabilir, ama her ikisi de insanı ikna etme, onun sadakatini kazanma sorunuyla karşı karşıyadır. Bu, bir başka insani tekniği doğurur ki buna daha sonra değineceğim. Bu noktada bunun amaçlarını ele alalım.

Uluslararası Çalışma Örgütü’nün 1931 tarihli raporunda “sadece üretimi değil, aynı zamanda işveren-işçi ilişkilerini de rasyonelleştirmek gerekir” ifadesini okuyoruz. ILO, 1941’de “ancak sanayi tekniği insana ilgiyi geliştirmede başarılı olduğu zamandır ki Amerikan kapitalizmi işçilerin, tüketicilerin, hisse sahiplerinin ve bireysel ve kolektif olarak halkın güvenini kazanacaktır” düşüncesini öne sürüyordu. Friedmann’ın belirttiği gibi, psikotekniğin, endüstri ilişkilerinin ve insani tekniklerin icadı öncesi ve somasında işgücünün bilimsel organizasyonunun amacı “asgari çaba ve malzeme kaybıyla azami getiriyi sağlamaktır. Ancak çaba ve malzemeler, işgücünün bilimsel organizasyonunun görüntüsünü yavaş yavaş dönüştürecek şekilde karmaşıklaşmakta, rafineleşmektedir”. Endüstriyel çerçevede yeniden yaratılmakta olan insan ilişkileri sistemi, yaratıcılarına göre, bir endüstriyel model temelinde oluşturulmaktadır. Bu açıdan W.E.Moore’un incelemesi önemlidir. Moore’a göre, insan ilişkileri üretim döngüsüyle uğraşan bireylerin işlevlerine uygun olmalıdır. Moore, aşağıdaki dört özelliği insan ilişkilerine atfetmektedir:

Birincisi, insan ilişkileri mesleki rollerinin talepleriyle sınırlı tutulmalıdır. Derin fikirleri, eğilimleri ve meşguliyetleri içeren derin ilişkilere dönüşmemelidir. Endüstriyel temponun bir parçası olan bireyler insani kalmalıdır, insani ilişkileri sürdürmelidir ama sadece teknik faaliyetle ilgili olanlarını…

İkinci olarak, insan ilişkileri evrensel olmalıdır. “Eldeki işle bağlantılı olmayan önceki sosyal ilişkilerden veya başka gruplara önceden üyelikten bağımsız olarak nüfusun rastgele bir grubunun üyelerinin tatmin edebileceği kriterlere dayanmalıdırlar”. Bir başka deyişle, insan ilişkileri teknik dışı bir temele sahip olmamalıdır. Bireyin önceki ortamı, çok az önem taşır. Önceki tercih ve eğilimleri de öyle. Teknik, başka her şeyi telafi eder. Bu nedenle, teknik “evrensellikten” bahsetmek makuldür. İnsanlar arasındaki bağdır teknik. Hem objektiftir hem de kesin belirlenmiş değildir. Hiçbir bahane veya bireysel ayrılıkları kabul etmeyerek kişisel kusurları kapatır.

İnsan ilişkilerinin üçüncü özelliği rasyonelliktir. İnsan ilişkileri, bir bütün olarak organizmanın gereği gibi çalışması için elzemdir. Organizma katı bir şekilde rasyoneldir; ona entegre edilen ilişkiler de rasyonel bir temelde düşünülmelidir. Duyguların veya duygusallığın mekanizmayı bozmasına izin verilmemelidir. Duygu meselesi, örneğin “kitleye ait mikrososyolojik analizdeki” gibi ele alındığı zaman, grubun veya daha objektif dengenin kapsamlı rasyonelliğinin bir işlevi olarak değerlendirilir.

Dördüncü olarak, gayri şahsi olmalıdır; sübjektif tercih ve kişisel temelde değil, optimum geçerlilikleri temelinde kurulmalıdır. Elbette, teknisyenleri etkilediği ölçüde sübjektif tercih ve kişisel nedenler de ele alınmalıdır. Ama kendiliğinden geçerli olmak durumundan kurtarılırlar; durum içinde yalnıza bir unsurdurlar.

Scott ve Lynton, 1953’te yaptıkları oldukça çok yönlü bir çalışmada, Moore’un analizini teyid ediyor. Onlara göre, toplumuzun dönüştüğü ve her tür topluluğu yıkan teknik komplekste, insanın teknik bir evrende insan ilişkilerini sürdürmedeki doğal beceriksizliğini telafi etmek gerekir. Bu, yalnızca insan için değil, aynı zamanda, insan ilişkileri teknik olarak büyük işletmelerin gelişiminde elzem olduğu için de yapılmalıdır. Bu nedenle, bu işletmelerdeki grupları, sorumlu olan ama aynı zamanda ortak hedef olan verimliliğe hizmet için yeterince yönlendirilmiş grupları organize etmek gerekir. Daha sonra da insan ilişkileri kurulabilsin diye, doğal koşulları yapay olarak yeniden üretmek gerekir. Örneğin, işletmeye, spontane bir organizasyonun yeniden üreten bir idari yapı kazandırılabilir.

Bireyi teknik ortama uydurmak, köleliğini kabule zorlamak, grubuyla ilişkilerini “normalleştirerek” mutluluğunu buldurmak ve o gruba daha fazla entegre etmek üzere geliştirilen ve insan ilişkileri denen teknik, teknikleştirilmiş bir ortamda hayatın kışkırttığı çatışmalardan kaçınılacaksa insana sağlanması gereken üçkağıtçılık ve hilelerden özellikler taşır. Bir çare olarak pek anlam ifade etmez, ama teknik güçlenmenin bir belirtisi olarak önemlidir. Bu kişisel ilişkilerin de teknikler olduğunu söyleyebiliriz. Diğer tekniklere bir karşı ağırlık olmadıklarını, insan faaliyetlerinin en kişisel ve yakın alanı olan insanın başka insanlarla ilişkilerinde tekniğin uygulanmasını sağladıklarını da söyleyebiliriz. Bu kişisel ilişkiler, insani durumun katılıklarını hafifletirler, ama ancak insanı bunlara daha tam olarak teslime zorlayarak. Hem insan hayatını hem de makinenin çalışmasını kolaylaştırırlar, insani spontaneliği teknisyenlerin matematik hesaplamalarına tabi kılarak üretimi geliştirirler. Kısacası bir tür yağlayıcı maddedirler; ama insanın bir değer, kişilik ve otantiklik duygusu keşfetmesine yarayacak bir araç pek değildirler. Tam tersine, bireyin daha iyi bir şey hevesini kurutan bir yanılgıdırlar. Kuşkusuz insan, insan ilişkileri tekniklerce daha rahat kılınmaktadır. Ancak bu teknikler insanı tümüyle angaryayı kabul etmeye zorlamaya yöneliktir. Makine ile verimlilik sürücü koltuğunda oturmaktadır.

İnsan ilişkileri tekniğine ilişkin tüm söylediklerim sosyalist bir toplum için de kapitalist bir toplum için de aynı şekilde geçerlidir. “Sosyalist rekabet”, insanları daha sıkı çalışmaya zorlayan psikolojik bir araçtan ibarettir. İnsanı büyük ölçekli işletmelere entegre etme çabaları kapitalizmle sınırlı değildir. Evrensel geçerliliği olan teknik araştırmalardan kaynaklanmaktadır. En fazla söylenebilecek olan, kapitalizmde psikolojik tekniklerin bireyi özel teşebbüse entegre etme meselesine yoğunlaştığıdır. Sosyalizmde bunlar daha geneldir.

Bunlardan hiçbiri insanın kötü niyetinden veya bir sistemden kaynaklanmıyor; daha ziyade endüstriyel mekanizasyon sorunlarına cevap vermek için başka tekniklerin arandığı gerçeğinden kaynaklanmaktadır. Bir yanda mekanik teknikler ile öte yandan da organizasyonel ve psikolojik teknikler arasında bir karşıtlık yoktur. Bu nedenle, ikincisi birincisini dengelemektedir. Böyle bir ilişki geçerlidir; ancak yalnızca daha geniş teknik olgusu içinde, insanların teknik kompleks tarafından verimlilik amacıyla nesneler olarak belirlendiği evrensel plan içinde… Bu yüzden, başka pek çok bağlamda gözlemlediğim gibi, insanın hayatta kalmasına, hatta mutlu olmasına imkan veren araçlar, onu, tüm gerçek hümanizmden bağımsız olan teknik idealine başka teknikler kadar belki de onlardan daha fazla tabi kılmaktadır. Makine ile organizasyonun bağlantılı büyümesi bu noktayı kanıtlar. Çalışmanın organizasyonu, psikolojik araştırma, makinenin insana açık adaptasyonu, aslında mekanik olanın büyümesine imkan tanımaktadır. Büyüme ne kadar fazla olursa toplum da o derece fazla karşıt önlemler almayı gerektirir. Fakat karşıt önlemlerin kendisi teknik nitelikli olduğu için mekanik alanının bir kısır döngüde daha fazla gelişmesine imkan verir. Hümanist çarelerin makinenin mahzurlarını gerçekten hafifleteceğine inanmak, makineyi bir statik gerçek olarak düşünmektir. Hiç mi hiç öyle değildir. Makinenin gelişimi önerilen hümanist çarelere bağlıdır ve bunlar da her yeni mekanik gelişme tarafından çaptan düşürülür.

Son bir gerçeği daha belirtmek istiyorum. Hassas bir noktaya işaret ediyor bu gerçek. Bu kadar kısa bir değerlendirme de kimilerini şoke edebilir. İşçi sendikaları, kapitalizmin insanlık dışı karakterine ve işçileri sömürmesine karşı büyük bir insani protesto olarak kendilerini gösterdi. Ancak tüm ülkelerde işçi sendikacılığı başlangıçtaki niteliğini tamamen yitirdi, tümüyle teknik bir organizasyona dönüştü. Sendikacılığı ister devlet organı olarak Sovyet biçiminde isterse üretimin bir yardımcısı olarak Amerikan biçiminde inceliyor olalım, bu reddedilemez görünüyor. Her iki durumda da sendikacılık artık bir mücadeleci güç değil, daha ziyade teknik bir idaredir. Şu an için sendikacılık Fransa ve İtalya’da hâlâ bir mücadeleci güçtür, fakat öylesine gayri şahsi ve organize biçimdedir ki sonuç ortadadır.

Sonuç, bir kere daha teknik nitelikte görünüyor. İşçi gün be gün “organize edilebilir” hale geliyor. Giderek mecburileşen, giderek etkinleşen işçi örgütlerine yakalanmaktadır. Sendikalar alışmakta, hatta ihtiyaç hissetmektedir. Ayrıca, kişilik ile iş arasındaki modern ayrım da teşkilata teslimiyet lehindedir. İşçi, kendi teşkilatına katkıda bulunmakla sistemin geniş çerçevesini değiştirebileceğine, kendi sıkıntılarını hafifletebileceğine kolayca inandırılmaktadır. Kaydolduğu teşkilatın kendisinin teknik organizmalar kompleksinin bir parçası olduğunun farkında değildir. Burada sözkonusu olan, kelimenin Marksist anlamında, bir oyundur. Sendikacılığın asıl işlevi teknik gelişmeyi desteklemektir. Sendikacılığın amacı, kapitalist kazanç fikrinden bağımsız objektif endüstriyel organizasyon yoluyla işçilerin koşulların derin bir dönüşümüdür. Örgütlenmemiş işgücünü desteklenemez görür. Bu, makinenin yükünü henüz hayatlarında ve işlerinde hissetmemiş bağımsız işçilere yönelik tavrı için de geçerlidir. Sendikacılığın, her ikisi de teknik anlamda fabrika ve sendikadan oluşan ikili çerçeve dışında bir işçi anlayışı yoktur.

İşçiler örgütlendiğinde insan hayatının tüm biçimlerinin örgütlenmesini gerektiren teknik gelişme yasasına uymaktadırlar. Bu, bir kere sağlam bir şekilde kurulunca sendikaların kolaylıkla toplam sosyal örgütlenmeye geçişini de açıklar. Sendikalar belirli kişilere ve ekonomik eğilimlere karşıt bir güç oluşturur, ama temel yapılar açısından artık devrimci bir güç değillerdir. Tersine, bu yapıların bir parçası olmuşlardır. İşçi, özgürce örgütlendiğini, kişiliğini ifade ettiğini düşünmektedir. Fakat bunu yaparken, işindeki mekanik unsur nedeniyle tabi olduğu teknik icaplara teslim olmaktadır.

Sendikaların eğitim açısından değerini veya işçinin hayatinin gelişmesine yaptıkları katkıyı reddetmeyi aklımdan bile geçirmiyorum. Yalnızca, farklı bir düzlemde, sendikacılık ile teknik gelişmenin ne derece eşzamanlı geliştiğini, teknik icaplarla yakın ilişkisinin ne durumda olduğunu yansıtmaya çalıştım. Sendikası kanalıyla işçi, kendi tekniğe esaretini yoğunlaştırmakta, tekniklerin organizasyon güçlerini artırmakta, sendikacılığın aslında kurtarmayı ümit etmiş olduğu o aynı harekete kendi entegrasyonunu tamamlamaktadır.

Views: 243

Devletleşme, Yöneticilerin Ortaya Çıkışı ve Deve Cemal Çetesi (Bölüm 2) – 9 – Bayram Bey

Anlatının apaçıkta var olan toplulukları anlatının olmadık yerinde sözcelerin, görünürlerin karşılıklı kapışmalarından biçimlenmiş bir toplaşma oluşturur.  “Cümle hırsuz ve haramiler dutılup helak olmış”tur ama onlar da bir toplaşmanın içinde tekilliklerin yan yanalığında ya da komşuluklarındaki devindiricilerdir. Bir tekillikten diğerine, bir tekilliğin anından, süresinden, zamanından başka zamana akıp gider, taşıp gelir. Göz kamaştıran bir balkıma, çakma, ışık oluşudur bu. Bir çaprazlıkta olan, asla dikey ya da yan yana dizilişlikte olmayan bir gelgitte devindiricilerin bağlarıdır ya da ilişkileridir ki çokluğu, bu yaşam üreticisi, yapıcısı topluluklar çokluğunu ortaya çıkarır. Çoğalır çokluk, yayılır, bükülür, kıvrılır, katlanır… “helak olmış”luk yeni bir oluşun Beckettçi anlatımıdır sanki. “Bir kere daha yenilerek”, bir kere daha dağılarak ve bir kere daha toplaşarak yeni bir varoluş kazanmak. Ya da Nazım Hikmet’in Bedreddin Destanın’ndaki söyleyişiyle:

“-Madem ki bu kerre mağlubuz/ netsek, neylesek zait./ Gayri uzatman sözü./ Madem ki fetva bize aid/ verin ki basak bağrına mührümüzü..” (Şeyh Bedreddin Destanı, Şiirler 2, s. 257, Yky2002.)

      Onların, konuşanların, görünür olanların devinilikleri, güçleri anlatının bir yerinde Muzaffer beyin yönetici usunun bir yönü ve gereği olarak söylenir. Sözcelemin öznesi Yazıcıoğlu’dur ama onun ereklediği yöneticilerin tilkiliğinden ya da edimci usundan başka bir anlam küt diye dinleyene okuyana vurur. Konuşulmuştur, konuşuluyordur, konuşulacaktır. Bu uğultu karşısında sözcelem öznelerinin yeri deprenir, sallanır. Uğultular arasından zamanı yaratanlar, onlar, “üçüncü tekil ile üçüncü çoğul kişi olmayan” adsızlar ve onların erki dışlarındaki bütün erkleri belirler. Onlar erk ilişkilerinde o anlık belirlenen de olsalar, kendilerinden yana kullanmadıkları devinilikleri ya da devlet aygıtları tarafından kapılan bu edimleşme gücü, gerçeklenmeye (hakka) erişme ve gerçekleşme deviniliği orada bir yerdedir. Herkes bu dağılımda ona toslar, ona dayanarak yeni bir konum kapmaya çalışır ve de zaman zaman ondan yardım dilenir. Utkulu Muzaffer, Deve Cemal’i kandırmaya çalışırken şöyle söyler:

“Eydeler ki ‘Şunun gibi bahadur yigitleri esirgemeyüp ve özü göyinmeyüp [için için yanmayıp] iletdi, helak itdürdi.’ Ve eger iletmeyüp koyı-virürsevüz malımuz dahı yok ki bu iklimi terk idüp varavuz, Hindüstan iline gidevüz.” didi.

      Varoluş gerekçesi Cemal’i yakalamak olan, o varoluş gerekçesini benimseyip büyük bir iççekmesiyle ona kavuşan Muzaffer, tilkilikle de olsa Cemal’e yalvarmaktadır. Cemal’in de Muzaffer’in de kulak vermek zorunda oldukları biri konuşuyordur. Bunu ikisi de eşzamanlı duydukları, bu konuşmayı edimselleştirmek zorunda olduklarını bilen her ikisinin de uymak zorunda oldukları kimdir o? Konuşanın her iki konumlanışa da buyurduğu yiğitlik töresi de nesidir? Buna uyulmazsa ne olacaktır ki? “Eydeler ki” sözcüğü ne denli sıradan duruyor? Hayır. Bugünkü deyişle “diyeler ki/derler ki, diyecekler ki” anlamındaki sözcük parçalanıp unufak olup onları, konuşanları, konuşuluyoru, onun uzdüşünümünü (etikini), olması gereken uzinancını (ahlak, moral), uyulması gerekenleri, edimleşmeleri, bilgi bilgisini… birbirine ekleyerek çoğalıyor. Konuşan onlardır, konuşulan ya da söylenebilir olan onların, çoklukların edebilme deviniliğine, gücüne ilişkindir. Bu yaratma, üretme, yapıp etmeler ise bir sonluluk içindeki bengilikten ya da Nietzscheci bengi dönüşten başka bir özellikler, öznellikler, tekillikler yumağı değildir. Buna inandığı, bunun insanlarından biri olduğu için varsın Cemal de Muzaffer olacakların bu erişmelikçi söylemine inansın. Çünkü bu uzdüşünümü yönetilenlerin, onların içinde açık gizli boyun eğdirici aygıtlara direnenlerin iyeliğinde örnekçelenir.

     Dönemin yönetenlerinin ise asla bir uzdüşünümü, herhangi bir uzinancı (ahlak), uydukları herhangi bir dinsel uzinancı olmamıştır. Hem de dinsel uzinancı dedim (büyük genelleme?). Eğer olsaydı, Muzaffer olacağın ilk sözü, ilk eylemi bunun üzerinden, inançtan olurdu. Beklenen eylem kılıç çalmak ya da can bağışlamak ki yargıyetkilliğin birinci yasasıdır. Çünkü Muzaffer’in, yargıyetkilinin, yöneticilerin inandığı “kitap” andlaşmayı, yemini, sözü bozmanın anlamını birçok yerde açıklıyor. Çün bunu önemle uyulması zorunlu (farz) bir ilke, buyruk sayıyor. Bu yüzden de inananları buyrulana uymaları için ilkeyi sık sık (Ahzab,  Araf, Bakara, Enfal, İsra, Maide, Tevbe, Rad surelerinde çeşitli ayetlerde) anımsatıyor:

Antlaşma yaptığınız zaman, Allah’ın ahdini yerine getirin ve Allah’ı üzerinize şahit tutarak, pekiştirdikten sonra yeminleri bozmayın. (…) (Nahl 91). … Onlar ne sizdendirler ne onlardan. Bilerek yalan yere yemin ediyorlar. (Mücadele 14). Onlar yeminlerini kalkan yapıp Allah’ın yolundan alıkoydular. Bu yüzden onlara küçük düşürücü bir azap vardır (Mücadele 16). … onlar da dünyada size yemin ettikleri gibi, O’na yemin edeceklerdir. Kendilerinin bir şey (hakikat) üzerinde olduklarını sanırlar. İyi bilin ki onlar gerçekten yalancıdırlar (Mücadele 18). Muhakkak ki sana biat edenler ancak Allah’a biat etmektedirler. Allah’ın eli onların ellerinin üzerindedir. Kim ahdini bozarsa, ancak kendi aleyhine bozmuş olur. Kim de Allah ile olan ahdine vefa gösterirse Allah ona büyük bir mükafat verecektir. (Fetih 10). … (Kur’an-ı Kerim ve Açıklamalı Meali, haz. A. Özek ve kurul üyeleri)  

     Çünkü Muzaffer’den önce de devletli yöneticiler binlerce kez andlarında, yeminlerinde, söz(leşmele)rinde durmamışlardır. Elbette inandıklarını söyledikleri kitabı, onun buyruklarını bu dönemdeki insanlardan (yargıyetkillik) koşulları gereği daha iyi bilmektedirler. Çünkü Din, devlettir, devlet aygıtlarında yönetici olanların yönetme yetkilerini aldıkları kurumdur. Yönetici “insanlar, yöneticilerinin dinindendirler”. Ancak yemin bozma bir yönetme uygulayımı ve geleneğidir. Kurnazlık, usçuluk (kılgıcı, faydacı usun eylemi olarak) dinin bir gereği sayılır. Özellikle en başta din kurumunun yönetici insanları buna inanmaktadır. Örneğin yine 1300’lerin ilk yıllarını anlatan olayanlatıcı bir yazmada dönemin üst düzey yöneticisi Emir Mücireddin Şah (İlhanlı Rum’unda yönetici, öldürülme:  1301) söz, sözleşme, yemin ya da ant konusunda üst düzeyde bulunan din adamlarına danışır:

(Mücireddin) Aksaray’ın imamları ve şeyhleriyle görüş alış verişinde bulundu. “İstihareye yatan mahrum kalmaz, istişare eden (danışan) pişman olmaz” sözüne uyarak istişare ve istihareye başvurdu. Bunun sonucunda onları asker gücüyle o müstahkem yerlerden çıkarmanın zor olacağı; oralara gidecek askerin başka yerlerin yıkımına sebep olacağı düşüncesine vardı ve “Eğer ben yemin (sogend) edip onlarla anlaşma yapınca onlar ele geçerse, onların kökünü kazımak konusunda anlaşmayı bozarsam, bu fitne ateşinin söndürülmesi olayı karşısında anlaşmayı ve yemini bozmak uğursuzluk getirir mi, getirmez mi?” diye sorunca (imamlar ve şeyhler) hep birden delil göstererek, O (ahdi ve yemini) bozmanın cevabı, kıyamet gününde İlahi huzurda bizim boynumuza olsun” dediler. … (Mücireddin) iki kardeş ile yanında bulunan adamlarından kim varsa hepsini öldürttü. Müslümanların kanıyla biriktirdikleri mallarını hazineye aldı. Vilayet halkı onların baskı ve zulmünden kurtuldu. O, o yüzden hem dünya menfaati, hem de ahiret sevabı kazandı. (Aksarayi, Müsameretü’l Ahbar, ç. M. öztürk, s. 205)  

     Muzaffer’in konumlanışının, katının sesi asalıklıktan, el koymaktan, kapıp durmaktan, can almaktan dolayı kesilmiştir. Onların inandırmak istediği yeminler hangi uzdüşünüme, hangi uzinanca, hangi dinsel uzinanca sığar?  Muzaffer ant içer: “[Cemal:] Pehlevan sözine turursa ben pehlevan içün mal bulayım.” didi. Bu hile-y-ile M. Muzaffer and içdi …” Anlatıyı özetlerken bir erki, yazıcı erkini benimseyip kullanarak değil, kısaltmak, okunurlaştırmak için makasladığım kesimde Muzaffer bey Tanrı adını anar: “… Muzaffer and içdi ve eyitdi ki ‘Vallahi ve billahi ve tallahi ki eyman-i mugallazadur, sözüme dururam.” didi… [s. 917]”  Peki “eyman-i mugallaza” ya da yağı bile olsa ettiği “büyük yemin”, Tanrı’nın adını üç kere değiştirerek anarak verilen yeminden sonra, o koşullarda karşıt konumlanmış ikilikte yer alan, güçlü ve daha devinilikli olan Muzaffer bey, varsa eğer hangi dinsel uzinanca uyarak “peyniri kaptıktan sonra” sevinç ve gururla Cemal’in başını kesmiştir? Yöneticilerin böyle bir uzinancı var mıdır? Var görüntüsü verilir. Bu bir “hava vermedir”. Bir varmışlık gösterisidir. Sanallıktır. Kurnazca bir kurgudur.

Şahenşah’ı halifelikle sultanlığın kesişen yörüngelerinin içine yerleştiren bir dizi sıfatla devam etmekte, hükümdara, sadece adil ve cömert bir idareci değil, aynı zamanda korunmaya ihtiyaç duyan insanlığın kurtarıcısı görevini de üstlendiği bir meşruiyet havası vermektedir: ‘Umdetu’l-hilafe’izzu’l-muluk ve’s-selatin melce’ü’d-du’afa’ Ve’l-mesakin Ebü’l-eytam ve’l –mazlumin el-mütenassif mine’z-zalimin [Pancaroğlu. s. 45: … halifeliğin destekçisi, hükümdar ve sultanların ihtişamı, zayıfların ve yoksulların sığınağı, yetimlerin ve ezilenlerin babası, zalimlere karşı adaletin uygulayıcısı…] (And. Selç. içinde, Pancaroğlu, s. 52)

Devlet düzeninin sürdürülmesinin ve sürdürücülerinin uyacakları işleyen ve geçerli uzinançsal bir  buyruk yoktur. Bu yüzden yargıyetkillik çağında kesilen başlardan tepe gibi yığınlar oluşturulur. Bu yüzden çağdaşcı uygarlıkta bir ülkede yaşayanları toptan yok etmeye değişen yeni bir anlayışla Hiroşima, Nagazaki gibi kentler acunsal yönelimli bir erki ellerinde tutanlar gerekli görünce birkaç bölgenin, bir ülkenin otuna, ağacına, arısına, kelebeğine dek geleceği de yok edilir. Bu mudur eski düzenlerin kişilere yönelmiş kıyımlarla, çağdaşçı düzenlerin sınırlanmış bir toprakta topluluklar tümlüğünü yok etmeyi amaçlayan kırımlarla kurduğunu ileri sürdüğü bengi barış! 

     Muzafferler var kalıp hep var olan uzdüşünümü izliyormuş gibi ona öykünürken bir yandan da kendi yanacaklık yığınlarına yakacak taşırlar. İbrahim olanlar elbet her ateşten çıkar; Nemrudlarsa her an o ateşlerde yanıp kavrulur. Konuşuyor olanların uğultusu öykünmeci Muzaffer’i bir direnişçi önderi salıverip  kellesini kurtarmak için Hind’e kaçmayı buyurur. Bunu öykünmeci bir biçemle kendi özelinde kendine söyler Muzaffer. Cemal, Muzaffer’e değil, kendi uzdüşünümüne, kendi uzinancına, kendi bilgioluşculuğuna kendi yiğitlik geleneğine kanarak kendi sonuna rıza gösterir. “Fetva/buyrultu/yarlıg” Gazan hanın ya da Muzaffer’in değildir. Onların buyrultusu, yarlıgı Cemal’in konuşmasına dek yürürlüktedir. Şimdi Cemal’in dilbilgisi dışı, yazıbilgisi dışı buyrultusu akar ya da geçer akçedir/değerdir. Bedreddinci  “Madem ki fetva bize aid/ verin ki basak bağrına mührümüzü…” tavrı, elbette kendi bilgisine, erkine, deviniliğine ve gücüne onay vermektir. Çokluklar yaşamlıkları üretmeye ara vererek buna üzülecek, yasa saplanıp yasla yapışık yaşayacak değil ya! “… döğüşerek öldiler/ güneşe gömüldüler/ vaktimiz yok onların matemini tutmaya/...” Olsa olsa çalışıp çabalarken bir yas türküsü söyler onlar ya da Börklüce Mustafa gibi devenin üstüne kurulmuş çarmıhta, kolları bacakları bağlı, yüzü kanlı, Ayaslug/Selçuk-İzmir kentinin sokaklarında baş kaldıracaklara bir korku dersi, yenenlere bir coşku şenliği düzenlercesine dolaştırılırken bile “iriş Dede Sultan” deyü Bedreddin Sultan’ı çağırır, onun asla irişmeyeceğini, erişemeyeceğinin iç parçalayıcı öfkesini bile duya “iriş üstüne iriş” çekerek bin yılların acısına yaslanır.

      Son olarak belirtmeliyim ki Yazıcıoğlu’nun anlatısında başka topluluklar da vardır. Adları geçerken bile sözcelenmeden yönetici aygıtların yağmalarından artakalan, kendilerini yaşatacak geçimlikleri üretip yeniden üretip dururlar. “Türk cemaatinden ittifaklu kavumlu hısumlu boy başları Türkler ve Kalaç ve Belüc Arap var-ise virmeg-ile devşürdi…” Muzaffer bey bu topluluklardan oluşturucağı sömürü ve talan aygıtı için insan devşirir. Ya da var olan aygıtların bütününü ele geçirmek için tasarılar kurar, onları uygular. Öyle ya, o insanlar “virmeg ile” ayrıcalıklı düzen kuruculara rızalarını satmasalardı, insan toplulukları kuşkusuz bu sayrılıklara düşmez, zorlu bir yaşamı kendileri için durmadan örgütleyerek de olsa özerk, eşitlik içinde, özgür ve ortaklaşarak, dayanışarak yaşardı. Muzaffer anını bekleyerek dümen üstüne dümen çevirerek, “Irak-ı Acem memleketine padişah oldu.

     Bu bölge 11. yüzyıldan beri yargıyetkiliden yargıyetkiliye el değiştirip durmaktadır. Abbasilerin dünya çapında olduğunu öne sürdükleri yargıyetkillik zayıflayıp onlardan boşalan çok geniş bölgelerdeki yargıyetkili erkleri yalnızca dinsel bir kat olarak onaylayan konumlarının da etkisiyle önce Gazneliler, İran Selçukluları, Fatımiler, Memluklular, Zengiler, Eyyubiler, Artuklular, Sökmenler, Rum Selçukluları ve daha niceleri geniş bölgelerde yargıyetkillik yürütmüştür.  Muzaffer’in beklediği an yaşamda bir kez görünen bir süre parçası değil; her yıl, savaş için uygun her mevsim birkaç kez çekişen, çatışan, değişen devinilikler nedeniyle kentler, sınırı olmayan kentdışı kırlar, Haçlı artığı Frenkler de içinde olmak üzere, beyden soya, devletten devlete, büyük iççekmeleriyle kıvranan beyliklere dek elden ele geçmektedir. Muzaffer’in dönemiyse 13. yüzyıl sonunun kendisini izleyen erken 14. yüzyıldaki Moğol çekilmesiyle boşalan bölgede daha da devinilidir. Muzaffer’in en azından Abbasiler, Karahanlılar, İran Selçukluları, Anadolu Selçukluları, İlhanlılar üzerine bilgisi vardır. Bütün bu gelenekler, bütün devlet kurucu ya da var olanı ele geçirici güçoluşlar anı bekleme amaçyolunu izlerler. İşte İran Selçukluklularının kovduğu Türkmenlerin Ruma girme çabaları ve erişmelikleri:

… Süleyman, 1075’te Anadolu’ya geldi. Nikephoros Botaneiates 1077 Ekim’inde VII. Mihail’e karşı isyan ettiğinde Süleyman aradığı fırsatı buldu. Arisgi/Chryssoskoulos  ve Navek [küçük av oku kullananlar] Türkmenleri, Frigya’da Botaneiates’i desteklerken , 1078 yılı başlarında Kütahya yakınlarında başka bir Navekiye grubuna komuta eden Süleyman da yeni imparatorun hükümdarlığını tanıdı. (Dimitri Korobeinikov, And. Sel. içinde, s. 69)   

     Muzaffer özeline gelirsek, Yazıcıoğlu’nun üstte dediği gibi uzun bir hazırlıkla, gizliden gizliye uğraşarak bir yargıyetkillik soyu oluşturdu. Bütün hazırlıklardan sonra kalkışma anını bekleyebilmek bir amaçyoldur. Devlet kurmak, soy kurmak ise erişmelikleri birbirine ulamakla, amaçyola uymayan erişmeliklerin atılıp yerine yenilerinin uygulanışıyla güçoluşsal bir erki kapmaya bağlıdır. Kurulan aygıtlar, oluşturulan kurumlar, pekiştirilen bağlar ve bunların işletilmesiyle bir aygıtlar makinesi çalıştırılabilir. Böylece “Irak-ı Acem memleketi”ne yargıyetkili olunur. Beyoğlu beydir Muzaffer, kendini yeni bir yargıyetkili olmaya her zaman uzanabilir görür:

…sıfatlar listesinin şahenşah ve hanedan soy-adı ile neticelenen yapısal bir bileşim olduğu görülür. Aslında kitabenin şahsi ve bileşik öğeleri çok yeni değildir; ancak yapılan tercihi doğru anlamak, Şahenşah’ın sosyo-politik dünyasında kendisini nasıl algıladığı hususuna ince bir bakış sağlamaktadır. (Divriği’deki Mengücek Sülalesi: 12. yüzyılın sonunda Hanedan kimliğinin inşa tarzları; Oya Pancaroğlu, Anadolu… içinde, s. 52)

“Irak-ı Acem memleketi” iyeliğinin, mallığının içinde uyruklar, boyunduruk altına alınanlar da bu iyeliğe içkindir. Onlar, “dil vardır” ya, bu “onlar” dilbilgisindeki bir adıl değildir kuşkusuz, konuşup dururlar, görünüp yiterler, bilirler ve bilinirler, üretir yaratırlar. Demek ki onlar da anı beklemekte, değişen koşullara göre erişmelikler, amaçyollar üretmekte; kendi erklerine güç biriktirmekte. Ancak bu asla iye olmak, iyelik edinmek, bir toprağın üzerinde yaşayanlarla birlikte ıssı olmak, o toprağın özel iyeliğini edinmek için olmayacaktır. Hatta bu istemenin ve bu iççekmesinin olumsuz özelliği bütün özel iyeliklerin, özel ıssılıkların yargısızlığa, yargı altına alınamazlığa (hükümsüzlüğe) itilerek geçersizleştirilmesidir. Eh böyle bir amaç için buçuk bir olumsuzluk da olsun gari! 

Views: 55

Ömer Hayyam – Bir Başka Doğu-Batı Karşılaşması – 5 – H. İbrahim Türkdoğan

Öyküsel Bir Kronoloji

Ömer Hayyam’ın Hayatı ve Rubaileri

Ömer Hayyam (Omar-i, Omar-e, Umar Chaijam, Khay­yam, Khajjam, Xhajjam, Chajjam) 18.05.1048’de Nişapur’da doğar. Hayatı hakkında fazla bir şey bilmeyiz. Çocuk yaşlarda tüm bilim dallarında iyi bir eğitim aldığı bilinir. Öğrencilerine pek hoş davranmadığı ve sert bir öğretmen olduğu söylenir. Rubaileri çoğunlukla öğrencileri tarafından kaleme alınmıştır. Mesleğini yüceltmeyen bir filozof ve varoluşun sorunsallığını derinlikleriyle yaşayan bir şair için şiirlerini yayımlamanın pek de bir anlamı olmadığı anlaşılır bir durumdur. Şiirleri ancak ölümünden sonra büyük kitlelerce tanınır. Biraz buruk tadı olan Fars şarabı Hayyam’ın günlük alışkanlıklarından biridir. Şiirlerini hayranları ve en yakın dostları arasında okurdu. Misafirperver olduğu ziyaretçilerinin olağanüstü fazla sayısından belli olmaktadır: bilim adamları, filozoflar ve başkaları ona danışırlardı. Çağdaşları arasında bilgin bir kişi olarak itibar görürdü.

Hayyam, salt filozof değildi, aynı zamanda astronom ve fizikçiydi. Cebir, geometri ve metafizik üzerine çalışmaları vardır ve çağının en tanınmış ve en büyük matematikçilerinden biriydi.[1] Al-Isfahani, 1176/ 1177 yıllarında yazdığı “Kharidat al-Kasr” adlı çalışmasında, çağının eşsiz bir bilgini ve sözcüğün tam anlamıyla bir şöhret olduğunu kaydeder. Cebir dalında Hayyam’ın elde ettiği başarılara Batı bilimi daha onaltıncı yüzyılda ancak ulaşabildi (F. Rosen). Hayyam, tıp dalında da çalışmaktaydı. Hatta bilimsel çalışmaları, onun şair yanının uzun yıllar arka planda kalmasına neden oldu. Şair olarak şöhret kazanması çok sonraları gerçekleşti.

Hayyam, şüpheci-gizemci yaşam felsefesini basit epigramlarla dile getirmesini bilen alışılmadık orijinal bir şairdir. Gizemci bir matematikçi oluşuyla birçok insanda kolaylıkla kafa karışıklığına neden olabilmiştir. 1223/1224 yıllarında Al-Din’in kaleminden “Mir­sad al-Ibad” adında eski bir kaynak Hayyam’ı “bahtsız bir filozof, bir ateist ve materyalist” olarak adlandırır. Başka bir kaynak onu Avicen­na’nın (Ibni Sina) müridi gösterir. Kifti’ye göre Hayyam, Yunan biliminin taraflısıdır. Kimilerine göre iğneleyici bir karamsardır, kimilerine göre Epikürcü bir hedonisttir. Yeni eleştirmenlerden biri de (F. G. Jünger), Hayyam’a hem kaderci hem de özgür düşünen bir panteist, der.

Rubailerini Farsça yazan Hayyam, bilimsel çalışmalarını esas olarak Arapça kaleme almıştır; o dönemlerde Fars sınırlarında Arapça resmi dildi.

Hayyam’ın İngilizce çevirmeni ve aynı zamanda şair Edward Fitzgerald, Batı dünyasına Hayyam’ın dörtlüklerini 1859 yılında tanıtan ilk kişidir. Hayyam’ın rubaileri dünyada en çok iz bırakan oryantal eserdir. Rubailerinin yayımlanmasıyla Doğu’nun Batı’da tanınmış en meşhur şairi oldu Hayyam. Fitzgerald’ın çevirisi “Rubáiyát of Omar Khayyám” Anglosakson dünyasında İncil’den sonra en çok okunan kitap olmuştur.

Hayyam, din ve bilim üzerine kurulu dogmatik düşünceleri bilimsel çalışmalarında da eleştirir. Cebir üzerine kaleme aldığı eserinin önsözünde kimi çağdaşlarının kötü niyetli, entrikacı ve ikiyüzlü davranışlarına dikkat çekerek şöyle der: “Günümüzde bilge olarak adlandırılanların büyük çoğunluğu yalan söyleyerek hakikati gizlerler ve salt görünürde bir bilgelikten öteye geçememektedirler; bilgilerini sadece maddi ve düşük amaçlar için kullanmaktadırlar. Ve onlar, uğraşını ve sevgisini gerçekten hakikate ve hakiki olana adayan ve kuruntu ve yalanı kendinden uzak tutan, sahte görünüşten ve göz boyamacılığından kaçınan biriyle karşılaştıklarında, o zaman ona hor bakarlar.”[2]

İslam dünyasında şarap genel anlamıyla sufizm denilen İslam gizemciliği düşüncesinde Tanrıya coşkuyla yükselmenin bir eğretilemesi olarak bilinir. Hayyam’ın sufizmle hiçbir ilgisi olmadığı apaçık ortadadır, hatta bu akıma karşı şiirler yazdığı bilinir. Hayyam’la sufistler arasında bir bağ kurmak bana pek mümkün gelmiyor. Diğer taraftan şarabı sadece sufizm bağlamında düşünmek yanlıştır elbette. Hayyam’daki şarap sembolü özgür düşünme ve özgür çalışmanın yanı sıra ermişliği de içerir.

Hayyam’ın çeşitli kentlerde yaşadığı bilinmektedir: örneğin Balkh, Merw, Bağdat ve Nişapur.

Nizami-yi Arudi’nin “Cahar Makala” adlı (1156) eserinde Hayyam’la 1112/1113’ de Balkh’ta karşılaştığı kayıtlıdır. 

Baihaki, Hayyam’ın, karşıtı ve İslam teoloğu Al Gazali’yle 1091/1092 yıllarında Nişapur’da karşılaştığını kaydeder.

Hayyam, 1095’te Mekke’ye Hacca gider (“başına gelebilecek tüm belalardan kaçınmak için bu hac yolculuğuna katlanmıştır.” F. Rosen). Hayyam’ın bilimsel çalışmalarını destekleyen Melikşah ve Nizam el Mülk’ün öldürülmeleriyle ülke savaşa girer. Bu durumda özellikle bilimin bir temsilcisi olarak bilinen Hayyam’ın yaşamı dönemin Ortodoks-İslam kesimlerince tehlikeye girer. Hayyam için inşa edilen gözlemevi imha edilir. Böyle bir ortamda Hayyam’ın hac gibi sıkıcı bir yolculuğa gitmekten başka bir alternatifi kalmamıştır.

Hayyam (4.12.?) 1131’de Nişapur’da ölür.

Felsefi Risaleleri

Hayyam’ın ikinci biyografı Baihaki, 1169 yılında Hayyam’ın üç risalesinden söz eder. Tam olarak beş felsefi risalesi mevcuttur.

1) Varlık ve Vazife Üzerine (Risalat al-Kawn wa ’l-Taklif, 1080). Bu risale kâfirlikle suçlanan Hayyam’ı kurtarmak isteyen yargıç ve imam Abu Nasr’ın ricası üzerine yazılmıştır.

2) Üç Soruya Yanıt: Alemde Zıtlığın Zorunluğu, Determinizm ve Süreklilik:
Yargıç ilk risaleyi kabul etmesine karşın, Hayyam’a dinle ilgili daha derin ve detaylı sorular yöneltmiştir, bunun üzerine Hayyam bu makaleyi kaleme almıştır.

3) Al Diya al-akli fi maw­du al-ilm al-kulli (Das Licht der Intelligenz als Subjekt universalen Wissens / Evrensel Bilgi Öznesi Olarak Zekâ Işığı)

4) Varoluş Üzerine Risale (Risalat al-Wudjud).

5) Metafizik Üzerine Risale (Farsça yazılmıştır).  (Dar ’Ilm-i Kulliyat) Paris’te, Londra’da ve Tahran’da mevcuttur. Arthur Christensen bu risaleden çeşitli bölümler çevirmiştir: Un traite de métaphysique de Omar Khayyam, in MO, 1, 1-16, 1908.

Doğabilimsel Risaleleri

1) Cebir Üzerine Risale “Fil Beraahin a la Mesaail-el-Cebr vel Mukabele”. Semerkant’ta yazılmış. Yargıç Abu Tahir’e ithaf etmiştir. Bu el yazması Leiden’de, Paris’te, Kahire’de, Londra’da ve Vatikan’da mevcuttur. Bu makale F. Woepcke tarafından 1851 yılında Fransızcaya aktarılmıştır: “L’ Algèbre d’Omar Al Hayyami”. Ayrıca Rusça, Farsça ve İngilizce çevirileri mevcuttur.

2) Aritmetik üzerine bir risalesi “Mushkilat al hisap” (Difficult Pro­blems of Arithmatik) kaybolmuştur.

3) Risala fi taksim rub’ al-da’ira (Treatise on the division of a quadrant of a circle / Çemberin Çeyreğinin Bölünmesi Üzerine İnceleme)

4) Fizik Üzerine Risale  (Mukhtasar fi ’l-Tabiiyat). 

5) Öklit’in paralel postülası üzerine yaptığı incelemesinin giriş yazısı (Musadarat, 1077) G. Jakob ve E. Wiedemann tarafından Almancaya çevrilmiştir (Leiden). Ayrıca Rusça ve İngilizce çevirileri de mevcuttur.

Diğer Risaleleri

Hayyam, mekanik,  coğrafya ve müzik üzerine çeşitli makaleler de kaleme almıştır.

Altın ve gümüş içeren nesnelerde altın ve gümüş miktarının hesaplanması ile ilgili bir risalesini F. Rosen, Almancaya çevirip “Zeitschrift der Deutschen Morgenländischen Gesellschaft” adlı dergide yayımlamıştır. (Yıl 1925, sayı 79). Hayyam, bu makalesine “Bilgeliğin Dengesi” (Mizan al-hikam) adını vermiştir. Hayyam’ın müzik üzerine yazdığı bir risale ise (Sharh al-mushkil min kitab al-musika) kaybolmuştur ama adı Hayyam’ın geometri üzerine yazdığı makalelerinden birinde geçer.

Nevruzname

Hayyam, Alp Arslan’ın oğlu Melikşah (Bağdat’ta iktidarda olduğu dönem 1072-1092) ve veziri Nizam el Mülk (Bağdat, Nişapur ve Mulk’ta üniversiteler kurdu) tarafından 1074 yılında Takvim reformuyla görevlendirilir; bu çalışmasını Hayyam 1079’da başarıyla sonuçlandırır. Bu projeye ’l-Muzaffar Asfizari ve Maimun b. Nadjib Wasiti gibi bilginler de katılmıştır. Hayyam astronomik çalışmalarının bir kısmını Melikşah’a ithaf etmiştir (Zidj Malik Shahi).

Bu çalışmanın bir kısmı İsmaililer’in imza taşımayan bir el yazısında mevcuttur, Paris Ulusal Kütüphanesinde bulunmaktadır. Bu el yazısının Rusça çevirisi de mevcuttur.

“Nawruz-nama” adlı risalesi Friedrich Rosen tarafından 1929’da Fars’ta bulunmuştur. Hayyam’ın bu makaleyi yazmasındaki neden Melikşah’ın yerine geçenleri gözlemevinin bilimsel ve ekonomik açıdan gerekli olduğunu kanıtlamak istemesindendir.

* * *


[1] G. Sarton, Introduction to the History of Science, Washington 1927.

[2] Rosen, a.g.e., s. 49.

Kaynakça:

Kindlers Neues Literatur Lexikon, Band 12, 1996.

Friedrich Rosen: Die Sinnsprüche Omars des Zeltmachers, Insel Verlag 1998.

Encyclopaedia of Islam. X. Band. Leiden/Brill, 2000, Netherland.

Enzyklopaedie des Islam. Band 3, Otto Harrosowitz, 1936. Leiden/Leipzig.

C. Brockelmann: GAL (Geschichte der Arabischen Literatur) Supplement 1, Leiden, 1937

Views: 137

Lysander Spooner’ın Toplumsal Sözleşme Eleştirisi – Steve J. Shone – 2

Herkes iktidar lehine oy kullanmış olsa dahi Spooner’in rızanın hala mümkün olup/olmadığını dikkate alan ciddi eleştirileri vardır. Birincisi, bir kişi iktidarla aynı fikirde olsa dahi itaatin sürekli bir taahhüt olmadığını iddia eder Spooner. İkincisi, gelecek kuşaklar atalarının onayladığı şeylere asla bağlı değildirler. ABD Anayasası insanların yaşadıkları zamanlarla yükümlü olduklarını söyler. Üçüncüsü oy kullanmış olman iktidarı onayladığın anlamına gelmez. Sonuç olarak, eğer belge herkese imzalatılmamışsa yönetilen ve yöneten arasındaki liberal bir fikir olan toplumsal sözleşme geçerli değildir.

Spooner doğal hakların uygulaması hakkında konuştuğunda ki devamlı bunu yapar, onun bu ifade tarzı diğer teorilerdeki doğanın durumunun işlevini karşılar gibi görünür. Bundan dolayıdır ki Spooner için rızanın temeli hiç de toplumsal sözleşmede yatmaz, doğal adalette yatar. O “özgürlük, yaşam ve mülkiyetin doğal hakları”ndan (Spooner 1882, 7), “tüm insanların haklarının değişmez bir şekilde belirlenmiş olduğundan” (Spooner 1886, 22), “genel olarak her insan tekine Tanrı ya da doğa tarafından bahşedildiği farzedilen özgürlük için doğal, doğuştan, devredilemez bireysel haktan” (1886, 30) ve “Tanrı’nın ya da Doğa’nın armağanı olan doğal hakların bir birey olarak onun kullanması, onun mutluluğu için” olduğundan (1886, 30) bahseder. Dahası “bu bireysel özgürlüğe dair haklar devredilemez. Hiç kimse onu satamaz ya da bir başkasına devredemez ya da onun üzerinde herhangi bir keyfi mülkiyet hakkı sağlamak için bir başkasına veremez” (1886,  32). Fakat “iktidar insanın kendi yaşamı için doğal hakkı dahi tanımıyor” (1886, 3 1) ve “iktidar herhangi doğal mülkiyet hakkı gibi bir şeyi bireylerin bir kısmı için dahi tanımıyor (1886, 32). Pratikte ABD de dahil tüm iktidarlar meşruiyetten yoksundur ve tüm iktidarlar doğal hukuku ihlal eder.

Pesimist sonuç iktidarların insanların doğal haklarını ayaklar altına alarak ulusların egemenliği fikrinden dolayı Spooner’in iktidarların egemenliğini reddetmesine neden olur. Amerikan Devrimi sırasında Avrupalı iktidarlar kendi yönetimlerini meşrulaştırmak için anayasal yetkilere değil Kralların İlahi Haklarına güvenmekteydiler. O, ABD Anayasası’nın hukuki yorumunun ahlaka uymayacak şekilde akla yatkın hale getirdiklerini ve onu ABD’nin cumhuriyetçi iktidarlarında uyguladıklarını iddia eder ve bundan dolayı şimdi sözde-Anayasal iktidar İlahi Haklara dayanmaktadır. Yüksek Mahkeme Yargıçları ne Bağımsızlık Bildirgesi ile karşılaşmaktadır ne de Amerikalıların özgür insanlar olduğu gibi onun sonuçlarının sezgisine. Spooner bunun için dövünmektedir. (Spooner 1886, 81, 84).

Spooner’a göre doğal bir egemenlik hakkı vardır ki kendi mülkiyetini denetleyen ve kendi hayatını idare eden bireylerin özgürlüğüne karşıtlığa gönderme yapar.  Özne sadece başkalarının doğal egemenliklerine saygı duyma ile sınırlandırılmıştır. Köleliğin kaldırması için mücadele eden önde gelen biri olarak bu ve başka açılarda köleliği reddeder. Ama iktidarlar (Spooner zamanında bazıları köleliğe izin vermekteydi) genellikle – toprak alma ve orada çalışma ve bundan hareketle orada yaşama gibi – vatandaşların geçinme ve yaşama fırsatlarını yadsımaktaydılar. ABD iktidarları kendi bölüşülmemiş topraklarında hak iddia etmekte ve onu kendisi için kullanma teşebbüsünde bulunanları kovuşturmaktaydı. Biz neticede bizim doğal haklarımızı sadece reddeden değil mülklerimizi gasp eden bir yönetim şeklinde yaşıyoruz (Shively 197 la, 8; Spooner 1882, 4-5; Spooner 1886, 33, 86).

Gerçekten de Spooner pek çok marijinal bireyin zor durumunu öngörmüş gibi görünüyor ki şartlar bugün ondokuzuncu yüzyılda onun yazdıklarından daha yaygındır. ABD’de bugün yüzbinlerce insan önceki cezaları, uygunsuz davranışlar veya sevilmeyen kişisel alışkanlıklarından dolayı konut hakkından ve refahtan uzak yaşamakta ve bu insanlar yaşamak için doğal haklarını kullanamamakta, şehrin sokaklarında polis tarafından taciz edilmektedirler. Serserilik yasaları ve oturma, dilenme, uyuma, işeme ve halka açık kampa karşı yönetmeliklerin hepsi onların kamu alanında varoluşlarını savunulamaz hale getirmektedir fakat özel bir mekanda kaçmalarının hiçbir yolları yoktur. Yasalara uygun olarak bir çeşit cehennemde yaşayabilirler. Bunların hepsi böyle bir kişi için suç işlemenin, bir yükümlülüğün ihlal edilmesinin yolunu açar. Spooner doğal adaletin sınırlarında onlara adaletli davranan herkesin komşusuna borçlu olduğunu tartışır:

İnsan yaşamını desteklemek için vaz geçilmez olan doğal refah üstünde keyfi mülkiyet hakkı olduğunu iddia etmek, refahı yaşamları ona bağlı olanlara vermeme hakkı olduğunu iddia etmektir. Bu bakış açısı gezegende yaşayan insanlığın doğal haklarını inkar etmektir. Bu iktidarlar gezegenin sahibi olduğunu iddia ederler ve iktidardan izin alanlar hariç insanların onun üstünde yaşamaya hakkı olmadığını iddia etmektir.

Lock, Marx ve Kropotkin gibi Spooner kapitalizmin gelişmesinin anti-sosyal neticelerini açıklar.  Şimdi iktidarın koruması ve kullanımının dışında yaşayan bir insan sınıfımız var. Onların kimsesizler, yaşadıkları hayatları sözde demokratik iktidarlar tarafından sınırlandırılmış, üretici vatandaşlar olarak işe yarayamamaları teminat altına alınmıştır. Liberaller modern iktidarların herkes için güvenlik sağladığını, toplumun en dezavantajlı kesimlerine yardımcı olduklarını ümit etmekteydiler. Bunun boş bir vaad olduğu görülüyor. Hakikaten, modern endüstriyel toplumda pek çok insan şimdiye kadar memnun olduğu önemli güvencesini kaybetmiştir. Bu korumadır ki Spooner’a göre doğal hukuk olarak adlandırılmaktadır. Yaşama hakkının gelişmekte olan uluslarda daha iyi korunduğu iddia edilse de ABD ve modern iktidarlar küreselleşme normları lehine onu terk etmeyi ısrarla ileri sürmektedirler.

Spooner’a göre bu iktidarlar “başka insanların haklarını çiğneyerek, onların emeklerinin meyvelerini çalarak para, güç ve ün elde edebilme istisna tutulursa çok az bilen, hırslı, açgözlü, ilkesiz, bencil ve sırf komplocu cahil kişilerden oluşur ve bunlar çok az bilmeye de dikkat ederler” (Spooner 1886, 24). İktidarlarının sınırını bilmezler. Mesela Massachusetts Eyalet Senatosu’nun bir yayınında sunulan bir iddiasında Spooner Massachusetts Yasama Meclisi’nin ortak Komitesinden tanıklık etmeyi reddeden arkadaşı Thomas Drew’ı savunmaya yeltenir (Shively 1971d, 4). Spooner bu bültende genelde kanun koyucunun sorgusunu eleştirir, onları doğal adaleti çiğniyor olarak görür. “Komşusunun ve vatandaşlarının hakkında bildikleri her şeyi” söylemeleri için yasakoyucunun bireylere celp çıkarmasına dair yetkiyi nereden aldıklarını sorar (Spooner 1869, 18)? Pratikte herhangi bir rıza yok iken bu tarz hikaye anlatımları zorlayan bir iktidar sadece ‘baştan sona çirkin ve nefret uyandırıcı’ olabilir (18).

Özgürlük devredilemez, der Spooner A Letter to Grover Cleveland’ın okurlarına ve insanlar asla memnuniyetle haklarını gönüllü olarak bırakamazlar, diye devam eder. Bundan dolayı toplumsal sözleşme gibi bir şey olamaz çünkü özgürlük kişiseldir ve devredilemez ve ne olursa olsun hiç bir koşulda asla vazgeçilemez.

Bu nedenle özgürlüğün bir şekilde iktidara ihale edildiğine dair başkalarının iddiası yalandan başka bir şey değildir (Spooner 1886, 27). Spooner’a göre doğal hukuku çiğnediğinden dolayı bir toplumsal sözleşme imkansızdır:

Kanun yapan iktidarların – ister monarşi, aristokrasi, cumhuriyet, demokrasi ya da her isimle olursa olsun – hepsi benzer şekilde insanların doğal ve hakiki özgürlüklerini ihlal ederler (Spooner 1 886, 28).

Gerçekten de böyle bir sözleşme kaçınılmaz olarak sahtekarcadır.

İktidarın savunucularının yaptığı gibi bir kişi tümünü korumak için bazı doğal haklarını iktidara bırakmalıdır demek – onun bırakmış olduğu hakları konusunda iktidarın baştan sona neyi bırakıp ve neyi koruyacağının tek ve yegane savunucusu olduğu – onun iktidarın seçtiği tüm haklarını iktidara bırakması demektir. Ve ikidarın her zaman korumaya uygun bulacağı ve elinde tutmasına müsaade edeceği şeyler hariç hiçbir şeyin kalmaması ve koruyacak birşeyin kalmaması demektir. Bu onun zamanı geldiğinde iktidara karşı kendisinin olduğunu iddia edeceği elinde kalan hiçbir hakkının kalmaması demektir. Bu herşeyi vermek ve hiçbir şeyi korumamak demektir. (Spooner 1886, 13)

STEVE J. SHONE: Department of Political Science University of Northern Iowa

Çev: Alişan Şahin

Not: Bu seri makalenin bütünü Anarchist Studies’in 15 Vol. 2 sayısında yayınlanmıştır.

Views: 76

Sosyalizme Çağrı – Gustav Landauer – 2

Kitabım Devrim’de (Frankfurt a.M., 1907) şöyle demiştim:

“İşte yolumuzun varacağı yer: içgörü kazanan ve böyle yaşamaya devam etmenin imkânsız olduğunu fark eden insanların derneklerde birleşmeye ve emeklerini kendi tüketimlerinin hizmetine vermeye başlamasıdır. Pek yakında kendileri için devlet tarafından konulan sınırlara ulaşacaklar; yasal bir zeminden yoksunlar. Burası, şu ana kadar bahsettiğimiz devrimin, hala çok uzak olması sebebiyle, hakkında hiçbir şey söylenemeyen bir devrime doğru ilerlediği yerdir. Toplumsal yenilenme hakkında da burada bir şey söylenemez, ancak ipuçları verilebilir. İnsan gelecekte ne beklediğine bağlıyken şu anda var olan başlangıçları ve hareketleri nasıl değerlendirir ki. Bu argüman dizisine başka bir kitapta devam etmek ve sosyalizmin gelişini bağlam içerisinde işlemek niyetindeyim.”

Bu satırlarla söz verilen kitabı yazmayı henüz başaramadığımdan okuyucu aşağıdaki dersi geçici olarak ve fakat bunun bir ders olduğunu ve başka da bir şey olma iddiasında olmadığını unutmadan kabul etsin. Bu tarz derslerde çoğu şey kısaca söylenmeli ve genellikle tafsilatlı tartışmanın yerini duygusal ton almalıdır; konuşmanın akışı devam etmek ister. Okuyucu bu dersin basılı olmasından faydalansın ve dersin içerisindeki cümlelerin çoğunun ispat edilmesive tam bir tarifi için bir kitap gerekeceğini düşünsün. Okuyucu zaman zaman, muayyen konu üzerinde düşünmek için dersi bir tarafa koysun, belki o zaman hızlıca söylenmiş olanın ille de düşünce ve temelden yoksun olması gerekmediğini keşfeder.

Ders formatını seçtim çünkü dilin görevlerinden biri her zaman ötekilerini kendine çağırmak olacaktır ve çünkü benim muradım tam da buydu. Elbette burada bir meclis önündekine göre daha farklı konuşuyorum; gece mesai saatlerindeki yalnız bir adamın gördüğü geniş, belirsiz çevre önünde konuşuyorum.

Bu dersi ilk kez verdiğim zaman –26 Mayıs ve 14 Haziran’da- ikinci oturumun sonunda, birinci basımın sonunda içeriği neşredilen “Sosyalist Cemiyetin 12 Maddesi”nde özetledim. Bu maddeler, Sosyalist Cemiyetin kuruluşunu imledi ve ilk üyeleri o mecliste kabul edildi. Çok geçmeden de birinci grup kuruldu: Berlin’deki “Çalışma” Grubu. Şu anda Almanya’da ve İsviçre’de açıkça oluşturulmuş 19 adet ve de çok sayıda isimsiz grup bulunuyor. 1909’un başlarında benim ve diğerlerinin fikirlerimizi daha fazla kovalamak için bu fikirlerin ulus koşullarında ve olaylarında, toplumların, ailelerin, bireylerin hayatlarında geçerliliğini göstermek istediğimiz iki haftalık dergi olan Sosyalist ortaya çıktı.

Ayrıca, şu ana kadar Cemiyetin önceki faaliyetlerine ilişkin bir raporla birlikte tek bir ciltte toplanmış üç risale bastık.

Hermsdorf, Berlin yakınları, Mart 1911. 

Çev: Nesrin Aytekin

İtaatsiz.org’un notu: Bu makale serisi Türkçede itaatsiz.org’da hakkında yayınlanmış kısa bir biyografik yazı dışında (Gustav Landauer’in Komüniter Anarşizmi – Larry Gambone) başka bit yazı ve kendi eseri bulunmayan komüniter ve mistik temayüle sahip anarşist Gustav Landauer’in “Sosyalizme Çağrı” kitabıdır. Bu eserinin şimdiye kadar kitap olarak basılması “Marksizm” hayranı bazı yobaz kafalardan dolayı mümkün olmadı. Çevirisini, Nesrin Aytekin’in diliyle, burada sunuyoruz.  

Views: 72

42 Teknoloji Toplumu – Eğitim Tekniği – Jacques Ellul

1950 yılında Fransa’da yetişkin olan hepimiz, öğretmenlerin düşman, cezalandırmanın sürekli bir korku olduğu kasvetli okullara dair canlı hatıralarımızı muhafaza ediyorduk. Dar, demirli pencereler, kasvetli kahverengi duvarlar, canı sıkılmış öğrenci nesillerinin oyduğu rahatsız edici sıralar. Ekşi süt kokusu, kirli önlükler ve burunları sümüklü çocuklar, genç bir öğretmenin asla unutamayacağı bir izlenim bırakıyordu. İllüstrasyonları olmayan kitapları, ezberden öğrenilen anlatılmaz dersleri, disiplin ve can sıkıntısını iyi hatırlıyoruz. Erkek öğretmenlerden sağlıklı bir korkumuz vardı. Oyunlarımızı da ona göre oynardık. Okul arkadaşlarımızın bir kısmından da korkardık, özellikle de arkamızda oturan ve kendilerine karşı savunmasız olduklarımızdan. Zayıfların hemen bir araya geldikleri gelişmemiş bir siyasal yapıdaki gibi, öğrenciler zayıf ve güçlü olarak bölünmüşlerdi. Çalışmalar, notlar ve yerler açısından amansız bir rekabet vardı. Kategoriler o zaman basitti. Çalışmak bir yük, okul düşman bir dünya, duvarları dışındaki asıl toplum da aynı görünüyordu. Üstün olanların hepsi düşmandılar. Sadece sınıfı geçmek isteyen çaresizler de vardı. Okul hayatının sunduğu tür başarıdan kurtulacak güçte sağlam karakterliler de vardı. Geri kalanların hepsi, tabiatlarına göre ya siniktiler ya da asi. Bunlar, ilerici eğitim dediğimiz bir dizi tekniğin yaygınlaştırılmasıyla aniden devrilen okul yaşamının kadim ve tanıdık kategorileriydi.

İlerici eğitim, amaç olarak çocuğun “mutluluğunu” almaktadır. Parlak sınıf odalarını, öğretmenleri anlamayı ve zevk alarak çalışmayı gerektirir. Eğitim formülleri iyi bilinmektedir: okuldaki çocuk “rahat” olmalı ve keyif almalı; “dengeli bir ortamda” bulunmalı; “komplekslerinden” kurtulmalı; ve “oynarken öğrenmeli”. Tüm bunlar mükemmelen geçerli bir programı ifade etmektedir. Mezuniyeti elde etmek için çocukların kafalarını tıka basa doldurmayı ve diğer faaliyetlerin aleyhine beyinlerini ansiklopedik bilgilerle aşırı doldurmayı bırakmamız gerektiği noktasında bu program, Montaigne’in meşhur sözünden çıkanları, güler yüzlü bilimin unsurlarını taşıyor. Eğitim, fiziksel, manüel, ruhsal ve entelektüel tüm yetenekleri dengeli bir şekilde geliştirmeye çalışmalıdır. Entelektüel yetenekte, ezbere öğrenme yerine kişisel gözlem ve akıl yürütmeyi vurgulamaya çalışmalıdır. Üstelik, tüm sürecin mümkün olan asgari zor kullanımıyla gerçekleşmesi gerekiyor. Çocuğun kişiliğine saygı duymak ve öğretimi azami ölçüde bireyselleştirmek gerekir. Öğretim, toplam eğitimin bir parçasıdır ve sadece akla hitap etmez. Socrates’in öğretim yöntemi, çocuğun kendisini nesnelerin özelliklerini keşfedecek duruma getirmeyi veya kendisinin gözlemlediği gerçeklerden başlayarak bunların gerisindeki ilkeleri öğretmeyi kapsamaktadır. Ancak bu eğitim yöntemi oldukça rafine, ayrıntılı ve titiz bir tekniktir. Bunu uygulayabilmek için gerçekten çok iyi bir pedagog olması gereken teknisyenin kendisinden de en fazla şey ister. Kendisini neredeyse fiilen uygulayan bir mekanik teknik değildir. Aynı şey, tartışacağımız insani tekniklerin çoğunluğu için de geçerlidir. Teknisyenin kişiliği çok büyük önem taşır, özellikle de bu teknikler gelişim aşamasında oldukları için.

Açıkçası, bu şekilde eğitilen bir çocuk, çok daha dengeli olacak, kendi kişiliğini daha iyi geliştirebilecek bir konumda olacaktır. Bu programın Fransa’da ne kadar yetersiz uygulanmış olduğunu, sonuçlarının da ne derece yavan olduğunu kaydetmek esası değiştirmez. Örneğin, onbeş öğrenciden fazla olmayan sınıflarda görevlendirmek üzere yeterli vasıflı öğretmen bulmak bir sorun olmuştur. Yeni yöntemleri değişmeden kalan çok eski sınav programlarına uydurmakta zorluklar yaşanmıştır. Bu, elbette, sistemin etkisini azaltmakta, çocuğa aşırı yük getirmektedir. Okulun yeri ve donanımına dair zorluklar da vardır. Fakat bu engeller, bana tali önemde görünüyor. Olayların normal seyrinde kaybolacak geçici adaptasyon sorunlarıdır bunlar. “Normalleşmiş” bir toplumda yeni okul tek mümkün sistemdir. Sistemin sunmak durumunda olduğu eğitimin önemi anlaşıldığında da yönteminin uygulanmasını sağlamak için hiçbir fedakarlıktan kaçınılmayacaktır. Hitler rejiminin ve komünistlerin eğitim adına fedakarlıklarını hatırlayın. Yeni eğitim, her modern siyasal sistemin ve bir bütün olarak tekniğin sürükleyici ilkesidir.

Burada, yeni yöntemin ortaya çıkardığı en önemli sorunlardan birine geliyoruz. Çocuğun kişilik gelişimidir bu. Sorun, çocuğu mümkün olan en iyi duruma koymak ve onu bekleyen görevlere optimum bir şekilde hazırlamaktır. Madam Montessori’nin UNESCO’da yaptığı bir konuşmadan alınan şu ifadedeki gibi, her yerde duyduğumuz ifadelerdir bunlar:

Çocuğun sosyal bilincini uyandırmalıyız. Bunun karmaşık bir eğitim sorunu olduğunu biliyorum, ama adam olacak çocuk hayatı ve onun ihtiyaçlarını, tüm varlığın temel mantığını, mutluluk arayışını anlayabilmelidir… İnsanlığın iyiliği için tam olarak ne yapması ne yapmaması gerektiğini bilmelidir… Bu hedeflere ulaşmak için çocuğu, uluslararası uyuşmanın mana ve gereğini anlamaya hazırlamalıyız. Barışın organizasyonu, siyasetten çok eğitime geçmektedir. Barışı pratik olarak sağlamak için, sadece bir ulusu değil yeryüzündeki tüm insanları etkileyen insani bir eğitim (psikopedagoji) tasarlamalıyız… Eğitim, mevcut durumu doğru biçimde yargılamalarında yol gösteren gerçek bir beşeri bilim olmalıdır.

Mümkün olan en iyi durumlarda, liberal ve demokratik bir insan, devlet ve toplum anlayışı içerisinde psikopedagojik tekniğin sonunu açık yüreklilikle işaret etmesi açısından bu ifade gerçekten olağanüstü geliyor bana, (Madam Montessori, bir liberaldir ve liberal ülkeler için konuşmaktadır). Madam Montessori’nin açıklamalarım örnek olsun diye aldım. Fakat, bu tekniğin amacım son birkaç yılda yayınlanan çok sayıdaki diğer pedagojik çalışmada inceleyebilirsiniz. Her şeyden önce bu tekniğin, bu araçlara ve uygulama alanına tek sahip olan devlet tarafından uygulanması gerektiğini görüyoruz. Ancak psikopedagojik tekniğin titizlikle uygulanması, özel öğretimin (dolayısıyla geleneksel bir serbestinin) sonu demektir.

İkinci olarak, bu teknik “pantokrator”dur.  Tüm insanlar için uygulanmalıdır. Tekniğin yöntemlerine göre eğitilmemiş bir adam kalırsa, onun yeni bir Hitler olması tehlikesi vardır. Tüm çocuklar katılmaya ve tüm ebeveynler işbirliği yapmaya zorlanmadıkça teknik yerine getirilemez. Bunun istisnası olamaz. Yalnızca bir azınlığın uymak üzere eğitilmesi durumunda bu teknik amaçladığı sorunların çözümünden hiçbirini çözemez. Madam Montessori’nin açıklaması bu nedenle ne bir mecaz ne de abartmadır. İstisnasız tüm insanlara ulaşılmalıdır. Yine tekniğin agresif karakterini görüyoruz. Madam Montessori, çocuğun bu tekniğe uygun özgürlük döngüsüne girebilmesi için “çocuğu okul ve ailenin esaretinden kurtarmak gerektiği” gerçeğine vurgu yapmaktadır. Ancak bu özgürlük, çocuğun faaliyetlerinin derinlemesine ve ayrıntılı bir incelemesini, ruhi hayatının tamamen şekillenmesini ve zamanının bir kronometreyle mükemmel bir şekilde düzenlenmesini, kısacası onu keyifli bir esarete alıştırmayı içerir. Bu tekniğin en önemli boyutu, kendisine doğru mecburi yöneliştir. Sosyal bir amaca yönelik sosyal bir güçtür.

Ancak çocuğun eğitimi sadece soyut bir sosyal amaca yönelik değildir. Somut olarak, çocuk bir sosyal bilinç geliştirmeli, hayatın anlamının insanlığın iyiliği olduğunu anlamalı ve tüm uluslar arasında bir uyum gereğini kavramalıdır. Bu fikirler, düşündüğümüzden daha belirgindir. İnsanlığın iyiliği, sözgelimi, felsefecilerin gösterdiği belirsiz kavram değildir. En fazla, siyasal rejimle bir ölçüde değişir. Bu değişkenlik bile giderek daha az telaffuz ediliyor. Life dergisini Soviet News ile karşılaştırın; “insanlığın iyiliğinin” ABD’de ve Sovyetler Birliği’nde neredeyse aynı kavramlarla anlaşıldığını göreceksiniz. Fark, esas olarak, bunu sağlamakla görevli insanlarda yatmaktadır. Her iki örnekte de, sosyal iyi birkaç somut ve kesin faktöre indirgenebilir. Sonuçta, buna uygun eğitim tekniği tamamen kesin bir istikamet alır. Sosyal konformizm çocuğa verilmeli; toplumuna uyumlulaştırılmalı; toplumun gelişimi yavaşlatmamalıdır. Çocuğun toplumsal bünyeye entegrasyonu, en az sürüşmeyle sağlanmalıdır.

Çocuğun iddia edildiği gibi kurtuluşunun tekniği, istense bile farklı yönlendirilemez. Teknik, çocuğun genişlemesine, kişiliğinin gelişmesine ve mutluluğuna, sonuçta da dengesine imkan tanır. Topluma muhalefet, sosyal adaptasyon eksikliği, ruhi dengenin kaybına yol açan ciddi kişilik sorunları doğurur. Çocuğun eğitimindeki en önemli faktörlerden biri o halde sosyal adaptasyondur. Bu, eğitimin amaçları hakkındaki tüm gösterişli laflara rağmen, kendisi içinde ve kendisi için eğitilen çocuk değil, toplumda ve toplum için çocuktur anlamına geliyor. Üstelik toplum da tam adalet ve doğruluk taşıyan ideal bir toplum değil, varolan biçimiyle toplumdur.

Bir toplum giderek totaliterleşirse (“toplum” diyorum, “devlet” değil), daha fazla adaptasyon sorunları yaratır, yurttaşlarından aynı derecede konformist olmalarını ister. Sonuçta bu teknik, çok çok gerekli olur. İnsanı daha dengeli ve “daha mutlu” yaptığına hiç kuşkum yok. Tehlikesi de var. İnsanları, normalde mutsuz yapacak bir ortamda mutlu yapmaktadır. Eğer insanlar üzerinde çalışılmamış, şekillendirilmemiş ve tam da o ortam için biçimlendirilmemiş olsalardı, onlar yapardı. Hümanizmin zirvesi gibi görünen aslında insanın teslimiyetinin zirvesidir. Çocuklar, tam da toplumun anlamı olmasını istediği şekilde eğitilmektedir. Toplumun onlar için belirlediği aynı sosyal amaçlar için mücadele etmelerini sağlayan sosyal bilinçleri olmalıdır. Açıktır ki, modern gençlik yeni psikopedagojik teknikle eğitildiğinde pek çok sosyal ve siyasal güçlükler ortadan kalkaçaktır. Bu sonu gelmez adaptasyon sürecini yaşamış bireylerle her tür yönetim veya sosyal dönüşüm biçimi mümkün hale gelir. Yeni insani tekniklerin anahtar kavramı, bu nedenle, adaptasyondur. Bu tekniklerin her birini ayrı ayrı ele aldığımızda bu kavrama tekrar tekrar döneceğiz.

Yeni pedagojik yöntemler, tam da modern teknik toplumun eğitime verdiği rolle uyumludur. Liselerin devlete ve ekonomiye yönetici yetiştirmesi gerektiği şeklindeki Napolyonik anlayış, ki sosyal ihtiyaçlar ve eğilimlerle uyumludur, dünya çapında bir yaygınlık kazanmıştır. Bu anlayışa göre eğitimin artık hümanist bir amacı veya kendi başına bir değeri yoktur. Bir tek hedefi vardır o da teknisyenler yaratmaktır. Combat gazetesi tarafından 1950 yılında yapılan bir araştırma, Yüksek Öğrenimin Sanayinin İhtiyaçlarıyla Bir İlişkisi Yok başlığıyla yayınlandı. 1952’de Le Monde tarafından yapılan bir araştırma, “çok fazla yarı-entelektüel var, yeterince teknisyen yok” ifadesiyle başlıyordu. Bu örnekleri çoğaltmanın faydası yok. Herkesin bu konudaki duygularını yansıttığı için örneklerin sayısı çoktur. Eğitim, hayatta faydalı olmalıdır. Bugünün hayatı tekniktir. Öyleyse, her şeyden önce eğitim teknik olmalıdır. Bu, bir uğraşı veya meslek bulmaya çalışan bir kişi için çok iyidir. Ancak topluma bir bütün olarak baktığımızda da aynı eğilimi görüyoruz. Teknik bir kere daha birey ile toplumun uzlaşmasını sağlamıştır.

Fransa’da bile eğitim üretici teknisyenlerin uzmanlık hedefine, sonuçta da yalnızca bir teknik grubun üyeleri olarak faydalı bireylerin yaratılmasına yönelik olmaya başlıyor. Tabi, mevcut fayda kriteri, yani teknik grubun yapısına, ihtiyaçlarına uyan bireyler bazında. Entelijansiya, bu grup için kritik bir işlevi yerine getirme anlamında bile bir model, bir bilinç veya hayat verici bir aydınlar olmayacaktır. Tekniğin araçlarının köleleri, yani tasavvur edilebilir en konformistler olacaklardır. Louis Couffignal’in belirttiği gibi, insan beyni, makinenin çok daha ileri beynine uydurulmalıdır. Eğitim de insanın aydınlanmasında artık öngörülemez ve heyecan verici bir macera olmayacak, daha çok uyumluluğa bir hazırlık ve teknik dünyada faydalı hangi alet edevat faydalıysa ona çıraklık olacaktır.

Views: 57

Hz. İbrahim, Nietzsche ve İbn-ül Arabi Dolayısıyla Şirk Olarak Devlet – Alişan Şahin – 1

İbrâhîm/içimdeki putları devir/elindeki baltayla/kırılan putların yerine/yenilerini koyan kim

güneş buzdan evimi yıktı/koca buzlar düştü/putların boyunları kırıldı/ibrâhîm/güneşi evime sokan kim

asma bahçelerinde dolaşan güzelleri/buhtunnasır put yaptı/ben ki zamansız bahçeleri kucakladım/güzeller bende kaldı/ibrâhîm/gönlümü put sanıp da kıran kim

Asaf Halet ÇELEBİ

Asaf Halet’in bu şiiri bize Hz. İbrahim’i söyler. Hz. İbrahim’in rasyonel bir çıkarımla putları kırmasına gönderme yaparak, putları kırmasını hatırlatarak İbrahim’e tekrardan bir çağrıdır bu. İbrahim gelecek ve putları kıracaktır. Çünkü putların yerine yeni putlar konmuştur.

Bir taraftan putların kifayetsizliğini hissettiren/sezdiren şeyin ne olduğunu da imler. Bu sezdirmeyi sağlayan özne nedir/kimdir? Bir diğer taraftan da put gibi taptığımız, sevdiğimiz, uğruna ölümleri göze aldığımız en güzel şeyleri put sanıp da onu yok edenin  (put sanıp da gönlümüzü kıran) kim ve ne gibi bir şey olduğunu anlatır. Harika dizelerdir. Ben, seni ve insanı artı-eksi yönleriyle resmetmeye çalışır.

