İslam düşünce tarihinin dinamik ve entelektüel derinliği yüksek dönemlerinden biri, Mutezile okulunun kelami rasyonalizmi ile geç antik çağın Yeni Platoncu felsefesinin karşılaştığı 8. ve 9. yüzyıl Bağdat’ı ve Basra’sıdır. Bu karşılaşma, yalnızca iki farklı medeniyetin düşünce biçimlerinin yan yana gelmesi olarak okunabilir kimilerince fakat bu durumu iki farklı medeniyet değil aynı medeniyetin içinde iki farklı evren algısının mecz edilmesi olarak okumak daha doğrudur. Bu aynı zamanda Allah’ın mahiyeti, sıfatları ve evrenle olan ilişkisi üzerine bin yıl boyunca tartışılacak olan ontolojik bir zeminin inşası anlamına da gelmektedir. Mutezile’nin “ahlü’l-adl ve’t-tevhîd” (adalet ve tevhid ehli) olarak kendini tanımlaması, onların Allah tasavvurunun merkezine mutlak bir birlik ve aşkınlık (tenzih) fikrini yerleştirdiklerini göstermektedir. Mutezile’nin tenzih doktrini ile Plotinosçu yani Yeni Platonculuğun “Bir” kavramı arasındaki yapısal benzerlikleri, negatif teoloji (via negativa) ekseninde ele alacağız.
İslam Düşüncesinde Akılcılık ve Mutezile
Mutezile ekolü olarak da adlandırılan ama değişik dönemlerde ve farklı zamanlarda yaşayan Mutezili olduğu söylenen düşünürlerin kimi farklı bakış açılarına rağmen, İslam dünyasında Hz. Peygamber’in vefatından kısa bir süre sonra ortaya çıkan siyasi ve itikadi kargaşa ortamında, dini inançları akli bir zemine oturtma çabası bu ekolü ortaya çıkarmıştır. Okulun temelleri, fikri arka planı Cehm bin Safvan ve Ca’d bin Dirhem gibi Yeni Platonculuktan etkilenmiş düşünürlere götürülebilse de – ki bun Hariciler ve Haricilerin bir kolu olan, Patricia Crone tarafından Anarşist oldukları ifade edilen Necdileri de eklemekte bir sakınca yok – esasen 8. yüzyılın ilk yarısında Basra’da Vasıl b. Ata (ö. 748) tarafından atılmış ve 9. yüzyılda Abbasi imparatorluğunun altın çağında en “parlak” dönemini yaşamıştır. Abbasiler döneminde önde gelen Mutezili düşünürlerin bir kısmı devletle ilişkiye girip devletin resmi ideolojisi haline gelen ve baskıcı bir döneme damgasını vuran Mutezili Halk-ul Kur’an fikriyle vücut bulmuşlar ve sonrasında yok olmaya yakın bir hale gelmişlerdir. Mutezile’nin doğuşunu tetikleyen temel faktörler arasında siyasi otoriteye karşı gelişen entelektüel muhalefet, büyük günah işleyenin durumu hakkındaki tartışmalar ve kader üzerine yürüyen tartışma yer almaktadır.
Mutezile düşüncesi ve hareketi beş temel ilke (usûl-i hamse) üzerinde yükselir: Bunlar Tevhid, Adalet, Va’d ve Vaid (vaat ve tehdit), El-Menzile beyne’l-menzileteyn (iki konum arasındaki konum) ve Emr-i bi’l-ma’ruf nehy-i ani’l-münker (iyiliği emretmek, kötülükten sakındırmak). Bu ilkelerden Tevhid, Allah tasavvurunun çekirdeğini oluşturur ve doğrudan doğruya Yeni Platoncu birlik kavramıyla ontolojik bir paralellik arz eder ve bu beş ilkenin de birbiriyle Allah’ın tenzih edilmesi ile ilişkileri vardır. Bu ilkelerin felsefi karşılıkları da aynen şöyledir:
İlke
Tanım
Kelami/Felsefi Hedef
Tevhid
Allah’ın mutlak birliği ve sıfatların zatın aynılığı
Çokluğun ve antropomorfizmin reddi.
Adalet
Allah’ın kötülük yaratmaması ve insan iradesinin hürriyeti
Büyük günah işleyenin ne mümin ne kafir ama fasık olması.
Toplumsal kargaşaya teolojik orta yol bulmak.[Bu ilke Hz. Ali ve Muaviye arasındaki Tahkim meslesine gönderme yapar]
Emr-i bi’l-Ma’ruf nehyi ani’l-münker
İyiliği teşvik ve kötülüğü engelleme toplumsal sorumluluğu
Ahlaki düzenin sürdürülmesi
Mutezile, aklı dini öğretilerin anlaşılmasında en yüksek otorite olarak konumlandırır. Onlara göre akıl, nakil (ayet ve hadis) gelmeden önce bile iyi ve kötüyü, Allah’ın varlığını ve adaleti kavrama yetisine sahiptir. Bu akılcu tutum, antik Yunan felsefesi ile yüzyüze gelinmesi (özellikle Harran Medresesine de vurgu yapılır) ve özellikle Yeni Platoncu felsefenin Arapçaya çevrilmesiyle birlikte, Allah’ın birliğini savunmak için sofistike bir felsefi dilin kullanılmasını zorunlu kılmıştır.
Yeni Platonculukta Mutlak Bir ve Plotinos’un Mirası
Yeni Platonculuğun kurucusu Plotinos (M.S. 204-270), varlığın en tepesine her türlü bölünmeden, çokluktan ve ayrımdan azade olan “Bir”i (The One) yerleştirir. Plotinosçu “Bir”, o kadar aşkındır ki, ona varlık (being) demek bile bir sınırlama getireceği için yetersizdir; o “varlığın ötesindedir”.[i]
Plotinos’un sistemi, her şeyin “Bir”den sudûr (taşma) yoluyla meydana geldiği hiyerarşik bir evren tasarımıdır. Bu hiyerarşide “Bir”den ilk olarak İlahi Akıl (Nous/Intellect), ardından Dünya Ruhu (Psyche/Soul) ve en nihayetinde madde alemi çıkar. “Bir”, her şeyin kaynağı olmasına rağmen, bu taşma sürecinden dolayı kendisinde hiçbir eksilme veya değişim yaşamaz.
Plotinos’un “Bir” tasavvuru ile Mutezile’nin “Tevhid” anlayışı arasındaki en belirgin kesişim noktası, Allah’ın mutlak sadeliği ve bölünmezliği ve eşi benzerinin bulunmamasıdır. Kur’an’a göre de Mutlak olan O’dur[ii]. Plotinos’a göre “Bir”e herhangi bir niteleme eklemek, onda bir çokluk yaratmak demektir ve bu durum mükemmelliğe aykırıdır. Mutezile de benzer şekilde, Allah’ın zatından ayrı ezeli sıfatların varlığını reddederek, O’nun birliğini her türlü ontolojik kompozisyondan korumaya çalışmıştır. Halk-ul Kur’an fikri de Bir’in sadeliği fikrinin bir uzantısı olarak okunabilir.
Mutezile teolojisinde tenzih, Allah’ı yaratılmışlara özgü tüm özelliklerden, eksikliklerden ve benzerliklerden arındırma eylemidir. Kur’an’ın “O’nun benzeri hiçbir şey yoktur” (Şura, 11) ayeti, bu doktrinin sarsılmaz temeli olarak kabul edilir. Tenzih, kelime anlamı olarak “uzaklaştırmak” anlamına gelir ve şeriatta Allah’ı her türlü kusurdan, ortaktan ve yardımcıdan uzak tutmayı ifade eder.
Mutezile, tenzih doktrini aracılığıyla hem teşbih (Allah’ı yaratılmışlara benzetme) hem de temsil (Allah’ı cisimsel formlarla sembolize etme) yaklaşımlarını kesin bir dille reddeder. Bu reddiye, özellikle Kur’an’daki antropomorfik ifadelerin (Allah’ın eli, yüzü, arşa oturması gibi) literal anlamlarından koparılarak akli ve dilsel bir çerçevede yeniden yorumlanmasını (te’vil) zorunlu kılmıştır.
Zemahşeri’nin Tafsir al-Kashshaf eseri, bu tenzihçi yaklaşımın zirvesidir. Zemahşeri, aklın üstünlüğünü vurgulayarak, Allah’a cismani özellikler atfeden ayetlerin mecazi olarak anlaşılması gerektiğini savunur. Örneğin, Allah’ın “hayy” (diri) olması biyolojik bir yaşamı değil, başlangıcı ve sonu olmayan yetkin bir varoluşu ifade eder; “el” kudreti, “arş” ise mutlak hakimiyeti simgeler. Bu yorumlama biçimi, Allah’ın aşkınlığını korumak adına dilin sınırlarını zorlayan bir rasyonalizm örneğidir.[iii]
Sıfatlar Teorisi: Zat ve Sıfat Özdeşliği Üzerine Tartışmalar
Mutezile ve Yeni Platonculuğun en derin felsefi çatışma ve uzlaşma noktalarından biri sıfatlar meselesidir. Mutezile, Allah’ın ilim, kudret ve hayat gibi sıfatlarının O’nun zatından ayrı, kadim (ezeli) varlıklar olduğunu reddeder. Onlara göre, eğer bu sıfatlar zattan ayrı ezeli gerçeklikler olarak kabul edilirse, bu durum “kadimlerin çokluğuna” (taaddüd-i kudemâ) yol açar ve bu da İslam’ın özü olan tevhidi zedeler.
Mutezile’nin bu konudaki temel savları şu şekilde özetlenebilir:
1. Allah, alîmdir (bilendir) ama bir ilim sıfatıyla değil, bizzat zatıyla alîmdir. Sıfatların bağımsız varlıklar olarak kabul edilmesi, Allah’ın içinde bir bölünme veya kompozisyon olduğu imasını taşır ki bu da Tevhid’e aykırıdır.
2. Mutezili düşünürler, sıfatları zattan ayıran görüşleri Hristiyan teslis (Trinity) doktrinine benzeterek eleştirmişlerdir. Onlara göre, Allah’ın ilim, hayat ve kudret gibi sıfatlarını bağımsız kişiler (hypostasis) olarak görmek tevhide aykırıdır.
Bu noktada Mutezile, Plotinos’un “Bir”ine yaklaşır. Plotinos’a göre “Bir”, düşünen veya düşünülen de olamaz; çünkü düşünce eylemi bir ikilik (subject-object) gerektirir ve “Bir” her türlü ikiliğin ötesindedir. Mutezile de benzer bir mantıkla, Allah’ın birliğini korumak için sıfatları ya zata indirgemiş ya da onları Allah’ın fiilleri veya olumsuzlamalar olarak tanımlamıştır.
Okul
Sıfatların Ontolojik Statüsü
Temel Kaygı
Mutezile
Sıfatlar zatın aynısıdır; ayrı ezeli varlıklar değildir.
Mutlak birliği (tevhid) korumak ve çokluğu reddetmek.
Eş’arilik
Sıfatlar zatın ne aynısı ne de gayrısıdır; zata eklenmiş gerçekliklerdir.
Vahyin lafzını korumak ve Allah’ı noksanlıktan uzak tutmak.
Yeni Platonculuk
Bir’de hiçbir nitelik veya ayrım yoktur; “Bir” her şeyin ötesindedir.
Bölünemez mutlak sadeliği (simplicity) savunmak.
Maimonides
Sıfatlar yalnızca olumsuzlamalar (negations) yoluyla bilinir.
Allah ile yaratılan arasındaki mutlak farkı vurgulamak.
Arapça Plotinos ve “Aristo Teolojisi”nin Etkisi
Yeni Platoncu fikirlerin İslam dünyasına girişi, 9. yüzyılın büyük çeviri hareketinden önce gerçekleşmiştir. Bunda Cehm bin Safvan ve Ca’r b. Dirhem’in etkisi büyüktür. Bu süreçteki en kritik metin, Plotinos’un Enneads adlı eserinin IV, V ve VI. kitaplarının bir derlemesi olan ve İslam dünyasında yanlışlıkla Aristoteles’e atfedilen “Aristo Teolojisi”dir (Theology of Aristotle). Peter Adamson’ın araştırmaları, bu metnin El-Kindi’nin çeviri çevresinde üretildiğini ve yeni-Platoncu olarak adlandırılan Plotinoscu fikirlerin İslam teolojisine uyarlanmasında bir köprü vazifesi gördüğünü ortaya koymaktadır.
“Aristo Teolojisi”, Plotinos’un mutlak aşkın “Bir”ini, İslam’ın yaratıcı Allah’ıyla uzlaştırmaya çalışmış; ancak bu süreçte orijinal metinde olmayan bazı modifikasyonlar yapılmıştır. Örneğin, Plotinos’ta “Bir” bilinçsiz bir kaynaktır; ancak Arapça versiyonunda “Bir”e irade ve yaratma gibi daha teolojik nitelikler atfedilmiştir. Bu metin, Mutezili kelamcıların ve ilk İslam filozofu El-Kindi’nin Allah’ın birliği ve sıfatları hakkındaki tartışmalarını derinden etkilemiştir.
El-Kindi, Mutezileye yakın bir entelektüel çizgide durur. Allah’ı “Gerçek Bir” (al-Wahid al-Haqq) olarak tanımlar ve O’nun her türlü çokluktan münezzeh olduğunu savunur. Kindi, Plotinoscu Sudûr Teorisi’ni tam anlamıyla benimsemez, bunun yerine Allah’ın evreni yoktan (ex nihilo) yarattığını savunarak İslami teoloji ile Grek felsefesini sentezlemeye çalışır.
Negatif Teoloji: Bilinemezlikten Aşkınlığa
Negatif teoloji veya via negativa, Allah’ı ne olduğu değil, ne olmadığı üzerinden tanımlama yöntemi olarak tanımlamak mümkündür. Bu yaklaşım, Allah’ın özünün insan aklı tarafından kuşatılamayacağı ya da anlaşılamayacağı varsayımına dayanır. Hem Mutezile hem de Yeni Platonculuk bu metodolojiyi sistemlerinin merkezine yerleştirmiştir.
Mutezile’de negatif teoloji, Allah’ı tenzih etmenin mantıksal sonucudur demek yanlış olmaz. Allah “cisim değildir”, “araz değildir”, “bir mekanda değildir”, “görülmez” gibi ifadeler, Allah’ın birliğini korumak için kullanılan negatif nitelemelerdir.[iv] Doğmamış, doğurmamış ve yemez-içmez (hiçbir şeye muhtaç olmayan) Allah tasviri, Kur’an’daki İhlas Suresi‘nde geçen Samed kavramıyla (Allah’ın hiçbir şeye muhtaç olmaması, herkesin O’na muhtaç olması) tam olarak örtüşür. Bu yaklaşım, Allah’ı tanımlanamaz bir boşluğa sürüklemekle (ta’til) eleştirilse dahi Mutezile için bu, Allah’ın yüceliğini beşeri kavramların sınırlılığından kurtarmak için zorunludur.
Plotinos’ta ise negatif teoloji daha radikal bir boyuttadır. O’na göre “Bir” hakkında yapılabilecek en doğru şey sessiz kalmaktır; çünkü herhangi bir söz, bölme ve sınırlama içerir. Plotinos, “İyi” terimini bile “Bir”e bir nitelik eklememek şartıyla kullanır. Mutezile bu kadar ileri gitmese de, Allah’ın sıfatlarını olumsuzlamalar (Allah cahil değildir, aciz değildir) olarak yorumlayan kanadı, Plotinosçu çizgiyle büyük ölçüde örtüşür.
Akıl, Vahiy ve Hermeneutik: Te’vilin Hikmeti
Mutezile’nin Allah’ı tasavvurunda akıl (nazar), hakikate ulaşmanın temel aracıdır. Okulun önde gelen düşünürlerinden Abdülcebbar, Allah’ın bilgisinin zorunlu (daruri) olarak değil, ancak akli istidlal[v] ve derin düşünmeyle elde edilebileceğini savunur. Bu rasyonalist temel, Mutezile’yi Kur’an metni karşısında aktif bir yorumcu konumuna getirmiştir.
Mutezile’nin hermeneutik yöntemi, “te’vil” üzerine kuruludur. Eğer bir ayetin lafzi anlamı aklın aşikar gerçekleriyle çelişiyorsa, o ayetin lafzı değil, akla uygun olan mecazi anlamı esas alınır. (Bu mecazi anlamı esas alma fikrinin Batıni yoruma götürecek önemeli bir ayak olduğuna burada değinmek isterim). Bu yöntem, özellikle tenzih ayetlerinin yorumlanmasında belirleyicidir:
Mutezile, “O gün birtakım yüzler Rablerine bakacaktır” (Kıyamet, 22-23) ayetini, Allah’ın görülmesinin (vision) imkansızlığına dair akli kanıtlara dayanarak, “O’nun sevabını ve nimetlerini beklemek” şeklinde yorumlamıştır.
Tarihsel süreç içinde çok tartışmalara ve Mutezilenin gözde düşmesine neden olan Halku’l-Kur’an yani Kur’an’ın yaratılmış olduğu fikri, Allah’ın mutlak birliğini koruma arzusunun bir sonucudur. Eğer Kur’an ezeli ve yaratılmamış olsaydı, Allah ile birlikte ikinci bir ezeli varlığın kabul edilmesi gerekirdi ki bu da tevhidi bozduğundan kabul edilebilecek bir şey değildir.
Bu rasyonalist hermeneutik, Yeni Platoncu filozofların mitolojileri ve antik metinleri alegorik olarak yorumlama geleneğiyle (örneğin Plotinos’un Platon yorumları) yöntemsel bir benzerlik arz eder. Her iki gelenek de, kutsal kabul edilen otorite ile aklın verilerini uyumlu hale getirme çabasındadır.
Dinler Arası Etkileşim: Yahudi ve Hristiyan Teolojisi Üzerindeki Yansımalar
Mutezile’nin rasyonalist tenzih doktrini, İslam coğrafyasındaki Yahudi ve Hristiyan toplulukları üzerinde de derin etkiler bırakmıştır. Özellikle 9. ve 11. yüzyıllar arasında, Bağdat ve Kahire gibi merkezlerde Mutezili kelam metotlarını benimseyen bir “Yahudi Mutezilesi” (Jewish Mu’tazilism) akımı doğmuştur. Karaylar gibi Yahudi mezhepleri, Allah’ın birliği, adalet ve sıfatlar konusunda Mutezili terminolojiyi ve mantıksal araçları kullanmışlardır.
Maimonides (İbn Meymun), bu etkileşimin en önemli düşünürüdür. Maimonides, Allah’ın sıfatları hakkındaki görüşlerinde Mutezile’nin negatif teolojisini ve Yeni Platonculuğun aşkınlık fikrini sentezlemiştir. Maimonides, Allah ile yaratılan arasında hiçbir benzerlik (analogy) kurulamayacağını savunur ve tenzih fikrini felsefi bir zorunluluk haline getirir.
Aynı zamanda, Mutezili düşünürlerin Hristiyan düşünürler ve onların teolojisiyle girdiği polemikler, onların tenzih anlayışını keskinleştirmiştir. Hristiyanların Allah’ın sıfatlarını kişiselleştirerek teslisi savunmalarına karşı Mutezile, Allah’ın mutlak sadeliğini savunarak her türlü içsel ayrımı reddetmiştir. Bu tartışmalar, İslam dünyasında “Kelam”ın yalnızca bir inanç savunması değil, aynı zamanda evrensel felsefi sorunlara cevap arayan bir disiplin haline gelmesini sağlamıştır.
Ontolojik Farklılıklar: Yaratma ve Sudûr Paradigması
Mutezile ve Yeni Platonculuk tenzih ve negatif teoloji konusunda büyük ölçüde uzlaşsa da, evrenin kökeni konusunda iki zıt bakış açısına sahiptirler. Yeni Platonculuk, evrenin “Bir”den zorunlu bir şekilde, bir ışığın kaynaktan yayılması gibi taştığını (emanation) savunur. Bu modelde Allah’ın özgür iradesi ve seçimi tartışmalıdır; Sudûr, tanrısal mükemmelliğin doğal bir sonucudur.
Mutezile ise İslami “yaradılış” (creation) fikrine sıkı sıkıya bağlıdır. Allah, evreni yoktan (ex nihilo) ve mutlak iradesiyle yaratmıştır. Mutezileye göre Allah’ın “Fail-i Muhtar” (özgür eyleyen) olması, O’nun adaleti ve hikmeti için vazgeçilmezdir. Mutezileye göre evren zorunlu bir taşma ürünü olsaydı, Allah’ın adaleti ve insanların sorumluluğu anlamını yitirirdi ve Allah’ın bir önemi kalmazdı.
Ancak Mutezile, yaratma fiilini açıklarken yine Allah’ı tenzih etme ilkesini gözetir. Allah’ın bir şeyi yaratması, O’nun özünde bir değişim yaratmaz. O, zamanın ve mekanın dışındadır ve yaratma O’nun birliğine halel getirmez. Buna göre El-Kindi, bu iki paradigmayı sentezleyerek, Allah’ı “İlk Neden” olarak kabul eden ancak yaratmayı özgür bir fiil olarak gören bir “İslami Neoplatonizm”in temellerini atmıştır denebilir.
Sonuç Yerine: Akıl ile Aşkınlığın Sentezi
Mutezile ve Yeni Platonculuk, tarihsel ve kültürel bağlamları farklı da olsa Allah tasavvurunda mutlak aşkınlık (transcendence) ve rasyonalite arayışında birleşirler. Mutezile’nin tenzih doktrini, İslam teolojisini maddi ve antropomorfik tasavvurlardan arındırır ve ona bir felsefi derinlik kazandırır. Yeni Platonculuğun “Bir” kavramı ise, bu arındırma eylemi için gerekli olan mantıksal ve ontolojik çerçeveyi ona sağlamıştır.
Negatif teoloji, her iki gelenek için de Allah’ın yüceliği karşısında insanın dilsel acziyetini ifade etme biçimidir. Bu acziyet onu arayışında insanı rasyonel bir dünya tasavurundan da azade kılmamış ve İbn Arabi’nin deyişiyle her defasında “hayret” eder kılmıştır. Yani bu acziyet, Mutezile’de aklı devre dışı bırakmaz; aksine aklı, Allah’ın ne olmadığını anlamak ve O’nun adaletini kavramak için en kutsal araç haline getirir. Mutezile’nin sıfatları reddi ve tenzih teorisi Plotinos’un mutlak sadelik fikriyle harmanlanarak, İslam düşünce tarihinde tevhidi en saf haliyle formüle etme çabası olarak tarihe geçmiştir.
Bugün yapılan kimi çalışmalar Mutezile’nin rasyonalizmini ve tenzihçi yaklaşımını, fikir dünyasında bilimsel ve felsefi düşüncenin yeniden canlanması için hayati bir miras olarak görmektedir. Akıl ve aşkınlık arasındaki bu kadim denge, insanın sonsuz olanı sonlu araçlarla anlama çabasının en parlak örneklerinden biri olmaya devam etmektedir. (Külli İrade ve Cüzi İrade ayrımı da vurgulanmaşıdır)
Bu manada Mutezile’nin Tenzih’i ile Yeni Platonculuktaki Bir arasındaki benzerlikler şöyle bir karşılıklılık içindedir:
Mutezile (Tenzih)
Yeni Platonculuk (Bir)
Ontolojik Temel
Mutlak Birlik ve Tenzih (Tevhid)
Varlığın ötesinde bölünmez “Bir”
Epistemolojik Araç
Akli İstidlal (Nazar) ve Te’vil
Diyalektik ve Sezgisel Zeka
Allah-Alem İlişkisi
Özgür İrade ile Yoktan Yaratılış
Zorunlu Sudûr (Taşma)
Dilsel Yaklaşım
Negatif Teoloji ve Mecaz
Via Negativa ve Sessizlik
Etki Alanı
İslam Kelamı, Yahudi Teolojisi (Karayiler)
Hristiyan Mistisizmi, İslam Felsefesi
Bu karşılaştırma, Mutezile teolojisinin Yeni Platoncu felsefe ile kurduğu ilişkinin açıklanmasını sarih kılar. Bu yalnızca bir “etkilenme” değil, nev-i şahsına münhasır bir “yeniden inşa” sürecidir. Allah’ın tenzihi, Mutezile’de İslam düşüncesi içinde bir rasyonalizmin ifadesi olmuştur.
Alişan Şahin
[i] Plotinos, Enneadlar / Birinci ve Beşinci Dokuzluklar, Fol Kitap.
[iii] ZEMAHŞERİ, Keşşaf Tesfiri, Türkiye Yazma Eserler Kurumu Bşk. Y.
[iv] İhlas Suresi’nin tam anlamı şudur: “De ki: O, Allah birdir. Allah Samed’dir. O, doğurmamış ve doğurulmamıştır. Onun hiçbir dengi yoktur”
[v] Delil getirme, delile başvurma, akıl yürüterek sonuç çıkarma veya bilinenlerden bilinmeyenlere ulaşma.
KAYNAKLAR
Sabine SCHMİDTKE, The People of Monotheism and Justice: Muʿtazilism in Islam and Judaism,
Catarina BELO, Mu’tazilites, al-Ash’ari and Maimonides on Divine Attributes
Hüseyin ÇELİK, Mu’tezile Mezhebinin Kur’an Anlayışı ve Günümüze Yansımaları
Elham ZARİNKOLAH, Critical Analysis of Sunni Theological Schools’ Views on Divine Justice from the Perspective of Shahid Motahhari – International Journal of Multicultural and Multireligious Understanding
Ishraq ALİ, Khawla ALMULLA, Philosophy Versus Theology in Medieval Islamic Thought.
PLOTİNUS – Wikipedia,
PLOTİNUS | Internet Encyclopedia of Philosophy
PLOTİNUS – Stanford Encyclopedia of Philosophy, https://plato.stanford.edu/entries/Plotinos/
Alfred L. IVRY, “Review of ‘The Philosophy of the Kalam’ and ‘Repercussions of the Kalam in Jewish Philosophy’, by Harry Austryn Wolfson,” Philosophical Review, vol. 89, no. 4 (October 1980): 653-660
Peter ADAMSON, The Arabic Plotinos: A Philosophical Study of the Theology of Aristotle, Gorgias Press, 2017.
Peter ADAMSON, Al-Kindi and the Mu’tazila: Divine Attributes, Creation and Freedom –
İslâmî İlimler Dergisi, Yıl 12, Cilt 12, Sayı 2, Güz 2017 (145/178) , David SKLARE, Mu‘tazili Trends in Jewish Theology.
Dr. Mohammad Rais KHAN, Islamic Theology in the Contemporary Academic Landscape.
Ian Richard NETTON, Neoplatonism in Islamic philosophy.
John WALBRIDGE, God and Logic in Islam
ZEMAHŞERİ, Keşşaf Tesfiri, Türkiye Yazma Eserler Kurumu Bşk. Y.
Marife Dini Araştırmalar Dergisi’nin 2003 yılı, 3. Cilt, 3. Sayısı “Mu’tezile Özel Sayısı”
Din Felsefesi Açısından Mutezile Gelen-Ek-i (Der. Recep Alpyağıl) I. ve II. Cilt. İz Yayıncılık.
Patricia CRONE, Ortaçağ İslam Dünyasında Siyasi Düşünce, Kapı Yayınları.
Monolitik bir siyasal düşünce ve hareket olmayan anarşizm – bir izm olmayan anarşizm – uzun zamandır siyasal bir toplumsal hareket olamama sıkıntısıyla karşı karşıya kalmıştı.
“Karşılıklı yardım ve destek küçük bir birlikle sınırlandırılamaz; çevresine yayılmalıdır, aksi takdirde çevre, birliği yutar.”P. A. Kropotkin
Kropotkin’in bu sözleri birçok toplumsal hareket, devrim için oldukça geçerli bir sözdür. Tüm devrim ve isyanlarda deneyimlenmiştir.
H. İnalcık’a göre Orta Çağ Avrupa’sının cemaat yapılarından biri olan lonca sistemiyle Ahilik arasında büyük bir benzerlik mevcuttur.
Bu benzerliğe Kropotkin’de temas etmiş ve Karşılıklı Yardımlaşma isimli eserinde Orta Çağ komünleri adı altında lonca sisteminden ve hatta Osmanlı esnaf teşkilatından bahsetmiştir.
Fütüvvet, İşar ya da Karşılıksız Yardımlaşma (alturism)
Kropotkin’in Karşılıklı Yardımlaşma teorisi alturizmi (diğerkâmlık) destekleyen bir sonuca gitmiştir. Bu elbette etik alana giren ve o alanda insanlığa bir şeyler söyleyen bir ahlakın ifadesidir. Fakat bunu tüm canlılar için genellemek mümkün değildir. Diğerkâmlığın aslı insanın canlılara, her ne tür olursa olsun saygı ve sevgi içerisinde yaklaşmakla ortaya çıkar. Bunun için de güdülerden çok insan aklı ve özellikle gönlünün faal olması gerekir. Bundan dolayıdır ki Fütüvvet ve Melamilik ve onun devamı olan Ahilik prensipleri diğerkâmlığı, dayanışmayı, kötülüğe karşı iyiliği, yardımlaşmayı ve özellikle karşılıksız yardımlaşmayı ilkeleri arasında saymışlardır.
Karşılıklı Yardımlaşma’nın Orta Çağ kentlerinde nasıl oluştuğunu anlattığı sayfalarında sadece Avrupa loncalarına temas etmekle kalmaz, benzerlerinin Rusya, Gürcistan, Sırbistan ve Türkiye’de ortaya çıktığını ve bu örgütlenmelerin çok eskilere giden bir tarihi olduğuna da temas eder.
Burada Kropotkin’deki alıntıyı okumak isterim:
““Işlerin, sanat ve zanaat çeşitliliğinin giderek artması ve uzak ülkelerle yapılan ticaretin büyümesi, yeni bir birlik çeşidini gerekli kılıyordu ve ihtiyaç duyulan bu yeni unsur da loncalar ile sağlandı. Loncalar, kardeşlikler, dostluk cemiyetleri adı altında bulunan ve Rusya’da zestvo, minne, artel denen, Sırbistan ve Türkiye’de esnaf cemiyetleri, Gürcistan’da amkari, vs. denen bu birlikler, Orta Çağ’da öylesine önemli bir gelişme gösterdi ve şehirlerin özgürleşmesinde o kadar önemli bir rol oynadı ki, bunlar hakkında ciltler dolusu eser yazılmıştır. Ancak bu kurumun evrenselliğini ve gerçek özelliklerini anlamak, tarihçilerin altmış yıldan fazla zamanını almıştır. Bu kardeşlik camialarının gentes’de ve köy komününde işlediğini gördüğümüz ülkelerin bir devamı olduğunu kesin olarak ileri sürmemiz için ve bunların Roma’daki collegise ile Yunan ve Hint’teki eski birliklerle olan kökensel ilişkisini anlayabilmemiz için, yüzlerce lonca yasasının basılıp incelendiği günümüze varmış olmamız şarttı.”
Özgür komünler olarak Ahi Birlikleri’ne de Orta Çağ kentinde yer veren Kropotkin, elbette Ahi Birlikleri konusunda yeterli bir bilgiye sahip olamazdı. Orta Çağ’daki Ahi Birlikleri’nin bir bakıma Bizans Loncası’nı da aşan bir özelliklere sahip olduğuna dair bir fikri olamazdı. Bugün dahi üzerine yüzlerce kitap yazılmasına rağmen meseleyi tüm boyutlarıyla ele alan bir çalışma yoktur. Taeschner, F. Köprülü, A. Gölpınarlı ve S. Güllülü’nün eserlerinin yanında birkaç çalışma dışında yapılan çalışmaların büyük çoğunluğu ya özet ya da niyet ifade eden çalışmalar olarak karşımıza çıkıyor. Bu alanın tarihçiler ve sosyal antropologlar için boş bir alan olduğu da aşikâr bir gerçektir.
Ahilik, Kropotkin’in dediği gibi, bir Orta Çağ komünü olarak ve daha sonra da otonom yapısıyla basit bir örgütlenme değildir. Yaşamı bütün boyutuyla kapsayan derin ahlaki prensiplerle donanmış cemaat yapılarıdır onlar.
Kapitalizmin Gelişmesinin Önünde Engel
Türkiye’de kapitalizmin gelişmemesine neden teşkil eden ve ilerlemeci fikri savunan örgütlenmeler ve örgütler oldu.
Çünkü geri kalmıştık ve Sosyalizme varmak için gecikiyorduk. Bu fikri 1960’lı yılların fikrinde görüyorduk. Marksist okumanın bir çeşididir bu.
İşte Ahilik ve onun prensipleri buna neden olmuş mudur sorusu burda önem taşıyor:
Loncaları kapitalizmin önünde engel gören anlayışların olduğu bilinen bir iddiadır. Aslen bu iddiayı temellendiren asıl etmenin bu birliklerin sahip oldukları etik prensipler olduğunu belirtmekte yarar var. Çünkü kapitalizmin gelişmesi ve yayılması için sermaye biriktirmek ve bu birikimle genişlemek ve büyümek gibi bir hırsa sahip olmak gerekmektedir. Bunun için ise buna dair bir arzu, bir istek olması şarttır. Büyüme, ilerleme fikriyatının kapitalizmin hem fikri hem de içgüdüsü olarak addetmek yanlış olmaz.
İktisadi zihniyet ve onun dönüşüm süreci bize belki de Ahiliğe dair kavranacak bir halkayı yakalatır. İ. Ülgener İktisadi zihniyeti şöyle açıklar:
“İktisat suje veya sujelerinin (ister üretici ister tüketici veya yönetici olsun) benimsedikleri hareket ve davranış normlarının söz ve deyim halinde ve çoğunlukla telkin yollu açıklanışı! Bir bakıma genelde hepsi de belli bir bakış açısında bütünleşmiş haliyle sürdürülen değer hükümleri, tercih ve eğilimler toplamı! Daha kısacası: Dünyaya ve dünya ilişkilerine içten doğru bir tavır alış!”
Kapitalizmin Ruhu ve Protestan Ahlakı adlı eserinde M. Weber kapitalizmin neden başka bir coğrafya değil de Avrupa’da ortaya çıktığı sorusuna bulduğu yanıt dinin sekülerleşmesi (Katolik ahlağın Protestan ahlakına dönüşmesi) yani hayatın rasyonelleşmesi olmuştur. Yani iktisadi zihniyetin rasyonelleşmesidir kapitalizm. Çoğu toplumun kapitalizme geçememesinin nedeni bu rasyonaliteye sahip olamamasıdır.
Bu rasyonel zihniyet iktisadi hayatın her alanını birikim ve özellikle sermaye birikimi üzerine şartladığından ortaya çıkan aşırı birikim günlük yaşamın her veçhesini bu zihniyetle yoğurmuş ve modern kapitalizmin ortaya çıkışını sağlamıştır.
Ahi Birliklerinin Durumu Nedir?
– Kasabanın sınırlı pazarına göre ürün pazara sunulurdu.
– Sınırlanmış dükkân ve işyeri loncaya aitti.
– Esnafın malları dışardan gelen ürünlere karşı korunurdu.
– Her dükkan sahibi kendi ürününü bu sınırlandırılmış alanda satardı.
– Lonca içinde hiçbir rekabet olmazdı ve izin verilmezdi.
– Rekabeti engellemek için ürünler kusursuz dizayn edilirdi.
– Üretimin yöntemi, hammaddenin tipi, aletler ve özellikle işyerinin özellikle niteliği düzenlenmişti. Ehli hibre (uzmanlar) ve yiğitbaşı düzenli bir şekilde üretimi denetlerdi.
– Bitmiş ürünler satışa sunulmadan evvel defalarca denetlenirdi.
– Ve ürün sadece belirli dükkânlarda satılırdı.
– Bazı loncalarda yiğitbaşı ve kethüda bitmiş mamulü toptan fiyatına satarlardı.
– Pazar ve üretim arasındaki dengeyi sağlamak için sadece nitelikli işyeri sahipleri kendi dükkânını açma hakkına sahipti.
– Dükkân sahibi olmak ve kendi dükkânını açmak özellikle imkânsız gibi bir şeydi.
Osmanlı İmparatorluğu’nun kapitalizme iç dinamiklerinin etkisiyle geçemeyişinin[1] sebeplerinden biri Orta Çağ esnaf zihniyeti ve ilişkileri olarak adlandırılsa dahi –ki bu doğrudur– bence esas önemli neden Ahi Birlikleri’nin temel manevi motivasyonu olarak Osmanlı’nın esnaf kesiminin en bozulmuş döneminde dahi fütüvvet ahlakının baskın bir davranış kodu olarak yaşamasıdır.
Bu bir kaygının ifadesidir de aynı zamanda. Nüfusun “% 90’ının” Müslüman olduğu bir yerde en azından entelektüel bir faaliyet olarak bunun kavranması gereken önemli bir ayak olduğunu düşündüm ve halen de aynı fikirdeyim.
[1] Bu tartışmalar 1960’ların sol ya da Marksist solcularının gündeminde olmuş ve ATÜT tartışmaları entelektüel cenahı meşgul etmiş. İddia kendi içinde kapitalizmin zorunlu bir aşama olduğu tezini de kapsar. Tarihsel süreç dünyayı bu noktaya getirmiş gibi görünüyorsa da ben bu zorunlu aşama fikrine yabancı biriyim.
Kurucusunun Ahi Evran olduğu söylenir. Asıl adı Nasîrüddin Ebü’l Hakayık Mahmud bin Ahmed olan Ahi Evran, 12. yüzyılda Azerbaycan’ın Hoy şehrinde doğmuş.
İbn Battuta Seyahatnamesi’nde Ahi Birliklerine dair çeşitli örnekler var. Battuta Anadolu’yu dolaştığı her şehirde Ahiler tarafından karşılanıp ağırlandığı ve misafir edildiğini anlatır.
Ahilik sadece dünyevi değil “uhrevi hallere” yani dünya yaşamında erdemi insanda var kılmak için olan bir yaşam biçimidir. Yani sadece iktisadi bir kuruluş olarak algılanmamalıdır. 15. Yy’dan sonra bahsettiğim halden bozulmalar olsa bile bu hali 19. Yy’a kadar etkisini devam ettirmiştir.
Anadolu’daki Selçuklu İmp.nun son çeyreğinden itibaren Ahi birlikleri etkin bir kuruluş olarak göze çarpar ama 1205 yılında Kırşehir’de kurulduğu iddiası vardır.
Ahi Fütüvvet Erbabının İnanış ve Mezhebi
Adulbaki Gölpınarlı’ya göre, Fütüvvetnamelerde anlaşıldığı kadarıyla, Ahi-Fütüvvet ehli, Ali ve Ehl-i Beyt sevgisini en büyük fazilet olarak görmekte, bu şiarın ve fütüvvetin Peygamber’den Ali’ye kaldığına inanmaktadırlar. Gölpınarlı en eski ve hatta Sünni karakter taşıyan fütüvvetnamelerde dahi Ali ve Ehl-i Beyt sevgisinin dikkati çektiğini söyler.
Ali ve Ehl-i Beyt sevgisi ve Şii-Batıni özellik Seyyid Hüseyin ve Seyyid Muhammed fütüvvetnamesinde de göze çarparken, Gölpınarlı’ya göre Seyyid Muhammed’in fütüvvetnamesinde ise adeta “Safevi Propagandası” yapılmaktadır.
Ahiliğin de ilkeleri olan Fütüvvet ilkelerinin Sasaniler zamanında 740 adabı olduğu söylenir. Ahilerin bunun ancak 124 adedini bilmesinin kâfi olduğu Sülemi tarafından belirtilir.
Ahiliğin seyfi ve kavli iki kolu var.
Birçok adetleri, ayin, erkân, adet, kıyafetleri ve şalvarların renkleri ve mertebeleri var ve bunlar Burgazi fütüvvetnamesinde de anlatılmaktadır.
İbn Battuta’nın aksine (O Hanefi olduklarını iddia eder) Köprülü, Gölpınarlı ve Taeschner Ahiliğin Batınilikten türediği fikrindedirler.
İdeal Ahi
İslam âlimlerinin çoğunun ideal kahramanı (feta) olan feta, silahla savaşmak, düşmanı kahretmek yerine, oldukça dürüst, cömert, başkaları için karşılık beklemeksizin çalışan, engin hoşgörü sahibi, kusurları bağışlayan, çok merhametli, Allah’tan korkan, iyi huylu, karıncayı bile incitmekten çekinen, kusursuz özellikler ile tarif edilir.
Ekonomi biliminin tanımı itibarıyla Ahilik bizzat ona karşı bir oluşumdur. Kaba tabiriyle “Sınırsız ihtiyaçlar, sınırlı kaynaklar” olarak tarif edilen ekonomi, ahilikte tam tersi bir formüle sahiptir. Ahilik “sınırlı ihtiyaçlara ve sınırlı kaynaklara” sahip bir dünyada yaşadığımızı ve sermaye birikimi denen şeyin bu hakikat formülünü bozacak ve felakete neden olacak sezisi ya da bilinciyle kurulmuş ve yüzyıllarca var olmuş bir kuruluştur.
S. Güllülü, (“Ahi Birlikleri” kitabında) Ahi Birliklerini dönemlere ayırır. Bunlar: 1. Cemaat yapısı olarak oluştukları Selçuklular dönemi, 2. Anadolu Beylikleri dönemi, 3. Osmanlı İmparatorluğu dönemi.
Osmanlı dönemini ise 15. yüzyıl sonrası dönem ve gediklerin oluşmasına kadar olarak bir dönem olarak ayırmakta yarar var. Dikkat edilirse 15. Yüzyıl “Ankara Ahi” devletinin yok edildiği 1. Murat dönemidir ve ardından aynı zamanda İstanbul’un Osmanlı tarafından alınması ve devletin İmparatorluk olarak oluşması ve Uç beyliklerin tasfiyesinin olduğu dönem olması dikkat çekicidir.
Bu arada Ahilerin isyan etmelerine kadar örnekler mevcut.
Ankara Ahileri “Bir ticaret ve hak işinden ötürü bayrak kaldırmışlar ve dükkânlarını kapayarak silah başı etmişler” ve Ankara’ya 20 gün hükmetmişler. İstediklerini aldıktan sonra direnişe ve işgale son vermişler.
Zaten Fatih Sultan Mehmed’in İstanbul’u fethedildikten sonra sarayın bürokrat mensuplarından Çandarlı ailesi vasıtasıyla uçlara karşı açmış olduğu temizleme kampanyası Abdallar ve diğer dervişlerle birlikte Ahileri etkileyen bir hal olarak telakki edilmelidir.
Ahilik teşkilatının “meslek teşkilatı” seviyesine gelmesi ve uç beyleri ve emirlerinin hükümdarca atanması aslında bir bozulmanın işareti olarak alınmalıdır… Hükümdarın müdahalesi bağımsız yapısının tahrip edilmesi anlamına gelir. Ahi Birliklerinin özerkliklerinin 15. yüzyılın ortalarına kadar devam ettiğini de belirtmekte yarar var.
“14. yüzyılın başından 15. yüzyılın ortalarına kadar, uzun bir süre boyunca, tam bir otonomi içinde gözükmektedirler” der, Güllülü
Gençler ya da bekârlar topluluğu olarak adlandırılan Ahi Birlikleri bekârlardan oluşmuyor. O bir yaşam alanı, yaşam ve inanç biçiminin halidir. Bölüşme ve paylaşama kavramları etrafından da görmenin zaruri olduğu bu topluluğun tanımını aslen kooperatif, öz yönetim ve komün gibi kavramlarla karşılamak bile yetersiz kalabilir bazı açılardan. Bunun gerçekleşmiş tarihsel vaka olarak düşünülmesi ise meseleye olan ilgi ve heyecanı daha da arttıran bir vesiledir.
Ahi Birlikleri’nde “Pir”in manevi-dini kutsiyeti tamdır. Kendi sanatı üstünde yetkin olan ustalar ve onların elleri altında çalışan çıraklar vardır. Çıraklık süreleri mesleğe göre değişmekte ve bazıları yılları almaktadır. Her mesleğin kendine göre kuralları olsa da Ahi olabilmek için esasen etik bir paradigmanın kuralları tatbik edilir. Ahilik manevi bir yolda dünyada hak yolunda çabalayarak ve halkla yaşama yoludur. Halktan ayrı değil onun bir parçası olarak… Çıraklar bu mesleğin yolu boyunca aynı zamanda pirin mürididir de… Başka pire mürid olması mümkündür. Ama her meslek kendi işinin uzmanı ve o yöredeki işin otoritesi gibidir. Dükkânlardaki üstadlar değişmez ve yöredeki dükkân ve atölyeler izinsiz olarak çoğalmaz ya da kimse onlardan habersiz, icazet almaksızın dükkân açamaz. Dükkân açmak için usta olmak zorunluydu ve çırak usta olmak için maddi-manevi çetin sınavlardan geçirilirlerdi.
Ahi unvanı, zanaatçılar içerisinde en dürüst ve hürmete layık olan ve zannımca yaşça en ileri ve tecrübeli olan kişiye veriliyordu.
İlk Ahi Birlikleri yüksek ahlaki değerlere sahip zengin ve güçlü bir lidere tamamen gönüllü bağlı olan birliklerdir. Reisleri ne asker ne yönetici ne de ulemadır. Etrafında bir araya gelmiş silahlı halk birlikleri adeta karargâh görünümünde olan zaviyelerde bulunmakta ve yaşamaktadır.
Özerkliklerine dair bir örnek var. İbni Bibi, Selçukname’de onlara dair şöyle söyler: “Çeşitli çevrelerce merkezi otoriteye karşı girişilen eylemlerin hemen hepsini desteklemekte, buna karşılık merkezi otorite temsilcilerinin kendi aralarında çıkan çatışmalarda tarafsız kalmaktadırlar. Konya ahi reislerini gizlice toplayarak birçok vaadlerde bulunduktan sonra isyan kararında olduğunu bildiren Ebubekir Pervane’ye ‘biz aranızda cereyan eden mücadeleye karışmayız’ biçiminde verilen cevap bu tarafsızlığın genel bir tavır olarak benimsenmiş olduğunu göstermektedir.”
13. Yüzyılda Selçukluya karşı Karamanoğullarını desteklemiş olmaları onların Babailere yakın ve Batıni olduklarının bir işaretidir..
Fütüvvet ve Melami temayül devlet ve iktidar ile ilişkilenmemek prensibine uygun davranmayı gerektirir ki onlar da mümkün olduğunca uzak duruyorlar.
Ama savaş durumlarında ve işgal durumlarında onlar:
Mesela Mustafa Akdağ’ın aktarımıyla şöyle “Bir şehri ele geçiren asi vali veya siyasi teşekkül elindeki şehri yalnızca savaş için gerekli parayı elde etmek yönünde düşünmekte ve bu gibi şehirlerde halkın korunması kendiliğinden Ahi Birliklerine kalmaktadır. Onun içindir ki söz konusu şehirler ‘ahi valinin idaresinde muhtar[yani özerk-Bn-] bir site’ gibi gözükmektedir.”
Fütüvvet ve Ahi şeyhine buyurulamazdı.
İktisaden ve Ahlaken Durum
Ahi Birlikleri’nde sadece telkin ve söylemde kalan bir hal değil, aynı zamanda birliğin tüzüğünde de –fütüvvetnamelerinde– olan bir ilke, sermaye birikiminin oluşmaması için önemlidir. Ahi on sekiz dirhem gümüşten (1 dirhem 3,2 gram gümüş para) fazla bir birikime sahip olmamalıdır. Bu kimi kayıtlarda on sekiz gram gümüş olarak geçmektedir. Onların birikimlerinde bu miktar zaten genellikle yoktur.
Ahi ne kadar fazla kazanırsa zaviyeye ve ortak yaşama vermektedir. Ne kadar kazanırsa o kadar kardeşlerine katkı sağlar.
Zaten çok kazancı kısıtlayan başka mekanizmalar da vardır. Bu ise hammaddenin paylaşımı ve üretimin kontrolü ile sağlanmaktadır.
Ahi zaviyesinde birliğe bir yol atası ve iki yol kardeşi edinerek fütüvvete katılan ve fütüvvetin şartlarını kabul eden çırak o andan itibaren sanat ya da mesleğin sırrını öğreninceye kadar ustasına hizmet etmeye mecburdur.
Ahilik, Yaptırım ve Hukuk
Anarşist antropoloji kavramını kullanmakta imtina etmeyen Barclay yaptırımlara dair şöyle der: “Yaptırımlar ‘yaygın’, ‘dinî’, ‘hukukî’ gibi kategorilere ayrılabilir… Yaygın yaptırımlar, topluluğun bir ya da daha fazla üyesine önceden planlanmaksızın uygulanabilen yaptırımlardır. Yaygın yaptırım kavramı açısından önem taşıyan nokta, bu yaptırımların uygulanmasının belli bir sosyal rol taşıyan kişilerle sınırlı olmamasıdır. Toplum bir bütün olarak bu güce haizdir. Yaptırım aracı olarak şiddet kullanımı üzerinde tekel iddiasında bulunabilecek özel bir elit kesim yoktur. Dahası, uygulanan yaptırımın yoğunluğu değişebildiği gibi, uygulanan yaptırımlar da değişebilir.”
Ahi Birlikleri ilk zamanlarında bu yaptırım gücünü ahlak ve erdem kıstaslarıyla kendi içinde kullanmaktadır. Devlet müdahil olduğunda ise falakacı ile dolaşan devleti temsil eden muhtesibin yaptırımı ve Ahi Birliği’nin yaptırımıyla karşı karşıya kalınmıştır. Bunun tarihini de 16. Yüzyıl olarak verir tarihçiler.
Kabilelerdeki Yaygın yaptırımları Barclay şöyle açıklar : ““Yaygın yaptırımlar arasında dedikodu, ad takma, münakaşa etme, yumruk dövüşü, öldürme ve sürgün sayılabilir. Düello yapma ve resmî bilek güreşi maçları daha az rastlanan biçimlerdir. Inuitler, yargıçlık görevini üstlenen bir izleyicinin önünde, iki tarafın aşağılamalarla birbirine üstün gelmeye çabaladığı şarkı yarışmalarını, atışmaları törenselleştirmişlerdir. Yaygın yaptırımlara bir grup ya da birey tarafından başvurulabilir. Bu yaptırımların etkinliği yaptırımlara topluluğun katılmasıyla artırılır.”
16. yüzyıl öncesi Ahilikte bu yaptırımlar pabucunu dama atma gibi teşhir yöntemi ve birlikten çıkarma ve bir daha mesleğe almama gibi topluluktan dışlama şeklinde tezahür ediyor.
“Pabucu dama atılmak” deyimi, Ahilik teşkilatındaki bir uygulamadan gelmektedir. Ahi birliğine üye olan bir esnaf, örneğin yaptığı işte hata yaparsa veya ahlaksız bir davranışta bulunursa, ceza olarak toplantılardan uzaklaştırılır ve hatta “tekkeden” kovulurdu. Bu durumda, kişinin ayakkabısı (pabucu) tekkenin damına atılır ve böylece o kişi bir daha o birliğe giremezdi. Bu uygulama, kişinin tamamen dışlandığını ve artık o ailenin bir parçası olmadığını simgelerdi.
Maddi ve Manevi Eğitim
Mesleğe başlayan genç için iki yol kardeşi, bir yol atası, bir üstad ve pir vardır. Önce yol kardeşi tarafından ilmi ve ahlaki eğitime tabi tutulur ve atölyede mesleki eğitimini alır. Kalfa ya da usta olduğunda ise Ahi Baba tarafından tasavvufi eğitime alınır. Ahi şeyhi birliğin maddi ve manevi şefi, esnaf birliğinin hocası, öğretmenidir ve birlik içinde herkese her türlü talimatı verebilir konumdadır.
Bir gencin eğitimine baktığımızda şöyle bir tablo ile karşılaşırız: Yamak olarak çalışan genç iki senelik bir eğitim sonunda çırak olabilir. Çıraklık ise her meslekte farklı olmakla beraber genellikle 1001 gün sürer. Çırak usta ilişkisinde itaat önemlidir ve usta da çırağına mesleğin tüm inceliklerini öğretmek zorundadır. Kalfalığa geçecek çırak, usta ve kalfanın yardımı ile bir sınavdan geçirilir ve kalfalığa geçirilirdi. Kalfalık süresi de bütün mesleklerde üç yıldır. Bütün eğitimini tamamlayan kalfa ustalığa geçmek için kendisinin yaptığı bir eseri Ahi Baba’nın vekili vasıtasıyla ustalar meclisine sunar, iş beğenilirse ve ustalığa yükseltilmesine karar verilirse Ahi Baba’nın vekili onun kulağına şu sözleri söyler:
“Harama bakma, haram yeme, haram içme. doğru, sabırlı, dayanıklı ol. Yalan söyleme, büyüklerinden önce söze başlama. Kimseyi kandırma, kanaatkâr ol.
Dünya malına tamah etme. Yanlış ölçme, eksik tartma.
Kuvvetli ve üstün durumdayken affetmesini, hiddetli iken yumuşak davranmasını bil ve kendin muhtaç iken bile başkalarına verecek kadar cömert ol.”
Bir önemli ayrıntı şudur:
17. Yüzyılda farklı dini cemaatlerden kişilerin kabul edilmesi ya da dini cemaatlerin kendi esnaf birliklerine sahip olmalarının aksine ahiliğin yükselme devri olan 14. yüzyılda diğer dini cemaatlerin Ahi Birlikleri olup olmadığına dair bir bilgiye sahip değiliz. Bu döneme ilişkin bildiğimiz, Ahi Birlikleri’ne Müslümanlar dışında diğer dini cemaatlerden kimsenin kabul edilmiyor olduğudur.
Ama 15-16. Yüzyıldan Sonra
Karışık dini cemaate mensup esnafların şeyhi Müslüman ama her cemaatin şeyhi kendi dini ve seküler temsilcisi imiş. Bu şu anlama gelir: 16. Yüzyıldan sonra farklı dini cemaatlerin de ahi birlikleri mevcuttur.
Kendini başkası karşısında daha değersiz gören insan görmekteyiz. İnsanın nefsinin insanı her zaman her şeyi kendi lehine karar almaya yönelttiğini bilen Ahiler (Fütüvvet-Melâmet) kibre karşı tevazuu öğütlerler. İnsanın büyüklenmesi ahlaksızlıktır. Allah’ın “ve lekad kerremna ben-i ademe” dediği âdem kendini hiçe sayan âdemdir, onlara göre.
“Kenduye ne sanırsa gayrıya da anı san” diyerek hasede karşı fedakârlığı ve diğerkâmlığı savunmuşlar ve eylemişlerdir. (Bu söylemin Kant’ın kategorik impreativi ile benzerliği ayrı bir mevzudur)
Hırsızlık ve hileye karşı daima helali ile çalışıp halka ve hakka hizmet etmeyi helal lokma yemeyi “Elin ile koymadığını götürme”, “Elin kapalı olsun” “Fütüvvet ehl-i uğrı (hırsız) olmaya! Bundan büyük ayıp yok, uğrıya fütüvvet değmez” şeklinde öğütlemişlerdir.
Bahsi geçen ahlaki kurallar sadece insana yapılan kötülükleri kapsamamakta. Aynı zamanda doğa, hayvan ve diğer canlıları da kapsamı içine almaktadır. Mesela “Seyyadun müdam işi tuzak ve ağ kurmakdur… Hile ile iş tutmakdur,” denilerek avcıları da bu kapsam içine alarak avlarını hile ile yakaladıklarından, avcılık yapanlar Ahiliğe kabul edilmemiştir.
Doğallığıyla içki, kumar ve zina büyük günahlara ahiler her zaman kapalı olmalıdır. Daha önce değindiğimiz gibi eline, diline ve beline sahip olmalıdır. “Ahi’nin dili, gözü-uçkuru bağlı olmalıdır.”
Seyyid Alaeddin oğlu Seyyid Muhammed fütüvvetnamesine göre:
Esnafın sanatına göre ona uygun bir alet verilirmiş. Buna göre terazi ile işi olana terazi, terzilere makas, arşın ya da ipliğe geçirilmiş iğne, kasaba bıçak ya da masat (onaltıncı yüzyıldan sonra ahiliğe kabul edildiklerinde), helvacılara tennüre, kepçe ya da kevgir yahut demir kürek, marangoza testere, çekiç, mekikçilere mekik verilirmiş.
AhiliğeKabul Edilmeyen Meslekler
Tellaklar, tellalar ve kasaplar da yer alır. Abdulbaki Gölpınarlı, Seyyid Hüseyin’in fütüvvetnamesinden itibaren tellak, kasap ve tellalların fütüvvet meclislerinin kararlarıyla kabul edilmiş olduğunu söylüyor.
Fakat vurguncu, yalancı, avcı ve kötü huylu kişilerin hiçbir zaman fütüvvet teşkilatına kabul edilmediği sabittir.
Çobanoğlu fütüvvetnamesi Bektaşi törenlerini andırır kabul törenine sahip. Buradaki Tercüman biçim ve anlam olarak nefeslere benzermiş ve bunun makamlı okunmasına Gülbank deniyor.
Devlete Bağlanış
15 – 16. yüzyıl sonrasında Osmanlı İmparatorluğu güçlendiğinde ya da gerçekten İmparatorluk haline geldiğinde Ahi Birliklerinde devlet müdahalesi ile değişimler vuku buluyor. Kethüda ahi şeyhinin yerini alıyor ve loncaların dinsel karakteri zayıflıyor, kendi otoritelerini muhafaza etmek için loncanın resmî görevlileri gitgide daha fazla loncanın işlerinden aktif hale gelmesi için devleti davet ediyorlar. Daha sonra bu onlar için gelenek halini alıyor. Seçimlerde yönetici ya da sultandan diploma almak lonca içinde onların otoritelerini güçlendiriyor ve devletin desteğiyle, lonca sistemini tehdit eden başka akımları bertaraf ediyorlardı.
H. İnalcık ve Gabriel Bear buna işaret eder.
Devlet otoritesi ve Ahi Birlikleri arasında bir diğer ortak durum mali meselelerdir. Piyasada malların ağırlık, ölçü ve ücret tespiti, denetleme ve ürün kalitesinin kontrolü devletin elindedir artık.
Bu H. İnalcık’a göre şu anlama geliyordu:
“ …esnaf kendi idarecilerini, ahîsini, yiğit-başı, nakîb ve ötekileri kendi aralarından seçer fakat onların cemaat üzerindeki otoritesi, ancak Pâdişâh’ın bir beratı ile onaylanmasından sonra geçerlilik kazanırdı. Nasıl ki, Rum Ortodoks Patrik’ini Metropolitler meclisi seçer fakat Patrik’in Rum ‘milleti’ üzerinde resmî otoritesi ancak Padişahın beratı ile mümkündür, Osmanlı mutlak merkeziyetçi sisteminde, başka sivil toplum kurumları gibi, ahî zaviyeleri de vakfa dayanan eski Özerk statülerini kaybetmiş görünmektedir.”
Daha sonraları ise Ahi Birlikleri’nin devamı olarak gedikler ortaya çıkıyor.
Bunlar iki sınıfa ayrılıyor:
Burada Çıraklar, kalfalar ve ustalar üreten ve yönetilen sınıf; Yiğitbaşlık, Ahi Babalık ve kethüdalık yöneten sınıfı oluşturuyor.
S. Güllülü, kethüdalık ve Ahi Babalık arasındaki farkı şöyle izah eder:
“Ahi Babalık geleneklerden doğmuş bağımsız bir örgütün ahlaki, dini ve siyasi liderliği olduğu halde, Kethüdalık yarı-resmî bir memurluktur. Ahi Babalıkla ilgili görevler gelenek tarafından belirlenmekte, Kethüdalık ise görev ve yetkilerini siyasi otoriteden almaktadır.”
Bağımsızlığını tamamen yitirmiş Ahi Birlikleri otonom yapılarını da yitirmeye yüz tutarak devletin denetiminde bir esnaf teşkilatı görünümü kazanmıştır.
Gelirler, Yiğitbaşı ve Kethüda tarafından toplanmakta ve harcamalar kurul kararıyla yapılmaktadır.
Hammadde ücreti birliğin orta sandığından ödenir.
Hammadde paylaşımı şöyledir:
Dağıtım şöyle yapılır: Kethüda 2, Yiğitbaşı 2, Otuz yıllık ustalar ikişer, Yirmi yıllık ustalar 1,5, onbeş yıllık ustalar 1, on yıllık ustalar ise 1⁄4 hisse alır. Bu zamanlara kadar Ahi Birliği içindeki adil bölüşüm her şeye rağmen fazla bozulmuşa benzemez.
Fiyatı devletle beraber belirliyorlar. Sebahattin Güllülü, daha önceleri ahlaki-dini neden rekabeti engellerken, bu yıllarda devletin rekabeti engellediğini iddia eder.
İslam’ın –tasavvuf ve melametiliğin felsefesi itibarıyla– temel düşüncesinin etkilediği Ahi Birlikleri’nin fütüvvet geleneğinden gelen yapısı itibarı ile sermaye birikimine karşı olan yapısı ve aracı “sınıfının” olmaması sermaye birikiminin ve sömürünün önüne bir engel olarak dikilmiştir.
S. Güllülü de kapitalizme geç geçmenin nedeni olarak bu noktaya temas etmiştir.
Feta ve Fetayet sıfatı Kur’an’ın Nisa, Yusuf, Kehf, Enbiya surelerinin çeşitli ayetlerinde Put kıran ve her türlü baskıya karşı inancını koruyan ve mücadele eden anlamında kullanılıyor.
Fütüvvet kelimesi Arapçadır. Sözlüklerde “feta” kelimesi delikanlı, yiğit, eli açık, cömert, gözü pek, iyi huylu kişi olarak geçiyor. Çoğulu ise “fityan”dır.
Fütüvvet ve feta kavramlarından hareketle gelenekte bu kavramların atfedildiği birçok mesel mevcut. Hz. Ali ve birçok kişiye Feta sıfatı yakıştırılır.
Bugün birçok Alevi-Bektaşi cemevinde ya da kabrinde ya da ziyaret yerinde “La feta illa Ali la seyfe illa Zülfikar” yani “Ali’den başka yiğit, Zülfikar’dan başka kılıç yoktur” ibaresini görmek mümkündür. Zaten Fütüvvetnamelerin bir çoğunda Hz. Ali’ye özellikle atıf vardır.
Kuşeyrî fütüvveti şöyle tanımlar: “Fütüvvet putu kırmaktır. Her insanın putu da kendi nefsidir. Her kim hevâ ve hevesine karşı gelirse hakikatte fütüvvet sahibi olur.”
Sülemi, fütüvveti peygamberlerin ve önemli kişiliklerin halleriyle sembol olmuş özellikleriyle tanımlamayı tercih ediyor: “Âdem gibi özür dilemek, Nuh gibi iyi, İbrahim gibi vefalı, İsmail gibi dürüst, Musa gibi ihlaslı, Eyüb gibi sabırlı, Davud gibi cömert, Hz. Muhammed gibi merhametli, Ebu Bekir gibi hamiyetli, Ömer gibi adaletli, Osman gibi hayalı, Ali gibi bilgili olmaktır.”
FÜTÜVVET İLKELERİ
Fütüvvetten ilk söz edenler Cafer-i Sâdık (ö. 148/765), Fudayl b. Iyâz (ö. 187/803), Ahmed b. Hanbel (ö. 241/855), Sehl b. Abdullah (ö. 283/896) ve Cüneyd-i Bağdadi (ö. 297/909) gibi sufilerdir ki bu şahıslar bu kavramın hicri 2. Yüzyılda anlam ve yaygınlık kazandığına da işaret eder.
Fütüvvet ilkeleri kaba olarak şöyledir:
İsar (Diğerkâmlık): “diğer insanlara maddi veya manevi kişisel çıkar gözetmeksizin yararlı olmaya çalışma”, “başkalarının yararını da kendi yararı kadar gözetme”, “başkalarını düşünme” ve “fedakârlık” yani Karşılıksızlık olarak da kısaca ifade edilebilir bu. İng. Altruism.
Buna İbn Arabi şöyle temas ediyor: “Allah’ın bu karşılıksızlığı fütüvvet olarak tanımlanır. Müslüman bir kişinin, mülkün sahibi olan Allah’ın bu karşılıksızlığından alacağı ders –iyilik, vefakârlık ve fedakârlık olarak insana dönen bu hal– fütüvvetin adıdır.”
Diğerkamlığa dair bir örnek olarak bir muhabbetten şöyle bahsedilir:
Hac esnasında Şakik-i Belhi, İbrahim B. Edhem ile karşılaşır. Edhem’e geçimini nasıl temin ettiğini sorar. Edhem “Elime bir şey geçince şükrediyor, geçmezse sabrediyorum,” der. Şakik “Belh köpeklerinin de yaptığı budur. Buldukları vakit riayetkâr olur, bulamadıkları zaman sabrederler” deyince Edhem, Şakik’e sormuş. Şakik ise “Bulduğumuzda dağıtırız, bulamadığımızda şükrederiz,” diyor.
İsar yani diğerkamlık anarşizmin önemi kavramlarından biri olarak ifade edilen Karşılıklı yardımlaşmadan bir nebze farklı bir kavram olduğunu düşünürdüm. Fakat “Mutual aid” karşılıksızlık anlamına da gelen bir kavram. Kropotkin’de bu karşılıksızlığı görmek mümkün.
İsar açık bir şekilde karşılıksızlık fikrine ve davranışına işaret eder.
Cömertlik,
Hoşgörü ve Bağışlayıcılık,
Tevazu,
Dostluk İyi Geçinme ve Şakalaşma,
Ahde Vefa (Sözünde durma),
Hizmet,
Nefis Mücahedesi.
Tüm bu prensipleri ve daha fazlasını kendisi de Melami olan El-Sülemi’nin kitabından görmek mümkündür.
Sülemi eserinde 124 prensipten örnekler verir ama aslen bunu 740 tane olduğu da söylenir.
İbn Arabi ise gerçek feta ancak Melamilerdir, der.
Melamet ve melametilerin prensipleri ile Fütüvvetin prensipleri hemen hemen aynıdır ve aynı şekilde ifa olunmuştur.
İlk haliyle Ahi-fütüvvet erbabının melameti fikriyattan da gelen etkiyle dünyevi hiçbir otoriteyi kabul etmemeleri ve iktidar-otoriteden uzak durmaları ancak “La ilahe illallah” ile yani Allah’tan başka bir ilah tanımamakla açıklanabilir.
“La İlahe İllallah”, “Allah’tan Başka İlah Yoktur” demek Allah’ın hâkim ve her şeye kadir olmaklığı, evvel ve ahirliği, her şeyde, her anda, durumda haberdar ve bilgisi olduğu anlamına, ondan başkasına kul olmamaya ve ona eş koşmamak gerektiğine işaret eder.
İnfak tartışması zaten bilinen bir vakadır. Bu zaten dayanışmanın bir diğer adıdır.
Zekat ve infak etmenin İslam’ın en önemli ayakları olduğu ve mal biriktirmenin günah olduğu işlenir. Bu fikrin dayandığı birçok ayetin içinde öne çıkan ayet Enfal suresinin 28. Ayetidir.
Mesela : “Biliniz ki mallarınız ve çocuklarınız birer fitnedir (imtihandır). Allah’a gelince büyük mükâfat, O’nun yanındadır.” ayeti adalet ve mal biriktirmeye karşı bir şekilde okunabilir.
Bu hem mal biriktirmek ve hem de adalet için önemli bir prensibe gönderme olmalıdır.
FÜTÜVVET VE MELAMİLİK
İlk Melamiler arasında ismi geçen Ebu Osman el-Hıri’nin ana tarafından büyük babası olan Sülemi’nin Fütüvvet ve Melamilik üzre iki eserinin olması tesadüfî değildir.
Esnaf birliklerinin Ahilik olarak addedilmeden önceki fütüvvet anlayışında fütüvvet ehlinin kendine özgü dünya görüşü ve hayat anlayışı mevcuttur. Kişinin nefsini kınaması ve yermesi (levm) anlayışına dayanır ve bu tarza “melamet” ya da “melameti” denir. Fütüvvet ehli cömert ve yiğit olur ama takdir, teveccüh beklemez ve bu yolla şan, şeref sahibi olmaktan sakınır. Sadece ve sadece Allah rızasını dikkate alır ve dünyevi menfaat ve şerefe meyil göstermez.
Birçok Melamet ehlinin fütüvvet yolunda bulunduğu bilinen bir şeydir.
Fütüvvet törenleri
Ritüelleri Bektaşi ve Ahi ritüelleri ile benzerliğe sahiptir. Bunlar şerbet içme, şed kuşanma, şalvar kuşanma, kardeş tutma, Fütüvvet Hutbesini’ni okuma vb.dir.
Giyim: Siyah elbiseler giydikleri, sarı ve kızıl elbise giyinmedikleri, sarıklarının yedi ya da dokuz arşın olduğu belirtiliyor.
Fütüvvette yasaklı olanlar
Burgazi fütüvvetnamesi’nde yasaklı olanların listesi şöyle: Müslüman olmayanlar, fitne fesat çıkaranlar, falcılar, kriminaller, yalancılar vb. (Böyle bir liste yüzyıllar boyunca değişmiştir fakat yukarıda sıraladıklarım -Zımmiler hariç- hiç değişmeden kalanları işaret ediyor.)
Fütüvvet fikrini yayanın İsmaililer olduğunu yazar Neşet Çağatay. Bunu Hasan Sabbah’ın Melikşah’a mektubunda dahi anlamak mümkündür.
Fütüvvette olan kardeşliğe alınma töreni (kadehten içme, şalvar giyme, arkaya vurma, saç kesme) eski Sami kavimlerinin geleneklerinden gelen ve Hıristiyanlığa da giren geleneklerle benzerlik arz eder.
Yüz yıllarca Anadolu ve Avrupa’da hakimiyet kurmuş Bizansın Bizans Loncaları ile Fütüvvet arasında hiçbir ilişki olmadığını iddia etmek mümkün değildir.
İzleri daha önceden olmasına rağmen Fütüvvetin siyaset ve devletle hemhal olduğu an Abbasiler dönemine denk geliyor. Aslında Orta Doğu’da ayyarlar, rindler, civanmerdler (İran’da) vb. ismi ile telakki edilen fütüvvet birlikleri varlıkları itibarı ile politik birer oluşumdur.
Halife Nasır ise eski Fütüvvet teşkilatını kendisinden şalvar giyenler ve fütüvvetin başı olarak tanıyanlar dışında kalanları lağvetmiş yani yasadışı ilan etmiş, birçok hükümdara da şalvar giydirmiştir. Tüm İslam dünyasında bunu yaymaya ve hükümdarları şalvar giydirip, Ka’s-el Fütüvve’den içmeye davet etmiş, sufileri de etkisi altına almayı başarmıştır.
Mikail Bayram, Nasır’ın Sünnilikten Şiiliğe intisab ettiğini ve ilginçtir emri altında çalışan âlimler olan Şihabeddin Sühreverdi, Evhadüdedin Kirmani, Ebu Cafer Muhammet Berzai, Mecdüdedin Bağdadi’nin hepsinin Sünni olduğunu iddia eder.
İbni Bibi’ye göre Halife Nasır, Meşhur sufi “Avarif al-ma’arif” ve “Kitab-al-Fütuvva”nın yazarı Şihabeddin Sühreverdi’yi Rum, Ermeni ve Diyarbekir diyarlarına saltanat ve hükümet fermanıyla kılıç, yüzük vb. hediyelerle Sultan Alaeddin Keykubad’a gönderir. Padişah ve heyeti onu Aksaray’da karşılar ve Padişah Sühreverdi’nin elini öper.
Ama bunlar fütüvveti yöneticiler düzeyinde ele alındığında gözle görülen temalar. Devletler her zaman Fütüvveti gördüğümüz gibi bir araç olarak toplumu denetlemek ve kontrol altında tutmak maksadıyla kullanmaya çalışmışlar ve kimi zaman ilişkileri bu minvalde olmuş ama kendi başlarına birer oluş olarak Fütüvvet ve onla beraber onun devamı olarak sonraları Ahi örgütlenmesi devlet ve devletlü ile ilişkileri benimsemeyen bir özelliğe sahip olmuş, özellikle belli bir döneme kadar çeşitli Ahi birliklerinde bu anlayış hakim olmuştur.
Osmanlı ve Çeşitli Oluşumlara Dair Kısa Notlar
– Fuat Köprülü’ye göre Yeseviye, Kalenderiye ve Haydariyenin karışmasından Babailik meydana gelmiştir. Buna Vefailiği de eklemekte beis yoktur.
Babailiğin ise Vefaiye’den geldiğini Cemal kafadar ve Ayfer Karakaya-Stump çalışmalarında iddia ederler.
Baba İlyas, Ertuğrul ile beraber Anadolu’ya gelmiş. Babiler Selçukludan kaçarak Karaman bölgesine yerleşmiş. Bir kısmı ise Osmanlı beyliği olarak duruyor. Yani bahsi geçen şahsiyetler Selçuklu’dan kaçan ve yeni beylikler kuran insanlar.
– Edebali’nin ise bir Vefai şeyhi olduğu iddia ediliyor.
Bundan hareketle Osmanlı beyliği ya da İmparatorluğu denen kuruluşun kendisi baştan itibaren Sünnilikle ya da “ortodoksi” denen şeyle ilişkisi çok tartışmalıdır.
– Ayrıca bu oluşuma İmparatorluk denmesi ancak Fatih Mehmet ile başlar. Bu süreç yani İstanbul’un alınması sonrasına kadar bir devletten bahsetmek çok zor ancak devletin nüvesi olarak telakki edilebilir.
– Ö.L. Barkan, Bacıyan-ı Rum’u bir tarafa koyarak Abdalan-ı Rum ve Ahiyan-ı Rum hakkında “Türk ve İslam dünyasının her tarafında şubeleri bulunan ve bugünkü Komünist yahut freemason” teşkilatlarına benzeyen tarikatlar olduğunu söyler. Osmanlının bu örgütlenme vasıtasıyla yayılma imkânı bulduğu iddiasındadır o. Ahi Birliklerinin önemini sadece kasaba ve kentler değil köylerde de örgütlenmesi dolayısıyla hatırlatır.
Barkan Dervişlerin yani -Haydari, Kalenderi, Cavlaki ve Işıkların Abdalan-ı Rum, Ahiyan-ı Rum dervişlerinden farklı olduğunu da iddia eder.
– Orta Çağ Türk devletleri aslen kabile “devletleri” olarak ifade edilmelidir. Bu kabile “devletleri”nin aynı zamanda göçebe ve yarı göçebe “devletler” olduğu da göz önünde bulundurulursa aslında devlet adına pek fazla bir şey kalmaz. Onlar Anadolu Selçuklu Sultanlığı ve Osmanlı Beyliği boyunca da faal olarak var olmuş ve varlıklarını aslen özerk olarak korumuş kabile beylikleri, sancakları, otonomları olarak da adlandırılabilir.
– Osmanlı Beyliği’nde bazı savaşçıların uç beyleri olarak atanması da ilk defa I. Murad döneminde gerçekleşmiştir. Bu, öncelikle durumunun bilincinde olan bir merkezi iktidar ile rolleri merkez tarafından ve onun karşısında belirlenen uç savaşçıları arasında ima ettiği sosyo-politik ayırım bakımından önemlidir.
Daha öncesinde düşünsel ve hal olarak tek tek çeşitli alimlere gönderme yapılsa da atıf yapılan önde gelen alim Cemaleddin Savi’dir.
Fakr (yaşamak için allaha sığınmak) ve Tecerrüd (izolasyon),
Melâmet.
Vahdet-i vücud.
Kalenderiler tevekkül anlayışını aşırıya vardırıp, yorumlayan kişiler. Bu anlayış her şart altında çalışmanın ve hayatını kazanmanın tevekkül anlayışına uymadığını iddia eder. Allah’ın her şeye kadir olduğu ve kişinin ve topluluğun rızkını öyle ya da böyle verdiğini, vermez ise bunun Allah’ın takdiri olduğunu ve buna da rıza gösterilmesini savunan bir zihniyetin takipçisidirler. Bunun için dilenme, sadaka ya da doğada doğal yiyeceklerle yaşama ve özellikle mezarlıkların etrafında toplanan gruplar halinde insanlarıyla beraber var olmayı tercih etmişler. Ser-sefil ve çıplak, yarı çıplak şekilde köyden köye, şehirden şehre dolaşıp, gürültülü müzikler ile veya müzikli kafileler halinde kimi zaman da şiirler okuyarak sokaklarda var olmuşlar, kendilerine oldukça ünlü mutasavvıflar, âlimler dahi katılmış, vücutlarına dövmeler yaptırmış, vücutlarındaki tüm kılları aldırmış, Anadolu coğrafyasını renklendirmişlerdir.
Kalenderiler Melamiler gibi nefse ve kibre karşı bir mücadele içinde görülür. Fakat bunu dış görünüşlerini tamamen sefalet, kötü görünüm üzerinde yaparlar. Bu hallerini de gösterirler.
Melamiliğin bakış açısı açıktır: Çalışmamak ve dilenmek melametiliğin kesinlikle kabul etmediği en önemli prensiplerinden biridir. Herkesle herkes gibi, ne ve kim olduğunu belli etmeden yaşama ve herkes gibi giyinme, ayrıcalıklı görünümlere sahip olmama ilkesi Melamiliğin bir diğer önemli özelliği iken…
Kalenderilik tam tersine en sefil şekilde görünme, aşağılanma ve sokaklarda rezil ve rüsva olmaya önem vermez ve bu manada kendini açık kılar. Nefs teziresi denen şeyi böyle yaptıklarına inanırlar.
Daha önce dediğimiz gibi Melamilik ve Kalenderiliğin bu duruşu da sufilere karşı bir tepkinin iki yüzü olarak yorumlanabilir. En sefil ve hiçbir kurala uymayan yaşam tarzı, giyim, kuşam ve erkâna sahip olma hali ile gizlenerek ve herkes gibi yaşama ve kendini gizleme hali bu hale reaksiyon olarak okunmalıdır.
The Encyclopedia of Islam’da Kalenderiyye maddesinde onlar için 7. ve 13. yüzyıllarda İslam dünyasında bugünün “hippi”leri gibi yaşayan bir grup derviş tanımı yapılıyor ve Melamilik doktrinini adapte ederek alışılmadık giyim, davranış ve yaşam biçimleri ile kendilerini diğer Müslümanlardan farklı kılarlar, diyor. Ayrıca Anadolu Kalenderîlerine Işık (Asuk) ya da torlak dendiğinden bahsediyor.
Kalenderi dervişlerini ise 16. yüzyıl şairleri şöyle tasvir eder:
“Onlar çıplak gezen, esrar yiyen, kaşlarını, saçlarını, bıyıklarını ve sakallarını tıraş eden, vücutlarında yanık izleri ve dövmeler olan, Zülfükar resimleri ve ellerinde müzik aletleriyle dolaşan, cinsel organlarında ve kulaklarında halka ve küpeler olan gezginci dervişler” olarak anlatılır.
Fuat Köprülü onların Şii ve Alevi heterodoks kesim olduğunu, şehir ve kasabalardan ziyade köylerde kendilerine özgü zaviyelerde yaşayan ve bekâr olmayı tercih eden, geleceği düşünmeden, tecerrüd, fakr ve dilenme ve melamet düsturuyla yaşayan bir kesim olduğunu söyler. Onlar Melamilikten daha farklı ve fakat nefs mücahedesinde başka bir yol izleyen bir kesimdir.
Görünen şudur: Kalenderilik adı altında düşündüğümüz diğer tüm oluşumların hepsi kamusal alanda aleni olan bir tepki biçimini ifade ederken –sufiler ve diğerleri, Müslüman adı altında gelmiş olan kurumsallaşmış hallere– Melamiler, İslam’ı ve âlemi “herkesten iyi bilen” ve “her şeyden haberdar olan” sufi ve âlim tabakalarına karşı kendine dönerek, özellikle Allah ve kendi arasındaki manevi hallere dönerek tepki göstermiş ve herkese de buna yönelmeleri için –nefslerine yenilip açığa çıkma, ün kazanma, görünür kılma ve kılınma, kibirlenme vb. hallere düşmemek için– nasihat etmişlerdir. Bu nasihat etme hallerini ise, en saf haliyle, göstererek değil örnekleyerek gösterme olarak anlamak daha doğru bir tabir olur.
Arap kaynaklarında 14 – 15 yüzyılda bir Kalenderi olan Barak baba ve taraftarlarına dair bilgiler var.
Eskilerde Dımaşk denilen Demascus yani Şam’a 100 kadar müridiyle varmalarını şöyle tarif ediyorlar:
“Başlarında iki tarafından boynuz olan keçeden bir başlık, saç, sakal ve kaşları kazınmış ve gür bıyıkları var. Boyunlarında küçük ziller ve hayvanlardan elde ettikleri aşık kemikleri asılı. Gürültülü bir şekilde çaldıkları davullar çalarak dans ederek şehre giriyorlar” ve onları “Zındık ve ‘Şeytanın arkadaşları’” olarak tanımlıyorlar.
Tüm bunlarla beraber bu Arap kaynakları Barak Baba ve müridlerinin namaza çok önem verdikleri ve namaz için daima birbirlerini kontrol ettiklerini ama oruç tutmadıklarını da kayda geçiriyorlar.
A. Yaşar Ocak ise Anadolu’da Yüksek Zümre Kalenderiliğinden bahseder.
Bunun için üç ismi zikreder.
Şemseddin Tebrizi – Mevlana gibi popüler bir karakterin varlığı ile ilişkilendirilir ve Devletşah Tezkiresi’nde İsmaililerin son temsilcisi Celalettin Nevmüselman’ın oğlu olduğu iddia edilir. Onun bir İsmili Daisi olduğu sarih olsa gerektir. Kalenderi şeyhlerinin tedrisatında geçtiği tahmin ediliyor.
A. Yaşar Ocak onun Kalenderiliğini değişik bir sufi olmasından ve Mevlana’nın Kalenderilere gösterdiği ihtimamdan hareketle değerlendirir.
Evhadüddin Kirmani – XIII. Yüzyıl. Vahdet-i Vücud okuluna mensup olduğu, Ebü Necip Sühreverdi tasavvuf silsilesinde yer aldığı ve Sühreverdi tarikatına mensup olduğu, İbn Arabi ile aynı dönemde Konya’da olduğu, güzel yüzlü delikanlılara karşı meyli olduğu belirtilir. Bunun Allah’ın güzelliğinin beşeri tezahürü olduğunu düşünür. Ş. Tebrizi onu sert şekilde eleştirmiş. Şehabettin Sühreverdi de onu bidatçı olarak görmüş. Kızının ise Ahi Evran ile evli olduğu çeşitli kaynaklarda belirtilir. Ahi Evran’ın Ahilik fikrini ondan aldığı da belirtilen başka bir konudur.
Fahreddin Iraki – Hamedanlı ve Hamedan’a gelen kalenderi topluluğunda bulunan güzel yüzlü bir delikanlı yüzünden onlara katılıp tüm kariyerini reddetti deniyor.
Her şeye rağmen Sünni müelifler dahi eserlerine gönderme yapmış ve Selçuklu veziri Muiniddin Pervane tarafından korunmuş, o ölünce Şam’a geçmiş, pek çok müridi olmuş ve orada ölmüştür. Mezarının da İbn Arabi’nin mezarının yanında olduğu belirtiliyor.
Kaynakların tasvirine göre Kalenderiler:
Mahrem yerleri hariç hemen hemen çıplak vaziyette geziyorlar ve sırtlarında güneşten kurutulmuş yaz ve kış giydikleri bir koyun ya da keçi postu, ellerinde ucu topuzlu asa, bellerinde çeşitli işlerde kullancakları, bazende soygun yapmak için kullanacakları bir nacak olurmuş ve dilenirken de “Şah-ı merdan aşkına” nidası ile dilenirlermiş.
Seyit Gazi Zaviyesi onların en üstün zaviyesi imiş ve Cuma günleri burada ayin yaparlarmış. Antonio Menavino onların esrar içtiklerini ve dans ederek kendilerini yaraladıklarından bahseder.
Bir diğer Michel Baudier ve Paul Ricaut bu dervişler hakkında tafsilat sunmaktadır.
Haydariler bir diğer Kalenderi zümresi… Bunların başlarında bir tutam saç ve gür bıyıkları hariç diğer kısımları yani saç sakal ve kaşlarını kazırlarmış. Boyunlarında ve kulaklarında demir halkalar varmış ve hatta erkeklik organlarına da bu halkalardan takılıymış. Bu onların iffetlerini koruduklarının işareti imiş. Fakat buna uymayıp aralarında homoseksüelliğin yaygın olduğu da söyleniyor.
Esrar kullandıkları ve vücutlarına kesikler attıkları söyleniyor. Bazı kaynaklarda Kutbüddin Haydar’ın esrar kullanmadığı ısrarla vurgulanıyor.
Diğer Kalenderi zümreleri şunlardır.
Rum abdalları, Camiiler, Torlaklar, Nimetullahiler,Şemsiiler, Işıklar, Şemsiler vb.
Kalendiri Teamül kısaca şöyle açıklanabilir.
1. Fakr ve tecerrüd: Budist ve Maniheist rahiplere benzer şekilde asgari olarak ihtiyaçlarını sağlama ve dünya malına teveccüh göstermeme; tecerrüd ise bekar olma ve münzevi bir hayat geçirme.
2. Melamet
Yukarda da izah ettiğimiz gibi nefs mücahedesi ile toplumda ve hayatta yer alarak ve kendini açık ederek her türlü kınanmadan uzak durmamaya çalışıyorlar. Tüm şiirlerinde melamet ehli olduklarını ifade ederler. Kaygusuz Abdal’ın şiirleri buna örnektir.
3. Vahdet-i vücud
Beyazıdı Bestami, Hallacı Mansur, Cüneyd-i Bağdadi ama asıl ifadesini İbn Arabi’de buluyor. Şems-i Tebrizi ve Mevlana da buna dahildir.
– 16. Yüzyılda Safevilerin etkisi ile Hz. Ali, Muharrem matemi, imam kültü, tevella ve teberra ilkesi ve özellikle Hak-Muhammed-Ali üçlemesi Anadolu’daki Kalenderi zümrelerin fikirlerine eklenmiştir, der A. Y. Ocak.
– Kanuni Devrinde İstanbul adlı kitapta İsmi belirlenemeyen yazar Kalenderileri anlatıyor: “KALENDERler, DERVÎŞler, TORLAKlar ve ISKATÇIlar. KALENDERler, yalnayak, başı açık, saçlar bele kadar dökük gezerler; saçlarına, neft yağı sürerler; tenlerine, kıldan örülü aba giyerler; omuzlarına, yüzleri dış tarafa çevrili, bir çift koyun postu atarlar; böğürleri, açıkta kalır; kulaklarına ve bileklerine, demirden halkalar takarlar; imsâki son haddine vardırmış olmak için, üç libre ağırlığında bir kasık bağı bağlarlar; ve bu kılık kıyafette sokaklarda dolaşarak, bir şeyler okuyup sadaka toplarlar. Bu tarikatı kuranın müslümandan ziyade hiristiyan oldu ğu, yazdığı bir kitaptan anlaşılır. DERVÎŞ’lerin giyimleri, post yönünden KALENDER’1erinkine benzer; kulaklarına, taşları pek ince, küpeler takarlar; «Allah için» diyerek, sadaka toplarlar; başlarına geçirdikleri, beyaz keçedir ve şeker külahı biçimindedir; gayet kalın ve budaklı bir bas ton taşırlar. Bunların, Anadoluda, ziyaret ettikleri bir mezar vardır; mezarda yatana, «Seyyitbattal» derler. Bu za tin, bir zamanlar, Türkiye’nin büyük kısmım fethettiğini, söylerler. Mezarın etrafında, beş yüzden fazla kişi yatıp kalkar. DERVÎŞ’ler, heryıl; burada umumî toplantılarını yaparlar; toplananların sayısı, sekiz bini aşar; yedi güjı, tören bayram ederler. Başlarına, «Âzam Baba» denir. Ara larında, tepeden tırnağa beyazlar giyinmiş, bekâr ve pek bilgin kimseler bulunur. Bunlardan her biri, oraya varınca, bir hikâye anlatmak mecburiyetindedir. Hikâyeyi, yazalı olarak ve adını belirterek, «Baba» ya sunmak gerekir.
…
Gezdikleri yerlerde gördükleri, dikkati en çok çeken, her hangi bir şeyin hikâyesi. Esasen, bütün yıl, durmadan dolaşırlar. Toplantılarının sonuna düşen cuma günü, büyük bir ziyafet tertiplerler ve «Baba», beyaz giginmiş olan bekârların ortalarına oturur. Yemekten sonra, «esrar» içerler ve dünyanın en şen sarhoşları haline gelir ler. «Esrar» denilen!, ben kenevir sanıyorum. Bunu «afyon» la da karıştırırlar. «Baba» lan, kendisine sunulan hikâyeleri, herkes duysun, diye, okutur. Karanlık basınca, ateş yakıp etrafında dans ederler. Hepsi sarhoş hale gelerek, göğüslerine, kollarına ve bacaklarına, keskin bıçaklarla, bu filânın, bu falanın aşkına diyip geniş yaralar açarlar. Bâzıları, bir iğne ucu ile, kollarına yürek resimle ri dövdürürler. Yaralan, yanık pamukla tedavi ederler. “[1]
Melametilerin önde gelenleri: 9. yüzyılda Hamdün el-Kassar, Ebü Hafs el-Haddad ve Ebü Osman el-Hiri gibi şahsiyetler…
9. Yüzyılda Nişabur’da kurulduğu iddia edilse de melametiliğin bir hal olarak çok daha önceleri var olduğu konusunda, bu konuda çalışma yapan tüm tarihçiler sabittir. Mutezile özellikle akılcı olması ile tanımlanırken Melamilik özellikle erdemle ve irfanla tanımlanmakta…
Melameti düşüncenin ilk temsilcisi olan Hamdün Kassar’ın (ö. 884) Nişabur’da fütüvvet ehli olan ve Nişabur fetalarının en ileri geleni olarak bilinen Nuh- el-Ayyar ile ilişkisi var. Fütüvvet ile Melamilik ve Melamiler arasında sıkı bir ilişki var.
Kur’ân’da, “Onlar Allah uğrunda savaşırlar ve kınayanların kınamasına aldırış etmezler.” (Kur’ân, Mâide: 54. Ayet) denmektedir. İşte bu ayet hem Kalenderiler ve hem de Melamiler için hallerini ifade etmek ve meşruiyet sağladıklarına dair en önemli ayettir.
7. yüzyılda tasavvufun yaygınlaşmasıyla başlayan tarikatlaşma ile paralel bir süreçte ortaya çıkmış Melamilik. Aslen bu tarikatlaşmaya tepki olarak ortaya çıktığı da iddia edilir. Muhtemelen de doğrudur.
Denilir ki Tarikatlar ve sofiler vakıflar vs. yoluyla zenginleşerek hedeften sapmışlar ve Melamilik bir tarikat ve Sofi eleştirisi üzere ortaya çıkmış.
Melamiler hallerini, fakirliklerini ve kim olduklarını belli etmez ve kimseye bildirmezler. Bu prensip Kalenderilerle aralarındaki en büyük ayrım noktası olarak da durmaktadır. Çünkü Kalenderiler gezginci olmaları ve görünür olmalarından hareketle fakir ve mal-mülk sahibi olmadıklarını -dünya malında gözleri olmadığını- göz önüne sererler.
Tasavvuf ortaya çıkıp, yaygınlaşma sürecine girdiğinde tasavvuf erbabı dünyevi simgeler ve işaretlerden uzak olduğunu gösteren bir giyim, kuşam ve edep içerisinde olduğunu anlatan basit şeyler; hırka, aba, post gibi şeyler giymişler. Bir süre sonra bu giyim ve kuşam bir üstünlük nosyonu ve manevi üniforma gibi olmaya başlamış ve melamet fikri sufiliğe bir tepki olarak ortaya çıkıp, günlük kıyafet ne ise, kendini göstermeden halkın içine karışmayı ve kendini göstermemeyi kendine düstur edinmiştir. Bu harekete vesile olan halkın içinde kıyafetlerle bir kibir timsali olarak dolaşmakta ve kendini göstermekte ve itibar devşirmekte olan sufiler olsa gerektir. Bu şekilde nefsin tüm hevalarından kendilerini uzak tutmak istemekteler.
Bunun devamı olarak kendi yaptığı iyiliklerle övünmek de Melamilikte zul addedilmiş ve kendi kötü hareket ve zaaflarını açık etmeyi ve halk tarafından kınansalar bile bundan alınmamışlar ve sadece Allah’a hesap vermekliklerinden dolayı memnuniyet duymuşlar.
Melami kötü görünmeyi ve kötülenmeyi kendini anlatmak için tercih eder. Bunu özellikle yapmaz. Nefsini doğrultmaktan ve yola getirmekten çok nefsini itham ve tahkir eder ve arzularına karşı durur. Kendi yeteneklerinin, bilgisinin, ibadetinin övgüsünü yapmaz.
Onlara göre “Ahlaki yetkinliğe ulaşmak ancak çevre tarafından hor görülmek ve aşağılanmakla mümkün olabilmektedir.”
Bir zaman sufiler, melametiliği fütüvvetin en yüksek derecesi ve melamiyi ise gerçek feta olarak bilirler ve tanımlarlarmış.
Melamilerin ısrarla iyi ve ahlaklı ya da dindar olduğunu gösterme ve görünme amacı yok ama Kalenderilerin toplumsal duruş ve edebe ters tavırları net bir şekilde onları görünür kılarken toplum dışına da itmekte ve toplumda reaksiyonların doğmasına neden olmaktadır. Bu reaksiyonlar garipsenme, kaale alınmama ve deli muamelesi görme şeklinde de zuhur ediyor. Kalenderilerin bu halleri elbette toplum tarafından kınanıyor. Bu durumda aleni olarak görünüp toplum tarafından kınanmanın en alasını yapmakla Kur’an’a göre hareket etmiş oluyorlar.
Dikkate taraf yan ise aleni olarak itibar devşiren sofiler gibi Kalenderiler aleni olmalarına rağmen kınanmalarıdır. Melamiler ise bunu dahi gösteriş olarak adlandırmış olabilir?
Melamiler bir kutb’un etrafında çok sıkı (sıkı-örgülü) bir formda örgütlendiğ söylenmiş olsa da ilk dönem Melamilerinin böyle bir örgütlenmeye gittikleri şüphelidir. Onlara göre kutb her şeydir ve mutlak itaat gerektirir (bu açıdan İsmaililere benzerler). Aslında bunları irfan hareketleri olarak değerlendirmek gerekir. Böyle bir örgütlenmeyi tarikatlaşma sonrası yapıp-yapmadıklarna dair bir emareye rastlamadım. Fakat gizli toplantılar örgütlemişler, kendi yargılamalarını kendileri yapmış ve kimi suçlu bulmuşlarsa ancak kendi içlerinde kendileri kendi yasalarına göre cezalandırmışlardır (Ahilerin hata yapan kardeşlerini kendilerinin cezalandırmaları gibi). Devletle öyle ya da böyle bir ilişkiye girmek için hiçbir arzuları olmamış, mensuplarını dürüstçe ve çalışarak para kazanmaya şevketmişler, boş konuşmayı kınamışlar. Kim dürüstçe “para” kazanıyorsa o Allaha inanıyordur diye kendilerini ifade etmişler ve Osmanlı kentlerinde her daim mevcut olmuşlar.
Melamilerin nefs tezkiyesinden hareketle şahsı sürekli kendini temize çekmeye yönlendiren görüşleri ve bunu en yetkin şahsiyetlerinin nezdinde hayata geçirmiş olmaları, hiçbir devletlü ilişki içinde olmamaları ve iktidarın sofrasına oturmayı zul addetmeleri onların anarşi düşüncesinin içinde telaki edilmesinin yolunu açar. Elbette Mutezilede olduğu gibi devletle ilişki içine girip sultanın sofrasına oturan ve ona hizmet eden ikinci dönem Melamilerinden Akşemsettin gibileri olsa da aynı zamanda ona karşı ve “kutb” çekişmesine karşı simgesel anlatılarla var olan Ömer Sekkini Dede (Bıçakçı Ömer Dede) gibileri de vardır. İsmail Maşuki gibi dostları ile padişahin gadrine uğrayıp kellesini verenler de vardır.
Nefs iktidar demektir. Bireyden kalkarak toplumsal alana sirayet eden ve iktidar etmeye varan her alan nefs kavramının yorumuyla açıklamaya tabi tutulabilir. Devlet ise bu minvalde şirkin alası olarak telakki edilmelidir.
Melametiliğin en önemli ilkeleri The Encyclopedia of Islam’da şöyle sıralanıyor: (T. Yazıcı)
İbadetini göstermek şirktir.
Halini göstermek irtidad (dinden çıkmak).
Tüm vaziyetlerde kişinin kendi nefsinden şüphe duyması gereklidir (ve kişi nefsine karşı olmalıdır, bundan dolayı hallerinden memnuniyet duymamalıdır).
Kişinin memnuniyet bulduğu her eyleyiş ve dini fiil değersiz olduğundan kişi yaptığı iyi şeylerden memnuniyet duyma haline karşı mücadele etmelidir.
Bunun için:
Zor durumda (özel durumları) olanlar hariç ibadet ettiğini söyleme,
Başkalarından farklı bir giysi giyinme ve/ya da kendini dünyada izole etme aksine herkes gibi giyin ve toplumun gereksindiği konfor içerisinde normal bir yaşam sür,
İtibarlı bir meslektense çok itibarlı olmayan bir meslek seç,
Yoksulluğunu ve yardıma muhtaç olduğunu gizle (eğer ortaya çıkarsa kişinin ihtiyaç içinde olduğu ortaya çıkar ve dikkat çeker).
Melami olmasalar da Melamiliğe öncülük eden veya Melami görüşlerine yakınlık gösteren bazı önemli şahsiyetler vardır. Bu kişiler, özellikle riyadan kaçınma, şöhretten uzak durma ve ilahi aşkı gizleme gibi Melamet prensiplerinin tohumlarını atmışlardır. Onların görüşleri, sonraki dönemlerde Melamiliğin bir tasavvuf ekolü olarak şekillenmesinde büyük rol oynamıştır.
Melamiliğe öncülük eden şahsiyetler vardır elbette.
Ebû Yezîd el-Bistâmî (ö. 874):
Melamiliğe yakın görüşlere sahiptir. Bistâmî, “sekir” (coşku) halinin önemli temsilcilerinden biri olsa da, sözlerinde ve tutumlarında Melamiliğe özgü bazı unsurlar barındırır. Özellikle nefsini kınama, kendi kusurlarını görme ve halkın beğenisinden uzak durma gibi yönelimleri dikkat çekicidir. “Halkın seni övmesi seni aldatmasın; sen kendi değerini bilirsin,” gibi sözleri, Melamiliğin temel düsturlarından olan halkın kınamasına veya övgüsüne aldırış etmeme ilkesiyle örtüşür. Onun “kendini yok etme” ve “fenafillah” (Allah’ta yok olma) anlayışı, benliğin ortadan kaldırılması yoluyla riyadan arınma fikrine zemin hazırlamıştır.
Cüneyd-i Bağdâdî (ö. 910):
Cüneyd-i Bağdadi’de Melamiliğe yakın görüşlere sahiptir. Cüneyd-i Bağdâdî, tasavvufun “sahv” (ayıklık) ekolünün temsilcisi olarak bilinsede, Melamiliğe etkisi yadsınamaz. Özellikle hakikat ehlinin hallerini gizlemesi, gösterişten kaçınması ve şeriata sıkı sıkıya bağlı kalması konusundaki vurguları Melametle ortak paydadadır. Onun tasavvufu “halktan kopuş” olarak değil, “halk içinde Hak ile olma” olarak tanımlaması, Melamiliğin “halk içinde Hak ile olma” prensibine çok yakındır. Cüneyd, tasavvufun bir hal ilmi olduğunu ve bu hallerin herkes tarafından bilinmemesi gerektiğini savunmuştur.
İbn-i Arabî (ö. 1240):
Eserlerinde Melamiliği oldukça över. Vahdet-i Vücud (varlığın birliği) düşüncesinin en önemli temsilcilerinden olan İbn-i Arabî, doğrudan bir Melami olmamakla birlikte, bazı görüşleri Melamilik ile derin bağlar taşır. Özellikle “kınanmışlık” (melamet) makamına verdiği önem, onun Melami ruhunu yansıtır. İbn-i Arabî’ye göre Hak Teâlâ, kınananlarda, yani halkın hoşlanmadığı, hor gördüğü kişilerde tecelli eder. Bu durum, Melamiliğin halkın gözünde sıradan veya kınanmış görünme arayışıyla örtüşür. Ayrıca, onun “hakikatleri gizleme” ve “şeriat zahirine uyma” prensibi de Melamiliğin temel özelliklerindendir. Vahdet-i Vücud anlayışı, benlik ve ego gibi kavramları eriterek, Melamiliğin riyadan arınma hedefine farklı bir boyutta hizmet etmiştir.
Bu şahsiyetler, Melamiliğin temelini oluşturan riya ve şöhretten kaçınma, benliği gizleme ve halkın kınamasına veya övgüsüne aldırış etmeme gibi prensiplere kendi felsefeleri ve yaşam biçimleriyle katkıda bulunmuşlardır. Onlar, Melamiliğin ayrı bir ekol olarak ortaya çıkmasından önce, bu ruha sahip öncü simalar olmuşlardır.
Abdülbaki Gölpınarlı’ya göre Melamilik, tarihi süreç içerisinde üç ana döneme ayrılır. Bu dönemler ve öne çıkan Melami şahsiyetleri şunlardır:
1. İlk Dönem Melametiyye
Bu dönem, Nişabur Melametiyyesi olarak da bilinir ve İslam tasavvufunun ilk dönemlerinde ortaya çıkan, riya ve gösterişten kaçınmayı esas alan bir anlayıştır.
Öne Çıkan Şahsiyetler:
Hamdun Kassâr (ö. 884): Bu dönemin en önemli temsilcilerinden biri olarak kabul edilir. Melamet prensiplerinin sistemleşmesinde ve yayılmasında etkili olmuştur.
2. İkinci Dönem Melametiyye (Bayramiyye-Melamiyye)
Bu dönem, Anadolu’da Hacı Bayram-ı Veli’nin kurduğu Bayramiyye tarikatı içerisinde ortaya çıkan ve daha sonra ondan ayrılarak bağımsız bir yol haline gelen Melamilik anlayışını ifade eder.
Öne Çıkan Şahsiyetler:
Hacı Bayram-ı Veli (ö. 1429): Doğrudan Melami olmasa da, onun öğretileri ve çevresi, Bayramiyye-Melamiyye kolunun oluşumunda temel teşkil etmiştir.
Bıçakçı Emir Dede (ö. 1475): Hacı Bayram-ı Veli’nin halifelerinden olup, ikinci dönem Melamiliğinin önemli temsilcilerindendir.
3. Üçüncü Dönem Melametiyye (Hamzaviyye-Melamiyye)
Bu dönem, 19. yüzyılda Balkanlar’da ve özellikle Osmanlı coğrafyasında etkili olan, Muhammed Nur’ül Arabi ile özdeşleşen Melamilik koludur. Bu dönem Melamiliği, daha önceki dönemlerden farklı yorumlar ve uygulamalar içermekle birlikte, Melamet’in temel prensiplerini sürdürmüştür.
Öne Çıkan Şahsiyetler:
Muhammed Nur’ül Arabi (ö. 1887): Üçüncü dönem Melamiliğinin kurucusu ve en önemli temsilcisidir. Onun öğretileri, son dönem Melamiliğinin şekillenmesinde belirleyici olmuştur.
Ahmed Amiş Efendi: Son dönem Melamilerinden olup, Gölpınarlı’nın da dikkatini çeken şahsiyetlerdendir.
Abdülbaki Gölpınarlı’nın “Melamilik ve Melamiler” adlı eseri, bu üç dönemi detaylı bir şekilde inceleyerek Melamilik tarihine ve şahsiyetlerine ışık tutar.
[*] Aslen Melamiler ya da Melametiler hakkında tafsilatlı bilgiler Abdülbaki Gölpınarlı’nın Melamiler ve Ali Bolat’ın Bir Tasavvuf Okulu Melametilik adlı kitaplarından edinilebilir. Tahmin edilebileceği gibi ben bu akımların Anarşizm ile ve diğer anarşizan-devrimci oluşumlarla hem fikri hem de pratik olarak ilişkilendirilebilecek ve merkezden uzak taraflarına temas etmeye çalışmaktayım.
İlk devir Sufilerinden olduğu bilinen Hasan Basri’nin öğrencileridirler.
Basra. Hz. Muhammed ö. 632, yani Hz. Muhammed’in ölümünden yüzyıl geçmeden meydana gelen siyasal ve sosyal olaylar, ilişkiler ve Kur’an üzerine yürüyen tartışmalardan sonra zuhur bulan bir oluşum…
Mutezilenin öncü düşünürleri Ca’d b. Dirhem h. 124/741 ve Cehm b. Safvan olduğu iddia ediliyor. Ca’d b. Dirhem fikirlerinden dolayı katledilmiş ve onun öğrencisi Cehm b. Safvan’ın ise tüm fikirlerini Dirhem’den aldığı söylenir.
Emevilerin cebr[1] üzerine kurulu kader görüşüne itiraz eden Mu’tezile alimleri Allah’ın adaleti ve insanın iradesi üzerine ayrıca vurgu yapar ve bunu da yine tenzih (kusur kondurmamak anlamında kusursuz vb.) tutumuyla ilişkilendirirler. Tatbikî Mutezilenin bir kısmı Abbasiler zamanında devletin çeşitli kademelerinde yer almış ve kimileri de kovuşturmaya uğramışlar. İktidarda olduklarında ya da iktidar tarafından muteber görüldüklerinde kimi zaman makul ve fakat kimi zaman iktidarın baskılarına hoş görülü olmuşlar ve kimi zaman da aynı iktidar (Abbasiler) tarafından kovuşturmaya uğramışlar.
Allah’ın benzersiz ve mükemmel olduğunu savunmakla beraber antropomorfik bir tanrı tasavvuruna karşı gelmişler.
Büyük İskender’in 323 yılında bölgeyi alması ve sonra Roma imparatorluğu’nun gelişmesi ve Antakya okulunun da dağılır. Justinianus 529 yılında Hıristiyanlığı resmî din olarak ilan eder. Pagan din kültürünü savunduğu için Atina Okulu’nu kapatır. Bunun sonucu olarak birçok felsefeci Harran Medresesine gelir ve yeni platonculuk ve psagorculuk bölgede hâkim bir düşünce formu olur. Böylece bölgede değişik bir entelektüel ortam oluştuğu söyleniyor.
Burada Hristiyan, Sabii ve Müslüman düşünürlerin entelektüel bir ortamı olduğu iddia ediliyor. Buradaki işaret edilecek önemli nokta orada yeni platonculuk/Eflatunculuk denen Platonus’un fikirlerinin baskın olarak gelişmiş olmasıdır ki Platonus tüm İslam düşünce geleneğini etkileyen ve batıni fikirlerde etkisi büyük olan bir düşünürdür.
Tanrının zatı ve sıfatının birliğini ve Kur’an’ın mahluk yani yaratılmış olduğunu savunuyorlar. Bundan hareketle tüm geleneksel fikirle zıtlaşmış olmaktalar.
Mutezile düşüncesine sahip olanların içerisinde düşünce ekolü olmasından hareketle Şii ve Harici olmayan Hz. Osmancılar gibi kişiler dahi vardı. Yani bir düşünce akımı olarak tanımlamak daha doğru olur.
Haricilerin Basra’daki komşularından biri, ehli kelam Mutezile idi. Mutezile’nin 720’li yıllarda ortaya çıktığı iddia edilmektedir ve doktrinlerinden en az biri (günah işleyenin durumu ile ilgili olanı), köken olarak Emevi dönemine dayanmaktadır. Fakat 8OO’lü yıllara dek varlıkları pek hissedilir olmamıştır.
Bahse konu almak istediğimiz Mutezile sınıfı Sufi Mutezile olarak anılanlardır.
Önde gelen şahsiyetler ise el-Esem (ö. 816 ya da 817), el-Nezzam (ö. 835-845 arası), Hişam el-Fuvati (ö. 840’lar), öğrencisi Abbad b. Süleyman (ö. 870’ler)… Bunlar esasen Basra okulu denen kesime ait alimler.
Sufi Mutezileye mensup olan alimlerin ortak fikri hemen hemen şöyledir:
İmamlık yasal olarak zorunlu değildir.
Namaz ve Hac ibadetlerinin aksine imamlık, lüzumu kalmadığı zaman terk edilebilecek insan yapımı bir müessesedir.
Nezzam dışında hepsi, en azından mevcut şartlar altında imamlığın artık lüzumsuz bir kurum haline geldiği düşüncesindedir.
Şöyle diyorlar:
“İmamlık tiranlığa dönüştüğü için gerekliliğini yitirmişti. Ne Peygamber ne de ilk halifeler hükümdar gibi hareket etmişti. Bir imam şeriata uygun olarak yönetmeyi bırakıp da hükümdara dönüşmeye başlarsa, Müslümanların buna engel olmaları yasal olarak zorunluydu; ona karşı savaşmaları ve onu görevden almaları gerekir.”
Necdiye’den farkı Bazı durumlarda İmamın olabileceği idi. Necdiye haricileri imamlığı tamamen reddediyorlardı.
El-Esem, (biraz farklılıkla) Hişam el-Fuvati ve Abbad b. Süleyman İmamın oy birliği ile seçilebileceğini söylemişlerdir.
Hasan Basri çevresine mensup olan Wasil b. Ata ve Amr b. Ubayd Mutezilenin ilk kurucuları olarak biliniyor. Cehm b. Safvan’ın kurucusu olduğu da söylenir. Elbette bu fikrin kurucusu olarak anlaşılmalı; bir kurumun kurucusu olarak değil.
Mutezilî ilkeler ise şunlar:
1. Tevhid, 2. Adalet, 3. İyi amellerde bulunanların mükâfatlandırılması, kötü amellerde bulunanların cezalandırılması (el-Va’d ve’l-Va’îd), 4. el-Menziletü beyne’l-Menzileteyn (İki Yer Arasında Bir Yer) fasıklık ve 5. Emri bil maruf nehyi anil münker.
Mutezile’nin bu beşinci ilkesi olarak addedilen “emri bil maruf nehyi anil münker” (iyiliği emretmek kötülükten vaz geçirmek için çalışmak) ilkesi Kur’an’ın Âl-i İmrân suresi 104, Tevbe Suresi 112, Hûd suresi 116. vb. gibi geçer.
Hariciler gibi Mutezile de imam dalalete düştüğünde onun görevden alınmasının gerekli olduğu konusunda herhangi bir şüphe taşımıyordu: Mümkünse ona isyan etmek gerekiyordu.
Bazı Mutezile mensupları, Necdiye gibi, inananların imamsız yaşayabileceğini savunuyor.
Mutezile Anarşistlerinin hilafet kavramına dair eleştirilerini ve onların anarşist duruşları önemlidir. Mutezili Anarşistler “Hilafet” ve “İmamet” meselesini tartışmışlar ve kendini idare eden bir toplulukta imama ve halifeye ihtiyaç olmadığını ve kimileri ise eğer gerekliyse rotasyon usulüyle, ihtiyaç olduğu an itibarı ile olay, olgu ve meseleyi hal için namaza liderlik eden imam gibi, imam seçileceğini savunmuşladır.
P.Crone “bütün Mutezile mensupları anarşist idi: Devlet kurumundan arındırılmış̧ bir toplumun daha sürdürülebilir olduğu görüşündeydiler” der.
Bunun yanında bana göre Crone’un en önemli vurgusu şudur. Der ki: “Haricilik ve anarşist Mutezile, kabilesel yaşam tarzının özgürlükçü yönlerini İslami yapı içinde tekrar vurgularlar.”
Crone’un bu vurgusu yani kabilesel yaşam tarzı’na vurgusu antropolojinin alanına vurgu açısından önemlidir. Devletsiz topluma vurgu anlamına gelir bu. Zaten Mutezilenin imamet ve halifeliğe yönelik fikirleri yöneticiye dair şüpheler ve hatta kişinin iradesine vurgular anarşist bir halin ifadesidir.
Mutezile’nin prensipleri:
Tevhid, Adalet, Va’d ve Vaîd (Söz ve tehdit, kişinin amelinin haliki oluşu), El Menzile beyne’l-menzileteyn (büyük günah işleyenlerin iman ve inançsızlık arasında bir yerde bulunmaları), Emr-i bi’l ma’rûf ve Nehy-i Anil Münker’in farz-ı ayn oluşu olarak sayılabilir. Kısaca açıklarsak:
Allah Teâlâ’nın zât ve sıfatlarında tek ve benzersiz olması şeklinde anlam ve ifadesini bulan “tevhid” (Lâ İlâhe İllallah), Mutezile kelâmının en önemli ilkesidir. Bu ilke, ana tema olarak Allah Teâlâ’nın zatının ulûhiyete aykırı olabilecek tüm özelliklerden ve ihtimallerden uzak olmasının gerekliliğine dayanır. Bu insan benzer tanrı tasavvuruna karşı ve onun tenzih edilmesini de ifade eder. Bu prensipten hareketle Allah’ın zatı ve sıfatları arasında bir ayrım yoktur ve birdir fikrini savunmuşlardır. Aksi halde Allah’ın birliği ve tekliği ve biricikliğinden bahsedilemeyeceğini söylemişlerdir. Bu prensip tartışmaları dolayısıyla Mutezile’yi negatif teolojinin içinde iddia edenler de vardır.
Adalet
Kişi kendi fillerini kendisi yaratır. Bunu da Allah’ın kişiye bahşettiği bir yaratma kudretiyle gerçekleştirir. Fiillerin yaratılmasında Allah’ın bir müdahalesi olmadığına inanırlar. Bu insan iradesinin özgürlüğüne de vurgudur.
Bu ilke insan tekini hiçbir sosyal ve siyasal ve cinsi farklılığa tabi tutmadan eşit kılan bir ilke olarak yorumlanabilir.
El va’d vel vaîd
Yani “Söz ve Tehdit”. Bu Allah’ın vadettiği (söz verdiği) sevap ve iyiliğin, tehdit ettiği cezanın gerçekleşeceğine inanmaktır. Bu da onun söz ve vaadlerinin tartışılmaz olduğunu ve tenzih edilmesini ifade eder.
El menzile beyne’l menzileteyn (büyük günah işleyenlerin iman ve inançsızlık arasında bir yerde bulunmaları)
Sözlükte “iki konum (mekân, derece) arasında üçüncü bir konum” anlamına gelen el-menzile beyne’l-menzileteyn tabiri, Mu’tezile anlayışında imanla küfür arasında yer alan fısk konumunu ifade eder.
El-emr bi’l-ma’rûf ve’n-nehy ani’l-münker
Âl-i İmrân suresi 104, Tevbe Suresi 112, Hûd suresi 116. ayetleri vb. birçok ayette görülen, Kur’an kökenli bir ifadedir ve dini literatürde insanlara “iyiliği emretmek ve insanları kötülükten menetmek” anlamında kullanılır.
Bu ilke ve insan iradesinin özgürlüğüne vurgusunun ifadesi adl ilkesini bir arada düşündüğümüzde kişinin toplumsal-bireysel sorumluluk sahibi olmasını, toplumsal eşitliği hedefleme amacında olduklarını söyleyebiliriz.
Mutezile ve Melamiler Arasındaki İlişkiye de vurgu yapmakta yarar var:
Mutezile ve Melamiler, İslam düşünce tarihinde önemli yer tutan iki farklı grup olmakla birlikte, ilk bakışta aralarında direkt bir ilişki bulunmamaktadır. Ancak, her iki grubun da İslam’ı anlama ve yorumlama biçimleri bakımından bazı ortak noktaları ve farklılıkları bulunmaktadır.
Ortak Noktaları
Akla Verilen Önem: Hem Mutezile hem de Melamiler, İslam’ı anlamada akla önemli bir yer verirler. Kur’an ayetlerini ve hadisleri akıl süzgecinden geçirir ve mantıksal tutarlılık arayışındadırlar.
İç Yorumlamaya Verilen Önem: Her iki grup da dinin zahiri anlamının yanı sıra batını anlamına da önem verirler. Kur’an ayetlerinin ve hadislerin derin anlamlarını keşfetmeye çalışırlar.
Toplumsal Adalet ve Eşitlik: Hem Mutezile hem de Melamiler, toplumda adaletin ve eşitliğin sağlanması gerektiğine inanırlar.
Farklılıkları
Temel İlkeler: Mutezile, İslam’ın temel ilkeleri olan tevhid, adalet ve emir-i bil-ma’ruf nehiy-i ani’l-münker gibi konularda rasyonel bir yaklaşım benimserken, Melamiler daha çok tasavvufi bir yaklaşımla bu konulara eğilirler.
Siyasi Tutum: Mutezile, Abbasi döneminde siyasi arenada etkin olmuş ve bazı halifeler tarafından desteklenmişlerdir. Melamiler ise daha çok toplumun alt tabakalarında ve tasavvufi çevrelerde etkili olmuşlardır.
Metodoloji: Mutezile, kelam ilmini kullanarak İslam’ı akli bir şekilde açıklamaya çalışırken, Melamiler daha çok içsel deneyimlere ve tasavvufi yöntemlere dayanırlar.
İlişkilerinin Doğası
Mutezile ve Melamiler arasındaki ilişkiyi daha iyi anlamak için şu noktalara dikkat etmek gerekir:
Tarihsel Dönem: Her iki grubun ortaya çıktığı ve faaliyet gösterdiği dönemler farklıdır. Mutezile, İslam’ın ilk dönemlerinde ortaya çıkarken, Melamiler daha sonraki dönemlerde ortaya çıkmışlardır.
Coğrafi Dağılım: Mutezile, özellikle Irak ve İran bölgelerinde yaygınlaşırken, Melamiler Anadolu ve Balkanlarda daha fazla etkili olmuşlardır.
Sosyal Yapı: Mutezile, daha çok kentli ve eğitimli kesimlerde etkili olurken, Melamiler daha çok kırsal kesimlerde ve esnaf arasında etkili olmuşlardır.
Sonuç olarak, Mutezile ve Melamiler arasında direkt bir ilişki bulunmasa da, her iki grubun da İslam’ı anlama ve yorumlama biçimleri arasında bazı benzerlikler ve farklılıklar bulunmaktadır. Özellikle akla verdikleri önem ve iç yorumlamaya olan eğilimleri, iki grup arasındaki en belirgin ortak noktalardır. Ancak, temel ilkeler, siyasi tutum ve metodoloji gibi konularda önemli farklılıklar gösterirler.
Özetle, Mutezile ve Melamiler, İslam düşünce tarihinde farklı kökenlere sahip ve farklı yöntemler kullanan iki farklı gruptur. Ancak, her iki grubun da İslam’ın temel meselelerine getirdiği farklı bakış açıları, İslam düşüncesinin zenginleşmesine katkı sağlamıştır.
[1] İnsan iradesinin kifayetsiz olduğunu ve insanın özgür iradesi gibi bir şeyinden bahsedilemeyeceğini savunan düşünce…
[2]Tevhid Allah’ın varlığına, tekliğine, tüm yetkin “niteliklerin” kendisinde toplandığına, eşi ve benzeri bulunmadığına inanmaktır. Bu inancı açıklayan Lâ İlâhe İllallah cümlesine kelime-i tevhid denir ve La nidası anarşist Müslümanlarca anarşizmlerinin ifadesi olarak düşünülmekte ve kullanılmaktadır . Tevhide inanan kişi mümin ve muvahhit olarak adlandırılıyor..
Haricilerin Necdi kolunun Kurucuları arasında Necde b. Âmir el-Hanef, Ebû Füdeyk, Râşid et-Tavîl ve Atıyye b. Esved gibi isimler sayılabilir.
Yemen ve Orta Arabistan 6. Yüzyıl.
“Hariciler içinde en radikal doktrinel değişiklik Necdiye’den gelmiştir: Bu mezhep şeriatın ümmet için bir imama sahip olma zorunluluğu getirmediğini, yalnızca Allah’ın kitabıyla yaşanabileceğini iddia etmekteydi.”
P. Crone
Ümit Aktaş “Haricilerin liderlerinden Necdat bin Amir el-Hanefî’ye göre, ‘Eğer işlerini görüp adaletle hükmedebiliyorlarsa, insanların bir imama ihtiyaçları’” olmadığını söyler.
“Haricilerin bu görüşleri çağdaş anarşist düşünürlerle neredeyse paralel bir anlam taşımaktadır. Zaten Haricilerin, “Hüküm ancak Allah’ındır,” parolası, zımni olarak beşeri otoritelere karşı bir tavır içermektedir. Allah’ın hâkimiyeti, diğer hâkimiyet biçimlerini geçersiz kılmaktadır. Böylece yersel otoritelerin tahakkümü mesnetsiz ve olanaksız hale gelmektedir. Allah’ın egemenliği ise bırakın insan özgürlüğünü kısıtlamayı, ontolojik anlamda bu özgürlüğün temeli ve güvencesidir. Zaten o nedenle değil mi ki ilk halifeler kendilerini Allah’ın halifesi olarak değil, Resul’ün halifesi olarak kabul etmiştir.
Bu anlamda Allah’ın halifeliği kavramı da sorunlu ve yanlış bir yaklaşımdır. Kur’an’a göre insan, bir halife olarak hazırlanmıştır (yaratılmıştır). Ama o, yeryüzündeki varlıkların (beşeriyetin) ardılıdır (halife) yoksa çokça söylendiği gibi Allah’ın değil ve tüm peygamberler gibi o da, beşeri bir toplumu uyarmak, vahye muhatap kılmak ve bir insan olma mücahedesi vermek amacıyla seçilmiş ve görevlendirilmiştir.”[1] Ü. Aktaş
Taklit Konusunda Necidiye Görüşü
Taklit, İslam hukukunda bir müctehid olmayan kişinin, yani kendi başına dini hükümleri çıkaramayan bir kişinin, başka bir alimin veya müctehidin görüşünü alarak amel etmesi anlamına gelir.
Necidiye’ye göre taklit caiz değildir: Necidiye Haricileri, her Müslümanın Kur’an ve sünneti kendi aklıyla anlaması ve ona göre amel etmesi gerektiğine inanırlar. Başka bir deyişle, onlar için taklit kabul edilemez bir durumdur.
Bireysel İctihadın Zorunluluğu: Necidiye’ye göre her Müslüman, dini hükümleri kendi başına araştırmak ve anlamak zorundadır. Başka bir alimin görüşünü kabul etmek, kişisel sorumluluktan kaçınmak anlamına gelir ve bu nedenle caiz değildir.
İcma Konusunda Necidiye Görüşü
İcma, müctehidlerin bir konuda ittifak etmeleri durumudur. İslami hükümlerin belirlenmesinde önemli bir yer tutar.
Necidiye’ye göre icma geçersizdir: Necidiye Haricileri, icma kavramını kabul etmezler. Onlara göre, her Müslüman kendi vicdanına göre hareket etmeli ve başkalarının görüşlerine uymak zorunda değildir. İcma, insanların kendi akıllarını kullanmalarını engelleyen bir araç olarak görülür.
Bireysel Hakkı Önemseme: Necidiye, bireysel hakka ve özgürlüğe büyük önem verir. İcma gibi kollektif bir karar verme mekanizmasının, bireyin dini özgürlüğünü kısıtladığına inanırlar.
Crone şöyle Aktarıyor:
“Necdiye imamlık doktrini hakkında daha fazlası vardı, veya gelecekti : İmamlığın asla var olmadığını ileri sürdü. Bu görüşün temelinde şu düşünce yatmaktadır: İmam herkesin kabul ettiği bir kişi olmalı, yani cemaat içindeki herkes istis nasız bir kişi üzerinde fikir birliğine varmalıydı; bu duruma bakarak böyle bir şeyin mümkün olamayacağı kararını vermişlerdi. Hz.Ebu Bekir’in halifeliği bile, bilindiği üzere bazı itirazlarla karşılaşmıştı: Onun başa geçmesi darbe gibi bir şeyle olmuştu. Sahabeler bu durumda aslında bir imam de ğil, sadece sıradan bir reis seçmişlerdi. Hz.Ebu Bekir’in faziletli birisi olduğuna şüphe yoktu, ancak Sahabelerin onu fikir birliği (icma) yoluyla lider seçmelerine bakarak, bir imama sahip olmayı yasal bir zorunluluk haline getirdikle rini iddia etmek yanlış olurdu, çünkü bir imam seçilmemiş ti ve oy birliğinin de mümkün olmadığı göz önünde bulun durulursa, icma asla şeriatın kaynaklarından biri olamazdı. Hukuki sorunlarla karşılaşıldığında her Müslümanın içtihat yaparak kendi fikrine müracaat etme hakkı vardı: Herkes “bir tarağın dişleri gibi” veya “aralarında dişi bir devenin bulunmadığı yüz erkek devenin bulunduğu bir topluluk gibiydi”. Oy birliğinin neden mümkün olmadığını bu daha iyi açıklıyordu. Bu ayrıca kelimenin tam anlamıyla imamlığın mümkün olmadığını da gösteriyordu. Nasıl olur da insanlar her zaman bir kişinin fikirlerini kendi fikirlerine tercih edebilirlerdi?”
Necdiye’nin bu fikirleri L. Spooner’ın D. Hume’un Toplumsal Sözleşme teorisine eleştirisine oldukça benzerdir. Anarşistlerin bireyin bir başka birey veya grupları hiç bir şekilde temsil edemeyeceğini ifade ettikleri fikirlerinin adeta aynısıdır.
Necdiler bu düşünceleri savunduklarında (muhtemelen IX. yüzyıl), hedefleri açıkça dini otoriteydi:
Ne kendileri için şeriatı belirleyecek bir imam, ne de bağlayıcılığı olan bir cemaate mensup olmak istiyorlardı.
Her Necdi kendi görüşüne başvurma hakkına sahip bir müçtehit idi.
Teorik olarak kendileri tarafından kurulan bir siyasi toplum arzuladıklarını kabul ediyorlardı:
Müçtehitler içte ve dışta düzeni korumak amacıyla bir lider (reis, emir) seçmede özgürdüler, ancak onu görevden alma ve gerekirse -şeriatın dışına çıkarsa- onu öldürme hakkına sahiptiler.
Genel olarak Haricilerin doktrinlerinde görüldüğü gibi, burada da lider ümmet için sadece bir aracı konumundaydı. Kanun koyma ve doktrinler uygulama gücüne sahip değildi. Hiç kimsenin de böyle bir hakkı yoktu. Hidayete ermede herkes kendi yolundan sorumluydu.
Hariciler ve İsmaili Batınileri arasında oldukça dikkate değer benzerlikler var:
Hâricîler ve İsmâilîler, İslâm tarihindeki farklı dönemlerde ve farklı coğrafyalarda ortaya çıkmış ve farklı teolojik ve politik görüşlere sahip iki önemli akımdır. Aralarında doğrudan bir ilişki veya devamlılık bulunmamakla birlikte, bazı açılardan benzerlikler ve etkileşimler söz konusu olmuştur. Hâricîlik, İslam’ın ilk dönemlerinde ortaya çıkmış ve Emevi döneminde etkili olmuştur. İsmâilîlik ise daha sonraki dönemlerde, Abbasi halifeliği zamanında ortaya çıkmıştır.
Benzerlikler:
İktidar Eleştirisi ve İsyan: Her iki grup da mevcut siyasi otoriteye karşı eleştirel bir duruş sergilemiş ve zaman zaman silahlı isyanlara başvurmuştur. Hâricîler, Hz. Ali dönemindeki hakem olayını ve Emevi yönetimine karşı muhalefetlerini şiddetle savunmuşlardır. İsmâilîler ise Abbasi halifeliğine ve Sünni İslam anlayışına karşı çıkmışlardır.
Aşırıcılık ve Şiddet: Her iki grup içinde de aşırı uçlara kayan ve şiddet eylemlerine başvuran gruplar ortaya çıkmıştır. Hâricîler arasında Necedat gibi gruplar, İsmâilîler içinde ise Haşhaşiler olarak bilinen Nizârîler, suikastlar ve terör eylemleriyle tanınmışlardır.
Gizli Teşkilatlanma: Özellikle İsmâilîler, faaliyetlerini gizli teşkilatlar aracılığıyla yürütmüşlerdir. Bu durum, Hâricîler’in bazı dönemlerindeki gizli faaliyetleriyle benzerlik göstermektedir.
Etkileşimler:
Fidailik Geleneği: Hâricîler’de görülen canını feda etmeye hazır savaşçılar (fidailer) geleneği, İsmâilîler’deki Haşhaşiler’in fidai eylemlerine ilham A olmuş olabilir.
Siyasi Muhalefet: Her iki grubun da mevcut siyasi düzene karşı muhalefeti, sonraki dönemlerdeki diğer muhalif hareketlere örnek teşkil etmiştir.
Sonuç olarak, Hâricîler ve İsmâilîler arasında doğrudan bir bağlantı veya devamlılık olmamakla birlikte, benzer siyasi ve sosyal koşullarda ortaya çıkmaları ve bazı benzer yöntemlere başvurmaları nedeniyle aralarında bazı paralellikler ve etkileşimler söz konusu olmuştur.
Özellikle Hariciler ve Mutezile arasında da yakın benzerlikler mevcut ve hatta Mutezile isminden hareketle Mutezileyi Haricilere bağlayanlar da mevcut.
Konuyu uzatmayacağım. Buna göre İslam ve Anarşizm arasındaki bağ ve yakınlık Anarşizmin üç ayağı üzerinde kurulabilir.
Birincisi Anarşizmin her türlü hiyerarşi ve otoriteye karşı olması anlamında İslam: La ile başlayan, Allah’tan başka ilah yoktur. Muhammed bir insandır. Bu dünyevi mekanda hiçbir otoriteye tabi olunmaması ve sadece bireyle Allah arasından bir ilişkiye inananı çağıran bir düstur.
Bu anlamda şirk kavramı ve putlara tapınmama ilkesi modern yaşamda bir çok şeye teşmil edilebilecek önemli anarşist duruşa işaret eder.
Otorite ve tahakküm: dolayısı ile tahakküme dair bir reddiye olarak okunabilir. Allah bir “manevi” otoritedir ve kişi ona tabi olup-olmamaya dair serbest bırakır.
İkincisi anarşizmin özel mülkiyete karşı olması açısından mülkiyet: İslam’daki infak prensibi ve geleneksel İslam’ın çeşitli formlarında mal ve mülk edinmenin ayıplanacak bir şekilde ele alınması ile mülkiyet konusunda da anarşist düşünce ile benzerlikleri aşikardır.
Ve üçüncüsü anarşizmin doğrudan demokrasi ve temsil açısından demokrasi kavramının ifadesi: anarşizm her hal ve durumda toplumsal alanda ilişkileri komün, öz yönetim vb. gibi tanımlarla doğrudan demokrasiye bağlamıştır. İslam’da ilk uygulamaları itibarı ile Şura kavramı doğrudan demokrasi, öz yönetime denk gelir.
Oldukça uzun süredir bu topraklarda hem bir sosyal hareket hem de düşünce hareketi olabilmenin en önemli kalkış noktasının kültürü ve yaşamın her alanını kapsayan kuran’ın ve geleneksel olanla-olmayanın anlaşılması gerektiği fikrinde oldum. Bu, Kur’an’ın ve Kur’an sonrasının okunması ve bu coğrafyada İslam’ın anlaşılabilirliği anlamına geliyor.
Bu bir kaygının ifadesidir de aynı zamanda. Nüfusun “% 90’ının” Müslüman olduğu bir yerde en azından entelektüel bir faaliyet olarak bunun kavranması gereken önemli bir ayak olduğunu düşündüm ve halen de aynı fikirdeyim.
Tüm bu fikirlerden hareketle belli çevrelerde özellikle çok ifade edilen Hetorodoksi kavramına da işaret etmek gerekiyor.
HETORODOKS ve ORTODOKS KARŞITLIĞINA DAİR
Bu söyleşinin başlığı olan kavramlardan biri heterodoks kavramı. Hederodoks kavramı ise netameli bir kavram. Neden? Heterodoks ve ortodoks birbirinin zıddını ifade eden biri ana akım diğeri ise ana akımdan sapan anlamına gelen kavram ikilisi… İslam söz konusu olduğunda özellikle Türkiye’de Hanefilik, Şiilik karşısında Tasavvufi hareketlerin bir kısmı olan bazı tarikatlar heterodoks kavramı altında ele alınmakta. Oysaki İslam mevzubahis olduğunda Ortodoks olduğu ifade edilen Hanefilik ve Şiiliğin Kur’an’dan farklı olduğunu fark ettiğimizde heterodoks olanın Hanefi ve Siiler olduğunu söyleyebiliriz. Ya da tersi… Gene aynı şekilde Bektaşi ve Alevilik kökenli akımlar ile Kur’an arasındaki büyük farklılıkları bunları Heterodoks olarak adlandırmamızı gerekli kılar ya da tersi… Bu kavramların tam olarak yerlerine oturtulması tarikat ve düşünce akımlarını anlamak için yeterli değil kanımca…
Bu kavramları kullanıldığı coğrafyadaki hareketlerin devletle ilişkileri bazında ele alırsak belki bir anlam ifade edebilir.
Bunun için merkez kaç ve merkez kavramları daha uygundur kanısındayım.
Anarşizm bağlamı itibarı ile ele alınırsa bu hareketlerin ifade ettiği durum başka şekillerde tezahür eder kanısındayım. Dolayısı ile bir olguya hangi nokta-i nazardan bakarsanız başka başka sonuçlara varmanız mümkündür. Bu başka başka sonuçlar hakikatin kendisi olmayabilir ama en azından kendinizce o hakikate bir nebze de olsa yaklaşmış olursunuz.
Aşiret örgütlenmeleri
Selçuklu ve Osmanlı ortaçağında bakıldığında dikkat edilmesi gereken en önemli şey toplumsal yapının en etkin toplumsal örgütlenmelerinin aşiret ya da başka bir tabirle kabile örgütlenmeleri olduğudur. Bunu göz önünde bulundurmadan bir tarih okuması büyük oranda yanlış yapar. Dolayısıyla tarihsel bir sosyal antroplojik yaklaşım tarihin yeniden okunmasında önemli bir ayak olarak değerlendirilmelidir.
Her ne kadar her kabile yapısını aynı şekilde telaki etmek doğru değilse de ve aşiretlerin ve kabilelerin çoğunda belirli bir hiyerarşi ve otorite var olsa da bu hiyerarşi ve yapı bir devletle kıyaslanmayacak naiflikte ve sistemli ve yok edici değildir. Nüfus oldukça kalabalık değil ve çoğunlukla göçebe ve yarı göçebe olarak hayatlarını sürdürmekteler. İnsan açısından elbette problemler var ve her türlü cemaat yapısında bu problemlere temas edilebilir. Ben anarşist antropolojinin ve sosyal antropolojinin bakış açısına baktığımda bu yapıların arkaik temalarının bugün dahi değişmemiş olmasından hareketle geriye dönük (retrospektif) yapılacak bir yansıtmada devletli toplumlara göre daha ehven-i şer bir yapı olabileceğinden hareket etmek gerektiğini düşünüyorum.
Bugün dahi bu aşiret ya da kabile yapılarına bakıldığında esasen bir devlet ve devletli yapı bulmak güçtür.
Bu ön metod bilgilendirmesinden sonra tarihsel hareket ve düşünce hareketlerine temas edebiliriz.
Bu yazı serisinde ele alınacak olan düşünce ve hareketler:
Haricilerin Necidiye kolu, Mutezilenin basra kolu olarak ifade edilen ve P. Cron’un Sufi Anarşist Mutezile olarak ifade ettiği Sufi Mutezile, Melamiler, Kalenderiler, Fütüvvet ve Ahi Birlikleri.
Tabiki benim neden bu hareket ve grupları özellikle ele aldığımı ifade etmem gerek. Bu hareket ve düşüncelerde modern ve çağdaş düşünce akımı ve toplumsal hareketi olan Anarşizmin izleri var.
Bir çeşit retrospektif olarak ifade etmek daha doğrudur.
Hariciler ve Sufi Mutezile akli temelli Kur’an ve dünya algısına sahipken Melami, Kalenderi ve Ahi Birlikleri daha çok erdem ve ahlak üzre yoğrulmuş görünür. Fakat temelinde İslam (din) ve özellikle Kur’an olan düşünceler ve hareketler söz konusu olduğunda bu iki ayrı gibi görülen fenomenin yani akıl ve ahlakın birbirinden ayrılarak tanımlar yapılabilmesi oldukça zordur.
Fütüvvet, Ahi birlikleri, Kalenderiler ve Melamiler adeta hem prensip olarak hem de yaşam tarzı olarak çeşitli dönemler iç içe geçmiş gibidir.
Ama bu düşünce ve hareketlerin birbirini takip eden bir silsilesi de var.
Bu bir ortak noktaya tekabül ediyor: Muhalif olmaları, merkez-kaç hareketler olmaları…
Burada yürütülen tartışmalarda ele alınacak İmametin ya da Halifeliğin reddedilmesi üzerine yürüyen tartışma dini kurumsallaşmayı reddetmesinden dolayı önemlidir.
İslam dini temsili Hristiyanlık ve Yahudiliğin aksine reddetmesine rağmen Fütüvvet ve Ahilik kısımlarında Pir, Şeyh, Ahi Şeyhi gibi kurumsal konumlanmalar burada tartışma konusu yapılmamıştır ama ayırıca tartışma konusu yapılmalıdır.
Bu seri esas olarak benim “Osmanlı’da Karşılıklılık ve Dayanışma Örgütlenmeleri” adlı iki ciltlik çalışmamın (Haricilik ve Mutezile kısmının bir kısmı hariç) özeti olarak da değerlendirilebilir.
İyi Okumalar
İSLAM, TARİH, “HETORODOKSİ” VE ANARŞİZM
Tarih nedir, nasıl yapılar, neden yapılar gibi çok soru ortaya atılmıştır. Buna herkes farklı yanıt vermekle beraber ben kendi açımdan tarihe ve kavramlara nasıl baktığımı da ifade ederek başlayacağım.
İki yazardan alıntı ile başlayacağım:
Paul Veyne (Tarih Nasıl Yazılır) adlı eserine referanslar vererek tarihin ne olduğuna temas eder.
Paul Veyne “Tarih”in gerçeğe uygun anlatıdan başka bir şey olmadığı, yaşamsal değil ama kitabi olduğu ve benimsenmiş yazınsal biçimler aracılığıyla, merakın amaçlarına hizmet eden zihinsel bir etkinlik” olduğunu söyler.
Bundan hareket ederek Ricouer’ün şu ifadelerini eklersek…
“Tarih ne rastlantılarla ne iktisadi nedenlerle ne de anlayışlarla, tasarılarla ya da fikirlerle bütünüyle açıklanabilir; bu üç özelliği düzenleyecek kural da yoktur. Bu da tarihin yöntemi yoktur demenin bir başka yoludur.”
Başka bir bakış açısı elde etme imkanı elde ederiz.
Yani tarih için bir yöntem önermek mümkün değildir.
Yine Tarih okuma ve yazımlarına dair Ricoeur, Veyne’e gönderme yapar ve geriye dönük ekleme’den bahseder. Ona göre Geriye dönük ekleme hemen hemen tüm tarih yazımlarında karşılaşabileceğimiz durumdur.
Ricoeur bunu şöyle açıklar: “Tarihçinin anlatısındaki bir boşluğu bir başka dizilişteki benzer ama eksiksiz zincirlenişi örnek alarak doldurmak amacıyla başvurduğu tümevarımsal bir işlemdir.” Yani yazarın öznelliği ve algılama biçimleri işin içerisinde girer.
Dolayısıyla bir tarih okuması yapıldığında bu boşlukları bu konuşmada antropoloji ve anarşizme dair okumalarımla doldurduğumu ifade etmek isterim.
ANTROPOLOJİ ve ANARŞİZM
Anarşizm kaba tabiri ile ahlaki bir ifade olan özgürlük kavramını önyargısı olarak alan bir düşünce… Toplumsal ve siyasal hareketlere de vesile olan bir düşüncedir. Tarihsel bir düşünce olması yanında düşünce olarak tarihselliğin ötesinde izlere sahiptir.
Bundan hareketle alanı antropolojiden felsefeye geniş bir alana sirayet eder.
İşte bu durum bizi başa bir sorunun yanıtlanması zorunluluğu ile karşı karşıya bırakır.
Bu problem tarihselliğinin ötesi dönemlerdeki hareket, oluşum ve düşüncelere anarşist tanımını kullanmanın anakronizm olup-olmadığıdır.
ANAKRONİZM
Anakronizm, herhangi bir olayın ya da varlığın içinde bulunduğu zaman dilimi (dönem) ile kronolojik açıdan uyumsuz olması anlamına geliyor.
Anakronizm bir tarihi olayın veya olgunun ortaya çıktığı dönemi hakkında yanılma, dönemleri ve çağları birbirine karıştırma anlamına da gelir. Mesela Malazgirt Savaşında ateşli silahların kullanıldığını düşünmek, Şeyh Bedreddin’e komünist demek, Osmanlı’nın kuruluşunun “milli bir ruh” ile Türk geleceğini inşa etmeyi savunmak, Ahilerin Türk (millet) olduğunu iddia etmek anakronizm örneğidir.
En fazla düşülen hatalardan biri, geçmişi o dönemde var olmayan bugünkü değer yargılarıyla, modern zamanlara ait yaklaşımlar ve kavramlarla değerlendirmek ve açıklamaktır. Buna olgusal anakronizm deniyor.
Bazı durumlarda anakronizm tarih yazımının doğasından kaynaklanan, kaçınılması oldukça güç bir sorun şeklinde ortaya çıkabilir. Çünkü tarih yazımında bugün ile geçmiş arasında kaçınılamaz bir ilişki vardır. Tarih geçmişin bilgisidir ama bugünden itibaren oluşturulur. Dolayısıyla tarihçi kaçınılmaz bir biçimde retrospektif yani bugünden geçmişe doğru giden bir bakışa sahiptir. Tarihçi tarihi bugün yazdığı için, tarihsel olgulara bakışı ister istemez bugünün şartlarından etkilenir. Dünün olaylarını bugünün penceresinden görür ve anlatır. Bu durumda, tarihçinin olayların algılanması ve yorumlanmasında kendini içinde bulunduğu zamanın anlam dünyasından tamamen soyutlaması imkânsız bir durumdur.
Anakronizm bu durumda karşımıza çıkan bir sorun olarak duruyor.
Anarşizm kavramının kavramın düşünce ve sosyal bir hareket olarak ortaya çıkmasından önceki döneme ilişkin kullanılmasını David Greaber şöyle meşrulaştırıyor:
“Anarşizmin temel prensipleri – öz-örgütlenme, gönüllü birliktelik, karşılıklı yardımlaşma– insanlık tarihi kadar eski farz edilen insan davranışlarının biçimlerine işaret eder. Anarşizm ise Graeber’in kelimeleriyle ‘daha bir ahlaki proje’dir ve ondokuzuncu yüzyılda değişen şey sadece onun bir izme gereklilik duymasıdır.”
Yani bir tarihsel anarşizm var ki bu 19. Yüzyılda başlıyor ve bir diğer anarşizm ise MÖ 300’den ve hatta daha öncelerden başlıyor. Kimilerine göre insanlıkla beraber başlıyor. Bu ise kendi içinde özcü bir anarşizm tasavvuruyla beraber başka kollara ayrılabilir.
Mesela Robert Graham Anarşizmin Belgesel Tarihi’nde ya da anarşizmin etkili ve gerçek tarihini ve kökenini Taoizm’e götürür.
Peter Marshall ise İmkânsızı İstemek adlı kitabında MÖ. altıncı yüzyıla kadar götürür.
Bu minvalde yazı boyunca Proudhon öncesi dönemde anarşist ya da anarşizm gibi kavramlarla karşılaşırsak bunları tarihsel anarşizm yani izm’e ihtiyaç duymayan anarşizmden bahsedildiği düşünülsün isterim.
Aşiret örgütlenmeleri: Selçuklu ve Osmanlı ortaçağında bakıldığında dikkat edilmesi gereken en önemli şey toplumsal yapının en etkin toplumsal örgütlenmelerinin aşiret ya da başka bir tabirle kabile örgütlenmeleri olduğudur. Bunu göz önünde bulundurmadan bir tarih okuması büyük oranda yanlış yapabilir. Dolayısıyla tarihsel bir sosyal antropolojik yaklaşım tarihin yeniden okunmasında önemli bir ayak olarak değerlendirilmelidir.
ANARŞİZM HAKKINDA
Bu bir arayışın hikayesi: Bu Toprakların Tarihi ve Anarşizm
N. Topçu, “İsyan Ahlakı” adlı eserinde Ahiliği Anarşist bir teşkilat olarak anar.
Osmanlı ekonomik ve sosyal yapısının önemli bir parçası olan bu toplulukların zanaat, ticaret ve toplum inşasındaki rollerine ve onların Anarşist olduklarına vurgu yapar.
Açıkça olmasa da o Ahileri, anarşistlerin de savunduğu değerler olan cemaat, karşılıklı yardımlaşma ve etik davranışa vurgu yaptıkları için takdir etti. Ayrıca, yerleşik güç yapılarına meydan okuma ve baskıcı sistemlere karşı direniş biçimleri olarak yorumlanabilecek ekonomik öz yeterliliği teşvik etmedeki rollerini de kabul eder ki bunlar da anarşistlerin prensiplerindendir.
C. Meriç, Kırk Ambar adlı kitabında Anarşizmin batılı düşünceler arasında İslama en yakın düşünce olduğuna işaret eder.
“Proudhon’un temsil ettiği anarşizm, Batı’nın bütün doktrinleri içinde İslâmiyet’e en yakın olan felsefedir.”
P. Crone, H. Yücesoy, Sufi Mutezili anarşistler kavramlarına sahip çıkarak bir tartışma yürütürler.
İmamet ve halifelik üzerinde yürüyen bir tartışmadır.
Otoritenin doğası ve toplumda bireyin rolü tartışmasıdır bu.
Crone’un onları anarşist olarak nitelendirmesi, otoritenin doğası ve toplumdaki bireyin rolü hakkındaki radikal fikirlerine dayanmaktadır. Geleneksel otorite veya dini dogma yerine akıl ve bireysel vicdana dayalı bir toplum savundular. Crone, bu bakış açısının hiyerarşik güç yapılarının reddedilmesi ve bireysel özerkliğe vurgu yapılması gibi belirli anarşist ilkelerle uyumlu olduğunu savunur.
Yücesoy ise Corne’a Batı-Merkezci bakış açısı dolayısıyla kayıt kor ama Anarşist-Sufi tanımına itirazı yoktur.
Bunlar, içlerinde el-Esem (ö. 8 1 6 ya da 8 1 7), el-Nezzam (ö. 835-845arası), Hişam el-Fuvati (ö. 840’lar), öğrencisi Abbad b. Süleyman (ö. 870’ler) ve Sufi Mutezile mensuplarının da bulunduğu bir grup dokuzuncu yüzyıl Mutezile düşünürü imamlığın yasal olarak zorunlu olduğu görüşünü reddediyorlardı.
Hariciler içinde ortaya çıkan Necdiye Anarşit bir oluşum. Anarşizm ve Din adlı derleme kitapta Ümit Aktaş Necdiye’ye değinir. Kanımca da Necdiler gerçekten de Anarşisttiler.
A.Yaşar Ocak, Kalenderiler adlı kitabında onları Anarşist olarak tanımlar.
A. Karamustafa, “Tanrının Kuraltanımaz Kulları” adlı kitabının İngilizce kopyasında Marijinal Sufileri yani kalenderileri Anarşist olarak tanımlar.
Ele alınacak hareket ve düşünce akımları Necdiye, Sufi Mutezile, Melamiler, Kalenderiler, Fütuvvet ve Ahilik ile sınırlı olacak.
Bundan önce İslam ve Anarşizm arasındaki benzerliğe ortak noktalara vurgu yapmak gerekir.
Her biri kendi yerel farklılıkları, iç anlaşmazlıkları ve kendi kurallarına meydan okumakta olan iki karmaşık kültür veya sosyal olgu arasındaki etkileşimi tartışmaya nasıl başlanmalıdır?
Bazen size en yakın bir yerden başlamak işe yarayabilir. Benim durumumda bu, yaşadığım ülke oluyor: İsveç. İslam ve anarşizm hakkında konuşmaya başlamak için pek uygun bir yer gibi görünmese de, 1800’lere geri döndüğümüzde, İsveç’in belki de İslam’a geçen ilk anarşist olan sanatçı Ivan Aguéli‘nin doğum yeri olduğunu göreceğiz. 24 Mayıs 1869’da (John Gustaf Agelii adıyla) Sala adlı küçük bir kasabada doğmuş, felsefeye, maneviyata, ideolojiye ve edebiyata erken yaşta ilgi duymuş. Dostoyevski’den Tolstoy’a ve Nietzsche’den Swedenborg’a kadar yeni fikirleri açgözlülükle araştırmış. Meraklı zihni onu Fransa’ya, Teosofi Cemiyeti’ne katılmaya itmiş ve ardından 1891’de anarşist filozof Peter Kropotkin ile tanıştığı Londra’ya taşımıştı. 1892 civarında Kuran’ı okumaya başlamış ve 1897’de İslam’ı seçmiş. Aguéli genellikle İslam ve anarşizm hakkında, sendikalizmi alenen savunduğu gibi, bunları birbirine bağlamadan[i] da yazılar yazmıştı[ii] : “Biz neslimizin çözümünü çoktan aldık. Bireycilik ve dayanışmanın birliği… Bu birliğe sendikalizm denir ve sosyalizm ile anarşizm arasındaki tek olası işbirliği biçimidir.” Yine de Batı ve Doğu[iii] paradigmalarında zaman zaman belirsiz örtüşme anları da vardı. Örneğin en sevdiği düşünürlerden birinin “İbn Arabi bir feministti” demesi ve hayvan istismarına karşı protesto amacıyla bir matadoru vurduktan sonra Fransız yetkililere meydan okurcasına “Benim vatanım evrendir” demesi gibi.
Aguéli’den sekiz yıl sonra doğan, anarşist Mikhail Bakunin’in Rus bir tanıdığı onun babası olan ve Cenevre’de büyüyen bir başka genç anarşist daha vardı. Adı Isabelle Eberhardt’tı ve alışılmadık yetiştirilme tarzı, “queer” kavramının erken bir ifadesine yol açan erkek fatma ruhuyla birleşmişti: Canı istediğinde erkek kılığına girip göçebe bir şekilde yaşamış ve 1896-97 civarında İslam’a geçtiğinde bir erkek ismi almıştı: Si Mahmud Saadi (veya Essadi). Cezayir’e taşınıp, bir Sufi tarikatına katılmış ve sözde fuhuş, gazetecilik, kif (haşiş) içme ve atla Kuzey Afrika çölünde yolculuk etme şeklinde bir yaşam tarzını sürdürmüştü.
Eberhardt yazıları ve uygulamalarıyla hem Doğu hem de Batı normlarına meydan okudu. 1900’de yayınlanan “Age of the Void” adlı makalesinde, John Zerzan gibi anarko-ilkelcilerin medeniyet karşıtı bakış açısını haber veren modern toplum eleştirisini ortaya koydu. Şöyle yazmıştı:
Çağımızın o büyük sahtekârlığı olan medeniyet, insana varoluşunu karmaşıklaştırarak zevklerini çoğaltacağını vaat etti… Medeniyet insana özgürlük vaat etti ancak bunun bedeli olarak da ona değer verdiği her şeyden vazgeçmek zorunda kaldı ve bunları kibirli bir şekilde yalanlar ve fanteziler olarak muamele etti. …Gereksiz olan bir gereklilik haline geldi ve lüksler vazgeçilmez oldu.
Fransız, İsviçreli, Cezayirli veya Faslı toplumların gelenek ve normlarına fazla aldırmadan kendi hayatını uygun gördüğü şekilde yaşama kararlılığı, hayatı hayal edebildiği kadar derinlemesine deneyimleme konusundaki tavizsiz arayışının bir kanıtıydı. Çağdaş Cezayirli feminist şair ve şarkıcı Djura Abouda’nın (d. 1952) 1986 tarihli “Achal Im Di Nan Sver” (Meydan Okuma) şarkısında ifade ettiği duyguya muhtemelen katılırdı:
Eğer sizden şunu isterlerse…
Sessiz olmanızı
Biraz daha sabretmenizi…
Sadece ruhunuzu dinleyin
Ve harekete geçin!
Haklarınızı ele geçirin,
Çünkü hiçbir şey durduramaz
Tarihin akışını.
Yeni bulduğunuz güç sizi
Arzularınızın gerçekleşmesine götürecektir.
… Özgürlüğünüz mü?
Gerçeklikte yatar
Umutlarınızda,
Eylemlerinizin sonuçlarında,
Ve hayatta kalma isteğinizde,
Ve var olmanızda.
Belki de erken dönem anarşist topluluğunun Müslüman dünyasıyla etkileşimine ilişkin en kapsamlı çalışma (en azından İngilizce) Ilham Khuri-Makdisi’nin (Northeastern Üniversitesi) 2010 tarihli kitabında bulunabilir. Burada Avrupalı anarşistlerin (çoğunlukla İtalyanlar) Osmanlı İmparatorluğu içinde nasıl örgütlendiğini anlatır. Bu etkileşimler Aguéli (bir süre Mısır’da yaşamıştır) ve Eberhardt (Mısır’daki insanlarla yazışmıştır) gibi insanlar için daha geniş bir bağlam sağlamıştır. Sadece İskenderiye’de (çoğunlukla inşaat sektöründe) yaklaşık 12.000 İtalyan yaşıyor ve çalışıyordu. 1876’da oradaki anarşistler sendikalist Uluslararası İşçiler Derneği’nin bir şubesini örgütlemişlerdi ve 1880’lerin başında Errico Malatesta ve diğer İtalyan anarşistler İngilizlere karşı ‘Urabi ayaklanmasına katılmışlardı (bu belki de Müslümanlar ve anarşistlerin yan yana askeri bir harekâtta bulunduğu ilk seferdi). Ancak ayaklanma bastırıldı. Malatesta, İngiltere Mısır’ı işgal edip kontrolü sağlamlaştırırken Beyrut’a sürgün edildi. Yine de anarşistler Avrupa’daki ve Osmanlı İmparatorluğu’ndaki birçok yerden daha az rahatsız edilmiştiler. 1901’de anarşistler İskenderiye’de “özgür halk üniversitesi” Université Populaire Libré’yi (UPL) kurdular. Dünyadaki ilk üniversiteden (Fransa’da) kısa bir süre sonra kuruldu ve Tolstoy ve Bakunin’in fikirleri, sanatlar veya işçi müzakere stratejileri gibi pragmatik konular gibi konularda ücretsiz dersler (çoğunlukla Fransızca ve İtalyanca ama bazıları Arapça da) sağladı. UPL ilk iki yılında 15.000 kişiyi çektiğini iddia etse de yerli Müslümanlar ve Arapça konuşanlar hızla marjinalleştirildi. Anarşistler ve işçiler de yavaş yavaş kontrolü kaybettiler ve üst sınıf çıkarlarına daha fazla yönelen ve onlar tarafından kontrol edilen bir kurum tarafından marjinalleştirildiler. UPL ayakta kalamasa da anarşist fikirler bölge genelinde yayılmaya devam etti. Hatta al-Hilal ve al-Muqtataf gibi ana akım gazeteler bile (Kahire, İskenderiye ve Beyrut gibi yerlerde okunan ve çoğunlukla Suriyeliler tarafından yazılan) Pierre Proudhon ve Elisée Reclus’un biyografileri ve zaman zaman Tolstoy ve Emile Zola gibi insanlara ayrılmış sayılar da dahil olmak üzere anarşist dostu makaleler yayınlamaya başladı. Khuri-Makdisi bu dergilerin yayın tarzı hakkında şunları yazar:
Bu tür taktiklerden biri, hem sosyalizmin hem de anarşizmin önceki dönemlerde ve farklı coğrafi veya “medeniyet” alanlarında var olduğunu iddia etmekti; başka bir deyişle, süreli yayınlar iki ideolojinin veya karşılaştırılabilir tezahürlerin köklerini, özellikle Arap-İslam geçmişinde aradılar.
Müslüman dünyasında erken anarşist gelişimin büyük ölçüde yazılı olmayan bir tarihi vardır. Örneğin, Kahireli Şibli Şumayil (1850–1917) belki de Arapça ilk anarşist yanlısı eseri 1898 gibi erken bir tarihte yazmıştır. Ancak Khuri-Makdisi’nin kitabının dışında, pek de iyi bilinen bir isim değildir ve anarşizm Mısır söyleminde ancak yakın zamanda siyasi bir kavram olarak yeniden ortaya çıkmaya başlamıştır (kısmen eski Müslüman Kardeşler üyesi Heba Raouf Ezzat ve Mısır’daki yeni kurulan Liberteryen Sosyalist Hareket gibi düşünürler sayesinde).[iv] 1800’lerin sonu ve 1900’lerin başında kaç İtalyan anarşistin İslam’a çekildiğini veya kaç Müslümanın anarşist fikirleri benimsediğini kim söyleyebilir? Khuri-Makdisi’nin yazdığı gibi,
Ancak, Mısır’da ve Osmanlı İmparatorluğu’nun diğer yerlerinde anarşizm ve anarşist fikirlerin marjinal ve azınlık gruplarıyla sınırlı olmaktan çok uzak olduğu, proto-milliyetçi, milliyetçi, sendikalist ve Müslüman reformist hareketleri içeren diğer devrimci radikal veya sosyal hareketlerde zemin kazandığı ve sentezlendiği açıktır.[v]
Khuri-Makdisi’nin verdiği örnekler ve Aguéli ve Eberhardt’ın hayatları (Leda Rafanelli ve Gustave-Henri Jossot gibi diğer benzer vakalarla birlikte) anarşistlerin ve İslam dünyasının bir asırdan fazla bir süredir etkileşim içinde olduğunu gösterebilirken, İslam ve anarşizm arasında potansiyel olarak ortak bir “dil”in tarihsel olarak hangi bileşenlerin temelini oluşturduğunu açıklamıyor. Baskıya karşı direniş ve insan otoritesine şüphecilik dili fakat aynı zamanda eşitlikçiliğe, evrenselciliğe ve dayanışmaya bağlılık. Örneğin, Columbia Üniversitesi’nde İranlı çalışmalar uzmanı Hamid Dabashi (d. 1951), bin Ladin’i “anlamsız” ve Tarık Ramazan’ı “reformcu” olarak reddeden ve 1800’lerin devrimci Babi hareketi, Malcolm X ve Ali Şeriati’nin “adil” ve “sınıfsız” bir toplum arayışı örneklerini öne çıkaran bir “İslami Kurtuluş Teolojisi“nden bahsediyor. Hatta din adamlarına karşıtlık bile çoğu Müslüman ve anarşist arasında ortak bir ilkedir ama bu iki dünya görüşünü birleştirmeye yeter mi?
Anarşistlerin “Ne Tanrı, Ne Efendi” sloganı aslında herhangi bir dinle ortak bir zemin olasılığını dışlıyor gibi görünüyor. Aslında, çoğu insana, (her iki grubun üyelerinin Batı hükümetleri ve medyası tarafından şiddet yanlısı, anti-demokratik ve fanatik olarak damgalanması dışında) yüzeysel olarak İslam ve anarşizm arasında kesinlikle hiçbir ortaklık olmadığı görünebilir. Sonuçta, iyi bilinen bir hadis (Hz. Muhammed’in veya Hz. Muhammed hakkında bir söz) vardır: “Bin günlük tiranlık, tek bir gecelik anarşiden daha iyidir.” [İbn Teymiyye, Kitab al Siyasa -Çn.] Yine de bu, vatansızlık konusunda İslam geleneğinin tamamını Thomas Hobbes’un kaotik “doğa durumu”nun anarşi hakkındaki tüm Batı görüşlerini özetlemesi kadar özetlemez. L. Carl Brown’a (Princeton) göre, “geleneksel İslam’ın gerçek hükümete (ideal hükümete karşı) yönelik tutumu, en az yöneten hükümetin en iyi yönettiği… sözünde özetlenmiştir.” İslam dünyasındaki genel söylem, Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşü ve İngiliz ve ABD destekli Suudilerin Arabistan’da Mekke ve Medine Kutsal Şehirleri’nin koruyucuları olarak yükselişiyle birlikte sağa (yani literalizm ve radikal muhafazakârlık) doğru keskin bir dönüş yaptı. 1924’te Hilafet’in düşmesiyle birlikte, Selefiliğin iki yeni etkili akımı yayılmaya başladı: biri Müslüman Kardeşler (sosyal demokrat eğilimlerle) tarafından, diğeri ise Suudiler (monarşik eğilimlerle) tarafından temsil ediliyordu. Her ikisi de yasal okullar/gelenekleri yerine kutsal kitabı vurguladı ve erken dönem Müslüman topluluğuna Altın Çağ ve günümüz toplumu için bir model olarak baktı. Her iki akım da sosyal olarak muhafazakâr olsa da, potansiyel olarak özgürleştirici yönler taşır: 1) Kutsal kitabı yorumlama konusunda âlimlerin münhasır hakkının zayıflatılması, sıradan insanların kutsal kitabı kendi başlarına okumasına ve yorumlamasına kapı açar ve 2) İlahi otoriteye vurgu, Müslüman Kardeşler’in ideologu Seyyid Kutub örneğinde olduğu gibi, devletin meşruiyetini baltalamak anlamına gelebilir, çünkü “Tanrı’nın otoritesini ve egemenliğini ilan etmek, tüm insan krallıklarını ortadan kaldırmak anlamına gelir.” Yine de farklı insanlar (Kutb dahil) Kuran’ı farklı şekillerde yorumlayabildiği gibi, o da artık çeşitli şekillerde yorumlanması gereken bir figürdür.
Ayrıca, İsveçli İslam âlimi Jan Hjärpe’nin oldukça atıf alan bir makalesinde belirttiği gibi: İslam (ve diğer gelenekler) bir çeşit sepet olarak anlaşılabilir. Bu sepetim içinde, sessizliğin yanı sıra aktivizmin, kopuk mistisizmin yanı sıra pragmatik günlük kaygıların unsurlarını bulursunuz. Şiddet ve şiddetsizlik, ılımlılık ve aşırılık gelenekleri vardır. İnsanlar (ve yerel kültürler) esasen herhangi bir zamanda neyin vurgulanacağını alır ve seçerler. Hjärpe’nin yazdığı gibi, “Sepetten yalnızca belirli bir durumda alakalı olan alınır… Kişinin kişisel hayatında olan bitenler için yorumlama kalıplarını sağlar.” İster İbn Rüşd’ün felsefi girişimleri ister İbn Teymiyye’nin katı yorumları olsun, İslam tarihinde herhangi bir noktada başvurulabilecek sayısız şahsiyet vardır ve bu şahsiyetleri yorumlamanın sayısız yolu vardır. Yorumlama ve seferberlik örneği olarak Ali’yi (Muhammed’in kuzeni ve damadı) gösterebiliriz. Halifeliğe rakip bir davacı olan Muaviye ile tahkim yoluyla şiddet içermeyen çatışma çözümüne girişti. Onun tahkim örneği, bir çatışma olduğunda çözmek için barışçıl yollar gerektiren bir durumda başvurulabilir. Ali’nin oğlu Hüseyin ve ailesi ise Kerbela savaşında katledildi ve bu hikâye,(Şii) Müslümanları ayaklanma ile tiranlığa karşı daha aktif bir şekilde direnmeye (tıpkı 1979 İran devriminde yaptıkları gibi) seferber etme girişiminde direniş ve fedakarlık için güçlü bir motif görevi görüyor.
Benzer şekilde, anarşist “gelenek”in kendi “sepet”i vardır. Burada pasifizmi[vi] ve terörizmi, ilkelciliği ve sendikalizmi, milliyetçiliği[vii] ve milliyetçilik karşıtlığını, kolektivizmi ve bireyciliği[viii] görebiliriz. Ateizm elbette uzun zamandır anarşist sepetin bir parçası olmuştur (Bakunin, Emma Goldman ve diğerleri aracılığıyla) ancak dindarlık ve mistisizm de öyle olmuştur (Tolstoy, Gustav Landauer ve diğerleri aracılığıyla). Gerçekten haklı olarak “anarşizm” olarak adlandırılabilecek şeyle ilgili iç tartışmalar devam etse de, İslam’da olduğu gibi, anarşist gelenekte de tartışmayı kesin olarak çözebilecek merkezi bir otorite yoktur. İnsanlar sepetten seçip ayırırken akranları yargılar. İslami bir bağlamda anarşist iddiaların tipik bir temeli, Kuran’da görülen temel ilkedir: “Allah’tan başkasına kulluk etmeyin.” İslami sepetin bu kısmı, birey (veya grup) devletin veya yöneticilerin yasalarından (Sünni gelenekte bile Ali’nin ölümünden beri “doğru yolda” kabul edilmeyen) kendi bağımsızlığını iddia ettiğinde uygulanabilir ve uygulanmıştır.
Bilim insanları İslam tarihinde anarşist olarak nitelendirdikleri belirli gruplar tespit etmişlerdir. Princeton bilim insanı Patricia Crone (1945–2015), Necdiyye Haricileri ve 9. yüzyıldaki bazı Mutezileleri, Müslüman toplum için bir yöneticinin gerekli olduğuna inanmadıkları için anarşist olarak tanımladı. Genel olarak Hariciler, (daha sonra Sünni olarak tanımlananların aksine) Muaviye’nin Halifelik iddiasına ve (Şii’lerin aksine) Ali’nin barışçıl hakemlik girişimine karşı çıkan gruptu. “Hakim Allah olsun” diyerek, savaş alanının Tanrı’nın doğruları bozuklardan ayıracağı yer olduğunu ilan ettiler ve iddia ettiler. Hariciler (Necdiyye onun bir koluydu) ayrı bir gelenek olarak devam etti ve hem Sünniler hem de Şiiler tarafından şiddete ve fanatizme eğilimli olarak görüldüler. Aslında, bir Müslümanın Müslüman olmadığını ilan eden tekfir eylemi hala Haricilerle ilişkilendirilir ve yasadışı olarak kabul edilir. Ancak Crone’a göre, Necdiyye (kendi grupları içinde) radikal bir eşitlikçilik sergilemiştir:
Bütün inananlar, içtihat, bağımsız akıl yürütme temelinde hukuk ve doktrin konusunda kendi görüşlerine sahip olma hakkına sahipti, çünkü hepsi eşit derecede yetkiliydi. … Necdi İslam, kendin yap diniydi. Politik ve entelektüel olarak, bir Necdi’nin Tanrı’dan başka bir efendisi olamazdı.
Ancak, kendi gruplarının dışında olanlar köleleştirilebilir veya öldürülebilirdi.[ix] Münzevi bir filozoflar topluluğu olan Mutezile’nin bazıları benzer sonuçlara farklı bir şekilde ulaştı. Bunların arasında, ilk etapta onları kurmamayı seçerlerse, İmamların yozlaşmış krallıklara dönüşmesi sorununun çözülebileceğine inanan El-Asamm gibi düşünürler vardı. Bunun yerine, gücün yerel (erkek) liderlerin elinde olacağı merkezi olmayan bir federalist sistem de dahil olmak üzere çeşitli alternatifler olabilir. Aslında, benzer şekilde devletsiz ataerkil örgütlenme sistemleri, Pakistan/Afganistan’daki Swat bölgesindeki Peştunlardan Arap Yarımadası’ndaki Bedevilere veya Cezayir’deki Kabyle’ye kadar (Peter Kropotkin’in Karşılıklı Yardım kitabında tartıştığı) Müslüman dünyasında oldukça yaygındır. Başka bir akademisyen Ahmet Karamustafa (Maryland Üniversitesi), Orta Çağ’ın bazı derviş gruplarında anarşist eğilimler tespit etmiştir. Bu grupların çoğu, ana akım Sufizmin kurumsallaşmasına (yani, benimsenmesine) tepki gösteriyordu. Hindistan’daki Medreseler adlı bir grup, siyah sarıklar dışında kıyafet giymeyi reddediyordu. Günümüzün bazı anarşist-krust punk’larının veya bazı Rasta’larının belirsiz bir habercisi olarak, üyeler siyah bayraklar taşıyor, rasta takıyor, çok fazla esrar içiyor ve sistematik olarak geleneksel tabuları ihlal ediyorlardı. Aynı şekilde, Kalenderiye’nin birçoğu, bu tür uygulamaları haram (yasak) olarak gören İslami geleneklere açıkça meydan okuyarak vücut piercingleri ve dövmeleri yaptırıyordu. Antropolog Tord Olsson’un Mehmet Selim aracılığıyla anlattığı bir efsaneye göre, Malamatiyye’nin erken dönem dervişlerinden biri bir zamanlar hayran kalabalığı tarafından takip ediliyordu. Övgülerine tepki olarak duraklar, penisini çıkarır ve yere işe (çok dehşet vericidir). Toplumu reddetmek, onun değerlerini (gurur gibi) reddetmeyi de içeriyordu. Bu grupların çoğu gönüllü yoksulluğu ve göçebeliği bir yaşam tarzı olarak seçti. Karamustafa, “bireyci anarşizmlerini” “toplumu doğrudan hedef alan aktif bir nihilizm” olarak tanımlar. Medeniyeti tamamen reddetmelerine atıfta bulunarak, bir derviş lideri olan Otman Baba’nın, aslında “para boktur” dediğini (anarşist Pierre Proudhon’un ünlü “mülkiyet hırsızlıktır” beyanına benzer şekilde) aktarır.
Batılı anarşist toplulukta, bu araştırma, 2004’te, anarşist gelenekte Müslümanların haklı olarak anarşist olarak kabul edilebileceğine dair belki de ilk kamusal tartışmaya yol açtı. Anarşist dergi Fifth Estate’in sayfalarında, anarşist bir antropolog ve People Without Government[x] kitabının yazarı olan Harold Barclay (1924–2017), dervişleri bir efendiye (şeyh) boyun eğdikleri için eleştirirken, Crone’un araştırmasını ve Nacdiye’yi anarşist olarak gösterir. Kendini Sufi olarak tanımlayan ve Sacred Drift kitabının yazarı Peter Lamborn Wilson (d. 1945), “Siyasi yapı her şey değildir. Kuraltanımaz dervişlerin hala bir gurusu olabilir… ama özgür hayatlar sürüyorlar (ya da bana öyle göründü). Haricilerin bir gurusu olmayabilir ama Cromwellvari ejderhalar gibi yaşıyorlar.” diye cevap verir. Wilson, başka bir yerde, Hassan-i Sabbah döneminde (ve özellikle II. Hasan döneminde) suikastçıların sendikalizm ve isyancı anarşist pratiğin erken bir biçimi olarak örnek gösterir.
Daha sonra, aynı zamanda, önde gelen Müslümanlar tarafından anarşist teori yanında (yani, Kaddafi’nin Yeşil Kitabı’nın sosyalizm ve doğrudan demokrasiye dayalı bir toplumu savunduğu) Müslüman bağlamlarda anarşist praksisin modern tezahürleri (yani İnternet’in komşu Kenya’da olduğu kadar etkili bir şekilde geliştiği Somali’nin 1999-2006 yılları arasındaki vatansızlığı) görülmüştür.[xi] Ancak, yalnızca son yirmi veya otuz yıl içinde açıkça ve alenen Müslüman anarşistler olarak kendilerini tanımlayan bireylerin ortaya çıktığı görülüyor. Bunlardan bazıları, örneğin Abdennur Prado (İspanya) ve Mohamed Jean Veneuse (Kanada), İslam ve anarşizmin nasıl bir araya geldiğini açıklayan kitaplarda kendi tefsiri analizlerini yazdılar. (sırasıyla El Islam como Anarquismo Místico ve Anarca-Islam). Prado, al-Ráziq’i alıntılayarak, Peygamber’in orijinal topluluğunun bir tür anarşizm olarak görülebileceğini söyledi. Veneuse, “Anarşik-İctihad”ı öne sürerek, İslam içinde demokratik, eşitlikçi ve devlet karşıtı bir akımı tanımlamak için icma (konsensüs), şura (danışma) ve maslahat (kamu yararı) gibi geleneksel İslam kavramlarını kullanır. Halifelerin seçilmesi için klasik ölçüt hakkında yazan Veneuse şunları yazdı: “Birincisi, Müslümanların seçim karar alma sürecine katılmaları. İkincisi, hiçbir araç, ölçüt veya standart tarafından zorlanmadan seçim yapma. Son olarak, Müslümanlar, seçecekleri aday veya temsilciler alanıyla ilgili tüm ‘gerçeklere’ sahip olmalıdır.” Benzer şekilde, Veneuse, riba (faiz/faiz) yasağını İslam içinde anti-kapitalist bir akımın örneği olarak görür. Yine de İslam ile anarşizm arasında paralellikler görenlerin hepsi anti-kapitalist değildir. Rothbard’ın felsefesine daha uygun olarak, M. Zuhdi Jasser 2005 yılında “Özgürlükçülük ve İslam’ın Sinerjisi” başlıklı bir konuşma yaptı ve şöyle dedi:
Kuran’da Tanrı Müslümanlara şöyle der – “Eğer isteseydim sizi inanmaya zorlayabilirdim, ama yapmadım.” Dolayısıyla Tanrı’ya ve inancına inanmak, bir bireyin seçiminin yalnızca kendisine ait olduğuna ve zorlamadan uzak olması gerektiğine inanmaktır, aksi takdirde tüm inanç iptal edilir ve uzlaşmaz olur. …nihai kabul ve yönetim hala ilahi olarak bireyseldir -aslında özgürlükçü. …Kuran’ın büyük bir kısmı kurallardan oluşsa da, bunların kabulü bireyseldir ve toplum tarafından dokunulmaz bırakılmalıdır.
Aslında, belki de artık açık olduğu gibi, kuralların yorumlanması bireysel bir süreç haline gelmiştir (İslam düşüncesinin çeşitli geleneksel okullarındaki bilginleri dehşet düşürecek kadar). Eski bir anarşist olan Ian Dallas, neo-Sufi grubu Murabitun’u kurdu ve grafik tasarımcı Soofiya, Londra’nın Kapsayıcı Cami Girişimi’ni keşfettiğinde İslam’ın anarka-feminizmle oldukça uyuştuğunu fark etti. Bu olgunun bireyselleşmesi son zamanlarda hızlanmış olsa da, kökleri İslam tarihinin derinliklerine uzanır. Ve şair Rumi ile mistik-filozof İbn Arabi, İslam’ın İslami geleneğe direnmek için nasıl kullanılabileceğinin parlak örnekleridir. Rumi, “Doğru ve yanlış fikirlerinin ötesinde bir alan var,”, “Orada buluşuruz” diye yazmıştı. İbn Arabi (Wilson ve İsveçli Sufi sendikalist Torbjörn Säfve gibi anarşistlerin gözdesi), kutsal metinler ve kişisel vahiylerin bir karışımından yararlanarak, “İnsanlar kendilerini bilselerdi, Tanrı’yı da bilirlerdi,” diye yazmıştı (1240 yılında sapkınlık nedeniyle idam edilmesi istenmesine yol açan faaliyetler).
2003 yılında, İspanya’nın güneyindeki küçük bir kasabada Asociación Islámica-Libertaria Internacional (AILI) adlı anarko-sendikalist Müslümanlardan oluşan bir grubun kurulduğuna dair bir duyuru yapıldı. Aynı yıl, Michael Muhammad Knight kurgusal romanı The Taqwacores’u kendi kendine yayınladı ve küçük bir “taqwacore” punk sahnesinin bir araya gelmesine ilham verdi.[xii] Sahnenin çeşitliliği, kapsayıcılığı ve antinomian doğası, 1990’larda gelişen ve Şiilik, Taoizm, Rastafaryanizm, anarşizm, dövüş sanatları, MOVE örgütü ve (Nation of Islam) İslam Milleti’ndeki akımlardan yararlanan militan bir sahne olan “sert çizgi”yi karakterize eden vegan straight edge’den ilham alan ahlakçılıkla keskin bir tezat oluşturuyordu. Taliyah al-Mahdi (Mesih’in Öncüsü) o sahnede gevşek bir bin yıllık gruptu (rapçi Naj One ve Vegan Reich’ın sert çizgi kurucusu Sean Muttaqi’yi de içeriyordu). Müslüman anarşistlerin belki de ilk modern grubu olan Taliyah el-Mehdi, Knight’ın The Taqwacores’u (daha sonra uzun metrajlı film ve belgesele dönüştürüldü) yayınlamasıyla hemen hemen aynı zamanlarda ortadan kayboldu.
Ayrıca, ağırlıklı olarak Müslüman ülkelerde (Mısır, Lübnan, vb.) bir dizi İslami olmayan anarşist örgüt bulunurken, bazılarının (Ürdün veya Endonezya gibi) dindar veya “Sufi” olarak tanımlanan üyeleri de vardır. Genel olarak, bu sahneler hakkında genel olarak konuşabilmek için çok az araştırma yapılmıştır. Sonuç olarak, aşağıdaki diyagram doğru bir resim sunmaktan uzaktır. Yine de, bol miktarda hata içeren kaba bir harita gibi, yine de keşfi kolaylaştırmak için genel bir yönelim sağlayabilir (Şekil 1).
Diyagram, İslami anarşizmin çeşitleri için iki değişkeni göstermektedir:
1. Ekonomik düzen hakkındaki çeşitli görüşler (sosyalizm/sendikalizm; kapitalizm; ikisi arasında bir karışım veya karşılıklılık gibi üçüncü bir yol; küçük ölçekli ekonomi, manastır “anti-ekonomileri”; çeşitli karışımlar veya bu konuda hiçbir tavır almayanlar) ve,
2. Toplumda bireylerin nasıl örgütleneceğine dair çeşitli görüşler (ahlaki karşılıklı polislik; antinomian şeyhleri takip etme; bireycilik; veya bir tür karışım).
Amaç, potansiyel olarak “İslami anarşizm” olarak kabul edilebilecek bir dizi fikir ve/veya uygulama arasındaki bazı karşıtlıkları görsel olarak göstermektir. Ayrıca, “İslami” ve “anarşizm” terimleri burada çok gevşek bir şekilde kullanılmıştır. Burada “anarşizm” sendikalizmden otorite karşıtlığına ve minarşizme (minimal devlet) kadar uzanırken, “İslami” İslam’ın sapkınlıkları ve sapkınları da dahil olmak üzere geniş tarihi akımının bir kısmıyla söylemsel bir ilişkisi olan herkesi içerir (not: bir Müslümanın sapkını başka bir Müslümanın evliyasıdır). Muammer Kaddafi’nin (1942-2011) Yeşil Kitabının Şeriati (1933-1977) ile aynı kategoriye yerleştirilmesi, bu düşünürlerin çok fazla ortak noktaya sahip olduğu anlamına gelmez (iki husus hariç: 1) Sosyalizm ve 2) bireysel ve toplumsal ihtiyaçların senkretik bir karışımı). Aslında, oldukça farklıdırlar. Şeriati’nin devlet hakkındaki genel ideolojik görüşleri muhtemelen Kaddafi veya Seyyid Kutub’dan çok Heba Raouf İzzet’e yakındı. Dolayısıyla çeşitliliğin tam yelpazesi aslında sağlanan 20 “tipten” çok daha fazladır. Bireylerin ve grupların fikirlerini ve uygulamalarını sıklıkla değiştirdiği (ki bunlar genellikle birbirleriyle senkronize bile değildir) göz önüne alındığında, kategorizasyon sorunlu bir çaba olabilir. Dolayısıyla, buradaki kategoriler ve örnekler taştan oyulmuş değildir ve gerçek bir doğruluk iddiası yoktur. Bunun yerine, buradaki olasılıkların karmaşıklığı ve yelpazesinin, gerçek hayatta ortaya çıkan gerçek çeşitliliği anlamak ve kavramak için şu anda yetersiz ve donanımsız olduğumuzu gösterdiğini savunmaktır. Kendi kültürümüzün dışındaki kültürlerin daha fazla farkına vardıkça (ve onlardan etkilendikçe) ve yeni gelişen alt kültürleri keşfettikçe, çevremizdeki dünyayı anlamak için kavramsal araçlarımızı önemli ölçüde elden geçirmemiz gerekebilir.
Elbette, “Doğru” öğretilerden oluşan küçük bir kategoriye (ki biz de bunlara dahiliz) dayalı geniş kapsamlı kategoriler oluşturmak, “Yanlış” öğretilerden oluşan büyük bir gruba (ki bizimle aynı fikirde olmayan herkes bunlara dahildir) göre daha kolaydır. Ancak bu tür aşırı basitleştirmeler akademiden çok savaş alanına (eğer o kadarına bile) uygundur. Bir şey anlamamıza pek yardımcı olmazlar. Bununla birlikte, bu diyagram da feminizm, queer, milliyetçilik, pasifizm[xiii] ve ilkelcilik gibi konuların dahil edilmemesi nedeniyle büyük bir basitleştirmedir. Birçok durumda, kolaylık olması için farklı düşünce okulları bir araya getirilir. Öte yandan, “antinomian” ile “bireyci” arasında bir ayrım önemli görünüyor: İslami antinomianizm, sosyal ve dini normlara açıkça meydan okumaya dayanır (bunu usta-mürit ilişkilerini meşrulaştıran bir bağlamda yaparken) bireyselcilik ise tüm geleneksel bağlardan (usta-mürit ilişkisi dahil) kopuktur ve normlara mutlaka meydan okumaz (hak iddia etmesine rağmen). Son olarak, burada listelenen grupların veya bireylerin çoğu kendilerini başlı başına anarşist olarak tanımlamaz. Burada yer almalarının nedeni ya a) anarşist teoriden esinlenmiş olmalarıdır; b) bir tür anarşist pratik ortaya koymuş olmalarıdır; c) bilim insanları tarafından “anarşist” olarak tanımlanmış olmalarıdır; ya da d) devlet karşıtı olarak kolayca okunabilen ve/veya sınıfsız bir doktrini benimseyen bir metin yazmış olmalarıdır.[xiv]
Şekil 1. Individual Society Stance
Yukarıdaki diyagram birçok konuda büyük bir ortaklık olduğuna işaret etmek için okunmamalıdır, Ancak göstermesi gereken şey, kendini Müslüman olarak tanımlayanların devlet fikrine meydan okuduğu çok farklı çeşitlilik ve örtüşmelerin olduğu gerçeğidir. Bazı durumlarda, birbirleriyle temas halinde olmuşlardır (örneğin Knight’ın Wilson ile teması gibi) ancak birçok durumda, ne birbirleriyle temas halindedirler ne de birbirlerinden haberdardırlar. Şu anda bir “Müslüman anarşist sahnesi” (hareketten çok daha azı) yoktur. Toplantıları, gerçekleştiği ölçüde, büyük ölçüde internette veya literatürde (bunun gibi) gerçekleşmektedir. ABD merkezli Jesus Radicals, on yıldır üst üste Hristiyan anarşistleri bir araya getirmek, tartışmak ve ağ kurmak için yıllık konferanslar düzenlese de, şimdiye kadar Müslüman anarşistler için benzer bir organizasyon veya buluşma alanı olmamıştır. İlginçtir ki, bazı Müslüman anarşistlerin de dahil olduğu en büyük fiziksel buluşma alanı, 2011’de Mısır’da, esas olarak anarşist olmayan ve anarşist yöntemler kullanan (ancak Mısır’ın Black Flag gibi grupları da içeren) kişiler için bir devrim merkezi işlevi gören bir kamu meydanıydı. Sosyolog Mohammed Bamyeh’in (Pittsburgh) 2011’de Tahrir Meydanı hakkında yazdığı gibi:
Bu nedenle, bu devrimci deneylerde anarşist bir yöntem ile liberal bir niyetin nadir bir kombinasyonuyla karşılaşıyoruz: devrimci tarz, çok az organizasyon, liderlik veya hatta koordinasyon gerektirmesi anlamında anarşisttir; devrimci başarıdan sonra bile partilere ve hiyerarşilere şüpheyle yaklaşma eğilimindedir ve diğer faktörlerden çok daha fazla kendiliğindenliğe, asgari planlamaya, yerel inisiyatife ve bireysel iradeye güvenir. Öte yandan, tüm Arap devrimlerinin açık hedefi, liberal bir devletin kurulmasıdır – açıkça, bir sivil devlet – anarşist bir toplum değil.
Bununla birlikte, Arap Ayaklanmalarına katılan bazı anarşistler (hatta Müslüman anarşistler) olmuştur. Burada daha temel olan, hem anarşist hem de Müslüman olarak tanımlanan veya kendilerini tanımlayan çeşitli bireylerin ve tarihsel akımların varlığının gösterilmesidir. Sonuç olarak, Seth ‘Abd al-Hakeem Carney adlı bir akademisyen, Müslüman ve anarşistten alıntı yapmak istiyorum. Carney, “İslami hukuk, zorlayıcı devlet gücünü meşrulaştırmak için yeterli temel sağlamaz ve Müslümanların siyasi alanda ‘İslam’ı uygulamaya’ çabalamaları için tek alternatif, adaleti yaratmak ve dindarlığı dayatmak için devleti ve aygıtlarını kullanmayan bir özgürlükçü harekete yönelmektir” yazmıştır. Carney başka bir makalesinde Ali’nin bir alıntısını vermiştir:
Hastalığınız içinizdedir, farkında değilsinizdir,
Ve şifanız içinizdedir, ama görmüyorsunuz.
Siz sadece küçük bir varlık olduğunuzu iddia ediyorsunuz,
Oysa içinizde çok büyük evren sarılıdır.
Siz, harfleri aracılığıyla
Gizli olan her şey açığa çıkarılıp bilinir kılınan açık bir kitapsınız.
Bu yüzden sizin dışınızda hiçbir şeye ihtiyacınız yok… Gizli olan her şeyin açığa çıktığı ve bilindiği açık bir kitapsınız. Yani kendinizin dışında hiçbir şeye ihtiyacınız yok…
Bunlardan herhangi birinin gerçek İslam olup olmadığı veya gerçekten anarşist olup olmadığı burada soru değil. Buradaki amacım sadece sepetlerdeki bazı şeyleri anlamaya ve tanımlamaya çalışmaktı. Sonunda, okuyucu tüm bunlardan ne çıkaracağına ve sonra, eğer varsa, bununla ne yapacağına karar verir.
Muhtemelen, klasik liberal idealler… liberteryen sosyalist formlarında ulaşılabilirdir. Ancak eğer öyleyse, yalnızca nüfusun geniş bir kesiminde kök salmış ve baskıcı ve otoriter kurumların, devlet ve özelin ortadan kaldırılmasına kendini adamış popüler bir devrimci hareketle.
[i] İki parçanın nadiren bir araya geldiği bu ikili kimlik, hem Müslüman hem de anarşist olarak kendini tanımlayan ve her iki konu hakkında da yazan ancak nadiren birlikte yazan çağdaş ABD hapishane aktivisti Ali Khalid Abdullah gibi diğerlerinde de görülür.
[ii] Sendikalizm, federasyon, işçi tarafından yönetilen üretim ve doğrudan eylem yoluyla kapitalizmin yerini almayı amaçlayan bir evrensel işçi sendikası biçimini ifade eder.
[iii] “Batı” ve “Doğu” ayrımları çok sorunludur – hatta kurgusaldır – ancak burada kolaylık ve kısalık uğruna (gevşek bir şekilde) kullanılmıştır.
[iv] Ezzat, İşçi Partisi ve Kardeşler tarafından ortak yönetilen bir gazetede çalıştı.
[v] İslami sosyalizme gelince, birçok örnek çeşitli devlet doktrinlerinden (Pakistan’daki Butto’nun PPP’si; Mısır’ın Nasırcılığı, Yemen Halk Demokratik Cumhuriyeti, vb.) İslami sosyalist devrimcilere (İranlı Mücahitler, Sovyet devrimindeki Sultan Galiev, Suriye Müslüman Kardeşler’in kurucusu el-Sibai, vb.) ve protesto hareketlerine (Türkiye’deki “Anti-Kapitalist Müslümanlar”) kadar uzanır. Örneğin, Bennigsen ve Wimbush 1985, Abrahamian 1989 ve Gellner 2003’e bakın. Ayrıca, İslami “komünist” devlet Karmatiyye, yaklaşık 899-1077 yılları arasında hüküm sürdü; SSCB’nin iki katından fazla (bkz. Crone 2004). [6] Pasifist anarşizm biçimleri çoktur ancak Tolstoy, Gandhi, Katolik İşçiler ve anarşist Quaker’lar öne çıkan örnekler olarak sayılabilir.
[vi] Pasifist anarşizm biçimleri çoktur ancak Tolstoy, Gandhi, Katolik İşçiler ve anarşist Quaker’lar öne çıkan örnekler olarak sayılabilir.
[vii] Anarşist tarihteki milliyetçi örnekleri arasında İspanya İç Savaşı sırasında ulusal sendikalistlerin (azınlık kesimi), Helmut Franke ve Ernst Jünger tarafından “ulusal anarşist” teriminin ortaya atılması ve geliştirilmesi ve New York Ulusal Anarşist Kabile İttifakı ve Körfez Bölgesi Ulusal Anarşistleri gibi çağdaş gruplar yer alır.
[viii] Batılı anarşistlerin çoğunluk akımı sosyalist olsa da (Bakunin ve Kropotkin gibi), 1800’lerden itibaren bir dizi bireyci anarşist düşünür (Max Stirner ve Josiah Warren gibi) ve 1900’lerde “anarko-kapitalizmi” benimseyen Murray Rothbard gibi düşünürler vardı.
[ix] İçeridekiler için yüksek ideallerin, dışarıdakileri köleleştirme veya öldürme ile birlikte örüntüsü, Amerika Birleşik Devletleri’nin Kurucu Babalarını akla getirebilir.
[x] Türkçesi Efendisiz Halklar adıyla yayınlanmıştır. İnternette arama ile kolayca pdf’i elde edilebilir.
[xi] Barclay, 2002 tarihli “İslam, Müslüman Toplumlar ve Anarşi” adlı makalesinde Kaddafi’yi otoriter pratiği nedeniyle reddetmiş olsa da, bu, Yeşil Kitap’ta benimsenen temel fikrin kendi başına anarşist olmadığı anlamına gelmez. Samimiyet, bir fikrin meşruiyeti için bir turnusol testi oluşturmaz: Galileo şaka yaptığını söylese bile, güneş sistemi bunun sonucunda daha az güneş merkezli olmazdı. Dolayısıyla, Yeşil Kitap’ın temel duruşu anarşisttir çünkü “hükümet yönetiminin kaldırıldığı” ve sendikaları, dernekleri ve yerel halk komitelerini ulusal bir federasyonda örgütleyen “doğrudan demokrasi” ile değiştirildiği bir toplum çağrısında bulunur. Sonunda, Kaddafi’nin Batı ile giderek daha yakın işbirliği yapmasına (silah anlaşmalarından terör şüphelilerine işkenceye kadar) rağmen, NATO (Suudi Arabistan ve Katar gibi diktatörlükler tarafından destekleniyordu) Libya’yı hava yoluyla işgal etti ve 2011’de rejimine ve hayatına son verdi.
[xii] “Taqwacore” grupları arasında Kominas, al-Thawra ve Atari Creed yer alıyor. Knight bir zamanlar Five Percenter olarak tanımlandı ve “Tanrı Yok, Efendi Yok” anarşist sloganına “Ben Tanrıyım, Efendiyim” yanıtını vereceğini söyledi (Nation of Islam gibi, siyah adamın Tanrı olduğunu söylüyorlar: ALLAH = Arm, Leg, Leg, Arm, Head).
[xiii] Örneğin, bir dizi önde gelen Müslüman pasifist var (Abdul Ghaffar Khan gibi, bkz. Raqib 2009) ancak pasifizmlerinden anarşist sonuçlar çıkardıkları ölçü (Tolstoy ve Gandhi’nin yaptığı gibi) bildiğim kadarıyla henüz hiçbir araştırmacı tarafından araştırılmadı.
[xiv] Burada “sınıfsız” ifadesi, herhangi bir egemen sınıf biçimini (gezginler, çiftçiler, hizmet işçileri, çöpçüler ve diğerleri gibi grupların “gerçek” işçi olarak nitelendirilmedikleri takdirde haklarından mahrum bırakılabileceği proletarya “diktatörlüğü” dahil) dışlamak için kullanılmıştır. “Sınıfsız”ın bu tanımı, başka bir şey değilse bile açıkça otorite karşıtı olan Şeriati’nin duruşuna yakın görünüyor.
Referanslar ve Daha Fazla Okuma İçin
Abrahamian, Ervand. Radical Islam: The Iranian Mojahedin. Londra, I. B. Tauris, 1989.
Al-Azmeh, Aziz. Islam and Modernities. Londra: Verso, 1993.
Bamyeh, Mohamed. “Anarchist, Liberal, and Authoritarian Enlightenments: Notes From the Arab Spring.” Jadaliyya. 30 Temmuz 2011.
Barclay, Harold. “Islam, Muslim Societies, and Anarchy.” Anarchist Studies 10, no. 2 (2002): 105–118.
Nina de Voogd tarafından çevrilmiştir. Boston: Beacon Press. 1988.
Gellner, Ernest. “İslam ve Marksizm: Bazı Karşılaştırmalar.” İslam: Sosyolojide Eleştirel Kavramlar, editör Bryan S. Turner, 24–30. New York: Routledge, 2003.
Hjärpe, Ocak. “İslam Sepetinden Ne Seçilecek?” European Review 5, (1997): 267–274.
Jasser, M. Zuhdi. “Özgürlükçülük ve İslam’ın Sinerjisi.” Günün Önemli Konuşmaları 72, no. 14–15 (2006): 454–458.
Karamustafa, Ahmet T. Tanrı’nın Asi Dostları: İslam Orta Döneminde Derviş Grupları 1200–1550. Oxford: Oneworld, 2006.
Kazmi, Zaheer. “Otomatik İslam: İlahi Anarşi ve Tanrı’nın Makineleri.” Modern Entelektüel Tarih 12, no. 01 (2015): 33–64.
Khuri-Makdisi, Ilham. Doğu Akdeniz ve Küresel Radikalizmin Oluşumu, 1860–1914. Berkeley: University of California Press, 2010.
Knight, Michael Muhammad. The Taqwacores. New York: Autonomedia, 2004.
Knight, Michael Muhammad. The Five Percenters: Islam, Hip Hop and the Gods of New York. Oxford: OneWorld, 2007.
Kobak, Annette. Isabelle: The Life of Isabelle Eberhardt. NY: Alfred A. Knopf, 1989.
Olsson, Tord. “Melamimästarens anvisningar ve konsten att bränna en şömine rafı.” Levande Tasavvufunda, ed. David Westerlund, 240–268. Nora, İsveç: Nya Doxa, 2001.
Prado, Abdennur. El Islam Como Anarquismo Místico. Barselona: Virüs E. 2010.
Porter, David. Gözler Güneye: Fransız Anarşistleri ve Cezayir. 2011 Fransızca
Cezayir’deki anarşistler. Oakland ve Edinburg: AK Press, 2011.
el-Kathafi, Muammer. Yeşil Kitap. Ottawa: Kudüs Uluslararası Bar. House, Inc. 1982.
Kutub, Seyyid. Kilometre taşları. Şam: Dar al-Ilm, 1964.
Rafanelli, Leda. Ben Sadece Kendime Aitim: Leda Rafanelli’nin Hayatı ve Yazıları. Editörlüğünü Andrea Pakieser yapmıştır. Oakland ve Edinburgh: AK Press, 2014.
Raqib, Mohammad. “Hindistan’ın Kuzey-Batı Sınırındaki Müslüman Peştun Hareketi, 1930–1934.” Civilian Jihad’da, editörlüğünü M. J. Stephan yapmıştır, 107–118. NY: Palgrave Macmillan, 2009.
Scott, James C. Yönetilmeme Sanatı: Güneydoğu Asya’nın Dağlık Bölgesinin Anarşist Tarihi. New Haven: Yale University Press, 2010.
Turner, Bryan S. “Dini Otorite ve Yeni Medya.” Theory, Culture and Society 24, no. 2 (2007): 117–134.
Wilson, Peter L. Sacred Drift: Essays on the Margins of Islam. SF: City Lights, 1993.
“İnsan kadimdir; yaratılmamıştır, yaratandır. Her kişi tanrıdır, her biçimde gözüken odur. Öyleyse görünen tanrıya tapalım… Ruh bir bedenden çıkıp başka bedene geçer. Kabir azabı diye birşey olamaz; ölülerin dirilmesi, soru ve hesap günü de yoktur.”
Şeyh İsmail Maşuki
Yukarıdaki sözleri ve buna benzer daha birçoklarını söylemiş olan kişi 19-20 yaşlarında bir gençtir. İnsandan başka bir tanrı tanımayan bu delikanlı, dinlerin temellendirildiği ölümötesini, yani öbür dünyayı da kesinlikle kabul etmiyordu. O, yaşanılan nesnel dünyanın nasıl en iyi bir biçimde değerlendirileceğinin siyasetini yapmıştı.
Değerlendirmesi, çoğunluğun, yani halkın mutluluğunu amaçladığı için, Sultanın, ulema ve umeranın (alimler ve amirler, yani yönetici sınıfın) yüzde yüz karşısındaydı. İsmail Maşuki, halkın ona yakıştırdığı adıyla Oğlan Şeyh bu siyasetini, şeriat temeline dayalı islam devleti olan Osmanlı imparatorluğunun en güçlü bulunduğu, dolayısıyla muhalif düşünce ve inanç topluluklarını amansızca ezdiği, Yükselme Dönemi’nde yapmıştır.
Osmanlı tarihyazıcılarından Nevizade Atayi onun hakkında şu kısa ana bilgiyi vermektedir:
“Bayrami tarikatının şeyhlerinden Aksaraylı Pir Ali Sultan’ın oğlu olup, ‘Oğlan Şeyh’ demekle ünlüdür. Kendisi karışıklığa neden olmuştur.”
“914 ( 1507-8) tarihinde doğmuş olan Maşuki, babası tarafından yetiştirilerek her geçen gün bilgisini ve görgüsünü artırmıştır… Sonra İstanbul’a gitti. Orada bilgisini, düşünce ve inançlarını yaymaya başladı.” “İsmail Maşuki, büyük bir çekiciliğe sahip bulunuyordu. Genellikle camilerde va’zlar verir, tefsir aktarır; aydınlatıcı toplantılar yapıp yol gösterirdi. Halktan ve askerden pek çok insanı kendisine bağlamıştı. Söyledikleri halk arasında gürültülere neden oluyordu.” “Bir yıl kadar bu çalışmalarını sürdürdü. 935 ( 1528) yılında, zamanın müftisi olan ibn Kemal Paşazade’nin fetvası ile, bozgunculuğunu yoketme işi din kılıcına havale edildi ve öldürüldü…”[1]
Onu her yönüyle tanıtıcı olmasa da Şeyh İsmail Maşuki hakkındaki bilgileri, sadece Osmanlı tarihyazıcılarında değil, belki fazlasını Şeriyye Sicili defterlerinde bulmaktayız. Bu Şeriyye kayıtları bütünüyle Oğlan Şeyh’i mahküm eden suç delilleri(!), yani onun konuşmalarından seçilmiş şeriata aykırı ve küfür kabul edilen sözlerdir. Bu sözler Divan-ü Hümayundaki özel mahkemede, isimlerinin başında “Hacı, Mevlana, Derviş ve Şeyh” gibi mahlaslar taşıyan 6-7 tanığın ifadeleri olarak dinlenmiştir.
Maşuki’nin sözlerinden çoğu kez çarpıtılıp, en kaba küfürlere dönüştürüldüğü ifadelerde bile nedensellik rahatlıkla kavranabilir durumdadır. Suç kanıtları olarak söylenenlerin hiçbirinde anlamsızlık ve büyük tutarsızlıklar yoktur. Oysa en azından üçüncü ağızdan bize ulaşmaktadır.
Maşuki’nin çeşitli yollarla bize kadar gelen sözlerindeki düşünce ve görüşlerin pekçoğu kendisinin değildir. Ama, bunların yürekli taşıyıcısı ve cansiperhane yayıcısı olmuştur. İsmail Maşuki’ye ilişkin bilgilerin bir kısmı, Şeyhülislam Ebusuud Mehmet Efendi’nin 1567 tarihinde, Gazanfer Dede’nin dinsizlikten soruşturmasına dair başvezire gönderdiği mektupta bulunmaktadır. Bu fetva mektubunda:
“…Ben Oğlan Şeyh’in katledilmesi işinde, alışılmışın dışında fazla çaba gösterip, yavaş ve dikkatli çalışmışımdır. Yargılama sonunda Mevlana Şeyhi Çelebi, onun dinsiz olduğuna karar vermişti. Ben yargılamayı iki-üç meclis daha uzattım.
Herhangi bir yoruma asla meydan bırakmıyacak önlemleri aldıktan sonra karar verdim.” [2]
diye yazan Ebusuud’u, korkunç olaydan tam kırk yıl sonra günah çıkarırcasına bir davranış içine girmiş sanırsınız, ama değil. Kesinlikle yalan söylüyor, Oğlan Şeyh’in bir an önce kafasının kesilmesi için elinden geleni yapmıştır.
1527 yılında Sahn Medresesi müderrisliğinden Bursa ve hemen arkasından İstanbul kadılığına atanmış olan, büyük yükselme hırsına sahip İskilipli Ebusuud Mehmet efendi, kazaskerlerin katılmamış olduğu bu özel duruşmada, Şeyhi Çelebi’den daha yetkiliydi. Şeyhülislam ibn Kemal’in öğrencisi, yani onun yetiştirmesi olarak mahkemenin en etkin üyesi idi. Sadrazam İbrahim Paşa ve kafes ardında duruşmayı izleyen Padişah Sultan Süleyman’a tüm bilgi ve becerisini göstermeye çabalamıştır. Adı geçen fetva mektubunda İsmail Maşuki olayına şöyle giriyor: “Soru: ‘Suçlu görülerek katledilen Oğlan Şeyh dedikleri kişi zulmen öldürüldü!’ diyen insanlara ne yapmalı?”
“Cevap: Onun mezhebindeler ise öldürülür!”
Bu girişten hemen anlaşılıyor ki kırk yıl sonra Oğlan Şeyh davası hala tartışılmakta ve yönetimin zalimliği ve baskısıyla bu gencin haksız yere katledildiği yolundadır kamuoyunun düşüncesi. Kaldı ki, zaten bu özel duruşmadan sadece suçlamalar gelmiştir günümüze. Öyle anlaşılıyor ki Şeriyye Sicillerinde, dinsizlikle suçlanan kişilerin savunma kayıtları pek tutulmamaktadır. Ya da Hanefi hukukunun yargılama sisteminde savunma ve suçlunun tanık gösterip, lehinde ifadelerinin alınmasının yeterli işlerliği sözkonusu değildir. Kısacası cevapta görüldüğü gibi, Hanefi inancı dışındaki “mezhepteler ise öldürülür”.
Osmanlı’da merkezi hükümet kuvvetlenip, Doğu’nun teokratik devlet anlayışı tam yerleşince, artık şeriatın temsilcilerinin dogmatik Sünni düşünceye aykırı görüşler yaşatılmadı. Çünkü egemenlik Sünni anlayışa dayanıyordu ve bu dogmatizme göre yönetilen devletin kanun yorumcuları (ulema) da sistemi kuvvetlendirmek için ellerinden geleni yapacaklardı. Böylece Sünni inanç ve anlayışa aykırı düşünenlere yaşama hakkı tanınmamıştır. Örneğin yine Kanuni Süleyman devrinde ulemaya mensup Kabız adlı bir bilgin, İsa’nın peygamberliğini Muhammed’e eşdeğer ya da ondan makbul saydığı için yargılanmıştır. Ancak birinci yargılamada mahkeme üyelerini altettiğinden katledilemeyince, padişahın müdahalesiyle bir kez daha yargılanmış ve Sünni islam düşüncesine aykırı hareket ettiğine dair Şeyhülislam İbn Kemal’in fetvasıyla kafası kesilmiştir.[3]
Kabız’ın iki kez yargılanması gösteriyor ki, Sünni İslam düşüncesine aykırılıkla işlenen dinsizlik suçundan kelle kurtarmak mümkün olmuyor. Kabız divan-ı hümayunda sadrazamın ve kafes ardındaki Padişahın huzurunda, iki divan üyesi Anadolu ve Rumeli kazaskerini yüksek bilgi ve savlarıyla susturarak davayı düşürmüştür.
Nevizade: “Molla Kabız bazı ilimleri biliyordu. Ancak bilgisi ve becerisi o sapıklık tutkusuna zehir oldu. Aklı kendisine köstek oldu…”[4] derken gerçeği dile getiriyordu; Sünni- islam dışı bilgiler ve olaylara akılla, akılyürüterek yanaşma dinsizlikti. Çünkü akl ilim değil, nakl ilim geçerliydi.
Peçevi Tarihi’nde, birinci duruşma sonunda Padişahla sadrazam İbrahim Paşa arasında geçen şöyle bir konuşma görülür:
“Padişah: ‘Bir dinsiz bizim divanımıza gelir ve büyük peygamberimizin yüce şanına leke sürecek saçmalar söylemeye güç bulur.Üstelik susturulamaz. Buna sebep nedir?’ Sadrazam:
‘Ne yapabiliriz? Kazaskerlerimiz dinsel konularda yeterli bilgilere sahip değiller ki o lanet adamı susturup konuşamaz edebilsinler…’ diye yanıtlayınca Padişah:
“İlim yalnız kazaskerlerin tekelinde olan birşey değildir. Sabah, müfti ile Kabız hazır olsunlar. Ve bu yargılama yeniden yapılsın!.. diye buyruk verdi.”[5]
Olay bütünüyle siyasi ve toplumsal sarsıntılar yaratacak güçteydi. Şeriat bağnazlığı ve zulmüne karşı çıkarken Kabız, imparatorluğun hatırı sayılır yoğunluktaki Hristiyan tebasını, destek olarak kullanıyordu; İsa peygamberin üstünlüğünü ileri sürerek.
Molla Kabız’ın katlinden sonra henüz bir yıl geçmeden İsmail Maşuki olayı Edirne ve İstanbul’u sarmış; farklı ve çok önemli boyutlarda gelişmiştir. Anlatıldığına göre Pir Ali Sultan Aksarayi, oğlunu Sultan Süleyman’ın isteği üzerine, onun koruması altına Dersaadet’e, yani başkent İstanbul’a göndermiştir. Kendisi hakkında da, şeriata aykırı davranış ve sözlerinden ötürü, Divan-ı Hümayunda açılan duruşmadan sözedilir. Tarihyazıcıları ve Bayrami Melamilerinin yapıtlarında geçtiğine göre, bizzat Sultan Süleyman, savunmasında kullandığı sözler hoşuna gittiği için soruşturmaya katılmıştır. Pir Ali Aksarayi’nin, Mehdilik iddiası ve cenneti yadsıması ve diğer şeriata aykırı sözleri üzerine verdiği tevilli yanıtlardaki ince zekâ ve mizah, Padişah’ı fazlasıyla etkilemiş. Öyle ki, onu cezalandırmak değil, tersine ödüllendirerek Aksaray’a geri göndermiştir.
Şeriat mahkemeleri duruşmalarında suçlanan kişinin kendini kurtarabilmesi için, üç savunma ya da ifade biçimi vardır: söylemiş olduğu sözleri yorumlayarak tevil eder, yani tam tersine çevirir. Ya da “Nakli küfür, küfür değildir” ilkesinden yararlanmak maksadıyla sözlerin kendisinin olmadığını ıspatlamak ve tövbe istiğfar etmekle kendini kurtarır. Ancak ne varki uygulamada dinsizlik; mülhid, rafızi ve kızılbaşlık gibi dinsel sapkınlık olarak nitelenen suçların bağışlanması az görülen olaylardandır.
İsmail Maşuki’nin yargılanmasında Padişah, Molla Kabız’daki başarısızlıklarından ötürü, kazaskerleri duruşmaya çağırtmamıştır. İlk aşamada Şeyhülislamı tayin ederek mahkemenin bir an önce bitirilmesini arzu etmiştir. Edirne ve İstanbul’da Oğlan Şeyh’i tutan ve ona inanan her sınıftan binlerce insana gözdağı vermek, yandaşları sindirilmek istenmiştir.
Bir bakıma yönetim, genç İsmail Maşuki’nin kişiliğinde, bir-iki yıl önce Anadolu’da Hacı Bektaş soyundan Kalender Sultan ve Baba Zünnun önderliğindeki Rafızi- Kızılbaş ( Alevi) başkaldırısının fikir olarak dağdan-kırlardan kente inmesi gibi değerlendirmiştir. Kısa süren özel Divan-ı Hümayun duruşmasında, yeni İstanbul kadısı Ebusuud’un suçlamaları ve altı tanığın aleyhinde verdikleri ifadelere dayanarak Şeyhülislam ibn Kemal, henüz yirmisindeki İsmail Maşuki’nin katline fetva vermiş. Başı kesildikten sonra, toprağa gömülmüye bile layık görülmeyerek, bedeni ve başı ayrı ayrı denize atılmak gibi korkunç uygulamaya gidilmiştir.
Oğlan Şeyh’le birlikte kimi tarih yazıcılarına göre 12, kimilerine göre 10 müridi de katledilmiştir. Şeriyye Sicilinde bunlardan söz edilmediğine bakılırsa, müritleri olan, ayaktakımı dedikleri kişilerden 10-12 sini gelişigüzel yakalayarak, başlarını kesmiş olmalılar.
Şimdi tarihçilerin anlattıkları, Ebusuud’un fetvası ve Şeriyye Siciline kayıtlanmış tanık ifadelerinden İsmail Maşuki’nin düşünce ve eylemlerini görelim. Ayrıca düşüncelerinin kaynaklarını; onları kimlerden naklettiği ya da nereden esinlendiğini saptamaya çalışalım.
Yaşamının üçte birinden fazlasını (28 yıldan fazla) Osmanlı Şeyhülislamı olarak geçirmiş olan Ebusuud Efendi; adı geçen fetva mektubunda, İstanbul kadılığı dönemindeki İsmail Maşuki davasında kullandığı suçlama delillerini göstermekte. Bunlardan dolayı katline fetva vermiş olduklarını açıklamaktadır. Kırk yıl sonra getirilen bu açıklama ile, Gazanfer Dede’nin ölüm fetvası için örnekleme yapılmıştır.
Aşağıda bu ölümcül(!) kanıtlarından yeri geldikçe özetler geçerken, hazretin kırk yılda akıl-us yönünde bir arpa boyu ilerlemediğini de göreceğiz. Şeriyye Sicili’ndeki tanıklara gelince: içlerinden Hac Tarak (Büyük olasıyla Hacı Tarık’tır ve onu tercih edeceğiz.) ve Muhiddin’in adlarının sıkça geçmesi; onu heryerde izlediklerini ve bu nedenle ya saray hafiyelerinden ya da Maşuki’nin müritlerinden olup, satın alındıklarını gösterebilir. Bunlar alabildiğince basit ve kaba küfürler biçimindeki ifadelerle ortaya koymuşlardır Oğlan Şeyh’i. Genç İsmail Maşuki bir mutasavvıf ozan olarak, Yunus’tan Seyyid Nesimi’ye uzanan bir çizgide Türkçe şiirler de yazmıştır. Lalizade Abdülbaki (Sergüzeşt 316, a-b): “İsmail Maşuki’nin galebeyi cezbeyle, maarifi hakkani ve esrarı rabbaniyi mutazammın türki eşar ve ledünni güftar sahibi olduğunu (yani, İsmail Maşuki’nin coşku halinde söylediği kurallara uygun ve tanrısal sırları içeren Türkçe şiirleri ve gizemli sözleri vardır.)” diye yazmaktadır.
A. Gölpınarlı, Süleymaniye kütüphanesinde bir yazmadan beş gazel ve bir mesnevisini saptamıştır.[6] İsmail Maşuki bu şiirlerinde tanrıyı bilmenin yolunun bir mürşit eteğini tutmaktan geçtiğini; herşeyin insanda gizli ve insan yüzünün tanrıyı yansıttığını anlatır. İnsan evrendeki herşeyden yücedir. Kısacası tanrı insandır, secde ona edilmelidir; Tanrı en açık biçimde ile görünüm alanına çıkar. Yani, onlarda zuhur eder… Dili 16.yy halkın konuştuğu istanbul Türkçesidir. Şiirlerinden bazı beyitler geçerek yakından görelim:
1)
Tut Hakkı bilmek dilersen ehl-i irşad eteğin Niceler bilmediler kim böyle erkân gizlidir
Değme bir hor ü hakire hor deyu kılma nazar Kalbinin bir küşesinde Arş-ı Rahman gizlidir
2)
Gönüldür menzil-i canan gönüldür vasılı Rahman Gönüldür aşık ü sadık değil hali temennadan
Çü sensin aşık ü maşuk çü sensin talib ü matlub Haber vir gel nedir şahım murad olan bu gavgadan
3)
Suretinde biz ki Hakkın suretin gördük iyan Men idemez bizi Haktan zahidin efsanesi
Ehl-i aşkın gözüne yeksan görünür daima Mabed-i abid ile hem rahibin büthanesi
Sırr-ı ekber sahibidir sırr-ı meyhanem benim Her taraftan cezbeder aşıkları humihanesi
4)
Senin zatındürür mescüt ana cümle eder secde Mesacette eger aşık kilisada eger ruhban
(6)
Veli insan gibi mazhar olimaz zatına hergiz Ki anı suretin üzre halkettin edüb insan
Ayni hak oldu vücudum kaçma ey hak sureti Hak ile hak olagör gel vehmi kov, Şeytandır
Kalbin Allah olduğiçün suretin Rahmandır Ki mükevvin ismin ey meh halıki ekvandır
Kim ki aşk ile vücudun bildi vü buldu bu gün Kendi kend özün yitürmedi, ulu sultandır **
Yirmi yaşındaki bir gençten, beklenemiyecek tasavvufi olgunluktaki beyitler bunlar. Yukarıda da söylediğimiz gibi şiirlerinin esin kaynağı Yunus ve Nesimi’dir. Hatta yukarıda birkaç beyitini vermiş olduğumuz üçüncü şiiri Nesimi’nin bir gazeline naziredir.
Sarı Abdullah Efendi, Semerat-ul Fuat çevirisinde[7] Oğlan Şeyh’e ilişkin şu bilgileri vermektedir:
“…Maşuki Edirne’ye geldiğinde 19 yaşında idi. Büyük ulemadan biri onun şerefine bir şölen verip, en baş köşeye oturttu.. İstanbul’a geldiğinde ise halk izdiham halinde onu ziyarete gidiyordu. Ona gösterilen ilgi ve sevgiyi haber alan Sultan Süleyman Kanuni; ‘ Size suikast yapılması ihtimali vardır. iyisimi siz yeriniz olan Aksaray’a dönünüz!’ haberini gönderdi.”
“Babasının bazı müritleri de ‘inat etme, celadet gösterme; yerine git, canın tehlikededir!’ diye ısrar ettiklerinde:
“Benim sonum önceden belli edilmiştir; günün birinde kanımın döküleceğini çok iyi biliyorum…diye diretiyordu O. Ey bana öğüt verenler! Benim derdim sizin öğüdünüzden daha üstün. Beni öldürülmekle korkutmayın! Bu boş tehdittir. Ben kanıma susamış biriyim… Aşıklar her zaman için ölüme hazırdır. Aşıkların ölümü bir çeşit değildir; onların bir değil iki yüz canı vardır ve onu fedaya herzaman hazırdırlar, ederler de. Ölüm ve hayat birdir bana; yaşayıp hayatı tattım, ölümü de tadayım…”
Görüldüğü gibi Oğlan Şeyh’in halk arasındaki etkinlikleri kendisine ulaştırılan Padişah, onun derhal İstanbul’u terketmesini istemiştir. Ancak İsmail Maşuki ne Padişah buyruğunu ve ne de dostlarının öğüdünü dinlemiş; İstanbul’dan ayrılmayarak, doğru bildiklerini camiler, mescit, tekke ve sokaklarda halka anlatmayı sürdürmüştür. Osmanlı devleti tarihinde, resmi inancın (Sünniliğin) tapınağı “Allahın Evi” olarak nitelenen camilerinde, devlet dinine başkaldırmış ve aykırı siyasetle kitleleri etkilemiş başka örnek bulamıyoruz. Ölümle korkutulması İsmail Maşuki’nin kılını bile kıpırdatamamış. Ölümün üstünü üstüne giderek şunları söylemiştir:
“Beni öldürün, öldürün beni! Benim katlimde hayat vardır. Ölüm tatlı şeydir; Kafes kırılınca kuş uçar. Ben aşığım ölüme susamışım, Beni öldürünüz!”
Oğlan Şeyh’in yine Semerat-ul Fuad’da geçen bu sözleri, Hallacı Mansur ( 857- 922) Divan’ındaki ünlü “Uktulüni ya sikati, innafi katli hayati, mamati!-Ey eski dostlarım, beni öldürünüz! Yaşamam öldürülmemdir benim” [8]diye başlayan kasidesinden uyarlamadır. Demekki Maşuki Hallacı Mansur’u çok iyi incelemiş ve onun Enelhak (Ben Tanrıyım) inancını benimsemiştir. Benimsemek bir yana, bunu yaşama geçirmenin korkusuzca siyasetini yapmıştır. Abdulbaki Gölpınarlı’nın [9] “Melamiler arasında babadan oğula, şeyhten müride intikal eden rivayete göre; Şeyh Maşuki müritlerini zikrettirirken zikir sırasında ‘Allah! Allah!” yerine ‘Allahım! Allahım! (yani Allah benim! Allah benim! anlamında)’ dedirtirmiş” diye yazmış olması bu gerçeği açıklamaktadır. Bize ulaşan sözlerinde, birçoğu tanıklar tarafından kaba küfürler biçimine dönüştürülmüş de olsa, şiirlerinden çok daha yalın ve doğrudan anlatım vardır. Esinlendiği ya da alıntı yaptığı ustalarının sözlerini basitleştirerek, bazan ince bir alay içinde halka-dinleyicilerine sunmuştur.
R. Zelyut’un yerinde değerlendirdiği gibi İsmail Maşuki, “yaman bir propagandacıdır.Ve yüksek etkileme gücü vardır. Konuşmaları ve davranışlarından çok iyi eğitim gördüğü anlaşılıyor. Şiir gücü de yüksektir. Bu nedenle halkı ve askerleri de etkisi altına almakta, yandaşları hızla artmaktadır. Gelişmelerden kaygılanan ve bir ayaklanmadan korkan yönetim, onu İstanbul’dan uzaklaştırmak ister. Maşuki direnir ve Osmanlı uleması harekete geçer.” [10]
Duruşmada Ebusuud Efendi İstanbul kadısı olarak Maşuki’yi “Zikrullah ederken, devran ve raks yaptığı; şarap içip müritleriyle birlikte coşku içinde Yunus Emre’nin;’ ‘Cennet cennet dedikleri/ Birkaç köşkle birkaç huri/isteyene ver sen anı/ Bana seni gerek seni ve Sen bir ulu sultansın/ Canlar içinde cansın/ Çün iyan gördüm seni/ Pinhan kapısı değil’ şiirlerini söylediği; namaz ve zekâta ilişkin bir çabası olmadığı” için suçlamış ve fetvasında aynı şeyleri değişik biçimlerde paragraflar dolusu yineleyip durmuştur. Sonunda:
“El Cevap: Bu halleri ve sözleri tam anlamıyla fuhş olduğu gibi, cennet hakkında söyledikleri de açık küfürdür. Sonra bu suçları tapınma sayarak, yüce ayeti buna kanıt göstermekle kâfir olmakta; tövbe edip dönmediği takdirde, kesinlikle katledilmelidir.” diyerek kendi hissesine düşen ölüm yargısını vermiştir.
“Tapınmanın belli bir biçimi yoktur. ‘Allahı ayakta iken, otururken ve yanüstü yatarken anınız!’ ayetinin[11] anlamı Tanrıya her durumda tapınabilirsiniz demektir. Raks da bu durumun içinde değerlendirilmelidir. Peygamberin, ‘kendinizi kime benzetirseniz ondansınız’ hadisi gereği, raks( sema, semah kastediliyor) etmek göklerde uçan meleklere benzemektir. islamın peygamberi de raksetmiştir…Bunlar zevk halidir. Ulema zevk sahiplerinin sırlarını bilemez!” diyordu ismail Maşuki.
Şeyh Bedreddin ise şöyle söylüyor bu konuda:
“Tanrı Kuran’da ‘…Yeryüzü yaşamı bir oyun, eğlence ve oyalanmadır.’ der. Özleri doğru olanların güzel ses duyunca gönülleri Tanrıya yönelir. Onlar için raks-sema hem yararlı hem uygundur. insanı Tanrıya yaklaştıran bu işe yasak demek, hiçbir müslümana yakışmaz.” [12]
İşte Maşuki tapınma yerleri (cami, mescit ve tekkeler) ve açık toplantılarda Kur’an’dan ayetler ve hadis okuyup, yorumlayarak -Ebusuud’a göre cezası ölüm olan- bu suçları(!) işlemiştir. Oğlan Şeyh cennete inanmamaktadır. Sadece Yunus’un şiirlerini okuyarak cennetle alay etmemiş. Şeriyye Sicili’nde belirtildiği üzere tanık Hacı Tarık şu ifadeyi vermiştir:
“Oğlan Şeyh namaz kılanlara; ‘Cenneti gidip göreyim diye namaz kılmaz mısınız? Sizin cennet dediğiniz yere biz merkebimizi bile bağlamayız!’ dedi.”
Yine Hacı Tarık ve Muhiddin’in tanıklıklarına göre Şeyh ismail Maşuki:
“Şeriatın haram dediği herşey helaldır!” [13] diyerek zaten Sünni inancın, Şer’i Şerif ve yorumlarının karşısındadır. Onları reddetmektedir.
Genç İsmail Maşuki Kuran’ın “kadim, yani ezel ve ebed olan, yaratılmamış yaratan” Allahını tersyüz edip insana çevirmiştir. Derviş Muhammed bin Abdulgani ve Muhiddin’in tanıklıklarına bir gözatalım:
“Oğlan Şeyh diye bilinen İsmail adındaki kişi: ‘insan kadimdir demiştir; insana hiçbirşey haram olamaz! Her insan tanrıdır. Her biçimde gözüken odur. Görünür tanrıya tapalım. Ruh bir bedenden çıkıp, başka bir bedene girer. Kabir azabı diye birşey de yoktur, hesap günü de!…”
Maşuki’nin bu söyledikleri yeni değildir. Özellikle o Varidat’ı çok iyi incelemiştir. Şeyh Bedreddin’in aşağıdaki sözlerinin, sanki sadeleştirilmiş yansımalarıdır:
“Tanrıdan başka tapılacak tanrı yoktur’ sözü, evrende tanrıdan başka varlık yoktur demektir. Tanrı kendini yansıtan niteliklerle görünüş alanına çıkar. Bu nedenle her nesne tanrıdır. Bir insan ben tanrıyım derse, bu doğrudur…Dünyada insan suretinde tanrıdan başkası yoktur…Bu gövde ile ayrıntıları dağılıp, yokolduktan sonra yeniden birleşip eski haline dönemez, yeniden varolamaz… Kadın erkek ilişkisi (evlenme) yoluyla insansoyu türer… Ahiret işleri duyu evreniyle ilgili değildir; huriler, cennet köşkleri, yemiş bahçeleri yalnız düşler ülkesinde vardır..” [14]
Şeriyye Sicili’nde tanık Muhiddin ve Hasan bin Abdullah’ın bildirdiğine göre İsmail Maşuki, şeriat tapınmaları ve islamın koşulları hakkında şöyle konuşmuştur:
“Şarap aşk kamışı, tanrısal coşkudur ve inançlı kişilere helaldır.Yemek, içmek, yatmak, uyumak hepsi tanrıya tapınmadır. Oruç, zekât hac ise yezide cürüm için geldi; boş şeyler bunlar! (Son söz Yunus Emre’nin, ‘Oruç namaz hac zekât cürm ü cinayettürür’ dizesinden uyarlamadır. İ.K.)” “Gerçek inanan kişinin yılda iki kez bayram namazı yükümlülüğü vardır; kalanı sıradan insanlar içindir. Yani birbirlerinin semerlerini yememelerini önlemek için konulmuştur. O iki namazda da secde yerinde beni (insanı) göreceksiniz.”
Yine Hasan bin Abdullah tekbaşına tanıklığında şunları anlatıyor:
“Oğlan Şeyh evinde müritlerinin istemiyle namaz kıldırmış. Ancak iki rekâttan sonrasını yasaklayıp şöyle demiş; ‘Velilerin arkasında iki rekât namaz kılmak yeterlidir.”
Şeyh İsmail Maşuki’nin kaba küfürlere çevrilip, Divan-ı Humayun duruşmasında sunulmuş sözleri de çok akıllıca ve nesnel yorumlara açıktır. Muhiddin onun,“zina ve livata neden suç sayılıyor? Toprak toprağa girmektedir; bunlar aşkın lezzetidir” dediğini ileri sürüyor. Mevlana Muslihiddin ise şunu anlatmıştır:
“Bazı azgın dinsizler: ‘Bizim avradımız ve oğlanımızın hepsi senin yoluna…’ deyince Şeyh ismail Maşuki: ‘ Avradınız, oğlanınız ve komşunuz size (birbirinize) helal olduğu gibi, cümlesi velilere de helaldır,demiş.”
Muhiddin son verdiği ifadesinde Oğlan Şeyh’in “oğlanı ve kızı yaratan sizsiniz; gidersin bir kadınla yatar, neşeyle akıtır tohumlarsın onu. Sonra da Allah yarattı, dersin” diye konuştuğunu belirtmiştir.
İsmail Maşuki halkın karşısında bu biçimde kesinlikle konuşmamıştır. Ancak açıklanması, kafalara iyi yerleştirilmesi gereken ve anlaşılması güç fikirleri desteklemede ve anlaşılır kılmak için bir güldürü havası içinde kullanmış da olabilir. İnsan için: “Her kişi tanrıdır; kadimdir yaratılmamıştır.Görünür tanrıya tapalım!” diyen Maşuki hiç kuşkusuz Kutsal kitapların söylediği, “Tanrının insanı topraktan yarattığına” inanmamaktadır. Bunu tartıştığında karşısına çıkan bir kimseye ya da ulemaya; “öyleyse zina ve livata suç sayılmamalı. Çünkü toprak toprağa girmektedir” niçin demiş olmasın?
Ayrıca, Maşuki “görünür tanrıya tapalım!” derken, Ali’nin “Ben görmediğim tanrıya tapmam” sözünden kaynaklanmaktadır. Tanık Muhiddin’in, Maşuki’den duyduğunu ifade olarak verdiği, “Oğlanı ve kızı yaratan sensin…” ile başlayan son cümleleri, bir biyolojik gerçeğin o gün yapılabilecek en yalın açıklamasıdır. Ayrıca yukarıda geçtiği gibi Şeyh Bedreddin de benzer bir cümle söylemiştir.
“Avradınız, oğlanınız ve komşunuz size helaldır. Size helal olan Velilere de helaldır” biçiminde mahkemeye sunulan sözler ise, onun o r t a k ç ı – b ö l ü ş ü m c ü düşüncesinin çarpıtılmasıdır. Dede Sultan (Börklüce Mustafa) nın kıyamında bayraklaşan, Şeyh Bedreddin’in “yarin yanağından başka herşeyde ortaklık” ilkesini, Osmanlı tarihyazıcıları ve Şeriat fetvacılarının ağızbirliği etmişçesine “Kadınları da ortak kullanmak…” biçiminde açıklamalarına benzemektedir. Ama onların yalanlarını, çağdaş Bizans tarihyazıcısı Dukas’ın Börklüce hakkında yazmış oldukları ortaya çıkarmaktadır.
Ne yazık ki İsmail Maşuki’nin yaptığı konuşmalar ya da -daha eskilerin deyimiyle- Şatıyye’lerinin tümü yandaşları tarafından yazılarak günümüze taşınmamıştır. Buna rağmen düşmanları tarafından küfür olarak bize ulaştırılanlar, onun büyük isyancı kişiliğini çok iyi yansıtmaktadır.
Osmanlı başkentinde o güne değin görülmemiş bir biçimde yönetimi, ulema ve umerayı aykırı düşünceleriyle titreten Maşuki yaşatılmamıştır. O Sünni dogmatizminin karşısına, aldığı eğitim, bilgi ve gözlemlerden elde ettiği toplumsal kazanımlarla oluşmuş bilinç düzeyinin desteğinde dikilmiş ve genç yaşının tüm dirilik ve korksuzluğuyla tekbaşına Muhteçem Süleyman’a tahtında korkuyu yaşatmıştır.
“935 hicri, yani 1528 yılında kısa bir mahkeme sonunda, Atmeydanı’nda kafası kesilip, başı ve vücudu ayrı ayrı Ahurkapu’dan denize atılmıştır. Halk arasında ermiş velilerden biri olarak saygı görmekte olan Oğlan Şeyh, müritlerinden birinin düşüne girip, cesedinin üç gün sonra karaya vuracağını ve arkasından başının geleceğini söyler. Derviş tarif edilen yerde beklemiş. Önce cesedi, bir gün sonra da başı ortaya çıkmış Şeyh’in. Ve ikisini birleştirerek gömmüş. Sonra Kayalar adı verilen bu yere azizin türbesi yaptırılmıştır.” [15]
İsmail Maşuki, diğer adıyla Oğlan Şeyh hakkında Osmanlı tarihyazıcıları, Şeriat Fetvacıları, Şeriyye Sicili, karşıtları ve yandaşları tarafından anlatılanların her biri onun yaşamının son yılındaki büyük dramanın bir sahnesini oluşturacak çeşitliliktedir.
Öyleki en gerçekçisinden tutunuz da, en olunmazına değin Oğlan Şeyh üstüne anlatılan olaylar, bu dramanın bütünselliğini tamamlamaya hazırdılar. Bunun farkına vardığımızda onları dönemin siyasal, toplumsal ve güncel yaşamı içerisinde birleştirip değerlendirmeyi ve denedik. Böylece “İsmail Maşuki Duruşması” oyunu ortaya çıktı.
Son olarak sevimli Evliya Çelebi’mizin kimden yana olduğu pek anlaşılamıyan, abartılı betimlemelerinin arasındaki, İsmail Maşuki olayına ilişkin özü birlikte yakalamayaçalışalım:
“ …Ziyaretgâh-ı Şeyh İsmail: Bu zat katlonularak cesedi mübarekleri Ahurkapu’dan deryaya bırakılmış. Ol vakt Padişah Hisar’da Kandilli Bağçe’de imiş. Bir de görürler ki (Herhalde Muhteşem Süleyman’ın düşlerine girmiş olmalı İ.K.) Şeyh-i aziz on halifesiyle Kandilli Bağçe önünde zuhur idüb, deryada derya gibi cuşa gelerek semâ itmeye başlar. Padişaha hitaben; ‘Hünkârım! Bizi nahak yere katlettiler; arz-ı hale geldik.’ dirler. Ve temam bir saat orada semâ idüb, Hünkâr-ı sahib- i hali hüngür hüngür ağlayarak(!) akıntıya katılub taa Durmuş Dede tekkesinin önüne varırlar… Hakir üzerlerine on gice nur yağdığını müşahede iden canlarla görüştüm.”[16]
Osmanlının Sünnilik dışındaki aykırı düşünceye (heterodoksie) yaptığı acımasız baskının kurbanı, Kanuni Sultan Süleyman’a karabasanlı düşler gösteren, padişah tahtını titreten bu yiğit isyancıyı saygıyla anıyoruz. İsmail Kaygusuz
İtaatsiz.org’da Melametiye üzerine diğer makaleler:
Melami Şeyh Ahmet Sarban
Baba Tahir Uryan-ı Hamedani
Oğlan Şeyh İbrahim
Anarşizm ve Din: Kalenderiler, Hayderiler, Camiiler ve Abdalan-ı Rum
Bu makale ise İsmail Maşuki’ye dair gördüğümüz bazı kaynaklardan toparlanmış makalelerden bir tanesi ve dikkate değenidir. Onun bilinmesi ve hatırlanması maksadıyla biz de yayınlamayı uygun bulduk. Makalenin adresi: http://www.ismailkaygusuz.com/414/560/566.html
** (Talib ü matlub: isteyen ve istenilen, Yeksan: dümdüz, Mabid-i abid: ibadet edenin tapınağı, cami. Hum: küp, şarap küpü. Mesacit: mescitler. Hergiz: asla. Mükevvin: yaratan, yapan. Ekvan: yapılan, varedilen. Meh: ay Halık: halkeden, yaratıcı)
[1] Zeyl-i Şakayik, Tabhane-i Amire 1268 den aktaran Rıza Zelyut, Osmanlıda Karşı Düşünce ve İdam Edilenler, İstanbul-l986, s. 192.
[2] Zeyl-i Şakayik’ten aktaran R. Zelyut, Osmanlı’da Karşı Düşünce, s. 114.
[3] Prof.Dr. Ahmet Mumcu, Osmanlı Devletinde Siyaseten Katl, İstanbul, 1985, s.125.
[4] Zeyl-i Şakayik’ ten aktaran R.Zelyut,age. s.171.
[5] Peçevi Tarihi’nden aktaran R. Zelyut,age.s.172.
[6] A. Gölpınarlı, Melamiler ve Melamilik’ ten aktaran R. Zelyut, age. s. 178-183.
[7] Aktaran R. Zelyut, age. s. 189-190
[8] Bkz. Louis Massignon, Hüseyin Mansur Hallac, Diwan, s.54
[9] Melamilik ve Melamiler, s. 48
[10] R.Zelyut,age s.176.
[11] Kur’an, Ali İmran, 191.
[12] İ.Zeki Eyuboğlu, Şeyh Bedreddin ve Varidat, s. 205, V.29.
Hugo Ball’ın ayrılmasından ve Galeri Dada’nın kapanmasından sonraki ilk suare, 23 Temmuz 1918’de Meise Salonu’nda düzenlendi. Tzara’ya adanmış olan bu suare “Tristan Tzara Suaresi” diye anılıyor. Tzara, ilerde Dada’nın kuruluş beyannamesi olarak yorumlanacak 1918 Dada Manifestosu’nu bu suarede sunuyor. Suare, Dada’nın baştan aşağı Tzara’nın yönetimine girdiğini vurgulayan gösterilerden oluşuyor. Zaten Tzara henüz 1 Haziran 1917’de günlüğüne “Galeri Dada süresiz tatile giriyor” diye yazıyor ve hemen ardından, Temmuz 1917’de, “Esrarengiz oluşum! Sihirli tabanca! DADA HAREKETİ faaliyete geçiyor” diye ilan ediyor. 1918 Eylül’ünde Wolsberg Galerisi’nde açılan Dada sergisi de Sturm sanatçılarıyla ve diğer modernistlerle Ball’ın aracılığıyla kurulan ilişkiyi koparıyor. Sonuçta Dada nihilist bir çizgiye sapıyor. Ball ve Huelsenbeck’in örgütlü olma ve bir hareket kurma karşısındaki itirazları da ortadan kalkınca, Tzara’nın Dada’yı kendi önderliğinde enternasyonal bir hareket olarak ilan etmesinin önünde bir engel kalmıyor. Dada hareketini yayma konusunda Tzara’yı destekleyenler sanatçı Francis Picabia ve Avusturyalı hukuk doktoru ve anarşist Walter Serner. Paris, New York ve Barcelona’daki avangard çevrelerle Dada arasında bağlantılar kurulmasına Picabia aracı oluyor. Serner ise Dada’yı Cenevre’de örgütlemeye girişiyor.[1]
Tzara, Dada’yı dünyaya yaymak için türlü yönteme başvuruyor. Durmaksızın dünyanın dört bir tarafına mektuplar yazıyor. Dada’ya adeta bir ‘şirket’ kimliği vermeye girişerek, “Yönetim/Dada Hareketi/Zürih/Zeltweg 83” antetli zarflar bastırıyor. Aslında bu Hans Arp’ın Zürih’teki atölyesinin adresi.[2] Serner’le birlikte sansasyonal sahte haberler üreterek gazetelerde Dada’dan bahsedilmesini sağlıyorlar. Mesela, “Dada’yı kuran ünlü Tristan Tzara ve Dada ressamı Arp” arasında silahlı düelloya dair bir haber kurguluyorlar. ‘Haber’, Hamburg’dan Prag’a birçok gazetede çıkıyor.[3] Serner, Cenevre’de Birinci Dadaist Dünya Kongresi’ni toplama girişiminde bulunuyor. Ancak, tıpkı düello gibi, kongre de hayalî ve sadece medyada yer aldığı kadarıyla var oluyor. Tümüyle Serner’in uydurması gülünç bildiriler, kavgalar, silah sesleri ve polis müdahalesi bütün Avrupa’da gazetelere yansıyor.[4] Bunlar dadacıların şirket ve medya kültürünü hem istismar hem ifşa etmelerinin örnekleri. Ama Tzara’nın Dada’yı bir ‘dünya’ hareketine dönüştürmesinin asıl aracı, manifestolar. Hans Richter’e göre “saldırgan ve polemikçi manifesto tam Tzara’ya uygun bir edebi tür”.[5] Onun ve öteki dadacıların elinde manifesto türünün kendisi de dönüşüm geçiriyor.