Hayatımızın her anında put yerine koyduğumuz ve putlaştırdığımız onlarca belki de yüzlerce nesne, fenomen ve hatta özne başka bir deyişle öteki şey var ki…

Kur’an-ı Kerim’de put ve İbrahim kıssasına dair ayetler oldukça fazladır. Talmud’un tefsiri olan Midraş’ta Hz. İbrahim’in (Talmud onu Abram olarak anarken İncil’de Abraham’dır) putları reddedip, Rab’a yönelmesi anlatılır. Kur’an ayetlerinde ise Hz. İbrahim’in özellikle onun Yahudi ya da Hristiyan olmadığı ama ilk müminlerden olduğu (Kur’an tüm peygamberleri hak peygamber ve Hristiyan ve Yahudilerin mümin olduğunu kabul eder) fikrini savunulurken Hz. İbrahim’e dair anlatılar oldukça fazla yer tutar. Hz. İbrahim örnek peygamberlerden önde olanıdır. Bu ayetlerden sadece bir kısmı şöyledir:

“Kendi nefsini aşağılık kılandan başka İbrahim’in dininden kim yüz çevirir? Andolsun biz onu dünyada seçtik, gerçekten ahirette de O salihlerdendir.” (Bakara, 2/130)

“Rabbi ona: ‘Teslim ol.’ dediğinde (O:) ‘Alemlerin Rabbine teslim oldum.’ demişti.” (Bakara, 2/131)

“Dediler ki: ‘Yahudi veya Hristiyan olun ki hidayete eresiniz.’ De ki: ‘Hayır (doğru yol) Hanif (muvahhid) olan İbrahim’in dini(dir); O müşriklerden değildi.’” (Bakara, 2/135)

“Deyin ki: ‘Biz Allah’a; bize indirilene İbrahim, İsmail, İshak, Yakub ve torunlarına indirilene Musa ve İsa’ya verilen ile peygamberlere Rabbinden verilene iman ettik. Onlardan hiçbirini diğerinden ayırdetmeyiz ve biz O’na teslim olmuşlarız.’” (Bakara, 2/136)

“Allah kendisine mülk verdi diye Rabbi konusunda İbrahim’le tartışmaya gireni görmedin mi? Hani İbrahim: ‘Benim Rabbim diriltir ve öldürür.’ demişti; o da: ‘Ben de öldürür ve diriltirim.’ demişti. (O zaman) İbrahim: ‘Şüphe yok Allah güneşi doğudan getirir, (hadi) sen de onu batıdan getir.’ deyince o inkârcı böylece afallayıp kalmıştı. Allah zalimler topluluğunu hidayete erdirmez.” (Bakara, 2/258)

“Ey Kitap ehli, İbrahim konusunda ne diye çekişip tartışıyorsunuz? Tevrat da İncil de ancak ondan sonra indirilmiştir. Yine de akıl erdirmeyecek misiniz?” (Âl-i İmran, 3/65)

“İbrahim ne Yahudi idi ne de Hristiyandı: ancak O hanif (muvahhid) bir Müslümandı, müşriklerden de değildi.” (Âl-i İmran, 3/67)

Hz. İbrahim elle dokunulur, insan eliyle yapılabilen ya da doğada bulunan herhangi bir nesneye ibadet edilmesi fikrine karşı olarak putlara karşı bir duruşu simgeler. Buradan hareketle ona dair kıssalar bize, bizim tarafımızdan nesnelere atfettiğimiz şeylerin temelde bir yanılgı olduğunu iddia eder. İsteyen ona tapar ve ibadet eder, ediyor da! İnsanoğlunun varolduğu andan itibaren böyle bir tapınma biçimi varolmuştur ve bugün halen bu hal tek tanrılı inanca sahip kişiler tarafından dahi devam ettirilmektedir.

Bunu bir mesel olarak ele alırsak, mesele esas teşkil eden ve belki de bugünün insanının anlam dünyasını zenginleştirecek olan İbrahim’in babası Azer’in inandığı ve onun korumasını istediği putları kırma düşüncesi üstüne daima düşünmek gerektiği kanısındayım. Hz. İbrahim’in kendi kendine sorguladığı hal akli olanı simgeler. Putlardan kalıcılık ve yaratıcılık görmeyince ay ve yıldızlara yönelir. Onların haşmetinin; ayrı ayrı geceye ve gündüze sahip olmak gibi hallerin sınırlandırılmış olmasının sorgulanması ve idrak edilmesi sonucu hepsine hakim olana yönelir. Her şeye hakim olan, görülen ve gücü ve kuşatmışlığı ile öncesiz ve sonrasız olanın kendini göstermesinden kaynaklı bir idrak etme hali değildir. Bu bir sezgi halidir.[1]

Böyle bir sahip olmanın sınırlılığından hareketle sınırsız hakim olan ve her şeye hakim olanı arar ve ona tapmanın en doğru olan olduğuna kanaat getirir.

Ve Hz. İbrahim’in putları reddedip Allah’a yönelmesini anlatan en teferruatlı anlatım Kur’an’da mevcuttur. İncil’de ve Tevrat’ta bu tarz bir teferruatlı bir anlatımın olmadığını iddia eder Carol Barkos:

“İncil, Hz. İbrahim’in erken dönemine dair detayları kısa ve öz olarak verse de, onun özel doğumu, erken gelişmesi, Tanrı’nın birliğini kavraması ve Nemrut’a karşı korkusuz isyanı yüzyıllar boyunca ona popülarite kazandırmış ve Yahudi, Hristiyan ve İslam kaynaklarında çeşitli biçimler almıştır. Bir put kırıcı olarak oldukça bilindik Hz. İbrahim imajı İncil’den ziyade başka kaynaklarda ve Kur’an’da Hz. İbrahim’in öne çıkan tasviri dolayısıyladır. Yaratılış anlatısında hikâyenin olmaması pek çok İncil okuyucusunu şaşırtmaktadır.

Yaratılış Kitabı, Abraham’ın babasının putperestliğinden ya da Abraham’ın tektanrıcılığa bağlanmasının nasıl olduğundan bahsetmez. Orda sadece Tanrı’nın ona göstereceği ülkeye gitmesi ve ülkesini terk etmesine dair sözlerini okuruz.”[2]

Kur’an’daki Hz. İbrahim anlatısını ele alan ayetlerin bir kısmı şöyledir:

“Andolsun, Allah’a sizler arkanızı dönüp gittikten sonra ben sizin putlarınıza muhakkak bir tuzak kuracağım.” (Enbiya, 21/57)

Böylece o yalnızca büyükleri hariç olmak üzere onları paramparça etti; belki ona başvururlar diye.” (Enbiya, 21/58)

Putları kırdıktan sonra ay ve yıldızı ilah benimsemeyi düşündükten sonra onlarda kalıcılık görmeyince “Gerçek şu ki, ben bir muvahhid olarak yüzümü gökleri ve yeri yaratana çevirdim. Ve ben müşriklerden değilim.” (En’âm, 6/79) diye düşünür. Daha sonra ona karşı tepkiler ve sürece dair anlatılar Kur’an’da uzun yer tutar.

“Bizim ilahlarımıza bunu kim yaptı? Şüphesiz o zalimlerden biridir, dediler.” (Enbiya, 21/59)

“Kendisine İbrahim denilen bir gencin bunları diline doladığını işittik, dediler.” (Enbiya, 21/60)

“Dediler ki: ‘Öyleyse onu insanların gözü önüne getirin ki ona (nasıl bir ceza vereceğimize) şahid olsunlar.’” (Enbiya, 21/61)

“Dediler ki: ‘Ey İbrahim, bunu ilahlarımıza sen mi yaptın?’” (Enbiya, 21/62)

“’Hayır’ dedi. ‘Bu yapmıştır, bu onların büyükleridir; eğer konuşabiliyorsa siz onlara soruverin.’” (Enbiya, 21/63)

“Bunun üzerine, kendi vicdanlarına dönüp (kendi kendilerine) ‘Zalimler sizlersiniz, sizler!’ dediler.” (Enbiya, 21/64)

“Sonra yine tepeleri üstüne ters döndüler: ‘Andolsun bunların konuşamayacaklarını sen de bilmektesin.’” (Enbiya, 21/65)

“Dedi ki: ‘O hâlde Allah’ı bırakıp da sizlere yararı olmayan ve zararı dokunmayan şeylere mi tapıyorsunuz?’” (Enbiya, 21/66)

“’Yuh size ve Allah’tan başka taptıklarınıza. Siz yine de akıllanmayacak mısınız?’” (Enbiya, 21/67)

“(İbrahim) Dedi ki: ‘Siz gerçekten Allah’ı bırakıp dünya hayatında aranızda bir sevgi bağı olarak putları (ilahlar) edindiniz.’” (Ankebût, 29/25)

“Hani o Rabbine arınmış (selim) bir kalp ile gelmişti.” (Saffât, 37/84)

“Hani İbrahim babası Azer’e (şöyle) demişti: ‘Sen putları ilahlar mı ediniyorsun? Doğrusu ben seni ve kavmini apaçık bir sapıklık içinde görüyorum.’” (En’âm, 6/74)

Meselenin esasına geldiğimizde sorular şöyle olabilir: Hz. İbrahim’in ilk tektanrıcı olarak yaşamış olduğu deneyim bugün bize neyi anlatır ya da bundan bizim ne dersler çıkarmamız gerekir? Aslında sorunun aslı bu olsa gerektir. Kur’an’ın özellikle Hz. İbrahim’in deneyimini bu kadar çok ele alması ve özellikle göstermek istemesi neye delalet eder?

Meseleyi put ve tapınma etrafında ele almak Kur’an’ın aktardığı Hz. İbrahim kıssalarına dair muradı da açık eder kanısındayım.

Put nedir? Türk Dil Kurumu’nun açıklaması aynen şöyledir: “1. İsim: Bazı ilkel toplumlarda doğaüstü güç ve etkisi olduğuna inanılan canlı veya cansız nesne, tapıncak, sanem, fetiş: 2. isim, din bilgisi: Haç.

Buna göre ikonalar, resimler ve haç da dahil her şey put olarak adlandırılabilir ki öyledir. Bu adlandırmaya temel teşkil eden şey bu putlara tapınılması ve olağanüstü meziyetler daha doğrusu tanrısal meziyetler atfedilmesidir. Putun put olarak orada durması mesele değildir. Asıl mesele onun tapınılacak olması ve ona ilahlık vasfının yakıştırılmış olmasıdır. Kur’an’ın Hristiyanlığın Haç fikriyatına dair duruşu da bu minvaldedir. Yani teslisi tanrının yerine koymasıdır. Hristiyanların bir bakıma duruşunda bu teslis anlayışının tanrıya eş koşma yani haça tapma olarak tezahür etmesinden dolayı islam onu şirk olarak görme eğilimine girmiştir. Hz. İsa bir peygamberdir, o bir hak peygamberdir ama onun haç çıkarma ve haç figürü ile putlaştırılması İslam’ın ve Hak din inancının karşısında bir haldir. Kısacası o yaratılan bir imajın nesnesi ve tanrıya eş koşan bir figür haline getirilmiştir.

Gel gelelim Hz. Muhammed’in bugünün İslam anlayışları içindeki yerine. Kendisine bir hak peygamber diyen ve insan olmaktan öte bir üstünlük atfetmeyen insan-ı kamil bir kişilikle karşı karşıyayız. Selefi ve benzeri İslam anlayışlarınca uydurulan binlerce hadisle yaşamı ve sözleri üstüne yalanlar uydurulan selefilerin “Hz. Muhammed’i” ile kimi hard-core ateistlerin “Hz.Muhammed’i” birbirinin aynısı olarak tezahür ediyor bugün. Bu “Hz. Muhammed” Amerikalı neo-con evangelistlerin “Hz. Muhammed’i” ile benzerdir. Bu “Hz. Muhammed” imajı, putlaştırılan ve adeta bir puta dönüştürülen bir Hz. Muhammed’dir. Bugün fotoğrafına sahip olmadığımız Hz. Muhammed imgesi adeta putlaştırılmıştır. Fakirlerin fakiri Hz. Muhammed ve Kur’an fakirlerin ellerinden alınmış zenginlerin, kralların, imparatorların “Hz. Muhammed”i haline getirilmeye çalışılmıştır. Bugün gerek Kur’an gerekse peygamber Hz. Muhammed gerçek oluşundan ve varlığından çıkarılıp “şirk” malzemesi haline getirilmektedir.

Hz. Ayşe, onun “politik” vakalara müdahalesi ve Peygamberin ölümünün hemen ardından iktidar kavgası başladıktan bir süre sonraları onun, Hz. Osman konuşurken, Hz. Muhammed’in gömleğini göstererek:

“Bu Hz. Peygamberin elbisesidir, daha eskimedi, ancak Osman Onun sünnetini eskitti” (Yakubi, Tarih, II, 175) ya da “Daha elbiselerinin üzerindeki kokun duruyor; fakat şimdiden şeriatın eskidi !” dediği rivayet ediliyor. Hz. Peygamber elbiseleri, saçı ve sakalı tapınılacak put haline getirilmiştir. Doğduğu ve hakkın rahmetine kavuştuğu gün anılıyor ya da kutlanıyor. Peygamber peygamberliğinden çıkarılıp Kur’an’ın fikriyatının aksine putlaştırılmıştır.

Bunun yanında Kur’an nüshalarına kutsallık atfedip onu evin en müstesna yerine koymakta olanlar nüshaları para ile satılan bir nesne haline gelmesine ve milyonlarcasının para karşılığı satılmasına sessiz kalmışlar ve çeşitli baskılarını yaparak satışa sunmuşlardır. Bu itirazı o nüshalara yani kağıda kutsiyet atfettiğimden – kağıda kutsiyet atfedenler için daha vahim bir vaka olmasına rağmen satışını bizzat onlar yapmakta – değil Allah kelamının serbest ve engelsiz herkese ulaştırılması gayesinin çiğnenmiş olmasından dolayıdır. Oysa o bir kelam idi ve akar idi. Kulaktan kulağa aktarılan Allah’ın bir vahiyinin bu akış içinde bozulmasına engel olmak için idi. Manayı kelamla aktarmak her daim önemlidir fakat bu akış sırasında bozulmalar her zaman mümkündür ve bilinen bir şeydir. Onu sabitlemek yazı ile mümkündür ki o yapılmıştır. Hasbelkader bunu da satılan bir ticari meta haline getirmek zaman içinde olmuştur. Bugün bu nesnelere kutsiyet atfetmenin adı putlaştırmaktır.

Hz. İbrahim’den kalkan bir Kur’an ve İslam anlayışı selefiler ve benzeri anlayışlar sayesinde Kur’an ve Hz. Muhammed’in putlaştırılması aşamasına gelip dayanmıştır. Bu putlaştırma saiki sadece Hz. Muhammed ile sınırlı kalmamış İslam coğrafyasında– Hristiyan ya da başka dinlerde de farklı değildir bu – veli ya da aziz sıfatı atfedilen her “ermiş” kişi ve hatta tarikat şeyhleri putlaştırmadan nasibini almıştır. Bu hal seküler dünyaya da hakim bir haldir. Kemalistlerin K. Atatürk’ü seküler dünyanın putuna bir örnek olarak gösterilebilir.


[1] Elbetteki adı Kur’an’da vahiydir. Sezgiye ise kimi yerlerde ilham denitor. Söz veya yazı tarzında aktarıldığında vahiy (revelation) de denmektedir. Kavram,  İslamiyet gelmeden önce de kullanılmaktaydı.

[2] Carol Bakhos. The Family of Abraham: Jewish, Christian, and Muslim Interpretations,  3. The First Monotheist

Views: 285

Ömer Hayyam: Bir Başka Doğu-Batı Karşılaşması – H. İbrahim Türkdoğan – 4

Meselemi Hiç’e Bıraktım!

1.Rasyonel düşünmenin sınırlarında felsefe

Konuşulabilen, sözcükleştirilebilen her şey ruhun düşük güçlerince anlaşılır ancak. Oysa üst güçler bununla yetinmezler: onlar ta ki ruhun kökene inmesine kadar ileri giderler. Bilin ki, dinsel ve ideolojik ruh kökene asla inemez.

Tek bir şey vardır ki her iki yönüyle de tanırız onu: Ben! Tanır mıyız? Binlerce şeyi görüntü olarak bildiğimiz gibi onu da onlardan biri ve onların arasında bir görüntü olarak tanırız. Ama başka bir yönünü de biliriz ki, buna da içsel tanıma diyelim yani bir kendinde şey olarak. Kendimizden biliriz bunu. Bilir miyiz? İç, Farsçasıyla “derunî”, içimizden bilir miyiz? Ne kadar biliriz?

Genel olarak gündelik dilde kullandığımız anlamda biliriz. Ben’in özellikleri de vardır ve her Ben bir başka Ben’e de benzemez. Benzemez mi? Ve benzemeler neye ve nelere dönüşebilirler? Biz’e. Ben’i bilmeden Biz’e dönüşürüz gündelik yaşantımızda ve dönüştükçe yapaylaşırız, yapaylaştıkça Ben’den yani iç’ten uzaklaşırız. Sonra bir daha Ben’e yöneliriz ve ardından yine Bizleşiriz ve böyle gider ta ki Varlık sonlanınca. Ya da eğer şansımız olursa Varlık sonlanmadan Hiç’le yüzleşip Ben’i son bir kez sorgularız.

Stirner ve Hayyam’da hemen göze çarpan şey, ikisinin de özgür iradeyi önemsemeleridir. Ancak bu irade Schopenhauer’deki gibi her şeyin temeli değildir; esas olan Ben’dir. Her şeyin ölçüsü olan bu Ben’i dindirmek için haz, acı, keder, neşe ve öteki afekt ve insan özellikleriyle yüzleşmek gerekiyor.

Ben yaratandır. Acı ve haz yaratanın yaşamında sürüp giden süreçlerdir hatta neticelerdir. Yaratıcı, gücüne göre neşeli ya da kederli olabilir. Bu yolda Hayyam, tıpkı Stirner gibi yaratabildikleriyle birlikte elindeki tüm olanakları kullanır. Her iki düşünür de ideolojikleşmeden düşüncelerden yararlanmasını bilir; materyalist yöntemleri en iyi şekilde kullandıkları gibi metafizikten yararlanmasını da bilirler.

Egemenliğine girip hareket edecekleri belli bir üst-kategori yoktur; yürüdükleri yol düz bir çizgi de değildir. Usu yüceltmeden ve tini hakikatin tek yolu olarak görmeksizin onlardan yararlanmasını bilirler; us ve tinden medet ummazlar. Dinsel sunumlara alaycı yaklaşırlar hatta onlara göre her din, kâbe, putevi, tespih, haç kölelik demektir.

Din bir ideolojidir ve ideoloji bir dindir. Stirner, tanrıtanımazlara dindar derken, ideolojileri din gibi tasarladıklarına dikkat çekmek ister. Dogmalar ve yapay belirlemeler bireyi ideolojikleştirir. Birey, bu belirlemeler ile kendisi arasına sınır koyabilirse, kendine yönelme ve kendini bulma şansına sahip olabilir. Bu durumda hak, adalet, iyi ve kötü gibi tüm sosyal ve etiksel özellikler bireyin özgür iradesi ve özgür kararıyla gerçekleşirler. Bununla tinsel ve dinsel egemenliklere karşı ihtiraslı bir mücadele başlar. Hiçbir tin ve hiçbir yüce güç düşünceyi sınırlayamaz, çünkü düşünceler düşünenin mülkiyetidir bu durumda; dolayısıyla düşünce egemenliğine yer kalmaz burada. Ve inanç ya da kurumsallaşmış insan sevgisi, kader, anayasa vb. gibi genel saplantılar (fixe Idee) düşünceyi egemenliklerine alamazlar.

Birey sadece bir düşünce değil, düşüncelerle doludur, düşünceler dünyasıdır ve aynı zamanda düşüncesizdir birey. Düşünce özgürlüğü bireyin düşünce özgürlüğü olduğu sürece anlam kazanır ve birey ancak o zaman özgürdür. Ama eğer düşünce belli bir norma dönüşürse, terbiye talep edecektir ve pedagojikleşecektir. Bu durumda düşünce birey üzerinde egemenlik kurmuş olacaktır. Her düşünce görevini yerine getirdikten sonra değiştirilebilmelidir. Hayyam tam da bu noktayı göz önünde bulundurur usun egemenliğini sorgularken.

Us egemenliğidir ve us inancıdır ki İncil, Hıristiyanın baş tacı ve yasa vatandaşın el kitabı olabilmişir. Mutsuzluğun kökenini ideolojilerde saptayan Hayyam, melankoli tadında bir tutarlılıkla ideolojilere sırtını döner.

Başka ifadeyle: Öz iradenin motivasyonu öncelikle bu tür saplantılardan arındırılmalıdır ki, birey Kendi-olma’ya yönelebilsin. Bireyin gelişmesinde yabancı belirlemeler ve normlar olumsuz etki yaratır genellikle,  pedagoji bireye belirli bir tarz verme amaçlıdır; bu da bireyi Kendi-olma’dan alıkoyar. Daha çok toplumsalın, devletçi ve dinsel kurumların buyrukları sorgulanarak birey Kendini yeniden yaratmaya yönelmelidir.

2.  Söylenemez Olan

Hayyam’la Stirner’i, bir kez daha ama bu kez birincisinden farklı olarak karşılaştıkları, sıfatlarla tanımlanması zor olan bir yolda, söylenemezliklerinde inceleyeceğiz. Bunu yaparken, dinselle ilintili olmayan yalın mistik bir açıdan yola çıkacağız. Hayyam’ı yalnızca bir Tanrıtanımaz ya da bir dindar olarak anlamak şüphesiz yanlış olurdu. Yukarıda da anlatmaya çalıştığım gibi Hayyam, hiçbir düşünceye sığmayacak kadar özgündür, tüm rasyonel ve metafizik ve aynı zamanda dinsel düşüncelerden yararlanmasını bilen ama bunları hakikat yolunda yetersiz bulduğundan kendinden uzaklaştırmasını bilen bir filozoftur. Dolayısıyla “tanrısız” bir gizem düşüncesi Hayyam’ı anlamakta uygun bir yöntemdir.

Fritz Mauthner’den ödünç aldığım bu kavrama Mauthner zaman zaman “felsefi” ve zaman zaman da “şüpheci” gizem der. Mauthner Batı felsefesini özellikle “Die Geschichte des Ateismus im Abendlande” (Tanrıtanımazlığın Batı’daki Tarihi) adlı dört ciltlik dâhiyane felsefi başyapıtında detaylarıyla inceler, ancak Ortaçağ felsefesini incelerken Arap ve oryantal düşünürlere az yer verdiği dikkat çekmektedir. Aslında diğer Batılı düşünürlerle karşılaştırıldığında fazla yer verdiğini söylemek gerekir. Tuhaf ama işte Batı’nın ezelden beri ötekine bakış açısı, ılımlı söylemek gerekirse, hep ikilemlidir. Neticede Mauthner, “Wörterbuch der Philosophie “ (Felsefe Sözlüğü) adlı iki ciltli eserinde “tanrısız gizem” düşüncesini incelerken oryantal felsefecilere de kısace yer verir ancak Goethe gibi onun da Hayyam’ı tanımadığı belli olmaktadır hatta Almanya’da ikâmet eden “Mauthner Gesellschaft” (Mauthner Topluluğu) ile yaptığım görüşmelerden Mauthner’in Hayyam’ın adını bile duymamış olduğu neticesine vardık.

Stirner’e gelince. Stirner, şimdiye dek mistik bağlamda çok ender incelenmiştir; aslında her türden ideolojik akımların Stirner’e ilgi duydukları ve onu kendi dünya görüşleri çerçevesinde inceledikleri gözlemlenmektedir. Mistik bağlamdaysa konuyu biraz daha etraflıca ele alan kişi esas olarak Mauthner’dir.

Stirner, tüm ideolojilerle birlikte, dinleri, tini, düşünceleri, kısaca tüm ifadeler-dünyasını hâyâletler olarak tespit edip ve bunların insanda psikolojik zedelenmeye neden olduklarını analizledikten sonra son derece problematik ve empirik açıdan bakıldığında çok karmaşık bir son-tümceye varır:

“Hakikatin kriteri Ben’im, Ben ise bir düşünce değilim, düşüncenin üstündeyim, demek ki dillendirilemem.”[1]

Yukarıda Stirmer’in empirik Ben anlayışını kısaca ifade ettiğim gibi, etten-kemikten, düşünce ve duyumlarıyla somut bir Ben olduğunu kaydediyoruz. Kendi iradesiyle yaşamının sorumlusu olan, olanakları ölçüsünde acıyı ve hazzı tadan bir Ben’den söz ettik. Ben’in diğer yüzüyse bildiğimizi sandığımız ya da böyle düşündüğümüz, empirik olarak ölçemediğimiz bir fenomenle karşı karşıyayız. Herşeyde Herşey olan, Herşeyken Hiçbir şey olan ve Hiçbir şeyken Herşey olan, kendinin yaratıcıs Ben; Hem yaratan hem de yaratılan – kendini yaratan. Tanrıyla özdeşleşen bir Ben ki, adsızdır ve dillendirilemeyendir. Hiçbir şey onu adlandıramaz, ona biçilen her sıfat sadece ad olarak kalır. Dolayısıyla Stirner, haklı olarak “Meselemi Hiç’e bıraktım”[2] tümcesiyle başyapıtını sonlandırır. Bu noktadan itibaren Stirner söylenemez olandır, dillendirilemezdir.

Dili zorlarsak söylenemez olanı nasıl söyleriz peki? Burada bir parantez açacağım: Başlayan Başlangıç. Mutlak başlayan bir başlangıcı düşünmek için “bir varmış, bir yokmuş” ile başlamak hiçbir şey yoktu demektir. “Hiçbir şey yokken “hiçbir şey bile yoktu” demektir. Demek ki: kesinlikle ve apaçık olarak hiçbir şey yoktu. “Bir varmış” da yoktu, “bir yokmuş” da yoktu. Başka ifadeyle: Hiçbir şekilde varolmayan vardı demek, varolan “hiçbir şekilde” vardı demektir. Oysa “vardı” bile yoktu: “Hiçbir şekilde varolmayan vardı” bile yoktu. Bu da demektir ki: Hiçbir şekilde varolmayan!

“Hiçbir şey aynı zamanda söylenemez olandır. Biz ona “söylenemez olan” deriz ama o “söylenemez olan” bile değildir; “söylenemezdir” deriz ama “söylenemez” bile değildir. Çünkü “söylenemez” olan “söylenemez” olan olarak bile adlandırılamaz. “Söylenemez” olan adsızdır ama adsız da bir addır, oysa “söylenemez” olan, ad bile değildir ve adsız bile değildir. Patantezi kapatıyorum.

Bu noktadan sonra Stirner ifade ötesidir. Ve her ifade abestir. Bir bakıma sona kadar düşünen Stirner, susar. Susmak! Aktif bir bireysellikten aktif olmayana, ihtiraslı Ben’den eriyen Ben’e yol alır, – budur “Ben dillendirilemem”in dünyası.

Bedenimizden oluşan ve kendini algılayan ve böylece de kendini nesneleştiren Ben’in ardında, içinde Ben’in yaşama duygusu vardır; dolayısıyla her nesnenin ardında da bir Ben olabileceği doğaldır. Ne var ki, ifade edilemiyor, bilinemiyor. Dil eleştirmeni Mauthner, bu noktada şunları söyleyebiliyor: “Ben görünülerin dünyasına dahilim; ayrıca da ben’im ama – ve sadece ve sadece kendimden bilirim bunu – aynı zamanda kendinde-şeyim ve kendim-için-şeyim. Öyleyse konuş artık, çıkar baklayı ağzından! Neyim ben kendinde-şey olarak, kendim-için-şey olarak? Ben, ben, ben! Ben ben’im! Bu aptalca tekrarlamayı, bu kekelemeği aşamamaktadır dil.”[3] Bu noktada sormamız gereken soru: Stirner, bu kekelemeği aşabildi mi? Öncelikle Stirner, söylemlerini mantık yürüterek dile getirir. Ancak Stirner’i diğer Batılı filozoflardan ayıran noktalardan biri de mantığı sona kadar götürebilmesidir. “’Farklı düşünenler’ birbirlerini tahammül ederler. Ama neden bir nesne hakkında sadece farklı düşünmekle yetineyim, farklı düşünmeyi neden son aşamasına kadar götürmeyeyim ki; yani üzerine düşündüğüm nesneyi anlamsızlaştırana, nesnenin hiçleşmesine ve yok olmasına kadar?”[4]

Bu, tek sözcükle dilsel-mantıksal tutarlılıktır. Çünkü bu tümcesiyle mantığın sınırlarını kırar Stirner. Ancak kırdığı yerde kalır. Oysa bir adım sonra ötesinde olacaktır. Tıpkı Wittgenstein gibi, hakkında konuşamadığı konuda susmayı seçer, aksi halde totolojiye düşer. Analitik bir filozof olması onu bu adımı atmasını engellemiştir. Hayyam daha şanslıdır; o, filozof olmakla birlikte bir şairdir ve şair, özellikle Hayyam gibi bir şair mantığı kırmakla yetinmez; o, artık tanrısız derviş ruhuyla Varlık ve Hiçlik şarkısını kulaklarımıza fısıldamak için gözlerini yıldızlara diker. 

Dilin çaresizliği karşısında bir yenilgi duyumsar ve meselesini Hiç’e bırakmaktan başka alternatifi yoktur Stirner’in. Ve ne kadar hazcı ve soğuk usçu bir zekâyla son tümcelerini dışavursa da, sözlerinde gizli olan melankoliyi duyumsayabiliyoruz. Hâyâlet olarak adlandırdığı dilin son mertebesinde susar.

“Ben kendi kudretimin malikiyim ve Ben ancak Biricik olduğumu bildiğim an kudretimin malikiyim. Kendine-sahip-olan, Biricik’te yaratıcı Hiç’e, doğduğu yere geri döner. Benden yüce her varlık, ister Tanrı olsun ister insan, Biriciklik duygumu zayıflatır ve ancak bu bilincin rüzgarı karşısında sönüp gider. Meselemi Kendime, şu Biricik’e bırakırsam, o zaman meselem kendi yaşamını kendisi tüketen geçici ve ölümlü bir yaratıcının meselesi olur ve diyebilirim ki: Ben meselemi Hiç’e bıraktım.”[5]

Stirner her sözcükte bir hâyâlet görür; sadece dilin bireye hükmedecek güce sahip olduğundan değil, aynı zamanda her sözcüğün Ben’i açıklamakta yetersiz kaldığını, hatta engel oluşturduğunu bilir. Stirner’in dil eleştirmenliğinden övgüyle söz eden Mauthner, onun “sınırlı bir alanda da olsa acımasız bir dil eleştirmeni” olduğunu kaydederek, tüm dilsel yanlış anlaşılmaların “her şeyi kırıp geçiren Stirner’den kaynaklanmadığını” vurgular ve “Biricik” kavramının tekbenci ya da insan anlamını içerip içermediğinin anlaşılmaması dilin kendisinden kaynaklanıyor, der. Yani Stirner’in karmaşık bir filozof olarak yansıması Stirner’den değil, dilden kaynaklanıyor.[6] Bu gizemi açıklamaya çalışalım.

Stirner’in, yaratıcı Hiç olarak adlandırdığı, tüm hâyâletlerden arınan Ben’i sınıra dayanır ya da bir sınır-kavram niteliğine dönüşür. Evet, karşımızda sosyolojik fantomlardan arınmış, Hiç’e kollarını açmış bir Stirner düşünebiliriz şu an. Daha önce “Stirner und Nietzsche” (Stirner ve Nietzsche) adlı çalışmamda[7] her iki düşünürün de aynı yolu yürüdüklerini ancak yolun sonunda birinin son noktaya varınca devam etmediğini ve ötekinin de bu son noktada yeni bir yolun başlangıcına adım attığını vurgulamıştım. Benzeri karşılaştırmayı şimdi Hayyam’la da yapabiliriz.

Yürüdüğü yolun son durağının bir kaya parçası olduğunu gören Hayyam, görünürdeki denize atlar. Stirner’se düşünce okyanusunu izlemekle yetinir. Sözcüğün bittiği yerde Stirner kendi sonunu görür. Tam bir Batılı filozof karakteriyle acısını soğuk sözlerinin ardında gizlemesini iyi bilir: “Meselemi Kendime, şu Biricik’e bırakırsam, o zaman meselem kendi yaşamını kendisi tüketen geçici ve ölümlü bir yaratıcının meselesi olur.”

Ölümlülük ve geçicilik kavramlarına “Biricik ve Mülkiyeti”nde  daima karşılaşırız. Ve her defasında soğuk bir gülücükle ölümlü benliğini kabul etmiş gözükür Stirner. Ancak bu soğuk ve katı gülücüğün ardında gizlemeye çalıştığı melankoli, sözcük okyanusuna dalan okurun şüpheci gözünden kaçmaz. Soğuk düşünce denizinde sıcak gözyaşlarını duyumsayabilir okur. Kar taneciklerindeki sıcaklığı duyumsamak gibi. Stirner’in melankolisini görmemek olanaksız. Sönen bir yangın gibidir bedensel ve tinsel enerji son nefesini alınca ve gizde duran derin hüzün son kez soğuk kahkahalarla dışa yansıyacaktır. Mauthner, Meselesini Hiç’e bırakan ölümlü “Stirner kendi söylediğini kendisi anlamış mıydı” acaba diye sorar, sorudan daha çok acı bir hicivdir bu. Mauthner’in agnostik dil gücüdür bu analizi anlamamıza ve bu örtüyü aralamamıza yardımcı olan.

Mauthner

Mauthner’e dayanarak 1930’ların başında Stirner uzmanı Rolf Engert, Stirner felsefesini gizemci Üstad Eckhart’a ve “Doğu’nun büyük din dünyasına” yakınlaştırır. Özetliyorum: İçsel yaşantının en kişisel gizemidir Stirner’in yaratıcı Hiç’i: Kendimi yaratan Ben, içimdeki yaratanı, ki bu asla tam olarak ortaya çıkamaz ve yarattığı hiçbir nesne onu ifade edemez, ancak ve ancak sınır-kavram olan yaratıcı Hiç’le ve sadece sınır-yaşantıda idarak ederim.[8] Ne var ki Engert, incelemesini daha derinlere götürmüyor ama Stirner bağlamında Doğu felsefelerini yakından incelemek için önemli bir kapıdır. Sanırım Hayyam-Stirner incelemesi de ilerdeki çalışmalara katkı sağlayacaktır.

Öncelikle: Her iki düşünür de düşüncelerini mantık üzerine kurmalarına karşın, son aşamada mantığın üzerinde durduğu tabanı çekip almışlardır. Hayyam, Stirner’den farklı olarak, şüpheci-gizemci yanını mantıkla birleştirmeye çalışır; bunu Hayyam’ın şiirlerinde apaçık görebiliriz. Stirner’se sınır ötesini görmekle yetinir ve ikisini birleştirme uğraşını ardıllarına bırakır. Hayyam’dan “şair ve aynı zamanda matematikçi olarak bildiğim biricik”[9] kişi diye övgüyle sözeden Bertrand Russel, “Mystik und Logik” (Mistik ve Mantık) adlı incelemesinde şöyle der: “Büyük filozoflar hem doğabilimsel bilgiye hem de gizeme gereksinim duyuyorlardı: tam da ikisini armonik bir şekilde birleştirmek bu filozofların hayati çalışmalarına büyüklük kazandırır.”[10] Bu tümceyi sınır-kavram bağlamında incelersek iki düşünürü de daha iyi anlayacağız.

Sınır-kavram olarak Yaratıcı Hiç, sınır-yaşantıda bilinmeyen, bilinmez bir duygu verir, Engert’in deyimiyle “dünyasal olmayan ve dünyasal ötesi alanda” insana yeni, yaratıcı yaşam olanakları sunar. Stirner-felsefesinde Ben’i şekillendiren egoizm sınır-kavramlarla sınır-yaşantılarda Ben’in dağılmasına neden olur; bunu Stirner, kendini tüketen geçici, hiçleyici ve ölümlü yaratıcı olarak anlar. Stirner, gündelik dünyayı mutlak yadsıyan bir gizemci değildir ama aynı zamanda tinsel Biricik’i dünyasal varoluşa da indirgemez. Dünyayı ve dünyasalı yadsımaz. Ve hakikate, Tanrıya ulaşma zahmetinde bulunmaz, Tanrının bir parçası olmak da istemez. O, hakikattir, hakikatin kendisidir, Tanrıdır. Biriciktir yaratıcılığın ilk kökü ve kökeni. Tanrı, yazılmamış bir sayfa mıdır? Sükûnet midir, Susma mıdır, yaratıcılık mıdır, bütünlük müdür, köken midir? Dil ötesinde midir? Tüm bunlar Biricik’in de özellikleridir.

Felsefeyi yalnızca bir dil sorununa indirgeyen Wittgenstein’e göre dilde söylenebilecek ne varsa dil ile söylenir. “Dilimin sınırları dünyamın sınırlarını imler”[11] der ve diğer taraftan “yine de dile getirilemeyen vardır. Bu GÖSTERİR kendini, gizemli olandır o”[12] der. Wittgenstein, felsefeyi dile indirgerken görüldüğü gibi söylenemez olanın olduğunun da altını çiziyor. Hatta Wittgenstein’ın şu tümcesi dilin dünya ile olan bağının aslında tam yetersiz olduğunu açıklar: “Dünyanın nasıl olduğu değildir gizemli olan; olduğudur.”[13]

Dil sürekli nesneye yönelir, soyut kavramları da nesneleştirir. Beyinde oluşan resimler dilin ancak minimalleşen resimleri olabilirler. Ve sadece belli bir çerçevede iletilebilirler. Oysa imge sınırsızdır ve bir birlik değildir. Nesneler de sözcüklere bağımlı düşünüldüğünde birlik hâlinde değillerdir. Birlik düzenin simgesidir. Düzen kavramının oluşunu Mircea Eliade’ye dayanarak küçük bir öykü şeklinde anlatmak yerinde olur: Batıl düşünceden payını almış akıl günün birinde dünyanın bir düzen (kozmos) olduğunu ve bununla da bu durumun daimi olması için dünyayı düzensizliğe (kaosa) dönüştüren ya da dönüştürmek isteyen kötü cinlere karşı muhafaza etmek gerekli. Düşüncelerin birliği ve bütünlüğü yani rasyonel akıl cin korkusundan dolayı oluşabildi. (Eliade, “Das Heilige und das Profane/Vom We­sen des Religiösen”). Eski Yunan felsefesinde kozmosla ilgili benzeri hatta aynı mitolojik öyküler anlatılır. Aslında Platon Timaios’ta bundan pek de farklı bir şey anlatmamaktadır. Bir birlik içinde düşünen akıl aynı zamanda kategoriler içinde düşünmek ve düşünerek ürettiği sözcükleri nesnelerle özdeşleştirmek zorunda kalmıştır. Oysa Doğu felsefesinde ve gizemci felsefede birliğe dayalı bir dil bulmak mümkün değil.

Mauthner Budizm için şöyle der: “Budist gizemin en derin sözü de dil değildir, gramer olarak anlaşılır değildir.”[14] Stirner için aynı şeyi altını çizerek belirtmek isterim. Şu sözün ve sözcüklerin hangi biri sözcüktür, hangi biri dildir, hangi biri anlaşılır olandır. Alıntılıyorum:

“Tanrı hakkında denir ki: “Adlar seni adlandırmaz”. Bu Benim için geçerlidir: Hiçbir kavram Beni dillendirmez, benim özüm olarak ileri sürülen hiçbir şey Beni tüketmez; bunlar sadece birer addır. Keza Tanrı için tam yetkin olduğu ve tam yetkinliğe erişme çabası gibi bir mesleği olmadığı söylenir. Bu da sadece Benim için geçerlidir.”[15]

Biricik’i nesne olarak anlamaya çalışmak abestir, çünkü sözcüklere sığmayacak kadar kategorisizdir; iletilemezdir. Bu bağlamda kategorilerde düşünürsek, örneğin özdeşliği özdeşsizlikle özdeşleştirmemiz gerekir. Yani: Tanrı ve Tanrı-olmayan özdeştir. Bu elbette bir çelişkidir. Ancak çelişkisiz dil düşünülebilir mi? Hatta dil yapısı gereği çelişkilidir. Goethe, çok yerinde söyler: “Kafamı çelişkilerle karıştırmayın! İnsan konuşmaya başlar başlamaz yanılır.”[16]

Sınır-yaşantılarda bulunan insan, sözcükleri bir giysi gibi sırtından çıkarıp atmalıdır, çünkü usun sınırlarını aşar dillendirilemeyenin dünyası. Mauthner “zavallı sözlerle” bir kez daha söylenemez olanı resimlemeye yönelir: “Dünya iki kez dünyada değildir. Dünyanın yanında Tanrı yoktur, Tanrının yanında dünya yoktur. Bu kanaate panteizm de dediler, titiz davranarak (belli ki kişisel Tanrıyı kurtarmak için): Panteizm. Neden olmasın? Ne de olsa hepsi sözcük. […] Sözcükler yüzünden münakaşa mı edeyim? […] Ben duygusu bir yanılsamadır. […] Yoksa bunlar sadece birbirlerini izleyen felsefi sözler mi? Dilin oyunları mı? Hayır. Yaşayabileceğim şey artık sadece dil değildir. Yaşayabileceğim şey gerçektir. Ve dünya ile aramdaki farkın birkaç saatliğine de olsa ortadan kalkacağını yaşayabilirim. […] ‘Tanrılaştığımı’ yaşayabilirim. Neden olmasın.”[17]

Tanrı dünyanın ötesinde değil, Tanrı dünyada içkindir, dünyada içkin olan Tanrı, insanda içkindir: Tanrı=Hiç=Ben. Biricik, Tanrıların yanında bir Tanrıdır.

Stirner’in Ben kavramını, Hayyam’ın Tanrı arayışını ve us-eleştirisini bu bağlamda düşünürsek, her iki düşünürün felsefesini mutabık ifade edebiliriz.  

Her iki filozofun otorite, tahakküm, us, tin ve her üst-organa karşı duruşları kültürel-sosyal boyutunu çoktan aşmıştır. Rimbaud’un bu bağlamda derin iki tümcesi akla gelmektedir: “Ben usumun tutsağı değilim.”[18] Ve “Akıl otoritedir.”[19] Rimbaud’nun da usa yaptığı eleştirinin yalnızca yüzeysel boyutu sosyal-kültüreldir, oysa felsefi boyutuyla özü tamamen gizemseldir.

Şimdiye kadar Stirner hakkında yapılan araştırmaların büyük çoğunluğu onun bireysel özgürlüğünü, empirik Ben felsefesini, tahakküm eleştirisinin sosyolojik boyutunu içeriyor. Bununla sadece Stirner felsefesinin yüzeyine dokunulmuş oldu. Ben’in yapılandırılması, kendini tüketmesi ve neticede dağılımı açısından bakıldığında Stirner, doğal olarak her sözcükte bir hâyâlet görecektir; dilin ötesine bakabilen bu düşünür, dilin gerçeğin gölgesi bile olamadığını rahatlıkla vurgulayabilmektedir. Mauthner Stirner üzerine şöyle yazıyor: “Dilin töre ve insan davranışlarındaki en genel alışkanlıkları üzerindeki erkini daha önce hiç kimse Stirner gibi yangın saçan o ateşli eseri ‘Biricik ve Mülkiyeti’nde böylesi bir öfkeyle görememişti. Stirner’e göre tüm soyutlamalar, gerçekler, idealler, aslında bütün büyük sözler nefretedilmesi gereken hâyâletlerdir. […] Stirner nefret etmek zorundadır, başka türlü yapamaz. […] Dilden de nefret etmek zorundadır. Stirner’in şu korkunç sözü, amacı doğrudan bu değildiyse de, dil için de hatta özellikle dil için geçerlidir: ‘Hazmet kutsal ekmeği ve kurtul.’ Hazmet dili ve kurtul; hazmet logos’u, yut sözcüğü.“[20]

Bu tümceler usu ve logosu imha etmek isteyen bir düşünüre hitap ediyor. Mauthner, şunu da sözlerine ekliyor: “Ben’in bir yanılsama olduğu düşüncesiyle Stirner’e karşı gelmek, Stirner’in felsefi yapısını ciddi bir şekilde bozardı. […] Çünkü vahşice gülen o son tümcesini kendisi bile tam olarak anlamamıştı.”[21]

Mauthner’e göre Stirner, Ben dışında her nesneyi fantom olarak görür. Peki Ben konusunda neden direniyordu Stirner? Stirner’in kendine gizemci diyemeyeceğini aslında Mauthner anlayabilmeliydi. Her şeyde bir düşünce saplantısı gören Stirner’den yeni bir izm beklemek abes olurdu. Mauthner bunun farkında değil miydi? Oysa Stirner’in sözcüklerle oynadığını çok iyi biliyordu. Stirner, felsefesini adlandırmamak için ne pahasına olursa olsun direnmekteydi, hatta zaman zaman totoloji yaptığını bile gözlemleyebiliriz. Ve aynı zamanda Stirner’in dili, özellikle Ben, Kendi-olan ve Biricik kavramları kafa karıştırmaya uygun kavramlardır. Ayrıca Mauthner’in bu tümceleri not ettiği dönemlerde Stirner, esas olarak anarşizm ve nihilizm kapsamında anılmaktaydı. Mauthner’in şüpheci yaklaşımını bu saydığım nedenlere bağlıyorum.

Stirner

Neticede ölümlü ve hiçsel, geçici Ben, doğduğu yaratıcı Hiç’e geri dönerken, tüm düşünceleri ardında bırakır. Arınmış Ben yaşanmışlıktaki bir Hiç olarak ne dünyasal ne de tinseldir; çünkü o, düşünce olarak varoluşundan vazgeçmiştir. Ben adsızlaşmıştır, sadece yaşanmışlığın, binlerce özelliğin ifadesidir. Yaşayarak yaşanmış olur. Saplantıların “en modern hükümdarı ‘bizim Özümüz’dür” diyen Stirner, ne nesnedir ne de bir düşünce; söylenemezdir.[22] Düşünce saplantısı olan insan ecinnilidir, düşünce hastasıdır. Söylenemeyen ve iletilemeyen bir yaşantıda Stirner, tüm hâyâletlerini kaybeder. Ve neticede Ben’sizleşerek meselesini Hiç’e bırakmaktan başka bir alternatifi kalmaz. Biricik’in Tanrıyla özdeşleşmesi dünya ile Ben arasındaki ayrımın kalkmasına denk düşer. Budur adsız Biricik’in ve gizemcinin yaşantısı. İşte bu noktada gizem kendini gösterir. Bu noktada Ben, Tanrı nesne olmaktan çıkar. Ve tüm yasalar, kurallar, emirler, buyruklar ölür. Çünkü: “Her buyruk bir yasaktır ve her yasa sınır-aşmayı yasaklar.”[23] Sınır aşıldığında tüm yasalar geçersizleşir. “Hepimiz Bir’iz, hepimiz Tanrıyız – bizi ayıran tek şey şu noktacık ‘zaman’dır.[24]

Sınır-ötesinde, başka deyimle sözcük-realizminin yıkılmasıyla yasaklar ve buyruklar gibi kavramlar da keyfi olma özelliklerini yitirir. Hayyam’a göre görünürdeki dünya sisli bir resimdir, boş bir görüntüdür, ardında ya da içinde gizil olanı usla idarak edemeyiz. İşte abstraktalar içi boş olup sınır-ötesini yasakladıklarından Hayyam ve Stirner tarafından boş inanç olarak reddedilirler. Kavramlar mantığa dayandırılarak gerçeğe uygulanırlar oysa gerçek yaşantı mantıksal değildir. Dolayısıyla yaşanılmış olan dolaylı olarak dile getirilirken, ondan ancak bir zerre aktarılabilir. Yaşantının dünyası kavramların ve realitenin dünyasından ayrıdır.

Suzuki, Erich Fromm’la birlikte kaleme aldığı Zen-Budist ve psikoanalitik bir incelemesinde bu fenomeni şöyle açıklamaya çalışır: “Batı’da Evet eşittir Evet ve Hayır eşittir Hayır. Evet asla Hayır anlamına gelemez ve tersi. Doğu, Evet’in Hayır’a ve Hayır’ın Evet’e geçmesine izin verir. Evet ile Hayır arasında sabit sınır yoktur. Bunun böyle olması yaşamın doğasından kaynaklanıyor. Sınır sadece mantıkta silinemezdir.”[25] Hayyam’ın mantığa ve dolayısıyla kavramlara karşı şüpheciliği bu olgudan kaynaklanıyor. Mantıkçı ya da rasyonalist birey kavram üretmekte ne kadar başarılı olursa olsun, yaşamı aldatamaz. Suzuki, ayrıca son bir yanıt aramakla görevlendirilen aklın yeteneksizliğini açıklamaya çalışırken mistik anlayışla uyum içinde olan şu sonuca varır: “Yanıt özümüzün en altındaki tabakanın altında saklıdır.”[26] Aklın yüzeyini aşarak “bilinçsizliğe” varmak gerekir. Suzuki buna “Mu” der. Ama “bilinçsizlik” kavramı psikolojinin alanında düşünüldüğü sürece Mu’ya ulaşılamaz. Suzuki, Batı’nın kavramlarıyla yetinemeyip ”psikolojiyi” aşmak gerekir, der. Çünkü Mu alışılagelen psikolojik ya da psiko-analitik bağlamda tam olarak ifade edilemiyor. Dolayısıyla Suzuki, buna kozmik “bilinçsizlik” ve ontolojik “bilinçsizlik” der. Gizemci ve Biricik açısından bu, iç’in dış’la, dünyayla, Tanrıyla bir olması anlamına gelir. Hayyam’ın öğretisi de bunu içerir: Hakikat kavramını yıkmak gerekir ama hakikatin kendisini değil. Ben, bunu ancak kendisi yaşayabilir, çünkü Ben, kendisini yaratandır, çünkü o dünyadır. Dolayısıyla Ben ile dünya arasındaki ayrım sadece kalkmaz, bizzat her iki güç bir tam güce dönüşür ve bir olurlar. Dünya gizini çözdüğünü iddia etmeksizin, sadece bu gize derin göndermelerde bulunan Hayyam, dünyayı münakaşa içinde geride bırakır. Dünya söylenemez ama yaşanabilir. Bu, Hayyam’ın ve Stirner’in son tümcesi olarak algılanabilir.


[1] Max Stirner, Der Einzige und sein Eigentum, Reclam 1981, s. 400.

[2] Stirner, Der Einzige und sein Eigentum, s. 412.

[3] Fritz Mauthner, Wörterbuch der Philosophie, 2. Band, Diogenes Verlag 1980, s. 373.

[4] Stirner, Der Einzige und sein Eigentum, s. 379.

[5] Stirner, Der Einzige und sein Eigentum, s. 412.

[6] Mauthner,  Der Atheismus und seine Geschichte im Abendlande, 4. Band, Georg Olms Verlagsbuchhand­lung Hildesheim 1963, s. 216 ve 217.

[7] Halil İbrahim Türkdoğan, Der Einzige und das Nichts, Leipzig 2003,  s. 121-130.

[8] Rolf Engert, In: Der Einzige, Vierteljahresschrift des Max Stirner-Archivs Leipzig, Sayı. 4 (8) 1999, s. 12.

[9] Bertrand Russel, Philosophie des Abendlandes. (Batı Felsefesi Tarihi), Europaverlag. 8. Auflage 1999, s. 435.

[10] Bertrand Russel, Mystik und Logik, Wien/Stuttgart 1952.

[11] Ludwig Witgenstein, Tractatus logico-philosophicus (Mantıksal-felsefi risale), Suhrkamp 1963, s. 89.

[12] Witgenstein, a.g.e., s. 115.

[13] Witgenstein, a.g.e., s. 114.

[14] Mauthner,  Wörterbuch der Philosophie, s. 120.

[15] Stirner, Der Einzige und sein Eigentum, s. 412.

[16] J. W. Goethe, In: Ludwig Klages: Der Geist als Widersacher der Seele, Bouvier Verlag Herbert Grundmann, Bonn.  s. 73.

[17] Mauthner, Wörterbuch der Philosophie, s. 131 ve 132.

[18] Arthur Rimbaud, Sämtliche Werke, Insel Verlag 1992, s. 317.

[19] Rimbaud, a.g.e., s. 347.

[20] Mauthner, Die Sprache, Rütten und Loening, 1905, s. 83.

[21] Mauthner: Die Sprache, s. 84.

[22] Stirner, Der Einzige und sein Eigentum, s. 400.

[23] Klages, a. g.e., s. 609.

[24] Rosen, a. g.e., s. 30.

[25] D. T. Suzuki, Erich Fromm,  Zen-Buddhismus und Psychoanalyse, Suhrkamp 1971, s. 19.

[26] Suzuki, Fromm, a.g.e., s. 67.

Views: 260

Devletleşme, Yöneticilerin Ortaya Çıkışı ve Deve Cemal Çetesi (Bölüm 2) – 8 – Bayram Bey

Yargıyetkililiğin yöneticileri, baştanımazlar ya da başıbozuklar, yaşamı üretenler ve hep yeniden üretenler

Yazıcıoğlu anlatısının özetini verdiğimiz bu kesimi de içinde bulunulan koşullar gereği yargıyetkili, kurulu düzenin yöneticileri ve kısaca bunların yanında kurulu düzene karşı açıktan direnen odakları anlatıyor, gösteriyor. Anlatının bakış ortalığı ise dönemin yargıyetkilisi ve soyudur. Burada birkaç yerde sözcelenen, betimlenerek görünür kılınan, bunların oluşturduğu bilgide ortaya çıkan üretenler ve hep yeniden üretenlerdir. Elbette bu eksikli görünüş, anlatıştan dolayı Yazıcıoğlu’nu olumsuz eleştirmek ya da karalamak gülünç olur. Çün Ali Bey de o koşullarda bir yargıyetkilinin buyruğu altında, çevresinde ve ilişkisindedir. Yazma becerisini ve iznini ona kazandıran ve veren kurulu düzendir. Onun bu düzen içinde bu özel konumlanışı olmasaydı, elimizdeki anlatı oluşamayacaktı. Çün anlatının koşulları ile düzenin koşulları bir soyutlamalı, kurgusal bütünlüğün parçalarıdır. Bu devlet düzeni de değişe değişe, dönüşe dönüştürüle bugünkü çağdaşçı devletlere evrilecek, evriltilecektir. Burada vurgulamak istediğim bir devletin düzeni değil, devletler yıkıla kurula varoluşlarını sürdürürken çağlarının anlayışlarının koşulları gereği yeni devletlerle birlikte devletli düzenlerin varlığıdır. Şunu da belirterek buradan dönemin üretenlerini ve hep yeniden yeniden üretenlerini anlatımızda bulmaya çalışalım: Devletin, devletlerin yıkılışları, yeniden kuruluşları elbette kesintili ve kopuşludur. Aynı yerlemlerde ve aynı insan topluluklarına egemen olan bir aygıtlar, uygulayımlar, toplaşmalar, ortalıklaşma ve yoğunlaşma süreçleri de olsa bu önden sona bir süreç, bir süreğenlik dolayısıyla bir bengilik sayılamaz. Ancak bu bakış çok çağdaşçıl bir yaklaşımdır. Buna karşın Yazıcıoğlu Ali Bey bu konuda dönemin yaygın bakışının tersine, kesintileri, kopuşları da şöyle bir vurgular birkaç sözcük, tümce ve önermesiyle. Bunların içinden taşan sözceleri ve görünebilirlikleri, dolayısıyla bilgisi ve bu bilgiyi yer zaman erk ilişkileri, savaşımlar ve savaşlara iliştirerek bir anlatı kurması onun özgüllüğüdür. Bu açıdan o yazıcılığın saltık kurulu bir düzen aygıtı olması kalıplarını da parçalar. İşte 2. bölümün üstalıntısı (epigrafı) olarak yazdığım şu dilbilgisi tümcesinin içinde açıkta, dapdazlak duran sözce, görüntü, bilgi, erk çatışmaları, kuvvet ya da devinimlik ilişkileri tümceyi kırıp dökerek, yeri gelince sözcüğü çatlatarak söylediğim özellikleri, özgüllükleri içinde toplamış bulunuyor:  “Fil-cümle her zamanda bir tayife ki huruc idüp [ortaya çıkıp] padişah olupdururlar.” Bu görüş aşağıda Yazıcıoğlu’nun “çevirisini” yaptığı İbn Bibi’nin görüşüyle koşuttur. Bir yineleme olarak söylersem, çağla anlattığım süre yıla vurulmuş, belirli, değişmez bir süre değil, insan toplulukların içinde yaşadıkları koşulların olanca ayrımına karşın benzeştirilebilirliğinin ağır bastığı ayrı uzunluktaki dönemlerdir.  Elbet çağ derken de bir soyutlama, genelleme ve kurgu yaparız. Bu yüzden de İbn Bibi’den yaklaşık 130 yıl sonra yazan Yazıcıoğlu da benzeş içerikli bir tümce kurar. Çünkü yönetenlerin ve yönetilenlerin anlayışlarını değiştirecek yeterli koşullar bulunmamaktadır. Bu yüzden de o çağa yargıyetkillik çağı dedim ki, bu çağdaşçı yönetim ve yönetimsellikle oldukça ayrımlı bir durum. Elbet insan toplulukları açısından da bu benzeşlik ve ayrımlar geçerli. 

     Söylediklerimi bir yorumlama çabası olarak nitelemeyi önleyecek biricik de olsa bir etkeni belirterek dönmeyi söz verdiğim arayışa, insan topluluklarını, onların yaşamı durmadan günden güne üretişlerini, kurmalarını, yaratışlarını bulmaya geçeyim. Anlatının çağı, yazıcının çağı “her zamanda bir öbek insanın ortaya çıkıp yeterli bir kalkışmayla yargıyetkili olması”na inanmaz. Çünkü yargıyetkillik soy içinde Tanrı’nın bir bağışı  olarak birinden başkalarına geçer. Bir anlamda dönemin olayyazıcı anlatıları ağırlıkla yargıyetkillikli bir soyun kuruluşu anlatısıdır. Ve erki elinde tutan soy sonsuz olarak düşünülür. Çünkü yazıcı ya sarayın bir yöneticisi (dost, nedim, sırdaş, üst yönetici, hacib, atabeg) ya da bu görevi yazdıklarını erk aygıtına sunarak isteyen, içi çeken biridir. Bu yargıyetkili geçişleri, değişmeler, dönüşmeler yargıyetkili olanın yeteneklerine, erk yaratıcı deviniliğine (kuvvetine), gücüne, yönetme güçoluşuna göre değişse de anlatının döneminde bengi olarak kavranır. Çiftedeğerli bir inanç. Bu bengilik, bu seçilmişlik Tanrısaldır. Aşkın bir sonsuzlukta sonsuzca yaşayan bir soy payıdır ve soy içinde kuşaktan kuşağa devredilen bir kalıttır… Anlaşılabileceği gibi o çağdan Kant’a ve Kantçı çağ değiştiren, önceki çağları yıkan “sonluluk” düşüncesine daha çokyüzyıl vardır. İşte Yazıcıoğlu Ali bu anlayışlara karşın, yazdığı tümcenin kendisine zarar verebileceğini bile bile, “Fil-cümle her zamanda bir tayife ki huruc idüp [ortaya çıkıp] padişah olupdururlar” der. Bu deyiş de Tanrısal soyun yargıyetkillik payını ayaklanarak beceren, kapan “tayife”lere ya da öbeklere aktarır…

     Karahanlı devletini yıkan Karahıtaylar/ (onları yıkan) Moğollar döneminde olduğu gibi o çağın bakışınca bir soyun bengiliği anlayışı vardır. Bunun tersini düşünmenin koşulları yoktur. Bu koşullar ve bu koşulların sürdürülmesi ya da kalıcılığı (yargıyetkillikli düzenin bekası), el konulan varlıklılığın artırılarak büyütülmesi ve kutsal soyun gelecek üyelerine kalıt bırakılması devlet erkinin, devlet yöneticilerinin yetkesinin tek düşüncesi, tasarısı ve edimidir. Tersi bir düşünce, düşünüm, tasarı anlatımlaştırılamaz, anlatılamaz. Bu düşünceler, önermeler çıkını söylenemez olanın alanıdır. Tersi bir düşünü usa azıcık yakından geçse, tövbe çekerek o düşünüler kovulmalıdır. Üstelik böylesi bir çaba ya da eylem erk katında, erk katının katmanlarında söylenemez olandan önce düşünülemezdir de. Öncelikle baskın ve belirleyici olarak, bir belirlenmişlik içinde başka türlü düşünmenin koşulları yoktur. Kurulu bir düzen içindeyken onun belirlemesi altında ya da belirlenenlerin/yönetilenlerin, yönlendirilenlerin bu belirlenmişlik içinden çıkıp bir “dışarıdalığı” düşünmeleri hiç de kolay değildir kuşkusuz. Ve kuşkusuz bu dışarıdalık konumunun koşulu da en azından imgelemde düzenin dışına çıkabilmeyi önvarsayar. Söylemlerin birçok sınırlayıcıları vardır. Bu yüzden düşüncenin, tasarlamanın, onu anlatabilmenin, gösterebilmenin, kısaca bilginin sınırlandırılış aygıtlarından konuşuruz. Foucault’ya bakarsak bu sınırlandırıcılar üç alanda, üç aygıtla işler: “kurucu özne felsefesi, ilk deneyim felsefesi ve evrensel arabuluculuk felsefesi” içinde yazı, okuma, değiş-tokuş oyunlarıyla söylem gerçekliği içinde onu anlamlandıran şeyin buyruğuna bırakarak kendi kendini geçersiz kılar. İşleyiş yani söylemin yok edilişi ya da söylemin kendini geçersizleştirmesi şöyle çalışır:

… söylemin bu apaçık yüceltilişinin, bu apaçık logofilinin [söz, bilgi sevgisi?] altında, bir çeşit endişe gizleniyor. Her şey, sanki yasaklar, engeller, eşikler ve sınırlar, en azından kısmen, söylemin büyük üreyişi dizginlenmiş olsun diye, içerdiği zenginlik en tehlikeli bölümlerinden boşaltılmış olsun ve de düzensizliği en denetlenemeyecek olanları savuşturan figürlere uygun biçimde düzenlenmiş olsun diye cereyan ediyor; her şey sanki düşüncenin ve dilin oyunları arasında fışkırışının işaretlerine varıncaya dek, her şeyi silmek istemişlercesine cereyan ediyor. Hiç kuşkusuz bizim toplumumuzda, ve sanırım bütün ötekilerde de, ancak farklı bir profil ve vurgulamalarla, derin bir logofobi [söz, bilgi korkusu?], bu olagelişlere karşı, bütün o ifadelerin ortaya çıkıvermesine karşı, şiddetli kesikli, kavgacı, aynı zamanda da düzensiz ve tehlikeli ne olabilirse onlara karşı, söylemin o kesintisiz ve düzensiz büyük uğultusuna karşı bir çeşit sağır endişe var. (Foucault, Söylemin Düzeni, s. 49, 50, ç. T. Ilgaz 1987)      

     Bunlara koşut o çağın düşüncesini ya da çağ düşüncesinin bir yönetim katmanındakiler için geçerli olan bir türevini Yazıcıoğlu anlatısında M. Muzaffer beye söyletir. Gerçi Yazıcıoğlu’nun Muzaffer’e söylettikleri, dönemin yüce değeri us ve onun önemli parçası olan edimci us “kurnaz tilki hah hah ha” makamındadır. Sözce ne denli “yedi iklim dört köşeye” yayılsa da bize yargıyetkilinin erkini, yetkesini, gücünü, güçoluşsal edimlerini, türe (adalet) ve tüzesini (hukuk) de görünür kılar:

[Gazan Han] “ Ne yirün begligin istersin, takririn yazsunlar.” [dedi.] M. Muzaffer eyitdi “Her kişi beglik ve mansıb ve mertebeyi kendü asıl nesebe göre istemek gerekdür. İrte bir gün yine elümden alınacak büyük beglik eksügüm degüldür.”

     İkincilikle düşünme gücünün böylesi bir düşünceyi ürettiğinde onu anlatabilme düzeneğinin üzerinde “öldürür” yaftası/uyarısı asılıdır. (Böyle bir şey düşünülürse, ki olanaklıdır, düşünen kişi saltık baş sallatıcı bir ürpermeye tutulur. İbni Sina’nın saraydan saraya kaçarak kellesini kurtarma çabası 11. yüzyılda böylesi Aristocu bir düşünmenin ve o düşünüleri yazmasının düz ya da tekten sonucudur…) Yaygın olarak yazıcıların, yazıcı bilgidostlarının/bilgelerin/filozofların/, bilgidostu yöneticiler, saray bakıcısı ve saray sağaltıcılarının, örneğin Yusuf Hashacib’in anlatısında “Öğdülmüş’ün hükümdara cevabı”nda –ki karşılıklı konuşma yargıyetkili ile  yönetimbaşının/vezirin konuşmasıdır- şöyle yazar (ikililerin –beyit- başındaki sayılar, Kutadgu… daki ikililerin sıra sayılarıdır):

1934: Tanrı kimi bey olarak yaratmak isterse, ona önce münasip tavır ve hareket ile akıl ve kol kanat verir./ 1935: Bu beylik işi beylerin işidir; beylerin işini bey olan kimse bilir./ 1936:  Bu işi hükümdar benden daha iyi bilir; babası bey idi, kendisi de beydir. (Has Hacib, agy. s. 147.)

Yargıyetkililik düzeninin amacı ise Y. Hashacib’in anlatısında “hükümdarın (yargıyetkilinin)” ağzından şöyle sorunlaştırılır ve sorulaştırılarak Öğdülmüş’e sorulur:

1924: Beyin nasıl olması gerek ki, o bunların [Tanrı’nın yarattığı insanoğulları ve kızlarının] başına geçsin, işini görsün, nam ve şöhreti dünyaya yayılsın./ 1925: Memleketi düzene girsin, halk zenginleşsin, göçtüğü zaman da, iyi nam bıraksın./ 1926: Gümüş ve sırmalar ile hazinesi dolsun; düşmanı boyun eğsin ve kargaşalık ortadan kalksın./ 1927: Asker toplansın, kudretli bir ele sahip olsun, yeter bilgi ile memleketi idare etsin./… 1929: Huzur içinde ömür sürsün, uzun zaman hükümran olsun; bütün canlar feda olsun, tek o yaşasın. (Has Hacib, agy. s. 146.)

     Yazıcıoğlu anlatısının sözcelerinin içinde sözcüklerin, tümcelerin, önermelerin dışarısında topluluklar uğuldayıp durur. Yazıcıoğlu dönemine uyarak, dönemin olayyazıcılığında (arab. vaka=olay, fars. nüvişten: yazmak> osm. vakanüvis?) anlatının nesnesi olan hanları, sultanları, onların yakın çevresindeki yöneticileri, devletin başka aygıtlarındaki düşük katlı yöneticileri anlatır, gösterir, onları konu eder. Aslında topluluklar ya da sonraki bir kavramla belirsizlik içindeki “halk< ahali< avam< teb’a…” katına pek inmez. Özelinde topluluklar düzeyinde dolaşıma girmiş anlatılarda da konu saraydır. Saraydakilerin, konaklardakilerin, korunaklı içkalelerde ya da kale içinde kalelerde yaşayan yönetici beylerin dışında bir öykü konusu topluluklar içinde de ilginç bulunup anlatılmaz. (N’apsınlar yani, sıradan daraltılmış ve güçlüklerle dolu kendi çekilmez yaşamlarını bir de öykü dinleyicisi olarak mı yaşasınlar?) Sözlü anlatılardan beklenilen ağır bir yaşamdan bir türlü kurtulamayanlara hiç olmazsa imgelemlerinde canlandırabilecekleri denli bir uzaklıkta (çok aralı olmayan bir ıraklıkta) bulunan bir yaşamın anlatısıdır. Topluluktan insanlar kendilerine şunu soramazlar hiç; peki bunlardan bize ne? Bu anlatıların yaygınlığı dinleyen insanları yoksulluktan çekip özenilecek bir yaşama, bu dünyada var olduğunu kestirebildikleri bir yaşama götürür. Erklilerin çevresinde üretilen bu anlatıların sayısız işlevinden biri saraya (yargıyetkilinin evi ve yönetenlerin toplanma katlarının olduğu çok örgütlü bir yapı: Rum Selçuklularında bargah ile dergah, Moğollarda ordugah) özendirmek; sarayı (kat ve katmanları ve işlevleriyle) içe sindirtmektir. Bengi Tanrısal bir düzenin yeryüzünde Tanrı tarafından onun örnekçecilerine verilişi. İbn Bibi’nin kendisinden önceki bir anlayışla, söyleyişle ve kendisinden sonraki yazıcıların da durmadan yineledikleri gibi:

“Ülkenin sahipsiz, cihanın sultansız, şehrin yöneticisiz, tahtın padişahsız kalacağı günler yakındır. Padişahlar hakkında, ‘onlar olmasaydı nizam bozulurdu, seçkin ve sıradan kişiler bir olurdu. Saçmalıklar üstün gelir, bozukluk her yere hakim olurdu’ sözü söylenmiştir. Gerçekten de dünyanın yaratılışından insan neslinin tükeneceği zamana kadar, Şiir: ‘biri gider yerine diğeri gelir. Dünyayı yöneticisiz bırakmazlar” kuralı doğuda ve batıda geçerli olarak kalacaktır. Dünya durdukça gece ve gündüz birbirini takip ettikçe bu kuralda bir değişiklik olmayacaktır.” (Selçukname, ç. M. Öztürk, s. 35.)

     Çağa göre bu tartışılacak bir şey değildir. Bu ayrımı koyan yaratıcıysa bunu kim sorgulayabilir ki! Ayrıca mal ıssı malını istediğine verir; bundan dinleyenlere ne ola ki! Bu anlatıların başka bir işlevi de, ola ki çok ender de olsa, baskın anlayışa aykırı da olsa “göz gerçekliği (göz hakkı)” isteğinde bulunan insanları ortaya çıkarmasıdır. Yani aşkın düzen ve yeryüzündeki örnekçeleri sorgulanır, ardından sorgulanmakla kalmaz onu topallatacak direnenler çıkar ortaya. Anlatıların keskinleştirdiği imgeleme gücü, eşzamanlı olarak şeyler ve sözcükler arasında bir oranlama, orantı kurma gücüdür de. “Biri yer, biri bakar…”lı tümceler, önermeler kurulur olur böylece. İmgeleme, iççekmesi (arzu), isteme bir devinilik üretir; bir güç, bir güçoluş, erişmelikler, amaçyollar… bunlar yaşamın her alanında ayrıkotu gibi her yöne sarar, yayılır, her yeri kaplar. Bunlar eski yaşamın içindeyken yeni bir yaşamın kurucu devinilik ve güçleridir. 

     Böylesi bir yaklaşımla Yazıcıoğlu’nun anlatısında üzerinde “doğrudan” bir şey söylenmeyen toplulukların sesi, görüntüsü, bilgisi, direnişleri ki onların devindiricileridir, yazıcının erişmeliğine, bilincine karşın ortalığa dağılır. “Karluk boyı Türklerü” vardır bir yerlerde. “Şehirlerün ve etrafun bazirganları ve yolcıları” vardır. Gerçi bunlar yalnızca saraya çalışırlar gibi söylenir, gösterilir. Ama açıkta olan anlam ışık çakması hızında kentleri, toplulukları, ülkeleri dolaştırır bu “bezirganlara, yolculara”. “Ta haddi ki bir vaktin Horasan’un Bu Said Han’a malı gelür”dir. (Said Han, o zamanda Horasan beyidir. Sonra Han olan bir Moğol soyludur; Ebu Said.) Horasandan devşirilen malları üretenler, yapanlar; dokuyan, nakışlayan, kuyumlayan, bezeyen ve oyalayanlar olacak ki bu alışveriş bir biçimde yürüsün ya da el konularak ya da satın alınarak Horasan’dan Sultaniye’deki “ordugaha”, Konya’daki “bargah (sultan konutu) ile dergaha (yönetim yerleşkesi)” ve başka illerin yönetici beylerine, onların saraycıklarına, konaklarına gönderilebilsin. Türlü meyveler, türlü yemişler üretilir o topluluklar tarafından. “Semnan ve Horasan etrafından gayet eyü süçiler[alkollü içecekler] ve Mazindaran’dan narinc ve turunc ve anar [nar] ve isfahan’dan elma gelür”. Alverciler mal alırlar, mal satarlar o zamanlar İslam iklimlerinde (bölgelerinde) bulunan kentten kente. Topluluktan topluluğa kervanlar (<karavanlar) kaldırır. “Gayet eyü süçiler” bile yükletlerde (develerde) yüklüdür. Bu bilgiler doğrudan doğruya üretenlerin, yapanların, ürünleri saklayanların,  alıp satanların, taşıyanların gerçekliğini söylemez, göstermez mi? Söylerken görünenin ışığı, o ışıkta görünebilenlerden çıkan söylenebilirlerin onlarla kapışmalarına, o kapmacaların bilgisine, o bilginin erkine, o erkin devindiricilerinin çekişmelerini ortaya saçmaz mı hiç!

Views: 54

Ömer Hayyam: Bir Başka Doğu-Batı Karşılaşması – H. İbrahim Türkdoğan – 3

İrade ve Tasarım olarak Dünya: Hayyam ve Arthur Schopenhauer

Schopenhauer

Dış dünya bireysel bilinç olmaksızın nesnellik içermez. Her birey dünyayla girdiği ilişki kadar dünyayla ilgilidir. Yaşayan bir özne olmaksızın varoluş denilen şey düşünme kapsamında olamıyor. Özne düşündüğü ölçüde de kendisinin nesnesi olabiliyor. Dünya bilincimize yansıdığı ölçüde dünya olabiliyor: Dünya bireyin bilincidir. İç dünya duyumsandığı ölçüde bireye soğuk ya da sıcaktır, haz ya da acı vericidir; acı ile hazzın algılanması ve dışa yansıması bireyseldir. Her bireyin acısı ve hazzı bir diğer bireyinkinden her zaman ve her koşul altında farklıdır.

Diğer taraftan haz ve acı, iyimserlik ve karamsarlık ilk bakışta iki farklı dünya görüşü, iki ayrı yaşam biçimi gibi gözükebilir. Hatta bazı filofozlara göre bu ayrım çok büyük olacak kadar dikkat çekicidir. Ancak her şeye karşın insan her ikisini de kendi yapısına ve dış koşullara bağlı olarak bir arada yaşar. Bilindiği gibi Epikür, doğrudan mutçuluk felsefesini öğretir; bu felsefeyi haz elde etmek ve hazsızlıktan kaçınmak olarak adlandırır ama dizginsiz bir duyumsal hazzı da öğretmez, çünkü Epikür’e göre bu haz acı olarak sonuçlanabilir. Oysa acıdan kaçınmak gerekir, şu an acı çekiyorsanız, daha sonra tekrar haz alacağınız içindir.

Hayyam, haz ile acıyı birbirinden kesin olarak ayırmaz ve iyimserlik ile karamsarlığı da birarada yaşar. Bununla Epikür’e pek yaklaştığını söyleyemeyiz. Diğer taraftan Epikür’ün toplumsal saplantılara dönüşmeden dostluk ve kardeşlik içinde ruhsal dinginliğin yaşandığı gül bahçesini Hayyam’ın da arzttiğini kaydedebiliriz. Dünyayı değiştirme ya da onu herhangi bir sisteme entegre etme isteminde bulunmaksızın dostlarla var olma hazzı Hayyam’da güçlüdür; melankoli onun hâyâl kırıklığını, başkaldırısını ve acıyı geride bırakma istemini simgeler. Ancak yine de ne tam bir hazcıdır ne de acıda eriyip gider Hayyam.

Bu noktada Stirner’in hazza yaklaşımını da göz önünde bulundurursak, hem Stirner hem de Hayyam açısından insanın ne iyimserliği ne de karamsarlığı ne hazzı ne de acıyı yaşamından tamamen silebildiğini vurgulamamız gerekir. Evet, Hayyam’da her iki yaklaşımın da mevcut olduğunu ve her ikisinin de aynı güçte olduklarını kaydetmek gerekir. Hayyam’ı biraz daha yakından tanımak için başka bir düşünürle, Schopenhauer’le karşılaştırmak anlamlı olacaktır. Hayyam’ın karanlık ve kasvetli rubaileri kesinlikle hemen Schopenhauer’in karamsar felsefesini çağrıştırır. Acı, üzüntü, hazsızlık, ümitsizlik Schoperhauer’in düşüncesini temellendirir ve onun dünya görüşünün unsurlarıdır. Bununla Schopenhauer Hayyam’a gerçekten de yakındır. Anglosakson ülkelerde Hayyam’la Schopenhauer tam bir uyumluluk içinde anılırlar, ne var ki, yakından bakıldığında aralarındaki ayrım ve hatta uyuşmaları olanaksız olan karşıtlıkları belli olacaktır.

Schopenhauer, İrade ve Tasarım olarak Dünya adlı eserine şu tümceyle başlar: “Dünya benim tasarımımdan ibarettir […] – Eğer her hangi bir hakikat a priori söylenebilirse, o budur işte.”[1] Demek oluyor ki, gördüğümüz Dünya şeyin bir görünüsüdür, bir görünüş ve bir Maya’dır. Şey hakkında henüz bir şey bilmiyoruz. Kant’ta henüz karanlık olan ve tam bir ifade bulamayan Kendinde Şey, Schopenhauer’de irade olarak belirlenir. Schopenhauer’e göre irade sadece “dünyanın kendiliğindesi” olmakla kalmayıp, aynı zamanda insan özünün ilk temeli ve insan varoluşunun kaynağıdır. Dolayısıyla her bedensel edim gerçekte iradenin egoist edimidir. İnsanı yönlendiren ne us, ne tin ne de herhangi bir düşüncedir, bizzat sadece iradedir. Budur insandaki esas ve temel dürtü.

İrade, Schopenhauer’e göre, ne haz ne de mutluluk ne de sevgi içerir; irade hüzün ve acı demektir. Schopenhauer, insanda doğuştan var olan ve acı yaratan bir iradeden yola çıkar. Başka ifadeyle: İnsan acı çekmeye mahkûmdur. Savaş, mücadele, üzüntü, keder yaşamın özüdürler. Hatta Schopenhauer’e göre yaşamdaki kısa mutlu anlar bile acının daha güçlü bir biçimde insan bilincine çıkmasıdır. Ve ümitsizliğini Dante’nin cehennemi ile karşılaştıracak kadar karamsardır Schopenhauer: “Dante, cehennem için tüm malzemeleri bizim şu gerçek dünyamızdan başka nereden alabilirdi? Diğer taraftan mesele cenneti ve cennetteki neşeyi açıklamaya gelince, aşamayacağı bir sorunla karşılaştı; çünkü dünyamız böyle bir şey için malzeme sunmaz.”[2] Schopenhauer acı dolu bu iradeden, ne kadar paradoks gözükse de, kurtulmak da ister ve kurtuluşu neticede sanat ve acımanın (duygudaşlık) yanı sıra, asketik bir yaşam tarzında bulur. Bireyi bu üzüntü ve keder âleminden kurtaracak olan bunlardır.