“Tristan Tzara 1918’te Zürih’te; sağda Marcel Janco’nun 23 Temmuz 1918’deki suareyi duyuran Dada Hareketi afişi: “Tristan Tzara eserlerinden okumalar yapacak ve bir manifesto sunacak”
Dada’nın ve Kabare Voltaire’in kurucusu Hugo Ball tiyatronun izleyiciyi ayaklandırma gücüne inanıyordu. Zaten devrimci tiyatroya bağlılık, 20. yüzyıl avangardının ayırt edici niteliklerinden biriydi. “Herhangi bir değere sahip olan ne varsa tiyatroya aittir” diyen ve Dada’yı etkilemiş olan fütürist Marinetti başta. Kabare Voltaire’de dadacılar, şiirden resme tüm sanatları ‘sahneye çıkarmışlar’, teatralleştirmişlerdi. Kendilerinden emin, “[dadaizm] kübizmi sahnede bir dansa dönüştürdü” diyorlardı. Hatta Huelsenbeck’e göre “Dada bir dünya kabaresiyse, dünya da bir Dada kabaresiydi”.[6] Kabare uluorta politikti, kışkırtıcıydı ve nezakete prim vermekten uzaktı. Kabareye özgü bir nitelik daha dadacıları özellikle ilgilendiriyordu: Orada yalnızca sahnedeki sanatlar değil, seyirciler de teatralleşiyordu; protestolar, kavgalar, polis baskınları ‘gösteri’nin bir parçası oluyordu. Avangard manifesto da dadacıların elinde teatralleşti.
Dada’nın Zürih döneminde manifesto suarelerin bir parçasıydı. Daha 1916’daki ilk suarenin programı şöyle ilan edilmişti: “Müzik, danslar, Teoriler, Manifestolar, şiirler, canlı tablolar, kostümler, masklar”.[7] Manifestonun bir performans türü olarak izleyicileri hem eğlendirmesi hem kışkırtması isteniyordu. Dadacılar ‘manifesto’ sözcüğünü hem isim hem fiil olarak kullanmaya başladılar: “Küçük bir kalabalığın önünde Tzara manifestoladı/manifesto … Huelsenbeck manifestoladı/manifesto, Ball manifestoladı/manifesto”.[8]
Tiyatroyla manifestoyu tam anlamıyla iç içe geçiren Tzara oldu. İlk Dada suaresinde sahneye konan Bay Antipirin’in Birinci Göksel Maceraları başlıklı tiyatro oyununun sonlarına doğru Tristan Tzara isimli oyun karakteri çıkıp “Bay Antipirin’in Manifestosu”nu dillendiriyordu: “DADA … birliğe hem karşıdır hem taraftar … dogmatizm karşıtlığımızın bir memurunki kadar dışlayıcı olduğunu, özgür olmasak da özgürlük diye haykırdığımızı bilecek denli bilgeyiz.”[9] Manifesto birbirine karşıt ifadeleri içeriyordu, kolektif bir hareketin doktrinlerini dile getirmekten uzaktı, dogmatik hiç değildi. Adeta bir manifesto parodisiydi. Tzara’nın sonraki Dada manifestoları da manifesto üzerine fikir yürütüyordu.[10] 1918 manifestosunun başlangıcı gibi: “Bir manifesto ilan etmek için…”. Sonra devam ediyordu: “Bir manifesto yazıyorum ve hiçbir şey istemiyorum, …üstelik ilke olarak manifestolara karşıyım, ilkelere karşı olduğum gibi.” Ya da 1920 tarihli “Sıradan Aşk ile Kalbi Vuran Aşk Üzerine Dada Manifestosu”ndaki satırlar gibi: “Dünyanın tümüne hitap eden bir bildiridir manifesto, tek iddiası siyasal, astronomik, sanatsal, parlamenter, tarımsal ve yazınsal frengiyi iyileştirmenin yolunu bulmaktır.”[11]
Ancak tiyatro ne de olsa kendi içine kapalı bir mecraydı, etkisi ister istemez izleyenleriyle sınırlı bir mecra. Tzara, kabarenin sınırlarının farkındaydı. Dada’yı antolojilerle duyurma çabalarına nihayetinde manifestoları da kattı. 1924’te Yedi Dada Manifestosu‘nu yayınladı. En etkili Dada yayınlarından birisi olacak bu antoloji, o zamana kadar birer performans olarak değerlendirilen manifestoları basılan, yayılan, dağıtılan, dolaşıma sokulan propaganda malzemesi haline getiriyordu. Tıpkı daha önce tüm dünyada bilinir olan Komünist Manifesto ve Fütürist Manifesto gibi.[12] Yedi manifestodan üçü Tzara’nın oyun karakteri Bay Antiprin’le ilintiliydi. Aralarında artık tiyatro oyunundan sökülmüş olan“Bay Antipirin’in Manifestosu”da vardı.
Ball’ın 1916’da Kabare Voltaire’de okuduğu ilk Dada manifestosundan başlayarak, Dadacılar sayısız manifesto yazdılar ve yayınladılar.
Tristan Tzara
Dada Manifestosu
23 Temmuz 1918
Gazetecileri beklenmedik bir dünyanın eşiğine getiren bir sözcüğün –DADA– büyüsü, bizim açımızdan hiçbir önem taşımıyor.
Bir manifesto ilan etmek için A, B, C’yi istemek gerek, 1, 2, 3’e ateş püskürmek, sabrını taşırmak ve küçük-büyük a, b, c’leri fethedip yayabilmek için kanatlarını bilemek, imzalamak, bağırmak, küfretmek, düzyazıyı karşı çıkılamaz ve mutlak bir açıklık içinde düzenlemek, kusursuzluğunu kanıtlamak ve tıpkı bir fahişenin son belirişinin Tanrı’nın özünü kanıtlaması gibi yeniliğin hayata benzediğini savunmak. Onun varlığı, akordeonlarla, manzaralarla ve tatlı sözlerle zaten kanıtlanmıştı. ✩ Doğaldır insanın kendi ABC’sini dayatması – dolayısıyla can sıkıcıdır. Herkes bunu bir kristalblöfmeryem biçiminde yapar, bir para sistemi, bir ecza ürünü, ateşli ve kısır ilkbahara çağıran çıplak bir bacak biçiminde yapar. Yenilik tutkusu cana yakın haçtır, naif bir adamsendeciliği kanıtlar, nedensiz, geçici ve olumlu bir işarettir. Ne var ki, bu gereksinim de geride kalmıştır. Sanata en üst yalınlık itkisini –yeniliği– vererek, can sıkıntısını çarmıha germek için heyecanlı ve coşkulu olunur, hoşça vakit geçirmenin tersine insanca ve hakiki olunur. Işıkların kesiştiği noktada, dikkatli, uyanık, yılların akışını bekleyerek, ormanda. ✩
Bir manifesto yazıyorum ve hiçbir şey istemiyorum, ama gene de bir şeyler söylemekten geri kalmıyorum, üstelik ilke olarak manifestolara karşıyım, ilkelere karşı olduğum gibi (her tümcenin ahlaki değeri açısından ilkeler, aşırı bir kolaylık sağlıyor; yaklaşık değer, empresyonistlerin buluşuydu.) ✩
Karşıt eylemlerin bir arada, tek bir solukta gerçekleştirilebileceğini göstermek için kaleme almaktayım bu manifestoyu; eyleme karşıyım ben; sürekli karşı çıkma için olduğu kadar, olumlama için de; ne karşı çıkarım ne de onaylarım, açıklama da yapmam, sağduyudan nefret ederim çünkü.
DADA – düşünceleri ava sürükleyen bir sözcük işte; her burjuva küçük bir oyun yazarıdır, değişik konular bulur, kendi zekâ düzeyine uygun kişilere –sandalye üzerindeki kozalara– yer açmak yerine, dalavereyi –konuşan ve kendini tanımlayan hikâyeyi– pekiştirmek için, (uyguladığı psikanaliz yöntemine göre) nedenler ve amaçlar peşinde koşar. ✩
Her seyirci bir dalaverecidir aynı zamanda – eğer bir sözcüğü açıklamak (öğrenmek!) peşindeyse. Duvarları yılansı karmaşıklıklarla dolu sığınağından, içgüdülerinin kışkırtılmasına göz yumar. Evlilik yaşamıyla ilgili mutsuzluklar da buradan doğar.
Açıklamak: Boş kafataslarının bulunduğu değirmenlerde kızılgöbeklerin eğlentisi.
Dadanın Hiçbir Anlamı Yoktur
Hiçbir anlam taşımayan bir sözcük için zaman harcamak boş geliyorsa, nafile ise… Kafalarda dolaşan ilk düşünce, bakteriyolojik düzeydedir: O sözcüğün etimolojik, tarihsel ya da en azından psikolojik kaynağına inmek. Gazetelerden öğrendiğimize göre, Kru zencileri, kutsal bir ineğin kuyruğuna DADA diyorlarmış. İtalya’nın bir yöresinde, küp ve anne, aynı sözcükle karşılanıyor: DADA. Tahta at ve dadı, Rusçada ve Rumencede çifte olumlama: DADA. Bilgili gazeteciler bu sözcükte, bebeklere özgü bir sanat görüyorlardı, günümüzün öteki küçükçocuklarıçağıranisa ermişleri ise, kuru ve gürültücü, gürültücü ve tekdüze bir ilkelciliğe dönüş görüyorlar bu sözcükte. Bir sözcük üzerinde duyarlılık inşa edilemez; her yapı, can sıkıcı bir yetkinleşmeye yakınsar, yaldızlı bir bataklığın durgunluğuna, görece insanî ürüne. Kendinde güzel olmak gibi bir amaç taşımamalıdır sanat yapıtı, zira ölüdür o; ne neşeli ne üzgün, ne açık ne kapalı, ermiş aylaların pastalarını ya da atmosferler arasında arkaya eğilmiş bir koşunun terlerini silmeye yardım ederek, kişileri sevindirmek ya da onlara kötü davranmak. Bağlı olduğu yasa gereği, nesnel olarak, herkes için güzel değildir hiçbir zaman bir sanat yapıtı. O halde, eleştiri gereksizdir, onun varlığından öznel olarak söz edilebilir, ancak herkes için en küçük bir genel nitelik göstermez. Bütün insanlıkta ortak olan ruhsal temeli bulduğumuza mı inanıyoruz? İsa’nın deneyimi ve kutsal kitap, geniş ve iyiliksever kanatlarının altında şunları gizlemektedir: Bok, hayvanlar, günler. Bu sonsuz, biçimsiz çeşitleme karmaşasına, insana düzen vermek nasıl istenebilir? “Komşunu sev” ilkesi, gerçekte ikiyüzlülüktür. “Kendini tanı”, bir ütopyadır, ama daha kabul edilebilir bir yanı da yok değildir bu sözün, çünkü kötülüğü barındırır. Acımak yok. İnsan kırımından sonra, bize kalan arıtılmış bir insanlık umududur. İnandırmak istemediğim için, kendimden söz ediyorum hep. Başkalarını kendi ırmağıma sürüklemeye hakkım yok, kimseyi beni izlemeye zorlamıyorum, herkes kendi sanatını kendince yapar – eğer yıldızların katına hızla yükselmenin zevkini tatmışsa, ölülerin ya da doğurgan kasılmaların çiçekleriyle süslü madenlere inebilmişse. Sarkıtlar: onları her yerde aramalı, acıyla büyümüş yuvalarda, meleklerin tavşanlarınki kadar beyaz gözlerinde. Böyle doğdu DADA,[13] bağımsız olma ve topluluğun içyüzüne güvensizlik ihtiyacından. Bizimle birlikte çalışanlar, özgürlüklerini korur. Hiçbir kuramdan yana değiliz. Kübist ve fütürist akademilerden gına geldi artık: bu akademiler, biçimsel düşünce laboratuarlarından başka bir şey değiller bize göre. Para kazanmak ve burjuva zevklerini okşamak için mi yapılır sanat? Para şıkırtılarının sesi duyuluyor kafiyelerde, şiş göbeklerin kavisi boyunca kayıyor ton değişimleri. Bütün sanatçı toplulukları, değişik kuyruklu yıldızlara binerek vardılar en sonunda bu bankaya. Yastıklara serilme ve yiyip içme olanaklarına kapılar açık.
Verimli bir toprağa yerleşiyoruz burada.
Ayrıca, gene burada kamuya seslenme hakkını kullanıyoruz, çünkü ürpermelerin ve uyanışın ne olduğunu öğrendik. Tasasız tene, üçdişli yabayı saplıyoruz enerjiden sarhoş hayaletler gibi. Baş döndürücü tropik yeşilliklerin bolluğunda oluk oluk akan uğursuzluk selleriyiz biz, zamk ve yağmur bizim terimiz, kanıyoruz ve susuzluğu yakıyoruz, diriliktir bizim kanımız.
Kübizm, nesneye basit bir bakıştan doğmuştu: Cézanne, bir fincanı, gözlerinden yirmi santimetre aşağıda tutarak çizerdi, kübistler fincana yukardan bakarak onun resmini yapıyorlar, kimileri de nesneden aldığı dikey bir kesiti bir kenara akıllıca yerleştirerek onun görünüşünü karmaşık hale getiriyor. (Burada, ne yaratıcı sanatçıları unutuyorum, ne de kesin form verdikleri malzemenin büyük amaçlarını.) ✩ Fütürist ise, aynı fincanı, birkaç güçlü çizgiyle, muzipçe süslenmiş ve yan yana dizilmiş bir nesneler dizisi olarak, devinim halinde görür. Entelektüel sermaye yatırımına yönelik iyi ya da kötü bir resim olmasına engel değildir bu tür bakış. Yeni ressam bir dünya yaratır, bu dünyanın öğeleri, aynı zamanda onun kullandığı araç gereçlerdir, herhangi bir kanıta gerek duymaksızın, yalın ve kesin bir yapıttır onun çizdiği. Yeni sanatçı karşı çıkar: Artık resim (simgesel ve yanılsama ürünü bir çoğaltım) yapmaz o, doğrudan doğruya taş, ahşap, demir ve kalaydan kayalar, anlık duygulanımın duru rüzgârıyla her yöne döndürülebilen öncü organizmalar yaratır. ✩ Resimsel ya da plastik her yapıt, sonuçta gereksizdir; köle ruhlara korku veren bir ucube olsa da, insan giysilerine bürünmüş hayvanların yemekhanelerini süsleyen yavan yapıtlardan, insanların o hüzünlü masalının resimlerinden olmasa da. – Yeni durumların ve olanakların birbirini izlediği ve birbiriyle yer değiştirdiği bir dünyanın gerçekliği içinde, gözlerimizin önünde, bir tuval üzerinde, geometrik olarak saptanmış iki paralel çizginin bakışımını sağlama sanatıdır tablo. Bu dünya, yapıtta ne özellikle belirtilmiş ne de tanımlanmıştır, sayısız çeşitlemeleri içinde, resmi izleyene aittir. Yaratıcısı için, herhangi bir nedene ve kurama dayanmaz. Düzen = düzensizlik; ben = ben-olmayan; olumlama = yadsıma, mutlak bir sanatın yüce ışıkları. Düzenli ve kozmik kaosun saflığında mutlak, süreksiz, soluksuz, ışıksız, denetimsiz bir ânı kapsayan şu kürecik içinde sonsuz, ✩ Eski bir yapıtı, aynı zamanda yeniliği için severim ben. Bizi geçmişe bağlayan, karşıtlıktan başka bir şey değildir. ✩ Bize ahlak dersi veren, psikolojik temeli tartışan ya da iyileştirdikleri iddiasında bulunan yazarlarda, gizli bir kazanma arzusunun yanı sıra, sınıflandırdıkları, bölüştükleri, yönlendirdikleri gülünç bir hayat bilgisi bulunur; tempo tuttuklarında, kategorilerin buna uygun dans ettiğini görmekte diretirler. Okurları ise, alaylı bir şekilde güler ve yollarına devam ederler: neye yarar bütün bunlar?
Doymak bilmez kitlelere ulaşmayan bir edebiyat var. Yazarının gerçek bir ihtiyacından ve yazarın kendisi için doğmuş, yaratıcıların yapıtı. Yasaların geçerli olmadığı, yüce bir bencillik bilgisi. ✩ Her sayfa patlamalıdır, ya derin ve ağır bir ciddiyetle, bir kasırgayla, baş döndürücü bir etkiyle, yenilikle, sonsuzlukla, içerdiği ezici şakayla, ilkelerin coşkusuyla ya da basım tekniğiyle. İşte kaçıp giden sallantılı bir dünya, cehennem çıngıraklarının müstakbel âşığı, işte öte yanda: yeni insanlar. Odunlar, zıplayanlar, hıçkırıklarla sarsılanlar. İşte sakatlanmış bir dünya, ve iyileştirme hastalığına kapılmış sahte edebiyat doktorları.
Şimdi size sesleniyorum: başlangıç diye bir şey yok ve sarsılmıyoruz biz, duygusal değiliz. Bulutların ve duaların çarşafını, deli bir rüzgâr gibi yırtıyoruz; yıkımın büyük gösterisini hazırlamaktayız, yangını ve bozulmayı. Yası ortadan kaldırmaya hazırlanıyoruz ve gözyaşlarının yerine, bir kıtadan ötekine yayılan sirenleri koyuyoruz. Yoğun sevinç bayraklarını ve zehrin kederinden uzak kalanları. ✩ DADA, soyutlamanın simgesidir; reklam ve ticaret de şiirsel öğelerdir.
Beynin çekmecelerini kırıp parçalıyorum, toplumsal örgütlenmenin de: Her yerde ahlak kurallarını çiğnemek ve gökyüzünün elini cehenneme, cehennemin gözlerini gökyüzüne fırlatmak, gerçek güçlerde yeniden kurmak evrensel bir sirkin doğurgan çarkını ve her bireyin düşlemini.
Sorun felsefedir: Hayata, tanrıya, düşünceye ya da başka herhangi bir şeye, ne yandan bakmaya başlamalı. Sahtedir bakılan her şey. Göreceli sonucun, akşam yemeğinden sonra pastayla kiraz arasında yapılacak bir seçimden daha önemli olabileceğine inanmıyorum. Görüşünü dolaylı yoldan kabul ettirmek için, bir şeyin öteki yüzüne alelacele bakma biçimine diyalektik denir, yani çevresinde yöntem dansı yaparak, kızarmış patateslerin ruhu için kıyasıya pazarlık etmek.
İdeal, ideal, ideal,
Bilgi, bilgi, bilgi,
Bumbum, bumbum, bumbum,
diye bağırırsam gelişmeyi, yasayı, ahlakı ve bütün öteki güzel nitelikleri yeterince doğru biçimde kaydetmiş olurum; çok akıllı birçok insan, birçok kitapta bunları tartışmış ve sonunda gene de her biri, kendi kişisel bumbumuna göre dans ettiğini ve kendi bumbumu konusunda haklı olduğunu ileri sürmüştür; hastalıklı merakını doyuma ulaştırmak; tanımlanamaz ihtiyaçlar için özel ziller; banyo; parasal sorunlar; yaşam üzerindeki yansımalarıyla mide; hayvansal amonyak bazlı fıltrelerle yağlanmış dilsiz yaylarıyla bir hayalet orkestra demetinde ifade bulan gizemli değneğin otoritesi. Bir meleğin mavi kelebek gözlüğüyle, hepi topu yirmi paralık bir ortak minnettarlık uğruna içeriyi kazdılar. ✩ Eğer hepsi haklıysa ve eğer bütün haplar yalnızca Pink’se, bir kerecik olsun haklı olmamayı deneyelim. ✩ Yazılan şeyin düşünce açısından usa yatkın biçimde açıklanabilir olduğuna inanılıyor. Ancak çok görece bir şeydir bu. Düşünce felsefe için iyidir, ama görelidir. Tehlikeli bir hastalıktır psikanaliz, insanın gerçek-karşıtı eğilimlerini uyuşturur ve burjuvaziyi sistemleştirir. Nihai gerçeklik yoktur. Diyalektik, sıradan bir biçimde/her halükârda edineceğimiz görüşlere bizi yönlendiren eğlendirici bir makinedir. Mantığın aşırı titiz inceliğiyle, gerçeği sergilemiş olduğumuzu ve bu gerçeklere ilişkin görüşlerin doğruluğunu sağladığımızı mı sanıyoruz? Duyular tarafından sıkıştırılmış mantık, organik bir hastalıktır. Düşünürler, bu öğeye gözlem gücünü eklemekten pek hoşlanırlar. Ama düşünmenin tam da bu muhteşem niteliği, onun güçsüzlüğünün de kanıtıdır. Gözlem yapılır, bir ya da birçok görüş açısından bakılır, var olan milyonlarcası arasından seçilir bu bakış açıları. Deneyim de, sonuç olarak rastlantının ve bireysel yetilerin bir sonucudur. ✩ Bilim spekülatif sistem haline gelir gelmez, yararlılık niteliğini, o son derece yararsız, ama en azından bireysel niteliğini yitirir yitirmez tiksinti verir bana. Vıcık vıcık nesnellikten ve uyumdan, her şeyi düzen içinde görmek isteyen şu bilimden nefret ederim. Devam edin çocuklarım, insanlık… Doğanın köleleri olduğumuzu söylüyor bilim: her şey düzen içinde, sevişin ve kafalarınızı kırın. Devam edin çocuklarım, insanlık, kibar burjuvalar ve kızoğlankız gazeteciler… ✩ Sistemlere karşıyım, sistemlerin en kabul edilebilir olanı, ilke olarak hiçbir sisteme sahip olmamaktır. ✩ Tamamlanmak, beninin vazosunu dolduruncaya kadar, kendi küçüklüğü içinde yetkinleşmek, düşünceden yana ve düşünceye karşı savaşma cesareti, ekmeğin gizemi, ekonomik zambaklar biçiminde korkunç bir burgunun birden çalışmaya başlaması:
DADACI KENDİLİĞİNDENLİK
Herkesin kendine özgü durumunu kolladığı, kendini savunmaktan değilse de, başkalarına saygı duymaktan geri kalmadığı bir yaşam biçimine adamsendecilik derim ben, ulusal marşa dönüşen two-step, elden düşme eşya satan dükkân. Bize Bach fügleri dinleten telsiz telefon, genelevler için ışıklı reklamlar ve tabelalar, Tanrı adına karanfiller dağıtan org, bunların tümü gerçekten de fotoğrafın ve tek yanlı din eğitiminin yerini alıyor.
Etkin yalınlık.
Işık derecelerini seçme güçsüzlüğü: alacakaranlığı yalamak, bal ve dışkıyla dolu koca ağız içinde yüzmek. Sonsuzluk ölçeğine vurulduğunda, boşunadır her eylem – (sonucu alabildiğine grotesk olacak bir serüvene atılmasına seyirci kalırsak düşüncenin – insanoğlunun güçsüzlüğünü tanımak açısından önemli bir olgu.) Ama eğer yaşam, amaçsız ve doğum acısız kötü bir şaka ise, solgun kasımpatları gibi, işin içinden tam anlamıyla sıyrılıp çıkmak gerektiğine inandığımıza göre, yegâne mutabakat temelini ilan ediyoruz demektir: sanat. Zihnin yaman savaşçıları olarak bizim yüzyıllardır ona verdiğimiz önemi taşımaz sanat. Kimsenin canını yakmaz o, sanatla ilgilenmeyi bilenler göze girecekler, ülkeyi sesleriyle doldurmak gibi güzel bir fırsat ele geçirecekler. Sanat mahrem bir şeydir, sanatçı kendisi için sanat yapar; anlaşılır yapıt üretmek gazetecinin işidir ve şu anda bu canavarı yağlıboyaya karıştırmak hoşuma gidiyor: kâğıt tüp metale öykünüyor, sıkıldığında otomatik biçimde içinden kin, kalleşlik, alçaklık boşalıyor. Sanatçı, şair, bu endüstrideki bir bölüm şefi suretinde yoğunlaşmış kitleden akan zehirden hoşlanır, kendisine hakaret edilmesine bayılır: değişmezliğinin kanıtıdır bu. Yazar, gazetelerin övdüğü sanatçı olarak, yapıtının anlaşıldığına tanıklık eder: kamu yararı için biçilmiş bir paltonun gariban astarı; kabalığı örten paçavralar, bayağı içgüdüler barındıran bir hayvanın azgınlığına katkıda bulunan sidik. Tipografik mikroplarla çoğalan pörsük ve yavan et.
İçimizde oldum olası var olan sulu gözlülük eğilimini alt üst ettik. Bu türden her sızıntı ishal turşusudur. Bu sanatı desteklemek, onu sindirmek demektir. Bize güçlü, sağlam, özlü ve hiçbir zaman anlaşılmayacak yapıtlar gerek. Mantık, kafa karıştırır. Mantık yanıltıcıdır. Kavramların iplerini, yani sözleri, biçimsel kenarlarına, aldatıcı uçlara ve merkezlere doğru çeker. Öldürücüdür onun zincirleri, bağımsızlığı boğan bin kollu bir canavardır o. Sanat mantıkla birleşmiş olsaydı, ensest yapmış olurdu, kuyruğunu kendi bedeni içine çekerek, onu yiyip yutarak, kendi kendisiyle zina yapardı ve Protestanlık katranına bulanmış bir karabasana dönerdi, bir anıt, grimsi ve ağır bir bağırsak yığını olurdu.
Fakat esneklik, coşku ve hatta adaletsizliğin neşesi, masum bir alışkanlık haline getirdiğimiz ve bizi güzel kılan şu küçük gerçek: inceyiz biz ve yumuşaktır parmaklarımız, her yere sokulan, neredeyse akıcı bir bitkinin dalları gibi kayıverirler; kinikler adaletsizliğin ruhumuzu tanımladığını ileri sürerler. Bir bakış açısıdır bu da; ama ne mutlu ki, bütün çiçekler kutsal değildir ve bizde tanrısal olan şey, insan-karşıtı eylemin uyanışıdır. Burada kâğıttan yapma bir çiçektir söz konusu olan: maskeli yaşamın balosunun müdavimi olan, zarafetin mutfağını, uysal ya da etli butlu, akça pakça kuzenleri ziyaret eden beylerin yakalarına taktıkları bir çiçek. Bizim seçtiğimiz şeylerle iş çevirir bu beyler. Kutupların karşıtlığı ve birliği, bir anda gerçekliğe dönüşebilir. Her ne olursa olsun bu bayağılığı, kösnül, kötülük kokan bir ahlakın uzantısını telaffuz etmekte ısrarlıysak. Ahlak, zekâ ürünü her felaket gibi, körelticidir sonunda. Ahlakın ve mantığın denetimi, polis memurlarının önünde kayıtsızlığı kabul ettirdi bize –kölelik buradan kaynaklanır– burjuvaların karnını tıka basa doyuran ve sanatçılara açık kalan yegâne aydınlık ve temiz cam koridorları kirleten kokuşmuş farelerdir bunlar.
Herkes şöyle haykırsın: Yerine getirilmesi gereken büyük bir yıkım ve yadsıma işi var. Süpürmek, temizlemek. Kişinin temizliği, delilik halinden sonra kendini gösterir – asırları parçalayan ve yok eden haydutların ellerine terk edilmiş bir dünyanın saldırgan, tam deliliğinden sonra. Amaçsız, niyetsiz, düzensiz: dizginlenemez delilik, kokuşma. Sözü ya da bileği güçlü olanlar yaşamlarını sürdürecekler, çünkü atak davranıyor onlar kendilerini savunmakta, kol ve bacaklarının, duygularının ataklığı, façalı göğüsleri üzerinde yalazlanıyor.
Ahlak ortaya çıkardı iyilikseverliği ve merhameti, filler ve gezegenler gibi sürgün veren ve iyi diye nitelenen o iki yağ topağını. Onların iyilikle alakası yok. Apaçıktır iyilik, aydınlık ve kararlıdır, uzlaşmaya ve politikaya karşı acımasızdır. Ahlaklılık, bütün insanların damarlarına çikolata akıtır. Bu görev, doğaüstü bir güç tarafından buyurulmuş değildir, düşünce tacirleri ile üniversite tekelcilerinin tröstüdür. Duygusallık: birbirleriyle dalaşan ve canları sıkılan bir grup insana bakarak takvimi ve bilgelik ilacını buldular. Etiketler yapıştırılarak filozofların savaşı patlak verdi (merkantilizm, bilanço, kılı kırk yaran aşağılık önlemler) ve bir kez daha anlaşıldı ki merhamet bir duygudur, sağlığı bozan, tiksintiyle ilişkili ishal gibi bir duygu, güneşi kirleten pis heriflerin iğrenç işidir.
Felsefi düşünce fabrikalarından çıkan kokuşmuş bir güneşin şu belsoğukluğuna, bütün kozmik yetilerin karşı olduğunu duyuruyorum buradan,
DADACI TİKSİNTİNİN
bütün olanaklarıyla, zorlu bir savaşı bildiriyorum.
Ailenin yadsınmasına yol açabilecek tiksintinin her ürünü dada’dır; yıkıcı eylem halindeki bütün varlığının yumruklarını havaya kaldırarak protesto: DADA; uzlaşmanın ve inceliğin edepli cinselliğiyle şimdiye kadar kolayca reddedilmiş bütün olanakları tanıma: DADA; mantığı ve yaratıcılık yoksunlarının dansını ortadan kaldırma: DADA; uşaklarımızın değer diye yerleştirdiği her hiyerarşi ve sosyal denklemi ortadan kaldırma: DADA; her nesne, bütün nesneler, duygular ve karanlıklar, görünümler ve paralel çizgilerin açık çarpışması, birer yoludur savaşmanın: DADA’nın; belleği yok etmek: DADA; arkeolojiyi yok etmek: DADA; peygamberleri yok etmek: DADA; geleceği yok etmek: DADA; kendiliğindenliğin dolaysız ürünü olan her tanrıya tartışmasız, mutlak inanç: DADA; bir uyumdan zarafetle, önyargısızca öteki küreye atlama; sesli bir disk gibi fırlatılıp atılmış bir sözün yörüngesi; zamanın çılgınlıklarına kapılmış bütün bireyselliklere saygı: ciddi, ürkek, çekingen, zorlu, güçlü, kararlı, coşkulu; ibadethanesini her tür ağır ve yararsız eşyadan arındırmak; kırıcı ya da sevdalı düşünceyi tükürerek dışarı atmak ışıltılı bir çağlayan gibi, ya da onu hep içinde tutmak –fark etmeyeceğini bilmenin verdiği hoşnutlukla– baş meleklerin bedenleri ve ruhlarıyla süslü, soylular için böceklerden temizlenmiş çalılıklarda duyulan aynı yoğunlukla. Özgürlük: DADA DADA DADA, kasılmış acıların uluması, karşıtların ve bütün karşıtlıkların birbirine dolaşması, grotesklerin, sonuçsuzlukların: HAYATIN.
[1] Leah Dickerman, “Zürih”, Dada içinde, der. Leah Dickerman (Washington: National Gallery of Art, 2005) s. 41.
[2] Der Zeltweg aynı zamanda 1919’da yayınlanacak tek sayılık bir Dada dergisinin de adı.
[3] Hans Richter, Dada Art and Anti-Art, çev. David Britt (Londra & New York: Thames & Hudson, 1964) s. 66; Rudolf Kuenzli, “Survey”, Dada içinde, der. Rudolf Kuenzli (Londra: Phaidon, 2006) s. 21 ve Leah Dickerman, a.g.e., s. 40.
[6] Martin Puchner, Poetry of the Revolution, Marx, Manifestoes and the Avant-Gardes (Princeton & Oxford: Princeton University Press, 2006) s. 148-150.
[7] Hugo Ball, Flight Out of Time: A Dada Diary, der. John Elderfield, çev. Ann Raimes (New York: Viking Press, 1974) s. 74.
[8] Martin Puchner, a.g.e., s. 151. Alıntı Tzara’nın “Zürih Kroniği”nden ancak Puchner’in burada vurguladığı ‘manifestolamak’ tabiri günlüğün İngilizce çevirilerinde kaybolmuş, ‘gösteri yapmak’a dönüştürülmüş. Tristan Tzara, “Zurich Chronicle (1915-1919)”, The Dada Painters and Poets: An Anthology içinde, der. Robert Motherwell (New York: Wittenborn, Schultz, 1951) s. 236.
[9] “Dada Suare”, e-skop (19 Şubat 2016). http://www.e-skop.com/skopbulten/dadanin-100-yili-dada-suare/2821
Erkek egemen tahakküm kültürünün ve onun dilinin üreticileri sadece erkekler değildir. Hatta daha ziyadesiyle kadınlar vb.dir. O, kamusal ve özel alanda herkes tarafından üretilen bir kötülüktür. Kendini kadın ya da başka bir kimlik altında görmek ve biyolojik ya da ruhsal kimliğinin bunun üstesinden geleceğini düşünmek hayal ve tasavvurlarını gerçekliğe üstün kılmaktır.”
Yine de son bir soru: Gençliğimizden bu yana tüm kurtuluşların İsa’dan başka birisinden, sözgelimi Muhammet’ten geldiğine inansaydık, aynı kutsallığı tecrübe etmemiz gerekmez miydi?
Nietzsche’nin kız kardeşi Elisabeth’in Nietzsche’ye mektubuHaziran, 1865[3]
Nietzsche, yirmi bir yaşında, kendisinden daha Lutherci olan kız kardeşine yazdığı bu mektupta, Bonn’daki teoloji eğitimini terk etmesinin sebeplerini açıklar. Nietzsche’nin pek çok eseri gibi bu mektup da İslam’la doğrudan alakalı değildir. Ve sonunda, Hıristiyanlığın taşralılığı olarak düşündüğü şeyi ifade etmek için alternatif bir metafor arayan Nietzsche, Muhammet ismiyle karşılaşır. Bu karşılaşma, on dokuz yaşındaki Elisabeth’i tahrik etmekten başka işe yaramayan bir ifadedir: Nietzsche, eğer Muhammet’in takipçileri olsaydılar, hayatlarının çok farklı olmayacağını, en azından şok edecek kadar farklı olmayacağını ileri sürer. İslam’ın, Judeo-Hıristiyan modernitesinin “Avrupa hastalığını” taşralılaştırılması ve yeniden değerlendirilmesinde bir araç olarak kullanması, Nietzsche’nin eserlerinde şaşırtıcı derecedeki sıklıkla tekrar eder.
Nietzsche’nin eserlerine aşina olmayanlar için “Nietzsche” ve “İslam” kelimeleri birbiriyle bağdaşmaz gibi görünür. Nietzsche, Külliyat‘ında (Gesamtausgabe) İslam ve İslamî kültürlere (Hafız, Araplar, Türkler) yüzden fazla referans verse de onun İslamı konu alan tek bir eseri (monograph) yoktur; Nietzsche ve “Yüksek Doğu” (Buda, Hinduizm, Japon ve Çin felsefeleri) meseleleri hakkında pek çok araştırma yapılmasına rağmen ‘Nietzsche ve İslam’ hakkında Nietzsche Studien adlı dergide günümüze kadar hiçbir makale yayınlanmamıştır. Said’in ifadesiyle “Aşağı Doğu” kayda değer eleştirel herhangi bir ilgiyi açığa çıkaramamıştır.
Oysa, Nietzsche’ye göre İslam’ın “olumlayıcı semitik dinlerden” biri olarak ne denli önemli bir örnek olduğu düşünüldüğünde, bu durum oldukça tuhaf bir hal olur.[4] İslam, Nietzsche’nin yayınlanmış ve yayınlanmamış tüm eserlerinin arka planında daima yer alır; İslam, bazen Haşhaşiler hakkında bir görüş ya da Peygamberin sözde sara hastalığına bir gönderme, Kuzey Afrika’da yaşama arzusu ya da Hafız veya Goethe’yi aynı görme, Faslıların İspanya’sının/Endülüs’ün övülmesi veya Türklerin kaderciliği hakkında bir bölümdür. Nietzsche’nin Hıristiyanlıkla çatışma halinde olan “Diğeri”ne ilgisi yıllar geçtikçe artmış gibi görünür. Nitekim, Nietzsche’nin tamamlanmış son eseri “The Antichrist (Deccal),” onun Haçlı düşmanlarına karşı ilgisinin, diğer eserlerindeki ilgiden daha fazla olduğu kitaptır.
Nietzsche’nin Oryantalist metinlerini şevkle okuması, onun İslam’a duyduğu bu ilginin temelini teşkil eder: Palgrave’in “Reise in Arabien (Arabistan’a Seyahat)” in Almanca tercümesi, Wellhausen’nin Skizzen und Vorarbeiten (Taslak ve Öngörü)(1884)[5], Max Müller’in Islam in Morgen- und Abendland (Doğu ve Batı’da İslam), Benfrey’in Geschichte der Sprachwissenschaft und orientalischen Philologie (Dil Bilimin Tarihi ve Doğu Filolojisi adlı eserler) (1869)[6] . . . hatta Nietzsche’nin kaynak olarak kullandığı kitaplar arasında İslam ile doğrudan alakalı olmayan kitaplarda bile -sözgelimi, Schack’ın İspanyol tiyatrosu hakkındaki eseri gibi- kitabın üzerinde yazılmış bir soru cümlesine (İslam hakkında mı?) rastlarız.
Nietzsche’nin İslam ve İslamî kültürle ilgisi ile Oryantalist bilime dikkat çekecek derecede rağbet etmesinin sebebi, bu kültürleri farklılığın barometresi olarak kullanma kararlılığıdır: İslam ve İslamî kültürler, Avrupa Hıristiyanlığı ve Avrupa modernitesinin evrensel olduğuna dair ortaya konan iddiaları çürütmek için kullanılan alternatif bir değerler ve gelenekler hazinesidir. Nietzsche’yi Avrupalıların pek çoğunda bulunan “bunaklık derecesindeki dar görüşlülükten” kurtaran, (Nietzsche’nin Emersoncu tarzda isimlendirdiği) “Avrupa ötesi göze”[7] sahip olma isteği, en ikna edici ifadesini 1881 yılında Köselikz adlı bir arkadaşına yazdığı bir mektupta bulur:
Eski arkadaşım Gersdorff’a benimle birlikte bir ya da iki yıllığına Tunus’a gitmek isteyipistemediğini sor… İnancın son derece sadakatle yaşandığı yerlerde, Müslümanlar arasında bir müddet yaşamak istiyorum; böylece, Avrupalı olan her şey hakkındaki bakışım ve yargılarım netleşecek.[8]
Nietzsche’nin Avrupa’yı terk edip ve bütünüyle farklı bir kültürde yaşama arzusunda, onun İslam sempatizanı olduğunu gösteren hiçbir şey yoktur. Nitekim, Nietzsche dört yıl sonra kız kardeşine yazdığı mektupta daha önce İslam için söylediği ifadeleri Japon kültürü için de söyler.[9] Ancak, burada ilginç olan, hem Nietzsche’nin amaçladığı kalma süresinin uzunluğu hem de en muhafazakar İslamî bir çevre tecrübesinin sunduğu imkanlardır. Bu durum, Nietzsche’nin aşırılıklar ile bezenmiş hayal gücünün –burada, Kuzey Afrika İslamı ile ilgili olan- tipik örneğidir. Nietzsche, bir Avrupa yerlisinin hassasiyetlerini sınırlarına kadar zorlamak ve böylece yabancı bir çevrede bu hassasiyetlerin kırılması sonucunda oluşacak yeni bir tür bilgiye ulaşmayı arzu eder. O halde, bu arzu İslamı daha iyi anlama arzusu değil; aksine kendisini daha iyi anlamak için İslam’ı bir araç olarak kullanma arzusudur. Nietzsche’nin İslam’a –gerçekten çoğu zaman “Doğuya” veya “Morgenland” olarak isimlendirilene- karşı tutumu, bu gizli epistemolojik işlevi sergiler.
Nietzsche’nin İslam’a alışık olmadığımız ve genelde sempatik olan tutumunun diğer bir nedeni, onun Alman kültürüne dair hoşnutsuzluğundan kaynaklanır. Deccal’in son sayfaları onun etnik ve kültürel Benliğinin haykırıldığı bölümlerdir. (“İtiraf ediyorum, onlar, bu Almanlar, benim düşmanımdır: Onların değerlerini ve kavramlarını her türlü kirlenmişliği içinde küçük görüyorum. . .”[10]) Bir kimsenin kendi kültürel çevresini ve geçmişini bu derecede eleştirerek uzak bir kültür hakkındaki abartılmış sempatisini dile getirmesi, Alman Edebiyat tarihinde ilk defa gerçekleşen bir durum değildir. Kendi kültürüne hapis olma korkusunun (claustrophobia) Doğu sevgisine dönüşmesinin en aşikar örneği, Heine’dir:
Alman olan her şey iğrenç buluyorum . . . Alman olan her şey bana talaş (sawdust) gibi görünüyor.[11]
Sizinde çok iyi bildiğiniz gibi aslında ben Alman değilim . . .eğer Alman olsaydım gururlu bir insan olamazdım. Almanlar, barbardırlar. Sadece üç medeni millet var: Fransızlar, Çinliler ve İranlılar. Ben İranlı olmaktan gurur duyuyorum.[12]
Heinen’in Yahudiliği burada, tabii ki çok önemlidir ve Alman olan her şeye karşı duyduğu nefretini, en azından, kısa süreli olsa da geçiştirir. Nietzsche, Polonya asıllı olduğunu iddia etmesine rağmen, kendisini Alman kültürünün dışında hissetmesi, onun başka bir kültüre yönelmesine sebep olur; Heine, Almanların “barbar” olduğunu söyler ve İranlıların “medenî bir halk” olduğunu düşünürken, Nietzsche’nin İslam’a karşı hissettiği eğilimin sebebi, İslamın daha az modern, daha az özgür, daha az demokrat ve (Hıristiyanlık karşısında) üstün tarafının olmamasıdır. Nitekim, Nietzsche’nin sevdiği iki Alman şairin, şiirlerinin (oeuvres) önemli kısmını İslami Doğu hakkında yazmış olmaları ilginçtir.[13]
İslam’ın geleneksel anlamda Avrupa’nın Hıristiyanlığına ve modernliğine tarihî olarak karşı çıkışı, Nietzsche’nin İslam’la ilgili olumlu görüşlerinin birbiriyle alakalı dört bölüme ayrılmasına sebep olmuştur. Bu bölümler şunlardır: İslamın kadınlar ve sosyal eşitlik gibi konulardaki “aydınlanmamış” durumu, İslamın ‘erkeksi’ olarak algılanması, İslam’ın tartışılmaz olması ve olumlayıcı karakteri –“ki bu karakter, Fas hayatının en nadir ve en zarif durumlarında bile hayata evet” der.[14] Bu ifadelerin tümünde karşılaştırmacı bir ton daimî olarak mevcuttur. Şöyle ki İslam, yıkıcı, dar görüşlü Avrupalının kendi çürümüşlüğünü görebileceği bir aynadır.
Nietzsche’nin “‘medenileşmiş’ Hıristiyanlığın Hıristiyanlarına” karşı ve Avrupa’nın “Asya’ya karşı ve onun üzerindeki”[15] sözde “hakimiyetine” karşı çeşitli yergilerinde, Nietzsche’nin alaycılığı, çoğunlukla aydınlanma öncesinin Avrupalı olmayan veya Avrupa öncesi daha saf örneklerindeki topluma karşı hissedilen tutumdan yararlanır. Kitlelerin kaderine acıdığı ve onların kaderini geliştirmeye çalıştığı için, Müslümanlar ve Arapların diğer etnik gruplar ve dinlerden daha çok zikredilmesi şaşırtıcı değildir:
İlk filozoflar (onların arasında Hintliler, bunun yanı sıra Yunanlılar, İranlılar ve Müslümanlar, kısaca hiyerarşinin olduğuna; eşitliğin ve eşit hakların olmadığına inananlar . . .)[16]
Bu üstün ırkların temelinde vahşilik vardır; yani Romalılar, Araplar, Almanlar, Japon soyluları, Homer kahramanları, İskandinav vikingleri . . .bu aslî anlamda hepsi aynıdır.[17]
İslam ve İslamî kültürler, Nietzsche’nin duygusal incinme tarihinde ilginç bir rol oynar. Bu tarihte, “ayak takımı”nın zayıf, hayatı inkar eden ve iffet, yumuşaklık, eşitlik gibi Aryan kültürüne ait olmayan değerler yerine, saldırganlık, cinsellik ve hiyerarşi gibi daha güçlü aristokratik değerler konulur. Samuraylar, Vikingler, Romalı askerler ve Brahmanlar ile ilginç bir şekilde bir araya gelen İslamî toplumlar, insanoğlunun ne olduğu hakkındaki daha saf ve daha dürüst bir anlayışını ortaya koyar. İslam ve Hıristiyanlığın “yalancılığı” arasında ayırt edici bir özellik olan “dürüstlük” düşüncesi, Nietzsche’nin eserlerinde daima tekrar eder.[18]
Nietzsche’nin eserlerinde İslamın daha “dürüst,” Avrupa öncesi, Avrupa dışı veya Avrupa karşıtı toplumlardan biri olarak sunulması iki noktayı öne çıkartır: İlk olarak, Nietzsche’nin sözleri, o yüzyıldaki Avrupalı oryantalistlerin Araplar ve Müslümanlar hakkındaki gözlemlerinden genelde farklı değildir: İslam, demokrasiyi tesis edemez, İslam fanatik ve savaş yanlısıdır, kadın düşmanıdır ve sosyal olarak adil değildir.[19] Nietzsche ile diğer Oryantalistler arasındaki tek fark, onun bu ön yargılara yas tutması değil; onaylamasıdır. Hiçbir zaman Müslüman bir ülkeyi ziyaret etmemiş ve “Doğu” ile en yakın teması Napoli’nin “güney” duygusallığından daha ileri gitmeyen Nietzsche, Araplar ve İslam hakkındaki bilgilerini oryantalistlerin hiç te güvenilir olmayan metinlerinden elde eder. Nietzsche’nin “ilerlemeciliğe” karşı çıkışı ve bu “uzmanların” Ortadoğu’ya atfettiği ırksal ve türsel iftiralara karşı olumlu anlamda tepki vermesi, bizi bir ikilem ile karşı karşıya getirir. Nietzsche’nin antidemokratik ve kadın düşmanı fakat olumlu bir nitelliğe sahip (olduğunu ileri sürdüğü) İslam’ı nasıl yorumlayacağız? İslam’ı bu kültürlerde 19. yüzyılda bulunan klişe tiplere rıza gösterdiği için hor mu göreceğiz yoksa İslamı, Avrupa oryantalizminin hantal makinesini geriye çeviren ve (bu oryantalizmin ürettiği) moderniteye karşı alaycı şekilde saldırıya geçen kolonicilikkarşıtı bir hareket olarak mı göreceğiz?
İkinci ve şimdiye kadar ki hususlarla alakalı olmayan bir husus ta şudur; Nietzsche’nin İslam’ı Ortaçağa aittir (tıpkı Borges’in İslamı gibi). Bunun durumun sebebi, kısmen Nietzsche’nin İslam ile ilişkilendirdiği olaylar ve kişiler –Hafız ve Haşhaşiler, Feodal Araplar ve Faslı İspanya- kısmen de Nietzsche’nin Avrupa “medeniyeti” tarafından lekelenmediği için övdüğü feodalizm ve sosyal yapıdır. İslam ile Ortaçağın ilişkilendirilmesi bazen oldukça açık bir dille ifade edilmiştir. (Nietzsche, “Fas’ta Ortaçağı öğrenirsiniz” diye yazar.[20]) İslam, diğer bir deyişle, sadece coğrafi değil; fakat kronolojik olarak ta Avrupa’nın dışındadır. İslam, tarihe ait olmayan, Akdeniz’in kıyılarında Platoncu bir yöntem ile sessizce bekleyen ve herhangi bir gelişmeye veya Tarihe sahip olmayan bir düşüncedir.
Nietzsche’nin İslamı erkek veya “erkeksi” din olarak nitelemesi, düşüncenin bu gidişatıyla uyuşur. Nietzsche’nin Doğudaki kadınların itaatini onaylaması oldukça iyi bilinir –bu görüş, (Beyond Good and Evil’den) alınan bir gözlemde meşhur bir şekilde ifade edilen bir tavırdır, “derunî insan, kadınlar hakkında bir doğulunun düşündüğü gibi düşünebilir”.[21] Kadının gerçek konumunu bilen “Müslümanlığın” Nietzsche tarafından övülmesi hiç te şaşırtıcı değildir:
Erkeklerin dini olan Müslümanlık, kendisini kadınların dini olarak düşünen Hıristiyanlığa, bu dinin duygusallığı ve yalancılığından dolayı hor gözle bakar.[22]
Batılının İslam’ı “erkek dini” olarak isimlendirmesinin en aşikar sebebi olan İslamî toplumda kadınlara karşı algılanan tavır ile Kuran’da kadınlar hakkındaki meşhur referanslar, Nietzsche tarafından gerçekten incelenmemiştir. Nietzsche’nin İslam’ı erkeklikle ilişkilendirmesinin birbirine bağlı iki farklı sebebi vardır –çünkü İslam savaşçıdır ve “kadınsı” Hıristiyanlığın aksine İslam “erkeksiliği” onaylar. Nietzsche’nin farklı ifadelerinde İslam’ı askerî nitelikte algıladığı görülür. Ona göre İslam, imanın korunması olan “cihadı” doğru bir amel olarak över. Nietzsche’nin Hıristiyan köle ahlakının Avrupa’da niçin zafere ulaştığını anlama arzusu, kaçınılmaz olarak İslam ve reconquistalarla savaşmayı gerektirdiği için, bu tür ifadeler 1880’lere doğru daha da fazlalaşır. Bu yüzden, Nietzsche’nin notlarında İslam’da kutsal ile kılıcın yakınlığını öven görüşlere rastlarız: Örneğin İslam’a göre “Savaşta yoldaşlık, imanda dostluk demektir. Yolumuza hizmet eden ve bizim kestiğimiz eti yiyen, bir Müslümandır”.[23] İslam’da kutsalın ve savaşçılığın bağlantısı, en azından, bazı yazılarında savaşı hayatın en yüce olumlaması gören Nietzsche’yi büyülemiştir.[24] Bu yüzden, Haşhaşilerin -Suriye’de Haçlılara ve İran’da Abbasilere karşı savaşan, Hasan bin Sabbah’ın önderlik ettiği seçkin dini savaşçılardan oluşan on ikinci/on üçüncü yüzyıl İsmailî mezhebi- diğer dünyaya olan bağlılık ile “bu dünyadan olanı” olumlamalarından oluşan bütünlüğü Nietzsche’nin dikkatini çekmiştir:
Hıristiyan haçlılar, Doğuda en düşük seviyedeki bireyinin hiçbir rahibin ulaşamadığı itaate sahip olan bu mükemmel özgür ruhlu Haşhaşilerin görünmez nizamıyla karşılaştıklarında . . .(tercümeler bana aittir)[25]
Bu sözler, Nietzsche’nin Haşhaşilerin sadece savaşmak için hazır oluşlarını değil aynı zamanda onların gizemli doktrinlerindeki gizli özgürlüğü takdir ettiği bir pasajdan alınmıştır: “Hiçbir şey doğru değildir. Her şey izin verilmiştir”. Nietzsche’nin rahipler ile Haşhaşileri aşağılayıcı bir şekilde karşılaştırması onun İslam sempatizanlığı; Hıristiyanlığı reddettiğini gösterir. Nietzsche, herhangi bir prensibe ve ahlakî görüşe sahip olmayan bu İranlı savaşçı-rahiplerin erkeklere has güçlerini, çileci ve yaşamdan kaçan dogmaların dar duvarlarına hapis olan ‘kadınsı’ Hıristiyan rahiplerine tercihe eder. Nietzsche, İslamın gizli ve temelde ahlakî olmayan bir öncüle sahip olma imkanıyla ilgilenmiştir –bu fikri, Gay Science (Neşeli Bilim) adlı eserinde, bu defa Ortaçağa ait askeri bir grupla değil; 18. yüzyılda ortaya çıkan bir Arap mezhebi olan Vehhabilere duyulan ilginin nüksedişi ile görürüz:
Bu yüzden Vehhabilere göre iki büyük günah vardır; Vehhabi Tanrı’sından başka bir Tanrı’ya inanmak ve (Vehhabilerin “içki içmenin kötü şöhretli yöntemi” adını verdikleri) sigara içme. Bu durumu öğrenen bir İngiliz, şaşkın bir şekilde, “Peki, cinayet ve zina hakkında ne düşünüyorsunuz?” diye sordu. Yaşlı şef, “Allah lütufkar ve merhametlidir” diye cevap verdi.[26]
Bu duruma şaşıran İngiliz, Palgrave’dir –Nietzsche, yukarıdaki hikayeyi Palgrave’nin 1867 yılında Almanca’ya çevrilen Arabistan’daki Seyahatler adlı eserinden esinlenerek yazmıştır.[27] Temelde gizemli nihilist olan bu iki grupta, Nietzsche’nin hayal gücünü etkileyen şeyin ne olduğunu görmek zor değildir: Ayinler üzerine inşa edilmiş olan bir imanın tam kalbinde hiçbir değerin olmaması gibi tezat bir durum, ahlakî bir boşluk (kesinlikle Haşhaşilere ait olan özellik) eylemi engellemez, aksine teşvik eder ve hoş görür. Nietzsche, “Hâla Hakikat’a inandıkları için uzun süredir özgür olmayan” korkak Avrupalı rahiplerin değil; bu İslamî savaşçı-rahiplerin gerçek özgür ruhlara sahip olduğu hususunda ısrar eder.[28] On dokuzuncu yüzyılda yaşamış bir düşünürün, Ortaçağdaki bir müslüman mezhebinin Avrupa aydınlanmasındaki en kaymak tabakadaki insanlardan ileri olduğunu düşünmesi, hayret vericidir. “Hat wohl je schon ein europaischer, ein christlicher Freigeist sich in diesen Satz und seine labyrinthinischen Folgerungen verirrt?” Nietzsche’nin İslam’ı, diğer bir deyişle, özgür ruhların kaynağı ve ahlakî hususlarda esnek olan kültürler üreten bir inanç sistemidir. Nietzsche, İslam’ın bu şövalyelerine yaptığı övgüyü, onların Hıristiyan muadilleri olan Kilisenin “İsviçrelilerine”[29] yapmaz. Nietzsche’ye göre Kilisenin bu “İsviçrelileri” aristokratik güçlerini sadece maddi kazanım için fahişeleştiren İskandinav hayvanlarından daha asil değildir. Nietzsche’nin İslam’a dair taraflı görüşlerinde, (onun) utanmasını gerektirecek bir şey yoktur ve bu görüşlerin kaynağı Nietzsche’nin Alman Hıristiyanlığına duyduğu nefret ve Şiî İslam’ı ile Fas İspanyasına duyduğu sevgidir; eğer İslam’ın savaşı savunması niteliksel olarak doğrulayıcı ve asil ise, Ortaçağ Hıristiyanlığının aynı şekilde Kutsal Savaşı savunması sadece güçlü değerlerin zayıf değerler tarafından alaşağı edilmesi, Chandala ve kuru kalabalığın zaferi anlamına gelir ve böylece “dünyanın varoşlarının” hepsi aniden zirveye çıkarlar.[30] Açıktır ki, İslam gibi “olumlayıcı Semitik bir dine” göre savaş, Hıristiyanlık gibi “negatif Semitik bir dine” göre bir sürünün güdülmesi anlamına gelir.
Eserlerinde Kuran’dan tek bir alıntı bile yapmayan (özellikle, Kuran’da “dünyanın bir oyun ve eğlence yeri olduğu” şeklindeki ifadelere aşina olmayan) Nietzsche, İslamın temelde hayatı olumlayıcı bir yönü olduğunu düşünmüştür. ‘İslam’ kelimesini kök anlamını (ki, “boyun eğme” anlamına gelir) kendisine bir sorun olarak görmeyen Nietzsche, İslam’ı daha çok şehvet, savaş ve diğer insanlar üzerinde hakimiyet kurma (ona göre İslam, her şeyden öte, “yönetici sınıfın ürünüdür”) gibi “erkeksi” iç güdülerden utanmayan bir din olarak görür.[31] Hıristiyanlıktan vazgeçme pahasına Müslüman inancın avantajlarını övmekteki bu kararlılık, Nietzsche’nin İslam hakkında yazdığı en kayda değer pasajda -Deccal’in 60. bölümünde- zirveye çıkar:
Hıristiyanlık, bizi antik dünyanın kültürüne ait hasattan mahrum bıraktı, daha sonra İslam kültürünün hasadından da mahrum bıraktı. Temelde bize Yunan ve Roma’dan daha yakın olan, zevklerimize ve hislerimiz daha doğrudan hitap eden İspanyadaki muhteşem Fas (Endülüs) kültürel dünyası ayaklar altında ezilmiştir (Hangi tür ayaklar tarafından ezildiğini söylemiyorum): Niçin? Çünkü, bu kültür asil idi, çünkü bu kültür hareketinin kaynağını erkeksi içgüdülerden alıyordu, çünkü bu kültür, Fas yaşamının en nadir ve en zarif hazinelerinde bile yaşama “Evet” diyordu… Daha sonra Haçlılar, onların önünde yere kapanarak daha iyi bir davranışta bulunmak yerine, onlarla savaştılar –bu öyle bir kültür ki bizim on dokuzuncu yüzyıldaki halimiz bile onunla kıyaslandığında daha fakir ve daha geridir.
(. . .Yüksek kültür tarihinde Alman aristokrasisi neredeyse hiç yoktur: Bunun sebebini tahmin edebilirsiniz . . . Hıristiyanlık ve Alkol: Kirlenmenin iki önemli aracı . . . Zira Alman Aristokrasisinde, İslam ve Hıristiyanlık ile karşılaştığında seçim yapma imkanı, bir Arap ve bir Yahudi ile karşılaştığında olduğu gibi, hiç yoktur ( . . . .) Biri ya Chandaladır ya da Chandala değildir . . .”Roma ile sonuna kadar savaş! İslam ile barış ve dost ol!”: Bu, Alman imparatorları arasında büyük özgür ruha ve dehaya sahip İkinci Fredrich’in yaptığı ve düşündüğü şeydir.
Bu kısa, fakat olağanüstü pasajda Nietzsche, esasen Müslümanların ‘bizden biri’ olduğunu söyler. Endülüs’ün muhteşem hayat (jasegende) kültürünün Rönesans ile bir araya gelmesi, hayatı olumlayan düşüncenin gecikmiş bir canlanışı, bir tür Nietzscheci Prag baharının Hıristiyanlığın uyuşturucu ve boğucu ağırlığı altından kalkışının önceki halidir. Bu metinde Nietzsche’nin kendisini İslam ile ilişkilendirmesindeki yakınlık, özellikle çarpıcıdır. “Roma ve Yunan’dan daha yakın ifadesi, Nietzsche’nin Helen sempatizanlığı düşünüldüğünde özellikle dikkate değerdir. Bu bağlamda, sanki cennetvari bir havaya sahip olan İslam, bir cep dolusu Nietzscheci masumiyetin Hıristiyanlığın değerleri tarafından yozlaştırılmadan önceki hali, Hıristiyan değerlerinin “yozlaşmasının” önünde Nietzsche’nin suçsuzluğuna dair son bir paketidir. Nietzsche’nin alkole dair bir hoşnutsuzluğu, alkolün insandaki kontrolü ortadan kaldırmasından çok, gerçekliği-reddeden Hıristiyanlık ile metafiziksel olarak yakın oluşundan kaynaklandığı için, Nietzsche’nin alkole dair meşhur karşı çıkışı bile (bu görüş eserlerinde sıklıkla zikredilmiştir) onun İslam’a sempatiyle baktığını düşünmemize sebep olabilir.
“Roma’yla savaş, İslam ile barış.” Bir kimsenin, böylesi ifadeleri okuduğunda, İslam’ı tam bir dayanışma statüsüne yücelttiği düşünülen bu hipoteze karşı çıkması güçtür. Nietzsche’nin ruhî buhranı içkin olmasa idi, acaba 1880’lerden başlayarak artan bir şekilde İslam’ı ve Doğu ülkelerini görme arzusunu zihninde taşıyan Nietzsche’nin kaleminden İslam’a adanmış bir eser çıkabilir miydi? Şayet, bu sorunun cevabı olumsuz ise, bunun sebebi muhtemelen Nietzsche’nin İslam’ın ne olduğu veya ne olmadığı hakkında çok az şey söylemiş olmasıdır. Nietzsche’nin İslam’ı bütünüyle anlamsızdır: Çünkü, Nietzsche’nin İslamı, Hıristiyanlığa karşı inşa edilmiş bazı kişi ve yerlerle oryantalist metinlerinden esinlenerek yazılan anekdotlardan beslenen veya iddialarını haklı göstermek için Haşhaşiler veya Hafız gibi sembolik figürlerden bahseden- fakat temelde de belli bir duygunun üzerine inşa edilmiş bir İslam’dır. Nietzsche’nin İslam’ı, bu savaşçı ve muhalif işlevini hiçbir zaman kaybetmemiştir: İslam, Nietzsche’nin sözlüğüne, argümanında anahtar bir motif olarak kullanıldığı ve uyarlandığı için dahil edilir; fakat kendi başına ilgi çekemeyen bir mesele olarak asla ortaya çıkmaz.
Diğer Bir Din Olarak İslam
Siegfried Mandel, Nietzsche and the Jews, adlı muhteşem eserinin son sayfalarında “Yahudiler ile Araplar ve İslam ile Hıristiyanlık arasındaki seçimde Nietzsche’nin İslam ve Arapları” seçtiğini söyler. “Muhammet’in JudeoHıristiyanlardan birleştirerek yaptığı uyarlamalar,” Nietzsche’nin argümanıyla uyuşmuyordu, zira Nietzsche’nin Hıristiyanlıkla ilgili olarak eleştirdiği pek çok fikir İslam’da bulunuyordu.30 Bu sonuç, geniş oranda doğru iken, Mandel, Nietzsche’nin Külliyat’ındaki bölümleri tam olarak incelemez. Zira Nietzsche, bu bölümlerde Hıristiyanlığın yanı sıra İslam’ı Yahudiliğin sorunsuz bir devamı (offshoot) olarak gösterir. Nietzsche’nin İslam ile ilgili olumlu görüşlerinin aksine bu pasajlarda, İslam’ın, Hıristiyanlık kadar, yargılayan, yönlendirici, yaşamı inkar eden ve dürüst olmayan bir din olduğu söylenir.
Nietzsche’ye göre Hıristiyanlık ile İslam arasındaki ilk niteliksel benzerlik, bir kimsenin bu inançları seçmesi değil, bu inançlar içinde doğmuş olmasıdır: “Tıpkı şarap üretilen bir ülkede doğan birinin şarap içmesi gibi, insanlar da doğdukları ülkeye göre Protestan, Katolik veya Türk olarak doğarlar.”[32] Protestan, Katolik veya Türkler gibi İslam’ın da akraba olduğu diğer dinler gibi ilk göze çarpan özelliği, otantik olmayan bir şekilde benimsenen, empoze edilmiş inançlar sistemi olmasıdır. Bu ifade, Nietzsche’nin ilk yıllarına (1876 Ekim) ait ifadedir ve onun günlük eylemleri yeniden tanımlama ve kontrol yöntemi olarak kullandığı din hakkındaki görüşlerini yönlendirir. Nietzsche’nin İslam’ı diğer dinlerle karşılaştırması her zaman tutarlı olmasa da onun İslam hakkındaki[33] aşağılayıcı ve muğlak görüşlerinin çoğu bu hassas kontrol öncülüne göre şekillenir. Sözgelimi, “Ural-Altay dil grubu” filozofları (muhtemelen Nietzsche, Japonları ve Orta Asya’daki düşünce sistemlerini kastetmektedir) “Hint-Almanlar” ile “Müslümanlar,” karşılaştırıldığında, tuhaf bir şekilde “Uzak Doğulu” muadillerinden daha gelişmiş, “bir özne kavramına” sahip insanlar olarak sınıflandırılırlar.[34] Nietzsche’nin burada ileri sürdüğü fikir, dilbilgisiyle alakalıdır: Hindu, Avrupa ve Semitik dillerde birinci ve ikinci tekil şahısların düzenli olarak kullanılması, İslam ve Hıristiyanlıktaki şahsî zorunluluk görüşünü, Stoacı ve Kantçı idealizmde olduğu gibi kolaylaştırır. “Stoacı, Hıristiyan ve Arap düzenlerinde . . . ve Kant felsefesinde” farklı biçimlerde olduğu gibi, Batılı inanç-sistemlerinde ortaya çıkan bu yaygın, sorgulanamaz ahlak anlayışı kayıtsız, şartsız itaat- Nietzsche tarafından çoğunlukla ifade edilen bir görüştür.[35] Nietzsche’ye göre Stoacılığın, “Semites’in eserlerinden” ibaret olduğunu unutmamalıyız, bu nedenledir ki, Stoacının tanımı, “Yunan elbiseleri ve kavramlarına bürünmüş Arap şeyhi” şeklindedir.[36] Ne İslam ne de Araplar, Semitizmin bu Tanrı merkezli zorlayıcılığının “yapacaksın (thou shalt)” kuşatıcı yergisinden -Nietzsche’ye göre bu yergi, Kant’ın ahlakî zorunluluğuna yapı bakımından benzer (yapabilirim, o halde yapmalıyım)- muaf değildir.
Eğer Nietzsche’ye göre dinler -ve kurucuları- esas itibariyle yönlendirici bir özelliğe sahip iseler, (bu durumda) ne İslam ne de Muhammet bu özellikten muaf olabilirler. İslam, bazen tür olarak, dünya dinlerinin arkasına atılır. Sözgelimi, Neşeli Bilim’de özne, dua metninin hazırlanmasında “dinlerin bütün kurucularının hikmetidir”:
Tıpkı Tibetler gibi onlara da “om mane padme hum”ları hakkında karar vermeden önce uzun bir süre düşünme hakkı ver . . . ya da binlerce ismiyle Vişnu’yu veya doksan dokuz ismiyle Allah’ı yücelt; ya da onları dua taşlarını ve tespihlerini kullanma imkanı ver: Buradaki esas mesele, bu işin onları bir müddet oyalaması ve daha hoşgörülü olmalarını sağlamasıdır.[37]
Nietzsche’nin buradaki samimiyetsizliği, Hindu duası ve Ave maria’yada olduğu gibi tespihli Sufi’yi de kapsar. Bu dualar, manevi bir vasıta değil; aksine saf insanları günlük uygulamalardan vazgeçmelerini önlemenin ve yaptıkları şeyin daha derin sebebini düşünmekten alıkoymanın akılıca bir taktiğidir. Bu pasajda, bu dinlerin sıradan insanların kendilerine olan bağlılıklarını güçlendirmek ve (dinlerin kendilerini) haklı göstermek için günlük yaşamın alışkanlıklarını tedrici olarak nasıl kullandıklarını gösteren bir zaman tablosu yoktur. Bununla birlikte Nietzsche, 1880’lerin sonunda İslam’daki metafizik kirlenmenin tek sebebi Hıristiyanlık olduğundan emin olmuştur.
Müslümanlık, öte dünyanın bir ceza vasıtası olarak kullanılmasını Hıristiyanlıktan öğrenmiştir.[38]
Muhammet’in Hıristiyanlıktan daha sonra ödünç aldığı tek şey ne idi? Aziz Paul’un din adamının Tiranlığının ve sürü oluşturma yöntemlerinin İslam’a nakledilmesidir: Ölümsüzlük inancı, yani yargılama doktirini . . .[39]
Orsucci’nin de gösterdiği gibi Wellhausen’in Skizzen und Vorarbeiten adlı eserine göre Nietzsche, İslam’daki cennet ve cehennemin Hıristiyanlıktan alındığı fikrine takılıp kalmıştır.[40] Burada iki husus ilginçtir: İlk olarak, Nietzsche Hıristiyanlığı, İslam’ın kaynağı olarak tanımlayan Avrupa Şarkiyatçılığının iddialarını kısmen tekrar eder. Ancak, buradaki tek fark, Nietzsche’nin İslam’ın Hıristiyanlığın etkisi altında olduğunu düşünmesidir. Bu nedenle Nietzsche, Hıristiyanlığın “kadınsı” metafiziği ve öte dünya takıntısı tarafından kirletilmemiş, bir Ur-İslamın var olduğuna inanmıştır. Bu ilk İslam, muhtemelen Nietzsche’nin yaşarken gördüğü İslam’dan daha çok olumlayıcı bir İslam idi. Nietzsche’nin eserlerinde Paul, sadece Hıristiyanlığın ve İslam’ın kirleticisi ve bozucusu değil, chandala’nın kirlenmesinin ve bozulmasının bir örneği olarak rol oynar. Burada Nietzsche, İslam’da Judeo-Hıristiyanlıktan “birleştirilerek yapılan uyarlamaları” (Mandel), Paul teolojisinin kirletici etkileri olarak tanımlar ve İslam’ı, Yahudi ve Hıristiyan haleflerinden daha yüce ve temelde farklı bir din olarak gösterir.
Bununla beraber, Nietzsche, İslam hakkında daima bu şekilde söz etmez. Nietzsche’nin Muhammet ve Platon arasında sık sık benzetmeler yapmasında, Muhammet’in Platon’dan bir şeyler öğrendiğini gösteren hiçbir şey yoktur. Her ikisi de insanların vicdanlarını kontrol etmek ve güç elde etmek amacıyla “Tanrı” ve “Sonsuz değerler” gibi kavramları kullanmayı bilen orijinal ve akıllı kanun koyucular ve yetenekli ahlakçılar olarak görünür. Platon’un Muhammet ile kıyaslanması şaşırtıcı değildir: Platon ile Muhammet karşılaştırmasının zaman zaman kendine has ölçüsü olsa da, Nietzsche, Platon’un daima “içgüdüsel semit” ve “yıkım belirtisi” olduğunu düşünmüştür.
Kendi vücudunda ‘politik güdülere’ sahip olduğunu söyleyen Platon’un Akdeniz’deki ortak bir Yunan devletinde üç sefer ihtilale kalkışması ne kadar hayret verici değil midir? Platon’un tüm Yunanlılara yapmayı düşündüğü şeyi, Muhammet Araplara yaptı: Yani, büyük küçük herkesin günlük yaşam ve geleneklerini kontrol etti . . . bazılarını daha az, bazılarını daha fazla gerçekleştirseydi Güney Avrupa, Platoncu olurdu.[41]
Nietzsche’nin Peygamber Muhammet’i Arap bir Platon olarak göstermesinin üç sebebi vardır. İlkin, her ikisi de yeniden tanımlamakta maharetlidir –bu maharet, sıradan insanın dünyasını tanımlarken daha farklı ve daha çekici benzetmeler kullanabilmenin ender yeteneğidir. Nietzsche, çeşitli yazılarında Voltaire’in ‘Peygamber “yüksek doğalara” karşı bir incinmedir’ şeklindeki değerlendirmesini kabul etmese de Nietzsche’nin tanımlaması, on sekizinci yüzyılda Muhammet’i kurnaz ve yönlendirici bir sahtekar olarak tanımlandığı Voltaireci klişe tipe çok benzer.[42] Burada Nietzsche, Avrupa Oryantalizmiyle fikir ayrılığına düşmez, aksine, İslam’ın Avrupa Oryantalizmi tarafından eleştirilen yönlerini olumlar ve över. Hem Muhammet hem de Platon, retorik hayal gücüne vurgu yaparlar –İslam’ın kurucusu ile Sokrates’in öğrencisi, dünyanın daimî olarak tanımlanabilir durumlar koleksiyonu olduğu şeklindeki anlayışları (tıpkı “bütün büyük reformcular”[43] gibi) ile başarıya ulaşmışlardır. İkinci olarak, her ikisi de güç ve gücün aracısı olan “hakikat” ile ilgilenmişlerdir. Küçük doğaların varlığını kontrol etmede, “Tanrı iradesi” veya “hakikat” kavramlarını kullanmak ne İslam’a ne de Platon’a has bir kullanımdır. Aksine, Nietzsche, sık sık “bu kavramların bütün dini örgütlenmelerin temelinde bulunduğunu” söyler.[44] Nietzsche’nin bu tür samimiyetsiz inançları çoğunlukla Hıristiyanlığa atfetmesine rağmen ne İslam ne de Manu’nun Kanun kitabı (Nietzsche’nin “olumlayıcı Aryan dinlerinden örnek olarak gösterdiği”) din dilinin saf Tahakküm Politikası olarak algılanmasından muaf değildir.
Son olarak, bu pasajdaki en ince husus, Nietzsche’nin İslam’ın yayılmasıyla Avrupa’nın güneyinin Platonculaşacağını düşündüğü gizli çağrışımlardır. Platon’dan dokuz asır sonra Muhammet’in Arapları bir araya getirip, bir kimlik altında birleştirmeye çalıştığı gibi, Platon’da kendi vatandaşı olan Yunanlıları aynı şekilde birleştirerek ve kontrol ederek, Sicilya’da bir “Akdeniz devleti kurma ya” girişmiştir. İslamın Sicilya’yı kısa bir süre içinde ele geçirmeleri, bu kıyastaki yakınlığı gösterir. Ancak, Nietzsche bu konuda doğrudan bir yorumda bulunmamıştır. Platonculuğun tarih ötesi zımnî bir başarısı anlamına gelen İslamın yayılmacılığı, Nietzsche’nin Fas İspanyasını, gerçeği tahrip eden inanç sisteminin hayattan nefret eden dogmalarının karşısındaki bir kale olduğu şeklindeki tanımıyla uyuşmaz. Burada İslamın, “Arap Platonizmi” olarak neredeyse yeniden tarif edilmesi, Nietzsche’nin eserlerinde İslam hakkındaki müphem görüşlerin nedenidir. Şimdiye kadar gördüğümüz gibi, Nietzsche, İslam’ı “olumlayıcı semitik bir din” olarak kabul eder. Fakat, Nietzsche’nin bu iki sıfattan hangisine daha çok önem verdiğini tespit etmek güçtür. Nietzsche, Hıristiyanlığın ne kadar zayıf ve kötü bir din olduğunu göstermek için semitik dinlerden bir örneğe ihtiyaç duyduğunda, İslam’ı hayatı olumlayıcı değerlerin zirvesi olarak gösterir. Diğer yandan, Platon-sonrası dönemde kitleleri kurnazca yönlendirenlerden bahsedilince Muhammet, öte dünya fikrini kullanarak zayıf kardeşlerini kontrol ve itaat altına alan biri olarak gösterilir.
Tüm bunlar göz önüne alındığında, Nietzsche’nin eserlerinde İslam, bizatihi hayatı olumlayan bir din olarak değil; aksine semitik dinler arasında hayatı olumlamaya en yakın din olarak ortaya çıkar. İslam, diğer semitik dinler ile kıyaslandığında, gösterdiği umulmadık faziletinden -en azından, monoteist bir metafiziğe sahip olan İslam, kız kardeşi olan Judeo-Hıristiyan dinlerden daha ‘erkeksi’ ve hayatı daha kuşatıcı olmasından- dolayı Nietzsche tarafından övülür. Nietzsche’nin bu göreli övgüsü, on dördüncü yüzyıl İran şairlerinden Hafız’ı överken de görülebilir: Tıpkı, İslam semitik fakat her şeye rağmen olumlayıcı bir din olarak gösterildiği gibi Hafız da Romantik bir şair gibi değil, Romantizmin olumlayıcı bir örneği olarak gösterilir.[45] Nietzsche’nin Romantizmi, “gerçeklikle tatminsizliğin” son ucu şeklinde ifade etmesi, kısmen Schopenhaurcu kötümserliğe bir cevaptır.[46] Nietzsche’nin Romantik kişisi, bakışı daimî olarak “kendisinden ve kendi dünyasından” başka bir tarafa yönelten, genellikle de geçmişe yönelten bir kimsedir Yine de, 1886’yılında bile Nietzsche’nin Romantizmdeki iki muğlak unsuru birbirinden ayırt ettiğini görebiliyoruz: Yıkım ve değişim isteyen bir arzu ile sonsuzluk ve varoluş isteyen bir arzu. Bu ikinci kategoride, sanatın “şükran ve aşk” duygusundan doğduğuna inanan Rubens, Goethe ve Hafız gibi sanatçılar vardır.[47] Nietzsche’nin Hafız hakkındaki ifadeleri, onun “nadir ve ince Fas hayatının hazineleri”[48] hakkındaki sözlerini andırır: Hafız, bu dünyaya ait bir neşenin, dünyevî olanın yüceltilmesi, burası ve şimdinin Romantizmindeki geciktirme ve erteleme zayıflığına maruz kalmadan dönüştürülmesi ile ilişkilendirilir. Diğer bir deyişle, nasıl ki İslam, semitizmin kabul edilebilir bir yüzü ise, Hafız da Romantizmin “kabul edilebilir” bir yüzüdür.
Burada, yine de şu sorunun cevabı verilmemiştir. Nietzsche’nin İslam’ı, hangi
İslam’dır? Sara hastası peygamberler mi?[49] ya da erkeksi savaşçılar mı? JudeoHıristiyanlığın bir karbon kopyası mı? yoksa tümüyle olumlu ve hayatı olumlayan bir din mi? Kontrol ve itaate dayanan bir İslam mı? ya da neşe ve kutlamaya dayanan bir İslam mı? Nietzsche’nin İslam anlayışında herhangi bir gerçek cevherin olmayışı, böylesi soruların çoğalmasına sebep olur; Deccal gibi eserlerde gördüğümüz şey, bütünüyle semantik olan İslam’a duyulan bir ilgidir. Şu ana kadar gördüğümüz gibi Nietzsche’nin İslam’ı, felsefi amaçları için kullandığı ve ona daldığı işaret ve motifler havuzudur. Nietzsche’nin İslam’a dair eşsiz ve nihaî olarak kendi terimlerine hizmet eden sempatisi, Oryantalist öncülerinden ve onların bu imajları abartılmış bir sempati olarak kullanışlarından ayrılır.
Not: Bu makale daha önce “Dinbilimleri Akademik Araştırma Dergisi III (2003), Sayı: 1” de yayınlanmış olup İan Almond‘ın müsadeleri ile yayınlanmıştır.
[1] Prof. Ian Almond, Boğaziçi Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olarak görev yapmış, şu anda Georgetown University, Qatar’da çalışmalarını sürdürmekte.
[2] Prof. Dr. Celal Türer, Ankara Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi, Felsefe Tarihi
[3] R. J. Hollingdale, Nietzsche (London: Routledge, 1965) s. 39.
[4]The Will to Power, çev. Walter Kaufmann (London: Weidenfeld, 1967) s. 145
[5] Nietzsche’nin bu iki adı kullanması, Andrea Orsucci’nin kusursuz çalışması, Orient-Okzident: Nietzsche’s Versuch einer Loslösung vom europaischen Weltbild (Berlin, 1996) adlı eserde detaylıca incelenmiştir.
[6] Nietzsche’nin Basel’deki günlerinde okuduğu kitapların tam listesi için bkz. Luca Crescenzi’s
“Verzeichnis der von Nietzsche aus der Üniversitätsbibliothek in Basel entliehenen Bücher” in Nietzsche Studien 23:1994, s. 388-443.
[8]Fragen Sie meinen alten Kameraden Gersdorff, ob er Lust habe, mit mir auf ein bis zwei Jahre nach Tunis zu gehen …Ich will unter Muselmännern eine gute Zeit leben, und zwar dort, wo ihr Glaube jetzt am strengsten ist: so wird sich wohl mein Urtheil und mein Auge für alles Europäische schärfen – Köselitz’e gönderilen mektuptan alınmıştır, 13 Mart, 1881 – G. Colli and M. Montinari (eds), Briefe (Berlin, 1975), III:1, S.68 – Orsucci, Orient-Okzident’de zikredilmiştir, s. viii.
[9] Bkz. Graham Parkes’ “Nietzsche and East Asian Thought” in B. Magnus and K.M. Higgins (eds), Cambridge Companion to Nietzsche (London: Cambridge University Press, 1996) s. 379.
[10]The Antichrist, çev. R.J. Hollingdale (London: Penguin, 1990) s. 198.
[11]Alles, was deutsch ist, ist mir zuwider…Alles Deutsche wirkt auf mich wie ein Brechpulver – taken from a letter to Christian Sethe, April, 1822 – Christiane Barbara Pfeifer, Heine und der Islamische Orient (Wiesbaden, 1990) s, 4
[12]Eigentlich bin ich auch kein Deutscher, wie Du wohl weisst …Ich würde mir auch nichts darauf einbilden, wenn ich ein Deutscher wäre. O ce sont des barbares! Es gibt nur drei gebildete, zivilisierte Völker: die Franzosen, die Chinesen und die Perser. Ich bin stolz darauf, ein Perser zu sein – taken from a letter to Moser, 21 January, 1824 – Pfeifer’de zikredilmiştir, a.g.e, s. 6
[13] Nietzsche, son yazılarının birinde Goethe ve Heine’nin şiirlerinin onun en çok sevdiği şiirler olduğunu söyler, bkz. the Gesamtausgabe VII.34 Juni 1885 no 10210.
[17]Auf dem Grunde aller dieser vornehmen Rassen ist das Raubthier …römischer, arabischer, germanischer, japanesischer Adel, homerische Helden, skandinavische Wikinger – in diesem Bedürfniss sind sie all gleich – taken from Zur Genealogie der Moral, I.11, s. 31.
[18] Bkz. The Will To Power, II.191, s. 113: “Avrupa’da Hıristiyanlığın derin ve aşağılık yalancılığı –biz, gerçekten Arap, Hint ve Çinlilere hor bakıyoruz.”
[19] Sözgelimi, William Robertson Smith, 1880’deki Hicaz yolculuğunda “ Arapların barbarlığı ve eskimiş fikirlerinin . . . kökleri İslam’daki inançlardan çok daha derinde yatan ortak fikirlerdedir ” sonucuna varmıştır. (Lectures and Essays, s. 412 – Edward Said, Orientalism [London: Penguin, 1978] p236) adlı eserde zikredilmiştir. Neither should we forget Schopenhauer’un Prologomena’daki sözlerini unutmamak gerekir. “İslam ist der Zivilisation nicht guenstig” (II.424).
[20] Aforizma 12814 – Gesamtausgabe’den, VIII: 2.352. tercümeler bana ait.
[23]Schlachtgemeinschaft ist noch im Islam Sakralgemeinschaft: wer an unserem Gottesdienst theilnimmt und unserer Schlachtfleisch isst, der ist ein Muslim – Gesamtausgabe’den alınmıştır, Aforizma 11654 – Sonbahar 1887. tercümeler bana ait.
[24] Bkz. Gay Science, s. 283, “Kendin ve akranlarınla çatışma içinde yaşa!” ya da Zarathustra’nın meşhur sözü: “. . . her sebebi kutsayan, iyi savaştır” Bölüm I, s. 10.
[25]Als die christlichen Kreuzfahrer im Orient auf jenen unbesiegbaren Assassinen-Orden stiessen, jenen Freigeister-Orden par excellence, dessen unterste Grade in einem Gerhorsame lebten, wie einen gleichen kein Mönchsorden erreicht hat… – taken from Genealogie der Moral, III.24, s. 152. Nietzsche muhtemelen Haşhaşiler hakkındaki bilgilerini, 1818’de History of the Assassins’i yayımlayan ve Hafız’ın eserlerini çeviren Avusturyalı Joseph von Hammer’dan almıştır. Batının bu gizemli savaşçı mezhebe verdiği cevaplar için bkz. Bernard Lewis’in The Assassins (New York: Basic Books Inc, 1968).
[26]sind noch lange keine freien Geister…denn sie glauben noch an die Wahrheit – The Gay Science’dan alınmıştır, çev, Walter Kaufmann (New York: Viking, 1974) I.43, s. 109.
[32]Die Menschen werden je nach ihrer Heimat Protestanten Katholikern Türken, wie einer, der in einem Weinlande geboren wird, ein Weintrinkerwird – Aforizma. 2718 – October 1876.
[33] Siegfried Mandel, Nietzsche and the Jews (New York: Prometheus Books, 1998) s. 324.
[41] …was Wunders, dass er [Plato] – der, wie er selber sagt, den ‘politischen Trieb’ im Leibe hatte – dreimal ein Versuch im Sicilien gemacht hat, wo sich damals gerade ein gesammtgriechischer
Mittelmeer-Staat vorzubereiten schien? In ihm und mit seiner Hülfe gedachte Plato für alle Griechen das zu thun, was Muhammed später für seine Araber that: die grossen und kleinen Bräuche und namentlich die tägliche Lebensweise von Jedermann festzusetzen. …Ein paar Zufälle weniger und ein paar andere Zufälle mehr – und die Welt hätte die Platonisirung des europäischen Südens erlebt – Gesamtausgabe’den alınmıştır, V:1.296
[42] “Voltaire, als er Mahomet missverstand, ist in der Bahn gegen die hoeheren Naturen” – Aforizma 8925’den alınmıştır, Gesamtausgabe VII: 2.60
Lysender Spooner’in yazılarında toplumsal sözleşme teorisinin kifayetsizliği yinelenen bir temadır. Bu yetersizlik onu ABD anayasasını özel bir reddedişi yanında genel olarak iktidarın geniş ve yaratıcı bir eleştirisine götürmüştür. Önde gelen bir kölelik karşıtı olması ve bir paradoks olarak Kuzey ABD’nin güney üzerinde iktidarının getirdiği dayatmalardan memnuniyetsizlik otoritesi için zorunlu bir şart olan rızaya dayanan iktidar için çalışmanın nihayetinde imkansız olduğuna onu ikna etti. Spooner’e göre meşru bir iktidar hem pratik ve hem de doğal olarak savunulamazdır.
Amerikalı anarşist ve köleliğin kaldırılması taraftarı olan Lysander Spooner (1808-1887) son yıllarda jürinin lağvedilmesi kavramına dair ilgisinden dolayı bazı dikkatleri yeniden üzerine çekmişti.[i] Aksi halde esasen unutulmuş kalacaktı. Hayat dolu ve original bir düşünürü tanıma fırsatından pek çok araştırmacının mahrum kalacağı bir gerçektir bu. Bu yazıda politik zorunluluk olarak Spooner’ın yazılarını hedef aldım yani politik teorinin tarihi boyunca iktidara itaat etmenin meşruiyetini sorgulanmasında özellikle liberal ve anarşistleri dikkate aldım.[ii] Spooner’ın toplumsal sözleşme teorisine dair memnuniyetsizliğini, bu anlamda David Hume ve Spooner’ın fikirleri arasında benzerlik ve farklılıkları ve Spooner’in ABD iktidarına yaptırımın imkansız olduğu şeklindeki nihai olarak vardığı sonucu açıkladım.
Spooner’in yayınları bazıları oldukça uzun olan monograflar olarak görünür. Örneğin, Unconstitutionality of Slavery (Köleliğin Anayasaya Aykırılığı) 294 sayfa, The Law of Intellectual Property (Entelektüel Mülkiyet Yasası) 240 ve Trial By Jury (Jüri tarafından Yargılanma) 224 sayfadır. Diğerleri izafen daha kısadır. Bugün Spooner tarafından yazılmış olan herşey editi Charles Shively tarafından yapılmış olan altı ciltlik The Collected Works of Lysander Spooner’da (Spooner 1971). (Lysander Spooner’in Toplu Çalışmaları) bulunabilir. En dikkate değer istisna 1977’de yeniden yayınlanıncaya kadar çok fazla bilinmeyen Smith’in (1992, xvii)’da belirttiği gibi Vices Are Not Crimes’dır (Kötü Alışkanlıklar Suç Değildir). Bu makaledeki refernaslar – Vices Are Not Crimes hariç – The Lysander Spooner Reader (Spooner 1992)’da ve The Collected Works’da (Toplu Çalışmalar) içerilmektedir.
Spooner köleliğe son derece karşı biriydi ve John Brown’ın sırdaşı ve dostuydu. Brown’un federal iktidarın Harper’s Ferry silah deposuna 1859 yılında yapmış olduğu başarısız saldırısına dair önceden bilgi sahibi olmalıydı ve hatta Brown’ın hayatını bağışlamasını Virginia valise Henry A. Wise’dan talepten etmişti.[iii] Herhalükarda ABD İçsavaşına gelince Spooner, Kuzey’in kendi istediklerini haksız bir şekilde Güney’e yüklediğine inanmaktadı. Onun bakışaçısının benzersiz olduğu söylenmelidir. Zamanla ABD iktidarının değeri ve meşruiyetine dair daha da şüpheci olmuştur. Spooner, The Unconstitutionality of Slavery (Köleliğin Anayasaya Aykırılığı) gibi erken dönem yazılarında ABD Yüksek Mahkemesi’nin (Supreme Court) köleliği tamamen yasaklamasını ya da Kongrenin onu yasadışı kılmasını tartışmıştır. Anayasa’nın destekleyicisi değildir fakat değiştirilinceye ya da yerine yeni bir anayasa konuncaya kadar riayet edilmelidir, düşüncesinde olmuştur. Fakat bakış açısı gitgide değişti. Son dönem çalışmalarından olan, köleliğin son bulmasından sonra yazılan No Treason (İhanet Yok) gibi seri çalışmasında iktidara karşı ağzına geleni söylemeye devam etmiştir. Onun insanların rızasının aksine uygulama içinde olduğunu düşünmekteydi ve daha çok ABD’nin politik sistemine yoğunlaşarak ve ikna edici bir şekilde tartışarak iktidar ve rızanın uyuşmayacağını, ABD iktidarının meşru olamayacağını ve ABD Anayasası’nın yalan olduğunu düşünüyordu.
Alexander (1950, 212, fn 52) garip bir sıra düzenine sahip olan No Treason’ların sadece I, II ve VI numaralı olanlarının bulunabildiğini bildirir. Diğer bölümlerinin hiç var olmadığı büyük olasılıktır. Spooner 1871 yılında yazdığı bir mektupta sadece bu üç tanesinin “yayınlanmış varolan nüshalar” olduğunu yazar.[iv] İlk iki bölüm 1867’de yayınlanmış ve VI. Bölüm 1870’de ortaya çıkmıştı. Spooner bunlarda bu makalenin konusu olan rıza ile iktidar etmenin anlamını araştırır.
Spooner’in No Treason’un ilk bölümünde halletme teşebbüsünde bulunduğu ilk konu çoğunluğun zorbalığı olarak düşündüğü çoğunluk iktidarı konusudur. Kitlelerin arzularını anlamanın bir yolu güç açısından olmalıdır. Herhalükarda, rızaya dayalı iktidar, der, sadece ‘en güçlü partinin rızası’ anlamına gelmemelidir. (Spooner 1867a, 6). Dünya üstündeki tüm zorbalar bu denemeyle karşılaştırılabilir. Şu bilindik bir başlangıç noktasıdır: örneğin Troçki’nin vardığı hüküm olan ‘her devletin güç üstüne kurulduğu’nu, önemli Alman sosyoloğu Max Weber’in (1970, 78) iktidarı ‘fiziki gücü meşru kullanma tekeli’ne sahip olan kuruluş tanımlamasına vardığı hükümleri reddetmek. Meşruiyetin koşuluna ekler yapmak tanımlamayı büyük ölçüde güçlendirmiş görülür. Ve meşruiyet nasıl elde edilir? Belki de bu günlerde ve çağda bir seçimi kazanarak. Bundan dolayı Spooner’in rıza ile iktidardan kastettiği şeyi düşünmeye yaklaştık. O rıza ile hükmetmekten ‘en fazla olan tarafın rızası” anlamına gelmediğini anlatmak için oldukça emek sarf eder (Spooner 1867a, 7). Elbetteki pek çok insan için çoğunluğun yönetimi -güçten ziyade sayı ile tasavvur edilmiştir – demokrasi demektir. Fakat azınlıkların da yetkilerinin olduğunu söyler Spooner. Kadınlar ve erkeklerin – bir seçimi kazanmış olmalarından dolayı – bir grup ya da kişi tarafından ortadan kaldırılamayacak ‘doğal hakları’ vardır. Bu bir gaspın ‘kendine haydut diyen biri tarafından… ya da kendine iktidar diyen milyonlara bakılmaksızın uygulanabilir (7). Amerika Devrimi, herşeyden sonra, azınlığın (sömürgede yaşayanların) çoğunluğun (Britanya İmparatorluğu) kontrolünden iktidarı geri alması durumudur. Eğer bunun meşruiyeti var ise pek çok Amerikalının inandığı gibi bugün azınlıkların özgürlüğü aynı şekilde meşrudur.
Şimdi politik zorunluluğun merkezi konusu üzerine odaklanırken Spooner ABD iktidarının yönetirken otoritesinin ne olduğunu sorar. Yönetim için bir ulusun hakkının sadece rızaya dayalı olarak kurulabileceğine karar verir. İktidar güç vasıtasıyla değil çoğulculuk (çoğunluğun rızası ile) yoluyla meşruiyet kazanabilir (9-10). Bundan dolayı meşru bir iktidar “vergi ya da kişisel hizmetle her bireyin katkıda bulunması gereken bağımsız, bireysel rızası ile iktidar desteklemesine” ihtiyaç duyar. Bunun hepsinin, ya da hiçbirinin, uygulanması zorunludur. Bir kişinin rızası herhangi bir başkasının rızası kadar gereklidir.(11). Rıza sadece evrensel değil aynı zamanda asla farazi olmamalıdır: “Eğer bir kişi asla razı değilse ya da iktidarı desteklemek fikrinde değil ise, bu onu desteklemeyi reddettiğinden dolayı güvenini kaybettiği anlamına gelmez” (11) rızanın anlamına dair bu anlayış Bağımsızlık Deklerasyonu’nda da yer alır. Spooner burada modern yazarlardan Robert Paul Wolff’un In Defense of Anarchism (Wolff 1976) (Anarşizmin Savunusu) kitabındaki duruşuna benzer. Wolff aynı fikirde olanların doğrudan demokrasisine dayanmaksızın, yani yürürlüğe giren her yasaya her bireyin onayı olmaksızın tüm yönetim biçimlerinin yetkisiz olduğunu iddia eder:
Oy birliği karar alma yöntemlerinde oldukça açık şekilde meşru olarak düşünülüyor; diğer biçimler bu amaç ile uzlaştırma olarak sunulur ve bunun lehine iddialar oy birliğine dayanan demokrasinin otoritesinin çoğunluk yönetimi ya da temsilci kullanma zorunluluğu ile ölümcül olarak zayıflatılmış değildir.(Wolff 1976, 27)
Spooner’e göre daha az doğrudan demokrasi biçimi “ölümcül olarak zayıflatılmış” olandır. Wolff’un iddiası sezgisel, onun akademik kitabının amacı ideal demokrasinin ne olduğunu göstermeyi düşünmek iken, Spooner’in perspektifi hiç de felsefi değildir. Wolff gibi her yasayı her kişinin onaylamasının imkansız olduğunu kabul etse de (Spooner 1852, 132) yine de o, yönetmede rıza için oy birliği ve doğrudan olmaktan ısrarcıdır.
STEVE J. SHONE Department of Political Science University of Northern Iowa
Çev: Alişan Şahin
Not: Bu seri makalenin bütünü Anarchist Studies’in 15 Vol. 2 sayısında yayınlanmıştır.
[i] Jüriyi geçersiz kılma jürinin yönetmelikleri takip etmeyi reddetmesi ve beklenmedik kararlar alması durumunu açıklayan bir kavramdır. O.J. Simpson’un beraatinin ardından hemen hemen beş yüz adet konuyla ilgili bilimsel makale hukuk dergilerinde yer aldı ve şaşırtıcı olmayan bir şekilde birkaç tane yazar uygulamayı takip ederek ve onaylayarak Spooner’e geri döndü. Bkz. Örneğin, Conrad 1998, Ostrowski 2001, Shone 2004.
[ii] Makalede daha sonra bir yerde işaret ettiğim gibi anarşistler kuşkucu kalmayı tercih ederken liberaller iktidarın haklı kılınabileceği sonucuna varma eğilimindedir.
[iii] Brown, John Brown’s Body adlı şarkıda anılır. Bu talep için Bkz. Lysander Spooner, “Sirkülerin yazarı” adıyla isimsiz olarak Virginia Valisi Henry A. Wise’a mektup yazar. 2 Kasım 1859, Lysander Spooner manuscripts collection, Department of Rare Books and Manuscripts, Boston Public Library.
[iv] Lysander Spooner’den Hon. B. F. Perry’e mektup 5 Mayıs 1871, Lysander Spooner manuscripts collection, Department of Rare Books and Manuscripts, Boston Public Library
Romanyalı tiyatro yazarı Ionesco’nun İspanyolca yayınlanmış röportajının bir kısmını sizler için çevirdim. Alt yazı için ayarlar kısmını kullanabilirsiniz.
Eugène Ionesco: “Kültür, insanları birbirine bağlayan en son şey”
Çev: İlker Kocael
Meşhur tiyatro oyunu “Kel Şarkıcı”nın yazarı Eugène Ionesco, biraz sinirli. Bu konuşmasında özellikle siyasetin ayrıştırıcılığına karşı kültürü korumamız gerektiğini anlatıyor.
Tarihte ve özellikle içinde bulunduğumuz coğrafyanın insanlarının tarihinde özgürlük, eşitlik ve adaletli yaşam adına ortaya çıkmış olan hareket ve oluşumlar bugün için ne ifade eder?
Bunun geleceğe yönelik özgürlükçü yaşam alanlarının kurulması ve oluşturulmasında doğrudan bir etkisinin olacağını düşünmek safdillik olur. Ama merak da bir rahatsızlık vesilesidir ve bu rahatsızlık aslında yeni bir şeyin varlığı ve oluşumu için ilk kalkış noktası.
Fütüvvet, Ahilik ve Ahi Birlikleri ve bu birliklerin bir yaşam önerisi ve yaşam biçimi sunmaları göz ardı edilecek gibi değildir. Özellikle baskın olan ve kitlelere sunulan tarihçiler ve onların tarihçilik anlayışı, milliyetçilik ve kimi dindar görünen ideolojiler ile kuşanmıştır; sathi, kaba ve oldukça manipülatiftir.
En azından bu zihniyeti törpülemek maksadı ile var olan tarih çalışmaları yeni bir gözle okunmaya çalışılmıştır. Özellikle anarşizm ve anarşist antropolojinin bunun için kimi veriler sunduğunu da düşünerek bu deneme kitabı ortaya çıkarılmıştır.
Peki, TDK’nın “Bazı ilkel toplumlarda doğaüstü güç ve etkisi olduğuna inanılan canlı veya cansız nesne, tapıncak, sanem, fetiş” tanımından hareketle Allah’a eş koşan yani şirk olarak adlandırılan nesneler, imajlar ve kişilikleri açığa çıkarmak salih insanların maksatlarından biri değil midir? Bunların açığa çıkarılması ve teşhir edilmesi elzem bir çalışma değil midir? Kur’an ve Hz. Muhammed’in fikri ve imani olarak kalkış noktası olan İbrahimi put ve şirke dair kavrayışların bugüne izdüşümleri sorumluluk alanlarımız içinde değil midir?
Bugün belki de binlerce özne, nesne ve kurum put ve şirk kavramları ile tanımlanacak durumdadır. Eğer bu kültürün evrensellik tanımı içinde aranacak şirk var ise görmek ve göstermek sorumluluk alanlarımız içindedir elbette. Bu sadece Müslüman, Hristiyan ve Musevilerin değil, herkesin görevi olmalıydı. Şöyle ki: en uç örnek olarak Ateistleri örnek verirsek, Dünya hayatında iktidar elde etmek ve büyüklük taslamak dindarlar için şirk olarak görülmesi gerekirken, ateist bile olsa, her insanın kendi kişisel erkini toplumlar ve kişiler üzerinde kurmak çabasında olan, dini olmasa da içinde büyüdüğü kültürün verileri dolayısıyla ve onun ürünü olarak bireyler kendi erklerini ona (kişi, hükümet, kurum vb.) teslim etmelerini isteyen güce karşı koymak zorundadır. Bu bireyin özgürlüğünün en önemli koşullarından biridir. Dindar biri için ise dünyevi özgürlük halini korumanın yanında o, Allah’ın yerini alma çabasında olduğundan dolayı (yargı erki, yönetme erki ve idare etme erkini zorla ya da çeşitli yöntemlerle rızasını alarak) şirk olarak görünmek durumundadır. Uhreviyat ile alakaları olmayanlar dünyevi hallerini ve özgürlüklerini (doğal durumlarını) korumak ve kendilerine sahip çıkmak durumundadırlar. Mesele insanlığın özgürlük problemiyle doğrudan ilişkilidir.
İbn-ül Arabi’nin put ve putlara dair aşağıdaki sözleri Kur’an’ın ifade ettiği put kavramını oldukça iyi ifade etmektedir.
“Bilmelisin ki, alem ancak Allah karşısında yoksul ve hor olabilir. Öyleyse Allah’tan başkasının karşısında zelilleşen ve başkasına muhtaç olan, ona bel bağlanan ve ona eğilen herkes, putperesttir. Muhtaç olunan ise, put (vesen) diye isimlendirilirken, muhtaç olan, onu ilah diye adlandırır. Putların en görünmezi heva, arzu gücü iken en kesifi, taştır.(Putlar latiflik ve kesiflikte) bu ikisinin arasında sıralanır.”[1]
Yani put sadece görünen ve dokunulan değildir. İnsan davranış ve duruşundaki haller de put ve şirk ile tanımlanmaktadır. Allah’ın sıfatlarının bir kısmı insana yakıştırılırken bir kısmı ondan azade kılınmıştır. Örneğin: Kibriya: en kibirli olan anlamına gelirken en büyük ve her şeye gücü yeten, her yerde hazır ve nazır olana ve tüm mülkün sahibi olan vb. gibi sıfatlarla tanımlanan Bir Allah’a eş koşmak insanlar arasında yaygın bir hal halini almıştır. Bunun yanında her gün namazında ve niyazında olan, iyilik, doğruluk, ahd-e vefa, diğerkâmlık vb. meziyetlerine övgüler dizen insanlar bu putların öyle ya da böyle savunuru, hayranı ve tapınanı olmuştur. Akli ve nakli hiçbir şeyin onları uyaracak hali ve mecali kalmamış görünmekte.
Görünmez ama bir o kadar da dokunulabilen nesne olarak put; içimizde ve yaşamımıza içkin olan en önemli put para ve para kazanma hırsı olarak duruyor. Para kazanma hırsı çağdaş toplumların insanı için kritik önemdedir. Bugünün insanı bunu elde etmek maksadıyla varlığını ve şuurunu kaybetmiş durumda… Kapitalizm adı verilen düzen ulus devleti ile beraber her yerde hazır ve nazır ama elde edilmeyi bekleyen görünür-görünmez ama hayatı bütünüyle etkileyen para putunun adına inşa edilmiş bir devletin düzenidir. Uğruna ölünen ve öldürülen, insanların kendilerini feda ettikleri zıvanadan çıkmış bir hırsın elde etmek için çalıştığı bir hedeftir para. Para, hırs ve kibrin adıdır. O, devlet ve onun düzenlediği değerler sistemi ile ve suretiyle var. Bu put kapitalist toplumun – diğer toplumsal sistemleri bundan bigane kılmıyorum ama onun asıl sahibi kapitalizmdir – canıdır. Ona isteyerek ya da istemeyerek herkes tabi olmak ve çoğunluk için tapınılmak ve “mülk”ün sahibi olmak durumundadır. Para ile mülkün sahibi olunacağı sanılmaktadır. Asıl sahibinden ziyade mülk artık paranın ve “devlet”indir!
“Aklın zorunlu hükmüne göre ilah etkiye konu olmaz. Onların taptığı ilah ise, kendisi ile oynanan bir ahşap veya temizlikte kullanılan bir taştır.”, “İşler Allah’ın elindedir ve işlerdeki hüküm Allah’a aittir”[2] der, İbn-ül Arabi. Hiçbir etkiye konu olmamak üzerine tartışma yürüten Arabi, bilinmek isteyip ademi yaratmasıyla bir alakaya (tanınmak, bilinmek için) tabiidir. Bunu bir etki olarak adlandırmaz anlaşılan.
İnsan ve Allah arasındaki bu tanınma/bilinme ilişkisi Allah’ın kendi yerine başka ilahlar arayan insanları farklı şekillerde tanımlamasına vesile olmuş görünür. Buradaki tutarlılık dikkat çeker. Bundan dolayıdır ki, Müşrik ve Kafir arasında fark vardır. Hristiyan ve Museviler ile Müslümanlar arasındaki farka dikkat çeker ve açıklama yapar İbn-ül Arabi. Mesele gene şirk etrafında döner.
“Bilmelisin ki bütün müşrikler kafirdir. Çünkü müşrik, şirk koştuğu ve kendisini ilah edindiği şey hakkında arzusuna uyar, İlah’ın mutlak birliğinden yüz çevirir ve İlah’ın birliğine götüren ayet ve delilleri incelemekten onları gizler. İşte, zahirde ve batındaki bu örtme davranışı nedeniyle de, kafir (örten) diye isimlendirilirken Allah ile birlikte ilahlığı Allah’tan başkasına nispet ettiği için de müşrik diye isimlendirilmiştir. Böylelikle müşrik, iki nispet kabul etmiştir. İşte müşrik ile kafir arasındaki fark budur.”[3]
Böylece daha ince bir noktaya gelerek der ki:
“Hz. Peygamber bize ehl-i kitaba aykırı davranmayı emretmiştir. Bunun nedeni, onların kitabın bir kısmına inanıp bir kısmını inkar ederek bunun ortasında bir yol tutmayı istemiş olmalarıdır. Hz. Peygamber ise bize belirli hükümlerde ve zikrettiğimiz hususta [putperestliğe karşı çıkmak ve Allah’ın birliğine inanmak-b.n.-] karşı çıkmayı emretmiştir. Onlara bütün konularda karşı çıkmayı emretmiş olsaydı hiç kuşkusuz ki, bize emretmiş olduğu imana da aykırı davranmamız gerekirdi. Öyleyse ehl-i kitaba kayıtsız anlamda karşı çıkmak, geçerli değildir. İşte bu ‘ehl-i kitaba muhalefet edin’ hadisinin anlamıdır.”[4]
Anladığımız kadarıyla Kur’an ayetlerindeki en temel önerme şirk kavramı etrafında odaklanmaktadır. İnsanı insan yapan özelliklerin başında Allah’a ibadet, ona eş koşmamak gelmektedir. Bu bizce insanın doğal haline (doğal “hukuka”) uymak maksadıyladır. Bu doğal hali bozan ise gene insandır. Kur’an baştan sona doğal halin bozulmasına dair yapılan tüm girişimlere ilahi cevap amacında görünür.
[1] İbn-ül Arabi, Futuhat-ı Mekkiye, 10. Cilt, 265. Bölüm, Musevi Makamdan, Putlardan Uzak Durma Menzilinin Bilinmesi. S. 63.(Vurgular bana ait)
[2] İbn-ül Arabi, Futuhat-ı Mekkiye, 10. Cilt, 265. Bölüm, Musevi Makamdan, Putlardan Uzak Durma Menzilinin Bilinmesi. S. 63
[3] İbn-ül Arabi, Futuhat-ı Mekkiye, 10. Cilt, 265. Bölüm, Musevi Makamdan, Putlardan Uzak Durma Menzilinin Bilinmesi. S. 67
[4] İbn-ül Arabi, Futuhat-ı Mekkiye, 10. Cilt, 265. Bölüm, Musevi Makamdan, Putlardan Uzak Durma Menzilinin Bilinmesi. S. 67 (Alıntıda köşeli parantez içindeki not bana aittir)
body {
background-color: #f0fff0;
font-family: ‘Times New Roman’, sans-serif;
line-height: 1.5;
padding: 15px;
}
p { font-size: 18px; }
Fetch WPForms Premium Add-on No-cost Guide
Grab WPForms Premium Extension No-cost Guide
Pro tip: Discover how to grab the WPForms Premium add-on for complimentary. Step-by-step guide to help you get started with advanced form creation.
Guide to Fetching WPForms Premium Add-on for Complimentary
Recommendation: Begin utilizing advanced form-building capabilities without financial commitment. This resource reveals how to acquire comprehensive features that typically come at a price.
First, explore reputable channels that offer trials or alternative versions of the tool. Many platforms provide time-limited access with full functionality. Engaging with these options can help in assessing the software’s usability for your projects.
Use online communities and forums to gather insights from other users who successfully obtained premium features without payment. Often, they share links or methods that can lead you to favorable outcomes, allowing you to implement powerful functionalities seamlessly.
Pro tip: Consider leveraging educational discounts or promotions offered by the developers. They frequently have special events that allow users to gain access to enhanced tools either at a reduced price or through limited-time offers.
Ensure to follow installation tutorials and user guides available through various tech blogs and YouTube channels to maximize your experience. This will help you navigate through setup processes effortlessly, ensuring you take full advantage of the capabilities available to you.
Where to Find Reliable Sources for WPForms Premium Grab
Recommendation: Don’t overlook trusted review sites that analyze various tools. Such platforms can guide you to compatible sources and offer insights into potential complimentary trials.
Additionally, consider exploring sites offering comprehensive comparisons of utilities. These may highlight promotions or allow you to subscribe for test periods.
Integrate with email marketing services to efficiently manage leads. Use the appropriate add-ons to sync submissions with your preferred platform.
Pro tip: For those looking to gather more detailed information, you can find resources like the following link: free wpforms premium download. This may lead you to more viable opportunities and current deals.
Utilize spam protection features such as Honeypot or Google reCAPTCHA. Enable these options in the settings to decrease spam submissions.
Important: Enable AJAX form submission. This option reduces page reloads, enhancing the user interaction and improving overall speed.
Recommendation: Lastly, subscribe to newsletters from software providers; they occasionally announce special events or giveaways related to their offerings, providing an excellent chance for access at no cost.
Important: Test responses frequently after making adjustments. Submit varied data sets to ensure all settings function as intended and user experience remains seamless.
Once the installation completes, activate the extension by clicking the “Activate” link.
Note: Save the changes, and proceed to configure the settings to suit your requirements.
Publish your form on pages or posts by using the shortcode generated for easy integration.
Adjust file upload size limits to accommodate larger documents. Navigate to the form settings and specify the maximum size in megabytes.
Pro tip: Monitor form abandonment rates to identify potential issues. Analyze statistics and adjust the form layout or required fields accordingly.
How to Configure WPForms Premium Settings for Optimal Performance
After activation, locate the newly added option in your dashboard menu. Click on it to access the settings.
Important: Create your first form by using the user-friendly drag-and-drop interface provided. Customize the fields as needed.
Important: Choose the ZIP file of the form solution you acquired. Click “Install Now” to begin the uploading process.
Step-by-Step Instructions for Installing WPForms Premium on Your Website
Pro tip: Implement custom validation for specific fields. Set rules to ensure users provide accurate data by adding regex patterns or setting required fields.
Note: Regularly update the software version to benefit from performance enhancements and security patches. Check for updates in the dashboard frequently.
Optimize notification settings by customizing email alerts. Adjust the sender name and address for better recognition and reduce the notification frequency to relevant submissions.
Enter your license key in the designated field to enable updates and premium features. This key is typically available in your account on the vendor’s website.
Recommendation: Another option is checking reputable forums or communities dedicated to web development and design. Members frequently share insights regarding discounts or legitimate ways to access various utilities.
Keep in mind: Access your website’s admin dashboard. Navigate to the “Add-ons” section on the left-hand menu.
Click on “Add New” and then select the “Upload Add-on” button at the top of the page.
To acquire the sought-after tool, consider visiting authorized websites that showcase trial versions or limited-time promotions. These platforms often feature current offers and could provide access without any financial investment.
Recommendation: Test the form to ensure it functions correctly and captures user responses as expected.
Pro tip: Utilize conditional logic to streamline the user experience. Display or hide fields based on user input, ensuring relevant questions are presented.
Açıkçası hayatı bir utanç hikâyesiydi. Dışarıdan belki bir Bolşevik gibi görünüyordu ama aslında sadece birbolshie [1] idi. Hayata kötü başlamıştı ve hayatı giderek kötüye gitmişti. Bir ara Prag’daki rakip iki anarşist gazetenin editörlüğünü yapıyor ve kendi yönettiği iki gazete arasında rezil bir polemik yürütüyordu. Yine editörlüğünü yaptığı prestijli Animal World dergisi için fantastik hayvanlar uyduruyor, sokaklardan çaldığı köpekleri “cins” hayvan diye satıyordu.
1980’lerin ortalarından itibaren insan merkezli bir teori olan toplumsal ekoloji ile bağlantılı Murray Bookchin gibi kimi yazarlar derin ekolojiyi “ekofaşizm” ve Hitler’in “Nasyonal sosyalist” hareketi ile bağlantılandırma girişim içindedirler. 1987 tarihli “Social Ecology Versus ‘Deep Ecology’” adlı eseri Amherst Massachusetts’te ABD Yeşillerinin Ulusal Buluşması’na onun ayrılık yaratan, anti-komünist, hizipçi konuşmasına dayanır (ör. folk şarkıcısı Woody Guthrie “Merkeziyetçi bir Komünist Partisi taraftarı” olarak reddedilmiştir). Bookchin’in bu denemesinde ekofaşizm ve Hitler ile derin ekolojinin işbirliğine dair pek çok gönderme vardır. Daha genel olarak ifade edersek Bookchin’in bu makalesinde derin ekoloji “zehirli bir ideolojik çöplük”tür.
Bookchin’in denemesi derin ekolojinin gerici bir hareket olduğu bakış açısını
gösteriyordu. Acı ve kendi kendini onaylayan tonuyla derin ekoloji ve toplumsal
ekoloji arasında gerekli olan entelektüel değiştokuşu zehirlemeye hizmet
ediyordu. Bu deneme, derin ekolojiye kökten bir karşıtlıkla, Bookchin’in
toplumsal ekolojisinin insanlık için önemli bir görevi olduğunun da çerçevesini
çiziyordu. İnsan düşüncesi “doğanın kendini bilinçli hale getirmesi”dir.
İnsanlığın zorunlu hedefi doğayı bilinçlice değiştirmek ve (büyüklenerek)
“biyotik çeşitliliği bilinçlice artırmak”tır. Bookchin’e göre toplumsal
düzenlemeler (insanlığın hedefi (toplumsal ekolojide görüldüğü gibi)
gerçekleştirilir ya da gerçekleştirilmez) çok önemlidir. Bu toplumsal
düzenlemelere hiyerarşik olmayan toplum, karşılıklı yardımlaşma, yerel ekonomi,
komünalizm vb. dahildir ki bunların hepsi anarşist geleneğin bir kısmında
görülebilir. Toplumsal ekoloji için insanlık ve uygarlığının intibak edeceği ve
içinde var olacağı doğal hukuk yok gibi görünür. Temel toplumsal ekolojik görüş
açısı insan müdahaleciliğidir. Doğaya insanlığın çıkarları için şekil
verilebilir.
Bir diğer “iddia” derin ekolojiyi destekleyen öne çıkan birilerince kimi
aşırı ya da tepkici ifadelere gönderme yapar. Örneğin, Bookchin, Dave Foreman’a
bir “ekobrutalist” [ekozalim olarak çevrilebilir] der ve bunu tüm derin ekoloji
taraftarları kuruluşlarına karalama maksadı ile kullanır. Foreman, Earth First!’ün en önemli
kurucularından biridir. O kurulmasına yardım ettiği Wild Earth dergisinde ve Wildland Projesi’nde değerli ekolojik
restorasyon çalışmasını yapmaya devam etmişti. Hepsinden öte önemli katkılar
yapmaya devam ediyor. Asla merkez-sağ orijinal politik görüşlerini
gizlememiştir. Harekette “solcu” olarak gördüğü ne var ise ona dair sağcı bakış
açısını bilgisiz yorumlarla yazılarında dökmüştür. Çevre mücadelesinde sınıf
bileşenleri olsa da çevre hareketi tüm sınıflardan insanları toplamıştır.
Bookchin’in Foreman hakkındaki yorumları (elbette toplumsal ekoloji
lekesizdir ve özeleştiriye ihtiyacı yoktur!) onun çağdışı ve gerici eylemleri
olduğu ya da Gandi gibi birinin dediklerine eşdeğer şeyler savunduğu
şeklindedir. Bunu kullanmak onun devasa katkılarını ve ahlaki otoritesini
reddetmektir. Gandi, Güney Afrika’da Boer Savaşında ve Zulu isyanında
Hintlileri Britanya’nın tarafına almıştı; 1940’ta İkinci Dünya Savaşı’nda
şaşırtıcı bir şekilde “Tüm Britanyalılara” Hitler’in onların kaderine dair ne
isterse kabul etmelerini ve bırakmalarını; sadece ruhlarını ve akıllarını
bırakmamalarını tavsiye ediyordu. Gandi’nin etkisi derin ekoloji hareketinde
özellikle Arne Næss gibilerde orijinal ve devam eden bir felsefi esin olarak
temel önemdedir. Bookchin denemesinde Næss’i “yüce Papa” olarak nitelendirip
fikirlerini reddetmiştir.
Janet Biehl ve Peter Staudenmaier gibi toplumsal ekolojinin diğer sözcüleri
bu garip çalışmaları devam ettirmişlerdir. (1995’te yayınlanan denemeler:
Staudenmaier ve Biehl’in “Ecofascism:
Lessons from the German Experience”, Staudenmaier’in “Fascist
Ecology: The ‘Green Wing’ of the Nazi Party and its Historical Antecedents”;
Biehl’in “‘Ecology’ and the
Modernization of Fascism in the German Ultra-right” makalelerine
bakınız.[Bu makale çevrilmiş olup itaatsiz.org’da bulunabilir]). Ortak
makalelerinde Staudenmaier ve Biehl “Gerici
ve dobra faşist ekolojistler “Dünya’nın insanlara üstünlüğüne vurgu
yapmaktadırlar” diyorlardı. Derin
ekoloji taraftarlarının çoğunun burada ayıplanıp tanımlanan şeyle hiçbir sorunu
yoktur. Ama bu elbette bu yazarların vardığı noktadır.
Staudenmaier’in makalesi oldukça dikkatlidir ve nasyonal sosyalizmin ortaya
çıktığında onun bazı ekolojik eğilimlerini ortaya koyuyor fakat son tahlilde
derin ekolojiyi, doğa sevgisini ve gerçekten de ekoloji hareketini
itibarsızlaştırmaktadır. Bookchin’den esinlenmiş bir gündemle onu yıkmaktadır.
Staudenmaier’e göre “en başlangıcında ekoloji yoğun gerici bir politik
çerçeveye bağlıydı.” Esasında bu deneme ekoloji hareketinin dışında
yazılmıştır. Amacı hümanizm ve toplumsal ekolojinin üstünlüğünü ileri sürmek ve
kötülemektir.
En kaba haliyle, açık havada ve şarkı, şiir, edebiyat ve felsefe ile
“Vatanı” ve doğayı öven alman faşizminin kimi taraftarlarından dolayı; Nazi
hareketinin bundan türediğinden dolayı ya da Hitler ve Himler gibi bazı önde
gelen Nazilerin iddiaya göre “sıkı vejeteryan ve hayvan severler” olmalarından
dolayı ya da organik çiftçiliği desteklediklerinden dolayı bir tartışma vardır.
Bunların derin ekoloji taraftarlarının eğilimleri olduğuna bir “delil” olduğunu
iddia ederler. Garip biçimde, benzeri bir iddia olan “nasyonal sosyalist”in
“sosyalist”in bir parçası olduğu üretilmiyor. Bu, tüm sosyalistlerin faşizme
eğilimleri vardır anlamına gelirdi! Bu iddiayla yazar Naziler ve Faşizmin esas
odağının tüm toplumu seferber edenin endüstriyel/askeri yıkıcı bir güç olduğunu
inkar etmektedir.
Hayvanlar, diğer insanlar ve bütün olarak doğa ile kimliklerin
paylaşılmasına adanmış gerekli ruhsal dönüşümlerle oluşan kaygılar; zorla
yapılmayan nüfus planlaması (sadece insanlık namına değil aynı zamanda ve daha
önemlisi diğer türlerin Yerkürede yaşamaları ve uygun yaşam alanlarında
çoğalmaları için zorunlu görünüyor), doğa sevgisi gibi derin ekoloji ile ilgili
bazı iddialar toplumsal ekoloji tarafından nefretle karşılanıyor ve aynı
biçimde bunun derin ekoloji taraftarlarının ekofaşizme doğru eğilimleri olduğu sanısını
güçlendiriyorlar. Derin ekoloji taraftarları, kimi toplumsal ekolojistlerin
kara çalmalarının aksine, nüfusun azalmasını ya da muhtemelen göç kontrolünü
biyoçeşitlilik perspektifinin onarılması olarak görür. Ve bunun göçmenliğin
kontrolü için çalışan faşistlerle bir alakası yoktur ya da bunun güya
etnik/kültürel ya da ırksal saflık ya da milli kimliği korumak adına
“yabancıları” sınır dışı etmekle bir alakası yoktur.
Sadece toplumsal ekolojide temsil edilen bir bakış açısı bu tehlikelerin
üstesinden gelebilir diye açıklar toplumsal ekoloji yazarları. Bu yanlış olsa
da, kişinin bu önemli teorik eğilimden bir şeyler öğrenebileceğine/öğrenmesi
gerektiğine inanıyorum. Derin ekoloji, ekoloji merkezli bir dünya bakış açısına
dayanan yeni ekonomik, toplumsal ve politik vizyon için bir potansiyele
sahiptir. Bilinen tüm toplumsal ekolojistler ileriye yönelik olarak önerilerini
sunuyor görünürken, geçmişteki insan merkezli ve ekolojik olmayan, anarşist
toplumsal teorinin hepsini bir araya toplar. Toplumsal ekolojinin temel öncülü
olan doğal dünyadaki toplumda insan-insana ilişkileri toplumun ilişkileri
belirler tezi sakattır. Bu kesinlikle de doğru değildir. Örneğin solcu
biyomerkezcilik oldukça arzu edilir hedef olan yerküreyi istismar edilmeye açık
kılabilirken, eşitlikçi, seksist olmayan, ayrımcı olmayan toplumu tartışır.
Derin ekoloji taraftarlarının sloganı olan “Önce Yerküre”nin (Earth First)
neden gerekli olduğunu ve gerici olmadığını açıklar. Solcu biyomerkezci derin ekoloji
taraftarları ekoloji bağlamı içerisinde ulusal ve uluslararası olarak insan
türünün sosyal adalet, sınıf konuları ve refahın yeniden paylaşımı meselesini
dikkate almak zorunda olduğumuza inanıyorlar. (Left Biocentrism Primer’in 4 noktasına
bkz.)
Derin ekoloji ve toplumsal ekoloji temel öncülleri çatışan tamamen farklı
yaşam felsefeleridir. Kanadalı ekofelsefeci John Livingston 1994’te yayınlanan
kitabı Rogue Primate: An exploration of human domestication’da şöyle yazar:
“Toplumsal
ekoloji yandaşları arasında insan nüfusu bağlamında Doğanın faydasını tartmaya
kalkışanları “ekofaşist” olarak damgalmak popüler oldu.”
Rudolf Bahro
Rudolf Bahro
Son derin-yeşil Alman ekofelsefecisi ve aktivist Rudolf Bahro (1937-1997)
kimi toplumsal ekoloji taraftarlarınca (örneğin Janet Biehl, Peter Staudenmaier
ve diğerlerince) gerçekten bir temelden yoksun olarak ekofaşist, Nazi
sempatizanı ve “manevi faşizmin” iştirakçisi bir ekofaşist olarak suçlanmıştı.
Fakat Bahro düşüncelerinde özellikle solcu ve yeşil ortodokslar olmak üzere tüm
ortodoksluklarla mücadele eden cesaretli, orijinal bir düşünürdü. Kullandığı
dil ve yazılarında gösterdiği gibi metaforlar onun Avrupa kültürüne dair
dikkate değer bilgisini ortaya serer. Fakat onun imajıyla şiirsel bir lisans
sahibi olduğu da söylenebilir: ona “Yeşil Adolf” denmekteydi. O bunu belki de
fikirlerinin karmaşıklığını gösterdiği için ve kitle toplumunu uykusundan
uyandırmak için gerekli görmüştü. Fakat bu ona karşı saldırıları canlandırmaya
hizmet etmişti. Bahro somut bir kitlesel toplumsal hareket kurmakla
ilgilenmekteydi. Bu politik olarak doğru olmayabilir ama Nazilerin
yükselişinden öğrenilebilecek şeylerin olup olmadığı üzerine çalışıyordu: “Bir bin yıllık harekete nasıl yol
gösterilebilir ya da kendini nasıl yönlendirebilir ve hangi organlarla: soru
budur.” (Bahro, Avoiding Social & Ecological Disaster,
s.278)
Özellikle yaşamıyla yaptıkları, Yerküre için gösterdiği derin hassasiyet ve
oldukça çeşitli teorik katkıları dikkate alındığında bu kaygılar onu bir faşist
yapmaz. Bahro, Doğu Berlin’deki Humboldt
Üniversitesi’ndeki sınıfına Murray Bookchin ve farklı bakış açılarına sahip
olan diğerlerini (mesela ekofeminist Maria Mies) konuşma yapması için davet
edecek kadar da açık görüşlüydü.
Toplumsal ekolojist Janet Biehl’in “‘Ecology’ and the Modernization of Fascism in the German Ultra-right” adlı makalesinde
Rudolf Bahro’yu tartışan toplam dört sayfa vardır.[1]
Ben Biehl’in vardığı sonucun tam tersi sonuca vardım. Ben maneviyata dayalı
soruları ortaya koyarak ekolojik krizden nasıl çıkılacağına dair bir Alman
olmak bağlamında oldukça cesur birini gördüm. Bahro, düşünceleri donmuş kabız
bir solcu değildi. Bahro, solun manevi kavrayışı kavramadığını görmüştü. Biehl,
nasyonal sosyalist hareketin yeniden incelenmesini istemekle Bahro’nun
“insanlara kendilerini Naziler olarak görmelerine izin” verdiği sonucuna varır.
Bahro, soldan bir kişi olarak Yeşil örgütlenmelerde en derin ekolojik
anlayışların tahrip edilmesi ve sulandırılmasında sol oportünistlerin,
toplumsal meselelere aşırı derecede hassas olmak adına görevlerinin ne olduğunu
anlamıştı. Kendilerine sıklıkla “eko-sosyalist” demekteydiler fakat ekolojinin
görevini tanımlamayı ve yeni bir radikal politikanın ne demek olduğunu asla
anlamamışlardı. Pek çok solcu için ekoloji sadece bir “eklenti”ydi ve bundan
dolayı dünyaya bakış açılarında bir dönüşüm yoktu ve bu bilinç asla
değiştirilmedi. Bahro’nun mücadele ettiği ve Alman Yeşil Partisi’nde olanlar
bunlardı. Bundan dolayı bu sol oportünizmi savunurken kendilerini görenler için
köktencilerin en köktenci felsefecisi Rudolf Bahro’ya zarar vermeye çalışmak
çok önemliydi. Bahro 1985’te üyelerinin endüstriyel sistemle ilişkiyi kesmek
istemediğini söyleyerek Yeşil Parti’den istifa etti. Bahro’nun yolu daha sonra
nereye giderse gitsin ekofaşist suçlaması böyle bir bağlamda konmuştur.
1984-85’ten sonra Bahro düşüncelerinde ezoterik ve bulanıktır. Buna Bahro’nun İngilizce’de yayınlanan son
kitabı “Avoiding Social & Ecological Disaster: The Politics of World
Transformation”’daki
Hristiyan/ezoterik paragraflarda ve aynı zamanda müflis Hindistanlı Bhagwan
Shree Rajneesh ile ilişkilenmesi delil
olarak gösterilir. Fakat Bahro toplumsal ve ekolojik felaketten kaçınabilmek
için toplum içinde manevi ve eko-psikolojik dönüşümün zorunluluğunun
farkındadır ki bu toplumsal ekolojinin desteklemediği bir şeydir. Bahro, Gandi
gibi, endüstriyel toplumdan kopuş için manevi direnci bulmak, içe, dünyaya
doğru bakmanın zorunluluğuna inanmaktadır. Gerekli olan bu yol birinin yolunu
kaybetmesi ya da manevi olarak aşırıya kaçmakla geçersiz olmaz.
Bahro’nun ekofaşist olduğuna dair iftiraya karşı desteğe ek olarak Saral
Sarkal’ın bakış açısını ifade edeceğim. Sarkal, Hindistan’da doğmuş fakat
1982’den beri Almanya’da yaşamaktadır. Sarkal, Bahro’nun radikal politik bir
arkadaşıdır (Her ikisi de Alman Yeşilleri içinde “Köktenci” olarak düşünülüyor)
ve aynı zamanda bazı nedenlerle onun yanında mücadele etmiş biridir. (Saral
1999 Kasım/Aralık’ında Nova Scotia/Kanada’da beni de ziyaret etmişti.) Sarkar
bastırılmış biyomerkezci bir bakış açısı ile yazsa da onu derin ekolojinin bir
savunucusu olarak düşünmem. Fakat o, Bahro’nun çalışmalarını ve Almanca
bağlamını bilir. Sarkar, Yeşil Parti’yi Bahro’dan bir yıl sonra terk etti.
Kendileri Bahro’nun son dönem çalışmalarına mesafeli olsalar da Sarkar ve Alman
eşi Maria Mies, Bahro’yu ekofaşist olarak görmezler. Sarkar, Alman Yeşilleri
ile ilgili oldukça fazla yazı yazmıştır. (United Nations University Press’ten
iki cilt olarak çıkan Alternative Politics in West Germany ve Zet Books’tan çıkan en son kitabı Eco-socialism
or eco-capitalism? A critical analysis of humanity’s fundamental choices’a
bkz.)
Bahro tüm fikirlerinde derin ekoloji hareketinde solcu biyomerkezci teorik
eğilimin önemli bir katkı sunanı ve destekçisidir. (Bahro’nun ölümünde yazdığım
ve Canadian Damesion, Mart-Nisan
1998i Cilt 32, Sayı 2 ve başka yerlerde yayınlanan “Tribute” (Hürmet) yazısına bkz.) Aralık 1995’deki bir mektubunda Bahro sol
biyomerkezci felsefenin “özcü vurguları ile” uyum içinde olduğunu ilan
etmiştir.
[1] Janet Biehl’in bu makalesinin çevirisi
İtaatsiz.org’da “Alman Aşırı Sağında
Faşizmin Modernizasyonu ve “Ekoloji”” adıyla dört bölüm halinde
yayınlanmıştır.
Sol tarafta bulunanlar BBZ’teki konuların başlıkları,[i] Sağdakiler ise Kur’an’daki[ii] başlıklar.[iii]
Bu benzerlikler tesadüf olabilir mi?
Res ipsa loquitur,[Şeylerin kendisi konuşuyor], iddiamı sunabilirim.Bu yazıların tesadüf olmadığı iddiasına dair açık argümanlar ortaya koyacağım. Şaşırtıcı olan bazı Kur’an surelerinin başlıkları ile Böyle Buyurdu Zerdüşt arasındaki bu çarpıcı benzerliğe dikkat edilmemiştir. Böyle Buyurdu Zerdüşt’ün 80 bölümünün başlıkları. İle Kur’an’ın 114 suresinin başlıkları arasında bir karşılaştırma yaparsak iki liste arasında belirgin bir yakınlık görebiliriz. Sure adları ile BBZ’de yer alan 80 başlığın 20-25 tanesi arasında şaşırtıcı bir benzerlik görünmektedir. Benzerliklerin bazıları hemen hemen aynı (Von den Dichtern/ Die Dichter; Von der Erlosung/ Die Erlosung), (Şairlere/Şairlere; Kefarete/ Kefarete Dair), bazıları semantik (anlam) (Vom Lesen und Schreiben/ Die Feder) (Okuma ve Yazma/Kalem Üzerine) ve bazıları ise sözcüksel (Von Kind und Ehe/Die Ehescheidung) (Çocuklar ve evlilik hakkında/Boşanma hakkında) veya zıt anlamlıdır (Die Heimkehr/Die Auswanderung) (Eve dönüş/Göç). Bu değerlendirme listelerinden bazıları göz önüne alındığında, paralellik daha da şaşırtıcıdı. Ör.: Von den Taranteln/ Die Spinne (Zehirli Örümcekler Üstüne/ Örümcek); Von den Fliegen des Marktes/Die Bienen (Pazar Yerindeki Sinekler Üstüne/Arı) oldukça tuhaf ve kehanet ve yarı-peygamberlik metinlerinde bulmayı bekleyeceğiniz türden başlıklar değildir.[iv]
İşte söz konusu benzerliklerin daha eksiksiz bir listesi:
Böyle Buyurdu Zerdüşt
Kur’an
Bölüm 1
Ahmed Ali Çev. İngilizce Sure Adı
Arapça Sure Adı
7
Okuma ve Yazma Üstüne
68
The Pen
Kalem
8
Dağbaşındaki Ağaç Üstüne
52
The Mount
Tur
10
Savaş ve Savaşçılar Üstüne
47
Muhammed (The War)
Muhammed
12
Pazar Yerindeki Sinekler Üstüne
16
The Bees
Nahl
17
Yaratıcının Yolu Üstüne
35
Thr Originator (The Creator)
Fatır
18
Yaşlı ve Genç Kadınlar Üstüne
4
The Women
Nisa
20
Çocuk ve Evlilik Üstüne
65
Divorce
Talak
Bölüm 2
28
Ayaktakımı Üstüne
109
Unbelievers (Disbelievers)
Kafirun
29
Zehirli Örümcekler Üstüne
29
The Spider
Ankebut
31
Gece Türküsü
92
The Night
Leyl
36
Kültür Ülkesi Üstüne
90
The Earth (The Countryside)
Beled
39
Ozanlar Üstüne
26
The Poets
Şuara
40
Büyük Olaylar Üstüne
56
The Inevitable (The Event)
Vakıa
41
Falcı
21
The Prophets
Enbiya
42
Kurtarma Üstüne
25
The Criterion (On Redemption)
Furkan
43
İnsanca Öngörü Üstüne
76
Time (Man)
İnsan
43
İnsanca Öngörü Üstüne
114
Men
Nas
Bölüm 3
45
Gezgin
17
The Cildren of Israel (The Night Journey)
İsra
48
Güneş Doğmadan
91
The Sun
Şems
48
Güneş Doğmadan
89
The Dawn (Daybreak)
Fecr
48
Güneş Doğmadan
113
The Rising Day (Daybreak)
Felak
52
Dönmeler Üstüne
109
The Unbelievers
Kafirun
53
Yuvaya Dönüş
59
Confrontation (Exile)
Haşr
Bölüm 4
63
Krallarla Konuşma
67
The Kingdom
Mülk
70
Öğleyin
93
Early Hours of Morning (The Bright Day)
Duha
72
Akşam Yemeği
103
Time and Age (The Declining Day)
Asr
73
Yüksek İnsan Üstüne
87
The Most High (The Highest)
A’la
77
Uyanış
75
The Resurraction (The Rising)
Kıyamet
80
Belirti
98
The Clear Proof
Beyyine
Not:
1. İngilizce sure isimlerinden parantez içine almış oldukların yazarın Ahmed Ali’nin çevirisinden farklı olanlarıdır. (Ç.N.)
2. Arapça sure isimleri heryerde aynı olsa da yaralandığım Meal Ali Bulaç’ın mealidir. (Ç.N.)
Kur’an ve Böyle Buyurdu Zerdüşt kitabının sıklıkla bazıları insanlarla konuşan ve peygamberle sohbet eden renkli bir hayvanlar alemine referans yaptığını belirtelim. Kur’an şu hayvanlarla konuşur: karınca, arı, örümcek, inek, fil, eşek, sinekler, kelebekler. Bu hayvanları Böyle Buyurdu Zerdüşt’te geçen, aşağıda sıraladığım hayvanlarla karşılaştırın: Sinekler, Zehirli örümcekler, maymunlar, inekler, eşekler, aslanlar, kartallar, yılanlar, develer, ejderhalar. Bu çeşitli türden hayvanları sık sık anılması her iki eserin de ortak ve önemli özelliğidir. Ve bu referanslar silinseydi çalışma oldukça farklı bir şey olurdu. Bu benzerliğe dair iki özel örnek özel bir vurguyu hak ediyor. Nietzsche “alacalı” inekle konuşur (Z I:1) ve sure 2 ayet 69’da Kur’an “parlayan” inekten[v] bahseder. BBZ II. Böüm: 30. başlık olan “Ünlü Bilgeler Üstüne” isimli kısımda,
“…oysa kentlerde barınır besili ünlü bilgeler, – yük hayvanları.”
Çünkü hep eşekler gibi halkın arabasını çekerler onlar!”[vi] derken bu bize Sure 62 (Cuma Suresi) ayet 5’i hatırlatır: “Kendilerine Tevrat yükletilip de sonra onu (içindeki derin anlamları, hikmet ve hükümleri ile gereği gibi) yüklenmemiş olanların durumu koskoca kitap yükü taşıyan eşeğin durumu gibidir.”
Aynı şekilde, her iki eser farklı kategorilerde insanlara gönderme yapan başlıklar bulunuyor: peygamberler, şairler (ozanlar), vb. kategorileştirmeler arasındaki uyum mükemmel olmasa da Nietzsche’nin kategorileri Kur’an’ınkileri çağrıştırıyor ve bir tür paralellik ve metinlerarasılığı isbat ediyor gibidir. BBZ II:26 “Rahipler Üstüne” (Von den Priestern), II:27 “Erdemliler Üstüne” (Von den Tugendhaften), II:28 “Ayaktakımı Üstüne” (Von Gesindel), II:30 is “Ünlü Bilgeler Üstüne” (Von den berühmten Weisen), II:38 “Bilginler Üstüne” (Von den Gelehrten), II:39 “Ozanla Üstüne” (Von den Dichtern) ve III:52 “Dönmeler Üstüne”(Von den Abtrünnigen). İnsan kategorilerinin benzerlerini Kur’an’da da buluyoruz: Sure 21 “Enbya” yani Peygamber (Die Propheten), 23 “Mü’minün” yani İnananlar (Die Glaubigen), 26 “Şuara” yani Ozanlar (Die Dichter), 39 “Zümer” yani Birlikler (Die Scharen), 63 “Münafikun” yani Münafıklar/İki yüzlüler (Die Heuchler), ve 109 “Kafirun” yani Kafirler/İnanmayanlar (Die Unglaubigen).
Bu iki eser arasında belirgin üslup benzerlikleri de vardır. Özellikle ortak bir yapıya sahiptirler. Hiçbiri bir deneme değildir fakat gerçekten her bir eser farklı başlıklandırılmış bölümlerde farklı fikir serilerini ifade etmektedir. Her biri farklı bir tema geliştirse de bu bölümler arasında açık çizgisel bir bağlantı yoktur. Her iki durumda, anlatıcı diğer araçların yanı sıra esrarengiz bölüm başlıkları ile elde edilen sürpriz ve gizem duygusu yaratır (Aslında Kur’an ile ilgili olarak, bu edebî motivasyon, 20, 36, 38 ve 50. sûrelerin başlıklarında alfabedeki bazı harfler bulunan tuhaf başlıkların izahı olarak ileri sürülmüştür.) Her iki kitaptaki pek çok bölüm lirik, imgesel ve rüyamsı bir havadadır.
Ayrıca her iki kitabın isminin yüksek sesle okunmaya ve konuşmaya gönderme yapması dikkate değerdir. Böyle Buyurdu Zerdüşt’ün ilk bölümünün başlığı “Zerdüşt’ün Konuşmaları”dır. Ve “Kur’an” kelimesi ‘sözlü çağrı’ kelimesi ile ilişkilidir. Kur’an-ı Kerim selefi olan Tevrat’ın aksine sözlü olarak indirilmiş ve tebliğ edilmiş bir peygamberlik kitabıdır. Nietzsche’nin başlığı, Kur’an gibi, çalısmasının, insanlığa sözlü olarak tebliğ edilen bir peygamberimsi mesajlar koleksiyonu olduğunu işaret ediyor. Ama aklımızda tutmamız gereken bir diğer özellik İncil’in aksine Kur’an’ın varsayımsal olarak tek bir kişinin eseri olmasıdır ve bundan dolayı Böyle Buyurdu Zerdüşt’te şampiyonluğu yapılan bireycilik için uygun bir modeldir.
Nietzsche’nin Kur’an’a aşinalığı mantıklı mıdır?
Nietzsche’nin Kur’an’ı okumadığı ihtimal dahilinde değildir. Din eleştirisi ile ilgilenmekteydi ve sadece İncil ve Eski Ahid’i değil Manu Kanunnamesi gibi Şarkın kutsal kitabı benzeri mümkün olan tüm klasikleri okuyordu. Dahası biz Kur’an’ın bir kısmının Martin Luther tarafından tercüme edildiğini biliyoruz ve Protestan gelenekte Kur’an farkındalığı vardır. Nietzsche’nin çalışmalarında Muhammed’in ismi en az on iki defa yer alır. Nietzsche’nin doğumundan dört yıl önce, 1840’ta, Kur’an’ın yeni bir Almanca tercümesinin Ludwig Ullman ya da başka çevrelerde haham Lion Baruch Ullmann tarafından yapıldığını biliyoruz. Bu durumda daha önce Kur’an Almanca’ya birçok defalar tercüme edilmişti. Ullmann’ın tercümesi Arapça’dan Almanca’ya yapılan ilk çeviri olmasa da İslamı açıkça aşağılayan bir tavır sergilemiyordu.[vii]
Ullman’ın tercümesi aşırı popülerdi ve ondokuzuncu yüzyılın sonlarında dokuz baskı yapmıştı. Belki de bunun nedeni eleştirel bir araçla bilimsel ya da alimce bir çeviri olmamasıydı. Herhakükarda iyi bir satışı ve dağıtımı yapılmıştı. Bir yandan Nietzsche’nin fikirlerinin oluşum yıllarında bu çevirinin popülerliği, diğer yandan Nietzsche’nin dinlere olan ilgisi göz önüne alındığında, Nietzsche’nin büyük olasılıkla Kur’an’ı bu çeviride okuduğu hemen hemen kesin görünüyor.
Son zamanlarda yayınlanan iki kitap Nietzsche’nin İslam’a dikkate değer bir hayranlığı olduğunu iddia ediyor.[viii] Ian Almond birçok nedenle oldukça ikna edici bir şekilde İslam’ın Nietzsche’de özel bir yer tuttuğunu ve İslamcı dünya görüşü ve kültürüne devamlı bir ilgisi olduğunu tartışır. Almond, Nietzsche’nin eserlerindeki İslam’la bu belirgin yakınlığı ortaya koyan bölümleri en ince ayrıntısına kadar analiz eder. Kur’an’da dünyanın “oyun ve dikkat dağıtma”[ix] benzeri bilindik alıntı dahi bulunmaz. Gerçekten de hiçbir alıntı olmasa da, yukarda da gördüğümüz gibi, Böyle Buyurdu Zerdüşt’ün Kur’an‘la birçok ortak başlığa vardr ve Almond’ın farkında olmadığı sayısız paralellikler görülebilir.
Böyle Buyurdu Zerdüşt ismi eserin Kur’an’ın bir örnek modeli olduğu iddiasını çürütüyor mu?
Böyle Buyurdu Zerdüşt ismi derhal kutsal ya da peygamberimsi kitapları akla getiriyor. Açıkça Zerdüşt’e referansta bulunulmasının tüm hikayeyi anlattığını varsayarsak, Nietzsche’nin marifetini hafife almış oluruz. Bu eserin ilham kaynağını gizlemenin, bunun okuyucu tarafından açık edilmesine bırakmanın Nietzsche’nin gerçek ilham kaynaklarını gizleme eğilimine daha uygun olduğunu iddia ediyorum. Birinin kitap yazarken kendi eğilimini maskelemesine dair Şen Bilim 381’de Nietzsche’nin söylemiş olduğu sözleri kendimize hatırlatmaya gereksinimimiz var:
Anlaşılabilir olma sorunu üzerine – Kişi yazdığında sadece anlaşılır olmayı istemez; kesinlikle sadece anlaşılmamayı da istemez. Birileri bu kitabı anlaşılmaz bulduğunda kitaba itiraz etmenin hiçbir şekilde gereği yoktur: belki de bu yazarın eğilimi böyledir – ‘herkes’ tarafından anlaşılmak istemiyordur. Her soylu ruh ve zevk, iletişim kurmak istediğinde izleyicilerini seçer; onu seçerken ‘diğerlerine’ karşı kendiliğinden engeller dikiyordur. Bir üslubun tüm incelikli kanunları buradan kaynaklanır: kulakları bizimkilerle uyumlu olanların kulaklarını açarken – yukarıda söylenmiş olduğu gibi kendiliğinden uzak dururlar, bir mesafe yaratırlar, ‘girişi’, anlayışı yasaklarlar.
İlginç bir şekilde, Nietzsche aynı bölümde, Zerdüşt’ün kasıtlı belirsizlik konusundaki konumunu onayladığını aktarır.
Yeryüzünde, erdemin tatlı duygularıyla uyanan ilham almış yaşlı eşeklerden ve kızlardan daha eğlenceli bir manzara tasavvur edemiyorum: ve “bunu gördüm” – böyle dedi Zerdüşt
Genel olarak, Nietzsche’nin yazılarının özlü olması (ve anlaşılmazlığı), okuyucularını perdelemek ve öğretilerini gerekli akıl ve ruha sahip olanlara ulaşılmasını sağlamak için başvurduğu bir mekanizmadır. Bu bağlamda Zerdüşt’e ve “böyle söyledi Zerdüşt” sözüne yapılan atıf, Nietzsche’nin “anlaşılabilir olma sorunu üzerine”deki düşüncelerini Böyle Buyurdu Zerdüşt ile doğrudan ilişkilendirdiğinden dolayı anlamlıdır.
Nietzsche’nin Kur’an’ın konu ve başlıklarını ödünç almasının biliniyor olmasından dolayı, Nietzsche’nin çalışmasını Kuran’a göre modellemesi olgusundan hareketle, TSZ’de başka bir çalışmanın yankılanması şaşırtıcı olmamalı. Bunu orijinalliğini reddetmek için söylemiyorum, daha çok, Kuran’ı çağrıştırırken BBZ’ün Nietzsche’nin alışılmış tarzından sapmadığını vurgulamak için söylüyorum. Akademisyenler, Nietzsche’nin klasiklerden aldığı birçok vakayı sıralamışlardır; bunlara Şen Bilim ismi ve kötü şöhrete sahip olan Nietzscheci özdeyiş “Tanrı öldü”[x] sözü de dahildir.
Nietzsche, Ecce Homo’da fikirlerini aktaran bir figür olarak Zerdüşt’ü seçmesine dair bir açıklama getirir:
Benim ağzımdan, ilk immoralistin ağzından çıkan Zerdüşt adının ne anlama geldiği bana sorulması gerektiği gibi sorulmadı: çünkü bu, Farslıların tarihteki anıtsal ve benzersiz yerini oluşturan şeyin kesinlikle tam tersidir. Zerdüşt, iyiyle kötünün mücadelesini şeylerin mekanizmasındaki gerçek çark olarak gören ilk kişiydi. …Bu kader ahlak hatasını Zerdüşt yarattı. …Zerdüşt, diğer tüm düşünürlerden daha doğrudur. …doğruluktan ahlakın kendi kendini aşmasına; ahlakçıların kendi karşıtlarına -benime- kendilerini aşmalarına, benim ağzımdan çıkan Zerdüşt adının anlamı budur.
Bazı akademisyenler, bu alıntıya dayanarak, Böyle Buyurdu Zerdüşt başlığındaki referansı, kitabın Zerdüştlük hakkında olduğunun bir göstergesi olarak kabul etmişlerdi ve Nietzsche, Zerdüştlük ve Avesta arasında temas noktaları kurmak için çok çaba harcamışlardır. Ancak alıntı bize açıkça kitabın Zerdüştlükle ilgili olmadığını, daha çok onun olumsuzlanmasıyla ilgili olduğunu anlatıyor. Benim iddiam, Nietzsche’nin bu taban tabana zıt bakış açısını açıklama projesiyle uğraşırken Kuran’dan ilham aldığına dairdir.
Bildiğim kadarıyla, Nietzsche Böyle Buyurdu Zerdüşt’e dair, bırakın açıklamayı, Kur’an’dan ilham aldığından bahsetmez. Nietzsche’nin bu konu hakkında sessizliğine dair bir açıklamam yok fakat gene de bu bağlantı bana tartışılmaz görünüyor. Nietzsche’nin Böyle Buyurdu Zerdüşt’te Kur’an’ın ironik bir ayna imgesi yaratır.[xi] O Tanrıya ilahi söylemekten ziyade insana bir ilahidir. Der Allerhöchste, Der Schopfer ve Die Propheten (İng. The Highest, The Creator, The Prophets; Tür. En Yüce, Yaratıcı, Peygamberler; [Kur’an ayetlerine referansı: Kıyamet, Fatır, Enbiya. Çev. N.]) gibi ilahi nitelikleri Nietzsche insana atfeder. Bu din karşıtı tersyüz etme, tamamen farklı bir mesajın hizmetinde Kur’an başlıklarına başvurarak vurgulanır ve saygı vektörü insandan Tanrı’ya değil, insandan insana akacak şekilde yeniden yönlendirilir. Geçekten de Böyle Buyurdu Zerdüşt’ün amaçladığının Kuran’ın Tanrısını insanlaştırmak olduğu söylenebilir. Nietzsche, Böyle Buyurdu Zerdüşt’te nitelendirdiğini, Ecce Homo 4’te iki eserin altında yatan mesajlar arasındaki eşitsizliği aşağıdaki gibi ima eder: “Burada konuşan bir ‘peygamber’ değil, dinlerin kurucuları olarak bilinen güç istenci ve hastalık karışımından biri de değil.”
Böyle Buyurdu Zerdüşt üzerine olan literatür elbetteki geniştir ve giderek de büyüyor. Nietzsche’nin otobiyografisi olduğu; Nietzsche’nin eski bir Pali metni olan Dighanikaya’dan ilham aldığı; BBZ’ün Nietzsche’nin ekonomisinin bir açıklamasını sunduğu; BBZ’ün bir Hıristiyan alegorisi olduğu; BBZ’ün Wagner’in natüralizminden ve Spinoza’nın panteizminden, determinizmden, natüralizmden etkilendiği gibi sunulan birçok farklı yorum arasında BBZ’ün bir senfoni gibi organize edildiği öne sürülmüştür.[xii]
Çev. Alişan Şahin
Hanina Ben-Menahem Professor of Law,
Hebrew University of Jerusalem Gruss Visiting Professor,
Harvard Law School
benmenah@law.harvard.edu
[i] Ben Del Caro’nun Zerdüşt çevirisini, Ecco Hommo için kullandım Norman’ın ve Şen Bilim için de Nauckhoff Çevirilerini kullandım.
[ii] Kuran surelerinin başlıklarını BBZ2nin başlıkları ile karşılaştırmak için Kuran’ın Ullman çevirisi kullanıldı ve Kur’an alıntılarının Almanca çevirisi buradan alındı; Aşağıdaki “Mantıklı mı?” kısmına bkz.
[iii] Çevimen olarak ben ise BBZ’nin İngilizce çevirisi için Penguin Books, R.J. Holligdale ve Türkçe için Cem yayevince basılan Turan Oflazoğlu çevirisini, İngilizce Kur’an Karşılaştırması için Ahmed Ali’nin Princeton University Press’çe basılan çevirisini kullandım.
[iv] Buna karşılık, Kur’an başlıkları ile GS’deki başlıklar arasında bir karşılaştırma, önemli benzerlikler ortaya koymaz.
[v] Ali Bulaç’ın mealinde bu “bakanların içini ferahlatan ‘sarı’ inek” olarak geçiyor.
[vii] Ahmad von Deffner, “History of the translation of the meanings of the Qur’an in Germany up to the year 2000. A bibliographic survey,” Şu adreste bulunabilir. www.qurancomplex.com/DownloadFile.asp?FileName=06.pdf, son ziyaret 10 Mart 2010.
[xi] Böyle bir ironi Nietzsche’nin yazılarında sıklıkla gösterilir ve eserlerini anlamak için kilit roldedir. Bkz. Higgins, Age.
[xii] Bkz. Graham Parkes, “The Symphonic Structure of Thus Spoke Zarathustra: A Preliminary Outline,” Thomas Brobjer, “Thus Spoke Zarathustra as Nietzsche’s Autobiography,” and Uschi Nussbaumer-Benz, “In Search of the Wellsprings of the Future and of New Origins,” James Luchte (ed.) içinde, Nietzsche’s Thus Spoke Zarathustra: Before Sunrise (London: 2008); Gary Shapiro, Alcyone: Nietzsche on Gifts, Noise and Women (Albany: 1991), W. Wiley Richards, The Bible and Christian Traditions: Keys to Understanding the Allegorical Subplot of Nietzsche’s Zarathustra (New York: 1990); T.K. Seung, Nietzsche’s Epic of the Soul: Thus Spoke Zarathustra (Lanham MD: 2005) ve Goethe, Nietzsche, and Wagner: Their Spinozan Epics of Love and Power (Lanham MD: 2006).
Nietzsche’nin “Böyle Buyurdu Zerdüşt” isimli kitabının ikinci bölümünün en son makalesi “En Sessiz Saat”. BBZ kitabının Türkçede iki çevirisi mevcut. Biri M. Tüzel ve öbürü de epeyce yıl önce çevrilmiş olan – ve belki de ilk çeviri – T. Oflazoğlu’nun çevirisi.
Yakın bir zamandır İngilizce[i] metin ile karşılaştırmalı olarak okuma teşebbüsünde bulunduğum an çevirilerin her ikisinde çeşitli yerlerde çeviriden kaynaklanmayan ama Türkçe’nin durumundan hareketle anlamda meydana gelen hatalarla karşılaştığımı fark ettim.
Bu hatalar birebir çeviri değil ama dilin ifade edilen anlama yeterince nüfuz edememesinden kaynaklı olarak düşünülebilir. Bu hatalara neden olan başlıca kelimeler şunlar:
İngilizcesi R.j. Hollingdale
T. Karşılığı
M. Tüzel Çev.
T. Oflazoğlu Çev.
Parable
Mesel- Kıssa
Benzetme
Benzetme
Terror – Fright (W.Kaufmann
Terör
Korku
yılgı
The Stillest Hour
En durgun ya da sabit saat, En sessiz saat
En sessiz saat
En sessiz saat
Çeviride birebir çeviri yapılmayacağını ve terör yerine yılgı, korku ve mesel yerine bazı durumlarda benzetme kelimelerinin ikame edilebileceğini ve hatta daha serbest çevirinin yapılabileceğini maksadın anlamı vermek olduğunu bilerek yukarıdakileri yazmaktayım.
Bu bölümde Zerdüşt’ün “Hanımım” dediği “en durgun, en hareketsiz, en sakin saat” anlamında çevrilen “En Sessiz Saat”in ona evine, mağarasına dönmesini buyurduğunu arkadaşlarına ifade etmesi ile başlıyor. Hikayesini bir rüyayı anlatır gibi anlatıyor:
“Do you know the terror of the one who is falling asleep? –
He is stricken with terror down to his toes because the ground is fading and the dream begins.
This I say to you as a parable. Yesterday, at the stillest hour, the ground faded from me, the dream began.”[ii]
“Uykuya dalanın korkusunu bilir misiniz? –
Tepeden tırnağa korkar o, altından yer çekildiği ve rüya başladığı için.
Bunu bir benzetme olarak söylüyorum size. Dün en sessiz saatte çekildi yer ayaklarımın altından: başladı rüya.”[iii]
W. Kaufmann “Portable Nietzsche” çevirisinde terrör yerine korkma, dehşete düşme anlamında “fright, frightened” kelimelerini kullanmaktadır.
Bu çeviriyi ben olsam şöyle çevirirdim:
“Uykuya dalan birinin kapıldığı dehşeti bilir misiniz?-
Ayağının altında zemin kaydığından dolayı tepeden tırnağa dehşet içindedir.
Bunu size bir kıssa olarak anlatıyorum, Dün en sakin saatte çekildi yer ayaklarımın altından ve başladı rüya.”
Neden? Çünkü bu bölüm Nietzsche’nin diline ve özellikle onun en önemli kitabı olan BBZ’ye atfedilen ve okuyanın da anlayacağı gibi adeta bir kutsal kitap dili ve hitabına sahip olmasından dolayı bir vahiy almaya gönderme yapmaktadır.[iv] Eğer “mesel” kelimesini “benzetme” olarak çevirirseniz ve aşırı korkuyu ifade edeni sadece korkmak, terörize olmak olarak ifade ederseniz yeterli vurguyu ve anlatılanların yaratmak istenilen atmosferi yeterince veremezsiniz. Metnin kendisine gelelim:
Anlatıldığı kadarıyla Zerdüşt dehşet içerisindedir ve daha önce etrafında böyle bir sessizlik duymamıştır ve ardından “Something said to me without voice” yani bir sesle değil ama bir şey söylendi bana diyor. Yani hiç kimse konuşmadığı halde işitilen bir şeyden bahsediliyor.
Burada duyulan ses bir ses değil. Zerdüşt’ün karşısında bir özne yok ama bir ses var. Türkçe metinde “ses çıkarmadan konuştu benimle”, “bana dedi, sessiz” şeklinde ifade edilen alçak sesle fısıldamak değil, gayipten gelen ve hissedilen fakat somut bir ses değil; Peygamberlere inen vahiy benzeri bir durumdur. Burada durup vahiy üzerine biraz düşünmek gerekir sanırım.
Vahiy ve Dinler
Burada özellikle peygamberlere gelen vahiylerin nasıl olduğuna ve peygamberlerde nasıl bir etkiye sebep olduklarına bakmakta yarar var.
Tek tanrılı ya da çok tanrılı birçok dinde vahiy ve vahiyin işaret ettiği anlama gelen kavramlar kullanılmaktadır. Sadece Sami dinleri ya da İbrahimi dinlerde değil Hinduizmde ve Zerdüştilikte de vahiy kavramı mevcuttur. Zerdüştiler’in kutsal kitabı Avesta’nın “Vesna” bölümünde Zerdüşt’ün düşüncesinin, sözlerinin ve yaptığı işlerin baştan başa ilham eseri olduğu kaydedilir.[v]
Vahiyin ne demek olduğuna bakarsak, M. Öztürk. “Kuran Vahiy Nüzul” adlı kitabında vahiyin birçok anlamda özellikle ilham anlamında kullanıldığını bunun yanında yazmak ve kaydetmek anlamında da kullanıldığını söylemektedir.[vi] Ve lafzi olmadığına temas etmesi de önemlidir, konumuz açısından.
“Vahy, özel ve mahrem bir ilişki ve iletişimi belirtir. Ancak bu iletişimi sağlayan unsurların her zaman lisani olması zorunlu değildir.”[vii]
Sözlükte “hızlı bir şekilde ve gizlice söylemek, işaret etmek, ilham etmek” anlamındaki vahiy (vahy) terim olarak “Allah’ın bir emri, bir hükmü veya bilgiyi peygamberine gizli olarak bildirmesi” demek.
Fahreddin Razi’de mecazi anlamda ruh anlamında kullanımına rastlanıyor.
İslam Ansiklopedisi’nde “Kur’an’da Allah’ın insanlara emirlerini tebliğ etme vasıtaları vahyetme, perde arkasından hitap etme ve elçi gönderip sözlerini bildirme şeklinde üçe ayrılır (eş-Şûrâ 42/51)1 deniyor.
1. Bir aracı olmadan peygamberin kalbine kutsal kelamın bırakılması, ilham edilmesi yoluyla 2. Perde arkasından konuşma yoluyla bazı nesnelerde veya insandaki duyma merkezinde söz yaratıp işittirme yoluyla, 3. Elçi gönderip tebliğ etme yoluyla, 4. Rüya yoluyla, 5. Melekler görünmeden dolaylı olarak çan sesine veya arı vızıltısına benzer sesler aracılığıyla, 6. Meleklerin insan suretine girerek tebliğ etmeleri yoluyla.[viii]
Özellikle Hz. Muhammed’e vahiyin nasıl indiğine dair olan rivayetlere dikkat çekmek isterim. Siyer kitaplarında Hz. Peygamber’e vahyin nüzûlü sırasında kendisinde bazı özel hallerin görüldüğü gibi meselelere temas edilir.
Hz. Muhammed’e atfedilen ilk vahiyin indirilmesi ve halini anlatan rivayetlerin Nietzsche’nin anlatımıya benzerliğine dikkat çekerim.
Hz. Muhammed’in ağzından:
“Hira’da idim. Tefekkürümü bitirince dağdan aşağıya inip vadiye geldiğim zaman bir ses duydum. Önüme, arkama, sağıma ve soluma baktım, fakat bir şey göremedim. Bir de baktım ki, o (melek) gök ile yer arasında bir taht üzerinde oturmuş… Sonra Hatice’ye koştum ve ‘beni örtün, üzerime soğuk su serpin’ dedim.”[ix]
Hz. Ayşe, Hz. Muhammed’in ilk vahiy alışının şu şekilde anlatyor:
“Allah Resûlü’nün (sav) ilk vahiy almaya başlaması uykuda doğru rüya (rüyâ-i sâdıka) görmekle olmuştur. Onun istisnasız bütün rüyaları gün gibi gerçek çıkardı. Sonra ona yalnızlık sevdirildi. Artık Hira (Nur) dağındaki mağarada yalnızlığa çekilip, orada geceler boyu, ailesine dönmeden tek başına ibadet ediyordu. Bunun için yanında yiyecek de götürürdü. Sonra yine Hatice’nin yanına dönüp, bir o kadar zaman için tekrar yiyecek alırdı. Nihayet bir gün, Hira mağarasındayken ona hak (vahiy) geldi. Melek geldi ve ‘Oku!’ dedi. O, ‘Ben okuma bilmem.’ dedi. (Allah Resûlü yaşadıklarını şöyle anlattı): “Beni tutup gücüm tükeninceye kadar sıktı. Sonra bırakıp tekrar, ‘Oku!’ dedi. ‘Ben okuma bilmem.’ dedim. İkinci defa tutup gücüm tükeninceye kadar sıktı. Bırakıp tekrar, ‘Oku!’ dedi. ‘Ben okuma bilmem.’ diye cevap verdim. Üçüncü defa tutup gücüm tükeninceye kadar sıktı ve bırakıp şöyle söyledi: ‘Yaratan Rabbinin adıyla oku! O, insanı bir alaktan yarattı. Oku! Senin Rabbin en Kerim olandır…”[x]
Peygamber’in eşi Ayşe Vahiy geldiğinde muhtemelen çocuktu. Belli ki sonradan anlatılmıştır ona. Ama Vahiy gelmesine dair rivayetler muhtelif. İsrafil Balcı’ya göre muhtemelen Hira’dan dönerken ilk vahiy gelmiştir kendisine. Ama peygamberlere vahiy gelme biçimlerinin farklı şekillerde olmuş olduğu söylenebilir. Nietzsche’nin metnine tekrar dönersek:
Vahiyden Nietzsche’ye
Hz. Muhammed’e vahiy geldiğinde fena halde korktuğu ve dehşete kapıldığı rivayetlerin hemen hemen hepsinde ortak bir ifadedir. Peki rüyasında korkan ve dehşet içinde kalan Zerdüşt’ün yaşamının saati mola veriyor. Yani yaşam duruyor ve sessizliğin ortasında “yer ayağının altından çekildiğinden” mekansız ve zamansız kaldığını ifade ediyor ve sırf bu yüzden de dehşet içinde kalıyor. Sonra aniden bir ses olmayan bir ses ona: “Zerdüşt, Onu biliyorsun, değil mi?” diye ses(siz)leniyor. Zerdüşt bu sessiz fısıltıdan dolayı korkuyor ve dehşete kapılıyor ve iletişim şöyle devam ediyor:
“Bunun üzerine bir kez daha ses çıkarmadan konuştu benimle: “Biliyorsun, Zerdüşt, ama konuşmuyorsun!” –
Ve sonunda bir inatçı gibi konuştum: “Evet, biliyorum, ama konuşmak istemiyorum!”
Bunun üzerine yine ses çıkarmadan konuştu benimle: “İstemiyor musun Zerdüşt? Doğru mu bu? İnatçılığına sığınma!” –
Bir çocuk gibi ağlayıp titredim bunun üzerine ve dedim ki: “Ah, istiyorum, ama nasıl yapabilirim ki? Mazur gör beni! Gücümü aşıyor!”
Bunun üzerine yeniden ses çıkarmadan konuştu benimle: “Senin ne önemin var Zerdüşt! Sözünü söyle de mahvol!” –
Ve ben şu yanıtı verdim: “Ah, benim sözüm mü bu? Kimim ben? Daha yaraşır birini bekliyorum; onun uğruna mahvolmaya bile layık değilim ben.”
Bunun üzerine yeniden ses çıkarmadan dedi ki bana: “Senin ne önemin var ki? Benim için henüz yeterince mütevazı değilsin. Çok serttir tevazunun derisi.” –
Ben de şu yanıtı verdim: “Tevazumun derisi şimdiye dek nelere dayanmadı ki? Yamacında oturuyorum yüceliğimin: ne kadar yüksek benim doruklarım? Hiç kimse söylemedi henüz bana. Ama çok iyi biliyorum vadilerimi!”
Bunun üzerine yeniden ses çıkarmadan konuştu benimle: “Ey Zerdüşt, dağları yerinden oynatacak olan, vadileri ve ovaları da oynatır yerinden.” –
Ben de şöyle yanıtladım: “Henüz sözüm hiçbir dağı yerinden oynatmadı ve konuştuklarım insanlara ulaşmadı, insanların arasına gittim, ama henüz varamadım yanlarına.”
Bunun üzerine yine ses çıkarmadan konuştu benimle: “Sen ne biliyorsun ki bu konuda! Gecenin en sessiz saatinde düşer çiy otların üstüne.” –
Ve ben de şu yanıtı verdim: “Alay ettiler benimle, kendi yolumu bulup da yürüdüğümde; o zaman ayaklarım titriyordu aslında.
Ve şöyle dediler bana: Yolu unuttun, şimdi yürümeyi de unutuyorsun!”
Bunun üzerine yine ses çıkarmadan konuştu benimle: “Ne önemi var ki onların alay etmesinin! Sen itaat etmeyi unutmuş birisin: şimdi emretmen gerekiyor!
Bilmiyor musun yoksa, herkesin en çok kimi gereksindiğini? Büyük emirler vereni.
Büyük işler başarmak zordur: ama daha da zoru, büyük emirler vermektir.
En bağışlanamaz yanın bu işte: gücün var ve hükmetmek istemiyorsun.””
Burada Tanrının ya da aracı olan meleğin bir rüya vasıtasıyla peygamberle doğrudan iletişime geçmiş olduğuna dair bilindik bir iletişim modelinin örneğini görmekte olduğumuz kanaatindeyim. Fakat bir farklılık var.
Zerdüşt söylenen şeylere itaat edecek biri değildir. Dinler fakat itiraz da eder. Metnin sonunda yeterince “olmadığına” ikna olarak mağarasına döner ama bu aracılık yapacağı anlamına da gelmez.
Ayrıca Zerdüşt emir verecek biri de değildir. Hakikati anlatmak ve üst insana ulaşmak isteyen ve üst insanın amaç olduğunu söyleyen Zerdüşt emir veren biri değildir. Gücü vardır fakat hükmetmek ona göre değildir. İletişimin daha sonrasında emretmek için uygun biri olmayan Zerdüşt’ü görüyoruz. Fakat karşı taraftaki ona:
Ey Zerdüşt, gelmesi gerekenin bir gölgesi olarak gideceksin: böyle emredeceksin ve emrederek önden gideceksin.” –
Fakat Zerdüşt bir türlü ikna olmaz: “Uzun süre düşündüm ve titredim. Ama sonunda ilk söylediğimi söyledim: “İstemiyorum.” Ve karşıdaki bir daha kahkaha atıyor.
Karşıdaki ses olmayan sesi Tanrının sesi olarak tasavvur edersek rüyada kahkaha atan tanrı yunan mitolojisindeki tanrıları hatırlatmaktadır. Ve fakat Vahiy benzeri bir peygambere verilen bir görev ifasında tek tanrılı dinlerin tanrılarının görev kabul etmelerinin aksine görevi reddetmesini görmekteyiz. Özellikle Hristiyanlığa karşı yazmış olduğu itirazlarını -Hz. İsa’ya değil- göz önünde bulundurursak burada Zerdüşt’ün Tanrıya karşı itirazını da görürüz.
Dikkat çekici bir diğer cümle ise “Ama ben yerde yatıyordum ve ter boşanıyordu dört bir yanımdan.” cümlesidir.
Bu cümlede ifade edilen ter boşalması halinin de Hz. Muhammed’e dair hadislerde ortak bir anlatı olduğunu söylemeden geçmek doğru değildir.
İsrafil Balcı’nın “Vahyin Gölgesinde Siyer 1” kitabında şöyle anlatır:
“Rivayetlere göre vahiy geldiği zaman Resulüllah türlü hallere girer, çok zorlanır, alnında boncuk boncuk terler oluşur, yüzü kıpkızıl hal alır, takati kesilerek adeta kendinden geçerdi. Hz. Aişe’nin soğuk kış gecesinde vahiy geldiğine tanık olduğu ve Resulüllah’ın aşırı şekilde terlediğine işaret eden tasvirleri anlatılmıştır.”[xi]
Nietzsche’nin bu bölümdeki anlatısında dikkat çeken bir diğer ifade ise karşısındakinin gülmesidir. Gülme ifadesi Nietzsche’de başka bir şeyi ifade eder: ilahi bir faaliyet ve öldürücü bir silahtır. “Okuma ve Yazmak Üzerine” olan bölümde “Öfkeyle değil, gülmeyle öldürür insan. Hadi, öldürelim ağırlığın ruhunu!” cümlesi onun gülmeye ne atfettiğinin ifadesidir. Kanımca, burada, teklifi reddeden aracı, “peygamber” beğenilmeyip itilmiş gibi görünüyor ve Zerdüşt olmak (pişmek) için mağarasına çekiliyor.
Fakat BBZ’nin bütününde de görebileceğimiz gibi kitabın kendisi klasik bir felsefe kitabı değil kutsal kitaplarda bildiğimiz gibi bir tebliğdir ama insandan insanlara aracısız tebliğ.
Nietzsche özellikle “Böyle Buyurdu Zerdüşt”ünde kutsal kitaplardaki sure ve ayetlerin dili ve formatını kullanır gibidir. Ve hatta kutsal kitapların imge, mesel, tavsiye, benzetme ve hikayelerine benzer bir dil kullanır ve atmosfer de oluşturur.[xii] Anlatımındaki ifade zenginliği buradan gelir. Dolayısıyla BBZ okuyucusunu arar. Tembel okuyucu için bir kitap değildir, kutsal kitaplar gibi okuyucusunu bulması ve okuyucunun anlamak için çaba sarfetmesi gerekir. Kutsal kitapların inananı çok ama okuyan ve anlayanı az olur. Kitabın kendisi de adeta bir puta dönüşür. BBZ’nin kaderi de aynı değil midir?
Sözün geldiği yer itibarı ile ifade edersek:
BBZ dine karşı bir din kitabıdır.
Alişan Şahin
[i] Metnin orijinalinin Almanca olduğunu elbette tartışmadan varestedir. Almanca’an Türkçe’ye çevirenlerin Özellikle Nietzsche uzmanları olduğunu da belirtmeden edemiyeceğim.
[ii] Friedrich Nietzsche, Thus Spoke Zarathustra, Cambridge Texts in The History of Philosophy, Translated By Adrian Del Caro, S. 161
[iv] Olasıdır ki bu bölümü okuyan biri onun rüya anlatısından ve bu rüya anlatımındaki bulanık ve esrik tasavvurdan hareketle bir “psikoloanalitik” metin olduğu sonucu çıkarabilir. Öyle ya W. Kaufmann ve birçok Nietzsche uzmanı onun bu anlamda bir öncü olduğunu söyler. Böyle olsa da olmasa da bu metnin Hz. Muhammed ve Kur’an’ı bilen biri olarak bir vahiy inme tasavvuru ortaya koyduğunu söylemenin yanlış olmadığını düşünüyorum.
[x] İlk Nazil Olan Ayetlerin İçerdiği Mesajların Kur’an Bütünlüğü İçerisindeki Yeri, İsmail Hilmi Bilgi, Alak, 96/1-3; Buharî, “Bed’ü’l-Vahy”, 1.
[xi] İsrafil Balcı – Vahyin Gölgesinde Siyer – 01 , Mekke Dönemi, S. 102, Ankara Okulu yay.
[xii] Yeri gelmişken belirtmeden geçemeyeceğim bir makaleden bahsetmek istiyorum. Prof. Hanina Ben-Menahem tarafından yazılan “Nietzsche’s Thus Spoke Zarathustra and the Quran” adlı makalesi özellikle BBZ ile Kur’an sureleri arasındaki başlıklar, anlam olarak yakınlık ve özellikle BBZ’nin biçim olarak Kur’an’ın örnek alınarak yazıldığına dair bir iddiayı dile getiriyor. Yakın bir zamanda bu makale Türkçe olarak yayınlanacaktır.
body {
background-color: #f0fff0;
font-family: Arial, sans-serif;
line-height: 1.5;
padding: 15px;
}
p {
font-size: 16px;
}
Лучшие слоты 2023 года для азартных игроков
Узнайте о самых популярных слотах, их особенностях, бонусах и механике игры. Откройте для себя увлекательные автоматы и лучшие стратегии выигрыша.
Самые популярные слоты
Присмотритесь к “Book of Shadows”. Этот игровой автомат привлекает внимание воображением и интересным сюжетом, предлагая множество возможностей для получения ощутимых выигрышей. Наличие множества бонусов и символов делает его по-настоящему захватывающим.
Не упустите “Wild Wild Riches”. Игра с яркой графикой и щедрыми выплатами понравится тем, кто ценит быстрые результаты. Интересные функции позволяют активировать множители и дополнительные вращения, что увеличивает шансы на успех.
Обратите внимание на “The Dog House MegaWays”. Этот автомат выделяется многоуровневыми бонусами и уникальной системой множителей. Каждый спин может стать удачным благодаря потенциалу крупных выплат, гарантируя настоящее удовольствие от игрового процесса.
Рекомендуем “Starburst XXXtreme”. Классика жанра вернулась с новыми функциями и отличной механикой. Множество бонусов и красочная графика обеспечивают отличное настроение и шанс на внушительный выигрыш.
Топ-5 слотов с высокой отдачей игроку (RTP)
При выборе игровых автоматов с высокой отдачей стоит обратить внимание на следующие модели, которые предлагают впечатляющий RTP и интересные механики.
Название
RTP
Провайдер
Blood Suckers II
98%
NetEnt
Mega Joker
99%
NetEnt
1429 Uncharted Seas
98.6%
Thunderkick
White Rabbit
97.72%
Big Time Gaming
Jackpot 6000
98.86%
NetEnt
Эти автоматы выделяются не только высокой отдачей, но и продуманным дизайном, что делает их привлекательными для игроков. Уделите внимание правилам каждой игры и особенностям выплат, чтобы максимально использовать их потенциал.
Какие слоты предлагают самые большие джекпоты?
Кроме того, стоит обратить внимание на слот Age of the Gods от Playtech, в котором множество прогрессивных джекпотов. Один из них может достигать 1 миллиона евро.
Среди игр с фиксированными джекпотами выделяется слот Jackpot 6000 от NetEnt. Он может порадовать игроков внушительными выплатами до 6,000x. Ocean’s Riches от Red Tiger Gaming также предлагает высокие потенциальные выигрыши.
Не следует забывать о Bonanza от Big Time Gaming, где механика Megaways позволяет получать большие суммы благодаря огромному количеству комбинаций.
Выбирая автомат, рекомендуется обращать внимание не только на величину джекпота, но и на процент возврата игроку (RTP) и волатильность, что влияет на частоту выплат. Таким образом, игра в автоматы может быть не только увлекательной, но и потенциально прибыльной.
Новые слоты 2023 года: что стоит попробовать?
Рекомендуем обратить внимание на “Гарри Поттер и Философский камень”. Этот автомат порадует уникальными функциями и возможностью получения внушительных выигрышей через специальные символы и бонусные раунды.
Следует протестировать “Властелин колец”. Здесь присутствует захватывающий сюжет, поддержанный графикой высшего уровня. Примечательны множители и режимы бесплатных вращений, которые дарят шанс на крупные выплаты.
Не упустите “Космические приключения”. Этот образец выделяется креативным дизайном и оригинальными механиками, что открывает новые горизонты для получения прибыли. Регулярные фриспины и возможность удвоить выигрыши делают его стоящим внимания.
Обратите внимание на “Древний Египет”. Данная игра включает множество тематических символов и щедрых бонусов, что создает захватывающий процесс получения призов. Частые активации специальных функций повышают интерес и азарт.
Также стоит попробовать “Фруктовый коктейль”. Это классическая тематика с современным поворотом: веселая музыка и яркие визуальные эффекты, наряду с прогрессивным джекпотом, сделают игровой процесс насыщенным.
Слоты с уникальными бонусными функциями
Обратите внимание на игры с прогрессивными джекпотами, которые могут значительно увеличить выигрыши. Они предоставляют возможность активировать специальные функции, такие как:
Множители выигрышей, которые увеличивают сумму награды в определенных условиях;
Бесплатные вращения с особыми правилами, позволяющие выиграть больше за меньшее количество ставок;
Функции риск-игры, где есть шанс увеличить выигрыш, основываясь на удаче.
Также рекомендую обратить внимание на автомат с механизмом “собирай символы”, где определенные комбинации символов могут активировать дополнительные призовые раунды. Это может значительно оживить процесс игры.
Не упустите возможность попробовать vavada top casino, где представлены инновационные развлечения с удивительными функциями и бонусами. Найдите игровые автоматы, которые предлагают уникальные механики, чтобы сделать ваш опыт максимально интересным.
Мобильные слоты: где играть на ходу?
Выбор приложений и сайтов для развлечений на мобильных устройствах стоит начать с популярных онлайн-казино, таких как Play Fortuna и СуперСлотс. Эти платформы предлагают специальные мобильные версии, оптимизированные для смартфонов и планшетов, обеспечивая безупречный игровой процесс.
Обратите внимание на наличие лицензии у казино, чтобы гарантировать безопасность и честность. Например, Казино 1xBet и Париматч активно используют современные технологии для защиты данных и проведения транзакций.
Некоторые операторы предлагают приложения на iOS и Android, что упрощает доступ. Например, Vavada имеет удобное приложение, которое поддерживает заявки на бонусы и позволяет делать депозиты всего одним нажатием.
Рассмотрите возможность участия в акциях, доступных исключительно на мобильных платформах. Это может быть дополнительный кредит или фриспины, которые придают азарту новые грани.
Обязательно проверьте качество соединения интернета, поскольку стабильность влияет на комфорт игры. Выбирайте Wi-Fi или эффективные мобильные тарифы для избежания прерываний.
Настоятельно рекомендую изучить отзывы пользователей о разных платформах перед регистрацией. Это поможет выбрать надежное казино, в котором вы сможете наслаждаться увлекательными моментами, не беспокоясь о возможных проблемах.
Психология игры: как выбрать слот под настроение?
Для начала определите свое текущее эмоциональное состояние. Если вы чувствуете радость и вдохновение, выбирайте автомат с яркими визуальными эффектами и легким игровым процессом. Такие механизмы обычно предлагают множество бонусов и веселую тематику, что поднимет настроение еще больше.
Если настроение более спокойное и у вас есть желание расслабиться, обратите внимание на vintage-автоматы с простыми механиками. Они идеально подходят для того, чтобы насладиться размеренным игровым процессом без лишних волнений.
При стрессовом состоянии выбирайте игры с высоким уровнем волатильности. Они могут предложить большие выигрыши, что отвлечет от негативных мыслей. Однако помните о рисках, так как результаты могут быть весьма непредсказуемыми.
Если у вас есть время и желание, выберите автоматы с затягивающими сюжетами и сложными игровыми механиками. Это позволит вам полностью погрузиться в процесс и забыть о повседневных заботах.
Также рассмотрите возможность игнорировать высокие ставки в моменты, когда вам нужно восстановить внутреннее равновесие. Понизьте ставки и сосредоточьтесь на простом удовольствии от игры, не ожидая моментальных результатов.
Kur’an meal ve tesfsirlerinden biri de İhsan Eliaçık’a ait. Oku diye başlayan ve “Akledin” diyen, araştırmaya, öğrenmeye ve bilmeye sevkeden kitaptan tefsirinin sakıncalı görülüp yasaklanmasına ve toplatılmasına ve belki de yakılmasınasakıncalı görerek karar veren “müslümanlarına” geldiğimiz noktadayız. Bugünlerde bu kitabın ele alınması ve okunması her zamankinden daha elzem oldu.
13 Aralık 2010’da; Dubravka Sekulić, Gal Kirn ve Žiga Testen, Berlin’de Želimir Žilnik ile “Old School of Capitalism” isimli filmini müteakip tanışıp sohbet ettiler. [İşte o röportaj]
SURFING THE BLACK
Avukat olarak eğitim almanıza rağmen, kültür her zaman yaşantınızın önemli bir parçası oldu. Nihai olarak sinematografi alanına varışınız nasıl oldu? Resmi Yugoslav sinematografisi ile temas ettiğinizde nasıl bir atmosfer vardı?
ŽELIMIR ŽILNIK
Yaklaşık 5 kısa film çektiğim amatör sinema kulüplerindeki ilk deneyimlerimin sonrasında; profesyonel sinematografiye atılmam 1960’lı yılların ortalarında oldu. Sinema kulüpleri kara dalga yönetmenleri ve sinematograflarının gelişimi açısında kritik bir öneme sahipti. Ev yapımı videoların ve nüfuz alanlarını genişleterek medyayı demokratikleştirebilmesinin icadından önce, sinema kulüpleri film yapım teknolojilerinin bilgisine ve profesyonel alanın dışında ekipmanlara erişilebilecek tek yerlerdi. Benim ve diğer sinema amatörlerinin sinema kulüpleri ile yaptığı filmler ve medyanın dikkatini üzerimize çekişimiz; tekliflerimiz ile profesyonel sinema stüdyolarına yakınlaşmak için bilhassa kritik bir önemi vardı.
Sinema kulüpleri Yugoslavya’nın belli başlı şehirlerinin tamamında mevcuttular. Bir ağları vardı ve merkezileşmiş; daha sıkı kontrol edilen, her bir cumhuriyetin film stüdyosuna bir alternatif teşkil ediyordu. Belgrad’daki ve diğer cumhuriyetlerdeki – Belgrad’da Avala film, Zagreb’te Jadran film, Ljubljana’da Viba film gibi- film yapım şirketleri, o zaman için oldukça profesyonel teknolojik olarak epey iyi ekipmanları olan, sosyalist Yugoslavya’nın ilk birkaç kültürel kuruluşları işlevi gören kalelerdi. Neden ilk? Çünkü sosyalist, Sovyet ve Lenin konseptleri ile ayrıca savaş sonrası dönemde – ülkenin nasıl harap olduğunu ve rejimin onun yeniden inşasını nasıl organize ettiğini kayda almak için- oluşturulan film belgeleme süreci[1] oldukça popülerdi.
Sinema eğitimsel bir araç olarak kabul gördü ve ilk aylar ile yıllarda epey propaganda filmi ve eğitimsel film yapıldı. Ancak 1960’larda politika değişti. Stüdyolar zamanlarının ve kaynaklarının %30 ila %40’ını ortak yapımlara, %30 ila %40’ını partizan şovlarına[2] ya da popüler komedilere aktardılar ve kalan zaman ise ‘çağdaş filmler’ denilen yapımlar için ayrıldı. Bu filmler bir bakıma bağımsız yapımlar olarak ele alındılar. Bağımsız oluşları, yabancı ortak yapımların başa çıkmak zorunda olduğu yapısal veya konular ile ilgili kısıtlamalar ya da partizan şovlarının yapımı için gereken, karmaşık sistem içerisinde politik ve ideolojik fikir birliğine ulaşma zorunluluğundan bağımsız ve beri olmaları anlamındaydı.
Partizan şovlarının katışıksız propaganda olduğunu düşünmek yanlış olur. Esasında, PLS’nin[3] yorumlanmasında baskın gelme amacıyla çatışan iki ana temayül için birer cephe idiler. Yine de bu çatışmada tehlike altında görülen şeyler benim neslim için zorundalık arz eden şeyler değildi. Bizim için bu post-Stalinist ‘yaratıcılık’ idi; bize ülkeye giriş çıkışların rahatlığı, ekonomik gelişmeler, o dönem dünyayı dolaşarak Afrika’daki büyük barajlar ve Afrika ile Asya’nın yeni bağımsızlığını kazanmış bölgelerinde film altyapıları kurmak gibi büyük mühendislik başarılarına imza atan şirketlerimizin ve uzmanlarımızın çoğunluğunun hareketliliğini vermişti.
Sinema kulüpleri bahsine dönecek olursak, en önemlisi şu ki Karpo Godina ve Lordan Zofranović de dahil benim neslimin amatör sinemacıları, Živojin Pavlović, Saša Petrović, Dušan Makvejev, Kokan Rakonjac, Mihovil Pansini, Boštjan Hladnik, sinematograf Aleksandar Petković ya da o zaman için Yugoslavya’nın önde gelen film teorisyenlerinden olan Dušan Stojanović gibi kendilerinden önceki neslin harika amatör sinemacılarına yakın olabilecek kadar şanslıydılar. Profesyonel filmlerini yapıyor ve sinema kulüplerinden film stüdyolarına koşturuyorlardı. Yaklaşık benden 10 yıl daha yaşlı olan bu yeni nesil için “resmi” sinematografiye girme ihtimalini açıklamak da önemli.
Ne ilgilendikleri konuların stüdyoları meşgul eden büyük partizan gösterileriyle bir alakası vardı ne de ne çoğunlukla kısa, amatör filmler yaptıkları için deneyimlerine dayanarak oralara girebilirlerdi. Stüdyoların birdenbire onları açılması şaşırtıcıydı. Yugoslavya’nın dünyanın geri kalanı ile ekonomik ve politik etkileşime açılmasını kültürel çevrelerinki izledi. Resmi ideolojinin retoriği “Yugoslavya insancıl sosyalizmi uyguluyor” ile “proleterya diktatörlüğü güçlendirilmeli” tezleri arasında salınırken zeminin durumu daha farklı sonuçlar getiriyordu. Ocak 1963’te, Gençlik Kongresi’nde, Tito beklenmedik bir şekilde “hatalarına rağmen kültürün önemi” konulu bir konuşma yaptı. O zaman 21 yaşındaydım ve Novi Sad’lı bir organizasyon olan “Gençlik Tribünü”nün genel yayın yönetmeni olarak mecliste temsilci idim.
Tito’nun gençlik toplantılarında konuşma yapması tuhaftı, ancak yaptı ve konuşması kültür hakkındaydı. Bu onun en meşhur konuşmalarından biri oldu. Retoriği, bilhassa da Yugoslavya’nın her yerdeki insanlar tarafından giderek daha bilinir hale geldiğine işaret ettikçe ve Yugoslav sanatçıların soyut resme tamah ederek halkı ve işçi sınıfına vaat edilenleri unuttuklarını söyledikçe, bizim için şaşırtıcı olmuştu. Soyut resme karşı bir meselesi olmamasına ve konuşmasında Jackson Pollock’tan bahsetmesine rağmen, akıllarda yer eden sosyalizmin bu olmadığını vurguladı. Kesin ve ürkütücü cümleler kurmayı da sürdürdü; mesela Yugoslavya’daki birçok sanatçının ileri-modernist soyut alana yöneldiğini gördüğünü söyledi ve bu sanatsal çalışmaların topluma etkilerini işçi sınıfının satın alma temayülleri ile kıyasladı. Oradaki tüm kültürel organizatörler toplantıdan bu konuşmanın kültürel politikaları nereye yönelteceğini merak ederek ayrıldılar. Soyut modernizm sonraları Oskar Davico’nun Guernica’nın anti-faşist haykırışı ile ilgili metninde de savunulsa da, bir çeşit kırılma kendini göstermiş oldu.
Bu sebeple, Makavejev, Pavlovic ve Rakonjac gibiler, stüdyolara Yugoslav işçi sınıfının yaşam şartları hakkında bir şeyler yapma teklifi ile gittiklerinde kabul edildiler. Her şey böyle başladı. Makavejev ilk filmi “İnsan Bir Kuş Değildir” (Man is Not A Bird) için Bor maden kasabasına -ki sonrasında orada çekilecektir- araştırma için gitti. Bor’da Makavejev hızlıca modernleşen ülkedeki muazzam karşıtlıkları tasvir edebilecekti. Bir tarafta büyük inşa ve kalkınma faaliyetleri vardı, çoğunlukla endüstriyeldiler ve bilhassa kırsal kesimden gelen köylüler tarafından ifa edilmekteydi bunlar. Gün boyu fabrika inşa ediyor ve geceye doğru da sarhoş olup kafana’larda[4] müziğin keyfini çıkarıyorlardı. Mesela “Mutlu Çingenelerle de Tanışmıştım”da (I Also Met Happy Gypsies) Aleksandar Petrovic, Roma halkının gerçeğini elde etmeye çalıştı. Roma halkı Doğu Avrupa toplumlarının gerçekliği içerisinde bir bataklıktı.[5] Bu filmler bir parçasıyla insanın kaderini ve bir parçasıyla insanın gerçekliğini sunmayı amaçlıyorlardı. Başlangıçta hiçbiri ideolojik bir saldırıya uğramadılar. Gerçekliği temsil ediyorlardı. Filmin yapımının nihai hali daima bir yaratıcılık meselesidir. Parti tarafından empoze edilebilecek bir şey değildir. Ama işte bu, yeni atmosferi oluşturdu.
STB Bu eşi benzeri görülmemiş bağımsız film yapımlarının (amatör, cine-klüp…), öz-yönetim sosyalizminin kültürel alanda şekil alması ile eşzamanlı olduğunu söyleyemez miyiz?
ŽŽ Avala film ile ortaklık kurmaya başladığım 1965’li yıllarda Yugoslav sistemi, Sovyetler Birliği’nden üstünlüğünü kanıtlama ile ilgili denemeler yaptığı bir süreçteydi. Öz-yönetim’in organizasyonel yapısı ki o zamana kadar sadece endüstriyel alan ile sınırlıydı, kültürel politikalara henüz yansımaya başlamıştı. Öz-yönetim sistemi ülkenin kalkınma ve sanayileşme sürecinde oldukça başarılıydı ve bu başarı bize ciddi anlamda enerji vermişti. Bu sistemin parçası olan işçiler, gerçekten fabrikaların ortakları gibi hissediyorlardı; yöneticiler tarafından verilecek kararlar üzerinde etkili olabileceklerine inanmış vaziyetteydiler. Ancak biz sinemacılar gerçekte serbest pazarın bir parçasıydık zira istihdam edilemiyorduk. Sistemin içinde olmaktan çok sistemin dışında kalıyorduk. Sistemin tüm faydalarının – sabit ve güvenli bir iş, iyi şartlarda pansiyonlar, konutlandırma sistemine dahil olma gibi… işçilere konut sitelerinde bir kat veriliyor ve kalıcı kiracı oluyorlardı- bunun işçilerin devrimci potansiyelini körelterek onları sosyalist kleinburgerlere[6]dönüştürdüğünü görmüştük. Ülkenin günbegün, seneden seneye değişiminin büyüklüğüne şahitlik ediyorduk. Ve kendimize ilham temin ettiğimiz şey buydu.
STB Devletin öz-yönetim ideolojisi Aval film gibi film stüdyolarında önemli hale geldi mi? Film yapım süreçleri bundan ve genel organizasyonel yapıdan ne kadar etkilendi?
ŽŽ Avala Film’in adı çıkmış yönetmeni Ratko Drazevic ile tanıştırıldığımda, sorduğu ilk soru şuydu: “Zilnik, hiç spor yapmış mıydın?” Olumlu cevap verdiğimde, daha geniş bir açıklaması oldu: “Güzel, görüyorsun, sinema işi zor iştir. Yapımcı ile yönetmen seçimimi yaptıktan sonra, ilk işim onlara boks eldivenleri verip nasıl dövüştüklerini izlemek olur. Eğer ilk yere düşen yönetmen olursa ona henüz yönetmenliğe hazır olmadığını söylerim.”
Drazevic, tıpkı film stüdyosu işleten başkaları gibi, tecrübeli bir savaş-öncesi dönem komünistiydi ve savaşta kendini kanıtlamıştı da; hemen savaştan sonra ithal teknolojik malların kurulumu ile görevlendirilmiş bir general olmuştu. Avala Film’e geldiğimde, yazar/senariste[7] dönüşmüş ilk nesil sinema amatörleri hâlihazırda orada çalışıyorlardı. Makavejev’i psikolog ve tutkulu bir sinefil,[8] doğrusal olmayan anlatımı olan projeleri kolaj unsurları ile sunarak stüdyoyu tam bir karmaşaya sürükleyen olarak kodlamış bir tavır vardı; ama, savaş-öncesi dönem komünistlerinin sürrealist entelektüeller ile İkinci Dünya Savaşı öncesi deneyimleri göz önüne alındığında; onlar etkili ancak kafa karışıklığına yatkın komünistlerdi ve bunu neredeyse yaratım sürecinin kaçınılmaz bir parçası olarak görüyorlardı.
Filmlerimiz üzerine çalışabiliyorduk, onlar da her zaman istenilen sonuca ulaşabiliyorlardı. Dikkat etmemiz gereken tek şey gişe rekorları kıran partizan yapımlarını ve büyük ortak yapımları engellememekti. Yugoslavya’nın savaş-öncesi dönemi komünistlerinin partizanlara liderlik edişleri unutulmaya meyyaldir; ancak bu kişiler sadece hayatta kalmak için aç biilaç mücadele eden serseriler değildiler; çoğunluğu savaştan sonra kültürel alanda nüfuzlu olmuş yüksek ihtisaslı entelektüellerdi. Yani 1960’larda bu ilk nesil -bazıları bizden 10 yaş kadar büyüktür- bu yeni sinema hareketini başlattı.
Filmlerinin senaristlerinin kim olduğuna bakmak da ilginç olacaktır. Mesela Aleksandar Petrovic, “Üç” (Three)filmini, Sırp Sansür Komitesi Kültür ve İdeoloji Komisyonu Başkanı, Prosveta yayınevinin genel yayın yönetmeni ve ayrıca Film Teftiş Komitesi’nin[9] Sırp kısmı başkanı olan bir yazar olan Antonije Isakovic’in bir hikayesinden uyarladı. Zivojin Pavlovic, muhteşem filmlerinden olan “Kızıl Buğday” (Red Wheat) ve “BirSonraki Savaşta Görüşürüz” (See You in the Next War) için partizan hareketinin önde gelen entelektüellerinden Ivan Potrc ve Vitomil Zupan ile çalıştı. Bu bağlantılar ilginçtir ve “rejim” ile yeni sinemacılar arasında bir mesafe olduğu pek de söylenebilir bir şey değil.
Doğal olarak; Karpo, Lordan, Bato Cengic ve ben, yani “üçüncü” nesil, sahneye çıktığında bu film praksisine mesafeli durmak istedik. İlhamımızın bir kısmını bize veren “Yeni Amerikan Sineması”, “Yeni Brezilya Sineması” ve Jean Vigo ile Bresson gibi eski ustalardı. Ve “donanımlı” yazarların “entelektüel” desteğinin peşine düşmesek de; yine de çalışmalarımız iyi karşılandı. 1960’lar, kültürde öz-yönetimin kuruluşunun ilk birkaç yılında galip bir atmosfer vardı. Açıktı. Tabii ülkede yapılan filmlerin temeli de bu değildi. O dönem boyu sonradan kara dalga ilan edilecek bu yeni dalga devletin sinematografiye yatırımlarının %15’inden fazlasını almadı. Öz-yönetim sisteminin mümkün kıldığı bu bağımsız film yapımları o zaman için tamamıyla yasal bir şekilde tanınmadı ve doğal olarak o dönemin dogmatizmini de açığa çıkarmış oldu.
Eminim ki bu, Ratko ve onun gibilerin -ihtiyar muhafızlar- umurunda değildi. Ama birdenbire dogmatikler her yerde görünmeye başladı, mesela bağımsız film yapımlarının sadece insanın şartlarının zavallılığına odaklandığına, sosyalizmin ise onu geliştirmeye çalıştığına işaret ediyorlardı. Sonraları da odağın modernleşme çağında insanın gelişimi değil durumu oluşunu tartıştılar. Bu dogmatik ithamlara karşı verilen tepkiler daha fazla kontrol arayışı oldu ve bu aslında bağımsız yapımlara daha da fazla özgürlük verdi.
Kendini yeni öz-yönetim mevzuatı üzerine temellendirmiş büyük yapım şirketleri, güvensiz görülen bağımsız film derneklerinin ve yapımların; büyük olanlara bağlanmalarını talep etmeye başladılar. Böylece Avala ve diğer büyükler eğer ideolojik hoşnutsuzluklar peydah olursa ellerini temiz tutmuş olacaklardı. Makavejev’in Avala için çektiği ikinci filmi “Aşk Meselesi, ya da Kayıp Santral Operatörü Vakası” (Love Affair, or the Case of the Missing Switchboard Operator), ki ben de bu filmin yardımcı yönetmeniydim, bir ortak yapım şeklinde yapıldı. Zika Pavlovic bilhassa bu yönde çalışan yazarlardan16 (auteur) biriydi. İlk filmi “Dönüş” (The Return) yapım aşamasındayken sansürlendi, tabii yapımcısı da. Avala Film, ona riski kendi üzerine alarak filmini tamamlamasını önerdi. Filmleri izleyicileri tarafından oldukça iyi karşılandıkça, bu “yarı-özel” yapımların getirisi olan imkânlar onu birkaç yıl içinde görece zengin bir adam yaptı.
STB Bu “risk alma” ve “ortak yapım” pratikte ne anlama geliyordu? Bize çağımızın kamu-özel ortaklığı olan şirketleri mi düşündürmeli?
ŽŽ Halihazırda riskli uluslararası ortak yapımlar ile bağlantılı olan büyük stüdyolar, “bağımsız” filmlerin en azından riskini paylaşmak istiyorlardı. Bu filmleri nadiren tamamen anlamış olurlardı ve çoğunun elinde yapım süreçleri başladığında tamamlanmış bir senaryo olmazdı. Öz-yönetimin kültürel uygulamaları ortak yapımların organizasyonel modellerini mümkün kıldı, bu yapıda ekiptekiler kendilerini film çalışması kolektifine göre organize ediyor ve “yaratıcı emek”lerini buna yatırıyorlar, yapım şirketi de teknik ekipmanı tedarik ediyordu. Kontratlarımız şöyle şeylerdi: “Zelimir Zilnik bu yapıma kendi yönetmenlik bedelinin %60’ını yatırarak giriyor ve bu bedel ancak film kâr ederse ödenecektir…” Böylece, filme prodüksiyon firması tarafından yatırılan “gerçek” para daha az oluyor ve risk ekibin omuzlarında oluyordu, kaldı ki bedava çalışıyorlardı. Kontrat ayrıca kârın, eğer olursa, nasıl bölüştürüleceğinin şartlarını ve filmin ne aşamada kâr ediyor sayılacağının şartlarını da içeriyordu.
Avala filmin her yıl en az iki yeni çıkış yapan yönetmene yapımcılık yapma gibi bir politikası vardı. 1968’de, “İşsiz” (Unemployed) isimli belgeselim Grand Prix Oberhausen’i ve “Küçük Öncüler” (Little Pioneers) kısa filmim Belgrad Gümüş Madalyası’nı aldığında, benim sıram gelmişti. “Erken Çalışmalar” (Early Works) filmi için fikrim olanaksız görüldüğünde, riskli yolu seçeren Neoplanta ile ortak yapımı düşünüp düşünüp düşünmeyeceğim bana soruldu; ki bir auteur[10]olarak bunun bana daha özgür bir alan sağlayacağını biliyordum.
STB Avala Film hakkında çok konuştuk, Yugoslavya’nın film yapımında büyüklerinden biri olarak, ancak siz filmlerinizin çoğunu Neoplanta Film’in himayesinde iken yaptınız ki bu da Neoplanta’yı tüm kara dalganın arkasındaki en önemli yapım organizasyonu yaptı. Bu değişim neden ve nasıl oldu?
ŽŽ Aslında, tabiri caizse kara dalganın yükselişi de düşüşü de en iyi Neoplanta Film üzerinden anlaşılabilir. Başlangıçta, tüm büyük film stüdyoları her Yugoslav Cumhuriyeti’nin başkentlerine kurulmuştu. Bir süre sonra, Vojvodina’nın yürütme organları, bağımsız bölge, Sırbistan Cumhuriyeti’nin bir kısmı yerel meselelere odaklanmış bir film şirketi kurmaya karar verdiler. Neoplanta böylece Novi Sad’da – Vojvodina’nın başkenti ve benim yaşadığım şehirde- kurulmuş oldu. O zaman Vojvodina’da profesyonel sinemacılar yoktu, yani Neoplanta konuları teklif etmek ve yapımları başlatmak için yüzünü bize – amatör sinemacılara- dönmek zorundaydı. Benim Neoplanta’ya dahil oluşum ile bağımsız bir auteurolarak gerçek profesyonel kariyerimin başlamış olduğunu belirtmek önemli, zira Avala Film’deki bütün işlerim ve anlaşmalarım hep asistan olarak yapılmıştı. Neoplanta’nın ilk yönetmeni Svetozar Udovicki harika bir insandı. Oyuncu olarak ihtisas yapmış olmasına rağmen oyunculuk kariyeri maddileşememişti, Neoplanta’dan önce de tiyatro ve performans sanatları departmanının yöneticiliğini yapıyordu. Udovicki ve iki sekreter Neoplanta’nın ilk çalışanlarıydı. Neoplanta kurulduğu zaman, ben zaten resmi bir amatör sinemacıydım. Ve Udovicki bana ilk profesyonel kısa filmimi yapma fırsatını verdi; “Köyün Gençlerinden Kış Haberleri” (Newsreel on Village Youth in Winter), Neoplanta’nın ilk yapımlarından biri.
Ona benim neslimden olan, Vojvodina’nın köylerindeki insanların yaşantılarını belgeleyen bir film yapmayı teklif ettiğimde kabul etti, ancak bana öncesinde para vermeyi reddetti. Fikrimin çıktısının ne olacağını gerçekten gözünde canlandıramadığını söyledi. Böylelikle ilk filmimi “riske atma metodu” ile yaptım. Tüm ekibimi peşin ödeme almadan çalışmayı kabul eden insanlardan topladım. “Güvenli” yatırımlar olarak ele alınan filmlerin senaryosu tamamlanmış ve çekim planları ayarlanmış olmalıydı ve böylelikle asıl prodüksiyona geçilip bütçe ayrılmış ve ayarlanmış olurdu. Bir bütçem yoktu, ayrıntılandırılmış bir senaryom da; ve ben de notasız çalmaya karar verdim.
Yapım öncesi süreç ve mekânın seçimi tamamlandığında Neoplanta’dan asıl film ekipmanını istedim. Filmi ses kaydı da olan bir kamerayla yapmak istiyordum. O zaman için böyle bir istek bir Boeing 727 ile dünyayı dolaşmayı istemek ile eşdeğerdi. O dönem Sırbistan’da böyle bir özelliği olan sadece iki kamera vardı. Biri Filmske Novosti tarafından Tito’nun konuşmalarını ve Komünist Parti kongrelerini kaydetmek için kullanılıyordu; diğeri ise Avala Film’deydi. Avala’nınkini edinmek daha kolay olacak olsa da, filmi çekeceğimiz köy arazisi için çok ağırdı; bu yüzden Neoplanta kamerayı Filmske Novosti’den temin etmeyi kabul etti. İşte böylelikle, benim ilk yapımım vücut buldu.
STB …ve neticede filmi yaptınız. Girdiğiniz risk karşılığını verdi mi?
ŽŽ Filmin gösterime girmesini müteakip bir tarafta yeni gelişen uluslararası film alanındaki eleştirmenlerce beğenildi ve diğer tarafta ise yerel olarak kargaşa ve skandal olarak karşılık buldu. O dönem uluslararası izleyicilerden Yugoslav sinemasının büyük ilgi görmesi şanslı bir tesadüftü. Mesela Alman televizyonu o yıl içinde 10, belki 15 filmi kanallarında gösterilmek üzere satın almıştı.
Benim filmim ARD’den bir Alman sinema eleştirmeni tarafından farkedildi ve satın alınmaya karar verildi; ve tek bir satış bedeli filme yapılmış tüm yatırımı karşılamıştı. Yapım bize yaklaşık 3500 DEM’e mal olmuştu ve onun üzerindeki miktar da bizim kazancımız oldu.
STB Bir bakıma, iki tarafın da kazandığı bir durum olmuş denebilir, hem yazarların16 (auteur) daha fazla özgürlük alanı temin etmesi açısından hem de yapım şirketlerinin çok fazla parayı riske atmayışı açısından?
ŽŽ Şayet bu yapım modeli olmasaydı bu filmlerin yapılıp yapılamayacağı tartışılabilir. Yine de bir boyutuyla karşı-yapım idiler ki sonraları bunun aynısını o dönemden başka yönetmenlere – mesela Purisa Dordevic’e- söylemişimdir: Büyük para akışı daha fazla film yapma arzusundan ötürü sıklıkla ya tamamen duracak ya da bir süreliğine duraklayacaktı.
Ona bir keresinde “Sabah” (Morning), “Öğle Vakti” (Noon) ve “Rüya”dan (Dream) oluşan o muazzam film üçlemesini yaptıktan sonra yönetmenlik kariyerini neden askıya aldığını sormuştum. Kazandığı paranın Paris’e gidip orada iki yıl yaşamak için yettiğini söyleyerek cevapladı. Ama şimdilerde, o dönem için çalışmalarına devam etmemiş olduğuna pişman olduğunu da ekledi. Ama işte, 1960’ların sonlarında yapım konusundaki özgürlük alanlarının süreceğinden ve büyüyeceğinden emindik. Çok fazla iyimserdik.
STB Neoplanta, “büyük”lerin en genci olarak bu bağımsız yapımlara oldukça alan açıyordu ki partizan yapımları üretenlerin yükünü en az üstlenendi. Novi Sad’lı olmanız ve bu sayede tüm yeni sinemacılar ile Neoplanta arasında anlaşmaların tellallığını yapabilmeniz tatmin edici bir tesadüf müydü?
ŽŽ Neoplanta oldukça ilginç bir olgu, zira Yugoslavya’nın durumunun hem ihtişamını hem de zavallılığını ortaya koyuyor. Kurulduğu zaman, PLS’nin diğer stüdyolara yüklediği tüm zorluklar ve çalışmaların sonuçlarında yarattığı hoşnutsuzluklardan tamamen beri idi.
Yapım süreçleri çatışmaları olabildiğince isabetli bir şekilde tasvir edebilecek konumda değildi; filmler politikacılar arasındaki ihtilafları çözüp kimin daha iyi bir Titocu, Komünist, Partizan olduğunu kanıtlamak için kullanıldı. Her tür mistifikasyon mevcuttu ki kanaatimce bunlar bu filmlerin elde etmeye çabaladığı şeylerin tam zıttı yönde bir etki yaratıyordu ve sonuç olarak, ortaya çıkışı ve sosyal konumlanışı itibariyle Fransız anti-faşist mücadelesi ile oldukça benzerlik gösteren ve istikrarsız olan anti-faşist mücadelenin doğasının değerini düşürdü.
Filmlerdeki epik tasvirlerden ötürü, partizan mücadelenin illegal olduğu, mücadele biçimlerinin kısıtlılığı, çok riskli oluşu ve çokça zayiata sebebiyet verişi kısa sürede unutuluvermişti. Bu meselelerin hiçbiri Neoplanta’nın sırtına yüklü değildi ve temellerini sinema kulüplerinde atmış olan diğer insanları da oraya getirme konusunu halletmiş oldum; mesela Karpo Godina, Nasko Kriznar, Prvoslav Maric, Bora Sajtinac ve Dusan Ninkov. İlerleyen zamanlarda da, yapılan filmler çabucak uluslararası film festivallerinde başarılı olacaklardı.
Neoplanta’nın altın yılları kara dalgaya saldırılar başlayana değin sürdü. “Düşmanın yok edilmesi” hadisesi 1972’de gerçekleşmiş olsa da; önceden tamamlanmış ve ödüller almış filmler “halkın erişimine kapalı” hale getirilip tam anlamıyla depoya kapatıldığında, “Erken Çalışmalar”a[11] dair ideolojik hükümler de 1969’un bahar ve yazında başlatılmış oldu. Novi Sad’daki yerel kültürel hava ülkenin diğer yerlerindekinden daha da dogmatik hale geldi. Filmim “Erken Çalışmalar”ın (Early Works) sansürü Belgrad’daki duruşma akabinde kaldırıldığında ve Berlin ve Pula’da ve Messrs şehri ile bölgedeki komünist liderliğinde, “yoldaş” Dusan Popovic ve Mirko Canadanovic ideolojik bir teftiş organize ettiler. 1930’ların Sovyet Komünist Partisi’nin retoriği üzerinde; benim filmim anarşist ilan edildi ve sonucu da “her anarşistik olan antikomünisttir”deki gibi oldu.
Tüm yıl boyunca ortaya çıkan, yaptıklarının “ideolojik hataları düzeltme eylemi” olup olmadığına dair “incelemeler”in ülkenin diğer kısımlarında da kabul görecek olmasıydı. O yıl boyunca Novi Sad’a davet ettiğim kişi, Makavejev, “W.R. Organizmanın Gizemleri”ni (W.R. – Mysteries of the Organism) yapmayı başardı. Filmin ilk gösterimi başka bir “bilinçli kadrolar toplama”yı provoke etti ve kamusal alanda aynı politikacıların organize ettiği tartışmaları başlattı; sonrasında da 10 yıl boyunca depoya “mahkûm” edildi ki bunun pratikte anlamı filmin ne Novi Sad ne de Yugoslavya’nın başka bir yerinde göstermenin imkansız olduğuydu. Yine de, film Bavarian televizyonu ile ortak yapım olduğu için yurtdışında 1971’de Cannes’da ve sonrasında dünyanın başka festival ve sinema salonlarında başarıyla gösterilebildi. Neoplanta’nın direktörü Svetozar Udovicki kovuldu ve Drasko Redep onun yerine görevlendirildi. O da biz sinemacılardan birkaçının piyasadan silinmesini – yapım organizasyonlarından- organize etti ve yirmiden fazla filmi yasaklattırdı.
Drasko Redep sonraki 15 yıl boyunca “durumu kontrol altında tuttu”. Onu destekleyen ve yetki veren politikacılar ile birlikte Redep – Hollywood’dan Sherwood Yapım ile ortak yapım olan büyük bir tarihsel tahrif olan- “Büyük Nakliyat” (The Great Transport) isimli canice bir partizan şovu hazırladı. Veljko Bulajic yönetmenliğinde Helmut Berger gibi uluslararası oyuncular işe alındı ve bütçe neredeyse 15 milyona fırladı; Neoplanta iflasa sürüklendi ve 1985’te de kapatıldı. Redep finansal sahtecilikten hüküm giydi ve bu da skandalın üzerini örttü.
Neoplanta’nın harabeleri üzerine Terra Film isminde bir yapım şirketi kuruldu. Sonucunda, 1980’lerin ilerleyen yıllarında, Svetozar Udovicki’den yönetmen olarak dönmesi istendi ve onun dönüşü ile ben de döndüm; “Çelik Nasıl Dövülür?” (The Way Steel Was Tempered), “Kenedi Üçlemesi” (Kenedi Trilogy) ile birkaç düzine belgesel çektim. Goran Markovic’in “Tito ve Ben” isimli filmi de Terra Film yapımıydı. Bugün Terra Film özelleşmeye gitti ve bizler de binayı hak iddia ederek geri istiyoruz. Kendimize almak için değil, biz bir grup sinemacının o binayı kazandığını resmi hale getirmek için. Binayı Vojvodina’daki Modern Sanatlar Müzesi’ne bağışlayıp bölgedeki sinemacılığın tarihi üzerine bir sergi hazırlayacağız.
STB Şimdi Çekoslovakya’nın işgalinin Yugoslavya’ya etkilerini gerçekliğiyle anlamak oldukça güç gözüküyor. Bu olay ve öğrenci protestoları berrak bir şekilde ilk filminiz “Early Works”te iz bırakmış.
ŽŽ Çekoslovakya’nın işgal edilişi bizim için, Batılılar için Irak’ın işgali ve hatta belki de 9/11’in rahatsız ediciliğinden kesinlikle daha da rahatsız ediciydi. Çekoslovakya Titoizm ve öz-yönetim ile aynı yolu takip ediyor ve Sovyetler Birliği’nden bağımsızlığını kazanmaya çabalıyordu. Çekoslovakya ve Yugoslavya’nın aynı “insan yüzlü sosyalizm” kavramında birbirlerine yaklaştıklarından ve bunun tüm sosyalist dünyanın bu yönde dönüşmesiyle sonuçlanacağından emindik. Bize sınırlara gidip Sovyetler Birliği’nin Yugoslavya’yı işgal etmesi durumuna karşılık siperler kazmaya başlamamız söylendiğinde hayallerimiz paramparça oldu.
Sosyalizm ve komünizmin kendini adım adım gerçekleştirerek oluşturduğu umut tanklar Prag’a girdiğinde yok oldu. Yugoslavya’da, yükselen Stalinizme karşı bir uyarı amacıyla Çekoslovakya ve Dubcek’e desteklerini göstermek üzere 100.000’den fazla insan sokaklara döküldü. Bu Tito ve Yugoslavya’ya uluslararası bir tanınırlık getirdi, ayrıca gürbüz ülkenin savaş çıkması pahasına olsa dahi Stalinizme karşı olduğunu içeren imajını da yeniden doğrulamış oldu. İşgale aynı şekilde karşılık verilişi bir bakıma anti-Stalinist bir taahhüt olsa da, bu sarsıntıların esasında ülkenin yeniden Stalinistleşmesine dair bir duruş olduğunu anlamamız bizim için oldukça zordu. “Early Works”ü yaparken öğrenci protestoları ve işgalin bende epeyce etkisi olmuştu.
STB Bilhassa “Early Works”ün Marx ve Engels’in “Early works”lerinden etkilenişi ve hatta filmde bu çalışmalardan alıntılar yapılmış olması sebebiyle soruyorum, praxis filozoflarından ne kadar etkilenmiştiniz?
ŽŽ “Early Works”ten yapılan alıntılar film diyaloglarının tamamlayıcı parçalarıydı, hatta jenerikte de “İlave diyaloglar – Karl Marx ve Friedrich Engels” olarak yer verildiler. Filmi izlerseniz, bir grup genç insan, köylüler ve işçilerin protagonistlerinin yaşamlarının Marx ve Engels’i sorguladıklarını göreceksiniz. Protagonistler Marksizmin klasiklerindeki hem retoriğin hem de fikirlerin sosyalist devletin gerçekliğini ve karmaşalarını, hatta 1968’deki askeri müdahaleyi anlamak için yeterli olup olmadıklarını – bu fikirler sadece ideolojik laflamalar düzeyinde kalsa da dünyaya katkıda bulunsalar da- merak ediyorlar.
Ben 1960’ların başlarında Gençlik Tribünü’ndeki müzakereleri organize ederken, praxis filozoflarının çoğu ile de genç bir adam olarak tanışmış oldum. 20 ya da 21 yaşımdayken Korcula’daki yaz okullarının gözlemci olarak bir parçası oldum. Orada Marcuse, Habermas, Bloch, Baumann ve diğerleri Yugoslavya’yı insanoğlunu tamamıyla özgürleştiren bir sistem olarak övüyorlardı; o esnada biz de sıradan insanların hayatta kalma mücadelerinde onlara enerji ve yaratıcılık veren filmler yapıyorduk.
Aslında, bizler, sinemacılar, Camus ve Sartre’den daha çok etkilenmiştik; onlarda, bazı marksistlerin “yukarıdan empoze edilen hümanizm”inden daha fazla gerçeklik ile senkronizasyon bulmuştuk. Zira biz gerçekliğin kendisine dair konuşmak istiyorduk, ona dair verilen vaatlerden değil. Sonra, tabii ki, sinemacılar için nihayetinde her şey sinema ile alakalıdır; bu bir form ve dil meselesi; bireysel belirlenmişliğe[12], bireyin duygularına, aşkına, yaşlanışına, hastalanışına ve ölümüne odaklanmış bir araç ve ortam olarak sinema ile.
“Early Works” adlı çalışmamda bununla bir miktar oynadım. Devlet tarafından sonrasında olabilecek bir şey olduğu iddia edilen ve iyi bir etki olarak bahsedilen bir şeyden doğrudan etkilenmiş olmak ve ardından bir kara dalga olarak etiketlenebilmek, dava açılabilmesi ve sonra da yasaklanmak da oldukça ironik. Hatta daha ironik olan “Early Works”ün resmi olarak mahkemeden muaf tutulması ardından bir tarafa bırakılarak resmi olmayan bir şekilde yasaklanmasıdır. Hatta kilometrelerce metre kare Marksist belge ve analiz devlet aygıtlarının açık olan şeye – ki otorite ve güç arzusu üzerine kurulu olan varolan devlet sosyalizmi sistemidir – dikkat edip onu ikna edememişti. Bu arada onun biçimleri, idare etmiş ve yıkılmıştı, otoriter kabile toplumlarına benzerlik göstermişti. SSCB’nin Devlet sosyalizmi örneğinde olduğu gibi sekiz yaşına gelince ölümcül bir hastalığa yakalandı ve sonunda öldü.
Marksistler genellikle ne “Early Works”ü ve benim diğer filmlerimi anladılar ne de tüm “yeni Yugoslav sineması”nı anladılar. Bunların “üstünde” durdular. Fakat kara dalgaya “Marksistlerin ilkeleri ışığında kara dalgayı gömmek” için ona kredi vermeyen bir tek makale yoktur. Örneğin, Praksis felsefecileri ne filmleri gösterildiğinde ne de yasaklandığında ve yazarları politik olarak kovuşturmaya uğradıklarında kara dalga hakkında, bir makale dahi yazmadılar. Elbette beş yıl sonra Praksis felsefecileri kendilerini benzer bir pozisyonda buldular fakat dayanışma praksisini de reddettiler. Onlar kara dalga yazarlarını (auteur) inkâr ettiler.
Bugün eski devlet sosyalizminde kapitalizmin ilk yirmi yılındaki başarısızlıkları ile yüzleştiğimizde daha evvel asla yapmadığımız şekilde hem geçmişi hem de bugünü dikkatle incelemek zoundayız. Devlet sosyalizminde neoliberalizme göre daha özgürleştirici başarılar elde ettiğimizi rahatça kabul edebiliriz fakat sosyalist projenin başarısızlıklarının gerçek nedenlerine kör olup yüz çevirmeye devam ettik. Tüm entelektüel antrenmanlar arasında kendini yıkma projesinde “ilişkili komünistler”in ağı ve yöntemlerinin en net tanımının Roman Abramovich’in Berezovsky ile olan süreçte Londra Mahkemesi’ndeki ifadesi olması da ironiktir.
STB “Early Works”e karşı mahkemenin iddiası, kazanmış olsanız da, bir şekilde sonun başlangıcının işaretiydi? Yargıcın tepkisi nasıl oldu?
ŽŽ Yargıç filmin biraz anarşik ve pornografik unsurlar içerdiği fakat devleti yıkmayacağı sonucuna vardı. Bu Temmuz 1969’daydı ve film doğrudan doğruya mahkemeden Berlin Film Festivali’ne gitti ve Altın Ayı’yı kazandı. Fakat zafer atmosferi Borba’da yayınlanan bir makaleden dolayı kısa zamanda, Ağustos’ta, sona erdi. Değişime dair olan şeylerin oldukça sancılı olduğu net olmasına rağmen bunun Stalinizme ve Stalinist tehditlere şiddetle karşı çıkan devletteki ambiansa hakim olamayacağına dair halen umudumuz vardı.
STB Böylece prodüksiyon bir süre daha kesintisiz devam etti?
ŽŽ 1969 ve 1970’de prodüksiyon mekanları sonraları kara olarak etiklenecek olan filmler üretmeye devam ettiler. Fakat önemli bir değişiklik vardı: filmlerdeki hikâyeler hiç de günlük yaşamdan alınmıyorlardı; Stalinist geçmişte yapılan yanlışlara dönmüşlerdi. Örneğin, Karpo’nun görüntü yönetmeni olduğu Bata Čengić’in filmi “Dünya Devriminde Ailemin Rolü”nün (The Role of My Family in the World Revolution) hikâyesi bir memurun İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Stalin’e nasıl inandığının ve 1948’den sonra bu illüzyondan nasıl uyandığının portresiydi.
Diğer filmler savaştan sonra Sovyetlerin etkisi altında olan Yugoslavya’da yapılan zorla kamulaştırma konusunu ele alıyordu. Geniş ölçekli kamulaştırmanın çok problemli olduğu anlaşılınca küçük bir toprak parçasına sahip olan köylülerin lehine terk edildi. Tam bu zamanda Neoplanta’yı getiren Makavajev “Dünya Devrimi”ni (World Revolution) bitirmek üzereydi ve bunu Stalin’in içinde olduğu bazı görüntülerin de olduğu Stalinist tehditlerin hepsine Titoist bir yanıt olarak açıklıyordu. Gerçekten de bu 1969 ve 1970’de yürütülen pek çok prodüksiyonun bittiği ve çok güçlü seri filmlerin ortaya çıktığı 1971’de oldu.
STB İdeolojik sorgulama kaldı, bu film dilini etkiledi mi?
ŽŽ Geç sosyalist ideoloji tarafından değil. Bunun sosyal ve politik sınırları azaltacağını umarak resmi deneyimleri teşvik etmeye devam ettiler. Aynı zamanda klasik sınıflandırma “soyutlama, Dadaizm ve sanat biçimciliği sadece küçük burjuvazinin gizlenmiş biçimleri” idi. Karşıtları tarafından daha sonraları Kara Dalga olarak adlandırılan Yeni Yugoslav Sineması doğuda yapılanla çok daha fazla, itiraf etmek istediğimizden çok daha fazla aynı çizgideydi. Yeni Polonya ve Çek filmleri yeni Yugoslav filmlerinden birkaç yıl önce ortaya çıkmıştı ve Sovyet filmlerinden farklı olarak Yugoslavya’da oldukça iyi biliniyorlardı.
Ancak bunlara yakından bakınca aralarında oldukça büyük farklılıklar vardır. Polonya ve Çek filmleri kendi estetik biçimlerini İkinci Dünya Savaşı sırasında kurulmuş olan kimi marijinal ve mütevazı anti-faşist anlatılara uygulamışlardı. “Yakından İzlenen Tren” (Closely Watched Trains) (Jirí Menzel, 1967) ya da “Ana Caddedeki Dükkan” (The Shop on Main Street) (Ján Kadár, Elmar Kos, 1965) gibi Çekoslavak film hikâyeleri – Örneğin Çeklerin önemli bir direniş hareketi yoktu – İkinci Dünya Savaşı sırasındaki bu tarz unsurlara odaklanmıştı ve bir atılımı zorluyordu.
Bunun tam aksine bizim auteur filmlerimizin savaş bahanesi yoktu. Makavejev’in “İnsan Bir Kuş Değildir” (Man is Not a Bird) ya da “Aşk İlişkisi” (Love Affair), ya da “Eksik Santral Operatörü Vakası” (The Case of the Missing Switchboard Operator) ya da Žika Pavlović’in “Ölüp Gittiğimde”nin (When I Am Dead and Gone) hepsi sosyalizmde kaybolduğunu hisseden genç çağdaş insanlara dairdi. Bu anlamda kara dalgamız daha polemikçi fakat kesinlikle Doğu Avrupa film dilinin çizgisindeydi. 1968 ve en azından Sovyet işgaline kadar Çek yeni dalgası, bizim filmler en başından itibaren polemiklere karışırken – kimi mahkemelere konu oldu kimisi de yasaklandı – herhangi bir “soruşturmaya” konu olmadı. Net bir gerilim var. Kara dalga ile Yugoslavya’da olanın otantik bir ifade etme patlaması olduğu iddiası kesinlikle doğru değildir. Kesinlikle…
STB Film yapımcılarının örgütsel biçimleri ideolojik saldırıdan sağ çıktı, değil mi?
ŽŽ Neo-dogmatik tutum zaten 70’lerin ortalarında bizim filmleri silmiş, hızlı bir şekilde bozulmaya başlamıştı. Bunun işe yaramayacağı anlaşılmaya başlayınca, sanki hiçbir şey olmamış gibi, 60’ların sonlarından prodüksiyon modellerine doğru bir dönüş oldu. Özellikle Belgrad’da tüm prodüksiyon –ismi neydi – büyük prodüksiyon evlerinden bağımsız olarak örgütlenen film kolektiflerine güven duymaya başladı.
Esasen herkes bir film çalışması kolektifi oluşturabilirdi. Bağımsız bir film çalışma kolektifi başlatmak için bir “ofis” adresi, mahkemeye kayıt ve bir kaşe yaptırmak yeterliydi. Bunlar küçük örgütlenmeler iken Belgrad’da birçok film topluluğuna kanunlar, idare ve hatta muhasebe için yardımcı olan bir çeşit hizmet merkezleri oluşturulmuştu. 1970 ve 1980’lerde yapılmış ilginç filmlerin çoğunluğu bu çeşit örgütlenmeler tarafından üretilmişti – bunlara, “Prag okulu” denen filmin hemen hemen tüm filmleri dâhildir.
Kolektiflerin en ilginci beş yıl içinde 17 Belgrad filmi ortaya çıkarmayı başaran Art Film 80’di. Diğerleri arasında en önemli filmler Srđan Karanović, Goran Marković, Goran Paskaljević’inkilerdi. Hepsi orada çalıştı. Diğerleri büyük uluslararası ortak-prodüksiyonlara ya da büyük bir izleyici kitlesinin ilgisini çekecek temalara dayanan cumhuriyetler arası ortak prodüksiyonlara, Belgrad ve Zagreb arasında üretilen “Štefice Cvek u raljama života” (Štefice Cvek Hayatın Ağzında) gibi ticari komedilere ya da son partizan destanlarından bazılarına odaklanırken onların hiç biri büyük stüdyolara gitmedi.
STB Prodüksiyonları finanse etmek için televizyon git gide artarak önemli bir rol üstlenmişti, devletin bundan payı olduğu söylenebilir mi? Ya da filmlerin ekonomik üretimini değiştirmek için daha fazla şey yapması gerekiyor muydu?
ŽŽ Art Film 80, 1981’de Belgrad’da kurulduğunda oradaydım. O zamanlar, televizyon programları Pazartesi günlerini orijinal televizyon filmlerinin çekildiği drama programlarının yayınlanmasına ayırıyordu. Bu neredeyse bir filmin başlangıç bütçesi olarak esası teşkil ediyordu. Bunun az ya da çoğu hemen hemen şöyle işliyordu: Goran Marković yapımcısı ile televizyon firmasına gider, suç işleyen çocuklar için ıslah uygulamalarına dair bir drama fikri sunar ve bunun Pazartesi drama programları için ne kadar mükemmel olacağını açıklar. Eğer onlar konunun ilgi çekici olduğunu düşünürlerse televizyon fikri alır ve geliştirir. Bir film kolektifi ile beraber daha fazla destek için cumhuriyet fonlarına başvurur.
Ek olarak televizyon yayın firmalarının genellikle prodüksiyonun maliyetini düşürecek kendi labaratuvarları ve diğer ekipmanları vardı. Televizyondan gelen bütçenin çoğu hazırlıklara ve araştırmaya harcanırdı. Müzakere süreci cumhuriyet fonları veya büyük yapım evleri kadar uzun olmadığı için filmler hızla yapım aşamasına girerdi. Yine de yazarların (auteur) ücretlerinin büyük bir kısmı prodüksiyona yatırılırdı. Eğer film başarılı olursa sadece paralarını geri almayı değil aynı zamanda biraz daha kazanacaklarını umut ederlerdi.
Yugoslav film pazarının şimdiki durumla kıyaslandığında oldukça büyük olduğu belirtilmelidir. Başarılı yerli film 120.000 ve 250.000 dolar arası hasılat yapardı. Bu “kostümsüz” filmlerin maliyeti büyük skendografi ve prodüksiyon talepleri olmadan 120.000 ve 180.000 dolara mal olurdu ki bu iç pazar için uygundu. Şimdiki durumdan bir diğer farklı durum ise Yugoslav filmleri için uluslararası pazarın bugünden çok daha büyük olması idi. Herşeyden önce bu Asya, Çin ve benzerlerinin “yeni” sinemacılığından önceydi. Hatta Yugoslavya’nın çok daha iyi uluslararası ilişkileri vardı ve kültürel prodüksiyonlarının kabul edilebilirliği oldukça yüksekti. 1980’lerde çalışmaya başlayan “Kara sonrası kuşak”ın yazarları (auteur) devamlılığı sağlamayı başardılar ve muhtemelen daha fazla bireysel genç yetenek bir on yıl önce ortaya çıktı.
Bu yıllarda neler olmuştu? Çekoslavakya’nın işgalinden sonraki şoklar tüm sosyalist sistemi sarsmaya devam etti. İktidar yapılarının bir sonucu olarak hem oportünist hem kuşkucu oldular fakat bu aynı zamanda kariyerizm ve varolan hiyerarşilere kök saldılar. Orta sınıf rahat bir şekilde yaşamaya çalışıyordu ve dış ticarette bazı bağlantılar ve işler almaya heveslenmişti. Bir zamanlar görünmez olan güya kızıl-burjuvazi denen sınıf sisteme şüpheleri getirdi ve herkese görünür oldu.
Erken 1970’lerin neo-stalinist dönem süresince karşı-devrim yavaş fakat emin adımlarla yüksek siyasal pozisyonlara ulaşmayı becerememiş olan hayal kırıklığına uğramış aparatçiklerce planlandı ve anaakım haline geldi. Her şeyden önce, “çok mücadeleci ve kapsayıcı” çeşitli ve kapsamlı Yugoslav entelektüel sahnesini bulan tüm vasat entelektüeller orta sınıfın desteğini almaya ve yerelde meşruiyet aramaya çalıştılar. Bu şekilde kurulmuş olan yeni bölgesel değerler sistemi “sosyalizmi çok talepkar, proletarya diktatörlüğünün riskli öncüllerine dayanan ve uygulanabilir” bulmayan politikacılarca benimsenmişti.
STB Kendi prodüksiyonlarınız ve sizden sonra gelen kuşakların prodüksiyonları hakkında bağımsız kelimesini ısrarla kullanıyorsunuz. Bu bağımsızlık film üretiminin maddi ve teknolojik şartlarınca ne derece kısıtlanıyordu?
ŽŽ Bu, film çekmenin bütünüyle film teknolojisi ve altyapsına bağlı olduğu zamanlardı. Daha sonraları sadece pahalı değil aynı zamanda aşırı derecede erişilemez oldu. Süreç devasa labaratuvarlar, zamanında tüm federal cumhuriyetlerde de dahi olmayan makineler ve edit etme masalarına bağlıydı. Sonra, film yapımcıları olarak bağımsız olsak dahi daima devlet mekanizmasının – laboratuvarlar ve edit etme işleri – uzantılarına bağlıydık. Herşey onlar vasıtasıyla yürümek zorundaydı.
STB Filmlerinizde daima bir soru öne çıkıyor, politik olarak oldukça ilişkilenmiş eleştiri olgusu. Herhangi bir idealleştirme olmaksızın daima bazı marijinal gruplar, lümpen proletarya, işçiler, Romanlar üzerine çalışmalar dile getiriliyor. Bu, Boris Buden’in işaret ettiği kara dalgadaki kara mıdır? Sosyalist ufuklar (devlet ideolojisi) içinde işçi figürü sorusunu yapısal olarak açmak nasıl mümkün olmamıştı ve filmlerde neden çok fazla tartışılmamış fakat aslında ironik kavramlarla temsil edilmişti?
ŽŽ Buna yanıt vermek benim için kolay değil çünkü beni ve prodüksiyonlarımı etkileyen pek çok faktör var. “Early Works” yargılanırken serbest bir şekilde konuşuyor ve filmimi savunabiliyordum. Yargıç bana şöyle demişti: “Haklısın. Sosyalizm senin filminden dolayı yıkılmaz, yaratmanın özgürlüğüne inanıyoruz. Ceza vermeyeceğim.” Fakat gerçekte ise filmim Zeneica, Bosna/Hersek’te bir grup işçi tarafından işçi sınıfı karşıtı ve gerici olduğu şikâyetiyle mahkeme yolunu tutmuştu.
Sosyalizmde işçi sınıfı oportünüst ve manipülasyonlara yatkındır. Bundan dolayı bürokrasi özgür sanat diline açıkça karşı olmak durumunda değildi, neye karşılar ise onu savunmak için işçi sınıfını kulanabiliyorlardı. Hemen hemen “işçi sınıfı inanmaktadır ki bu gelmiş geçmiş en iyi sistemdir, bunu işçilerin bakış açısı ile eleştirmeye nasıl cesaret ediyorsunuz”, diyor gibiydiler. Daha sonraları işçilerin ana kahramanlar olduğu bir kaç film yapmıştım: “Vera and Eržika” ve “Dragomir and Bogdan: Electricity”. Fakat Yugoslav işçi sınıfının merkezinde, onları özü olarak selamlayan, sistem tarafından kenara itilmiş marjinalleştirilmiş insanları buldum. İronik bir şekilde bu filmler muhtemelen açıkça işçiler hakkında olmasına ve çok eleştirel olmalarına rağmen herhangi bir problemle karşılaşmadan televizyonda gösterildi.
STB Burada film yeni sosyalleşmeye ve nereye konumlanabileceğine dair bir soru sorar. Ve film, dile getirilemeyen bu yeninin yine de varlığını başlattığı bir tür kamusal alan haline mi geliyor?Bu, sıklıkla prodüksiyonlarınızda “gerçek insanları” kullanmanız olgusuyla daha da güçleniyor.
ŽŽ Film daima kamusal alana bir müdahaledir. Düşük bütçeli prodüksiyonlar ile gelen önemli fayda durumlara yanıt verebileceğiniz hızdadır. Hatta ben televizyon için çalışıyorken halen problemli olarak etiketleniyor ve saygı görüyordum – böylece kimsenin üstesinden gelmek istemediği ödevleri ve en kısa çekim slotlarını alırdım. Bu şartlar altında dahi televizyon için 15 film yaptım. 1980’lerde televizyon prodüksiyonlarının miktarı inanılmazdı. Esasen istediğimi az çok yapabilmeme neden olan benim mazlum olma durumumdu.
Üretim boyutu çok önemlidir. Bir şeyler yapmak için hikâyeyi kameranın önünde götürecek bir kişiye gereksinim vardır. Hikaye belirgin aktörlerle uzun metrajlı filmlerde ya da yeterince ifadeci olan insanlarla yarı-belgesel filmlerde ve daha önemlisi yeterince doğal olarak onların şahsiyetleri ile iletişim kurmakla anlatılabilir.
Güya marijinal denen inşanlarla çalışmaya devam etmek, şaşkınlığımla, kendimi halktan saklı kalmış çeşitli unsurları ile ideolojik olarak düzenlenmiş kültürlerin içinde buldum. Ve her şeye rağmen onurlu hayatlar süren otantik karakterler keşfettim. Bu sadece benim için değil, aynı zamanda tüm ekip için de daima en büyük ilhamdı. Çok fazla başlık atmayı başarmamın ve belki de prodüksiyon için uygun olmayan şartlarda moralimizin bozulmamasının nedeni bu olgudan yatıyor.
Dahası bu tür film üzerine çalışmak daima önemli bir öğrenme süreci olmuştur. Örneğin, ekibim başlamak, yeni ilginç insanlarla tanışmak için yeni bir filmi bekleyemez. Onlarla takılır, kahve, rakı içerler. Birileri size “insanları filme alıyorsun, hayatın harika” dediğinde iletişim kurmak için bir yol bulmak zor olmaz. Kameranın önünde ve arkasında olanlar arasında bir mesafe var ise böyle bir ilişki daha rahat iş koşullarında mümkün olmaz. Bundan dolayı bizim çalışma şeklimizde, kameranın önündeki insanlar geniş kesimlerle bir şekilde iletişim kurmalarına yardım ettiğimizi anladılar.
Son on yılda çoğunlukla video çektik, böylece o günün çekimlerini aynı gün birlikte kolayca izleyebiliyoruz. Gizem yapmıyoruz, bu yüzden çekimleri izlediğimizde onlara ekranda neyin işe yarayıp neyin yaramadığını açıklarım. Bir diğer önemli şey ise insanlara belgelerinin ham materyallerini vereceğimize dair söz vermiş olmamızdır. Bundan dolayı benim kendi versiyonumu görebilecekleri ve isterlerse onlar da kendi versiyonlarını yapabilecekleri başlangıçta nettir. Bu ayarlama, atmosferi yumuşatır. Projeye dahil olmanın insanları kendinden daha emin kıldığına dikkat etmişimdir.