Nesnelerin görünüşteki gerçeğin fenomeni olduklarını Hayyam’ın birçok rubaisi de ifade etmektedir. Ama tasarımlananın ardında neyin saklı olduğunu adlandırmak Hayam’ın amacı değildir, en azından rubailerinde buna rastlayamıyoruz; bu konuda kesin bir yanıt almak için Hayyam’ın felsefi yapıtlarını da incelemek gerekir. Hayyam, rubailerinde daha çok hakikati arama meşguliyetinin anlamsızlığını irdeler ve sorgular. Şüpheli bakışlarla dünyanın gizemine kimsenin eremeyeceğine, hakikatin idrak edilemeyeceğine ve evrendeki bilmeceyi çözmenin insanın baş edebileceği bir mesele olmadığına dikkat çeker. Bilginler boş yere yasalar ve dogmalar üzerine kafa yorar, kimileri bir şeylere inanır, kimileri onları reddeder ama giz hiç kimseye gözükmemektedir.

Diğer bir nokta: Haz, Hayyam’ın felsefesinde önemli bir yer alır; Schopenhauer’deyse hüzün esastır. Hüzün ve acı Schopenhauer’de sadece geçici ve anlık bir huydan kaynaklanmıyor, bizzat düşüncesi boyunca mevcuttur. Schopenhauer, acı olmadan düşünülemez. Ruhsal acıya Hayyam’ın felsefesinde de rastlamak mümkün, ama tıpkı haz gibi yaşamın bir parçası olarak mevcut; zaman zaman öne çıksa da hemen ardından hazzı görmek mümkün. Eğer Hayyam’ın bir öğretisi olduğunu söyleyebilirsek, o zaman bunun adına haz dememiz gerekir; hazza Stirner’de bol bol rastlarken, Schopenhauer felsefesinde hiçbir yerde rastlayamayız.

Sükûnet içinde bir gülücükle yansıyan ve sesli sesli iç çeken bir Hayyam görürüz karşımızda. Sonsuz Hiç’in derinliklerine inene dek dünyasal varoluştan haz alır Hayyam’ın bilinemezciliği. Varoluşun an’larını tadarak yeryüzünde dostların topluluğunda bir cennet yaratır onun melankolik sözleri. Acıya mahkûm olan Schopenhauer’in iradesine Hayyam’ın hazzı karşılık verir. Başkaldırıya kadar varan ihtiras, Hayyam’ı edimsele iterken, Schopenhauer, iradeyi “öldürmek” ister. Hayyam, bu başkaldırıyla acısını dindirmeye çalışır. Hâyâl kırıklığı ve karamsar düşünüş tarzı Varlık’ın açıklanamaz oluşundan kaynaklanmaktadır, bu nedenledir ki Hayyam felsefi bir sistem sunmuyor: ne kendini ne de başkalarını herhangi bir düşünceye bağlamıyor. Dolayısıyla Hayyam, acıyı kabullenen fatalizmi seçmiyor, bizzat başkaldırıyor.

Stirner

Ayrıca Hayyam, Schopenhauer’in tersine, belirlenimci, gerekirci bir anlayışa sahip değildir, şiddetle özgür iradeyi benimser ve insanın kendi yaşamı hakkında kendisinin belirleyici olduğundan yola çıkar; ihtirasla alevlenerek her şeyin son bulduğu yere, Hiç’e uzanır. Adsızlığın şairi Hayyam Tanrı huzuruna çıkıp, Varlık acısını ve bulantısını – şu Varlık ve Yokluk belâsını – dile getirir. İhtirasın ve ümitsizliğin bilgisiyle kavrulan bir edimdir ki, bu, aynı zamanda hem bir haz hem de bir başağrısıdır; sonu gelmeyen bu sohbette Tanrı’ya, kafa dengi dostuna, Varlık’ın her kademesinden geçen acılı mısralarını tek tek dillendirir.

İnançsız bir derviş, öğretisiz bir bilge ve “doğanın gizemini duyumsayan” bir düşünür için tüm açıklamaların ve ifadelerin tek adı var: işe yaramaz! Her bilginin arkasına bir soru işareti koyar Hayyam.

Schopenhauer’de irade yüce bir varlık, insanı esirleştiren kötü bir cindir. Ona karşı gelmek boş bir edim olur, çünkü insan ona mahkûmdur. Karamsarlık ve mizantropi Schopenhaer’in felsefesinin karakterleridir, Hayyam’sa hâyâlkırıklığı içinde duyumsal gülüşlerle Hiç’te kaybolur.

Stirner’in dilinde konuşacak olursak, Schopenhauer’in iradesi bir saplantıya benzer, sabit bir düşünce gibidir. Schopenhauer, iradeyi kırmak ister, Hayyam’sa onunla birlikte yola çıkar.

Sonuç: Dünyayı betimlemede her iki düşünür birbirlerine yaklaşırken, felsefi tabanda uzaklaşırlar birbirlerinden: Hayyam’a göre irade evrenin gizine verilecek yanıt değildir, bizzat varoluşun gücüdür o; Hayyam, haz ve acıyı yaşamın özellikleri olarak anlar ve evrenin gizemini bir kavrama indirgemekten şiddetle kaçınır, bu nedenle şu gizemli ifadeyle yetinir: “Her fırka beni bir başka türlü zanneder, ben kendimin efendisiyim; nasıl isem, öyleyim.” Bırakın konuşsunlar aklın köleleri; dünyanın yalnızca bir bakışımız olduğunu ve her bakışa inanmanın bir saplantı olduğunu anlayamayacaklardır. Bununla Stirner’in felsefesine girmiş bulunuyoruz.


[1] Arthur Schopenhauer,  Die Welt als Wille und Vorstellung I. Erster Band, Haffmans Verlag 1988, s. 31.

[2] Schopenhauer, a.g.e., s. 423.


[1] Arthur Schopenhauer,  Die Welt als Wille und Vorstellung I. Erster Band, Haffmans Verlag 1988, s. 31.

[2] Schopenhauer, a.g.e., s. 423.

Views: 127

41 Teknoloji Toplumu – İnsani Teknikler – Jacques Ellul

Bu yeni dünyada insanın durumunu yeniden düşünmek böylece elzem olmuştur. Fakat düşünmek tümüyle yetersiz görünüyordu; harekete geçmek gerekiyordu. Teknikler üzerinde hareket imkansız görünüyordu. Bu nedenle soru şuna döndü: Bizatihi insan üzerine harekete geçmek mümkün değil midir? Direnmesine yardımcı olmak? Belki onu korumak, onu kesinlikle eğitmek? Beşeri bilim uygulamaları, bu düşünce ekseninde gerçekleştirildi. Günümüzde insani teknikler, yalnız sıkıntının kuşattığı insana büyük umutlar vermektedir. Daha yakınlarda, farklı bilimsel disiplinlerin geniş bir araştırması The Sciences of Man Reestablish His Supremacy (Beşeri Bilimler İnsanın Üstünlüğünü Yeniden Kuruyor) başlığı altında yayınlandı. Kendi buluşlarının korkuttuğu ve bunların ortaya çıkardığı güçlere artık hükmedemez olan insan kendi büyüklüğünü beşeri bilimlere yeniden kurdurtacaktır. Georges Friedmann, Alan Sargent, Jean Fourastie, Georges Weill, Chombart de Lowe, J. Gueron ve diğerlerinin araştırmasındaki umudun temelleri üç unsura indirgenebilir:

Birincisi insanın kurtarılmasıdır. Genel olarak teknik tarafından değil, insani teknikler aracılığıyla kurtarılmasıdır. İnsanın içinden olduğu kadar dışından da gelişen bir kurtarmadır bu. Beşeri bilimlerin yardımıyla insan teknokrasinin kendisinden kurtarılacaktır. Teknik kölelikle çarpışacaktır. Chombart de Lowe’e göre bu alandaki araştırmalar tamamen yansız olmalı, yakın uygulama kaygısından uzak olmalıdır. Teknikler inşama daha aklı başında ve dengeli bir hayat sunabilecek ve doğadan veya başkalarının eylemlerinden kaynaklansın onu maddi kısıtlamalardan kurtarabilecek konumdadır. Artık kıtlık tehlikesi içinde olmadığı ve çalışmaktan biraz keyif aldığı zaman insan daha özgürdür. Teknik büyük ölçüde bu özgürlüğün temelidir. Buna ilaveten, insani teknikler içteki inşam arındırır, özgürleştirir. Bu, örneğin, psikanalizin büyük tasarımıdır. Özgürleştirilen ve kendine döndürülen insan, hayata ve modem dünyanın onun karşısına koyduğu güçlüklere çok daha iyi adapte olacaktır.

İkinci unsur daha az basmakalıptır. Tekniklerin dünyası, onu eleştirenlerin ve teknokratlarının kendilerinin düşündüğü soyut ve mekanik dünya değildir artık. İnsan tarafından uysalaştırılmadığı zaman tekniğin pek az bir değer ifade ettiğini bir süredir görmüş bulunuyoruz. O halde hümanizm, onurlu yerine konulmuştur. İnsan doğasının derinliklerine karşı hareket etmek, irrasyonel hareket etmektir. Bu, büyük ölçüde, yalnızca sözel ve ideolojik hümanizmi temsil eder. Modern buluşlarda hakikaten hümanist boyutlar olmuş olabilir, fakat çoğunlukla esasen teknik nitelikli olmuşlardır. Bir aptalın uyguladığı iyi bir metot iyi sonuçlar doğurmaz. Garazla, iğrenmeyle, kızgınlıkla dolu veya teknikten nefret eden bir insanın kullandığı bir teknik de pek etkin olmayacaktır. Araştırmalar bu yüzden iki istikamet almıştır. İnsanın çıkarlarıyla tekniği uyumlulaştırmaya, sonuçta da tekniği esnekleştirmeye odaklanmıştır. İnsanın teknik tarafından ezilmekten ve böylece tekniğe bir engel oluşturmaktan korumak amacıyla insan doğasını da dikkate almaya çalışmıştır. İnsan ile teknik arasındaki mesafeyi kapatmak için bu her iki cephede de bilgimizi ve tekniklerimizi arıtmaya büyük çaba sarfedilmiştir. İnsanoğlunun iddiaları, tekniklerin gelişiminde bu şekilde kendini çok daha fazla hissettirir oldu. ‘Tekniklerin insanileştirilmesi” olarak bilinir bu. İnsanın yalnızca bir teknik nesne sayılmaması, karmaşık bir süreçte bir katılımcı olması gerekiyor. Onun yorgunluğu, zevkleri, asabiyeti ve düşünceleri özenle dikkate alınır. Emirlere tepkileri, fobileri ve gelirleri dikkate alınır. Tüm bunlar, tedirgin olanları umutla doldurur. İnsanlar ciddiye alındığı andan itibaren, bir teknik hümanizmin yaratılmakta oluşuna tanıklık ettiklerini düşünürler.

Umudun üçüncü unsuru, bu insani tekniklerin, tekniğin ani ve sarsıcı eylemleri tarafından parçalanan insanoğlunun bütünlüğünü yeniden kurma eğilimi taşımış olduğu gerçeğidir. İnsani tekniklerin büyük amacı, insanı tüm tekniklerin merkezi yapmaktır. Modern dünyanın teknik güçleri tarafından her istikametten çekilmiştir ve artık en azından bireysel düzeyde bütünlüğünü korumaya muktedir değildir. Ancak bu kaybolan bütünlük, teknik tarafından soyut bilim düzeyinde yeniden kurulabilir. Tekniğin tekniğe karşı koyabileceğinde ve soyut olarak insanın bu şekilde bütünlüğüne kavuşturulabileceğinde kuşku yok. Bu nedenle, bir insan anlayışı merkezli ve insani tekniklerce harekete geçirilen bir grup teknik oluşturulacaktır.

Dördüncü bir fevkalade güzel bir unsur daha vardır: bir “Süpermen” yaratma ihtimali. Yarın ortaya çıkamayacaktır o. Ancak ciddi biyologlar şimdiden yakın gelecekte kimyasal şekillendirme imkanlarından, daha uzun dönemde de eşeyli üreme, eşeysiz üreme ve embriyo şekillenmesinden bahsediyorlar. Burada bu teorilere dalmanın bir faydası yok. Sadece uzak ihtimaller bunlar. Ancak, içinde yaşadığı teknik dünyanın ortalama insana yönelttiği başka türlü çözülemez tüm sorunların çözümü umudunu çok sayıda entelektüelin, süpermenin meydana getirilmesinde gördüğünü göstermesi açısından önemlidir. Elbette, benim sözünü ettiğim süpermenin Amerikan çizgi roman karakteri Süperman ile bir alakası yok. Burada mesele insanın gücü değildir. Manevi hayatı bir yana, onun entelektüel ve ruhsal yaşamıdır. Bu umutlarda gerçeklik payının olmadığını söylemek yanlış olur. Bu kehanetler büyük ölçüde haklıdır. Teknik bilgi, bize, insan gerçeğine dair yeni anlayışlar sunmaktadır, onun birleşmesine de hizmet edebilir.

Özetlediğim unsurlardan en önemlisi hiç kuşku yok ki ikincisidir. İnsan hayatının teknik aygıtla ilgili somut ayrıntıları insani düzlemde dikkate alınmalıdır. Yorgunluk faktörü önemlidir. Bireyin çalışması yorgunluğu azaltacak şekilde planlanmalıdır. Makineleri yaparken işleten için rahatsız edici ve tehlikeli durumlardan kaçınmak ve ücretli çalışanın ortamını onun için vazgeçilmez olan zevk, ışık, özgürlük ve dostane duyguları verecek şekilde değiştirmek çok önemlidir. İşçinin yaşadığı yere, ev kadınının mutfağının rahatlığına, çocukların odalarının aydınlığına, kısacası hepsinin avantajına olan her faktöre eğilmek iyi bir şeydir. Aksini kim inanabilir ya da gecekondular veya işçilerin zayiat vermesini kim isteyebilir ki?

Ancak belli bir yanlış anlaşılmadan da kaçınılmalıdır. Hümanizm sözcüğü, çoğu kere, tarif ettiğim durumla bağlantılı olarak kullanılmaktadır. Hümanizm aslında belirli bir insan anlayışıdır. Şaşırtıcı bir anlayıştır da. İnsanın sosyolojik dünyasını önemseyip iç dünyasını küçümseyen, maddi hayatını önemseyip manevi ve entelektüel hayatını küçümseyen bir anlayıştır. Bu tavır, bilinçli materyalistler için kabul edilebilir. Ama durmadan maneviyatlarından bahseden bilinçsiz materyalistler için bunu kabul edemiyorum. Manevi gelişmenin maddi gelişmeyi takip edeceği görüşü, ancak ikiyüzlülük olarak görülebilir. Ayrıca, bu gelişmeye öncülük eden her zaman gönüllü ve bilinçli bir hümanizm olmamıştır. Gerçek nedeni ararsak, tekrar tekrar teknik sistemde “çizginin dışında bir şey” olduğunu duyarız. Bir teknisyen için desteklenemez bir durumdur bu. Bir çare bulunmalıdır? Çizgi dışında olan nedir? Yüzeysel analize göre, gerektiği gibi olmayan insandır. Bu dununda teknisyen problemi olağan şekilde ele alır. O zamana kadar tüm zorluklan halletmesini sağlamış bir yöntemi vardır; burada da onu kullanır. Fakat insanı yalnızca tekniğin bir öznesi olarak görür, insan tekniğin uygun işlevine müdahale etme derecesine göre ele alır. Teknik, temel etkinliğini, maddi davranışı üzerine büyük etki yapabilecek bir duygusal ve ahlaki hayatı olduğu sonucuna varırken ve bu faktörler hakkında kendi amaçları temelinde bir şeyler yapmayı önerdiğinde ortaya koymaktadır. Teknikler için bu faktörler, insani ve sübjektiftir. Fakat bunlara uygulanacak, rasyonelleştirecek ve çizgiye geri getirecek araçlar bulunabilirse, bunların teknik sakıncaları olmak durumda değildir. Elbette, bu haliyle insan önemli değildir.

Teknik meselesi halledilince profesyonel hümanistler duruma bakar ve “hümanist” olarak adlandırır. Bu yöntem, insanın durumuyla ilgilenen aydınlar sınıfına, ahlakçılara ve felsefecilere uygun düşmektedir. Felsefecilerin “Bakın insanla ne kadar ilgileniyoruz” demelerinden veya onların hayranlarının “Nihayet, fikirlerle oynamakla sınırlı kalmayan, gerçeklere nüfuz eden bir hümanizm” şeklinde tasdik etmelerinden daha doğal bir şey olamaz. Maalesef, bu hümanizm çığlıklarının hep teknisyenlerin müdahalesinden sonra geldiği tarihsel bir gerçektir. Gerçek bir hümanizm için önce gelmeliydi. Rasyonelleştirme denen geleneksel psikolojik manevradan başka bir şey değildir bu.

1947’den bu yana aynı hümanist rasyonelleştirmeye yerkürenin kendisiyle alakalı olarak tanık olduk. Örneğin ABD’de, büyük ölçekli tarım yöntemleri acımasız biçimde uygulandı. Hümanistler, kutsal toprağın bu çiğnenişinden, tabiata bu saygısızlıktan dehşete düştüler. Ama teknik insanlar, tarımsal verimlilikte düzenli bir düşüş gözleninceye kadar hiç telaşa kapılmadı. Teknik araştırmalar göstermiştir ki, yerküre, toprak kötü işlendiğinde biten belli iz unsurlar içermektedir. Hindistan tarımını enine boyuna inceleyen çalışmasında Sir Albert Hovvard’ın bulduğu bu gerçek, hayvani ve bitkisel (“organik”) gübrelerin tüm yapay gübrelerden üstün olduğu ve yerkürenin rezervlerini tüketmemenin elzem olduğu sonucuna yolaçmıştır. Şu ana kadar hiç kimse iz unsurlarını yapay olarak ikame etmenin bir yolunu bulamamıştır. Teknisyenler, gübre kullanımında daha dikkatli olunmasını, makine kullanımında orta yolun izlenmesini, kısacası toprağa “saygı” önerdiler. Tüm doğaseverler de buna çok sevindiler. Fakat burada yerküreye bir gerçek saygı söz konusu muydu? Hiç de değil. Önemli olan, tarımsal hasılaydı.

Şu itiraz dile getirilebilir: “Sonuç insana veya tabiata saygıysa gerçek nedenlerin ne olduğu kimi ilgilendirir? Eğer teknik fazlalık bize doğruyu gösteriyorsa, tüm imkanlarla teknikleri geliştirelim. Eğer insan onu anlayan bir teknik tarafından etkili biçimde korunmalıysa, onun felsefelerinin tümünün asla yapmayacağından daha iyi korunacağından emin olabiliriz”. Bu bir kandırmacadır. Bugünün tekniği insana saygı gösterebilir, çünkü böyle yapmak çıkarınadır ve normal gelişme seyrinin bir parçasıdır. Ancak bunun gelecekte de böyle olacağı kesin değil. Gereklilikten ve derin ve kalıcı nedenlerle tekniğin prensipte gücünü insana tabi kılması durumunda belli bir kesinlik derecesine varabiliriz. Aksi takdirde, tamamen tersine dönüş her zaman mümkündür. Yarın, insanı vahşice kullanmak, kımıldayamaz duruma getirmek, ezmek, tekniğin çıkarına olabilir. Şu an için seyredeceği istikametin bu olmadığına dair hiçbir garantimiz yok. Tersine, etrafımızda, insana saygı kadar onu küçümsemenin işaretlerini de görüyoruz. Teknik, birini ötekiyle ayrım gözetmeksizin karıştırır. Takip ettiği tek yasa, kendi özerk gelişimidir. Bu nedenle, bir teknik hümanizmden bahsetmek imkansız geliyor bana.

Değerlendirme

Daha başlangıçta belirtelim ki tekniği incelemekteyiz. Uzun bir süre, insan davranışının sanat alanına dahil olduğu düşünülüyordu. Freudiyen psikanalizin bir sanat olduğu pekala söylenebilir de. İçgüdülere, sezgisel ve mantıklı bilgiye ve kişisel ilişkilere dayanan davranış; kalbi ve aklı etkileme araçlarının kendiliğinden gelişimi; insanın davranışlarına içten katılımı; tüm bunlar sanatın özellikleridir. Büyük liderlerin, büyük öğretmenlerin ve ajitatörlerin hepsi sanatçı olmuştur. Ancak sanat ve sanatçılık artık yeterli gelmiyor. Tekniklerin ortaya çıkardığı sorunlara çözümler bulmalıyız; bu çözümleri de ancak teknik araçlar yoluyla bulabiliriz.

İnsanı eyleme geçirme araçları aşağıdaki üç kritere cevap vermelidir: (1) Genellik: Her insana hayatın her alanında ulaşılmalıdır, çünkü herkes söz konusudur. Bireysel eylem önemsizdir. (2) Objektiflik: Eylem, bizzat toplumun bir fonksiyonu olduğu için, bireyin gelip geçici ve sübjektif eylemlerine bağımlı olamaz. (3) Araçları, onları herkes tarafından kullanılabilir yapmak için kullanan bireyden bağımsızlaştırılmalıdır. Tek başına bu kriter, sanattan tekniğe geçişi ima eder. Süreklilik. İnsana teknik meydan okuma tüm hayatını ilgilendirdiğinden ruhi eylem varlığının başlangıcından sonuna kadar ara vermeden uygulanmalıdır.

Büyük veya güçlünün lokal müdahalesine bundan böyle güvenilemez. Düzensiz bir tempodaki eylemler de yetersizdir; düzenli ve tekdüze olmalıdır. Pratik uygulamaya geçiş çarçabuk yapılmak zorunda olduğu için bilimden sözetmek pek mümkün değildir. Mesele, en etkili araçları bulmaktır. Bu nedenle, “beşeri bilimlere” inanan kimselerin benimsediği yüce üsluba rağmen tüm kompleksi teknik olarak adlandırmaya mecbur kalıyorsunuz. Propagandayla ilgili olarak “insan davranışı mekanizmalarını anlamak onları dilediğiniz gibi yönetme imkanını gerektirir” ve “kanıtlanabilir yasalara göre hesaplama, tahmin yürütme ve eylem mümkündür” derken Serge Tchakhotin, insan tekniklerini doğru bir şekilde tarif ediyor.

Üç gerçek, sanattan tekniğe geçiş eylemi realitesini ortaya koyuyor. Birincisi, insani teknikleri kullanan teknisyenlerde ortak olan zihniyet durumudur. Bu teknisyenler, keyfi biçimde sadece faydalı görünen bilimsel verileri seçiyor, kullanılamayan verileri ise hoş görüyorlar. Örneğin, psikoloji ve psikanalizde mesleki rehberler ve propagandacılar kesin bir tercih yaparlar. “Halkla ilişkiler” denen pratik psikoloji alanında (Örneğin Dale Varnegie veya Claude Munson’ın uyguladığı gibi) teorik ve soyut psikolojiden belli bir kuşku hakimdir. Belirli kaçınılmaz basitleştirmeler de yapılır. Munson’a göre, “Moral artırma mekanizması, mekanikteki bir problemden ne basittir ne de daha az teknik niteliktedir. Her ikisi de hedefin açıkça anlaşılmasını, bir metodik uygulama planının geliştirilmesini, işbirliği yapan tüm faktörleri bilmeyi, işlemlerin yönlendirilmesi ve sağlamasının yapılmasıyla görevli merkezi bir kurum, yöntemlerin derinlemesine bir incelemesini v.s. gerektirir”. Munson, ayrıca, her teknisyenin yer ayırması gereken “olağanüstü bir kestirilemezliğe” de dikkat çekiyor. “Belirli bir durum için çözümü önceden belirtmeden, hiç değilse çözümün kesin genel ilkelerin uygulanabileceği belirli bir türe gireceğini bilirsiniz”. Munson’ın kastettiği, tüm farklı bilinçli ikna biçimlerini içeren bir programdır; teknik kesinliği ve esnekliği olan bir program.

Sanattan tekniğe geçişin ikinci bir özelliği matematiğin yaygın kullanımıdır. Biyometri, fızyometri, sosyometri ve sibernetik, bu teknikleri yaratmanın baş aracıları haline gelmiştir. Kantitatif olmayan yasa ve gözlemlerden gerçek bir eylem sistemi kurmanın mümkün olduğunu düşünmenin bir yanılgı olduğu söyleniyor. Bu, psikolojik teknikler için geleneksel bir engeldi. Örneğin, gerçek bir propaganda tekniği oluşturmak için ilk teşebbüs edildiğinde, eksiksiz bir bilim olan biyoloji temel alındı. Daha sonra, kamuoyu yoklamaları ve istatistik gibi başka eksiksiz bilimlere müracaat edildi. Bu ve başka insani tekniklerde gelişme ancak beşeri bilimler matematiğin kesinliğine ulaştığında gerçekleşti. Yalnızca metrik yöntemler analiz edebilir, etkili tahminler yapabilir. Farklı türde siyasal rejimlerde farklı türde teknisyenlerce uygulanan metrik yöntemlerin aynı sonuçları doğurması ilginç ve çarpıcı bir şeydir. Bu da tekniğin özelliğidir. Bu anlamda Paul H. Maucorps’un bir ifadesini önemli buluyorum. Amerikan sosyometrisinden bahsederken Maucorps, “Bu sosyometrinin, Stakhanovizm ile aynı sonuçlara ulaştığını görmek ilginç” diyor. Rubinstein, aynı gözlemi Sovyet bakış açısından yapıyor.

Sanattan tekniğe geçişteki üçüncü karakteristik unsur, teknik-deneysel zihniyetin ortaya çıkışıdır. İnsani teknikleri deneysel olarak test etmenin zorluğu kabul edilmektedir. İki nedenle böyledir bu. Bu teknikler, deneyci tarafından serbestçe manipüle edilemez. Bundan başka, insan toplumu karmaşık bir bütün oluşturur; bu yüzden, teknik deney için gerekli iki koşulu, yani olguların izole edilmesini ve unsurların analizini elde etmek çok zordur. Bununla birlikte, totaliter devletlerin tehlikeli ve fazla aceleci yöntemlerine başvurmadan insani tekniklerdeki deneyciler özellikle iyi bir deney alanı bulmuşlardır: ordu. Ordu, fevkalade lehte bir ortamdır, çünkü asker mutat çerçevesinden uzaktadır. Toplumsal bağları zayıflatılmış, geleneksel kişiliğinden sıyrılmıştır. Daha sonra tamamen yeni sosyal bağlar kurar. Ortaya çıkan kolektivite başından itibaren incelenebilir, tali ve karmaşıklaştırıcı etkilerden yalıtılabilir. Böyle bir kolektivite, aynca, incelenmeye elverişlidir; gün be gün kolayca gözlemlenebilir. Her insanın kişiliği tamamen farklıdır, zira yeni üniformayla birlikte yeni bir psikoloji benimser.

Ordu üzerine deneyler ikili bir amaca hizmet eder. Birincisi, askerler eylemlerinde doğrudan etkilenirler ve etkiyi sivil hayata taşırlar. Sivil hayattaki davranışları tahmin edilebilir niteliktedir ve kendileri de kolayca manipüle edilecektir. Sivil nüfus, bu nedenle, giderek sıkılaşan bağlarla toplumun geri kalanına bağlı olan ordu aracılığıyla etkilenebilir. İkinci olarak, askerler üzerinde yapılan deneylerle elde edilen bilginin dolaylı bir önemi var. Bu bilgi, tür olarak orduya benzer olsalar bile deney için pek elverişli olmayan başka daha kompleks ortamlarda uygulanabilir. Akla gelen örnekler iş organizasyonlarıdır, özellikle de büyük sanayi tesisleri. Orduda etkin olduğu görülen yöntemler, fabrikaya uygulanır. Bu süreçte de insan ilişkilerini basitleştirme ve bu tekniklerin uygulandığı sanayi kolektivitelerini askeriyeye göre modelleme yönünde kaçınılmaz bir eğilim vardır. Bu dolaylı eylem, ancak yavaşça hissedilir. Fakat liberal ülkelerde bile sürekli artan işçi yer değiştirmeleri gösteriyor ki, istemeyerek de olsa insan teknikleri biçimindeki teknik giderek üstünlük kazanıyor.

İnsani teknikler öylesine çoktur ki gereği gibi tarif etmeye yönelik her çaba bütün bir kütüphane gerektirecektir. Bunları sıralamaya yönelik bir çaba bile, bir tutarlılık ve yoğunluk kaybına yolaçacaktır. Yalnız bir birey olarak insana yönelik teknikler vardır; sosyal bir varlık olarak insana yönelik teknikler vardır. Bir kısmı insanın aklını bir kısmı da bedenini ilgilendirir. Diğerleri iradesine dokunur. Daha başkaları da maddenin ruha dönüştüğü, ruhun da maddeye hayat verdiği yere dokunur. Teknikler çocuğa, insana ve cenine hitap eder. Gerçekte oldukları gibi bir sistem içinde düzene sokulmalıdırlar. Böyle bir sistemde aynı teknik, farklı amaçlar için farklı seviyelerde temsil edilir. Örneğin, psikanalitik teknik propaganda mekanizmalarına, modern okula ve mesleki rehberliğe girer. Ancak burada, temel konuları ve sorunun ilkelerini mümkün olduğunca kısa bir şekilde tarif edeceğim. Derinlemesine ve ayrıntılarıyla incelemek faydasızdır. Özet bir tarif yeterli olacaktır.

Views: 59

Ömer Hayyam: Bir Başka Doğu-Batı Karşılaşması – H. İbrahim Türkdoğan – 2

Hayyam ve İki Eleştirmeni: Gilbert Keith Chesterton ve Fernando Pessoa 

Kitabını okuduğum bir eleştirmen Omar’ı [Hayyam’ı] tanrıtanımaz ve materyalist adlandıracak kadar tasavvur edilemeyecek bir aptallık kanıtlamaktadır. Biri ya da diğeri olmak için oryantal biri için imkânsızdır; Doğu, ancak metafiziği çok iyi anlar.”[1] Chesterton, muhafazakâr Hıristiyanlığını muhafaza ederken Hayyam’a bu sözlerle saldırır. Hayyam gibi oryantal bir düşünür ise bu ifadeyi huşu içinde karşılar ve iğneleyici gülüşlerle kadehini kaldırır:

Ateşperestlerin şarabıyla sarhoş olan benim!

Kâfir, zerdüştî ya da putperest olan benim!

Her fırka beni bir başka türlü zanneder,

Ben kendimin efendisiyim; nasıl isem, öyleyim.[2]

Vom Wein der Magier berauscht, ich bin’s! Heide, Ungläubiger oder Götzendiener, ich bin’s! Jede Sekte hat ihren Verdacht gegen mich, ich bin mein eigener Herr, bin der, der ich bin.[3]Ben eğer ateşperestlerin şarabıyla sarhoş isem, varayım sarhoş olayım. Eğer kafir ya zerdüştî ya putperest isem, varayım olayım. Her fırka (her tayife) beni bir başka türlü zanneder. Ben kendiminim (kendi kendime malik ve hakimim): nasıl isem, öyleyim (buna kim ne karışır?) [4]

Gülme ve ağlama gibi insan özellikleri, Hristiyan dininde kalbe tekabül ederler. Kalbin sakinleriyse Tanrı ve töredir. Buna göre Hristiyan, dinden başka hiçbir şeyin insanı mutlu edemeyeceği inancından yola çıkar.[5] Chesterton, şarabın bir takdis olduğunu vurgulayarak, Hayyam’ın şaraba yaklaşımını iyileşmek için kullanılan bir ilaç olarak adlandırır: Tinsel ve düşünsel zaafı aşmak, bunlardan kurtulmak için alınan bir ilaç. “İsa, şarabı bir ilaç değil, bir takdis olarak yorumladı, Hayyam ise onu bir takdis değil, bir ilaç olarak yorumladı.”[6]

Hıristiyanlığın savunucusu Püriten Chesterton’a oranla Fernando Pessoa, Hayyam’ın yaşam felsefesini çok daha iyi anlıyor. Hayyam, Tanrı merhametine gereksinim duymadığı gibi, şarabı bir düşkünlük ve bir saplantı olarak yorumlamıyor. İncil ile kokain arasında bir fark yoktur Hayyam’a göre; o, her ikisinde de bir saplantı, bir obsesyon görür ve ikisini de ihtirasla reddeder. Hayyam devamla şarapla can sıkıntısını da gidermez, amacı şarapla mutlu olmak değildir; acılarını unutmak için de içmez ve ne de ümitsizlikten kurtulmak için. Şarap içmekle Hayyam, ruhuna ne iyilik kazandırır ne de kötülük. Sevgi adına da içmez, nefret adına asla.

Hristiyanlığın savunucusu Püriten Chesterton’a oranla Fernando Pessoa, Hayyam’ın yaşam felsefesini çok daha iyi anlıyor ve Hayyam’ın gündelik felsefesini anlamamızı sağlıyor: “Gülleri seyrederek şarap içmek ona yeterli gelir. Hafif bir meltem, amaçsız ya da plansız bir sohbet ve çiçekler eşliğinde bir kadeh dolusu şarap. İşte Farslı bilgenin yüksek arzusu bu noktada doruk noktasına ulaşır.[7] Bu tümcelerin Hayyam’ın felsefesini içerdiğini ısrarla belirterek şunu eklemek isterim: ne çok iyi ne de çok kötü bir evin varsa, ne efendi ne de köleysen, yoktur senden daha iyisi. Pessoa ancak şu sözlerle Hayyam’ın felsefesinin özünü vurgulamış oluyor:

“Hayyam’ın usancı, ne yapmak istediğini bilmeyen ve bir şey yapamayan birinin usancı değildir. Bu usanç, dünyaya ölü olarak gelenlerin usancıdır, yaşamlarını resmi olarak kokain ve morfin üzerine kuranlarındır.”[8] Pessoa, tümcesini şöyle bitirir: “Bu usanç, açık seçik düşünüp her şeyin karanlık olduğunu tespit edenin usancıdır; tüm dinleri ve tüm felsefeleri düşünüp taşan ve sonra Süleyman gibi konuşanın usancıdır: Her şeyin tinin kuruntusu ve reddi olduğunu gördüm…”[9] Şüphe yok ki Hayyam, yaşamla yüzleşerek, yaşamın yüzüne bakarak şunu der: Her şey geçicidir, aramayın hakikati, şu olanaksızlığı, her şey anlamsızdır, neden geldiğimizi ve neden gideceğimizi hiçbir zaman bilemeyeceksiniz. Ve kadehini kaldırarak seslenir bize: “için! için”!


[1] K. G. Chesterton, Ketzer. Eine Verteidigung der Orthodoxie gegen ihre Verächter, Eichborn Verlag, Die Andere Bibliothek, Frankfurt am Main 1998, s. 101.

[2] Bu dörtlüyü Hüseyin Dâniş‘ın çevirisi ile Cyrus Atabay’ın çevirisini karşılaştırarak yaptım. Bkz.: Bu yazı, dipnot 9.

[3] Omar Chajjam, Wie Wasser strömen wir, Almancaya çev. Cyrus Atabay, Verlag Eremiten-Presse 1984, Rubai numarası: 71.

[4]  Ömer Hayyam, Rubailer,  kitabın yazarları: Dr. A. Cevdet, H. Dâniş, Hüseyin Rifat, Yayına hazırlayan ve çeviren Prof. Dr. Mehmet Kanar, Deniz Kitabevi, İstanbul 2000, s. 337.

[5] Chesterton, a.g.e., s. 105.

[6] Gös. yer.

[7] Fernando Pessoa, Das Buch der Unruhe, Fischer Verlag Frankfurt, Ocak 2000. s. 262.

[8]  Pessoa, a.g.e., s. 261.

[9] Gös.yer.

Views: 122

Lysander Spooner: Siyaset Felsefecisi, Kölecilik Karşıtı, Hukuk Kuramcısı Bir Anarşist

Lysander Spooner  (19 Ocak 1808 – 14 Mayıs 1887) [1] :19. yüzyılda Amerika anarşizminin önde gelen kuramcılarından olan Spooner anti-otoriter, İşçi hareketlerinin güçlü savunucusu ve bireyci anarşistlerden biridir. Sosyalist Birinci Enternasyonal’in üyesidir. Siyasi ve ekonomik fikirlerinden dolayı Liberter Sosyalist ve ortaklaşmacı olarak bilinir. Köleciliğin kaldırılması için mücadele etmiş ve The Unconstitutionality of Slavery (Köleciliğin Anayasa Dışılığı) yazmış No Treason: The Constitution of No Authority (İhanet Yok: Otorite Olmayanın Anayasası) kitabıyla da ayrılıkçılara karşı ihanet suçlamasına muhalefetini ifade etmiştir.

Spooner’in aktivizmi Massachusett yasalarını ihlal eden kariyeriyle bir avukat olarak başlamış ve dönemin önde gelen hukukçu, politikacı ve kölecilik kaşıtı Massachusett valisi ve senatör olan John Davis’den ve daha sonra Free Soil Party’den temsilci ve senatör olan Charles Allen’den hukuk dersleri almıştır. Asla bir koleje gitmemiştir.

“Hiç kimsenin hukuk yoluyla zenginlerin fakirlerin mücadelesinden korunması gerektiğine dair korkunç bir ilkeyi savunmaya cesareti olmadığı”nı iddia etmiştir. 1836’da kanun koyucu bu sınırlamaları kaldırmıştır. O,  avukatlar, doktorlar ya da herhangi biri için iş sahibi olma ve çalışmayı engelleyen ve bunun için gerekli görülen tüm lisans ve diplomalara karşı olmuştur. Bir kişinin başka biri ile iş yapmasını engelleyen profesyonel lisansların sözleşmenin doğal hakkının ihlali ettiğini savunur. Spooner adalet bilimi adını verdiği doğal hukuku savunur. Bireylere ve onların mallarına karşı vergilendirme de dahil zorbaca eylemlerin olduğu yerde suç işlenmiş olarak düşünülmelidir.

Bir serbest meslek savunuru ve iktidarın iş yaşamını düzenlemesine karşı olan Spooner, Post Office’e karşı American Letter Mail Company denen kendi işini başlatır. 1840’larda bu oldukça etkili olur.

Daha sonraları “Natural Law or the Science of Justice” (Doğal Hukuk ya da Adalat Bilimi) ve küçük bir kitap olan Trial by Jury’i (Jüri Yargısı) yazar. Trial by Jury kitapçığında özgür bir toplumda bir jüri mahkemesinin sadece davanın olgularını yönetme yetkisi olmadığını aynı zamanda görülen dava altında hukukunun meşruluğu da olduğu jüriyi geçersiz kılma (sıfırlama) doktrinini savunur. Bu doktrin, yasaya göre, yargılamanın gayrı meşru olduğunu fark etmişlerse jürinin yargılamayı reddetmesine de müsaade eder. Ayrıca onun son dönem yazılarını seri yazı halinde yayınlayan Benjamin Tucker’in Amerikalı bireyci anarşist dergisi Liberty’nin katılımcısı olmuştur ki derginin birçok sayısında editör köşesinde günlük olaylara dair yazılar yazmıştır.

O dönemde dünyanın yakında sona ereceğine inanan ve bundan dolayı çalışmayı durduran Millercileri[2] desteklemiştir. Bir süre sonra bunlar serserilik suçlamasıyla tutuklanmışlardır.

Anarşist George Woodcock, Spooner’in denemelerini Amerikalı anarşist Josiah Warren’in, Pierre-Joseph Proudhon’un fikirlerinin “etkili bir detaylandırılması” olarak görür ve onun çalışmalarını Amerikalı bireyci anarşist Stephen Pearl Andrews’in çalışmalarıyla ilişkilendirir.

Bireyci bir anarşist olarak Spooner sanayi öncesi yaşamın küçük cemaat yapılarını ve küçük mülk sahiplerini, merkezi hükümet sistemine bağlı olma zorunluluğu olmayan ortak bir dürüstlükle mallarına ve mutluluğa sahip olarak tanımlar. Büyüyen iktidarların bireyin rolünü elinden alarak itaat talep ettiklerini ve sanal köleler yarattığını farketmektedir. İktidara yasa yapması ve uygulaması için izin vermekle Amerikalıların “özgürlüklerini çekinmeden iktidara teslim ettiklerini” ileri sürer.

No Treason’da Anayasa’nın ne bir sözleşme ne de vatandaşları bağlayan bir metin olduğunu iddia eder. Ulusal Kongrenin feshedilmesini ve vatandaşlara kendi kaderlerini kendilerinin belirlediği, kendilerinin kendilerini idare etmesine müsaade edilmesini söyler.

Spooner kendi işinin sahibi olmayı tamamen kendi emeğinden faydalanmak ve onu işverenle paylaşmamaktan dolayı insanlar için karlı olduğuna inanır.

Onun yazıları Amerika’da sol-liberter ve sağ-liberter politik teorinin gelişmesine katkı sağlamıştır. Yazıları aynı zamanda Avusturya Okulu’nun ekonomisti Murray Rothbard ve sağ-liberter hukuk profesörü ve hukuk teorisyeni Randy Barnett üzerinde etkili olmuştur. Bu etkiyi tanırken (Anarşist Sıkça Sorulan Sorular) An Anarchist FAQ onun anarko-kapitalizmin habercisi fikrine karşıdır. Onun “özgür bir toplumun temelde anti-kapitalist olduğu görüşüne sahip olduğunu” ve “kapitalizme sıkı şekilde karşı olduğunu ve sol-liberter” olduğunu söyler. Iain Mac Saorsa, Spooner’in “anti-kapitalist, toplumu kapitalistlerin ve ücretli köleliğin olduğu bir toplum değil, zanaatçılar ve yardımlaşan işçiler ve kendi çiftliğine sahip çiftçilerin toplumu olarak” düşündüğünü iddia eder. O “ücretli işçiliğe karşıdır. Toplumsal ilişkilerin sermaye tarafından tahrip edildiğini” iddia eder.

Eserleri:

“The Deist’s Immortality, and An Essay on Man’s Accountability for His Belief” (1834)

“The Deist’s Reply to the Alleged Supernatural Evidences of Christianity” (1836)

“Constitutional Law, Relative to Credit, Currency, and Banking” (1843)

“The Unconstitutionality of the Laws of Congress, Prohibiting Private Mails” (1844)

The Unconstitutionality of Slavery (1845)

“Poverty: Its Illegal Causes, and Legal Cure” (1846)

“Illegality of the Trial of John W. Webster” (1850)

“An Essay on Trial by Jury” (1852)

“The Law of Intellectual Property” (1855)

“A Plan for the Abolition of Slavery, and To the Non-Slaveholders of the South” (1858)

“Address of the Free Constitutionalists to the People of the United States” (1860)

“A New System of Paper Currency” (1861)

“A Letter to Charles Sumner” (1864)

“Considerations for Bankers, and Holders of United States Bonds” (1864)

No Treason No. I (1870)

No Treason No. II: The Constitution (1870)

No Treason: The Constitution of No Authority (1870)

“Forced Consent” (1873)

“Vices Are Not Crimes: A Vindication of Moral Liberty” (1875)

“Our Financiers: Their Ignorance, Usurpations and Frauds” (1877)

“Gold and Silver as Standards of Value: The Flagrant Cheat in Regard to Them” (1878)

“Natural Law, or the Science of Justice” (1882)

“A Letter to Thomas F. Bayard” (1882)

“A Letter to Scientists and Inventors, on the Science of Justice” (1884)

“A Letter to Grover Cleveland, on His False Inaugural Address, the Usurpations and Crimes of Lawmakers and Judges, and the Consequent Poverty, Ignorance, and Servitude of the People” (1886)

“Two Treatises on Competitive Currency and Banking”

Yazıyı Türkçeleştiren: A. Şahin

Not: Bu tanıtımın itaatsiz.org’da yer almasına neden Spooner hakkında yazılmış ve Türkçeye çevirdiğimiz 6 bölümden oluşacak bir makalenin yayınlanmaya hazırlanmasıdır. Spooner’in Bu topraklarda yaşayan anarşist ve anti-otoriterlerce pek tanınmadığını düşündüğümüzden böyle bir kısa tanıtım hazırlamayı uygun bulduk. Yayınlayacağımız makale Anarchist Studies’in 15. Sayısında yayınlanmış olan ve STEVE J. SHONE tarafından yazılan “Lysander Spooner’in Toplumsal Sözleşme Eleştirisi” başlığını taşıyor.


[1] Bu makaledeki bilgilerin hemen hemen hepsi Wikipedia’dan alınmıştır. https://www.wikizeroo.org/index.php?q=aHR0cHM6Ly9lbi53aWtpcGVkaWEub3JnL3dpa2kvTHlzYW5kZXJfU3Bvb25lcg.

[2] Zamanında William Miller’in hesaplamalarını takip eden kişi ya da onun takipçilerine Millerciler deniyor. Bunlar Dünya’nın 22 Kasım 1844’de sona ereceğini düşünüyorlarmış fakat bu olmamış!

Views: 219

Devletleşme, Yöneticilerin Ortaya Çıkışı ve Deve Cemal Çetesi (Bölüm 2) – 7 – Bayram Bey

Cemal Lök söyleminin apaçıklığı ya da ona yakılan övgü ateşi

Yazıcıoğlu, Muzaffer Bey’den sonra Cemal Lök’ü tanıtır. Cemal de savaşçıdır. Yargıyetkilliğin kurulu düzenine karşı bir bahadurluk: yiğit savaşçılık. Hem de İlhanlıların yüreği “Acem ikliminde”. Cemal’in kırk arkadaşı (yarı) vardır. Onlarla yol kesip soygunlar, yağmalar yapmaktadır. Elbet Yazıcıoğlu (başka bir devletin –Osmanlı- bir yazmanı olarak da olsa) Cemal ve arkadaşları için “harami” adını kullanır. Çünkü Yazıcıoğlu yüz yıldan artık bir zaman sonra yazsa da, ayrı bir yargıyetkillik düzeninde yaşasa da, İlhanlılar uçup göğe karışsa da kurulu düzen karşıtlarına, düzen dışında bırakılmışlara düzenler kurulalı beri çağrılan adlarıyla seslenir: harami. Bunun en önce söylenebilecek koşulu dilin kendisidir. Dilde o zamanlar “kurtuluşçu, özgürlükçü, eşitlikçi, özerlklik yanlısı, önder” gibi sözcükler yoktur. O zamanlardaki geçerli anlayış Tanrısal düzene karşı çıkanlar, haramiler, şakiler, imansızlar, kellesi vurulasıcalar… işte bakış, kavrayış, anlayış budur. Olayyazıcılığı da bu “dışarıya sürgün” edilmişlerin yer alabileceği bir bakış taşımaz. Yazıcılar göğe dayanan tüzel bir düzenin dışında başka bir düzenin olabileceğini düşünemezler. Benzer olarak bugün de çok çok çoğumuzun devletsiz, sınırı olmayan ülkesizliğin, dolayısıyla devlete ve sınırlara dayanan toplumun dışında bir yaşamı düşünemez olmamız gibi. Bunun için söyleyebildiklerimizi söylediğimiz bir dil, gösterebildiklerimizi, görebildiklerimizi gösterecek bir ışık yoktur. O zamanlar bir devletin yazıcısı da dünyaya ancak öyle bakabilir. Belirlenmişlik ve belirlenebilirlikle birlikte var olabilecek bir belirlemecilik… Yazıcıoğlu’nu kimse bu eksiklikten sorumlu tutamaz. O da o zamanda yargıyetkilliğe, onun gökselliğine, onun dinin imlediği soydan biri tarafından örnekçelenir olduğuna inanıyor ve bunun dışında bir varlığı, bir uyruk olmanın dışında bir varoluşu düşünmüyordu. Her şey Tanrısal düzenin bedenleşmesiydi. Bu bedenleşmeye aykırıyı düşünmek ise, dinden inançtan bir çıkıştı. Bu durumu gösteren onlarca sözcüklük bir dağarcık (leksikon) bulunuyor ki, ilk usa düşenleri sıralayayım: Zındıklık, mülhidlik, şirk koşuculuk, cehennemlik, haramilik, iblislik, iblisin yoluna gidicilik, şeriat dışılık… Bugün de kurulu ve durmadan yeniden kurulan özellikleri olan çoklu bir düzenlemenin dışında bir şeyi imgelemenin güçlüğü gibi. 

‘Haram’ın dinsel bir göndermesi var. Dünya kurulalı dinsellik bir biçimde yaşanagelmiştir. Bunun önemli bir dayanağı da devlettir. Çünkü devlet ve onun erkini yetkesini kullananların gücü Tanrı düşünümünden, bu düşünüme inanç duymak ve onaylamaktan gelir. Bu işleyiş için Tanrı, din, inanç yaşatılır. Ya da Tanrı’yı örnekçeleyecek aşkın bir güç yaratılıp ona inandırılır, demek yanlıştır. Hiçbir şey kandırmaca üzerine kurulamaz. Erkin, yetkenin, yönetimin söylediği her şey apaçıktır. Çünkü bugüne dek ortaya çıkmış, görünmüş, söylenebilmiş olan tarihsel oluşmuşluk, biçimlenmişlik (formasyon) içinde bu dünya Tanrı tarafından düzenlenmektedir.

Simon Cretchley’in dediği de buna koşuttur. Belki de güçoluş felsefesinde iki bin beşyüz yıldır (ya da Eflatun’dan bu yana) var olan en yaygın ve süreğen bir tartışmadır bu:

Modern siyasi biçimlerlerin tarihinin merkezi dinselden sekülere geçiş değildir –yani, modernlik öncesinden modernliğe geçişe koşut olduğu, “post-modern”in de “post-seküler”e tekabül ettiği iddiasında bulunabilecek değildir bu. Modern siyasi biçimlerin –cumhuriyetçilik, liberal demokrasi, faşizm, vs.— tarihi en iyi şekilde bir dizi kutsallaşma başkalaşımı olarak anlaşılabilir. Modern siyaset bir kutsal ekonomisi içinde, özellikle de aşkın ile içkin arasındaki geçişte ya da bu geçişin müphemliği içinde gerçekleşir (94).  Modernliğe damgasını vurduğuna inanılan sekülerleşmeyi yeniden tanımlama olasılığını, kutsallaştırmanın bir başkalaşımı olarak modern siyaset fikri (buna göre ister liberal demokrasi, faşizm, isterse de sovyet komünizmi, nasyonal sosyalizm, vs. olsun, siyasetin modern biçimlerinin kutsalın yeni eklemlenmiş halleri ve mutasyonları olarak, kutsallaştırmanın başkalaşımları olarak kavranması gerekir) ile birlikte tasavvur edemez miyiz?

– İmansızların İmanı, ç. E. Ünal 2013, s. 34.)

Kartezyenci us düzenleri, dünyacı düzenler, din ile ülke yönetimi işlerinin ayrılığı düzenlemeleri, çağdaşçılıklar, geççağdaşçılıklar hepsi açıktan açığa dinin bazen içten bazen de dıştan (önsel sonsal da denilebilecek) belirlediği düzenlemelerdir. Bunun saklısı gizlisi yoktur. Her şey ortadadır, apaçıktır, durmadan söylemlerde, sözcelemlerde, sözcelerde, görünürlüklerde üretilir ve yeniden üretilir. Bu düzenleme sonsuzdur. Ancak sonlu olan düzenleyenlere yetkiyi sonsuz ve başlangıçsız Tanrı vermektedir. Bu düzenleme Tanrı ve onun buyrukları adına hanlar, sultanlar tarafından yapılmaktadır. Elbet bu Tanrısal dinsel yasalar (şeriat) içinde yapılmaktadır ve dine yani dünyaya bakışa upuygundur. Moğolların, Moğol yargıyetkili soyunun  kendi dinlerinin yanında devlete birkaç kez din belirledikleri (Budacılık, Doğu Hıristiyanlığı –Nesturicilik-, Manicilik, Müslümanlık) göz önüne  alınırsa tümcemizi bütün dinlerde var olan Tanrı yasaları olarak genişletebiliriz. Bunu Cengiz Han, Moğolların Gizli Tarihi’nin (yazılış 1240) anlattığı gibi tam bir örneklik göstererek, bu Tanrı yasalarının sözcüsü ve uygulayıcısıdır:

Bunun üzerine Çinggis-hahan: “Şimdi, damatlar da dahil olmak üzere, zikredilen doksan beş binbaşıyı binliklere tayin ettim. Bo’orçu ile Muhali ve başka noyanları çağırın, gösterdikleri hizmetten dolayı onları taltif edeceğim!” diye buyurdu. (…) Çinggis-hahan… “Sen benim altıncı kardeşim değil misin? … senin hakkında şu emri veriyorum: Ganimet paylaşılırken, kardeşlerinle müsavi hakka malik olacaksın, cezaya çarptırılacak işler işlediğin zaman, hizmetinden dolayı dokuz defa cezasız bırakılacaksın! Mengü [ebedi, sonsuz] Tanrının verdiği güçle bütün ulusu idarem altında toplarken, sen benim gözüm ve kulağım olmuştun. Şimdi sen bütün halkı kendi adlarına göre ayırarak, analarımıza, bize, kardeş ve oğullarımıza taksim et, öyle ki, keçe çadırda oturanlarla tahta kapılı evlerde oturanlar birbirinden ayırt edilsin. Bu esnada senin sözüne herkes itaat etsin! … Bütün ulusun [moğolcada o zamanki farklı diller konuşan toplulukların toplamı] içinde hırsızları cezalandır, yalanı ortadan kaldır, ölüm cezasına layık olanları öldürt, para cezasına müstahak olanlardan para cezası al!” diyerek Şigi-hutuhuyu yüksek mahkeme reisliğine tayin etti ve sözüne devamla: “Halkın taksim işi ve mahkeme kararları ‘Koko depter’ (Mavi defter)e yazılıp raptedilsin. Şigi-hutuhu’nun benimle istişare sonunda ak kağıt üzerine mavi yazı ile yazarak defter halinde tesbit ettiği (esaslar) nesilden nesile intikal etsin ve onu kimse değiştirmesin, değiştirmeye kalkışanlar cezalandırılsın!” diye emir verdi.

– Moğ. Giz. Tar., (paragraf 203, s. 135, 136

Haram dinsel emirlerin, dolayısıyla yargıyetkilinin (Tanrı’nın ya da tanrıların örnekçecisi olarak) onaylamadığı kazançlar, yiyecekler, mallar ve davranışlar, tutumlar edinmektir kabaca. Ancak Yazıcıoğlu’nun sevimliliği devletin baldırı çıplak uyruklarını yağmalayan bir yağmacıyı değil, sarayın mallarını, büyük alvercilerin mal taşıyan kervanlarını soyan bir “haram yiyici”yi konu etmesidir. Böylece olayyazıcılığına bir şekilde soyluların yanında onların uyruklarını da sokar. Yaşamı üreten ve yeniden üretenleri. Yaşamı yaşamak için üretenlerin öykülerini yazıyla söyler, gösterir. Sözceler, görünür kılar. Bu da bir “konuşuluyordur”, “görünüyordur”. Yazıcıoğlu “Şehirlerün ve etrafun bazirganları ve yolcıları” der ki, bu yolcular da varlıklı ve yolda kendilerine eşlikçi bulunduracak denli varlıklı öbeklerdendir. Ötekiler, çalışıp kıt geçinenler ise gündelik ekmeklerini bulup pişirmekle uğraşmaktadır. Yazıcıoğlu’nun göklere çıkardığı Karlukların Bey’i oğlu Muzaffer de sonuçta haramın haramcısıdır. Bu göklere çıkarma, elbet birçok biçimde açımlanabilir. Ancak anlatının aşağıda göstereceğim bazı tümcelerinde Muzaffer olanı ya da kazananı göklere çıkaranın devleti ele geçiren, yeni bir devlet edinen Muzaffer olduğu ya da utku kazanmış olduğu da; onun kurnaz, andan ana örülen tasarıları, erişkileri (taktiktikleri) olduğu da dolaylı olarak açığa çıkar. Söylenebilir, görülebilir Yazıcı’nın sözcelerinde, görünürlerinde kıpraşarak haykırır ve çakar, balkır.

Şu inanç, şu düşünüm Yazıcıoğlu’nda ve çağında bir değişmezliktir: kaynağı ne olursa olsun, devlet kurucunun ereğine ulaşmak için yaptığı bütün edimler eğer sonunda devleti edinebilirse, kutsal ve uygundur. Devlet Tanrı’nın devletidir. Devlet Tanrısaldır. Yazıcıoğlu’nun çok iyi bildiği, hatta yaşadığı “Osmanlı Fetret” devri, ki Çelebi Mehmet dümen altında dümenlerle kardeşlerini birer birer keserek yargıyetkili olmuştur, o günler geçeli çok zaman olmamıştır. Bu devirdeki bütün kıyımlar, dümenler, arkadan iş çevirmeler ileri sürülen dinsel töreye aykırı da olsa, (Çelebi’den sonraki) 2. Murat dönemiyle birlikte geçmişte olanlar yukarıdaki bakıştan dolayı göksel buyruk sayılır. Burada olanlardan etkilenen herkese bir alınyazısının zorunluluğu işlemektedir. Şeyh Bedreddin asılır, ayaklanan köylüler kırılır, 1. Bayezid’in oğulları yine onun oğlu olan Çelebi Mehmed tarafından öldürülür… O alınyazısı da gökseldir ve değiştirilemez bir belirlemedir. Ona karşı ne denilebilir ki! 

Muzaffer Bey’in ele geçirdiği bu haram mallar yeni bir “edinilmiş yargıyetkilliğin” yolunda dağıtılacaktır. Yazıcı bunu ballandıra ballandıra ayrıntının ayrıntısına dek söyler ya da söylemenin bir biçimi olarak yazıya geçirir. Erk der, erke yürüyüş der mal saçmakla olanaklıdır. Bir de usla. O usun bir uygulaması olan erişkiden erişkiye konarak bir amaçyolun gerçekleştirilmesiyle ve diğer insanların bu işe katılıp devinmeleriyle… Bu malları kimlerin ürettiğini, kimlerden alındığını da doğrudan söylemeden söyler ve gösterir anlatıcı. Bir soygunda ele geçirilen içkiler, meyvalar, kumaşlar, altınlar; kent kent, yöre yöre sayılmaktadır. İster doğrudan vurgulayarak söylesin ister sıradan sözcük dizilişleriyle şöyle bir değinsin Yazıcıoğlu’nun anlattığı devlette konu edilen varlıklılar ve onların toplama ya da biriktirme yoluyla ele geçirdikleri mallar, üretip de kıt yetinmeli bir biçimde yaşayan uyruklar çokluğunundur. Bunları ele geçirenler, toplayanlar, biriktirenler elbet yağmacılardan korkacaklardır. Korkanları kollamak, onların ödeyeceği vergileri kollamaktır bir yandan da.  Bu kollama için her yola başvuran Devlet yeni silahlı kolluk güçleri oluşturup onları yayarak böyle işler. Çünkü insanların, insan topluluklarının yaşadığı toprakların ıssı başında Tanrı’nın örnekçecisi olarak bulunan yargıyetkili ve soyunun mallığı ya da mülküdür. Devletin yasağı, yargısı ya da tüzelliği de var olan böylesi kurulu ve değişmez olarak imgelenen, söylenen, gösterilen düzenlerin sürdürülmesinin, yönetilebilirliğinin bir aracı ve kanıtıdır.

 Tarih ya da olayyazmalarında anlatılanlar da devletin ayrı ayrı kurumlarında yönetici, işletici olarak bulunanların içinde oldukları, durmadan işlettikleri bilmelerdir. Bilinçler, bilimler, bilgiler. Oldukça durağandır bunlar. Önceki yargıyetkilliklerden kalıt kalmıştır ve sonrakilere bazen bir şeyler eklenerek devredilir. Bilgi “İlelebed payidar” (sonsuz kalan) görünür; değişmez bir tarihsellikleri ve ona durmadan eklenen bir şimdilikleri bulunur sayılır. Bu da olayyazıcılığın işlevlerini artırır. Yazıcıları önemli kılar. Onların özelinde bu kurumdaki yazıcıların çoğu yargıyetkilinin hemen çevresinde, sarayında, sofrasındadır. Yargıyetkiliyi övmek, düzeni parıltılı kılmak, düzenin bengiliğine, gökselliğine, ussallığına uyrukları inandırmak… Bu yalnızca Doğu’nun devletlerinin bir özelliği değildir. Dünyanın her yerindeki bilmeler, yazılı kayıtlar, anıtlar, antlaşma taşyazıtları, anlatılar, tarihleri ayrımlı da olsa birbirine çok benzeyen bilmelerdir. Kurulu düzenin sonsuzluğunu gösteren, söyleyen, bunu durmadan yineleyen bilmeler. Elbet bu tek bir bilme toplaşması değildir. M. Foucault belli bir çağda (17.-18. yüzyıl), Batı Avrupa’nın bir parçasında devlet içindeki bu bilmelerin ayrımlarını, karşıtlıklarını, çekişmelerini, savaşımlarını uzun uzun anlatır derslerinde. Onun anlatımlarına daha çok zaman vardır. Ancak Yazıcıoğlu’nun anlatısında da Foucault’un anlatacaklarının ilkörnekleri, belki dar ama ilk biçimlenmeleri bulunur (aşağıda yine döneceğim).

Öteki büyük hasım, artık yargıcın ya da yazmanın değil de, idare memurunun bilmesidir: artık mahkeme kalemi değil, devlet dairesidir. Bu da tiksinti verici bilmedir. Ve simetrik nedenlerden ötürü böyledir, çünkü soyluların zenginliklerinin ve iktidarının kemirilmesini sağlayan görevlilerin bu bilmesidir. Bu da, kralın gözünü kamaştırabilen ve onu yanıltabilen bir bilmedir çünkü kral bunun sayesinde gücünü geçirebilir, itaat ettirebilir, vergilendirmeyi sağlayabilir vb. Yönetsel, özellikle ekonomik, nicel bir bilmedir bu… Görevlilerin ve resmi dairenin bu bilmesine karşı, soylu sınıf başka bir bilgi biçimini: bu kez, artık ekonomik değil de bir zenginlikler tarihini değerlendirmek ister, yani zenginliklerin el değiştirmesinin, haksızlıkların, hırsızlıkların, aldatmacaların, zimmete geçirmelerin, yoksullaşmaların, yıkımların bir tarihi. […] Soyluların tarihinin karşı durmak istediği bu iki büyük söylem –yazmanın ve devlet görevlisinin, mahkemenin ve devlet dairesinin söylemi—aynı kronolijiyi izlemedi: (…)

– Top. Sav. Ger. s. 141

     Yazıcıoğlu’na göre Gazan Han uyruğu olan alvercilerin, hatta başka ülkelerin  yargıyetkililerinin uyruğu olan  devletlerarası alsatçıların bir zarara uğramadan işlerini sürdürmeleri için yeni güvenlik önlemleri alır. Çün alışveriş sarayın, soyluların gereksindiği dünya mallarını uzaklıklara kafa tutan çabalarla Gazan Han’ın mallığına (mülke) yığmaktadır. Denizler aşılır, çöller geçilir, dağlar yol edilir alışveriş malları için. Onlarca faydasının yanında alsatçılar bir de yüklü vergiler ödemektedir mallığın hazinelerine. Belki bunlardan daha önemlisi kurulu değişmez düzene korku salan bir avuç soyguncunun varlığıdır. Bu varlık yargıyetkilliğin anlamını, görünüşünü, geldiği kaynağı hiçe sayan ya da hiç eden bir yok edilesidir. İşte güvenlik önlemleri Gazan Han’ı geceler boyu uykusuz bıraktıktan sonra alınır. Sonuçları bir an önce görülmek istenir. Mallık ıssının ya da iyesinin (malik) kuş uçsa duyar olan yedi iklimlik ünü böylece bir daha karalanamayacaktır. Bu ünle yedi iklim dört yönden ülkeye doluşan alsatçı kervanları katarlarına yeni katarlar katacaktır. Eğer Cemal Lök’ün kellesi uçurulursa bu sıradan bir kesik baştan çok öte değerde olacaktır. Çünkü Cemal Lök öyküsü iklimden iklime anlatılmaktadır. Yazıcı bunu açıktan söyler (aşağıda yine döneceğim). Sözcelemekle kalmaz Cemal’i, onu uzun sayılabilecek betimlemelerle görünür de kılar. Cemal’in söylenebilirliği, görünürlüğü bize bu anlatıda adı geçmeyen uyruklar toplamını da gösterir. Yazıcıoğlu’nun anlatısının derinliği dediğimiz niteliklerden biri de budur. Onun anlatısı çok katmanlıdır. Kat kattır. Bir çokluktur. Bu çoklukta yer alan Cemal ancak “n-1”dir. Deleuze’nin dediği gibi:

… bir çokluk gerçekten tuhaftır[gülünç, şaşırtıcı, alışılmamış, yaban], çünkü “bir” belgisiz tanımlığını yorumlamak için mantıkçı olmak gerekir; “bir çokluk”taki belgisiz tanımlığın “bir adam” daki belgisiz tanımlıkla aynı şey olmadığı aşikardır. “Bir çokluk”ta bir’in mantığı çalıştırılamaz. Bu belgisiz tanımlıktır, birleştirici olmayan bir tanımlık. Çokluk tözsel olduğunda ne olur? Bu şu demektir: Artık herhangi bir birlik ile ilişkili değildir, ne ondan türeyecek ne onu hazırlayacaktır. Yani, çok kendi yoluyla ve kendi içinde düşünülmelidir. Çok ne olacaktır? Bir çokluk “n-1”dir. (küçük n eksi 1), “n+1” değildir, çünkü çokluk, bir’i çoktan çıkarandır. Aksi halde çokluk asla kurulamayacaktır. Daima bir’i çıkararak çokluğu elde ederim.

– Gilles Deleuze, Foucault Üzerine Dersler, Bilgi, s. 245; ç. Ayşegül Baran, Otonom y. 2019.

Bu Cemal korkusu dağları beklerken gelip saraya düşer. Yönetim bir yandan ortalıkçılaşıp daha da güçlenmek isterken bir yandan da buyruğu altındaki illere, bölgelere güvenlik açısından yeni örgütlenmeler ve örgüt ilişkileri dayatır. Bu illere belli bir özerklik tanımaktır. Özerklik yasalara da dayansa ortalıkçı ve saltık erki parça parça dağıttırır. Yazıcıoğlu kendi yargıyetkili sultanına da böylece yönetimsel bir amaçyol (strateji) ve erişmelik (taktik) sunmaktadır. Sözü “sınanmıştır; geçer akçedir” kapısında söyler gibidir. Daha doğrusu sözcenin, tümce sözcük önerme olmayanın anlamıdır. Bu betimleme bize görülebilir olanı görünür kılar. Başka bir deyişle görünür olan sözcenin içeriğini kapar ve görünür kılar. Özelinde de olayyazısının (dönemin tarihsel anlatıları) böyle öğütçü, örnek gösterici bir yönü de vardır. Girişte andığım Kutadgu Bilig’de bu öğütçülüğün sayısız örneği vardır. “Kutsal Bilgi” sanki Karahanlı sultanına sunulan bir yönetim ilkeleri derlemesidir. Yönetsel önermelerdir. Onu gökçeyazıncılar, güçoluşçular, felsefeciler, tarihçiler nasıl sınıflandırırlarsa sınıflandırsınlar yapıtın doğu devletlerinin sultanlarına verilen öğütler, amaçyollar, erişmelikler seçkisi olmasını herhangi bir sınıflandırma kapatamaz, dışlayamaz. Aşağıdaki alıntıda Yusuf Hashacib doğrudan ve dolaştırarak anlatının yargıyetkilisi Kün-Toğdu’ya (Gündoğdu) şunları iletmektedir:

(410) O böyle bir bey idi; işini bu bilgisi ile düzenledi; daima böyle hareket etti ve böyle yaşadı.

(411) Siyaset icra ederken, kendi şahsi meyillerini düşünmez idi; bu himmet insaniyet ile birlikte olursa, güzel olur.

(415) Hükümdar Kün-Toğdu böylece bu tabiatı ile, güneş ve ay gibi parlayarak, dünyayı aydınlattı.

(416) Akıllı kim varsa, onu yanına çağırttı; bilgili kim varsa, onu yükseltti.

(417) Dünya seçkinleri ve halk arasındaki akıllı ve bilgili kimseler onun etrafını sardılar.

(418) Böylece halkın işini kendisi düzenledi ve yoluna koydu; yine de etrafında seçkin insanlar ister idi ki,

(419) Bunlar kendisine yardım etsinler ve işini görsünler; onlar çalışsınlar ve kendisi bir az istirahat etsin.

(1360) Ey hükümdar, işte ben sana sadakatle bağlı insanım; sözüme göre hareket et, ey merd insan.

(1931) Bu beylik işini hep beyler bilir; kanun ve nizam, örf ve adet onlardan gelir.

(1932) Bey doğarken, beylikle doğar, görerek öğrenir ve böylece işlerin hangisinin daha iyi olduğunu bilir.

(1933) Tanrı kime bu beylik işini verirse, ona o işi ile mütenasip akıl ve gönül de verir.

– Yusuf Has Hacib, Kutadgu Bilig, ç. R. R. Arat, s. 40 ve diğer s.  

 Yazıcıoğlu’nun anlatısındaki devletin yeni örgütlenmesine dönersek bu şöyledir:

Gazan Han mecmu vilayetleri birbirine payendane virüp her yirün tuman ve büyük beglerine kendü hükm itdügi yiri ısmarlamışdı. Ve şart u muçilka [mog. >mujilah: eyaletlere ve illere ayırmak; kendini başkalarından sakınarak uzak tutmak; hükmettiği arazide iyice güçlenmek. Lessing 2003: 866] komuş-ıdı ki, kankısınun hükm itdügi yirde ugrılık [hırsızlık] ve haramilik vaki olsa anlardan bilürlerdi. Ol sebeb-ile cümle hırsuz ve haramiler dutılup helak olmışlardı. Cümle memalik [memleketler, ülkeler] emin olmışlardı. Ve andan özge [Cemal’den başka] diken ve muzi kulmamışdı.

Anlaşıldığı denli, iller bütün soygunculara karşı birbirine dayanak olacaklardı. Ayrıca her ilin tümen başı ya da beyi yöneticisi olduğu yerden, bölgeden öncelikle sorumlu olacaktı. Böylece illere ayırma, illeri özerkleştirme ve illerin soygunculara karşı verdiği savaşım ve savaşta yardımlaşma zorunluluğu, il ölçeğinde ayrılmanın ortaya çıkarabileceği güç yitiğini ortadan kaldıracaktı. Bir yarlıgla (ferman, belge) bildirilen önlemler ve yapılacaklar buyruğu çağdaşlığa beş yüzyıl kala oldukça “yönetimselci bir us” taşıyor. Eee, çağdaş devletlere de devlet ne denli eskiye göre tanınmaz durumlara getirlirse getirilsin büyükdevlet geleneği bulaşmış olsa gerek! Nerdeyse Doğu Avrupa’da Polonya “Macar” ya da içinde iki anakaranın birçok yanını yargıyetkilliği altında düğümleyen göklerin düzeninin örnekçecisi dünyacıl bir büyükdevlet ya da imparatorluk… Eğer her şeyi çağdaşlıkla ölçme sayrılığım azıcık izin verirse, belirtmeliyim ki başka kaynaklardan da anladığım denli uygulamalar çok başarılı olmuştur. Yazıcıoğlu da Cemal Lök’ten başka “hırsız ve soyguncu” kalmadı, der. Bu söylemle Lök Cemal’in varlığı (Batı Oğuzcası ya da Türkmencede o zamanlarda da lakap ya da takma ad ilk söylenirdi) olanlara, uygulanan önlemlere göre daha da önemli bir duruma gelir. Bu önem onun kendini geliştirmesi, sıkıdüzenliliği, kurnazlıkta ilerlemesi, yiğitliği, atılganlığı gibi onlarca yetisiyle kendiliğinde de önemli ve etkileyicidir. Cemal ve direniş birliği de en azından yönetenler denli, aşağıda belirtileceği gibi erişmelik sanatında ustadırlar. Bu son söylenilenler Yazıcıoğlu’nun anlatısının özelinde de var: “işinde dilir [… ve şirgir]” olur Cemal.

Sonraki öbekte Yazıcıoğlu Deve Cemal’i göklere çıkarır. Konaklayan bir saray malcısı ya da saraya türlü mal, altın, gümüş ve değerli süs malları götüren dört yüz korumalı ve iki yönetici beyli/komutanlı kervanı tek başına basar Cemal. Tek başına, çün kırk arkadaşı Cemal’in buyruğuna karşı çıkarlar. Yazıcı’nın “yar/dost, yoldaş” olarak adlandırdığı birliği ya da kurulmuş düzenle sorunlu direnişçiler kalabalık koruyucu erleri neden göstererek, onlarla yapılacak bir savaşın olanaksızlığını bildirirler: “Pehlevan bunlar bir çeri dürürler. Bunları niçe korkıdalum?” didiler; der Yazıcı. Görülebilenler söylenebilenleri bir kez daha kapar. İmgelemde resimler, resimler. Rengarenk, çizgi çizgi. Hatta çete üyelerinin korku sinmiş yüzleri bile görülebiliyor. Cemalin öfkesi. Çeteye ve kervanın taşıdığı malların, süslüklerin, kokuların nasıl toplandığını bizden iyi bilen Cemal’in içini kavuran düzenin, devletin örnekçesi koruma birliğine karşı çakan, ışıldayan bir ateş yumağı öfkesi… 

Sonra Cemal arkadaşlarına kızarak, bağırarak aşağı, bir su başında yemek yiyen beylerin ve yakın korumalarının yanına iner. Cemal’in “O”lu ya da üçüncü tekil kişili konuşması Foucaultcu “konuşuluyor”a bir örnek sayılabilir. Onun aktarılan konuşmasında “O” dilbilgisel bir üçüncü kişi değildir. “Konuşuluyorun” aktarılan bir sözcesidir. “Pehlevan Cemal Lök size selam ider ve eydür ki bu maldan bize hakk-ı nazar [bakma/gözhakkı] virsünler, dir.” İşte tümceden taşan anlam, sözcelerin çokluğunu gösterir. Göz hakkı, kimsenin, hanın da karşı çıkamayacağı bir haktır. Hani şu “kıyamet/yıkıcı son”u getiren göz hakkı, Yazıcıoğlu Cemal’i konuştururken verdiği bilgiyi erke bağlayan köprüyü kurar: Pehlevan Cemal Lök, bir bilgi sözcesidir. Bu görülebilir olanı da gösterir. Yiğit olan yalnız erki, yetkeyi (otorite) elinde tutan örnekçeciler değildir. Yiğitlik nerdeyse hiç yoktan direnenlerin bir özelliğidir. Yiğit olan yoktan var kılmaktır. Ortada bir güçler savaşı vardır. Devlet Erki ve güç aygıtları ne denli güçlü ve işlek olursa olsun, savaşım ve savaş ya da bunların amaçyolları, erişmelikleri direniş içinde direnişin varlığıyla özelinde içseldir. Yazıcının söyleminde görünür olabilen böylece, sözceyi bir kez daha kapar. Sözcenin görünebilire önceliğine karşın kapma işler ve görünürlükler ortalıkta salınır durur. Savaş, savaşım, direniş erişmelikçi yaklaşımlar sözcelemle görünürlükler arasında da sürer:

“Anlar Cemal Lök adın işidicek kakıyup sögdiler [küfür ettiler] ‘Ol melun kafir kandedür?’ diyüb. Cemal eyitdi ‘Çok söylemen, ol size eylük-ile söyler. Niçün yaramaz söylesiz?’ didi.” Erk tersine dönüp sorgulayan konumuna yerleşir. Neyinize güvenerek söğüyorsunuz, der  o an erişmelik gereği Cemal olmayan Cemal. Onları çok söylemen diye azarlar. Azarlama, küçük, güçsüz görme şimdi devletin gücüne karşı Cemal’in bir erişmeliğidir. Dörtyüz korumalı, iki beyli kervan karşısında devinisiz kalan direnişçiler ya da çete erişmelik savaşını sanki bilmez. Onlar belki de bir amaçyolsuz, erişmeliksiz yalnızca yaşamlarını devlete karşı sürdürebilmek için çetededirler. Belki biraz daha fazlasıyla birliktedirler. Yazıcı’nın sözceleri bunları da anlatır bize. Cemal tam bir erişmelikçi yetenekle devletin yok edici birliğinin beylerini/komutçularını cansız kor, öldürür. Yukarıdan olanlara bakan, gören, izleyen çete üyelerinin durgunluğunu Cemal’in yiğitliği/pehlevanlığı bozar.

Bundan sonra olanları Yazıcı’nın güzel diliyle bir kez daha anlatmak istiyorum. Onun anlatma, anlatım güzelliği sanki parmaklarımı bağlıyor:

“Cemal Lök ol iki begi urıp helak itdi. Anı göricek yoldaşlarından yedi sekiz nefer atıcılar aşaga indiler ve anlarun üzerine ok yagdurup bir kaçın dahı helak itdiler… ve ol dört yüz atlunun kalanı atlu atına binüp binen bindi, bine bilmeyen çil yavrusu gibi tagıldılar. Cemal Lök nökerleriyle ol malı katırlara yükledüp aldılar gitdiler, ırak yirlerde ve ıssuzlık taglarda pinhan itdiler. Andan sonra işlerine dahı dilir ve şirgir oldılar. Ve ulu karvan ve bazirganlar basıp çoklık mal ve kumaş ve esbab hasıl itdiler.”

Peki ben bütün bunları nereden, nasıl, niçin çıkarıyorum. “Dil vardır.” Şunu önceden söyleyebilirim ki, söylenenler kesinlikle bir yorumsama ya da yorum özentisi değil. Açımlamacı yaklaşım, bakış yorumla karşıt çalışır. Yazıcıoğlu’nun söyleyebilirlikleri, görünebilirlikleri dilinin güzelliği aracılığıyla oya oya işleme yeteneği sonucu gizli olmayan ama görünür de olmayanların açığa çıkartılması böyle bir bakışla olanaklı oluyor. Başka bir deyişle verili olmayan bilgilerin, erklerin dağılımlarının, konumlanışlarının, saçılışlarının ya da Deleuzcü, Guattarici “çokluk”un oluşturulması. Tekilliklerin saçılışlarının oluşturduğu, olmayı sürdüren oluşlar, akışlar, ışık çakmaları, balkımalar… Deleuze bir anlatısında (ona haksızlık ederek cımbızlasam bile) bu gerçeği şöyle saptar:

… Bir tarihsel formasyonun sözcelerini içinden çıkaracağım kelimeler ve cümleler seçkisi nedir? Bunlar, kelimeler cümlelerin etrafında uğuldadığı iktidar ve iktidara direniş odaklarıdır. “Konuşuluyor.”