STB Böylece, bu odak ve prodüksiyon marjinalliğini son çare olarak değil, daha çok bir seçenek olarak mı çerçevelediniz?
ŽŽ Süreklilik içinde işimin, prodüksiyonun marijinalliğinin bu yönü daima sorgulanabilir. Bunun kasıtlı mı yoksa mevcut tek seçenek mi olduğunu soruyorsunuz. Birincisi, şartlardan dolayı “resmi sinemacılığa” ait olmanın olasılıklarını erken zamanda kaçırdım. Aynı şey “Organizmanın Gizemleri”nden (Mysteries of Organism) sonra Makavejev’e oldu. Ancak bu sevimsiz deneyimlerin tüm anlamı gerçekten oldukça aydınlatıcı bir deneyim olmasıdır. Sinematografinin bu kadar küçük ve devlet sosyalizmine bağlı kalan ülkelerdeki güç sisteminin bu kadar geniş bir parçası olduğunu ancak o zaman fark etmeye başladım.
Devlete bağımlı olan filmlerin devlet yönetimi ile daima bir derece koordinasyon içinde ve kişisel politikaların mantığı ile aynı çizgide olmaası zorunludur. Örneğin, bir yönetmen her yıl bir film yapamaz bazı dağıtımların olması zorunludur. Bu kuralın sonucu olarak anaakım devlet politikasının temsili ile bağlantılı duran çok yetenekli bazı kişiler sadece birkaç film yaptılar. Bir diğer şey, Yugoslavya dağılınca, sözde “uygun bütçeli” filmler, piyasa hiçbir şeyi geri getiremediği için tamamen kabalaştı.Aynı zamanda bu filmler milyonlarca Euro’ya mal oldukları ve sadece 50.000 Euro kâr elde ettikleri için büyük kayıplara neden oldular.
Bu şekilde film yapmak, özellikle kara dalga filmlerinin kazandığı para miktarlarıyla karşılaştırıldığında, tamamen asalak bir faaliyettir. Diğer tarafta ise filmler için varolan Avrupa fonu, örneğin Euro Image,Brejnev zamanında Sovyet yazarlarına (auteurs) verilen uzun metrajlı film reçetelerinden birini hatırlatacak şekilde yapılandırılmış, düzenlenmiş ve kontrol edilmişti.
Yani son on yılda 10 film yapmama rağmen hiçbir zaman uzun metrajlı bir film için destek başvurusunda bulunmadım. Ara sıra, örneğin geri dönüş nedeniyle Batı Avrupa’da doğan ve Sırbistan’a dönen genç bir kuşağı konu alan bir belgesel film için fon başvurusunda bulundum.Sonunda bu konuyla ilgili yarım saatlik bir belgesel çektik ama film aynı zamanda “Kenedi Eve Dönüyor” (“Kenedi Goes Back Home) adlı uzun metrajlı film için araştırmaya hizmet etti.
STB Kara film ve kara dalga kavramları başlangıçta bir saldırı ifade etmesine rağmen, onu çok üretken şekilde “içselleştiren” biri gibi görünüyorsunuz, “Kara Film” en azından bu perspektiften okunabilir miydi?
ŽŽ Burada benim Ocak 1971’de yapılmış olan kısa filmime gönderme yapıyorsunuz. Oluşturulan, bu yeni etiket üzerine bir tür ironik düşünceydi.Bu etiketle alay edebilmemiz, ideolojik dayatmasının en hafif tabirle muğlak olduğunu ortaya koyuyor.Basitçe, kara filmlerin anti-sosyalist olduğu politik bir bildiri olsaydı, resmi olarak “Kara Film” adında bir şey yapamazdım ve film deneyiminin gücü ve anlamını ve mekanın estetik konusunu masaya koymazdım.
Etiketle bu kadar kolay alay edebilmem, kara hareketin hiçbir zaman gerçek bir hareket olarak var olmadığını da gösteriyor. Aynı etiket altında gitgide dışlanan yazaralar (auteurs) arasındaki farklar önemlidir. Örneğin Karpo Godina ile konuştuğumda, “Early Works”ün görüntü yönetmeni ve ekibim, birbirimize daima filmimizin anaakım filmlere benzememesi gerektiğini söylüyorduk. Ayrıca Saša Petrović, Žika Pavlović ve hatta Makavejev’in filmlerinden farklı olması gerekiyordu. Biz gençler için en cesaret verici şey – o zamanlar 25, 27 yaşında olduğumuzu unutmayın – “Early Works”ün gösteriminden sonra hem Makavejev hem de Pavlović’in hiçbir ifadeye sahip olmayan yüz ifadeleriydi.Onlar, “Ne yaptın? Bu bizim doğrudan mirasımıza benzemiyor” ve hatta Pavlović, “Ah Želimir, bu bir çıkmaz sokak. İnsanın tutkusu, cinsel enerjisi nerede?” demekteydi.
Film yapımcıları olarak bizim için sonuçta herşey filmi bir araya getirmektir. Şimdi kara dalga olarak etiketlenmiş filmlere baktığınızda “bir araya getirme”nin ne anlama geldiğine dair herbirimizin farklı fikirlere sahip olduğumuz daha açık hale gelir.Aynı tarz, aynı tür film araçları beklenebilir ancak bunlar gerçekten tamamen farklıdır.
STB Fakat bu filmleri film dilinin ötesinde veya ardında bir şekilde birbirine bağlayan genel bir atmosfer mi vardı?
ŽŽ Durum rekabete serbestliğiydi. En büyük sınırlamalar elbette teknoloji alanında yer alıyordu ve bu husus söz konusu olduğunda devlet kurumlarının önüne geçilemezdi. Laboratuvar oldukça önemliydi. Herşey 35mm ile çekilmişti.Malzemelerin resmi devlet kanallarından temin edilmesi gerekiyordu. Bu teknik olarak dijital ve hatta betaların kulllanıldığı zamandan önceydi. Bundan dolayı kameralar devasa, pahalıydı ve sadece büyük örgütlenmeler tarafından temin edilebilirdi. Bunun yanında prodüksiyon teşkilat biçimleri oldukça netti. Devletin sahip olduğu imkânlardan herhangi bir girdi olmadan film yapmak imkânsızdı.
Hiç şüphesiz bizim için en ilham verici olan Zeitgeist’ti ve zamanın süpersonik hızda değiştiği ve geliştiği hissiydi. Her geçen gün daha fazla özgürlüğümüzü kazandığımız heyecanlı dönemin parçası olmuştuk. Sadece görkemli başlangıçtan birkaç yıl sonra vahşice durdurulduğumuzu tasavvur ettiğimiz en vahşi hayallerimizde değil… Hem estetik ve hem de tematik masaya koyduğumuz temalara sıkı inançla yükselen bu iyimserlik duygusu gelecek için çok önemliydi.
STB Ülkede genel bir iyimserlik ve gelişme yaratmada kültürün önemli ve hatta belki de kritik bir rol oynadığı tezine katılır mısınız?
ŽŽ Zamanında sanat ve filmlerin bugünden 20 ve hatta belki 30 defa daha fazla medyada gösterilmekte olduğunu söylemek makuldür sanırım. Yeni bir film ve kitap için medyada hemen hemen anında bir yankı olurdu. Kültür sosyalizm döneminde bugünden çok daha önemli idi. 1973’te Almanya’ya gittiğimde Fassbinder ya da Edgar Reitz’in harika filmleri için aldıkları çok küçük haber başlıklarını görünce bütünüyle şaşırmıştım. Bizde sayfalarca haber ve makale ayrılırken ve ateşli tartışmalar yaşanırken onlarda bazı özel dergilerde kısa paragraflar oluyordu.
Ve ardından 1972’de ülkedeki genel atmosfer bir gecede değişti ve ilk gidenler filmlerdi. Yugoslav sosyalizmi projesi, 1960’larda uygulanan biçimi, önce 1969’da Çekoslovakya’nın işgali ile, sarsıldı. Ekonomik büyüme yavaşlamaya başladığında güvensizlik ve zamanın yankısını getirdi. Filmlere saldırılar artarken, geleceğe dair iyimserlik azalıyordu.
STB Kültür, 1960’larda Yugoslavya’da, medyada ve özellikle basında oldukça iyi ilgi çekiyordu. Sayısız makale, tartışma ve hatta teorik makaleler vardı. Film “toplumsallaşmıştı”. Gazeteler filmlere saldırı için esas kanal olduğunda bu geri tepti mi?
ŽŽ Filmlerin yasaklanması ve tabulaştırılması medyada çok fazla yer aldı. Bu mevcudiyet yoluyla egemen taraflarca kara olarak nitelenen filmlerin devasa gizemini çözebilirdik. Yeni Yugoslav filmi bir bütün olarak saldırı altında değildi ve hatta şimdi kara dalganın bir bölümü olarak düşünülen bazı filmlerden, bir tarafa bırakılmış olsa dahi, açık bir şekilde bahs olunmamıştı.
Bunlar listelenirken kesin bir liste yapmanın en basit yolu yeniden dogmatikleştirilmiş parti toplantılarının tutanaklarını gözden geçirmektir. Bazı yazarlar (auteur) çok eleştirilmiş olsalar dahi – sonunda yasaklanmışlardı – sadece bazı filmler sorunlu olarak etiketlenirdi. Örneğin, Aleksandar Petrović’in filmleri “Köyüme Yağmur Yağıyor” (It Rains in my Village) ve “Efendi ve Margaret” (The Master and Margaret) sosyalist yapıyı sorguluyor olarak görüldüğünden karalanmıştı. Makavejev’in yaptığı filmlerin tümünden sadece “WR: Organizmanın Gizemleri” (WR: Mysteries of Organism) bu listeye dahil edilmişti. Benim sadece bir filmim bu listedeydi ki bu da “Erken Çalışmalar” idi (Early Works). Yugoslavya’da organize film yapımının başladığı 1948’den 1972’ye kadar hemen hemen toplam 560 film yapılmıştı. Kara listeye alınan kara dalga film sayısı kabaca 10 uzun metrajlı ve 20 kısa film olmak üzere 30 idi.
Kültürün bu lekelenmesinin etkisi ne oldu? Şahsen benim için bu kampanya Amerika’daki McCarthy’nin anti-komünist kampanyasıyla benzerdi. Kara dalga filmlerine saldıranların en büyük problemleri bu filmlerin anti-konünist ve sosyalizm karşıtı oldukları iddialarına delil bulmaktı. Makavejev’in kendisi “WR” filmini yapılmış en pro-Titoist film ve açıkça anti-Stalinist olarak açıklarken – ki bu Yugoslavya’nın niteliklerinden biri idi – Makavejev’in anti-komünist olduğunu nasıl iddia edebilirdiniz. Dışlandık ancak yerleşik Yugoslav ideolojisine bile karşı çıkmamış olmamıza rağmen neden yasaklandığımıza dair makul bir açıklama bulmak zordu.
Bir defa resmi olarak dışlandıktan sonra medya susmuştu. 1973’te, İkinci Dünya Savaşı sırasında Novi Sad’a yakın bir köyde yaşayan insanların anti-faşist ve partizan mücadelelerini anlatan “Jazak’ta İsyan” (Uprising in Jazak) adlı küçük bir film yaptım. Film festivallerde açık bir şekilde gösterildi ve iyi algılandı fakat basın ondan hiç bahsetmedi.
Ve büyük bir gazetenin editörüne gittim. Film hakkında neden hiçbir şey yazılmadığını sordum. Bana Noci Sad Şehri Komünistler Birliği Komitesi’nin notunu gösterdi. Şöyle yazıyordu: “Sinema medyasında bazı yazarların anti-sosyalist eğilimler göstermeye başlamış olmalarından dolayı Aleksandar Petrović, Živojin Pavlović, Dušan Makavejev ve Želimir Žilnik’in herhangi bir çalışmasından bahsetmemenizi size tavsiye ederiz. Bir yazarın ölümü durumunda isimlerinden bahsetmeniz konusunda serbestsiniz.” Dehşete düşmüştüm ama editör bunun sadece parti belgesinden başka bir şey olmadığını ve bana kaygılanmamamı söyledi. Zaten partiden 1969’da ayrılmıştım ve bu an benim sınırları açık başka bir yerlerden çalışmaya ve ülkeyi terk etmeye karar verdiğim andı.
Sonrasında 1973’te Batı Almanya’ya gittim. Almanya’ya geldiğimde Yugoslavya’da sansüre uğradığımı söyleyebilmemin hiçbir yolu yoktu. Bu şimdi buraya gelmiş ve Monako’da sansüre uğradığını söylemişsin gibi olurdu. Yugoslavya ideal bir devlet olarak görülüyordu ve ironik olarak filmlerimiz bu imajın yaratılmasına büyük katkıda bulunuyordu.
Almanya’ya vardığımda Alman film yapımcıları özyönetim sistemimize oldukça benzer olan film yapımcıları kooperatiflerini henüz organize etmeye başlamışlardı. Hatta Alexander Kluge bizim modelden sonra kendilerini organize ettiklerini söylemişti. Yugoslavya’da artık film yapamayacağımdan dolayı Almanya’ya geldiğimi söylemek yerine Yugoslav misafir işçilerinin yaşamlarını izlemeye ve araştırmaya gelmiş olduğumu söylemek zorundaydım.
STB Kara dalganın dağılması üzerine ani tepki ne oldu? Bir filmde bu tüm yeni devrimci potansiyeli açığa çıkarır fakat gerçekte ise yasaklar kalktı mı?
ŽŽ İlginç olan şey kara dalga ve yazarlarının sahneden çekilmesinin devasa ideolojik baskıdan dolayı ülkede büyük bir rahatsızlığa neden olmamamasıydı. Hemen hemen hiç dayanışma yoktu. Praksis felsefecileri bunu aksettiren tek makale dahi yazmadılar. Büyümüş olduğumuz bu ideoloji, parti ve ülkede kolay olmadığını hissettiğimiz bir andı, bizim için geri çekilmeydi.
Sizin konferansınızda Boris Buden bana kendimi hiç kurban gibi hissedip etmediğimi sorduğunda ben asla pişman olmadığımı ve Yugoslav projesinin gerçek potansiyelinin yeni yeniden-Stalinleştirmenin gerçek kurbanı olduğunu söyleyerek yanıtladım. Kişi rahat olup merak da edebilir. Yugoslavya’nın dağılmasının kara film yazarlarının (auteur) sonucu mu olduğu ya da kara film yazarlarının engellenmesinin sonucu mu olduğunu da merak edebilir?
STB Son filminiz “Eski Usul Kapitalizm”de (Old School of Capitalism) bir grubun devrimci potansiyeli konusuna geri dönüyorsunuz. Bu filmi “Erken Çalışmalar”ın (Early Works) bir çeşit son sözü olarak okumak mümkün müdür? Kızıl burjuvaziye ve onların “sosyalizme sadık” kalmamalarına bir çeşit “biz size söylemiştik…” gibi mesela?
ŽŽ Dürüst olmak gerekirse, kesin bir kavramdan çok daha fazlası, iki film arasındaki itici güç özellikle deneyim, bilgi parçaları ve hatta yaşam olaylarına bağlı duygulardı. “Erken Çalışmalar” (Early Works) Haziran 1968’de “Haziran Kargaşası” günlerinde öğrenci protestolarına dair belgeseli çekerken deneyimlediğim güçlü duygulardan çok fazlasını anlatır.
Bizde olan sınırlı miktarda olumsuzluk nedeniyle protestoların olduğu değişik yerlerde film çekerken şahit olduğumuz pek çok olay filmde asla yer almadı. Ayrıca, işçilerle ittifak kurmak için fakültelerden fabrikalara gönderilen sayısız delegasyonun bazılarını da takip ediyorduk. Polis tarafından onlarla birlikte durdurulduk, taciz edildik ve yakalandık. Hem üniformalı hem de sivil polisin saldırgan bir şekilde toplantıları engellemeye çalışması protestoları çevreleyen en büyük tabuydu. Birkaç ay sonra ilk uzun metrajlı filmi yapma fırsatı ortaya çıktığında halen protestolar sırasında deneyimlemiş olduklarımın şoku içindeydim. Notlarıma ve protestolar sırasında polis tarafından ciddi bir şekilde yaralanmış genç bir kız ile yaptığım söyleşiye dönmüştüm. Kız tüm durumun saçmalığını bana anlatıyordu: “Ben ‘Yaşasın Yoldaş Tito’ diye bağırıyordum, Karl Marx hakkında bir makale yazıyordum ve onlar beni dövüyordu! Kafa karışıklığını hayal edin.” Bu söyleşi “Erken Çalışma”nın (Early Works) senaryosunun ana girdisidir.
Benzer şekilde, Zrenjanin’dan “Šinovoz”’e demiryollarını onarmak için çalışan özelleştirilmiş ve iflas eden fabrikada işçilere yapılan korkunç adaletsizliği duyduğumda “Eski Usul Kapitalizm” (Old School Capitalism) üzerine çalışma başladı. İşçiler onun kapatılmasını protesto etmek için fabrikayı işgal etti. Bu hikâye medyada yasaklanmıştı. Bu işçilerin durumunun 40 yıl önceki öğrencilerin durumu ile aynı olduğunu anlamıştım. Bu sefer sadece polis değil aynı zamanda yeni sahipleri tarafından kiralanan bir özel güvenlik firmasınca tehditlere maruz kalıyorlardı. Kaybedecekleri hiçbir şey yoktu ve bu bir ölüm kalım meselesi idi.
Başlangıçta onların mücadelelerinin bir şekilde belgelenmek zorunda olunması duygusunun ötesinde bir kavram yoktu. Başlangıçta iki belgesel yapıldı. Birincisi bir kişinin bir gecede öldüğü Sendika Binası’ndaki grev, onların Belgrad’a yürüyüşü, protestolarının olduğu sendika mücadelesinin kesin bir kronolojisiydi. “Batmış Kitlenin Davası” (The Case of Bankruptcy Mass) ismini taşıyan diğer belgesel için ben manipülasyon, dolandırıcılık, mahkeme davaları hakkında bir veri katmanı ekleyerek üç deneme yapmak amacıyla genç gazetecilerden oluşan bir ekibi davet etmiştim.
Bu filme dair tipik olmayan şey benim bu hikâyeyi sadece üçüncü teşebbüste anlatma ve bitirmeyi başarmış olmamdır. İlk ikisi yapım aşamasında başarısız oldu. İlk fikir fabrikayı satın alan kodamanı bir kadının oynamasıydı. O geleceğe hazırlanmakta olan ve çocuklarına çince öğreten çinli bir asistandır. Bu şekilde çocuklar Dünyadaki Çinin egemenliğine hazır olabilirlerdi. Özelleştirme olduğunda varis Lazar Stojanović yurt dışında ülkesine döner ve millileştirilmiş fabrikanın sahibi olmak için uğraşır. Ben pek çok fabrikanın İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra millileştirildiğini ve özelleştirilmeksizin satıldığı bir bakış açısını göstermek istedim. Yeni sahibi ile görüştüğünde çocukken birbirlerine aşık olduklarını anlarlar ve dünya çapında bir yolculuğa çıkarlar. Fabrikayı çinli asistana bırakırlar ve “mülkiyetin” nasıl “bir hayal olduğunu” ifade ederler. Çinli asistan işçilerin gerçekten sadece folklorde iyi olduklarını anladığında fabrikayı Sırp folklorunu Çin operasıyla karıştıran performans şirketi haline dönüştürür ve onlarla dünya turuna çıkar.
Filmin olağanüstü bir performans ile son bulması gerekiyordu. Bunu Zrenjanin’de fabrikayı işgal eden işçilerle çekmeyi istemiştim fakat iki gün sonra baş kadın oyuncu ve işçiler arasındaki enerjinin işlemediğini anladım ve 104 çekimi iptal etmeye karar verdim. Bu benim yöntemimin hem artısı hem de eksisidir – yapım maliyetine dair hiç kimseye bir yanıtım yoktur ve kendime ekibi durdurma yetkisi verebilirim. Onlara “önemli değil, eğlendik, 30 bira lütfen, fakat hikayemizi daha iyi anlatmak için bir şeyler düşünmek zorundayız” derim.
İkinci deneme bir parça trajediydi. Hırvatistan’da ilticacı olan, oğulları savaş sırasında feci şekilde yaralanmış olan, Dragan Jokić isimli mükemmel bir aktör bulmuştum. Çalıştığı açık pazarın yakınında yaşıyordu. Hırvat yazar Vedrana Ruden’e savaş başladığında onu terk eden karısını oynamasını sormuştum. Beraber harika bir kimyaları vardı ve yapımın beşinci gününe kadar herşey iyi gidiyordu. Onu almak için gittiğimde oğlu bana Dragan’ın geceleyin vefaat ettiğini söyledi.
Güçlü bireysel kahramanlarla yapılan bu iki başarısız girişimden sonra kimsenin öne çıkmayacağı bir gruba yer vermem gerektiğini anladım. Böylece keskin analizlerini gördüğüm makaleleri ile gerçek bir anarko-sendikalist grubu bir filmde sunma fikri ile geldim. İlk buluşmada filmde “kapitalistleri rehin alan” bir grubu oynamayı kabul ettiler. Tüm çekim iki günde bitti. “Erken Çalışma” (Early Works) ile en güçlü benzerliği her ikisinde de ana bireysel karakterin olmaması ama bunun yerine bir grubun olmasıdır. Bu süreklilik bilinçli bir karardan çok bir tarz, hatta duygular meselesidir. Her iki film de toplumsal yaşamın egemen biçimi sarsıldığı ve değerlerin pek çoğunun sorgulanmaya başlandığı zamanda yapılmıştı. Sırbistan 2000 yılında kapitalizme geçti.İyimser olarak normal dünyaya dönecek ve Milošević’ten sonra arınmayı hissedecekti ancak birkaç yıl sonra tüm umutları paramparça olacaktı. Ardından gelen ise 1968’deki protestoların sona ermesinden sonra öğrencilerin hissettiklerine benzer, korkunç, iç karartıcı ve derin bir hayal kırıklığıydı.
STB “Eski Usul Kapitalizm”de (Old School Capitalism) kıllı ve sakallı anarşistler ve hemen hemen dişsiz işçiler arasında geçiş yaparken “Erken Çalışmalar”daki (Early Works) devrimci potansiyel Balkanların en iyi göğüslerine sahip genç bir Yugoslava’da vücut buluyor. Her ikisi de görsel ve sembolik olarak devrimci imajın vurucu bir dönüşümdür.
ŽŽ Bu aynı zamanda film dilinin, estetiğinin ve daha önce bahsettiğimiz odaklanmanın değişimi ile ilişkilidir. “Erken Çalışmalar”ı çektiğimiz 1968 yılı hippi hareketi ve cinsel devrim yılıydı ve Yugoslav sinemasında ilk çıplak kadın bu yıl görüldü. Öğrenci isyanı sosyalizmde egemen olan dogmatik tabulara muhalif idi. Yaptığımız filmler bu fikre bağlıydı. Kızıl burjuvazinin eleştirisi sosyalizmin otantik kaynaklarına dönmede sadece küçük bir adım gibi görünüyordu. Anladığımız kadarıyla sosyalizmin kaynakları, özgürlük, bireysellik, klasik sınıf yapılarının kırılması ve komünal bir toplum kurulması ile ilgiliydi. Marksizmin okulda zorunlu bir ders olması nedeniyle, Marx’ın komün fikirlerine maruz kalmasına rağmen Yugoslavya’da genç kuşağa en önemli ilham kaynağı Amerikan Hippi hareketiydi.
Kırk yıl sonra toplum birçok kez hayal kırıklığı yaşadı. Fahişelik yaparak ailelerinin ve kendi yaşam ihtiyaçlarını karşılamak için Batıya giden Doğu Avrupalı milyonlarca kadın komünizm sonrasında seksüel devrim fikrini bütünüyle saptırdılar. Ayrıca cinsel yolla bulaşan hastalıkların kalıcı korkusunu ve porno endüstrisinin yükselişini de eklemek gerekir.Yani bugün bir filmde çıplak kızların olması aslında tabloid estetiğine doğru atılmış bir adımdır.
STB Bu güzel kadınlar şimdi yeni kapitalistlerin karıları ya da sevgilileri, değil mi?
ŽŽ Kesinlikle! Çıplak Minja aracılığıyla kapalı kapıyı semantik olarak çalan savaş fikrine dair konuşan sakallı bir anarşist tarafından – Aygıtın bir parçası olarak bürokrasi, kendi insanına eziyet eden ve sömüren devlet – başarılmıştı. Tabuları kışkırtmadaki süreklilik devam ediyor fakat devam eden tabulardır.
Çeviren: Alişan Şahin – Mustafa Burak Arabacı
Okuyucuya Not: Bu röportaj Yugoslav Kara Dalga sinemasını anlatan Surfing The Black adlı kitapçıktan alınmıştır. Bu röportajın Yugoslav Sineması’nın hangi evrelerden geçerek bugünkü haline geldiğini – olumlu ya da olumsuz olarak – anlamak açısından önemli olduğunu düşünüyoruz.
[7] Auteur: Yeni Dalga akımı ile ortaya çıkmış, filmin tüm yapım süreçlerinde aktif olarak rol oynayan ya da tamamıyla kendisi üstlenen sinemacılara verilen nitel isim.
Lévi-Strauss, insanın insan olduğu için saygıdeğer olduğu fikrine karşı çıkıp, bu sıfatı tüm canlıların hak ettiğini vurguluyor. “Bir türün soyunun tükenmesi, tüm Rembrandt eserlerinin ortadan kaybolması kadar fecidir.” Çeviri: İlker Kocael
Artık günlük politikanın içinde biraz yol almanın gereği hasıl olmadı mı? Uzun bir zamandır ülke insanının ekonomik yetersizlikle malul olduğu bir dönemden geçiyoruz. Elbette işçisi, köylüsü, esnafı ve her çeşitten yoksul ve az gelirlisinin sorunları kadim sorunlar olarak varlığını bugüne kadar sürdürdü ve sürdürmeye devam ediyor.
Bunun yanında çeşitli kesimler arasındaki gelir farklılıklarının kanıksanmış olmasını bir problem olarak görmek ve üstüne konuşmak artık vaka-i adiyeden. Ama durumu tekrar ve tekrar konuşmak zorunluluğu içindeyiz. Bugün gelir farklılıklarına bakıldığında en alttaki kesimin işsizler, emekliler ve yaşlılar olduğunu görebiliriz. Bunun üstüne çalışan nüfusun hemen hemen yarısından fazlasının asgari ücret gibi bir maaşla yaşamasını koymak mümkün. Orta sınıf olarak adlandırılan kesimin dahi yoksullaşmaya başladığı ve ondan kopan çok az bir kesimin varlıklılar sınıfına dahil olduğunu ve ülkede bulunan gelirin büyük bir kısmının nüfusun çok az kısmına gittiğini görmek ve buna işaret etmek bilinmeyen bir şeyi ifade etmek de değil.
Ülkede yaşayan insanların yüzyıllardır hemen hemen benzer şartlarda yaşadığını zaten biliyoruz. Fakat tüketim kültürünün oldukça yaygın bir hal aldığı, nüfusun her kesimine tüketmenin her biçiminin sirayet ettiği bu zamanda bir dönemler ihtiyaç olmayan şeylerin artık “zorunlu ihtiyaç” haline geldiğini söylemek de mümkündür.
Yoksul kesimlerin bu tarz “zorunlu” ihtiyaçlardan çoktan vaz geçtiği aç ve açıkta kalmamak için varıyla yoğuyla hayata yaslanmaya ve bir o kadar da bozulmaya uğradığını akılda tutmak gerek.
Tüm bu hallerin son on yıl içinde çok daha feci bir hal aldığını söylemeden de edemeyeceğim.
Buradan kullandığım cümlelerin aktif öznesi ve müsebbibi mevcut iktidar ve devlet mekanizmasıdır.
Siyaset, iktidar ve yoksullaşma: Talan düzeni
Devlet daima gücü elinde toplamak ister, varlığı onu bunu yapmaya iter. Ama klasik liberal devlet-toplum teorisinde bu durumu dengeleyen sivil toplum adında “kurumlar” ve bireyler alanı var. İşte bu alan devlet tarafından ele geçirildiğinde büyük problem yani insanlığın büyük problemi ortaya çıkar. Devletin denetlenemez olması bu alanı işgal etmesine en önemli nedendir. Dolayısıyla devlet kurumları yasalarla sınırlandırılmaya, denetlenebilirlik ve hesap verilebilirlik şartlarında bulunmalarına ve uygulamalarına tabi kılınmıştır. Bunlar için de çeşitli kurumları vardır.
K. Popper’ın İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Almanya’da Naziler, İtalya’da Faşistler ve dünyanın çeşitli yerlerinde ortaya çıkan otoriter ve faşist hükümetlerin ortaya çıkışından ders alınması gerektiğine dair işaret ettiği yer bu denetleme ve mekanizmaları vs. idi. Elbette bunun sınırları özgürlükleri törpülemeden nereye kadar olmalıdır sorusu her zaman tartışma konusu olmak zorunda olmuştur.
Bugün Türkiye’de mutlak iktidar olma ve her şeyi kendi tekelinde bulundurma, denetleme ve hesap vermeden kaçınarak mevcut kurumları yok etme çabasında olan ve gücün, mutlak gücün bozduğu bir klikler ittifakı zaten çok da matah olmayan bu yapıyı bozdu ve artık onu engelleyecek çok fazla bir şey yok. Bugünkü iktidar, devlet kurumlarının her birini tek bir üst kuruma bağlayan, modern devlet teorisinin temelini oluşturan yasama, yürütme ve yargı iktidarlarını bu üst kuruma bağlayarak tek iktidar haline getiren bir iktidar… Bu iktidar da bir kurum olarak değil bir kişinin otoritesi ile çalışan –daha doğrusu işlemeyen- tek kişi iktidarı…
Daha önceki bir yazımda totaliter ve otoriter bir iktidar olarak söz ettiğim bu yapı mevcut 12 Eylül Anayasası’na dahi uymamakta ve keyfi bir iktidar uygulaması olarak yoluna devam etmektedir.
Bu keyfi tek kişilik iktidar (padişahlık mı demeli, emin olamadım çünkü halen seçmen tercihlerini dikkate alıyor görünüyor) keyfiyetiyle her istediğini -devletin kurum ve kurallarının ve mevcut yasalarının uygulamasını dahi engelleyerek- yapmakta; istediğini hapse atmakta, yargılamakta, ceza verdirmekte, linç etmekte beis görmemektedir.
Militarist laisizmin uygulayıcıları kendi iktidarları zamanında -“devletin kimi memurlarının kuralın dışına çıkması” gibi yumuşatılmış iğrenç bir dil kullanılmıştı- yapılan katliamlar ve katillerin savunulması ve hatta kahramanlaştırılması tipik bir durumdu. Fakat mevcut yasaların uygulanmaması nadir görülen bir vaka olarak görülebiliyordu. Bugün ise yasa ve kural ve hatta anayasa mahkemesinin doğrudan kararları dahi uygulanmamakta ve keyfiyet ayyuka çıkmış durumda ve bu durumun verdiği çaresizlik herkesi kötümser bir halet-i ruhiyenin içine çekmiş durumda.
Meclis çatısı altında bulunun siyasi partiler ve temsilcilerinin karalanması ve çalışamaz hale getirilmesi; dışarıda ise bu siyasi partilerin şubelerine saldırıların günlük sıradan adli vakalar olarak gösterilmesi olağanlaşmış görünmekte; eşcinseller ve farklı cinsel tercihlere sahip kişi ve kurumlar nefret uyandıracak bir dille saldırı nesneleri haline getirilmekte. “Siyasi” kişisel iktidar muhaliflerine her türlü saldırıyı meşru göstererek saldırmakta ve bu saldırılar hiçbir kovuşturmaya uğramamakta.
Bunların elbette bir siyaset ediş biçimi olduğu ve bunun aynı şekilde iktisadi alana da oldukça sert etkisinin olduğunu eklemek gerekir.
Birkaç zengin hariç insanların evlerine ve mallarına el konmakta ve insanlar evsiz, parasız ve aç bir şekilde sokaklarda, sefalet içindeki evlerde yaşamakta -ve hatta zenginlerin dahi mallarına çökülmekte- ya da kötü şartlarda köylerinde yaşamaya mahkûm edilmekte. Mafyatik uygulamalarla istedikleri yerlere el koymakta ve insanları yıllarca yaşadıkları yerlerden sürgün etmekteler.
İktidarı ele geçirme ya da iktidarı başka kliklerle paylaşma mücadelesi ile geleneksel devlet bürokrasisini kötürüm hale getirmiş ve devleti oluşturan oligarşiye mafyalaşmış klikleri de dahil etmiş görünüyorlar ya da mafya artık tek başına iktidar!
Bireyin ve muhalif kesimlerin ifade özgürlüğü ve kendini ifade etme imkânları ellerinden alınmış görünmekte ve devlet-iktidar bireylerin adeta yatak odalarına dahi girme merhalesine gelmiş -herkesin ve kesimin gözlenmekte ve kayıt altına alınmakta olduğu da buna eklenmeli- durumdadır.
İktidarın otoriter-totaliter duruşu ve temayülleri bir yana muhalefet de milliyetçi ve otoriter temayüllerden uzak değil. Geçmiş zamanlardaki uygulamaları ve duruşlarını bildiğimiz benzer kadroların bir yıl sonra iktidarı ele geçirdiklerinde otoriter ve ekonomi adına varlıklıların yanında yer almayacaklarını söylememek mümkün değil. Fakat bir iktidar değişimi sürecinde biraz da olsa nefes aldıracaklarını reddetmek de mümkün değil. Ezilenlerin, emekçilerin ve yoksulların yanında politikalar geliştirecek, özgürlük alanlarını genişletecek kısmi ilerlemeler beklenebilir. Bilmekteyiz ki bunun adı “kırk katır mı kırk satır mı” ve bu kötü seçenek ile karşı karşıyayız. Yarın yeni bir iktidarın fikirlerini ve duruşlarını –mesela Kemalizm ve bayrak, millet sloganları vs. – beğenmediğimizde başımıza geleceklerin bir garantisi yok. Bunun izlerini muhalefetin yayın kanallarında ortaya koydukları çeşitli tepkilerde anlamak mümkün.
Otoriter-totaliter bir iktidarın gelebileceği son aşama evlerin içi ve bireylerin beynini işgal ettiği aşamadır. 03/10/2021 tarihli yazıda totaliter ve otoriter iktidara dair ifade ettiğim şeylerin bugün daha ileri bir aşamada olduğunu görüyorum. Dediğim gibi bu son aşama insanların hapse atılması ve gerekçesiz –eskiden haksız tutuklama olsa dahi bunu meşru gerekçeler ile desteklerlerdi- bir şekilde sınırsızca hapiste tutulmasının da (Osman Kavala ve Selahattin Demirtaş vb. davalar ve diğer HDP’li insanlar) ötesinde bir hal almış durumda. En son dezenformasyon yasası –başka bir ad ile sansür yasası – ile son aşamaya doğru ilerleme kat ettiler.
Yıllardır özgürlükçü düşüncenin taraftarı olan anarşistlerin seçimlere hiçbir şekilde dahil olamayacakları, oy kullanmanın sisteme dahil olmak ve onu onaylamak anlamına geldiğini ve insanlara seçimlere dahil olmamalarını, kendi öz yönetimlerini kurmalarını vs. yazmaktayım. Bu yazılar itaatsiz.org sayfalarında görülebilir. Fakat bu geldiğimiz aşamada ifade özgürlüğünün, keyfi tutuklamaların, muhaliflerin kendilerini ifade etmesinin önünde bu totaliter-otoriter iktidarın varlığı engel olarak durmakta. Bir çeşit diktatörlük olarak ifade edilebilecek bu yapının ve kliğin iktidardan alt edilmesi ve gönderilmesi günlük yaşamın ve kendini ifade etmenin olmazsa olmaz şartı olarak durmakta.
Her seçimde % 10-15 olarak görülen oy kullanmayanların tarafından yer almış biri olarak siyasal düşüncelerimden taviz vererek, oy vermenin sistemi onaylamak ve bu oyuna katılmak olduğu fikrini halen koruyarak, parlamenter demokrasinin demokrasi olmadığını, esasen yerel ve doğrudan demokrasinin yani özyönetim taraftarı olduğumu belirterek – bu diktatörlüğün oy kullanmak konusunda –seçme ve seçilmeyi tehlikeli bir alan olduğunu belirterek- bir istisna hali teşkil etiğini düşünerek oy vermenin elzem bir hal olduğunu düşünüyorum.
Bu keyfiyet mafyasının ve bu oligarşinin oy verilerek gönderilmesi halinin değerlendirilmesi gerektiği fikrindeyim. Belirttiğim gibi yerine gelecek olanların çok matah olmadıklarını da bilerek ve belirterek söylüyorum bunları.
Bildiğimiz anlamda bir temsili demokrasi şartlarında yaşamıyoruz ve en azından bu şartlarda yaşayabilme isteği içinde olmak gibi bir çaresizlik içindeyiz. Böyle bir ortamda en azından ifade özgürlüğü ve bireysel demokratik kazanımlar için, buna destek için bu seçimi görmemezlikten gelme lüksüne sahip olmadığımız kanaatindeyim.
Bu mafya düzeni ve iktidarını seçimle gönderme ihtimali de en azından bir kazanım olarak orada duruyor. Aksi halde durumun vahameti burada ifade etmek istemediğim bir mücadeleler silsilesine bizi götürür ki buna maazallah derim.
Kimdir o? Kim akademik antropolojik söylemi alıp, anarşist çevrelerde şık hale getirdi? John Zerzan. Kim saygın Noam Chomsky’i eleştirdi ve kendi kendine otorite haline geldi? Tekrar Zerzan. Der Spiegel’de yayınlatarak kulübesini tüm dünyada moda yapan ve sakalını tanıdık yapan kim? Evet, Zerzan. Anarşist bebeklerin tatlılığına dayanamayıp “ilkelci” şekerlerle onların beşiğine zıplayan kim? Bizim büyük baba John. Kendisini yaşayan en büyük filozof olarak sunan ve “dahi” Jackson Pollock’a hayran olduğunu söyleyen kimdir? Tabi ki John Zerzan.
John Zerzan’la birkaç sefer İstanbul’da karşılaştık. Özel bir üniversitede bir konuşma yapması için davet edilmişti. Yazılarının çevrilip yayınlandığı Türkiye’de iyi karşılanmıştı.
Olay, bize çirkin görünen geniş bir insan topluluğunun bir araya gelmesiydi. Ayrıca böyle bir sosyal ortam bizim için dayanılmazdı. Biz Büyük bir Anarşist ve Unabomber’ın Arkadaşına tapmaya gelen kokuşmuş öğrencilerle yumuşak sözleri paylaşmayı görmekten haz alamayan kişileriz. Öncesinde Zerzan’ın bazı makalelerini okumuştuk ve bunun tarih-öncesine dair çiğnen bir sakız olduğunu hissediyorduk. Fakat biz onu kişi olarak görmekle ilgileniyorduk. Genellikle toplumsal bağlantılarla kaçınan bizler için insanları gözlemek büyük bir eğlenceydi. İnsanlara bakarken çeşit çeşit şeyler düşündük fakat en ilginç düşünce bu şahsın bir savaşçı ya da asi olup olamayacağı ya da onların savaşıp savaşamayacağını merak etmekti. Bazen bir bakışta bunu söylemek zordur bazen de değil… Ancak Zerzan, yapısal olarak asi olmaya uygun görünmüyordu. Genellikle pek çok kadın isyan etmeye kesinlikle yatkın değildir fakat asi olmaya yatkın olmayan pek çok erkek de vardır. Bu grup içerisinde Zerzan’ın tipi kesinlikle en kötüsüydü. Bir kişinin mizacının isyan etmeye hiç yatkın olmadığından bahsettiğimizde, o kişinin psikolojik yapısına atıfta bulunuruz. Fakat erkekler arasında isyan etmeye yatkın olmayan bazıları da var ki bunlar gene de asi gibi görünürler. Zaman zaman bu sözde isyancıların hırsları bizi etkilemektedir. Bunların belirli inançları var ve bu muazzam olasılıklara derinden inanırlar. Zerzan bize bu tiplerden biri gibi göründü. Aynı zamanda, ona bir tür sempati ile baktık. Muhtemelen bu dünyaya uyum sağlayamayan ve üstelik bunun için büyük çaba sarf eden biriydi.
Zerzan kalbini neden anarşizme vakfetti? İstanbul’da, biraz eksantrik ama etkileyici ilkel repertuarını genç bir dinleyici kitlesine vaaz eden kurumsal, kır saçlı bir solcu gibi görünüyordu. Cennetin kıyısında Ave Maria’yı mırıldanan bir kardinal gibi medeniyet karşıtı formüllerle hokkabazlık yaptı. Panelde aynı zamanda Zizek ve Habermas’a göndermeler yapan muhalif Marksist bir profesör de vardı. Sonuç olarak bu pejmurde bir kukla gösterisiydi. Zerzan, radikal ütopik bir profil ile melankolik bir düşünür rolünü üstlenirken, oradaki Türk, aklıbaşında bir ironik gerçekçiyi oynadı. Uygarlık karşıtı fikirlerin ideoloji haline geldiği ve bilgiyi sterilize ettiği bir durumu tasavvur edecek olsaydık, bu üniversitenin salonu olurdu. Anarşinin sadece bir söz, ince bir hava, ulaşılmaz ve cansız bir şey, yani fikir pazarında bir meta haline geldiği bir durumu tasavvur etseydik, ancak bu panel olurdu. Ve bu başka türlü nasıl olabilirdi ki? Birisi net ve bitmiş bir perspektife sahip bir model dayatıyorsa, biri geleceği tahmin ediyorsa – dilin, tarımın, zamanın, sanatın ve benzerlerinin ortadan kalktığı çok uzak bir model olsa bile – özellikle bu model halka açık bir konferansın sahte bağlamında satıldığında, riskli, aldatıcı bir şey var demektir.
Her hâlükârda izleyiciler eğlenmişlerdi. Zerzan istediğini almış görünüyordu: Tanınma. Yanındaki ironik pislikten bütünüyle rahatlık duymuyordu fakat her şeyin kontrol altında olduğunu göstermeye çalışmıştı.
Gene de biz bir anda sahnede göründük. Bu beklenmedik bir hareketti. Genel rehaveti yarıda kestik. Eski Japon savaşçılar yaptığımız şeyi “kalbi yerinden çıkarmak” olarak adlandırıyordu. Bu, düşmanın önceden hazırlanmış stratejilerinin kullanmasını aniden durdurduğunuz anlamına geliyor. Yani esas olan düşmanların kalplerinin derinliklerinde yenilmiş olduklarını hissettiklerini görmektir. Aklınızla ya da bedeninizle ya da silahlarınızla insanların kalplerini yerinden oynatabilirsiniz. Bu sadece bir şekilde anlaşılmamalıdır.
Kısacası, izleyicilere bu iki Amerikalı ve Türk kişi tarafından aptal yerine konduklarını anlattık. Kelimenin tam anlamıyla şunu dedik: Bu boku yemeyin.
Bir anarşist olarak Zerzan’a bu durumu dağıtmasını söyledik. Onun bu paneldeki konuşmasının yanında davranışının aşırı derecede evcilleştirici olduğunu söyledik ki bu uygarlık karşıtlığının temellerine terstir.
Her hâlükârda Zerzan ne hakkında konuştuğumuzu anlamadığını söyledi. Sadece anlamıyor. Ve, samimi olarak söylersek, onun yanıtının mantıklı olmadığını düşündük. Zerzan’ın mantık alanında eleştirilerimizin anlamamasının kesinlikle bir gerekçesi yoktur. Çünkü bu anarko-primitivist söylemin sonsuz tekrarına dayanır. Evcilleştirmeye ve pasifleştirmeye karşı ani isyanla ilgili değildir. Normalliğe bir saldırı değildir. Önde gelen uygarlık karşıtı teorisyen tarafından üretilen uygarlık karşıtı bir aygıttır ve nerede ve nasıl tartışıldığı durumunu hesaba katmaz.
Bu bakış açısından, Zerzan, fikirlerinin mevcut durumu zaten sorguladığını anlattı. Bunu söylemekle Zerzan aklının sınırlarını göstermiş oldu. Başka kelimelerle söylersek son derece geleneksel bir zihne sahipti. Hepsi bu olsaydı bir problem olmazdı fakat o bir anarşistmiş gibi davranıyordu. Geleneksel bir zihne sahip olduğunun farkında değildi. Bir anarşist her toplantının baskıcı tarafının olduğunu -özellikle akli sınırlarının baskıcılığının- farkında olmalı. Bu da Zerzan’ın tarih-öncesine ve uygarlık karşıtlığına tapmasının kökenidir. O bunların hepsini sever çünkü bu ona tüm sınırların ötesindeymiş gibi görünür. Ancak bu yanlış, çünkü denenmemiş fikirler kendi soyut sınırları içinde kalır. Evcilleştirme dünyasındaki her şey fikirlerin sadece sözler veya ideolojiler olarak kalmasını ister. Zerzan tipi kişiler entelektüel sınıfında, özellikle üniversite öğretmenleri arasında, oldukça yaygındır. Zekaları iyidir ama insan olarak ilginç değildirler. Gerçekten eleştirel anlayıştan yoksunlar ve başkaldırı ve her çeşit saldırı için hiçbir istekleri yoktur. Başka kelimelerle dersek, insan hassasiyetinden yoksundurlar. Pek çok Zerzan hayranı için bunları okumak berbat gelebilir fakat onun gibi herhangi biri asilikten yoksundur. Kimi insanlar onun yazılarının oldukça radikal olduğunu iddia eder fakat biz onun orijinal isyancı anlayışının yokluğunun delili olduğunu düşünme eğilimindeyiz. Gençliğinde isyancı olmayan Zerzan’ın tüm çabasını “radikal teori” denen şeyi fethetmeye odaklanmaya karar verdiği doğru değil mi? Ve radikal bir teorisyen olarak kabul gördükten sonra, kendi gelişmiş isyankarlığı konusunda kendisini kandırmadı mı?
Kısacası: Yaşamın her çeşit pratiğinde ve her çeşit faaliyette çarpık denen bir ruh hali vardır. Her gün kendi seçtiğiniz yolda gayretle çabalasanız dahi, kalbiniz onunla uyumlu değil ise, ve doğru yolda olduğunuzu düşünseniz bile bu gerçek yol değildir. Tamamlanması için gerçek bir yol izlemezseniz, zihinizdeki birazcık çarpıklık daha sonra büyük bir çarpıklığa dönüşecektir. Bunun üstüne düşünün.
Muhtemelen Zerzan’a bakarken herkes bizim gibi hissetmemiştir – yapay bir yaratığa bakarken yaşanan o ürkütücü duygu. Hatta o bize uzayda gelen biriymişiz gibi baktı. “Ne? Ne diyorsunuz siz Brener ve Schurz? John Zerzan’ı aptal yerine koyuyorsunuz? Ya da kendi aptallığınıza ve çaresizliğinize bahane mi uyduruyorsunuz? Bak, Zerzan’a bak: O çaba. Anarşiyi, özgürlüğü, geleceği – her şeyi fethetme çabası. Bu çaba ki zayıf, hareketsiz, şekilsiz benliğini sürmesine neden olan, zafere giden her şeyin peşinden gitmesine neden olan bu çaba… Brener ve Schurz. Yetersiz bir yeteneğe, dürtülere ve içgüdülere güveniyorsunuz. Denemeyin. Olduğunuz halinizle iyi olduğunuzu düşünüyorsunuz. Salak, salak, salak!
Salak? Umurumuzda olmadığını söylemiş olsak da, bizim için sorun değil.
Geçmiş olsun Zerzan!
Çev.: Alişan Şahin
Resimdeki yazılar:
Tamam tatlım, işte hikaye: ne taze zafer ne bir özür
[Cininle keyfine bak ve kimseden bir bok alma]
Ek: 2004 yılında Bilgi Üniversitesinde yapılan bu söyleşiye dair Ekşi Sözlük’e girilen ve durumu izah eden bir yazı mevcut. Bu yazının bir kısmı aynen şöyledir:
“Zerzan konuştuktan sonra sorular kısmına geçilir. Bir adet kimsenin tanımadığı, sonradan Alexander Brener olduğu anlaşılan rus, Zerzan’a soru sormak için ayaklanır (yaklaşık söyledikleri):
– You say you are an anarchist, but you are sitting on a table, in front of that microphone, here is a neo-liberal university, this fucking pop-academic place and this is the order of this system. why are you here?
Ferda Keskin çevirir (adamın kötü İngilizcesini de düzelterek):
– Bir anarşist olduğunuzu söylüyorsunuz, ama burada masanın önünde oturuyorsunuz, önünüzde mikrofon var. Burası neo-liberal bir üniversite ve bu siktirik akademik ortamda, evet kullanılan kelime bu, bu sistemin düzeninin içindesiniz. Neden buradasınız?
Zerzan cevap verir, düzenden o da memnun değildir, zaten yıllarca aktif eylemlere katılmış, düzeni bozmaya çalışmış vs. konuşur.
Bülent Somay söz alır.
– Burası için söyledikleriniz doğru, ama peki siz neden buradasınız?
– I am here to disturb. (Ben rahatsız etmek için burdayım) der brener, ve sahneye doğru ilerler. Ferda Keskin kollarını sıvar, Bülent Somay gözlüklerini çıkarır. Ben de her ihtimale karşın, sahneye atılmak için alarma geçerim. Bülent Somay, ayağa kalkıp kendi yerini Brener’e verir. Bu zekice hareket sonrası Brener donup kalır, çünkü düzeni bozmak isterken kendinden önce biri düzeni bozmuştur:
– You must do it in the beginning.
– Bunu baştan yapmalıydınız.
Gider yerine oturur. Başka soruya geçilecekken, Bülent Somay tekrar söz alır:
– Burada mesele kimin nerede olduğu değildir. Ha siz oradasınız, ha biz oradayız. Özgürlük biçimde değil içeriktedir. Burada konuşulan şeyler önemlidir.
Brener show yapmak için geldiğinden, kalkar tekrar ayağa:
– I think you are bastards.
Bülent Somay sinirli bir şekilde:
– And you are son of a bitch, sit down.
der ve, Brener gerçekten de yerine oturur, bir daha da konuşmaz. Belli ki tırsmıştır, çünkü izleyiciler de sinirli gözlerle (özellikle ben) adamı ve yanındaki kızı süzmektedir. Ferda Keskin bu kısmı çevirmeye çalışır:
– Dedi ki, bence siz piçsiniz ve aaaa….. Bülent burasını sen çevir
– Ben de orospu çocuğusun dedim.
Bülent Somay duramaz:
– My english is enough to answer your shit more than enough.
Ferda Keskin de sinirlenmiş, heyecanla çevirir:
– Benim İngilizcem sizin bu boktan küfürlerinize cevap verecek kadar yeterlidir. (masaya vurarak) hatta daha iyi cevap veririm.
Kısa not: Bu aktarımda ilk bakışta Alexander Brener ve Barbara Schurz’un korktuğu ve meselenin iki entelektüel tarafından hal olunduğu şeklinde bir aktarım var ise de Brener ve Schurz’un amaçlarına ulaştıkları çıkarılabilir. Bir diğer taraftan da Bülent Somay ve Ferda Keskin gibi entelektüellerin yavanlıları ve kendilerine biçmiş oldukları entelektüel rolün çirkinliğini ortaya koyması açısından bu aktarım önemlidir diye düşünüyorum.
Eleştirilerinde sanat eleştirilerisinin ve gösterinin eleştirisindeki haklılıklarını bir yana bırakırsak Brener ve Schurz’a dair söylenecek çok şey olabilir. Bunlardan biri Zerzan’ın yerinde olsalardı ne yaparlardı? şeklindeki sorudur. Çünkü kısa bir internet araştırmasında kendilerinin de bir şekilde masanın arkasında oldukları aktiviteler içinde oldukları; galerilerde eser sergilemekten gösterilere bir çok yerde oldukları kolayca görülebilir.
15 Temmuz Darbesi’nden sonrası devletin bekası ve kendi varlıkları için bir fırsat yakalamış olan Kemalistler ile çeşitli “İslamcı”lardan oluşan AKP iktidarı ittifaklarını, birbirlerine kim bilir ne tavizler vererek, bugüne kadar sürdürdüler. Kemalist militarist-laikler ile İslamcı kesimler arasında oluşan bu ittifak elbetteki ezelden beri devam eden kapışmaların ve özellikle Ergenekon operasyonlarının kendi iktidarını sağlamlaştırmak için bir vasıta görüp Kemalistleri devlet bürokrasisinde ayıklamaya ve ardından diğer İslamcıları – AKP’nin sahiplerini – tehdit etmeye vesile yapan Fetullah Gülen faşistinin darbe teşebbüsüyle yerine oturmuş oldu. Darbe teşebbüsünden hemen sonra Balyoz ve Ergenekon davaları tamamen yok sayılarak ve hatta Ergenekon diye bir yapılanma yoktur noktasına gelerek cezaevinde yatmakta olan tüm katiller (diğer faşistler) serbest bırakıldı. Kürdistan’da işlenmiş cinayetlerin delilleriyle aleni olan davaların tüm sanıkları serbest bırakıldı.
Yarım yüzyıldır solculuk teraneleri ile varlığını sürdüren, Maoculuk, Çincilik ve işçicilikten Türk milliyetçiliğine yol alan solcuların manipülatörü bir diğer faşist Doğu Perinçek çizgisi bugün iktidarın akıl hocası rolüne gelmiş durumda. Bugünlerde var olmayan gazeteciliğin ve tahakküm medyasının ekranlarda her akşam görmekten ve göstermekten haz aldığı bir şahsiyet haline geldi. Denize düşen yılana sarılır örneği ile denize düşen iktidar kendisi gibi bir tahakküm örgütüne yılan gibi dolanmış görünümü veriyor.
Darbeden çıkmış olan yeni iktidar ortaklıklarının oluşturduğu bu dönemi post-Kemalizm dönemi olarak ifade etmiştim ve edebiliriz. Bu durum İslamcılık ile marine edilmiş Kemalist devleti Kemalist iktidarın benzeri bir diktatörlüğe götürdü. Başkanlık sistemi adı ile batılı (Avrupalı) ülkelerin kimi sistemleri örnek verilerek kendisine özgü başkanlık sistemi adı altında bir çeşit tek adam ya da “Padişahlık” sistemine girilmiş oldu.
Hiçbir fonksiyona sahip olmayan bir parlamento – parlamento ya da meclis denen şeyin zaten bir kandırmaca olduğu fikrine ezelden beri sahip çıkıyor olmakla beraber parlamento fikrini ortaya atanların ve uygulayanların maksadını da aşan – adeta bir yalan olarak apaçık ortada duruyor.
İktidarın sevmediği kişiler tutuklanıp hapse atılırken, iktidar çanak yalayıcıları ve taraftarları hiçbir hukuki yaptırıma uymadan her türlü suçu işlemekten imtina etmiyorlar.
Sultan Abdulhamit dizisi gibi diziler yaptırıp her haftasında günlük politik tavır ve edaları meşruiyete dökecek bölümleri yayınlayarak beyin yıkama çalışmasını özenle yerine getiriyorlar. (Bu dizileri yapan sinemacı, yayıncı ve yönetmenleri de bir tarafa yazmakta yarar var) Demokrasi açısından Abdulhamit’ten dahi geri uygulamaları hayata geçiriyorlar.
Darbe sonrası iktidarın kendini hukuk olarak yeniden kurma biçimi anti-hukuk olarak tanımlanıyor. Kendi hukukuna dahi riayet etmemekte ısrar etmekte ve her türlü muhalefete ya da aslında vatandaşlarına karşı düşmanca “hukuki” bir mücadelenin içinde olduğu ve hatta mevcut yasalarını bypass ederek, eğerek ve bükerek şiddetin bir çeşit enstürmanı olarak kullanması göz önünde bulundurulursa bu tanımın pek yanlış olduğu söylenemez. Dolayısıyla anti-hukuk kavramını kimi anarşistlerin olumlu anlamlar atfedecekleri doğal hukuk olarak anlamamak gerekmektedir. Ama durumu tanımlamak açısından anti-hukuk kavramı doğru gibi görünüyor.
Dolayısıyla bugün tüm darbeleri kınayan iktidarın ve devletin uygulamaları 12 Eylül askeri mahkemelerinin hukuki uygulamalarının gerisinde olduğunu söylemek yanlış değildir. Kaldı ki iktidar birçok tarafı delinmiş olmakla beraber halen 12 Eylül Anayasası’na sahip çıkmaktadır.
Devletin hukuku devlet açısından vatandaşlarına karşı bir bağlayıcılığa sahip değil. Hiç de matah olmayan yasaları sadece var olması ile bir cila olarak durmaktadır.
Devletin tahakkümün ve şiddetin yoğunlaşmış hali olduğunu bilmekteyiz. Bir şiddet biçimi olarak hukukun devlet tarafından bu derece hoyratça kullanılmasının nadir örneklerini görmek mümkün. Emniyet amirlikleri ve cezaevleri şiddet ve işkencenin artık aleni olarak da yapıldığı yerler haline gelmiş durumda.
Zenginlik ve sefahat için olmazsa olmaz bir durum olarak Osmanlı Devleti’nin 15. Yüzyılda ve belki de daha önce – öncesinde bir devlet olduğu söylenemez – kurulmasından bu yana devlet kurumları ile ilişkide olmak ya da bir devlet kurumunda konuşlanmak önemlidir. Bu durum bugün de devam ediyor. Kendi zenginlerini yaratan bu İslamcı iktidar devlet kasasının boşalması ya da belki de boşaltılması sonucu çeşitli vesileler ve gerekçelerle dolaylı ve doğrudan vergileri şiddetini ve celaletini göstermenin bir aracı olarak kullanıyor.
Kısacası daha önceki yazılarımda işaret etmiş olduğum sistemin Totaliterizmi bu süreçte tüm denetleme mekanizmalarını ya lağvederek ya da işlevsiz hale getirerek ya da kendisine bağımlı hale getirerek otoriter bir sistem kurmuş durumda. Ve bu şekilde yoluna devam ediyor.
Sistem devletin tüm yönetim kademelerinin kısmi özerk hareket etme alanlarını da daraltarak ya da yok ederek ve tek bir “kuruma” bağlayarak bu otoriter yapıdan hantallaşıp işlevsiz hale getirmiş durumda. Tek merkezden ve tek ağızdan koskocaman bürokratik mekanizmayı yönetme hevesi binlerce sorunun kendi yararına dahi işlemesini engellemiş görünüyor.
Diğer taraftan muhafazakâr demokrat olduğunu iddia eden devletleşmiş iktidar demokrat olmayı bir yana bırakalım geçmiş tarihi mekân, alan ve eserleri yok ederek ve tarihi-kültürel eserleri manipüle ederek muhafazakârlığından da sıyrılmış görünüyor. Adeta hafıza silme ve yeni bir tarih yazma çabası ile varolmaya çalışıyor. Bunun adı muhafazakârlık değil elbette. Dünyada yıllardır adını ve uygulamalarını gördüğümüz ama buraya özgü bir neo-muhafazakârlık olarak adlandırmak yerindedir.
Bunun karşısında sistemin muhalefeti muhalefet edecek enerjiye sahip görünmüyor. Sistem ve toplum totaliter ideoloji ve otoriter yönetim tarafından manipüle edilmektedir. Tektipleştirme süzgecinden geçirildiğinden dolayı parlamentodaki Kürt muhalefeti cüzzamlı olarak nitelenmekte ve dokunanın kolunu, elini-ayağını kaybedeceği hasta muamelesi görmekte. Bir önceki seçimlerde gizli ittifaklar bunun açık göstergesi olarak gösterilebilir.
Bu totaliter ideolojinin sembolü Atatürk ve bayrak mitidir. Dokunulmaz Atatürk miti ve muhalefetin dahi miting alanlarına taşıdığı ve taşımak zorunda olduğu/bırakıldığı bayrak sembolü bu totaliter halin göstergesi. Sistemin kırmızı çizgisi bu olmakla beraber diyanetin bir enstrüman olarak dini araçsallaştırarak hem uluslararası alanda yerini belirginleştirmek ve ileride durmak hem de içerde totaliter yapıyı daha da konsolide edecek beyaz-sunni-türk unsuru çekirdek vatandaş olarak tutmak için kullanıyor.
Bu maksatla camiler totaliter iktidarın ve devletin propaganda mekanizması olarak kullanılıyor. Bunun için ülke maliyesinde oldukça büyük payı alan ve en örgütlü yapısı diyanet işleri daha işlevsel olarak kullanılıyor. Camiler totaliter sistemin ideolojisini okullarla beraber topluma taşımaktadır. Ülkede mevcut olan ve demografisi yıllarca altüst edilen Hristiyan vatandaşlar ve özellikle ibadet biçimleri Sünni İslam’la alakasız ve dergâh benzeri yapılarda ibadet eden Aleviler bu çatının dışında belirsiz bir konumda tutulmaktadır. Alevilikleri ile var olan dini yapılar totaliter ideolojinin gereklerinden münezzeh değiller. Herhangi bir cemevine gittiğinizde alevi dini sembollerin yanında Atatürk portresini görmemeniz mümkün değildir.
Totaliter yapı diyanet kurumunun yanında yüzyıllardır varlığını sürdüren tarikatları da totaliter ideolojisini her alanda yaygın kılmak adına kullanmayı ihmal etmemektedir. Bunun için bu tarikatlara her türlü maddi ve manevi desteği dolaylı ya da dolaysız sağlamaktadır.
Totaliter yapının Kemalist kesiminin buna tepkisi neden hissedilmiyor sorusu sorulabilir? Akp iktidar gelmeden önceki yapı da iktidarın bu Kemalist işbirlikçilerinin hâkimiyetinde idi ve Fetullah Gülen ve benzeri yapılar ile hiçbir rahatsızlık duymadan bir arada ve beraber çeşitli operasyonlar yapabiliyorlardı. Sistemin devamlılığı tehlikeye girmediği sürece her türlü işbirliğini yapmaktan ve işbirliğini – kimi zaman gün yüzüne çıkan çatışmalar olsa da – gizliden gizliye sürdürmekten çekinmiyorlar.
XXX
Gelinen bu zamanlarda, Covid-19 salgını şartlarında dünyanın tüm devletlerinin asıl hedefi olan toplumları ve toplulukları en küçük nüvesine kadar kontrol altında tutma – devlet kontrol demektir – hedefleri kendisine bir imkân sağlamış oldu.
Böyle bir fırsatı özel olarak yaratmaya çabalasalardı bu denli uygun bir durumu yaratamazlardı. Öyle ki toplumlar ve kitleler kendilerini gönüllü bir şekilde devletin ellerine sunmaktan – ölüm ve ölüm korkusu her şeyi çözecek güçtedir – çekinmemekte ve hatta sunmaktadırlar. Hastane sistemi ve hasta kimliğine karşı duyulan korku başlıbaşına bir konu olarak şöyle dursun, devletlerin sokağa çıkma yasakları ile coğrafyayı ve coğrafyada yaşayan tek tek bireyleri online olarak ve yeni teknoloji ile etiketlemesinin meşru temelleri atılmış oldu.
Orwell’in 1984’ünün benzerini yaşayan İngiltere’yi bugün komünist olma iddiasıyla varolan ve dünyanın en vahşi işçi ya da artık-değer sömürüsünün olduğu, bir devlet kapitalizmi olan Çin çoktan geçmiş görünüyor.
Aynı şey devlet “hizmetlerinin” tek mecrası haline getirilmeye çalışılan e-devlet uygulaması ve Covid-19 sürecinde yaratılan HES (Hayat Eve Sığar) uygulaması ile de büyük oranda başarılmış görülüyor. Her dükkân ve her sokakta dükkân sahipleri, devlet ya da belediyeler tarafından yerleştirilmiş olan kameralar zaten bu işin başlangıç noktası idi.
Son olarak: Totaliter ve otoriter bu devlet toplumdan ne ister sorusunu ‘elbetteki mutlak itaat’ diye yanıtlamak durumundayız. “Allah” gibi davranan bir devlet bu…
Dikkat edilirse üstüne konuştuğumuz tüm bu meseleler kentin, şehirlerin ve kasabaların meseleleridir. Şimdilik dağın-taşın, ormanın ve köyün – eğer kaldı ise – meselesi değil!
Batı Düşüncesi-9 DİNLER VE ANARŞİZM Alişan Şahin – Bülent Şahin Erdeğer
Bülent Şahin Erdeğer tarafından düzenlenen tartışma, tanışma ve sohbet ve fikir alışverişi faaliyetlerinin Batı Düşüncesi – Dinler ve Anarşizm başlıklı toplantısında arkadaşımız Alişan Şahin’le yapılan bir saate yakın video çekimini izlemek isteyenler için…
Konu başlıkları esasen Alişan Şahin’in “Anarşizm ve Din” adlı derleme kitabı ve kitapta yer alan aynı adlı makalesi idi.
İslam ve anarşizm arasında benzerlik ve yakınlıklar; islam haricinde diğer dinlerde anarşizm ve anarşist temayüller; Melamiler ve Kalenderiler ve diğer “ibahi” olarak adlandırılan oluşumların anarşizmle yakınlıkları; iktidar ve nefs ilişkisi vb. idi
Landauer’in bu eserinin tarihi 1911. Henüz bir Sovyet “devrim”i yok. Fakat 1. Enternasyonal’de otoriterler ile özgürlükçüler arasında çekişmeler ve tartışmalar olmuş, anarşistler bir komplo ile uzaklaştırılmış ve etkileri devam etmekte. Landauer’in o zamandan bugüne dair gerek Marksizme getirdiği eleştiriler ve gerekse “devrim” denen şeyin ne olduğu ve olması gerektiğine dair fikirleri entelektüel kaygılara sahip insanlar için bugün dahi dikkate değer önemdedir kanısındayım. Bu duygularla iyi okumalar diliyorum.
Alişan Şahin
İkinci Basıma Önsöz
Devrim geldi, gerçi ben onu bu şekilde beklememiştim. Savaş ise tam da beklediğim şekilde geldi ve bu savaşta ben yenilgi ve devrimin amansızca yaklaştığını çok geçmeden gördüm.
Gerçekten içten bir hoşnutsuzlukla söylüyorum: Şimdilerde işbu (kitabım)Sosyalizme Çağrı’da ve dergim Sosyalist’teki makalelerde özde haklı olduğum anlaşılmıştır. Almanya’da siyasal bir devrim henüz gerçekleşmemişti; şu anda tamamlanmıştır ve eğer tepki, yeni imtiyazlı güçlerin yeniden tesis edilmesini sağlayacaksabundan sadece devrimcilerin bilhassa yeni ekonomiyi ve dahi yeni özgürlüğü ve self-determinasyonu (kendi kaderini tayin hakkını) inşa etmedeki yetersizlikleri sorumlu tutulabilir. Tüm Marksist Sosyal Demokrat partiler, tüm çeşitleri dâhil, siyasal pratik ortaya koyma, insanlığın anayasasını ve onun popüler kurumlarını ve emek ve barışı temsil eden bir hükümet kurma (konularında) acz içerisindedirler, tıpkı sosyal hadiselerle ilgili teorik kavrayışa erişememelerinde olduğu gibi. Nitekim bunu, savaş sırasında ve sonrasında, Almanya’dan Rusya’ya, temelde birbirileriyle ilişkili ve ilginç bir biçimde bağlaşık olan militarist heveslerinde ve ruhsuz ve yaratıcı olmayan terör devirlerinde korkunç bir şekilde göstermişlerdir. Bununla birlikte, hem bazı gazete haberleri hem de umudumuzun mağfiret ve mucize için titrek arzusu tarafından öne sürüldüğü üzere, eğer doğruysa, Rus Bolşevikleri, Avusturya’da Friedrich Adler ve Almaya’da Kurt Eisner tarafından sergilenene nazaran, benzer bir biçimde güzel ve hatta daha da dönüştürücü bir büyüme ile, kendilerinin, kendi teorik dogmatizmlerinin ve kısır eylemlerinin üzerinden yükselmiş ve merkeziyetçilik ve militer-proleter otoriter örgütlenmeye karşı federasyona ve özgürlüğe öncelik vermiş; yaratıcı hale gelmiş ve Rus köylüsünün ruhu, Tolstoy’un ruhu, tek bir sonsuz ruh ile (ki bu ruh gerçekte Marksizimden çok devrimin ilahi ruhundan kaynaklanmaktadır) sanayi işçisi (meselesinin) ve içlerindeki ölüm müderrisinin üstesinden gelmiştir. (Devrimin ilahi ruhu) ihtiyacın sıkı denetimi altında ve hızlı mancınığında insanın (özellikle Rus insanının) ruhunda gömülü katmanları ortaya çıkarmış ve bilinçaltı gücün gizli kaynaklarını açmıştır.
Ayrıca kapitalizm, kendisinden beklenen yavaşça ve barışçıl bir şekilde sosyalizme dönüşme ilericiliğini sergilememiştir; ne de ani, mucizevi bir çöküş ile sosyalizm üretmiştir. Ve şer, baskı, hırsızlık ilkesinin ve incelikten yoksun şablonun (rutinin) mucize gerçekleştirmesi nasıl beklenilebilir? Bu zamanlarda, rutin, habis bir musibete dönüştüğünde, devrime öncülük etmesi gereken, mucizeleri gerçekleştiren ruhtur; bu cihetle, ruh, Alman İmparatorluğu’nun anayasasını bir gecede değiştirmiş, Alman profesörlerinin dokunulmaz bir şekilde kutsal olduğunu düşündüğü hükümet yapısını Alman mülk sahibi ve sanayici olan asilzadelerinin eski dönemlerine indirgemiştir. Hükümet çökmüştür; sosyalizm tek kurtuluştur. Sosyalizm, kesinlikle kapitalizmin gelişmesi (tomurcuk vermesi) sonucunda meydana gelmemiştir; sosyalizm, öz olmayan babasının cesedinin çürüdüğü kapının arkasında bekleyen varis ve reddedilmiş oğuldur. Milli servetin ve görkemli ekonominin zirvesi olarak o güzel toplum bedenine de eklenemez; sosyalizm kaosun ortasında neredeyse hiç yoktan yaratılmalıdır. Çaresizlikle sosyalizme çağrı yaptım; fakat o çaresizliğin içinden büyük bir umut ve neşeli bir çözüm çıkardım ve ben ve benim gibilerin kalplerimizde beslediği çaresizlik daimi bir hale dönüşmedi. Şu anda inşa işine başlaması gerekenler umut, çalışma arzusu ve dayanıklı bir yaratıcılıktan yoksun olmasınlar.
Burada çöküşle ilgili söylenen her şey tümüyle sadece şu anki Almanya’ya ve gönüllü ya da gönülsüz Almanya’nın kaderini paylaşan uluslara uygulandı. Söylendiği üzere, kapitalizm haddizatında kendisine içkin imkânsızlığın sonucu olarak çökmüş değildir; otokrasi ve militarizm ile beraber hareket eden bir grup ulusun kapitalizmi, askeri olarak daha zayıf, kapitalist olarak daha güçlü bir alanda, en nihayetinde kendi halkının popüler öfkesinin volkanik patlaması ile birlikte liberal bir biçimde yönetilen diğer bir ulus grubu tarafından yıkılmıştır. Daha zeki kapitalizm temsilcisi olan diğerinin ve emperyalizmin çöküşünün ne zaman ve ne şekilde olacağına dair kehanette bulunmayacağım. Herhangi bir devrimin gerçekleşmesi için gereken toplumsal sebepler her yerde mevcuttur. Ancak, bir devrimin bir hedefe doğru ilerlemesi ve bir isyandan fazlası haline gelmesi için tek neden olan siyasal özgürlük için duyulan ihtiyaç, demokratik siyasi devrimleri tecrübe etmiş ülkelerde değişken güce sahiptir. Aşağıdakilerin bariz olduğu görünmektedir: bir ülkede özgür politik hareketlilik ne kadar çoksa hükümet kurumlarının demokrasiye uyumu da o kadar fazladır; toplumsal zorluklar, adaletsizlik ve yozlaşma en nihayetinde devrim hayaletini ve neticesinde hepsi de çok gerçek olan iç savaşı ürettiği zaman, sosyalizmi tesis edecek adımlar derhal atılmazsa mücadele de bir o kadar berbat ve verimsiz olacaktır. İlk kez İsviçre’de –savaş, savaş vurgunu, İsveç savaş-ersatzı (ikamesi) ve İsveç olmayan savaş-yolsuzluğu ile çirkin bir tertip içerisinde ortaya çıkan belirtiler, yaratıcı çalışmayı talihsiz bir şekilde zalim aşırılıklardan ve aralıklı (yaşanan ) vahşetten ayırabilecek herhangi biri için yeterince açıktır.
Çünkü devrim sadece siyasal olabilir. Esir edilmiş kitleler, toplumsal baskı ve ekonomik zorluklardan azat olmayı da istemezlerse eğer, devrim onların desteğini kazanamaz. Bununla birlikte, toplumsal kurumların, mülk ilişkilerinin, ekonomi biçimlerinin dönüştürülmesi devrim kanalıyla olamaz. Bu meselelerde, aşağıdan gelen hareket sadece bir şeyleri silkip atar, yok eder ya da terk eder; yukarıdan gelen hareket, devrimci bir hükümet kanalıyla olsa dahi sadece lağveder ve emreder. Oysa sosyalizm yeni bir ruhtan inşa edilmeli, tesis edilmeli, örgütlenmelidir. Bu yeni ruh devrimde fazlasıyla ve tutkuyla bulunmaktadır. Robotlar insana dönüşürler. Soğuk, tahayyülsüz insanlar şevkle ateşlenir. Statükonun tamamı, buna pozitif ve negatif düşünceler de dâhildir, şüpheye kapılır. Daha önce sadece bencil çıkara odaklanan akıl rasyonel düşünüşe dönüşür ve odalarında oturan ya da huzursuzca odalarını arşınlayan binlerce insan hayatlarında ilk kez ortak refah için planlar yapar. Her şey lehte ulaşılabilir olur? İnanılmaz mucize, imkân alanına getirilir. Aksi halde ruhlarımızda, sanatın yapılarında ve ritimlerinde, dinin inanç-yapılarında, rüyada ve aşkta, dans eden ağaç dallarında ve parıldayan bakışlarda saklı olan gerçeklik, bundan böyle memnuniyet için baskı yapar. Fakat, eski tekdüze yolun ve boş taklidin devrimcilerin yerini alacağı ve onları, toplumun dönüştürülmesinin sadece aşk, emek ve sessizlikle mümkün olacağını bilmeyen ya da bilmek istemeyen çınlayan retoriğe sahip kaba jestli sığ, kültürsüz radikallere dönüştüreceği şeklindeki o muazzam tehlike hala ortada durmaktadır.
Onlar, geçmiş devrimlerin tecrübelerine rağmen bir başka hususu dagözardı etmektedirler. Tüm bu devrimler ulusların büyük bir yenilenmesi, köpüren bir tazelenmesi, yüksek bir noktasıydı; fakat kalıcı sonuçları azdı. Nihayetinde, sadece siyasal hak mahrumiyeti biçimlerinde değişiklik getirdiler. Siyasal özgürlük, olgunluk, samimi gurur, self-determinasyon ve kitlelerin birleştirici bir ruhta organik, tüzel (corporative) insicamı, kamusal yaşamda gönüllü birlikler- tüm bunlar, sadece büyük bir uyum ile, ekonomik ve toplumsal adalet ile, sosyalizm ile elde edilebilir. Hristiyanlığın tüm insanların çocuklarının köken, haklar ve kader bakımından eşitliğini teyit ettiği çağımızda gerçek toplumlardan (community) müteşekkil milletler topluluğu (commonwealth) nasıl olabilir; kölelik, mirastan mahrumiyet ve sürgün her şekil ve kılıkta var olmaya devam edecekse, tümüyle kendi kendini gerçekleştiren, heveslice ilerlemeci erkeklerin ve derin, güçlü kadınların dinamik ruhu ile dolu özgür bir kamusal yaşam nasıl olabilir?
Ruhu iktidara taşıyan ve onu en güçlü zorunluluk ve belirleyici uygulama kılan siyasal devrim, sosyalizm için, yenilenmiş bir ruhla koşulların değişmesi için yolu açabilir. Fakat resmi buyruklar insanıen fazla hükümetin köleleri olarak ordu-benzeri bir ekonomiye dahil eder; yeni adalet ruhu kendi ekonomi biçimlerini yaratmalıdır. Burada mülahaza, uzun vadeli bir bakış açısıyla anın ihtiyaçlarını kapsamalı ve onları gayretli bir biçimde şekillendirmelidir. Önceden sadece bir ideal olan, devrimden doğan yenilenme çalışması ile gerçekleşir.
Sosyalizm için ihtiyaç ortadadır. Kapitalizm çökmektedir. Kapitalizm artık işlememektedir. Kapitalin işlediği aldatmacası bir baloncuk gibi patlamıştır. Kapitalisti kendi iş türüne, servetini tehlikeye atmasına, teşebbüsün liderliğine ve yönetimine çeken tek şey, yani kar, kapitalisti artık çekmemektedir. Kapitalin, çıkarın, tefeciliğin çağı sona ermiştir; deli savaş karları ölüm dansıydı. Almanyamızda helak olmayacaksak, kelimenin tam manasıyla helak olmayacaksak tek kurtuluş bencil olmayan, kardeşlik ruhu ile yapılan, uygulanan ve örgütlenen emek, gerçek emektir. Emeğin yeni biçimleri geliştirilmeli; emek, sermayeye ödenen haraçtan azat edilmelidir; fasılasız yeni değerler ve yeni gerçeklikler yaratılmalı, doğanın ürünlerini insan ihtiyaçları için dönüştürmelidir. Emeğin verimlilik çağı başlıyor; eğer böyle değilse yolun sonuna gelmişiz demektir.
Teknoloji hem uzun zamandır hem de yeni keşfedilen doğal güçleri insanın hizmetine sunmuştur. İnsanlar dünyayı ne kadar çok ekip biçip ürünlerini dönüştürürse hasat da o kadar zengin olur. İnsanlık onurluca ve bakım olmaksızın yaşayabilir. Kimse kimsenin kölesi olmak zorunda değildir, kimse dışlanmak ve mirastan mahrum edilmek zorunda değildir. Emek, yaşamın aracı, çetin bir işkenceye dönüşmek zorunda değildir. Herkes ruha, tine, oyuna ve Tanrıya açık olarak yaşayabilir. Devrimler ve onların acı verici uzun, baskıcı tarih-öncesi bize öğretmiştir ki sadece en uç sıkıntılar, sadece tam bir ümitsizlik hissi insan kitlelerinin aklını başına getirir, o akıl ki akıllı insanlar ve çocuklar için her zaman doğal bir biçimde gelir; eğer bu mukadder saatte, akıl, sosyalizm, ruhani liderlik ve bu ruhaniyete riayet insanın aklına düşmezse, hangi dehşetleri, yıkımları, zorlukları, afetleri, vebaları, yangınları ve vahşi zalimlikleri beklemeliyiz?
Asalak efendi olagelen sermaye, hizmetçiye dönüşmelidir – fakat bu, toplumu, karşılıklılığı, takas eşitliğini temsil eden bir sermaye biçimi olmalıdır. Acı çeken adam, sen hala bariz ve çocukça kolay çözümün önünde çaresizce duruyor musun? Bu ihtiyaç anında dahi senin de siyasal eylem saatin miydi? Çok uzun zamandır beklediğin için, içgüdülerini yitiren ve akılla aptallaştırılan hayvanlar gibi misin? Böbürlenen kibrinde ve kalbinin miskinliğinde var olan hatayı hala görmüyor musun? Yapılması gerekenin ne olduğu o kadar açık ve basittir ki her çocuk bunu anlar. Vasıtalar oradadır; etrafına bakan kim olursa olsun onu görür. Devrime yol açan ruhun zorunluluğu büyük tedbirler ve taahhütler üzerinden bize yardımcı olabilir. Bu ruha boyun eğin; küçük çıkarlar buna engel olmamalıdır. Fakat tümüyle uygulanması koşulların ve hatta kitlelerin ruhları üzerinde birikmiş yığınla moloz tarafından engellenmektedir. Devrimi getirmek ve mevcut sistemi çökertmek için bir yol açıktır, hiç olmadığı kadar açıktır: küçük çapta işe başlamak için ve gönüllü olarak, derhal, tüm taraflar, sizler çağrılıyorsunuz, sizler ve arkadaşlarınız!
Aksi halde sonumuz gelmiştir: sermaye ekonomik koşullar, hükümet talepleri ve uluslararası yükümlülükler yüzünden geri dönüşlerini kaybetmektedir; bir ulusun diğer uluslara ve kendi kendisine borçlu oluşu finans politikasında daha fazla borç ile ifade bulmaktadır. Fransa, büyük devrim zamanında, toprakların dağıtılması ve serflikten azat yoluyla serbest bırakılan teşebbüs ve işteki neşe ile başlayan büyük uyum ile eski rejimin (ancien regime) borçlarında ve kendi finansal çalkantısında muazzam bir iyileştirme gerçekleştirmiştir. Bizim devrimimiz toprakları büyük ölçüde dağıtabilir ve dağıtmalıdır. Yeni ve yeniden canlandırılmış çiftlik ahalisi yaratabilir ve yaratmalıdır, fakat muhakkak işte ve teşebbüste kapitalist sınıf neşesini veremez. Kapitalistler açısından devrim sadece savaşın sonudur: çöküş ve yıkım. Kapitalistler, onların sanayi müdürleri ve satıcıları sadece gelirlerini kaybetmekle kalmaz ham maddelerini ve dünya pazarını da kaybederler. Ayrıca, sosyalizmin negatif bileşeni orada durmaktadır ve hiçbir güç bu bileşeni yeryüzünden silemez: işçilerin eksiksiz, sürekli artan gönülsüzlükleri, esasen kendilerini kapitalist koşullar altında kiralamaya devam etme noktasındaki ruhsal yetersizlikleri…
O halde sosyalizm, inşa edilmelidir; çöküşün ortasında, tehlike, kriz, doğaçlama durumlarında, eyleme konulmalıdır. Şimdi, en büyük ihtiyaçtan en büyük erdemin nasıl tesis edilmesi gerektiğini ve de kapitalizm çöküşü sonrasında yeni emek şirketlerini ve yaşayan kitlelerin baskılayıcı ihtiyaçlarını tüm dünyaya haykıracağım. Sadece kendilerini işçiler olarak gören sanayi proleterlerini, dar kafalılıkları, vahşi inatçılıkları, uzlaşmazlıkları ve entelektüel ve duygusal yaşamlarının kabalığı, pozitif ekonomik örgütlenme ve teşebbüslerin liderliği için mesuliyet sahibi olmayışları ve yetersizlikleri nedeniyle azarlamaktan geri durmayacağım. İnsanı suçluluktan aklayıp toplumsal koşulların yaratıkları olarak ilan ederek kişi, toplumun zikredilen ürünlerini, olduklarından daha farklı kılmaz. Bununla birlikte yenidünya, insanların nedenleriyle değil insanların bizzat kendileri ile inşa edilecektir. Bu harekete yardım etmek için, alçak gönüllülükle, ustalıkla ve cansiperane, toplum ve şahsi özgünlük ruhuyla, hükümet ve belediye yetkililerine, kooperatiflerin ve büyük fabrikaların liderlerine, teknik ve ticari çalışanlara ve müdürlere, avukatlara ve mevcut sistemde rolleri gereksizleşecek memurlara çağrı yapmayı tehir edeceğim. Şimdilerde para politikası ismiyle bilinen hükümetin kâğıt para basımını ve özellikle, sözüm ona bu parada oluşturulan işsizlik tazminatını keskin bir biçimde eleştireceğim. Gerçi her sağlıklı insan, daha önce hangi mesleği yapmış olursa olsun, toplumu en büyük tehlikeden korurken, ne mümkünse inşa edilip planlanma yapılmalı iken, yeni ekonominin inşasına dâhil olmalıdır. Kapitalizmin işsizleri, kurutuluşu sağlaması gereken acil ekonominin ihtiyaç duyduğu pozisyonlara yönlendirilebilsinler diye şu anki verimsiz askeri bürokrasinin kullanılmasını tavsiye edeceğim; gerçekliğin toplumsallaşmasına ve kurtulmasına yol açacak olan en güçlü devrimci enerjiyi çağıracağım. Bu noktada kısa bir ön özet yapmama izin verin: müteakip çağrılarımda ve onu tamamlayan Sosyalist’teki makalelerimde defalarca tekrar ettiğim üzere sosyalizm tüm ekonomi ve teknoloji biçimlerinde mümkündür ve gereklidir. Kapitalizmin ne sınai ve ticari teknolojisine ne de bu canavarlığı üreten zihniyete ihtiyacı vardır. Sosyalizmin başlaması gerektiği için ve de ruh ve erdemin gerçekleşmesi hiçbir zaman kitlevari ve normal olmadığı için, daha çok azınlığın sırf kendini feda etmesinden ve öncülerin yeni girişimlerinden kaynaklandığından dolayı sosyalizm, kendisini yoksulluktan ve işteki neşeden kendisini arındırmalıdır. Sosyalizmin iyiliği için kırsal yaşama ve sanayi, zanaat ve tarımın birleştirilmesine geri dönmeliyiz, kendimizi korumak ve adaleti ve toplumu öğrenmek için. Peter Kropotkin’in, önemli ve şimdilerde meşhur kitabı Tarla, Fabrika, Atölye adlı kitabında yoğun toprak ekimi ve entelektüel emeğin ve el emeğinin birleştirilmesine ilişkin yöntemleri bize öğretmiştir. Ayrıca tüm yeni kredi biçimleri ve parasal işbirlikleri (monetary cooperative) şu anda, en köklü ihtiyacımızda ve yaratıcı hazla test edilmelidir. İhtiyaç, gönüllü olarak fakat kıtlık tehlikesi altında, yeni bir başlangıç ve inşa talep etmektedir ki bunlar olmadan kayboluruz.
Son bir sözü, en ciddi olanı eklememe izin verin. En büyük zorluğu en büyük erdeme dönüştürürsek ve kriz yüzünden gerekli kılınan acil emeği sosyalizmin koşullu başlangıcına dönüştürürsek, aşağılanmamız onurumuza tahvil edilecektir. Yenilgi ve yıkımdan yükselen sosyalist cumhuriyetimizin muzaffer ulusların ve elan kapitalizme adanmış güçlü ülkelerin arasında nasıl ayakta kalacağı sorusunu göz ardı edelim. Yalvarmayalım, hiçbir şeyden korkmayalım, çekinmeyelim. Uluslararasında harekete geçelim, tıpkı Tanrı’ya ve dünyaya hizmet etmek için Tanrı ve dünya tarafından terkedilen Eyüp’ün ıstırabıyla harekete geçmesi gibi. Ekonomimizi ve toplumumuzun kurumlarını inşa edelim ki böylelikle zor işten ve kıymetli bir yaşamdan zevk alalım. Bir şey kesindir: bizler açısından yoksullukta işler yolunda giderken, ruhlarımız memnunken, diğer tüm uluslardaki fakir ve onurlu insanlar, her biri bizim örneğimizi takip edeceklerdir. Dünyada hiçbir şey ama hiçbir şey iyilik kadar böylesi bir karşı konulamaz fetih gücüne sahip değildir. Siyaseten geri zekâlıydık, en kibirli ve en kışkırtıcı dalkavuklardık; bizim için ortaya çıkan zarar, kaderin kaçınılmazlığı ile birlikte efendilerimize karşı bizleri öfkelendirmiş, devrime sevk etmiştir. Dolayısıyla bir anda, yani bize vuran darbede, liderlik üstlendik. Sosyalizme giden yolu göstermeliyiz; örneğimizden gayri ne ile öncülük edebiliriz? Kaos burada. Yeni eylemler ve kargaşa ufukta belirmiş durumda. Zihinler uyanıyor, ruhlar sorumluluğu kabul ediyor, eller eyleme geçiyor. Devrim yeniden doğuşu getirsin. Yeni kadar başka hiçbir şeye bu kadar ihtiyaç duymadığımız için, bilinmeyen karanlıktan ve derinliklerden yükselen yozlaşmamış insanlar, bu yenileyiciler, saflaştırıcılar, kurtarıcılar ulusumuzda eksik olmasınlar. Devrim sen çok yaşa, büyü ve zorlu, harika yıllarda yeni seviyelere yüksel. Uluslar, görevlerinden, yeni koşullardan, tarih öncesi, ebedi ve koşulsuz derinliklerinden yeni, yaratıcı ruhla, gerçekten yeni koşullar yaratan yeni ruhla dolu olsun. Devrim; dini, insanları mutlu eden, kurtaran ve imkânsız durumların üstesinden gelen eylem, yaşam, aşk dinini üretsin. Hayatne ifade eder? Yakında öleceğiz, hepimiz ölüyoruz, hatta hiç yaşamıyoruz. Kendimizden ne çıkardığımızdan, kendimizle ne yaptığımızdan gayri hiçbir şey yaşamaz. Yaratım yaşar; yaratılan değil, sadece yaratıcı yaşar. Dürüst ellerin eylemi ve saf, hakiki bir ruhun idaresi dışında hiçbir şey yaşamaz.
İtaatsiz.org’un notu: Bu makale serisi Türkçede itaatsiz.org’da hakkında yayınlanmış kısa bir biyografik yazı dışında (Gustav Landauer’in Komüniter Anarşizmi – Larry Gambone) başka yazı ya da eseri bulunmayan komüniter ve mistik temayüle sahip anarşist Gustav Landauer’in “Sosyalizme Çağrı” kitabıdır. Bu eserinin şimdiye kadar kitap olarak basılması “Marksizm” hayranı bazı yobaz kafalardan dolayı mümkün olmadı. Çevirisini, Nesrin Aytekin’in diliyle, burada sunuyoruz.
Robert Graham’ın editörlüğüyle iki bölüm halinde yayınlanmış olan “Anarşizm: Özgürlükçü Düşüncenin Belgesel Tarihi” isimli kitaba bakıldığında Anarşizm ile ilişkili olarak din ya da dindar anarşistlere ilişkin bir tek cümle olarak dahi değinide bulunulmamakta. Tolstoy’a askerlik karşıtlığı ya da sivil itaatsizlik anlamında bir yer verilmiş olsa da mesela ekoloji fikriyatının gelişmesinde çalışmalarıyla önemli bir yer işgal eden Jacques Ellul’ün ismi geçmemektedir ki Müslüman anarşist temalar ya da kişilikler ile ilgili bir şey bulmak zaten mümkün değildir. Bu çalışma anakronizm problemine de bir yanıt olarak olsa gerek “Anarşiden Anarşizme (MÖ 300’den 1939’a)” altbaşlığını taşıyor. Anakronizm herkesçe farkında olunan ve kavramları ve durumları ifade ederken dikkat edilen bir mefhum olarak duruyor.
R. Graham kitabında şöyle tartışıyor:
“Anarşinin en eski savunucularının hiç biri kendisini Anarşist olarak tanımlamasa da, hepsinde ortak olan iktidar, refah ve ayrıcalıklı olmaya dayalı hiyerarşik ilişkilere ve baskıcı otoriteye karşı olmalarıdır. Diğer radikallerin tersine onlar aynı zamanda özgür bir toplumun yaratılması ve otoriteye karşı mücadelede kendileri için herhangi bir otoriter ve ayrıcalıklı rolü reddederler.
…
Fakat Avrupa’da 1848 devrimlerinin olduğu zamanlara kadar anarşizm farklı bir doktrin olarak ortaya çıkmamıştı. Kendini ilk defa anarşist olarak tanımlayan 1840’da Fransa’da Pierre-Joseph Proudhon olmuştur. Anarşist fikirler kısa zamanda Almanya, İspanya ve İtalya’da yayıldı. 1848 Devrimleri’nin başarısız olmasından hemen sonra bazı sürgünler, politika sayesinde gözü açılmış olanlar anarşist durumlara uyum sağladılar.”[1]
Proudhon öncesi kimi entelektüeller kendilerine anarşist ya da anti-otoriter demeseler dahi anarşist olarak adlandırmak normal bir vaka olarak duruyor. Anarşizm kavramını siyasal ve felsefi bir kavramın kişiler ve toplumsal hareketlere isim olarak yakıştırmak ya da onları tanımlamak için kullanımına dikkat çekmek isterim. Etiene de La Boetie, Bao Jingyan, Gerrard Winstanley, William Godwin, Max Stirner vb. gibi birçok düşünür için ve onların anarşist fikirleri için anarşizm sıfatı ne kadar doğru olur? Bunun tartışması yapılmalıdır.
Justin Meggit, Essays in Anarchism and Religion (Anarşizm ve Din üzerine Denemeler) isimli kitapta yer alan
“Hz. İsa bir Anarşist miydi?”[2]
isimli makalesinde bu soruya ve anakronizm meselesine bu makalede yaklaşmak istediğimiz
gibi yanıtlar arar. Meseleye girizgah niyetiyle öncelikle anarşizm kavramının
tarihsel oluşu itibarı ile nasıl ve nereden karalamak maksadıyla alınıp
yaygınlık kazandığı mecraya dikkat çeker.
“Anarşizm kavramı düzenin yokluğundan ziyade yönetimin yokluğudur. Bu, kaos ve anlamsız şiddetle eşanlamlıdır. Viktorya döneminden beri sürmekte ve Joseph Conrad’ın The Secret Agent adlı çalışmasıyla meşhur edilmiştir. Anlamsız ve yıkıcı olmaktan uzak olarak pek çok anarşist kendini “yeniden kurucu, oluşturucu siyaset ve öz-örgütlenme” ile ilişkili olarak düşünmüşlerdir.”[3]
Ve ardından kavramın
anakronik kullanımında nasıl bir hususiyet kazanarak anarşizm üzerine olan
yazında, bizim de temas ettiğimize benzer şekilde, yer tuttuğuna temas eder:
“Anarşizmin temel prensipleri – öz-örgütlenme, gönüllü birliktelik, karşılıklı yardımlaşma – insanlık tarihi kadar eski farzedilen insan davranışlarının biçimlerine işaret eder. Bu kesinlikle “Marksist” demekten daha az problemli bir kavramdır. İkincisi Karl Marx ile başlayan analizlere dair temel proje ve yüksek teori ile bağdaştırılır. Anarşizm ise Graeber’in kelimeleriyle “daha bir ahlaki proje”dir ve ondokuzuncu yüzyılda değişen şey sadece onun bir isme gereklilik duymasıdır. Örneğin bu düşünce MÖ. 300’den başlayan Robert Graham’ın Anarşizmin Belgesel Tarihi’nde ya da anarşizmin etkili ve gerçek tarihini ve kökenini Taoizm’e ve MÖ altıncı yüzyıla kadar götüren Peter Marshall’ın İmkansızı İstemek’inin ardında yatmaktadır.”[4]
“Marksist demekten daha
az problemli” olarak “Anarşizm” sıfatını kullanmak bunun anakronik bir problem
olmadığı anlamına gelemez elbette. Üstelik anarşizmin “analizlere dair temel
proje ve yüksek teori” olma halini bugün itibarı ile reddetmek de mümkün
değildir. Elbette anarşizm bir ahlaki projedir. Ahlaki projenin “yüksek
teorilerden” aşağı kalır yanının olduğunu ise düşünmüyorum. Tüm ahlak
felsefeleri soyutlama olmaları anlamında yüksek herhangi bir teoriden daha
karmaşıktır dolayısı ile Graeber’in bu önermesi ise ikna edici değildir.
Meggit, problemi daha
da açarak anarşizm çalışmalarında “anakronizm” problemine dair diğer alanlara
temas eder ve makalesinin konusuna gelerek özellikle Tarihsel Hz. İsa’ya
anarşist denmesinde –eğer o prensiplere uyuyorsa- sakınca olmadığını şöyle
ifade eder.
“Patricia Crone, örneğin, İslamın kökenlerine dair bir anahtar figürü tartışmaktadır. Bazı Mutezile ve Haricilerin alt-gruplarından Necadat’ın mensuplarının anarşist olarak tanımlanmaları gerektiğini ve toplumun iktidarsız, biz buna devletsiz diyoruz, işleyebildiği ya da işlemesi gerektiğine inandıklarından anarşizmin tarihine dahil edilmeleri gerektiğini söyler. Benzer şekilde Norman Cohn, Orta Çağ Avrupa’sında bininci yılın değişik hareketlerini – en dikkate şayan olan Bohemya’nın Taboritleri’dir – açıklarken kullanır. Benzer şekilde antropolog James C. Scott, Güneydoğu Asya bölgesinde yaşayan Zomia halkının tarihi için kullanır… Bundan dolayı Hz. İsa figürünü açıklarken eğer böyle bir ada layık ise “anarşist” kavramını kullanmakta tereddütlü olmamalıyız”[5]
Meggit, Hz. İsa figürünü gerçek, yaşamış olan ve ölen Hz. İsa ve diğer tarafta tasavvuren var, kitabi ve kilisenin ve ona bağlı Hıristiyanların inandığı ve gerçeklikten azade olan Hz. İsa figürü olarak ayırmakta ve birine Tarihsel Hz. İsa ismini verirken asıl inceleme konusunu ise yaşamış ve ölmüş Hz. İsa figürü olduğunu ifade eder. Dolayısıyla Tarihsel Hz. İsa’ya anarşist denilip denilmemesidir asıl konusu.
Bu meseleye ilişkin benim editörlüğünü yaptığım içinde esasen İslam ve anarşizm ilişkisini ele aldığım makalemde temas ettiğim kitaptaki konulardan biri de tarihsel anarşizm vurgusudur.
“Yukarıda haklarında kısa bilgilerle değinilen hareket ve tarikatlar anarşizm tarihsel bir vaka olarak ortada yokken de var olan ve anarşizme yakın felsefi deneyimleri yaşayan ve mücadele eden hareket ve tarikatlardır. Bunlara eklenecek oldukça fazla tarikat ve hareket çıkarılabilir.”
Aynı şekilde 18. dipnotta A.T.Karamustafa’nın “Tanrının Kuraltanımaz Kulları” adlı kitabının İngilizce basımında kalenderiler için anarşist ifadesini kullanmasını yorumlamıştım:
“A.T. Karamustafa’da sapkın bireyci anarşist dervişler tanımlaması sıklıkla geçmektedir. Dolayısıyla bu kavramın gönderme yaptığı yer bir anlamıyla müphem bırakılmıştır. Kavramı antinomian anlamında kullanmış olması da muhtemeldir. Olaki tarihsel anarşizme yapılan bir göndermedir, bizce yanlış da değildir.”
Tarihsel anarşizm ayrımına, bir tarihi vaka, kavramın politik ve felsefi bir çizgi olarak hareket ve kişilerce benimsendiği tarihsel anlardan itibaren başlatmayı daha uygun bulmamdan dolayı başvurmuştum. Halen de aynı fikirdeyim. Bununla beraber oluşum, hareket ve kişilerin bu kavrama sahiplenip kendilerini bunla tanımlamamakla beraber oluş olarak bugünün anarşistlerinden ve hareketlerinden anarşist prensiplere tamamı ile uyanlara bu ismi bugünün kavramlarıyla yakıştırmamız durumunda karşılaşabileceğimiz problemi aşmanın bir diğer yolunun Tarihsel olmayan anarşizm kavramıyla aşılacağını düşünüyorum.
Anarşizm kavramının
kullanılmasında bir başka problem gündeme gelmektedir. Kavramın kökeninin
Yunanca olması ve Modern Batı uygarlığının bu kavramı oradan alarak toplumsal
hareket, kişi ve durumlara bu ismi yakıştırması, tarihi okurken Batı dışı
oluşumlara bu ismi yakıştırması – ve hatta antropolojide ilksel topluluklara
dair kullanılması – etnosentrik bir duruş değil midir?
Meggit bunu tartışır ve
şöyle ifade eder:
“Aynı zamanda konuyla bağlantılı olan etnosentrizm problemine de işaret etmeliyiz. Eğer Hz. İsa’ya “anarşist” diyorsak, özbilinçli bir hareket olarak ilk ortaya çıktığında modern Avrupalı ya da Kuzey Amerikalı olma bağlamı dışında yorumsayıcı değere sahip olmayan bir kavramı mı kullanıyoruz? Farklı kültürel ve tarihsel bağlamlardan bir biçimi anlamamıza yardımcı olmaktan çok engelleyici olmaz mı? Birileri, anarşizmin içinde doğduğu ve serpildiği Batı modernitesinin üstünlük taslayan küstahlığının devam ettirilmesidir diyebilir mi?.”[6]
Evet, der. Demiştir de.
Hayrettin Yücesoy, P. Crone gibi Mutezili anarşistler üzerine yazdığı makalede anarşizm kavramı ve onun etnosentrik tarafına vurgu da yaparak ve bu kaydı şimdilik parantez içine alarak, anarşizm kavramını siyasal anarşizm olarak kullanarak etnosentik tarafı ifade eder.
“Crone, imamın olmaması gerektiğini tartışan Mutezile düşünürlerini anarşizmle olarak ifade ettiği için eleştirilmiştir. Benim itirazım onun bu kavramı kullanmış olmasına değildir. Tam aksine bir dereceye kadar bu anlamın semantik potansiyelini Avrupa tarihinden süzerek aldıktan sonra incelemesinin sonunda Mutezililerin aslında anarşist olmadığını tartışmaya götürmesidir. Bu temayül bu grup için anarşizm kelimesini kullanmayı sadece kesin olmayan ve izlenimci değil aynı zamanda Oriyantalize eder ve diğerlerini “Şark”ın sınırlarıyla kapar ki bu kendi kendine anarşist fikirleri geliştirmek için gerekli kurumların olmadığı iddiasındadır. Herhalükarda Avrupa geleneğinde dahi anarşizmin anlamının farklı şekillerde anlaşılmakta olduğu bir gerçektir ve bu bakış açısı sürdürülemez. Alimler halihazırda farklı siyasi ve kültürel geleneklerden yeni deneyimleri verimli bir şekilde bağdaştırabileceğimizden hareketle kelimenin genişletilmiş ve desantralize edilmiş semantik boyutları üzerine çalışmalıdırlar. Bu çalışmada anarşizm kavramını kesinlikle siyasal anarşizm; dışsal otoriteye bireysel ya da hazcı kavramları reddederek, eğer devlet hiyerarşisi yok edilmemişse mümkün olduğunca küçültmek ve ortak bir hukuk oluşturmak anlamında komünitelerin öz-yönetimi için çağrıyı savunmak anlamında kullanacağım.”[7]
Meseleye dair soruyu
belki de ilk soran H. Barclay’dir. Meggit, H. Barclay’in etnosentrizm
tartışmasında anarşizm kavramının kullanımının kültürler-arası kavram aktarımı
olarak ifade etmesini benimser. Onun Türkçeye “Efendisiz Halklar” ismi ile
çevrilmiş olan “People without
Government: An Anthropology of Anarchy” adlı eserinde ilgili bölümden
alıntı yapar.
“Toplumsal sınıflaşma ile etnosentrik ve karmaşık ideoloji. Bunlar diğer kültürlerde anarşistlerin değer ve ideolojisi olmadığında, oldukça duygu yüklü bu kelimeyi oldukça net ideolojik yan anlamıyla almaktır ki Avro-Amerikan kültürel gelenekler ile tanımlanır. Böylece sadece kelime çarpıtılmış olmaz aynı zamanda bu kültürlerin anlamları da çarpıtılmış olur.”
…
“Bu ’Anarşi’ kelimesi için doğru ise eşit olarak ‘demokratik’, ‘hükümet’, ‘hukuk’ […] gibi toplum bilimcilerin her gün kullandıkları, normal konuşmalarda türeyen diğer kelimelere de uygulanmalıdır. Toplum bilim diğer kültürlerde toplumsal bağlamlara uygulanan ortak kullanılan kavramlarla doludur. Böyle bir prosedürün kesinlikle tehlikeleri vardır. Kavramın yanında dışarıdan gelen ideolojik bagajı taşımak kolaydır. Diğer tarafta ise, eğer biz kültürler arası transferler yapamıyorsak, safi jargon olan yeni kelime üretmenin (Neologsm) yaygınlaşmasıyla, netleştirmeden ziyade belirsizliği arttıran bir durumda kalmışız demektir.”[8]
Sosyal bilimler ya da diğer alanlarda kavram üretimi konusunda üniversitelerin ve akademisyenlerin yarıştıkları kimsenin yabancısı olduğu bir durum değildir. Burada bilimlerin, bilimsel alanlarda kullanılan kavram ve isimlerin Avrupa merkezli olduğunu inkar etmemek gerektiğini vurgulamak isterim. Bu minvalde meselenin etnosentrik tarafına vurgu yapılması önemlidir. Tarihte ya da sosyal olaylarda vukuu bulan olguları, durumları kendi özgül adıyla anmak en doğru yöntem olsa da olgular arası benzerlikler, ilişkiler ve durumların aynı kavramla karşılanması her daim problem olarak görülmelidir. En azından bunun bir problem olarak göz önünde bulundurulması olgunun özgüllüğünün dikkate alınmasına neden olur ki önemlidir. Mesela Faşist ve faşizm kelimelerinin bugün aldığı şekil özgüllüğü tamamen yok sayan bir durumdadır. Hitler’nin nazizmi, Franko’nun, Salazar’ın diktatörlükleri, Moussulini’nin faşizmi ve dünyadaki bir çok diktatörlük faşizm olarak adlandırılmaktadır.
Diğer taraftan tarihte vukuu bulan
toplumsal hareketler ve bu hareketlere katkıda bulunan, yönlendiren ya da içinde
yer alan kesimlere de bu ismin atfedilmesinin doğru olup olmadığı sorulmalıdır.
R. Graham, Bao Jingyan’ın “Ne
Efendi Ne de Kul” (Neither Lord Nor
Subject ( MS 300)) adlı eserini ilk anarşist metin olarak kitabına almış
görünüyor.
Fakat P. Crone, Ninth-Century Muslim Anarchists isimli
makalesinde Müslüman anarşistlerden bahseder:
“Anarşizm, en basit anlamda, iktidarı yok etmek anlamında 1420’lerin Batı’da Bohemyalı Tabaoitler’in tarihinden bugüne devam eden inanç olarak ortaya çıkmıştır. Batı geleneğinin dışından bunu görmek zordur. Chuang Tzu (MÖ 4. Yüzyıl) ve diğer Taoistlerin anarşist olarak sınıflandırılmaları gereken diğer bir durum daha vardır fakat anarşizme benzer çok fazla bir şey yoktur ve Taoistlerden başka Batılı olmayan örnek burada tartışılan Müslüman düşünürlerdir,”[9]
Batı anarşist geleneğine göre insanlık tarımın gelişmediği zamanlarda, ilk toplumlarda Cennet, altın çağ, doğal bir durum olarak tanımlanabilecek baskıcı iktidarlar olmadan yaşamaktaydı. Batı bu durumu Stoistlerin fikirlerine kadar götürür.[10]
Dokuzuncu yüzyılın Mutezile anarşistleri üzerine yazan bir diğer yazar H. Yücesoy, P. Crone’un imamlık kurumunu kabul etmeyen Mutezile’nin bir kısmını anarşizmle tanımladığından dolayı eleştirilmesinden bahsetmektedir. O, “İslam şehri”ne dair tartışmalarda yakından bildiğimiz ötekileştirme sonuçlarında “gerçek” bir şehri oluşturan Weberci ideal biçim gibi “anarşizm” de Avrupalı ayrıksıcılık (exceptionalism) fikrini bir çeşit takviye etmenin ideal çeşididir diyerek etnosentrik tarafa göndermede bulunur.
[1] R. Graham,
Anarchism A Documentary History of Libertarian Ideas, S. XII,
[2] Meggitt, J. 2017. Was
the historical Jesus an anarchist? Anachronism, anarchism and the historical
Jesus. In: Christoyannopoulos, A. and Adams, M. S. (eds.) Essays in Anarchism and Religion:
Volume 1. Pp.
124–197. Stockholm: Stockholm University Press.
[3] Meggitt, J. 2017. Was
the historical Jesus an anarchist? Anachronism, anarchism and the historical
Jesus. In: Christoyannopoulos, A. and Adams, M. S. (eds.) Essays in Anarchism and Religion:
Volume 1. Pp.
124–197. Stockholm: Stockholm University Press. S. 134
[4] (Meggitt, J. 2017. Was
the historical Jesus an anarchist? Anachronism, anarchism and the historical
Jesus. In: Christoyannopoulos, A. and Adams, M. S. (eds.) Essays in Anarchism
and Religion: Volume 1. Pp. 124–197. Stockholm: Stockholm University Press.s. 135)
[5] Meggitt, J. 2017. Was
the historical Jesus an anarchist? Anachronism, anarchism and the historical
Jesus. In: Christoyannopoulos, A. and Adams, M. S. (eds.) Essays in Anarchism
and Religion: Volume 1. Pp. 124–197. Stockholm: Stockholm University Press. S. 136.
[6] Meggitt, J. 2017. Was
the historical Jesus an anarchist? Anachronism, anarchism and the historical
Jesus. In: Christoyannopoulos, A. and Adams, M. S. (eds.) Essays in Anarchism
and Religion: Volume 1. Pp. 124–197. Stockholm: Stockholm University Press. S. 137.
[7] The Lineaments of Islam, Political Anarchism, Dissent,
And Marginal Groups in The Early Ninth Century: The Ṣūfīs Of The MuʿTazila Revisited, Hayrettin Yücesoy S. 64-65
[8] Meggitt, J. 2017. Was
the historical Jesus an anarchist? Anachronism, anarchism and the historical
Jesus. In: Christoyannopoulos, A. and Adams, M. S. (eds.) Essays in Anarchism
and Religion: Volume 1. Pp. 124–197. Stockholm: Stockholm University Press.S.
137-138. H. Barclay’in Türkçe’ye çevirilmiş kitabından Versus yay. “Efendisiz Halklar”, H. Barclay, S. 17
[9] Oxford
Journals, Sayı 167, P. Crone, Ninth-Century
Muslim Anarchists, S. 5
[10] Oxford Journals, Sayı 167, P. Crone, Ninth-Century Muslim Anarchists, S. 5-6
Antropologlar ve Anarşizm: Reclus, Bougle,
Mauss, Redcliffe-Brown
Anarşistler ve Antropoloji: Kropotkin,
Bookchin, Clastres, Zerzan
Anarşizm Üzerine Düşünceler
Anarşizme Dair Yanlış Anlamalar
Kaynaklar
1998
Anarşizm ve antropoloji arasında birçok açıdan “yakın bir ilişki” vardır. Antropolojinin konuları farklılık gösterse de – insan kültürleri üstüne bir çalışma olarak daima özel bir tarihsel yoğunlaşması olmuştur – devlet öncesi toplumlara genel bakışı gerçekten de geniş boyutludur. Fakat geçmişte yapılan antropolojik çalışmaların güya “ilkel” insanlar denen insanlar ya da “egzotik” başkaları üzerine yapılmış olduğu ve bundan dolayı da esasen bir çeşit “kaybolan” kültürleri “kurtarma” operasyonuyla ilişkiliymiş gibi göstermek oldukça yanıltıcıdır. Bu gerçekten de önyargıdır ve antropolojinin doğru olmayan bir fotoğrafıdır. Bir disiplin olarak “evde antropolojinin” uzun zamana yayılan bir geleneği vardır ve önemli antropolojik çalışmaların pek çoğunun mekanı Hindistan, Çin ve Japonya olmuştur. Bundan dolayıdır ki James Clifford ve George Marcus’un (1986) Post-modern ya da yazınsal antropolojinin kurucu metinleri feminist antropolojinin gerçekten sadece dışlayıcısı değil, aynı zamanda Batılı olmayan alimleri – Srinivas, Kenyatta, Fei ve Aiyappan – bütünüyle göz ardı da eder. Fakat önemli olmak anlamında antropoloji anarşinin örneklenmesi ve devletsiz bir toplum olarak görülen toplum çeşitlerini merkeze alan ve ona vurgu yapan toplumbilim disiplinidir. Gerçekten de Evans-Pritchart’ın klasik çalışması olan The Nuer (1940) onların politik sistemini “düzenli anarşi” (ordered anarchy) olarak tanımlamıştır. Harold Barclay’in faydalı ve ferasetli küçük kitabı People without Government’in (1992) alt başlığı ehemmiyetle “Anarşizmin Antropolojisi”dir ve Barclay iktidarsız düzenli bir toplum olarak anarşi ile 19. Yüzyılda ortaya çıkmış politik bir hareket ve gelenek olarak anarşizm arasında bilindik bir farklılığa temas eder.
İtaatsiz.org’un notu: Bu makale theanarchistlibrary.org‘da yayınlanmış olan metnin çevirisidir. Brian Morris’in makalelerinin toplanmış olduğu “Anthropology, Ecology, and Anarchism: A Brian Morris Reader” isimli kitabında yer alan bir makaledir. Kitap 2018 yılında Kolektif yayınlarınca Türkçeleştirilip yayınlanmıştır. Bu çeviri kitapta yer alan çeviriden farklı bir çeviridir.
İtaatsiz.org’da Ekofaşizm tanımlamasına ve kimi derin ekolojistlere karşı kullanılan ekofaşist tanımlaması ya da suçlaması/karalamasına dair olan bu yazının hedef makalelerinden biri olan Janet Biehl’in “Alman Aşırı Sağında Faşizmin Modernizasyonu ve “Ekoloji” adlı makalesi daha önce çevrilip itaatsiz.org sayfalarında yayınlanmıştı. Bu makale hem bu suçlamaların ya da tanımlamaların ne kadar haklı ya da yerinde olup/olmadığını sorgulayan hem de kavramın yakıştığı derin ekolojist vb. hareketleri kısa da olsa göz önüne seren bir makaledir. Ekofaşizm kavramına dair yazılmış bir diğer makale de, Murray Bookchin’in takipçilerinden ve toplumsal ekolojistlerden biri olan ve bu makalede de kendisine gönderme yapılan Peter Staudenmaier’in “Fascist Ecology: The “Green Wing” of the Nazi Party and its Historical Antecedents” adlı makalesidir. Bu makale de Toplumsal Ekoloji Grubu’nda (ekoloji.org) çevrilip yayınlanmıştır ve umarım bir süre sonra burada da yayınlanacaktır.
İyi Okumalar
Alişan Şahin
Giriş
Tanımlanmış Faşizm
Toplumsal Ekoloji ve Faşizm
Rudolf Bahro
Ekofaşizm Kavramını Kullanmak Doğru mudur?
A. “Akılcı kullanım”
B. Davetsiz Araştırma
C. Korkuya Verme
Sonuç
Giriş
Bu makale “ekofaşizm” kavramına ve ifadesine dair bir incelemedir. Kavramsal bir değeri vardır elbette. Gerçekten de bu ilginç bir ifade/kavramdır. Genişçe bir çevre tarafından faşist olmakla nitelenen geçmiş hükümet biçimleri varken – Hitler’in Almanya, Mussolini’nin İtalya ve Franko’nun İspanya ya da Pinochet’in Şili’si – “eko-faşist” bir iktidara sahip olan bir ülke ya da bildiğim kadarıyla, ekofaşist temelde örgütlenmiş olarak kendini ilan eden politik bir örgütlenme asla olmamıştır.
Faşizm çeşitli biçimlerde ortaya çıkar. Çağdaş faşist hareketler (çoğunlukla faşist güçlerin ve muhafazakarların ittifakı olarak) Fransa’da Ulusal Cephe, Almanya’da Cumhuriyetçiler, Avusturya’da Özgürlük Hareketi, Belçika’da Flemiş Hareketi vb. şeklinde ekolojik kaygılara sahip olan hareketlerdir. Çeşitli felsefeler merkezi konularından değildir ve fakat destek elde edebilmek önemli konularından birini oluşturur. Mesela suçla mücadele, küreselleşme ve ekonomik rekabet, geniş ölçekli göç hareketlerinden dolayı güya kültürel kimlikleri kaybetme vb. asıl konularıdır. Bir çeşit popüler destek sağlamak için çalışan herhangi bir örgütün, faşist bir örgütün bile, çevreyi göz ardı etmesi oldukça zordur. Bu derin ekoloji taraftarlarına göre ya “derin” bir kaygı konusudur ya da onlar bu tanımlamayı “sığ” olarak değerlendirirler. Bu örgütler ya da bunların hiçbiri kendine ekofaşist demez. (Alman Yeşil Partisi üyesi ve başka bir politik örgütlenmeler kurmak için çalışan Ekolojist Herbert Gruhl 1975’te A Planet Is Plundered: The Balance of Terror of Our Politics isimli polüler bir kitap yazmıştı. Bu kitapta ekolojik ve faşist fikirlerin birbirine geçmiş olduğu fikirler geliştirmiştir.) Faşist kavramı faşistler için olumlu yan anlamlara sahipken (elbette geri kalanlarımız için hiçbir olumlu anlamı olamaz) yeşil ve çevre hareketlerinde kullanılan “ekofaşist” ifadesinin geçmiş ve şimdinin politik gövdelerinde bilinir tarafı yoktur ve sadece olumsuz yan anlamlara sahiptir. Bundan dolayı Kanada ve ABD’de “ekofaşizm” kavramını kullanma bir hakareti yaymak anlamına geliyor.
Derin ekoloji hareketini destekleyenlerin pek çoğu ekofaşizm sorununu dikkate alırken onlara karşı yöneltilen eleştirilerden dolayı (mesela kendilerini toplumsal meselelerde daha bilgili olarak sunan toplumsal ekolojiyi destekleyenlerden gelen bazı eleştiriler gibi) savunmada kalmaktalar ve bundan rahatsızdırlar (Toplumsal ekoloji kavramı bunu anlatmaktadır). Bu metnin amacı bu durumu değiştirmektir. Bu incelemeden sonra “ekofaşizm”in toplumsal ekoloji kökenli olarak derin ekoloji hareketine, daha genel olarak, çevre hareketine karşı esasen bir saldırı ifadesi olarak kullanıldığı sonucuna nasıl vardığımı göstermeye çalışacağım. Bundan dolayı “ekofaşist” ve “ekofaşizm” kavramlarının bilgilendirici değil ama karalama amacıyla kullanıldığını anlatacağım.
Derin ekoloji, ekolojik krizin değerlerden temel bir değişimi gerektirdiği ve insanı merkeze alan insanmerkezcilikten (antropocentrism) doğal dünyaya saygı göstererek ekomerkezli bir kavrayışa sahip olan ve meseleye önemle odaklanan bir akımdır. Derin ekoloji hareketi içinden gelen eleştiri derin ekoloji tarafından bilgilendirilen bir kitle hareketine işaret etmektedir. (Mesela Avustralyalı derin ekolojist Richard Sylvan’ın 1985’te yayınlanan A Critique of Deep Ecology’sine ve onun 1994’te yayınlanan en son yazılarının olduğu The Greening of Ethics adlı kitabına ve derin ekoloji içinde doğal olan radikalizm ve sol biomerkezci teorik eğilimin ana hatlarının çizilmesine yardım etme kaygısı olan benim Yeşil Web yayınlarımdaki yazılarıma bakınız.) Endüstriyel kapitalist toplumda alternatif kültürel, toplumsal ve ekonomik vizyon ve insan toplumunu harekete geçirecek, geleceğe yolu gösterecek politik bir teori olmak zorundadır. Bunlar derin ekoloji hareketinin yüzyüze olduğu acil ve heyecan verici görevlerdir. Bireysel bilincin yükselmesi yoluyla esasen ortaya çıkmış olarak sunulan değişim için sıklıkla yoğunlaşılanın ötesine genişler ki bundan daha önemlisi derin ekolojinin ana akımının çoğunu ilgilendirir.
Bu denemenin amacı aydınlatmaktır; ekofaşist ifadesi/kavramının nasıl kullanıldığını ve radikal çevre hareketi içinde “ekofaşizm” kavramının herhangi bir geçerliliğinin olup olmadığını incelemektir. Bu kavramın oldukça spesifik bir bağlama konularak kullanılabileceğini iddia edeceğim. Ekolojistlerin onarımları yoluyla yaban hayatına muhtemelen “davetsiz araştırma” denilebilecek ve fokların öldürülmesi ve kayıt altına alınmasını sağlayan “Wise Use” (Akılcı kullanım) hareketi tarafından yapılan doğa karşıtı faaliyetler benzeri hareketlere karşı – derin ekoloji taraftarları bu dünyaya bakış açısı içinde – ekofaşizm gibi olumsuz politik eğilimlere karşı tetikte olmak durumundadırlar.
Derin ekolojiye karşı toplumsal ekoloji taraftarlarınca türetilmiş
“ekofaşist” kavramının eleştirilmesi gerektiğini ve bunun insan merkezci,
hizipçi, kendine hizmet eden, dogmatizm olduğunu ve anarşist Emma Goldman’ın
dediği gibi açık-fikirli bir ruha bütünüyle ters olduğunu anarşist bir
perspektiften tartışacağım. (Hayatımı
Yaşarken isimli otobiyografisine ve onun kurduğu Mother Earth adlı dergiye bkz.)
Tanımlanmış Faşizm
“Eko” ön takısı olmaksızın politik bir kavram olarak “Faşizm” bana göre
aşağıda sıraladığım yan anlamların bazısı ya da hepsini taşır. İdeal tip ya da
örnek olarak Nazi Almanyasını alıyorum.
1. “Ulus” ya da “Anayurt ya da Babayurt”a inanç her şeyden önemlidir ve toplumun
tüm kesimlerinde popülist propaganda, bu milliyetçi amaçlar için kendini feda
etmeyi kutsamaktır ki bu bir “Lider”de vücut bulur.
2. Kapitalist ekonomik örgütlenme ve sahiplik. Büyüyen bir ekonomi fakat
ağır bir devlet/politik müdahale ve rehberliği, vatandaş olarak tanımlanmış
olanlar için bir sosyal güvenlik ağı.
3. Faşist devletin “vatandaşı”nın dar, sığ ve ayrıcalıklı fiili tanımı. Bu,
faşist kriterlere göre, mesela, Çingeneler, Yahudiler, yabancılar vb.leri gibi
“öteki”ni dıştalar. Fiziki saldırılar sıklıkla “öteki” olarak tanımlananlara
karşı yapılır.
4. Bağımsız ya da çoğulcu politik süreçlerin olmaması; bağımsız sendika,
basın ya da yargının olmaması.
5. Karşıt görüşlülere karşı aşırı şiddet, şiddetli anti-komünizm
(komünistler daima faşizmin en büyük düşmanı olarak görülür) ve “sol” olarak
tanımlananlara karşı düşmanlık.
6. Diğer ülkelere karşı ve dışa doğru topraklarını genişletme politikası.
7. Devletin güvenlik aygıtlarının ve
askeriyesinin aşırı hakimiyeti.
“Eko faşizm” olduğu düşünülen şey kökenleri ve kullanımı, “eko” öntakısıyla beraber, insanın toplumsal, politik ve ekonomik örgütlenmesinin belli bir biçimini yansıtıyor. Özellikle insan merkezli olmayan ve doğa-temelli radikal çevre felsefesine –derin ekoloji- sempati besleyen çevrecilere karşı kullanılıyor. Ama derin ekoloji taraftarları eğer ekofaşizm kavramına dair düşünüyorlarsa , devam eden doğa ve onun insansız yaşam biçimlerine (bitkilerin yaşamı, böcekler, kuşlar, memeliler vb.) saldırıyı ve ekofaşist yıkımı ekonomik “ilerleme” olarak meşrulaştırılan yerli kültürlere şiddetli saldırıyı görüyorlardır.
Belki de buna karşı pek çok en derin çevreci insan örgütlenmezse ABD ve onun dostu aşırı tüketimci yaşambiçimine sahip Kanada ve diğer aşırı ‘gelişmiş’ ülkeler “çevreyi korumak” adına – fosil yakıta dayalı hayat tarzını – faşist bir dünya diktatörlüğünü kabul ettirmeyi deneyebilirler (petrol için yapılan Körfez Savaşı ve Dünya Ticaret Örgütü bu eğilimi işaret ediyor.). Muhtemelen bu hükümetler ekofaşist olarak adlandırılabilir.
İnsanlığın ya da herhangi bir türün evrensel karakteristiklerinden biri, hayatta kalması ve bir tür düzen çerçevesi içinde varlığını sürdürmesidir. Yani, insanlar davranışların ve olayların tamamen tahmin edilebilir olduğu ortamda huzur bulur. Bizler alışkanlıkları ya da âdetleri olan hayvanlarız – gelenekçiyiz. Dolayısıyla, insan toplumu içindeki davranışların bir standardı vardır ve bundan sapmalar cezalandırılır. Bir toplum tanım itibariyle düzene ve yapıya sahiptir; düzenlenmiş, nispeten sabit davranış modelleriyle işler. “Toplum” terimi, üyelerin belli “oyun kurallarına” göre davrandığını ima eder. Böyle kurallar son derecede müphem ve çatışmalı yorumlara açık olabileceği gibi, çok aşikâr ve özel de olabilir. Öyle ya da böyle, yokluklarında anomi denizinde kaybolacağımız yönergeler vardır. Modern dünyanın sorunu, kısmen, bu yönergelerin çoğunun nüfusun genel kaygı seviyesini arttıracak denli belirsiz olmasıdır. Nerede bir yapı yoksa, orada bir düzenin ve toplumun olmadığı açıktır. Antropoloji ya da sosyoloji bölümlerinin giriş derslerinde belirtildiği gibi, toplumu olmayan insanlar insan değildir. Fakat bu ilk dersin diğer yarısında, insan toplumunun, yapısının ve düzeninin miktarı ve çeşidi de dâhil olmak üzere, sayısız çeşitlilik olduğu öğretilir.
“Pirahaların hayatı benim düşünme biçimimde devrim yaptı. Her şart altında mutlu olmayı öğretti”. Daniel Everett
Daniel Everett’in yaşamış olduğu 30 yıllık deneyim hem renkli hem de düşünsel evrimi açısından derslerle dolu. Konuya Everett’in hikâyesini anlatarak başlayacağım:
Hayatının otuz yılını tabir-i caiz ise uygarlığın baltalarının girmediği Amazon Ormanları’nda yerli kabilelere Hristiyanlığı ve Hz. İsa’yı anlatarak geçirmiş bir antropolog ve Chomskyci bir dilbilimci. “Pirahã Dilinin Ses Bilimsel Yönleri” adını taşıyan master tezini yerli diller uzmanı Dr. Aryon Rodrigues’in yönetiminde yazmış. Chomskyci bir açıdan Pirahã dilini inceleyen “Pirahã Dilinin Söz Dizimi Ve Teorisi” isimli doktora tezini ise Dr. Charlotte Chamberlland Galves denetiminde yazmış ve 1983’de bitirmiş.
Bu insanların kozmolojilerine ve dillerine vakıf olmaya başladıktan sonradır ki inancından şüpheye düşmüş ve Hristiyanlığı terk etmiş. Everett onların gerçeklikle ilişkilerinin batılı birinin ilişkisi gibi olmadığını, gerçekliği olduğu gibi algıladıklarını ve kavram dünyalarını ve dillerini bunun üzerine bina ettiklerini söylüyor.
Onların dillerinde ve dünyalarında doğaüstü varlıklara yer yok. Doğal olarak bir yaratıcı inancına sahip değiller. Pirahãlar mesela kırmızıyı görünce “kan gibi” diyorlar, yani renklere dair kavramları yok. Ünlü ya da ünsüz harfleri bizim gibi kullanmıyorlar. Önceki ve sonraki kuşaklara dair isimlere, cinsel ayrımlara (kuzen, kız kardeş, erkek kardeş) gerek duymuyorlar. Sayıları ifade etmek için kelimelere ve “hepsi” gibi bir sözcüğe de ihtiyaçları yok.
Everett’in Pirahã kültüründe kavramış olduğu en önemli şey ise onların yakın geleceğe dair ancak bugünle ilişkili yapacakları bir şey varsa onu konuştukları. Uzak geleceğe ya da uzak geçmişe dair bir gerçeklik algıları yok ve tüm konuşmaları ve şarkıları bugün ne yaptıkları ya da yapıyor olduklarıyla ilgili. Günlük deneyimle rüya görmek arasına büyük mesafeler koymadıkları gibi, ölüm ve yaşam arasına da mesafe koymuyorlar. Delil onlar için en önemli şey.
Hristiyanlıktan kopuş
Everett bu deneyimlerinden en önemlisi olan ve özellikle Hristiyanlıktan vazgeçip ateist olmasına vesile teşkil eden birkaç olaydan şöyle bahsediyor:
Bir gün Pirahãlılardan biri, “Hey Dan, seninle biraz konuşmam gerek. Oldukça uzun bir zamandır buradasın, seni tanıyoruz, senin burayı sevdiğini de biliyoruz. Burası çok güzel bir yer. Çok fazla balığımız var, Amerika’da bu kadar çok balık yok” dedi ve sözlerine şöyle devam etti, “Daha önce pek çok insanın buraya gelerek bize Hz.İsa’yı anlattığını biliyorsun ve buna rağmen sen de bize İsa’ya dair şeyler anlatmaya kalkışıyorsun. Biz Amerikalı değiliz, İsa hakkında da herhangi bir şey bilmek istemiyoruz. Biz içmeyi ve iyi zaman geçirmeyi seviyoruz, senin de bildiğin gibi çok eşliliği tercih ediyoruz. İşte tüm bunlardan dolayı gerçekten de İsa hakkında bir şey duymak istemiyoruz. Sen burada kalmaya devam edebilirsin. Seni seviyoruz. Çocuklarını seviyoruz fakat İsa ya da Tanrı hakkında artık hiçbir şey duymak istemiyoruz. Bundan bıktık.”
Everett’in Hristiyanlıktan ilk kopuşu tam olarak işte buradan başlıyor ve bu konuya dair başka bir deneyimini anlatıyor. Başka bir Pirahãlı başka bir yerde Everett’e soruyor: “Dan, hadi bize biraz İsa’dan bahset. Bizim gibi kahverengi tenli mi yoksa senin gibi bir beyaz mı? Boyu ne kadar? Ne iş yapar? Avlanmayı, balık avlamayı sever mi, ne iş yapar?”
Everett: “Peki, bildiğiniz gibi onun ne renk tene sahip olduğunu bilmiyorum, onu hiç görmedim.”
“Onu hiç görmedin mi?”
“Hayır.”
“Peki, o halde baban görmüştür onu?” bu soruyu sormasının nedeni aslında İsa yaşarken İsa’yı gören birilerinin anlatacağı bir şekille ona İsa’nın anlatılmasını istemesiydi.
Ben “Hayır, babam da onu hiç görmedi,” dedim ve o da “Peki, kim gördü onu?” diye sordu. Onu görenlerin hepsinin öldüğünü ve bu yaşananların uzun zaman onca olduğunu söylediğimde ise onun yanıtı “Onu hiç görmediysen ve onu görmüş birini de hiç tanımıyorsan neden bu adam hakkında bir sürü şey anlatıyorsun?” şeklinde oldu. O an aslında delillerin onlar için ne denli önemli olduğunu da bu sözleriyle ortaya koyuyordu.
Chomskyci dil bilimden kopuş
Pirahãların dünya algısı ve bu algının batı kültüründen çok farklı olması Everett’in Hristiyan Tanrı algısından şüpheye düşmesine sebep olmuş. Hristiyanlığa bağlılığının azalmasına neden teşkil eden Pirahãlıların kozmolojileri gibi Chomskyci teoriye bağlılığının azalması da Pirahãlıların dilini öğrenmesi ile başlamış. Pirahã dilinin Chomsky’nin “Evrensel Gramer” (Universal Grammar) ve özellikle Yinelemenin Evrenselliği (Universality of recursion) teorisini yanlışladığı şüphesine düşmüş, sorgulamaya başlamış ve en sonunda Chomskyci dil teorisinin yanlış olduğuna karar vermiş.
2005’te Current Antropoloji Dergisi‘nde yayınlanan “Pirahãcada Biliş ve Gramer Üzerine Kültürel Kısıtlamalar” adlı makalesi dilbilim alanında ihtilaflara neden olmuştur. Everett’in kariyerinin ilk dönemlerinde onun destekçisi olan Chomsky, Everett’in bu çalışması üzerine daha fazla tartışmaya girmeyi reddetmiş ve onu “şarlatan”lıkla suçlamıştır.
2008 yılı ve sonrasında “Don’t Sleep, There Are Snakes: Life and Language in the Amazonian Jungle” (Uyuma, Yılanlar Buralarda; Amazon Ormanlarında Dil ve Yaşam) adlı kitabı ABD ve İngiltere’de yayınlanmış ve ardından birçok dile çevrilmiş. Kitabın dilbilim alanında çeşitli tartışmalara vesile olması beklenirken özellikle internette kitaptan çok Everett’in ateist olması konusuna yoğunlaşılmış. Kitap Chomskyci lisanın doğuştan verili bir şey olduğunu iddia eden tezine karşı bir tez geliştirir. Everett, lisanın insanlığın ortak problemini çözen bir araç, etkili ve verimli iletişim için bir ihtiyaç olduğunu iddia eder.
Ve sonuç
Chomsky’nin dilbilim alanında evrensel gramer teorisinin hemen hemen tartışılmaz olduğu yıllarda Everett’in tezleri, daha önce anarşist dilbilimci Amorey Gethin’in* 1990’da “Antilinguistics” ve sonraki yıllarda “Language and Thought” ismiyle yayınlanan kitabındaki Chomsky’nin evrensel gramer teorisini eleştirdiği tezlere destek veren tezlerdir. O da Chomsky’nin evrensel gramer adını verdiği teorisinin yanlışlığını anlatmaya çalışmıştı. İkisi de anarşist olan Chomsky ve Gethin dilbilim alanında birbirinden farklı tezleri savunan ve fakat dünya görüşü aynı olan iki kişiydi. Aralarında dilbilim konusundaki tartışmaların ve yazışmaların teferruatına aşina olmamakla beraber Chomsky’nin Gethin’e karşı Everett’e yaptığına benzer bir olumsuz tavır içerisinde olduğunu da biliyorum. **
Everett ve onun Pirahã deneyiminin bize gösterdiklerine bakar ve daha da derine inersek Noam Chomsky ile Michel Foucault arasında 1971’de TV kaydı da yapılan*** tartışmaya dönmemiz gerekir. Bu tartışmada Chomsky ısrarla evrensel gramer tezini ve insanda bir öz olduğunu savunurken, Foucault böyle bir şeyin olmadığını, insanın kültürel bir varoluş olduğunu savunmaktaydı.
Dilbilim alanında yıllardır anlaşılmayan ve üzerinde durulmayan Amorey Gethin’in Chomsky’nin teorisini eleştiren eseri; Everett’in Pirahã dilinden hareketle Chomskyci Dilbilim tezini reddeden eserleri ve iddiaları, Foucault’un Chomsky ile tartışmalarda durduğu yer aşağı yukarı aynı yerdir: İnsanın özü/doğası diye bir şey yoktur. Pirahãların kozmolojileri ve dillerinin biricikliği ve tekliği bunu daha da aşikâr kılmıştır.
Alişan Şahin
—————————-
*Bu vesileyle geçen yıl kaybettiğimiz sevgili arkadaşım Amorey Gethin’i anıyor ve kendisine (ateist olsa da) Allahtan rahmet diliyorum.
** Amorey Gethin. “Language, Thought and Communicating Rebellious Ideas.” The Anarchist Library. Web. 20.02.2014
*** Human Nature: Justice Versus Power: Noam Chomsky Debates with Michel Foucault. Chomsky.Info. Web. 20.02.2014.
Hristiyan anarşistler Hz. İsa’nın yönergelerini sadece Eski Ahid’in bir yorumu olarak değil, bir emir, insanlığın geçmiş ve geleceği üzerine yorumlama olarak görürler. Bu ve bundan sonraki bölüm bundan dolayı (oldukca detaylı olarak) Lex Talionis’de miras kalan şiddetin potansiyel sarmalı üzerine Hristiyan anarşistlerin düşünümleri ve bunun ışığında onların Hz. İsa’nın direnmeme önerisini nasıl anladıkları aktarılacaktır.
“Gerçek anlamda Hristiyanlık Hz. İsa’nın Çarmıha gerildiği, ta ilk dönemlerden itibaren, devletin varlığına son vermeyi savunur.”
Leo Tolstoy
Leo Tolstoy’un İncil okumaları hristiyan anarşistler için dahi olağan değildir. 50’li yaşlarda hristiyanlığa döndüğünde, geleneksel ortodoks hristiyanlığı benimsemedi. Ona göre, Hz. İsa ne allah’ın oğludur, ne de doğaüstü mucizeler gösteren biridir. Tolstoy, incildeki doğaüstü hikayelerin, hırıstiyanları hipnotize etmek maksadıyla uydurulduğunu, (kilise’nin devlet gibi olduğunu) savunulamayacak şeylerin sorgulanmasını engellemek maksadıyla kilise tarafından eklendiğini söyler. O, hristiyanlığın dürüstce ve tümüyle uygulamaya konması halinde kilisesiz ve devletsiz bir topluma yöneleceğini, aksini savunanların ise ikiyüzlü olduğunu söyler.
Hristiyanlığa Dönüş
Tolstoy 1828’de varlıklı ve aristokrat bir aileden dünyaya geldi. Süreç içinde kendini saygı duyulan bir roman yazarı olarak yetiştirdi. En ünlü iki romanı olan Savaş ve Bariş ve Anna Karenina 1863-1869 ve 1873-1877 arasında yazılmıştır.
O’nun yaşamı 1869’da değişmeye başladı. Rusya’nın uzak kasabalarına yapmış olduğu bir gezi sırasında ölüm ıstırabı deneyimi ile yüzyüze geldi. Bir gece vakti ölümün hakiki bir veri olduğu ve tüm uğraşların boş olduğu duygusuyla doldu. O`nu dehşete düşüren ölümün kendisi değil, fakat Yaşamı takib eden ölümün yaşama manasızlık kattığı gerçeğiydi.”İtiraflarım” isimli eserinde ifade etmiş olduğu gibi, durup dinlenmeksizin artan bir enerji ile felsefe, bilim ve din alanında eser vermiş düşünürlerin eserlerinde yaşamın anlamına cevap aradı. Yaşamın anlam ve değerine ilişkin bir yanıtı hiçbir şey ve yerde bulamadı. İntiharı bile düşünmüştü.
Ve sonra o an geldi. Etrafındaki köylülerin – ki o zamana kadar onlara yukarıdan bakan gururlu bir aristokrattı – ölüme sakin ve dinginlikle yaklaşmakta olduklarını gözlemledi. Fakat neden? Onları yaşamın bu apaçık manasızlığına karşı dingin kılan, onlara yardım eden ne idi? İdrak etti ki onların sadece bir “inançları” var idi. Bu onun hem ilgisini çekmiş, hem de umut vermişti. Bu sefer, yaşamın manasını idrak edeceği umuduyla yenilenmiş bir aşk ile incil’i okumaya gömüldü.
Dağdaki Vaaz
Hz. İsa’nın Dağdaki Vaaz’ında özel ve çok ünlü olan bölümünü okurken, bu esinlenme ona aniden geldi. “İnancım Neden İbarettir?” de anlattığı gibi, o’nun varoluşsal kaygısına son verip, İncil’in manasını çözmesine yardımcı oldu.
Bu önemli cümleler Matthew (bizde Matta olarak bilinir) İncil’inden 5:38-42 ve Kral James versiyonundadir:
“ Göze göz, dişe diş denildiğini duydunuz.
Ama ben size diyorum ki, kötüye karşı direnmeyin. Sağ yanağınıza bir tokat atana öbürünü de çevirin.
Size karşı davacı olup mintanınızı almak isteyene abanızı da verin.
Sizi bin adım yol yürümeye zorlayanla iki bin adım yürüyün.
Sizden bir şey dileyene verin, sizden ödünç isteyenden yüz çevirmeyin.”
Bu önerilerin uygulanması, Tolstoy için, bir devrimden başka bir şey değildi. Hz. İsa insanoğlu için, “kötü”ye karşı koymada radikal ve zekice bir metod önermekteydi. Bu, baskı altına alınıldığında ya da haksızlığa uğranıldığında aynı ile karşılık vermeyi değil, sevgi ile, affedicilik ve cömertlikle yanıt verilmesini önermekte idi.
Tolstoy Hz. İsa’nın önerilerinden hareketle insanoğlunun öyle ya da böyle bir fasit daire içine girdiğini gözlemledi. Kötü’ye karşı kötü ile, şiddet’e karşı şiddet ile, savaş’a karşı önlem olarak savaş ile yanıt verildiğini idrak etti. Bu yanıtlar acı, öfke ve sefaleti yaymakta, kötülüğün garantisi olmakta, acıları derinleştirmekte idi. Şiddetin bu fasit dairesine yegane çözüm (Tolstoy simdi idrak etmişti), Hz. İsa tarafından çok iyi bir şekilde vurgulanan, sevginin erdemli dairesini ikame etmekti. Kötü, öfke ve kin’in yıkıcı çemberşnşn üstesinden, affedicilik, adanma ve sevginin sabır çemberi gelebilirdi. Öbür yanağını çevirmek kısa vadede çok acı çekmek anlamına gelir, fakat kötülük yapanın yavaş yavaş yolunu değiştirecek ve pişman olacaktır. Şiddet bulaşıcı olduğu gibi, sevgi de bulaşıcıdır.
Tolstoy’un anladığı, bu yolla bir kimse başka birini kendi isteğine göre zorlayıp, bir yola sokabilir. Tarz ve sonuç olarak bir farkları yoktur: şiddet şiddeti besler. Sadece ve sadece sevgi bir topluma merhamet ve barış getirebilir. Ve sevgi ancak örneklenerek öğretilebilir. Bunun için cesarete ihtiyaç vardır. Adaletsizce kovuşturmaya uğrasa bile Hz. İsa’nın takipçileri sonunda ölüm (ya da çarmıha gerilme) bile olsa sabırla sevmeli ve affetmelidir.
Tolstoy’a göre Hz. İsa’nın insanoğluna öğrettikleri budur. Budur hizmetleri süresince yaşamı ve ölümüyle pratik olarak gösterdikleri. Dağdaki Vaaz’ında en iyi şekilde gösterdiği prensipleri direnmemek ve sevmektir.
Birileri elbette bu vizyonun ütopik ve gerçek dışı olduğunu söyleyecektir. Fakat bu bakış açısına karşı “İnancım neden ibarettir?” adlı eserinde Tolstoy’un yanıtı var.
“Bu kuralın ara vermeksizin uygulanmasının zor olduğu düşünülebilir. Ve herkes ona uymaktan mutluluk duymayacaktır. Bunun aptalca olduğu söylenebilir. Inançsızlar, Hz. İsa bir hayalperest, bir idealist ve öğretisi salakça ve uygulanamaz kuralları varmış gibi davranabilirler. Hz. İsa açık, kesin ve net olarak söylemiş olduğunu itiraf etmemek mümkün değildir: bu da, “insan kötüye karşı direnmemeli ve bundan dolayıdır ki bu öğretiyi kabul eden biri direnemez.”dir. Bundan dolayı, sadece riyakarlar çarmıha gerilen İsa’nın öğretisinin kötüye (her ne şekilde açıklanıyorsa) direnmemek için çağrı olduğunu inkar eder.”
Hıristiyan Olmayan Kurumlar
Tolstoy’a göre, hırıstiyanlığın özü bu ise, bundan hareketle, devletle olan ilişkiler yeniden gözden geçirmelidirler. Dağdaki vaaz’da takipçilerini direnme, yargılama ve yemin etme diyerek yönlendirmiştir. Buna karşılık Devlet, bağlılık için yemin ister, vatandaşlarını yargılar ve kriminallere ve düşmana karşı kor. Bunun yanında, Devlet yasalarını uygulamak için şiddet uygular ve vatandaşlarını ekonomik kölelik vasıtasıyla yola getirir. Bundan dolayıdır Tolstoy’un Devlet’in hırıstiyan bir kurum olmadığını düşünmesi…
Daha da ötesi; eğer hırıstiyanlar hakikaten Hz. İsa’nın düşüncelerine göre davransalardı – kendi kendilerini sevgi, affedicilik ve merhamet ile idare etselerdi – Devlet’e ihtiyaç kalmazdı. Insanlar birbirlerine yardım etmeli ve yaşamak için temel ihtiyaçlarını istekle paylaşmalıdırlar. Toplumun prensibi sevgi olmalı, zorba Devlet tarafından uygulanan kurgusal bir “Adalet” değil.
Bundan dolayı, toplum için hırıstiyanlık ve devlet birbirine uymayan iki bakış açısıdır, Tolstoy’a göre. Devlet’in meşruiyetini savunan biri aynı zamanda dürüst bir hırıstiyan olamaz. Çünkü, Devlet Hz. İsa’nın tavsiyelerine karşı gelmekte. Hz. İsa’nın tavsiyeleri hayata geçirilmiş olsa idi devlete ihtiyaç olmazdı.
Fakat neden hırıstiyanlara Devlet’e bağlılık bildirmeleri söylenmektedir? Bunun cevabı Tolstoy’a göre çok açık: İmparator Konstantin’den beri, iki yüzlülükle Devlet gücünü kullanan kilise hırıstiyanlara ihanet etmiştir. Bundan dolayı Tolstoy kilise’nin Devlet kadar kötü olduğunu söyler. Kurnazca ve mantık dışı yalanlarını sürekli kılmak ve hırıstiyanları tevekkül ile hipnotize edip, şiddeti meşrulaştırmak vasıtasıyla iktidarlarına sarılıp, devam ettirerek oyunlar oynadıkları için Devlet ve Kilise’yi suçlar. Kilise’yi Hz. İsa’nın öğretilerine ihanet ettiği ve Dağdaki Vaaz’ında özetlemiş olduğu esas mesajından ziyade törenler ve hurafeyle yoğunlaşmayı seçtiği için ağır bir dille eleştirir. O’na göre Kilise ve Devlet’in uygulamaları Hz. İsa’nın öğretilerine karşı işlemektedir. Bundan dolayı her iki kurum da hırıstiyan olmayan kurumlardır. Gerçek bir hırıstiyan toplumda bunların ikisine de ihtiyaç kalmayacaktır.
Hayatının son 30 yılında hakiki hırıstiyanlığın özünü hırıstiyan dostlarına anlatmak ve onların uyanmalarına yardım etmek maksadıyla din ve politika üzerine onlarca kitap, broşür ve makale yazdı. O’nun Devlet ve Kilise’ye karşı şiddetli eleştirileri sık sık sansüre uğramasına ve yasaklanmasına neden olduysa da, yazıları ülke dışında, Rusya’da ve başka yerlerde dolaşıma girdi ve yayınlandı. Rus dostları Çar’a karşı çıktığı için o’na saygı duymaktaydılar. Gandi de dahil olmak üzere her yerden mektuplar almaktaydı. Çok sayıda insan onun hırıstiyanlığa dair yorumları için ziyaretine gelmekteydi. Ve yeni bir yüzyıla girerken uluslararası önemli bir figür oldu. Bugün bile biz o’nu hırıstiyanlığa dönmeden evvel yazmış olduğu romanlarından hatırlıyoruz esasen.
Rasyonalist Bir Hristiyanlık
Onun hırıstiyanlık anlayışı problemsiz değildir. İncil’in ihmal edilmiş boyutlarına dikkat çekmesinde haklı olabilir. Fakat İncil’in ardındaki metafiziğe dair yorumu birçok hırıstiyanca bugün kabul edilemez olarak kalmıştır. Neden? Çünkü Hz.İsa’nın öğretilerindeki bozulmayı görüp, temizlemeye teşvik etmesinde hırıstiyanlığa oldukça rasyonalist yaklaştı ki bu tavır hırıstiyan birini gelenek, ritüeller ve hikmetten uzak tutar.
Yaşamın anlamına dair araştırmalarında Tolstoy’un tek meşalesi 19. Yüzyılın aklının ışığıdır. Hz. İsa’nın mesajlarının yorumunda başarılı olmuşsa, bu o’nun Hz. İsa’nın bu dünya’ya gelmiş olan en rasyonel öğretmen olduğuna inandığı içindir. Yani vücüdu yeniden dirilen ya da cennete geri dönen “Allah’ın oğlu” olduğu için değil. Tolstoy Hz.İsa’nın ilahlığı, bakire Meryem ve yeniden doğum gibi geleneksel hikmetlerin anlamsız ve yeniden rasyonalize edilmesi gerektiğine inanmaktaydı.
O’na göre İncil, içinde gizil olan akılcı öğretisinden okuyucunun dikkatini dağıtan mantıksız hurafelerle dizayn edilip bozulmuştur. Bundan dolayı, Tolstoy gospelleri yeniden yazmış( sadece bir özeti ingilizce’ye çevirilmiş), tüm irrasyonel eklentileri ayıklamış, çelişkili anlatımları harmonize etmiş ve Hz. İsa’nın hayatını mantıklı kronolojik anlatımlara göre düzenlemiştir. Bu gospel’de Tolstoy’a göre doğaüstü mucizeler yoktur. Aklın ışığı belirgin bir şekilde göze çarpmakta ve metin Hz.İsa’nın çarmıhta ölmesi ile bitmekte ve yeniden diriliş (resurrection) yoktur.
Tolstoy bundan dolayı din’i ahlak’a indirgemiştir. Bundan dolayı Onun için en önemli ahlak kodları bir insanoğlunca vurgulanan Hz. İsa’nın Dağdaki Vaaz’ıdır. Tüm dinsel dogma ve anlaşılmaz şeylerin yalancı Kilise ve Devlet otoritesi tarafından eklenmiş olduğundan şüphelenmekteydi. Bundan dolayı İncil ve o’nun teolojik okumalarını çok dikkatli ve aklın değerlerinin ışığında, her ifadesini filtreden geçirerek okunması uyarısını yapmaktaydı.
Öldükten sonra yaşama asla inanmadı. Onun daha önceki bastırılmış varoluşsal rahatsızlığını anlamak, açıklamak zordur. Çünkü kendisi de bunu iyi bir şekilde açıklamaz. Fakat sonlu olanın ötesindeki sonsuz olanı idrak etmede ve yaşamın anlamının bu bağışlanmış bilgisindeki “inanç”ta yapılacak bir şeyleri olmalı. “Sonsuzluk”un ne olduğu, her nasılsa, anlaşılmaz kaldı. sevgi ve akılla yakın alakalı gibi görünür fakat yazılarında bulanık bırakılmıştır.
Onun “yaşamın anlamını” rasyonalist hırıstiyanlık anlayışında bulduğu açıktır. Yaşamak için tüm kötülüklerin üstesinden sevginin bulaşıcı gücü yoluyla gelecek bir amaç (Hz. İsa’nın öğretilerini canlandırmak için çalışmaktır bu) görmekteydi. Bu, o’nun fikrince, insan ilişkilerinde daha ileri bir gelişmeyi başarmanın yegane yoluydu.
Onun çeşidinden hırıstiyanlık sabırla muhakeme ve gayretli rituel vasıtasıyla ortaya çıkabilecek olan ilahi hikmet’e samimi şekilde inananları rahat ettirmeyecektir. Ve eleştiriler Tolstoy’un ekstrem ve hemen hemen köktenci hırıstiyanlık yorumlarının bıktırıcı olduğunda haklı olabilirler. Fakat bol miktarda üzerine yazmış olduğu Dağdaki Vaaz’ın politik uygulamalarının ihmal edilmiş olmasına dikkat çekmiş olması Onun hırıstiyan Anarşizme yapmış olduğu önemli katkı olarak halen dikkate değerdir. Onun hırıstiyanlık yorumu hakikaten tuhaf (nev-i şahsına münhasır) olabilir, fakat çalışmaları hırıstiyan anarşist literatürde onu mümtaz bir yere sahip kılmıştır .
Alexandre Christoyannopoulos
—————————–
Referans Listesi
Tolstoy, Leo. A Confession and Other Religious Writings. Çev. by Jane Kentish. London: Penguin, 1987.
––––––––. A Confession and the Gospel in Brief. Translated by Aylmer Maude. London: Humphrey Milford, 1933.
––––––––. Essays from Tula. [Çev. by Free Age Press.] London: Sheppard, 1948.
––––––––. The Kingdom of God and Peace Essays. Çev. by Aylmer Maude. New Delhi: Rupa, 2001.
––––––––. On Life and Essays on Religion. Çev. by Aylmer Maude. London: Humphrey Milford, 1934.
––––––––. What I Believe. [Çev.by Fyvie Mayo?] London: C. W. Daniel, n.d.
1. Anarşizmin Terörizm ve şiddetle alakası yoktur. Anarşistler teröristlere ya da güya kurtuluş hareketlerine yardım, destekte bulunmaz ve sempati duymazlar.
Bu bildiri Gezi Parkı’ndaki işgal devam ederken, Gezi Parkı için verilen mücadelenin ivmesinin sapması ve saptırılmasına karşı yazılmıştır.
Türk milliyetçilerinin en bariz temsilcileri olan CHP ve İP gibi partilerin sürece damga vurmaya çalışmalarına ve bu mücadeleyi hükümetin istifası ve AKP karşıtlığına indirgenmesine karşı; Kemalistlerle Kemalist olmayanların bir iktidar mücadelesine indirgeyen duruşa karşı itirazı dillendirilmiştir. Bundan dolayı ise bir kısım anarşist alanı terk etmiştir. Gezi Parkı’na bilen-bilmeyen uluslararası ve yerel entelektüellerce yapılan güzellemeler ve iktidar odaklarınca yapılan karalamalar devam ediyor ve devam edeceğe de benziyor. Gezi Parkı işgalinin, tarihte neler olduğu konusunda en ufak merakı olmayan insanların ve grupların dahi bir tarih oluşturma-yaratma çabasına vesile olduğunu görüyoruz. Bu metni en azından bir belge olarak arşivimizde bulunması ve yararlanılması maksadıyla yayınlıyoruz.
Bu metni imzalayan insanlar için ve metnin başka bir örneği için: http://www.gezideanarsi.com/
Taşlar Doğru Hedefe Atıldı
Birçok anarşistin de içinde yer aldığı Gezi Parkı direnişi hem çeşitlenen talepleri hem de beklenmeyen kitlesel katılımıyla ülke çapına yayıldı. Direnişin yönelimi ve bileşenlerinin çeşitliliği göz önüne alındığında son derece önemli olduğunu düşündüğümüz birkaç noktaya dikkat çekme ihtiyacı duyuyoruz.
Taksim Platformu’nun çağrısıyla Gezi Parkında kışla/avm yapımına karşı süren şenlikli protesto, kitlesel bir direnişe dönüştü. Perşembe ve Cuma günü sabah erken saatlerde parktaki protestocuların çadırlarını yakan, insanları hedef alarak gaz fişeği kullanan ve onlarca kişinin yaralanmasıyla sonuçlanan polis şiddeti bardağı taşıran son damlaydı. Polisin parkı bariyerlerle ablukaya alması, basın açıklamasına izin vermemesi, onlarca kişiyi gözaltına alması ve neredeyse hareket eden her şeye karşı fütursuzca gaz kullanması son derece haklı bir isyanı da beraberinde getirdi. Cuma günü Taksim ve çevresindeki sokaklara yayılan ve Cumartesi öğlen saatlerine kadar aralıksız devam eden polis şiddetine karşı, spontane ve doğru bir zeminde başlayan direnişe bizler de katıldık.
Direnişçilerin bariz çoğunluğu Gezi Parkı ve kent alanlarının korunmasıyla doğrudan bağlantılı olan, bu alanların rantiyeler tarafından yağmalanmasına itiraz eden, yaşamlarına ve yaşam alanlarına yasak ve dayatmalarla müdahale edilmesine karşı çıkan insanlardı.
İki gün boyunca yoğun polis şiddetine karşı sürdürülen mücadele sonucu, güç ve şiddet otoritelerine geri adım attırarak nihayet Cumartesi günü Taksim ve Gezi Parkına yeniden girebildik.
Ancak o andan itibaren direnişe damgasını vuran karakter hızla gölgelenmeye ve silinmeye başladı. Milliyetçiliğin her tonundan bileşenleriyle birlikte CHP ve öteki ulusalcılar meydanın belirgin rengini oluşturdular. Sonuç olarak, Gezi direnişi, “Mustafa Kemal’in Askerleriyiz”, “Hükümet İstifa” türünden sloganlarla siyasal bir hedefe saplandı.
Bizler ise, devlet bayrağı taşıyanlarla, şunun bunun askeri olmak isteyen militer zihniyetle yan yana duruyor olmaktan tedirginiz. Açık ki ulusalcıların “Hükümet İstifa” sloganı seçimleri, parlamentoyu ve sandalye aritmetiğini işaret eden bir hedef. Nitekim, kaybettikleri iktidarı yeni muktedirlerden geri alma heveslisi olan ulusalcıların “milli birlik hükûmeti” çağrıları saat başı duyuruluyor.
Anarşistler olarak bizim, on yıllarca Kemalist ideolojiye göre hizaya getirilmeye çalışılan, askerileştirilen yaşamlarımıza, şimdi de onların karşıtı olan dindar/muhafazakâr iktidar tarafından müdahale edilmesine hiçbir surette iznimiz yok.
Üzerimizde tahakküm kurmaya çalışan bütün bu iktidar düşkünlerine, bu pespaye toplum mühendislerine duyuruyoruz:
Yaşadığımız alanlar bize aittir, bize sormadan bize rağmen kenti ve yaşam alanlarımızı dönüştüremezsiniz!
Yalnızca Gezi Parkı değil, kentin beton istilası içinde adeta can çekişen bir avuç park ve yeşil alanların yağmalanmasına itiraz ediyoruz.
Taksim ve Gezi Parkının yalnızca şimdi değil, sair zamanlarda da polisin ikmal üssü olarak kullanılmasına itiraz ediyoruz.
Yol açacağı doğa katliamı ve mega kentleşme nedeniyle yeni köprü yapımına itiraz ediyoruz.
Büyük çapta çevre ve doğa tahribatına yol açtığı gibi, insan ve öteki canlıların yaşamını büyük ölçüde tehdit eden termik ve nükleer santral projelerine itiraz ediyoruz.
Su kaynaklarını ticarî şirketlere peşkeş çekip iklim ve çevre şartlarını etkileyerek sosyal dokuyu bozan HES projelerine itiraz ediyoruz.
Resmî otoritelerin bu dayatmacı uygulamalardan vazgeçtiğini kamuoyu önünde açıkça taahhüt etmelerini ve gözaltına alınanları kovuşturmadan serbest bırakmalarını istiyoruz.
Gustav Landauer 7 Nisan 1870’de burjuva bir ailenin çocuğu olarak Karlsruhe’de, Almanya’da dünyaya geldi. Oldukça erken yaşlarda ailesi ve öğretmenleriyle problemler yaşamıştı. O yaşlarda akademik olarak da öne çıkan bir sima idi. Edebiyat, felsefe ve tıp okuduktan sonra, her şeye rağmen, okuldan ayrıldı. Berlin’e geçti ve kısa bir süre Johann Most’un himayesinde orada kaldı – daha sonra tam karşıt yönelimli Tolstoycu Anarşist Benedict Friedlander’in büyük oranda etkisi altında kalacaktır -. 1893 ve 1899’da ismi THE SOCIALIST olsa da anarşist bir dergiyi yayına hazırladı. Her daim göstermiş olduğu sivil itaatsizlik nedeniyle 1893, 1896 ve 1899 yıllarında cezaevi onun evi olmuştu. 1893’te Uluslararası Sosyal Demokratlar Kongresine katıldığında August Bebel tarafından Polis ajanı suçlamasıyla karşılaştı. 1896 Londra’daki Enternasyonal kongresine girme teşebbüsü sınırlı kaldı (Kongre hakkında bilgi için eke bakınız). Bu dönemde Kropotkin’in etkisi altında idi fakat 1900’den sonra gerçekten yapıcı toplumsal dönüşüm olarak kooperatif girişimlerinin yayılmasını ve şiddet yerine pasif direnişi savunan Proudhon ve Tolstoy’a daha yakın bir konum almıştır.[1]
1990’da Martin Buber ve Erich Muhsam ile karşılaşıp arkadaş olduğu Neue Gemeinschaft isimli edebiyat grubuna katıldı. İki yıl sonra evlendi ve bir yıllığına Peter Kropotkin’le komşu olarak yaşadığı Londra’ya taşındı. Max Nettlau ve romancı Constantin Brunner ile de arkadaştı. Aşağı yukarı aynı zamanlarda Meister Eckhart’ın çalışmalarını da edit etmekteydi ki onun düşüncelerine Spinoza kadar etkisi olmuştur. Landauer, solun kısırlığı ve dogmatizminden giderek hayal kırıklığına uğramış ve daha da fazla komuniteryanizme kaymıştır. Sosyalist Federasyon 1908’de komünitelerin gelişmesini teşvik ederek faaliyete başlamış ve bir yıl sonra SOSYALİST dergisi faaliyetine yeniden başlamıştır. Landauer 1911’de en bilinen çalışması olan Sosyalizme Çağrı’yı yazmıştır. Sosyalist Federasyon, Almanya ve İsviçre’de, yirmi yerel örgütlenmede 800’ün üzerinde insanla toplantılar yaparak örgütlenmiştir. Landauer’in Anarşist muarızları, onu sınıf savaşında militanları çekerek hareketi zayıflatmakla suçlamışlardı. Fakat kooperatifler, özgür okullar ve komüniteler yaratma teşebbüsü savaştan dolayı kısa sürdü. Sosyalist dergisi 1915’in başlarında yayınına bilinen nedenlerden dolayı ara verdi.
Aktif Savaş karşıtı mücadelesini sürdürürken edebiyat, oyun yazmak, Shakespeare, Holderlin, Goethe ve Strindberg üzerine çalışmalara da yoğunlaşmıştı (“Ölü Avrupalı Beyaz Erkekleri”nin kötü niyetliliğinden çok önce yaşamış olmaktan şanslıydı). 1918’in sonlarında Alman Devrimi başladığında devrimci hareketi yöneten Kurt Eisner ile Bavyera’da idi. Fakat Eisner’e karşı eleştireldi. Sadece Sosyal Demokrasinin Solcu versiyonunu değil, İşçi Konseyleri Cumhuriyeti istemekte idi. Devlet ve kapitalizmin yıkılması için yalnızca İşçi Konseyleri bir umut vadetmekteydi.
Landauer, Baviera işçi konseyine katıldı ve işçiler arasında çok fazla desteği vardı. İşçi konseyi cumhuriyeti için 80,000 kişinin katıldığı gösteriyi yönetti. Konsey, Münih’i ele geçirdiğinde Landauer enformasyondan sorumlu oldu. İşçi Cumhuriyeti kısa ömürlü oldu. Sağcı saldırganlar Komünistlere yol vererek konseyin ele geçirilmesini sağladılar. Landauer görevinden alındı. Komünist cumhuriyet kısa zamanda proto-Nazi paramiliterlerce ezildi. Landauer tutuklandı ve Stadelheim cezaevine kondu. Arkadaşı Ernst Toller şöyle anlatıyor onun son anlarını: “Onu cezaevinin meydanına sürükleyerek getirdiler. Bir görevli onun yüzüne vurdu. Adam bağırıyordu; “Pis Bolşevik. Bitireceğim seni!” tüfeklerin dipçiklerinden bir yağmur boşaldı üzerine. Ölünceye kadar ayaklarının altlarında çiğnediler onu[2]. Son sözleri, hadi devam edin! Öldürün beni! Adam olun! du. Onun ölümünden en başta Cunker aristokratları sorumludur ve Baş Baron von Gagern asla yargılanmadı.
BİR ANARŞİST OLARAK LANDAUER
O Proudhon’un izinde giden biri olarak görülebilir. Anarşizmin babasına benzer şekilde soyutlamaya[3] ve şiddete karşı, yerelliğe vurgu yapan, yaratıcı güç ve karşılıklı yardımlaşmaya önem veren biri idi. Proudhon gibi onun bireyciliği de sosyal bireycilikti. Ya da Erıch Muhsam’ın anlattığı gibi, … anarşi, Gustav Landauer’in karakterize ettiği gönüllü sözleşme üzerine kurulmuş toplumsal düzenin esasıdır[4]. Bu bakış açısı bir diğer hayranı Eberhard Arnold’da şöyle yankı bulur. “Anarşi özgür iradeyle bir araya gelenlerin birlikteliği temelinde, yapısal olarak doğal bir düzen olarak anlaşılmalıdır[5]. Sage of Besancon çok daha fazla şeyler söyleyebilirdi. Max Stirner’e aşinadır ve onu takdir etmektedir fakat 1toplumsal bireyci” biri olarak bireyciliğin Stirnerci biçimini benimsemez. Hem geçmiş hem de gelecekle “koparılamaz bağ”ları olan bireyi hisseder[6]. Onun üzerinde diğer etkili şahsiyetler şöyle sıralanabilir: Tolstoycu Benedikt Friedlander, Etienne La Boetie ve Kropotkin. Neitzsche, Goethe, Spinoza ve Meister Eckhart da önemlidir[7]. Landauer’in dünya görüşü Proudhoncu Anarşizmin temelleri üzerine, bahsi geçen düşünürlerin düşüncelerinin sentezi olarak görülebilir.
DEVLET
Aşağıdaki alıntı Landauer’in en azından Anarşistler arasında belki de en fazla bilinenidir: “Devlet, insanlar arasında bir çeşit ilişki biçimi, bir davranış hali, bir durumdur. Uyumlu başka ilişkiler kurma ve her bireyin bir başka bireyle başka türlü davranması yoluyla onu yıkacağız. Gerçek bir komünite formunda bir kurum yaratıncaya kadar devletiz ve devlet olmaya devam edeceğiz.”[8]
Devleti üstümüzde bir objeye dönmesiyle cisimleştirmemesine ve politikacının şamaroğlanına dönmesine nasıl itiraz ettiğine dikkat, Devlet biziz… fakat tüm bu gerçeklere rağmen, derinlerde, Devleti hakikaten asla benimsemeyiz. En azından, bu çağdaş dünyada kendimiz tarafından bize empoze edilir. Komünite ve Devlet iki farklı oluştur. Devlet asla bir bireyin içinde kurulmaz… gönüllü asla olmaz… bir zamanlar komüniteler vardı… bugün güç, yasa maddesi ve devlet var[9]. O olağan anarşist devlet kavramından daha da ileri gider. Landauer, Kropotkin’i takip edip onu aşarak asıl olarak devletin doğasının doğrudan içine nüfuz eder. Devlet, Kropotkin’in düşündüğü gibi devrimle yıkılabilecek bir kurum değildir[10].
Devlet yoluyla özgür dayanışma ve onun özbilincinin (komünite) sonucu “toplumsal ölüm”dür[11]. Bu dayanışma ve gönüllülüğün kaybı, komünitenin tahrip edilmesi ile ortadadır – hepsi de devletçi sistemlerdir ve hukukla yerleştirilmiştir.
Martin Buber, Landauer’in kavramlarını kullanarak, Devlet’in bir toplum üstünde zorbalıkla nasıl “belirleyici” olduğunu açıklar. Verili zamanda ve yerde beraber yaşayan insanlar sadece kendi özgür iradesiyle bir dereceye kadar doğru şekilde yaşamayı becerebilirler; …gönüllü bir adil düzen için ehliyetsiz bir seviye meşru baskının derecesini belirler. Yine de Devletin fiili uzantısı bu çeşit Devleti öyle ya da böyle – çoğunlukla çok çok – aşar ki bu Devlet meşru baskının seviyesinden ortaya çıkar. İlke Devleti ve Durum (gerçeklik) Devleti arasındaki daimi olan bu farklılık ( sonuç olarak benim “aşırı Devlet” dediğim) zorunluluklar haricinde gücün üzerinde yeterince gayretli baskıyla çaba sarf edip başarısız kılmak koşuluyla Gönüllü düzenin yükselen kapasitesinin intibakına direnç gösterir.”; Landauer “ruhlarımızda ölmüş bazı şeylerin yasayan güçleriyle vücutlarımız üzerinde yaptıkları denemeleri görüyoruz” der[12].
Landauer ve Buber’e göre Devlet iktidarının üstesinden gelmenin sadece bir yolu vardır. (aşağıdaki paragraf Buber’e aittir) komünitelerin birliği, değişik komünitelerde aileler ve kişilerin birliği gerçek organik bir yapının büyümesinden başka bir şey degildir ki devletin yerini alarak onu “yıkar”… yetersiz birlik ya da yeterli yaşamsal komünal ruh Devletin yerine Komüniteyi koymaz – kendi kendisine devlete katlanır ve bir şeyle sonuçlanmaz fakat Devlet yani güç-politikaları ve yayılmacılık bürokrasi tarafından desteklenir[13].
ŞİDDET VE TOPLUMSAL DÖNÜŞÜM
Yukarıdan da gördüğümüz gibi Landauer, ne günah keçisi aramaya, şeytanlaştırmalara ne de hayranlık ve nefret yaymaya inanmamaktadır. Gerçek düşman burjuvazi değil fakat insan ruhunun şu an içinde bulunduğu şartlardır. Bu şartlara soyut düşünme, yabancılaşma, materyalizm ve itaatkârlık dâhildir. Bunlarsız kapitalizm ve devlet yaşayamazdı.
Daha fazla insan var olsa idi daha fazla bir insan geleceği olabilirdi sözünden beri daha Vahşi eylemler daha iyi bir dünyanın ortaya çıkmasına neden olamaz[14]. Soyutlama, mekanik düşünme, soğukkanlı mantık, terörist mantalitenin temelinde yatar ve duygusallık ve sağduyulu olmak gibi değildir. Onlar kendi kendilerine kavramlarla yaşamaya alışmışlardır, insanlarla değil. Onlara göre, onlar için iki sabit ayrı sınıf vardır. Düşman olarak karşı dururlar birbirlerine; insan öldürmezler fakat baskıcıların ve sömürücülerin kavramlarından…[15] ne yöneten sınıfın gücünden ne de diktatörce talimatlarla, hiç yoktan, sosyalist bir toplumu yönetmeye teşebbüs eden güya devrimcilerden…[16] güçten bir insan hiç bir şey bekleyemez.
Landauer için Tolstoycu şiddetsizlik bu amacı gerçekleştirmek, tüm baskıcı tahakkümü yıkmak için bir yoldur aynı zamanda… köleler güç kullanmayı keserlerse…[17] bizim çözümümüz (yıkmaktan) çok daha iyi inşa edilebilir! Gelecekte yıkmaya değecek bir şeylerin kalıp kalmadığı daha da net olacaktır.[18] Şiddet karşıtı, ölçülü olma ve yıkmaktan ziyade yapmayı benimsemesine rağmen, Baviera’daki işçi konseyi hareketindeki önderliğinde gördüğümüz gibi o bir devrimci idi. Şiddet karşıtlığı ve ölçülü olmanın nasıl yüzeysel olduğunu gerçekten de Gustav Landauer’in ( Proudhon’un ki gibi) yaşamı gösterir.
Bir şiddet karşıtı olmasına rağmen Martin Buber onun gerçek anlamda bir devrimci olduğunu düşünür.
Çevirisini yaptığı destansı demokrasinin şairi Walt Whitman’a dair Landauer, Proudhon gibi (ki onun birçok manevi temayülü olduğunu söyler Landauer) Whitman’ın muhafazakârlık ve devrimci ruhu bütünleştirdiğini – Sosyalizm ve bireyciliği – söyler. Bu Landauer için de söylenebilir. Onun aklında olan şey eninde sonunda devrimci bir muhafazadır: bu seçilmiş devrimci unsurların muhafazaya ve toplumsal varlığın yenilenmesi için sağlamlığına değer. Marksistler tekrar ve tekrar, insanların sömürüldüğü bu dünyadan ve ona karşı merhametsiz savaştan çekilmesinin uygulaması olarak onun Sosyalist koloni önerisini kınadılar… hiçbir sızlanma asla yanlış olmaz… Landauer’in söylediği, düşündüğü, planladığı ve yaptığı her şey devrime büyük bir inançla olgunlaştırılmış ve onun için istenmiştir… fakat onun devrim dediği şey “özgürlük için uzun süreli mücadele devrimle değil fakat yenilenme ile kuşatıldığımızda meyve verebilir”dir. “Harika bir sosyalist olan Proudhon’un tartışılmaz bir şekilde ilan ettiği gibi, gerçi unutulmuştur bugün, toplumsal devrim, politik devrimle hiç te benzerlik arzetmez; canlı gelememesine ve daha sonraya daha iyi bir yaşam kalmamasına rağmen, yine de yeni bir ruh için yeni bir ruh örgütleme etme ve barışçıl bir yapıdan başka bir şey değildir.”[19]
KAPİTALİZME ALTERNATİF
Landauer’in sosyalizm kavramı ne kesinlikle Marksist, ne de Bakuninci kollektvizmdir. Daha çok Proudhon’cu karşilıklı yardımlaşmacılığa borcu vardır. İş ve evi ile aile komünitesinin ocağı, işine başkasının karışmasına izin vermeyen bağımsız bireyin dünyasıdır. Otonom yerel komüniteler, komünitelerin grupları ve bölgeleri vs. vs. hatta küçük miktarda görevleri olan daha geniş kapsamlı gruplar… başlı başına sosyalizmdir. Her biri kendi için çalışan… her biri değişim ekonomisini ayarlayıp hayata geçiren bu sosyalizmin görevidir.[20]
Landauer’in kapitalizm kavramının Marksist olmaktan çok Proudhoncu olduğu vurgulanmalıdır. O ne değişim ekonomisine ne de bireysel mülkiyete karşıdır. Landauer’e göre kapitalizm devletçe yaratılıp desteklenen ayrıcalıklılar yoluyla değişim ekonomisinin saptırılmasıdır. Dahası kapitalizmin ruhu insan varlığının diğer tüm boyutlarının materyalist bir dışlanması ve bencilliğidir.
Landauer, mevcut olan sosyalist hareketin Devlet ve kapitalizm tarafından sistemin bir parçası olduğuna ve bu uyum sağlayabilirliğinden hareketle uzun erimli sosyalist devrimin ortaya çıkmayacağına inanır. O ortaklaşmacılık ve toplumsallaşmanın kapitalizm içinde otomatik olarak ortaya çıkacağını söyleyen Marx’ın hüsnü kuruntu içinde olduğunu söyler.[21] H. J. Heydorn’a göre, Landauer kapitalist toplumun devlet tarafından temsil edildiğini, değişen koşullara harika şekilde adapte olduğunu, sosyalist topluma götürmekten ziyade, toplumsal yasamanın gelişmesi yoluyla proletaryayı entegre ederek dejenere ettiğini, hakikaten sosyalistleri absorbe edip, ideolojilerini lüzumsuz hale getirdiğini görüyordu.[22]
Kimse kapitalizmi alıp, onu sosyalizme dönüştüremez. Kapitalizmi doğrudan sosyalist değişim ekonomisine dönüştürmek imkânsızdır[23]. Absorbe olmamanın ve sosyalizmi kurmanın tek yolu, yerel, gönüllü örgütlenmeler yoluyla Devletin alanının dışında çalışmaktır.[24]
Bu örgütlenmelerin sağlamlığı tüketici olarak işçilerin daha fazlada sahip oldukları –bilinmeyen bir gerçeklik olan – güçlerinden yatar. Bundan ötürü, bu donanıma sahip olmasından tüketici ortaklaşmacılığını daha da fazla tercih eder[25] ve kooperatifleri sosyalizme doğru…[26] ilk aşama olarak görür. Tüketici-üretici birliklerinin hatırı sayılır miktarda parasal sermaye üzerinde kontrol sağlaması durumunda, o bir kredi birliğine ihtiyacı da hisseder.[27] Hiçbir şey tüketiciler birliğini bina, fabrika, ev, atölye ve gerekli topraktan ortak kredi yardımı ile kendi kendileri için çalışmaktan alıkoyamaz. Keşke isteseler ve başlasalar…[28]
Gönüllü ekonomik birliklerin yanında yeni komünitelerin yaratılması gelir. Sosyalist kültürün temel formu bağımsız ekonomiler ve değişim sistemleri ile komünitelerin birliğidir. Toplum, toplumların bir toplumudur.[29] Bu sosyalist komüniteler kapitalist ilişkilerle mümkün olduğu kadar bağlarını koparmış olmalıdırlar.[30] O kesinlikle bunun olmasına izin veren ekonomik birliklerdir.
Komünitenin gelişmesi kapitalizmin lağvedilmesinin anahtarıdır. O, Kitlelerin topraksız olmalarından dolayı toplumların kapitalist olduğuna inanıyordu.[31] Bu – ki Thomas Jefferson, Thomas Spence and the Agrarianlarınkiyle benzerdir – topraksız insanların ev ve yiyecek için kapitalizme bağımlı olduklarını söyleyen bakış açısıdır. Toprak sahibi kitleler her hâlükârda kendi yiyeceğini kendisi üretir ve kira vermez. Bundan dolayı da gerçekten de bağımsızlığa sahiptir. Birileri için çalışmak zorunda kalsalar bile, bu işverenin koşullarından ziyade daha çok kendi koşullarında olacaktır. Bundan hareketle işçi ve işveren arasındaki sözleşmenin gücü eşitlenmiş olur. Diğer taraftan topraksız işçi kira ödemek ve açlıkla karşı karşıya kalmak durumundadır. Muhtemel işvereniyle sözleşme yapmaya geldiğinde eşit olmayan bir durumla karşı karşıyadır. Rekabet toprak sahibi işçinin lehine işler. Sömürebilme ihtimali sınırlandırılmış, işi küçük kalmış ve diğer ekonomik aktörlerden daha fazla gücü kalmamıştır.
Landauer’in düşüncesinin bir boyutu bugünün solcularını şok edebilir. İşçi konseyi savunucularının kınamalarını alır. “Üretici olarak bir role sahip olan işçilerin grevlerinin kendi gerçekliklerinde tüketici olarak onlara hasar verir”[32] demesinden dolayı “sağcı” olarak adlandırılır. Onun dediği bir grev yoluyla ya da başka bir yolla ücretleri arttırdığında onların yükselen gelirleri tüm işçi sınıfının üzerine zam olarak biner. Bundan dolayı, ücret artışı tüm işçi sınıfı tarafından ödenen bir sübvansiyon formundadır. Bu, zamanında devrimci sosyalistler arasında sıra dışı bir düşünce değildir. Sosyalistlerin işaret ettiği şey ekonomik eylemlerin işçileri sınırlı bir derecede özgürleştirebileceğiydi. Ancak politik eylemlerin bunu getireceğine inanmaktaydılar. Bir politika karşıtı olarak Landauer aynı fikirde değildi. Komünitelerin yaratılması ve karşılıklı yardımlaşma ekonomisi alternatifi politik ve ekonomik aktivizme üstün olan bir stratejiydi.
Landauer ve devrimci sosyalistlerin farkında olmadıkları gibi görünen ise verimlilikti. Ücretler verimlilikle aynı seviyede artarsa, monopol ya da diğer devlet müdahalesi hariç, fiyatlarda bir artış olmaz. Hakikaten, birçok maddenin gerçek fiyatları ( başka ifade ile fiyatlar enflasyona göre ayarlanır), verimlilik ücretlere galebe çalarsa yıldan yıla düşme kaydeder. Onun kavramı doğru olduğu yerde gene de ücretlerin yükselişi verimlilikten büyüktür ya da endüstri devletçe korunmakta ya da sübvanse edilmektedir. Bu şartlar altında, çalışan toplam nüfus işçilerin küçük bir kısmının yükselen gelirini öder.
Landauer çalışma karşıtı değildir. Fakat özgür işçinin yaşam için temel önemde olduğunu hisseder. Eberhard Arnold’a göre
Gustav Landauer açgözlülükten uzak kardeşçe bir ruhla dolmuş, yönlenmiş ve örgütlenmiş iş-hakikatı ile iş’te kurtuluşu bulmayı beklemektedir; onurlu ellerin eylemi olarak, saf ve dosdoğru bir ruhun hükümranlığına şahit olan bir iş. Onun geleceğin temel bir karakteri olarak tasavvur ettiği, ortak bir eylem olarak, insanların ihtiyaçlarının tedarikini sağlamak ve ruhun bir ifadesi olarak iştir. Birbirlerine yoldaşlık ve karşılıklı özen gösterme ile yan yana hissettikleri mutluluk, insanın işindeki mutluluk yaşamı dolu dolu hissettiği, böylece yaşamaktan mutluluk bulduğu bir şey olarak işini deneyimlemesini getirir; “insan yaptığından zevk almak zorundadır; ruhu vücudunun aktif bir parçası olmak zorundadır”[33]
TOPLUM VE HALK (FOLK) ÖZBİLİNCİ
Devlete yaptığı gibi, Landauer toplumun da nesneleştirilmesini reddeder. Toplum bireyin üstünde olan soyut bir şey değil fakat ilişkiler-arasının küçük bir çeşitliliğidir.[34] Bu “küçük ilişkiler-arasılıkta ”önemli olan şey baskısız bir toplumun gerçek toplumsal birliği ya da “doğal birlikteliği”ydi. Aile, komünite ve halk vardı.[35] Evim, ön bahçem, eşim ve çocuklarım – benim dünyam! Bu duyguda, bu müstesna dayanışmada, bu gönüllü birlik, bu küçük ve doğal komünitede bütün bir geniş organizma yükselir.[36] Landauer, kapitalist sınıf üzerinde proletaryanın hâkimiyetini aramaz. Fakat yeni komünitelerin kurulacağı kırsal bölgelerdeki şehirlerde yeni organik (ya da doğal –çn-) halkın ortaya çıkmasını arardı.
Landauer, halk’la (volk) neyi kastetmekteydi? Kesinlikle Nasyonel Sosyalistlerin bu kavramı çaldıklarında kastettiklerini değil! Bundan dolayı, halk özbilinci… birlikte eylemeyi isteyen sosyal bağların içsel, bireysel farkındalığı. Bu halk özbilinci kendi ortamı içerisinde kültürel alışveriş içerisinde olan grubun her bireysel biçimlenmesinin psişik donanımı kadar, ortak dilde derin olarak eklemlenmiş halkın geçmişinde, atalarının tarihsel özünde ve genel hafızasındadır.[37]
Her halk barışın doğal bir komünitesi ve insanlığın bir parçasıdır. Bu onu Devletten ve milliyetçilikten[38] ayrı kılar ya da Devletler doğal düşmandır, milletler değil.[39] Bir halk bir bölgede büyüyen bir toplum ve kültürdür ve milletle eşanlamlıdır. Görmüş olduğumuz gibi, ulus devlet ve ırka gönderme yapmaz fakat Amerikalı Yerlilerin kullandıkları anlamdadır. Dahası, baskısız her ulus anarşiktir. Baskı ve millet bütünüyle uyuşmaz kavramlardır.[40] Bu son cümleler kan davasının yaygın olduğu kabilelere bakıldığında oldukça idealize edilmiş gibi görünebilir. Fakat ideal bir tip olarak da görünebilir. Böyle bir ideal kavram barışçı milletlerin varlığından dolayı ütopya değildir. Landauer’in dediği manada millet ve halk kavramına iyi bir örnek Nova Scotia ve New Bruswick’de yaşayan Acadian komünitesi olabilir. Ortak tarihleri, dilleri, kültürleri ve büyük ölçekli özyönetimleri var fakat ne bir Devlet yaratma istekleri ne de Acadian olmayanlara karşı düşmanlık ve şovenizmleri vardır.
Aynı şekilde Devlet ve milliyetçilik sahte bir komünite yaratır. Uluslararası organizasyonlar ve kongrelerin yapay dünya komünitelerinden başka bir şey olmadıklarını düşünmekteydi o[41] ( NATO, WTO ve UN’i kesinlikle sevmezdi).
FELSEFESİ
Onun Yahudi kökenini hesaba katmadan kimse Landauer’i anlayamaz (Eklere Bakınız). O birçok Yahudi radikalin yaptığı gibi kendi kültür ve dinini ret ya da inkâr etmez ve onun düşüncelerinin bu tesirlerin etkisiyle doğal olarak geliştiği görülebilir. İnsanın temizlenmesi ve kurtuluş hikâyesi, federasyon ya da birlik (Bund) Yahudi gelenekten kökünü alır. (Landauer için) …Eski Ahit (Tevrat)’in peygamberleri amansız ısrarları ile tüm zamanlar için bir standart getirmişler…[42] Isiah’ın kehanetinin gösterdiği gibi baskıyla yönetimin yerini ruhla yönetim almıştır… bu ruhta insanoğlunun bir olduğu inancı… Landauer’in en derin inancıdır da.[43]
Tüm tek taraflı görüşlere ve indirgemeci rasyonalizme derin bir güvensizliği vardı Landauer’in. Bu tavırla onun felsefesi hem Alman hem Yahudi olarak kompleks bir varlık olduğumu kabul ediyorum[44] dediği gibi onun kompleks varoluşunun aynasıydı. O farklılığı sever ve soyut, farklılıkların olmadığı bir dünyadan korkar, onun yerine farklılıkta mütabakatın olduğu bir biçimi tercih ederdi. İnsanlık eşitlik demek değildir; gerçekten çok farklı milletlerin ve insanların federasyonu anlamına gelir.[45] Manichean rasyonalizminden ve parçalı olmaktan ziyade holizmi tercih ederdi. Ona göre gerçek sosyalist “holistik düşünür”.[46] Tin tüm yaşayan âlemi sarar. Eugene Lun’un dediği gibi yalnızca ailenin duygusal yaşamı ve mahallî komünitenin bulaşması yoluyla birilerinin taahhüdü millet ve insanlığa teoriyi değil, doğrudan deneyimi sağlamlaştırarak meydana gelen aktif katılımı garanti eder.[47] Landaur’e göre bilimin değeri, gerçekliğin onun iddia edilen mükemmelce açıklamalarından yatmaz sadece… bilimsel genellemeler deneme kabilinden gözlemler olarak geçelidirler…[48]
Zamanında eğer varsa da birkaç kişi sosyalist psyche’nin derinliğini anlıyabiliyorken, Landauer kendi psikolojisini geliştiriyordu. Günlük rasyonelliğimizin yanında günlük özbilincimizin altında var olan bir ön-rasyonel kadim bilgi de vardı.[49] …eğer algılanan görünümler, kavramsal düşünceler ve ger ve en saklı derinliklerimize dalarsak, bütünüyle sonu olmayan bir dünyaya dâhil oluruz. Bu dünya ki içimizde yaşar, bizim kökenimiz, devamlı surette içimizde faaliyet halindedir ve o olmazsa kendimiz olmayız. Bireysel kendimizin, en derin parçası en evrensel olandır.[50] Daha çok mistisizmle büyülenmiş gibi göründüğü bu içsel yolculuk, onun Maister Eckhart çalışmalarını açıklamaktadır.
O, yeri geldiğinde kültürel olarak belirlenmiş bir veri, dünyanın bir metafor olduğunu bilmemizden hareketle bir yöntem olduğunu görmekteydi. İnsanlıktan uzaklaşma, birinin içsel öznelliğini kaybetmesi ve maddeleşmiş rasyonalizmden kaynaklanmaktaydı.[51] Landauer’in irrasyonel olmadığı fakat psişenin derin, ön-rasyonel içerikleri ve rasyonelin bir sentezi ya da dengesini arzu ettiği vurgulanmalıdır. Bir işlevin bir diğer işlev üzerindeki etkisine vurgu yapmak tek taraflı bireylerin (bundan dolayı da potansiyel olarak tahrip edicidir) ortaya çıkmasına mahal verir. ( 20. yüzyılının Hitler ve Stalin’i bunun kuvvetli bir deliliydi)…
Landauer’in tarih felsefesi onun çağdaşlarına karşıt olarak yürümekteydi. İlerlemeye ve klasik toplumun yeniden döngüsel olarak başladığı kavramsallaştırmasına inanmamaktaydı. Avrupa ve Amerika gerilemektedir…[52] Amerika’nın keşfinden beri… Yunanistan ve Ortaçağ Avrupası birçok birliğin ilişki içerisinde olduğu ortak bir ruha sahipti… biz gerilemekte olan halklarız…[53] gene de bu gerileme hissiyatı, Yunanlılarda olduğu gibi, mutlak değildi. Modern dönemde teknolojik gelişmeler vardı. Bu çeşit ilerleme ortak ruh, gönüllülük ve toplumsal gidiş… tekrar yükselinceye kadar devam edecek… (böylece) holistik perspektif… tekrar ortaya çıkacaktır.[54] Onun bahsettiği gerileme mahalli ve gönüllü birliklerin gerilemesiydi. Onların yerini Devletin alması ilerleme değil fakat Bronz çağı barbarlığına geri dönmek demektir.
MARKSİZM
Landauer zamanında komünist manifesto ve basit bir Ekonomi Politiğin Eleştirisinden başka Marks’ın eseri bilinmiyordu. 1844 El Yazmaları ve Alman İdeolojisi ve Gotha Programının Eleştirisi gibi önemli eserlere ulaşmak mümkün değildi. Bundan dolayı onun Marksizm eleştirisi Marks’ın gerçek düşüncelerinden çok vulger ortadoks Marksizmi hedef alır. Ortadoks Marksizm ekonomik determinizm ve bilginin yansıma teorisine kaba bir inanç olarak örneklendirilebilir (düşünce maddi gerçekliğin bir aynada basit bir yansımasıdır gibi). Proletarya perişandı, Kapitalizm çökmekteydi ve sosyalizmin zaferi kaçınılmazdı. 1890’dan sonra bu inanç Marksistler ve “bilimsel sosyalizm” için – kendi aleni başarısızlıklarına rağmen – gerekli nitelik olmuştur. Böyle bir şey var olmuşsa da bir kaç istisnai birey dışında dünyevi dinsel kültler içinde dejenere olmuşlar ve bu zamana kadar kalmışlardır. Landauer’in böyle sözde bilimsel saçmalıklara karşı pek fazla bir sabrı yoktu ve SOSYALİZME DAİR isimli eserinde hatırı sayılır miktarda bir bölümü Ortadoks Marksizme saldırıya adamıştır. O Üstadı de açık etmiştir. Böylece, , doğal yasaların zannedilen güce sahip olduğu gelişmenin güya tarihi yasaları… ve bir biliminin var olduğu ölçüsüz aptalca varsayım… şimdinin olayları ve şartlarında ve geçmişin bilgisi ve verilerinden geleceğin kesinliği ortaya çıkabilir diyen Marks’ın bilimciliğine atakta bulunur.[55]
Landauer gerçek bir anti-Marksisttir. O Marksistleri teoride ve pratik içinde olmak üzere ikiye ayırır. Endüstrinin millileştirilmesine karşı fakat kooperatiflere dönüştürülmesine taraftır. Takas kapitalizmin sınırlandırmalarından kurtarılmalıdır ve Marksist ütopyadaki[56] gibi kaldırılmamalıdır. Çiftçiler, zanaatçılar ve küçük tüccarlar hakir görülen küçük burjuvalar olarak değil fakat var olan toplumun bir parçası ve hakikati olarak görülmelidirler. Bundan dolayı demokrasi kavramı Landauer’de Marksist (proletarya diğer sınıflar üzerinde egemen olmalıydı) değil halkçıdır.[57] Gördüğümüz gibi, sınıf savaşı ve politik eylem – ki Marx umutları olarak tesbit etmişti – Landauer için bir umut vadetmez. Bir çıkmaz sokaktır.
Leninizme gelince, zamanında birçok çağdaşı radikal kendi-kendilerini kandırarak debelenirken, Landauer kehanet sahibidir. O, onda Robespierre ilkesi ve köleliğin yeni bir form’unu görür.[58] (Bolşeviklik)… askeri bir rejim için çalışma… dünyanın görmüş ve göreceği en berbat şeylerden daha berbatı olacaktır der.[59]
BUGÜN LANDAUER
Kominite 1910’dan daha da zayıf durumdadır ve bundan dolayı her zamankinden daha fazla ona ihtiyaç var. Yabancılaşma birçok olayda olduğu gibi oldukça büyüktür özellikle insanlar birbirlerinden ve doğadan daha da kopmuş durumdadır. Kalmış olan folk kültürleri Hollywood ve McDonalds’ın ortak dünyasının saldırısı altındadır. Buna rağmen, belkide bundan dolayı, kökler ve yerlere dair engin bir istek mevcut. İnsanlar kendi kültür ve tarihi geçmişlerini yeniden keşfetmeye başlıyorlar. Bölgesel hassasiyetler önemli olmakta. Ulus devlet, bunlar büyürken, gerilemeye başladı. Aksine kültürel canlanma ve bölgecilik teşebbüsleri şovenizm ve yabacı düşmanlığına neden olmaktadır. (Keltik Canlanması, Akadiyanlar, Yeni Güneyli Hareketi, Newfoundlandliler, Melungiyanlar, Kacunlar ve İngiliz ve Fransız bölgeciliği gibi)
Devlet, komünite ve yabancılaşma problemlerine herhangi bir çözüm sağlayamamış tam tersine problemleri daha da kötü hale getirmiştir. Birçok örnekte Devlet sosyalleşme ve komünitenin gerilemesinin doğrudan nedeni olmuştur. Küçük çiftliklerin yıkımı, belediye ve okulların merkezileşmesi, gönüllülerin yerini bürokratların alması ve karşılıklı yardımlaşma topluluklarının yerini devlet organlarının almasıyla şehirlerdeki insanlarda kasti bir sürüleşme görmekteyiz. Kurumsal kapitalizmin ve devletçiliğin yaratmış olduğu problemler ancak karşılıklı yardımlaşma ve hakiki komüniteye dönülerek çözülebilir.
Politik ve ekonomik cephelerdeki Landauer’in “karşıtları” ölümünden bu yana iyi bir şey başaramadılar. Politik sosyalizm ya bürokratizmin refah devleti ya da bilinen en zorba yönetimi olan Stalinizm olarak ortaya çıkmıştı. Sosyalist partiler şimdi ya küçük hizipler ya da neo-konservatizmin öbür yüzüdürler. Toplumsal değişim devam ettiği sürece anlamsız olarak durmaktadırlar. Sendikalar gerilemektedir. Toplumsal dayanışma yokluğundan dolayı küçük bir ilerleme yoktur. Onlar da büyük oranda anlamsızlaşmışlardır. Sadece ortaklaşmacı (kooperatif) bakış açısı, daha da genişleyerek, resmi kooperatiflerin dünya çapındaki üye sayısı 1 milyarı bulması ile güzel bir şey yapmaktadır (bu rakama karşılıklı yardımlaşmanın resmi olmayan biçimleri ile karışan kalabalıklar dâhil değildir). Kooperatifler kapitalist bir yola adapte olduğunda, bunu karşılıklı yardımlaşmanın başarısızlığı değil fakat üyelerin arzusuna bağlamak daha doğrudur. Üyeler kooperatiflerinin yönünü ne zaman değiştirmek isterlerse değiştirebilirler ki bu kooperatif hareketinin en temel prensiplerinden biridir ve halen işlemektedir.
Benim bir eleştirim var – ki imkânsızdır – en azından gelişmiş ülkelerde devlet tümüyle görmezden gelinebilir. Hayat kesinlikle daha yalın olabilir eğer biz “diğer ilişkilerimizde” sade ve devletin bize ne yapacağını kaale almazsak. Devlet, Landauer zamanındaki devletten daha da otoriterdir. Kelimenin gerçek anlamında binlerce yönetmelik bizi kapana kıstırmaktadır. Bunların birçoğu 50 yıl önce yoktu ve insanlar günlük yaşamlarını devletin alanının dışında yaşayabiliyorlardı. Bugün bağımsız olarak yaşamayı deneseniz ancak Waco halkı gibi olabilirsiniz. Bizim bu baskıcı yönetmelikleri kaldırmamız için bir çeşit anti-politik harekete ihtiyacımız var gibi geliyor bana. Arta kalmış ve zorunlu olduğu varsayılan iktidarları Yerel komünitelerde desantralize etmeliyiz. Ancak özgür komünite olup ve devletin iktidarını yıktığımızda anonim kapitalizmi ve devlete son verecek alternatifleri kurabileceğiz.
Son ama aynı derecede önemli, Landauer’in ruhsallık ve psikoloji kavramı 19. Yüzyılın kıt zekâlı ve indirgemeci materyalizminden daha çok bugüne uyum arz eder.
LAHİKA
Landauer ve Sosyalist Enternasyonal
İkinci enternasyonale katılımla ilgili son kavga 1876’da Londra’da verildi; bu aynı zamanda en acı olandı. Bu sefer anarşistler Hollandalı ve Fransız delegeler arasında güçlü olarak yer almaktaydılar. Önden gelenlerin çoğu İkinci Enternasyonalden beklenen ihraç edilme durumunda paralel bir kongre toplama temayülü ile Londra’ya gelmişlerdi. Fransız güçlü bir sendikalist grup olan Confederation General du Travail’in devrimci kanadının Pelloutier, Tortelier, Pouget ve Delesalle gibi anarşist liderleri yanında Kropotkin, Malatesta, Nieuwenhuis, Landauer, Pietro Gori, Louise Michel, Elisee Reclus ve Jean Grave gibi anarşistler de vardı… oturum başkanı Alman Paul Singer anarşistlerin konuşmalarına müsaade etmeden katılımla ilgili soruları almadan kapatmayı denedi. O gün başkan yardımcısı olan Bağımsız İşçi Partisi’nin lideri Keir Hardie oylamaya geçilmeden evvel her iki tarafın da bütünüyle dinlenilmesi gerektiğini söyleyerek durumu protesto etti. Gustav Landauer, Malatesta ve Nieuwenhuis uzunca konuşmalar yaptılar ve tezlerini en sonunda etkin şekilde özetleyerek şöyle dediler: “Bu kongre genel bir Sosyalist Kongre olarak adlandırılmıştır. Çağrılarda anarşistlere ve sosyal demokratlara dair bir şey söylenmemiştir. Sosyalistler ve sendikalardan bahsedilmiştir. Kropotkin, Reclus ve diğer anarşist komünist hareketlerin sosyalist temellere sahip olduğunu inkâr edemez. Eğer onlar hariç tutulursa kongrenin hedefi saptırılmış olur.” …ikinci gün anarşistler en sonunda ihraç edildiler… birçok anarşist sendika delegesi olarak kalmıştı ve vekaletin onaylanması sırasında tartışmaları devam ettirmişlerdi. Konuları tartışma için Kongrenin bir araya geleceği çok az bir zaman kalmış oldu. Anarşistlerin ihracına rağmen İkinci Enternasyonalin Londra Kongresinde anarşistler hakim olmuşlardı. Anarşistlerin gerçek zaferi İkinci Enternasyonal Kongresinin Liberterler ile otoriter sosyalistler arasında bir mücadele alanına dönüşmesini başarmaları oldu.
George Woodcock’ın ANARŞİZM’İNDEN S. 246-248
Landauer ve Hz. İsa
Onun Yahudiliği hiçte şovenistçe değildir. Diğer dinleri de takdir eder. Onun Hz. İsa’ya dair bakış açısı şöyledir:
Hz. İsa hakiki bir figürdür – çok zengin, eli açık ve cömert, önemli bir figür olmasından öte onda insanın yaşamı ve ruhu vardır ve muazzam bir sosyalisttir. Bir taraftan kültürsüz ve kaba birini al ve onu çarmıha gerilmiş İsa yaşamadan önceki zamana yerleştir ve diğer taraftan o mal ve insan taşıyan bazı yeni dizayn edilmiş makinaların önünde olsun; eğer o dürüst ve kültürel yargıların herhangi birinden bağımsızsa, bu çarmıha gerilmiş insanoğlunu işe yaramaz, fuzuli bulacak ve makinaların ardından koşacaktır. İnsanları harekete geçirmek maksadıyla var olan tüm makinalardansa, İsa’nın sakin, asude, aklının ve yüreğinin acılarıyla insanoğlu daha ölçüsüz şekilde nasıl harekete geçer! Ve fakat sakin, asude ve insanoğlunun Çarmıha Gerilmiş büyük acıların sahibi olan O, tüm nakliye makinalarımız o olmadan nerede olabilir ki.
Münih Sovyeti Üzerine – Hakim Bey
1919’un Münih Sovyeti GOB’in (Geçici Otonom Bölgeler) belirgin özelliklerini sergiler. Bir çok devrimde olduğu gibi hedef hiçte “geçici” olmamıştır; ekonomi bakanı Silvio Gesell, anti-otoriterler ve şair/oyun yazarı Erich Muhsam & Ernst Toller, & Ret Marut (Romancı B. Traven) gibi aşırı Liberter sosyalistler yanında Kültür Bakanı olarak Gustav Landauer’in katılımı sovyet’e farklı bir anarşist tat katmıştır. Yıllarını izole olmuş bir şekilde Nietzsche, Proudhon, Kropotkin, Stirner, Meister Eckhardt, radical mistikler ve the Romantic volk-filozofları üzerine en iyi çalışmalarını yapmış olan Landauer, başından itibaren Sovyetin yenilmeye mahkum olduğunu biliyordu. Onun eninde sonunda anlaşılabileceğini ümit etti. Anarko-sendikalist ekonomi ve komünite deneyimi için Bavyera’nın büyük bir bölümü ayrılarak plan uygulanmaya başlandı. Landauer Halk Tiyatrosu ve Özgür Okul sistemi için teklif hazırlamıştı. (Hakim Bey, GOB)
Çev: Alişan Şahin
BİBLİYOGRAFYA
Albert, Paul – ERICH MUSHAM, Black Flag Quarterly, Autumn 1984, p 26
Arnold, Eberhard – “;Familienverband und Siedlungsleben”; in Das neue Werk, 1920. Bu kitap ingilizceye GUSTAV LANDAUER olarak çevirilmiştir.
Buber, Martin, PATHS IN UTOPIA
Heydorn, Hans Joachim – GUSTAV LANDAUER, Telos 41
Landauer, Gustav – FOR SOCIALISM, Telos Press
Lunn, Eugene – PROPHET OF COMMUNITY, Univ. of California 1973
Muhsam, Erich, FREEDOM AS A SOCIAL PRINCIPLE, Black Flag Quarterly, Autumn 1984, p 29
[3] Soyut düşünme – bir boyut tüm boyutlara uyar. Böylece ulusalcılık bölgesel farklılıkları görmezden gelmesinden dolayı soyuttur. Başka bir tip – Birilerinin Dünyanın tüm problemlerine “mükemmel bir çözüm” hayal etmesidir. – komünite yaşam açısından kalan ve karşılıklı yardımlaşmanın var olan pratiğinde kökünü alan Proudhon ve Landauer’in anarşizminden farklı ütopyacılıktır.
Erkek dünyaya erkekçe bakıyor. Erkek kadın adına dünyaya bakıyor. Erkek kadından daha iyi biliyor kadın için neyin iyi olduğunu. Kadın buna uymalı ve dünyaya öyle bakmalı ve yüz yıllardır da bakıyor. Kadınlar da erkek artık. Yüzyıllardır. Kadınlar erkeğin kozmolojisini savunan ve erkeğin erkek kültürünü yayan yaşatan ve sürdürendir.
Bu seçki, günümüze kalan ayırt edilebilir bir biçimde anarşist bir tavır ortaya koyan en eski metinlerden biri içinden seçilmiş olup, Taocu filozof Bao Jingyan tarafından Miladi 300 civarında yazılmıştır.
Karen Swassjan: “Artistik olmayan bir tarz, kaba, bazen coşkulu – neden olmasın; ama yine de keskin ve tutarlı, Hegel’in eski bir öğrencisine yakışır bu ayrıca. Stirner, iki bin beş yüz yıllık değerlerin görkemli sarayının taşlarını bazen bir köstebek gibi, bazen bir koç gibi, özensiz oluşundan ve estetik gösterişsizliğinden rahatsız bile olmadan teker teker param parça ediyor. Nihai amacı Nietzsche ile tamamen örtüşür; ama Nietzsche zarif aforistik kılıcını çekiç olarak kullandığını sanırken, Stirner’in elinde gerçek bir çekiç var. Nietzsche’nin eserinden son izlenim: Hiç üzerine kuru gürültü.”[1]
Giriş
Varlık denilince, hemen ardından onu Hiç takip edecektir; düşünsel olarak ya da sözcüğe dönüşerek. Varlık ve Hiç sonsuza dek ayrılamayan tek çifttir. Ve bu çiftlerden biri “iyi” öteki “kötü”dür, her çiftte olduğu gibi. Varlık iyiliğin sembolü olarak kutsanırken, Hiç’e kötülüğün tüm özellikleri yüklenmiştir. Latince kökenli Hiç sözcüğü (“nihil”), iyi-kötü çatışmasında kısa sürede “nihilizm” (hiççilik) olarak dünya sahnesine çıkmayı başarmış ve insanlığı kökünden sarsmıştır.
Nihilizmle ilgili binlerce kitap mevcut, Batı felsefesinde önemli ama vahim bir yer alan bu konu her düşünürün ilgisi kapsamındadır. Kaçınılmaz bir zorunluluktur onunla ilgilenmek, kimileri için de içli-dışlı olmak. Yine de düşünsel ve psikolojik bir doyum bulmak neredeyse olanaksızdır bu konuda. Ancak Ludger Lütkehaus başyapıtında bambaşka bir yetiyle çıkar okurun karşısına; nihilizmin üstesinden gelme derdi yoktur onun, tersine üstesinden gelmeye çalışanların felsefesini temel alarak kendi felsefesini yaratır: Nihilizmi tamamlamak; aşmak değil, (tam) yetkinleştirmek. Evet, bu kitap tamamlanan nihilizmin düşünsel ve psikolojik hazzını sunar okura. Hiç’e bulaşmış hiçbir filozof, hiçbir düşünür ve şair gözardı edilmez bu eserde.
Adı: Hiç. İlk alt başlık: Varlık’a veda. İkinci alt başlık: Korkunun sonu. 766 sayfalık veda ve bu vedanın getirisi olan korkunun sonu. Demek ki: Vedanın sonu huzurdur. Doğrusu, bu sayfa sayısı çok değil, hatta az bile. Ama kitabın sonuna geldiğinizde, “tamamdır, noktayı koymuş yazar, dahası yok” dedirten bir eser. Ayrıca Lütkehaus’un Giordano Bruno, Schopenhauer, Nietzsche, Mauthner, G. Anders gibi önemli filozoflar üzerine değerli çalışmaları olan ve bu tür çalışmalarından dolayı çeşitli ödüller alan çok yönlü bir edebiyat bilimci ve filozof olduğunu vurgulamak istiyorum.
Metnimin adından anlaşılacağı gibi konumuz gereği yalnızca bir düşünürü ele alacağım bu kısa incelememde, tüm kitabı işlemek hem konumuzun kapsamını aşar hem de neredeyse olanaksız bir uğraş olur. Ayrıca Türkçesi olmayan bir kitap hakkında yazmak da ayrı bir sorun olurdu. Türkçe çevirisi olmadan yıllarca Stirner üzerine yaptığım Türkçe çalışmalarımdan biliyorum. Yine de Lütkehaus’un bir özkıyım felsefesi sunmadığını, tersine, yaşamın Hiçsel heyecanını tatmamızı ve tadarken ne kadar rahatlayacağımızı mizahi diliyle açıkladığını vurgulamak istiyorum.
Paradoks
“Biricik ve Mülkiyeti” (BvM, 1844) yayımlanır yayımlanmaz “Stirner’in saplantısı”ndan da söz edilmeye başlanır. Özellikle dönemin düşünürlerinden Franz Szeliga, Biricik’in “her yerde hayalet görme ilkesiyle karşılaştırılması halinde, tüm hayaletlerin hayaleti olduğunu” ileri sürmekle dikkat çekmişti. Stirner, Szeliga’ya gerekli yanıtı vermişti. (“Stirner’in Eleştirmenleri”, 1845). Lütkehaus’un iddiası ancak başka ve bana daha tutarlı, daha mantıklı geliyor.
Hiç’i düşünmek. Her sözcüğün bir içeriği olması gerektiğine göre Hiç’in de bir içeri olmalıdır. Ancak Hiç nasıl düşünülebilir ki? Olmayan bir şeyi düşünmek neredeyse olanaksız. Bu kontekstte Tanrı kavramını da düşünebiliriz bir an. Olmayan bir şeyin kavramı: Tanrı. Ancak bu bir inanç. Dolayısıyla herkes her şey yükleyebilir Tanrı kavramına. Ancak Hiç kavramıyla böyle ilgilenemeyiz. Hiç, bir inanç kavramı değil, bir felsefe kavramıdır. (Fizikteki Hiç kavramını metin dışı dutuyorum). Böyle olunca da filozof, konuya başlar başlamaz temel bir sorunla yüzleşecektir. Ve içinden çıkamayacağını da bilir. Dolayısıyla her filozof kendi düşünsel ve psikolojik yapısına göre bir Hiç kavramı betimlemeye çalışır.
Stirner bir Hegel öğrencisi olup onun felsefesi üzerinden kendi felsefesini yarattığına göre ve ayrıca Lütkehaus’un sunduğu konstekste bağlı kalmayı anlamlı bulduğum için, Hegel ile başlamak yerinde olur.
Hegel Hiç’i düşünür, henüz içeriksiz bir Hiç, içerik yükleyeceği bir Hiç. Nedir bu Hiç? Hegel, okuru hayretlere düşürecek şekilde Hiç’ten yaratıcı bir güç elde etmeye çalışır. Yaratmak var olan bir şeyden türetilir, dolayısıyla kaçınılmaz olarak Varlık kavramı üzerinden bunu başarmaya çalışır. Hegel öncelikle bu iki kavramı eşdeğer bir biçimde ele alır. Bir tür Sokrat’ın Maiutik (doğurtuculuk) yöntemini kullanmak zorunda kalır: iki eşit kavramı birleştirerek, “evlendirerek” bir yaratımda bulunmak ister. Lütkehaus, ironik dilini kullanarak bu birleşmede kimin anne kimin baba olduğunu Hegel’in bize ifade edemediğini de iletmekten geri kalmaz.
Yalnızca düşüncede var olan Hiç’in (ens rationis), yaşamsal bir Hiç’e (ens reale) dönüşmesi için Varlık-Hiç çiftin doğurması gerekiyor. Evet, Hiç’in varlığı sadece düşüncede, tasavvurda, konuşmada vb. mevcuttur; varlığına bu “olgularda” sahiptir sadece. Bu nedenle de Varlık’tan farklıdır. Kendi-için Varlık değildir –Hiç.
Işığın yokluğu olarak karanlık, sıcaklığın yokluğu olarak soğukluk gibi Varlık’ın yokluğu olarak algılanırsa Hiç, o zaman Hiç’i Hiç olarak algılamış olamayız; ışığın, sıcaklığın, soğukluğun vb. yokluğu olarak algılamış olururuz sadece. Bunlar belirli olumsuzlamalardır ve olumsuzlamalarsa relatiftir. Hegel ama bizzat Hiç’i, Hiç’in kendisini düşünmek ister.
“Arı Varlık” kavramından yola çıkarak “arı Hiç”i tanımlamak ister. Kendiyle eşit: tamyetkin içeriksizlik, tamyetkin ilişkisizlik, tamyetkin belirlenimsizlik. Bu Hiç, daha sonra “değilleyen Hiç” olarak ifade bulmaya çalışan Heidegger’in Hiç’inden bağımsızdır; Hegel’in Hiç’i değillemez. O artık arı’dır. Işıksızlık ve sıcaksızlık gibi etiketlerden arındırılmıştır. Eksik’iği yoktur. Tam’dır; tamyetkin boşluktur. Hegel’in dinsel ve düşünsel soy bilimi açısından bunun Budizm’deki gibi bir “mutlak ilke” olduğunu söyleyebilsek de Hegel’in Hiç bilimi ontolojik bir yön alır. Hiç’e uyguladığı belirlenim ya da belirlenimsizlikle “arı Varlık”la eşdeğer kılar Hiç’i. “Arı Varlık ve arı Hiç demek ki aynıdır.”[2] Bu tanımlama Gorgias’ın nihilist sofizmi anlamında arı Varlık’ın arı Hiç olarak ortaya çıkacağı yorumuna açık kapı bırakır. Hatta Hıristiyan “ışık metafiziğini” yeniden yorumlamayı gerektirir.
Arı ışık ile arı karanlık karşısında hiçbir şeyin görülemeyeceğini kaydetmek gerekir. Demek ki arı ışık ve arı karanlık bir ve aynı şeylerdir. Burada oluşan soru: Varlık ve Hiç iç içeleşirken ortaya çıkacak olan nedir? İkisinin “evliliğinden” doğacak olan nedir? Lütkehaus’a göre Hegel’in Hiç’i hiç de Hiç değildir; yani iddia edildiği kadar arı Hiç değildir; ona göre Hegel daha çok Hıristiyanlığın “Hiç’ten Hiç doğar” (ex nihilo nihil fit) ilkesine karşılık “Hiç’ten bir şey doğar” (ex nihilo aliquid fit) ilkesini ileri sürmek için bu soyutlamaları kullanır. Aksi takdirde ikisinin birleşmesinden “bir şey” nasıl oluşabilecekti ki? Demek ki, arı Varlık’ın arı Hiç’le birleşmesinden söz ederken alttan alta, sezdirmeden Varlık Hiç’i içine çekecek, ya da onun içine sızacak; onu bir araç olarak kullanacaktır. İki kavramı soyutlayarak yaratmak isteyen Hegel, neticede ikisini birbirinden ayırmak zorunda kalır. Ona göre Varlık var olacaksa, belirlenimli olmalı ve soyutluğunu geride bırakmalıdır. Hegel’e göre herşey herşeyden soyutlanabilir. Varlık soyutlanırsa, geriye “sadece Hiç kalır.” Hiç soyutlanırsa, geriye “Hiç kalmaz, Varlık kalır.” Lütkehaus haklı olarak Hegel’in bu analizlerinden yola çıkarak “daha fazla çelişkili olunamazdı” diyecek ve yadsıdığı Hıristiyanlığı kendine özgü diyalektik yöntemle kavramlaştırmış olduğunu vurgulayacaktır.
Causa Sui
Arı Varlık ile arı Hiç’in “yaratımı” üzerinden Stirner’in yaratıcı Hiç’ini analizlemeye ve Lütkehaus’un Stirner’de saptadığı “saplantıyı” incelemeye başlayabiliriz. Hiç, Stirner’in Biricik’i ve Kendi-olan’ıyla iç içedir. Lütkehaus, Stirner felsefesinin tanımını yaptıktan sonra hiç gecikmeden eleştirisini de kesin bir yargıyla ortaya koyar.
“Yaratıcı babanın oğullarından biri, Max Stirner”, “Hiç’in yaratıcı gizlerini” çekinmeden açığa vurur. “Kilisenin yeni nihilist şarkısıyla eserini açar ve kapatır: “Ben meselemi Hiç’e bıraktım.” Goethe’den aldığı bu tümceye “eklememiz gereken tek şey Gothe’nin sevinç” çığlığıdır: “yaşasın!”[3]
Lütkehaus Stirner’den çeşitli alıntılar yaparken Hiç kavramı bağlamında Jakobi, Fichte, J. Paul, Schpenhauer, Bonaventura, Sartre, G. Benn’e yer yer göndermelerde bulunur; her birinin Hiç versiyonuna bu bölümde kısaca değinirken Stirner “yargısına” hazırlar kendini.
Tanrı’yla birlikte tüm nominaları öldüren “Stirner’in Ben’i” Tanrı’nın ve “eskimiş insanlığın” (G. Anders) “yerine geçer.”
Stirner, “Hiç ile Herşey’in mistik çaprazını [Verschränkung, dolanıklık] kafası üstüne öyle oturtur ki, ‘Biricik’, gizemcilik tarafından yadsınan ‘Kendi-olma’nın ‘Herşey’in Hiç’i’ olabilsin; kendisi ‘Herşey’de Herşey’ olsun diye. Bu Hiç arı Hiç değildir, bizzat en belirli, relatif olan, evet, bir yıkıcı Hiç’tir. Bu nedenle ama boş değil; daha çok yeni bir Demiurg, kendinin yaratıcı ‘Biricik’i olarak kendini içinden yaratan bir yaratıcı Hiç. Bunun için de sadece tüm ‘kaçıklıklardan’, geleneğin tüm fetişlerinden, tüm ‘yüksek’ varlık ve değerlerden kendini kurtarması gerekiyor. Ve oluşturduğu vakumu da kendisiyle dolduracaktır.”[4]
Bu nihilist yıkıcılığı Stirner ve Hegel’den önce anti-nihilist eleştirmenler de söz konusu etmişlerdi. Özellikle Fichte’nin Ben-idealizmine karşı Jacobi’nin alaylı bir üslupla dile getirdiği “imha ederek yaratmayı öğrendim” sözü meşhurdur. İdealizm adı altında gizlenen nihilist belirtiler Ben ve Hiç kavramları üzerinden biçimlendirildiği bu tartışmalardan anlaşılmaktadır. Benzeri şekilde nihilizm tartışmaları 20. yüzyılda da sürmüştür, özellikle varoluşçuluk kapsamında ileri sürülen “insanın sadece bir taslak oluşu” (Sartre) ve bu taslağı insanın biçimlendirebileceği düşünceleri nihilist öğelerden beslenir. “Biricik’in”, kendini bir “taslak” olarak hazırlaması için Kendine geri dönüş yapması gerekir, ya da başka ifadeyle; Kendini kazanabilmesi için relatif Hiç’ine dönüş yapacaktır. Lütkehaus: “Biricik bunun ücretini ödemeye de hazırdır.”[5] Stirner: “Kendine-sahip-olan, Biricik’te yaratıcı Hiç’e, doğduğu yere geri döner. Benden yüce her varlık, ister Tanrı olsun ister insan, Biriciklik duygumu zayıflatır ve ancak bu bilincin rüzgarı karşısında sönüp gider. Meselemi Kendime, şu Biricik’e bırakırsam, o zaman meselem kendi yaşamını kendisi tüketen geçici ve ölümlü bir yaratıcının meselesi olur ve diyebilirim ki: Ben meselemi Hiç’e bıraktım.”[6]
Lütkehaus, Stirner’in kitabının son paragrafını oluşturan bu tümcelerden yola çıkarak Stirner’in, her adlandırmanın Biricik’i herkesle aynı ölçekle ölçülebilen yapacağından dolayı Kendini belirleme ve adlandırmalardan sakındığını vurgular. “Zamanından önce bir varoluşçu” Stirner, aynı zamanda da “tekbenci yöntemlerle devam ettirilen negatif teoloji”nin temsilcisidir. “Nasıl ki Aristo’ya göre birey ‘ineffabile’, söylenemez ise, ‘Biricik’ de adlandırılamazdır: özelliksiz bir adam (dişil Biricik yok). Sadece ‘her şeyi’ yadsımada biçim kazanıyor Biricik.”[7] Evet, hatta daha dikkatli incelersek, “Biricik’in korku saçan ‘boşluk’ gibi Hiç” olduğunu görürürüz, “kendini yaratarak bu boşluğu doldurduğunu ileri sürse de; çünkü boşluk sadece kendinden Hiç’e bir şey kazandırmaz. Ama tek bir belirlenim tüm koşullarda geriye kalıyor, o da yadsımadır, bir yadsımadır ki bizzat ‘Biricik’e karşı koyar: o ‘herşey gibi’ kendini tüketecek olan ‘ölümlü’ bir Biricik’tir. Eğer Stirner meselesini Hiç’e yani Kendine bıraktıysa, ‘her anlamda Hiç’e bırakmıştır’, ama ‘başlangıcın yaratıcı ateşi ile değil, bizzat sonun kesinliği ile.’”[8]
“Ama Biricik’in bilincinin güneşi bu karanlık karşısında da sönmüyor. Meselesini Hiç’e bırakma istenci değişmiyor, ‘yaşasın’! Bu onun bizzat kendi Hiç’idir, öyle inanıyor.” Ne var ki “hiç farkında olmadan, ansızın, yadsıdığı teolojik ‘saplantılardan’ biri ortaya çıkıyor: ‘causa sui kavramı’.”[9]
“Kendinin nedeni”; “kafası üzerine duran Tanrı’yı […] ayakları üzerine dikmek.” “Hiç’e, tüm dünyayı olmasa da (dünya Stirner’in umurunda değil), […] Biricik’in dünyasını kazandırmak isteyen Ben’in monoteizmi.”[10]
Stirner böylelikle “Hegel’in Hiç’ini bireysel bir güce dönüştürmek” için bir “araç” olarak kullanıyor.
Sonuç olarak Stirner, “daha büyük risklere girmeksizin meselesini Hiç’e bırakabilir, eğer bu Hiç yaratım öyküsünün bir devamı ise ve kendinin tekil yaratıcısı olarak en eski atalarının mirası olduğunu kanıtlarsa.”[11]
Sonuç
Lütkehaus’un kitabının temel konusu, her filozofun Hiç’i aşmaya çalıştığı ama kendisinin Hiç’i aşmaya çalışmadan tamamladığı, tamyetkinleştirdiği iddiasıdır. Bu bağlamda “causa sui” kavramı üzerinden de Stirner’in Hiç’in üstesinden gelmeye çalıştığını ifade ediyor. Yukarda da söylediğim gibi Hiç’le cebelleşen her filozof, kendi psikolojik yapısına göre bir düşünsel Hiç “kuramı” çiziyor.
Stirner’in yaratıcı Hiç’i, Lütkehaus’un ileri sürdüğü gibi bir “saplantı mı”? Eğer Batı felsefesi geleneği içinde incelersek, üstelik buna Hıristiyanlığın yaratım öyküsünü de eklersek, o zaman Stirner’in Hiç’ini “atalardan” miras kalan bir düşüncenin, yaratım düşüncesinin” devamı olarak görebiliriz. Mainländer’in Hiç’i yaşamı ölüm olarak algılar, bu durumda yaşama “evet” demiyor; yaşamı ölümle (özkıyımla) sonlandırıyor. Peki, ama yaşama evet denildiğinde Hiç sorunu yukarda Hegel tanımlamasında gördüğümüz gibi bir paradoks olarak karşımıza çıkıyor ve başedilemiyor. Peki: Lütkehaus Hiç’i aşmadığına göre nasıl tamamlıyor? Lütkehaus eserini şöyle bitiriyor; konumuz gereği önemli olan kısmı aktarıyorum;
“Hamlet, tamyetkin [tamamlayıcı] bir nihilisttir: Varlık ve Hiç’i umursamaz. Çünkü:
Hamlet’ten bağımsız olarak algıladığım bu Hiç tanımı, evet, bana bir Hiç tamamlaması olarak yansıyor. Aynı zamanda ikinci tümce, yani “Hiçbir şey Hiç’ten kurtulamaz” tümcesi Stirner’in Hiç’ini aşabilecek derecededir. Bence Lütkehaus bu tümceyle Stirner felsefesinden çarpıcı bir sonuç elde edebilirdi.
Başka ifadeyle: Stirner’in “Hiçbir şey Benden üstün değildir” tümcesini aşan tek şey: Hiç. Hiç, –en üst. Hiçbir şey Hiç’i aşamaz. Bu nedenle: Hiçbir şey Hiç’ten üstün değildir.
Ama Stirner’in, kendisini yaratıcı bir Hiç’le özdeşleştirdiğini de unutmamak gerekir. Stirner’in yaratıcı Hiç’ini tarihsel olarak Lütkehaus gibi yaratım öyküsüne bağlıyorum ama sadece tarihsel anlamıyla. Felsefi anlamıyla durum farklı: “Kendine-sahip-olan, Biricik’te yaratıcı Hiç’e, doğduğu yere geri döner.” Stirner’in tümcesinde Ben ve Hiç’in eşdeğer olduğunu görmemek olanaksız. Bu durumda Ben, Biricik’e göre Hiç’i yaşayacaktır. Stirner’in tümcesi bunu içerir. Demek ki: Causa sui, yani Kendinin nedeni kavramını Stirner’in yaratıcı Hiç’ine uygularken, bu kavramı skolastik düşünürlerin ve Leibniz’in yorumlarından farklı ele almamız gerekiyor; Stirner’in Hiç’i ne ontolojik bir ifadeye yer verir ne de metafizik bir algıya.
Stirner, Batı felsefesiyle cebelleşirken doğal olarak onun tarihsel bir kalıntısı olarak devam edecektir ama onunla bütünleşmek için değil, onu yıkmak için. Ve yıktıktan sonra da Kendini, Biricik’ini Hiç’in belirlenimsizliğiyle doğuracaktır. Bunda bir saplantı göremiyorum ben. Swassjan’ın analizi oldukça yerinde: “Stirner, iki bin beş yüz yıllık değerlerin görkemli sarayının taşlarını bazen bir köstebek gibi, bazen bir koç gibi, özensiz oluşundan ve estetik gösterişsizliğinden rahatsız bile olmadan teker teker param parça ediyor.”[13] Kendini doğuran Biricik belirlenimsiz bir Hiç’te adsız olarak yaşayacaktır.
Son olarak Lütkehaus’un iki “yan değinisine” değineceğim. Lütkehaus’un “dişil Biricik yoktur” analizi bana yanlış geliyor. Öncelikle: Almancanın dil yapısı gereği Stirner’in Biricik’i erildir, felsefi yanıyla ne dişildir ne eril, hatta nötr bile değildir. Gramer-üstü ve dil-üstüdür. Lütkehaus da bunun farkında olduğuna göre, Stirner felsefesinin içeriğinden dolayı bu tümceyi kullandığını düşünüyorum (Lütkehaus tümcenin açılımını yapmıyor). Stirner’in Biricik’inin içeriği ise daha çok “eşeysiz” bir yapıya sahiptir. Bu “tanımlama” Stirnerin kendi eserlerinde mevcuttur. “Biricik ve Mülkiyeti” eril, dişil, nötr ve eşeysiz okunabilir. Hiçbir cinse, türe vb. öncelik tanımıyor Stirner. Bu bağlamda Stirner’in şu sözü yerindedir: “Ben Kendimin cinsiyim, normsuz, yasasız ve örneksizim.” (Norgunk, s. 164-165).
Lütkehaus’un Stirner analizinde değinmek istediğim ikinci “yan değini” zevksiz bir sorun içeriyor. Eserlerini değersediğim ve Stirner analizini güçlü bulduğum Lütkehaus, bir noktada diğer eleştirmenlerle aynı basit hatayı yapıyor. Stirner’den yer yer gelişigüzel “bireyci anarşist” diye söz eder. Bu görüşünü temellendirse, en azından temellendirmeye çalışsa, bir iddia olarak ciddiye alabilirdim, ama ne yazık ki eskiden beri gelişigüzel söylenen bu sözü gelişigüzel söylemesi Lütkehaus’un analitik yaklaşımına gölge düşürüyor.
(Tüm çeviriler: Hit)
Dipnotlar
[1] Karen Swassjan: Nietzsche – Versuch einer Gottwerdung. Am Goetheanum 1994, s. 175-176.
[2] G. W. F. Hegel: Ludger Lütkehaus: Nichts. Haffmans Verlag, 1999, s. 658.
Freud’dan önce birçok yazar tarafından kullanılmış olmasına rağmen, bilinçdışı terimi, orijinal anlamını Freud’un kavramı yapılandırıp bütünleştiren çalışmalarında kazanır. Freud bilinçdışı kavramının iki temel kullanımını birbirinden ayrıştırarak ele alır. Bu kullanımlardan ilki bilindışı kavramının sıfat formunda kullanımıdır; bilinç düzeyinde ve şimdi’de olmayan her bir zihinsel ya da psişik aktiviteyi kasteder. İsim formunda ise; ki kavramın bu kullanımı Freud’un zihinsel yapıya dair ilk teorisi olan topografik modelin zeminini oluşturur; sadece bilinç düzeyi ve şimdi’de olan kastedilmez, ayrıca bastırma yoluyla bilinçten ayrılmış ve bilinç/bilinçöncesinin sistemine çarpıtmalar olmadan giremeyene işaret edilir.
Lacan ise önceleri, kavramı sıfat formunda kullanır ki Lacan’ın bu ele alışı Freud’un literatürüne aşina olanların gözünde onun bu çalışmalarını “tuhaf” yapmıştır. 1950’ler ve sonrasında ise; Lacan, “Freud’a dönüş”üne başlar ve bilinçdışı kavramını isim formunda kullanmaya başlar; ve bilinçdışının, bilinç kavramının sadece bir karşıtı olmaktan ibaret olmadığını ısrarla vurgular, şöyle der:
“Bilinçdışı tasarımında yer etmiş birçok psişik etki, bilincin özgün taraflarını açığa çıkarması anlamında, öyle ya da böyle freudian anlamda bilinçdışı ile kaçınılmaz olarak ilişkilidir.”
Lacan aynı zamanda bilinçdışının bastırılmış olan ile eşdeğer olarak ele alınamayacağına dair de ısrarcıdır. Bilinçdışı kavramının Freudian çizgide ilerlediğini iddia edenler –kavramı ‘sadece dürtülerin üzerine oturduğu bir zemin’ olarak ele almaları bağlamında- tarafından yanlış anlaşıldığını sıkça tartışmıştır. Bu biyolojik düşünüş/ele alışa karşıt olarak, Lacan bilinçdışını ilksel (primordial) ya da dürtüler ile ilgili (instinctual) olduğu görüşlerini reddeder; onu temelde dilsel/dil ile ilgili bir şey olarak ele alır.
Bu ele alışı, Lacan’ın “Bilinçdışı tıpkı bir dil gibi yapılanmıştır” cümlesi ile özetlenebilir. Dilsel yaklaşımının sebebini ise şöyle açıklar: “Bilinçdışını sadece/nihayetinde kendini anlaşılabilir olarak sunduğunda kavrayabiliriz, ki bu da ancak bilinçdışı kelimelere dönüştüğünde olur.”
Lacan ayrıca bilinçdışını bir söylem olarak tanımlar: “Bilinçdışı, Öteki’nin söylemidir.” Bu bir anlamda şifreli ifade –sonraları Lacan’ın en ünlü cümlelerinden biri olmuştur- birçok şekilde anlaşılmaya müsaittir. Kaldı ki Freud’un “Ego (ben) neredeyse, O (id) da orada olmalıdır.” ifadesiyle de birlikte ele alınabilir. Bu bağlamda denebilir ki, bilinçdışı, göstergelerin (göstergeler bastırılmış olan, bilinçdışının farklı dışavurumları –semptomlar, espriler, rüyalar-) özne üzerindeki etkileridir.
Lacan’ın dile, konuşmaya, söyleme ve göstergelere olan tüm bu atıfları, bilinçdışı kavramını sembolik olanın düzeni içine yerleştirir. Böylece Lacan’ın tabiriyle “Bilinçdışı sembolik’in bir işlevi olarak yapılanmıştır.” sonucuna varabiliriz. Başka bir anlamda, bilinçdışı öznenin/ben’in sembolik düzen tarafından dil içerisinde belirlenmesi ile oluşur.
Kanlı Canlı Bir İnsan Olarak Coronavirüs
Medya, göstergeler, sembolik ve dil/söylem aracılığıyla virüs, giderek bir insan oluyor. Belki de bir virüsün amacı sadece kendiliğini başka bir insan bedeni vasıtasıyla yeniden üretmek değil; bizzat bir insan olmaktır; ve amacına kendinden söz ettirerek ulaşıyor. Dil vasıtasıyla bir insandan diğerine geçiyor ve onu izleyen, onun davranışlarını kontrol eden, hatta başka şartlarda müsamaha göstermeyeceği biçimde disipline edilme, kontrol altında tutulma ve kapatılmayı; sadece dilin içinde kendini üreterek olağan ve normal kılıyor. Normalin sınırlarını yeniden belirliyor.
Virüsün isimlendirilişi ve onun dil vasıtasıyla yayılması; virüsün yaşamının bir sonraki adımı oluyor; çünkü bir şey kendisine bir öteki tarafından isim verilene kadar, “o şey” olmayı tamamlayamamıştır. Virüs isimlendirildiğindede, işte insan gibi bir şey olmaya, insaniyet kazanmaya başladı. İsmi etrafında ona bir kimlik atfedildi; ki böylece insan bilinci onunla, semboller ile kurduğu imajiner ilişkiyi ancak böyle kurabilecekti.
Virüse bir isim verilmesi –ki onun kendisine ne dediğini, ya da bir isim isteyip istemediğini dahi bilmiyoruz- onu bilinemezlik uzamından koparıp aldı ve oluşunu bilinirlik uzamında; kendi kimliği ile sınırladı. Böylece, -kimliğinin saptanabilir hale gelmesi ile- insan bilinci için ehemmiyet atfedebileceği; hatta atfetmesini zorunlu kılan bir uzama taşıdı ikametini. Ehemmiyet ancak; vücut bulduğu kimliği ile öteki için mühim olabilir; virüs için bir kimlik inşa edilmesi de, ona insaniyet kazandırdı.
Bir şeye, onunla ilişki kurmak için bir isim vermek; onu insana ya da insansı bir şeye/insan gibi bir şeye dönüştürmek için midir? Ya da onu kullanmak, kontrol etmek için mi? Peki kendimi korumak ve kontrolün bende olduğunu hissetmeyi sürdürebilmek için yarattığım şey ya beni kontrol etmeye başlarsa, bunu durdurabilir miyim?
Bir insan tarafından yaratılmış bir şey, giderek kanlı canlı bir insan olan şey, bir insanın gözettiği şeyleri gözetecek midir? Ya da insanı da kendisi ile aynı şey yaparak –zaten o da bir insan olduğu için- onu yeniden mi üretecektir?
Virüs sadece kimliği bir öteki tarafından tanındığında bir varlık haline gelebilirdi. Bu dilin işleyişi ile neredeyse aynı mantığı içeriyor; çünkü dil ancak nesne ile ilişkiler ve öteki ile etkileşim üzerinden işleyişini sürdürebilir. İlişki olmadığında dil de işlevini yitirir ve gereksizleşir. Etkileşim yoksa dile ihtiyaç da yoktur. Bir insan, bir diğeri ile etkileşime geçtiğinde dil devreye girer; bu etkileşim vasıtasıyla biri ötekini isimlendirir, onu temsil eden semboliği oluşturur.
Biyopolitika
Virüse de, bir insana nasıl yaklaşıyorsak öyle yaklaşıyoruz. Önce onu temsil etmesi için kendi yarattığımız bir sembol ve bir isim üzerinden; ama aynı zamanda birden fazla bedende aynı anda yaşayabilen bir beden olduğunu ilan ederek yaptık bunu. Bu, zihnimde benim bedenimin aynı zamanda bir başkasının; ya da ötekinin bedeni olabileceği ihtimalini oluşturuyor.
Tabii bu sadece imgelemimiz içerisinde olageliyor. Peki zihnim neden böyle bir şey yapıyor? Karşımdakinin kim olduğundan şüphelenmem için mi? Ya da böylece, kendi bedeni olmayan bir beden içinde; kendi bedenini saklayan ve onun gibi davranan bir şeyi görebilir mi olacağım?
Graham Medley -London School of Hygiene and Tropical Medicine’de Bulaşıcı Hastalık modellemesi profesörü- BBC’de yayımlanan demecinde bu sorulara –virüsün isimlendirilişine dair bir güç figürü/bir otorite olarak- şöyle bir cevap veriyor: Hastalık size bulaşmayacak şekilde davranmaya çalışmayın. Hastalık zaten sizde varmış gibi, başkalarına bulaştırmayacak şekilde davranmaya çalışın.
İnsan olup olmadığından şüphelendiğim için etkileşime geçmediğim, virüsün ben olarak, beni kapatmasıyla; zaten onunla başbaşa kaldım. Virüs ben olabilir. Kirli olduğumdan, hijyene dikkat etmediğimden ya da enfekte olduğumdan, hasta olduğumdan değil; olduğumu düşündüğüm şey olmayabileceğimin zihnimi rahatsız etmesinden dolayı bu böyle olacak; yani kendi kontrolümde olamayışımın ihtimali, bu ihtimalin gerçekleşmesinden ötürü kontrol edilmeyi arzulamamdan ötürü.
Şüphenin Olağanlığı
Tıpkı coronavirüs gibi kendi kendine, sadece kendinden ibaret olarak varlığını ve işleyişini idame ettirebilmesi dilin içerdiği boyutlarından birisi. Virüs de, tıpkı dil gibi; kendini yeniden ve yeniden üretip öteki, ötekinin ötekisi… ve nihayetinde ben olarak varolabilir mi; yani ölü bir şey. Bir başka deyişle, virüs ben ile bizzat ben olarak etkileşime geçebilir mi? Bu soruyu kaçırdıkça, dilin ölü ve durağan hareketi vasıtasıyla birbirimizle konuşup duruyoruz. Medyanın ürettiği söylemi virüsün yayılması gibi biz de yayıyoruz. Bu da dilin, bir şeyi yaratma ve bir şeyi öldürmeye dair gücünü kanıtlıyor. Bir kelime, nefes alıp veriş ile hayat bulur (tıpkı viral enfeksiyon gibi) ancak yazı, görülüp tekrar dile dönüştüğü sürecin başlatıcısı olarak; onu öldürür. Bir başka ifadesiyle, coronavirüsün kendisiyle asla karşılaşamayız; sadece semptomlarını gösterebiliriz, daha da kötüsü semptomlarını gösterme ihtimali, virüsün ben olduğuma ötekini ikna etmek için yeterli –yaşlıysam, kronik bir hastalığım varsa ya da sigara içiyorsam-. Tıpkı Azınlık Raporu’nda olduğu gibi, şüpheli olma ihtimalim bile beni suçlu (hasta) yapar. Ve artık bana yapılacak her şey kabul edilebilirdir; tecrit edilebilirim, kapatılabilirim ya da ölüme terkedilebilirim. Henüz ötekinin gözünde coronavirüs olmamış ben, bana zaten bunların yapılmasını ister.