– Foucault Üzerine Dersler: Bilgi, s. 250

Views: 65

Ömer Hayyam: Bir Başka Doğu-Batı Karşılaşması – H. İbrahim Türkdoğan – 1

“Kitabımın 905. sayfasında üç Farslı dahi hakkında yaptığım

Değerlendirmeyi, özenle elde ettiğim bilgilerden sonra,

Ömer Hayyam’ın lehine kullanıyorum:

Onların arasından Hayyam’ı en asli bulduğumu söylemek isterim.”[1]

Ludwig Klages

Hayyam ve Johann Wolfgang von Goethe

Goethe, ilk kez 1819’da yayımladığı “Wes-Östlicher Divan” (Doğu-Batı Divanı) adlı eserine Joseph von Hammer-Purgstall’in “Geschichte der schönen Redekünste Persiens” adlı çalışmasını temel alır. Bu yazıda tanıtılan 200 şiirden 25 tanesi Omar Chiam imzasını taşıyor. Ancak Joachim Wohlleben, Goethe’nin Hayyam’ın şiirleriyle yakından ilgilenmediğini vurguluyor.[2] Bilinen şu ki Goehte hiçbir zaman Hayyam’ın adını anmamıştır. Hayyam’ın Almanya’da şair ve felsefeci olarak pek tanınmadığının nedeni büyük bir olasılıkla Divan’da Hayyam’ın adının geçmemiş olmasındandır. Hayyam’ın Alman edebiyatıyla bu “şanssız karşılaşmasını”dan ötürü üzüldüğünü belirten Wohlleben, geniş çaplı incelemesiyle Hayyam’ın Alman edebiyatı için değerini takdir ederken Almanların Fars şiir edebiyatına olan ilgisi açısından Hafiz, Hayyam’a gölge düşürmektedir[3], der. Çünkü Hafiz, Goethe’ye göre Fars şiir edebiyatının ve şairlerinin en büyüklerinden biridir hatta en büyüğüdür.

Diğer taraftan Goehte’nin Hayyam’a neden ilgi duymadığını aşağıda açıklamaya çalışacağım gibi tahmin etmek mümkün, eğer Goethe Hayyam’ın şiirlerini gerçekten okuduysa. Ama neticede bu konuda kesin bir kanıt yok. Diğer taraftan şu soruyu sorabiliriz: Goethe, Hayyam’ın tüm rubailerini yakından inceleseydi, acaba Ludwig Klages gibi Hafiz hakkında fikir değiştirip Hayyam’ı “en asli deha” olarak görür müydü? Bu noktada başka sorular da akla gelebilir: Acaba Nietzsche, Hayyam’ı tanıyor muydu, tanısaydı, değerlendirmesi ne olurdu? Schopenhauer’in eserlerinde de Hayyam’ın adına rastlanmamaktadır, oysa Hafiz’i okuma şansına sahip olmuştu. Goethe gibi bir otoritenin etkisi buradan da anlaşılacağı gibi, Alman düşünür ve edebiyatçıların büyük çoğunluğu Hayyam’ın adını hiç duymamışlardı oysa Hafiz herkesin ağzındaydı.

Hayyam’ı bu yazımda çeşitli Batılı düşünür ve edebiyatçılarla karşılaştırırken, Goethe’nin Divan’ınıyla başlamak yerinde olacaktır; o, incelememiz boyunca bize eşlik edecektir.

Schiller’in 1805’te ölmesiyle edebi eserlerinin tamamlanmış olduğunu düşünen Goethe, 1814’lerde ilk kez yaratıcı gücünün yeniden doğduğunu keşfeder ve bu kez İnsanlığın ilk vatanı diye adlandırdığı Doğu’ya tüm ruhuyla yönelmeye başlar. İşte bu dönemde oluşan Divan Goehte’nin son büyük şiir kitabıdır. Son verziyonu 1827’de yayımlanmıştır.

Hafizin şiirleri Goethe’de öylesine derin bir hararet ve ihtiras uyandırır ki Hafiz, Divan’ın protagonisti olur. Hafiz ve Goethe iki ayrı yerden uzanan ama aynı denize akan iki nehir gibi şiirde tek vücut olurlar. Hafiz’in ikiz kardeşi olduğunu şiirlerinde dile getiren Goethe, Hafiz’de nihayet teselli bulur ve Batı insanına eleştirel bakmayı da esirgemez. Hafiz, Goethe için Fars şiir edebiyatının asıl şairidir. Goethe’ye göre Fars dilinin liriği Hafiz’le doruk noktasına ulaşır. Peki ama Goethe’nin Hayyam’a ilgisizliği nedir ya da ne olabilir?

Bence asıl neden Hafiz’in şiir üslubu ve içeriğinden kaynaklanıyor. Hayyam’ın ardılı Hafiz, Hayyam’dan çok şey devralmasına karşın, tinsel ve ruhsal gücünü daha çok gazellerde resimledi. Hayyam’sa ne gazelde, ne de arabeskte, sadece rubayatta kendini ifade etmeye çalıştı: Rubailerinde Varlık ve Hiçlik felsefesini işledi. Goethe, gazellere özel bir ilgi ve haz duymaktaydı, bu okuyucunun gözünden kaçmaz. Gazel esas itibariyle aşkı içerir. Rubayi ise tam anlamıyla kesin düşünce liriğidir. Buna bağlı olarak Hayyam’da bir taraftan bireysel bir tarzda dünyevi haz, başkaldırı, isyan ve irade özerkliği diğer taraftan da melankoli, teslimiyetçilik, ümitsizlik, karamsarlık ve “kadercilik” iç içe geçerler. Daha sonra göreceğimiz gibi Hayyam, bu konularda temel duruşunu zahir eder ve felsefi içtepisini onların ışığında dile getirerek düşünce ve duygularını birbirleriyle kaynaştırır. Hayyam’ın düşünce dünyasına sadece bir göz atmak ve yönelim kazanmak için bu konuları birbirinden ayırmak ve hatta gerekirse onları kategorileştirmek birçok Batılı için neredeyse imkânsız gibi görünüyor.

Ancak bir otorite Hayyam’a hak ettiği yeri verebilirdi, Goethe işte, Wohlleben’inde belirttiği gibi bir otoritedir.

Kendini unutmuşluğa veren Hayyam’ın tersine Goethe asla teslim olmadı. Hayyam, Tanrı’yı arama yolculuğunda ikilemler yaşar ve Tanrının varlığını sorgular hatta Tanrıyı tahkir eder.

Tanrıyla yergisel melankolik sohbetlerinde hem tanrıtanımazdır hem tanrısaldır, bazen bir komedyen gibi davranır ve poetik nüktesinin karakteriyse iğneleyicidir, öyle ki düşünülebilen her şeyi imha eder. Ciddiyet ve nükte Hayyam’ın rubailerinde mizahın elementleridir. Bu, Hayyam’ın her şeyi geçici ve anlamsız olarak gördüğü felsefi duruşundan kaynaklanır, yine bu felsefi duruştur ki Hayyam’ı doyasıya güldürür. Dolayısıyla Hayyam, rasyonalizmin zincirlerini bir bir kıran özgür düşünceli bir asidir. Hakikat ve sevgi Hayyam için inanç meselesi değildir. Dini ve rasyonel dogmatizmin kurulu düzenlerine tahammül edemez. Aşktan sarhoş Hayyam, sözde güvenlikle alay eder.

Goethe’yse sevgi ve insanlık faktörlerine değer biçer ve onlara güvenle sarılır, tutunur. Goethe, eleştirir, kendini muhafaza eder, Hayyam, ortalığı karıştırır, saldırır, geri durmaz ve meclisbozandır. Her tür otoriteye düşmanca bakar, bilim camiası ve terakki zevkle alay ettiği kurumlardır. Hayyam’a göre her şey fanidir ve hiçbir şeyin sahici bir anlamı yoktur. Goethe iyileştirmek ve ilerletmek ister, Hayyam hayal kırıklığı ve ümitsizlik içinde unutmuşluğu seçer ve Goethe’nin tersine insanların mutluluğuna ya da gelecekte bir gün mutluluk içinde yaşayacaklarına inanmaz. Neticede Goethe hakikate inanır, Hayyam’sa şüpheci ve bilinemezcidir.

Tüm bunlara karşın, iki şairi yakınlaştıran gözümüzden kaçmayan benzerlikler var. Goethe’de Hayyam’sı çeşitli şiirler bulmak mümkün. Vanitas! Vanitatum Vanitas! adlı şiirinde Goethe, meselesini Hiç’e bırakır. (Bu tümce daha sonra Stirner’in felsefesini temellendirecekti). Şiirin edebi üslubunu bir an göz ardı edersek ve içeriğine dikkat çekersek, Hayyam’a kesin paraleller gözükmektedir. Kısaca özetlersek: Bir dönemin insan dostu Goethe, sevgiyle insan dünyasına katılır, her şeye girer çıkar, her şeyi dener, acıyı, mutluluğu, sevgiyi, aşkı, parayı ve daha nicelerini, birçok yolları yürür ve engelleri aşar, ta ki her şey onun gözünde anlamsızlaşana dek, işte o noktada Goethe, meselesini Hiç’e bırakır. Tek tümceyle: Herşey oldum ama hiçbir şeyin değeri yoktur, her şey boştur. Tam da Hayyam’ı ifade ediyor bu tümceler.

Şiirde Goethe’nin hayal kırıklıkları yaşadığını ve geçicilik, fanilik duygusunu tattığını görüyoruz: Hayyam’da esas duruş ve esas kanaat olan bu durum Goethe’de yüzeysel bir durum olarak yansıyor. Ciddi bir kanaatten daha çok “duyguların geçici zedelenmişliği” gibi gözüküyor ki, bu zedelenme iyileşecektir, iyileşmesi gerekmektedir. Ancak bu yüzeysellik Goethe’nin Tatlı Ksenia’larında daha bir kesinlik kazanır. Ama buna karşın, Wohlleben’in tersine, ben Hayyam’a paraleller görmekteyim. En azından birkaç Ksenia’larında şair dünya düzenini şikâyet eder; Hıristiyan ve rasyonel dogmatizm Goethe’nin eleştiri konusu olur. Ama ne var ki kabarmış mutsuzluğu engellenemeyecek noktaya gelince Xenion oluşabiliyor. Bu nedenle yüzeysel kalmaktadır; dolayısıyla Tatlı Ksenia’lar kurgusal olmamakla birlikte, geçici bir düşünce ve duygu zedelenmesinden kaynaklanmaktadır. Sonuçta Goethe’nin duruşu savunmadır, Hayyam’ınsa tam bir taarruz. Öyle ki, dini ve felsefi dogmatizmin tümüne yönelen bir saldırı. Bu da, daha sonra göreceğimiz gibi, düşünmenin mantığın esiri olmaktan kurtarılmasıyla sonuçlanmaktadır.


[1] Ludwig Klages, Der Geist als Widersacher der Seele, Bouvier Verlag Herbert Grundmann, Bonn, s. XI. Adı geçen kitapta, sayfa 905’te şu tümce yer alıyor: “Hafiz’in yanısıra Ömer Hayyam ve Celalettin Rumi de birer ermiş dahidirler.”

[2] Joachim Wohlleben, Die Rubajat des Omar Chajjam und die deutsche Literatur. Eine glücklose Begegnung, Li­teratur­wissenschaftliches Jahrbuch, Duncker u. Humblot, Berlin 1973, s. 65.

[3]  Wohlleben, a.g.e. s. 65-66

Views: 198

Anarşizm, Anakronizm, Hermenotik, Yapıçözüm ve Tarihi Okumak – 4 – Alişan Şahin

Derrida, Nietzsche ve “Şemsiyemi Unuttum”: Yapıçözüm Bir Yorumsama Biçimi midir?

Gadamer’in evrensel hermenotik’i ile Derrida’nın deconstruction’ı metni ya da şeyleri anlamak ve anlamlandırmak için farklı olduğu düşünülen yöntemler. Anlama ve anlamlandırma faaliyeti öznelerde başlayıp bir ötekini hedefleyen ötekini anlamaya ya da yeniden anlamaya-anlamlandırmaya yönelik olmak durumunda… Gadamer’in metodu ve anlayışına yukarıda bir nebze bazı açılardan değinmiş olduk. Gadamer ve Derrida arasında Nisan 1981’de Paris, Goethe Institute’teki karşılaşmalar (soru ve cevaplarla yürüyen bir süreç) yazılan denemelerin sonucuna yorumcular “Olası olmayan tartışma” (İmprobable Debate) olarak adlandırsalar da kanımca Gadamer’in ısrarla bir diyalog içinde olunduğu vurgusu bir açıdan Derrida’nın tezine tartışmanın varolmasından hareketle temelden bir eleştiri olarak alınabilir. “Şemsiyemi unuttum” cümlesi olasıdır ki bir alıntı ya da duyulan ve not edilen bir şeydir ya da Nietzsche burada bir şeyler demek istedi. Olasıdır ki Nietzsche’nin kendi el yazısıyla koyduğu bir işarettir ya da bir şey istediğine dair bir işarettir ya da değildir. Öylesine yazılmış bir cümle olabilir mi? [/blockquote]Herhalükarda daha fazla meseleye girmeden başka bir anlama, yorum çabası olarak deconstruction, Derrida’nın “Mahmuzlar: Nietzsche’nin Üslupları” adlı eserinde görülür.[1] Bu eserde Nietzsche’nin metinlerinde kadın/dişi olanla ilişkisi ele alınmakla beraber, Heidegger’in Nietzschesindeki kadının/dişilin eleştirisini yapar. Nietzsche’nin  Yayınlanmamış Elyazmaları’nda geçen bir cümlesi (İngilizce, Fransızca ve Türkçe çeviride “Şen Bilim”’in Fransızca çevirisinde S. 457’de 12,175 nolu fragman olarak geçmekte olduğu belirtiliyor) alıp bir çok şekillerde bir çok anlama gelebileceği belirtiliyor.

Şemsiyemi unuttumcümlesi olasıdır ki bir alıntı ya da duyulan ve not edilen bir şeydir ya da Nietzsche burada bir şeyler demek istedi. Olasıdır ki Nietzsche’nin kendi el yazısıyla koyduğu bir işarettir ya da bir şey istediğine dair bir işarettir ya da değildir. Öylesine yazılmış bir cümle olabilir mi? Ya da editörlerin ekledikleri bir not olabilir mi? Editörler bunun anlamını biliyorlar ve söylemiyorlarsa?  Bu sadece Nietzsche’de kalan ve asla ulaşılamayacak bir anlama mı haizdir? Ama bu sırra erişmek mümkün olamaz mı? Ve biz de bunun için çalışmaktayız? Hiçbir anlamı da olmayabilir? Bunun Nietzsche’nin cümlesi olmaması da olasıdır. Onun el yazısı olması cümleyi ona ait kılar mı? Bunun gizlenmesi gereken bir kodun parçaları da olma ihtimali göz önünde tutulmalıdır? “Şemsiyemi unuttum” cümlesi basittir ve orada bana ait olan bir şemsiyeden bahsedilmektedir. Burada olan unutma bahsidir. Onu tarif edebilirim ama o artık benim sahip olduğum bir şey değil. Kendime şemsiyemi hatırlatıyorum. Ama artık ona sahip değilim. Onu hatırlıyorum. Hatırladığımı unutamam ama onu unuttum. İhtiyaç hasıl olduğunda ona sahip değilsin ya da sahip olmasan da ihtiyacın var. Hatta bu durumun psikanalitik çözümü de mümkündür. Şöyle devam eder Derrida:

“Şemsiyenin simgesel figürü iyi bilinir ya da iyi bilindiği sanılır. Örneğin, gösterişsiz biçimde örtülere bürünmüş bir fallusun, hem saldırgan hem koruyucu, tehditkar ya da tehdit edilen bir organın erselik çıkıntısını (eperon) düşününüz. Bir iğdiş masası üstündeki bir dikiş makinasında (mach ine a recoudre), bu tür bir alışılmadık nesneyle karşılaşılmaz.”[2]

Bunun metni anlamak için bir hermenotik yöntem olduğu reddedilemezdir ki Derrida buna deconstruction adını verir. Şeyleri anlama çabası metni ve yazarını her şeyiyle anlama çabasıdır. Her şeyi ile anlama fikri Derrida tarafından reddedilse de böyle bir çabayı reddetmek mümkün değildir. Aynı şekilde bütünü anlama çabası Gadamer’de de hedeftir. Ama bunun mümkün olmadığını ufkun sürekli hareket halinde ve değişir olması fikrinden hareketle çıkarmamız mümkündür.

Görülebileceği gibi metin, obje, herhangi bir söz bizim konumuzla ilgili olan vakanüvislerin metinleri, menkabeler, şiirler, beyitler, binalar ya da mimari şekiller, tarihi objeler hermenotik bir gözle değerlendirilebilir. Tarihi vaka ve olguları değerlendirirken bu yöntem oldukça işe yarar ve sosyal olaylar ve tarih ile uğraşanlar için de önemli bir yöntem olarak durur, durmalıdır. Anakronizm sanatta bir şekilde yaratıcılığın bir şekli olarak kabul edilebilir ise de tarih ve sosyal bilimlerde anakronizm bir hastalık – özellikle Türkiye tarihçilerinde – olarak algıları zehirlemekte, anlam dünyalarını zaafa uğratmakta, “hakikatten” uzaklaşmaya neden olmaktadır.

Gadamer’in önyargısız anlamanın mümkün olmadığına vurgusu önyargıların olguların yerini alması anlamına gelmiyor gördüğümüz gibi. Önyargı kültürden ve tarihten gelen öznenin kendisinden, gelenekten kopuk bir şey değildir. O, öznenin ya da yorumcunun olduğu halini işaret eder. Ama yorumların çokluğu ve her yorumcuya göre değişebileceğine işaret eder.

Paul Ricoeur

Fransız tarih yazımında önemli bir yer tutan Paul Veyne’in yapıtı “Comment on ecrit l’histoire”(Tarih Nasıl Yazılır) adlı eserine referanslar vererek tarihin ne olduğuna temas etmektedir. Paul Veyne’e göre ’Tarih’in gerçeğe uygun anlatıdan başka bir şey olmadığı, yaşamsal değil ama kitabi olduğu[3] ve benimsenmiş yazınsal biçimler aracılığıyla, merakın amaçlarına hizmet eden zihinsel bir etkinlik” olduğunu vurgular.

Ricoeur, Veyne’i takib ederek tarihin bir yöntemi olmadığını ama kategoriler teorisi olduğunu söyler ki tarihin yöntemi olmamasını Ricoeur olguların sentezini yapacak kurala sahip olmadığına yorar.

“Eğer tarihin alanı… tamamıyla belirsizse, orada bulunan her şey gerçekten meydana gelmiştir ama birçok yol da izlenebilir. İzlenecek yolları çizme sanatına gelince, bu, bütün yüzyıllar boyunca benimsenmiş değişik biçimleriyle tarih türüne bağlıdır.”[4]

Elbette bu yolların çeşitliliği, yorumcuların izleyebilecekleri birçok yön olduğu anlamına gelir. Farklı yorumcuların bir olguya farklı yorum getirmesi ise başka bir çeşitlilik örneği olarak görülmelidir.

Tarihin yöntemi yoktur fikrinin bildiğimiz birçok tarihçinin düştüğü hatalara da temas etmiş olması önemlidir. Der ki:

Tarih ne rastlantılarla, ne iktisadi nedenlerle, ne de anlayışlarla, tasarılarla ya da fikirlerle bütünüyle açıklanabilir; bu üç özelliği düzenleyecek kural da yoktur. Bu da, tarihin yöntemi yoktur demenin bir başka yoludur.”[5]

Tarih okuma ve yazımlarında bir diğer problem de Ricoeur’un Veyne’e gönderme yaptığı tabirle geriye dönük ekleme’dir. Bu kavram da temas etmekte olduğumuz anakronizm problemine bir ölçüde temas eder. Ricoeur bunu Tarihçinin anlatısındaki bir boşluğu bir başka dizilişteki benzer ama eksiksiz zincirlenişi örnek alarak doldurmak amacıyla başvurduğu tümevarımsal bir işlemdir,” diye tanımlar.

“Geriyedönük eklemenin nedensel bir açıklamayı harekete geçirmesi ölçüsünde, açıklama da bu noktada anlama’dan açık seçik biçimde ayrılır. Nedensel açıklamaysa, belgeler bir olayörgüsü sağlamadıkları zaman ortaya tam olarak çıkabilir; böylece geriyedönük bir eklemeyle varsayılan bir nedene kadar gidilmiş olur (sözgelimi şöyle denir: ağır bir vergilendirmeye gitmiş olması XIV. Louis’yi halkın gözünde sevimsiz kıldı)… Geriyedönük ekleme, gerçeğebenzer- olanın dar sınırları içinde belgelerimizin boşluğunu giderebilir.”[6]

Geriye doğru ekleme kimi yerlerde anlamayı kolaylaştırır ve özneyi ifade ederken kimi zamanlarda yorumsamanın ötesine geçerek olay ve olayörgüsünün dışına çıkarak tarih okumanın önüne geçer. Buna benzer vakaları Türk tarihçiliğinin klasiklerinde görmek fazlasıyla mümkündür.


[1] NIETZSCHELERİN ŞÖLENİ, Nietzsche’nin Üslupları, Jacques Derrida, Otonom Yay. Der. ve Çev: Ali Utku – Mukadder Erkan

[2] Jacques Derrida – NIETZSCHELERİN ŞÖLENİ, Mahmuzlar: Nietzsche’nin Üslupları, Jacques Derrida, 178-182, Otonom Yayıncılık.

[3] Paul Ricoeur, Zaman ve Anlatı 2, Tarih ve Anlatı, S. 138, YKY 2009

[4] Paul Ricoeur, Zaman ve Anlatı 2, Tarih ve Anlatı, S. 141, YKY, 2009

[5] Paul Ricoeur, Zaman ve Anlatı 2, Tarih ve Anlatı, S. 142, YKY, 2009

[6] Paul Ricoeur, Zaman ve Anlatı 2, Tarih ve Anlatı, 142, YKY, 2009

Views: 101

40 Teknoloji Toplumu – Kitle Toplumumun Yaratılması – Jacques Ellul

[İnsani tekniklerin uygulandığı üçüncü bir alan vardır. Yeni ortamına uyum sağlamaya çalışan insan için yeni bir dengesizlik nedenidir bu alan. Çağdaş toplumun bir kitle toplumu olmakta olduğunu söylemek herkesçe bilinen bir gerçektir. “Kitleselleşme süreci”, “kitlelerin yükselişi”, derinlemesine incelenmiş, anlaşılmıştır. Ancak daha az anlaşılan gerçek, şimdinin insanının yeni toplum biçimine kendiliğinden adapte olmadığıdır. Önceki toplumlar karakterlerini büyük ölçüde içindeki insanlardan alıyordu. Teknik veya ekonomik koşullar belirli sosyolojik yapılar dayatıyordu, ama insan bu yapılarla temelde mutabıktı ve toplumun aldığı biçim bireyin psikolojisini yansıtıyordu. Artık doğru değildir bu. Kitleselleşme süreci, bugünün insanı tabiatı gereği kitle insanı olduğu için değil teknik nedenlerle cereyan etmektedir. İnsan, kendisine empoze edilen yeni çerçevede bir kitle insanına dönmektedir, çünkü uzun vadede çevresinden ayrı kalamaz. İnsanın bir kitle toplumuna adaptasyonu, henüz başarılmış bir gerçek değildir. Psikanalitik sosyoloji alanındaki son araştırmalar da insan ile kolektif toplum arasında hâlâ varolan mesafeyi (dengesizleştirme nedeni olan bir mesafedir bu) gözler önüne sermiştir. Her toplumun, normalin ölçüsünü temsil eden normları vardır. Bu normlar niteliğini değiştirdiğinde bunu dengede bir bozulma ve bu değişimlere ayak uyduramayan insanlar için de nevroz takip eder. Medeniyetimizin normlarının “insani” olmayan nedenlerle değişmiş olduğunda kuşku yok. Cereyan eden değişimler için insanın bir isteği yoktu; ne de bunlar yönünde bilinçli olarak çalıştılar. Modern toplumun normları üzerinde dolaylı etkiler iş görmüş ve bu normlar da insanlar olan bitenin farkında olmaksızın dönüşmüştür.

Bu denge bozulmasına dair Karen Horney’in analizi, yerinde gibi geliyor bana. Horney’e göre medeniyetimiz, hâlâ, kardeşlik ilişkilerinde en yüksek değeri kuran laikleştirilmiş bir Hıristiyan ideolojisine işaret etmektedir. Fakat dünyamızın yapılan ve onun gerçek normları tamamen tersini temsil etmektedir. Bugün dünyanın temel kuralı ekonomik, politik ve sınıfsal rekabettir. Ve bu rekabet sosyal ve insani ilişkiler olan arkadaşlık ve sekse uzanır. Geleneksel onaylama ile yeni kriter arasındaki dengesizlik, çağımızın ve nevrozumuzun karakteristiği olan endişe ve güvensizlik iklimini doğurmuştur. Bu dengesizlik, tam da, bireyci toplum ile kitle toplumu arasındaki ayrıma işaret etmektedir.

İnsan, kolektif ortamda kendini evinde hissetmez. Bu, kendi aralarında pek çok açıdan değişiklik gösteren toplumlar için geçerlidir. Afrika’nın ilkel sosyolojik kolektivizmi için, Avrupa’nın bireyselci medeniyeti için ve ABD’deki daha yüksek türdeki kolektif adaptasyon için geçerlidir. Tüm bu toplumlarda herkes belli bir keyifsizlik tarafından etkilenmektedir. Sosyolojik yapıların değişimi, çok hızlı bir tempoda gerçekleşiyor ve herkesi etkiliyor. Devlet de tüm yurttaşlardan acil kolektif çaba istiyor. Bireye tüm yeni kriterleri özümseyecek yeterli bir süre asla verilmiyor.

Ayrıca, kitleselleşme süreci, bir topluluğa benzeyen ne varsa kaybolması anlamına geliyor. Amerikalı psikologların çoğunluğu, insani sosyal ilişkilerin birey için öneminde ısrar ediyor. Jerome Scott ve R.P. Lynton’ın dediği gibi “Her insan, duygusal ve entelektüel tatmin ister (ki sadece bu bir topluluğa aidiyetini sağlar)”. Bu gereksinim bastırıldığında da nevrozlar ortaya çıkar. Kimi uzmanlar, en takıntılı nevrozların sosyal adaptasyonda başarısızlıktan ve topluluk ilişkilerinin (ki, Roethlisberger’in belirttiği gibi, teknik ilişkiler topluluk ilişkilerine tabidir) bastırılmasından kaynaklandığını bile öne sürüyor.

Bu yeni sosyolojik kitlesel yapı ve onun yeni medeniyet kriteri hem kaçınılmaz hem de reddedilemez görünüyor. Kaçınılmazdırlar, çünkü insanı aşan ekonomik güçler ile ekonomik kaygılarca dayatılmaktadırlar. Düşünce, doktrin, söylem ve iradenin sonucu değildirler. Sırf gerçeğin bir durumu olarak oradadırlar. Tüm sosyal reformlar, tüm toplumsal değişimler, tümüyle ütopik olmadıkları sürece tamamen gerçeğin bu durumu içerisinde yer alır. Toplumsal değişim hakikaten gerçekçi olduğu zaman bu durumu içtenlikle kabul eder, kanıtlar ve kullanır. Birey için geriye sadece iki imkan kalmaktadır: ya neyse o olarak kalır; ki bu durumda giderek uyumsuzlaşır, sinir hastası olur, verimsizleşir, hayatını idame ettirme imkanlarını kaybeder, yetenekleri ne olursa olsun sonunda toplumsal çöp yığınına atılır. Ya da onun dünyasına dönüşecek yeni sosyolojik organizmaya kendini adapte eder, kitle toplumu dışında yaşayamaz olur. (Sonra da mağara adamından pek ayırt edilemez olur). Fakat kitle insanı olmak da muazzam bir ruhi değişim çabasını gerektirir. İnsanı nesne olarak alan ve insani teknikler denen tekniklerin amacı, ona bu değişimde yardımcı olmak, en çabuk yolu bulmasına yardım etmek, korkularını hafifletmek ve kalbiyle beynini yeniden şekillendirmektir.

Bu konudaki teorik çalışmalardan çok teknik çalışmalara baktığımızda tasarım büyük bir açıklıkla ortaya çıkmaktadır. Claude Munson, pragmatik bir Amerikan bakışıyla, “pratikte tüm yurttaşlar çabucak etkisi altına girecek şekilde çevrenin güçlendirilmesi meselesidir bu” diyor. Entegrasyon imkansız çıkarsa bu durumda bireyi bir toplumsal çevreden koparıp adaptasyonun mümkün olduğu bir başkasına koymak gerekir. İnsanın kaderine rehberlik edenlerin çok istediği şahane denge haline bireyin ulaşabilmesi için (bu durumda birey öylesine adapte olmuştur ki kendi kişisel sıkıntıları kolektif yapınınkilerden farklı değildir) bir şekilde imkan sağlanmalıdır. Birey, artık grupta bir insan değil, grubun bir üyesidir. Kitleye katılımın bireyi kötü durumlardan kurtarması, onları dağıtması güzel bir şeydir. Bir kere, bizatihi kitleselleşme sürecinin kendisi insanın ruhi sıkıntılarının kökeniydi!

Bu adaptasyonun bir başka boyutu, bireyin teknik araçlara uyumudur. Sahip olduğumuz araçlar, aslında, gerek maddi eylem alanında gerekse psikolojik eylem alanında kitle araçlarıdır. Eğer şimdi insan üzerine bir etki yapmak istersek bunu yapmak sadece kitlesel medya yoluyla ve insan bir kitle insanı olduğu ölçüde mümkündür. Bu gerçeğe kitlesel eğitim ve propaganda yöntemlerine atıfla yeniden döneceğim. Bunların her ikisi de, kitle bireyini, ancak onu daha fazla “kitleselleştirerek” hareket ettirebilir. Birey ile kolektivitenin kendiliğinden olmayan birliği, toplumumuzda aldıkları özel sosyolojik biçimde tekniklerin gelişimi için gerekli koşullardan biridir. Bu birlik, göreceğimiz gibi, insana adanmış tekniklerin en kayda değer sonuçlarındandır. Bu bağlamda, “kolektifleştirme” veya “insani yol gösterme”den bahsetmek bir basitleştirmedir. İnsan türünün bu tam değişimi, bir kolektivist teori tarafından veya birisinin iktidar isteği tarafından meydana getirilmiştir. Sebep çok daha derindir. Hem insani hem de gayri insanidir. Gayri insanidir, çünkü şeyler ve durumlarca belirlenmektedir. İnsanidir, çünkü istinasız her modern insanın kalbinin arzusuna cevap vermektedir.

Vazgeçilmez insani tekniklerin üçlü temelini inceledik: bugünün toplumunun insandan istediği süper insani talepler, insan çevresinin tamamen değişmesi ve sosyolojik değiştirilmesi. Evreniyle temel bir uyumsuzluk içindeki insan mecburen onunla uyumlu kılınmalıdır.

Views: 57

Yayıncılık ve Yayınevleri: X Abi Örneğinden Hareketle Görünmeyen Bir Sömürünün İfşasına Dair – Alişan Şahin

Bir anlatıya nereden başlanırsa daha okunaklı bir yazıya başlanmış olur sorusuna henüz cevap bulamadım. Ve bu anlatı özellikle yaşanmış, olmuş-bitmiş ama aslında herkesin de bilmesi gerekli olan deneyimleri aktarma hedefiyle oluşturulma çabasında ise ne deneceğini bilememek ve kelimelerin seçilmesindeki zorluklar başka bir vaka olarak duruyor. Oluşturulacak söz ve söz diziminin ucuz bir dedikodudan ötede ciddi bir dille oluşturulması gereklidir ki ilgili olan herkesin kendini içinde hissetmesi sağlanmış olsun.

Üzerinde duracağımız konu başlıktan da görüleceği gibi yayın dünyası ve yayıncılık üzredir. Matbaa makinesinin bu topraklarla tanıştıktan sonra durmaması ve her şart altında gazete, kitap vb. gibi matbuatın basılmasının tarihi birkaç yüzyıl öncesine gider. Daha evveliyatında ise bu işlemin el yazması kitapların çoğaltılması yoluyla yapıldığı bilinen vaka…

Yüzyıllara dayanan yayın dünyasında çevirmen, yazar vb. gibi mesleklerin var olamaması ise üzerinde durulmayan bir durumdur. Bu topraklarda yazar ve çevirmenler her daim olmuş ama meslekleri olmamıştır. Yazar olarak hayatını kazanan insanlar genellikle gazete köşe yazarları olmuştur ki bu yazarların hepsi de öyle ya da böyle siyasal ilişkilerle varlıklarını ve yazarlıklarını sürdürmüş ve aslında siyasetten para kazanmışlardır. Matbuatın tarihi aşağı yukarı batılı ülkelerin matbuat tarihine yakındır. Buna rağmen gazete ve kitap tirajları ve hatta üniversitelerin- en iyi haliyle dahi üniversiteleri olumladığım sonucu çıkarılmasın! – yayın sayıları acınacak durumdadır.

Gazete yazarlığının dışında hayatını kazanan insanlar – artık bir meslek olması babında – bugün tek tük ortaya çıkmış durumda. Bunu tetikleyen en büyük etmen elbette ki yayıncılığa el atan bankalar olsa gerektir. Banka yayıncılığı ile beraber birkaç yayınevinin sermayeleriyle burada var olma çabasını da buna eklemek gerektir. Fakat her halükarda yayınevleri var olmak, varlıklarını devam ettirmek için taklalar atmak durumundalar. Bugün bir yayın sektöründen bahsedilebilir mi? Elbette çalışanı ve orada bulunan insanları ile ve durmadan üretilen özellikle çeviri eserleri ile böyle bir sektörden bahsetmek mümkün. En azından buradan geçimini sağlayan ve yok olmadan devam eden bir alan, mekan, iş-oluş mevcut. Varlık nedenlerine büyük oranda katkı sunan ise üniversitelerin varlığı ve okulların getirdiği “okuyucu” potansiyelidir

Büyük yayınevleri, banka yayınevlerinin ötesinde orta ölçekte ve daha küçük yayınevleri de mevcut. Adeta amatör dergicilik benzeri kitap ve dergi çıkarmakta olan, aslında maddi hiçbir getiri elde etmeyen ama prestij olsun diye orada var olan yayınevleri de mevcut. Bunların bir kısmı yıllardır bu “piyasa”nın içinde olup başka bir iş yapamadıklarından dolayı burada bulunmaları varoluş nedeni olan yayınevleridir. Bu yayınevlerinin bir kısmı bir dönem çok para kazanmalarından hareketle mirasyedi edasıyla orada bulunmuş ama şartlara uyum sağlayamadıklarından dolayı sadece varlıklarını sürdürmek hasletinde olmuşlardır.

İşte bu küçük ama “sınıf” atlayıp büyük olmaya kenetlenmiş yayınevlerinden biri ile bir süre teşriki mesaimiz olduğundan bu tarz tipik bir yayıncının halet-i ruhiyesine aşina olmuştum. Anlatılacak olan ise budur.

Bana gelen “Senin şu günlerde durumun fena değil, şimdi değil ama daha sonra borcun ödenecek elbette… Benimle çalışır ve yayınevinde editörlük yapar mısın? Ofise birkaç gün gelirsen yeter” teklifine hiçbir soru sormayarak, “ilerde ama ne kadar vereceksin?” “bu ileri zaman nereye kadar?” gibi soruları sormayarak kabul etmiştim. Tek isteğim var idi: “Çalışanın ve özellikle çevirmenlerin paralarını zamanında ve tartışmasız ödenmesini isterim” demiştim.

Sonraki günlerde bir yayın listesi hazırlamış ve X Abi’ye[1] sunmuştum. X Abi ise “Sen ne yaparsan bence eyvallah” demişti. Amacım iyi ve güzel kitaplar çıkarmak ve bundan mutlu olmaktı, o kadar! Bunun için yıllardır ilişkisinin olmadığı ve kalmadığı insanları dahi aramış ve onlarla tekrar buluşarak harekete geçirmeye çalışmıştım. X Abi ile çalıştığım süre içinde hiçbir talepte bulunmamış ve hatta kimi zamanlar kendi masraflarımı ve hatta çevirmenlerin bazılarının parasını –sonradan bir şekilde geri almıştım – kendim ödemiştim. Yayınevinin kısa zamanda pazarlama ağı da kurarak ayağa kalkacağı yalanı, hiçbir çaba sarf edilmeden hayata geçirilecek bir eyleme tarzı henüz keşfedilmediğinden dolayı, gerçekleşemezdi elbette!

Öyle bir an gelmişti ki artık dayanamayıp uzunca bir email yazmaya karar vermiştim. O email’deki kimi ifadeler aynen şöyle idi:

En baştan başlayayım: Senden gördüğüm şey verdiğin sözleri hiçbir şekilde tutmaman oldu. Şu anda ev ve ofis olarak kullanılan yere dair “kültür merkezi yapalım” önerin üzerine en az iki arkadaşımı (O ve G) getirdiğimde ve konuştuğumuzda bunlardan vazgeçtin ve konuyu kapattın ve o insanlara karşı yalancı çıkmış oldum…

Ardından E… isimli arkadaşımın kız arkadaşıyla geldik. Kız öyküler ve masallar yazıyor. Acaba işimize yarar mı diyerek senle görüştürdüm. Kıza “Ekoloji ile ilgili yazın. Çocuklar için ekoloji seti yapalım” dedin. Kızcağız bir şeyler yazdı ve yolladı. Ben de sana yolladım. Bugüne kadar bir yanıt almadım. Bunu da halen unutmaya terk etmiş durumdayım!

Ardından bu ekoloji kitapları meselesini N’e bahsetmiştim. Onu da sana söyledim. Onun yazdığı metni de sana zorla okuttum. Ardından kıza çocuklar için şehirler yaz dedin. Kitap önerdin. Kız aldı kitapları okudu ve yazmaya başladı. Onu da okumadın ve ilgilenmedin. Seni zorlamasam onu da aramayacaktın. Bundan sonra da arayacağından gerçekten şüphem var.

Sonra birçok insana söz verip ama ardından kulağının üstüne yattığını gördüm. Bunların hoş olmadığını kimi zamanlar söyledim sana.

Sonra bir ara farkettim ki benim arkadaşım olarak gördüğün ya da sandığın ilişkide olduğun insanlarla yaşadığın problemleri benim üzerimden halletmeye çalışıyorsun ve onlar vasıtasıyla bana ve arkadaşlarıma dair bir yargı içindesin. Mesela: S…, M… vs.”

Bu yazılanların hiç birine sonradan oturup cevap vermemiş ve daha sonra da başka insanlarla benzer ilişkilerini sürdürmüştü.

Gene ilişki devam ederken yavaş yavaş kitap fuarlarına gitmeye başlamıştık. Mersin fuarında samimiyetlerinden ve gönüllülüklerinden gelip fuar süresince bize yardımcı olan insanlara ve arkadaşlara en nobran tavırlarını almış ve onları küçümsemişti. Kimsenin ondan para dahi talep etmemiş olmasına rağmen onları şeytanlaştırmış ve yakın çevresini utanç içinde bırakmıştı. Bugün dahi utanç içinde hatırlamaktayım.

Kitap fuarlarına yoğun bir şekilde katılırken Gustave Landauer’in “Sosyalizme Çağrı” kitabını çevirtmiştim ve kitap basılma aşamasına gelmişti. X Abi, kitabın kötü bir kitap olduğunu söylemiş ve gerekçesini ise Landauer’in Marx’a “Budala” demesi olarak açıklamıştı. X Abi yıllardır yüzlerce polemik okumuş olmalı diye düşünmüş ve X Abi’ye bazı örnekler vermiştim ama X Abi “Marx’a budala dedirtmem” demişti. Anarşizm kitapları basan ve bundan epeyce bir kazanç elde eden bu yayınevi için “Burası anarşist bir yayınevi değil” demeyi yeterli bulmuştu. Daha sonrasında çevirmenin kanser olan babasını görmesi için yol parası gerektiğinde ise yol parasını da ben ödemiştim. Bu tartışmanın bir yerinde “Marxizm ilerlemeci bir düşünce değil” dediğinde içimden “Eyvah!” dediğimi halen hatırlarım.

Daha sonraları ise sürekli “demokratik özerklik, ekolojik toplum, Kürdistan coğrafyasında özgürlükçü hareket” vb. gibi jargonuyla yayınevleri ormanında ve habitatında varlık süren X Abi, Stalin üzerine konuşulan bir mekanda “Yeter artık, Stalin’i de günah keçisine çevirdiniz” deyince dayanamayıp “Günah keçisi değil, günahın bizzat kendisi” demek durumunda kalmıştım. (Belirtmekte yarar var: X Abi ne Marksist ne de Stalinisttir ama onları kafasında silemeyen demokratik özerklik ve ekoloji kavramlarıyla konuşan biridir)

X Abi’nin müflis olmadan evvel yayınladığı kitapların listesine bakıldığında; Marxizmden çok anarşizme referans olacak kitaplarla dolu olduğu görülür ve hatta kimi önemli anarşist klasikleri ilk yayınlayan bir yayınevi olduğu da söylenebilir. Yukarıdaki polemikler vuku bulduğunda “bu kitapları yayınlayan, seçen bu adam olamaz” cümlesi kafamda netleşmiş idi zaten. Aslında X Abi tamamı ile bir ticaret erbabı ve ilişkiler vasıtasıyla varlığını devam ettirmekte ve gelen tüm insanları kendi çıkar yelpazesine göre değerlendirmekte idi.

Bu süreç içinde çevrilecek kitaplar için çevirmen ilişkilerine bakmıştım ve görüştüğüm çevirmenlerin hemen hemen büyük kısmı X Abi’ye çeviri yapmayacaklarını söylemişler, kimi zaman da X Abi bu çevirmenlerle doğrudan görüşmüştü ama kimseyi anlattıkları ile ikna edememişti. Bu çevirmenlerin çeviri yapmayı kabul etmemesini bugün benim şansım olarak değerlendiriyorum.

Peki X Abimiz çevirmenlere ne kadar telif ödemekte idi. Eğer işi acil ve çeviri çok gerekli ise Abimiz parasını acil bir şekilde ödemekte ve telifler için de borç-harç ederek ödemeler yapmaktadır. Ama bunun için çevirmen ya da telif alacak olan kişinin ısrarla “olmazsa olmaz” demesi gerektir.

Bu yayın piyasasında geleneksel çeviri ve telif ödeme halleri tipiktir. Yayıncı çeviriyi baskı sayısı üzerinden % 7 – % 8 gibi verip bundan % 1 stopaj düşer. Kimi yayınevleri 1000 adet baskı yapsa dahi 2000 kitap üzerinden telif ödemekte. X Abi istisnalar hariç herkese % 7 öder. Fakat kitabın basılmasına kadar hiçbir şey ödemez. Kitap çevirisi biter ve 6 ay, 1 yıl geçse de basılmayınca ödeme yapmayı düşünmez.[2] Bu yüzden birçok insanla arası açılmış, mahkemelik dahi olmuştur. Ama umurunda değildir. X Abi aslen bir vurdum duymazdır!

Peki, bir kitap ne kadar sürede çevrilebilir. Ortalama 300 sayfalık bir kitap yetkin bir çevirmen tarafından iyi çeviri olması için en az üç aydan fazla bir sürede çevrilmelidir, değil mi? Aslında bu süre kitabın ne ile ilgili olduğu ve çevirmenin o ilgili alanının eserle yatkınlığı ile de orantılıdır. Biz ortalama üç ay diyelim. Çeviri bitip basılma aşamasına kadar geçen sürenin de ortalama bir ay olduğunu düşünürsek dört aylık bir süre gereklidir. Kitabın üst fiyatının 30 lira olduğu düşünülürse 1.000 basılmış bir kitabın telifini 30.000 TL üzerinde hesaplamak durumundayız. Bu durumda telif miktarı 2.100 Tl olmak durumundadır. Dört aylık emeğin karşılığı 2.100 TL. 2.000 baskı üzerinde hesaplandığında ise 4.200 TL olur. En iyi durumda bu ayda 1050 TL demektir. Kalifiye olmayan bir elemanın asgari ücreti bugün 2.020 Tl’dir. Bu durumda yetkin bir çevirmen bulmak mümkün müdür?

Nitekim bu oranları bir çevirmene teklif ettiğimde utanmak duygusu sadece içimdeki ağır bir yara olarak kalmak durumunda idi.

X Abi’nin meziyetlerinden biri ise çevirelim, hazırlayalım dediği bir kitap hazır bir vaziyette karşısına geldiğinde kitabın niteliğine dair hiçbir fikrinin olmadığının ortaya çıkmasıdır. Gene benzer bir durumda çevirmen biri ile karalaştırılmış çeviri bir kitap için “telif basmamaya karar verdik” – telif dediği çeviri olmayan kitaptır – gerekçesi ile kitabı basmayacağını söylemesi idi. Kitabın telif değil, çeviri olduğunu söylememiz durumunda ise sağır, dilsiz ve hissiz davranabilmiştir.

Son bir vaka ise çevrilmesini önerdiğim ve altı ay gibi bir sürede çevirttiğim kitabın – çeşitli ortamlarda kitaba dair konuşmalar da olmuştur – çevrildikten altı ay sonra (yani bir yıl ) ödenmesi sorulduğunda “henüz basılmadı, ödeme olmaz” demesi idi. Daha sonraki günlerde aramızda vuku bulan tartışma sonucunda kitabı basmamaya karar da vermişti. X Abi o kadar da rahattır!

Telifini ödemediği kitaplar için de bir çözümü vardır X Abinin. Eğer kitaplar bir süre satıldıktan sonra elinde bir miktar kalmış ise kalan kitapları ödeyeceği teliflere karşılık olarak vermek…

Böyle de uyanıktır X Abi[ler]!

Anlatılacak o kadar çok şey var ki! ama şimdilik bu kadar yeter gibi duruyor.


[1] İsim bir kısım arkadaşımla tartışma sonucunda hiçbir kişiyi rencide edecek olmaması maksadıyla -bahsi geçen şahsın dahi – ismin baş harfinin dahi kullanılmaması için belirsiz bırakmaya ikna olmam sonucunda değiştirildi ve X Abi olarak bırakıldı. Bu arada çevremizdeki insanlar kimden bahsedildiğinin en azından farkında olacaklar. Bunun için de yapacak bir şey yok ama belki de böyle olmasında yarar var.

[2] Yakın zamanlarda baskı adedi bin ya da ikibin görülen kitapları beşbin hatta elli bin basıp çevirmen ve yazar ve hatta ajansları atlatan ve bundan kazanç sağlayan yayınevlerini de gördük ve işittik. İlgilisi isterse buraya – itaatsiz.org’a – yazabilir.

Views: 33

Devletleşme, Yöneticilerin Ortaya Çıkışı ve Deve Cemal Çetesi (Bölüm 2) – 6 – Bayram Bey

Bölüm 2

          Fil-cümle her zamanda bir tayife ki huruc idüp [ortaya çıkıp] padişah olupdururlar.  

                                                                                                                                   Yazıcıoğlu Ali

Dünyanın Kuruluşu ya da Düzenin Ortaya Çıkması

Acun ya da dünya üzerinde canlıların, belli bir zamanda da insanların yaşayabilmesine uygun bir ortam olduğundan beri ilk başta insana, sonra da bitkilere ve hayvanlara hep küçük bir gezegen gelmiş olarak görünüyor. Bütün canlıların olası ki bir yerden doğup sonra da acunun başka bucaklarına, bölgelerine, anakaralarına bir biçimde yayıldığı savı insan anlağı açısından ne kadar çekici ve kolay kavranır gelse de, bu yüzden de yaygın olarak benimsenen bilimsel bir tez olsa da, bu tezin çeşitlemelerinde biliminsanlarının tek anlayışta olmadıkları biliniyor. Örneğin insanın zamanın bir noktasında Afrika’nın Tanzanya topraklarının bir parçasında oluşup oradan acuna dağıldığı savı. Bu savın ya da varsayımın karşısında kolayca tasarımlanabileceği, imgelenebileceği gibi başka anakaraları, başka yerleri ileri süren kurgul ya da kurgulanmış savlar da var.  Örneğin Asya’da bugünkü Malezya, Endenozya toprakları gibi havası suyu canlıların yaşamına çok uygun olan ada karaları.

Niyetim insanın kökeni kuramlarının bütün çeşitle<n>melerini burada sıralamak değil. Bilimsel savların yanında söylensel köken savlarını, başka başka toplulukların kendi kökenlerini açıkladıkları anlatıları ve dinlerin yaratılış anlatılarını ya da bütün bilme ve bilgi çeşitliliğini bir anda anlağımızda yan yana getirirsek, insanın ortaya çıkışının acunun en azından birkaç benzer koşulları olan yerinde küçük bir eşzamanlılıkta ya da değişik zamanlarda ve bunun yanında ayrı ayrı zamanlarda, ayrı ayrı yerlerde bu oluşların süreceği kestirilebilir. Ama bu kestirimin de açıklayamadığı, sonlandıramadığı körnoktaları bulunuyor. Belki de bir kökenin kavranamazlığı denli, bir köken aramanın boşunalığını da insan usu içine sindiremiyor. “Bir çözümü olmalı” çığlığı. Geriye köken ilgişimizi doyurmak, en azından önüne oyalanacağı yağlı bir kemik atabilemek için oluş koşullarını, olasılık koşullarını, bir sürecin nasıl yürüyebileceğinin koşullarını kurgucu bir betimlemeyle koymak usu durağanlaştırıp rahatlatacaktır.   Usun, kavrayış gücünün çırpınışları kökenci düşüncelerde hemen varsayılan kökü izleyen bitişik sonun sonucun da, onları izleyen oluş dizilişlerinin de durağanlaştırılmadıkça, bitmişlik ipine dizilmedikçe anlak tarafından imgelenememesi, kavranamaması, anlaşılıp anlatılaması sorunuyla karşı karşıyayız bu türlü çeşitli kökenciliklerde.  

Ancak insan anlağı, kavrayış gücü, usu bu karmaşıklığın girişinde bile hemen kavrayışın, anlamanın, anlatmanın kolayına kaçıyor sanki. Neyi mi söylemeye çalışıyorum? Bir nesneyi, bir şeyi kısaca bir oluşu bir kökene bağlamak kolaydır. Bu Foucaultcu bir sözceleme ya da söylemdir yalnızca. Usun eğilimi yönelimi içindedir. Yani bilimin soybilimi/ Geneolojisi, ya da köken söylenlerinin bir hayvandan, bir bitkiden türeyiş anlatıları. Dinlerin Adem ile Havva’nın yaratılışından sonra insanların onlardan türeme savları ya da örgütlü dinlerin içinde kaldırılan bazı dinlerin kandildeki ışıktan (nurdan) oluş, ışıktan türeyiş söylemleri… Böylece usun, usa yatkınlığın, anlağın nedenciliğinin yanında sonuççuluğu sorunu da bir kıpırdanışla, bir yekinmeyle bir anda çözümlenmiş olur. “Dişi kurt yağıyla (Danişmentli toplulukların Yağıbasan Bey’ine bin selam!) yapılan o kanlı savaşta bataklığa sığınmış ağır yaralı sağ kalan tek güçlü savaşçıyı kurtarır. Onu bir mağaraya dişlerini takıp çeke çeke sürükler… Sonra o kurtla savaşçının birleşmesinden demir dağları dev gibi körükler kurup eriterek “çıkış (exodus)” yapabilen bir halk doğar…”

 Oysa oluşların, akışların, değişmelerin, dönüşmelerin ayrı zamanlarda, ayrı yerlerde gerçekleşmeleri, kısaca çoklu bir Oluş. Karmaşıklık, kargaşa: zaman ile yerde bir kaynaşmanın çokluğu (kaos)… Belki de anlağın bu uğultunun karşısında duyduğu kaygıyla, korkuyla irkilip düzene, tekliğe, Bir Oluşa sığınması. Bir başlangıca, bir sıraya sokmaya, bir düzenlemeye koyuşu bütün olanları. Nesneleri, düşünceleri, duyguları, duyumları ve bunların ilişkilerini düzenleme. Oysa ancak içselliğin sezme gücüyle karmaşa, kargaşa, düzensizlik, ilişki, ilişkisizlik kısacası çokluk bir sürecikte kavranabilir, duyumsanır; bir balkımada, bir şimşek çakmasında… Yalnızca ayrıntıların, ayrımların durmadan devindiği, dönendiği bir akış. Bütünlüğün yalnızca kurgusal, soyutlamalı, varsayımsal bir genelleme oluşunun kavranması…

Bu konuda Nietzsche’nin uyarılarının bir kesimi de benim yukarıdaki düşünme yordamına ya da bakış açısına çarpmaz mı? Hem de nasıl!

Oysa, sonunda, biz bilenler, tinin, nicedir zararlı ve boş yere kendine duyduğu hiddetle ortaya çıkan, böylesi bakış açılarının ve değerlendirmelerin kararlı tersine çevrilmesine karşı teşekkürü eksik etmeyelim: bunu, bir kez olsun farklı görmek, farklı görmeyi istemek, zihnin, gelecekteki kendi “nesnelliği” için hiç de küçümsenecek bir disiplini ve hazırlığı değildir, -nesnellik, “yan tutmaz bakış” olarak değil de (bu, kavranamaz ve saçma birşeydir), sorunun olumsuz ya da olumlu yanlarını denetleyebilme ve bunları ortaya koyabilme yetisi olarak anlaşıldığında: İnsan, değişik bakış açılarını ve duygusal yorumları bilginin hizmetinde kullanmasını bilecektir. Bundan böyle, sevgili filozoflarım, “saf, istemesiz, zaman akışı içinde olmayan bilgi öznesi” ileri süren tehlikeli eski kavramsal uydurmacalara karşı koruyalım kemdimizi; “saf akıl”, “mutlak tinsellik”, “kendi başına bilgi” gibi çelişkili kavramların tuzağına karşı koruyalım—onlar hep, tümüyle düşünülemez bir göz düşünmemizi beklerler bizden, belli bir yöne yönelmemiş, etkin ve yorumlayıcı kuvvetlere engel olan bir göz, görmenin bir şeyi görmek olduğunu fark etmemiş, saçma ve kavranamaz bir göz beklerler. Oysa, yalnızca belli bir açıdan görme vardır, yalnızca belli bir açıdan “bilme”; bir şeyin üzerinde ne denli etkili konuşmamıza izin verilirse, o denli çok gözlere, farklı gözlere gerek vardır, o denli araştırdığımız nesnenin içine girip, “kavramamızı” “nesnel” kılarız. Oysa istemeyi tümüyle ortadan kaldırmakla tek tek, her duygulanımı askıya almakla, eğer bunu yapabilirsek: Ne yapmış oluruz ki? zihni, iğdiş etmiş olmaz mıyız?…. ([Ustadan özür dilerim! Çün çok kısa oldu bu alıntı!] F. Nitzsche, Ahlakın Soykütüğü Üstüne, ç. A. İnam 1990, s. 113, 114)

Muzaffer Bey’in anlatılması, betimlenmesi

İşte bütün bu felsefece zorluklardan yakayı kurtarıp Yazıcıoğlu’nun anlatısındaki Gazan Han’ın yaşadığı döneme dönüyorum. Dönem ya da İlhanlı biçimlenmesi (formasyonu). Belki bu kaçışa tarihe doğru bir kaçış, güçoluşsallığa doğru bir yönelme diyebilirim. Niyet bu! Kurulu bir devlet ve düzeni var ortada. Başlangıcını, ondan önceki oluşumunu düşünmeden İlhanlıların ya da İran, Anadolu Moğollarının 1295 ve sonrasındayız. Bu zamanda Şiraz ve Kirman (Güney İran yaylası, yükseklik yer yer 800-1500m.) tarafında yaşayan bir boy var; Karluk boyu. Karluklar kırlarda yaşayan göçebe topluluklar. Boyun beyi Muzaffer. İlhanlı yargıyetkilliği (hükümranlığı) ve yönetimi, bir açıdan Foucaultcu yönetimsellik de işliyor bu devlette. Yargıyetkillik önünde ve temelinde hukuka, yasalara dayanıyor. Bildiğimiz Yasa kavramı “kendiliğinde” moğolcadan ödünçleme; yasak da öyle. Büyük tarihçi (bana göre düşünen, arayan, inceleyen, ilgişlilikle bilgi derleyen bütün insanlar büsbüyük!) R. Grosset’ye göre bu ilişki şöyle:

Yasak (yassaq), kelimesi kelimesine nizamname demek olan bu Cengiz Han Mecellesi yahut örfi hukuku da, ilk şeklini 1206 Kurultayında almış (yahut imparator tarafından tasdik edilmiş) olmalıdır. Yasak ile “göğün kuvveti” Ulu Han, orduya olduğu gibi sivil cemiyete de (esasen bunlar birbiriyle karışmaktadır), Göğün istediği şekilde sıkı disiplin koymaktadır.Yasak son derece şiddetli hükümleri havi idi: Katl, ağır hırsızlık, bir maksatla söylenmiş yalan, zina, lutilik, büyücülük, hırsızları gizlemek ve saire ölümle cezalandırılırdı. Zira yasak aynı zamanda hem bir sivil kanun hem bir idari kanun velhasıl dünyanın idaresi için muteber bir disiplin mahiyetinde idi. Kanunun tatbikatına gelince, bu esasen yasak gibi bugün kaybolmuş bulunan Cengiz Han’ın “karar”ları (bilik) ile ikmal edilmiştir. (Grosset, Stepler İmparatorluğu, ç. H. İnalcık, s. 230.)   

Yargıyetkilli devlet düzeni yasacı, tüzeci bir devlet. Onun tepesinde Gazan Han bulunuyor.  İlhanlı yargıyetkillliği ve yönetimi altında Moğolistan, Orta Asya’dan, Doğu İran’dan Ege denizine dek değişik bölgelerde pek çok boy, boybirlikleri, boy yapılanmasında olmayan kent toplulukları bulunuyor. Şiraz ve Kirman bu kentlerden ikisi. İlhanlılar bu bölgelere kendi kurulu düzenlerini zorla dayatmıyor. Oralarda kendi gelişlerinden önce var olan yargıyetkillik oluşturmuş erkleri, yasaları ve tüzelliği yer yer güncelliyorlar yalnızca. Başka bir deyişle “kurum/kurulmuş/kurulu yargıyetkillik” ile savaşa savaşa içine girdikleri, yayıldıkları ve açtıkları, yengi ya da utku kazandıktan sonra karşılaştıkları düzenleri kendi düzenlerinin var olan kurumlarıyla bağdaştırıyorlar. Bu da Foucault’ya göre Hobbesçu “edinilmiş bir yargıyetkillik” anlamına geliyor. Bir anlamda kendilerinden önceki düzenin içine yerleşiyorlar. Fındıkkurtluğu, cevizkurtluğu…

Bu anlattıklarım bütün soyutluğu içinde ve yargıyetkilinin (hükümdar), hanın, sultanın bulunduğu yerden bir bakışla –dönemin bütün olayyazıcılığının bakışı (vakanüvisliği) gibi- 1243 Kösedağ (bugünkü Erzincan yakınlarında bir ova) yenilgisi sonrasında Rum Selçuklu devletinde görülüyor. O yenilgiden sonra İlhanlı yargıyetkilliği (hükümranlığı) altında bir Selçuklu düzeni işliyor Rum’da (bugün Anadolu. İkide bir Rum diyorsam, içimdeki bir çığlık zamanı ve yeri karıştır barıştır yapma sakın! Aslolan “hep ve her” savaştır bağırıyor. Anakronizm diyeyim de ilkokula gidecek yaşta olmayan bebeler de anlasın. Çün Anadolu başka, Rum başka bir koşullar ağı). İran topraklarında da bütün ayrımlarına karşın düzen böyle denilebilir. Hem de İlhanlı hanlığı yöneticileri ve ordusunun önemli parçası çoğu yıllarda Azerbaycan’da Mugan, Erdeşir, Erdebil ile Sultaniye’de kalıyor ki bu durum büyükçe bir ayrım oluyor.  Bu yüzden Selçuklu sultanlığı, taht kavgaları 1300’lerin ilk çeyreğinin sonuna dek sürüyor. Bu Moğol yargıyetkilliği altında, zaman zaman ilhanlıların doğrudan karışmasıyla, hatta Rum’daki düzene sultan atamalarına karşın süren bir savaşımdır. İçinde yönetilenlerin de taraf olduğu, İlhanlıların atadığı sultana karşı bir güçbirliğidir. Düzenin uyruklaştırmaya çalıştığı İ. Keykavus 2 gibi sultanlığı yargıyetkilice onaylanmamışların, Karaman gibi beyliklerin, Ali Bahadır gibi Keykavus 2 tarafından çok sevilen göçebe bey/komutanların ve başta Karaman Avşarlarının geldiği göçebe toplulukların da içinde yer aldığı bir direniş güçbirliğidir. Ogödey’in ölümü (11 Aralık 1241) sonrası toplanan kurultayda (1246) Rum’un başına Keykavus 2’nin varlığına ve Rum’da yaşayanların çoğunluğunun onayına karşın Rükneddin Kılıçarslan 4 atanmıştır. Yine Grosset’nin durumla ilişkili betimlesini alıntılıyalım:

Kurultay 1246 ilkbaharı ve yazında, Orhon kaynaklarında [iç Moğolistan], Karakurum’dan uzak olmayan küçük Köku-nor gölü yakınında toplandı. Burada çadırlardan “sira-ordo” yani “sarı yani altın merkez” denilen vasi bir şehir vücuda getirildi. Buraya Batu [Kıpçak ya da Rusya Hanı, çekişmelerden dolayı kendini güvende sayamıyor] müstena, Cengiz Han sülalesine mensup bütün prensler, birçok eyalet valileri ve tabi krallar koşup geldiler. […] İran valisi Argun Aga’yı, iki rakip Gürcü prens[…], Rus grandükü […], Ermeni Kralı (Klikya’daki) Hetum I’in kardeşi […]Selçuklulardan o tarihten itibaren (1249) Anadolu sultanı olan Kılıçarslan IV, Kirman, Pars ve Musul atabeglerinin murahhasları ve hatta Bağdat halifesinin gönderdiği elçi heyetini sayabiliriz. Kurultay, Naibe Töregene’nin arzusu mucibince kendisinin Ogödey’den olan oğlu prens Güyük’ü kağan seçti ve Güyük, 24 Ağustos 1246’da tahta çıkarıldı. (Grosset, agy. s. 278)   

Girişte sözünü ettiğimiz Rum beyliklerinin dağıtılıp yeniden kuruluşu, devletin varlığıyla yokluğunun birbirine karıştığı aralar, kesintiler, kopuşlar/fetretler 1300’lerde çoktan neredeyse süreğenleşmiş durumdaydı o demlerde.

Aynı etkisizleşme çekişme içinde Cengiz Han sonrası (öl. 1227) Moğol tahtı için girişilen savaşımlar, Moğol büyükdevletini (imparatorluğunu) çoktan parçalamış durumdaydı. Çinden Rusya’ya, Polonya’ya dek doğu Avrupa’ya, Moğolistan’dan Ege’ye, Bağdad’a uzanan özerk devletler gibi –Çin Hanlığı, Kıpçak Hanlığı, İlhanlı, Moğolistan merkezindeki küçük oğulun (geleneğe göre evin örnekçesi olan Toluy Han’ın) başında bulunduğu hanlık-, bunların yanında Rum toprakları da çoktan güçlü  ortalıklı/merkezli bir yargıyetkillik olmadan üstündeki baskın göçebe topluluklara, yüzce kentte yaşayan öbeklere yaşam vermektedir. Yaygın olarak bilindiği gibi Moğalların devlet içi çekişmeleri yüzünden İlhanlı hanı ( İran-Anadolu hanı olarak okuyun) ve devlet yöneticileri Rum ülkesi “insanlarını” Ertena/Eretna (ortalığı Sebestiya/Sivas) beyliğine ısmarlayarak ortada görünmez olur. Bu beyliğin yargıyetkilliği ise kestirilebileceği gibi ta baştan işlemezdir. Hatta zaman zaman bu örnekçeci beylik, Rum beyliklerine en başta da Karamanlılara Moğol ordularıyla toplaşıp çeki düzen vermeye yeltense de. Bu girişimlerinden birini Avcı Ahmet Beg (Şikari/ Ahmed Şikari) yazdığı Karamanoğulları Tarihi’nde [1023 h., 1614 m.? Eline geçen eski yazılı bir anlatıyı kaynak alır…)  bugün bile özenilecek bir arı duru dille bu büyük direnişlerden birini ve beyliklerin boysal, topluluksal yapısını şöyle anlatır:

[Karaman Beyi] Alaeddin Larende’ye [bugün Karaman] döndü. Gelüb yirmi gün Ayıntab’da oturdu. Andan menzil bemenzil gelmekde…

Ezincanib [bu yanda, bir yandan da gibi bir vurgulama]; Ertena bin Mehmed, Veledi [oğlu, çocuğu] Esen, Bahşeyiş ve Bahtiyar; Babuk Han Oğluna adem gönderip didiler ki “Bize yardım idesin; Alaeddin Haleb’de iken [o demlerde Anteb de içinde kentler Halep ya da Dımışk –Damascus- adlandırılıyor] oğullarından Larende’yi alalım” Moğol bu sözü işidüb, yirmi bin er ile Tarsus’a geldi. Andan sonra Şeyh Yunus ve Bozdoğan Oğlu ve Hoca Yunus Tarsus’a geldiler. Cümle otuz bin adem olub, Larende’ye azim kıldılar.

Ravi eyder: Mirza Bahadır’ın bir oğlu dahi var idi, Ali Paşa dirlerdi, Ereğli’de [Konya yöresi] otururdu, Ertana otuz bin er ile Ereğli’ye gelüb, Ali Paşayı zincire çekdi. Ertena ve Esen ve Bahtiyar ve Bahşayiş Ereğlide oturup, yirmi bin er ile Moğol’un ardınca dört bin er ile Hoca Yunus ve Bozdoğan Oğlun gönderdiler. Hasılı kelam Moğol askeri Larende önine irişdi. Ezincanib; şehzade Mehmed Bey, on sekiz bin Karaman erleri ile Moğol beyleri Galenca ve Kutluya karşu çıkub, muhkem cenk eylediler. Moğol sındı [kesildi, kırıldı]. Hemen dört bin er ile Bozdoğan oğlu irişüb, iki gün cenk kıldılar. Üçüncü gün Ertena beyleri ile Ereğli’den göçüb, bir sehar Larende önüne irişüb Moğol askerin zebun [güçsüz, elinden bir şey gelmez] görüp, kılınç üryan [çıplak kılıç] idüp  yürüdüler. Karaman beyleri muhkem zebun oldu.

… Hoca Yunus, Bozdoğan Oğlu, Mehmed’e eyder [ayıtır, söyler, der]: “Niçün biz haine yardım ideriz? Bizim Şahımız Alaeddindin’dir. Sonra yüzüne nice bakaruz, nice ihsanın gördük, insaf mıdır, Şahımız oğlu düşman elinde zebun, biz düşmana yardım iderüz…,  Heman bu iki [Hoca Yunus, Bozdoğan Oğlu] cümle kabilesi ile [bütün boyları ile] Karaman oğlu tarafına geçdiler. Gelüb şehzadenin dizini öpüp, cenge gitdiler. Mehmed Bey, Kökez’e eyder: “Bunlar kimdir, düşman iken dost oldular”. Kökez eyder: “Bunlar boy beyleridir. Asilzadelerdir, üçer bin obadır”.  … Mehmed Bey gördi ki, yirmi sekiz bin düşman askeri bu iki bey’i ortaya aldılar, helak eylemek kasd eylediler, on sekiz bin er ile ikdam [kademler, adımlar, adımlayıp] idüb ellerinden alub, üzerlerinden düşmanı savdı. Ol mahalle Pir Ahmed Bey (Karaman Beylerinden) sekiz bin er ile gelüb, düşmanı iki bölük idüb, karındaşına [Mehmed Beg’e] irişdi. Muhkem cenk kıldılar. […] ( Şikari’nin Karaman Oğulları Tarihi, yazı aktarımı M. Mesud Koman 1946, s. 153, 154) 

Direniş de gerek İlhanlılara gerekse Ertenalılara karşı çoktan süreğenleşmiştir. Daha doğrusu yargıyetkillik ve egemenliğin olduğu her yerde direniş hep vardır. Çün onu tanıyan, ona uyan topluluk insanları dek ona karşı direnecek, ona baş kaldıracak topluluklar da olacaktır gücün yasalı da olsa buyrulmasına karşı.  Aslında bazı topluluklarda bu dayatmadan önce bir isteme, bir iççekmesi söz konusudur. Toplulukların üstünde yaptırıcı bir erk olması bazı toplulukların çıkarına gelmektedir. Özelinde  yakın topraklarda yerleşik ya da göçebe olarak bulunan topluluklar arasında zamanla eşitlikten çok ayrımlı güçlülüğe doğru bir değişim yaşanır. Başlangıçta, ortada, sonda da her topluğun gücü hep ayrımlı olacaktır. Bunlar arasındaki çekişmeler, savaşımlar, baskınlar, yağmalar yargıyetkili bir erkin kuruluşunu, varlığını ve işleyişini istenilir kılar. O günlerin acun düzeni böyledir. Anlayışları, anlatmaları, sözceleri, söylemleri, bakışı ve beğeni burgacı alttan üste böyledir.  “Yargıyetkillik yukarıdan oluşmaz,” der M. Foucault:

… Hala ve her zaman hükümranlık ilişkisi içinde kalınır. Neden? Çünkü yenilenler yaşamayı ve boyun eğmeyi tercih ettikleri andan itibaren, bu yolla bir hükümranlığı yeniden kurarlar, kendilerini yenenleri temsilcileri kılmışlardır, savaşın alaşağı ettiği hükümdarın yerine yeni bir hükümdar koymuşlardır. Demek ki, sert ve hukuk dışı bir biçimde egemen bir toplumu, köleci bir toplumu kuran şey yenilgi değil, bu yenilgi içerisinde, çarpışmadan hemen sonra, yenilgiden hemen sonra ve bir biçimde ondan bağımsız olarak, olup bitenlerdir. Bu adı korku olan, korkudan vazgeçmek, yaşamın riske sokulmasından vazgeçmek olan bir şeydir. (Foucault, Top. Sav. Gerekir, ç. Ş. Aktaş, 104, 105) 

Rum’da yukarda alıntıladığımız gibi başta Karamanlılar, İsfendiyaroğulları, Çobanoğulları, Osmanoğulları, daha sonraları Kadı Burhaneddin beyliği, Akkoyunlular, Batı İran’dan Doğu Anadolu’ya dek uzanan Karakoyunlular ve daha nicesi içinde Ertana beyliğinin, sonra da İran  İlhanlıların adı bile okunmaz.       

Bütün bu bilgileri Yazıcıoğlu bize veriyor. Anlatının zamanı Gazan Han’ın yaşadığı yıllar. Yazıcıoğlu’nun anlatma zamanı ise anlatıdaki kişilerin artık ölüp gittiği zamanlar. Çünkü anlatının girişinde belirtilen Muzaffer Bey çoktan “merhum” olmuş. Ayrıca anlatı parçasının başlığından anladığımız bir zaman daha var. Bu da soykurucu (hanedanlık oluşturucu) Muzaffer Bey’in ölümünden sonra onun kurduğu devletin tepesinde bulunan oğulları Mansur ile Şüca Şah da ölmüş bulunuyor. Kaba bir çizelgesellikte basitleştirerek yazıp söylersek, Gazan Han zamanında yaşayan Karluk’tan Muzaffer–> onun ele geçirdiği ya da “edindiği” yargıyetkilliğinde ölümünden sonra devletin başına geçen Mansur–> sonra da Şüca Şah–>>  ve bütün bu olanları çok sonra (yaklaşık 130 yıl) anlatan <— Yazıcıoğlu Ali Bey.

Ali Bey’in bildirdiğine göre Muzaffer Bey “Gazan Han kapusında bir bölük sipahilerün [elbette atlı savaşçı] başıydı”. Burada söylemin görünmeyeni (aslında çok açık olan) ise (ancak verili bir gerçeklik olmayan) “kapu”. Ali Bey de içinde dönemin insanlarının anlayışına, imgesine göre devlet bir ev. Evin ıssı ise yargıyetkili. Devlet evi yalnızca o ocağın kişilerini kapsamıyor. O eve hizmet eden bir “yaşayanlar” kalabalığı var: ev yöneticileri, çalışanlar, hizmetçiler, koruyucular. Ayrıca bu yargıyetkili ev ıssının ev düzeninin dışında bir de yönetilenler, o evin uyrukları sayılanlar da var. Yargıyetkili eşzamanlı belirli bir toprakta tüm yaşayanların, malların, toprakların da ıssı. Bu ıssılık aynı zamanda yargıyetkilinin bir tüze içinde ya da bir tüzeye dayanan buyurma yetkisinin de kaynağı. Yargıyetkilinin tüzel gücünün, eyleme gücünün kaynağı ise “tanrı/tanrılar ya da gök”tür. Tanrının yeryüzünde çevrili ya da belli belirsiz çevrili sayılan topraklar üzerinde yaşayanlarıyla birlikte örnekçecisi (temsilcisi) olan yargıyetkili uyrukları tarafından da böyle algılanıyor, kavranıyor ve benimseniyor. Bu yüzden gerek yargıyetkili sultan, han gerekse uyruklar sultanın öldürme ya da yaşamda bırakma gücünü (osm. tasarruf hakkı) onaylıyor. Basitçe söylersem, öldürme, işkenceden geçirme, yaşamda bırakma gücü ıssı olan han o yıllarda da yadsınmıyor. İşte bundan dolayı Yazıcıoğlu, “Gazan Han kapusında…” diyor: Kapı –> Ev—> Mallık (mülk)–> Gök adına iye <– Anlatıcının Söylemi. 

     Muzaffer Bey o devlet kapısında, devletin ıssı Gazan Han’ın kapısında savaşçı, atlı savaşçı bir komutan ya da subaydır. Yine bu kısa bildirimden anladığımız, Muzaffer Bey’in Karluk Beyi’nin oğlu olduğu. Karluklar Moğol yargıyetkilliği altındadırlar ama devletleri dağıtılmış boy beyinin oğlu, eski soyluluğuna yaraşır bir görev ıssı, yüksek bir konum ıssı kılınmıştır. Değindiğimiz gibi, bir açıdan edinilmiş bir düzendeki Muzaffer’in soylu sayılışı, buna yakışır bir biçimde ödevlendirilişi, Karluk devlet düzeni yeni bir düzen içinde ve altında bir şekilde sürdüğü için de gerçekleşmiş diyebiliriz. Elbet Yazıcıoğlu Ali Muzaffer Bey’in özelliklerini, yeteneklerini sıralarken onu abartmıyor: “danişmend ve gayet bahadur yigid” olmak birçok kurulu düzende bey oğlu beylikten uzak nitelikler, edinilmiş yetenekler değildir. Bilgili ve savaşkan. Her topluluğun beyleri doğuştan yetenekleri olabileceği gibi bilgi ile savaşkanlığın eğitimine, öğrenimine ulaşacak olanakların içinde olduğundan kurulu ya edinilmiş düzenlerde bu iki becerinin gerekliliği sürekli soylularda toplaşmış olduğundan kolayca “ödevlendirilecektir.” (Liyakat, bir görevin gerektirdiği yetenekler ıssı olmak bir soyluluk uydurmasıdır. Soylular bu yeteneklere doğuştan iye/malik sayıldıkları için soyludur. Bu önermenin  tersi de uygundur. Elbet yetenekler ayrımlıdır. Güçler, anlayışlar, kavrayışlar, etmeler, kılabilmeler… ancak insanyavruları hepten ayrımlı konumlarda bile hepsi çıplak doğar.)     

Buna geçmişten bir örnek vereceksek, bütün ilkçağ ve ortaçağ boyunca yaygın geçerli inanış, düşünce, düzgü/ölçü/kural (norm) olan Tanrı ile yeryüzü örnekçecileri için, önceden sözünü ettiğimiz alanda –İlhanlı/Moğollarda- kalarak şunu söyleyelim: Cengiz Han’ın “yargıyürütme” gücü, öldürme ve yaşama izin verme gücü Grousset’nin de bildirdiğine göre Tanrısaldır.

Kaan’ın bir tecellisi [ortaya çıkması, belirmesi] olduğu uluhiyet, yine Tengri, yani İran Hürmüz’ü ile ilişkilerini bir tarafa bırakırsak bazı bakımlardan Çinlilerin T’ien’ine mümasil ilahlaştırılmış gök yahut gök ilahı olarak kalmaktadır. Cengiz Han’ın bütün halefleri, Uzak Doğu’da tamamıyla Çinlileşmiş, Türkistan, İran ve Rusya’da tamamıyla İslamlaşmış olmadıkça, kendilerini hep Tengri’nin yer yüzündeki mümessilleri olarak gösterecekler, emirleri onun emri olacak ve kendilerine karşı isyan, ona karşı isyan sayılacaktır. (Grousset, agy. s. 228.)

İşte bu duruma dayalı olarak Cengiz Han’ın ölümünden sonra, onun devleti ya da evi dört oğlu arasında pay edilmiştir. Cengiz’in iki kardeşine de töre gereği Küçük Paylar verilmiştir bu kalıttan. Öyle ki Han’ın sağlığında toplamış olduğu yüz binden artık kalabalık ordudan Cengizin kardeşlerine de yaklaşık 4 bin erlik ordular düşmüştür.

Views: 55

Anarşizm, Anakronizm, Hermenotik, Yapıçözüm ve Tarihi Okumak – 3 – Alişan Şahin

Gadamer ve Hermenotik: Hermenotik Anakronizme Çare Olabilir mi?

Anlam arayışında tüm bir tarih, geçmiş, gelecek ve şimdi, hakikat arayışının tarihi olarak adlandırılsa yeridir. Hakikat nedir ve insan neden onu arar. Elbetteki insanla ve özellikle tek tek insan bireyi ile ve onun ilgi ve temayülleriyle belirlenen bir hakikat bu. Aslen her bireyin bir hakikat algısı vardır ve bu hakikat çok da somut bir şey değildir. Görme ve algılama ya da başka bir tabirle okuma yani yorumlama biçimi ile ilgilidir. İnsan teklerinin cemaat ya da toplum içinde yaşıyor olmaktan hareketle edindikleri kültürel kod ya da oluşları onları bir arada tutan ve aynı zamanda iten bir etki ile sürer. Bu gerilim içinde okunan ve yorumlanan bir dünya mevcuttur. Okunan ve yorumlanan bu kodların farklı tezahürleri bir hakikat arayışını beraberlerinden getirir.

Farklı bakış açılarının ortak bir noktada buluşma ve anlamların gerçeğinin kendi yorumunda bulma çalışmasıdır anlam bulma çalışması.

Mesele yazılı metin olduğunda sözden ve yüzyüze ilişkinin özneler arasındaki ilişkiyi dolayımsız kılmasındaki üstünlüğünden – yüz, göz ve atmosferin ve mimiklerin farklı dillerin bütünlüğü olduğunu belirtmek gerekir – eser kalmamış ve sadece düz metinle karşı karşıya kalmışız demektir. Bu durumda hakikate ulaşmada hermenotik çalışma daha anlamlı hale gelmektedir. Sözkonusu metim eski bir metin olduğunda durum daha da karmaşıklaşmakta anlam ve metinde ifade edilen, ifade eden, metni okuyan ve yorumlamaya çalışan özne arasında anlam soruşturması başlamak durumundadır. Burada etkin olan sadece okuyan öznedir. Yani elimizdeki metnin aktif tarafından bir tek ben varım demektir bu.

Gadamer bunu “kendimizi konuşlandırmak” olarak ifade eder: Kendimizi yerleştirerek/konuşlandırarak” ifadesiyle kastettiğimiz şey nedir? Kesinlikle kendimizi bütünüyle hesap dışı bırakmamız değil. Aksine kendimizi tam da bu ötekinin durumuna yerleştirmemiz gerekir.”[1]

Gadamer

Öteki dediği ise pasif olan özne yani metni yazan ya da ifade eden olarak görünür. Özne kendini yok sayamaz aslında. Öznellik yok sayılarak doğruya varılamaz hem de metni ya da fenomenleri anlamak mümkün değildir.

Hakikate giden yolda ilk veri gerçek olan metin ve onda kendini bize açmaya çalışan simgelerdir. Bu metin vasıtasıyla öteki ile iletişim içerisindeyizdir. Bir metinde bu simgeler, alfabe, dil, gramer ve onun kendi içindeki mantık olsa gerektir. Bu mantık bize saçma, iyi, kötü, doğru, yanlış, hatalı, isabetli, hiç ve tamamlanmışlık vb. gibi yargıları aktif öznenin kültürel oluşu ile beraber bize sunar.

Amaç doğru ve güvenilir bilgiye varmak olunca bunu mutlak olarak başarmak imkansız gibidir. Gadamer bunu aktif öznenin önyargılarından hareketle imkansızlığına işaret eder. Buradaki önyargı edinilmiş sabit fikir anlamında değildir. Aslında dil, kültürel ve ahlaki normlar vb. gibi edinilmiş ve kişiyi var eden haller birer ön yargılardır.

Hermenotik kaba anlamıyla yorumbilim olarak ifade edilse de bilim değil ama yöntem olduğu fikri zannımca daha doğrudur. Kimi yerlerde yorumsama olarak adlandırılan bir disiplindir. Bizdeki karşılığı tam olmasa da tarihsel süreç içinde önce mana, sonra tevil ve en son tefsir olarak karşılanan anlama yöntemi olarak ifade ediliyor.[2] Tefsir (exegesis) esasen ilahiyata dayanan kutsal metinleri anlamak için ortaya çıkmıştır. Hermenotik ise bunun yöntemi olarak görülüyor ve bugün özellikle hermenotik kutsal metin dışı metinleri anlamak ve yorumlamak için başvurulan yöntem olarak görülmektedir. Hermenotik aynı fikirde olma değil ama anlama çabasıdır.

“Gadamer, Heidegger’i takib ederek Hermenotik’in insanın anlamasının genel bir felsefesi olarak ifade eder. Dünya’da herhangi bir şeyi anlamak kişinin bir metne anlam vermesine benzer bir anlamlılık olarak görmektir”[3] der Raider Malik.

Hans-Georg Gadamer’in Hakikat ve Yöntem’ini Türkçeye kazandıran Hüsamettin Arslan ve İsmail Yavuzcan kitaba dair yazdıkları önsözde Türkçe tercüme adına burada söylenmesi gereken şeylerden biri, belki de en önemlisi, bugüne kadar “insan bilimleri/sosyal bilimler” diye karşılanmış olan Geisteswissenschaften kavramını “anlam bilimleri” diye karşılamış”[4] olduklarından bahseder. Hermenotik, anlamaya yönelik bir eylem olarak da anlaşılabilir. Nitekim Gadamer “Hermenotikle, haklı olabileceği inancıyla ötekini dinleme yeteneğini kastediyorum” der. Dinlemek anlamaya yönelik bir çabadır. Burada kastedilen konuşan, bir özne, metin, kutsal metin vb. de olabilir.

Feminist Interpretations Of Hans-Georg Gadamer isimli kitabın içinde yer alan, Why Feminists Do Not Read Gadamer adlı eserinde Lorraine Code, Gadamer’ın hermonitiği anlamayı başarmak için tarihsel olarak bilinçli bir çalışma pratiği, bir yorumsama olarak önerir. Örnek araştırma modellerini insan bilimleri, özellikle, tarih ve sanatın tarihteki yerinden verir,”[5] demekle anlama faaliyetinin yöntemi olarak hermenotiğe işaret eder.

Filoloji ve tarihsel bilimlerde hermenotiği ise egemen olarak ele geçirme ve kendine mal etmeden aksine kendimizi, metnin iddiasına tabi kılmaktan bahseder Gadamer. “Yasanın iradesini ya da Tanrı’nın vaadlerini yorumlamak kesinlikle bir egemenlik formu değil, hizmet formudur,” cümlesinden “Kur’an Allah kelamı olduğundan hermenoytik doğru değildir” diyebilen zevata uygun bir yanıt vermenin kapısını açar bize.

“Onlar geçerli sayılan şeyin hizmetindeki –uygulamayı da içeren – yorumlardır. Bizim tezimiz aynı şekilde tarihsel hermenoytiğin de icra etmesi gereken bir uygulama görevinin bulunduğudur; çünkü o da anlamın geçerliliğine hizmet eder. Bu göreviyle o açıkça ve bilinçle yorumcuyu metinden ayıran zaman mesafesini kapatır ve metnin maruz kaldığı anlam yabancılaşmasını yok eder.”[6]

Yorumcu tarihsel sürecin bir noktasında yaşayan ve faal olan, tarihin bir parçasıdır, oradan gelmiş ve bugün, burada olan aktif öznedir ve bu özne varlık olarak tarihsel süreçten kopmamış, başka bir dünyadan gelmemiştir. O tarihin içinde ve süreçte gelinen bir aşamada geriye dönüp bakarak bugünü birleştirme eyleminde bulunandır.

“Gerçek tarihsel düşünüş kendi tarihselliğini hesaba katmalıdır. Ancak o takdirde geliştirici bir araştırmanın nesnesi durumundaki tarihsel nesnenin hayaletini kovalamaktan kurtulacak ve bu nesneyi kendisinin muadili olarak görmeyi ve her ikisini de anlamayı öğrenebilecektir. Hakiki tarihsel nesne hiçbir şekilde bir nesne değildir; biri ile ötekinin birliği, hem tarihin gerçekliğini hem de tarihsel anlamanın gerçekliğini oluşturan ilişkidir.”[7]

Çevirmenler Gadamer’in anlamaya yönelik öznenin nesnesiyle ilişkisinde imkansız bir duruma temas ettiğinden bahsederler:

“Şöyle söyler Gadamer: “Anlama teorisi asla sonunda “nesnesinin” tam bir kavrayışına ulaşmayı başaramaz. Nedeni temel tezidir: Fiilen anladığımız şeyi tam anlamıyla kavramlaştırmaya ve metodize etmeye çalışırken daima çok geç kalırız. Anlama asla fiilen temellendirilemez; çünkü anlamanın bizatihi kendisi daima zaten üzerinde durduğumuz temel, üzerinde durduğumuz zemindir.”[8]

Bu imkansız bir şeydir. Yorumcu nesnesinin yerinde olamaz. İmkansız olan nesnenin (bir diğeri, metin, insan, nesne vb.) anlaşılma ihtimali değildir. Bu aslında bilinemez. İmkansız olan onun yerinde olmaktır. Anlama çabası değişik boyutlarıyla yeni çıkarımlarla hakikate başka noktalarda temas edebilir. Ama işaret edilenden emin olunamaz.

Gadamer, D’Alambert’e tamamen katıldığını ifade eder:

 “D’Alembert şunları yazdığında doğru fikri dile getirir: ‘Muhtemellik ilkece, nedenlerini ortaya çıkaramadığımız için bir tür şansa yorduğumuz tarihsel olguların durumunda, yani genelde bütün geçmiş, şimdiki ve gelecek olaylar için geçerlidir. Nesnesi şimdi ve geçmiş olan bu bilgi, yalnızca tanıklıkta temellendirilse de, genellikle bizde aksiyomlardan doğan kanaatler kadar güçlü bir kanaat üretir.’”[9]

Önyargı ve Hermenotik

Gadamer’in önyargı kavramına vurgusu belki de Heidegger’den başlar. Ona göre Hermenotik daire bir fasit daire değildir, bir bilme imkanını bize sunan bir yöntemdir. Buradaki asıl görevimizin ön-niyet[ Vorhabe/fore-having], ön-görüş [Vorsicht/fore-sight] ve ön-anlayışın [Vorgriff/fore-conception] zihnimizde yaratılmış kavramlar ve popüler anlayışlarca engellenmesine mani olmak ve şeyleri kendilerine göre ela almayı temin etmekolduğunu belirtir.[10]

Gadamer ise bundan hareketle bir şeyi anlama çabası içinde olan yorumcunun “kendi arızi ön-anlamlarına” teslim olmaması, metnin kendisine bir şey söylemesine hazır olması gerektiğini, metnin farklılığına duyarlı olmasını ama bunun “nötr” olmak ve yorumcunun kendisini ortadan kaldırması anlamına gelmediğine işaret eder. Önemli olanın yorumcu ön-yargılarının farkında olmalıdır ki metin kendini çıplak ötekiliği ile sunabilsin; kendine özgü hakikati açıkça sergileyebilsin. [11]

Buradaki “ön-yargı”yı ise “kesinlikle yanlış yargı anlamına gelmez; hem pozitif hem de negatif değere sahip olabilecek bir düşünce unsurudur” diye tanımlar.[12]

Önyargının oluşmasını ve kişinin kendini tanımasını iç gözlemden önce toplum, aile ve içinde yaşanılan hale bağlar. Bunu “tarih bize değil, biz ona aitiz” cümlesi ile ifade eder. Hele ki “öznelik odağı bozuk bir aynadır” cümlesi önyargının negatif ve pozitif yanını bir cümlede ifade eder durumdadır. Aynı paragrafta kişinin kendinin farkına varmasını “kapalı devre bir kıpırtı” olarak görür ve bundan dolayı “bireyin varlığının tarihsel gerçekliğini oluşturan şey, yargılarından çok önyargılardır” cümlesi ile tamamlar.[13]

Hermenotik, bir problem için uğraşmadır. Aydınlanmayı aklın mutlaklığını savunmasını da önyargı olarak görür ve insanın sınırlı, mutlağa erişemeyecek insan tasavvuruna sahip isek meşru önyargıların da olduğunu ve önyargı kavramını rehabilite etmek gerektiğini ifade eder.[14]

Aynı sayfada meşru önyargıların neye dayandığını sorar “Önyargıların meşruiyetinin temeli nedir? Meşru önyargıları – aşılmaları eleştirel aklın reddedilemez görevidir – sayısız başka önyargıdan ayıran şey nedir?”

“Önyargıların “otoriteden” doğan önyargılar ile “acelecilik”ten doğan önyargılar olarak ayrımının Aydınlanma’nın temel önkabülüne, aklın metodolojik bakımdan disipline edilmiş kullanımının bizi her hatadan koruyacağı önkabülüne dayandığı açıktır. Aslında bu Descartes’ın yöntem fikriydi. Acelecilik kişinin kendi aklını kullanımından doğan hataların kaynağıdır. Fakat otorite, kişinin hiçbir şekilde kendi aklını kullanmamasının sorumlusudur. Bu yüzden söz konusu ayrım otorite ile aklın karşılıklı olarak birbirini dışarıda bırakan antitezler olmasına dayanır.”[15]

Hermenotik durumu ise hayatta edindiğimiz ve şimdiye gelen önyargılara bağlar. Buradan şimdinin ufku dediği aşamaya geçer. Bir ufuk kavramı vardır Gadamer’de. Bu ufuk ilerde olan görünmesi imkansız olan ama gördüğümüz anda halen o ufkun varlığını sürdürdüğü bir durumdur. Ve ekler,

“Fakat bu durumda şimdinin ufkunun değişmez bir kanaatler ve değerlendirmeler takımından ibaret olduğunu ve geçmişin ötekiliğinin değişmez bir temel olarak ondan hareketle ön plana çıkarıldığını/ onda temellendirildiğini düşünme hatasından kaçınmak önemlidir.”[16]

Bu aşamada yazının başında temas ettiğimiz ve anakronizm olarak ifade ettiğimiz aşamaya gelmiş durumdayız. Yorumcu, metne ya da fenomene bakarken tarafgirlik sendromuna yakalanabilir. Bu ideoloji, inanç ya da bir şeye duyulan aşırı sevgiden kaynaklı tarafgirliktir.

 “Tarafgirlik/taraflılık artık anlamanın bireysel sınırlanması anlamına gelir sadece. ‘Kişinin kendi düşünce alanına yakın olan şeyi tek-yanlı tercihi.’”[17]

Yorumcunun düşündüğü şeyi belirleyen önyargılarının tarafgirlikten kaynaklı olması doğrulanmamış önyargı olmasına delalettir. Ama bilgi kaynaklı bir önyargının olduğu durumlarda otorite kavramı devreye girer, diyor Gadamer.[18]

Bu durumda “Yorumcunun bilincini işgal eden önyargılar ve ön-anlamlar onun özgür tanzimine amade değildir. Yorumcu anlamayı mümkün kılan verimli/üretici önyargıları, anlamayı engelleyen ve yanlış anlamalara götüren önyargılardan, önceden ayıramaz.”[19]

Hermenotikte Otorite Problemi

Yorumcu eğer belli bir otoritenin etkisi altında ise orada ortaya çıkabilecek problemlerden biri elbette anakronizmdir. Otoritenin yaratmış olduğu prestijin etkisi yorumcunun önyargısının kaynağı olabilir. Bu otorite mutlak olarak yanlışa götürmeyebilir. Bu minvalde bir Aydınlanma eleştirisi de geliştirir Gadamer.

“Aslında otoritenin reddi Aydınlanma’nın kurumlaştırdığı biricik önyargı değildir. Aydınlanma aynı zamanda otorite kavramının bizatihi kendisini de tahrif etmiştir. Aydınlanmacı akıl ve özgürlük anlayışında temellendiğinden, otorite kavramı akıl ve özgürlük kavramına bütünüyle tezat bir kavram – aslında kör itaat – olarak görülebilirdi. Bu onun, modern diktatörlüklerin eleştirisinin dilinde rastladığımız anlamıdır.” [20]

Gadamer otorite anlayışını başka bir şekilde izah etmektedir. Aydınlanma’nın “modern diktatörlükleri” eleştiren bakış açısını reddetmemekle beraber o, otoritenin özünün kişilerden kaynaklı olduğunu ve bu kişilerin aklı köleleştiren ve aklı reddeden bir temayül değil bilgi ve kabullenmeye, rızaya dayandığını yani yargı ve öngörüde ötekinin kişiye üstün olduğu ve ayrıcalıklı olduğunun kabulüne dayandığını ifade eder.

“Otorite rızaya ve bu sebeple de bizatihi aklın sınırlarının bilincine varma başkalarının öngörülerine bel bağlama / güvenme eylemine dayanır. Bu anlamıyla otoritenin, doğru tarzda anlaşıldığında, emirlere körükörüne itaatla hiçbir alakası yoktur. Gerçekten de otoritenin itaatla alakası yoktur, fakat bilgiyle vardır.”[21]

İlginç bir çıkarımda bulunur. Der ki Hakiki otoritenin otoriteryen olması gerekmez.”[22]

Bu otoritelerin başında gelenek gelmektedir. Gelenek, görenek ve ananeler bir ahlaki mod yaratır. Yaşamın her anına müdahil olan ve aslında yaşayan insanı yapan şeydir gelenek. Hasbelkader geleneğe karşı duran her kişi ve oluşum omnipotent ve omnipresent olan geleneği içinde, duruşunda ve oluşunda taşır. Her tür eğitim ve öğretim buna dayanır. Burada kimse kendi kendisinin efendisi, gelenekten bağımsız bir kişilik olamaz.[23]

Gelenek ve Önyargı

Gelenek sebep aramadan geçerli olandır. Sorgulanmadan kabul edilen ve kişiyi ve hatta kurumları yapan olarak görünür. Tavırlarımızı büyük ölçüde belirler.[24]

Bundan dolayıdır ki “Gelenek daima bir parçamız, bir örnek ya da model, bir kavrayış türüdür; daha sonraki tarihsel yargımız onu bir bilgi türü değil, aksine gelenekle en derin/ en sıkı ilişki kurma türü olarak görebilir.” [25]

İşte bu, bir önyargılar silsilesini oluşturur. Dilden, tavırlardan, ahlaki normlardan ve hatta coğrafyanın atmosferinden etkisini alan, tarihle beraber bugüne gelen bir önyargılar, öndeneyimler ve öndeğerler vasıtasıyla nesne, metin ya da ötekiye bakılmaktadır.

İlgi duyduğumuz tarihsel oluş ve gelenekle ilgili araştırmada soruları oluşturan şey geçmişin değil bugünün ve şimdinin alakalarıdır. Soru şimdiden kurulur. Yani bir tarih araştırması ilgili olduğu metin veya nesneye göre anlaşılmaz. Soru bugünündür ve bugünden gelir ve verilecek cevap ise bugünden hareketle geçmişi görmekle ilgilidir.

Gadamer, Schleiermacher’i izah ederken bir metni anlamak kendimizi yazarın zihnine yerleştirmekle olmaz, der. Ama kendimizi yazarın görüşlerini şekillendirdiği bakış açısına yerleştirmeye çalışabiliriz. Geleneğin tarihsel ufkuna yerleştirmeliyiz ki yanlış anlamalardan azade olmaya çalışalım. Yani yazarı, yazarın bakış açsına göre anlama çabasıdır bu.[26]

Heidegger ise anlamayı geleneğin hareketi ile yorumcunun hareketinin paslaşması-ilişkilenmesi olarak anlatır. Gelenek sadece bizi belirlemez. Onun içinde/o ve onla beraberiz ve hem etkisi içindeyiz hem de onu biz oluştururuz. Gadamer bu anlamda Heidegger’e katılır.[27]

Her metin kendi çağının ve geleneğinin ifadesidir.  Öyleki kimi zaman metnin anlamı yazarı aşar ve yorumcu metni, ola ki, yazardan daha iyi anlayabilir.

“Fakat bu temel bir öneme haizdir. Metnin anlamı, sadece bazan değil, genellikle yazarını aşar. Anlamanın yalnızca röprodüktif (yeniden üretici) değil, aynı zamanda üretici bir faaliyet olmasının nedeni budur.”[28]

İçinde yaşanmakta olan gelenek ve tarihsel incelemenin etkisi ile karşılıklı etkiler dokusu sergileyen bir analizin oluşturulması gerektiğini söyler, Gadamer. Bundan dolayı, ona göre, tarihsel inceleme radikal yeni bir şey olmasa da insanın geçmişi ile ilişkide yeni bir unsurdur.[29]

Yorum, deneme, söz ve fikir, öznenin evrende hareket ettiği ve etkileşimler içinde kaldığı sürece sürekli bir devinim halindedir. Bu devinim ve hareket hali yorumun sonsuzluğuna başka bir delalettir. Derrida ile tartışmasında Gadamer, Hermenotiki “Ağzını açan her kim olursa olsun anlaşılmak ister; aksi halde kişi ne konuşur ne de yazar”[30] diyerek ifade eder. Anlama ve anlaşılma isteğidir konuşmak ve dinlemek.

“İnsani hayatın tarihsel akışı, onun asla mutlak şekilde tek bir bakış açısıyla sınırlı olmamasını ve dolayısıyla asla gerçekte kapalı bir ufka sahip olamamasını gerektirir. Ufuk daha ziyade bizim içinde hareket ettiğimiz ve bizimle birlikte hareket eden şeydir. Ufuklar hareket eden kişiyle birlikte değişirler. Bu yüzden – içinde yaşamakta olduğumuz ve gelenek formunda var olan – geçmişin ufku daima devinim halindedir. Kendisini kuşatan ufku tarihsel bilinç harekete geçiremez. Tersine, bu hareket onun içinde kendisinin bilincine varır.”[31]

Bunla birlikte o, tarihsel bilincin “kendimizi içine yerleştirmeyi öğrettiği değişen birçok ufuktan söz etmenin” doğru olmadığını da söyler. Bahsedilen her kişinin değişen, devinen bir ufuktur. Geçmiş ve şimdinin içinden akan ve metni, nesneyi gelenek, kültür ve oluşu ile gören bir ufuktur.[32] Anlama ise daima bir yorum olarak telakki edilir.

Hermenotiki hayatın temel özelliği olarak ifade ettikten sonra anlamak için önyargının gerekliliğine vurgu yapar Gadamer. Önyargı oluşturulamazsa anlamanın başlamayacağı, önyargının yanlış yargı olmayıp daima gözden geçirilebilecek geçici bir şey olacağından, anlamayı mümkün kılacağından bahseder.

Bilinmeyen bir şeyleri ilk defa kavramaya çalışan biri önyargı ve bilindik kavramlar vasıtasıyla anlar. Örneğin Kant’ın ahlak yazılarında zor paragrafları anlamak için çaba sarf eden bir okuyucu Kant’ın onla ne demek istediğini anlayabilmesinden önce özgürlük kavramına sahip olmaya ihtiyacı vardır.”[33]

Gadamer metnin tüm anlamını anlama eğilimindedir. Önce ne söylendiğinin içeriğini anlamak ve sonra bir başkasının ne söylediğini anlamak gereklidir. Ne düşünüldüğü değil ne söylendiğinin anlaşılması dikkate alındığından dolayı bir metin saf yaşamın ifadesi olarak değil ama hakikate dair iddiasından dolayı ciddiye alınır.[34]

Alişan Şahin


[1] Hakikat ve Yöntem, Hans-Georg Gadamer, S. 60

[2] Hermenötik’in Anlam Dünyamızdaki Tekabülleri: Mana, Te’vil Ve Tefsir. Yrd. Doç. Dr. Ahmed İnam, Kur’an Ve Dil -Dilbilim ve Hermenötik- Sempozyumu, Yüzüncü Yıl Üniversitesi İlahiyat Fakültesi, 17-18 Mayıs 2001

[3] (Hermeneutics and the History Of Political Thought, Reidar Maliks, S.174)

[4] S. XVI Hakikat ve Yöntem, Hans-Georg Gadamer, Çevirmenlerin önsözü

[5] Feminist Interpretations Of Hans-Georg Gadamer, Why Feminists Do Not Read Gadamer, Lorraine Code, S. 4

[6] Hakikat ve Yöntem, Hans-Georg Gadamer, S. 69

[7] Hakikat ve Yöntem, Hans-Georg Gadamer, S. 52-53

[8] Hakikat ve Yöntem, Hans-Georg Gadamer, S. XVII, Çevirmenlerin önsözü

[9] Hakikat ve Yöntem, Hans-Georg Gadamer, S. 31 1. Cilt

[10] Hakikat ve Yöntem, Hans-Georg Gadamer, 2. Cilt, S. 4, S. 153

[11] Hakikat ve Yöntem, Hans-Georg Gadamer, S. 8-9, 2. Cilt

[12] Hakikat ve Yöntem, Hans-Georg Gadamer, S.11, 2. Cilt

[13] Hans-Georg Gadamer, Truth and Method, S. 278

[14] Hakikat ve Yöntem, Hans-Georg Gadamer, 2nci Cilt, S. 20

[15] Hakikat ve Yöntem, Hans-Georg Gadamer, S. 21, 2. Cilt

[16] Hakikat ve Yöntem, Hans-Georg Gadamer, S. 61, 2. Cilt

[17] Hakikat ve Yöntem, Hans-Georg Gadamer, S. 22, 2. Cilt

[18] Hakikat ve Yöntem, Hans-Georg Gadamer, S. 23, 2. Cilt

[19] Hakikat ve Yöntem, Hans-Georg Gadamer, S. 47, 2. Cilt

[20] Hakikat ve Yöntem, Hans-Georg Gadamer, S. 23-24, 2nci Cilt

[21] Hakikat ve Yöntem, Hans-Georg Gadamer, S. 24, 2nci Cilt

[22]  Burada bu mesleyi Habermas’la tartıştığını ifade ederek referans veriyor. “ Hermeneutik und Ideologiekritik, ed. Jürgen Habermas (Frankfurt, 1977)” Hakikat ve Yöntem, Hans-Georg Gadamer, S. 24

[23] Hakikat ve Yöntem, Hans-Georg Gadamer, S. 25, 2nci Cilt

[24] Hakikat ve Yöntem, Hans-Georg Gadamer, S. 25-26, 2nci Cilt

[25] Hakikat ve Yöntem, Hans-Georg Gadamer, S. 27, 2nci Cilt

[26] Hakikat ve Yöntem, Hans-Georg Gadamer, S. 42, 2nci Cilt

[27] Hakikat ve Yöntem, Hans-Georg Gadamer, S. 45

[28] Hakikat ve Yöntem, Hans-Georg Gadamer, S. 48-49, 2nci Cilt

[29] Hakikat ve Yöntem, Hans-Georg Gadamer, S. 29, 2nci Cilt

[30] Alıntının alındığı kitap: “Confrontations: Derrida, Heidegger, Nietzsche” Ernst Behler, Stanfort UP, S. 144

[31] Hakikat ve Yöntem, Hans-Georg Gadamer, S. 59, 2nci cilt

[32] Hakikat ve Yöntem, Hans-Georg Gadamer, S. 60, 2nci Cilt

[33] Hermeneutics and the History Of Political Thought, Reidar Maliks, S. 174-175

[34] Hermeneutics and the History Of Political Thought, Reidar Maliks, S. 175-176

Views: 161

39 Teknoloji Toplumu – Zaman ve Hareketin Değişmesi – Jacques Ellul

Zaman ve Hareketin Değişmesi

Hemen hemen aynı şekilde teknik, insanın zamanını da değişikliğe uğratmıştır. Daha yakınlara kadar insanın zamanı ölçmeden pekala yapabilmesi, asla düşünmediğimiz bir şeydir. Düşünmeyişimiz de teknik tarafından ne derece etkilendiğimizi gösterir. Eskiden zamanı ölçecek hangi araçlar vardıysa zenginlere aitti ve 14. yüzyıla kadar gerçek zaman veya hayat üzerine bir etkisi olmadı. O zamana dek, saati yaklaşık olarak çan veya zillerle gösterecek derecede olmayan mekanik saat vardı. Saat kulesi, kendini yüzyılın sonuna doğru gösterdi. O zamana kadar zaman, hayatın ihtiyaçları ve olaylar tarafından belirlenmekteydi. En fazla, hayat beşinci yüzyıldan beri kilise çanlarınca ölçülmekteydi. Fakat bu düzenleme psikolojik ve biyolojik bir tempoyu izliyordu. İnsana rehberlik eden zaman tabiatın zamanına uyuyordu. Maddiydi, somuttu. Saatlere, dakikalara ve saniyelerle bölündüğünde soyutlaştı -muhtemelen 14. yüzyılın sonlarına doğru. Kesin bölümlemeleriyle bu mekanik saat türü yavaş yavaş makinelerle birlikte insan hayatına nüfuz etti. İlk özel saatler 18. yüzyılda göründü. O andan itibaren, hayatın ve tabiatın geleneksel ritimlerinden ayrılan soyut bir ölçüydü zaman. Sırf nicelik haline geldi. Fakat hayat zamandan ayrılamaz olduğu için hayat da yeni kılavuz ilkeye teslim olmak zorunda kaldı. Bundan böyle hayatın kendisi makineyle ölçülür oldu; organik işlevleri mekaniklere tabi oldu. Yemek yemek, çalışmak ve uyumak makinenin emrine göreydi. Organik dizilerin ölçüsü olmuş olan zaman parçalanmış, ayrılmıştı. İnsan hayatı bir bütün olmaktan çıktı, aynı birey tarafından yapılıyor olmanın dışında bir bağlantısı olmayan bir faaliyetler kümesine dönüştü.  Mekanik soyutlama ve katılık, varolmanın tüm yapısına işledi. “Soyut zaman, yeni bir ortam, yeni bir varoluş çerçevesi oldu”. İnsanoğlu bugün hayatın özünden ayrılmıştır. Zamanı yaşamak yerine, zaman tarafından bölünmüş parçalanmıştır. Saati kültürümüzün en önemli makinesi saymakla Lewis Mumford haklıdır. Eylem hızı ve insanın günlük hayatındaki faaliyetleri etkileyen koordinasyonu sayesinde saatin modern gelişme ve verimliliği mümkün kıldığını söylerken de haklıdır. Tüm çalışma organizasyonu ve hareketin incelenmesi saate dayanmaktadır.

Zaman ve mekanla birlikte tekniğin derinlemesine değiştirdiği hayatın üçüncü bir genel, maddi olmayan unsuru daha vardır ki o da harekettir. Burada da aynı süreci görüyoruz. Hareket, hayatın spontane ifadesidir, görünen biçimidir. Canlı herşey, kendi davranışlarını, yönelimlerini, hareket ve ritimlerini kendisi seçer. Dışarıdan bakıldığında, belki de, bir canlının hareketlerinden daha kişisel başka bir şey yoktur. Sadece bireysel şeylerin hareketleri vardır.

Ancak teknik meseleyi çok farklı ele alır. Gilbreth’in ustalığı, bir bireyin fikirlerini analiz etmeyi ve böylece onları soyutlaştırmayı kapsıyordu. Artık hareket halinde bir varlık yoktu, bir nokta vardı. Bir hareketler dizisi değil, soyut zaman ve mekanda bir eğri, bir yörünge vardı. İnsan faaliyetlerinin birbirlerine belli benzerlikleri olduğu ve bunları ahenklileştirmekle hareketlerine dair kesin yasalara ulaşmanın mümkün olduğu doğrudur. Ayrıca, hareket halindeki her insani yetenek, herkeste ortak olan bir temel ilkeler kompleksine dayanır. Bu nedenle, sadece bunları yöneten yasaları değil, kesin yörüngelerini de belirtmek mümkündür. Bu, önce hareketin soyutlanmasını, sonra da analizini varsayar. Hareket, biçimi fevkalade görünsün diye ayrı boyutlara ayrılır. Bu analizin yalan sonucu, hareketin kişisel ve içsel hayattan tamamen ayrı düşmesidir. Teknik analiz, insan eylemlerinin etkin nedenine yoğunlaşır ve insan kişiliğini ifade eden her şeyi ikincil olarak eler. Eylem, onu yapan kişinin gerçek bir işlevi değildir artık. Tek kriteri haline gelen soyut ve ideal sembollerin bir işlevidir.

Kendimizi bilimsel incelemeyle sınırladığımız müddetçe hareketi analiz etmeye yönelik bu girişimler tümüyle kabul edilebilir. Fakat somut gerçeklik sözkonusu olduğunda bu girişimler nafile sayılmalıdır. Bununla birlikte, bu analizler çok geçmeden zorlayıcı güçlerini gösterdi ve giderek artan ölçüde işçilerin pratik hareketlerinin değiştirilmesine uygulandı. Sanayide bu hareketlerin düzenlenmesi meselesi iyi bilindiğinden benim burada anlatmama gerek yok. Fakat bu tür düzenleme, kol emeği alanı dışında zemin kazanıyor. Modern hızın hareketi soyutlaştırdığını, sırf insani olduğu için kusurlu hareketleri artık hoş görmediğini anlamak için Paris’in bir sokağındaki şaşkın, panik içindeki yaşlı insanlara şöyle bir bakmak yeterlidir. [/blockquote]Teknolojik toplumumuzun tüm makineleri, artan bir şekilde, Gilbreth’in yörüngelerinde tanımladığı mükemmel hareketleri varsayar. Makinelerimiz ne kadar hızlı işlerse, o derece mükemmel olmalıdırlar. Onları keyfi olarak kullanma lüksüne de o derece az sahip oluruz. Evlerimiz- deki makineler için olduğu kadar sokakta gördüğümüz makineler için de doğrudur bu. Hareketlerimiz, makinelerin yaklaştığı kadar mükemmelliğe yaklaşmalı, sayıca da artmalıdır. Hareketlerimiz, artık kendi kişiliklerimizi ifade etmek durumunda değildir. Modern hızın hareketi soyutlaştırdığını, sırf insani olduğu için kusurlu hareketleri artık hoş görmediğini anlamak için Paris’in bir sokağındaki şaşkın, panik içindeki yaşlı insanlara şöyle bir bakmak yeterlidir.

Bu dönüşümlerin insanoğlu üzerindeki nihai etkilerini henüz bilmiyoruz. Bunları incelemeye daha yeni başladık. Çevresindeki her unsurun şiddetle sarsılması insanda tam olarak neyi değiştirmektedir? Bilemiyoruz. Fakat şiddetli değişimlerin yaşandığını biliyoruz ve nevrozların gelişiminde ve çağdaş edebiyatın bize tanıttığı yeni davranışlarda bunları önceden seziyoruz. Kendisi olmaktan çıkan modern insan, sadece endişeli olduğu zaman değil mutlu olduğu zaman da bu olgulara tanıklık etmektedir. Son on yılda, tekniğin kendisi için yarattığı ortama psikolojik, ahlaki ve hatta biyolojik açıdan insanın gerçek bir şekilde adapte olma kapasitesinin bulunmadığını gösteren bilimsel araştırmalar çoğalmaktadır. Sanayi işinin getirdiği zihinsel ıstıraplar ciddi incelemelere tabi tutulmuştur. Fakat başka türlü makinelerle (örneğin otomobiller, televizyon) veya genel olarak teknisyenin hayatıyla temas göründüğü kadarıyla aynı etkileri doğurmaktadır. Semaines medicales de Paris’in Kasım 1960 sayısı, dünyanın her yanından 4.000 doktorun sağladığı bilgilere dayanarak, modern şehir hayatının getirdiği ve urbanitis diye adlandırılabilecek çok karmaşık bir yeni hastalığın bir incelemesini sunuyor.

Kimi araştırmacılar daha şimdiden insanın çevresine daha iyi uyum sağlaması meselesine dalmış durumdalar. Örneğin, insana “makineyi asimile etme”, makinenin derslerini asimile etme veya makinenin insanın bir parçası olmasının araçlarını verme gereğiyle ilgileniyorlar. Böyle bir asimilasyon olmadan makineyi aşmanın veya yeni bir toplum biçimine ulaşmanın imkansız olduğu genel kabul görmektedir. Asimilasyon, insanı konu alan ve beşeri bilimler denen bilimlerin temel hedefidir.

Bundan başka, bir tür amortisör takmak suretiyle insanı korumak da gerekir. Tekniklerin saldırısına karşı ancak bir başka teknik etkili koruma sağlayabilmektedir. Bu koruma, beşeri bilimlerin ikinci amacıdır. Beşeri bilimlerin yardımıyla makineyi aşmak suretiyle gerçek bir insani medeniyet kurma umudunun makul olup olmadığını daha sonra ele alacağız. Bu noktada, yeni insani tekniklerin oluşturulması için hem gerekçe hem de talep olarak sunulanın tam da bu hastalığa teşhis koyma ve tedavi etme ihtiyacı olduğunu belirtmekle yetinelim.

Views: 38

Bir Kitabın Yayınlanma Süreci ve Kitabın Başına Gelenler: “Efendisiz Halklar: Bir Anarşi Antropolojisi” – Alişan Şahin

Bu makalede anlatılanlar bir iç dökme, bir itiraf ve iç rahatlatmaya dönüktür. Birçokları için bir anlam ifade etmeyebilir. Haklı da olabilirler. Ama benim nazarımda yaşamımızda meydana gelen birçok haksızlık ve bencilliğin bir örneği olduğundan bir öneme haiz. Bizim kültürümüzde bir itiraf etme geleneği olmadığından –nedenleri doğru ya da yanlış olarak telaki edilebilir ama Hristiyanlığın günah çıkarmasındaki vicdani saik, islam kültüründe ve öğretisinde günahları tanrı ile kişinin kendisi arasında yani vicdanına, kendinin kendine bırakılması olarak düşünülebilir – birçok haksızlık, suç, garabet küçük bir çevre içerisinde ya da kişinin kendi içerisinde kalarak yok olmakta. Bu halen böyle… Bu yazı bunu aşacak bir çıkış değil elbette. Sadece çevirmen, yayıncı arasında olan ve aslında adı konmamış bir sömürü mekanizması olan “sektör”e dair doğrudan yayıncıları ele almayan – ama başka yazılar da bunun arkasından geliyor – bir anlatıdır. Haksızlık, adaletsizlik, yalancılık, kayırmacılık ve insanların samimi duygularını sömürerek çıkarlarını her şeyden üstün gören ve bu insanları sömürmede meziyetlerinden dolayı ellerine su dökülemeyecek olan ve entelektüel derinliğe sahip olmayan bu “yetenek erbap”larının yayıncılık piyasasında buna benzer binlerce vakası mevcut. “Kol kırılır, yen içinde kalır” sözünü doğru çıkarmamak gerektir. Bunun için kimilerine temas etmek ve rahatsızlıkları ortalığa saçmak gerektir. En azından rahatlamak için bu elzemdir. Bu ve benzer vakaları anlatmak isteyenlere itaatsiz.org’un sayfaları her zaman açık olacak.

X

H. Barclay’in 1990’da Alex Comfort’un önsözüyle yayımlanmış olan “People without Government: An Anthropology of Anarchy” kitabı Türkçeye 2010 yılında “Efendisiz Halklar: Bir Anarşi Antropolojisi” adıyla Versus Yayınları’nca kazandırıldı.

Kitabın Türkçeye ve Türkiye’deki ilgili çevrelere kazandırılma çabasının müsebbibi olduğumu söylemek durumundayım. Neden “müsebbibi” gibi negatif çağrışımları da olan bir kelimeyi kullandığımı zannederim yazının sonunda anlarsınız.

Kitabı bana öneren ise anarşist bir dilbilimci ve Barclay’in de anarşist çevrelerde arkadaşı ve onunla iletişim içinde olan bir arkadaşım idi. Her çevrede olduğu gibi yakın arkadaş çevresinde entelektüel konuşmaların da konusu olan ve önceden okumuş olduğum bu kitap bugün – her ne kadar süreç rahatsızlıklara sebep olsa da – akademi içi ve dışı çevrelerde etkili olmasıyla bu kitabın yayımlanması gerektiğine dair kanaatimin ne kadar doğru olduğunu ispatlamış durumdadır. Bu kitap bir yayınevi sahibi için sadece bir şey, yayımlanacak, kötü de olmayan bir ticari meta olarak düşünülmüş olabilir. Ha keza çevirmen ve çevresi için de – her ne kadar tartışmalara konu olsa bile – bir metadan başka bir bakış açısı ile görülmemiş olmalı.

Kitap yayınevince yayımlanmaya kara verilince yapılan ilk iş küçük ve anarşist kitaplar da yayımlayan Versus yayınlarının – tüm solcu yayınevlerinin telif almak için yazarlardan istekleri bu kelimelerle başlar – “telif almasın” isteğini bildirmek oldu. Dilbilimci arkadaşım vasıtasıyla bunu Barclay’e bildirmemiz sonucunda Barclay tek isteğinin kitabın “iyi bir Türkçe ile çevrilmesi” olduğunu öğrenmiştik. Ayrıca İngilizce-Türkçe kontrolünün benim yapmam talebi gelince bunu kabul etmek durumunda kalmıştım.

Aradan uzunca bir zaman geçmişti ki kitabın bittiği, fakat Alex Comfort’un[1] önsözünü kitaba koymayacakları bana bildirilmiş ve ayrıca yazabilirse Barclay’in Türkçe baskı için bir şeyler yazıp-yazamayacağını sormam istenmişti. Bunun üstüne Barclay kısa bir metin yolladı. Bu metin daha sonra çevirmen ve yayıncı tarafından beğenilmedi ki basılan kitaba konmadı. Pek ayıp değil miydi bu? Bu arada kitabın hepsini baştan sona kontrol ederek çevirmen ve yayıncıya yollamış oldum. Bu düzeltmelerin üzerinden son düzeltmelerin samimiyetle yapıldığı konusunda şüphelerim ise hep oldu.

Buraya kadar her şey iyi gibi görünüyordu. İşte bundan sonra kişisel hesaplar ve hırslar işin içerisinde girdi.

Bugün kitabın yayımlanmasının üstünden dokuz yıl geçmiş durumda. 2012 ya da 2013 yılında çevirmen ile yayıncının eşi arasında çıkan bir kavgadan – kavganın nedeni ve ne olduğu ile ilgilenmedim – dolayı çevirmenin yayınevi ile ilişkilerini kestiğini öğrenmiş idim. Bir süre sonra kitabın baskısı bitmiş olduğu ve yayınevinin kitabın ikinci baskısını yapmaya karar vermiş olduğunu yayıncı arayınca öğrenmiştim.

Çevirmenle yayıncı arasındaki meseleyi bilmemden hareketle “Çevirmene sorun” diyemeden aracı olmam gerektiği kararına varıp çevirmeni aradığımda çevirmenin çevirdiği kitabın yayımlanmasını hiçbir şekilde istemediğini öğrenmiştim ve ikna etmeye çalışmıştım. Çevirmenin kitabın yayımlanmasına dair kişisel husumetin dışında bir itirazı yoktu. Bir süre devam eden telefon trafiğinde kitabın internette PDF olarak yayımlanmasının daha iyi olacağına karar vermişti. Ben de bu karara uymak durumundaydım! Benden bağımsız ve benim haberim olmadan kitap alakasız kişilerle iletişim kurularak PDF olarak internette dağıtıma sokuldu. Bu benim için problem değildi ama en azından Barclay’in ve benim haberdar edilmem gerekiyordu. Bundan sonra bu kitap para kaygısı olmadan herkesin elinde olacaktı. Bu anarşistlerin antropolojik çalışmalarda ortaya çıkan ve anarşist düşünceleri destekleyen verilerin daha çabuk yayılması anlamına gelir düşüncesindeydim ama yazara sormak gerekirdi değil mi? Barclay’e bu durumu izah etmeden ve Barclay’in de oluru olduğu iddiasıyla kitap PDF olarak intenette yayımlanmıştı. Ve kitabın girişine bu durumun aksine şöyle bir kısa not düşülmüştü.

Bu eser Ocak 2010’da Versus Yayınları tarafından yayımlanmış olup, baskısının tükenmesinin ardından anarşist kuramın ilkelerine uygun bir zihniyetle, çevirmeninin kararı ve yazarının onayıyla “açık kaynak” olarak internette ücretsiz kullanıma sunulmuştur. Okurların alıntı yaparken gerek yazarın, gerekse çevirmenin emeğine saygı göstererek, kaynak belirtmesi rica edilir. Bu eser ticari amaçlarla kullanılamaz.”

Çevirmenin kararı, evet ama yazarın henüz durumdan haberi yok idi. Daha sonra durumu Barclay’e izah edince çaresiz evet demek durumundaydı. Sonuçta anarşistler arasında benzer vakaların olduğunu/olabileceğini yılların tecrübesi ile bilen biri idi.

Daha sonra, farkına vardığım bir başka şey ise kitabın girişine eklenen Barclay’in künyesi ile çevirmenin künyesini arasındaki fark idi. Yüzlerce makale ve derinlikli araştırmanın sahibi olan Barclay’in künyesi çevirmenin künyesinden daha küçük ve yetersiz, çevirmen hanımın çevirilerinin ise künyesinde uzun bir şekilde yer alması idi. İnanmayan internette halen bulunabilecek olan kitaba bakabilir.

Bu durumda nezaket gereği “efendisiz halklar” kitabını makalelere bölerek yayımlayabileceğimden çevirmen hanıma sormak gereği hissetmiştim. Kitabın yazarı Barclay’in emeği ve edit etme işlemini yapan benim emeğim olsa da çevirmen kendi emeğini herkesten daha önemli görülüyordu! Aldığım cevap: “Çevirmenin emeğine saygı göster” olmuştu. Eserin yaratıcısını hiç önemsemeyen çevirmen benim çabalarımı elbette bir emek olarak görmüyordu! Edit etme, kitabı düzeltme, yayımlama hakkını alma ve yazarla sevimsiz durumları ona bildirerek izin alma gibi şeyleri emekten saymıyor ve üstelik bu işten para da kazanıyordu ve benim bunlar için hiçbir talebim olmadı ve olmamıştı. Tek talep kitabı makale olarak itaatsiz.org’da yayımlama teklifi idi. Hiçbir zaman kendime ilişkin bir talep sahibi olmasam da beni “yayına hazırlayan” kısmına ismimi ekleyerek taltif etmişlerdi galiba! Bunu da daha sonraları idrak etmiştim tabi.

Aradan birkaç yıl geçtikten sonra 2015 yılında kitabın başka bir yayınevi tarafından (Sümer yayıncılık)  yeniden basıldığını internette görünce bu konuda artık bir şeyler yazmanın gereğine inanmaya karar vermiştim. Kendisine durumun ne olduğunu sorduğumda bir yanıt almam mümkün olmadı. Anlaşılan hiçbir şekilde ve hiçbir zaman anarşizm ve anarşi kelimesinin yaşamlarında bir anlamı olmayan çevirmen hanım anarşist kuramın ilkelerine uygun bir zihniyetle” free copy olarak internete sundukları kitabın tekrar satışını yapma hakkını kendilerinde görerek “anarşist kuramı” çiğniyorlardı! “Anarşist kuramın ilkelerini” “yayın haklarını” başka bir yayınevine vererek çiğnemekten beis görmüyorlardı.

 Çevirmen ve yayıncının kendi aralarında, kim bilir hangi anlamsız ve gereksiz gerekçelerle anlaşamama ve didişmeleri ve birbirlerine nefretleri sonucu değerli bir kitabın basılması engellenmiş ve çevirmen hanım kitapla istediğini çeşitli gerekçelerle gerçekleştirmişti. Kitap makaleler şeklinde de olsa öyle ya da böyle etkisini gösterecek ve gösteriyor. Kitabın İngilizce konuşulan dünyada daha çok olmakla beraber anarşizm içi ve dışı çevrelerde etkili olduğu ve yeni fikirlerin ortaya çıkmasına vesile olduğu sarihtir.

Zannederim neden bu vakanın “müsebbibi” olduğum anlaşılmıştır.

Alişan Şahin


[1] Alex Comfort ki anarşist, nüdizmin ve pasifizmin önemli savunucularından, anarşistlerin ve dünyanın ilgi ve merakla takip ettiği bir yazar, vicdani retçi, anti-militarist, hekim, biyologdur ve Türkçede “Yaşasın Yaşlılık” adıyla 1976’da basılmış bir kitabı olan ve İngiliz dünyasında milyonlarca basılan “joy of sex”in yazarıdır.

Views: 54

zendeka – kaygusuz abdal – ezhel (Video ve Deyiş)

Cemal Söyleyen’in yaptığı ve Youtube’da yayınlamış olduğu Videosu.

“esrarı gördüm bugün, binmiş gider bir ata;

şöyle kim(ki) derviş olmuş, hergiz(asla) söylemez hata.

hızır donudur(kılığıdır) donu(kılığı), hak’ka doğrudur yönü;

şöyle cüst(çevik) eyler beni, erişince gizli tâ.

kırmızı don(kıyafet) giyinir, yeşil kubbe sarınır(sarık sarınır),

miskinlikden(tembellikten) görünür, iner alçak sıfata.

sûfiler bunu yerer(aşşağılar/kınar), bittiği yeri sorar;

gazel olmadan(olgunlaşmadan) derer(toplar/biçer), hissesi var kuvvete.

sûfi yemez ‘haram’ der, ‘gizlice de görem’ der;

‘gelen(gelecek) yıl çok derem’ der, ister birazın sata(birazını satmak ister).

bir kişi kim(ki) ayıktır, yabanda(çölde) bir o yugdur(sabandır);

anın(onun) hiç aklı yoktur, ta’neyleye bu ota(bu otu kınar).

bir kişi kim(ki) hayrandır(esrar sarhoşudur), yer gök ana(ona) seyrandır;

insan değil hayvandır, başın bürüye yata(başını bürüyüp yatan).

gel ey miskin(tembel) kaygusuz, esrardan al öğüdün(öğüdünü);

bu âşıklar otudur(*), yemez verme her tata(yabancıya)”

                                                                              KAYGUSUZ ABDAL

Views: 439

Antropoloji ve Anarşizm – 5 – Anarşizme Dair Yanlış Anlamalar – Brian Morris

Tüm politik felsefeler içinde anarşizm muhtemelen politik arenada bulunan tüm yazarlarca – Marksistler, liberaller, demokratlar ve muhafazakârlar – yapılan ve basında çıkan en kötü yorumlara sahiptir.   Amerika’nın başkanı Theodore Roosevelt anarşizmi “insan ırkına karşı bir suç” olarak tanımlamıştı. Anarşizm yanlış anlaşılmış, yanlış tanıtılmış, göz ardı edilmiş, alay edilmiş, suistimal edilmiş ve ona iftira edilmiştir. Çeşitli şekillerde yıkıcı, şiddete eğilimli ve nihilist olarak değerlendirilmiştir. Anarşizme karşı sayısız eleştiri geliştirilmiştir. Ben onların sekiz tanesini kısaca ele alacağım.

1. Anarşistlerin çok naif, çok masum oldukları ve insan doğasına dair çok pembe bir fotoğraf çizdikleri söylenir. Özünün iyi ve barışsever olduğunu düşündükleri insan doğasına dair Rousseau gibi romantik bir bakış açıları olduğu söylenir. Fakat elbette gerçek insan böyle değildir; insan bencil, zalim ve saldırgandır ve bundan dolayı anarşi bir hayaldir. Asla varolmayan geçmiş altın çağ gerçekçi olmayan bir görüştür. Bu böyle olunca zorba otoritelerin bazı şekilleri daima zorunlu oluyor. Hakikat ise anarşistlerin Rousseau’nun izinde gitmedikleridir. Gerçekten de Bakunin’in 18. Yüzyıl felsefesini eleştirileri dokunaklıdır. Anarşistlerin çoğu insanların hem iyi hem de kötü temayüllerinin olduğunu düşünme eğilimindedir. Eğer insanların iyilik ve ışık dolu olduğunu düşündülerse yönetilmekten rahatsızlık duyarlar mıydı? İnsan doğasına dair romantik olmaktan ziyade gerçekçi olduklarından dolayı baskıcı otoritelerin tüm biçimlerine karşıdırlar. Anarşistler, Fransızların “puissance” dedikleri “üstünde olan güç”e (bir şeyi yapma gücünden ziyade yani “pouvoir”dan ziyade) karşıdırlar ve Lord Acton dediği gibi “iktidar yozlaştırır, ve mutlak iktidar mutlaka yozlaştırır” sözüne inanırlar. Paul Goodman’in yazdığı gibi:  “…mesele beli bir çeşit toplumda insanların “yeterince iyi” olup-olmamaları değildir, gerçekten de sahip olduğumuz özgürlük, toplumsallık, zarafet ve zeka potansiyellerini genişletmeye yardım edecek çeşitli toplumal kurumları geliştirme meselesidir.

2. Anarşinin kaos ve kargaşa ile eşanlamlı olduğuna inanılıyor. Gerçekten de insanlar bu kavramı sıklıkla kullanıyorlar. Fakat anarşistlerin çoğunun anladığı anlamda anarşi kesinlikle bu anlayışın tersidir. O topluma dayanan bir düzen anlamına gelir. Anarşi, kaos ya da bir örgütlenmenin olmaması anlamına gelmez fakat bireylerin otonomilerine dayanan bir toplum, işbirliği, efendisizlik ya da zorba otoritenin yokluğudur. Proudhon’un dediği gibi: özgürlük düzenin anasıdır. Fakat eşit şekilde anarşistler kaos ve kargaşanın doğasında bir potansiyel gördüklerinden dolayı kaosu kınamazlar. Bakunin’in dediği ise şudur: Yıkmak yaratıcı bir faaliyettir.

3. Kurulan bir diğer denklem anarşizm ve şiddet arasındadır. Anarşizmin tamamen terörist bombalar ve şiddete dair olduğu söylenir. Son yıllarda kitapevlerinde satılan, tamamıyla bomba ve dinamitin nasıl yapılacağını anlatan The Anarchists’ Cookbook (Anarşistlerin Yemek Kitabı) adında bir kitap mevcut. Fakat Alexande Berkman şöyle yazar: Baskıya karşı şiddete başvurmak ya da belirli bir politik hedeflere ulaşmak için şiddeti kullanmak insanlık tarihi boyunca yapılan bir şeydir. Şiddet eylemlerine her politik ve dinsel öğretinin takipçileri tarafından teşebbüs edilmiştir.: milliyetçiler, liberaller, sosyalistler, feministler, cumhuriyetçiler, monarşistler, Budistler, Müslümanlar, Hristiyanlar, demokratlar, muhafazakarlar, faşistler… ve her iktidar örgütlü şiddete dayanır.  Şiddete başvuran anarşistler herkesten daha kötü değildir. Fakat anarşistlerin çoğu şiddete ve terörizme karşı olmuştur ve anarşizm ve pasifizm arasında arasında daima güçlü bir bağlantı olmuştur. Bir diğer taraftan anarşistler bir adım daha öteye gitmişlerdir. Pek çok insanın tanımadığı sıklıkla olası en kötü çeşidinden olan şiddetle de mücadele etmişlerdir; bu kanuni şiddettir.

4. Anarşistler, özellikle Marksistler tarafından, teorik olarak ahmak, anti-entelektüel olmakla ya da akılsız eylemlerini bir tutkuya dönüştürmekle suçlanmışlardır. Fakat anarşist hareketler incelendiğinde pek çok anarşistin ya da anarşizme sempati duyan insanların kuşaklarının en iyi zekaya sahip kişileri, hakikaten yaratıcı insanları olduğu görülür. Dahası anarşistler kendi felsefeleri ve kendi toplumsal teorilerinin anahatlarıyla pek çok yaratıcı metin üretmişlerdir. Bunlar genellikle pek çok liberal, Marksist ve post-modernist arasında bilgin olarak iddialı ve jargondan uzaktır.

5. Bir diğer eleştiri bunun tam tersinedir: anarşizm eylemsizliğin doktrini ve apolitik olmaktan dolayı yerilmektedir. Britanya Yeşil Partisi’nin eski duayenlerinden Jonathan Porritt’e anarşistler göbeklerini düşünmekten başka bir şey yapmazlar. Parti politikalarına bulaşmadıklarından dolayı anarşistlerin “gerçek bir dünyada” yaşamadıklarını dahi iddia eder. Yeşil Parti manifestosunun esasen tüm konuları – esnek kurumlaşma ile desentralizasyon, adil, ekolojik, kooperatif – tabiî ki Kropotkin gibi anarşistlerin yıllar önce savunmuş olduklarının, kabul edilmemiş olanın benimsemesidir. Fakat Porritt bu görüş gücüyle basitçe parti politikasını aksatmış oluyordu. Bir medya figürü olarak Porritt anarşizmin ne olduğunu – ve desentralize toplumu – bütünüyle yanlış anlamıştı. Anarşizm politik olmayan bir şey değildir.  Öyle ya da böyle mantra ilahileri ya da kendi göbeğini düşünen biri olsa da ne de meditasyona, kendini tatmin etme ve ibadete çekilmiştir. Basitçe parlamenterliğe ya da parti politikasına düşmandır. Düşündüğü tek demokrasi katılımcı demokrasidir ve her dört ya da beş yılda bir parça kağıdın üzerine X koymanın bir yalan olduğunu dikkate alır. Sadece temelde hiyerarşik ve demokratik olmayan bir toplumda iktidar sahiplerine ideolojik haklılık vermeye hizmet eder. Anarşistler çeşit çeşittir. Bundan dolayı şiddetin ve eşitsizliğin mevcut sistemini dönüştürmenin çeşitli biçimlerini önerirler. Bunlar komünler, pasif direnişler, sendikalizm, belediye demokrasisi, isyan, doğrudan demokrasi ve eğitim vb.dir. Bazı anarşistlerin basılı propaganda ve eğitime çok fazla bir vurgu yapmış olmalarının nedenlerinden biri onların şiddetin yanında parti örgütlenmesinden kaçınmış olmalarıdır. Anarşistler her zaman kaçınılmaz olarak despotizmin bir çeşidine götürdüğünden dolayı öncü parti kavramına eleştirel olmuşlardır. Fransız ve Rus devrimlerine bakıldığında tarih onların önsezilerini tarihin doğruladığı görülmüştür.

6. Anarşizmin tutarlı bir eleştirisini marksistler yapmıştır. Onlara göre anarşizm ütopyacı ve romantik, bir köylü ya da küçük burjuva ideolojisi ya da binyıllık hayallerin ifadesidir. John Hart’ın anarşizm ve Meksika işçi sınıfı (1978) ve Jerome Mintz’in İspanya’da Casas Viejas’ın anarşistleri üstüne anarşizm hakkında çarpıtmaların bazılarını yeterince çürütmüştür. Anarşist hareket köylülerle sınırlandırılmamıştır: Anarko-sendikalizm gelişmeye başladığında kentlerdeki işçiler arasında gelişmişti. O ne ütopya ne de binyıllıktır. Anarşistler gerçek kolektifleri kurmuşlar ve dine karşı daima eleştirel olmuşlardır. İlk anarşistler arasında hiç kimse – Reclus’un yazılarında ve Berkman’ın kanıtladıklarında görüldüğü gibi – “genel grev” ya da “eylemde propaganda” yoluyla derhal ve katastrofik bir değişim beklememişlerdir. Onun uzun vadeli, zor bir iş olacağını biliyorlardı.

7. Anarşizme getirilen bir diğer eleştiri anarşizmin politik bakış açısının dar olduğudur: toplumsal ve ekonomik yaşamın diğer açılarını görmezden gelir ve devleti tüm kötülüklerin kaynağı olarak görür şeklindedir. Bu anarşizmi yanlış tanıtmaktır. Anarşizmin tanımlanmasının bir kısmından çıkarılmıştır ve bu ise Marksist tarihçilerin anarşizmi geniş sosyalist hareketten dışlamaya çalışmalarından dolayıdır. Kropotkin, Goldman, Malatesta ve Tolstoy gibi klasik anarşistlerin yazılarının yanında İtalya, Meksika, İspanya ve Fransa gibi yerlerdeki anarşist hareketlerin karakterleri incelendiğinde bu sınırlı görüşün asla doğru olmadığı aşikar olarak görünür. O daima sömürü ve otoritenin her çeşidine karşı daima mücadele etmiştir ve devlete karşı olduğu gibi dine ve kapitalizme karşı eşit derecede eleştirel olmuştur. Anarşistlerin çoğu feministtir ve çocukların özgürlüğünü savunmanın yanında hepsi ırkçılığa karşı olmuşlardır. Kapitalizmin kültürel ve ekolojik eleştirisi anarşist yazında daima önemli bir boyut olmuştur. Bundan dolayıdır ki Tolstoy, Reclus ve Kropotkin’in bugün dahi halen geçerliliği vardır.

8. Anarşizme yapılan eleştirilerden sonucusu onun gerçekçi olmadığı ve anarşinin asla işlemeyeceğidir. Serbest piyasa sosyalisti David Miller bu bakış açısını anarşizm (1984) üzerine olan kitabında ifade eder. Onun anarşizme karşı tavrı turaysa ben, yazı ise sen kaybettin şeklindedir. Anarko-komünist ilkelere dayanan cemaatlerin varolduğunu ve “verilecek bir fırsatta” bazı derecelerde “beklenmedik başarı”sı olacağını kabul eder. Fakat popüler bir desteğin yokluğu ve devletin müdahalesi ve baskısından dolayı daima “başarısız” olduğunu yazar. Diğer tarafta ise merkezi bir iktidar biçiminin yokluğunda bir toplumun var olamadığını yazar. Miller, Stanley Diamond’un cemaatlerin devlet sistemlerinin içinde ve çoğunlukla ona muhalif olarak uzun yıllarca var olduğunu söylediği “akraba-cemaatleri” gerçeğini ve hatta devlet kontrolü olmaksızın avcı-toplayıcılar arasında ticaret ağının tarih boyunca varolduğunu açıkça görür. Herhalükarda devlet yakın zamanların tarihsel feonomenidir ve modern ulus devlet biçimi sadece birkaç yüzyıldır mevcuttur. İnsan cemaatleri ise merkezi ve baskıcı otoriteler olmadan uzun yıllar boyunca var olmuştur.

Merkezi bir otorite olmaksızın karmaşık bir teknoloji toplumunun olasılığı cevaplandırılması kolay olmayan bir sorudur; ne de kolayca çürütülecek bir sorudur. Teknoloji “insani ölçekte” olduğunda böyle bir toplumun mümkün olduğuna pek çok anarşist inanır. Herhangi bir kontrol mekanizması olmaksızın doğada karmaşık sistemler mevcut. Gerçekten de bugünlerde pek çok küresel teorisyen bilgisayar teknolojisi çağında liberter toplumsal görüşlerin mümkün olduğunu düşünmeye başlıyor. Belki söylemeye gerek de yok ama eğer Miller anarşizmi olumsuz olarak mahkum ederek toplumsal benzer kriterleri – adaletin dağıtılması ve toplumsal refah – kapitalizme ve devlet “komünizmine” uygulasaydı olasıdır ki her iki sistemin pratik ve gerçekçi olmadığını ilan edecekti. Fakat Miller en azından anarşizmi tarihin çöplüğünden kurtarmayı ister. İktidarın kötüye kullanılmasını frenlemek ve özgür toplumsal ilişkilerin olasılığını canlı tutmak için bize yardımcı olur.

Friedrich Hayek, Margaret Thatcher ve Marilyn Strathern gibi bazı otoritelerin bize söylediği gibi toplum ya yoktur ya da teorik söylemde var olan “karmaşık bir kategori”dir. Kelime elbette Latince Societas’tan türemedir. Bir faaliyeti paylaşan insanlar arsındaki bir ilişki, bir arkadaşlık, bir ahbap anlamına gelen Socius’dan türüyor.

Anarşistler bundan dolayı toplum ve devlet arasına bu anlamda daima,  varoluşçu Yahudi alim Martin Buber’in dediği gibi,“politik” ve “toplumsal” ilkeler arasında açık bir farklılık olduğunu söylerler. Buber anarşist Gustave Landauer’in yakın arkadaşıydı ve Landauer, Foucault’dan uzun yıllar önce devletin devrimle yıkılamayacağını, onun başka türlü ilişkiler geliştirerek, karşılıklılık ve özgür işbirliklerinin olduğu toplumsal örgütlenme biçimleri ve modellerini hayata geçirerek yıkılabileceğini iddia etmişti. Böyle bir toplumsal alan bir anlamda çağdaş toplumun içinde, devletle yan yana mevcuttur. Bundan dolayı Colin Ward için olduğu gibi Landauer için de anarşi devlet ortaya çıkmadan sadece yıllar önce var olan bir şey değildir. Ya da kapitalizmin sınırlarında yaşayan Nharo ya da Piaroa gibi halkların arasında şimdi varolan bir şeydir. Ne de basitçe bazı gelecek toplumlara dair spekülatif bir önsezidir: fakat gerçekten de anarşi baskıcı bir otoriteye başvurmaksızın kendini örgütleyen toplumsal bir yaşam biçimidir.

Her ne kadar devlet ve kapitalizmin ağırlığı altına sıklıkla gömülmüş ve onaylanmamış olsa da o daima mevcuttur. Colin Ward’ın grafik olarak iddia ettiği gibi (1973) o “kar altındaki bir tohum” gibidir. Anarşi o halde aynı yazar tarafından ifade edildiği gibi “toplumun kendini iktidar olmaksızın örgütlediği arzu edilir ve gerçekleşmesi mümkün” bir fikirdir.

Çev.: Alişan Şahin

İtaatsiz.org’un notu: Bu makale https://theanarchistlibrary.org’da yayınlanmış olan metnin çevirisidir. Brian Morris’in makalelerinin toplanmış olduğu “Anthropology, Ecology, and Anarchism: A Brian Morris Reader” isimli kitabında yer alan bir makaledir. Kitap 2018 yılında Kolektif yayınlarınca Türkçeleştirilip yayınlanmıştır. Bu çeviri kitapta yer alan çeviriden farklı bir çeviridir.

Kaynaklar

Barclay, H., People without Government (London: Kahn & Averill, 1982).

Bookchin, M., The Ecology of Freedom (Palo Alto: Cheshire Books, 1982). Re-enchanting Humanity (London: Cassell, 1995).

Bottomore, T., (Ed) A Dictionary of Marxist Thought (Oxford: Blackwell, 1983).

Clastres, P., Society Against the State (Oxford: Blackwell, 1977).

Clifford, J. and G. Marcus, (Ed) Writing Culture (Berkeley: Univ. California Press, 1986).

Ellen, R.F. “What Black Elk Left Unsaid,” Anthrop. Today 216; pp.8–12, 1986.

Gledhill, J., Power and its Disguises (London: Pluto, 1994).

Hardt, M., Anarchism and the Mexican Working Class 1860–1931 (Austin: Univ. of Texas, 1978).

Hann, C.M., Socialism (London: Routledge, 1993).

Hindness, B. And Hirst, P.Q., Pre-Capitalist Modes of Production (London: Routledge & Kegan Paul, 1975).

Ingold, T., Evolution and Social Life (Cambridge: Cambridge Univ. Press, 1986).

Miller, D., Anarchism (London: Pent, 1984).

Mintz, J.R., The Anarchists of Casas Viejas (Chicago: Univ. Chicago Press, 1982).

Pepper, D., Modem Environmentalism (London: Routledge, 1996).

Ward, C., Anarchy in Action (London: Allen & Unwin, 1973).

Zerzan, J., Elements of Refusal (Seattle: Left Bank Books, 1988). Future Primitive and Other Essays (Brooklyn: Autonomedia/Columbia: Anarchy, 1994).

Views: 62

Devletleşme, Yöneticilerin Ortaya Çıkışı ve Deve Cemal Çetesi (Bölüm 1) – 5 – Bayram Bey

Kurulu Düzen, Devlet Kurucusu Muhammed Muzaffer Beg İle Cemal Lök Çetesi (Kısaltılmış Özet)

Hikayet-i Sebeb-i Padişah-i Peder-i Anşah-ı Mansur ve Şah-ı Şüca –Rahimehümu’llah- (Yazıcızade Ali, Tevarih-i Al-i Selçuk, haz. Dr. A. Bakır, Çamlıca y. 2009, s. 911-921)

Gazan Han [yönetim: 1295-1305] –rahmetu’llahi aleyh- hal-i hayatında padişahiken merhum Muzaffer, ki Şiraz ve Kirman tarafına düşen Karluk boyı [Karahanlı devletinin Çiğil, Yağma, Tohsı, Uygur, Kırgız, Argun boylarına çoğu yerde verilen genel ad: Karluk?] Türklerün [burunsal “n<ng” ile yazılı. Bundan sonrakiler, ki anlatının çoğu “n” sesi böyledir, düz “n >bugünkü abc.deki ‘n’ ” olarak yazılacak] begi oglı-y-ıdı fahl danişmend ve gayet bahadur yigid-idi, Gazan Han kapusında bir bölük sipahilerün başıydı. Gazan Han zamanında acem ikliminde Cemal Lök adlu bahadur harami kopmış-ıdı ve anun kırk yarı vardı. Ol kırk yar –ile yollar kesüp haramilik iderdi. Şehirlerün ve etrafun bazirganları ve yolcıları anların korkusundan aciz dermande kalmışlardı. Gazan Han mecmuc [c arap. ayın yazacı. Burda son sesliyi uzatır: “uu” gibi. Bundan ötede gösterilmiyecek] vilayetleri birbirine payendane virüp her yirün tuman ve büyük beglerine kendü hükm itdügi yiri ısmarlamışdı. Ve şart u muçilka [mog. >mujilah: eyaletlere ve illere ayırmak; kendini başkalarından sakınarak uzak tutmak; hükmettiği arazide iyice güçlenmek. Lessing 2003: 866] komuş-ıdı ki, kankısınun hükm itdügi yirde ugrılık [hırsızlık] ve haramilik vaki olsa anlardan bilürlerdi. Ol sebeb-ile cümle hırsuz ve haramiler dutılup helak olmışlardı. Cümle memalik emin olmışlardı. Ve andan özge diken ve muzi kulmamışdı [aynı: kulmamışdı]. … Cemal Lök işinde dilir [… ve şirgir: çok yürekli davranmak. İş sonrası içkiyle kutlama] oldu.

Ta haddi ki bir vaktin Horasan’un Bu Said Han’a malı gelürdi, ol mal-ile dört yüz nefer çeri ve iki baş beg var-ıdı, gelüp tag etegine bir su kenarında kondular. Cemal Lök yoldaşlarıyla bunları tag üzerinden gördi. Yoldaşlarına eyitdi “Aşaga inün anları bir korkudın” didi. Anlar eyitdi “Pehlevan bunlar bir çeri dürürler. Bunları niçe korkıdalum?” didiler. Cemal Lök anlara kakıyup okın yayın eline alup anlarun katına indi. Gördi ol iki beg su kenarında [s. 911] taam yirler selam virdi ve eyitdi ki “Pehlevan Cemal Lök size selam ider ve eydür ki bu maldan bize hakk-ı nazar [bakma/göz hakkı] virsünler, dir.” Anlar Cemal Lök adın işidicek kakıyup sögdiler [küfür ettiler] “Ol melun kafir kandedür?” diyüb. Cemal eyitdi “Çok söylemen, ol size eylük-ile söyler. Niçün yaramaz söylesiz?” didi. Cemal eyle didikde bunlar nökerlerine işaret itdiler ki suyı geçüp anı dutalar. Anlar atlarına binüp suyı geçince Cemal Lök  ol iki begi urıp helak itdi. Anı göricek yoldaşlarından yedi sekiz nefer atıcılar aşaga indiler ve anlarun üzerine ok yagdurup bir kaçın dahı helak itdiler…. ve ol dört yüz atlunun kalanı atlu atına binüp binen bindi, bine bilmeyen çil yavrusu gibi tagıldılar [çilkeklik yavruları korktuklarında her biri başını alıp bir yere dağıldığından>…gibi]. Cemal Lök nökerleriyle ol malı katırlara yükledüp aldılar gitdiler, ırak [uzak] yirlerde ve ıssuzlık [kimsenin olmayan, bomboş] taglarda pinhan itdiler [sakladılar/gizlediler]. Andan sonra işlerine dahı dilir ve şirgir oldılar. Ve ulu karvan ve bazirganlar basıp çoklık mal ve kumaş ve esbab [giysi] hasıl itdiler.

     Bunun üzerine bir müddet geçdi. Gazan Han -…- Sultaniyye çayırında [bugün İran Azerbaycanı’nda, Tebriz’in Güneyinde bir kent. Moğolların/İlhanlıların 13. yy.ın ikinci yarısında kışladığı bölge. Kışları iklimi ılıman, hayvanların beslenmesi açısından elverişliydi. İran ile Anadolu İlhanlılarının yönetim yeri] konmış-ıdı. Bir gün erkan-ı devlet ve ayan-ı memleket ve iş görmiş begleri ve sipahileri katına cem idüp Cemal’ün kahrı tedbiri babında anların–ıla meşveret itdi. … Padişah bölük başlarına nazar idüp eyitdi ki “Sizden kankı dilir ve bahadur [s. 912] ola ki bu sehminakişe mültezim olup bahadurlar-ıla gice ve gündüz say [emek vermek, çalışmak] idüp himmeti ana duta ki Hak –teala- inayetinde anı ve merdelerini ele getüre. Çün benüm ol arzum ki bunca müddetdür ol endişeden zar u nizarum hasıl ola, ana nice mertebe ve beglik dilerse virem.” didi. … Muhammed Muzaffer ayag üzerine turup [ayağa kalkıp] padişah’a dua ve sena kıldı (…)

     “Eger şah-ı alem nazar-ı inayet ve himmet buyurursa bu kemine ve rayım Hak –teala- inayetinde anı etbaı-y-ile ele getüreyim [Cemal Lök’ü yakalayıp getireyim].” didi. Padişah anı kendü bölügiyle kendü kavmları-yıdılar, ol yirlerde rah-dar kodı [yol koruyucu birliği?] ve firavan mal ve nimet ve eyü atlar virdi. Ve ol korkulu derbend ve yazılarda bir kaç bergus [savunma korunağı, korugan, karakol, küçük bekleme ve gözetleme korunağı. Fars. berg: set, duvar. Arap. ribat, kale.] yapdurdı. Bir müddet o tarafları ve yolları beklediler ve geleni gideni geregi gibi teftiş idüp sordular. (…)

 Ol  eyyamda meger Cemal Lök’ün yoldaşları bir kaç gün vardı, ki Cemal Lök’e yalvarurlardı. “… şarab sohbetine hasretüz ve pehlevan bizi içmekten men ider, pehlevandan dilek iderüz ki bir kaç gün şarab sohbetin idevüz…” dirlerdi. … Cemal… “Mecmu halayık bizüm kanımuz dökmege fursat [s.913] isteyüp bulımazlar. Şarap yavuz işidür, … mecmuımuzı dutup helak iderler.” dirdi. … söyleyü söyleyü Cemal’i razı eylediler.

     İttifaka ol günlerde Gazan Han-içün Semnan ve Horasan etrafından gayet eyü süçiler [alkollü içecekler] ve Mazindaran’dan narinc ve turunc ve anar [nar] ve isfahan’dan elma gelürdi. … Cemal Lök’ün yoldaşları bu karuvandan haberdar oldılar. …  Cemal eyitdi “inün karvanı alun ve likin sakınun ki kimsesin kaçurmayasız ki varup rah-darlara haber itmeyeler.” didi. … Mecmuını dutup yükleri ıslu ıslarıyla alup gittiler. Ve dört günlük mikdarı yirde ıssuzlık bir bınar var-ıdı, anda kondular.

     Meger bu karuvan ardınca reh-darlardan otuz nefer kişi var-ıdı, … bir yirde konup taama [yemek] meşgul oldılar ve şarab dahı içüp mest olup eglenmişlerdi. Ayulup atlarına binüp karuvan ardına düşdiler. … karvandan eser bulmadılar. … Muhammed Muzaffer eyitdi “Anlar şarab içmezlerdi, şarab içmege heves itmişlerdür. … yaraklanun [pusatlanun, silahlanın] anları istemeyü gidelüm. [s. 914]” … girü aralarından bir kişi eyitdi “ Eger var-ise, bunlar fulan ıssuzlık yirdeki bınara varmışlardur hergiz yol ve ademi ugradugı degüldür.” didi. Pehlevan eyütdi ki “Makul söz budur, elbette anda dururlar.”

     Anlar dahı anda varup ol rustayilerün ellerin ve ayakların baglayup bir çukur yire bıragup üzerlerine üç nefer müvekkel komışlardı ve kendüler iyş ve işrete ve içmege meşgul olmuşlardı. Çün iki gün anda içdiler, … tuyuluruz diyü korkup andan gittiler, vardılar tag arasında bir sab dere var-ıdı, anda indiler. Ve dil kesilsün diyü ol karvan halkınun mecmuını kırdılar. Ve feragat-ile içküye meşgul oldılar. Andan dahı gidüp bir yire vardılar, katu ırak yir ü taglar içi-y-idi, anda dahı farig oldılar. Ol yazıda ol derede nevbet-ile pasban korlar-ıdı, anda komadılar. Cemal ol iki yirde içmedidi, anda dilek idüp içürdiler ve didiler ki “Pehlevan ömrümüzde bir kez senün-ile bir şarab sohbetin idelüm.” … Cemal germ olup anlara eyitdi ki “Dahı ne arzunuz kaldı? … Haliya şimdi bir arzunuza dahı irişdünüz, dahı arzulara iresiz.” didi. … dördünci gice, ki irtesi ol yirden kalkıp gidiserlerdi, ifrat-ile tolular ve dostiganiler içüp gayet mest ve harab oldılar, yirlü yerinde düşüp bi haber uyıdılar. [s. 915]

     Muhammed Muzaffer nökerleriyle çün ol bınara geldi ve anda taze sünükler [kemikler] narenc ve elma kapları gördi, bildi ki anda konup içmişler, … Amma haramiler nireye vardukların bilmekden aciz oldılar. İki nefer Tacik kulavuzları… “… Eger var-ise anlar fulan taga fulan yirde ıssuzlık yir ve yol ugragu degüldür.” didiler. Pes Muhammed Muzaffer nökerleriyle… ol yire irişdi, gördü atlar ve eşekler otlar kendüler mest ve harab yaturlar. Fil-hal atdan inüp mecmuını muhkem [sağlam, sıkıca] bagladılar. … M. Muzaffer… ne mikdar ki Cemal L.den nesne sordı, cevab virmedi. M. Muzaffer fikr itdi ki eger bir sanat ve hile-y-ile bunun malı ne yirdeydi ki malum olup ele girmezse ki bunı Padişah katına iletem, imkan vardur ki buna işkence virür malı ne yirde-idügin ikrar itdürüler, maldan mahrum olam. Nökerine ve yaranlarına eyitdi “Yaranlar bilür misiniz ki biz kendüzümüze ne iş itdük? Anlar “pehlevan, nice?” didiler. Eyitdi ve “Bunun gibi alp ve bahadur yigidi tutduk. Eger Han hizmetine iletürsüz, mecal virmeyüp helak ider ve biz bahadurlar ve alp yigitler arasında bednam oluruz. Eydeler ki ‘Şunun gibi bahadur yigitleri esirgemeyüp ve özü göyinmeyüp [için için yanmayıp] iletdi, helak itdürdi.’ Ve eger iletmeyüp koyı-virürsevüz malımuz dahı yok ki bu iklimi terk idüp varavuz, Hindüstan iline gidevüz.” didi.