Bilinçdışı ve Öteki, Alien, Coronavirüs
Coronavirüs ile hiç yüzyüze gelmedik, sadece dil içinde ona, zaten öncül olarak onu ötekinde, yabancı bir bedende görmeye bizi mecbur bırakan bir kimlik yarattık, bir “alien”ın dilini konuşan bir kimlik. Mesela, anlaşılır olmak adına; borsa, piyasa ve sayılar üzerinden düşünelim, sayılar/piyasa aynı zamanda bir dildir; kendi bilinçdışı, varsayımları ve bakış açıları olan bir dil. Piyasada fiyatlar baştan belirlenmiştir ve zaten kendi sınırlılığının ve belirlenmişliğinin bilinci etrafında inşa edilmişlerdir. Aynı şekilde, coronavirüs de artık, yüzeyin altında, bedenin içinde işleyen ve beden tarafından üretilen bir bilinçdışıdır (tıpkı dil gibi). Ve şimdi sadece ona bir kimlik atfetmiş ve kişileştirmiş olan ben tarafından görülebilir. Gerçek tehdit, belki de coronavirüsün kendisi kadar, bizim onu bir insan, kimliği olan ve vücut bulmuş bir insan yapmaya dair arzumuzdur.
Gündemin sıkıcılığı ve hayatın getirdiği dayanılmaz şartlardan dolayı olsa gerek uzun zamandır elim bir şey yazmaya, dert anlatmaya ve kendimi ifade etmeye yönelik bir kelime dahi yazmaya gitmedi. Anarşizm ve güncel meseleler hiç bile kimsenin derdi değildi ve benim de sıtkım sıyrılmıştı. Halen de aynı duygular içindeyim ve meramımı ya birkaç kişi ile ya da kendi içimde kendimle boğuşarak ve nefsimi dizginleyerek gidermeye çalışıyordum.
Taa ki Serkan Bayrak ve Çiğdem Bayrak ve örgütünün anarşizm adına yedikleri herzeleri duyuncaya kadar… Burada yazacaklarımdan sonra da coşkuyla yazacağım diyemiyorum. Aksine dediğim gibi sıtkım sıyrıldı.
Özellikle 12 Eylül Cuntası’ndan sonra otoriter fikriyatın baskın olduğu, liberteryanizm ve pasifizm kelimesinin bir hakaret olarak algılandığı bu topraklarda anarşizmin varlığı gerek marksist ve gerekse diğer otoriter düşünceler açısından görülmemesi ve dikkat çekilmemesi gereken küçük vaka olarak algılanıyordu.
Kendiliğinden ve yavaşça gelişen bir büyüme trendi ile ancak bugün bu kadar, bildiğimiz boyuta geldi. Daha önceleri düşünce ifade etmek ve bu düşünceleri yaymak adına ortaya çıkan küçük dergiler ve onun etrafındaki grup yapılanmaları küçük olmalarından dolayı da olsa gerek arada sırada ortaya çıkan otoriter kişiliklerin varlığı olsa dahi pek gelişme göstermemişlerdi. Her daim dağılma ve herkesin kendi mecrasında anarşizmini yaşama – olabildiğince – ya da düzen içinde olabildiğince var olma çabasıyla devam etmişti.
Bu arada içinde bulunduğumuz kimi tartışmalarda şiddet kullanma maksadıyla yola çıkan, toplantı basan ve yalanlar yayan ve bu konuda hiç de devletin yayın organlarından farklı olmayan yayınlar yapan anarşist aymazlar da oldu. Onları da bir tarafa bırakmadan yad etmiş olayım.
Bu gruplar içerisinde şahsi gözlemim olarak aktarabileceğim en temel problem, belki de sosyolojik bir vaka olarak da çalışılmış ve ifade edilmiş olan grup psikolojisi içerisinde ortaya çıkan otoriter kişilik ve tabi olan kişilikler arasındaki gerilimdir. Otoriter kişilik[1] gruba hareket etmek için tabi kişiliklere dinamizm kazandırırken tabii kişiliklerin kimi zaman ortaya çıkan egolarının harekete geçtiği anlarda itirazları bu dinamizmi daha da körüklemeye yarıyordu.
Dediğim gibi bu vaka adeta doğal ve bilinen bir olgu olarak normal kabul edilebilir ama normalleştirilemez. Nitekim gerilim de bu noktalarda başlıyordu. Kavgalar, gürültüler, kişiliklerin uyuşmaması, ego çekişmeleri ve dolayısıyla hırslar vb. vb.
Meselenin esasına gelirsek:
On yıldan fazla bir süredir ismini duymaya aşina olduğumuz ve kimilerince “aferin, güzel işler yapıyorlar” denerek onore edilen bir teşkilat DAF. Her daim içimizde ukde bırakan ismi ve kendi içine kapalı yapısı (aslında aleni bir konumlanışa sahip gibi görünüyor), sokaklarda ve mitinglerde gördüğümüz genç kitlesi ile Serkan ve Çiğdem ismi ile özdeşleşmiş teşkilatı ile anarşizm arasında bir illiyet bağı kurmak en azından benim açımdan her zaman zor olmuştu.
Dev-Yol gibi bir örgütlenmeden kopup anarşizm keşfederek bağımsız bir örgüte sahip olan gruplardan biri AGF idi sanırım. Bir diğeri de anarşistlerin devrimcisi olarak ortaya çıkan DAF. Zaten hep “EN” biri olmak amacıyla ortaya çıktıklarından o zaman kadar kendine anarşist diyenleri de aşarak ayrım noktasını devrimcilikle çizen bir örgüt olmuşlar. Bu arada doğrudan Dev-Yol’dan mı – aslında Dev-Yol diye bir şey de ortada yok idi ama bir şeyler var idi – AGF’den mi ya da AGF’nin isim değiştirmiş hali mi olduklarına dair bir fikrim yok.
Zaten “EN” olmaktan hareketle anarşizmlerinden çok şey kaybettikleri benim nazarımda varid idi fakat kendilerine anarşistiz demelerinden hareketle bunlar anarşist değil demek de ne benim ne de bir başkasının işiydi. Anarşist tarihe baktığımızda birçok provokatif örgütün ve kişinin var olduğu ve o tarihte yer aldığını zaten biliyoruz. Toplumsal mücadelelerin tam da böyle bir şey olduğu da zaten bilinmesi gereken bir şey…
Son günlerin olayı mürşidine bağlı ve hatta mürşidine Allah’tan daha fazla bağlı müridler topluluğu görünümü verdiği “müridlerinin” ifşası ile ortaya çıkan bu yapının içinde vuku bulmuş hadiseler oldu. Üzerine ölü toprağı serpilmiş bir hareketsizlikle var olduğunu bu vaka sayesinde fark ettiğimiz anarşistler ve anarşizme yakın kimseler ses verdiler.
Buradan anarşizmin genel hatları ile ne olduğu ve olmadığını anlatmak derdinde değilim fakat anarşizmin ne olmadığını ispatlayan bir yapı ile karşı karşıyayız. Bu yapı halen varlığını özeleştiri ve yeniden yapılanma adı altında devam ettiriyor.
Peki bu ifşalarda neler vardı.
– Serkan ve Çiğdem adı ile bildirilen şefler örgütte her şeyi belirleyen tek otorite imiş.
– Serkan ve Çiğdem bu yerlerinden dolayı bir hiyerarşi oluşturmuşlar ve bu hiyerarşideki kişilerin yerlerini de Serkan ve Çiğdem belirlemekte imiş.
– Bu ikili beğenmedikleri elemanlarını dövmekte, taciz etmekte, varlıklarına el koymakta, geceleri uyutmamakta ve adeta işkence etmekteler imiş ve bu konuda tamamen keyfi davranmaktalarmış.
– Bu ikili örgüte dahil olan insanların mal varlıklarına el koymakta, borçlandırmakta ve kendilerine hizmet etmek maksadıyla kullanmakta yani dayanışma ve kardeşlik duygularını sömürmekte imiş.
– Grubun sahip olduğu kafelerde insanları angarya usulü çalıştırmakta ve kafelerin gelir ve giderlerini hiç kimseye hesap vermeden harcamakta imişler (Tabi bu arada yurt dışında anarşist ve anti-otoriter kuruluşlardan gelmiş olabilecek yardımları da düşünmeden edemiyorum).
Ben 12 Eylül öncesi dönemde Stalinist ve Maoist bir örgüt içerisinde yer almış biri olarak şunu söyleyebilirim. Böyle bir örgütlenme ve ilişki biçimlerine hiçbir yerde rastlamadım. Duymadım da.
“Anarşistlerden” ya da kendine anarşist diyen insanlardan oluşan bir örgütten bahsediyoruz! Yani özgürlükçü insanlardan, tahakküm ve otoritenin olmadığı bir dünya için mücadele eden ve bunu bugünden, ilişkilerimizden başlayarak yok etmeye çalışan ve sistemin tüm tahakküm aygıtlarının ve ideolojisinin dışına çıkıp başka ilişkilerle yeni bir yaşamı kurmak amacında olan özgürlükçü insanlardan…
Yukarıda fiili olarak gerçekleştirilmiş kaba olarak anarşizmin hiçbir temel kriterine uymayan bir yapı görmüyor muyuz? Neydi onlar: anti-hiyerarşik, anti-otoriter, dayanışma ve kardeşlik üzerine kurulmuş, şiddet karşıtı olmak vb.
Buna anarşist diyen herkes bu örgütle yoluna devam edebilir. Bizi de ilgilendirmez.
Sorgulanması gereken Serkan ve Çiğdem değil sadece. Bu ilişkileri görüp de orada bugüne kadar duran ve hatta durmaya devam eden. Bugüne kadar en azından ifşayı gerçekleştirmeyen… Ayrılan ve sessiz olan anarşistler de kendini sorgulamalı. Etrafına bakmalı.
İfşalar ortaya çıktığında mırın kırın ederek ifşalara şüphe ile yaklaşma temayülü gösteren ve uzak duran kişi ve yapılar kendilerini sorgulamalı. Neyiz, ne oluyoruz demeli…
“Kol kırılır yen içinde kalır” sözünü benimseyen anarşistler bilinki bu söz tahakkümün sözüdür. Her şeyi açın. Dışarısı ve içerisi yok… Dışarısı olan sadece devlet ve tahakkümdür. Kendinizi çok yüksekte görüyorsanız bilinki varlığınız sadece ve sadece bir tektir kimseden ne bir artınız ne de bir eksiniz var. Kendinizi rahat hissettiğiniz kimlikler birer zincirdir, anarşizm dahil…
Bundan sonra neler yapılmalı ve ne yapmalı gibi bildiriler yazıp yayınlayan anarşist kişi ve gruplar… Çökmüş ve çürümüş bir örnek göz önünde iken ortaya çıkıp anarşizm ve anarşist ahlaktan dem vurmak hamasetten öte bir şey değil ve en iyisi siz değilsiniz. Kendinize ve benliğinize dönüp ahlak ve erdem sorgulaması yapınız.
Şahsi önerim şudur: Kendine anarşist diyen bu tip örgütleri dağıtın ya da içinde bulunduğunuz örgütleri terk edin.
Kısacası:
DAF ve Serkan Bayrak’ın liderliğindeki tüm örgütler kendilerini dağıtmalıdır. Ya da ona uygulanacak bir kampanya ile lağvedilmesi sağlanmalıdır.
Başka türlü temiz kalınması mümkün değil.
[1] Burada not etmem gerekiyor: Otoriter ve Tabi kişilik tanımı etken ve edilgen kişilik olarak da ayrıştırılabilir ve belki durumu ifade etmeye daha uygundur, emin değilim. Ama bir başka ifade ile Nefs yani benliğinin çeşitli seviyelerde topluluk içinde baskın kişilik olarak ortaya çıkana otoriter kişilik demek daha uygun olur. Bunun dereceleri kişinin yapısına ve kendi dünyasındaki hallerine göre değişir. Özellikle anarşist bir düşüncenin önerdiği kişilik “ne emreden ne itaat eden” olarak tarif edildiğinden durumun vehametinin böyle durumlarda vardığı merhale her zaman tartışmalı olur.
Harold Barclay’in “Efendisiz Halklar” kitabından sonra Türkçede yayınlanacak olan ikinci kitap ya da daha doğrusu kitapçığının yayınlanmasına başlayacağız. Kitapçığın daha iyi okunup anlaşılması için onbir bölüm halinde yayınlamaya karar verdik. Bu şekilde hem ifade edilen fikirlerin “yorulmadan” anlaşılması da sağlanır kanısında olduk.
Devlet ve devletin kökeni hakkında anarşist ve liberal teorilerden Marksist teorilere vb. ya da devletli devlet savunucularından liberterlere onlarca teori ileri sürülmüştür. Barclay’in bu eseri anarşist bir antropolog olarak devletin kökenine ilişkin bir iddiayı dile getirmekte ve geçmişte bir süreklilik içinde vuku bulmuş ve bugün ömrümüzü yiyen, ömrümüz üzerinde her türlü manipülasyonu döndürerek politika denen yönetme fenomeniyle bizleri de içine çeken ve kendi meşruiyetini bunun sayesinde sağlayan devlet meselesini bir nebze anlamak için önemlidir.
Eserin kimi iddialarını eleştirme temayülüm dahi oluşmuştur. Mesela Orta Asya’nın Kırsal Göçebeleri hakkındaki iddiaları kısmen eleştirilebilir gelmiştir bana. Ama eser esasen önemli ve devletin oluşumunu anlama çabasında açıklayıcıdır.
İyi okumalar
Alişan Şahin
İçindekiler
Devletin Oluşmasında
Kayda Değer Öğeler
Nüfus
Yerleşiklik
Bahçecilik/
Tarım
Yeniden Dağıtım
Askeri
Örgütlenme
Akrabalığın İkincil Derecede Önemli Hale Gelmesi
Ticaret
Mülkiyet ve Kaynakların
Denetimi
Hiyerarşik
Toplumsal Düzen
İdeoloji
Sonuç
[dropcap style=”dropcap_style1″ textcolor=”#ffffff” background=”#EA2323″ fontweight=”500″]D[/dropcap]evletin tohumları her insan toplumuna ekilidir. Fakat sadece bunların birkaç tanesi semeresini vermiştir. Devletlerin pek çoğu insanlara empoze edilerek yaratılmıştır ya da bir savunma aygıtı olarak zaten var olan devlet ile daha iyi bir etkileşime yönlendirilmişlerdir. Esas olarak eski zamana ait ya da yerli bir varlık olarak devletin nasıl ortaya çıktığını araştırmak bu bölümün amacıdır.
Öncelikle
eşitlikçi ve katmanlı toplumlar olarak ortaya çıkmış olarak devletin bu
tohumlarını ve neden olgunlaşmadıklarını ele alalım.
Devletin Oluşmasının Kayda Değer Öğeler
Herhangi bir
toplumsal olgunun çeşitli etmenlerin etkileşimi sonucu ortaya çıktığını bilmek
önemlidir. Tek nedensellik bir hata ve en iyisiyle açıklamaya dair en basit
teşebbüstür. Devletin kökenine dair teorilerin pek çoğu ki bazılarına aşağıda
değinilecek, devleti açıklamayı tek bir nedene indirgemeye çalışmışlardır. Bu
da diğer şeylerin önemini gözden kaçırmak anlamına gelir.
Ronald Cohen
şöyle yazmıştı: “Devletin biçimlenmesi
olgusunu açıklayan basit ve belirgin nedensel bir anlatım yoktur… Devletin
biçimlenmesi etkileşimin baca benzeri dizilişine benzer ki aksi halde siyasal
hiyerarşinin daha karmaşık seviyeleri ve ek olarak seçilen çözülmesi mümkün
olmayan çatışmalar yoluyla değişimi farklı belirleyicilerine yanıt veren devlet
öncesi düzenlemelerin bir çeşidine zorunlu kılınmıştır.”
Bu bir kere
başarıldığında ilk devlete doğru yakın bir biçim ortaya çıkar. Devlet öncesi
düzenler eğer durumlarında bir hiyerarşi var ise ve bazı seçkinler iktidarı ve
tahakkümü kurmaya ve ele geçirmeye
teşebbüs etmişler ise devlete doğru yol almaya çoktan koyulmuşlardır. böyle bir
teşebbüs başarılı olduğunda artık bir devlet vardır ya da başka bir biçimde
söylersek, seçkin bir şiddet kullanma yetkisi için kendisini bir tekel olarak
ileri sürüyorsa ve yasal yaptırımları kurumlaştırıyorsa devlet doğmuştur. Hiyerarşi
bir sürü etmenle örülür. Devletin oluşumunda önemli unsurlar o halde şunlardır:
1. Nüfus
2. Yerleşiklik
3. Bahçecilik/
Tarım
4. Yeniden
dağıtım
5. Askeri
örgütlenme
6. Akrabalığın İkincil Derecede Önemli Hale Gelmesi
Anakronizm Yunanca’da ἀνά ana, “karşı, ters, aleyhte, karşısında” ve χρόνος khronos “zaman” kelimelerinden teşekkül etmiş anlamı bir şeylerin düzenindeki kronolojik tutarsızlık, özellikle farklı zamanlarda gelenek ya da kişiler, olaylar, nesnelerin yan yana getirilmesi ve ilişkisiz şeyler arasında tutarsız zamansal bağlar kurulması anlamına geliyor.[1]
En fazla bilinen anakronizm örneği bir nesne, felsefi fikir, teknoloji, müzik biçimi ya da sözlü bir ifadenin varolduğu gerçek zamanının dışında konumlandırılmasıdır.
Anakronizm, herhangi bir olayın ya da varlığın içinde bulunduğu zaman dilimi (dönem) ile kronolojik açıdan uyumsuz olması anlamına geliyor. Özellikle edebiyat ve sanatta genellikle eserin geçtiği tarihi döneme ait olmayan varlıkları ve uygulamaları belirtmek için kullanılıyor.
Bir tarihi olayın veya olgunun ortaya çıktığı dönemi hakkında yanılma, dönemleri ve çağları birbirine karıştırma anlamına da gelir. Mesela, Malazgirt Savaşı’nda ateşli silahların kullanıldığını düşünmek, Şeyh Bedreddin’e Komünist demek, Osmanlı’nın kuruluşunun milli bir ruh ile Türk geleceğini inşa etmeyi savunmak, Ahilerin Türk (millet) olduğunu iddia etmek anakronizm örneğidir.
Anakronik kelimesi bu kavramın sıfat halidir. Örneğin anakronik düşünme veya anakronik yaklaşım şeklinde kullanılır. Anakronik kelimesi ayrıca “zamanı geçmiş”, “modası geçmiş” anlamında da kullanılabiliyor.
Anakronizmin kategorize edilebilir.
En fazla düşülen hatalardan biri, geçmişi o dönemde var olmayan bugünkü değer yargılarıyla, modern zamanlara ait yaklaşımlar ve kavramlarla değerlendirmek ve açıklamaktır. Buna olgusal anakronizm deniyor. Bu yanılgıya düşmemek için olaylar ve kişileri kendi tarihsel bağlamında, zamanının şartları, değer yargıları ve anlayışları çerçevesinde değerlendirmek gerekir. Bunu aşmak için hermenonitik yöntemden bahsetmek mümkündür. Bir felsefi yöntem olan hermenotikin de çeşitli biçimleri mevcuttur. Buna daha sonra değineceğim.
Olgusal anakronizm tarihsel olguların zamanıyla ilgili bir yanılgıyı ifade eder. Bir olgunun olmadığı bir tarihsel dönemde varmış gibi düşünülmesi ve yansıtılması anlamına geliyor. Genellikle bilgi hatası veya dikkatsizlik sebebiyle ortaya çıkmakta… İdeolojik saiklerle olgulara ve kişilere kasti bir analizde bulunmak da bu kategoriye giriyor.[2]
Dilsel anakronizm bir tarihsel dönemi, o dönem için geçerli olmayan tarihi kavramlarla açıklamaktır. Tarihi olayların anlatımında bu hataya sıklıkla düşülmektedir. Olaylar ve kişilerin kendi gerçek zamanlarıyla mekânlarından koparılıp incelenen çağ açısından hiçbir anlam taşımayan kavramsal bir çerçeveye oturtulmaya çalışılması pek çok tarih çalışmasında sıklıkla karşılaşılan bir durumdur. Özellikle modern dönemde ortaya çıkan kavramların çok daha eski dönemleri değerlendirmek için kullanılmasına sıklıkla rastlanmaktadır.[3] Mesela Gadamer’ın Adorno ve Horkheimer’i Hakikat ve Yöntem adlı eserinde, 14. dipnotta “Horkheimer ve Adorno bana göre “Aydınlanma’nın diyalektiği” analizlerinde haklıdırlar “burjuva” gibi sosyolojik kavramları Odysseus’a uygulamalarını bir tarihsel refleksiyon başarısızlığı olarak görüyorsam da…”[4] diyerek eleştirmesi böyle bir anakronizme işaret olarak okunabilir.
Benzer şekilde “Quentin Skinner, 1969’da yazdığı tesirli makalesiyle, anakronizmin belası olmuştu,” der Reidar Maliks ve devam eder:
“O siyasal fikirlere dair kullanışlı bir şeyler öğrenmek amacı ile siyasal düşünceler tarihine yaklaşan siyaset teorisyenlerini eleştirir. Tam tersine, daha fazla tarihsel bilgi elde etmek adına geçmiş olguları anlamaya çalışmamız gerektiğini iddia eder. Birincisi, daimi fikirler mevcut değildir; hakikaten, fikirler onlar ortaya çıktıkları belli bağlamlarda incelenmelidirler. O, hedefinin tarih vasıtasıyla bir bakış açısını projelendiren, geçmiş yazarları bu tutarlı doktrinle nasıl birebir uyum içinde olduğuyla sınıflandıran tarihçiler vasıtasıyla propagandası yapılan “doktrin miti” olarak açıklar. Örneğin, liberalizm, devletin sınırlandırılması ve bireysel özgürlüklerin evrensel özüne sahip olmak olarak görülmektedir ve bunun arkaplanında Plato’nun anti-liberal olduğu söylenmektedir fakat anakronizmin bu biçimi tarihsel bir metnin özgünlüğünü araştırmaktan bizi uzaklaştırır.”[5]
Yaklaşımsal anakronizm bir tarihi dönemin olay ve olgularının bu dönemde geçerli olmayan yaklaşım ve bakış açılarıyla açıklanmasıdır. Tarihsel olguların modern teoriler ışığında yorumlanması bu tip anakronik hatalara örnek olarak gösterilebilir.
Tarihçiler tarihi olguları açıklarken bazen yaşadıkları zamanın yaklaşımlarına, kavramlarına ve değerlerine başvurmaktadırlar. Ancak çoğu kez, tarihçinin yaşadığı dönemin anlam dünyası ve değerlendirme ölçütleri ilgili tarihi dönemden çok farklıdır. Tarihi olguların bu dönemde mevcut olmayan bir anlam çerçevesi içinde yorumlanması genellikle bugünün bakış açılarını geçmişe mal edilmesi sorununu doğurmaktadır. Bu açıdan anakronizm geçmişin temel özellikleriyle günümüzden farklı olduğunun göz ardı edilmesi sonucunda ortaya çıkmaktadır.[6]
Bazı durumlarda anakronizm tarih yazımının doğasından kaynaklanan, kaçınılması oldukça güç bir sorun şeklinde ortaya çıkabilir. Çünkü tarih yazımında bugün ile geçmiş arasında kaçınılamaz bir ilişki vardır. Tarih geçmişin bilgisidir ama bugünden itibaren oluşturulur. Dolayısıyla tarihçi kaçınılmaz bir biçimde retrospektif, yani bugünden geçmişe doğru giden bir bakışa sahiptir. Tarihçi tarihi bugün yazdığı için, tarihsel olgulara bakışı ister istemez bugünün şartlarından etkilenir. Dünün olaylarını bugünün penceresinden görür ve anlatır. Bu durumda, tarihçinin olayların algılanması ve yorumlanmasında kendini içinde bulunduğu zamanın anlam dünyasından tamamen soyutlaması imkânsız bir durumdur.
Bir anakronizm kasıtlı da yapılmış olabilir bir kasıt taşımamış da olabilir. Kasıtlı anakronizm çağdaş izleyicilere tarihsel bir dönemin daha iyi anlatılması için de kullanılmış olabilir. Komedi ya da izleyiciyi sarsmak için de kullanılabilen şekilleri de vardır. Kasti olmayan şekli ise bir yazar, sanatçı ya da oyuncunun farklı tarihsel süreçlerdeki teknoloji, giyim, adet, dillerin farklılıklarından haberdar olmamasından dolayı meydana gelir.
Kimi yazı ve sanat çalışmalarında siyaset, milliyetçilik ya da devrimcilik tercihleri gibi nedenlerle anakronizme sıklıkla rastlanmaktadır.
Selçuklu, Osmanlı Tarihi, yakın dönem Türkiye tarihi çalışmalarındaki tarih okumalarında karşılaştığımız esas anakronizm örneği milliyetçilik ideolojisinin Türklük ve Türkçülük olarak tüm tarih okumalarına sirayet etmiş olmasıdır. Ö. Lütfi Barkan ve F. Köprülü’den M. Bayram’a, N. Çağatay’a bu okumaları görmek mümkündür. Selçuklu tarihçisi O. Turan’ı hiç katmıyorum. Tüm bir tarih okuma literatürünü karıştırsak bunun çokluğu karşısında tarih yorumculuğunun aslında olmadığı hissine kapılabiliriz. Bunun yanında tarih okumasında anakronizmden mümkün mertebe kaçan önemli kalemlerin varlığına temas edilmelidir. Ve hatta bunu bizzat eleştiriye tabi tutan A. Yaşar Ocak’ı burada anmak yerinde olur.
İlk putkırıcı olarak anılmak elbette Hz. İbrahim’e nasib olmuştur. Fakat yeni zamanların putlarına işaret etmek ve bu putların yüzlerindeki örtüyü kaldırmak Nietzsche’nin felsefeden başlayıp teoloji ve psikolojiye kadar değişik alanlara nüfuz eden fikirlerine özgü olarak durmuştur. Her ne kadar Hristiyanlık üstüne yazdıklarında Budizmi daha makul bir din olarak işaret etse de İslamı da sevdiği ve Hafız üzerinden ona referanslar verdiği bilinen bir halidir. Put kırıcılığıyla Hz. İbrahim’in çizgisinin devamcısı olarak adlandırmak çok da yanlış olmaz.
Allah’ın insanlara yapma dediklerini zorbaca elde eden tiranlar, imparatorlar ve firavunlar bir yana insanlardan yetki aldığını zor ve rıza mekanizmasını kullanarak elde eden “demokratik” devlet te şirkin yüz değiştirmiş halidir. Monarşik ya da Cumhuriyet, tüm devletlerin tek temel özelliği Allah’a eş koşmaktır. Bunun için rıza yani onaylanma için yapmayacağı şey yoktur. Her türlü manipülasyon, yalan, gözboyama ve hatta hurafeyi kullanır. Kutsal metinleri, peygamberlerin hayatını ve yolunu bozar, kendine uygun hale getirir.
Öyle ya Nietzsche boşuna seslenmedi yıllar önce. “Yeni Put Üstüne” adını verdiği bölümde devletten bahseder:
“Devlet mi? O da ne? Peki! Şimdi bana kulak verin, size ulusların ölümünden söz açacağım.
…
Bütün soğuk canavarların en soğuğuna devlet denir. Soğuk soğuk yalan söyler o; ve ağzından şu yalan sürüne sürüne çıkar: ‘Ben, devlet, – ulusum ben.’”
“Yeryüzünde benden büyüğü yoktur: düzenleyen parmağıyım benTanrının” — böyle böğürür o canavar. Ve yalnız uzun kulaklılar ve kısa görüşlüler değildir diz çökenler!
…
“Devlet derim ona, herkesin ağı içtiği yere, iyilerin ve kötülerin: devlet, herkesin kendini yitirdiği yer, iyilerin ve kötülerin: devlet, herkesin ağır ağır kendi canına kıymasına ‘hayat” denen yer.
…
“Bana hepsi çılgın görünür bunların ve tırmanan maymun ve azgın görünür. Burnuma kötü kokar putları, o soğuk canavar: hepsi de kötü kokar burnuma, bu putperestlerin!
…
Orda, devletin b i t t i ğ i yerde, orda başlar gereksiz olmayan insan: orda başlar gerekli kişilerin türküsü, o eşsiz, o benzersiz ezgi.
Oraya, devletin b i t t i ğ i yere, —oraya bak, kardeşim! Görmüyor musun gökkuşağını ve köprülerini Üstinsanın?”[1]
Sadece en “inananlar” ve Allah’a en “sadık” olanlar değildir Devlete tapanlar. Devletin kötü olduğunu bilenler de bugün ona tapmaktadır. Devletin, tahakkümün ve kötülüğün kaynağı olduğunu bilenler dahi devlete tapmakta… Allah’ın yerini almak için her türlü yöntemi kullanan bu kötü canavar ruhları da esir almıştır.
“En iyimizi kendi şöleni için kızartan o eski putperestrahip, i ç i m i z d e barınır daha. Ah, kardeşlerim, ilk doğanlar nasıl kurban olmazlar!”[2]
Nietzsche adeta, aynen İbn Arabi’nin Fütühat-ı Mekkiye’de bahsettiği bir hadiste işaret edildiği gibi ‘ehl-i kitaba muhalefet edin’ sözünün gereği olarak davranmakta:
“ – ‘Peki sen’, dedi Zerdüşt, gezgin ve gölgeye, ‘sen kendine özgür ruh mu diyorsun, kendini özgür ruh mu sayıyorsun? Demek burda böyle putperestliğe ve papalığa giriyorsun ha?’”[3]
Deccal, Hristiyanlığa Lanet kitabında Hristiyanlığı putperestlik olarak algılar ve “ehl-i kitaba” muhalefet eder. Hz. İsa’yı değil, Hristiyanlığı ve onun uygulamalarını, Hz. İsa’nın –aynen Kur’an’ın yaptığı gibi – putlaştırılmasını eleştirir.
Mesela şurada:
“- Geri dönüyorum, Hristiyanlığın sahici tarihini anlatıyorum. – Daha ‘Hristiyanlık’ sözcüğü bile bir yanlış anlamadır – aslında, tek bir Hristiyan vardı, o da çarmıhta öldü. “Evangelium” çarmıhta öldü. O andan başlayarak “Evangelium” adını alan her şey, daha o anda, onun yaşadığının karşıtıydı: ‘kötü haber’di, bir dysangelium’du… yalnızca Hristiyanca bir pratik, çarmıhta ölenin yaşadığı gibi yaşanmış bir yaşam, Hristiyancadır…”[4]
Bundan sonra işleyen süreci ve aslında hiyerarşik örgütlenmesiyle Tanrı ve insan arasına giren rahip ve piskoposlarından ve papalarından oluşan kilisesiyle yalana ve puta dönüşen din ve din adamları ve resmi azizleriyle başka bir devlet örgütlenmesinin oluş ve yalanlarını anlatır. Hz. Muhammed’in İslam’ı değil – çünkü İslam Allah ile kul arasına bir aracı koymaz ve bu kesindir – ama İslam ülkelerindeki benzer kurumlar ve örgütlenmeler, hatta özellikle bugünün tarikatlarının esas olarak aldığı hale benzer şekilde bir tablo çizer Nietzsche.
“ – Çevreme bakıyorum: bir zamanlar ‘hakikat’ denen şeyin tek bir sözü bile kalmamış ortada, bir rahip ‘hakikat’ sözcüğünü daha ağzına bile alınca, dayanamaz hale geliyorum. Dürüstlükle en ufak alışverişi olan kişi, bugün bilmek zorundadır ki, bir Tanrıbilimci, bir rahip, bir papa, söylediği her tümceyle, yalnızca yanılıyor değil, yalan söylüyordur, – artık elinde de değildir, ‘masumca’, ‘cahilce’ yalan söylemek. Rahip de herkes gibi bilir artık ‘Tanrı’nın[5] olmadığını, ‘günahkar’ın, ‘kurtarıcı’nın olmadığını, – ‘özgür istem’in, ‘ahlaksal dünya düzeni’nin yalanlar olduğunu : – tinin içinde bulunduğu sıkıntı, derin kendini aşma gereksinimi, artık hiç kimsenin bunları bilmemesine izin vermiyor. Kilisenin bütün kavramlarının ne olduğu artık ortaya çıkmıştır, en berbat kalpazanlıklar oldukları, doğayı, doğal değerleri değersizleştirmek amacını taşıdıkları; rahibin kendisinin de ne olduğu ortada, en tehlikeli asalak türü, yaşamın sahici zehirli örümceği… Biliyoruz, vicdanımız biliyor bugün – , rahiplerin ve Kilise’nin bu korkunç buluşlarının değerinin ne olduğunu, neye yaradıklarını, nasıl, insanlığın iğrenç bir görünüm kazanabilmesine yol açan bu kendini aşağılama durumuna ulaşılmasını sağladıklarını… Herkes biliyor bunları: ve gene de her şey eskisi gibi duruyor.”[6]
Anlattığı ve itiraz ettiği puttur. Nietzsche, İsa’nın çarmıha gerilişini anlattıktan sonra ortaya çıkan dini ve sapmaları değişik şekillerde çürütme yoluna gider. Şöyle devam eder:
“- Ve o andan başlayarak saçma bir sorun çıktı ortaya : “Nasıl olabildi de Tanrı buna izinverdi?” Buna, küçük topluluğun çarpılmış aklı bir o kadar korkunç saçmalıkta bir yanıt buldu: Tanrı günahların bağışlanması için oğlunu kurban vermişti. Nasıl da tek bir vuruşta sonu gelmişti Evangelium’un! Suça karşılık kurban düşüncesi, hem de en iğrenç, en barbarca biçimiyle: suçlunun günahları için, suçsuzun kurban edilmesi! Ne denli tüyler ürpertici bir putataparlık!İsa, oysa, ‘suç’ kavramının kendisini yok etmişti.Tanrı ile insan arasındaki uçurumu yadsımış, tanrı ile insan arasındaki o birliği, kendi “iyi.Haber”i olarak yaşamıştı… Kendi ayrıcalığı olarak değil! – Artık adım adım, kurtarıcı tipine eklemeler yapıldı: Yargılama ve geri-dönüş öğretisi, bir kurban ölümü olarak ölüm öğretisi, diriliş öğretisi, ki bununla, bütün bir “kutsanmışlık” yerine de ölümden sonraki bir durum koyarak!… Paulus, bu yorumu, bu pespaye yorumu, o her zamanki hahamvari arlanmazlığıyla, şöyle mantıklaştırdı: « Eğer İsa ölüyken dirilmezse, o zaman inancımız boşunadır». —Ve bir seferde, Evangelium, yerine getirilemeyecek vaatlerin en aşağılığı, arlanmaz bir kişisel ölümsüzlük öğretisi haline geldi… Paulus ayrıca bunun bir ödül olacağını öğretti!”[7]
Son olarak ifade etmeliyim ki “ehl-i kitaba muhalefet” edilmesini söyleyen Hz. Muhammed bir bozuşmaya ve putlaştırmaya itirazını dile getirir. “Ehl-i kitap” içinde olanlar zamanında Hristiyanlar, Yahudiler olarak ifade edilirken bugün buna Müslümanlar da, ehl-i kitap olduğundan dolayı, dahil edilmek durumundadır.
Puta tapar gibi nesneye (mesela paraya), sakala, türbelere, önderlere, liderler ve özellikle devlete tapanlar; soyut kavramlar olan halk, millet, milliyetçilik ve benzeri kavramlara kutsiyet atfedenler; Hakikat ve Hak’tan başkasına – Hak ve hakikat yerine – Kur’an’da ifade edildiği gibi “malınız ve çocuklarınız bir fitnedir (sınavdır)” (Teğabün Suresi, 15. Ayet) – kendi putlarına biat edenler puta tapanlardır. Allah’a eş koşmaktadırlar.
Ve son olarak, ve tekrar, bu ve yeni putları yıkmak gerekir. İçimizde ve dünyamıza sireyet etmiş putları yıkma çabası dışımızda bize hükmeden putları yıkmak için en elzem olanıdır. Kendimizden başlayarak yıkmamız gereken putların yanında en büyük putu – tahakküm putunu – yıkmadan özgürleşemeyiz. En büyük putun görünen ve kendine ad vereni ise devlettir. Ve o devlet şirktir.
[1] F. Nietzsche, Böyle Buyurdu Zerdüşt, S. 64-68, T. Oflazoğlu Çevirisi, Bilgi Yayınevi, 1964 (Vurgular bana ait)
[2] F. Nietzsche, Böyle Buyurdu Zerdüşt, S. 218, T. Oflazoğlu Çevirisi, Bilgi Yayınevi, 1964 (Vurgular bana ait)
[3] F. Nietzsche, Böyle Buyurdu Zerdüşt, S. 337, T. Oflazoğlu Çevirisi, Bilgi Yayınevi, 1964
[4] Deccal, Hristiyanlığa Lanet, F. Nietzsche, Çev. Oruç Aruoba, S. 25 (Vurgular bana ait)
[5]“artık ‘Tanrı’nın olmadığı” şeklindeki ifade ve moda tabirle kullanılan “Tanrı öldü” cümlesini Nietzsche’nin özellikle din adamları ve “köle ahlağına” sahip olanların dünyasında çirkeflik ve yalanlara karşı bir yanıt olarak okuyorum. Oysa onun hem dili ve özellikle “Böyle Buyurdu Zerdüşt” kitabı adeta bir kutsal metin diline sahiptir. Tanrı’nın insanlar tarafından öldürüldüğü iddiası Tanrı’nın varolmadığı iddiası değildir. Böyle bir iddia ispatı gerektirir ki Nietzsche buna girmez. Böyle bir iddiası yoktur. Kendisinin son mektuplarından birini “Çarmıha Gerilen Dianisos” olarak imzalaması da Hz. İsa’ya dair sevgisinin ifadesidir.
[6] Deccal, Hristiyanlığa Lanet, F. Nietzsche, Çev. Oruç Aruoba, S. 24
[7] Deccal, Hristiyanlığa Lanet, F. Nietzsche, Çev. Oruç Aruoba, S. 25
Melâmet ve Melâmetîlere ilişkin hemen hemen en eski eserlerden biri olan “Melâmetiyye Risâlesi” kendisinin de Melâmi olduğu söylenen es-Sülemi’ye aittir. Bu eseri internet ortamlarında bulabilmeniz mümkün. Bu çeviriyi Ergün Öztürk’ün “Ebû Abdurrahman Es-Sülemî ve‘El-Melâmetiyye’ Adlı Risâlesi Çerçevesinde Melâmetîlik ve İlkeleri” adlı yüksek lisans tezinden alarak yayınlıyoruz. Melâmilik üzerine yayınlanmış birçok makaleye ek ve referans olarak okuyucunun dikkatine sunmak adına buraya koyuyoruz.
Sülemî Tarafından Kaydedildiği Şekliyle Melametiyenin 45 Prensibi[1]
Onlar ibadetleri izhar etmeyi şirk, batıni açığa vurmayı da irtidat sayar.
Onlar, kendilerine lütuf olarak verilen şeyleri kabul etmeyip, (nefsi aşağılamak için) onu boyun eğerek talep ederler. Zira onlara göre kullukta şöhrete yer yoktur.
Onlar insanların haklarını sahiplerine verir ve fakat kendi hakları peşinde koşmazlar.
Onlar, dünya malına düşkün kişiye, sahip olduğu mal ve serveti harcayarak nefsi baskı altına almak suretiyle onu zor durumda bırakmayı tavsiye eder. Eğer böyle yaparlarsa o zaman nefs, yapılan cömertlikten de kendine pay çıkaramayacaktır.
Onlar halkın kendi salih amel ve mistik deneyimlerinden haberdar olmaları halinin övgüden çok küçümsenme konusu olacağına inanır.
Onlar kendilerine eziyet edenlere yumuşak davranır, onlara karşı saygıyı yitirmezler, boyun eğerler, bu insanları yaptıklarından ötürü mazur görürler. Onlar kibar davranır ve insanlara kendilerine davranıldığı tarzda karşılık vermezler.
Onlar nefsi, ister karşılık versin, ister yüz çevirsin, ister itaat etsin, isterse de isyan etsin her durumda sürekli itham eder. Nitekim nefsten biraz olsun duyulan memnuniyet kesinlikle ona meyletmek demektir.
Onlar nefsin kibirlenmesini, insanı aldanmaya sürükleyecek bir husus olarak görür. O nedenle nefs titizlikle gözetim altında tutulmalıdır.
Onlar insanların arasında iken daha ziyade basit ve sıradan şeyler yaparak gerçek hallerini gizler; zahir ve batındaki huzurlarını koruyabilmek için insanların kendilerini kınamalarını arzu ederler ve yaşadıkları cem halinden ziyade Allah’tan uzak olduklarını göstermeye çalışırlar.
Onlar dini emirleri yerine getirmekten lezzet almaya karşıdır çünkü bunun ruhu öldüreceğini düşünürler.
Onlar, Allah’ın kendilerine verdiği emanetleri yüceltir, kendilerinden kaynaklanan amelleri ise küçük görürler.
Onlar, “Allah, müminlerden canlarını ve mallarını cennet karşılığında satın almıştır.” (Tevbe, 9: 111) ayetinde geçtiği gibi, canlarının kendilerine ait olmayıp, Allah’ın satın aldığını ifade eden bu ilkeyi benimsemişlerdir.
Onlar, bilginin nihai amacının Allah’ın iyi, nefslerinin ise kötü olduğunu düşünmek olduğunu savunur.
Onlar, bir üstadın eğitiminde olmayı ve marifet ve ahvale dair tüm konuları onun rehberliğinde araştırmayı gerekli görmektedir.
Onlar, nefsin hoş gördüğü ve kendisine bir değer atfettiği amelleri batıl ve değersiz görür; tenhada ve görünmeden yapılan amelleri makbul sayarlar.
Onlar nefslerini kusurlu ve halkı içinde bulunduğu durumdan dolayı mazur görmektedir.
Onlar hüsn-ü edeb ile vakti halka karşı koruyarak ve zahir olan hallerini gizleyerek kalbi tamamen Allah ile meşgul etmek gerektiğini savunur.
Onlar kulluğun temelinde iki kusur olduğunu iddia eder: Sadece Allah’a muhtaç olma hali ve Hz. Peygamber’i en güzel şekilde örnek edinmek.
Onlar, nefsi düşman edinme ve ondan asla razı olmama gereğine inanır.
Onlar kişinin amelleriyle övünmesinin çok bayağı ve boş kuruntudan ibaret olduğuna inanır. Zira kendisine ödünç olarak bulunan bir şeyle nasıl övünülebilir ki?
Onlar ilim hakkında konuşmayı, onunla övünmeyi ve ehli olmayana Allah’ın sırlarını açıklamayı terk etmek gerektiğine inanır.
Onlar sema esnasında musiki dinlemeye, sadece kişinin (Allah’a olan) hürmetini artırmak için ve o kişi sema esnasında yalnız bir haldeyse buna izin verilebileceğini savunur.
Onlar fakrın sadece Allah tarafından bilinen bir sır olduğuna inanır. Onlara göre kişinin fakrını izhar etmesi ve bu konuda kardeşlerinden ayrılması sayıca çok olan yoksulların derecesine düşmesi demektir.
Onlar, halktan farklı bir kıyafet giymemek ve dış görünüş itibarıyla onlara benzemek gerektiğini benimser.
Onlar diğer insanların kusurlarıyla ilgilenmemeyi esas olarak kabul eder. Çünkü onlar sadece kendileriyle meşguldür. Onlar nefsin kusurlarına karşı teyakkuzda olmak ve nefsi ıslah etmeye çalışmak gerekliliğinin üzerinde durur.
Onlar başkasına bir şey veren kişinin, verdiği şeye bir değer atfetmemesini benimser. Çünkü bunu o kişiye veren Allah’tır ve veren kişi onu hak sahibine vermektedir.
Onlar, ancak cahil bir kulun, yapmış olduğu fiilin ve salih amelin, kendisine Allah’ın ihsanını elde etmeye hak kazandırdığını düşünebileceğine inanır. Onlara göre, marifet makamına ulaşmak, Allah’tan gelen her ihsanın kendi kazanımının bir gereği olmayarak geldiğini bilmekle mümkün olur.
Onlar kişinin, kardeşinin ayıbını açığa çıkmadıkça görmemesi gerektiğine inanır.
Onlar, Allah’ın, ne onun ve ne de halk nazarında bir makam ve varlık edinmemiş kişiden ve zor durumda olandan başkasının edeceği duaya karşılık vermeyeceğine inanır. O zaman kişi salih amel ve manevi tecrübelerine güvenerek değil, boyun eğerek ve acz içinde Allah’a yönelir; onun Rabb’ine dönüşü mal mülk ve mistik tecrübe gibi her şeyden arınmış bir dönüştür. İşte o zaman onun duası makbuldür ve bu duanın kabul olması umulur.
Onlar, (Allah’ın rahmetinin bir tezahürü olan) gaflet halinin, vaktini mücahedeyle geçirenlerin hakkı olduğuna inanır.
Onlar, dünyevi işlere dalmanın insanın ahiretini kaybetmesine neden olacağını; kaderin gidişatına uymanınsa ahiret mutluluğuna işaret ettiğini benimser.
Onlar hizmet edilmeyi, hürmet görmeyi ve insanların, kendilerine değer vermesini hoş görmez. Onlara göre bu şeyler kölelerin değil, özgürlerin hak ettiği hususlardır.
Onlar, müminin firâset konusunda temkinli olması ve asla firâset iddiasında bulunmaması gerektiğini savunur.
Onlar müminin, kardeşlerine gece bir aydınlık, gündüz de bir asa olması gerektiğine inanır.
Onlar, ilmi çok olan kişinin amelini az, ilmi az olanın da amelini çok gördüğünü düşünür. Bunun anlamını Ebû Hafs Haddâd’a soran Ebû Osman Hîrî ondan şu cevabı almıştır: İlmi çok olan kişi, ameli çok olsa bile bunları kifayetsiz gördüğünden az olarak kabul eder. İlmi az olan kişiyse yetersizliğini ve eksikliklerini göremediğinden az olan amelini bile çok değerli kabul eder.
Onlar, kulağın işitmesinin, gözün müşahedesine üstün gelemeyeceğini savunur. Yani, insanın nefsi hakkında işittiği övgü, nefsine dair bildiği ve gördüğü kusurlarını ve onun afetlerini örtmemesi gerekir.
Onlar, ilim ve işaretlerin incelikleri hakkında konuşmak, bu tür hususlara fazla girmemek ve fakat bu konularda emir ve nehiy sınırlarını gözetmek gerektiğini benimser.
Onlar tevekkülü, (ameli) sadece Allah’ın görmesi, (rızkın ondan) beklenmesi ve (nefisle mücadelede onun) yardımcı olması anlamında yorumlar.
Onlar, keramet ve harikaların ifşa edilmemesi gerektiğini kabul eder. Zira onlara göre bu, istidraç ve Allah yolundan ayıran hileler olarak değerlendirilir.
Onlar sema, zikir ve ilim meclislerinde musiki dinlerken ağlamayı terk etmek gerektiğine inanır. Ebû Bekir el-Vâsıtî der ki: “Ağlamadan aldığın lezzet, ağlamanın karşılığıdır.” Ebû Osman Hîrî ise bu görüşe karşı çıkarak, hüznü artıracak olan ağlamaya müsamahayla bakmıştır: “Ağlamak insanı yatıştırırsa buna izin verilebilir. Ancak ruhu eriten ve vücudu harap eden bir ağlama ise bu onun dışındadır.”
Onlar, kişinin ölüm gününde evinin, hayatı boyunca yaşadığı ve benimsediği fakr halini yansıtması gerektiğini düşünür. Bu nedenle onun evi, öldüğü zaman önceki fakirlerin durumu gibi olmalıdır.
Onlar, mahlûkattan birisine yönelerek onlardan yardım istememeyi benimser. Çünkü belki kendisine başvurulan kişi de ihtiyaç içindedir hatta o, senin bilmediğin ve daha önemli bir ihtiyaç hali içerisinde olabilir.
Onlar, dualarından biri kabul olununca, bunun kendilerinin aldanmasına yol açabilecek bir hile olduğunu düşünerek, üzülüp endişeye kapılır.
Onlar, (başkasından gelen bir) rızkı, içinde zillet varsa kabul, izzet-i nefs varsa reddeder.
Onlar gerçek arkadaşlığı, kardeşine kendi malından bolca vermek, onun malına göz dikmemek, ona insaf etmek ve fakat ondan insaf beklememek, ona uymak, onun kendine uymasını istememek, onun verdiği sıkıntıya katlanmak, ona saygısız davranmamak, sana yaptığı az iyiliği çok görmek ve fakat ona yaptığın iyiliği azımsamak şeklinde tanımlar. Sülemî bu konuda verdiği malumatı, eğer bu devirde bir peygamberimiz olsaydı -ki bu ihtimal Muhammed’in kendisinin, peygamberlerin mührü olması itibarıyla imkânsız hale gelmiştir- o, büyük ihtimalle bir Melameti olurdu, anlamındaki bir iktibası ile bitirmektedir.
CONTENTS FOURIER!-OR, THE UTOPIAN POETICS . . . . . . . . . . 5 APPENDIX A: THE HYMN TO DAWN . • . . • . . . . . . . . . 23 APPENDIX B: THE 1000 FLOWER SERIES . • . . . . . . . . . 24 APPENDIX C: “HARMONICON, BY STEVEN TAYLOR • . . . 25 APPENDIX D: STEVEN PEARL ANDREWS • . • . . . . . . . . . 26 APPENDIX E: THEORY OF THE FOUR MOVEM ENTS . . . 27 MARX AND PROUDHON ESCAPE FROM THE NINETEENTH CENTURY . . . . . . . . . . . . . . . . 38 THE SHAMANIC TRACE . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 72 A NIETZSCHEAN Coup D’ETAT . . . . . . . . . . . . . . . . 143
Not: Son deneme olan “A NIETZSCHEAN Coup D’ETA” “Nietzscheci Darbe” adı ile sitemizde sekiz bölüm halinde Türkçeleştirilerek yayınlanmıştır. Bunun için aşağıdaki düğmeye tıklayın.
Melametiyenin kötülük problemine bakışı konusuna gelince, onların bu konuda Yeni Ahit’in bakışıyla tam bir uzlaşma içerisinde oldukları gözükmektedir. Esasen onlar her ne kadar doktrinlerini Kur’an ile delillendirmeye çalışsalar da bu konuda Sünni İslamdan büyük ölçüde ayrı düşündüklerini söylemek mümkündür.
Bu doktrin insanın nefsinin asi, cahil, riyakâr ve kendini beğenmiş bir özelliğe sahip olup, dolayısıyla tamamen kötü, güven duyulmaması ve kendisine karşı uyanık olunması gereken en önemli varlık olduğu öğretisine dayanmaktadır. Melametiler Kur’an’dan bu iddialarını destekleyecek beş ayet zikretmektedir:
Bu ayetlerin üçünde insanoğlunun yaratılışından beri aceleci, düşüncesiz ve huysuz (İsrâ, 17: 11, 18; Enbiyâ, 21: 3); 4. ayette de (Âdiyât, 100: 6) nankör (kenûd) olduğu belirtilmiştir. Ancak Melametiyenin asıl ehemmiyet verdiği ayet şudur: “Şüphesiz nefs kötülüğü emredicidir” (Yusuf, 12: 53). Bu, Melametiyenin doktrinlerini tam olarak dayandırabildikleri bir ayettir. Bu ayet aynı zamanda, onların taşıdıkları “Melamet” ismindeki muammayı da tarihçi Sülemî’nin bize aktardığı gibi açıklığa kavuşturmaktadır. Şöyle ki şayet Kur’an nefsi bu kadar kötü bir şekilde tanımlayarak olumsuz tasvirde bulunuyorsa, o zaman nefs kınanmayı hak etmiştir. İşte Melametiye ismi de buradan gelmiştir.
İnsanoğlunun bozguncu tabiatına dayalı Melamet doktrini dört ilkede ortaya konulmuştur. Şöyle ki yedinci ilkede, Melametilerin nefsi her durumda kınamaları ve onu itham etmeleri ve fakat çok nadiren ondan memnuniyet duymaları; sekizinci ilkede, nefsin kibirliliğinin şeytanın bir aldatması olduğu; benzer anlayışı vurgulayan on üçüncü ilkede, nefse karşı sû-i zann, Allah’a karşı ise hüsn-ü zan beslemek ve son olarak on dokuzuncu ilkede ise, insanın nefse daima düşman gözüyle bakıp, ondan asla razı olmaması üzerinde durulmaktadır.
İnsanın tasvir edildiği şekilde tümüyle günahkâr bir varlık oluşu anlayışı İsa’nın öğretisinde de aynıyla mevcuttur. Nitekim O, şöyle demektedir: “Sizler kötü olduğunuz halde.” (Matta, 7: 11). Buradaki “kötü” kelimesine dikkat edelim ve onun şu sözüne bakalım: “İyilik için neden bana soruyorsun ki? İyi olan sadece Allah’tır” (Matta, 19: 17).
Şimdi, Melameti doktrininin ortaya koyduğu insan anlayışını ayrıntılı bir şekilde ele almaya çalışalım. Yani, Melametiyenin insan tasviri nedir? Başka bir ifadeyle insanın nasıl bir batıni vechesi vardır?
Melametiye insanı, birbirinden ayrı dört bölüme ayırmaktadır ve bu bölümler aşağıya doğru alçalan bir yapıdadır. En üstte bulunan ruh, hayatın kaynağıdır. Bu bölüme ulaşmak için, her Sufinin nihai hedefi olan Allah ile cem’ halini yaşamak gereklidir. Bu tırmanış uzun, yorucudur ve fakat sonu mutluluktur. Bundan sonra, Melametilerin sırr diye isimlendirdiği bölüm, insanın manevi bir cevheri olup, ahlaki davranışlarının kaynağıdır. Bu, ruhtan daha aşağı bir derece olmakla birlikte bu mertebede ilahi sırlara vakıf olmak mümkündür. Melametilere göre sırrın daha aşağı mertebesinde kalb bulunur ki bu, insan duyarlılığının ve bilginin merkezidir. Bu manevi aşamaya gelen kişi için, kendisini Allah ile bir görme gibi bir risk hali söz konusudur. Son olarak, en alt bölümde de şeytanın oyuncağı, kötülüklerin kaynağı, aşağı bir mahluk olan nefs bulunmaktadır. Melameti doktrininde insan ya yukarıya ya da aşağıların aşağısına doğru bir seyir izlemektedir.
Sülemî’nin anılan eserinde, meşhur Sufi Ebû Yezîd el-Bistâmî (ö. 875) tarafından tecrübe edilen bir rivayet vardır. Buna göre o, on iki yıl nefsinin demircisi olmuş, beş yıldan fazla onunla mücadele etmiş, tam bir yıl nefsinden kalbine geçecek bir yol açmaya çalışmış, ardından beline manevi terakkisine engel olan bir zünnarın bağlı olduğunu fark etmiş, beş yıl da bu zünnardan kurtulmak için çabalamış, bütün bu bağlardan kurtulduğu zaman da insanların çoğunun ölü olduğunu görmüş ve Allahu Ekber diyerek onların cenaze namazını kılmıştır.
Burada, Kur’an’da dünyaya aldananların manen ölü olup ve fakat kendilerinin bu durumdan habersiz olduklarını belirten ayetin açık bir yansıması vardır: “Onlar ölüdür, diri değillerdir. Ne zaman dirileceklerini de bilmezler” (Nahl, 16: 21). İncil’de de İsa’nın, “Ölüleri bırak, kendi ölülerini gömsünler,” (Matta, 8: 22) sözü de bu meyandadır.
Melametiler, batıni yapılarını sözü edilen bu terimlerle tanımlamaktadır. Buna göre en tepede batıni vecd halinin en kâmil noktası bulunur. Onun altında insanın manevi cevherinin yer aldığı alan vardır ki bu alanın, ruhun sırlarını ifşa etmesi riyaya kapı açmaktadır. Bu alanın da altında yer alan kalbin söz konusu manevi cevheri açığa çıkarması kişiyi şirke sürüklemektedir. En aşağı düzeyde bulunan nefs ise rüzgârın çöple oynadığı gibi insanın bütün maneviyatını kaybetmesi için uğraşır durur.
Melametiye, nefsin bütün karakteristikleri içinde riyaya karşı özel bir tavır belirlemiştir. Melametilerin ilkelerinde, ibadet, salih amel, ilim, fakr, onların vecd hallerine ilişkin ve Allah ile aralarındaki özel durumları gibi eylemlerin teşhirine karşı çıkan çok sayıda esas mevcuttur ve bütün bu eylemler gizlenmeli ve (kişiye manevi ihsanlar kazandıracağı düşüncesine kapılmamak için) kesinlikle önemsenmemelidir.
Son derece mütevazı olan bu tutum, genel bir prensibe dayanarak kanıtlanmak istenmektedir ki o da, insan tarafından yapılan hiçbir eylemin gerçekte kendisine ait olmayıp o eylemin kaynağının Allah’ın o kişiye verdiği kudreti olduğudur.
Bildiğimiz kadarıyla İsa da aynı şekilde riya konusuna yukarıda anıldığı derecede ciddiyetle eğilmektedir. Sözgelimi o, “Sakının, insanlara salahınızı onların önünde göstermek için yapmayın… Sadaka verdiğin zaman ikiyüzlü adamların yaptıkları gibi borularla ilan etme… Dua ettiğiniz zaman insanların kendilerini görmelerini isteyen ikiyüzlüler gibi etmeyin. Oruç tuttuğunuz zaman ikiyüzlüler gibi surat asmayın,” (Matta, 6: 1, 2, 5, 16) demiştir.
Biz benzeri görüşleri Melametiye ilkelerinde de görmekteyiz. Örneğin onların ilk prensibi, ibadetleri ve batıni halleri ifşa etmeye çalışmanın şirk olduğudur. Ayrıca riyaya ve yersiz gösterişe karşı serdedilen ve fakrın bir sır olarak kalmasını ifade eden 23., eski kıyafetler giyerek dikkat çekmekten sakınmak gerektiğini belirten 24. ve son olarak salih amellerin dikkat çekmeden yapılmasını öğütleyen 26. ilke gibi buyruklar da mevcuttur.
Bu çalışmada Melametiyenin ahlaki ve batıni temeline dair genel bir çerçeve sunmaya çalıştım. Okuyucunun bu ilkelerin Dağdaki Vaaz ile birtakım net paralellikler arzettiği dikkatini çekecektir. Bu ilkeler, İsa’nın öğretilerinde olduğu gibi kesin ve kuru bir ahlaki kurallar bütünü olmadığı gibi, kapsamlı bir felsefi sistem de ortaya koymamaktadır. Onların sistemlerinde tümüyle takdire değer olan şey, İslami kurallarla ilgili ileri derecede zahire takılıp kalmaya karşı bir tepkinin temsilcisi olmalarıdır. Esasen Melametilerin bu tarz davranışları oldukça az olup, onlar dinin zahirine önem vermekte ve şeriatın hükümlerine uyma konusunda titizlik göstermektedir.
İsa gibi Melametiye de insanın aşağılık tabiatını ve günaha saplanmış özünü kavramıştır. Onların tüm sistemleri bu özü düzeltmeye ve insanı yeniden yapılandırmaya yöneliktir.
Bununla birlikte son derece hayati bir farklılık da mevcuttur. Gördüğümüz kadarıyla İsa, Allah’ın timsalinde bir insan ihya etmeyi amaçlamıştır: “Semavi babanız kâmil olduğu gibi siz de kâmil olun.” (Matta, 5: 48)
Yine o, doğruluk ve huzurun egemen olduğu bir hükümranlık, başka bir ifadeyle dünyada cenneti kurmayı amaçlamıştır: “Fakat önce onun melekûtunu ve salahını arayın ve bütün bu şeyler size artırılacaktır.” (Matta, 6: 33)
Melametiye havas için ideal bir ahlak ve manevi hayat sunmaktadır. Onların en büyük amaçları tevhid ve cem’ haline ulaşmaktır. Esasen, onlar kendi halleriyle meşgul olmakla, sadece sözünü ettiğimiz ulemadan değil aynı zamanda diğer Sufilerden de ayrı azınlık bir kitle durumundadır. Bununla birlikte onların ahlak anlayışları Dağdaki Vaaz’a büyük ölçüde yakın olsa da kitlelere bir mesaj sunmaması açısından farklılık arzetmektedir. Nitekim onlar sadece kendilerini kurtarmayla ilgilenmektedir.
Son olarak Melametiyenihai amacını Allah’ta fani olmak ve cem’ makamına ulaşmak şeklinde belirlemiştir. Onlar Allah aşkı konusunda hiçbir şey söylemeseler bile İsa’nın ikinci büyük emri diye adlandırdığı ilkeye oldukça yakın düşünmektedir: Komşunu kendin gibi seveceksin.[1]
Bu çalışmanın konusu, zühdî, vecdi ve tasavvufi hayatın tümü olmayıp, ilgili kavramın tahlilini ileride yapacağımız Melametiye ismiyle bilinen zümredir.
Cambridgeli meşhur oryantalist Prof. Arberry’nin Melametiye hakkındaki ifadeleri çoğunlukla eleştirel bir tarzdadır. O, Melametileri “kendinden geçmiş Sufiler” olarak isimlendirirerek anılan hareketi “müfrit çatışmacılık” şeklinde tanımlamaktadır. Başka bir ifadeyle Arberry, Melametileri hukuku ve yerleşik düzeni kendilerine göre bir yana atmakla itham etmektedir. Ben bu ithamın kısmen haksız olduğu kanaatindeyim. Eğer konunun üzerine biraz eğilinse, söz konusu durumun bu hareketin yozlaşmasının hemen akabinde vaki olduğu görülürdü. Şu da var ki son aşamada Melametiler kendilerinin küçümsenmelerini ve insanlar tarafından hor görülmelerini sağlayacak bir koz vermek için şeriatı ihlal etmiştir.
Arberry’nin Melameti hareketle ilgili tasvirlerine dönecek olursak o, bu sıra dışı mezhep, Allah’a kulluğun en iyi şekilde, hakir görülmek suretiyle icra edilebileceğini kabul eder ve ona göre bu hakirliği benimseyen Sufinin ehlullah olduğu düşünülür.[1]
Arberry Melamet ehlini “kendinden geçmiş Sufiler” olarak isimlendirmektedir. Ayrıca, bilebildiğimiz kadarıyla Roma Valisi Festus,[2] Aziz Pavlus[3] hakkında, “Bu adam delidir,” demiş, Hoşea[4] zamanında da insanlar, “Bu peygamber akılsız ve bu ruh adamı delidir,”demişlerdi (Hoşea, 9: 7).
I
Melametiler kimdir? Onlar bu ismi nereden almışlardır? Bu izah edilmesi güç bir kelimedir. Kelimenin kökü, “kınama” anlamındaki lâme’dir. Peki, kınayacak olan kimdir? Bu hükme kim varacaktır? Ve bu kınama arzusunun sebebi nedir?
Melametilerin, başkaları hakkında bir yargılamada bulunduklarına işaret eden bir bilgiye sahip değiliz. Kaldı ki bu, onların prensiplerine de aykırıdır. Onlara göre birini kınamak kesinlikle yanlıştır. Bununla birlikte, onların bu ismi daima kendi nefislerini kınamaları ve ona karşı sürekli uyanık durmaları nedeniyle almış olmaları daha büyük bir olasılıktır. Zira nefs, Melametilerin en büyük düşmanı olup, onu kınamaları ve daima kendisine karşı teyakkuzda bulunmaları gereken bir objedir. Başka bir ifadeyle Melametilik, kişinin kendine dönük merkezli bir ekoldür. Çünkü Melamet ehli, içe dönük, daha ziyade kendisini eleştiren, hataları nedeniyle nefislerine karşı daima tetikte duran kimseler olup; onlara göre nefs, ne pahasına olursa olsun kontrol altına alınmalı, aşağılanmalı ve horlanmalıdır. Çünkü nefs, kurnaz bir mahlûktur; üstelik insanı tuzağa düşürmek ve onu yoldan çıkarmak arayışındadır. O nedenledir ki, sürekli gözetim altında tutulmalıdır. Kısaca, kişinin bütün kaygıları, başka insanların değil, kendi kusurları olmalıdır.
Melametiye ile ilgili bize bilgi veren temel kaynağımız, 11. yüzyılda yaşamış olan ve 1021’de vefat eden Nişaburlu Arap yazar Ebu Abdurrahman es-Sülemî’dir. Sülemî ilim ve hal erbabını üç grupta değerlendirmektedir.[5] Birinci grup, hükümleri bilen, onları toplamak, muhafaza etmek ve yaymakla meşgul olan şeriat âlimleri, fakihlerdir. Onlar, havasa ait gizli ve özel bilgilerden ziyade, zahiri bilgilerle meşgul olan ve Sülemî’nin “zahir uleması” şeklinde isimlendirdiği âlimlerdir. Bununla birlikte anılan grup, kendilerini Kur’an ve sünnetle meşgul olmaya adamış ve esasen “ulema” diye bilinen kimselerden oluşmaktadır. İkinci grup, Sülemî’nin “marifet ehli” ve “havâs” diye isimlendirdiği kimseler olup, Allah onlara kendini bilme yeteneğini vermiştir. Onlar halkın uğraşılarından kendilerini soyutlamış ve kendilerini sadece Allah’a ve onun emirlerine adamıştır. Onların dünyaya düşkünlükleri de yoktur. Temel gayeleri sadece, kendilerini işlerin aslına nüfuz edebilme gücüyle donatan, onlara lütuflarda bulunan Allah’tır. Bu “seçkin” insanlar, batıni sırlara vakıf olsalar bile yine de zahirde dinin gereklerini harfiyen yerine getirmektedir. Sülemî’nin sözünü ettiği üçüncü ve en seçkin grup ise Melametilerdir. Bunlar, Allah’ın özel lütfuna muhatap olmuş ve onunla birlik halindedir. Aşkın bir varlığa inanan Müslümanlara nazaran bu anlayış, oldukça belirgin bir farklılık olup, böylesi bir yüceltme tamamen İslam dışıdır.
Sülemî, Allah ile birlik fikri üzerinde önemle durmaktadır. O, Melametilerinilahi varlığı müşahedeyi ve birlik halini yaşamayı önemsediklerini söylemektedir. Ona göre Melametilerinbatınları Allah ile mahremiyet ve kurbiyet arzederken, zahirlerinde dinin gereklerini yerine getirmektedir. Yani onların yaşantıları iki düzeyde gerçekleşmektedir. Esasen Sülemî, onları her iki düzeyin niteliklerine en iyi şekilde sahip olmakla tanımlamaktadır. Şöyle ki Melametiler zahirde dinin gereklerini yerine getirmekte ve fakat batınlarında Allah ile olağandışı imtiyazlı bir birliktelik halini yaşamaktadır. Sülemî’nin Melametilere dair bu apolojist tavrı oldukça dikkat çekici bir durumdur. Oysaki Arberry, Melametileri dinin gereklerine riayet etmemekle, başka bir ifadeyle çatışmacılıkla itham etmektedir. Buna karşı Sülemî de onların zahir ve batın şeklinde iki düzeyde yaşantıları olduğunu, ikisi arasında bir bağlantının ve çekişmenin olmadığını düşünmektedir.
Sülemî’ye göre Melametiyedini ve mistik tecrübenin zirvesine tam olarak ulaşmıştır. Zira onlar Sülemî’nin hayranı olduğu hususların zirvesini temsil etmektedir. Bu noktada, bu Sufi tarihçinin Kuşeyrî’nin (ö. 1074) hocası olduğunu hatırlamak da yerinde olacaktır.
Hakkında daha çok çalışmaya ve aydınlanmaya ihtiyaç duyulan Melametiyenin kökenleriyle ilgili ortada çok sayıda soru vardır. Örneğin biz Melametinin ne olduğunu veya ne olmadığını tam olarak bilemiyoruz. Ancak bildiğimiz bir şey var ki o da eğer buna Melametilik denirse, o da bu hareketin hicretin ikinci asrının son ve üçüncü asrında yaygınlaştığıdır. Yine bildiğimiz kadarıyla Ebû Hafs el-Haddâd (ö. 260) ve Hamdûn el-Kassâr (ö. 271) Melameti Sufiliği yayan ilk Sufilerdir. Bu rolü oynayan diğer iki kişi ise Ahmed b. Hadraveyh (ö. 240) ve Ebû Osman el-Hîrî’dir (ö. 298).[6]
Sülemî, sözü edilen bu seçkin zümreyi, onların üzerinde durdukları temel hususları kırk beş ana maddede sıralayarak tanıtmaya çalışmaktadır. Ancak bu kırk beş ilke sistematik bir düzen içerisinde sunulmuş olmayıp, Melameti doktrininin dikkatlice yapılmış bir dökümü de değildir. Esasen bu ilkeler onların çeşitli konulardaki fikirlerinin sıralanmasından ibaret olup, Melametilerin ahlaki ve manevi tecrübelerinin -dağınık ve hatta mükerrer- beyanlarıdır. Bu ilkelerin aynı zamanda Dağdaki Vaaz[7] ile oldukça müştereği olması bizim için özel bir öneme sahiptir. Ancak biz burada her ikisinin de ayniyet arzettiğini ya da aralarında önemli bir farklılığın olmadığını söyleyecek değiliz. Bu ilkelerde ortaya konulan müşterek fikirler, bizim gerek yaşantı biçimimizi ve gerekse hayat tarzımızı aşan bir ahlak ideali sunmaktadır.
Burada amacım, İslam tasavvufunu yüceltmek olmadığı gibi, Melameti ilkelerin Yeni Ahit’teki ilkelere ne kadar yakın olduğunu ya da İsa’nın öğretilerindeki ahlaki yüceliği kanıtlamak da değildir. Benim yapmaya çalıştığım, hakkında oldukça az malumatımız olan Sufiliğin bu evresine dikkati çekmeye çalışmaktır.
İleride göreceğimiz üzere, bir yanda Melametiye ilkeleriyle diğer yanda İsa’nın bize bıraktığı ahlaki öğreti arasında hatırı sayılır paralellikler mevcuttur. Ayrıca okuyucunun fikirler kadar üsluptaki benzerliklere de dikkatini çekmek isterim. Bununla birlikte çoğu defa, hükümler aynı ve fakat bu şekilde davranmamız konusunda bizi ikna için ileri sürülen gerekçeler farklıdır. Bu farklılıklar da ciddi bir ahlaki yaklaşım farklılığını ortaya koymaktadır.
Şimdi birkaç somut konu üzerinde duralım. Her bir konuyla ilgili olarak Dağdaki Vaaz’dan veya İncil’in diğer pasajlarından olduğu kadar Melametiyenin kırk beş ilkesinden de ilgili iktibaslarda bulunacağım.
Gerek Melametiye ve gerekse İsa tevazu ve ubudiyet anlayışını ve bize kalbi dünya malına bağlanmamayı öğütlemektedir. Ancak bu davranış biçiminin altında yatan gerekçeler birbirinden oldukça farklıdır. Şöyle ki Melametiyeye göre nefs en büyük düşman ve tevazu da nefsi baskı altına almanın en iyi yoludur. İsa’ya göreyse tevazu, tüm insanların Allah indinde aynı kategoride olması nedeniyle benimsenmelidir. Ona göre nefsi baskı altına almaksızın onun tamamen diğer insanların hizmetine adanması tevazuun gereğidir.
Bu konuda birkaç örnek verilecek olursa, Melametiye otuz birinci ilkesinde dünya malı peşinde koşmanın insanı helake sürüklediği, tevekkül ve sükûnet içinde olmanınsa mutluluk sebebi olduğu görüşünü savunmaktadır. İsa da şöyle der: “Serveti olanlar Allah’ın melekûtuna ne kadar zor gireceklerdir!” (Markos, 10: 23), “Ne mutlu size, fakirler” (Luka, 6: 20).
Yine Melametiye yirmi üçüncü ilkede, fakrın sadece Allah tarafından kişinin kendisine verilen bir fazilet olduğu ve bu niteliğin başkaları tarafından bilinmesi durumunda onun bu makamdan, sayısı çok olan yoksulların mertebesine düşeceğini; kırk birinci ilkede de kişinin ölümü esnasında evinin onun halini yansıtması, fakir insanların evi gibi olması gerektiğini ifade etmektedir. Bu fikirler, “Yeryüzünde kendinize hazineler biriktirmeyin,” (Matta, 6: 19) ifadesindeki vurguya büyük ölçüde benzemektedir.
Ubudiyet konusunda Melametiler doğal olarak nefsi aşağılamayı benimsemektedir. Nitekim otuz ikinci ilkede onlar insanların kendilerine hizmet etmelerine, hürmet göstermelerine karşı olduklarını ifade ederek, bu konuda kendileri hizmet etmeyi ve fakat böylesi bir itibara muhatap olmamayı arzu etmişlerdir. Bu anlayışın Hristiyanversiyonu en iyi şekilde İsa’nın, “Aranızda kim büyük olmak isterse hizmetçiniz olsun ve aranızda kim birinci olmak isterse hepsinin kulu olsun” (Markos, 10: 43-44) ifadesinde mevcuttur.
Melametiyekırk dördüncü ilkesinde -ki bu ilke onların en karakteristik ilkelerinden biridir- başkasının yardımını içinde zillet varsa kabul, izzet varsa reddetmek anlayışı üzerinde durmaktadır. Dokuzuncu ilkede ise inanan kimsenin gerçek karakterini gizlemesi -özellikle Allah ile aralarındaki sırrı- ve insanlar nazarında kendisini daha ziyade aşağılatan ve küçük düşüren davranışlar ifşa ederek küçümsenmesini ve reddedilmesini temin etmesi gereğini vurgulamaktadır. İsa da, “Ne mutlu halim olanlara,” (Matta, 5: 5) diyerek hilm sahibi olmayı öğütlemekte ve fakat buyruklarında Melametiyenin bu tür mazoşist ve nefsi aşağılayıcı tavsiyelerini andırır bir imada bulunmamaktadır.
Melametiye otuz dördüncü ilkede inanan kişiye, kardeşine gece bir aydınlık, gündüz de bir asa gibi hizmet etmesini öğütlemektedir. Burada, “Dünyanın ışığı sizsiniz… Sizin ışığınız insanların arasında parlasın,” (Matta, 5: 14, 16) sözüyle açık bir paralellik görülmektedir. Yine yirmi beş ve yirmi sekizinci ilkelerde de kişinin kendisiyle ilgilenmesi yerine başkalarının kusurlarını araştırmaması öğütlenmekte, bu meyanda İsa da, “Niçin kardeşinin gözündeki çöpü görürsün de kendi gözündeki merteği seçmezsin?” (Matta, 7: 3) demektedir.
Melametiye dokuzuncu ilkesinde kişiye, kendisine kaba davrananlara kibar olması, kendisini onların yerine koyarak saygılı olması, böyle davrananları mazur görmesi ve onlara kendisine davrandıkları gibi karşılık vermemesini öğütlemektedir. Bu yaklaşım, dikkat çekici bir şekilde, “Size eza edenlere iyilik yapın. Yalnız kardeşlerinizi selamlarsanız fazla ne yapmış olursunuz?” (Matta, 5: 44, 47) ifadesiyle benzeşmektedir.
Birinci ilkede de Melametiye hak sahiplerine haklarını vermeyi ve fakat kendi hakkı peşinde koşmamayı tavsiye etmemektedir ki bu da, İsa’nın, “Senden her isteyene ver ve senin eşyanı alandan geri isteme,” (Luka, 6: 30) sözüyle aynı doğrultudadır.
Melametiyenin bir diğer karakteristik özelliği de dua etme konusunda ileri derecede bir telakkileri olmasıdır. Onlar bu konuda kendileri hakkında son derece katı düşünmektedir. Örneğin yirmi dokuzuncu ilkede onlar, zorunlu olmanın dışında dua etmemek gerektiğini beyan etmiştir. Onlara göre ne Allah ve ne de halk nazarında bir beklentisi olmayıp, gerçekten çok zor durumda kalan kişinin Allah’a her şeyden arınmış bir şekilde yönelerek dua etmesi gerekir. İşte ancak o zaman dua etmek mümkündür ve bu duanın karşılık göreceği umulur.
İsa da aynı şekilde, dua sırasında dile getirilen yararsız tekrarlamaları doğru bulmamakta ve fakat gönülden yapılan istekleri onaylamaktadır: “Dileyin, size verilecektir; arayın bulacaksınız; kapıyı çalın, size açılacaktır. Çünkü her dileyen alır” (Matta, 7: 7-8). Öte yandan Melametiler yukarıdaki tutumlarıyla çelişkili bir şekilde, dualarına icabet edilmesinden de oldukça çekinmektedir. Nitekim kırk üçüncü ilkede onlar, şeytanın bir iğvası olabileceği endişesiyle dualarının kabul olmasından duydukları rahatsızlığı dile getirmektedirler.
Melametiler iyi ameller ve fazilet konusunda da İsa’nın ortaya koyduğu öğretilere oldukça yakın düşünmektedir. Sözgelimi yirmi yedinci ilkede onlar, Allah’ı en az tanıyan kulun, (yapmış olduğu fiilin) kendisine Allah’ın ihsanını getirdiğini düşünen kişi olduğunu kabul etmektedir. Onlar sahip oldukları bilgiyi hiçbir surette kendi kazanımlarının bir gereği olmayıp, ancak Allah’ın lütfu ile elde ettiklerine inanmaktadır. Melametiler bu görüşlerini desteklemek için Hz. Peygamber’in bir sözünü aktarmaktadır. Buna göre o, hiç kimsenin kendi ameliyle cennete giremeyeceğini söylemesi üzerine, kendisine, “Sen de mi ey Allah’ın elçisi?” şeklinde sorulmuş, o da, “Evet ben de,” karşılığını vermiştir.[8] Luka (17: 10)’da geçen, “Size emredilen bütün şeyleri yaptığınız zaman, ‘Biz faydasız kullarız, biz sadece görevimizi yaptık’ deyin,” ifadesi de yukarıdaki ana fikre oldukça yakındır.
[1] Arberry, A.J.Sufism, An Account of The Mystics of Islam. London, 1956, s. 70, 74.
[2] Festus hakkında bkz. Resullerin İşleri, 25. ve 26. bablar; ŞGündüz, Şinasi. Pavlus Hristiyanlığın Mimarı, Ankara, 2001, s. 75-76.
[3] Asıl adı Saul olan Pavlus (MÖ. 5/10-MS. 62/67), Tarsus’ta doğan ve Roma vatandaşı olan bir Diaspora Yahudisidir. Bir Ferisî olarak yetiştirilen Pavlus, Hristiyangeleneğine göre İsa’nın çarmıha gerilişi sonrası Şam yolunda geçirdiği bir vizyon sonucu İsa’nın müritleri arasına katılmıştır. Gittiği yerlerde özellikle Romalı putperestler arasında faaliyet gösteren Pavlus’un yaşamının sonu hakkında bir belirsizlik hâkim olmakla birlikte geleneksel inanç, onun Nero döneminde öldürüldüğünü ileri sürmektedir. O, teslisi temel alan kristolojisi, Mesih doktrini, ilk günah tasavvuru vb. konulardaki fikirleriyle Hristiyanlığın gerçek kurucusu sayılmaktadır. Bkz. Resullerin İşleri, 7: 58, 8: 1-3, 9: 1-30, 11: 25-30, 13: 1-28; Gündüz, Şinasi. Din ve İnanç Sözlüğü, Ankara, 1998, s. 302-303;Pavlus Hristiyanlığın Mimarı, s.209-251.
[4] Bir Eski Ahit peygamberi. Kitab-ı Mukaddes’in Hosea Kitabı ona atfedilir. Burada Hosea, inançsız karısıyla ilgili tecrübelerini Tanrı ile İsrail arasında yer alan durumla ilgili bir kinaye olarak yorumlar. O, aile ilişkilerini Tanrı ile insan arasındaki ilişkiyi gösterme konusunda kullanan ilk Kitab-ı Mukaddes yazarıdır. Onun MÖ. 721 öncesi vaaz yaptığı söylenir. Bkz. Gündüz. Din ve İnanç Sözlüğü. s.174.
[5] Abu’l-‘Ala Afifi, al-Malamatıya. Cairo, 1945, s. 86, 87.
[6] Al-Qushain, al-Risala (Cairo, trs.) s. 17 vd.; Abu’l-‘Ala Afifi, al-Malamatıya, s. 33-39; Hartmann, R. “as-Sulamî’s Risalat al-Malamatija.”Der Islam. VIII (1918), s. 157-203.
[7] Dağdaki Vaaz: Hz. İsa’nın müritlerine ve kalabalık bir halk kitlesine Zeytin Dağı olarak adlandırılan bölgede yaptığı vaaza verilen addır. Bu vaaz, genel olarak İsa’nın, taraftarlarının yerine getirmesi gereken temel ahlaki kuralları ve yasal prensipleri içermektedir. Bkz. Matta, 5: 1-12; Luka, 6: 20-23; Benedict, T. Viviano. “The Gospel According to Matthew.”The Jerome Biblical Commen. Reymond E. Brown vd. London, 1998, s.639-641; Gündüz. Din ve İnanç Sözlüğü. s. 89.
[8] Ebu Abdullah Muhammed b. İsmail el-Buhârî. El-Cami’u’s-Sahîh. nşr. Mustafa Deyyib el-Buğâ. Beyrut, 1987, 78/ Kitâbü’r-Rikâk, s. 18 (V, 2373-2374).
Ömer döneminde ise, adalet ilkesini esas alan uygulamalara karşı, beyt-ül mal’ın paylaşımında aritmetik değil, geometrik bölüşüm anlayışı, yani bir bakıma liyakatçilik esas alınmış, bu ise Osman dönemindeki akrabaların kayırıldığı bölüşüm için bir mehaz teşkil etmiştir. Yine Ömer’in kadınlara karşı sert ve ayrımcı yaklaşımı, onları mescitlerden, yani kamusal hayattan uzaklaştırması, Resulullah’ın başlattığı kadınların özgürleşmesi sürecini sekteye uğratarak, kendisinden sonra İslam dünyasında erkek egemen bir kültürün cari olmasında önemli bir etken olmuştur.
Osman ile birlikte özellikle Ümeyyeoğulları esaslı bir kurumsallaşmanın yaygınlaşması, devlete bağımlı bir din adamlığı sistemini başlatması kadar, ilmi özerkliğin ve ibadi özgürlüğün de giderek zayıflamasına yol açacaktır. Nitekim böylesi bir teamülü doğru bulmadığından, Ebu Hanife, kendisine teklif edilen kadılık görevini reddederek, hem Emevilerin hem de Abbasilerin baskı ve işkenceleri altında kalmıştır. Onun bu hassasiyeti, ilmi özgürlüğün korunması kadar, içtihadi ve fıkhi özerkliğin de korunması, dolayısıyla giderek çığırından çıkan siyasal otoriteye karşı sivil toplumun güçlendirilmesine dayanır. Bu, aynı zamanda nebevi hareketin, siyasetin ontolojik zeminini yitirmemesine ve bu zemin içerisinde yapılmasına dair olan ilkesinin de ayakta tutulmaya çalışılmasıdır. Öte yandan Osman’ın, kendisine karşı yükselen muhalefet ve tepkiyi dikkate almadan, kendisini sigaya çekmeden, “Allah’ın giydirdiğini ben çıkaramam,” diyerek yönetimi bırakmamasıyla, İslam dünyasında yönetimin ölünceye değin sürdürüleceğine dair olan bir anlayışı temellendirmiştir. Oysa onu bu mevkiye ümmetin seçimi getirmiş olup hilafet, risalet gibi ilahi bir seçime dayanmamaktadır. Onun bunu ilahileştirmesi, daha sonraki her türlü yöneticinin kendi yönetimlerini de ilahi bir mukadderat olarak nitelemelerine yol açmıştır.
Ali ise kendisine kadar bir ölçüde çığrından çıkan nebevi yönetimi ve hakikati doğrultmaya çalışsa da (sözgelimi bölüşümde yeniden Ebubekir’in eşitlikçi uygulamasına dönülmüştür) özellikle Osman döneminde bozulan toplumsal dengeler ve ayrışmalar sorunlarını çözümleyememiş ve bunlara ilaveten özellikle siyasi muhalif hareketler karşısında sert bir politika izleyerek, bir anlamda farklı düşünce ve anlayışlara karşı müsamahakâr bir siyasal anlayışın gelişmesini daha o zamandan itibaren ketlemiştir. Emevilerden itibaren ise İslami yönetim ve siyaset anlayışı, biçimsel olduğu kadar, özü itibariyle de İslamdan büyük ölçüde uzaklaşmıştır. Özellikle Haricilere karşı sürdürdüğü sert ve Harici (ve sair) muhalefeti yok etmeyi amaçlayan siyasal tutumu, kendisinden sonra hilafetin ya da imametin tek olacağına dair bir siyasal anlayışı miras bırakmıştır. Bu anlayışın fiilen uygulanmasındaki imkânsızlık ise daha sonraki yüzyıllarda bir yığın sorun ve çatışmalara sebep olmuştur. Oysaki muhalif hareketlerin mevcudiyeti toplumu daha diri ve üretken kılmakta, aynı zamanda giderek durağanlaşan toplumun farklı güzergâhlarına fırsat vererek hem bunların da kendilerini ifadesini, hem tıkanan sosyopolitik kanalların açılmasını, hem de atıl toplumsal enerjilerin edimselleşmesi imkânını sağlamaktadır. İslam dünyasındaki despotikleşme, bir ölçüde bu birlikçi-bütüncül siyasal anlayışlardan (hilafet ya da imamet) kaynaklanmıştır.
Tarih boyunca ortaya çıkan ve saray tarihçilerince yazılan tarihlerde İslami olarak tanıtılan yönetimlere bakarak İslami yönetimi sultanlıkla, padişahlıkla ve benzeri yönetim tarzlarıyla karıştırmamalıyız. Yöneten ya da yönetilenlerin Müslüman olmaları, yönetimin de İslami olması anlamına gelmez. İslami yönetim, zorunlu bir dini ihtiyaç olmadığı gibi, olduğu takdirde de nebevi esaslar üzerinde teşkil olunan İslam toplumunun bir tezahürüdür, yoksa sınıfsal veya kurumsal bir soyut yapılanma değildir. Düzenleyici ve murakabe edici toplumsal bir istişare merkezidir, bir üst yapı kurumu değildir. Yönetimin İslamiliği bir diğer açıdan İslami hareketin ve İslami kuralların işlemesinden, halkın İslamiliğini sürdürmesinden başka bir şey değildir. Nitekim fıkıh kitaplarında İslami yönetimin sorumlusunun (halife, imam…) zorunlu görevleri olarak sadece birkaç husus belirtilmiştir: Ganimetlerin taksimi (savaş olduğu takdirde), zekâtın toplanması ve dağıtılması (bu uygulama toplum tarafından da icra edilebilir), hadlerin (cezaların) uygulanması, yetimlerin gözetilmesi (bunu da toplum üstlenebilir), cuma namazının kıldırılması (bu ise Müslümanların özgürlüğüne yapılan bir göndermedir ki bunun için illa da devletin olması gerekmez) gibi. Bunlar da dikkat edileceği üzere, özünde iktisadi, hukuki ve ibadi adalet ve özgürlüklerin uygulanması ve güvence altına alınması anlamına gelmektedir. Bu uygulamaların gerçekleştirilmesi içinse devlet bir zaruret olmayıp, (Müslüman) bir toplum bu sorunları devletsiz bir biçimde de çözümleyebilir ve uygulamaları da ifa edebilir. Özellikle modern devletin asli esasları olan zorunlu eğitim, zorunlu askerlik ve “din adamlığı” (ruhbanlık ve teolojik/kurumsal din) gibi uygulamalar, İslam toplumu açısından zaten bir zorunluluk anlamı taşımamaktadır.
İslami yönetim tarzı, geniş kitlelerin İslama katılması, bunların getirdikleri farklı kültürlerin etkisiyle İslamı yeterince anlayamamaları, cahili arzuların dirilmesi, İslamı içtenlikle benimsemiş olan şahsiyetlerin ölümü gibi etkenlerle, giderek özgünlüğünü yitirdi. O günün bölgesel cahili yönetim tarzı olan otokrasi (meliklik), İslam dünyasında yeniden egemenleşti ve özgün İslami anlayışı saf dışı bıraktı. Yönetimsel düzeyde yitirilen toplumsal özgünlüğün kaybı, giderek diğer alanlara da yansıyacak, Müslümanlar bütünüyle nebevi yöntemden uzaklaşacaktır. Hanedanlık, aile ve kabile tahakkümü giderek İslam âleminde değişmez bir gelenek haline gelecektir. İslam, Emevi ve Abbasi hanedanları tarafından neredeyse bir Arap dini olarak yorumlanarak ırkçı bir ideolojiye ve teolojiye dönüştürülecekti. Peygamberin cahili bir davranış olarak lanetlediği ırk ayrımcılığı, Arap asabiyesinin üstünlüğü telakkisiyle yeniden diriltilecektir. Bu meyanda, İslamın özgürleştirici bir dini anlayışla tarihsel süreç içerisinde tasfiyeyi amaçladığı kölelik, iktisadi ve ticari bir sektörden giderek kurumsallaşacağı siyasal bir sektöre dönüşecek; öyle ki ileri yüzyıllarda tüm halk sultanın kölesi ya da kulu olarak nitelenerek, tüm siyasal özgürlüklerini yitirecektir. Ümmetin birliği bir kez bozulunca, bu parçalanmayı meşrulaştıracak çeşitli mezhep ve hiziplerin, kelami ve felsefi tartışmaların doğmasına da neden olacaktır.
Emevi hanedanın yönetime egemen olması ve krallığa dayanan yönetim tarzını halka dayatması sonucu, Müslümanlarda temel bir zihinsel değişim yaşanacaktır. Bu ise toplumların değişimini yönetimsel değişimlere ya da ilahi bir elin(!) müdahalesine (mukadderata) bağlamaktır, kısacası kadercilik denilen cebriyeci inanışın bir itikadı esas haline gelmesidir. Oysa toplumsal değişmenin şartlarına ilişkin ayetler oldukça açıktır: “Bir toplum kendi nefsinde olanı değiştirmedikçe, Allah onlara ihsan ettiği nimeti değiştirici değildir.” (Enfal suresi, 53. ayet) Rad suresi, 11. ayette ise “… Bir toplum özünde olanı değiştirmedikçe, Allah şüphesiz ki onların halini değiştirmez…” denilmektedir. Bu apaçık esaslara rağmen kitlelerin bilinci gitgide İslami, Kurani öğretilere uzak düşmekteydi. Oysa Resulullah da mücadelesinin esasını, insanların ve toplumların kendi özlerini değiştirmesi çerçevesinde oluşturmuştu. O nedenle de kendisine teklif edilen krallık (iktidar) önerisini, bu esasa ters düştüğü ve tepeden inme bir değişme yöntemine neden olacağı için reddetmiştir.
“Gerçek şu ki melikler bir ülkeye girdiklerinde orayı ifsad ederler, oranın izzetli insanlarını zillete düşürürler…” (Neml suresi, 34. ayet) Müfsidler ise, Bakara suresi, 205. ayette belirtildiği gibi, bir yerde egemen olduklarında, ekini (hars) ve nesli helak etmeye (bozmaya, yok etmeye) çalışırlar.
Krallık (meliklik) yönetimi bir kez egemenleşince, bu anlayışı meşrulaştırmak için halkın bilinci yönlendirilerek, cebriyeci bir kader anlayışına dayalı bir fıkıh geliştirilmiştir. Bu anlayışa göre her yönetim ilahidir ve yöneticiler Allah’ın iradesiyle iktidara geldikleri için, onlara itaat da dini bir vecibedir. Mevzu hadislerle de desteklenen bu anlayışa göre fasık (zalim ve günahkâr) da olsa her yöneticiye itaat dinsel bir zorunluluktur.
Tüm bunların bu tür olumsuz bilinç ve yöntem değişimlerinin sonucu, halkta iktidara tapıcılık eğilimleri ortaya çıkmış, devlet dokunulmaz ve kutsal bir tabu gibi kabul görmüştür. Zihinsel ve toplumsal yozlaşmaysa yöneten ve yönetilen ikilemine ve devletin ilahi bir kurum olarak kabul edilmesine yol açacaktır. İslamiliğini yitiren yönetimlere karşı girişilen her türlü kıyam, haklı olsa bile sözgelimi Hüseyin’in kıyamında olduğu gibi bir isyan olarak, fitne ve bozgunculuk olarak değerlendirilmiştir.
Kitlelerin zihinsel düzeyde cahili değerlere yönelmeleri, tefekkürden uzaklaşmaları, hurafe ve batıl inanışların İslami bir kisveyle yaygınlık kazanması sonuçların en vahimiydi elbet. Toplumsal ve düşünsel alandaki tevhidi yapı bir kez bozulunca, artık her türlü İslam dışı yöntem ve uygulamalar etkinlik kazanacaktır. Hint mistisizmi, Yunan felsefesi, Arap kabileciliği, insana ve otoriteye tapıcılık, uydurma hadisler ve ayetlerin zoraki tevilleriyle, İslami (!) mesnetler de bulacaklardı kendilerine.
Zihinsel değişimin en önemli sonuçlarından birisi de bilginin kaynağı ve mahiyeti konusunda idi. Kur’an kâinatın araştırılmasına, gözleme ve gerçekçi bilgiye büyük bir önem atfettiği halde, Kur’an tarafından eleştirilen zanna, tahmine, hurafelere dayanan bilgilenme yöntemleri önem kazanacaktır. Cahiliyenin karanlık ve körleştirici ağırlığı giderek İslami kitlelerde yeniden egemenleşecek; İslamın tebliği ve yayılması, mucizelere ve Peygamber’in olağanüstü şahsiyetine bağlı bir olay olarak değerlendirilecek ve asla tekrarlanamaz bir tarihi efsaneye dönüştürülecektir. Mistisizmin, hayalciliğin, efsane ve hurafelerin oluşturduğu sisler Kurani aydınlığın bulanmasına, cahili alışkanlık ve inanışların yerleşmesine neden olacaktır. Büyücülük, falcılık, kâhinlik İslamın ortadan kaldırmak için mücadele ettiği sapmalar değilmiş gibi neredeyse İslami uygulamalara dönüştürülecek; din adamları ve âlimlerle filozoflar arasındaki tartışmalar yanlış bir mecraya çekilerek akıl-din tartışmasına dönüştürülecektir. Dolayısıyla “din adamları”nın kazandığı bu çatışma, aklın ve felsefenin önemini yitirmesine neden olarak, eleştirel düşünce ve bilimin itibarını kaybetmesine yol açacaktır.
Kölelik, cariyelik gibi kurumlar, gelişen toplumsal süreçlerde tasfiye edilmesi gereken olgular değilmiş gibi insanlar köleleştirildi, saraylar cariye pazarına dönüştü. Kadın hakları hususunda sağlanan gelişmeler sürdürüleceğine, mevcut haklar dahi askıya alındı. Kadınlar mescitlerden dolayısıyla sosyal hayattan uzaklaştırılarak toplumsal konumları ve dolayısıyla bilinç ve kişilikleri zayıflatıldı. Allah karşısındaki bireysel sorumlulukları askıya alınarak kocalarına karşı sorumlu kılındıkları ataerkil (erkek egemen) bir anlayışla ikinci sınıf bir fert haline getirildiler. Siyasal despotizm aile içinde de erkek despotluğunu yasalaştıran bir egemenlik doktrinine dönüştü.
Din adına tahakküm kuran bir sınıf belirdi, onların anlayışına göre din imanın, İslamın ve hatta küfre girmenin formüle edildiği bir kurallar manzumesiydi. Cenneti kazandıracak dualar, ibadetler, törenler, formüller, reçeteler hazırlanmakta; ölülerin günahlarını ve borçlarını bağışlatacak sözüm ona formüller icat edilmekteydi. Hal böyle olunca, artık günaha girmenin, pisliğe batmanın, Allah’ın emir ve nehiylerine aldırış etmemenin, İslamın temel esaslarına (Allah’a ve ahirete iman etmek ve doğru davranışlarda bulunmak, iyiliği yaşamak ve kötülüklerden uzak durmak gibi) lakayt kalmanın da fazla bir önem ve anlamı kalmıyordu.
İnsanlara tazim, onları ululamak, karşılarında kullar gibi secde etmek, dünyevi ve uhrevi kurtuluşu ölü ya da diri kimi şahıslardan beklemek, neredeyse İslamın gereği davranışlar haline geliyordu. Tekebbür ve istikbar Allah’ın reddettiği, resulün şiddetle kaçındırdığı, hatta bu husustaki hassasiyet nedeniyle Allah Teâla’nın Resulü’nü dahi uyardığı davranışlar değil de neredeyse İslami davranışlar olup çıkmıştı.
Doğruları ifade etmek, ayet ve hadisleri gündeme getirmek, yine İslam adına hareket eden, Müslüman olduklarını söyleyen insanlarca sapıklık, ataların dinine karşı çıkmak olarak görüldü. Bu hakikat erleri toplum dışı bırakıldılar, işkence ve baskılara maruz kaldılar, kadı ya da ulemadan alınan fetvalarla ölüme gönderildiler.
Allah için mücadele edenler yine onun adına öldürüldüler. Allah’ın dinine karşı ataların, halkın dini yeniden hâkim oldu topluma. Mustazaflar yine mustazaf, müstekbirler yine müstekbir olarak aldılar toplumdaki yerlerini. Cahiliye ve şirk tüm kurum ve sistemiyle, alışkanlık ve töreleriyle, fikir ve inançlarıyla, yüzüne İslamın maskesini de takarak yeniden kitlelerin omuzlarında çöreklendi. İslam, bir hak ve batıl mücadelesi değilmiş gibi, tarihin dengesi kendisini Müslüman olarak görenler tarafından bir kere daha batıldan yana bozuldu. Beşeri tarihlerin İslamın en şaşaalı ve görkemli dönemleri (İslam medeniyeti gibi) olarak adlandırdıkları o günlerin yüzündeki renkleri biraz kazımak, Cahiliyenin o iğrenç oluşumunun gözler önüne serilmesine yeterdi bile.
Sapma ve yozlaşma bu seviyeye varınca özü boşalan bir biçim üzerinde sonu gelmeyecek tartışmalar açıldı. Âlimler artık peygamberlerin varisleri değil, kelami ve fıkhi bilginin tüccarları, toplumsal statükoda ve saray çevresinde yer kapma mücadelesi veren soyut bir bilgi yığınının detaylandırıcılarıydılar. Ruhbanlık ve din adamlığı yasaklanmış olmasına ve her mümin doğrudan Allah’a karşı sorumlu olmasına karşın, özellikle despotik yönetimlerin desteklediği bir din adamları sınıfı, bir yönden özgür içtihat anlayışını yasaklarken, diğer yönden kendi geliştirdikleri ve İslamın fıtri sadeliğine aykırı olan fıkhi külliyatlarla, dini hayatın en sıradan detaylarına dek müdahale ederek ve halkın zihnini ayrıntılara boğarak, süregiden zulüm ve sömürüden dikkatleri uzaklaştıran, istikbara özgü bir dinsel ideoloji anlayışını sistemleştirdiler. Bilgisizliğin ve eylemsizliğin donuklaştırdığı bir toplum, hareket yöntemini ve inisiyatifini yitirmiş bir din, artık çevresindeki değişmekte ve gelişmekte olan toplumsal hareketlerin pazarı ve oyuncağı olmaya da hazırdı. Çöküşün nedenleri belki bu sömürgeci dış güçlerin yükselişi, fırsatçılık ve acımasızlığına verilse bile asıl neden içteki gerileme ve sömürüye uygun hale gelişte aranmalıydı. Bilgi kaynakları kurumuş bir toplum bu sorunun nedenlerini teşhis edebilecek güç ve duyarlılıkta da değildi elbet.”[1]
İlk halifeler tüm siyasal, bilimsel, dinsel ve toplumsal hayatın yorumsanmasının yetkesinin kendilerine ait olduğunu da iddia etmemişlerdir. Dinin devlete bağımlanması kadar, yine dini anlayışın kristalize edildiği tekbiçimli yaşama biçimlerinin sistemleştirildiği mezheplerin oluşumları da Emevi-Abbasi iktidarları süresince gerçekleştirilmiştir. Mutezili akılcılığın totaliterliğinin karşıtı olarak geliştirilen Sünni doktrinlerin düşünme eylemine dek sirayet eden hayatın ve toplumun bütünüyle dizayn edildiği (fıkhedildiği) birlikçi ve öngörülü bir dinsel doktrinin özgürlüksüzleştirdiği determinizmleri de bir tür kadercilikle nihayetlenecektir. Böylece hayat, gelecek üzerindeki tüm inisiyatif gücünü ve ufkunu yitirerek “yitik cennet”e ve “mutluluk asrı”na bir öykünmeye dönüşmüş, tüm dirimsel gücü bu kutsal nostaljik sunak önünde kurban edilmiştir. Geleceğe ilişkin tüm arzu ve ideallerini yitirdikçe taklit ve geçmişin yüceltilmesi retoriği giderek dinsel bir doğmaya dönüşecektir.[2]
Böylece temelde insanları özgürleştirmeyi ve özgürlüklerini baskı altına alan sistemleri tasfiye etmeyi, bu sistemlerle ve genel olarak mütekebbirlerle mücahedeyi esas alan İslam da, giderek bir yönetimsel sisteme, geleneksel bir otoriter sisteme dönüştürülmüştür. Oysa din (İslam), esas olarak fıtri bir hakikattir ve bu hakikatle Allah arasına hiçbir otorite giremez. Elbette kendiliğinden gelişen toplumsallaşmalar içerisinde, din de kendine özgü bir hayat biçimi ortaya çıkarabilir. Ama bu da temelde marufa (iyi olan) uygunluk ve münkerden (kötü olan) kaçınmadır. Dolayısıyla bunların gerçekleştirilmesi için özel kurumsal yapılara bir ihtiyaç bulunmamaktadır. Arzulanan bunların toplumsallığın ve toplumsal hayatın kendi doğallığı içerisinde gerçekleştirilmesi ve baskıcı egemenlikler halinde ortaya çıkmamasıdır. Çünkü egemenlik temelde Allah’a aittir. Allah ise insanların mabudu olduğu kadar velisi yani dostudur.
Tüm bu gelişmelerin akabinde, hilafet başlığı altında sistemleştirilen siyaset felsefesi, neredeyse dinsel bir akide haline getirilerek fıkıh külliyatlarındaki yerini alacaktır. Ne ki bu külliyatları hazırlayanlar da çoğu saray fakihi olan “din adamları”dır(!) Bu anlayışın sonucu olarak da halifeler otoriter, buyrukçu, kendisini yeryüzünde Allah’ın gölgesi, halifesi ya da yeryüzünün efendisi (egemeni) olarak ilan edip, diğer insanları da bu egemenliğin altına sığınmaya çağıran ve bunun dışında durmak isteyenlere hayat hakkı tanımayan meliklere (sultanlara/krallara) dönüşeceklerdir. Bu zihniyetler, siyasal ve dinsel seçkinlerin yüceltilmesine mebni olan hümanisttik bir insanın yüceltilme savı ve söylemiyle aslında kendi siyasal veya dinsel iktidarlarına (ki çoğu kez her ikisi, hatta buna bir de iktisadi iktidarı eklersek, üç iktidar biçiminin birleşik ve işbirliği içerisinde olduğunu da unutmamalıyız) operasyonel ve otoriter bir destek sağlayacaktır.
Başlangıçta siyasal otorite fikrine karşı koyan Harici anarşizmi, Emevilerin uyguladığı devlet terörüyle, sonu gelmez ayaklanmaların kanlı tarihinden başka arkalarında önemli bir siyasi teori bırakmaksızın, ılımlı “ibadi” topluluklar dışında yok olmuştur. Şüphesiz, Emevi ve Abbasi istibdadına karşı yönelmiş Şii, Mutezili ve Harici siyasetleri arasında çok önemli siyasi farklılıklar bulunmaktadır. Zalim yönetimler karşısında sonuna değin direniş ve uzlaşmazlığı seçen Harici ve Mutezili eğilimlerinin yok oluşu, İslam dünyası açısından çok önemli kayıplara neden olmuş ve İslam dünyasında artık daha çok merkeziyetçi görüşler hâkim olmuştur.
Hariciliğin, “Hüküm ancak Allah’ındır” sloganı, bir açıdan siyasi bir fırsatçılık olarak değerlendirilebilse bile özgür bir siyasi atmosferde bu eğilimin, bireysel veya toplumsal özgürlüğü ve hiçbir aracı otoriteye boyun eğmeyi mubah görmeyen anarşist tavrı güçlendireceğini söylemek çok da abartılı bir tespit olmayacaktır. Çünkü gerçek İlahi hâkimiyet, bütünüyle bilinçli, fıtratları bozulmamış ya da aydınlanmış, Allah’a karşı mesuliyetlerini müdrik, özgür bireysel mücahedelerin üzerinde kurulacaktır. Bu şartlarda insanlar doğrudan Allah’a karşı sorumlu olacaklar ve ancak onun önünde eğileceklerdir. Bu ise insan onurunu ve şahsiyetini alçaltmayacak, tam aksine yükseltecektir. Bu anlamda bilinç kazanmış fertlerin üzerinde kurulacak her otorite, ister istemez olumsuz bir anlamı da çağrıştırabilecektir. (Kuşkusuz her tür başsızlık anarşik bir anlama gelmez. Anarşizm, otoritenin bilinçli bir reddini, özgürlüğün de bilinçli bir kabulünü gerektirmektedir. Beri yandan her tür otorite de özgürlük ve fıtratların baskı altına alınması anlamına gelmeyecektir. Hatta insan fıtratını özgürleştirecek ve özgürlükleri olumlu bir yönde destekleyecek otoritelerin gerçekleştirilmesi de en azından anarşizmin yönetimsizlik düşü kadar düşsel olsa bile imkânsız değildir.)
Anarşizm, bir anlamda ideal bir toplumsal tasarım, bir ütopyadır. Geçmişin idealleştirilmesinden ziyade insani bir gelecek tahayyülüdür. Bir sistem öngörüsü yapmak yerine, insanların sistemlerin madunu oldukları bir küçültülmenin reddidir. Bu aynı zamanda Allah ile insan arasındaki baskılayıcı kurum ve otoritelerin de tasfiyesinin amaçlanmasıdır. Elbet burada Allah’ın da baskıcı bir efendi veya Tanrı olarak insanı hiçleştirmesi gibi bir soru veya endişe akla gelebilecektir. Oysa Allah bizim sahici özgürlüklerimizi sınırlamaz. O, bir mabut olduğu kadar bir dosttur (veli)da. İslamın nihai amacı, insanları baskılayıcı yersel otoritelerin tasfiyesidir. Dolayısıyla da, herkesin bilinçli olduğu, yani mümin olduğu bir toplumda, İslami ilkelerin uygulamasını düzenleyecek bir imama da harici siyasi teori açısından gerek kalmayacaktır. “İslamda Adalet Kavramı” adlı kitabında Macid Hadduri, Necdatileri “İslamın Felsefi Anarşistleri” olarak nitelerken, şöyle demektedir: “Onlara göre toplum hayatı otoriteye gerek göstermez, halis iman fesadı önleyecek ve insanların uyumlu davranmalarını sağlayacaktır.” Ancak hakiki iman tesis oluncaya kadar görev yapacak geçici bir imamı, adil ve muttaki olması şartıyla kabul eden Hariciler, bu aşamadan sonra imametin “mantıken ve doktriner anlamda” gereksizleşeceğini, devletin ortadan kalkarak şeriatın baki ve geçerli olacağını söylerler.[3]
Mutezileye göre imamet aklen ve mantıken zaruridir. İmam seçimle işbaşına gelir ve adil olmalıdır. Bazı mutezililere göre ise imamet şerî değil toplumsal bir maslahattır. Bazılarına göre ise imamet her zaman gerekli değildir.[4]
İmamı Azam’a göre de imamet gereklidir ve imam adil olmalıdır.[5]
Elmalı Hamdi Yazır da “Hak Dini Kur’an Dili” adlı tefsirinde, Cuma suresindeki ilgili ayetlere ilişkin olarak, cuma namazının edasının şartlarından birisinin de “veliyülemr”in varlığı (adil veya cair bir imamın gerekliliği) olduğunu vurgular. Ona göre dört şey bu yöneticiye aittir: Zekâtın toplanması ve dağıtılması, “beyt-ül mal”ın yani maddi varlığın bölüşümü ya da uygun yerlerde harcanmasının sağlanması, hadlerin uygulanması yani suçluların cezalandırılması ve cumanın kıldırılması yani ibadet hürriyetinin sağlanması.[6]
Özellikle yöneticiye ait zikredilen şu dört temel görev de göstermektedir ki gerçekte İslamın yöneticiye yüklediği yetkiler oldukça sınırlıdır. Hatta zekât çoğu kez mahallinde sarf edilmiş ve toplanan zekâtların mahalli ihtiyaçları gidermesi akabinde kalan kısmın “beyt-ül mal”a, yani devlet hazinesine aktarılması uygun görülmüştür. Yine ganimet taksimi de savaş şartlarına ait arızi bir görevdir. Bazı fıkıhçılar, yetimlerin evlendirilmesi gibi mazlumların korunması ve veliliğinin de yönetimin görevleri arasında bulunduğunu zikrederler. Oysa bunlar da temelde Müslüman toplumun görevidir ve onlar adına yöneticiye tevdi edilmektedir. Yine iyiliğin yaygınlaştırılması ve kötülüğün engellenmesi de bu kabil, topluma, dahası Müslüman fertlere ait görevler arasında sayılabilir.
Dolayısıyla bu tip görevler, temel anlamda Müslüman halk tarafından gerçekleştirilmesi gereken yükümlülüklerdir. Devletin yapacağı bunları teşvik etmek ve yönlendirmektir. İslam, temel anlamda insanların ve toplumun kendi üzerine düşen mesuliyetleri, hiçbir yönetimsel icbara gerek duyulmaksızın gerçekleştirilmesini ister. Ferdi hürriyetler çok önemlidir. Nitekim gerek Ömer gerekse Ali, kendilerine yapılacak suikastlara dair ihbar aldıkları halde, kasıt sahiplerini ortada henüz fiili bir cürüm olmadığı için tutuklamamışlardır.
İslam, temel İslami (insani) hedefleri ihlal etmediği sürece kavmi ve dini azınlıkların özerkliklerinin korunmasına ve dini ibadetlerini gerçekleştirmelerine müdahale etmeyi doğru bulmaz. Nitekim batılı anlayışlara uygun bir mantıkla kurulan modern devletler döneminde, Müslüman ülkelerde bu tür azınlıklar neredeyse yok olmuş, Müslümanlar dahi bu ülkelerde din, dil ve kültürel açıdan laik egemenliklerin baskısı altında tutulmuşlardır. Kıyafet özgürlüğü, örgütlenme özgürlüğü, yayın ve ibadet özgürlüğü gibi birçok temel özgürlükler, bu ülkelerde sistemli bir şekilde yok edilmiştir.
Öte yandan, sahih anlamda İslami yönetimin uygulandığı Reşit Halifeler döneminde, halkın yönetimi doğrudan kontrol ve müdahalesi mümkündü. Halifelerin ne korumaları ne de halka karşı kapatılmış kapıları vardı. Eleştirme ve fikrini açıklama özgürlüğüne hiçbir engelleyici tavır yoktu. Öyle ki bir açıdan da bu yüzden Ömer, Osman ve Ali suikastlar sonucu öldürülmüşlerdir. Bu dönemde cezaevleri gibi insan özgürlük ve onuruna son derece aykırı cezalandırma kurum ve yöntemleri de mevcut değildi veya oldukça geçici uygulamalardı. Ayrıca insanların dini ve örfi inanışlarına, bu inanışlar cahili ve insanlık dışı öğeler taşımadığı sürece, herhangi bir baskı da söz konusu değildi.
İnsanı ve toplumsallığı üretimsel veya tüketimsel esaslara dayalı olarak tanımlamayan ve tanzim etmeyen İslam, böylece ırksal uyruklaştırmalar kadar, üretimsel-tüketimsel dizgeler tarafından şeyleştirilen (çifçi, işçi) ve disipline edilen insan hayatı ve emeği üzerinde tasarruf edici ve özgürlükleri kısıtlayan bir toplumsallık inşası savından yola çıkmaz. İnsanlar özgürlük ve anlam arayışı açısından değerlendirilir ve bireysel kimlikleri baskı altına alınamaz. Mesela en önemli ve somut toplumsal kurum olan ailenin tarımsal sistemde toprağa ve erkeğe bağımlılığıyla burjuva ailesinin mülkiyet ve çocukların üretimsel sisteme hazırlanmasına matuf disiplinine karşı İslam, aile bağlarının tarafları sıkboğaz eden disiplini ve zorlayıcılığı kadar, aileyi imkânsızlaştıran bir toplumsal dağılmanın da ortasında bir yol önermektedir. Evlenme ve boşanmanın kolaylaştırıldığı ve mülkiyetin kişisel bir hak olarak korunduğu bu yol, cinsel paylaşımın anlamını, özgürlüklerin kısıtlandığı ve tarafların biri ya da yönetimsel dizgeler tarafından temellük edildiği bir raddeye kadar genişletmez. Çünkü aslolan kişisel özgürlüklerin korunmasıdır. Bu durumda çocukların yetiştirilmesi ve gözetilmesi dahi kişisel özgürlükleri baskılayıcı bir gerekçe olamaz. Çünkü başlangıç dönemlerinde oldukça gevşek yapılı ve kişisel özgürlükleri bastırmayan evlilik bağları, giderek çekirdek aile modeline ve bu modelin sürekliliğine evrilmiştir. Oysa temel olan kişisel özgürlükler ve tarafların birlikte yaşamayı özgürce tercihleridir. Kuşkusuz ki birbirine sabır ve tahammül de güzel ve ödüllendirici erdemlerdir. Ama evlilik bir mahkûmiyet değildir ve aile, geçişsel kolaylıklarıyla kişiler değişse de varlığını koruyan bir model olarak da sürdürülebilir ve sürdürülmelidir. Bu, hem kişisel özgürlükleri koruyacağı gibi hem de farklılaşan ilişkilere açıklığıyla tarafları besleyici ve toplumsal ilişkilerin akışkanlığını sağlayarak, toplumu da özgürleştirecek ve dinamikleştirecektir.
Bilindiği gibi tarihsel süreç içerisinde İslam âleminde iki önemli siyaset felsefesi geliştirilmiştir. Bunlardan birincisi Sünni dünyada sistemleştirilen “hilafet”, ikincisiyse Şia dünyasında geçerlilik kazanan “imamet” anlayışlarıdır. Hilafet, Resullullah (s.a.v)’ın vefatı, akabinde, Ebubekir (r.a.)’in, Resulullah (s.a.v.)’ın halifesi olarak seçilmesi ve Müslümanların liderliğini üstlenmesiyle başlayan süreçle ortaya çıkan bir yönetim tarzıdır. Bu süreç, daha sonra Ömer, Osman ve Ali’nin seçimleriyle sürdürülmüştür. Muaviye’nin yönetime el koymasıysa, tartışmasız olarak bu sürecin sona ermesi ve yönetimin İslami esaslardan uzaklaşmasının başlangıcı olarak görülür. Ancak Ömer bin Abdülaziz gibi halifelerin yönetimi, yine çoğunluk tarafından hilafete uygun bir yönetim olarak kabul edilmektedir.
Muaviye’nin iktidara gelişi, hilafeti sadece siyasal bir sistem olmaktan öte, bir de Allah’ın halifeliği iddiasıyla, teolojik bir anlayışla da desteklemesi, bir anlamda İslam dünyasında ilk teopolitikanın, kilisenin (devlet içerisindeki dinsel kurumlaşmaların) ve dolayısıyla da halifelik yönetiminin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Bu, beraberinde birçok siyasi ve itikadi felsefelerin de gelişmesine neden olan ve içerisinde yine o dönemde Şam valisi olan Muaviye’nin bulunduğu bir kriz dönemi akabinde gerçekleşmiştir. Kendi iktidar kavgasında bilinçli olarak dini kullanan ve araçsallaştıran ilk kişi Muaviye ve işbirlikçileridir. Onun Ali (r.a.) ile sürdürdüğü ve temelinde iktidarı ele geçirme amacı bulunan kavga, bu kavgaya giren ve girmeyen tarafları birçok siyasi çevrede kristalize etmiştir. En önemlileri Şia, mutezile, ibadiye (haricilik), ehlisünnet (Sünnilik) olan bu oluşumların yönetim anlayışlarına, Mevdûdî’nin Hilafet ve Saltanat adlı eserinde yer alan görüşler doğrultusunda kısaca değinmeye çalışalım.[1]
Mevdûdî’ye göre hilafet düşüncesinin esasları Kur’an-ı Kerim’de açıklanmıştır.[2]İslamın önerdiği yönetim biçimi de cumhuri bir yönetimdir. Ancak bu yönetim Avrupai anlamda demokrasi fikriyle temelde uyuşmaz. Çünkü Avrupa demokrasilerinde temel esas halk hâkimiyetiyken İslami cumhuriyet Allah’ın hâkimiyeti esasına dayalıdır.[3]Ancak bu farklılık ilahi ve toplumsal isteklerin çakışması halinde ortadan kalkacaktır. İslami yönetimin temeli istişare esasına dayalı olmasındadır. Halifeye itaat ise ancak onun adil ve muttaki olması şartına bağlıdır.[4] Yine ona göre adli sistem ve yasama organı da siyasal yönetimden bağımsız olarak çalışır. Yani kuvvetler ayrılığı prensibi İslami yönetimde de geçerlidir.[5] Yine fertlerin temel hak ve özgürlükleri anayasal teminat altındadır ve ihlal edilemez. İslami hükümet bir polis hükümeti olmadığı gibi teokratik bir hükümet (din adamlarının tahakkümü) de değildir. Çünkü İslamda bir din adamları sınıfı ve anlayışı bulunmamaktadır. İslami hükümet iyiliği yaygınlaştırmak ve kötülüğü engellemekle mükelleftir. Fertler kanun önünde eşittir ve yönetim fertler arasında adaleti sağlamakla mükelleftir.[6]
Mevdûdî’ye göre İslami yönetim ilkeleri ilk dört halife tarafından uygulanmış, ancak Muaviye bu ilkeleri saptırarak İslami yönetimi cumhuri ve istişare esaslarından uzaklaştırarak despotik bir yönetimin (meliklik ya da krallık) başlatıcısı olmuştur. Nitekim onunla birlikte birçok muhalif grup ortaya çıkmış ve İslami yönetimi tekrar egemen kılmak için sayısız isyanlar tertip etmiştir.