     Cemal L. bu keleci [sözü] işidicek başın kaldurup M. Muzaffer’e eyitdi “Pehlevan sözine turursa ben pehlevan [s. 916]-içün mal bulayım.” didi. Bu hile-y-ile M. Muzaffer and içdi … Bu dakikayı bilmedi, ceybine [cebine] işaret eyledi. El sokup bir pare kagıd çıkardılar ki taglarda gömülü mallarınun tafsili-y-idi.  M. Muzaffer … “Pehlevan’un ayagın şeşüp ata bindürün ve alun gidün. Uş ben dahı akabinüze irişdüm.” didi. … M. Muzaffer anda kalan yoldaşların dahı ortaya getürdi eyitdi “ Pehlevan Cemal malını virdi, siz dahı nenüz var, gerçekli-ile virün. Hoş sağ ve selamet vaktünüzde olun.” didi. Anlar bizüm nesnemüz yokdur, diyü inkar itdüler. M. Muzaffer yoldaşlarına buyurdı, bir kaçın paraladılar ve kalanı can korkusından neleri var-ise ikrar itdiler. Anları nökerlerinden bir kaç inam kişilere mallarınun tafsili-y-ile virdi ve şöyle ısmarladı ki “çün bu tafsildagı emvali hasıl idesiz bunları yine fulan taga benüm katuma getüresüz.” didi ve kendü Cemal ardınca gitdi. Çün Cemal’ün ardından yitdi, ol malı defn itdügi yirlere iletdi ve yirlerini gösterüvirdi. Üç yirde defn  olmış mal, firavan kumaş ve rahtdan gayri yüz toksan yük akçe ve altun çıkdı ki murur- eyyam- ile [geçmiş günlerle>günlerde] alup defn itmiş-idi. Kumaş ve rahtı [döşemelik, at takımı vd.] nökerlerine kısmet itdi, malı kendü aldı. Cemal yoldaşlarınun malı hem ol yörelerde-y-di çıkarup getürdiler. On tokuz yük akçe ve yidi yük kumaş-ıdı, anun dahı nakdin [altın para/lira] alup kumaşı getürenlere virdi. Andan sonra buyurdı Cemal Lök’i tokuz nökerleriyle alı kodılar, kalanın kılıçdan geçürdiler ve malların hısin [sağlam, sarp] yirde muhafaza itdürüp Cemal Lök’i ve  [s. 917] tokuz nökerini ellerin berkidüp alup Han ordusına [konaklama yerine] müteveccih oldı. 

     Çün yakın irişdi, Han’a haber virdiler … Gazan Han gayet ferahından buyurdı ki “Ol melunlarun pelid [pis, alçak, aşağılık] cüsselerini bunda getürmesünler, anda kırsunlar. Amma Cemal Lök’ün başın getürsünler, …” didi. … Lök’ün murdar başını … Gazan Han’a iletdiler ve Han’un hatırı ancılayın [öyle, nice] ferah oldu ki vasfa sıgmaz. … Han M. Muzaffer’i sıyurgayup gayet hoş gördi. Sahib-i divan Hoca Sadeddin işidüp Han katına vardı, gördi Cemal Lök’ün başı kesilmiş yatur, didi ki “Bunca müddet-i mediddür bu haramilıkdan mal-i alem cem itmişdi, malın teftiş itmedin niçün öldürdünüz?” didi. Gazan Han eyitdi “Malı Muhammed Han teftiş etmiş ola.” Muhammed eyitdi “ Benüm ne haddüm var-ıdı mal teftiş itmege, anun içün tokuz nökeriyle padişah hazretlerine getürdüm ki Han kapusında teftiş ve işkence olınaydı. Çün Hanun fermanı katle oldı. Celladlar [s. 918] depelediler.” didi. … Gazan Han eyitdi “Geçdük anun malından, Hak –teala-ya şükr olsun ki bu melun helak olup müslimanlar bunun şerrinden emin [kötülüklerinden korunmuş] oldılar.” didi. Ve M. Muzaffere eyitdi “Ne yirün begligin istersin, takririn yazsunlar.” M. Muzaffer eyitdi “Her kişi beglik ve mansıb ve mertebeyi kendü asıl nesebe göre istemek gerekdür. İrte bir gün yine elümden alınacak büyük beglik eksügüm degüldür.” didi. Şiraz-ile Kirman arasında bir kasaba şehircügi, ki muhkem kalası var-ıdı ve kendünün vatanı ve atasınun kışlakıydı, diledi. … Varup ol kalaya gitdi, evin ve malın ve rızkın ve ol malları, ki taga haramilerden alup muhkem yirde komışdı, ol kalaya daşıttı.

     Çün Sultan Gazan vefat itdi, Irak ve Adir-baycan ve Horasan feterat oldı [fetret: sultansız, devletsiz kaldı]. Horasan’ı Gazan Han’un oglanlarından biri, …tutdı. Adirbaycan ve Irak-ı Arap’ı Olcaytu dutdı. İkisi birbirine muhalefet ve yagılık [düşmanlık] iderleridi. Bu esnada M. Muzaffer mal kuvvetiyle kanda bahadur ve dilaver yigitler ve Türk cemaatinden ittifaklu kavumlu hısumlu boy başları Türkler ve Kalaç ve Belüc [Güneydoğu İran’da Hind’e yakın bir bölgeden olan] Arap var-ise virmeg-ile devşürdi… Ve kendü malından kalın virüp [evlilikte kadın tarafına verilen başlık] ve cihaz düzüp birbiriyle dünür yavuk [sevgili, eş] eyledi, kız aluşdurdı. Mecmu birbiriyle kavum [boydaş] ve kardaş oldılar. Ve kendü dahı ol boylardan [s. 919] büyük boy başlarınun kızların alup menkuha [nikahlar, eşler] idindi. Ve ol tarafdagı kalaları ve şehirleri tedric-ile alup kendünün idindi. Ve kendü adamlarından tuman begleri ve bin begleri ve yüz begleri ve nayib ve daruga nasb itdi. Sehel [fars. sehel>kolaylık, kolayca geçen] müddet içünde Kirman ve Şiraz ve Isfahan’ı tamamet Irak-ı Acem’i feth itdi.

     Bir vaktin iklimi, beglerinden bir kaçına ısmarlayup hazaneden zarayif cevahir ve altundan harclık ve hizmeti mikdarı götürdi ve on nefer haseki nökeriyle dün [gece] içinde ihfa-y-ile [gizlilikle, gizlemeyle<hafi] çıktı gitti. Ve encümen arasından gayip olup biraz müddet içinde Mısır’a vardı ve Halife kapusına varup selamladı [Moğolların Bağdad’ı almasından sonra halifelik “simgesel olarak” Mısır’a taşındı]. Ve hizmet ve mal, ki iletmiş-idi, Halife’ye arz idüp halifenün hazinedarına teslim itsin ve dört kadinun [“dört sünni” mezhebin kadıları] mektublarını, ki anun padişahlıga liyakati ve ilmini ve adlini ve siyasetini, ki Arapça yazıp arz itmişlerdi, virdi. Ve bir kaç gün Halife hizmetinde olup karşu atlandukça gaşiyesin [örtü] götürüp önünce büridi. Sonra Halife ana icazet-name buyurup padişah olmaga layık gördi. Ve şiarı al-i Abbas tarikince hilat ve külahte virüp gönderdi. Ol gün ki, Şiraz şehrine irişdi, cuma güni şafii namazı vaktiydi. … kendüzin kimseye bildürmedi. Çün cuma namazı vakti oldı, Halife virdigi hilatı ve külahita üzerine sarılmış dülbendi geyüp ve başına koyup ve dülbendi üzerine bir rida büryüb camie vardı ve hatib yanında oturub ihfa-y-ile [gizlice] kendüzin hatibe bildirdi. Çün sünnet kılındı, minbere çıkup kendü adına hutbe okudı. Çün tamam idüp indi, imamet itdi. Çün namazdan farig oldılar ulema ve efazıl ve ekabir musafaha kılup dua ve sena itdiler. Ve camiden çıkup begler ve ulular ve erkan-ı devlet serefsar gevher-i nigar birle cenibet hoş hurram çekdiler. Ve süvar oldı tabl ve nekkare ve surna ve nefir çalınup ayin ve erkan-ı tamam birle saltanat [s. 920] sarayına iletdiler. Ve ol dört kadılar, ki Halife’ye biti [tutanak, yeterlilik mektubu] yazmışlardı, ittifak-ile anda hazır olmışlardı, Halife anları kendü yirine vekil itmişdi. M. Muzaffer’ün elin alup tahta çıkardılar. Irak-ı Acem memleketine padişah oldu. Şah Şüca ve Şah Mansur anun neslindendür.

     Fil-cümle her zamanda bir tayife ki huruc idüp padişah olup-dururlar. Eger Arap ve eger Acem ve eger Türk her tayifenün yürüginden [göçebesinden] huruç etmişlerdir, mal ve ulufeci ve kullar çok idinmek-ile dahı padişah olmışlardur. Amma bir iklime ve bir kaç vilayete olmışlardur. Şunlar ki Arap ve Acem ve Rum ve Türk iklimlerine başdan başa padişah olmışlardur. Çokluk Yörük Türkmen ve Tatar ve Kürt ve Arap boyları kuvvetiyle mecmu birbirine kavm ve uruk ve kabile idiler, anlardan olmışlardur. Mecmu tevarihe mütala kılanlar bu sırra muttalidür [öğrenmiş, bilgilenmiş, duyumlamış] –ve’s selam-. (Yazıcıoğlu Ali, agy. s. 921)

Views: 3570

Antropoloji ve Anarşizm – 4 – Anarşizm Üzerine Düşünceler – Brian Morris

Anarşizm Üzerine Düşünceler

Anarşizm kelimesi esasen “yöneticisiz” anlamına gelir ve Yunancadır. Anarşistler baskıcı otorite ya da iktidarı, her çeşit tahakküm ve hiyerarşiyi reddeden insanlardır. Bundan dolayı Meksikalı anarşist Flores Magon’un dediğ gibi “karanlık üçlü”ye – devlet, sermaye ve kilise – karşıdırlar. Bundan dolayıdır ki anarşistler her çeşit dini otoritenin yanında kapitalizme ve devlete muhaliftirler. Fakat anarşistler çeşitli vasıtalarla anarşinin şartlarını yani baskıcı kurumları olmayan merkezkaç toplumu ve gönüllü birliklerden oluşan federasyonlar yoluyla bir toplum meydana getirmeye ya da kurmaya çalışırlar. Sıklıkla “anarko-kapitalist” olarak adlandırılan Milton Friedman, Rothbard ve Ayn Rand gibi çağdaş sağcı “Liberterler” ve kapitlaizmi coşkuyla savunanlar gerçek anlamda anarşist değildir.

Önemli bir anlayış olarak Anarşistler Fransız devriminin toplanma çağrısını destekler: özgürlük, eşitlik ve kardeşlik (dayanışma) – ve oldukça sıkı inanmaktadırlar ki bu değerler birbirine bağlıdır. Bakunin’in işaret ettiği gibi: “Sosyalizm olmadan özgürlük ayrıcalık ve adaletsizliktir ve özgürlük olmadan sosyalizm kölelik ve vahşiliktir.” Anarşistlerin Sovyetler Birliği komünizmine eleştirel olduğunu söylemeye gerek yoktur ve Marx, Marxizm-Leninizm ve Sovyet rejimine en güçlü ve etkileyici eleştiri Berkman, Goldman ve Maximoff gibi anarşistlerden gelmiştir. Sonraki bir çalışmanın ismi The Guillotine at Work (Giyotin İşyerinde) (1940) anlamlıdır. Maximoff Lenin ve Troçki’nin politikalarını Fransız devriminin Jakobenlerine benzetir ve eşit derecede gerici olarak görür.

Sovyet rejiminin yıkılmasıyla Marksistler entelektüel dağınıklık halindedirler ve güvenli politik bir yerde demir atacak yer bulmak için boşuna debelenmektedirler. Ya Hayek ya da Keynes’in cazibesindeymiş gibi görünüyorlar. Sosyalizmleri nereye giderse gitsin süreç içinde kaybetmişlerdir. Roger Scruton gibi muhafazakar yazarlar Sovyet rejiminin gerçeklerine Marksistlerin gözlerini kapatmış olmalarından büyük bir zevk almaktadır. Yoksulluk, kıtlık, toplumsal eşitsizlikten bunalma, siyasal baskı ve kapitalizm altında ortaya çıkmış olan ekolojik bozulma Scruton ve Fukuyama gibi kapitalizmin savunucularınca daima küçümsenir. Onlar bunu aslında kapitalizmin kendisiyle alakalı olarak değil üstesinden gelinecek basit bir “problem” olarak görür.

Anarşizme iki şekilde bakılabilir:

Bir taraftan Peter Marshall’ın harika çalışması anarşizmin tarihinde ifade ettiği gibi bir çeşit “nehir” olarak görülebilir. Bundan dolayı o insanlık tarihi boyunca varolan “liberter dürtü” ya da “anarşist hassasiyet” olarak görülebilir: bu dürtü kendini çeşitli şekillerde –Lao Tzu ve Taoistlerin yazılarında, klasik Yunan düşüncesinde, akrabaya dayalı toplumların karşılıklılıklarında, çeşitli dini mezhebin ahlaki değerlerinde, İngiltere’de Diggersler gibi tarım yapan hareketlerde, Meksika’nın Zapatistaları’nda, İspanya İç Savaşı sırasında yayılan kolektiflerde ve son zamanlarda ekoloji ve feminist hareketlerde- ifade edilen çeşitli fikirlerde anlatır. Anarşist temayül kendini tüm dini hareketlere, hatta İslam’da bile ifade ediyor görünür. Necadat isimli İslam mezhebi “iktidarın sadece Allah’a ait” olduğuna inanır. Bundan dolayı gerçekten bir imam ya da halifeye ihtiyaçları olmadığını bilirler. Adaleti garanti altına almak için kendilerini ortaklaşa bir şekilde örgütleyebiliyorlardı. Yıllar önce Leo Tzu üzerine bir makale yazmıştım. Ünlü Tao Te Ching’in (Waley’in çevirdiği gibi “Yol ve Gücü”) mistik dini bir broşür (normal olarak anlaşıldığı gibi)  olarak görülmemesini iddia ediyordu; fakat gerçekten de siyasal bir tezdir. Gerçekten de o ilk anarşist broşürdür. Tao Te Ching’in altında yatan felsefesi, uzun zaman önce Rudolf Rocker’in belirtmiş olduğu gibi temelde anarşisttir. Diğer tarafta ise anarşizm 18. Yüzyılın sonunda başlayan tarihsel bir hareket ve siyasal bir teori olarak görülebilir. Fransız devrimi sırasında Sans-culottes   ve enragelerin faaliyetleri yanında klasik anarşist metin olan An Enquiry Concerning Political Justice’i (1798) yazan William Godwin’in yazılarında ve Britanya’da William Blake, Thomas Spence benzeri radikallerce ifade ediliyordu. “Anarşist” kavramı devrim sırasında iktidarı yok etmeyi savunan Fransa’nın çalışan insanları olan Sans-culottes’ı – pantolonsuzları – ifade etmek için bir hakaret kavramı olarak kullanılmıştır.

Toplumsal bir hareket olarak anarşizm 19. Yüzyılda gelişmiştir. Temel toplumsal felsefesi Rus devrimci Michael Bakunin tarafından formüle edilmiştir. Bu 1860’larda Uluslararası Çalışanlar Birliği’nin toplantıları sırasında sosyalizmin devletçi bir yol olduğunu savunan Karl Marx ve taraftarları ile çatışmasının sonucudur. Bundan dolayı klasik biçimlerinde ise Kropotkin, Goldman, Reclus ve Malatesta tarafından ifade edilmiş olan anarşizm Birinci Dünya Savaşı’ndan önceki yıllarda toplumsal hareketlerin anlamlı bir parçasıydı ve onun sosyalizmi Marksist değil Liberterdi. Sosyalizm ve anarşizm arasında bir ikilik (dikotomi) yaratan David Pepper (1996) gibi yazarların eğilimi zannederim kavramsal ve tarihsel olarak yanıltıcıdır.

Çev.: Alişan Şahin

İtaatsiz.org’un notu: Bu makale https://theanarchistlibrary.org’da yayınlanmış olan metnin çevirisidir. Brian Morris’in makalelerinin toplanmış olduğu “Anthropology, Ecology, and Anarchism: A Brian Morris Reader” isimli kitabında yer alan bir makaledir. Kitap 2018 yılında Kolektif yayınlarınca Türkçeleştirilip yayınlanmıştır. Bu çeviri kitapta yer alan çeviriden farklı bir çeviridir.

Views: 39

38 Teknoloji Toplumu – Çevre ve Mekanın Değiştirilmesi – Jacques Ellul

Teknik, insanoğlunun en derin dünyalarına nüfuz etmiştir. Makine, sadece yeni bir insani ortam yaratma eğilimi taşımakla kalmıyor, aynı zamanda insanın tam özünü değiştirme eğilimi taşıyor. İçinde yaşadığı çevre artık onun çevresi değildir. Sanki dünya yeniymiş gibi, onun için yaratılmadığı bir evrene kendini adapte etmelidir. Saate altı kilometre gitmek üzere yaratılmıştır; o ise bin kilometre gitmektedir. Aç olduğu zaman yemek, uykusu geldiğinde uyumak üzere yaratılmıştır. Bunun yerine bir saate uymaktadır. Yaşayan şeylerle temasta olmak üzere yaratılmasına rağmen, bir taş dünyasında yaşamaktadır. Belli bir gerekli bütünlük ile yaratılmıştır; ama modern dünyanın tüm güçlerince parçalanmaktadır.

Makinenin, insanı değiştirdiği kadar onu zenginleştirdiği de kabul edilmektedir. Makinenin duyuları ve organları, insanın duyuları ve organlarının güçlerini artırmış, yeni bir ortama dalmasına, meçhul görünümlerle, özgürlüklerle ve köleliklerle tanıştırmıştır. İnsan, yavaş yavaş fiziksel kısıtlamalardan kurtarılmıştır ama daha beteri soyut kısıtlamaların kölesidir. Aracılar sayesinde hareket etmektedir, bunun sonucunda da realiteyle temasını kaybetmiştir. İlgilenen okuyucu, işçinin malzemesinden ayrılması üzerine Friedmann’ın harika çalışmasına bakabilir. İşçi olarak insan, hayatin ve çevrenin temel unsuruyla, yaptığım şeyi yaptığı temel malzemeyle temasını kaybetmiştir. Artık ahşabı, demiri veya yünü bilmiyor. Yalnızca teknikle haşır neşir. Bir usta olma kapasitesi, onun malzeme bilgisinin yerini almıştır. Bu gelişme, henüz ölçülemeyecek derin zihinsel ve ruhsal dönüşümler meydana getirmiştir.

Malzemelere ilişkin bilimsel bilgiye sahip insanlar ancak araştırma enstitülerinde bulunuyor. Fakat bu malzemeleri hiç kullanmıyor, görmüyorlar; sadece özelliklerinin soyut bilgisine sahip oluyorlar. Malzemeleri bitmiş bir mal üretmek için fiilen kullanan kişiler, artık malzemeleri bilmiyorlar. Birinci elden bildikleri tek nesne olan makineyi kullanarak mühendislik özelliklerini izliyorlar. Yine de insanın makineye adapte olduğu söylenemez. Azami hızdaki süpersonik uçak pilotu bir anlamda tümüyle makinesiyle özdeşleşir. Ancak bir tüpler ve kanallar ağında kımıldayamaz hale gelmiş pilot, sağırdır, kördür, güçsüzdür. Duyularının yerini onu olan bitenden haberdar eden kadranlar almıştır. Örneğin, kaskının içinde, yaklaşmakta olan bir oksijen azalmasını duyularının onu uyarabileceğinden önce uyaran bir elektronik cihaz vardır. Anormal koşullar içinde “yaşadığını” söyleyebiliriz. Ama bu koşullara gerçekten insani bir anlamda adapte olduğunu söyleyemeyiz. Bu durum istisnai de değildir.

İnsanoğlu bu dönüşümle sadece hayatının önemli bir kısmını kapsayan işte karşılaşmıyor. Bir bütün olarak çevresi (çevresini, geçimini, hayat alanım ve alışkanlıklarım oluşturan her şey) değiştirilmektedir. Makine, insanla en yakından ilintili ne varsa (ev, mobilya, yiyecek) dönüştürmüştür. Yaşadığı yer, aşın işbölümü ve ev işlerinin organizasyonu yoluyla bir fabrika gibi giderek makineleşiyor. Catherine Esther Beecher’in ev içi işlev hakkındaki analizi, başlangıçta tuhaf gelse de, pek çok insanın 19. yüzyılda ev işlerinin sistematikleşmesine bir ölçüde sıcak bakmasına neden oldu. Ancak 1930’lardan bu yana mutfak kısmının sistematik organizasyonu tamamen kabul edilmiştir -üç çalışma “merkezi” (hazırlık, pişirme ve bulaşık yıkama) ve pişirme hareketlerinin “taylorizasyonuyla” birlikte. Teknik titizlik, koordine edilmeyen, düşünülmemiş ve bireysel alanlara nüfuz etmiş ve hareket, adımlar, zaman ve yorgunluktan kurtulmayla sonuçlanmıştır. Aynı zamanda, ev kadınını bir laboratuara, eskisinden bin kat daha fazla şey isteyen bir köleliği temsil eden sürekli bir düzenli hareketler ağına mahkum etmiştir. Bu noktada ısrar etmenin yararı yoktur. Fransa bu dönüşümün eşiğindedir. ABD’de bu dönüşüm şimdiden daha ileri bir durumdadır. En yüzeysel gözlemciler bile, ev işlerinin makine tarafından bu dönüştürülüşünün tamamen farklı bir yaşam biçimi doğurduğunu görebilmektedir. Kadın ve çocuklar artık geleneksel işlevlerini yerine getirmiyorlar. Koca ile karı arasında ve ebeveyn ile çocuk arasında yeni bir ilişki var. “Kalp” artık bir anlam taşımıyor; aile ilişkilerinin sabırla kurulmasının bir gerekçesi yok. Farklı bir zihniyet durumu, doğal olarak radikal biçimde farklı bir duruma işaret tekabül ediyor. Fakat hangi zihniyet durumu? Şimdiye kadar bunu kimse bilmiyor gibi. İnsanın ilk tepkisi sadece “hiçbir zihniyet durumu” demek oluyor.

Makine, ev mefruşatını çok ileri derecede değiştirmektedir. İlgilenen okuyucu, Siegfried Giedion’un sadece ev mefruşatının değişimini değil aynı zamanda evin tüm yapısının değişimini tarif eden çalışmasına bakabilir. Giedion’un vardığı sonuç, makineleşme “eve zulmetmektedir” şeklindedir. Mobilya ve ev elbette kitle üretiminin icaplarına uymalıdır. Evin iç mekanlarının mekanizasyonu nedeniyle her ikisi de değişim geçirmelidir. Bir ev, sakinlerinin rahatlığından daha çok sayıdaki mekanik alete yer bulmak açısından düşünülmelidir.

Özel hayatın bir başka alanında, makineleşmenin örneğin çeşitli yeni koruma ve depolama yöntemleri yoluyla yiyecekler üzerindeki çok geniş etkileri söz konusudur. Tahıl ürünlerinden üretilenden çok farklı yapıda bir kimyasal maddeye dönüşmüş olan ekmekten bahsetmiştim. Sylvester Graham’ın “Treatise on Bread” (Ekmek Üzerine Bir İnceleme) adlı çalışmasıyla başlayarak bir dizi inceleme, ekmeğin organik yapısının makine tarafından ve kimya bilimi tarafından ne derece değiştirildiğini ortaya koymuştur. Sonuçta, adeta “bilinçsiz bir tepkiyle tüketiciler, sevdikleri ekmek türünü tam da kitle üretiminin taleplerine denk düşen ekmek türüne uydurdular”. Makineleşme, ekmeğin kadim özelliğini değiştirdi ve onu değersiz bir moda malzemesine dönüştürdü. Bu ifade bir estetik yargı ya da özlem dolu bir romantizm değil, daha ziyade, kesin teknik incelemelerin sonucudur; teknisyenlerin ortaya koyduğu bir teknik gerçektir. Bizatihi bu durum, bu ifadenin bir değer yargısı olmamasını öngörür. Bir gerçeği kaydediyoruz; atalarımızın o eski kepekli ekmeğine duyulan bir nostaljiyi değil. Şarabın Coca-Cola önündeki gerilemesiyle aynı mahiyette bir gerçektir bu. Kadim “şarap medeniyeti”nin pabucu, bir sanayi ürününün sonucu olarak dama atılıyor.

En yalan olandaki, en mütevazı ve en kişisel maddi çevrenin değiştirilmiş olması gibi, hayatın daha geniş ve daha soyut unsurları da değişime uğramıştır. Çalışma, dinlenme ve yemek; zaman, mekan ve hareket, artık geleneksel biçimlerle bir bağlantıya sahip değil. Yeni ulaşım biçimleriyle beraber artık mesafenin olmadığı yaygın şekilde söylenir. İnsan, gerçekten uzayı mağlup etmiştir. Tüm yerküreyi gezebilir insan. Başka ırkların insanlarıyla buluşur. Kozmopolitleşir ve bir dünya vatandaşına dönüşür. Kendi iradesi ve ideallerinden ziyade, mekanik bir gerçek olan kolay ulaşım sayesinde mümkün olmaktadır bu.

Ancak yalnızca küçük bir azınlık insan havayollarını kullanmakta, dünya ile ilişkiye girmekte, alabildiğine uzayıp giden mekanı görebilmektedir. Ezici çoğunluk için her ne kadar mekan geleneksel kalmadıysa da tersi yönde bir gelişim göstermiştir. Dünya nüfusu çok kısa bir süre içerisinde on katına çıkmıştır. Bilhassa Fransa’nın nüfusu, bir buçuk yüzyılda nerdeyse üçe katlanmıştır. Eskiden sahip olduğumuz kişi başına yer miktarının sadece üçte biri demek oluyor aslında bu. Tek başına dağlar, bomboş deniz sahilleri yok artık. Sükunet artık mümkün değil. Mekan öyle bir ödül ki insanlar heryerde birbirleriyle mücadele ediyor. Dinlendirici sükunet bir yana, adeta bir hapishane hücresinde veya fabrika tezgahında gibi olmanın ötesinde yaşamak için yeterli bir mekana işaret eden normal bir sükunet bile artık yok. Geleneksel olarak yaşamak ve çalışmak açık mekanlar demekti; bir insanı dostlarından ayıran sahipsiz toprak demekti. Ama artık bunun mümkün olması imkansız.

İnsanoğlu hep geniş ufukları tanımıştır. Şehir sakinlerinin bile uçsuz bucaksız ovalarla, dağlarla, denizlerle doğrudan bağlantısı vardı. Orta Çağ şehrini kuşatan surların ötesi açık kırsaldı. Şehir surlarına ulaşmak için vatandaş en fazla beşyüz metre yürümek zorundaydı. Surların ötesindeki uzay, güzel ve özgür bir şekilde birdenbire uzanıp gidiyordu insanın önünde. Bugünse insanoğlu sadece sınırlı ufukları ve azaltılmış boyutları biliyor. Sadece hareket alanı değil görüş alanı da daralmakta. Şu paradoks, zamanımızın karakteristiğidir: İnsanlar tarafından mekan soyut olarak fethedildikçe, insanın yeri sınırlanmaktadır. Lebensraum (hayat alanı) bu küçülmesinin tekniklerden dolaylı (nüfus artışı yoluyla) veya doğrudan (kentsel ve endüstriyel toplanma yoluyla) kaynaklandığını vurgulamaya bile gerek yok.

Views: 37

Devletleşme, Yöneticilerin Ortaya Çıkışı ve Deve Cemal Çetesi (Bölüm 1) – 4 – Bayram Bey

Yaklaşımlar, Yordamlar, Yollar

Denemeye Yazıcıoğlunun öyküsünün tümcelerini seçip yeniden dizerek, tatsız tuzsuz bir özetlemeyle başlayacağım. Özeti izleyen 2. bölümde o çağın yaşayışını çözümlemeye, zorunluluğun yüzünden soyutlamaya, genellemeye, birleştirmeye, açımlamaya çalışacağım (kurucu birleştirme ya da sentez). Burada kullandığım “açımlama”yı işin köküne inme, işin soyağacını çıkarmak için indirgeme yapma, soyağaççı ya da  kazıcı (arkeolojik) bir yorumlama çabası olarak değil, tersine ayrıkotsu, köksapçı bir bakışla oluşları, olayları olgusallaştırıcı (değişmez sayıltıcı) ya da yeni tanrıların buyruğuymuşcasına bir kesinliği, saltıklığı içselleştirmeden ya da önvarsaymadan akış içinde anlatma çabasına açımlama diyorum. Bir Adlandırma (kavramlaştırma, tanımlık atama –terimleme-) olarak yanlış da bulsam gerek Nietzsche, gerek Foucault bu bakışların zorladığı irdeleme yollarına, kavramlaştırmalara böyle düşmüş, bunları böyle sürdürmüş görünüyor. Çün bu yolda gördükleri içerikler, anladıkları kavradıkları yüz yüzlü gerçeklikler buna zorladı onları. Tersine seçtikleri, buldukları yöntemleri, yolları onları şeylere ve sözlere öyle bakmaya değil. Bunların kavramlarını adlandırmasını (Genealogy/jeneloji ile arkeoloji) yeniden adlandıran Deleuze ile Guattari: Rhizom/köksap[lı] dediler bu yaklaşıma. Zaten Foucault’un şu bir çimdiklik acılı baharlı kışkırtması kütükleşmiş/ölmüş bir yapıyı, ağaç benzeri bir dirimi değil açımlamayı ve bilimsel bilginin erkine karşı bir çete savaşını süreğenleştirir:

“Savaşımların tarihsel bir bilmesinin oluşumuna ve bu bilmenin güncel taktikler içerisinde kullanıma olanak sağlayan birleştirmeye, uzmanca bilgilerle yerel belleklerin birleşmesine dilerseniz “soykütüğü” diyelim. Son yıllarda sizinle [dersin dinleyicileri, öğrenci olmayan öğreniciler] birlikte bulmaya çalıştığım, soykütüklerinin geçici tanımı olacaktır demek ki. (…) Soykütüğü, bilimsel olduğu düşünülen bir söyleme özgü iktidar etmenlerine karşı savaş vermelidir.” (Toplumu Savunmak gerekir, ç. Şehsuvar Aktaş)

     Bu yaklaşım dünyaya altlı üstlü (altüstlü, dikinedizilişli) bakanlarla yan yana dizilişli (sıradüzenli) ya da dikinedizilişliliğin, sıradüzenliliğin karşıtlığına düşmeden karışık düzensizlikli, bundan da uygun “karışık düzenli”   (uzlaşmaz karışık ile düzenin çatışmalı durumuyla) bakanların ayırımları belirginleşti. Ayrıca Foucault’nun kullandığı Genealogy (çoğu çeviride soykütük olarak belirtilen kavram, sonekte bilim anlamına gelen “logie”si düşünüldüğünde hiç de uygun düşmez…) Foucault’dan çok önce kullanılan bir kavramdır. Örneğin Nietzsche’nin “Ahlakın Soykütüğü Üstüne” (1888’den önce yazıldı?) adlı çevirisinin Almanca yayınındaki başlığı “Zur Genealogie der Moral”dir. Foucault birçok yazısında 19. yüzyıldaki her şeyi bilimleştirme burgacına karşı çıkar. Bunu diğer bilmelerin üstüne kurulmuş boyundurukçu bir güçoluş uygulaması ya da uygulayımı olarak niteler.

     Başka dillerin hazır, tanış biliş kavramlarıyla ama yalnızca o dilleri bilenlere bile kulaktan dolma bir yönelimsilik bildiren (malumatçı, googlecu) kavramlarla söylersek açımlama kavramsallaştırması birkaç yönüyle hermenötik, tevil kavramları ile ilişkilendirilebilir. Ancak bu kavramları çevirmenlerin, yazarların, felsefecilerin… çok ayrı anlamlarda kullandığını görüyoruz. M. Foucault’nun 1980’deki bir konuşmasının kayıtlarında “kendiliğin hermenötik”inin oluşması sorunlaştırılmaktadır. Burada Foucault’nun “yorumlayıcı analiz”le “kendiliğin hermenötiği”ni ayırdığını görüyoruz. Yazının sonraki bölümlerinde bunların (yorumla hermenötiğin) işleyişlerini, yöntemlerini, ereklerinin ayrıldığını okuyoruz. 

“… Kendilik incelemesi ve itiraf pratiğiyle neden ilgilendiğimi açıklamayı denedim. Bu iki pratik, modern kendiliğin soykütüğü olan önemli bir problemin iyi tanıkları olabilirmiş gibi geliyor bana. … bu soykütüğünü ana hatlarıyla teknik bakış açısından, kendilik teknikleri adını verdiğim şey noktasından sunmak istiyorum. … en önemlileri, sanırım öznenin yorumlayıcı analiziyle, kendiliğin hermenötiğiyle ilintili olanlardır. … Şimdi kendiliğin hermenötiğinin Batı beşiği olarak Hıristiyanlığa dönelim.” (Hermenötiğin Kökeni, ç. Ş. Ç. Solmaz, s. 63)  

     Tekilliğinde ya da özelliğinde her kavram bir çokluğu imler (bak yukarıda arap. fikr “kavramına”). Bir kavramı kavrama ve anlama bu yüzden bir bağlam yaratmadır, kurmadır. Bu yalnızca bir Adlandırma işi değildir. Bunun yanında bir kavram olsa olsa “şimdilik”lik de taşır (bak yukarıda Foucault’dan alıntı). Ancak bilimsel söylemde bu şimdiliklilik Popperci “yanlışlanabilirlik” gibi önermelerle sanki bir varsayım olarak benimsenir görünürken bile önermenin içeriği ve serimlenmesinde belirleyici olan değişmezliktir. Değişmezlik, Durmuşluk en azından uzun dönemlere, yüzyıla ya da birkaç yüzyıl sürdüğü öne fırlatılan tarihsel çağ kavramına –ortaçağ vb. gibi- atılır.

     (İkide bir büyük yazaçla yazıyorum sözcükleri. Böylece “özel” (isim) sayılanların ayrıcalıklarını hiç olmazsa bu yazıda ellerinden alıp onların genelliğini gösteriyorum bir yandan. Başka bir yandan da büyük yazaçla bir vurgu yapıyorum. Okuyana burda yoğunlaş, bir soluklan diyorum. Daha neler!)

     Bazı yazarların, çevirmenlerin Açımlamaya karşı gelmeleri ise, söyleştiğimiz bu dilin başka dillerden alınan kavramların o yüce anlamları ya da “manaları” kapsıyamazlığı ya da karşılayamazlığı yüzündendir. Oysa yaşayan her dil niteliklerinin, niceliklerinin akışı içinde konuşanlarının, söz alanlarının, söz alıp yazı yazanlarının gereksindiği her anlam ve o anlamın anlatımını (yetersizliği öne sürücüler anlasın diye “ifade”sini yazayım) türetebilir. Kimsenin konuşacağı, yazacağı dilini belirlerken bu dil bunu kapsamıyorculardan, devletin dille ilgili onca kurumu ve onların düşüninaç ve güçoluş övücülerinden, devletçiliğin her alandaki yasakçı kişi ve aygıtlarından izin alması gerekmez. Dilin ortak yaratılması dili devletçi aydınlar ve kurumlar yaratır anlamına hiç gelmez. Ortak yaratım dar bir açıdan bir tasarı, bir kurgudur yalnızca. Birinin o an ürettiği bir sözcük zaman içinde başka birilerinin oluşturduğu çoklukların ağında dolaşarak yerleşir. Bunu kimse engelleyemez. Ama devlet ve aygıtları sözcükleri, sözleri, sözcük toplaşması olan kitapları, yazıları, insan ve yer adlarını eskiden beri yasaklayıp durur. Devlet kurumları, onun çalışanları hatta yazaçları, onun seslendirilişini bile yasaklayıp durur (anımsadığımız /k/ sesinin “ka, ke” okunuşları bir zamanlar güçoluşsal, düşüninançsal bir sorun yapılmıştı. Sonra da birileri çıkıp var olan düzenin işleyişinde önemli bir yer edinen dili ve onun ortaklaşa “özgür” oluşumunu savunur. Tersine olsaydı, yani yasakçılar etkili olsaydı, diller de zamanın bir yerinde olup bitmişlik sayrılığında, değişen zaman içinde ürettikleriyle yetersiz beslenmekten ölüp giderdi. Beslenme dedim, elbet diller diri oluşlardır (her konuşanıyla, dili bir biçimde kullananıyla beslenen, yaşam bulan bir dirimlilik.

     Açımlama dikinedizilişli bir yaklaşıma, ağaçsı bir soykök araştırmasına değil, karmaşık bir köksapın başsız, gövdesiz, kolsuz, dalsız, yapraksız bir kıvır kıvırlığını betimleme ve anlatmayla ilişkilidir. Daha doğrusu ağaçsı varsayım, ağaç benzetmesi –hele ölü kütükçü benzetmeler, bir geleneği bengi kılmak niyetli kütüğe çivilemeler, bak A. İnam, Nitzsche’nin soykütükçülüğü – terk edilir. Betimlemeye, anlatmaya ortadan bir yerden, eğer her yer başka yerlere göre bir ortaysa başlanabilir. Bu yaklaşım aynı zaman ve aynı yerde ya da bunlara “yerlem” dersek, yerlemdeki eşzamanlılığa, eşdurumluluğa, eşetkiye, eşedilgiye ya da bütün eşliklere daha uygundur. Anlatma ya da anlatım (ifade) ağaç gibi dikey ya da düşey değil köksap gibi her yönedir, dönüşlüdür, geliş gidişlidir. Böyle bir edimde (faaliyet) eylemler iniş çıkış, gidiş geliş, dönme ilerleme, dolaşma yönelme ikilikleriyle değil de daha çok bir örtünün kaldırılmasıyla, açılmasıyla; bir kabuğun kavlatılması, soyulmasıyla, örtüsü açılanın ortaya çıkışı gibi oluş kiplikleriyle benzeştirilebilir. Eğer ille de anlaşma için benzetme kiplikleri kurmak gerekliyse. Açımlama gölgede, karanlıkta olanın ışıkla buluşturulması eylemi. (Çok mu aydınlanmacı oldu! Olsun, “karanlık bırakyapsıncılık-liberalizm-, kapkara yeni yarışçıpazarcılık –neoliberalizm-”ta onları geriletici bir felsefe olarak her tür Descartesçılık bile işe yarayabilir!)

     Daha sonra Guattari ile Deleuze’ün Bin Yayla’daki açılımları sonucu dünyaya altlı üstlü (altüstlü, dikinedizilişli) bakanlarlarla yan yana dizilişli (sıradüzenli) ya da dikinedizilişliliğin, sıradüzenliliğin karşıtlığına düşmeden karışık düzensizlikli, bundan da uygun “karışık düzenli”   bakanların ayırımları apaçık belirginleşti. Deleuze ile Guattari bir toplaşmayı (Gefüge, Assamblage) bir kitaba benzetip kitap çeşitlerine değindikten sonra “Köksap”ı açımlar (şipşakçı bir çeviriyle bu parça şöyle yazılabilir):

“… Dünyanın bir resimi olarak bu tür bir kitap her durumda bütünüyle cansıkıcıdır. Böylesi yeter fakat yaşasın çokluk! diye bağırmayın; bu haykırışta çok ağır olan da haykırışın hoşa gitmesi. Tipografiksel, sözlüksel ya da sözdizimsel yetenek çokluğa ait yapılabilmeli. Çoklu olan yapılmalı, fakat oradan oraya doğru değil, ki insan her zaman yine yüksekçe boyutları ona ekler, her zaman n-1 (oradan çekip alınacağı zamanda yalnızca çokluğun bir parçasıdır). Eğer bir çokluk/(çeşitlilik) betimlenmek zorundaysa, insan biricik olanı çekip çıkarmalı, her zaman bunu “n-1”in içinde yazmalıdır. İnsan böyle benzer bir düzeneği Köksap [alm. Rhizom] olarak adlandırabilir.  Bir köksap bir yeraltı yumrusu/yumağı [Strang] olarak, temelde çeşitli büyükten ve küçükten köklerden bir birliktir. Soğan ve yumrulu bitkiler köksaplardır.”  (Tausend Plateaus/[Bin Yayla], [almancaya ç.] G. Ricke, R. Voullié 1992, [parça ç. BayRamBey] s. 16)      

     Soykütük ve arkeoloji üzerine şimdilik Foucault’dan kendisinin bu kavramları nasıl kullandığına değgin bir araç daha ödünçleyeyim –evet her kavram, tanımlık (terim) yeni bir araç yapmak, bulmaktır da-:

“Soykütüğü dolayısıyla, bilmelerin bilime özgü iktidarın hiyerarşisi içerisine kaydedilmesi tasarısına karşılık, tarihsel bilmeleri uyrukluktan kurtarmak ve özgür kılmak, yani birlikçi, biçimsel ve bilimsel bir kuramsal söylemin zorlamasına karşı durabilir ve mücadele edebilir kılmak amacını güden bir tür girişim olacaktır. Yerel bilmelerin –Deleuze belki de buna “minör” diyecektir—bilginin bilimsel aşamalandırılmasına ve özündeki iktidar etkilerine karşı yeniden canlandırılması: işte bu parça parça ve dağınık soykütüklerinin tasarısı budur. … Arkeoloji, yerel gidimliliklerin çözümlenmesinin yöntemi, soykütüğü de, bu yolla betimlenen yerel gidimliliklerden yola çıkarak, bunlardan yayılan boyunduruktan kurtarılmış bilmeleri harekete geçiren taktik olacaktır. Bu bir bütün tasarısını yeniden kurmaya çalışacaktır.” (Toplumu Savunmak gerekir, ç. Şehsuvar Aktaş [bu ne güzel bir çeviri böyle] s. 25, 26)  

           Arapçanın tevili, Şemseddin Sami’den belirginleştiğini ve yayıldığını sandığım bir yanlış tanımlama ve “kök bulma”yla “meal”e dayandırılır. Meal anlam, kavram, ortaya çıkan sonuç gibi değişmezlik kurgularıdır. Önem ile önemsiz ikiliğinin dikinedizilişi ya da şeylerin altlı üstlü kavranışı mealciliğe içkindir. Mealen ise, özünü ve anlamını alma işlemidir. Bu işi yazacı yazacına yapmaz mealci. Anlamda önemli olanı, yani anlamın özünü söküp alır. Yani ağaçta kök, kütük; yani örende temel, sözde önemli olanı bulma ve çekip çıkarma sorunu… Sami’den sonraki sözlükçüler ise bunu bir “değişmez” kılmışlardır. (Acep tefsir sözcüğünü de arap. efsar/yular yani hayvanın bağlandığı ipe mi dayandırıyorlar?) Bu gönderme, dayandırma arapçanın tefsiriyle daha çok ilgilidir ki dış görünüşle (zahirle), ilk usa gelen anlamla ilgilidir ki anlamın özüdür; doğal olarak bir “öz” varsa. Tefsirin görünüşle, yüzeyle ilgili oluşu, “zahir” ve “batın/iç/karın” ikilikliliğini doğurmuştur ki dinsel ve dindışı yaşam (seküler derler, sanki onda dinsellik yokmuş gibi) üstüne bütün ortaçağ tartışmaları gelip bu yaklaşımlarda çatallanır. Bu yalnızca İslam çevresinde yapılan bir tartışma değil, bütün dinlerde, dinlerin her döneminde yapılan bir tartışmadır. İçselciler, gizemciler, bilinirciler açımlama yaklaşımlarını kullanırken yüzeyciler, fazlası bilinemezciler ya da görünüşçüler yorumculukla yetinmişlerdir. Yorumcu yaklaşımlarda gerçeğin bilinemezliği; içi, derini, görünmezi tartışmaya insanın izinli olmadığı; bu alanların insanı aştığı ya da aşkınlığa girdiği için, iç derinliğin, örtüğün ancak bir inanç konusu olduğu… insanın görünüşün ötesine ulaşmaya değil, görünene uyması ve boyun eğmesi (razılıklı uyma/itaat) gerektiği anlayışı egemendir.

     Bu yaklaşımı benimseyince, “hermenötike” ya da “tevile” “yorumsama” demek, açımlamayı yorumlamaya göre ikincil kılıp onu da görünüşe/yüzeye sıkıştırma, çekme (“zahiricilik”), böylece insan bilgisine sınır çizme, yorumu üst ve belirleyen kılıp açımlamayı özümleyerek bir yorum özentisi saymaktır. Türkçedeki /-seme, -sama/ ekleri bir açıdan da eklendiği köke “küçüm-seme”, onu ikincil kılma anlamı katar: gülüm-seme> küçücük gülme/güler gibi yapma, doyumsama>doyar gibi olma, yiğitseme> yiğitliğe özenme, duyumsama> duyar gibi olma… gibi  

     Açımlama/tevil bir yorumsama, yorumlamaya özenme çabası değildir. Tersine, eğer durum böyleyse tevilin “meal”le bir ilişkisi de olamaz. Çün meal üzerinde konuşulanın yüzeyinde söylenmedir. Konuşulanın sözcüklerini benzetmelerle yineleyip görünüşlerde dolaşmaktır. Açımlama karanlıkta kalmışı açma, ışığa çıkarma, aydınlatma çabasıdır. Bu anlamlandırma Çevirmen (mütercim) Asım Efendi’nin Burhan-ı Katı’sında kendisini bir gösterip birden yiter (anlama da böyle balkıyan değil midir?). Burhan-ı Katı belirtilmese de Şemseddin Sami’nin Kamus-ı Türki’sinin kaynaklarından biri olmalıdır. (Elbette kimsenin “özel kaynak” belirtmesi gerekmezdi. Hele eski yerlemlerde! Çün bilgi ortak bir varlıktır.) 

     Burhan’da “tevil” aynı adlı başlığa bakan kişiyi “daz”a gönderir. Daz bilindiği gibi saçla örtülmemiş başı niteler. Dazlak saçsız baştır. Bugün Dazkırı ilçesi/Afyon diye bilinen yerin adında bu anlam yaşamaktadır. Dazkırı bir geçiş yöresidir. Orada nem oranı yüksek bölgelerin yavaş yavaş yerini bozkıra bıraktığı geçiş toprakları başlar. Bu topraklar ise ağaç, bitki yoksunudur; kırdır, bozkırdır, kıraçtır. Asım Efendi farsça içinden düşünmek zorundadır. Çün bir sözlük çevirisiyle didişmektedir. Bu yaklaşımı da “tevil”i bir açığa çıkarma, bir örtüsünü kaldırma, bir cıbırlaştırma, yülüme/tıraş etme –Akkoyunlu boylarbirliğinin kurucu beyi Yülük Osman’da olduğu gibi-, aydınlatma yordamı kılar: ayrıkotulaştırma/ ayrıklaştırma, köksaplılaştırma/ köksaplaştırma tam da burada salınarak oynaşarak gelir. Nesnelere, şeylere bir ağaç yapılanışı üzerinden bakılmaz. Nesnelerin bir kökü, bir gövdesi, bir kolu dalı budağı yoktur bu bakışta. Bu bakışla neden/etki, sonuç/etkilenme örüntüsü de bir yana bırakılır. Oluş öncelikle soruşturulacaksa eğer kendi içselliğindendir, kendiliğindendir. Dışsallık ise bu oluşu ancak hızlandırır, yavaşlatır ya da kolaylaşlaştırır. Böylesi bir bakışın nesnesi, konusu aşkınlık alanı değil, içkinlik ve yerlem alanıdır. Tevilin türediği sözcük topluluğunun elbet bir de zamansallığı olmalıdır. Bu da “öncesi/evveli” olabilir. Eğer böyleyse tevil bizi şeylerin nesnelerin öncesini açmaya, örtüsünü kaldırmaya da götürür. Kavram kuruluşlarına baktığımızda Nietzsche ile Foucault’nun “soyağacı”/soybilgisi/Geneolojisi ve kazıbilgisi (arkeolojisi) yaklaşımları zaman ve yerin (yerlemin) şimdisinin, öncesininin koşullarını açığa çıkarma soruşturmalarıdır da ve budur barış!

     Denememin üçüncü bölümünde devlet kurumlarında çalışanları, yönetici olanları  –kişileri/fertleri- açımlıyacağım. Son bölümde ise eşitliği, özerkliği, özyargıyı, özyönetim kurumlarını ve bağımsızlıklarını devlet yayıldıkça yitiren, yitirdiklerini bir türlü unutmayıp devletle uzlaşmazlıklarını sürdürerek yağılaşan topluluklaşmalardan ya da toplaşmalardan, derleşmelerden artakalan “tutunmayanlar/yitirirken kazananlar”a değineceğim. Böylece devlet erkine gelenekselin alttakiler ulamından bakacağım. Foucault’nun da dediği gibi:

“Tersine iktidarı, kılcallaştığı sınırlarında, son çizgilerinde kavramak, yani iktidarı en bölgesel, en yerel biçimleri ve kurumları içerisinde, özellikle bu iktidarın, kendisini düzenleyen ve sınırlayan hukuk kurallarından taşarak, bunun sonucunda bu kuralların ötesine uzandığı, kurumların içine yerleştiği, teknikler içerisinde somutlaştığı ve kendine, somut hatta gerekirse şiddet içeren müdahale araçları sağladığı yerde ele almak söz konusu.”(Toplumu Sav. Ger. s. 41, 42.)      

     Böylece erki, yetkeyi tam cıscıbıl/dazlak göründüğü yerde yakalamaya çalışacağım. Geçmiş geçip gider mi sorusuyla didişeceğim. Yani (büyük yazaçlı) Tarihlerin kiminle ortakyaşar olduğunu, o tarihlerin kıyısındaki “tarihsizler”den bir duymuşluk, bilmişlik/haber soruşturacağım ve birkez daha budur tanrısal barış!

Views: 46

Antropoloji ve Anarşizm – Anarşistler ve Antropoloji: Kropotkin, Bookchin, Clastres, Zerzan – 3 – Brian Morris

Anarşistler ve Antropoloji: Kropotkin, Bookchin, Clastres, Zerzan

Kropotkin oldukça iyi bilinir. Fakat bir anarşist olmak yanında bir coğrafyacı olarak ve Asya’yı boydan boya gezip görmekle de Kropotkin oldukça fazla etnografik ilgiye sahiptir. Bu en açık şekilde onun 1903’te yayınlanan “Karşılıklı Yardımlaşma” adlı klasik çalışmasında ifadesini bulur. Kropotkin bu kitapta organik ve toplumsal yaşamın laissez-faire rekabeti ve mücadelesinin alanı ve “en sağlıklı olanın yaşaması”nın  tek norm olmadığı fakat bu alanların “karşılıklılık” ve “ortak yaşamla” karakterize edildiğini göstermeye çalışır. Bu Darwin’in düşüncesinin ekolojik boyutlarıydı ve Türlerin Kökeni’nin (On the Origin of Species) son bölümünde ifade edilir. Bu, Kropotkin için çok önemlidir. Evrim sürecinde mücadele değil işbirliği önemli faktördür. Bu her yerde bulunabilen yosun ile örneklendirilebilir. Bu en temel yaşam formlarından biri ve pratik olarak her yerde bulunabilir. Kropotkin’in kitabı sadece Buryat ve Kabyle (şimdi Bourdieu’nun yazıları vasıtasıyla oldukça iyi bilinmektedir) gibi avcı-toplayıcı benzeri halklarda karşılıklı yardımlaşmanın geniş boyutlu değerlendirmesini sunmaz, aynı zamanda çağdaş Avrupalı toplumlar ve ortaçağ şehrinden de değerlendirmeler verir. Sosyal Antropologlar Birliği’nin (Association of Social Anthropologists) Sosyalizm üzerine monografisinde ( 1993’te Chris Hann tarafından hazırlanmıştır) çağdaş halklar arasında anarşiye dair özellikle iki makale göze çarpmaktadır. Johanna Overing, Venezuella’nın bahçeci Piaroaları arasında  “anarşi ve ortaklaşmacılık”ı tartışırken, Alan Bernard, Kalahari avcı-toplayıcılarında “ilkel komünizm” ve “karşılıklı yardımlaşma”ya bakar. Barnard’ın denemesin alt başlığı bazı antropologlar arasında anarşizmin halen canlı bir konu olduğuna işaret eden “Kropotkin Bushman’i Ziyaret Ediyor”dur.

Kropotkin insanlık tarihinin “klan dönemi”nde yaşayan insanlar olarak tanımladığı “yaratıcı deha”yı ve karşılıklı yardımlaşma kurumlarının gelişmesini incelemeyi düşünmekteydi. Fakat bu pek çok çağdaş antropologdan farklı olarak bireysel olarak kendinden fazla emin olmayı şarta bağlamadı.  Kropotkin bireysellik, kendini-onaylama ve bireycilik arasına bir farklılık koydu.

Murray Bookchin ise tartışmalı bir şahıstır. Yurttaş konseylerini ve beledi özyönetimi savunması, potansiyel ekolojik cemaat olarak şehre vurgusu ve onun derin ekolojistlerin eko-mistisizmini ve insanlardan nefretinin rahatsız edici eleştirisi – pek çok hırçınlığı –  ve pek çok tartışmanın merkezi olmasından dolayı muhtemelen iyi biliniyordur. Fakat Bookchin’in süreç-ayarlı diyalektik bakış açısı ve onun tarih anlayışı – insan ruhunun başarılarında yaşayan – onu kaçınılmaz olarak antropolojik çalışmalara sürüklemiştir. Onun çalışmalarını asıl etkileyenler her ikisi de yerli Amerikan kültürüne karşı hassas olan alimler Paul Radin ve Dorothy Lee’dir. Onun Özgürlüğün Ekolojisi (The Ecology of Freedom) (1982) adlı eserinde ilk insanlığın kabile-toplumunun önemli özelliklerine vurgu yapar ve onu “organik toplum” olarak tanımlar. Kitabın bir bölümünü buna ayırır: ilk eşitlik ve hükmeden ve zorlayıcı değerlerin yokluğu, akraba cemaati ve birey arasında birlik duygusu, ortak mülkiyet duygusu, kullanım hakkı ve karşılıklı yardımlaşmaya vurgu, tahakkümden ziyade karşılıklı ahenk olarak doğal dünya ile ilişki. Fakat Bookchin avcı ve toplayıcıların yaşamını romantize etmekten ziyade derslerimizi geçmişten aldığımızı, yazısız insanların kültüründen öğrendiğimizi düşünür.  Onları daha az taklit etmeye çalışmalıyız.

Pierre Clastres bir anarşist ve bir antropologdur. Onun Güney Amerika’nın Yerli cemaatleri üstüne – özellikle orman Guayakileri (Ache) üzerine – olan küçük klasiği anlamlı olarak Devlete Karşı Toplum (Society Against the State) (1977) adını taşır. Clastres, Tom Pain ve eski anarşistler gibi toplumsal ilişkilerin bir modeli olarak toplum ve devlet arasına açık bir ayrım kor. “Arkaik” toplumlar olarak adlandırdığı toplumların esasının – avcıtoplayıcı ya da bahçeci (neolitik) halklar – toplumsal yaşamdan ayrılmış olan iktidarı engellemek için kurumsallaşmış olmak anlamında etkili olmasını tartışır. Batının siyaset felsefesinin “hiyerarşikleşmiş ve otoriter emir ve itaat ilişkileri” (S. 9) ile bağlantılı olmak hariç iktidarı görmemiş olmasına hayıflanır ve bundan dolayı zorlayıcı gücü güç ile eşitler. Güney Amerika halklarının etnografik edebiyatını incelerken – Inka devletinden ayrı olarak – Clastres onların “demokrasi anlayışları ve eşitlikten hoşlanmaları” ile ayrıldığını ve hatta yerel şeflerin dahi zorlayıcı güçten yoksun olduğunu tartışır. Clastres’e göre arkaik toplumun bünyesinin temelini oluşturan değiştokuş, zorlayıcı güç ve özünde karşılıklılıktan yoksun olmasıdır. Kabile cemaatlerinin saldırganlıklarının büyük oranda abartıldığını ileri sürer ve bir geçim ekonomisinin açlığa karşı sonsuz bir mücadeleye işaret etmediğini, normal şartlarda bolluk içinde ve yemek için çok çeşitli şeylerin olduğunu iddia eder. Böyle cemaatler esas olarak eşitlikçidir ve insanların çalışma faaliyetleri ve yaşamları üzerinde yüksek derecede kontrolleri vardır. Fakat Clastres için “arkaik” ve “tarihsel” toplumlar arasındaki kesin “kırılma” tarımın gelmesi ve neolitik devrim değildir ama devletin ortaya çıkması ve tarımın kuvvetlenmesinin karıştığı “politik devrimdir”.

Clastres’in analizinin esas noktaları yakın zamanlarda John Cledhill tarafından onaylanmıştı. (1994, S. 13-15). İktidarı zorlayıcı otorite ile tanımlayan batılı siyaset teorisinin değerli bir eleştirisini sunar. Devletten miras sömürüye ve merkezileşmiş ihlallere direnen ve insan faaliyetlerinin bir süreci olarak kendi otonomisini kuran tipoloji ile daha az bağlantılı olarak tarihe bakmayı önerir.

Clastres ve Bookchin’e göre siyasal tahakküm ve hiyerarşi tarımın kuvvetlenmesi ve devletin ortaya çıkması ile başlarken, John Zerzan’a göre bitki ve hayvanların evcilleştirilmesi insanların otantik ve özgür bir yaşam sürdüğü bir dönemi müjdeler. Tarım kendiliğinden bir yabancılaşma biçimidir; düşünce tarzının idare edilmesini ve doğal dünya ile bağlantının kaybı anlamına gelir. Tarımın ortaya çıkışı bundan dolayı “masumiyetin sonuna” neden olur. “Cennet Bahçesi”ni bırakan insanlık olarak “altın çağ”dan feragat edilmesidir. Aslında Cennet bir bahçe ile değil fakat avcı-toplayıcılığın var oluşu ile tanımlanır. “İlkelciliğe” dair bu savununun şaşırtıcı olması oldukça zordur. Çünkü Zerzan (1988, 1994) iddialarını ispat etmek için antropolojik verileri kullanır ve avcı-toplayıcıları otantik, eşitlikçi ve “insanlığın şimdiye kadar elde ettiği en başarılı ve kalıcı uyum” (1988, s. 66) olarak resmeder. Avcıtoplayıcılarla alakalı olan sembolik kültür ve şamanizm Zerzan tarafından doğayı ya da diğer insanları kontrol ve manipüle etmek için bir yönlendirme kastı olarak görülür. Zerzan vahiysel ve hatta gnostik bir vizyonu sunar. Avcı ve toplayıcılarımızın geçmişi otantik yaşam ve erdemli kırsal yaşama olarak açıklanır. Son sekiz bin yıl ya da sonraki insanlık tarihi – düşüşten sonra (tarım) – duyguların uyuşturulmasının dahil olduğu, herhangi bir kendiliğindenliğin rutine mahkum olduğu makineleşme, hiyerarşik kontrol, tiranlıklardan biri olarak görülür. İnsanın yaratıcı tasavurunun tüm ürünleri – çiftçilik, sanat, felsefe, teknoloji, bilim, kent yaşamı, sembolik kültür – monolitik bir anlamda Zerzan tarafından olumsuz olarak görülür. Bize söylenen geleceğin “ilkel” olduğudur. Halihazırda hemen hemen altı milyar insanın yaşadığı bir dünyada bu nasıl başarılacaktır (deliller göstermiştir ki avcı toplayıcıların yaşam biçimleri sadece her km2de 1 ya da 2 insanı kaldırabilir) ya da “gelecekteki ilkel” gnostik bir tarzda bir tanrı olmayacak fakat gerçekten avcı-toplayıcıların yaşamlarını sürdürmelerine mi yol açacaktır; Zerzan bunu bize anlatmaz. Radikal ekolojistler köylü tarımının altın çağını överken, Zerzan avcı-toplayıcıları övmekte – antropolojik literatürde seçici bir ayıklama ile – Van Der Post’un beğenisini takip eder. Böyle “Yeşil ilkelciliğin yanıltıcı görüntüsü”, kendi kendilerine, doğa (ve insan) dünyasında varlıklı kent sakinleri ve entelektüellerin yabancılaşma – Bookchin (1995) ve Ray Ellen’in (1986) iddia ettiği gibi – belirtisidir.  Değerlendirmeyi başkalarına bırakıyorum.

Çev.: Alişan Şahin

İtaatsiz.org’un notu: Bu makale https://theanarchistlibrary.org’da yayınlanmış olan metnin çevirisidir. Brian Morris’in makalelerinin toplanmış olduğu “Anthropology, Ecology, and Anarchism: A Brian Morris Reader” isimli kitabında yer alan bir makaledir. Kitap 2018 yılında Kolektif yayınlarınca Türkçeleştirilip yayınlanmıştır. Bu çeviri kitapta yer alan çeviriden farklı bir çeviridir.

Views: 87

Devletleşme, Yöneticilerin Ortaya Çıkışı ve Deve Cemal Çetesi (Bölüm 1) – 3 – Bayram Bey

Yazıcıoğlu Ali, (Tevarih-i Al-i Selçuk) anlatısının büyük özgünlüğü    

     Bu çalışmada bir öyküsünü aktardığım Yazıcıoğlu Ali, Osmanlı döneminde İbni Bibi’nin (öl. 1285’ten sonra?) farsça yazdığı Selçukname’den (El Evamirü’l-Ala’iye Fi’l Umuri’l-Ala’iye) “bölümler” çeviren, oradan ve başka yazmalardan (Reşideddin, Ravendi) devinerek bir Oğuzname yazan bilge kişi. O çağda (15. yüzyılın ilk çeyreği) sık kullanılan bir yazma biçimi, kendisinden önceki zamanlarda oluşturulmuş bir yazma anlatının çevirisi ile çevirinin güncellenmesidir. Güncellemeyle imlediğim yazıcının üzerinde çalıştığı anlatıya yorumlarını (osm. tefsir), açımlamalarını (osm. tevil) ve ikisinden de daha önemli olan anlatının kaldığı yerden ve zamandan, yazıcının kendi zamanı ile yurduna dek olan biten olayları eklemesidir. Yazıcıoğlu her ne denli İbni Bibi’nin Selçuknamesi’ni çevirdiğini söylese de (El Evamirü’l-Ala’iye Fi’l Umuri’l-Ala’iye, anlatıdaki son olay Nisan 1282), belirttiğimiz gibi dönemin yazın anlayışına, beğenisine/modasına uyarak, bir çevirmenden öteye geçip yeni bir anlatı oluşturmuştur (Tevarih-i Al-i Selçuk: Selçuk Soyunun Tarihleri, 1424?).

     Yazıcıoğlu Ali Osmanlı devleti alanında (ıssılık, mülk) o günlerin geleneği olan “tarihler” yazımında ilktir. Bu ilkliği çok önemsiyorum. Çünkü “1299’da kurulduğu varsayılan devlet”in tarih yazını neden 1424’de başlıyor, sorusunu sorduran bir ilklik bu. Yazıcıoğlu’nun ardından Osmanlı topraklarında Osmanlı soyu (hanedanlığı) tarihleri 55-60 yıl sonra yazılacaktır. Bu da bizi adına “devlet” denilen  zor, güç, yargıda bulunma hakkı (hükümranlık), egemenlik, belki de bir erk örgütü diye kısaltılabilecek örgütlenmenin olgunlaşması için oldukça uzun bir zamanın geçmesi gerektiği düşününe (osm. F.K.R. : fikr: düşünce, kavrayış, anımsayış, anlak, us, oy, sanma, inanma, imgeleme, kuruntu, istek, can çekmesi, bir işi gerçekleştirmeyi kurmaya) ulaştırır. Bunların ve asla eşanlı olarak anlatılamayacak bin bin oluş, olay çıkınlarının yanında dünya üniversitelerinde (?), devletlerin, şirketlerin, anamalcı vakıfların (örn. Bilgate Vakfı, Bilkent, Koç, Sabancı, Has vd. gibi ) bilgi oluşturma, yayma çabaları hep güdük kalır. Üniversite kurumlarında çalışarak yaşamlarını sürdürübilecek gelirleri kazanan, orda çalışmakla insanlar katında seçkinleşen, kendilerini bilgi seçkinleri sayan, bu seçkinliğin onanmış, benimsenmiş konumlanışlarında durumlarını yitirmemek için kurulu düzenden yana didinen, kurulu düzene inanan ve onu savunan çağdaş dünya tarihçilerinin çok sık yararlandığı, başvuru kaynağı yaptığı Aşıkpaşazade’nin tevarihine daha 60 yıl kadar vardır Yazıcıoğlu Ali’nin tarihlerinin zamanından. Neşri, Oruçbey, Tursun Bey, Kemalpaşazade, (adsız) Anonim Tarihler… bence bu ilkliğe, Yazıcıoğlu’na çok şey borçludur.

     Bir yazı geleneğinin (literatur) oluşturulmasında bunlardan daha yaygın bilinen, dinlenilen, anlatılan, okuma bilen bir kişinin akşamları bir topluluğa okuduğu dinsel destanlar (Battal Gazi, Danişmendname, Saltukname…), kahramanlık destanları (Oğuzname, Dede Korkut…), erenlerin yaşam öyküleri (menkabe, menakıbname: Hacı Bektaş Velayetnamesi, Saltukname), dinsel törenleri, tapınmaları ve yükünmeleri öğreten yazmalar (ilm-i haller: Mızraklı İlmihal, Alevi Buyrukları, Bektaşçı Erkannameler…), halk öyküleri (Kerem ile Aslı, Yusuf ile Züleyha, Ferhat ile Şirin…), Divanlar, Divançeler (Yunus Emre, Celaleddin Rumi, Şah Hatayi…) tarih yazıncılığıyla eşanlı ve eşdeğerli olarak geçmişin bilgi kaynaklarıdır. Çağdaşçılık, bilimin egemenliği bu tür bilgi birikimlerini en altta bile saymaz. O yalnızca bilimsel bilgiyi tanır. Gerek Deleuze ile Guattari gerekse Foucault, Nietzsche’nin açtığı çığırdan bir yaşam boyu yürüyerek onun karda kalan izlerini bir yola çevirdiler. Bu yürüyüş çizgisel bir yürüyüş değil, tersine bir uzaklaşan, bir geri dönüp yakınlaşan, bir gitgel ya da zikzak oluşturan bir yürüyüştü. Foucault yol açıcı arkadaşlarını da anarak daha 1976’da şöyle söylememiş miydi?

… Yerel bilmelerin –Deleuze belki de buna “minör” diyecektir—bilginin bilimsel aşamalandırılmasına ve özündeki iktidar etkilerine karşı yeniden canlandırılması: işte bu parça parça ve dağınık soykütüklerinin tasarısı budur. … Arkeoloji, yerel gidimliliklerin çözümlenmesinin yöntemi, soykütüğü de, bu yolla betimlenen yerel gidimliliklerden yola çıkarak, bunlardan yayılan boyunduruktan kurtarılmış bilmeleri harekete geçiren taktik olacaktır. Bu bir bütün tasarısını yeniden kurmaya çalışacaktır. (Toplumu Savunmak Gerekir, ç. Ş. Aktaş, s. 25,26.)  

  Bilimin anlakları tutsak aldığı bir çağdaşlıkta (modernizm, geçmodernizm…) kendisinden gerisi “boş inanç/hurafe”, hurufat/harfler ya da değersiz yazaçlar yığınıdır. Ancak bu “karanlık ortaçağ” bezeğinin kaynakları ya yoksanması ya da kurulu düzenci, kaba özdekçi, ayakları bin karış gökte/aşkın, düşünümcü (ideacı) bir gözle yeniden irdelenerek onların içselliklerinin, tinselliklerinin, duyguculuklarının arılanıp durulanması gerektiğini buyuran bilimci, uygulayımcı (teknoloji)  bir anlayış çağdaşlığın, bırakınız yapsıncılığın (liberalizm), yeni pazarcı yarışmacı anamalcılığın (küreselci neoliberalizm), yeni her türden sonculukların (tarihin sonu, üretim biçiminin sonu, devlet biçiminin sonu; anamalcı, para dolaşımcı dünya egemenliği biçiminin sonu (finansçı yönlendirmelerle vurguncu anamalcılık –her tür küresel borsa dokunuşları yoluyla …-) kaynağı olan doğrudan ya da dolaylı dallaşan/şubeleşen “dünya devleti/Negrici İmparatorluk” aygıtlarınca düzenlenerek kalıcı bir düzene, kurulu bir düzenin bengiliğine uygun araçlardan kılınmasına niyetlenilir. Hayır, bin kez asla!

     (Ne tümce ama! Beni bile yani kuran beni bile yıldırdı. İçimde sallanan işaretparmağına karşı boş bir savunma değilse eğer, akışın yalnızca betimlenmeye yeltenildiği anda bile, “ve… ve… ve de…” bağlaçları devreye giriyor. Utanmasam ve yazdıklarımın hiçbir anlam ya da anlaşılırlığı olmadığından ürkmesem bütün zamanların yazın biçemlerine ve yazın kurallarına aykırı giderek buraya dek yazılanları ve de bundan sonrasını tek tümce içinde yazardım. “Ve de” tümceyi bir yüklemle bitirmezdim: ve “böyle söyledi Nietzsche! (Also Sprach Zarathustra)”daki “also”yı şimdi biraz daha anladım sandım birden ve “ve”den sonra “virgül” koyanların, bu akışı bir virgülcükle durdurmaya bilinçli bilinçsiz de olsa çalışanların anlağından, anlakdışından geçen açık gizli istekleri. Sanarız. Sanırız hep. Belki de!)    

     Çünkü yıldırıcı, bıktırıcı uzun tümcelerlerle anlatamadığımı “birden” söyleyebilirsem eğer, geçmişte olduğu gibi bugün de bu kaynaklar hep önemsizleştirilir. (Bilebildiğim denli Yazıcıoğlu’nun yapıtının bütünü üzerine yapılan bir çalışma bugüne dek yok. A. Bakır Öğretmen’in yazı aktarımı bu açıdan da çok önemli.) Bilim dışında her şey, en başta köken söylenleri, uruk (halk, gerçek ya da kurgulanmış soy toplulukları) anlatıları; öyküleri, masalları, türküleri, dinsel anlatılar saçmadır denir. Yarın da böyle bir yaklaşımla önemsizleştirilecektir. Ancak var diyelim ki, kısa bir anlığına (Arap Baharı, Wallstreet’i Kuşat, Gezi… gibi) dünyanın bütün uyrukları arasında Şah İsmailci Buyruk okuması yaygınlaşsın. Bu bir beğeni burgacına (modaya) dönüştüğünde Devletler Buyrukları o an yeniden düzenleyip dünyanın bütün kendilerine ait telefon şirketlerine buyurarak Buyruk dosyalarını anında bütün “alıcılara” “şıppadak yapıştıracaklardır”. Bu iletişim için parasal anamalcılarının özelinde Devlet buyrultusuna gerek de yoktur. Çünkü beğeni burgacı onları en erkenden devindirecek, bu erkenciliği anamallarını, güçlerini, erklerini, egemenliklerini, yetkelerini artırmaya bir denk geliş yapmaya koyulacaklardır. Yani üretilen telefon yazılımlarında nasıl facebook, eBay, Expedia, AppGallery, Drive, Youtube… gibi “favori uygulamalar” yüklüyse, Buyruk okuma burgacına verilen kendiliğinden bir tepki olarak “Buyruk” da, onun acunun her insanına bulaştırılma niyeti de telefon yazılımlarındaki zorunlu yerini alacaktır. Çün Devlet aygıtı kocaman çepeçevre yayvan ve yayılgan ağızlarıyla bir “kapma aygıtı”dır da. Kapışlarsa elbette eşzamanlı olarak yutma aygıtlarıdır. Bu edimler toplamı olan para denilen Fenikeli orospuluğun bir yaşam biçimini yerleştirmesidir de. Para bütün özellikleriyle, işlevleriyle, etkileri ve edilgileriyle durmadan bir yaşayışı zorunlu ve gerekli kılan ilişkiler ağıdır. Ve de…

     Burada bunlardan dolayı kaygılanacak bir şeyimiz yok. Onlar bildiğini biz bildiğimizi inandığımızı yaparız her kuşağımızda. Tek sorun, “Biz (şeyimiz’deki ve biz bildiğimizi’deki ve de…  ilki gizli, sonrakiler açık olan biz)”. Bütün bu olanların arasında “Ben” ise artık bağlantısız bir gezegen uydusu (Birey) oluş kuruntusu. Yerlemi bütün yönlerde kaplayan bir bengilik. Bundan dolayı dünyanın yazılan ve bin bin yeniden bir kuruluşuna, yapılışına dek yazılacak olan bütün öykülerindeki açık ve gizli bizi özdeğin özdekle ilişkisinden ürkenler okuyacaktır, anlamlandıracaktır. Onların kaygılı, korkulu varlığı geriye kalan çoğunluktaki “oturgan uyduları” organsızlık sanrılarından, durmadan bir şeyler atıştıranları, içenleri, yiyenleri, giyenleri tüketerek var olma sanılarından, her dakikada bir telefon göstergesine bakmak zorunluğu ödeğine çarptırılanları telefon tutulmuşluklarından (sendrom), bilgi gereksinimlerini ya da bilgisizliklerini google gibi bilgi üreticisi, bilgi ileticisi, bilgi yönlendiricisi ve yayıcısı parasalcı anamalcılardan karşılamayı bir yazgı saymacalarından ve burada söyleyemeyeceğim, söylenmesinin gerekmediği belli bin bin “bağımlılık”tan, tutulmuşluktan, tutsaklaştırılmışlıktan bir biçimde çıkarıp “yaşadığımızı sanış”lardan “gerçek ortak yaşam” toplaşmalarına (ya da Asamblajlarına, Gefügelerine) katılmaya yönlendirecektir. Toplanmak, toplanmaya katılmak gezegendeki yaşamın başından beri bütün canlıların yeniden yeniden ürettiği güçoluşsal bir edimidir. (Beş taş oyunundaki her evrede söylenen tekerlemedeki gibi: derledik, topladık, biz köprüye başladık!)

     Egemenlik altında, boyunduruğa vurulmuşlukta, başkalarının ya da dışsal/yaderksel buyrukları ve yedmeleri (bir canlıyı çekerek yedekte götürme: bir atın sırtındaki binicinin bir eliyle de bağlı bir atı götürmesinden > yedmek), çekmeleri, yönlendirmeleri altında insan varoluşsal ortamından koparılarak “birin” yapayalnızlığına kapatılmak istenir. O yalıtılmışlıkta insanın gücü yalnızca yaratıklaşmasına yeter. Egemenlerin kayıtçı, sayısalcı (digital), her şeyin ölçülebilir sayıldığı dünyalarından (beş para etmez bir insanlık dedirten dünyalarından) özgür, özerk, eşitlikçi, herkesin çok ve çok sınırlı da olsa her şeye ulaşabildiği bir acuna (belki de başlamak için üç kişilik bir acuna, kaç kişilik olduğunun önemsizliğinin ortasında bizlik acununa) gizlice kaçmak, (utansam da pişkinliğe vurup bak “Issız Acuna Kaçış, itaatsiz.org” yazayım mı?) orada toplaşarak, derleşkeler oluşturarak –Negrici, Hardtçı Meclis-, kişinin gücünü, istemini, cançekmelerini, edebilme yeteneğini gerçekleştirebilmesinin ortaklaşmacı ya da ortaklık kurma yollarını bulmak, dil tutsaklığıyla söylenen “insan tekinin” boynunun kendi boynuna ve diğer tekilliklerin oluşturduğu çoklukların boynuna borcudur. Boyun borcu siyaset edilmek (ipe çekilmek), güçoluş direnişleriyle sıkıca bağlıdır. Dil ki o an orada olmayanı olanlarla anlatmaya didinmez mi? (Bu öbeği düşünce ve akış akış bengisu akış ırmağının bir ovada yayılması gibi yayarak, ey okuyucu birazcık dinlen. Bu çocuk dili okuyup anlamaya çalışanları diler. Eşzamanlı haydi birazcık da sen anlamlandıra kışkırtır. Öyle ya, bu çocuk dilinin bilimsel sözde nesnelci ciddiyetinin katı biçemine dayanacak durumu hiç olabilemez. Olabildiği yerde de sıkıntıdan hemen yine kendi diline gülücüklerle akar…)     

     İçinde yaşadığımız gezegeni ışık hızında birkaç kez turladıktan sonra biz Yazıcıoğlu Ali’de duraklamış gibi yapalım. Her ne denli sorunumuz onun yapıtının eleştirisi, değerlendirmesi değilse de, yazdıklarını Osmanlı devletinin kuruluş öncesi “köklerini”, kuruluştaki oluş ve olayları ilk anlatan olmasını önemli buluyoruz. Yazıcıoğlu anlatısı birinci sırada Osmanlı devletini imgeler. Orada devlet denen zor aygıtının ortaya fırlayışına ilişkin birkaç bezeği de görürüz. İbni Bibi’nin Selçuklu sarayları çoktan içinde baykuşların öttüğü örene dönmüştür. Osmanoğlu (soyundan) Birinci Beyazıd’ın da anladığı gibi Bizans, nerdeyse İstanbul surları içinde sırra ayak basar olmuştur. Beyazıd’ın yaptırdığı Anadolu Hisarı bir Bizansı gözetleme kulesidir. Bütün bunların dolayısıyla Gelibolulu (?) Yazıcıoğlu Ali’nin “çevirisi” yeni devleti imgeleyen, söz geldikçe hanına, beyine, devlet yöneticisi paşalarına (başa, beşe: soylu oğlan çocuğu) köklerinden, geçmişlerinden güçoluşsal (siyasal) öyküler anlatan olumsal bir geleceğin tarihi çalışmasıdır. Bu yüzden Ali Beg güzel düşler düşleyen bir gerçekçidir. Düş de dil gibi o an orada olmayanı görürken olanlarla kurar düşlemini. 

     Karahanlı devletinin alanında “Kutadgu Bilig: Kutsal Bilgi” nasıl bir yapıtsa, etkisi işlevi neyse “Selçuklu Soyunun Tarihleri” de oldukça benzer (onu okşayan) bir yapıttır. İki yapıt da bir çeviri, ekleme, açımlama, güncelleme biçim ve biçemindedir (üslup, içeriği anlatma biçimi ya da içeriğin ve biçimin kendiliğinden, kendine göre biçim, yazılış, söyleyişe kavuşması, yapılanışı… Yusuf Hashacib bir devlet başyazıcısıdır. Yazıyı kullanmayı bildiğinden devlet katında oturduğu yüksek bir yeri vardır. Hint karasından, genel olarak bölgenin devlet ekinlerinden, yönetim geleneklerinden oldukça biliş duyuş ıssıdır Yusuf Beg. Devlet aygıtındaki yeri, oturduğu koltuğu, konumu, ağırlığı onu sultana, yöneticilere üst perdeden öğüt verebilir kılmaktadır. Bu amaçla da o “Kutsal Bilgi”yi yazmış ve gelenek gereği sultana sunmuştur…).

     Devletin bitmez tükenmez bir egemenlik ve erk kurma çabası olduğu böylece en uluya gösterilir. Devlet bir oluştur. Bu oluşta egemenlik kurumları uyruklar üzerinde tek bir yetke değildir. Devletin genişleme, yayılma sürecinde bile ona karşı direnen, onun erkini yetkesini tanımayan, onun oluşturmaya başladığı küçücük de olsa “başlangıç toplumu”na katılmayan güçler, güçoluşlar vardır. Onlar eski düzenlerdeki erimeyen, sindirilemeyen kümelenmeler, öbekler, topluluklardır. Onların da devlet egemenliği yanında kendi yetke, erk, güç alanları vardır. Bu alanlar ise topluluklara (gerçek olan, görülen, içine girilen, dokunulan, duyulan, koklanılabilen toplaşma) her yaderkin (dıştan dayatılan erk, heteronomi) içinde, dışında, kıyısında boş yerlemlere, bir zamanlık yerlemlere (ya da  Hakim Bey’in “geçici özerk bölge/TAZ”larına) işleyerek eşitliğin, özerkliğin, ortaklığın dolayısıyla özgürlüğün durmadan kendini yarattığı güçlerin oluş yerleri, başka bir deyişle yaşam ortamlarıdır (yerin zamanla, insan topluluklarıyla kaynaşmış durumu, yaşanılan mekan/yerlem ).

     Devlet en baştan özel iyeliğe (özel mülkiyete); çitlerin, kasaların, üretim yerlerinin yüksek duvarlarının oluşturulmasıyla ve bunların izleyicisi eşitsizliğin yayılıcı çoğalmasıyla ayrımlaşmaya başlayan topluluk parçalarının bir öbeğine (seçkinlere, oligarşiye) dayanır. Ayrıcalıklılar, seçkinler, aşkınlığın yerdeki örnekçileri… Devletleşme yalnızca güç kullanımıyla, güç kullanma hakkının tekelleşmesiyle, güç uygulayacak kurumlarının oluşturulmaya başlamasıyla açıklanacak bir süreç değildir. Bunların yanında topluluğun kendine yeten, çoğu zaman artan geçimliklerinin üretim ve yeniden üretimini, karşılıklı ve karşılıksız yardımlaşma, dayanışma, paylaşma kurum ve geleneklerinin dağıtılmasıyla/ bozdurulmasıyla da başlayan bir oluştur. Bu dağıtış, bu bozma özel iyelikçi devlet tarafından başlatılır. Topluluğun kendine yetme edim ve kurumları (gelenekler, yardımlaşma uygulamaları, dayanışma tutumları; topluluktan, soydan, boydan olma duygudaşlıklarının gerektirdiği paylaşma davranışları, topluluğun her kişisini kapsayan yükünmeler, törensiler, törenler; ortaklaşma, danışma, sözleşme, özyargılama tutumları, töreleşme) devlet tarafından önce daraltılır, koşula bağlanır, sonra da ortadan kaldırılır. Çünkü devlet egemenliği, erki, yetkesi başka egemenlik alanlarının yok edilmesiyle, egemenlik ortalıklaştırıldıkça (ya da merkezde toplandıkça), yoğunlaştırıldıkça, yaygınlaştırıldıkça ya da yöneticilerin, yönetenin her davranışa bir dayanak (ayrıksılık, ayrıcalık) buluşuyla güçlenir. Önce yargılama hakkının (hükümranlık) sonraları egemenin her uygulaması ussal, türel (adil), tüzel (hukuksal), zorunlu ve güncellemelidir (kendini tüzel olarak sınırlandıran, ama aynı zamanda kayıtsız, koşulsuz değişken yapıp etmelerle işler). Bir cançekmesi (arzu) olarak Egemenliği hiçbir şey sınırlandırmamalıdır. O tek başına bir saltıklıktır (mutlaklıktır) ki her şeyin üstündeki yerinde kocaman bir görünmezlikle duradurur.   

     Kendine yeten topluluk eşitlik, ortaklık, özerklik üzerine temellenir. Bu üçlü ki özgürlüğün dayanağıdır. Dayanaklar içerden ayrımlaşmayla başlayan dar ocaklaşma/aileleşmeyle, dışardan da bir kümenin topluluğu canlı kılan temellerden biri olan ortak çalışıp ortak tüketme edimlerinden zaman zaman ve bir süre sonra da bütünüyle ayrılmasıyla ortadan kalkmaya başlar. Ortaklığın her niteliğinin (kıvanç, sevinç, üzünç, ezinç ortaklığı da içinde) yıpratılması arkası arkasına sıralandıkça, birbirine eklendikçe topluluk parçalanır. Topluluk parçalandıkça, onu canlı kılan kurumları –gelenekler, değerler, eşitlikçi ilişkiler, özyargılama, bütün üyelerin bir derleşkede danışmacılığı (Doğu türk.: kengeş), sözleşme, dış topluluklara, yaderkçiliğe  karşı özerklik, malların ortak iyeliği, eşitlikçi paylaşım (gereksinimi daha çok olanlara biraz daha çok) ve olabildiğince ortak tüketim, kişinin kendini toplulukla tanımlaması, varoluş duygusunun, bilincinin topluluktan çıkıp topluluğa geri dönüşü, (ıraksayan ve yakınsayan devinilerin karmaşık içleminde) ortak tasa, kıvanç, sevinç ve üzünç…- yani dirimsel güç oluş kılgıları ya da “biyopolitika”. Topluluklar dağıtıldıkça, o boşluklardan o yarıklardan ayrılmanın, parçalanmanın, ayrımlaşma ve ayrıcalıklı olmanın edimleri sızar (ah şu benzetmeler, dilin rezil yoksulluğu!). Yani topluluğun çatlaklarında hızla devlet otları yeşermeye başlar.

     Yazıcıoğlu’nun öyküsünde yukarıdan beri değinilerimizi somutlayan birçok olay, onun güzeller güzeli anlatımıyla birbirine örülerek devletleşmeyi, toplulukların dağıtılışını, çeteleşmeyi, güç kullanma tekelini, vergiyi, üretmeden tüketmeyi, parıltılı bir yaşam sürenleri, onların tutkularını, onların hırsla hep daha fazlayı cançekişlerini, onların soy “şirketi” kurarak (hanedanlık, soy vakfı, soy şirketi) varlıklarını torunlarının torunlarına akıtma cançekişlerini, bütün bu bozuluşların ve daha nice nesnenin ortaya fışkıracağı gübreliği olan kurumlarda çalışan devlet adamlarını –o çağda yöneticiler elbette yalnızca adamlardandı- ve bunların ortasında kalakalmış bir insanın ve arkadaşlarının delifişek baştanımazlığına, başsızlığına, başıbozukluğuna tanıklık edeceğiz. Deve Cemal ya da öyküdeki adla Cemal Lök’ün anlatısı bu.

     Elbette Yazıcıoğlu, Lök’e bu adın da gösterdiği gibi karşıdır. Lök önsel olarak deveyi, sonsal olarak Cemal’ı aşağısamadır. Olsun, biz de onun görüşlerine, anlayışlarına, övdüğü Muzaffer’e  -Kene Muzo’ya- karşıyız. Eğer bir devlet usu varsa, kesinlikle ondan önce, ondan sonra ya da onunla eşzamanlı var olan bir çete usu, onun yalnızca ortak kararlaştırılan, işbaşında işleyen yetkesi önderi olan bir “Cemal usu” (“yüz usu”, parıldayan bir us yüzü, bir “kızgınlık/öfke usu”, sevinçli bir kurucu kılgı ki bunlar bir nitelikler toplaşmasıdır/ assemblage, Gefüge) dahi vardır, hep varolacaktır. “Yani soyçetesi”nin özel ıssılığına karşı, geçici olduğu her katılanı tarafından bilinen “soysuzçete/soya dayanmayan çete” ve onun çoğunda yoksullara dağıtılan geçici ıssı olduğu malların dağıtım hakkı. Doğaldır ki “soysuzluk” yalnızca bir avuç ayrıcalıklı ve kendilerini seçkin/seçilmiş sayanlar açısından bir “aşağısama”dır. Ancak yaşamı durmadan üretip de kendi ürünlerini soylulara kaptıranlar asalak soylulardan değerlidir. Çün değer yaşamı üretmekse; üretenler, çalışanlar, didinenler değerlidir. Kapma örgütleri, el koyma düzeneği ıssıları ise kenelikleri, sivrisineklikleri… asalaklıklarıyla (os. haşeratlıklarıyla) değersizdirler. Yani insanın soylu oluşu değil, insan teki soyutlamasıyla söylersek yaşam üreticiliği övünülecek bir nitelemedir.    

Views: 73

Antropoloji ve Anarşizm – 2 – Antropologlar ve Anarşizm: Reclus, Bougle, Mauss, Radcliffe-Brown – Brian Morris

Antropologlar ve Anarşizm: Reclus, Bougle, Mauss, Radcliffe-Brown

Pek çok antropoloğun anarşizmle yakınlıkları vardır. Bu anlamda en eski etnografik metin Elie Reclus’un “İlkel İnsanlar” isimli kitabıdır. 1903’te yayınlanmış ve altbaşlığı “Karşılaştırmalı Etnoloji İncelemeleri”dir. Misyonerler ve seyyahların yazılarından alınan bilgilere dayanır ve 19. Yüzyılın sonunda yazılmış kitapların evrimci havasını taşır. Apaçiler, Nayarlar, Todaslar ve İnuitler gibi halklara dair sempatik ve berrak değerlendirmeler içerir. Reclus “güya uygar devletler” denen bu kültürlerin ahlaken ve entelektüel olarak eşitliğini ilan eder ve ilginçtir ki Reclus, Fransızca Eskimo kelimesi yerine bugün alışıldık bir kavram olan ve “insanlar” anlamına gelen İnuit kelimesini kullanır. Elie Reclus ondan daha ünlü olan anarşist coğrafyacı kardeşi Elisee Reclus’un ağabeyi ve en yakın arkadaşıdır.

Anarşizme sempati duyan bir diğer antropolog ise sadece Hindistan’ın kast sistemi (1908) üzerine değil – ki Louis Dumont’un derin bir etkisi vardır – aynı zamanda Proudhon üzerine önemli bir çalışması da olan Celestin Bougle’dir. Bougle tartışmalı da olsa Proudhon’un toplumbilimci bir düşünür olduğunu 1911’de iddia eden ilk kişilerdendir. Durkheim’in kendisi anarşistlerin bireye vurgusuna karşı olsa da Durkheim çevresinde odaklanmış Fransız toplumbilimciler geleneği ve sosyalizm ve anarşizm arasında gerçekten de yakın bir ilişki vardı. Durkheim’in kendisi bir çeşit lonca sosyalistiydi. Fakat yeğeni Marcel Mauss klasik bir çalışma olan The Gift’i (1925) yazmıştı. O, önceden anlaşılmamış kültürlerde armağan değiştokuşuna ya da karşılıklılığına yoğunlaşmıştı. Bu kısa metin sadece bir anarşist broşür değil aynı zamanda antropolojinin temel metinlerden biridir. Yetişmekte olan her antropologca okunan bir metindir. Britanyalı antropologların anarşizmle ilişkileri daha azdır. Fakat Britanyalı antropolojinin tabiri caiz ise “babalarından” biri olan A.R. Radcliffe-Brown’un ilk yıllarından anarşist olduğu da belirtilmelidir.

Alfred Brown, Birminghamlı bir delikanlıydı. Kardeşinin yardımı ile Oxford Üniversitesine girmeyi başarmıştı. Onu etkileyen iki önemli şey vardı. Biri oluşum felsefecisi Alfred Whitehead ki Redcliffe-Brown’u organizma ile ilgili teorisiyle derinden etkilemiştir. Diğeri ise yazılarını özümsediği Kropotkin’dir. Radcliffe-Brown Oxford’daki öğrencilik günlerinde “Anarşi Brown” olarak bilinirdi. Eyvah ki Oxford onu kabul etmişti! Daha sonraları bir çeşit aristokrat entelektüel oldu ve isminin başına “A.R” eki koyarak ismini “A.R. Radcliffe-Brown” yaptı. Fakat Tim İngold’un yazdığı kadarıyla (1986) pek çok Durkheimci işlevselci gibi çatışma, iktidar ve tarihle ilişkili konuları önemsememe eğiliminde olmasına rağmen Radcliffe-Brown’un yazılarına toplumsal yaşamın bir oluşum olduğu algısı sızmıştır.

Anarşizmin antropolojiye az bir etkisi olmasına rağmen – aslında pek çok etkilenmiş antropolog radikal liberal ve sosyalist olarak tanımlansa da (Boas, Radin ve Diamond gibi) – anarşist yazarlar antropologların çalışmalarına yaygın bir şekilde ilgi duymuşlardır. Gerçekten de anarşistler ile Marksistler arasında derin bir karşıtlık vardır. Anarşistler etnografik çalışmalara ciddi bir ilgi gösterirken antropolojiye Marksist tavırlar genellikle ilgisizdir. Marksistler bu konuda Marx ve Engels’in geniş tarihsel ve etnografik alakalarını terk etmişlerdir. Engels’in Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni (1884) adlı ünlü çalışması hemen hemen tümüyle elbette Lewis Morgan’ın Antik Toplum (1877) adlı antropolojik çalışmasına dayanmaktaydı. Eğer tüm klasik Marksistlerin çalışmaları incelenirse – Lenin, Troçki, Gramsci, Lukacs – onların antropolojiyi tamamı ile göz ardı ettikleri ve tümüyle Avrupa merkezci perspektif ile farklılaştıkları görülür. A Dictionary of Marxist Thought’un (Bottomore, 1983) “Antropoloji” altındaki girişe bakıldığında 19. Yüzyılda Marx ve Engels arasında verilecek bir bilginin olmaması ve 1970’de Fransız Marksist antropologların (Godelier, Meillassoux) ortaya çıkmasına gelmesi anlamlıdır. Eşit derecede hayret verici olan başka bir Marksist metin, (Pre-Capitalist Modes of Production) Pre-kapitalist Üretim Biçimleri (Hindness and Hirst, 1975), var olmayan teorik söylemlerin “hedeflerini” sadece önermiyordu – ve tarihin incelemeye değer bir konu olduğunu reddetmekte – aynı zamanda antropolojik bilgiyi bütünüyle atlamaktaydı. Bu Marksist düşünürlerce anarşizme karşı dışlayıcı bir tavırla birleştirilmiştir. Örnek kişilikler ise Perry Anderson, Wallerstein ve E.P. Thompson’dur.

Çev.: Alişan Şahin

İtaatsiz.org’un notu: Bu makale https://theanarchistlibrary.org ’da yayınlanmış olan metnin çevirisidir. Brian Morris’in makalelerinin toplanmış olduğu “Anthropology, Ecology, and Anarchism: A Brian Morris Reader” isimli kitabında yer alan bir makaledir. Kitap 2018 yılında Kolektif yayınlarınca Türkçeleştirilip yayınlanmıştır. Bu çeviri kitapta yer alan çeviriden farklı bir çeviridir.

Views: 107

Ekofaşizm Nedir? Biomerkezci Sol Bir Analiz – 4 – David Orten

B. Davetsiz Araştırma

Ekofaşist” teriminin kullanılabileceği bir diğer örnek derin ekoloji hareketi içinde daha da tartışmalıdır. Çünkü bu bizim safımızda olan kimilerine yöneliktir – yani koruma biyolojisi alanında çalışanların bazıları! Ekofaşist faaliyet burada yaban hayata yöneliktir, insana değil. Fakat ben doğru olduğuna ve buna dair konuşmanın gerekli olduğuna inanıyorum. Derin Ekoloji Platformu’nun (Arne Næss ve  George Sessions),  4 numara ile işaret ettiği “İnsansız dünyaya mevcut insan müdahalesi aşırı boyutlardadır ve durum hızlı bir şekilde kötüleşiyor” sözleri genel bir biçimde ilişkileniyor. Özellikle korumacı biyolojistler tarafından devam ettirilen faaliyetlere dikkat çekiliyor.  Buna yaban yaşam nüfusuna dair “davetsiz araştırma” denebilir. Bu genellikle yenileme ekolojisi adıyla yapılmaktadır. (elbette, endüstrileşmiş toplum ve taraftarları çok daha kötü davetsiz korkular vermektedirler. Örneğin evcil hayvanların gıda makinesi olmak mukadderdir.)

Yaban hayat bazı korumacı biyolojistlerce bir bakıma “evcilleştirilir”. Bundan dolayı da numaralanabilir, sayılabilir, manipüle edilebilir ve etiketlenebilir. Buna şimdiye kadar derin ekolojist bir perspektiften itiraz edilmemiş gibi görünüyor. Korumacı biyoloji aynen diğer meslekler gibi sosyolojik olarak bakılırsa var olmasını meşrulaştırmak için kendi kendine imtiyaz verir. Dünyaya bakış açısı ise “Doğa en iyisini bilir” değil fakat “Doğanın bir çok ekolojik problemin düzeltilmesi için korumacı biyolojistlerin müdahalesine ihtiyacı var” gibi duruyor.

Bazı korumacı biyologlar ve geleneksel “balık ve av hayvanı” biyologlarınca ilişkilenilen davetsiz araştırma uygulamaları dikkat çekecek derecede birbirine benzer görünüyor. Bunların her ikisi de bilgisayar modeli ve mesela radyo-tasmaları, yerleştirilmiş bilgisayar çipleri, bantlamak gibi diğer teknolojileri kullanıyorlar. Davetsiz araştırmaların esas savunması iki parçalı görünüyor.

1. Birincisi, doğal ortam vahşi hayvanlar için önemlidir (burada bir anlaşamazlık yok) ve radyo-tasmaları, diğer takip aletlerini ve bilgisayar aletlerini kullanmak araştırılan vahşi hayvanların çeşitlerini ve sayılarını tespit edebilmek için oldukça işe yarardır. (Yaban yaşamını takip boyutları için daha iş ve bilgi yoğun olsa da davetsiz olmayan başka yöntemler de vardır)

2. İkinci meşrulaştırma ise benim ekofaşist olduğuna dair bazı hisler aldığım bir şeydir. “En büyük iyi” böyle bir araştırmayı gerektirir ve “araştırılan” hayvanlara karşı olumsuzluklar bu perspektiften kabul edilmek zorundadır. (Bu en geniş iyi Wildlands Project’in hedefleri olarak çeşitli şekillerde açıklanıyor; yaban yaşam nüfusunun sağlığı araştırılır; ekosferin sağlığı; ya da Derin Ekoloji Platformu’nun (Deep Ecology Platform) hedeflerini uygulamak için çalışmak). Bu “Ulus”un ya da “Anavatan”ın faşist hedeflerince gözden çıkarılabileceği düşünülen insan grupları ya da insan bireyinin kurban edilmesinin meşruiyeti olarak da düşünülür. Bana göre, insanlığın karar verdiği en büyük iyilik adına, insan olmayan yaşam biçimleri ve onların gözden çıkarılabilirliği üstüne davetsiz araştırma savunması ekolojik bir dile sahip olsa da eninde sonunda insan merkezcidir ve buna haklı olarak ekofaşizmin bir örneği denebilir.

Koruma maksadıyla çalışmanın yanında hayvanların tek tek huzuru için çalışmanın zorunluluğunu görmüş durumdayım. Bu hayvan hakları ve hayvan kurtuluş hareketinden alınacak önemli bir katkı ve derstir. Nüfuslarını ve doğal yaşam alanlarını koruma ya da türleri kaygı etmenin yanında hayvanların refahı restorasyon ekolojisinin bir parçası olmalıdır.

C. Korkuya Verme

Belki de ekofaşist davranışa bir diğer örnek bizim saflarımızda meydana gelen çevre ya da hayvan hakları/hayvan kurtuluşu adına insanları yaralamak ya da kasten öldürmek gibi faaliyetlerin sürdürülmesidir. Bu “korku”yu kullanarak istikrarsızlaştırmaya neden olmak olarak görünür. Elbette pek çok aktivist bilmektedir ki devletin güvenlik güçleri radikal hayvan hakları ve radikal çevre hareketlerini itibarsızlaştırmak için bu taktikleri kullanmakta ve bunun için çalışmaktadır.

Belki de felsefi olarak daha önemli olan böyle faaliyetler yaşam zincirinde yer alan derin bakış açılarına dayanabilir. İnsan türünün diğer türler üstünde bir üstünlüğü yoktur ve o yaşam karşıtı davranışları için sorumlu tutulmalıdır. Başka bir şekilde söylersek insan olmayan türlere karşı şiddet neden kabul edilebilirdir ya da şiddetsizlik sadece insana mı uygulanmalıdır? İdeolojik temeli ne olursa olsun biliyoruz ki devlet kendi vatandaşlarına karşı şiddet kullanma tekeli olduğunu iddia eder ve tüm kurumlarını bunu savunmak için kullanır. Ve “terörist” kavramı sadece egemen sistemin karşıtlarına karşı kullanılır. Pek çok aktivist yüksek tüketimi savunanlar ve ekonomik büyümeden hareketle “terör”ü de deneyimlemişlerdir. Gene de politik gerçeklikte sıklıkla radikal çevrecilere ve hayvan hakları aktivistlerine karşı üstü örtülü kınama olarak sıklıkla kullanılmakta olan  “ekoterörist” suçlaması korkuyu vermeye teşebbüs etme davranışı ile beslenir görünüyor.

Sonuç Olarak

Bu bülten “ekofaşizm” kavramının farklı biçimlerde kullanılabildiğini göstermiştir. Kimi toplumsal ekoloji taraftarlarının bu kavramı en basitinden temelsiz bir tarzda derin ekoloji ve ekoloji hareketine karşı nasıl kullanmış olduğuna işaret etmiştir ve çevre hareketine karşı ekofaşist saldırı denebilecek olanlara da göz atmıştır. Böylece diyebiliriz ki “ekofaşizm” kavramı şöyle kullanılabiliyor. Yani,

1. Doğru olmayan bir şekilde: Bu şekildeki kullanım Doğal dünyayı savunan, özellikle derin ekolojist taraftarlarla geleneksel faşist politik hareketler -özellikle Naziler-  arasında bağlantı olduğunu iddia eden bazı toplumsal ekolojistlerin kullandığı kavramdır. Özellikle toplumsal ekolojistlerin “katkısı” ekofaşistin gerçekten manasının ne olduğu konusunda kafa karışıklığı olmuştur ve derin ekolojistlerin yenilik olan düşüncelerini karalamıştır. Bu toplumsal ekolojistlerin çevre ve yeşil hareket içinde ideolojik “hasım” olarak gördüklerinin itibarını sarsmaya yönelik bir bakış açından dolayıdır gibi görünüyor. Bu toplumsal ekoloji hizipçiliği, gerçek ekofaşistlerin siperdeki çevrecilere saldırmaları sonucunu doğurmuştu! Böylece ekofaşist ve bir Nazi sempatizanı olarak suçlanmasına karşı olarak Rudolf Bahro’yu da savundum.

2. Haklı olarak, sadece insan/şirket amaçları için ve gerekli ne gördüyse yapabilecek olanlara, çevreciler ve taraftarlarına karşı şiddet ve tehdit kullanmak da dahil olmak üzere Doğayı sonuna kadar sömürmeyi isteyenlere karşı“Akıllı kullanım” tipi faaliyetleri açıklamak. “Akıllı kullanım” taraftarlarının ekolojiyi savunan karşıtlarına ekoterörist ya da kendilerine “gerçek çevreciler” demiş olmalarıyla durdurulmamalıyız. Bu sadece bir şaşırtmacadır.  Bu bültende bir tartışmayı ortaya çıkarmış olduğumu sanıyorum. Ekofaşizm konusu etrafında (davetsiz araştırma vb.) derin ekoloji kampı içinde bazı gerçek çelişkiler olduğunu ifade etmiş oluyorum.

Umarım bu makale derin ekoloji taraftarlarının ekofaşist ya da ekofaşizm kavramlarına dair daha az savunmacı olmalarına yardım eder. Eğer toplumsal ekolojiden esinlenmiş kafa karışıklığından kurtarılırsa, bu kavramların analitik bir değeri vardır. Bunlar şiddet, tehdit ve diğer faşist taktikleri muhaliflerine karşı kullanmaya hazırlanmış doğal dünyayı tahrip edenlere karşı kullanılabilir.

Şubat 2000

Çeviren: Alişan Şahin

Views: 80

37 Teknoloji Toplumu – İnsanî Teknikler – Jacques Ellul

Kendini en son gösteren teknikler, doğrudan insanla ilgili tekniklerdir. Bugün büyük keşiflerin ve büyük umutların konusudur bu teknikler. “Onlar her şeyi kurtaracak” sözünü her yerde duyuyoruz. Bu teknikleri incelemeden önce, neden ortaya çıktıklarına bir bakalım.

Gereklilikler

İnsani Gerilim. İnsanoğlundan hiçbir zaman bu kadar çok şey istenmemiştir. Tarihin akışı içerisinde şans eseri bazı insanlar çok ezilmişler, ölümcül tehlikelere maruz kalmışlardır. Fakat bu insanlar köle veya savaşçılardı. Bir bütün olarak insan ırkı hiçbir zaman, korkunç teknik mekanizmaya entegre edilişinin bir sonucu olarak günlük çabalarında bugün harcadığı kadar çaba harcamak zorunda kalmamıştır. Bu teknik mekanizma, beyaz veya mavi yakalı milyonlarca işçinin sürekli, koruyucu ve yoğun emeği bir tekerleği döndürmeyi imkansızlaştıran, farklılaşmamış ama karmaşık bir mekanizmadır. İnsanın çalışma temposu, geleneksel, atalardan kalma bir tempo değildir. Amacı da insanın gururla ürettiği elişi, içinde kendini düşündüğü ve tanıdığı elişi değildir.

Bugünkü çalışma koşullarıyla geçmiştekiler arasındaki farktan söz etmeyeceğim. Bugünün çalışmasının nasıl bir yandan daha az yorucu ve kısa süreli olduğu; bir yandan da saate bağlı amaçsız, faydasız ve duyarsız bir iş olduğu; emeği geleneksel olarak iş diye adlandırılan şeyle artık hiçbir ortak yönü kalmayan işçinin derinlemesine hissettiği, kızdığı bir tuhaflık olduğu hakkında zaten pek çok kişi yazdı. Bugün bu köylülük için bile geçerlidir. Ancak önemli olan, işin bir anlama eskisinden daha çetin olması değil, insanda değişik nitelikler gerektirmesidir. Eskiden insanda varolmaya işaret ederken şimdi yokluğu ima etmektedir. Bu yokluk, aktif, kritik ve etkindir. Tüm insanı angaje eder, insanın bu yokluğun gerekliliğine indirgendiğini ve bunun sonuçları için yaratıldığını varsayar.

İnsan tarihte ilk kez çok sayıda geleneksel olmayan yollarla bu derece etkilenmiştir. Olayların sürüklediği insan periyodik aralıklarla savaşa itilmiştir. Fakat bugünün savaşı topyekün savaştır -benzersiz, inanılmaz bir olgu. Tüm insanların sorumluluğudur, endişesidir savaş. Herkesi aynı yaşam biçimine tabi kılar, herkesi başka herkesle aynı düzleme koyar, herkesi aynı ölümle tehdit eder. Savaşın yükü altında insanlar, duyulmamış eza ve cefa çeker. Şimdi savaş, gürültü, hareket, araçların kocamanlığı, makinelerin kesinliği açısından insanın tahammül gücünün ötesindedir. İnsanın kendisi de basit bir nesneye, öldürülecek bir nesneye dönüşmüştür; kişisel eyleme dökemediği sürekli bir paniğin esiri olmuştur. Savaş, inşam, insanın destekleme gücünün ötesinde bir sinir gerginliğine, ruhi bir baskıya ve hayvani teslimiyete maruz bırakmıştır. Fakat, makineyle haşır neşir ve ona bağlı olan insan, tüm bunları destekleyecek bir yol bulur. Hayranlık duyulacak bir makinedir kendisi! Ancak bu süreçte, her an kırılabilecek bir çelik kablo gibi, direncinin sınırları sonuna kadar zorlanmıştır.

Savaş koşulları yine de anormal ve istisnai olabilir. Bununla birlikte, dört veya beş yıllık savaş bile insan hayatında önemlidir. Savaş koşulları sonunda insanın neredeyse günlük haline dönüşür. Zira, “anormal” ve “istisnai” şeyler, bir ölçüde daha az yoğunlukla her günün akışında düzenli olarak yeniden üretilir. İnsanoğlu, günlük işlerini bilek gücüyle yapmak üzere yaratılmıştır. Ama bugün görüyoruz ki sinek kağıdı üzerindeki bir sinek gibi sekiz saat boyunca hareketsiz, bir masada oturmaktadır. Onbeş dakikalık hareket, sekiz saatlik bir hareketsizliği telafi edemez. İnsanoğlu tabiatın güzel havasını teneffüs etmek üzere yaratılmıştır, ama teneffüs ettiği şey, asit ve kömür katranlarından oluşan kötü bir bileşimdir. Yaşayan bir çevre için yaratılmıştır, ama taş, beton, asfalt, cam, demir ve çelikten oluşan bir ay dünyasında yaşamaktadır. Temiz, göz kamaştırıcı taş cepheler arasında ağaçların boynu bükük, benzi soluk. Atların kaderini paylaşan kedi ve köpekler yavaş yavaş kentlerden kayboluyor. Sadece sıçanlar ve insanlar, ölü bir dünyanın sakinleri olmaya devam ediyor. Hareket alanı olan odalarda yaşamak, uzak mesafelere bakmak, küçük olsa da tarlalara açılan odalarda yaşamak üzere yaratılmıştır insan. Bir de şimdi görün. Nüfus artışının dayattığı kurallar ve mimari gerekliliklerin kuşattığı insan, şehrin sokaklarının anonim dünyasına açılan daracık mekanlarda yaşıyor.

Yalnızca işçi sınıfı değil her insan bu zor durumdadır ve bu konuda yapılacak bir şey de yoktur. Bir zamanlar anormal olan şey şimdi olağan, standart hale gelmiştir. Bu durumda bile insanoğlunun bu tuhaf yeni ortamda içi rahat değildir; ondan istenen gerilim de hayatına ve varlığına yüklenmektedir. Kaçmak ister; rüyaların tuzağına düşer. Uymaya çalışır; örgütlerin hayatına düşer. Kendini uyumsuz görür; hastalık hastası olur. Fakat yeni teknoloji toplumu, bu insani tepkileri kestirebilecek basiret ve yeteneğe sahiptir. Her türden tekniklerin yardımıyla ve gerçekten insanın çevresindeki şeyleri değiştirerek değil insanın kendisine yönelik eylemler yaparak önceden katlanılamaz olan şeyleri katlanılabilir yapabilmiştir teknoloji toplumu. Psikolojiye giderek daha fazla müracaat edilmektedir. Moralin ne derece önemli olduğunu herkes bilmektedir! Morali sağlam olduğu müddetçe en çetin ve en insanlık dışı yaşama koşullarına katlanabilir insanoğlu. Sayısız psikolojik örnek ve deney bunu teyit etmektedir.

Tekniğin insandan azamisini istediği bir dünyada, her zaman sağlam ve gergin bir irade dışında bu azamilik elde edilemez, sürdürülemez, (bazen istenildiği gibi de) geride bırakılamaz. İnsan, tabiatı gereği böyle bir iradeye sahip değildir. Böyle yüce bir duruma tabi olarak hiçbir şekilde hazır değildir. Buna doğal olarak sahip olsa bile coşkunluk ancak birkaç dakika sürer. Ama yine de sürdürülmelidir. Bireyin savaşa (ya da barışa) azamisini vermesini ve tekniğin kendisini zorladığı berbat yaşam koşullarının sonucu olan bitkinlik ve şevksizliğe direnmesini sağlayacak psikolojik koşullar oluşturulmalıdır.

1914 yılı başında kısa bir savaş bekleniyordu. Askerlerin moralinin uzun bir savaşa dayanamayacağı söyleniyordu. Aynı kehanet, 1941’de Almanya’nın topyekün bombalanmasının başlangıcında yapıldı. Böyle bir savaşa insanoğlunun uzun süre dayanamayacağı söyleniyordu. 1917’de, Rus Devrimi’ne eşlik eden sefaletin kısa sürede komünizmin çöküşünü getireceği ilan ediliyordu. Bu tahminlerin hiçbiri doğru çıkmadı. Moral, tek başına moral, insanın sağlamlığını muhafaza etti. Bağlandıkları tarafa bağlı olarak insanlar Hitler’e, ülkelerine ve komünizme inancı yücelttiler. Fakat bir inanç meselesi değildi bu. Katlanılmaz olanı katlanılabilir yapmaya matuf son derece etkin bir moral aşılama meselesiydi gerçekten. Yoğun Müttefik bombardımanı ile yoğun Alman propagandası arasında, Alman propagandası galip çıktı. Amerikalıların Stratejik Bombalama Servisi, tüm bombalamalara rağmen 1944’e kadar sanayi üretiminde kayda değer bir azalma olmadığım ve Alman işçilerin eskisi gibi şevkle çalıştıklarını kabul etmeye mecbur kalmıştı.

Buna karşılık, psikolojik motivasyonun yokluğunda sanayi üretimi derhal düşer. İnsan, kıtlığa, sıkıntıya ve en anormal koşullara dayanabilir. Psikolojik olarak sağlam olduğu müddetçe yoğun ve kalıcı çaba sarfedebilir. Toplumumuz, inşam, her zaman kırılma noktasına yakın olduğu bir konuma yerleştirir, ondan da aynı çabayı ister. Kırılmaması veya geride kalmaması için (tam da teknik gelişmenin menettiği şeydir bu), kendisinde olmayan ruhi güçlerle donatılmalıdır. Ruhi güçler bu nedenle başa bir yerden gelmek durumundadır. Bu, “kendini durduran” montaj hattı sistemi örneğindeki gibi bazen çok basit bir iştir. Yorgunluktan veya memnuniyetsizlikten işçilerden biri işlemlerini bitiren diğerlerinin gerisinde kaldığında üretim hattı durur, diğer işçiler de durmaya mecbur olur. Friedmann’a göre, “geri kalan işçi görür ki meslektaşlarını kazanabilecekleri ücrete mani olmaktadır. Onlara karşı suçluluk duyar. Bu duygu, yorgunluk veya memnuniyetsizliğe rağmen onu fiilen kolektif tempoya geri dönmeye zorlayan bir psikolojik dürtü görevi görür”. Bu psikolojik dürtüler çok sayıdadır, çoğu kere de yaşam koşullarının kendiliğinden ürünleridir. İdeolojiler iyi bir örnektir. Burada siyasal ideolojilere değil, Reader’s Digest’te bulunabilecek çok daha sınırlı türden ideolojiler kompleksine işaret ediyorum.

O halde teknik kendi ideolojisini getirmektedir. Ve her teknik gerçekleştirme de kendi ideolojik gerekçelerini doğurmaktadır. Wengert’in Tennesee Vadisi Otoritesi (TVA) hakkındaki son incelemesi bu olguyu ayrıntılı olarak ele alıyor. TVA başlangıçta hidroelektriği geliştirme ve tehlikeli selleri önleme amacı taşıyan tamamen teknik bir programdı. Program uygulandı ve üretilen enerji civar bölgelerde hakkıyla dağıtıldı. Bir kısım insanlar hakkında ne derse desin faydalı bir girişim olduğu görüldü. Başlangıçta TVA’nın kültürel yansımaları yoktu. Fakat programın somut sonuçlar doğurması öncesinde bile mitos gelişmeye başladı ve TVA bugün ABD’de bölgeselciliğin simgesi haline geldi. Ona çeşitli faaliyetlerin koordinasyon ve entegrasyonu işlevi; doğal kaynakların metodik gelişmesinde bir rol; kamu ve özel federal ve yerel kurumlan etkileyen bir ademi merkezileşme görevi; ve hatta bir eğitim görevi verilmiştir. “Yürüyüşe geçen demokrasi” türünden söylemleri duymaktayız. Fakat bu mitostaki hiçbir şey gerçeklere işaret etmemektedir. Somut, teknik ve hakiki gerçeklerden başlayan şey bir ideolojik yapılar dizisidir. Ancak bu gerçekler hiçbir şekilde bu türden yapılar ima etmez. Bu türden mitos yapıları, politikacıların, ekonomistler ve sosyologların çoğu kere sorumlu olduğu ahlaki anlatımlarda yatmaktadır. Basın ve radyo bu hikayeleri alıp popülerleştirir. Durmadan kafasına sokulan problemlere çözüm bulamamasından hep tedirgin olan halk, çözüm gibi görünen şeye sarılır, destek olur.

Bu noktada bir ideoloji doğar ve demokratik ülkelerde, kamuoyuna dönüşür. Halkın bunu benimsemesinden sonra bu mitos temelinde başka teknik düzenler planlanır. Sonuçta, TVA’nın hiçbir şekilde ima etmediği ideolojilerin bir fonksiyonu olarak, Missouri Nehri için benzer programlar önerildi. Fakat benzerlik sadece görünüşteydi. Sembollerin bu toptan üretiminden teknik değil, insan sorumludur. Belki de, insan ile tekniğin temasının bunu mecburen doğurduğunu söylemek gerçeğe yakın olur. Bu kadar çok çaba ve bilginin, bu kadar göz kamaştırıcı sonucun yalnızca maddi etkiler doğurmasına halkın inanması gerçekten imkansızdır. Büyük bir barajın elektriğin dışında bir şey üretmediğine doğrusu insanlar inanmaz. Fransa’daki baraj mitosu, kitle insanının kendi büyük çalışmalarına taptığı, kendisini bunlara sadece maddi bir değer atfedecek duruma getirmediği gerçeğinden kaynaklanıyor. Ayrıca, bu çalışmalarda büyük fedakarlıkların sözkonusu olmasından dolayı fedakarlıkları meşrulaştırmak gerekir. (Propagandayı incelerken bu gerçeğe geri döneceğim). Kısacası, insan, kendi çalışmasını meşrulaştırmak ve onunla meşrulaştırılmak için kendisine rasyonel ve teknik nitelikli bir din yaratır. TVA mekanizması, bu sürece şahane bir örnek sunmaktadır.

Bu nedenle psikolojik araçlar yoluyla insandan son çabasını çıkarmak ve aynı zamanda yeni toplumun onu menettiği dezavantajlara dayanmaya zorlamak mümkündür. Bu, psikolojik tekniklerin ilk amacıdır. Teknik olarak tek önemli şey üründür, üretimdir. Tekniğin yasasıdır bu. Bu ürün ancak ruhuyla bedeniyle insanın topyekün seferber edilmesiyle elde edilebilir. Ve, tüm insani ruhi güçlerin kullanımını gerektirir. Bu düşüncelerden sonra, sıkça atıfta bulunulan “Üretimi artırma çabası, insanın tüm dengesi tehlikeye düştüğünde durmalıdır” ifadesini kabul edemeyiz. Eğer bu denge stabil veya statik olmuş olsaydı bu ifade kabul edilebilirdi. Ancak, tamamen yapay araçlarla giderek keyfi olarak oluşturmak mümkünken denge ne anlama gelmektedir? Psikolojik araçlar tüm sınırları geri çekmeyi mümkün kılarken limitler ne anlam ifade eder? Sabit bir yapı insan için artık yok. Kendisinden hiç üretemeyeceği şeyi biz insandan alıyoruz. Makine, insana, kendisinden beklenen maddi taleplere uymasına imkan tanır; psikolojik manipülasyon da bunu manevi olarak mümkün kılar. Tüm tekniklerin birbirleriyle ilişkilerinden doğan insan ruhunun manipülasyonu, yukarıda verilen ifadenin saçmalığını ortaya koyar. Tüm insanın dengesi mi? Teknik toplum, insanı, bir asır öncekinden çok farklı bir bütün olarak yeniden yaratma yeteneğine sahiptir. (Kullanılan kriterlere göre) “dengeyi” daha yüksek veya daha düşük noktalarda kurabilir. Her halükarda, teknik çağ öncesinde sürdürülenden farklı seviyede bir denge kurabilir.

Views: 31

Ekofaşizm Nedir? Biomerkezci Sol Bir Analiz – 3 – David Orten

Ekofaşizm Kavramını Kullanmak Doğru mudur?

A. “Akıllı kullanım”

Esasen ekofaşizm kavramını Kuzey Amerika’da güya “Akıllı Kullanım” denen hareketle beraber düşünmüşümdür. (Amaç “kullanmak”tır, “Akıl” bir halkla ilişkiler örtüsüdür). Bu bağlamda “Akıllı Kullanım” esasen tüm Doğanın insan kullanımı için müsait olduğudur. Doğa, parklar ya da yaban hayatı koruma alanlarına “kapatılmamalı”, insanın “kaynaklara” erişimi daima öncelikli olmalıdır. “Akıllı kullanım” durumunda olan biri, “geleneksel” faşistçe faaliyetler düşünüldüğünde, ekolojiyi savunanlara ya da hayvanları savunanlara karşıdır. Anladığım kadarıyla bu durum -yukarıda yazdıklarıma karşın – ekofaşist teriminin kullanılmasını meşru kılar.

1984’te Nova Scotia’daki toplantıda (Atlantik Vegetation Menagement Association tarafından hazırlanan sözümona bir Eğitim Semineri) “Akıllı Kullanım” hareketinin üç ideoloğu – Ron Arnold, Dave Dietz ve Maurice Tugwell) konuşmuştu. Mesaj “bir hareketle savaşmak için bir hareket gereklidir” şeklindeydi. Başka bir şekilde söylersek Arnold’a göre ne endüstri ne de iktidar çevre hareketlerine karşı açık bir şekilde karşı koyamaz. Bundan dolayı “Akıllı Kullanım” hareketinin bu işi yapması zaruridir.

 “Akıllı Kullanım” hareketinin faşist bileşenleri şunlar olmuştur:

1. Bazı kerestecilik, madencilik ve balıkçılık ve kendi tüketici yaşam biçiminin tehlikede olduğunu düşünen patlayıcı endüstrisi ile ilişkili olarak çalışan, popüler olarak yanlış yönlendirilmiş kişiler;

2. Politika/medya etkisi ve para sağlayan benzer endüstrilerle bağlantılı endüstriyel kapitalist ekonomik çıkarlarca verilen destek;

3. Nefret propagandası tarafından etkilenmiş olarak isteklilik, çevreciler ve taraftarlarına karşı şiddet kullanma ve gözdağı verme, onları şeytanlaştırma/günah keçisi yapma,

4. “Akıllı Kullanım”ın faaliyetlerine kanun uygulayıcılarca sessiz verilen destek; ve

5. Sadece insanın tüketimi ve endüstrisi için var olan eski ormanlar, okyanuslar ve deniz yaşamı ve genel olarak doğanın konu olduğu endüstriyel paradigmanın en derin çevre krizinde zorlayıcı olmayan bir atmosferde açık tartışmalara girmemek…

Kanada’da esas olarak iki çeşit “Akıllı Kullanım” faaliyeti görüyorum. Biri, çevrecilere karşı kereste endüstrisi işçilerinin eylemlerini dikkate alıyor. Mesela British Columbia’sında eski ormanların kesilmesine girişi engellemeyi kaygı ediniyorken diğer ekofaşist “Akıllı kullanım” faaliyeti esas olarak fok balıklarına karşı yönlendirilmiştir ve ikincil olan sadece fokları savunmaya gönüllü olanlara karşıdır. Böylece bir “Akıllı kullanım” insanı odağa yerleştirmiştir ve diğeri ise yaban yaşamına odaklanmıştır. Ekofaşist faaliyet denebilecek son bir örnek ise Uluslararası Orman Ürünleri işçileri ve diğerlerinin British Columbia’da Elaho Valley’de Eylül 1999’da kesilen ağaçların taşındığı yolu kesen çevrecilere karşı gerçekleştirilen fiziki saldırıda görülür. British Columbia Environmental Report,  Kış 1999 sayısında ve daha fazla ve teferruatıyla Earth First! Journal’ın Aralık-Ocak sayısında bunlar yazılmıştır. 

Bir diğer “Akıllı Kullanım” ekofaşist tipi faaliyet, özellikle Kanada’nın doğu sahillerinde fokların öldürülmesiyle ilgilidir. Öyle görülüyor ki foklara ve onları savunanlara yönelik bir nefret var. Bu fok avcıları ve pek çok balıkçıya, balık endüstrisinin şirketlerden oluşan bileşenlerine, federal ve eyalet idarelerine, özellikle Newfoundland ve Labrador hükümetlerine kadar genişletilebilir. (Örneğin eyaletin balıkçılık bakanı John Efford’un aşırı derecede öfkeli “Foklardan nefret ediyorum” konuşmasına bakınız.) Foklar balıkçılığın, özellikle morina avlanmasının, başarısız olmasının günah keçisi oldular. Kötü bir hükümet destekli savaş, devletin tüm kaynaklarını kullanma foklar üstünde sürdürülmüş oluyor. Bugün dünyada yaban hayata dair en büyük yıllık kıyım her kış Kanada’nın doğu sahillerine gençleriyle gelen buzul fokları (harp ve kapüşonlu foklar) ile ilgilidir. 275.000 Harp ve 10.000 kapüşonlu fok bulunmaktadır. Her dürüst ve bilgili kişi bu sayıların (buzda öldürme şartlarını hazırladığının) çok aşırı olduğunun farkındadır.  Atlantik deniz bölgesinde yaşayan gri foklara yönelik armağanlı bir “av” da vardır.

Yukardakilere ek olarak: çalışmalarında ek olarak fok infaz planları da vardır. Balıkçılık Kaynaklarını Muhafaza Etme Konseyi denen kuruluş federal balıkçılık bakanına sunulan Nisan 1999 Raporu’nda yumurtlama döneminde ve yavru morina balıklarının korunmasını onaylarken, şunları yazmaktadır:

1. Fok sürülerini şu andaki nüfuslarının % 50 oranında azaltılması;

2. Sable adasındaki 20.000’in üzerindeki gri foklar için deneysel bir gri fok hasadının oluşturulması; ve

3. Tüm fokların öldürüldüğü sınırlı sayıdaki güya “fokların izole edildiği” bölgenin tanımlanması. Bu bölgelere Northumberland Strait, New Brunswick’in deniz tarafları ve Prince Edward Adası ve diğer alanlar dahildir.

Balıkçılık Kaynaklarını Muhafaza Etme Konseyi’nin foklar hakkındaki “Koruma için fokları öldürmemiz gerekiyor” beyanının ekofaşist bir aldatma sayıyorum. Ben aynı zamanda “Foklar çoktan da fazla” olduğundan dolayı deniz eko sisteminden yok etmek için aktif olarak çalışanları da ekofaşist olarak görüyorum. (Böyle insanlar için sanki çok fazla insan ya da balıkçı yokmuş gibi görünüyor).

Endüstriyel kapitalist toplumlar sürekli büyüyen ekonomiye, ekonominin esas parçası olarak artan tüketiciliğe, sürdürülemez ekolojik karbon ayak izine vs. ve artan nüfusa sahipler. Bunu değiştirmek için, (“kullanıma” açmak ya da öyle bırakmak gibi) kalmış küçük bir yaban doğa için mücadele için hiçbir isteğe sahip değildirler ve giderek vahşileşmektedirler. Kapitalistler ya da işçiler, ölümcül kısa dönem çıkarlar için ortaya çıkmayı reddeden, endüstriyel kapitalizmin devamında menfaatleri olduğunu düşünen kapitalistler ya da işçiler ekoloji pahasına durumu şiddetle savunmaya hazırdırlar. Fakat pek çok çevreci aktivistin yüzyüze olduğu bu gerçek “sahnede” olmasına rağmen, derin ekoloji hareketini ve taraftarlarını ekofaşizmle ilişkilendirme teşebbüsü devam ediyor görünüyor – yani ekofaşist saldırıları deneyimleyen pek çok insana iftiralar devam etmekte!

Çeviren: Alişan Şahin

Views: 65

Devletleşme, Yöneticilerin Ortaya Çıkışı ve Deve Cemal Çetesi – 2 – Bayram Bey

Güçoluşu (siyaseti) kesen tarih inancı ve şeylerin tarihselliği

    İkincisi kavramlar sosyal, toplumsal/topluluksal, güçoluşsal (siyasal), hatta geçim bilgisi, altyapı ya da geçimlik üretimi alanlarında pek bir şey anlatmamaktadır. Örneğin Osmanlı tarihçileri devletin 1299 yılında kurulduğunu yazar. Bu ilgili çoğunluk tarafından benimsenir. Bir öğretim üyesi, görevlisi ya da konuya ilgişli (meraklı) biri  de bu tarihin 1302 olduğunu dayanaklarıyla ileri sürer. Burada temel sorun görünmeyen bir sorundur. Devlet nedir? Hangi kurumlar oluşursa devlet ortaya çıkmış sayılır? Devletin de bir yaşam süresi var mıdır? Devlet örgütleri kuruluş aşamasında nasıl işler? Devletin dini, düşüncesi, örgütlenişi (örgüt tarzı), yönetişi nasıl ve ne zaman oluşur? Devlet neye dayanır; neyin üzerine kurulur?.. Daha onlarca sorunun cevabı aranacakken “1299’da devlet kurulur.” Birileri de buna karşı başka bir zamanı öne sürer. Gerçek sorun nerededir, nasıldır, nedir? Yanıtlar oluşturma, sorunlar oluşturma ya da sorunsallaştırmalar soyut, ereksiz, yaşamdan ve gündeliklikten koptuğu için, başka deyişlerden biriyle söylersem sanallaşır (farazileşir). Yaşayışlara, yaşayış alanlarına, yaşayış ilişkilerine değmeyen, onları en azından katlanılır kılmayan doğaüstücü, aşkınlıkçı tartışmalar boşunadır. İnsanın ve ilişkilerinin oluşturduğu kendine yeterli kümeleşme ancak bu tartışmaların yanında gündeliği de sorunlaştırmalı, yanıtlamalıdır. Gündeliği de üretip çözmelidir. Gündelik yaşamı işletmeli, oluştan oluşa akıtmalıdır. Kesikli de olsa, kopuşlu da olsa gezegenin yaşamını durmadan oldurmalıdır.

Bütün bunların ereği (hedefi) soyutlamadaki her insanın kendine yetmesi, amacı (gayesi) ise somutluktaki ya da gerçeklikteki insan ilişkileri ağının ya da başka bir söyleme ile insan kümesinin gereksinimlerinin elbirliği, işbirliği, duygubirliği, yalnızca bunda geçerli olacak düşünce birliğiyle yardımlaşma, dayanışma ve öbeğin, topluluğun her kişisinin gereksindiği kadarın kotarılmasıdır. Bu yapılamadan insan tekinin kendi dışına açılabilmesi olanaksızdır. Bu düşüncenin kuruluşundaki sorun da hiçbir zaman ve yerde var olmamış insan tekidir, anamalcı bireydir, devlet düzeninde nesneleştirilen hukuksal bireydir… Devletli hukuk alanında topluluk ve toplum yoktur. Suç bireyseldir, ödek bireyseldir, ödül, karşılık, kazanç bireyseldir. Devlet uzlaştırılamaz düşünce, inanç, davranış, tutum ve edimler içindedir. Gereksindiğinde toplumu (var olmayanı, olamayacak olanı) özneleştirir, gerektiğinde görünmeyen suç örgütleri oluşturur. Oluşturduğu toplumdan destek yardım ister. Gereksindiğinde de bireyi (var olmayanı, olamayacak olanı) öne çıkarır. Aşkınlığın İnancını örgütlerken kendi yersel inancının dışında kalan inançları (aşkın, içkin, dışarılı inançları) yok etmeye çalışır. Öldürmeyi engelleyici kurumlar kurarken bir yandan da öldürme aygıtı örgütlerini geliştirir, etkili olmaları için onları sürekli donatır, yeniler. Uzlaşmaz çelişkileri içinde belli bir süre zor yoluyla var olabilen aygıtlar en azından bilgisine ulaşabildiğimiz yaşanmış zamanlardaki bütün bildik aygıtların zor altındaki Biraradalıkları dağılıvermiştir. Bu bilinen bir sonuç ya da toplumbilgisinin “olgu” kavramıdır. Devletin bilgi üretme aygıtlarının içtenlikli, çoğu zamanda da uyruk yönlendirici bir tavırla ürettiği bilgilerde devletin sürekliliği değişmez bir olgudur. Buna göre her son devlet aslında ilk devletin biçim değiştirmiş bir uzantısıdır. Elbet kargaşalıklı ve devlet kurumlarının etkisizleştiği, yok olduğu dönemler olabilmiştir. Bu durum onaylanmaz, benimsenmez. Tersine kesiklik, kopma ya da devletsiz bir dönem insanlığın tarihöncesinde ve tarihinde olabilemez bir şeydir…

     Oysa zamanda ve yerde şu anda usuma gelen onlarca devletsiz dönem olmuştur. Tarihöncesine ilişkin on binlerce yıl sürmüş zamanla ilgili varsayımları bir yana itersek, yakın tarihte Selçuklu toplulukları beş on kez devletsiz yaşamıştır. Örneğin Kut Almış oğlu/ Kutalmışoğlu Süleyman “şah” 1084’te öldükten sonra Rum’da Bizans ile  İran Selçuklu egemenliği sınırları dışında (egemenliğin olmadığı büyük bir bölgede) yurt tutan, göçebe ve kentli topluluklar bir devlete uyruk olmadan yıllarca yaşadılar. Devletsiz bir yaşamda var kaldılar, çoğaldılar, yaşamlarını günden güne ürettiler, bilgiden mallarına dek çok şeylerini artırarak oğullarına kızlarına, kandaşlarına bıraktılar.  1092 yılında İran Selçuklu sarayında eldelik tutulan Süleymanoğlu 1. Kılıçarslan’ın çok sonraları “Anadolu” diye adlandırılan ıssız (ıs-sız: kimsenin mülki olmamış) topraklara gelişi ve bir devlet egemenliği kurmaya uğraştığı yıllar da -1092 ile 1096 arası- obalar, oymaklar, soylar, boylar, boybirliği ve boybirlikleri için devletsiz, başıyok/başsız bir yaşayış içinde geçti. Bu değişik topluluklar içinde insan kişisi kendi ilişkileri, topluluk ağları içinde yaşadı, çoğaldı, bilgilendi, üretti, tüketti, paylaştı ve çaldı çığırdı…

     Yine hemen izleyen yıllarda 1. Kılıçarslan’ın İran Selçuklu ordusu tarafından Habur ırmağı kıyısında bir savaşta öldürülmesinden (1107) sonra, yine onun eldelik oğlu Melikşah tam iki yıl sonra – 1109’da- Malatya’ya geldi. Tahta oturtulmasına oturtuldu ya, –siz bunu 1. Kılıçarslan’ın üst yöneticilerinin düzenlediği simgesel bir eylem olarak anlayın. Çün devlet yok, taht yok, saray yok, uyruk yok!- bunun anlamı yalnızca geleceği kuracak bir tasarının törensel bir yerine getirilişiydi. Bu devletleşme niyeti, bu egemenlik kurma cançekmesi de Rumlu topluluklar için yine karışanı olmayan –el koyma, zorla alma, zorunlu armağan, gönüllü verginin olmadığı bir dönem-, bu yüzden toplulukların, boyların; ırk, din, dil ayrımını doğal saydıklarından, ayrıcalığı, ayrılığı ve egemenliği uslarına bile getiremeden yan yana, iç içe yaşadıkları, birbirlerinden kız alıp verdikleri, düğün dernekleri birlikte kutladıkları yıllar. Bu bölücü, parçalayıcı, yönetici ayrımların ayrımına varamadıkları yıllar. Bu dönemler toplulukların ve dolayısıyla topluluk içindeki insanın doğal durumunda bulunup çalıştığı, ürettiği, alıp sattığı, kendine yettiği ve artık ürünü olmayanlara pay ettiği yıllar. Doğal bir durum ki insanın yapıp etmeleriyle oluşmuş bir topluluk düzeninin doğallığı akışında. Selçuklularda daha nice böyle masalsı dönemler yaşandı. Germenlerde, Franklarda, Keltlerde, Japonlarda kısacası insan topluluğunun, topluluk birliklerinin olduğu her yerde devletsiz yıllar insanın/topluluğun gündelik geçimliklerde kendine yettiği; olursa eğer, artık ürünleri yakınlardaki topluluklara da paylaştırdığı, üleştirdiği, bölüştürdüğü yıllar.

Bircik de Osmanlı alanından bir duyumluk (haber), bir anlatım (rivayet) vereyim. Çoğumuzun bildiği Osmanoğlu “devletinin” ilk dağılışı sonrası yaşanan Devletsiz Dönem ya da “Fetret Devri”. Birinci Beyazıd (1. Muradoğlu) bugünkü Ankara/Esenboğa’da Timur’un komutanı Esenboğa ile Timurlenk’e yenilir (Topal Timur; bugünkü Özbekistan’ın 14. yy. son çeyreğindeki devletsiz döneminde çetesinin verdiği bir baskında bacağından yaralanmış ve topal kalmıştır: lenk). Sonra Timur 1402 güzünde Osmanlının dağıttığı, üstlerine egemenlik kurduğu bütün beylikleri eski topraklarına yerleştirir. Beylikler devlet düzenini dayatmaz topluluklara. Dayatamazlar da; çünkü bey ve beylik topluluklara dayanan bir örgütlenmedir. Başka bir deyişle ayrı ayrı toplulukları bir beylik toplumu sayan bir devlet, bir egemenlik, bir erk yoktur. Orada boylar özerk, boylarbirliği ise gerektiğinde işletilen bir örgütlenmedir. Atanmışlardan oluşmaz; tersine soy örgütlerinin, kandaş örgütlerin ya da söylencelere dayanan saymaca kandaş toplulukların beyleri ve toplulukların eli pusat (ya da silah) tutan kişilerin çağrı üzerine toplanması, güçbirliğine gitmesiyle işleyen bir boylarbirliği.  İşte Anadolu kimilerince 1402-1418 arası kimilerince 1402-1412 arası devletsiz kalmış ve 1. Beyazıd’ın oğullarının egemenlik dalaşında karındaşların birbirinin karnını deştiği, bu arada destekçi toplamak için topluluklara yer yer yağ çektiği, yerine göre baskı uyguladığı yıllarda bile topluluklar, soylar, boylar kendi yaşamlarını üretmiş, kendilerine yetmiş, düğün dernek kurmuş, derleşmiş, derlenmiş ve yeniden çoğalmışlardır. Varsayımsal bir çünkü, o devletsiz yıllarda en azından birçok boy soy “vergi ya da zorla algı”dan kurtulduklarından bolluk içinde pek çok varlıklarını paylaşmışlardır.

     Baskın yaşam biçimi göçebeliktir. Yaylalar ortak, sürüler nerdeyse eşit sayıda koyun keçi besleyen büyük ocakların (bir ocak bazen 30 kişiden oluşur ki, moğolcada buna oba denir) sorumluluğundadır. Sorumluluğu olan özerk ocakların tüm varlıkları kendi aralarında ortaktır. Hiçbir ocağın ötekine yaşamlık tüketim nesneleri için gereksinimi yoktur. Yaylalara göre sürüler beslenebilecekleri büyüklüğe dek ocaklar arasında birleştirilebilir. Sürülerin bakımı ocaklardan bir iki kişiye sırayla verilir. Kentler ise ağırlıklı olarak kent dışındaki tarlalarda bahçelerde, bağlarda yetiştirilen ürünlerle beslenmektedir. Her kentin el zanaatçıları belirli örgütlerde ortak çalışan insanlardan oluşur. Kent, daha uygunu bir kasaba (örneğin Aydın/Birgi, Beyşehir, Finike, Karaman birer beylik yerleşkesi olarak o dönemlerde bin ile üç bin kişinin yaşadığı küçük birer kasabadır) pazarı ve zanaatçılarıyla geniş bir bölgenin alışveriş yeri ve her türden gereksindiği nesneyi bulduğu, aldığı ya da mal ile malı değiştirdiği (takas ettiği) bir yerdir.

     Sözün kısası ancak toplulukta, birbirine erişilebilirlikte, iç içe sürdürülebilir bir yaşamı (dünün mahallesi, köyü, mahalleliliği, köylülüğü, ailesi, akraba ve hısım yerleşimleri, yardımlaşma ve dayanışmanın devlet kurumlarına karşın, onları karıştırmadan ya da onların karışamazlığında sürdürüldüğü bir yaşam uzamı –yer, dönem, tinsellik, duygudaşlık, ilişkili bir törellik- ve yüz yüzeliği olan bir uzamı) ilgilendiren her alanda Bütün sorulara karşılık verilebilse, bu yanıtların birbirleriyle tutarlılığı olabilse bile yine görünmeyen, usa gelmeyen sorunlar varkalacak, ortaya çıkacaktır. Bu yurtlarda (toplulukların yaşam yerlemleri) geçmişin Karamanoğulları, Germiyanoğulları gibi yapılar 1299’da Osmanoğulları’ndan daha geniş, kapsamlı devletsi bir yapı ve işleyişe sahipken, daha güçlü savaş örgütlerini toplayabiliyorlarken, üstelik Karamanlılar etkisiz kılıp dağıttıkları İlhanlı ve Selçuklu devlet yapılarının etki alanına, yakınına ya da zaman zaman (örn. 1277’de) içine yerleşmişken –hazır kurum ve yöneticileri, yönetme uygulayımları/ teknikleri, yönetim bilgisi, egemenlik altındaki toplulukların yönetilme alışkanlıkları varken…- neden devlet değillerdir?

     Osmanlıları devlet kılan ayrımlılık, tekillik toplumsal, güçoluşsal, geçimlikçi üretimsel, kısacası bütün devletli topluluk/toplum yapısının ayırıcı özelliği nedir? Buna bildiğim kadarıyla karşılaştırmalı da olsa bir yanıt verilemez. Tekilliklerin, oluş ve akışların ya da ayrımlılaşmaların özgünlüğü, bir kezcikliği konusu… Belki de Osmanlı tarihçilerin o yılında kurulmuş bir devlettir. Belki de Domaniç yaylarında bir cuma günü Osman Bey “tahta oturtulmuştur”.  İnandıkları ve öne sürdükleri gibi olsun!

     Ancak bizim derdimizse bambaşka. Birçok olaylaştırma, tarihlendirme, toplak kurma (sınıflama), genelleme, soyutlama, ilkeleştirme, ulamlı buyruklaştırma (Kantçı kategorik emperatif), yaygın bilinen gizli bir varsayımdır. Bu hem yaygın hem bilinen hem gizli varsayım hem de bilinen bir olgu olarak  sosyal bilgici, insan bilgici bilim tarafından sürekli yeniden kurgulanarak ve üretilerek doğaüstü bağlantılarla, yaklaşımlarla gerçekdışı bir hal alır ve Türkiye Cumhuriyeti Kara Kuvvetlerinin “2500 ‘den artık kuruluş yılı” kutlamalarına ya da Pehlevi hansoyunun (ya da hanedanının) “İran devletinin 2700. kuruluş” törenlerine temellik eder. İnandıklarından mı? Görünmek istedikleri gibi olsun!

“en iyinin izinde” yelikmeler (ya da yeldirmeler), aristocu varsayımsal erekçiliğin (telosçuluğun) gene de hoşluğu

     Üçüncüsü bu yazı  “en yeni olan”ın her durumda en iyi, güzel, gelişmiş, doğru, güçlü, uygun olduğuna inanmayan bir anadüşünceyi örtük ve açık savunacaktır. Bu savı belirginleştirmek için üstte sorduğum gibi soruları silikleştirmekten kaçınmaya çalışacaktır. Bunu da var olan kavramların zamanı ve yurdunu, kullanım alanlarını gözönüne alıp onları güncelleyerek yapabilir. Bazen de güçlü bir becerikliliğin bir görünüp birden yittiği andan bir yenileştirmeyi çekip o anın elinden alarak yürekli bir yeniden oluşturmayla (neoloji) yapabilir. Bunu yapamadığı yerlerde dili yamultarak, çekip sündürerek, bozarak ve ölçüp biçerek yeni kavramlar, tanımlıklar ve adlandırmalar türetecek. Antoni Negri’nin birçok yerde dediği gibi bir işleme, yeniden yaratma bu yaklaşım. Aynı zamanda bir çeviri ve daha fazlası:

Ancak söz almak sadece kişinin kendisini ifade etmesinden ibaret değildir ve konuşma özgürlüğünden çok daha fazlasıdır. Söz almak sözcüklerin kendisini dönüştürmek, onlara yeni anlamlar kazandırmak, toplumun yeni eylem ve davranış mantığıyla bağlantılı anlamlar vermektir. Söz almak aynı zamanda insanın kendisinden çıkması, yalnızlıktan kurtulması, diğerleriyle ve topluluk inşa etmesidir. Her iki şekliyle de söz almak bir tercüme sürecidir.

İlk anlamıyla söz almak politik dağarcığımızdaki önemli terimleri, sanki yabancı bir dil bugün yaşama ve hareket etme tarzımıza uygun olarak tercüme edilecekmiş gibi ele alır. Bazen bu yeni terimlerin icat edilmesini gerektirir ama çoğu kez varolan sözcükleri geri alıp onlara yeni bir önem kazandırmakla ilgilidir. (A. Negri ile M. Hardt, Meclis, ç. A. E. Pilgir 2019, s. 208)

     Burada belli kavramları dar içerikleriyle ya da yalnızca bir göndermesiyle kullanacağım. Şöyle ki, “Türkler” yerine “1921’de Çorum/Alaca Türkmenleri” gibi ayrım gösteren kendi özelinde (bizatihi, zaten) bilinen ve kullanılan kavramları kullanacak. Çünkü “Türkler” kavramı 1921’de pek çok kişiye pek bir şey anlatmaz ya da başka anlamları vardır (örn. alevi topluluklarda “türk” hanefi ve şafileri imler). Türklük ve Türk kavramı daha açıkça tanımlanmamıştır o yıllarda. Yer, zaman, durum, ilişki belirtilmezse anlam anlamagücü ya da anlağa dokunmaz bile. Gerçek ve gerçeklik birazcık da olsa ayrımlar ortaya konularak, çözümleme, ayrıştırma, açımlama yapılarak, açılanı bir araya toplayarak ancak bu gelgitlerle ortaya konma olanağına kavuşabilir. Genelleme, bir araya getirilemez parçaları yığarak yapılan birleştirmeler olsa olsa kurgulanmış gerçekleri örtüp silikleştiren “düşüninançsal/ideolojik” bilgilere hizmet eder. Düşüninanç yaşamı her yerinden, her yönünden kesen güçoluşların/siyasetlerin önde gelen bir aygıtıdır.

Bu yazıdaki uzak yakın değinilerde Selçuklu, Osmanlı ve Türkiye yerlemlerinde devlet yöneticilerinin yetişme koşulları ve görevlerinde gösterdikleri uygulayış becerileri, özellikleri tarihin her dönemi için geçerli sayılan ulusçu değerler ve onların bengi yüceliği açısından değil dönemlerinin bakış açısıyla belirlenecek, açımlanacak.  Deneme sınırları içinde “toplumsal”, güçoluşçu ve geçimlik bilgileri ya da üretim alanlarındaki “olguları” kendi özgüllüklerine göre irdeleyecek. Ulusçu, uluslararasıcı –enternasyonal- temelli düşünceleri ortalıktan/ merkezlikten ve tüm zamanlılıktan kaydırıp ele alacak. İnsanların özgürlüğü, eşitliği, toplulukların özerkliği ve daha yaşanılır bir topluluk oluşturabilmeleri “muradı/ereği” her açımlamada öne çıkarılacak. Bütün bu sorunlar ve olacaksa çözüm savları, önermeleri kurgusal devletsiz bir oluş üstünden irdelenecek. Bu kurgu insan türünün tarihinde binlerce yıl süren küçük topluluk yaşayışı ve devletsiz kalış dönemlerindeki yaşayış anlatıları üzerinden örülecektir.

Views: 55

Devletin Kökeni – 11 – İdeoloji – Harold Barclay

İdeoloji

Bir ideoloji daha geniş anlamıyla, günlük yaşam için bir rehber olan ve dünyayı açıklayan, aşikar ya da kendine içkin bir inanç dizisidir. Şöyle ki, özellikle oldukça uzmanlaşmış ve çokkültürlü bir toplum pek çok ideolojiye, çoğunlukla da mücadele içinde olan ideolojilere sahiptir. En popüler olanı egemen olan grupla ilgilidir ve bu okullarda, başka yerlerde ve büyük dinsel yapıların çoğunda tavsiye edilendir.

Bugün çok popüler gibi görünen materyalist teoride ideoloji toplumun temel ekonomik, teknolojik görünümlerinin saf bir yan etkisidir; kendi kendine nedensel bir önemi olmayanın imkan verdiği yan üründür. Diğerleri yanında Max Weber ideolojinin gerçekten de toplumsal tüm olaylarda ve kişinin kendi haklarında ciddiye alınacak etkili bir güç olduğunu iyi bir şekilde göstermiştir. Bundan dolayı o, kapitalizmin devam eden ekonomik süreçlerin saf doğal sonucu olmadığını fakat Protestan etiği dediği bir yaşama bakış açısı, düşünme biçiminin varlığı ile onun filizlenmesine yardımcı olduğunu göstermiştir. Şimdi ise daha genel olarak daha seküler, iş etiği gibi kavramlarla göndermeler yapılıyor.

Hristiyanlık ve İslam’ın oldukça başarılı olmasının nedenlerinden biri onların tektanrıcılığının devletlerin idarecilerine müracaat etmesidir. Bundan dolayı tek tanrı kavramı tek bir üstün idareciyi güçlendirmektedir.

Eğer kendileri tamamlanmış dinsel sistem değiller ise hemen hemen tüm ideolojiler dinsel inanç temelinde kurulmuşlardır. Bu tarz inançlar ritüellerini hayata geçirmeleri ile yeniden doğrulanır ve ifade edilirler. A.M. Hocart devletin biçimlenmesinde ritüellerin işlevini önemle belirtmektedir. Şöyle der:

“Entelektüellerimizin tek ekonomik çıkarları devlet kadar katı herhangi bir şeyi yaratabilir. Eğer sadece onlara dair bakınıyorlarsa ortak bir ritüeldeki çıkarlarıyla bir araya gelen cemaatleri her yerde görürler. Mademki ekonomi kazanma kanunudur, ritüel yaşamın bir kanununa yol açtığından dolayı onlar ritüel heyecanının ekonomik hırstan daha katı bir şekilde inşa edildiğine dahi rastlayabilirler.(35)

İlk devletlerin tarihi dinsel ideolojinin ne denli önemli olduğunu açıkça gösterir. Firavun bir tanrı-kraldı ve tapınak, din adamları, ritüel ve mit tüm devlet aygıtlarının onarılmasında bütünleyiciydi. Benzer şekilde Sümer ve daha sonra Babil’de tapınak ve din adamı devleti kutsallıkla tanımlayan ideolojiyi sağlamıştı. Tarih boyunca çok küçük bir değişim olmuştur. Tahminen devleti kiliseden sözde ayrı tutan seküler bir devlet olan ABD’de bile dinsel ideolojinin tüm yapı için destek vermeyi sürdürdüğünü çağrıştıran bir görünümü vardır. Tanrı devamlı surette Kongre’nin salonlarını ziyaret etmektedir. Tanrı ve servet hırsı bir paradan yapılmıştır; tanrı ve millet sadakat vaadiyle bir kılınmıştır.

Eski Sovyetler Birliği ve onun Komünist uyduları Tanrı’nın ismini çağırmazken, hepsi de dinsel ritüellere dair güçlü eğilimlerini sözde komünizme vermişlerdi. Marx ve Engels’in eserlerine kutsal kitap gibi muamele ediliyorlardı; onların kocaman portreleri kutsal ikon gibiydi; kişilikleri peygamber gibiydi; ilahiler ve büyük törenleri vardı. Tanrıları yoktu fakat diyalektikleri vardı.

Devlet her yerde bazı aşırıinsan, üstüninsan gücü özellikleriyle oluşturduğu itimat sayesinde varlığını haklı çıkarmış görünür. İdeoloji devlete meşruiyet sağlar.

Bu bölümü bitirmeden önce yazının devletin oluşması için temel öğeler arasında neden dahil edilmediğini açıklamak gerekmektedir. Bir devletin gerekli bilgileri kaydetmek için bazı teknikleri olmadan uzun süre yaşamasını tasavvur etmek gerçekten de zordur. Ve bundan dolayı devletlerin büyük çoğunluğunun bir yazı sistemine ulaşma imkânlarının olduğu hakikattir. Bundan dolayı yazıyı bu listenin dışında bırakmayı haklı kılmayacak yeterli neden vardır. Perulu devletler, Sahra Altı Afrika’nın sömürgecilik öncesi olanların büyük çoğunluğunda ve ESKİ Polinezyalıların tümünde yazı yoktur.

Sonuç

Bu bölümde devletin onu hazırlayıcı faktörlerin karşılıklı etkileşiminde ortaya çıkmış olduğu tartışıldı. Başka bir metaforu kullanarak denebilir ki tüm bu faktörlerin hepsi hafifçe farklı bir yola yönelebildiği durumda belirli bir toplum kaygan bir yamaçtan devlet şartlarına kayıp düşer. Bir durumda yeniden dağıtım sisteminin yoğun bir detaylandırılması pek çok yolu olan bir evrimdir ya da bir diğerinde, askeri yapıya daha fazla vurgunun vb. farklı vurguları ve farklı tarzı ve dürtüleri vardır. Nüfus, yerleşiklik, tarım, karmaşık bir işbölümü, yeniden dağıtım sistemi, özel mülkiyet, aşağılık/üstünlük ideolojisi ve hiyerarşisinin kurulduğu bir çeşit platform oluşturur. Gelişmişliği zayıf hiyerarşik bir toplumsal düzen ve aşağılık/üstünlük ideolojisine sahip bir toplumda devlet olmasını önleyebilmek mümkündür. Bu özel mülkiyetin büyük oranda önemli olmadığı yerlerde daha da mümkündür. Böyle bir olguya dair örnekleri sömürgecilik öncesi Afrika’nın başsız toplumlarında bulmak çok mümkündür. Devletin oluşma anı tüm faktörlerin bir araya geldiği zamandır ki bunlar her halükarda onu meydana getirmiştir. Bu eski ve ikincil devletler içindir. İkincil devletler, devlete sahip olmak durumunda kalmış olsalar da, bir devleti oluşturmak için minimal tarzda bu hazırlayıcı nitelikleriyle halen bir devleti oluşturabilirdi.

En azından bazı kişilerin bir kısmının bir diğerleri üzerinden güç elde etme güdüsü olmasa ve aynı zamanda nüfusun büyük bir çoğunluğu bu şartları küçük bir kesimin iktidarına sunmasa hiçbir devlet asla oluşmazdı.

Çeviren: Alişan Şahin

Views: 41

36 Teknoloji Toplumu – Tekniğin Hizmetindeki Kurumlar – Jacques Ellul

O halde devlet, tekniğin taleplerini karşılayacak organlar yapmaya koyulmaktadır. Bu noktada da bir dizi ihtimal ortaya çıkmaktadır. Fransa’da oluşturulan sistem, belirli bir ademi merkezileştirmeyi içerir. CNRS (Ulusal Bilimsel Araştırma Merkezi) hayli özerktir. Fakat bir yanlış anlamayı telafi etmek gerekir. Bu merkezin ismi bilimsel kelimesini taşıyor ama işi başka her şeyden önce teknik niteliklidir. Ancak, merkezi kuran ve çalışmasının bayraktarlığını yapan kişiler iki kavramı çok yakandan ilişkilendiriyor. Louis de Broglie ile Frederick Joliot-Curie’nin söylediklerine bakalım: “Millet yoksul olmasına rağmen Fransa’nın meselesi bilimsel ve teknik araştırmaları sürdürmek değildir. Tam da millet yoksul olduğu içindir ki onu geliştirme meselesidir”. Bu ifade, şans eseri, milletin teknisyenlerce sömürülmesine dair benim vardığım sonucu teyid ediyor. Bilimsel araştırma yoksul bir toplumda meşrudur, çünkü ülkenin kaynaklarının daha tam kullanımına imkan veren belli teknikleri doğurmaktadır.

Bu bilimsel çalışmaların gerçek anlamına ışık tutmaktadır. Bilim, her geçen gün teknik uygulama arayışına tabi hale geliyor.

Teknik ve devlet

 CNRS laboratuarlarına bağlı, benim de şahsen tanışıklığım olan çok sayıda bilim adamı, kurumun sonuçlarla meşguliyetini ve teknik araştırmalara vurgusunu bana teyid etmiştir. CNRS, ne ilgisiz ve objektif bir araştırma kuruluşudur ne de tamamen kültürel bir varlıktır. Bilimsel ile teknik olanın birliği yolunda atılmış bir adımdır. Ancak, Fransız devletinin bu birlikten ne beklediğini hâlâ anlamadığımı da kabul etmeliyim.

Politikacılar teknisyenlere güvenmez. Aralarında CNRS konusunda cereyan eden küçük savaş, tarif ettiğim rekabetin bir diğer örneğidir. Bilimsel Araştırma Müsteşarlığı’nın başkanı Biquard, CNRS’nin neden Milli Eğitim Bakanlığı’nda bağımsız kalması gerektiği gerektiğini söylüyor: “CNRS’nin görevleri (eleman toplama, eğitme, teçhizat, koordinasyon, organizasyon ve yönetim), bilimsel araştırma için uygun bir idarenin, bilim adamlarının en önemli rolü oynadıkları bir idarenin varlığını haldi gösterecek ağırlıktadır”. Bu alıntı iki şeyi ortaya koyuyor. Biri, bu devlet organının teknikle bağlantılı olarak tam da belirtmiş olduğumuz işlevleri, yani koordinasyon, organizasyon ve yönetim işlevlerini yerine getirdiğidir. İkincisi, Milli Eğitim Bakanlığı’nın temsil ettiği politikacıların hilafına bu organda teknisyenler temel rolü oynaması gerektiğidir.

Fakat CNRS’in kurulması elbetteki sadece bir ilk adımdır. Bir bağlılığı temsil etmektedir; burada durmak da imkansızdır. Demokratik devletin, açıkça, teknikleri geliştirme görevini yerine getiremeyeceği ortaya çıkmıştır. CNRS de otoriter bir devlette sahip olabileceği prestij ve araçlara sahip değildir. Otoriter bir devletle karşılaştırıldığında, CNRS, faaliyet ve araştırmalarında görece özgürdür elbette. Her ne kadar genel yönelim buluşların tekniğe uygulanması şeklindeyse de belli imkanlar (tesadüf ki giderek sınırlıdır bunlar) hâlâ, ilke olarak hemen uygulamaya dönüşemeyecek saf araştırma için insanlara kalmaktadır. Araştırmalarda iyi bilinen tahmin edilemezlik marjı bu şekilde korunmaktadır. Hangi buluşların uygulanabilir olduğu önceden asla bilinemez. Araştırma kördür; el yordamıyla ve yanlış yapılan binlerce deney aracılığıyla ilerler. Bir deney bir çığır açar, muazzam bir teknik gelişme sağlar. Ama sonuç doğurmayan binlerce deney yine de gereklidir. Bunu kabul ediyoruz. Fakat -ki bu önemli bir noktadır- teknik gereksinim, bu anlamda bilime tamamen karşıdır, çünkü teknik bilimin hantallığını ve yavaş temposunu hoş görmez.

Hemen uygulanabilirlik gereğini inceledik. Burada devlet düzeyinde tekrar karşımıza çıkıyor. Devlet, özel kapitalistlerden daha ilgisiz değildir, ama farklı bir şekilde ilgilidir. Devlet kamu çıkarını temsil ettiği iddiasındadır. Bu yüzden de, kamu gelirlerini ancak getirişi olacak şekilde dağıtan bir “iyi müdür” görevindedir. Devlet tarafında ilgisiz faaliyet düşünülemez. Bu tür faaliyetlerin imkansız olmaması gerektiği söylenebilir; ama gerçekte imkansızdır. Ne bireyler ne kamuoyu ne de devletin yapısı, saf bilimsel araştırmanın temsil edeceği türden kültürün kabulüne yönelik değildir. Devlet, bilimsel olan her şeyin “normal” gelişme seyrine girmesini ister. Sadece kamu çıkarı için değil, aynı zamanda iktidar isteği açısından da. Bu iktidar isteğinin teknikte olağanüstü bir ifade aracı bulduğunu daha önce belirtmiştik. Devlet, tekniğin sözünü tutmasını ve devletin etkin bir hizmetkârı olmasını bekler. Bu iktidar arzusuyla doğrudan ilgili olmayan her şey değersiz görünür. Aynen finansörlerin çıkarlarını para kazancında aramaları gibi, devlet de çıkarını iktidarda arar. Her iki durumda da motivasyon ilgisiz değildir. Teknik buluşlar kazanç sağlamalıdır. Kapitalistler de devlet de araştırmalardaki gecikmelerden, apriori olarak “hiçbir yere varmayan” deneylerden ve hangi araştırmanın getirisi olacağını hangisinin olmayacağını önceden bilmeden saf araştırmaya girişen bilim adamının “belirsizliğinden” sabırsızlığa düşer. Ayrıca, eğilim, devletin meşru kaygılarından yakın pratik uygulaması olmayan tüm bilimleri (tarih, felsefe, gramer gibi) kaldırma yönündedir. Pratik uygulamalara müsait bilimlerin durumunda bu uygulama için hemen bir talep vardır. Bilim için istenen bir durum değildir bu elbette. Fakat, bilimin embesillerin işi olduğu da sanılmamalıdır.

Devlet, kesin bir görevi bilimsel araştırmaya vermekle işe başlar. Belli acil sorunlara (örneğin, bir makinenin parçasını, bir uçak için jet motoru üretmek için hızlı bir yöntem gibi) çözüm bulması gerektiği için direktifler verir. Bu direktifler, mümkün olan en kısa sürede sorunu çözmek için tüm kaynakları seferber edecek gerçek emirlerdir. Demokratik bir sistemde devletin taleplerini yerine getiremeyen bilim adamına, mali desteğin askıya alınması dışında bir yaptırım yoktur. Ancak bir diktatörlük rejimi, bilim adamlarının uymaları için daha ileri adımlar atar. Kişisel girişime yine de geniş bir alan bırakmasına rağmen, bu noktada giderek daha spesifik olma eğilimi taşır. Bu durum, hem ABD’de hem de Sovyetler Birliği’nde farklı şekillerde kendini gösterir. Sovyetler Birliği’nde Bilimler Akademisi, araştırmaları yöneten, bilimsel faaliyetlerin icra edileceği çerçeveleri çizen devlet organı görünüyor. Akademi, “teknisyenler ordusunun genel kurmayı”nı temsil ediyor. 1935’te kesinliğe kavuşturulan tüzüğünün 2. maddesi Akademi’yi “teorik ve uygulamalı bilimlerin geliştirilmesi” göreviyle görevlendiriyordu. Ancak Sovyet Akademisi tarafından yönetilen teknik bilimler teorik bilimleri durmadan geçtiler. Akademi, araştırmanın istikametini planlar, kurumlara hedefler tayin eder. Akademi’nin girişimiyle yüksek teknisyenlerin eğitimine hız verilmiştir. 1960’da Sovyetler Birliği tüm sınıflardan 7.500.000 teknisyene sahip olduğu iddiasındaydı. Akademi, toplam 2000’den fazla araştırmacı çalıştıran yirmiden fazla uygulamalı bilim araştırma enstitüsünü yönetiyor. Akademi’nin enstitülerinden biri (Enformasyon Enstitüsü), tüm dünyanın teknik yayınlarını karşılaştırarak incelemekle görevlidir. Sadece bu iş için 2000 ful time personel istihdam ediliyor. Tüm bunlar gösteriyor ki Akademi teknik faaliyetlerde önemli bir rol oynamaktadır. Ancak bütün olarak sistem çok az anlaşılmaktadır. Nazi sisteminden daha az otoriter olduğu görülüyor. Fakat, Lysenko meselesinde Komünist Partinin girişimiyle devletin kararını unutmamalıyız. Burada iki karşıt bio-genetik teoriyle karşı karşıya olan devlet, pek de bilimsel olmayan nedenlerle Lysenko’nun teorisinin doğru olduğuna karar vererek derhal uygulanmasını emretti.

Temel işlevi yeni bilimsel unsurları koordine etmek olan Gosplan (Sovyet Planlama Teşkilatı), Akademi ile yakından bağlantılıdır. Gosplan, Akademi tarafından teknik buluşlar hakkında bilgilendirilir, ekonomik ve istatistik tekniklerine dair tüm verilerin bulunduğu merkezi bir dosya tutar. Bu şekilde, bilimsel araştırmanın sistematik ve rasyonel bir değerlendirmesi mümkündür. Bunun sonucu da bizzat plana entegre edilir. Koordinasyon bürolarının eski bölge ofislerinin yerini aldığı 1946 reformunda, işlevi bilimsel araştırmaları planlamak olan bir teknik büro kuruldu. Şimdilerde bu araştırmalar genel plan çerçevesinde ve devletin ihtiyaçlarına göre yönetilmekte, bütün, bireysel teknikler açısından değerlendirilmektedir. Teknik büro, büyük miktarlarda mali kredi dağıtmak suretiyle araştırmaları kanalize eder. Örneğin, 1949’da bilimsel araştırmaya yaklaşık 10 milyar ruble ayırmıştır ki bu rakam bütçelenmiş tüm sanayi yatırımlarının yüzde 20’sine eşittir.

Birleşik Amerika’da bilimsel araştırmaların örgütlenmesi hâlâ tamamlanmış olmaktan uzaktır. Prensipte, düşünülebilecek tüm alanlarda araştırma yapan özel kuruluşlar vardır. Siyasal araştırmalar yapan çeşitli komiteler, sosyal araştırmalar yapan komiteler gibi. Bunun yanında, istatistik toplayıp değerlendiren, kamuoyunu ölçen, politikayı inceleyen kurumlar da vardır. Çoğu ya özel sanayi tarafından ya da devlet tarafından kurulan, sonra da üniversitelere bağlanan bu varlıklar arasında her geçen güç daha yakın ilişkiler kurulmaktadır. (Bu kuruluşların yüzde yetmişi büyük şirketlerce kurulmuştur). Bilgi ihtiyacı olan kamu hizmetlerinin bu araştırma merkezlerine müracaat etmesi mutat bir yoldur. Araştırma kuruluşlarıyla kamu hizmetleri arasındaki ilişkileri yönetmek üzere uzman bürolar da kurulmuştur. Bu bürolar tüm alanlarda -tarımda, sanayide vesaire- talepler almakta ve araştırmayı yönlendirmektedir. Sonuçta da buluşlar için bir transmisyon aracı işlevi görmekte, teknik adaptasyon imkanlarını incelemektedir. Bu durumda, uygun idareler, pratik uygulamayla yükümlü sanayicilerle sözleşme yapacak konumdadır.

Bu türden teknik işlemler, devletin teknik araştırmaları daha fazla finanse etmesine paralel olarak gün be gün daha gerekli olmaktadır. Devlet, sözgelimi üniversitelerin mali araçlarını aşan araştırmaları finanse etmeye mecbur kalmaktadır. Bu yüzden bu kurumlara doğrudan bir ilgisi vardır devletin. Bu nedenle, böylece açığa çıkarılan imkanları kullanmazlık etmez. Tüm bunlar, devlet, sanayi ve teknik araştırma merkezleri arasında normalde olacağından daha özgür bir hareket anlamına gelir. Bunun yanında, Amerikan devleti kendi araştırma hizmetlerini de örgütlemiştir. Nüfus Bürosu, örneğin, 15’ten fazla istatistik araştırma merkezini kapsamaktadır. 1923’ten 2943’e kadar varolmuş olan Ulusal Kaynak Planlama Kurulu, bir başka benzer kuruluştu. Bugün çok daha uzmanlaşmış kurumlar vardır. En kapsamlıları Atom Enerjisi Komisyonu’dur. Devlet laboratuarlara sahiptir ve hammadde ve teçhizat sağlar, fakat Komisyon’un fiili işi üniversiteler ve özel sanayi tarafından icra edilir. The Associated Universities, Inc., Brookhaven Ulusal Laboratuarlarını; Union Carbide, Oak Ridge’i; California Üniversitesi, Los Alamos’u; ve General Electric de Hanford’daki merkezi işletmektedir.

Son olarak, ABD’nin, değişik kurumların yaptığı araştırmaların koordinasyonuna ciddi bir ihtiyacı olduğu da söylenebilir. Bu işlem için iki kuruluş uygun görünüyor: Kamu Hizmeti İdaresi ve Devlet Araştırma Kuruluşu. Yeri gelince bu kuruluşların çalışmaları, halihazırda yürütülmekte olan bir projenin gerçekleştirilmesiyle sonuçlanacaktır. O proje, teknik hedeflere yönelik bir bilimsel araştırma merkezinin, bir Federal Araştırma Kurulu’nun oluşturulmasıdır.

Prensip olarak, bilimin bağımsız olması hâlâ mümkündür. Fakat kaydetmemiz gerekir ki, devlet, araştırmaları için en iyi bilim adamlarını toplar (ABD’de bilim adamları, düşük maaşlı üniversite profesörleri düşünülünce devlette çalışmaya heveslidir). Devletin ağır talepleri ışığında bu bilim adamlarının başka bir şey yapacak pek zamanlan kalmaz. Devlet de bunlardan durmadan artan sayıda istihdam ediyor. Üstelik, şirketlerin araştırmalara ayırdığı fonların büyük bir kısmı da teknik araştırmalara gidiyor. Sadece %4’ü temel bilimsel araştırmaya gidiyor. 1947 Steelman raporundan ve Eisntein’in belirli açıklamalarından sonra bilimsel araştırmaları teşvik etmek kaçınılmaz göründüğünde devlete müracaat edildi ve devlet 1951’de Ulusal Bilim Vakfı’nı kurdu. Sputnik sonrasında yeni bir rapor (Waterman raporu), devlet müdahalesi için yeni bir çağrıda bulundu. Devlet de Başkan’a bir bilim ve teknoloji danışmanı görevi, bir Ulusal Güvenlik Komitesi vs. ihdas ederek cevap verdi. Bu olaylar, gün geçtikçe artan bir müdahale ima eder. Birleşik Amerika ile Sovyetler arasındaki bilimsel ve teknik rekabet, ABD’de siyasal gücün merkezileşmesini ve büyümesini kaçınılmaz biçimde sağlamalıdır. Bu nedenle, bağımsız araştırmaların hayatta kalabilmesi imkansız görünüyor. Zweckwissenchalt (Nazilerin hemen uyguladığı “pratik veya hedefli bilim”) gibi bir sistem giderek işi üstlenecektir. Burada artık serbestçe araştırma sözkonusu değildir. Devlet tüm teknisyenleri ve bilim adamlarını seferber eder, tümüne sınırlı bir teknik hedef dayatır. Onları daha fazla uzmanlaşmaya zorlar, kendisi de uzmanların gerisindeki emredici güç olarak kalır. Kendi çıkarına olmadığım düşündüğü tüm araştırmaları yasaklar, sadece faydası olan araştırmaları destekler. Her şey, hizmet ve fayda fikrine tabi kılınır. Sonuçlar önceden bilinir. Bilim ancak araçları sağlar.

Zweckwissenchaft’da tekniğin gelişmesi en tepe noktasına, bilimin aleyhine, ulaşır. Toplumsal olarak önemli olan, devlet tarafından istenenlerin dışındaki tüm araştırmaların yasaklanmasıdır. Fakat devlet ile tekniğin buluşması ışığında durum pek de farklı olamazdı. Genel olarak, sistemin kötü sonuçlar doğurduğu söylenemez. Bir örnek vermek gerekirse, Nazilerin radar alanındaki araştırmaları bastırmalarından bunun tersi bir iddia üretmek mümkün değildir. Nazi yönetimi kısa radyo dalgaları üzerine araştırmaları yasakladı, çünkü bu araştırmaların bir geleceğinin olmadığını, uygulanamayacağını düşünüyordu. Ancak İngiltere’nin bu alandaki “hür” araştırmaları radarın bulunmasına yol açtı, Nazilerin Zweckwissenchaft’ı için ciddi bir darbe oldu. Savaş için ciddi sonuçları olan bir darbeydi bu. Öte yandan Nazilerin “yönettiği” araştırmalar etkileyici sonuçlar doğurdu. Tanklar, VI ve V2 füzeleri ve ağır deniz bombaları örneğinde, cerrahi, optik ve kimya alanlarında (organizasyon veya tarım yöntemleri bir yana) Zweckwissenchaft hızlı ve etkili sonuçlar doğurmuş görünüyor. Savaştan sonra da ABD ve Sovyetler Birliği bu buluşları alarak istifade etti.

Ders bitmemiştir. Bizler de bu anlayışa doğru ilerliyoruz. Bugünkü tüm ışıltılarına rağmen uzun vadede tahripkâr bir anlayış olabilir bu. Şimdiye kadar söylediklerimizden, gelecek on yıllarda tekniğin daha güçleneceği, süratinin devlet sayesinde artacağı gönül rahatlığıyla söylenebilir. Giderek iç içe geçen devlet ile teknik, modern dünyadaki en önemli güçler haline geliyorlar. Görünürde yıkılmaz, total bir medeniyet kurma amaçlarında birbirlerine destek oluyorlar.

Views: 30

Devletin Kökeni – 10 – Hiyerarşik Toplumsal Düzen – Harold Barclay

Yeniden dağıtım, işbölümü, ticaret ve özel mülkiyetin hepsi en sağlam çeşidinden toplumsal farklılıklar üretmiştir. Toplumsal farklılıklar tüm toplumların özelliklerindendir. Avustralyalı Aborijinler topluluğun yaşlılarına en yüksek statüyü vermişti; kadınlar erkeklerden düşük statüdeydiler. İyi bir avcı en yüksek şana sahip olurdu. Bu imtiyazların verilmesi farklılıkların en basit çeşididir fakat daha ayrıntılandırılmış biçimler için temel sağlar. Avustralyalılar arasında farklılıklar ya da herhangi avcıtoplayıcı insan topluluğu çok küçük olarak düşünülmüştü ki böyle toplumlara eşitlikçi denmiştir ve bu toplumlar bilinen pek çok diğer toplumla kıyaslanmıştır.

Fried’e göre katmanlara bölünmüş toplumlarda “saygın statü durumları bir biçimde sınırlıdır. Yeterlilik göstermiş yeteneklerin hepsi gerçekten başardıkları statüleri işgal etmezler. Böyle bir toplum bundan tatmin olur ya da olamaz. Yani bir toplum yaşamın bağlı olduğu temel kaynaklara tüm mensuplarının ulaşmasını etkilemeksizin başarı durumlarını keskin bir şekilde sınırlayabilir.” (Morton Fried, Evolution of Political Society, p. 10 –M. Fried, Siyasal Toplumun Evrimi, s.10-).

Yeniden dağıtımın politik işlevi dikkate değer şekilde çeşitlidir. Bir uçta yaygın ve dinsel yaptırımlara maruz kalan Yurok ve Kuzeybatı Sahillerinin Yerlileri’ne dair örnekler var. Diğer uçta bazısı aşırı olan büyük yetkilerle küçük kral olan Polinezyalı ve bazı Afrikalılar var. Fakat esasen bir yeniden dağıtım sisteminin evrimi ile katmanlardan oluşan bir düzenin kurulmuş olduğunu akılda tutmak önemlidir. Yeniden dağıtım bir ziyafet ve sonucunda müşteri olmuş bir misafir ya da ev sahibinin ona bir ziyafet vermeyi uygun görmeyi bir yükümlülük olarak benimsemesine bağlı olarak başlamış olmalıdır. Bu yükümlülükler daha geniş ve daha ayrıntılı olan ziyafet girişimine hizmet ve mal sağlama yoluyla karşılıklıdır. Büyük Adam kendine bir ünvan yaratır. Tartışmanın uzlaştırıcısı olarak merkezi bir işlev üstlenir. Mucizevî iddiaları savunur ve büyüyen statüsü ve bunların tesirinin sonucu olarak ticari faaliyetlerde merkezi bir figür olur. Onlar toplulukta rütbe sahibi olanlardır. Yeniden dağıtım düzeni malların eşit dağıtımından toplulukta yüksek derecede olanlar lehine olan teferruatlı bir ziyafetten başka yöne kayar. Şimdi diğer faktörlerini yukarıda tartıştığımız toplumun katmanlı bir devletin kıyısında olduğu söylenebilir. İdeoloji ile beraber büyük bir katmanlaşmanın lehine bir gelişim gösterir.

Fried’e göre bir “katmanlı toplum aynı yaşa ve aynı cinsiyete sahip olan mensuplarının statüsünün yaşamlarını sürdürecek temel kaynaklara eşit olarak ulaşmaya yeterli olmayan toplumdur.” (S. 186)

Nadir istisnaları ile katmanlı toplumun bir devlet yapısına sahip olduğuna inanıyorum. Bu mantıklı ve öngörülebilirdir. Bir kere yönetimin tüm tuzaklarında bir aristokrasiye sahip olan bir iktidar kendi çıkarlarını ve durumunu korumak için bu katmanlaşma yoluyla kurulacaktır. Bir aristokrasinin uygun altyapısı ve yerinde olan yeterli kaynakları zaten olur. Öyle ki bir devletin ortaya çıkması adeta bir yapının üstüne kapak taşının yerleştirilmesi gibidir. Marx’a göre, bu devlete doğru bir gidişin başlangıcında ‘barbarlık’ zamanlarımız sırasında bireysel özel mülkiyetin belirmesidir. Mal birikimi demek mülk sahibi olmayanları sömüren mülk sahibi bir sınıfın yükselmesi demektir ve mülk sahibi olmayanları daha bağımlı ve çökertmiş olur. Kendi çıkarlarını korumak için mülk sahipleri bir devlet yaratır ve bu devlet tarih boyunca zenginlere hizmet eder. Bunlar geniş topraklara sahip toprak sahipleri ya da modern zamanların kapitalistleridirler. Rekabet eden sınıflar toplumda çatışma yaratırlar ki sonuçta çıkarların açıkça çatışması ile sonuçlanır. 17. Yüzyılın ortalarındaki İngiliz Devrimi kapitalizmle sonuçlanan eski toprak sahipleri sınıfı ve yükselen burjuvazi arasında idi. Bu çatışma sırasıyla bir diğer (diyalektik) süreci başlatmıştır ki bu kapitalistlerin gömüleceği ve ona karşı proletaryanın olduğu komünizmle sonuçlanacak yeni bir sürecin başlangıcı olduğuna inanılıyor.[i]

Marksist Barry Hindess ve Paul Hirst “ilkel ve ileri komünist üretim biçiminde” toplumsal sınıflar olmadığından dolayı devletin de olmayacağını öne sürüyor. Bu bakış açısı toplumsal bir sınıf olarak bürokratik yönetici sınıfı gözardı ediyor; bundan dolayı da Marksist analizlerin zayıflıklarından biri ortaya çıkıyor. Yani, mülk sahibi olmayanlar olarak bürokratlar bir sınıf olarak görülmüyor ve bundan dolayı üstünde daha fazla durmaya değmez sayılıyor. Fakat gene de toplumsal farklılaşmayı güçlüler ve güçsüzler olarak sürdürmekte olan güçlü toplumsal güç mevcuttur. Bu biçimde gözlemler devletin kökenine dair sınıf teorisinin yanlışlığını gösterme eğiliminde değildir. Aslında bu teorinin kimi zamanlar ileri sürdüğü mükemmeliyetçiliğini ve dogmatizmini sorgulama eğilimindedir. Modern dünyanın olayları göstermiştir ki idare eden egemen bir grup ya da ‘sınıf’ın kapitalist ya da toplumun servetiyle köşeyi dönen herhangi biri olması gerekmez. Teknokratik-bürokratik-askeri öğeler dünyanın çoğunda hüküm sürmekte ve geri kalanlar ise korkunç bir çekişmeli yarış içindeler. Ne iktidar ne de toplumsal sınıf (aslında bunlar oluşmuş olabilir) bir diğeri olmaksızın herhangi bir boyutta gelişemez; onlar birbirine bağlı olarak ortaya çıkarlar ve yaşarlar.

Muhtemelen “evrimci silsile” aşamaları gelecek olan aşamalar için bir biçimde hazırlayıcı olmalıdır. Burada sürecin temel amacı devletin başarı elde etmesidir. Bundan dolayı herhangi bir kabilevi seviyenin niteliği ya da aşaması bir gruptan daha az eşitlikçi olmalıdır ve toplumsal farklılıkları daha fazla gösteren olmalıdır.

Şeflikten daha önce bahsedilmişti. Burada sadece muazzam bir şekilde çeşitli, oldukça farklı toplumsal örgütlenmeler de dahil olmak üzere ondan bir kategori olarak bahsetmek isterim. Bunun zorluğunun en büyük bölümü, konusu yeniden dağıtım bölümünde tartışılmış olan, kendisi daha çok bir şemsiye kavram olan, şefliğin tanımlanmasında merkezi olan yeniden dağıtım olgusunda açığa çıkar. Şeflik kategorisi  Kuzeybatı Sahilleri’nin avcıtoplayıcılarının potlaçlarını sürdürmelerinde, Yeni Ginelilerin Büyük Adam’ının ziyafetler vermesinde ve eski Havai’nin basit devletlerinin kralı ya da Sahra Çölü’nün Güney kısımlarındaki pek çok yerde ortaya çıkmıştır. Açıkçası devasa bir körfez Bunyoro kralının idaresini Kwakiutl (potlaçına) destek verme işlevinden koparmaktadır. Her ne olursa olsun, yeniden dağıtım bir toplumu devlete doğru itmekte en büyük araçtır. Frided’in eşitlikçilikten katmanlaşmaya işleyen silsilesi ve katmanlı toplumu morgan’ın çok fazla değişiklik yapılmış biçiminden türer fakat doğrudan statüler sorununa odaklandığında ve kimi zaman değişim silsilesini basitleştirdiğinde daha az tehlikelidir. Herhangi bir katmanlı toplum bu bölümde taslağı çizilmiş olan karakter özelliklerine sahip olacaktır ve o bundan dolayı o bir devlet olur savı benim iddiamı oluşturur. Dahası, refahı egemen güçlü seçkinlerce ele geçirilmiş olan ayrıntılı bir yeniden dağıtım düzeniyle karakterize edilmiş herhangi bir toplum katmanlı bir devletli toplumdur.

Çeviren: Alişan Şahin


[i] Diyalektik evrensel bir sosyal süreç değildir. Birincisi, her kültürel sistemin kendi çatışmalarını çözmesi gerektiğine inanmanın bir gerekçesi yoktur. Kültürler kendi içsel çatışmalarının ve çatışan güçlerin dengeli karşıtlık vasıtasıyla bir çeşit dinamik dengeyi başararak sürdürmeleri yoluyla süreklilik sağlayabilirler. Hatta bir çatışmanın çözülmesine nihai olarak karar verilmesi onun sentez olacağı anlamına gelemez. Diyalektik çok müphem olduğundan dolayı farklı açıklamaları mümkün kılar. Birincisi,  bir ideoloji olarak kapitalizmin, bir tez, sosyalizm tezine karşıtlıktan türeyen, ikinin sentezi, onun faşizm olduğunu iddia etmek kesinlikle meşru görünüyor (kapitalist özel mülkiyet el koymadır ve sosyalist idari yapı karşı kurumlaşmadır). Sonuç olarak Marksçı diyalektiğin durumu itibarı ile komünizm bir defa başarıldığında hiç çatışma olmayacaktır ve diyalektik sürece de ihtiyaç olmayacaktır?

Views: 76

Devletin Kökeni – 9 – Mülkiyet ve Kaynakların Denetimi – Harold Barclay

Mülkiyet kavramının odağı bazı şeyleri sömürmek için öncelikli olan haklardır. Doğrudan şeylere dair değildir. Eğer bir parça toprak ya da bir otomobil Wycliffe’in mülkü ise bu yasa tarafından konmuş sınırlar içinde mülkünü istediği gibi kullanabilmesi anlamına gelir. Bu, Tom, Dick ve Harry’nin Wycliffe’in izni olmaksızın o mülkü kullanamayacağı anlamına da gelir. Wycliffe arabasını sadece yasal yollarda sürebilir; onu siyah noktaları olan yeşil renge boyayabilir; ona yağ koymayabilir ve arabasının motorunu yakabilir. Fakat yolun ters yönünde arabasını kullanamaz ya da yayaların üstüne süremez ya da diğer araçlara çarpamaz. Mülkiyet fikri antik zamanlardan da çok önceye gider. Toprak ve su gibi bazı oldukça basit araç gereçler bir bir topluluğun mülkü olarak düşünülmüş olmasına rağmen Marksistlerin hayal ettikleri gibi herhangi bir ilkel komünizm olmuş gibi görünmüyor. Avcıtoplayıcı toplumda onların gıda aramak için gezindikleri bölgeler yerli topluluğun ortak mülkiyeti olarak görülebilir. Aletler, hayvanlar ve evlerin hepsi bireysel olarak sahiplenilmişti; hatta bunların yanında şarkılar ya da balık avlama bölgelerinin özel mülkiyeti vardı.

Bunların bazıları geniş alanlara sahip toprak sahipleri ve diğerleri oldukça güçsüz olanlar ya da kişiler bir oyun alanında eşit başlamayan rekabet sonucunda topraksız kalmak durumunda kalmışlardı. Başkalarınca açıkça kullanılan zor yüzünden mülklerini kaybeden kişilerin durumu nadir bir olay değildir. Bazı sahipli topraklar daha az verimlidir. Bazı kişiler hilekarlıkta üstünken, bazıları iş bitiricilikte daha az zeki ve kurnazdır. Pek çok kişi borçtan dolayı çiftliklerini ve evlerini yitirmişlerdir. Böyle bir borçluluk pek çok muhafazakarda olduğu gibi tembellik ve ayyaşlıktan dolayı ortaya çıkmaz. Birkaç kişi kişisel yetersizlikten dolayı mallarını yitirir. Bazı toprak sahipleri bundan mutlu olur ya da sahip oldukları büyük servet ve güç yoluyla fayda elde eder ve elinde olanları büyütür. Her şeyden sonra, Büyük Adam’ın özelliklerinden biri cömertliğini dostlarına ve dalkavuklarına kadar genişletebilme yeteneğidir. Bundan dolayı bağlarını güçlendirir ve geleceği için desteği garantiye alır.

Yukarıdaki tartışmada her tarımsal toplumda en değerli kaynak olmasından dolayı ben toprağa yoğunlaştım. Diğer kaynakların mülkiyeti de önemlidir. Avrupalı sömürgecilik pek çok insanı yeni mülkiyet kavramlarıyla karşılaştırarak işlemişti. Kuzey Amerika kürk ticareti sayısız sayıda yerliye bir tuzak olan hudutlarının dışarıdan gelecek olan davetsiz misafirlere karşı koruma sağlayacak değerli bir varlık olduğunu öğretti. Kırda yaşayanların sürüleri kişinin fakr-u zaruret içine düşebildiği ya da servet biriktirebildiği kişisel mülküdür.

Safi şans, kimini salgın bir hastalıktan dolayı sürülerini yitiren biri, kimini ise onları sağlıklı bir şekilde yaşatabilmesini bilen biri kılabilir. Biri zarar görmeden sürüsüne sahip çıkarken diğeri sürülerini hırsızlara kaptırır – ki bunlar sığır hırsızları bile olabilir-. Bakır, altın ya da kereste kaynakları olan arazi varlıkları güç ve servet elde etmek için çok daha fazla alet gücü gerektirir. Açıkçası mülk, güç elde etmek için en önemli bir yol, muhtemelen en önemli yoldur. Yeniden dağıtım sistemini ayrıntılandırma kritik bir önemdedir. Marksist teori devletin evrimini mal birikimi ile tanımlar ama teorinin en merkezi bölümü sınıf savaşını dikkate aldığından ben bu tartışmayı hiyerarşi üzerine olan bölümdeki tartışmama bırakacağım.

Çeviren: Alişan Şahin

Views: 27

Devletin Kökeni – 8 – Ticaret – Harold Barclay

Her toplum pratik olarak çeşitli ticari faaliyetle ilişkilenir. İster en Kuzeydeki İnuitler ya da Avusturalya’nın Aborijinleri olsun, ister Güneyin Bushmenleri gibi avcıtoplayıcıların hayatının bir parçasıdır ticaret. Bahçeci ve tarım insanları için bu belki de daha önemlidir. Daha ilk toplumlarda ticaret hemen hemen sadece güzellik, gösteriş ve rahat sağlayan mamullerle sınırlıydı. Yaşamsal ihtiyaçların hepsi yerel olarak sağlanmaktaydı ve sadece topluluğun yaşam alanında bulunamayan materyaller dışarıda aranırdı. Orta Çağ’da bile ticaret baharat, deri, kıymetli metaller, ipek, kaliteli atlar ve benzeri şeylerle sınırlıydı. Sadece modern devletler her akla gelen maddenin ticaretini yapmaya başlamıştı. Bu özellik Kanada kerestesi, domuzu ve sığırlarının ABD’ye, ABD’ninkilerin Kanada’ya ihraç edilmesi gibi anlamsız derecede bir alışverişe ulaşabilir.

Ticaret safiyane bir şekilde bazı malların edinilmesi amacı ile ortaya çıkmaz. O aynı zamanda evlilikle ilgili düzenlemeler yapmak, diplomatik bağlar kurmak, başka bir topluluğa karşı ortak savaş planı yapmak ya da barışı sürekli kılmak için de yapılır. Her şeyin üstünde o fikir alışverişi anıdır. Yeni aletler, teknikler, ilaçlar, dinler ve diğer bir sürü faaliyetler ve fikirlerin ticaret yoluyla yayılmasıdır. Tüccar İslam’ın Afrika’nın içlerine kadar yayılmasında en büyük araç olmuştur.

Ticaret yapmak ticaret noktalarını gerektirir – malların değişim için geleneksel olarak getirildikleri yerlerdir bunlar. Bunlar Büyük Adam’ın denetimi altında yeniden dağıtım merkezleri olabilir. Bundan dolayı şef, tacir olarak servetini ve gücünü arttırabilir. Onlar yeniden dağıtım sistemini nihayetinde yerleştirmek için gelen pazar merkezleri olabilirler. Böyle durumlarda ticari faaliyet farklı insanların karışmasına da sebep olmaktadır. Ortak bir pazar dili ile ilişkiyi kolaylaştırmak için bir çeşit ortak “para” sunulur. Ticari faaliyetin artan karmaşıklığı ve ticareti yapılan şeyin değeri hiyerarşik farklılıkların artmasına önayak olur. Bazıları var olan durumda ayrıcalıklıdır ve ticari rekabette kendilerine daha fazla ayrıcalık elde ederler ve ardından devletin oluşmasının eşiğinde daha büyük adamlar olurlar.

Dev devletlerin hudutlarında devletsiz toplumlara ilişkin bazı özelliklerden söz edilmiştir. Bu büyük devletler devletsiz topluluklarla ticari faaliyetleri ve bu devletlerin onlara yakın olmalarının bir sonucu olarak bir devlet ortaya çıkarırlar.

Sahra’nın merkezlerini ve ticaret yollarını diğer çöl göçebeleri yanında Bedeviler yüzlerce yıl kontrol etmiş ve kazanç elde etmişlerdi. Bedeviler kasabalardan ve kervanlardan elde ettikleri güçle haraç elde ederek gerçekten de garip bir sözde devletin koşullarını yaratmışlardı; haraç vermek istemeyen tacirlere kendi kurallarını uygularlardı. Bedeviler Büyük Adam’ın eşitler arasında birinci olduğu, hükümdar olarak emredemediği ve etki, manipülasyon, hatiplik ve ikna etme yeteneği ile onların amacını başarmaya mecbur kıldıkları politik bir örgüt kurmuşlardı.

Çeviren: Alişan Şahin

Views: 49

Devletleşme, Yöneticilerin Ortaya Çıkışı ve Deve Cemal Çetesi – 1 – Bayram Bey

GİRİŞ

Bu yazı devlet kurucusu kişilerin oluşturduğu kümenin içinde bulundukları zamanda devletli üstyapılarla ilişkileri üzerine bir denemedir. Birçok kültürde devlet soyut, anlaşılmaz ve devlet kurucu kişilerin düşünce, inanç, arzuları doğrultusunda anlamı kapalı, belirsiz, aşkın, soyut ve genel bir kavrama dönüşür. Bu siliklik bir anlamda devletin ıssı olduğu topraklarda (mülkte) yaşayan topluluk ve üyelerini egemenlik altına almaya ve egemenliği sürdürmeye hizmet eder. Bu egemenlik kapsama, kavrama, örtme elbette tek başına devlet yöneticilerinin tasarıları ve eylemleri doğrultusunda oluşabilecek bir düşünceler ve eylemler bütünü değildir. Belki de siliklik, yuvarlaklık, genelleme, belirsizlik, sanallık devlet adamlarının ya da yöneticilerin bilinçli eylemlerinden daha fazla işbaşı yapmaktadır. Tarihteki olgu tortularından bir yönetim tekniği olarak devlet yöneticilerinin bu belirsizleştirme peşinde oluşlarını anlayabiliriz. Birçok durumda siyasal olaylarda topluluklara söylenmek istenen yöneticinin kendisi tarafından doğrudan bildirilmez. Devlet, yasa, sultanlık buyruğu, din, ahlak, gelenek  … yerine, durumuna, dönemine göre bildiren öznedir. Yönetici ise yalnızca bir çevirmendir; elçidir,uygulatıcıdır… İnsanların oluşturduğu topluluklar bu buyruğu kendileri gibi canlı kişilerden oluşan bir yapının üyesi insanların sözü, buyruğu olarak değil de ne yerde ne gökte belirsiz bir yerden belirsiz bir üstgücün buyruğu olarak algılar ve anlamlandırır; anlamlandırma çevirmenden –dolaylı özne- yana da böyle kurgulanır. Çevirmen yöneticinin konumu ikilidir: bir koşulda buyurganlık yeri, başka bir konumda da doğrudan ya da dolaylı buyrulandır.

Yönetim uygulayımı/tekniği olarak işin içine elbette onlarca yöntem, yordam, dolaylı söyleme, inandırma, akla, dine, geleneğe, bir değere çağrı; tehdit, korkutma, aldatmalardan, kışkırtmalardan kurtulmaya davet, ödüllendirme gibi olgular yöneticilerle topluluk ilişkisinde devrededir. Devletin zorlanmadan yönettiği dönemlerde topluluk ve üyeleri kendilerini çevreleyen düşman topluluklar, devletler, düşünceler, gelenekler tarafından yok edilmeye çalışılmaktadır. İçten ya da dıştan gelen güçle/zorla yok edişler toplulukları dağıtıp her durumda yöneticilerin istemelerine uyan bir bütünlük ya da toplumlaştırmayla karşı karşıyadır. Toplumlaştırma sanal bir nesne yaratma, yönetilen uyumlu bir bütünlük iççekmesidir. Bu sonsuz bir istemedir. Yöneticilerin üstaltdizilişli ya da dikine dizilişli düzeni var oldukça gittikçe büyüyen bir iççekmesi, cançekmesi.   Bunlara karşı olacak, bunların dışında kalacak her devinmeden korunmak için “devletin” hazır bulunması, güç kullanarak bastırıcı kurumları oluşturması ve işletmesi bir zorunluluktur. Yönetici seçkinler, hukuk, din ve bunların dayanağı olacak güç/zor aygıtları en baştan işletilmelidir ki devlet doğsun, güçlensin, genişlesin.

     Topluluklar da buna karşı hazır olmalıdır. Topluluk bu tehlikeleri yok edecek anlama, kavrama, çare bulma yeteneği ve gücündedir. Hazır olmak topluluklar için de en başından yerine getirilecek uygulama ve işletim kurumlarıdır. Toplulukta parçalayıcı güç ayrımlaşmalarını önleyecek ilke, yasa, uygulamalar durumsal ve çözüm sonrası dağılgan olmalıdır. Bu da ağ oluşturma, çabukluk, kümeleşme, elbirliği, güçbirliği kurumlarını işletmekle olanaklı olacaktır. İşletme her topluluk üyesinin katılımını, becerisini, anlakbirliğini gerektirir. Gündelik yaşamdaki Ortaklık, gündelik gereksinmelerin yetecek derecede karşılanması, kişilerin eşit gerçeklenmeleri (üretilenden, sözden, sevinçten, üzüntüden, güçlükten pay almaları) özelinde bu yetenek ve kurumları kendiliğinden en baştan yaratır. Bu kurumlar içten ve dıştan gelecek zora dayanan engellemeler aşıldığı sürece yaşar.

İster uygarlık öncesi devletlerde (barbar), ister uygar ve anamalcı çağdaşlıkçı devletlerde açıkça gördüğümüz bu düşmanla çevrili olma olgusu günümüzde birçok iletişim aracıyla kitlelere kesintisiz boca edilmekte/götürülmektedir. Kitlelerin vurdumduymazlığının, siyasetdışılığının olduğu kadar ulusalcı, kutsallıkçı, ırkçı düşünce ve eylemlerinin de altında devletin kurumlarını oluşturan devleti sürdürme görevlilerinin/ çalışanlarının yarattığı ve bıkmadan yinelenerek bunları anlatmak için törenler oluşturma ve düzenlemesi yatmaktadır. Törenler devlet denilen yapılarda yer alan yönetici kişilerin devlet düşüncelerinin eyleme geçirildiği, somutlandığı temel alanlardır. Törenler gündelik yaşamın içine sokularak, orada işletilerek etkili bir duruma getirilir. Törensiz yönetim düşünülemez. Bir kurumda işe başlama saatinde bir görevlinin “belirli bir zaman” küçük hazırlıkları, hatta bir işi çözdürmek için başvuranları bekletmeleri bile bir “törensidir”. İşi askıya alma, erteleme bu törenlerdendir. Çözüm isteyenleri güçlüklerle karşılaştırma töreni, çözüm arayanların istençlerini ufalarken devletin sanal  istencini güçlendirir ve yönetilenlerin anlağına bu sanallık dolaylı olarak kakılır (hakkedilir). Bu tören ve törensilerdeki güçlükleri aşmak için kişilerin ayrıcalık bulma ardına düşmeleri, bunu sağlayacak yordamları arayıp bulmaları bu törenleri beslerken kitle ya da kitle toplumu oluşturulur. kitle toplumları dikinedizilişli sanallıklardır. Görünmeyen soyut toplumun kurucusu devlettir. Devleti de bu sanal birlik, bu sanal birliğin her parçaladığı parçasının hukuk karşısında eşit olduğu söylemi, bu karmaşık işleyişler içinde sanal olarak kurulur.

     Bunların yanında devleti oluşturanların ilk ve temel kurumu topluğu/toplulukları denetim altında tutacak, onlara karşı gerektiğinde zor kullanacak, gerekmediğinde herkes tarafından “orda durduğu” bilinen ezici bir güç örgütü olmadan devletleşme süreci başlayamaz bile. Toplulukların devletli yapılara ya da yönetim aygıtlarına karşı etkin olarak direnmediği, kolay yönetildiği dönemlerde bu örgüt özdenetimli, güçlü, çeviklik gösterisi yapıp topluluk ve kişilerine gözdağı verir. Topluluk ve üyelerinden her nasılsa kurulu düzene aykırı bir söz ya da eylem ortaya çıkarsa silah ya da şiddet kullanımı silahlı aygıtın elinden geldiği kadardır. Bu kullanımda oluşturulan yasalar güç kullanan devlet adamlarını koruma, kollamaya çalışır. Bu korumada yasalar yönetenlerin her derecede zor kullanımını din kurallarıyla uygunlaştırır. Hukuk yöneticiler örgütünü koruyucu bir kurumdur. Hukukun üstünlüğü aygıtın üstünlüğünün bir aracıdır. Yönetim aygıtları bu üstünlük sayesinde kendine hizmet eden tüm kurum, ulam, yasa, yönetmelik ve ilkeleri her an ayrıksı (istisna) kılar. Bu ayrıksı kılma devletin yapabilme, kılabilme, yönetebilme gücüyle koşut işler. Devlet ve bütün kurumları aslında bu işleyişi sağlayan dikey olarak birbirine bağlanmış insanların örgütüdür. Yasalar bu yapıyı korumak için yapı üyeleri tarafından bulunmuştur. Üstyapı dediğimiz yasaların dışındaki tüm bir araya getirilmiş düşünce, inanç, imge, caydırıcı aygıtlar ve uygulamalar her devlette “koruma ve sürdürme” göreviyle vardır. Yönetilenlerin oluşturduğu toplulukların gerçeklenmeleri (ya da hakları), çoğu zaman devletin istediği görevlerin, ödevlerin, sorumlulukların, inançların, törenlerin, törensilerin ve yükünmelerin yerine getirilmesi sonrasında işleyebilir gösterilir.

     Bu gösterilmenin tersine, yaşanılan geçmiş ki tarih diye imleriz çoğu zaman, topluluk gerçeklenmeleri, gereksinimleri (bunlar eşzamanlı yaşamın sürdürülmesinin gerçekleşmesidir de) toplulukların devleti caydırıcı çeşitli (etkin, edilgin, vurdumduymaz, aldırmaz, bildiğini okur…) direnişleriyle artmış görünür. Yasa çağdaşlıkçı (modern) toplumlarda bile belirli bir süre işletilen kişi gerçeklenmeleri, durmadan güncellenmek zorunda olan yasaların nesnesi olan kişi gerçeklenmelerinin/ haklarının devleti işleten ve onun örnekçisi olan ve örnekçisi sayılan insanlar tarafından çoğu zaman ortadan kaldırılmasına neden olur. Bu ayrıksılık olarak adlandırılır. Ayrıksılık durumu yöneticilere, uygulayıcılara kısaca devlete tanınan bir genelliktir. Bu genellik olmadan devletin üstünlüğü, egemenliği, düzeni kurulup işletilemez. Bu “ayrıksılık/istisna oluş” bir kezlik ya da arada sıradalık gösteren bir durum değil; genel, sürekli, devlet düzümü/ normu olan ya da olağan bir işleyiştir. Kaynağı ise gökseldir; dinsel anlayışlara, kurallara, işleyişlere (yani her örgütlü dinin şeriatına uyduğu için me-şerii/meşrudur) uygundur.

    Bu anlatımlar okuyucuyu küçümseme, onları hiçbir şey bilmez sayma mı oldu? Hiç de değil. Konu sosyal bilimlerdeki, insan bilimlerindeki kavramlarla daha kolay anlatılabilirdi belki. Ancak bu “bilimci jargon” yinelemelerin, kapalılıkların, düşünçinançların (ya da ideolojilerin), alışıldık yaklaşım yöntemlerinin, genellik ve soyutlukların kısacası bilgilendirme güçoluşlarının (ya da siyasetlerinin) verdiği bıkkınlıkla artık pek bir şey anlatamaz oluyor. Her alanın tarihi Platonculaştırılarak çağdaşlıkçı anlayışlara, dünyasal akış ve oluşlara yine de değişmez ve değiştirilemez bir kütük, bir kök, bir kaynak bulunuyor. Başka bir deyişle kökün, soyağacının kökünün, soykütüğünün ilknedenliği ve etki örgüleri gökselliğin değer yitimine uğradığı dönemlerde, çağlarda gökselden/aşkından alınıp başka bir kaynağa gönderiliyor: Önceki Zamana, yaşanmış zamana, dünyanın her yerinde yaşanmışlığı zorunluluk gerektirmiş olan tek bir zamana ya da geçmişe. Özdeş bir geçmişe… Böyle olunca da gökselliği kuran anlak, imgelem ve us, kurgusunu hiç değiştirmeden, yaklaşımlarını hiç değiştirmeden ama değiştirmişlik öykünmeleriyle önceyi, başlangıcı, önceliği, geçmişi kuruyor. Önceliğin varsayılan etkisi ya da nedenliğiyle soyut ve somut dünyalar yinelemelerin örgülerinde katılaşıp, değişmezleşip, bengi (ebedi) sonuçlar ve yaşanılan gün olarak donduruluyor.  

     Bundan dolayı bu bölümde sıradanlaşan, çok şey bildirmezleşen,  pek bir anlam taşımazlaştırılmış Dili, kavramlaştırmaları yapabildiğimce titizlenerek bozdum ve zorladım. Dil canlıdır/organiktir. Onu cansız/inorganik sayanların da bilinçlerini irkiltmek, ürpertmek, sarsmak gerekir. Böylece “bunun bu dilde karşılığı yok”çuların, “tam karşılamıyor”cuların, “kavramın gösterdiği neyse anlamı tam odur”cuların güldürücülüklerinin yoksulluğu ortaya çıkabilir.  Duya duya bir şey anlayamaz olduğumuz devletlerin bir kurumu olan “okulun/ medresenin/ akademinin” kavramlarından bu bölümde bilerek kaçmaya çalıştım. Bunu beceremediğim yerlerde ad, önad (sıfat), sonek ve kavram “çevirisine” kaçtım. Çünkü okulluluğumuz en tarafsız durumunda bile her anlatıyı, anlatma çabasının yazabildiklerini epriten, yıpranmışlaştıran bir dil oluşturuyor. Bu dili değişmez kılma cançekmesi okulun kurulma usuna, okulun kurucu usuna içkin. Bu yüzden de okuldan çıkan eski okulluların baskın çoğunluğu bir daha okulu anımsatacak etkinliklerle uğraşmıyor. Okumuyor, yazmıyor, dinlemiyor, okul alışkanlıklarıyla geçinip gidiyor. Çoğunluk mu?

     Çünkü okul da devletli yapıların kurulu düzeni sürdürme araçlarından biridir ve çoğunluk yaratır. Çünkü okullar da okumazlık, yazmazlık, dinlemezlik, anlamazlık araçlarıdır. Sanaldır. Görünmezdir. Parçası olduğu aygıtın varlığını önvarsayar, öngerek görür. Kurmaya çalıştığı sorunlara, bulmaya çabaladığı yöntem ve çözümlere bu aygıtın parçası olarak başlar. Bu seçimlik bir şey değildir. Okullarda eğitim, öğretim, etkileşim, bilişim, bildirişim üyeliği ancak devlet kurumlarında ve Devletin kurulu düzeninine zorunlu bağlı kuruluşlarda gerçekleşebilir. Kurulu düzendeki her kuruluş devletin yasaları, yasadışılıkları, yasaüstlükleri destek çekme, engelleme, sınırlılaştırma,kaygılandırma ve korkutmalarıyla da devletçi/devletten yana işlemek zorundadır.    Sürekli sınırlılaştırma (tehdit, hudut koyma, had/ulaşılacak üst çizgi belirleme ya da haddini bildirme, düşülecek en alt çizgiyi gösterme) kurulu düzen içinde “orada öylecene” gözler, kaydeder, bekler, işe karışır. Sanal ve gerçektir. Kendisini durmadan duyumsatır, varsaydırır ve belli eder. Durmadan yayılır, genişler, derinlere işler,  her nesnenin arkasına önüne sızar. Gökseldir ve bir yandan da insanların içine işler. Bu içsellikte devlet aygıtlarının işleyişlerinin  oluşturduğu, yönetme uygulayımları (örgütlenmiş din, dünyasallaştırma, durmadan güncellenen düşüninanç, bilim, uygulayım, yenilenen tüze, kapatma aygıtları, sürekli işletilen sınırlandırma edimleri, yönetme gelenekleri kısaca güçoluşlaştırma ya da siyasallaştırma, yetkeleşme, erkleşme, eğme bükme edimleri) durmadan dönüştürdüğü, kendi aygıtının bir uzantısına değiştirdiği insan/uyrukları birbirinden  yalıtılarak bireyleştirir. Birey sınırlılaştırmanın işletilmesinde önde gelen aygıt parçasına dönüşürek en önde ve en önce kendi kendinin sınırlaştırıcısı olur.

     Yukarıda belirttiğim “silikleştirme/belirsizleştirme” sürecinde okul ve eğitim aygıtı önemli görevler alır. Devletlerin karşılaştığı topluluk/ toplum karşıtlığında, devletin konumlanıp yerleştiği toprakların (egemenlik alanı, iyeliği) sınırlarının dışında başka bir güç ile çekişme durumları da içinde, bu karşıtlık ve çekişmede okullar devletin zorunluluğu ve üstünlüğü için düşünce, tasarım üretip hatta uygulayıcılar ve sorgulamasız uyanlar yetiştirmektedir. Kısaca devlet iyeliğinin sınırları içinde yaşayan topluluk kişilerini bağlarından koparıp onları bire, bağsıza indirgeyerek bireyleştirmekte ve uyruklaştırmaktır. Okulculuk ya da aynı işlevi gören örgütlenmeler devlet insanlarının/yönetenlerin çoğunun yetiştirildiği varsayımsal nesnel bilimci kuruluşlardır. Bu yetiştirilmiş biliminsanlarının çoğunun gönlünde devlet üyeliğinde bulundukları basamaktan/düzeyden daha üst bir düzeye çıkarak “seçkin yönetici” olma cançekmesi yatmaktadır. Bundan ve türdeş duygular, düşünceler, örneklerden dolayı da “bilimsel nesnellik” uygulanamaz, gerçeklenemez yalnızca kuramsal olarak varsayılan bir şeydir. Bilimdeki nesnellik anlayışı aşkındır, kurmaca ve saymacadır. Yani buna bulunulan konum, yetenek, yeterli organsal donanım, duygular, sonsuz istemeler ve cançekmeleri engeldir. Diğer yandan da bu nesnelliğe evrenin akış içinde olan karmaşıklığı engeldir ki, bunun içine bulunulan konum, yetenek, yeterli organsal donanım, duygular, sonsuz istemeler ve cançekmeleri de girer.

EYLÜL 2019

Views: 63

35 Teknoloji Toplumu – Modern Tekniklerin Gelişiminde Devletin Rolü – Jacques Ellul

Teknikler açısından devlet birinci derecede önem taşır. Daha yakınlara kadar farklı tekniklerin birbirleriyle ilişkisiz olduklarını belirttik. Bu ilişkisizlik devlet teknikleri için doğruydu, çünkü yereldiler ve alanları bitişik değildi. Özel teknikler için geçerliydi, çünkü faydalı olsa da aynı zamanda anarşik olan, üstelik de uzmanlaşmanın egemenliğindeki oldukça koordinasyonsuz faaliyetin bir sonucuydu.

Devlet eyleminin teknikler üzerindeki temel etkisi tüm bir kompleksi koordine etmektir. Devlet, birleştirme gücüne sahiptir, zira devlet en mükemmel haliyle toplumdaki planlamacı güçtür. Burada devlet gerçek rolünü, yani koordine etme, ayarlama ve toplumsal güçleri dengeleme rolünü oynar. O ana dek ilişkisiz teknikleri bir araya getirmek suretiyle (sözgelimi ekonomi ve propaganda tekniklerini) tekniklerle ilgili bu rolü yarım yüzyıl boyunca oynamıştır. Onları, bu işlevden sorumlu organizmalar kurarak (örneğin, bakanlıklar arasında basit ilişki organlarıyla) ilişkilendirir. Tüm bir teknikler kompleksini bir plana entegre eder. Planlamanın kendisi iyi uygulanmış tekniklerin sonucudur ve ulusal düzeyde geçerli planlar kurma konumunda olan da devlettir. Şimdilerde, kıta ölçeğinde planlar görmeye başlıyoruz; sadece beş yıllık planları değil, fakat Marshall Planı’nı ve azgelişmiş ülkelere yardım planlarını.

Bu işlemler yalnızca planlama çerçevesinde düzenlenir, kendi tam yerlerini bulur. Devlet, onları organik olarak düzenleyen beyin olmaktan ziyade, ayrı tekniklerin birbirlerini karşılamasını ve hareketlerini koordine etmesini sağlayan ilişki aygıtı olarak görünmekte. Bunun somut adımlarım her daim görüyoruz. Demiryolu ve otomobil trafiğinin koordinasyonunda, çelik, motorlu araçlar ve uçak üretiminin koordinasyonunda, tıp mesleği ile sosyal güvenliğin koordinasyonunda, dış ve sömürge ticaretinin koordinasyonunda ve tüm ticaretin finansla koordinasyonunda filan.

Farklı sektörler ne derece ilişkili olursa bir sektördeki bir buluş diğerlerinde yankı bulur. Ve iletim organlarım (adeta dişli ve vitesleri) meydana getirmek de o derece gerekli olur. Yalnızca sözkonusu olgu global bir olgu olduğu için değil ama aynı zamanda teknisyenlerin kendisi uzmanlar oldukları içindir ki özel teşebbüs için imkansız bir görevdir bu. Sadece devlet vazgeçilmez olan bu uzmanlıkları birleştirme görevini üstlenebilir. Devlet, insanlarda ve tekniklerde mevcut kaynakları yaklaşık olarak bilir, hâlâ emekleme aşamasındaki koordinatör işlevini üstlenir. Bir teknik sektördeki buluşlar diğerleri için de faydalı olduğundan koordinatör rolü daha da önemli olmaya mahkumdur.

Örneğin, bir sinema filmi üretimi için gerekli tekniklerin çeşitliliğini ele alalım. Finansal, edebi ve sinematografik teknikler vardır. Makyaj teknikleri, ışık ve ses teknikleri gibi ikincil teknikler vardır. Senaryo tekniği gibi tamamen yeni teknikler de vardır. Karmaşık olsa da bu sinema teknikleri bir tek insanın beyni tarafından kavranabilir; bu nedenle de hâlâ tek adam yönetimi örnekleri vardır. Fakat, koordine edilmeye ciddi meydan okuyan daha karmaşık teknik kümelerini ulusal düzeyde koordine etme görevinin boyutunu düşünün. Bu durumlarda, adı ne olursa olsun organizatörün, müdürün veya koordinatörün rolü, devletin o rolü üstlenmesiyle orantılı olarak daha gerçekleşir. Üstelik, yalnızca devlet bunu yerine getirebilir. Bu durum şimdiden bir gerçektir. İzole teknik uzmanlıkları birleştirmekle şimdiden meşgul devlet. Bireysel uzmanlık disiplinleri (mesela, biyolog, mühendis, sosyolog ve psikoloğunkiler), fizikoteknikler ve endüstri ilişkileri gibi yeni teknik türleri oluşturmak üzere birleştiriliyor. Fakat bu yeni bireysel disiplinler daha organik bir şekilde de birleştiriliyor -fizik ve siyaset gibi insani teknikler denenlerin propagandada birleştirilmeleri gibi.

Farklı teknikleri koordine etmenin yanı sıra, devlet, maddi araçları, bir bireyin sağlayabileceğinin çok ötesinde sağlar. Daha yarım asır önce bir veya birkaç özel şahsın kaynakları içerisinde olan Kuzey Kutbu’na geziler, artık özel bazda mümkün değildir. Eskiden tüm gerekli olan, bir bot, yük kızakları, köpekler gibi Eskimo teçhizatı ve her şeyden önce cesaret idi. Bugünse karmaşık mekanik teçhizat gerekli: uçaklar (soğuk hava ve buz üstüne iniş için özel donanımlı), paletli kamyonlar, telsiz ve telsiz telefonlar, prefabrik evler vs. tehlikeyi azaltacak her mümkün araç, meçhul topraklan keşfetme rüyası görenlerin emrindedir. Eski gelenekleri canlandırmak (hayatınızı riske etmekle) elbette mümkündür. Fakat yeni araçları niye reddedeceksiniz ki? Hayatınızı neden tehlikeye atacaksınız ki? Kurusıkı atmak elbette ki akıllıca değil. Optimal sonuçlan en az tehlikeyle elde etmek için azami araçları kullanmalıyız. Ancak, gerekli olan devasa aygıtı harekete geçirecek araçlara hiçbir özel şahıs sahip değildir. Araçlar devlet tarafında talep edilmelidir. Sadece devlet sınırsız nakit kaynaklarını ve bireylere yasak finansman tekniklerini bulabilecek durumdadır. Aynı şey, denizaltı keşifleri için de geçerlidir. Sırf amatörce olan alanı bırakıp yasal veya olmayan bir çalışma statüsünü vermek istersek, masrafları karşılamak ve idari sorunları çözmek için devletin desteğini kazanmak gerekir.

Fakat sübvansiyonlar karşılığında devlet de bir şey talep eder. Devlet, bir bireyin spor olsun diye veya namı yürüsün diye Kuzey Kutbu’na gitmesini önemsemez. Somut teknik sonuçlar ister. Bilimsel araştırma amaçlan için ve faydalanmayı umduğu belli haklan elde etmek (maden kaynaklan ve havacılık gibi) için yardım sağlar. Devlet ile birey arasında sözleşmenin mümkün olabileceği tek durum budur. Devletin bilimsel araştırmayı yaymaya çalışması yeni değildir. 18. yüzyılda devlet mucitlere ödüller verirdi ve bu ödüller belirli seyrüsefer yöntemlerinin (kronometre, matematik tablolar vs.) bulunuşuyla çok ilgisi vardı. Bu dönemden soma devlet ilgisini kaybetmiş gibiydi. Ama son otuz yılda teknologlan ve mucitleri ödüllendirmeye yeniden başladı. Bunun çok örneği vardır. Çünkü, her zaman olduğundan daha fazla, sadece modem devlet tekniğin insana sunduğunu çalıştırabilecek araçlara sahiptir. Zirai makinelerden, otomatik harman makinelerinden ve biçerdöverlerden bahsetmek yeterli. Fransa’da bu makineler görece küçük boyutta olmalarına rağmen, böyleyken bile, ortalama bireysel çiftçinin kaynaklarının satın alabileceğinin çok ötesindedir. Bir aracı gereklidir – ya makineleri çiftçilere kiralayan bir kapitalist ya da makineleri satın alan çiftçi kooperatifleri. Bununla birlikte, bunlardan her ikisi de gerekli sermayeyi yatırmakta tereddüt etmektedir, çünkü büyük ölçekli çiftlik makineleri yılın ancak küçük bir kısmında kullanılmakta, zamanın çoğunda atıl kalmaktadır. (Bu makineler, bu nedenle, teknik açıdan geri sayılmalıdır). Uçaklar giderek tohum ekmede, yağmur bulutu oluşturmada, kimyasal maddeleri dağıtmada filan kullanılıyor. Ama bu teknikler, köylü kooperatiflerinin kaynaklarım aşmaktadır.

Bu durumu çözmenin ancak iki yolu vardır. Biri, toprağı, geniş alanları son teknik gelişmelerle işleyecek olan kapitalist şirketler lehinde istimlak etmektir. Diğeri de, çiftçileri, emrinde devletin sağladığı araçlar olan kolektif devlet çiftliklerinde birleştirmektir. İki seçenek arasında bir tercih hâlâ mümkündür. Fakat neredeyse kesin olarak denge devlet çiftlikleri lehine dönecektir. Teknik gelişme tam olarak ancak devlet kolektifleri sayesinde gerçekleştirilebilir, teknik araçlar da teknik gerileme korkusu olmaksızın kullanılabilir.

Devlet, tekniğe, başka hiçbir kurumun sunamayacağı gelişme imkanlarını sunar. Araştırmacılara araştırmalarını kolaylaştıracak, sonuçta da tekniği kolaylaştıracak araçları verir. Dünyanın başka bölgelerindeki bilimsel araştırma sonuçlarını bilim adamlarına ancak devlet sağlayabilecek durumdadır. Devlet, daha az önemli başka kurumların kullanmasının mümkün olmadığı bilgi tekniklerini kullanabilir. Gerekli yeni araçları her ülkeden alabilir. Yabancı bilim adamlarım bile parayı bastırarak kendi laboratuarlarına sokar (Alman bilim adamlarının muzaffer Müttefikler arasında “dağıtılması” örneğindeki gibi onları yan kölelik derecesine bile sokabilir). Yalnızca devlet elzem bilimsel teçhizatı satın alabilir, bunun yanında da bilim adamına kendi otoritesinin paha biçilmez desteğini verebilir.

Teknik, belirttiğim gibi, uygulanmadığı takdirde bir değere sahip değildir. Ancak uygulamasında belli somut zorluklarla, özellikle de bireylerde karşılaşır. Kamuoyuna ilişkin onlara söylediklerimle hiçbir şekilde çelişmez bu. Kamuoyu, tamamen ve kararlı biçimde teknik gelişme lehindedir. Fakat adeta retrospektif anlamda lehindedir. Teknik gelişme, bizim halihazırda bildiğimiz şeydir. Ancak fiili durumlarda, örneğin kimi yeni buluşlar durumunda halkın tepkisi pek de basit değildir. Eğer bir buluş halkı doğrudan ilgilendirmiyorsa, tepkisi, süpersonik uçak örneğinde olduğu gibi genellikle hararetlidir. Fakat eğer halk doğrudan etkileniyorsa, buluş doğrudan ona uygulanabiliyorsa bu hararet belirgin bir şekilde azalır. Öyle olacaktır, çünkü bizzat teknisyenler arasında hep görüş ayrılığı vardır. Bu noktada devlet müdahale eder. Geçmiş zamanlarda ilahiyatçılar arasındaki kavgaları çözdüğü gibi devlet, teknisyen ve bilim adamlarının kavgalarını da sayısız defa çözmüştür. Calmette ve Guerin’in tüberküloz aşısı etrafında dönen çekişmeyi ve de şimdi Fransa’da zorunlu olan “çok valanslı aşılama” ile ilgili kimi bilim adamlarının çekincelerini hatırlayın. Bu durumlarda neyin yapılacağına tek başına devlet karar verdi. Ayrıca, devlet, görüşünü kendi otoritesiyle örttü, ki bu otorite kısa bir süre sonra teknisyenin otoritesi oldu. Gerekli durumlarda otorite zorla kabul ettirildi. Karmaşık bir sistem gelişti. Aşılanmamış bir çocuk okula kabul edilmiyor; okula gitmeyen çocuk da aile yardımlarına hak kazanamıyor. Bu şekilde devlet, bireylerin teknik gelişmeye itirazlarının üstesinden geliyor. Friedmann diyor ki: “Fiziko-teknisyenlerin önemli görevinin devlet otoritesine bırakılmamış olduğu bir toplumda onun konumu belirsizdir, tavsiyeleri de sahip olmaları gereken ağırlığa her zaman sahip değildir”. Devamla, devlet otoritesinin tekniğin özel kişilerin kontrolünden kurtardığını söylüyor. Devlet otoritesi sayesinde teknik artık özel çıkarların hizmetinde değildir. Bu da devlete gerçek özgürlük olmasa bile en azından ek bir tatmin verir. Devletin tekniğe kazandırdığı otorite, onun gelişiminde bir faktöre dönüşür. Bu devletin kendisinin de teknikleştiğini, aklına estiği gibi hareket etmediğini de unutmamak gerekir.

Views: 25

Devletin Kökeni -7- İkincil Derecede Akrabalığın Önemi – Harold Barclay

Devlet oldukça kıskanç bir tanrıdır. Rekabete tahammülü yoktur. Devletin ortaya çıkmasından önce toplumu bir arada tutan yapıştırıcı akrabalıktı. Aile ve ikincil akraba grupları başka herkesin üzerinde başat yükümlülük isteğiyle en ulu olandı. Devletin biçimlenmesi başarıldığında üstünlüğü artınca akrabalığın etkisi gölgede kaldı. Maine’nin iddia ettiği gibi yerleşim akrabalık bağını devletle birlikte geçersiz kıldı.

Yakın Doğu’da devletin ortaya çıkışından önce birkaç bin yılda ya da oluşmasına yakın zamanlarda birçok temel buluş gerçekleşmişti. Sadece pek çok sayıda evcil hayvan ve bitki var olmamış aynı zamanda hayvanlar tasarımları gerçekleştirme amacıyla kullanılmıştı. Boyunduruk ve koşum takımları, bakır ve diğer metaller, çömlekçilik, sulama düzeni, saban, dokuma tezgahı, ölçme için daha karmaşık yöntemler, yazı vb. ortaya çıkmıştı. İmalat ve böyle aletleri kullanmak biraz eğitim gerektirirdi. Bu sonuçta gıda üretmeyen nüfusun azınlığını destekleyebilen tarımı yeterince etkili kılmış olmasından dolayı işgücünün uzmanlaşmasını kışkırttı. Nüfus artmış ve farklı insanların karıştıkları harika bir hareket vardı. Sonuçta şehirler gibi kalabalık yerlerde ikamet eden, akrabalıkla bağlı olmayan heterojen bir nüfus var olmaya başlamıştı. Farklı işlerdeki uzmanların kendilerine yönelik farklı çıkarları vardı: bunların pek çoğu akraba olmadığından dolayı olağan akrabalık mekanizmaları bunları yerleştiremediğinden topluluklar arasındaki çatışmalar ortaya çıktı.

Bu durumda devlet denetim temelinde konut yapmak için ortaya çıkar. Büyük Adam, saygın, yeterli kaynaklarıyla rütbeli kişi ve alıcılar sahneye çıkarlar.

Literatürde, bir tanesi dışında, herhangi bir özel olay bulamamış olsam da, dikkate değer ve saygın arabulucunun idaresine boyun eğen insanların içe dönük kavgalardan çok fazla yoruldukları ileri sürülmüştür. İstisna bir olay Southall tarafından verilmiş olan Alur olmayan insanlardır. Alur olmayanlar Alurların şefini onları yargılamak ve idare etmek için davet ediyorlar. Doğu Afrika’da yaşayan Alurların her durumda “yağmur yağdıran ve çatışmaları çözen güçleri” vardı (Southall).

Devletin gerekliliğine dair ana tezlerden biri devletin oldukça heterojen, yoğun bir nüfusun olduğu durumlarda genellikle düzeni sağlamak için gerekli olduğu bakış açısını takip eden “birleştirici” bir örgütlenme olması dolayısıyla savunur. Fakat bu teori iki önemli noktayı görmezlikten gelir. Alternatif yaklaşım olasılıklarını göz ardı eder. Örneğin, her çeşit gönüllü örgütlenmenin varlığı her çeşitten farklı insandan oluşmaktadır ve onların hepsi kaos ve şiddete düşmeyi önlemeyi başarırlar.[i] İnsanların büyük bir bölümü polisin varlığından dolayı öldürmez ve sakatlamaz fakat onlar öldürmenin “ölümcül bir günah” olduğu konusunda eğitilmişlerdir.

Entegrasyon teorisinin ikinci sorunu devletin bir başı olmalı fikrini gözden gizlemektir. Açıktır ki devlet yöneticileri, parlamenterler vb. gibilerinin halkın refahını düşündüklerine samimi bir biçimde inanan pek çok kişi vardır. Bunlar devleti kullanarak iyi bir yaşamı kuracaklarına inanırlar. Eninde sonunda bazı ilerlemeler meydana çıkabilir. Fakat onların naif ve samimi çabalarının sonunda hukuku uygulama ve devleti savunma yükümlülükleri dolayısıyla ortaya çıkan iyileştirmeler geçersiz kalır. Diğer politikacılar açıkçası daha ahmaktır. General Motors’un refahının halkın refahı olduğuna inanırlar ya da George W. Bush gibi petrol endüstrisinin refahının halkın refahı olduğunu sanırlar. En sonunda tahakküm herkes için oyununun adı olur ve tahakküm eden düzen ve bütünleşmeyi belli derecelerde üretebilir.

Aldatıcı oyunlar devlete asgari bir çabayla denetim sağlamaya olanak sunduğundan dolayı önemli yönetme teknikleridir. Öznelerinin sadakatini sağlama teşebbüsünde devlet herkesin kendini ait hissettiği geniş bir akraba topluluğu ya da bir aile olduğu sanısını yaratmaya çalışır. Akrabalık kavramı sıklıkla idarecilere tatbik edilir: kral, baba ya da dededir, kraliçe annedir ve vatandaşlar kardeştirler. Devlet aynı zamanda ailenin ya da aşiretin geleneksel işlevlerini üstüne almaktadır. Modern zamanlarda gençlerin eğitimlerini, ihtiyacı olanların refahını, evlerin korunmasını devralmıştır; aile mensuplarını disipline edilmesinin sınırlarını belirler ve yatak odasında yaşamın idare edilmesine dahi müdahale eder. Uzun zaman önce yaşlı ve emekli olan kişi akraba topluluğunca desteklenirdi; şimdi devletten gelecek emekli maaşına bağımlıdırlar. Devlet artarak aşiret ve ailenin geleneksel rolünü gaspetmekte ve kötüye kullanmaktadır. Bunu yaparak devlete bağımlılığı yükseltmektedir. Gerçekten de eski aileye ve akrabaya bağımlılık devlete aktarılmıştır. Fakat devlet ana olmayı sevmez. Devletin daha zeki başları avama doğrudan refah ve ilgilerini açık olarak göstermenin uzun vadede daha ucuz olduğunu ve bu sayede isyanlar ve huzuru bozucu münakaşalardan kaçınmayı hesaplamışlardır.

Bugün pek çok Asyalı ve Afrikalı devlette akrabalık ağı devlete karşı kararlı bir rakip olarak durmaktadır. Aşiretin şeref normunu çiğneyenin öldürüldüğü kan davası güderek devletin şiddet tekeli olması iddiasıyla mücadele içindedir. Fakat devletlerin hepsinin artan miktarda oldukça gelişmiş gözetleme aygıtı, ulaşım ve silah donanımı vardır ve bu tarz faaliyetleri bastırmaya çalışmaktadır. Gene de akraba topluluklarını devletin gerçek bir aracı olarak kullanabilmektedirler. Akraba toplulukları onu benimsediğinde devlet yükselir.

Çeviren: Alişan Şahin


[i] Eğer özel teşebbüs doğru düzgün başarılı bir sağlık hizmeti sağlayamıyorsa bunu devlet sağlamalıdır. Fakat bu tek alternatif değildir. Bireyler sermayeden ya da devletten bağımsız kooperatif bir sağlık hizmetini kendi kendilerine örgütleyebilirler.

Views: 49

Devletin Kökeni – 6 – Askeri Örgütlenme – Harold Barclay

Roberto Carniero, devletin kökenini nüfusun artması ve fetihte bulur. Başkaları devletin kaynağını yalnızca fetih olarak belirler. Oppenheimer bir topluluğun bir diğerini feth ederek büyümesini tahakküm kurmayı hedeflemiş bir aygıtın yaratılması olarak görür. Fakat onun sunduğu birkaç örnekte, onlar büyümeyi başlattıklarında zaten devlet olmaları toplumsal mevcudiyettir. Bu tek nedenselci açıklama ile Oppenheimer sorunun doğasına temas eder.

Hayvanların hepsi zaman zaman türler arası kavgaya girerler. Ama bir muhalifi öldürmek için kasti bir teşebbüs insanlık için daha karakteristiktir. Aşırı kalabalıkların karıştığı bir kavga ölüme neden olsa dahi, diğer hayvanlar arasında bir ya da iki kavgacı tip çok fazla tasarlanarak ya da bir teşebbüsle değil kazayla öldürülebilirler. Hayvanlar arasında çatışmayı kaybeden hayvan kaçar ya da kazananda tepkiyi bastırmayı tetikleyen boyun eğmenin içgüdüsel ritüelini yerine getirir. Bundan dolayı kazanan da artık saldırgan bir davranış göstermez.

İnsan açıkçası muhalifini öldürmede bir kavgacıyı engelleyen, genetik olarak programlanmış herhangi bir engelleyiciden yoksundur. Hayvanlar arasında içgüdüsel bir törenle denetlenen davranışlar insanlar arasında kültürel düzenlemeyle engellenmiştir. “Öldürmemelisin” her insan topluluğunda bazı derecelerde geçerliliği olan bir emirdir. Her daim etkili değildir; çünkü kimi yerlerde savaşın insan davranışlarının doğal bir parçası olduğu öne sürülmüştür.

Bir savaş fethi amaçlar, savaş halindeki bir taraf diğer tarafın insanlarını, ülkesini ve servetini ele geçirmeye ve onları denetim altına almaya çalışır. Düşmanlığa ya da baskına teşebbüsler – hayvanları çalmak, kadınları kaçırmak ya da daha nadir olarak toprak ele geçirmek, üstünlük sağlamak – çok daha mütevazıdır. Savaşan taraflar muhalifi denetim altına almak ya da onun grubunu toptan yutmak güdüsüne sahip değildir. Kan davasında bir keresinde bir tarafın bir mensubu öldürülmüş ya da yaralanmışsa bir intikam saldırısı –  suçlu tarafın bir mensubu öldürülecek ya da yaralanacaktır – beklenebilir. Görevin başarılabilmesi için saldırgan evine döner, misillemeyi ya da arabuluculuk için önerileri bekler.

Savaş örgütlenmesi gruplararası düşmanlıkların diğer biçimlerinden çok daha karmaşıktır. Savaşlar ordularla ve benzer askeri güçlerce yapılır. İşbölümü ve emir ve komuta zincirine göre örgütlenmiş çok sayıda insan vardır. Demokratik bir ordu olmaz. Bundan dolayı her zaman birileri diğerlerine, sorgulamadan emirlere itaat etmesini bekledikleri emirler verirler. Bazen bir ordu karmaşaya düşer. Çünkü en üstte olanlar anlaşamazlar. Fakat ordular açıkça olgularla ayırt edilirler. Bu sadece en alttakilerin tüm kirli işleri yaptıklarından ve tüm tehlikelerle yüz yüze olduklarından değil aynı zamanda tüm emirleri alıp hiçbir şey yapmadıklarındandır. Ek olarak, bir askeri güçte emir ve komuta zinciri herkese açık ve belirgindir. Bu asla müphem değildir.

Baskın yapan ve kavga eden topluluklarda devam eden emir komuta zinciri yoktur ya da eğer var ise, bu savaşçılar arasında önceden kurulmuş ilişkilerin bir yansımasıdır. Daha yaşlı ya da kıdemli bir yakına ya da büyük bir savaşçı olarak ünü olana hürmet edilir. Savaş sıklıkla savaşan herkesin ‘kendi işini yaptığı’ oldukça bireysel bir şeydir.

Savaşta sadece komutanlar ve emredilenler yoktur aynı zamanda emredilenler gerçek bir savaşla görevlendirilir; diğerleri savaşanların ihtiyaçlarını sağlar. Bazıları kimi bozulan, işlemeyen savaş araç gereçlerini onarır. Kimisi istihbarat toplar, keşife çıkar ya da yaralıların bakımını yapar. bu işlerin her birinde işbölümü her zaman çok daha ayrıntılandırılıp inceltilmiştir.

Savaş en azından birkaç yarı ya da tam profesyonele gereksinim duyar ve ne yarı ne de tam profesyonel olmayanlar için ise bir çeşit asgari eğitim verilir. Savaş taktiklere bağlıdır yani savaş için örgütlenme ve plan gereklidir. Belli bir hedefe varmak için en etkili yolu ayarlamak ve birlikleri konuşlandırmak şarttır. Kan davası ve baskın düzenlemenin profesyonelleri yoktur ve taktikler ise asgari düzeydedir.

Savaş çok sayıda insanı harekete geçirmeyi ve araç gereç kullanmayı gerektirdiğinden dolayı değiştirilebilir ve düzenlenebilir geniş ve karmaşık bir örgütlenme gerektirir. Savaş teknolojisi eski zamanlarda dahi savaş atları ve teçhizatının ya da araba ve takımlarının bakım ve onarımının gerektirmesi yüzünden oldukça pahalı bir şeydir. Bu gerçek bir savaşın neden devletin oluşumuyla ortaya çıktığını açıklar. Yeterli kaynaklara hükmeden gücü ile yıkıcı sağlam bir yapı… Dahası, daima söylediğimiz gibi, ordu emirlere sorgusuz itaate dayanır. Böyle bir şart bir akraba ilişkisi ya da devlet idaresi ile birlikte olabilir. Bundan dolayı akrabalık ile hiçbir ilişkisi olmadığından dolayı ordu disiplininin anlamı bir çeşit devlet yapısının zaten kurumlaşmış olmasıdır denebilir. Randolph Bourne’un söylediği gibi savaş devletin sağlığıdır da. Tüm devletler birbiriyle yarış içinde olduklarından dolayı yarışta elde edilen zafer eninde sonunda savaş ve savaş tehdidine bağlıdır. Devletin kökenine ilişkin militarist ya da fetih tezini savunanlar bütünüyle yanlış değildirler. Ben devletten önce gelenin fetih ve savaş olduğunu söylemekten ziyade ikisinin birbiri ardı sıra çalıştığını, birlikte geliştiklerini ve birbirini beslediklerini öne sürerdim. Bir şey kesindir; bu da devletçilik oyunu ve uluslararası politikada hiçbir devletin egemenlik yolunu izlemek ve iyi bir orduya sahip olmaksızın prestij ve önemli bir başarı beklemediğidir.

Bir ordunun tohumları ve savaşın olası sonucu, karmaşık yeniden dağıtım sisteminin merkezinde olan Büyük Adam’ın razı edebildiği, kandırabildiği ve manipüle edebildiği alıcılarında bulunabilir.

Çeviren: Alişan Şahin

Views: 42