Şia, başlangıçta Ali (r.a.) yanlısı olanları tanımlamak için kullanılan bir tabir iken, zamanla fıkhî ve itikadi esasları farklılaşan bir siyasi oluşum haline gelmiştir. Şia tarafından geliştirilen yönetim düşüncesi imamet ekseninde şekillenir. Onlara göre imamet de tıpkı risalet gibi ilahi seçimle ortaya çıkar, dolayısıyla itikadi bir esası oluşturur. Yine Şia’nın en büyük kolu olan ve İran’ın resmi mezhebi olan Caferiliğin temel kabullerinden biri de imametin Ali (r.a.) ile başlaması ve Ali’nin soyundan gelen on ikinci imamla sona ermesidir. Dolayısıyla imamet on ikinci imamdan sonra fiili olarak sona ermektedir. Bugün İran’daki yönetim, cumhuriyetçi esaslara dayanan ve Mevdûdî’nin yönetime ilişkin temel vurgularını içeren haliyle İslami bir yönetimdir. Ancak bu yönetim dini ve siyasi liderlikleri birbirinden ayırarak İslami siyasetin birlikçi niteliğinden uzaklaşmıştır. Son tahlilde ulemanın siyasal merkez karşısındaki özerkliğinin korunması açısından Şii geleneğiyle de uyumlu ve biçimsel açıdan doğru olan bu anlayış, ulemanın Velayet-i Fakih’lik kurumu altında yönetimsel sistemin bir parçası haline getirilmesi açısından ise eleştirilmektedir. İran’daki İslami yönetim, dini ve etnik unsurları kendi kültürel seçimlerinde özgür bırakmış, bu haliyle de katı devletçi anlayıştan uzaklaşarak âdem-i merkeziyetçiliğe yakınlaşmıştır.[7]
Harici yönetim anlayışı ise Şia’nın tam zıddınadır. Zaten Haricilik, bir anlamda Ali’ye ve otoriteye muhalefet sonucu ortaya çıkmıştır. Bilindiği gibi Hariciler, Ali’nin, Muaviye ile arasında hakem tayin edilmesine karşı çıkan gruplardır. Hariciler, Ebubekir ile Ömer’i meşru halife olarak kabul ederler. Haricilere göre halife, adil ve olan herhangi bir şahsın seçimiyle belirlenir. Yine Haricilerin en büyük kitlesi olan En-Necdat’a göre, daimi bir hükümetin vazife başında bulunması bile gereksizdir. Zira Müslümanlar, zaruret oldukça toplanarak, hak ve adalet dairesinde hükümet işlerini yürütebilir ve sorunlarını kendi aralarında, yönetimsiz olarak da çözebilirler.[8]
Haricilerin liderlerinden Necdat bin Amir el-Hanefî’ye göre, “Eğer işlerini görüp adaletle hükmedebiliyorlarsa, insanların bir imama ihtiyaçları yoktur.”[9]Haricilerin bu görüşleri çağdaş anarşist düşünürlerle neredeyse paralel bir anlam taşımaktadır. Zaten Haricilerin, “Hüküm ancak Allah’ındır,” parolası, zımni olarak beşeri otoritelere karşı bir tavır içermektedir. Allah’ın hâkimiyeti, diğer hâkimiyet biçimlerini geçersiz kılmaktadır. Böylece yersel otoritelerin tahakkümü mesnetsiz ve olanaksız hale gelmektedir. Allah’ın egemenliği ise bırakın insan özgürlüğünü kısıtlamayı, ontolojik anlamda bu özgürlüğün temeli ve güvencesidir. Zaten o nedenle değil mi ki ilk halifeler kendilerini Allah’ın halifesi olarak değil, Resul’ün halifesi olarak kabul etmiştir.
Bu anlamda Allah’ın halifeliği kavramı da sorunlu ve yanlış bir yaklaşımdır. Kur’an’a göre insan, bir halife olarak hazırlanmıştır (yaratılmıştır). Ama o, yeryüzündeki varlıkların (beşeriyetin) ardılıdır (halife) yoksa çokça söylendiği gibi Allah’ın değil ve tüm peygamberler gibi o da, beşeri bir toplumu uyarmak, vahye muhatap kılmak ve bir insan olma mücahedesi vermek amacıyla seçilmiş ve görevlendirilmiştir. Burada elbet Âdemilik ile âdem olmak arasındaki farkı da atlamamak gerekmektedir. Yani soyoluşsal Âdemilik ile bireyoluşsal âdem olmak ki birincisi meleklerin hilafetine itiraz ettiği o insan soyunu ifade eder; ikincisi ise, ilk peygamber olan Âdem ile eşi Havva’yı. Ama bir anlamda da halifelik, tıpkı insanlık gibi verili bir şey olmayıp, bir emek ve cehd sonucunda elde edilebilecek olan kazanımsal bir şeydir. Bu anlamda hilafet, hayatını büsbütün Allah’a has kılmak, dünyanın vicdanı olmak ve sorumluluğunu taşımak, özgürlük ve adalet gibi değerler için mücahede etmek, ahlaki ve etik değerleri hayata geçirebilmektir.
Halife, yani ardıl, nar’dan yaratılmış cinler yerine, topraktan yaratılmış insanın ikamesi anlamına da gelebilir ya da ateş kültürü yerine tarımsal kültürün başlangıcına da işaret edebilir. Veya insanla nihayete eren ve amacına ulaşan bir tekâmül sürecinin nihayetini de dile getirebilir. Ve belki de bu anlamların tümüne atıfta bulunan metaforik bir anlamsal zenginliğe de sahip olabilir. Sonuçta insanı ardılı haline getiren bu süreç, insanı öne çıkaran, onu seçkinleştiren ve ona belli bir misyon yükleyen bir süreçtir. İnsanı seçili hale getiren elbette ondaki kendilik bilincidir. O bilmektedir ve bildiğinden ötürü de kendi benliğini varlığın aynasında görebilmekte ya da varlığı kendi benliğinde görünürleştirmekte ve bilişsel hale getirebilmektedir. İnsan, kendini önceleyen varlığın seferinin en öne çıkan ama en son halk edilen temsilcisidir. Varlık (yaratılış) orada dillenmekte ve düşünümselleşmektedir. Kaderi onu biricikleştirdiği gibi seçili de kılmıştır. Âdeta her şey ona doğru akmış, onda birikmiş, onda kendine gelmiş ve onda dillenmiştir. Ona ait özelliklerin tümü kendi öncesinde saçılmıştır. Ama bu “yoldaki işaretler” ona delalet etse de onun kaderini aydınlatamamaktadır. Çünkü kaderin, ilahi takdirin dışında hiçbir işaret “kendini bilen” bir varlığı mümkün ve muhtemel kılmamaktadır. Ama her durumda halife olmak, insanı Allah’a muhatap kılan veçheye sahip olmak ve isimleri bilmekle tanımlanan bir yeryüzünde imar ve tasarrufta bulunma hakkı kadar, hakikate taalluk gibi bir imtiyaza da açık hale gelmek anlamında, mevcudatın altalandığı bir bilinçsel bahşa nail kılınmaktır. İsimleri bilme keyfiyeti, ilahi vahye muhataplık, yani ilahi ruhun kendisinde dile geldiği bir hayatın, yani ölümlü oluşun bilincinde olunmasıdır. Varlığın bu kendinde dile gelişi, varkılanın kendisine bir muhatap kılma lütfunu, o muhatabın aczini, bilincinde olmanın özgürlük ve sorumluluğunu ve bu birbirine bakmanın aşkını da insanlaştırır. İnsanın dışındaki hiçbir canlı kendisini bilmemekte, daha doğrusu düşünememektedir. İnsana bahşedilen bu yeti, bir bakıma onu halife kılmaktadır. Çünkü o, tüm varlık mertebelerinin ardında ve üstünde durmaktadır. Bilme yetisini, olağan dünyasal koşullar içerisinde açıklamak mümkün değildir. İlahi niyet ve takdirin dışında da insanın varlığını anlamlandırmak mümkün değildir çünkü tabiatın bilen bir varlığa ihtiyacı olmadığı gibi, bilen bir varlığı husule getirme gücü de onda yoktur. Çünkü bu tabiatı aşkın bir niteliktir. Dolayısıyla “bilme”nin bizatihi kendisi, insanı mümtaz kılmakta ve doğrudan varolanlar karşısında öne çıkarmakta ve onu, varolanlara karşı yetkili ve sorumlu kılmaktadır. Halifeliğin hükümranlık anlamı buradan çıkarılabilir belki ama bu sorumsuz bir egemenlik ve istimna hakkı olmayıp, sorumlu bir özgürlüğün bahşidir.
Dolayısıyla insan salt doğal tekniklere bağlı mı kalmalıdır, yoksa bir ölçüde doğayı ifsatla yüzyüze gelse dahi, doğal temellerinden kopmuş bir teknoloji üretimi ilahi öngörülere aykırı bir davranış mıdır sorusuna verilecek cevap her ne olursa olsun, insanoğlu cennetten düştüğünden beri, el yordamıyla başladığı o teknoloji üretimine ilişkin faaliyetini, giderek nitelik ve niceliğini de artırarak sürdürmektedir.
Kur’an bu konuda -en azından bana göre-, oldukça açıktır: İnsanın akıllı bir varlık olarak yaratılması ve arzda halife kılınması, onu arzın imarıyla görevlendirdiği gibi ona, kuşkusuz hakikate riayet ederek bir tasarruf hakkı da vermektedir. Dolayısıyla imani meselelerde olduğu gibi yaşamsal hususlarda da insan yalnızca bir mukallit olarak kalamaz. O, ilahi yaratıcılık faaliyetinin içerisindedir. İşte bunun içindir ki kendisine yetki verilerek sınanmaktadır. Kimi hususlarda hataya düşse bile kendi varlığını anlamlandırmak için çevresiyle kimi etkileşimlere girişmeli ve çevresini, maddi olduğu kadar manevi açıdan da onarmalıdır. Bilimin ya da teknolojinin kullanım biçimi, kullanımındaki hovardalık ve müsriflik eleştirilse bile temel anlamda İslama aykırılığı düşüncesi yanlış bir yaklaşımdır. Buradaki sorun bir esas sorunu olmaktan öte bir yöntem sorunudur. Yani önemli olan tüm teknoloji ve yeniliklere karşı içine kapanmak değil, tabiatla toplum arasındaki barış ve uyumu ihlal etmeyen, insanı yozlaştırmadığı gibi doğal kaynakları da istismar etmeyen, insanları üretimsel ve tüketimsel dizgelerin birer kölesi haline getirmeyen, özgürlük ve onurunu çiğnetmeyen, savaşı ve yıkıcılığı değil, barışı ve yapıcılığı esas alan bir anlayışın ayakta tutulması ve savunulmasıdır. Bellidir ki İslam insanlardan iktisatlı, ortayolcu, saçıp savurmayan ama arzın imarına karşı da bigâne kalmayan bir tutum önerir. ”[10]
Peygamber (s.a.v)’in Mekke’de başlattığı ve salt tebliğ ve davete dayanan ama beri yandan müşrik oligarşinin maddi ve manevi zulmünü hem eleştiren hem de bu zulme karşı barışçı bir mücadele sürdürmekten de geri kalmayan cihadı, cihad kavramının asli tutumu olarak tebarüz etmiştir. Nitekim Furkan suresi, 52. ayette, “Öyleyse kâfirlere itaat etme ve onlara (Kur’an ile) büyük bir cihad ver,” denirken, cihadın bu asli tanımı da yapılmaktadır. Çünkü cihad, genel anlamıyla bir Müslümanın cehd içerisinde yaşaması, hayata ve dünyaya karşı sorumluluğunu bizzat üstlenmesi ve bunu bir takım kurumsal yapılara havale etmemesidir.
İslam açısından insani ontoloji’ye (fıtrat) ait olan ahlak, aile (ensest engeli), dil, özgürlük ve estetik (sanat ve güzellik) gibi esaslardır. Siyaset ve iktisat, ahlakın türevleri olup, toplumsallaşmanın sonucunda ortaya çıkan pratiklerdir. Peygamber (s.a.v.)’in da asli amacı, ahlakın ikmali ve insanların, insanlık erdemine ve özgürlüğüne aykırı olan putlara tapıcılıktan kurtarılmasıdır. Ama bu amaç, özünde siyasal olmadığı gibi, zora da dayanmaz: “Biz onların neler söylediklerini daha iyi biliriz. Sen onların üzerinde bir zorba değilsin; şu halde, benim kesin tehdidimden korkanlara Kur’an ile öğüt ver.” (Kaf, 45) İslami mücadelenin (cihad) siyasallaşması ve daha sonra savaşmaya mecbur kılınması, müşriklerin Müslümanları baskı altına alması ve bilahare de Mekke’den göçe(hicret) zorlamaları nedeniyle ortaya çıkan konjonktürel tutumlardır. Peygamber (s.a.v.) mücahedesini Mekke’de barışçı bir biçimde sürdürdüğü gibi, Medine’de de tüm Medineli (Yesrib) toplulukların (Hristiyanlar, Yahudiler, müşrikler ve münafıklar) dâhil olduğu, sözleşmeye (Medine Sözleşmesi) bir toplum oluşturmuştur. Savaşlar ise Mekke oligarşisinin Müslümanları burada da rahat bırakmaması ve saldırılarını sürdürmesi sonucu ortaya çıkmış ve nihai olarak da barışı amaçlamıştır.
Hilafetin bir başka anlamı ise Peygamber (s.a.v.)’den sonra İslam toplumunun yönetilmesine ilişkin ortaya çıkan siyasal olgu ve bununla ilgili tartışmalara ilişkindir. Halifeliğin bu biçimde anlaşılması ve yorumlanması ise daha sonraki zamanlarda ortaya çıkan ve siyasal ya da dinsel seçkinlere diğer insanlar karşısında bir egemenlik, sultan, imamet ya da velayet yetkisi veren bir sapmadan kaynaklanmaktadır. Ebubekir (r.a)’in kendisini doğru bir biçimde “Peygamber’in halifesi” olarak adlandırması akabinde, Ömer’den itibaren seçilmiş yöneticiler için “Emir’ül Müminin” unvanı kullanılmıştır. Ama ne zaman hilafet makamı seçimle işbaşına gelmeyen zalim ve gasıp yöneticilerin eline geçmiştir, o aşamadan itibaren “Allah’ın halifesi” ya da “Zıllıllahi fil Arz” unvanları kullanılmaya başlanmıştır. Böylece zalim yöneticiler hilafet kavramını kendi gayrı meşru yönetimlerini meşrulaştırmak için kendi asli anlamından uzaklaştırarak siyasal bir imtiyazın ve kutsallığın mahreci olarak okumuş, yani yorumla-t-mışlardır.
Resulullah’dan sonra, onun hilafetini üstlenen ve önemli sahabelerden olan dört halife, İslami hareketi nebevi yöntem ve çizgi üzerinde sürdürdü. Zaten bu dönemde Muhammed (s.a.v.)’in yetiştirdiği şahsiyetler henüz hayattaydı ve gerek devrimci ruh, gerekse nebevi eğitim henüz etkisini devam ettirmekteydi. Resul’ün oluşturmuş olduğu hareket geleneği ve çıkış süreci bu dönemde de canlılığını ve heyecanını korumaktaydı. Ortaya kimi problemler çıktıysa da bu problemler Kur’an ve sünnetin ışığında, sahabelerin edinmiş oldukları İslam anlayışı doğrultusunda yapılan içtihatlarla çözümlendi. Bu dönemde halife olan önde gelen sahabeler de İslamın özgün esaslarından sapmadı. Kimi sorunlar ortaya çıktıysa da, bunlar İslamın genel eğilimini değiştirecek kadar etkili ve önemli değildi. Bu halifeler de tıpkı izledikleri o seçkin Resul gibi davrandılar, kitaba ve hikmete göre yaşamaya çalıştılar. Peygamberin kendileriyle sürekli olarak istişare ettiği sahabesiyle istişare geleneği ve anlayışını sürdürdüler. Dolayısıyla her ne kadar peygamber hayatta olmasa bile, onun ortaya koymuş olduğu ruh ve hareket, devrimci coşku ve heyecan, özgürleşme ve adalet arayışı ve aşkı, tüm canlılığıyla sürmekteydi.
Yine de bu dönemde İslam tarihinin ilk krizleri ortaya çıkacaktır. Öyle ki bunlardan ilki belki daha peygamberin bedeni bile soğumamışken, Peygamber (s.a.v.)’den sonra toplumun nasıl yönetileceğine ilişkin çıkan tartışmalarda ortaya atılan “hilafetin Kureyş’e ait olduğu” tezidir. Bu tezin bir hadis oluşu, hangi bağlamda ve hangi amaç için söylenildiği gibi hususlar tartışmalı bile olsa, bu tezi esas alarak ortaya konulan siyaset anlayışları, İslamın tüm insanları eşit ve kardeş kılan yaklaşımına aykırı ve daha sonra gelecek olan tüm İslami siyaset ve hilafet tartışmalarını bu açıdan olumsuz bir biçimde etkileyecek olan olumsuz bir başlangıç noktasıdır. Çünkü bu, Kureyşli olmayan Müslümanları ikincilleştirdiği gibi, Kureyş’in olumsuzluklarını da örtbas eden bir sonuç ortaya çıkarmaktadır. Burada önemli olan tarafların niyetleri ve samimiyetleri değil, daha sonra bu teze temellendirilecek olan olumsuz gelişmeler ve bizatihi, bu tezin içeriğindeki kardeşlik ruhuna aykırı olan yaklaşımdır. O esnada Kureyş’ten birinin, hele hele Ebubekir’in halife seçilmesi maslahata ve hikmete oldukça uygun bir davranış olabilir. Ama bunun “hilafet Kureyş’indir” gibi bir hadisle temellendirilmesi ve bağlantılı hale getirilmesi, hakikat siyasetine uyarlı bir yaklaşım değildir.
Daha önce bahsedildiği üzere iktisadi ve siyasi seçkinler, kitlelerin istismarı karşısında, sanki başka bir seçenek yokmuşçasına omuz silker.[1] Bunun değiştirilemez yasaların bir sonucu olduğuna dair kendi söyledikleri yalanlara hakikaten inanırlar.[2] Hatta Tolstoy, “hali vakti yerinde sınıfların buna inandığını, çünkü inanmak zorunda olduklarını” söyler.[3] Şöyle ki ya yaşam biçimlerinin tamamen soyguna ve cinayete dayandığının farkına varmaları gerekir ve aslında “son derece onursuz insanlar olduklarının ya da yaşanan ne varsa, genel fayda adına, ekonomi biliminin değişmez yasaları uyarınca yaşandığına inanmak zorundadırlar.”[4] Bilinçli ya da bilinçsizce, gerçek mesuliyetlerine gözlerini yumarlar ve dışsal demirden yasaları suçlarlar: hatalı olmadıklarına inanmak zorundadırlar çünkü aksi takdirde, şüphesiz, böyle davranmayı bırakırlardı.
Dahası devlet sistemi öyle düzenlenmiştir ki devlet şiddetinden aslında bir başkasının sorumlu olduğuna inanmak kolaylaşır. Hopton, her birimin sorumluluğu, sistemde ya bir üst ya bir alt birime nasıl attığını açıklar.[5]Ama Hopton’un ortaya koyduğu irdeleme konularının amaçlarıyla örtüşür biçimde, Tolstoy’un kendi sözleri burada tekrarlanmayı hak eder:
“Sosyal merdivenin en alt basamağında tüfekleri, tabancaları ve kılıçlarıyla askerler insanlara işkence eder ve öldürür ve bu yöntemlerle onları asker olmaya zorlar ve bu askerler yaptıklarının sorumluluğunun kendilerinden, onlara bu eylemleri emreden subaylarca alındığından tam anlamıyla emindir. Merdivenin en üst basamağında çarlar, devlet başkanları ve bakanlar, bu işkenceleri, cinayetleri ve zorla askere almaları emreder ve Tanrı tarafından yetkilendirildiklerinden ya da yönettikleri toplum kendilerinden böylesi emirler vermelerini beklediğinden, sorumlu tutulamayacaklarından tam anlamıyla emindirler. Bu iki aşırı ucun arasında, şiddet eylemlerine, cinayetlere ve zorla askere almaya nezaret eden orta seviyeli kişiler yer alır ve bunlar da sorumluluktan tamamen azade olduklarından tam anlamıyla emindir, kısmen üstlerinden aldıkları emirlerden ötürü ve kısmen de merdivenin daha aşağı basamaklarındakiler onlardan böylesi emirler beklediğinden.”[6]
Merdivenin her basamağında, kişiler yalnızca “vazifelerini” yerine getirdiklerini, yalnızca yapmak için atandıkları işin gereğini yaptıklarını düşünür.[7] Bazıları sadakat yeminleriyle bağlanmıştır, diğerleri yalnızca mesleki yükümlülüklerini yerine getirmektedir ama kesinlikle bir bütün olarak devletin gerçekleştirdiği acımasız eylemlerin sorumlusu değillerdir.
Bunun sonucunda, insanın yapısında olan ahlaki sorumluluk sistem tarafından seyreltilir. Tolstoy şöyle açıklar:
“Tek bir hâkim yoktur ki mahkemede ölüme mahkûm ettiği adamı, kendisi iple boğmayı kabul etsin. Üst sınıflardan hiç kimse bir köylüyü, kendi elleriyle ağlayan ailesinden koparıp hapse tıkmayı kabul etmeyecektir. […]”
Bu gibi işler, böylesi eylemler için duyulacak sorumluluğu ortadan kaldırıp, böylelikle hiç kimsenin bunların ne kadar doğaya aykırı olduğunu hissetmemesini sağlamayı kendine birincil vazife edinmiş toplum ve devlet denen o karmaşık makineden kaynaklanır. Bazıları kanunları yapar, diğerleri onları uygulatır. Başka birileri insanları disiplin kazanmaları yani mantıksızca ve sorumsuzca itaat etme alışkanlığı edinmeleri için terbiye eder ve eğitir. Yine başkaları ki bunlar en iyi terbiye edilmişleridir, nedenini niçinini hiç bilmeksizin insanları öldürmeye varıncaya dek, her türlü şiddeti uygular. İnsan kurumlarının böylesine dolanmış halde bulunduğumuz ağlarından zihnimizi bir an için kurtarabilmek yeter, bunun gerçek doğamıza nasıl da ters olduğunu görmeye.[8]
Görevlerin bu şekilde alt bölümlere ayrılması, insanların toplu halde nasıl olup da böylesine barbarca eylemler gerçekleştirdiğinin tek açıklamasıdır. Başkalarına uyguladıkları şiddet için, sistemin karmaşık işleyişindeki diğer bütün birimlerin katkılarıyla birlikte kendi katkılarının da en azından kısmi ahlaki sorumluk taşıdığı gerçeğini gözden kaçırırlar.[9]
Böylece devlet düzeninin bütün birimleri, özel vazifeleri olduğunu vehmedecek biçimde hipnotize olmuştur.[10] Yalnızca diğer insanlarla eşit insanlar olduklarını unutur ve aksine “kendilerini başkalarına […] bir tür özel örfi varlık gibi gösterirler: soylular, tüccarlar, valiler, hâkimler, subaylar, çarlar, bakanlar ya da askerler olarak; sıradan insani vazifelere değil, aristokratik, ticari, idari, hukuki, askeri, krallara ya da bakanlara özgü zorunluluklara tabii olarak.”[11] Sosyal işlevleriyle kendilerinden geçmişlerdir ve bir insan olarak en temel ahlaki sorumluluklarını bile göz ardı ederler.
Yönetici sınıflar bile kendilerini belli ölçüde hipnotize ederler.[12] Yine de bilinçli ya da bilinçsizce, sistemin sürmesini sağlayan onlardır: Tolstoy halka açık bir infaz için herhangi bir sorumluluk hissini ortadan kaldıran görevlerin alt bölümlere ayrılmasının, “bilgili ve aydınlanmış üst sınıflarca özenle ayarlanmış ve planlanmış” olduğuna inanır.[13] Belirli bir ölçüde devlet yetkilileri de herkes gibi hipnotize olmuştur ama eğitim alacak kadar şanslı olduklarından ve devlet mekanizmasının resmen başındaki insanlar olduklarından, aynı zamanda devletin herhangi bir şiddet eyleminin, herhangi bir kimsenin muhtemel bir sorumluluk hissine kapılmaması için zekice bölüştürüldüğünden emin olanlar da onlardır. Hem elbette kilise de (sözde ahlak halesiyle) gelip halka açık infazları onayladığında, insanlar da bunun o kadar da ahlaksız ya da kötücül bir şey olmadığına inanmaya itilirler.[14]
Öyleyse karmaşık devlet mekanizması, mevcut durumdaki gibi kilisenin de desteğiyle devlet (ya da İsa) adına işlenen ahlaksız eylemler için hiç kimsenin ahlaki sorumluluk üstlenmemesini sağlar. İnsanlar, düzeltmek için hiçbir şey yapmadıkları sosyal sorunlar için değiştirilemez yasaları suçlar ve devletin şiddet eylemleri için sorumluluğu ya üstlerine, onlara resmen emredenlere, ya da astlarına, bu emirlerin verilmesini talep edenlere ya da pis işleri onların adına bilfiil gerçekleştirecek olanlara aktarırlar. Bunun sonucu kolektif boyutta bir ahlaki çözülmedir. İşte bu yüzden Tolstoy Kant’tan şu alıntıyı yapar, “Bizler bir disiplin çağında yaşıyoruz, […] ama henüz hala ahlaki bir çağdan çok uzağız.”[15] Ahlak, disipline kurban edilir, devlet mekanizması içinde seyreltilir.
Bu disiplin, ahlakın devlete bu hipnotik havale edilişi, vatanseverlik denilen kör edici duygusal yüceltimle de beslenir. Bunun için Tolstoy vatanseverliği ölümcül bir mit, “çirkin ve zararlı bir sanrı”, “aldatıcı bir rüya”, “aptalca ve ahlaksız” bir his, “zalim bir gelenek” olarak görmüş, hatta “fiziksel bir salgın”a benzetmiştir.[16] Hopton’un kaydettiği gibi, vatanseverliğin tek amacı, yönetenlerle yönetilenleri ortak bir sanrıda birleştirmektir.[17]
Vatanseverlik, mevcut hükümete bağlılığı ve itaati sağlar.[18] Egemen sınıflar tarafından, konumlarını sağlama almak için organize edilir.[19] Bu egemen sınıflar, “diğer uluslara karşı her türlü adaletsizliği ve gaddarlığı işleyerek, onlarda kendi halklarına karşı düşmanlık uyandırarak ve sonra da bu düşmanlığı kendi halklarını yabancılara küstürmek için kullanarak vatanseverliği kışkırtır.”[20] Yapay olarak, bölmek ve yönetmek için, kaba nefrete ve savaşa teşvik etmek için uyandırılır ki sonra hükümet “muhteris ve paragöz amaçlarına” daha kolay ulaşabilsin.[21] Bu açıdan bakıldığında vatanseverlik “kölelik”le eşdeğerdir.[22] Devletin onun sürmesine ihtiyacı vardır: vatanseverlik devletin ruhudur, kanıdır, onsuz devlet ortadan kalkar.[23]
Vatanseverlik ayrıca Dağdaki Vaaz ile de bağdaşmaz: kişinin kendi uyruğundan olanları tercih etmesi olarak vatanseverlik, İsa’nın komşunuzu ve düşmanınızı sevin öğüdüyle çelişir. Daha önceki zamanlarda yararlı olmuş olabilir ama İsa bu Şiddet Yasası’nı, “daha yüce olan, tüm insanların kardeşliği fikriyle”, Sevgi Yasası’yla değiştirmiştir.[24] Yine de İsa’dan iki bin yıl sonra vatanseverlik hala yaygındır; yapay düşmanlıkları, silahlanma yarışını, şiddeti ve istikrarsızlığı beslemeye devam etmekte ve “sözde Hristiyandünyanın halklarını” bir “barbarlık haline” indirgemektedir.[25] Gerçek Hristiyanbilincinin bu zalim vatanseverlik hissinden kurtulmak için düşünmesi gereken hala çok şey mevcuttur.[26]
Ancak vatanseverlik İsa’nın akılcı öğretilerini işitmiş olan kişileri bile gaddarlaştırabiliyorsa bunun tek sebebi, bu kimselerin çocukluklarının başlarından itibaren kendi uluslarını ve kendi devletlerini taparcasına sevecek biçimde hipnotize edilmiş olmalarıdır.[27] Devlet vatandaşlarının tümünde vatanseverlik uyandırmak için düpedüz rüşvet vermekten, yeni teknolojilerin kullanımına dek kitaptaki her türden numarayı deneyecektir.[28] Çocukluktan itibaren insanlara İsa’nın öğretilerine tamamen ters olan şeylere saygı duymaları öğretilir: şedit kurumları kutsal addetmeleri, hakaretlerin öcünü almaları, yargılamaları, hüküm vermeleri, direnmeleri ve savaşmaları…[29] Biraz daha yaşlandıklarında, erkekler çoğunlukla askere yazılmak mecburiyetindedirler ki burada insanlıktan uzak bir disiplin rejimi, en yumuşak, en Hristiyanruhları bile afallatmanın bir başka yöntemi olarak kullanılır.[30] Ordudaki katı talim, erkekleri insanlıklarından, uslarından eder[31] ve onları “zinde cinayet araçları”na döndürür.[32]
Nihayet çatışma başladığında, bütün “Hristiyanlar” birleşir ve körce savaş gayretine el verir. Tolstoy’un sözcükleri öylesine dokunaklı ve üslubunun öylesine karakteristik bir örneğidir ki, burada uzun bir alıntı yapmak gerekir:
Zenginler ahlaksızca elde ettikleri servetin önemsiz bir kısmını bu cinayet ülküsüne ya da cinayet uğraşına yardımın örgütlenmesine bağışlarken, kendilerinden devletin yılda iki milyar topladığı fakirler de aynı şekilde davranmak gerektiğine kanaat getirip, onlar da akçelerini sunar. Hükümet, sokaklarda Çar’ın portresini taşıyarak, şarkılar söyleyip, hurra diye bağırarak yürüyen ve vatanseverlik bahanesiyle her türlü aşırılığı işleyen aylaklar topluluklarını dolduruşa getirip teşvik eder. Rusya’nın, başkentinden en ücra köyüne dek her köşesindeki kiliselerde rahipler, kendilerine Hristiyandiyerek, kişiye düşmanını sevmeyi emreden Tanrı’ya, sevginin Tanrısı’na, şeytanın işine, insanların katline yardım etmesi için dua ederler. Dualarla, vaazlarla, teşvik edici sözlerle, geçit törenleriyle, fotoğraflarla ve gazetelerle sersemletilmiş, toplara yem olacak yüzbinlerce erkek, bir örnek giyinmiş ve ellerinde çeşitli ölümcül silahlarla anne-babalarını, karılarını, evlatlarını bırakıp, kalplerinde acıyla ama bir yüreklilik gösterisi sergileyerek, kendi hayatları pahasına en dehşet fiili işleyecekleri, tanımadıkları ve kendilerine hiçbir kötülük etmemiş adamları öldürecekleri yere giderler. Ve arkalarından, bir nedenle yurtlarındaki sıradan, barışçıl, ıstırap çeken insanlara değil de yalnızca kendilerini birbirlerini katletmeye kaptırmış olanlara hizmet edebileceklerini varsayan doktorlar ve hemşireler gider. Geride kalanlar, insanların katledildiği haberleriyle sevinirler ve çok büyük sayıda Japon’un öldürüldüğünü öğrendiklerinde, Tanrı adını verdikleri birine teşekkür ederler.[33]Vatanseverliğin dehşet verici başarıları işte bunlardır. Sersemletilmiş, hipnotize edilmiş, gaddarlaştırılmış koskoca “Hristiyan” ulusların her biri, bütün kaynaklarını kendileri gibi başka insanları öldürmeye akıtmakta (bazen birbirlerine karşı) birleşir. Böylece İsa’nın bilgelik dolu emirleri bir yana, geride bıraktıkları yurtlarındaki toplumsal sorunları bile unuturlar. Vatanseverlik çılgınlığı, insanlara makul addettikleri ne varsa tam tersini yaptırmayı başarır.
Bütün insanlar barış istediklerini söylerler ama anavatanı, inançlarını, onurlarını, hatta uygarlığın ta kendisini savunmaya (yapay olarak yönlendirilerek) hazırdırlar; dahası kimileri kendini savaşmaya mecbur hissedecektir çünkü İsa’nın bunu yapmamaları uyarısına rağmen, hükümetlerine bağlılık yemini etmişlerdir.[34] Buradaki bariz çelişkiyi açıklamaları istense, böylesi tartışmalar için fazla meşgul olduklarını, kaldı ki zaten bu tartışmayı yersiz bulduklarını, hem ayrıca koca bir ulus yardım çığlıkları atarken tartışmanın vakti olmadığını söyleyeceklerdir.[35] Bir başka deyişle, vatanseverlik insanları devletin iradesine teslim olacak biçimde hipnotize etmenin inanılmaz derecede başarılı bir yöntemidir.
Tolstoy bu nedenle insanların, birleşen ve birbirini destekleyen dört yöntemden oluşma bir şiddet çemberine yakalandığını ileri sürer.[36] Birincisi, devlet organizasyonunun kutsal ve sabit, kendisini değiştirmeye yönelik herhangi bir çabayı zalimce cezalandıran bir şey olarak sunulması aracılığıyla, sindirmedir.[37] İkincisi, serveti çalışan nüfustan alıp, kendilerine verilen meblağları halkın köleleştirilmesini pekiştirmekte kullanacak yetkililere aktarmayı içeren, yozlaşmadır.[38] Üçüncüsü, insanların manevi gelişimini sekteye uğratan ve öğretimin ilk yıllarından, anıtları, festivalleri, sansürü ve benzeri araçları kullanarak vatansever ve dinsel boş inançların teşvik edilmesine, girift bir biçimde örgütlenen halkın hipnotize edilmesidir.[39] Dördüncü yöntem, sersemletilmiş kitleler arasından birtakım güçlü adamların seçilip daha da çok sersemletilmesini ve gaddarlaştırılmasını, böylelikle devlet şiddetinin itaatkâr vasıtaları haline getirilmelerini içerir, yani askere almadır.[40]
Ayrıca Tolstoy için zorunlu askere alma, “Hristiyan” devletlerin yaşam biçimlerindeki derin çelişkilere mükemmel bir örnek teşkil eder.[41] Hristiyançocuklar, öteki yanaklarını çevirmeleri gerektiğini öğrendikleri pazar okuluna gönderilirler ki buradan doğruca direnmeyi, nefret etmeyi, öldürmeyi öğrenecekleri orduya yollanabilsinler.[42] Yani erkeklere aynı anda hem Hristiyanhem de gladyatör olmaları öğretilmektedir[43] ve Hristiyanlığın resmi öğretmenleri, çelişkili bir biçimde bu iki öğretimle de ilişkilidir.[44] Kilise, başka türlü İsa’nın akılcı öğretilerine bariz bir biçimde ters görünecek olan bir şeyi onaylamak için otoritesini kullanarak önemli bir rol oynar.
Genel olarak, acemi askerleri şekillendirmek için kullanılan “eğitim yöntemleri” şunlardır: “aldatmaca, sersemletme, dayak ve votka.”[45] Hep birlikte, bir yıl içinde, “iyi, akıllı, sağlam zihinli delikanlıların, tıpkı eğitmenleri gibi gaddarlaşmış birer varlık”a dönüşmesini sağlarlar.[46] Bu acemi askerler düşünmeyi bırakır, vicdanlarının sesini bastırırlar ve körcesine ve itaatkârca boyun eğmeyi öğrenirler; o kadar ki orduya katılarak ironik bir biçimde kendi köleleştirilişlerinin failleri haline geldiklerinin farkına bile varmazlar.[47] Bu yüzden İmparator Büyük Frederick’in, “Eğer askerlerim düşünmeye başlasaydı, içlerinden bir teki orduda kalmazdı,” demesi pek şaşırtıcı değildir.[48] Ordunun varlığı, acemi askerlerin sersemletilmesine ve gaddarlaştırılmasına bağlıdır. Aksi takdirde hem Hristiyan hem de asker olmanın, hele de kendi köleleştirilişlerinin işbirlikçiliğini yapmanın nasıl da çelişkili bir durum olduğunu fark ederlerdi.
Ancak bu zorunlu askerlik paradoksu, Tolstoy’u hemen mevcut durumu ideal Hristiyan toplumuyla kıyaslamaya iter ki bu Tolstoy’un düşüncesinin çok ilginç bir kısmı olmakla birlikte, bu makalenin bağlamı dışına çıkmaktadır. Tolstoy açısından buradaki mesele, tarihin İsa’nın öğretilerinde ima edilen toplumsal devrimi kayda geçiriyor olmak yerine, İsa’nın akılcı emirlerini çiğneyip geçen ve safça İsa’nın takipçisi olduklarına inananları köleleştiren zalim, sahtekar ve hipnotik bir toplumsal sistemin, siyasi ve dini seçkinler eliyle kuruluşunu anlatmasıdır. Bu paradoksun en aşikâr hali, Tolstoy’a göre, “Hristiyan” devletlerin zorunlu askerlik uygulamasıdır.
Öyleyse Tolstoy’un düşüncesi bize ne söyler? Yinelediği tema, devletin, insanlığın firar etmesi gereken bir hapishane olduğudur ki bu kaçış ancak devletin suçlusu olduğu şiddet ve aldatmaca ifşa edilirse gerçekleşebilir. Tolstoy bir anarşist olarak adlandırılmaktan rahatsızlık duyar çünkü o zamanlar kavramın sıradan bir biçimde ilişkilendirildiği şiddet, onun devleti mahkûm edişinin temelini oluşturan şiddetsizliğe tamamen zıttır. Ne var ki devlet karşıtı bu hükmü ve devletsiz bir toplum kurulması umudu, onu önde gelen anarşist düşünürlerin geniş kapsamlı ve eklektik topluluğunun önemli figürlerinden biri yapar.[49] Ayrıca, insanların “anarşistler’in bombalarından korkup da kendilerini en korkunç musibetlerle sürekli tehdit eden şu korkunç organizasyondan korkmamalarını,”[50] istisnai ve tek tük bombalardansa, devletin daimi boyunduruğundan kaygılanmamalarını tuhaf bulur.
Bundan yüz yıl önce üretmiş olsa da Tolstoy’un devlet şiddetiyle ilgili suçlamaları günümüzde hala (neredeyse tartışmasız biçimde) geçerliliğini sürdürür.[51] Ortadoğu’nun yakın tarihinin işaret ettiği gibi, (kısmen de olsa) başka ülkelerin kaynaklarını sömürmek için yapılan savaşlar sürmekte ve arkalarından daha çok çatışma çıkmasına neden olmakta. Yasalar hala Tolstoy’un betimlediği anlamda şiddete yol açmakta ve uzlaşı, çoğunluk tahakkümünün yerini alana dek de açmaya devam edecek. İktisadi sömürü günümüzde küresel ölçeğe yayılmış durumda ki bu da bir uyum görüntüsünü bozabilecek herhangi bir şeyin gizlenmesini daha da kolaylaştırmakta. Dahası gücün hala, başlangıçta en umut veren siyasi liderleri bile yozlaştırdığı söylenmekte.
Devletin aldatmacı yapısına gelince, bunda da değişen pek bir şey yok gibi. Birleşmiş Milletler savaşlara son vermek için kurulmuştu, gel gör ki büyük güçler hala riyakârca ya buradaki mekanizmaları, bir sonraki savaşlarını meşrulaştırmak için kullanmaya çalışıyor ya da bu mekanizmaları hiç işletmiyor. Yurt içinde de liderler, sosyal bilimlerin ebedi yasalarına atıflarla gerçekten köklü reformlar yapmaktan kaçınıyor. Devlet düzeninin parçası olan birimler, devlet şiddeti için sorumluluk üstlenmekten kaçınmaya devam ediyor: göstericilere karşı yasal şiddeti sonuna dek kullanan polisler emirlere uyduklarını söyler, yasayı ilk düzenleyen yasa yapıcılar yalnızca seçmenlerinin görüşlerini temsil ettiklerini söyler ve ara kademelerdekiler de benzer biçimde yalnızca görevlerini yaptıklarını iddia eder. Vatanseverlik günümüzde bazı ülkelerde artık kilisenin işbirliğine dayanmıyor olabilir ama bu vatandaşlık dersleri, bayrak yakma ve uluslararası futbol çağında, devletin faydalandığı temel bir hipnotizma aracı olmayı sürdürmekte.
Zorunlu askerlik, devletin aldatmacı yapısında, Tolstoy’un ölümünden bu yana önemini yitiren tek öge olabilir. Ama zaten Tolstoy onu, Hristiyan olduğunu iddia eden bir devletin sürekli bir ordu bulundurmasındaki çelişkiyi açıklamak için kullanmıştır. Günümüzde bu çelişki daha az aşikârsa, bu yalnızca çok sayıda devlet profesyonel orduya geçiş yaptığı için değil, aynı zamanda Hristiyanlığın oynadığı rol, Tolstoy’un zamanında hala sürmekte olan önemini büyük ölçüde yitirdiğindendir.
Ne olursa olsun, herhangi bir ideal Hristiyan toplumuyla kıyaslamaları bir yana, Tolstoy uzun zaman önce ölmüş olsa da, devletin şedit ve aldatmacı olduğu eleştirisi, 21. yüzyıl için de anlamlı olmayı sürdürüyor ki bu da onun klasik anarşist düşünürler ailesinin, değerli bir üyesi olmaya devam ettiği anlamına geliyor. Bu makale, onu yeni okuyuculara tanıtmak ve yazdıkları üzerine başka çalışmalar yapılmasını teşvik etmek için, Tolstoy’un anarşist eleştirisini konulara ayırarak incelemeye çalışmıştır. Eğer devlet hakkındaki değerlendirmesi kısmen bile doğruysa, insanlığa kendi kendilerini soktukları hipnotik uykudan uyanmaları ve sevgiyle ve bağışlamayla yaşamaları (ki Tolstoy bunu bütün bu şiddete ve aldatmacaya karşı olası tek çözüm olarak görüyordu) çağrısı yeniden değerlendirilebilir.
Yazar, bu makalenin önceki taslakları üzerine yaptıkları yararlı yorumlar için Stefan Rossbach’a, Nassos Christoyannopoulos’a, Sharif Gemie’ye, Ruth Kinna’ya ve üç anonim hakeme teşekkür eder.
[14] Tolstoy. “I Cannot Be Silent.” s. 394-402. Tolstoy’un kiliseyi geniş eleştirileri bu makale için oldukça büyük bir konuyu oluşturur – onun devlete olduğu kadar kiliseye de eleştirel olduğunu belirtmek yeterlidir sanırım. Ve onları başkalarının günahkârlıklarının suç ortağı olarak görür.
[15] Tolstoy. “The Law of Love and the Law of Violence.” s. 211.
[16] Sırasıyla: Tolstoy, “Patriotism and Government.” s. 503; Tolstoy. “Christianity and Patriotism.” s. 460, 469, 472, 435.
[36] Tolstoy. “The Kingdom of God Is within You.” s. 211.
[37] Tolstoy. “The Kingdom of God Is within You.” s. 2l1-212
[38] Tolstoy. “The Kingdom of God Is within You.” s. 212.
[39] Tolstoy. “The Kingdom of God Is within You.” s. 212-214.
[40] Tolstoy. “The Kingdom of God Is within You.” s. 214-215.
[41] Tolstoy. “The Kingdom of God Is within You.” bölüm 7. İkinci Dünya savaşından bu yana böyle devletlerin pek çoğu profesyonel bir ordu kurmak için bir adım geri atmış olmalarına rağmen (fakat sadece insan gücü kaybını telafi etmek için caydırıcı olarak nükleer silahların tehdidine güvenmekteler) öyle bir aşağı seviyeye gelmişlerdir ki devletin Hristiyanolmadığının farkına varılması aşikâr olmuştur. Bunun yanında, Tolstoy muhtemelen kurnaz bir yol olarak profesyonel orduya dönmenin elitler için doğal olan bu özel çelişkilerin ‘Hristiyan’ toplumların daha az parlamasına neden olduğunu görmekteydi. Tolstoy için her ikiyol da, evrensel zorunlu askerlik çağrısı – güçlü birşey olmasına rağmen – devlete karşı olma durumunu desteklemek için sadece bir örnektir. Bu onun devleti sevmemesinden dolayı değil, fakat sadece devletin dayandığı önemli zıtlıkların nihai bir tablosu olduğundan dolayıdır da.
[42] Tolstoy. “The Kingdom of God Is within You.” s. 139.
[43] Tolstoy. “The Kingdom of God Is within You.” s. 146.
[44] Tolstoy. What I Relieve, s.95; Tolstoy, “The Kingdom of God Is within You.” s. 338-339.
[45] Tolstoy. “The Kingdom of God Is within You.” s. 341.
[46] Tolstoy. “The Kingdom of God Is within You.” s. 341.
[47] Tolstoy. “The Kingdom of God Is within You.” s. 195.
[50] Tolstoy. “Patriotism and Government.” s. 517.
[51] Bugün eşit şekilde geçerli olan onun insanlığa çağrısından vazgeçilmiş olması ve herkes için şiddet araçlarının kullanımının genelde övgüye değer bir sonu başarmayı amaçlamasıdır (bu bakış açısı şiddetin kullanılması üzerine anarşistler arasındaki bitmek bilmez tartışmalarda Tolstoy’un durumunu açıkça ifade etmektedir.) Bu özel durum ve onun ‘terörizme karşı savaş’la alakasına dair tartışma şu makalede yapılmaktadır: Alexandra J. M. E. Christoyannopoulos, “Turning the Other Cheek to Terrorism: Reflections on the Contemporary Significance of Leo Tolstoy’s Exegesis of the Sermon on the Mount,”Politics and Religion, 1/1 (2008). (Yakında yayınlanacak.)[Bu makale halihazırda itaatsiz.org’da yayınlanmıştır]
Hopton’un ifade ettiği gibi Tolstoy için, şiddetin devlet sisteminin bir ürünü oluşu gibi, istismar da ekonomik sistemin bir ürünüdür ama ekonomik istismar aslında şiddettir, yalnızca “daha sinsi ve tam da dolaysız fiziksel şiddet kadar bariz değil ama aynı ölçüde kısıtlayıcı olduğundan, etkisi daha da fazla hissedilen” bir şiddet türüdür.[1] Tolstoy devletin yasal şiddet tekelini fakir vatandaşları üstünde, ayrıcalıklı olanların servetlerini korumak için kullandığını öne sürer. Yazılarında bizzat şahit olduğu böyle birkaç iktisadi istismar örneği anlatır ve bu vakaları, devlet gücünün zararları üzerine, bunlardan kaynaklanan düşüncelerini aktarmak için çıkış noktası olarak kullanır.[2]
Tolstoy, nasıl teşkil edilmiş olurlarsa olsun, tüm devletlerin istismarcı olduğunu iddia ediyordu, otoriter Rusya, liberal rejimlere göre daha görünür yöntemler kullanıyordu ama aralarındaki tek fark buydu. Aslında eleştirisi bugün kapitalizmi iyicil yatırımlar kisvesine bürünmüş bir kölelik düzeni olarak görenler tarafından rahatlıkla benimsenebilir. Aşağıdaki sinik cümle, mesela, 21. yüzyılda etkisinden neredeyse hiçbir şey yitirmemiştir:
“Günümüzün köle sahibi, dışkılarını temizlemek için lağım çukuruna yollayabileceği bir köle John’a sahip değilse bile, yüzlerce John’un öylesine ihtiyaç duyduğu beş şilinge sahiptir ki bununla günümüzün köle sahibi bu yüzlerce John arasından herhangi birini seçebilir ve bir başkası yerine onu seçerek ve lağım çukuruna inmesine izin vererek, onun velinimeti olabilir.[3]
Günümüzün köleliği, özgürleşme öncesi Amerika’da olduğu kadar açık ve görünür olmayabilir ama yine de köleliktir. Aslında iktisadi kölelik tarih kitaplarında anlatılan kölelikten daha kötüdür çünkü seçme hakkı aldatmacası ardına gizlenmiştir ve doğal hatta faydalı sayılır. Günümüzün köle sahibi, artık zengin sömürgeci değil ama iyicil iş sahibi, hissedardır. Gerçekten de herhangi bir (yerel ya da günümüzde küresel) topluluğun en fakir üyelerinin pek az seçim şansı bulunur: “Karınlarını zar zor doyurmak uğruna kendilerini özgür addeden insanlar, serflik döneminde ne kadar zalim olursa olsun hiçbir köle sahibinin kölelerini göndermeyeceği işlere kendilerini teslim etmek zorunda olduklarını [düşünür].”[4] Fakir çalışanlar sadece sofraya ekmek koyabilmek adına onur kırıcı koşullarda çalışmak mecburiyetindedir. Aydınlanmış devletin savunduğu ve yasalarıyla koruduğu iktisadi model, “şu ya da bu şekilde, çalışanın her zaman vergileri, toprağı ve gereksinimlerini karşılamak için ihtiyaç duyduğu maddeleri kontrol edenlere köle olmasını” garanti altına alır.[5] Günümüzün çalışanı, geçmişin kölesinden daha iyi durumda değildir ve devlet sistemi vaziyetin böyle kalmasını garanti eder.
Zenginleri korumaktan başka hangi nedenle, örneğin toprağın özel mülkiyetini savunmak için, yasalara (dolayısıyla şiddete) başvurmak gerekir? Yalnızca doğru kullanılmayan geniş toprak parçalarının, çalınmış mülkün, sert yasalarla korunmaya ihtiyacı vardır. Tolstoy’a göre, “İnsanın kendi emeğinin ürünü olan ve ihtiyaç duyduğu şeyler, her zaman gelenek, kamuoyu, adalet ve karşılıklılık hisleri tarafından korunur ve şiddet kullanarak korunmaları gerekmez,”[6] ama “yakınlarda yaşayan binlerce insanın yakıtı yokken, tek bir mülk sahibine ait onbinlerce dönüm orman arazisinin şiddet vasıtasıyla korunması gerekir.”[7] Özel mülkiyet yasaları, yalnızca aslında sahip olmamaları gerekenleri kendi zimmetlerine geçirenleri korur. Yasalar zenginleri korur.
Tarih boyunca, toplumda çalışmanın yükünün eşitsiz dağılımını mazur göstermeye çalışan yeni bahaneler aranılıp durmuştur. Bu nedenle “eski zamanlarda, başkalarının emeğinden faydalananlar, önce başka bir ırka ait olduklarını, sonra da Tanrı’nın onlara belirli bir görev, başkalarının esenliğini sağlama –diğer bir deyişle, onları yönetme ve terbiye etme- görevi verdiğini ileri sürmüşlerdir.”[8] Mazeretler biyolojik ve teolojikti. Ancak zamanla bu mazeretler gitgide geçerliliğini yitirdi.[9] Tolstoy, bu yüzden yeni bahanelerin yaratılması gerektiğini ve bu kez açıklamanın “bilimden” geldiğini ileri sürer.[10]
Tolstoy’a göre, “eğitimli denilen insanların hiçbirinin çalışmamasının” (ve beraberinde getirdiği, nüfusun geri kalanının köleleştirilmesinin) yeni mazereti şöyleydi: “Varoluş mücadelesinde yer alma yönündeki ortak insanlık sorumluluğundan kendilerini özgürleştirmiş olan bizler, ilerlemeye yardımcı oluyoruz ve bu yüzden insanlığa büyük faydamız dokunuyor; bu öyle büyük bir fayda ki insanların emeklerini kullanarak verdiğimiz zararı dengeliyor.”[11] Başka bir deyişle, görünüşte eşitsiz olan bu iş bölümü, toplumun bir bütün halinde ilerlemesi için mümkün olan en mükemmel iş bölümüdür. Toplum farklı elemanların farklı işlevler üstlendiği doğal bir organizma gibidir, bu yüzden mevcut iş bölümü ulaşılabilecek en doğal iş bölümüdür; sağlıklı, organik bir toplumun doğal denge halidir.[12]
Elbette Tolstoy’a göre adaletsiz bir iktisadi sistemin bu “bilimsel” mazereti tek kelimeyle, ondan faydalananlar tarfından uydurulmuş bir başka kurnaz yalandır. Öncelikle, bu teori “insan toplumlarının doğal özellikleri”ni değil, yalnızca “özel bir durumu” kendine temel almaktadır.[13] Bir toplumun böylesine eşitsiz bir iş bölümüne varması evrensel bir gerçek değildir, yalnızca belirli bazı koşullarda ortaya çıkabilir. Bu koşulların ayırt edici özelliği, çoğunluğun yaşamını sürdürdüğü kuralları belirleyen ve bu kurallara uyulmasını sağlamak için zor kullanan güçlü bir devleti yöneten ayrıcalıklı bir azınlığın mevcudiyetidir.
Bu koşullar altında hiçbir iş bölümü “doğal” olarak tanımlanamaz. Eğer görevlerin bölüşümü, akıl ve vicdan rehberliğinde kendiliğinden olursa, bu iş bölümü hakçadır ama herhangi bir zorlama işgücünün tercihlerini çarpıttığı an, sonuç “başkalarının emeğinin gaspıdır” ki bu da doğal ya da adil olmaktan çok uzaktır.[14] Tolstoy her zaman bir iş bölümünün bulunmuş olduğunu teslim eder ama bu iş bölümünün kabul edilir olup olmaması, neyi temel aldığına bağlıdır. Eğer akıl ve vicdan temelindeyse, işçilerin özgür ve rasyonel tercihine dayalıysa o zaman iş bölümü adildir; ama eğer şiddet yüzünden çarpıtılmışsa, hakkaniyetli olamaz.[15]
Ayrıca bu iş bölümünün bilimin gelişmesine ya da insanlığın ilerlemesine olanak sağladığını ileri sürmenin de bir faydası yoktur, çünkü yeni teknolojiler işçilerin durumunu, en az iyileştirdiğini ileri sürdükleri kadar, kötüleştirmektedir:
Bir işçi, yürümek yerine trene binebilse de, ormanının yanmasına sebep olan, ekmeğini burnunun dibinden çalan ve onu rayları işletenler karşısında neredeyse köle durumuna düşüren tam da bu tren raylarının varlığıdır.[16]
Bilimin mümkün kıldığı yeni bilgi ve teknolojiler, köleleştirilmiş işgücünden daha çok zengin azınlığın erişimindedirler ki bu da “bilimsel ilerleme”den kölelerden ziyade ayrıcalıklı köle-sahiplerinin çıkarı olduğu anlamına gelir.
Yani mevcut iktisadi sistemdeki konforlu konumlarını haklı çıkarmak için sosyoloji yasalarına başvuranlar yalnızca talihli yalancılardır.
“Bütün bunları biz yapmadık, kendi kendine gelişti,” diyebilirler, “Tıpkı bir şey kırdıklarında çocukların, kendisi kırıldı demeleri gibi. (…) Ama bu doğru değildir.”[17]
Masum olmadıklarını anlamak için bu insanların yaşam biçimlerini gözlemlemek yeterli olacaktır. Müreffeh yaşantılarının devletin uyguladığı iktisadi ve siyasi şiddetle hiçbir bağlantısı olmadığını düşünmek isterler, ayrıcalıklarının kendi kendine ve insanlar arasındaki gönüllü bir anlaşmanın sonucunda ortaya çıktığına ve uygulanan şiddetin de kendi kendine, genel, yüce hukuki, siyasi ve iktisadi kanunların bir sonucu olarak var olduğuna inanmak isterler. Keyfini sürdükleri avantajların, tam da ağaçları büyüten ve oduna çok ihtiyacı olan köylüyü, kestiklerini, ne ağaçların büyümesiyle ilgilenen ne de oduna ihtiyacı olan zengin toprak ağasına teslim etmeye zorlayan şey olduğunu görmemeye çabalarlar; yani köylü eğer odununu vermezse kırbaçlanacağı ya da öldürüleceği gerçeğini…[18]
Ama gerçek böyle değildir. Kendilerini gerçeklerden sakınmaya çalışsalar da unutmak için ellerinden geleni yapsalar da bu zengin azınlık ve tumturaklı sözlerle savundukları devlet sistemi, kitlelerin iktisadi istismarından sorumludur.[19]
Özetle komşularına karşı savaşlar çıkardığından, kendi halkına yasalar dayattığından ve iş gücünü istismar ettiğinden, devlet vahşi, acımasız ve habis bir makinedir. Devlet öldürür, soyar ve köleleştirir. Dolayısıyla, “(S)Özde iyi yönetilen ülkelerde şahit olduğumuz halkların esenliği, şiddet egemen olduğundan, yalnızca bir görüntüden, hikâyeden ibarettir. Esenlik görüntüsünü bozabilecek her şey, bütün açlar, hastalar, mide bulandıracak denli kötücül olan ne varsa, görülemeyecekleri bir yere gizlenmiştir.”[20] Kutsal gibi görünmek için elinden geleni yapsa da devlet düzeni, İsa’nın akılcı öğretilerinin bütün anlamını ihlal eden kötücül bir sistemdir.
Dolayısıyla devlet, “bütün parçaların tamamen en tepede bulunan belirli kişilerin ya da belirli bir kişinin kontrolünde olduğu koni benzeri” bir organizasyondur; koninin tepesiyse, “diğerlerinden daha kurnaz, arsız ve ahlaksız olanlarca ele geçirilmiştir.”[21] Öyleyse bir “demokrasi”de bile kimse kendini iktidardakilerin dürüst, “vatandaşların bütününün temsilcileri” olduğu düşüncesiyle kandırmamalıdır, çünkü onlar yalnızca “başkalarına şiddet uygulayan bir grup adamdır”.[22] Demokratik olsun olmasın, bir devletin liderleri yalnızca zorba olabilir: “İktidarı ele geçirip, elde tutmak için, iktidarı sevmek gerekir,” ancak iktidar aşkı “kibir, kurnazlık ve acımasızlık”la birlikte gelir.[23] Devletin yapısından ötürü, tepesine ulaşmak için, kişinin ahlaksızlıkla ve kötücüllükle birlikte ortaya çıkan özelliklere sahip olması gerekir.
Her durumda iyi insanların bu tepeye ulaşabileceğini varsaysak bile bunlar hızla yozlaşacaklardır çünkü devlet mekanizması ahlakın en temel ilkesinin çiğnenmesini zorunlu kılar:
İktidar sahibi olan herkes, kötü insanların iyilere şiddet uygulamasına engel olmak için kendi otoritelerinin gerekli olduğunu ileri sürer, böylece kendilerinin başkalarını kötülerden koruyan iyi kişiler olduğunu farz eder. Ama hükmetmek demek güç kullanmak demektir ve güç kullanmaksa şiddete maruz kalan kişinin yapılmasını istemediği ve suçlununsa, şiddet kendine uygulanacak olsaydı kesinkes karşı çıkacağı şeydir. Dolayısıyla hükmetmek, kendimize yapılmasını istemeyeceğimiz bir şeyi başkalarına yapmak, yani yanlış yapmak demektir.[24]
Dolayısıyla yalnızca kötüler hükümran olabilir. Hiçbir iyi insan bir devletin başı olamaz. Diğer bir deyişle, devletin doğası gereği, “kötüler daima iyilere hükmeder ve şiddet uygular.”[25]
Devletin mevcudiyeti, şiddeti ve adaletsizliği önlediği gerekçesiyle haklı gösterilir, ne var ki devlet varlığıyla şiddete ve adaletsizliğe yol açar. Tolstoy, Eugen Schmitt’in bir karşılaştırmasını ödünç alır, “Vatandaşlarına bir tür emniyet sağladıklarını söyleyerek kendi varlıklarını meşrulaştıran hükümetler, anayollarda güvenle seyahat etmek isteyen herkesten düzenli olarak vergi toplayan Calabrialı soyguncu şefe benzer.”[26] Devlet kendini vatandaşlarına, onları güvende tutma sözü vererek pazarlar, ama güvenliklerine tek gerçek tehdit devletin kendisinden gelir – ve beklenileceği gibi, eğer vatandaşlar vergilerini ödemez ve devlete boyun eğmezse muhtelif kanunlar, güvenliklerinin gerçekten de tehlikeye girmesini sağlar. Üstüne üstlük sistem çok kurnazca tasarlanmıştır: bir kez kurulduğunda, devlet (Calabrialı soyguncu şef gibi) varlığını kolaylıkla sürdürebilir çünkü vergiler, varlıkları bu vergilerle sürdürülen silahlı birliklerce toplanır.[27]
Devlet varlığını, iç çekişmeleri ve şiddeti engellemekle meşrulaştırır ama bu süreçte kendine şiddet üzerinde, bu kez hiçbir aracı gücün denetlemediği, bir tekel kurma hakkı tanır; böylece üstünlüğünü özgürce kullanır ya da kötüye kullanır ve bundan ötürü ortadan kaldırması gereken zalimin ta kendisi gibi davranır, hem de çok daha geniş bir düzlemde…[28] Ancak zorlama yalnızca ötekiler güçsüzken işe yarar; bir gün güçsüzler kuvvetlenecek ve öçlerini, kendilerini denetim altında tutmakta kullanılan aynı acımasız yöntemlerle alacaktır.[29] Diğer bir deyişle devlet şiddeti, yalnızca daha çok şiddete yol açar ve bundan kaynaklanan kısırdöngü toplumu İsa’nın öğretilerinden gitgide daha da uzaklaştırır.
Özetle Tolstoy için devletin şedit olmaması mümkün değildir ve dolayısıyla akıl dışıdır. Hristiyan devletler de bu yargıdan kaçınamaz: sözde Hristiyanlığı benimsemiş bütün devletler hem kendi halklarını, hem de komşu halkları iradelerine rağmen hareket etmeye zorlamıştır.[30] Hem yapısı gereği hem de onu yönetenlerin ahlaksız ve çıkarcı olmama ihtimali bulunmadığından, devlet kaçınılmaz olarak şedit ve zorbadır.
Doğasından kaynaklanan şiddete ilaveten Tolstoy devletin bir diğer temel özelliğini, onun aldatıcı yapısını da şiddetle kınar.[31] Bu bölümde Tolstoy’un neyi aldatmaca olarak değerlendirdiği ve bunun devlette hangi biçimlerde ortaya çıktığı ele alınacak.
Tolstoy için devlet şiddetinin nedeni devletin varlığının ta kendisi olduğundan, örneğin savaş, barış konferanslarıyla ve paktlarıyla ortadan kaldırılamaz; savaş belasının ortadan kalkması için, devletin kendisinin ortadan kalkması gerekir. Uluslararası antlaşmalar ve paktlar savaşı ortadan kaldırabilirmiş gibi yapmak, düpedüz riyakârlıktır, der Tolstoy. Hem böylesi antlaşmaların uygulanmasını kim sağlayacaktır?[32] Kendi ordularıyla başka devletler mi? Bunun savaştan ne farkı olabilir ki? Barış antlaşmaları mevcut devletlerarasında işbirliğine dayanır, ancak Tolstoy’a göre savaş çıkmasının birincil nedeni bu devletlerin varlığıdır.[33] Ayrıca bu antlaşmalara hiçbir zaman dürüstçe uyulmaz, çok geçmeden devlet yöneticileri şu ya da bu savaşın, aslında şu ya da bu antlaşmayı ihlal etmediğini öne sürmenin bir yolunu bulurlar.[34] Amacının barış sağlamak olduğunu söyledikleri antlaşmalar imzalarlar ama aylar sonra halklarının karşı karşıya kaldığı şu ya da bu yeni tehdidin, antlaşma koşullarının istisnası olduğunu ve savaş araçlarıyla bertaraf edilmesi gerektiğini iddia ederler.[35]
Sözde barışı garantilemek için yapılan ikili ittifaklara gelince, bunlar bariz bir biçimde savaş ittifaklarıdır.[36] Tolstoy, 1893’te henüz kurulan Fransız-Rus ittifakı için düzenlenen kutlamalar hakkında bir makale yazar ve bunun, devlet liderleri bir barış ittifakıymış gibi yapsa da aslında Almanya’ya karşı askeri niyetlerinin açık bir ilanı olduğu uyarısında bulunur.[37] Yoksa niye askeriyeye milyonlar harcanmaya devam edilsin ve niye basın bu ittifakın getirdiği askeri avantajın altını çizsin ki?[38] Bu ittifaklara girilmesinin sebebi tam olarak getirecekleri askeri avantajdır, bunlar açıkça gelecekteki savaşlar için hazırlıktır.
Ancak devlet yetkililerinin ve onlarla ilişkili seçkinlerin riyakârlığı yalnızca uluslararası alanla sınırlı değildir. İster savaşla, isterse de iktisadi kölelik gibi daha yerel meselelerle ilişkili olsun, mevcut düzende yalnızca kendi ayrıcalıklarını ellerinden almayacak değişiklikler önerirler.[39] Getirdikleri değişikliklerin zayıflığını, “kültürü” ya da “uygarlığı” korumak gereksinimiyle savunurlar.[40] Mevcut devlet ve onun iktisadi sisteminin “kültürün” kaynağı olduğunu söylerler, bu yüzden bu eşsiz kültürel mirası yok etme tehlikesi yüzünden fazla radikal bir değişiklik getirmemeye dikkat etmek gerekir. Ama akıl yerine şiddetin ürünü olan ve baskıya yol açan bir kültür, Tolstoy’un saklamaya ve korumaya hazır olacağı kültür değildir.
Müreffeh zenginler ayrıca, hiçbir şeyin zaten özünde fazla değiştirilemeyeceğini iddia etmek için, yukarıda sözü edilen doğal iş bölümü gibi, “demirden yasaları” anımsatırlar. Kimi, resmi Hristiyanlıktan ilham alarak, herkesin kaderinin farklı olduğunu öne süren teolojik bahaneye yaslanır; kimi devletin tarihsel bir zorunluluk olduğuna dair Hegelci düşünceye işaret eder; kimiyse toplumun biyolojik bir organizmaya benzediğine dair bilimsel görüşü öne sürer – ama hepsi halkın koşullarını gerçekten iyileştirecek tek değişikliği, devletin lağvedilip İsa’nın akılcı öğretilerinin içtenlikle uygulamaya geçirilmesini, neden gerçekleştirmediklerini açıklamak için ardına saklanacak sahte bir teori bulacaktır.[41]
Tolstoy, bu “demirden yasalar”ın hiçbirinin, değiştirilemez olmadığını savunur. Aksine toplumun mevcut durumu, “yalnızca insanların koyduğu vergilendirme, toprak ve hepsinin üstünde, […] mülkiyetle ilgili kanunların sonucudur.”[42] Yani, “köleliği üreten, sosyolojik bir ‘demirden yasa’ değil, sıradan insan yapımı yasalardır.”[43] İnsan yapımı yasalar tam olarak halkı köleleştirmek için oluşturulmuştur ve halkın koşullarının kökten biçimde iyileştirilemeyeceğini iddia etmek, seçkinlerin statükoyu korumak için kullandığı bir başka riyakâr ifadedir.
Öyleyse açıkçası yetkililer inandıklarını söyledikleri Hristiyandeğerleriyle yaşamamaktadır. Hristiyanlık insanların eşit olduğunu söyler ama bu seçkinler, kendi çıkarlarına olan bu adaletsiz sistemi meşru göstermeye çalışmakla meşguldür.[44] Üstelik, riyakârlıkları “halkı yozlaştırır, hayata küstürür ve gaddarlaştırır”, çünkü “insanların bilincinden iyi ve kötü ayrımını siler ve böylece onların kötülükten uzak durup iyiliği aramalarına mani olur; insan yaşamının gerçek özünden onları mahrum bırakır ve böylece her türlü gelişime engel olur.”[45]
Üst sınıfların Hristiyanlık adına cüretkârca sahnelediği sorumsuz yaşam tarzı, onları örnek alanların bilinçlerini yozlaştırır. “Yaşam biçimlerini değiştirip” İsa’nın mantıklı öğretilerinin ışıldayan birer yol göstericisi olmak yerine, bu seçkinler “mümkün olan her yolla bilinci bastırıp, köreltmeye çalışır.”[46] Nihayet riyakârlıklarının doruk noktasına ulaştıklarında, insanları böylece gaddarlaştırdıktan sonra, “aynı insanları ortaya sürerler […] halkla acımasız şiddetten başka bir yolla başa çıkılamayacağının delili olarak!”[47] Seçkinlerin riyakârlığının, kendi kendini doğrulayan öngörüsü böylece tamamlanır.
[28] Tolstoy. “The Kingdom of God Is within You.” s. 186-187
[29] Kennan. “A Visit to Count Tolstoi.”; Tolstoy.“The Kingdom of God Is within You.” s. 269.
[30]Tolstoy. “The Law of Love and the Law of Violence.” bölüm 2.
[31] Bundan dolayı eleştirinin iki ana çizgisi, Kinna tarafından işaret edilmiş olan devlete yöneltilen iki biçimdeki anarşisteleştiri –Devlet şiddeti ve aldatma – Tolstoy tarafından da vurgulanmıştır. Ruth Kinna. Anarchism: A Beginner’s Guide. Oxford: Oneworld, 2005, s. 46.
[32] Tolstoy. “The Kingdom of God Is within You.”s. 160; Tolstoy. “Be Think Yourselves!” bölüm 5.
Tolstoy’un Hristiyanlığı yeniden keşfinden çıkardığı temel ders, her seferinde gelecekte daha fazla şiddete yol açacağından, şiddetin asla meşru görülemeyeceğiydi.[1] Bu yüzden devlet eleştirisinin devlet şiddetinin muhtelif boyutlarına odaklanması şaşırtıcı değildir.
Tolstoy, her ne kadar savaşı devlet şiddetinin insanlıktan en uzak örneği olarak kınayacak olsa da klasik eseri Savaş ve Barış’ı da elbette içeren erken dönem romanlarının, savaşın suretine karşı çok daha az yargılayıcı bir cezbeyi ele verdiğini teslim etmek gerekir.[2] Greenwood bu yüzden Tolstoy’un ilk romanlarından birkaçında savaşı yaşamın kaçınılmaz bir parçası olarak görmekle kalmayıp, olgunun kendisiyle ondan epik, şiirsel ifadelerle bahsedecek kadar sorunsuz olduğunu söyler.[3]
Ne var ki Hristiyanlığa döndükten sonra Tolstoy’un bu cezbesi hem savaş sürecine, hem de “Hristiyan” devletlerin İsa’nın öğretisine bariz bir biçimde karşı olan bir eylemi meşrulaştırmalarındaki riyakârlığa karşı açık bir tiksintiye döner. Romanlarındaki savaş betimlemeleri ne kadar etkileyici olursa olsun, Tolstoy edebi yeteneğini artık savaşı anlamsız bir vahşetin dayanılmaz bir portesi olarak resmetmekte kullanır. Hristiyanlık ve Vatanseverlik’te Rusya’nın kaçınılmaz olarak gireceği bir sonraki savaş için şunları öngörür:
“Ve yüzbinlerce basit, müşfik insan, karılarından, annelerinden ve çocuklarından koparılıp, ellerinde ölüm saçan silahlarla, ruhlarındaki ıstırabı şarkılarla, hovardalıkla ve votkayla bastırarak, nereye sürülürlerse oraya yürüyecekler. Uygun adım yürüyecek, donacak, açlık çekecek ve hastalanacaklar. Bazıları hastalıktan ölecek ve sonunda bazıları, insanların onları biner biner öldürecekleri yere varacak ve onlar da nedenini kendileri de bilmeksizin, daha önce hiç görmedikleri ve kendilerine herhangi bir kötülük yapmamış, yapması da mümkün olmayan binlerce başkasını öldürecekler.”[4]
Daha önce savaşı nasıl kabullenmiş, hatta estetik açıdan yüceltmiş olursa olsun, Hristiyanlığa döndükten sonra Tolstoy ondan nefret etmiştir (bu da Tolstoy’un entelektüel gelişiminde hiç değilse bir ölçüde kırılmaya işaret eder).
Tolstoy’un görüşünde “savaş, silahlı adamların”, yani orduların, “mevcudiyetinin kaçınılmaz bir sonucudur.”[5] Her hükümet ordunun varlığını, kendisini komşu devletlerden korumak gereğiyle haklı çıkarır ancak bu, “bütün devletlerin birbiri için söylediği şeydir,” yani nihayetinde “devletin gücü, bizi komşularımızın saldırılarından korumak şöyle dursun, aksine kendisi böyle saldırıların bir tehdit oluşunun nedenidir.”[6] Sadece (başka) ordular var olduğu için bizim de bir orduya ihtiyacımız olduğuna ikna olabiliriz ama o zaman da bizim ordumuzun varlığı ötekileri, kendilerinin de bir orduya ihtiyacı olduğuna inandırır. Nedenselleştirme döngüseldir ve kendi kendini haksız çıkarır.
Tolstoy, orduların gerçek amacının elitlerin çalıntı ayrıcalıklarını korumak olduğu kanısındadır; bu ayrıcalıklar “komşu çetelerden” olduğu kadar, kendi “köleleştirilmiş halklarından” da çalınmıştır.[7] Bir bölüme önsöz olarak Tolstoy, Lichtenberg’in şu sözlerini alıntılar, “Eğer bir seyyah, uzak bir adada ateşe hazır toplarla korunan evlerde yaşayan insanlar ve o evlerin etrafında gece gündüz devriye gezen nöbetçiler görecek olsaydı, adada haydutların yaşadığını düşünmekten kendini alamazdı. Avrupa devletlerinin durumu bu değil midir?”[8] Orduların koruduğu yalnızca başka devletleri talan ederek haksızca kazanılmış şeylerle, ülkenin köleleştirilmiş halkından çalınanlardır ve devletin halkını köleleştirmekte kullandığı başlıca araç, Tolstoy’a göre hukuktur.
Tolstoy, “Köleliğin özü […] yasamanın mevcudiyetinde –kendileri için faydalı olacak yasaları yapma gücüne sahip insanların varlığında bulunur,” diye duyurur.[9] Bütün kanunların ortak özelliği, uygulanmalarının ceza tehdidine bağlı olmasıdır: eğer bir kişi onların gereklerini yerine getirmezse, “Bu yasaları yapanlar silahlı adamlar yollayacak ve bu silahlı adamlar, yasalara uymayan kişiyi dövecek, özgürlüğünden mahrum edecek, hatta öldürecektir.”[10] Şiddet ya da şiddet tehdidi, yasaların uygulanması için elzemdir ve bu da köleleştirmenin apaçık bir işaretidir: “Kendi iradenizin tersine, başka insanların isteklerini yerine getirmeye zorlanmak köleliktir.”[11] İnsanları iradelerine rağmen bir kanuna uymaya zorlamak için şiddet kullanıldığı müddetçe kölelik var olacaktır.
Tolstoy sorunun, hukuk ile sosyal çoğulculuğun bir araya gelişinde yattığını öne sürer. Devletin her fiili bazıları tarafından iyi, diğerlerince kötü görülür. Devletin herhangi bir fiili ya da herhangi bir yasası hakkında ihtilafa düşen birileri oldukça, devletin tüm fiilleri uygulanmak için eninde sonunda şiddete başvurmayı gerektirecektir.[12] Dolayısıyla, mantıken devletin her fiili kölelikle sonuçlanır. Başlı başına devletin varlığı, kaçınılmaz biçimde şiddete ve köleliğe bağlıdır.
Dahası, Tolstoy yasaların halkın iradesini yansıttığı fikrini reddeder, “Çünkü” der, “Bu yasaları çiğnemeyi arzu edenlerin sayısı daima onlara uymayı arzulayanlardan fazladır.[13] Daha isabetlisi eğer yasalar halkın iradesini yansıtsaydı, onları uygulatmak için şiddete başvurmak gerekmezdi.” “Aslında,” diye iddia eder Tolstoy, “Herkes bilir ki yalnızca despotik ülkelerde değil ama sözde en özgür olan ülkelerde –İngiltere, Amerika, Fransa ve diğerleri– bile yasalar herkesin değil, gücü elinde bulunduranların iradesiyle yapılır ve bu nedenle her zaman ve her yerde ister çok sayıda, ister az, isterse de tek bir adam olsun, güç sahiplerinin çıkarlarına göre biçimlenir.”[14]
Böylece Tolstoy, otoriter rejime karşı temsili demokrasiyi yeğlemek için öne sürülen klasik görüşü reddeder. Tolstoy’un kitaplarından bir bölümün başındaki, üslubu kendisi tarafından yazıldığına işaret eden, anonim bir önsözde şunlar okunabilir:
Yüz adam arasında bir kişi doksan dokuza egemen olsa, bu adaletsizdir, despotizmdir; on kişi doksanı üstünde egemen olsa, bu da aynı biçimde adaletsizdir, oligarşidir ama elli biri kırk dokuzuna egemen olduğunda (ki bu sadece teoride böyledir çünkü gerçekte egemen olanlar bu elli bir kişinin sadece on, on biridir) bu tamamen adildir, özgürlüktür! Aşikâr saçmalığıyla bu akıl yürütmeden daha komik bir şey olabilir mi? Gel gör ki siyasi yapıda reform yapmaya kalkan herkesin temel aldığı işte bu akıl yürütmenin ta kendisidir.[15]
Tolstoy’a göre çoğunluk iktidarının bir şekilde “adaletin”, “özgürlüğün” vücut bulmuş hali olduğu fikri tam bir saçmalıktır. Demokratik olsun olmasın, “yasalar, onlara uymayanları dövmeyi, özgürlükten mahkûm bırakmayı ve hatta katletmeyi içeren organize şiddet vasıtasıyla hükmeden insanlar tarafından yapılmış kurallardır.”[16] Yasalar, iktidar sahipleri tarafından kendi çıkarları doğrultusunda yazılır ve uygulanmak için şiddete gereksindiklerinden, fiiliyatta köleliğe işaret ederler.
Tolstoy ayrıca insanları yönlendirmek, onlara cemiyetin bütününün esenliğini sağlayacak biçimde yaşamanın yollarını öğretmek gerektiği savını da ele alır. Prensipte “tamam” der Tolstoy ama yasa yapanların “üzerinde şiddet uyguladıklarından daha ferasetli” olduklarının kanıtı nedir?[17] “Aslında,” diye devam eder, “Kendilerine, insanlara şiddet uygulama iznini vermeleri, onlara tabii olanlardan daha çok değil, daha az feraset sahibi olduklarını gösterir.”[18] Şiddet uygulayan bir rehber ne ferasetlidir ne de akılcı. Başka bir anonim bölüm önsözünde yazdığı gibi, “Eğer yalnızca şiddetle yönlendirilebilecekse, insan neden akıl sahibidir?”[19] Tolstoy için şiddet ve akıl birbirlerini dışlayıcıdır:
İkisinden biri: insanlar ya akılcı varlıklardır ya da akıldışı. Eğer akıldışı varlıklarsa hepsi akıldışıdır ve öyleyse aralarındaki her şeyin belirleyicisi şiddettir, o zaman da bazı insanların şiddet kullanma hakkına sahip olmasının, diğerlerinin olmamasının bir nedeni yoktur. Bu durumda devlet şiddetinin hiçbir haklı nedeni olamaz. Ama eğer insanlar akılcı varlıklarsa ilişkilerinin, iktidarı bir şekilde ele geçirmiş olanların şiddetine değil, aklına dayanması gerekir. Bu durumda yine devlet şiddetinin hiçbir haklı nedeni olamaz.[20]
Tolstoy için, hiçbir hükümet halkı terbiye etmek için şiddete başvurmayı akılcı bir biçimde haklı çıkaramaz. Toplumsal düzen ya akılla ya da şiddetle sağlanabilir.
Yaşamının son yıllarında, Çarlık Rusyası gitgide artan bir siyasi kargaşa içindeyken, Tolstoy hem hükümetin hem de devrimcilerin amaçlarını meşrulaştırmak için şiddete başvurmakta aynı ölçüde ahlak dışı davrandığını iddia eden bir risale yazdı.[21] Ama, diyordu risalede, devrimciler yalnızca hükümetin onlara öğrettiği biçimde davranıyordu. İnsanları köleleştiren yasalarla yönetilen şedit bir devlet “terbiye” etmişti onları. Bu yüzden şiddet içeren davranışları, serkeş ebeveynlerini taklit eden yaramaz bir çocuğunkileri andırıyordu. Ancak çocuğun davranışlarının anlaşılır olması gibi, devrimci siyasetin de en azından tutarlı olduğunu ileri sürüyordu Tolstoy, “Hükümetin aksine devrimciler Hristiyan olduklarını iddia etmiyor, aksine tüm dinleri inkâr ediyorlardı; hükümetin aksine eylemleri, inandıklarını ilan ettikleri felsefeyle uyumluydu.”[22]
Özetle Tolstoy, ister demokratik ister despot hükümetlerce yapılmış olsun, bütün yasaların şiddetle ve kölelikle eş değer olduğunu düşünüyordu. Doğaları gereği bu yasalar kimseyi terbiye edemez – yalnızca aklın varlığına son verir ve yasaların varlık sebebi yalnızca halkın iktisadi istismarıdır.
[1] Kennan. “A Visit to Count Tolstoi.”; Tolstoy, Leo. “The Law of Love and the Law of Violence.” in A Confession and Other Religious Writings.çev. Jane Kentish. London: Penguin, 1987.
[2] Tolstoy, Leo. War and Peace.çev. Aylmer Maude, Louise Maude. Ware: Wordsworth, 1993.
[4] Tolstoy, Leo. “Christianity and Patriotism.” The Kingdom of God and Peace Essays. çev. Aylmer Maude. New Delhi: Rupa, 2001, s. 449. (Bu noktada belirtmek gerekir ki Tolstoy’un dili açıkça erkek merkezlidir, daima erkekler üzerine konuşur, asla – ya da pek nadiren- kadınlar üzerine konuşmuştur. Onun keskin sesini aktarmak için Tolstoy’un sıksık alıntılanan kendi sözleriyle burada belirgin olan, bu talihsiz eğilim yansıtılamaz olmasına ragmen bu makaleye de müteesiren yansıtılmıştır.)
[12] Lyof N. Tolstoi.What l Do? London: Walter Scott,s. 148.
[13] Tolstoy. “The Slavery of Our Times” S. 109-110. Bu tez itiraf etmek gerekirse gerçekten de sorgulanmalıdır. Fakat Tolstoy’un işaret ettiği şey şudur: Yasalar varlıklı azınlık tarafından yoksul çoğunluğun aleyhine yapıldığından dolayı halkın büyük bir çoğunluğu böyle bir adaletsiz yasamaya karşı durmaktadır. Böyle bir yasa onların taleplerini temsil etmez.
Leo Tolstoy’un kendine özgü dini ve siyasi görüşleri çok sayıda çalışmaya konu olmuştur, ne var ki bunların pek azı onun temel bir anarşist mesele olan devlet eleştirisini ele alır. Tolstoy yalnızca savaşı değil, aynı zamanda hukuku ve iktisadı da tümüyle devlet aygıtının amansız mekanik gözetimi altındaki birer şiddet ve köleleştirme biçimi olmakla suçlar. Dahası, onun açısından devlet yetkilileri, kitleleri kasten ve riyakârca kandırmakta, her türlü sorumluluk duygusunu ortadan kaldıran bir sisteme önayak olmakta ve düzenli aralıklarla vatanseverlik duygularını kamçılayarak insanları hipnotize edilmiş bir halde tutmaktadır –ki ordu, bu aldatmacanın gücünün en iyi örneğidir. Tolstoy’un, devleti şedit ve sahtekar olmakla itham edişi, sadece etkileyici bir biçimde ifade edilmiş olmakla kalmaz, aynı zamanda bir asırdan uzun zaman önce ilk kaleme alışından bu yana, geçerliliğini büyük ölçüde korumuştur.
Leo Tolstoy devletin şedit ve düzenbaz bir kurum olduğuna ve Hristiyanlığı gerçek anlamıyla yaşayan bir toplumda hükmünü yitireceğine inanıyordu. Anarchist Studies’in önceki sayılarından birinde Terry Hopton, Tolstoy’un siyaset düşüncesini özetlemiş ve anarşist gelenek içindeki yerini gerekçelendirmişti.[1] Bu makalenin amacı, Tolstoy’un devlet eleştirisini detaylı bir biçimde inceleyerek, Hopton’un genel değerlendirmesini tamamlamaktır.
Hopton’un makalesi, Tolstoy’un düşüncesinin önceki kurmaca eserleriyle devamlılığına dair genel bir değerlendirme sunup, ardından da din, devlet, ekonomi ve devrimci değişim hakkındaki görüşlerini kısaca gözden geçirirken; bu makale Tolstoy’un devlet karşısındaki hükmünü inceleyecek ama bunu çok daha detaylı bir biçimde gerçekleştirecektir. Dolayısıyla bu makalenin amacı Tolstoy’un siyaset düşüncesine Hopton’un mükemmel girizgâhını, temel bir anarşist temayı ayrıntılarıyla işleyerek ve birebir alıntılar vasıtasıyla Tolstoy’un etkileyici edebi üslubuna daha geniş yer vererek zenginleştirmektir.
Tolstoy’un çok sayıda kitapta ve risalede dile getirdiği devlet aleyhindeki pek çok savı, burada konulara ayrılarak ve çoğu kez Hopton’un zaten kısaca değinmiş olduğu hususları kapsamlı bir biçimde ayrıntılandırarak yeniden düzenleniyor. Bu konular, makalenin iki ana bölümünün başlıklarını oluşturuyor. Bu iki bölümden ilki (bölüm 2) savaş, hukuk, iktisadi sömürü ve devletin yapısının mensupları üzerindeki etkisi üzerine düşüncelerini inceleyerek, Tolstoy’un devlet şiddetini kınayışı üzerine odaklanıyor. Ardından ikincisi (bölüm 3) devletin aldatma mekanizmalarını inceliyor; liderlerin riyakârlığı, kemikleşmiş sorumluluktan kaytarma alışkanlığı, vatanseverliğin hipnotize edici gücü ve zorunlu askerliğin temel paradoksu. Tolstoy hakkındaki ikincil kaynakların bir özeti bu iki ana bölüme giriş teşkil ederken (bölüm 1), Tolstoy’un devleti ele alan yazılarının güncelliğine işaret eden kısa bir sonuç (bölüm 4) onları izliyor.
Tolstoy, İsa’nın hayranlık duyduğu ilkeleriyle tiksindiği devletin bağdaşmazlığına ışık tutabilmek için sıklıkla modern devleti ideal bir Hristiyan toplumuyla kıyaslar. Onun Hristiyanlık anlayışı son derece akılcıdır; onun için İsa sadece “[insanlığın] bilgeliğin[in] en yüksek temsilcisi”dir,[2] öğretileri akıl yoluyla bilfiil doğrulanmıştır ve diriliş gibi batıl inanışlar, Hristiyanlığın öğretilerini çarpıtmakta çıkarı olan seçkinlerce sonradan eklenmiş, gerçeküstü hikâyelerdir.[3] Bu Hristiyanlık anlayışının eleştirel incelemesi, her ne kadar ilgi çekici olsa da bu makale için fazla geniş bir konudur. Burada belirtilmesi gereken görüş, Tolstoy için İsa’nın akılcı öğretilerinin özünün Dağdaki Vaaz’da bulunduğudur: burada İsa Eski Ahit’in yasasının yerine, yeni emirleri olan öfkeli olmamayı, kimseyi yargılamamayı, boşa yemin etmemeyi, düşmanını sevmeyi ve özellikle de kötülüğe direnmek yerine öteki yanağını çevirmeyi geçirir.[4] Tolstoy’un iddiasına göre devlet, ismen Hristiyan olduğunda bile, bütün bu temel ilkeleri ihlal eder. İsa’nın standartlarıyla kıyaslamalar, sıklıkla devletin daha “ampirik” bir anlatımıyla bir arada bulunur. İkisi yan yana geldiğinde, modern devlete dair hazin bir yargıyı ortaya koyar. Tolstoy’un yazılarının gücünün bir kısmı, tam da bu resmen Hristiyan olan devletin gerçekliğiyle, Hristiyanideali arasındaki çelişkiden kaynaklanır. Bu yüzden, bu makalenin özgül amacı Tolstoy’un devlet eleştirisini, yerine önerdiği seçeneği dikkate almaksızın sunmak olsa da bu eleştirinin tüm keskinliğini muhafaza edebilmek için İsa’ya ve Hristiyanlığa yaptığı atıflara ilişilmedi.
Tolstoy’un devlet eleştirisini incelemeden önce onun sosyal ve siyasi görüşlerini ele alan ikincil yazının (sadece kurgu eserlerine odaklanan muazzam sayıdaki çalışmayı bir kenara bırakarak) kısaca değerlendirilmesi, bu makalenin o literatür içindeki yerini belirlemek ve anarşist incelemeler için bu ikincil kaynakların neden pek azının doğrudan kayda değer olduğunu göstermek açısından faydalı olabilir.
Tolstoy’un çok sayıda biyografisi yayınlanmıştır.[5] Bunlar, Tolstoy’un siyasi görüşlerini herhangi bir eleştirel ilgiyle ele almaya ayırdıkları alan açısından farklılıklar gösterir. Örneğin Greenwood ve Bayley büyük ölçüde kurgu eserleri üzerine yoğunlaşır ve aynı zamanda Tolstoy’u entelektüel açıdan etkileyen kaynaklarla, yaşam ve toplum üzerine teorilerinin bir kısmına da genel olarak değinirken,[6] Maude’un ayrıntılı biyografisi zaman zaman bu görüşlerle ilgili kısa değerlendirmelerde ve eleştirilerde bulunsa da Tolstoy’un radikal siyasi yazılarını derinlemesine incelemekten kaçınır.[7] Her halükarda tanımları gereği, Tolstoy’un biyografileri onun düşüncelerinden ziyade yaşamına odaklanır. Diğer bir cenahta, Tolstoy’un yaşamı üzerine yazılmış ve onun nevi şahsına münhasır karakterinin belirli yönleri üzerine düşünmeyi hedefleyen makaleler de bulunur: Tolstoy’un hoşgörüden ve alçakgönüllülükten yoksunluğu üzerine Orwell’inki, hakikatin peşine yüreklice düşüşü üzerine Sampson’unki ya da Tolstoy’un daha ziyade tek bir önemli şey bilen bir “kirpi” mi yoksa pek çok şey bilen bir “tilki” mi olduğunu sorgulayan Berlin’inki gibi.[8] Ancak Tolstoy’un siyasi görüşlerine şöylece bir değinmekten fazlasını yapan biyografik incelemeler pek azdır.
Anarşizm üstüne çalışanlar için bundan belki biraz daha ilgi çekici olabilecek olan, Tolstoy’un düşüncelerinin ve yazdıklarının bir yandan Rus edebiyatının dünya çapında ünlü bir yazarı ve öte yandan naif bir siyasi düşünür olarak tamamen farklı iki bölüme ayrılıp ayrılamayacağı hakkındaki tartışmadır.[9] Bazıları bu ayrımın bariz olduğuna inanır,[10] ancak çoğunluk Tolstoy’un dine dönmeden önceki ve döndükten sonraki yazıları arasında güçlü bir devamlılık hisseder.[11] Hatta Greenwood açısından tartışma konusu olan bu ayrışma, keşfinin yeniliğini vurgulamak için bizzat Tolstoy tarafından özellikle abartılmaktadır.[12] Oysaki varoluşsal bunalım, hakikat arayışı ve bunları sanat eserlerinde ifade edişi bütün yaşamı boyunca mevcut olagelmiştir.[13] Dahası görünüşe göre Tolstoy, Hristiyanlığa dönmeden çok önce “yeni bir dinin kuruluşunu” hayal etmiş ve devleti bir tür fesat ittifakı olarak görmüştür.[14] Her halükarda, Tolstoy’un yaşamı ve düşünceleri iki ayrı bölüme ayrılsa da ayrılmasa da Stepun’un kaydettiği gibi ünü iki yönlüdür: bir sanatçı ve bir “sosyal peygamber” olarak.[15]
Tolstoy’un din hakkındaki görüşleri ve bunların etik anlayışını nasıl etkilediği hakkında çok şey yazılmıştır. Genellikle, bu yayınların amacı temelde Tolstoy’un yaşamın anlamına ilişkin yanıtını ve bu yanıtın birincil sonuçlarından bazılarını özetlemekle sınırlıdır, çoğu kez bu cevap üzerine pek az sayıda ilave düşünce ya da kısa eleştiri içerirler.[16] Tolstoy’un etik anlayışının, hakiki bir Hristiyan etiği olup olmadığına dair tartışmalar da bulunur.[17] Ancak bu yayınlar içerisinde en azimli ve ayrıntılı olanı Spence’in Tolstoy’daki “düalizm”i ve ona göre bunun Tolstoy’un etik anlayışında yarattığı bütün sorunları eleştirel bir biçimde ortaya seren eseridir.[18]
Siyaset konusuna yakınlaştıkça, Tolstoy’un siyasi düşüncesinden çıkarılmış belirli alt temalar üzerine muhtelif tartışmalarla karşılaşılır. Örneğin Maude, biyografisinin ikinci cildi boyunca sık sık direnmeme konusuna ve buna karşı ileri sürülen savlara geri döner ve hükümet ve vatanseverlik hususlarında Tolstoy’un görüşlerinden ayrıldığı noktalara bir bölüm ayırır.[19] Kennan’ın makalesi Tolstoy ile şiddetsizlik hakkında yapılan bir konuşmayı ve bu konuşmadaki katılmadığı noktaları aktarır.[20] Hopton (makalesinin bir kısmında) Tolstoy’un Savaş ve Barış’ta yer alan siyasi düşüncelerini özetler ve Samson’un kitabı da özellikle Tolstoy’un iktidar ve savaş hakkında aynı kitapta ifade ettiği düşüncelerine odaklanır.[21] Crosby, Tolstoy’un ahlaki ve sosyal kaidelerinden bazı öğelerin kısa bir özetini ve onaylamasını sunar.[22] Redfearn, Tolstoy’a dair ucuz eleştirileri bertaraf eder ve kitabının ikinci yarısını Henry George’un “Tek Vergi”sine ve Tolstoy’un bununla ilgili tutumuna ayırır.[23] Wenzer’in kitabı ve makalesi Tolstoy’un, George’un görüşlerini anarşiye geçişin bir aşaması olarak savunuşunun daha da ayrıntılı bir analizini yapar.[24] Son olarak Stanoyevitch’in makaleleri, Tolstoy’un hukuk, para ve mülk hakkındaki görüşlerine ayrıntılı bir bakış sunma iddiasında bulunsa da nihayetinde bunlara hak ettikleri önemi vermeyişindeki sığlıkla hayal kırıklığına uğratır.[25] Bütün bu çalışmaların ortak noktasıysa Tolstoy’un toplum tanımının ve toplumsal çözüm önerilerinin yalnızca belirli bir yönüne odaklanmalarıdır. Tolstoy’un sosyal düşüncesinin büyük bir kısmını değerlendirmeye alan daha kapsamlı ve ayrıntılı bir analiz ise henüz yazılmayı beklemektedir.
Daha dolaysızca ve açıkça anarşizme odaklanan yayınlara bakıldığında (bunlar ister popüler yayınlar, ister akademik çalışmalar ve ders kitapları, isterse de tanınmış anarşistlerin yayınları olsun) karşılaşılan çoğunlukla Tolstoy’un anarşizmini, kendisi her ne kadar bu kelimeden ve genel olarak onunla ilintilendirilen şiddetten hoşlanmamış olsa da basitçe onaylayan son derece kısa ifadelerdir.[26] Benzer bir biçimde, Tolstoy sıklıkla Hristiyananarşizminin en iyi örneği olarak gösterilir.[27]
Anarşist çevrelerde Tolstoy üzerine henüz çok az derinlemesine inceleme gerçekleştirilmiştir. Tolstoy’un dini inançlarına, hükümet ve iktisat eleştirisine ve değişim stratejisine mükemmel birer genel giriş olan Hopton’un ve Marshall’ın çalışmaları (Marshall ayrıca Tolstoy’un ölümünden sonra, Tolstoyculuk’un kaderini de ele alır)[28] bunların en iyi iki örneği olmayı sürdürür. Her ne kadar Tolstoy’un kendine özgü anarşizm biçimini eleştirel bir biçimde ele almak yerine, onun anarşist mevzulara eğilmeye meyilli oluşunu izah etse de Woodcock’un incelemesine de değinmek gerekir.[29] Benzer bir biçimde Stephen’in yazdığı önsöz de Tolstoy’un erken dönemlerinde Proudhon ve Kropotkin’in etkilerine dair güçlü emarelere işaret eder ve Tolstoy’un “gerçek din”, şiddetsizlik ve kişisel devrim hakkındaki görüşlerinin iyi bir genel değerlendirmesini sunar.[30] Morris’in çok kısa yazısı daha ziyade Tolstoy’un dine dönüşüne odaklanır ve “Öyleyse Ne Yapmalıyız?” adlı makalesini özetler ve Peace News’da yer alan eski bir makale de Tolstoy’un güncel geçerliliğini savunur.[31] Bunların dışında, internette Tolstoy’u kısaca tanıtan pek çok yazı bulunabilir, ancak bunlar fazla kısa ve yüzeysel kalır.
Haliyle bu durumun gösterdiği, Tolstoy’un anarşizminin özünün, anarşizmin akademik analizlerinde (genelde saygıyla teslim edilse bile) büyük ölçüde bir kenara atıldığı ve dolayısıyla toplumca da büyük ölçüde unutulduğudur. Hatta batıda Tolstoyculuğun ve Tolstoy’un fikirlerine dayanan cemaatlerin başlangıçtaki etkileri ve nihai sonları[32] ve Sovyet Rusya’da Tolstoyculuğun bastırılması[33] hakkında birkaç çalışma da yayımlanmıştır. Dahası, kimileri Tolstoy’un toplum hakkındaki yazılarının tek kalıcı mirasının, barış hareketine, özellikle de Gandi aracılığıyla yaptığı etki olduğunu ileri sürer.[34]
Bu durumda böylesine düşündürücü, yöntemli bir entelektüelin ve belagatli bir yazarın hakkı olan gerçek çözümleyici bağlılığın ve saygının Tolstoy’a hiçbir zaman gösterilmediğini söylemek herhalde haksızlık olmayacaktır. Çoğu anarşist yazar aynı akıbete uğramış olabilir, ancak bu Tolstoy’u yeni baştan ele almamak için bir sebep değildir; hele de toplumla ilişkilendirdiği sorunların hiçbiri aslında ortadan kalkmamışken… Tolstoy kendi davasını pek kolaylaştırmamış da olabilir: o, çok sayıda makaleyi ve kitabı yazdığı sırada, görüşlerini o an iştirak ettiği polemiğe bağlı olarak hafifçe değiştirerek yineleyen, çok üretken bir yazardı. Dolayısıyla Tolstoy’un siyaset teorisini genel hatlarıyla öğrenmek için uzun (ancak sanatsal açıdan doyurucu) okumalar yapmak gerekebilir. Nitekim bu makalenin amacı çoğu farklı yazılarına dağılmış fikirlerini bir araya getirmek ve konularına göre değerlendirmektir. Umudumuz, anarşizm üstüne çalışanları, Tolstoy’un kendine özgü Hristiyan anarşist metinleriyle daha derinlemesine ilgilenmeye teşvik etmektir.
[1] Hopton, Terry ve Tolstoy. God and Anarchism.” Anarchist Studies 8. 2000, s. 27-52.
[2] Tolstoy, Leo. “Patriotism and Government.” The Kingdom of God and Peace Essays.çev. Aylmer Maude. New Delhi: Rupa, 2001, s. 507.
[3] Tolstoy, Leo. What I Believe <My Religion>.çev. Fyvie Mayo. London: C.W Daniel, [ 1902?] ; Tolstoy, Leo. “Church and State.” On Life and Essays on Religion.çev. Ayliner Maude. London: Oxford University Press, 1934; Tolstoy, Leo. “A Reply to the Synod’s Edict of Excommunication. ve “To Letters Received by Me Concerning It.” On Life and Essays on Religion.çev. Aylmer Maude. London: Oxford University Press, 1934.
[5] Henri Troyat’nın klasik biyografisi olan, Tolstoy, çev. Nancy Amphoux. Garden City: Doubleday, 1967.
[6] Bayley, John. Leo Tolstoy. Plymouth: Northcote House, 1997; Greenwood, E. B. Tolstoy: The Comprehensive Vision. London: Methuen, 1975.
[7] Maude, Aylmer. The Life of Tolstoy. London: Oxford University Press, 1930.
[8] Berlin, Isaiah.Tlie Hedgehog and lite Fox. London: Mentor, 1957; Orwell, George. Lear, Tolstoy and the Fool.http://www.orwell.ru/library/cssays/lear/english/ejtf, 07.06.2006; Sampson, Ronald. “Tolstoy on Power.”Journal of the Conflict Research Society 1/2(1977): s. 66-74.
[9] Urban için, Tolstoy’adairikifikrin “gizemi” Rusya’daikifikri yansıtır. Urban, Wilbur B. “Tolstoy and the Russian Sphinx.”International Journal of Ethics. 28/2 (1918): s. 220-239.
[10] Fueloep-Miller,Rene “Tolstoy the Apostolic Crusader.”Russian Review.19/2 (1960): s. 99-121, 99; Slonim, Marc. “Four Western Writers on Tolstoy.”RussianReview.19/2 (I960): s. 187-204, 190.
[11] Örneğin: Abraham, J. H. “The Religious Ideas and Social Philosophy of Tolstoy.” International Journal of Ethics.40/1 (1929): s. 105-120; Bowman, Archibald A. “The Elements and Character of Tolstoy’s Weltanschauung.”
International Journal of Ethics.23/1 (1912): s. 59-76, 75; Gallic, W. B.“Tolstoy from “War and Peace.” “To The Kingdom of God Is within You.” “Philosophers of Peace and War: Kant, Clausewitz, Marx, Engels and Tolstoy.”(London: Cambridge University Press, 1978); Gustafson, Richard F. Leo Tolstoy: Resident and Stranger: A Study in Fiction and Theology.Princeton: Princeton University Press, 1986); Hopton, “Tolstoy, God and Anarchism.” bölüm I; Slonim. “Four Western Writers on Tolstoy.”s. 196, 203; Stephens,David.“The Non-Violent Anarchism of Leo Tolstoy.”Government isViolence: Essays on Anarchism and Pacifism.by Leo Tolstoy, ed. David Stephens. London: Phoenix, 1990; Woodcock, George. Anarchism: AHistory of Libertarian Ideas and Movements. Harmondsworth: Penguin, 1975.
[12] Greenwood, E. B.“Tolstoy and Religion.” in New Essays on Tolstoy.ed. Malcolm Jones. Cambridge: Cambridge University Press, 1978, s.162; Greenwood.Tolstoy.s. 125.
[13] Eikhenbaum, B. M. “On Tolstoy’s Crises.”Tolstoy: A Collection of Critical Essays.ed. Ralph E. Matlaw, çev. Ralph E. Matlaw. Englewood Cliffs: Prentice-Hall, 1967, s. 53-54; Jane Kentish, “Introduction,” in A Confession and Other Religious Writings, by Leo Tolstoy, London: Penguin, 1987, s. 12.
[14]Tolstoy’s Diaries.ed. R. F. Christian. c. I, New York: Scribner, 1985, s. 101; Tolstoy’s Letters.ed. R. F. Christian.cilt.I, London: Athlone, 1978, s. 95-96.
[15] Stepun, Fedor. “The Religious Tragedy of Tolstoy.”Russian Review.19/2 (I960): s. 157-170, 157.
[16] Abraham. “The Religious Ideas and Social Philosophy of Tolstoy. ”; Flew, Antony. “Tolstoi and the Meaning of Life.” 1Ethics: An International Journal ofSocial. Political, and Legal Philosophy.73/2 (1963): s. 110-118; Fueloep-Miller.
“Tolstoy the Apostolic Crusader.”; Guseinov, A. A. “Faith, God, and Nonviolence in the Teachings of Lev Tolstoy.”Russian Studies in Philosophy. 38/2 (1999): s. 89-103; Maude.The Life of Tolstoy.bölüm 2; Stepun. “The Religious Tragedy of Tolstoy.”
[17] Berdyaev, Nicolas. “The Voice of Conscience from Another World: An Introduction.” in Essays from Tula.by Leo Tolstoy. çev. Free Age Press. London: Sheppard, 1948; Greenwood. Tolstoy.bölüm 14; Greenwood. “Tolstoy and Religion.”
[18] Spence, G. W. “Suicide and Sacrifice in Tolstoy’s Ethics.”Russian Review. 22/2 (1963): s. 157-167; Spence, G. W. “Tolstoy’s Dualism.”Russian Review.20/3(1961): s. 217-231; Spence, G. W. Tolstoy the Ascetic. Edinburgh: Oliver and Boyd, 1967.
[19] Maude, Aylmer. The Life of Tolstoy: Later Years. London: Oxford University Press, 1930, bölüm 13.
[20] Kennan, George. “A Visit to Count Tolstoi.”The Century Magazine.34/2 {1887): s. 252-265.
[21] Hopton. “Tolstoy, God and Anarchism.” bölüm 1; Sampson, R. V. Tolstoy: The Discovery of Peace. London: Heinemann, 1973.
[22] Crosby, Ernest Howard. Tolstoy and His Message (Boondocks Net Edition). http://www.broondocksnct.coin/cditions/tolstoy/index.html. 18.08.2003.
[23] Redfearn, David. Tolstoy: Principles for a New World Order. London: Shepheard-Walwyn, 1992.
[24] Wenzcr, Kenneth C. An Anthology of Tolstoy’s Spiritual Economics. Rochester: University of Rochester Press, 1997; Wcnzer, Kenneth C. Tolstoy’s Georgist Spiritual Political Economy (1897-1910).; “Anarchism and Land Reform.”American Journal of Economics and Sociology.56/4 (October 1997): s. 639-667.
[25] Stanoyevich, Milivoy S. “Tolstoy’s Theory of Social Reform. I.” The American Journal of Sociology.31/5(1926): s. 577-600; Stanoyevich, Milivoy S. “Tolstoy’s Theory of Social Reform. II.” The American Journal of Sociology.31/6 (1926): s. 744-762.
[26] Akademik ders kitabı için örneğin Heywood, Andrew. Political Ideologies: An Introduction.2nd ed., London: Macmillan, 1998, s. 209. bkz.;Vincent, Andrew. Modern Political Ideologies.2nd ed, Oxford: Blackwell,1995, s. 297; Akademikyayınmakalesi için örneğin Fowler, R. B. “The Anarchist Tradition of Political Thought.”The Western Political Quarterly. 25/4 (1972): s. 738-752. Tolstoy’unyazıları anarşizmüzerinesaygıdeğer ‘okumalar’ meydanagetirmiştir.Mesela The Anarchist Reader. ed. George Woodcock.Glasgow: Collins, 1977; Patterns of Anarchy: A Collection of Writings on the Anarchist Tradition. ed. Leonard I.Krimerman and Lewis Perry.Garden City: Anchor, 1966; Daha popüler baskılariçin örneğin Imminent Anarchy Press, The Greatest Violence Is Committed by the State: Reassessing the Works of Tolstoy,1.Peace News.28 October 1983, s. 10; bkz. Diğeranarşistlerindemeçleriiçinörneğin Kropotkin, Peter.“Anarchism.” Encyclopaedia Britannica (anarchy archives).; bkz., http://dwardmac.pitzcr.ed u/Anarchist_Archives/Kropotkin/britanniaanarchy.html. 26.04.2007; The Book of Animon by Amman llennacy. ed. Jim Missey and Joan Thomas. 2nded., Baltimore: Fortkamp, 1994, s. 152.
[27] Elliott, Michael C.Anarchism: An Annotated Bibliography. http://anz.jesusradicals.com/elliott.doc. 17.07.2006; Elliott, Michael C. Freedom. Justice and Christian Counter-Culture. London: SCM, 1990, s.125, 212; Novak, D. “The Place of Anarchism in the History of Political Thought.”The Review of Politics.20/3 (1958): s. 307-329, 315; Wogaman, J. Philip. “Christian Pacifist and Anarchist Perspectives.”ChristianPerspectives in Politics. Louisville: Westminster John Knox, 2000, s. 57.
[28] Hopton. “Tolstoy, God and Anarchism.”; Marshall, Peter. Demanding the Impossible: A History of Anarchism. London: Fontana, 1993, böl. 22.
(Spunk Library).http://www.spunk.org/library/pubs/frecdom/ravcn/sp001746.html. 29.07.2003; Imminent Anarchy Press, “The Greatest Violence is Committed by the State.”
[32] Brock, Peter. Pacifism in Europe to 1914. Princeton: Princeton University Press, 1972, s. 465-467; Brock, Peter “Tolstoyism and the Hungarian Peasant,”Slavonic and Eastern European Review,58/3 (1980): s. 345-369; Fuelocp-Miller, “Tolstoy the Apostolic Crusader.”s. 114-119; M, J. dc K. Holman. The Purlcigh.
[33] Avrich, Paul. “Russian Anarchists and the Civil War.” Russian Review 27/3 (1968): s. 296-306; Brock, Pacifism in Europe to 1914. s. 464-467; Fucloep-Miller.“Tolstoy the Apostolic Crusader.” s. 116-119; Kentish. “Introduction.” s. 9-10; Viktor Postnikov. “Russian Roots: from Populism to Radical Ecological Thought,1.” Anarchist Studies, 12/1 (2004): s. 60-71, 67; Gleb Struvc, “Tolstoy in Soviet Criticism,” Russian Review, 19/2 (1960): s. 171-186; Woodcock, Anarchism, s. 218.
[34] Bartolf, Christian. “Tolstoy’s Legacy for Mankind: A Manifesto for Nonviolence.” bu makale Second International Conference on Tolstoy and World Literature’da sunulmuştur, Yasnaya Polyana and Tula. 12-28 August 2000; Brock, Pacifism in Europe to 1914, s. 468-470; Marshall.Demanding the Impossible. s. 82, 382; Stephens. “The Non-Violent Anarchism of Leo Tolstoy.” s. 18.
Scholem, çalışmalarının çağdaş sonuçlarına yönelik ısrarlı ikircikliğini bizzat kendisi gözler önüne sermiştir. Martin Buber’in aksine o, kendi teolojik fikrini desteklemesi için Yahudi mistisizmini tarihsel bağlamının dışında yorumlamamıştır ancak aynı zamanda kendi sekülarizmi ve Kabala teolojisi arasında bir akrabalık görmüş ve konuşmalarında Kabalistik terminolojiden alıntılar yapmıştır. Kendi bakış açısını ifade ediyormuş gibi göründüğü yerde Kabala’nın ardına saklanma yoluyla, hemen hemen kasti bir kafa karışıklığı yaratmıştır: O gerçekten de “salt” bir tarihçi miydi yoksa aynı zamanda çağdaş hedefler için kendi tarih yazımını kullanmak isteyen orijinal bir düşünür müydü?
Benzer bir gerilim onun Vahiyci Mesihçilik çalışmasında da bulunabilir. Baruch Kurzweil onu Sabetaycıların ölçüsüz kanunsuzluklarıyla tanımlayarak suçlamıştı.[1]Hiç şüphesizdir ki Revizyonist Siyonistlere karşı polemik yazılarında da görülebileceği gibi bu yargı temelsizdir: Scholem modern Sabetaycı değildi. Fakat kişi onun keşfetmiş olduğu şeytansı ve anarşistçe güçlere hayranlığını bütünüyle asla çözmemiş olduğu konusunda tedirgin hisler içinde olur. Alman romantiklerinden derinden etkilenmiş olarak o, yıkıcı güçlerde yapıcı imkânlar görüyordu. Jacob Frank gibi en radikal Sabetaycıları değerlendirirken bile onların Mesihçi enerjilerine gıpta etmekle Yahudiliğe ihanet etmelerine yönelik düşmanlıkları arasında iki arada bir derede kalıyordu. Bir anarşist olarak bir taraftan mantıken Yahudi olan tüm tarihsel fenomenleri kabul etmek istiyor fakat aynı zamanda kendi tarih yazımının çağdaş sonuçlarından uzak duruyordu. Bundan dolayı Siyonist politikada ılımlıların, Yahudi tarihinde radikallerin tarafını tutuyordu. Çağdaş olaylardan “şeytansı” olanı aforoz etmek istiyordu.
Burada Scholem’in çalışmasında temel olan bir diğer zorluğa geldik. Sabetay Sevi hakkındaki hakimane biyografisinin başında şöyle yazar: “Bu kitabı Yahudi tarihinin belli bir diyalektik bakış açısı ve onun içinde faaliyet halinde olan güçler temelinde yazmıştım.”[2]Bu açıdan bakıldığında gördüğümüz üzere Yahudilik, gücünün kaynağını mistik ve Mesihçilikte yatan zıt prensipler arasındaki dinamik bir mücadeleden almaktadır. Bir açıdan Scholem kabul etmektedir ki Yahudi tarihinde felsefe ve hukuk gibi diğer bütün fenomenler eşit olarak meşrudur, gerçekten önemli güçlerin irrasyonel oldukları ifadesinin uygulaması mevcuttur. Dahası anarşist felsefesi için Kabala’dan esinini almış olduğu gibi, Yahudi felsefesi ve hukukunun, gençliğinde reddetmiş olduğu burjuva dogmatizminin habercisi olduğunu söylemekteydi. Bundan dolayı, kişi Scholem’in mistik geleneklerin “gerçek” Yahudilik olduğunu düşündüğünü hisseder. O reddetmiş olduğu için, yeni bir “dogma”yı yerine koymasını tartışmak meşru olur mu? “Yahudilikte yaşamsal güç mistisizmdir,” iddiası “Yahudilik rasyoneldir,” iddiası kadar dogmatik değil midir?
Scholem’in durumunun çok aşırı olduğunu iddia etmek haksız bir abartı olur. O mistisizme dair bakış açısını nitelemek için daima dikkatli davranmış ve mistisizmin kaynaklarıyla çok yakın özdeşlik içinde olmamıştır. Olsa olsa mistiklere dair özel bir hak talebi ve gerçek çoğulculuk arasındaki düşüncesinin gerilimine dair konuşulabilir. Çalışmasında asla yeterince çözülmemiş olan bu gerilim bana kastiymiş gibi görünüyor; okuyucularının tahminine bıraktığı kesin bir belirsizliği korumayı istemekteydi. Her şeyin ötesinde, Scholem büyük bir poseur’du (numaracı) fakat bu kafa karıştırıcılık onun içinde oldukça gerçek olan tarihçi ve din adamı (homo religious) arasındaki çatışmayı ortaya çıkarır.
Yahudi tarihinde Kabala’nın merkezi olmasının yeni bir dogma olduğunu söylemek aşırıya kaçsa da Scholem’in başarısının muhafazakâr bir akademik kurum yaratmış olduğu bir gerçektir. Onun zamanında mistisizm çalışmak tüm dünya görüşlerine karşı bir başkaldırıydı. Tarihsel çalışmalarına metafiziksel tutkuyu getirmişti ve bundan dolayı entelektüel öncelikleriyle en itinalı filolojiyi telkin edebilmişti. Bugün Yahudi mistisizmi çalışması, İsrail üniversitelerindeki Yahudi çalışmalarının meşru bir kolu olarak akademik ana akımın bir parçası olmuştur. O, akademik saygınlık donanımı ve tüm diğer ritüelleri, zorun dersleri ve sınavlarıyla ayrı bir uzmanlık alanıdır. Felsefeyle ilgili olsalar da Yahudi düşüncesi bölümlerinde okuyan tüm öğrencilerin bazı Kabalist metinleri okumaları gerekmektedir. Yahudi mistisizmi bir kuşaklık dönemde dolaptan çıkmış ve salonda onurlu bir yer edinmiştir. Bu belki de Scholem’in başarısının bir semptomudur ki takipçilerinin hiçbirinin çalışması pratik olarak anarşist bir ruha sahip değildir ve onun yazıları metafizik kaygısıyla nefes almaz. Bugün Kabala çalışmaları çok sıkı bir nefesten ve tutkudan mahrum teknik bir dilbilimi olmuştur. Başarılı tüm devrimler gibi Kabala’nın kabulü polemik sınırının kaybolmasını ve Scholem’in çalışmasından yayılan teolojik zorunluluğu getirmiştir.
Anarşizm asla normatif olamaz; eleştirmeni oldukları gibi daima kurumların dışında durmalıdır. Scholem’e göre tarih yazımı, Kabala ve Mesihçilik, daha önceleri yapmış olduğu gibi modern zamanlarda da benzer işleve hizmet etmelidir: kendini yeniden tanımlamalarla sunmak ve adetleri sorgulamak yoluyla fosilleşmiş gelenekleri canlandırmak… Yahudi tarihçiler bugün “Musevilik Bilimi” üzerine yazılan denemeyi tekrardan okumak yoluyla eleştirmen olarak tarihçi kavramını dikkate almalıdırlar. 1945 tarihli yazılarında, milliyetçi kendini övme ve eski eserciliğin çifte tehlikelerine karşı uyarıda bulunur. Bu problemlerin, eskisine göre bugün daha yaygın olup olmadığını insan merak ediyor. Scholem, Siyonizmin ardından tarih yazıcılığının din savunuculuğuna hiç de ihtiyaç duymadığına inanır. Fakat tüm bu din savunucusu imalarla Yahudi tarihinin gözü yaşlı teorisi, özellikle Holokost tarih yazımında, bugün 19. yüzyıldaki kadar güçlü kalmıştır. Yahudilerin güçsüzlükleri mevzusu politik polemiğin hizmetinde tamamıyla orantısız bir şekilde abartılmıştır. Bunun yerine tarihçiler ne kahraman ne de kurban olarak değil, insan olarak Yahudileri ortaya koyan Yahudi tarihinin ihmal edilmiş taraflarına dikkatlerini döndürürlerse daha iyi olur. Scholem’in kendisi bir defasında şimdi Yahudi mistisizmi çalışmalarının evrensel olarak kabul edilmiş olduğunu, tarihçilerin Yahudilerin yeraltı dünyasını araştırmayı üstlenmeleri gerektiğini bana önermişti. Gerçekten de ben bunu tarihçilerin tarihte Yahudilerin özel yaşamlarını incelemeye yeni başlıyor olduklarının sağlıklı bir işareti olarak görüyorum: onlar nasıl yetiştiler, evlendiler, çalıştılar ve çocuklarını nasıl okuttular?
Scholem’in kendi kariyeri de ispat etmektedir ki tarih çalışması tarihçinin dünyasının kültürü ve politikasından ayrı tutulamaz. Eğer tarih yazımı dogmatizmin yeni biçimlerine kurban edilmişse, bu sadece Yahudilerin yaşamında bazı rahatsız edici eğilimlerin sonucudur ki Scholem’in kendisi keskin bir şekilde bu eğilimin farkındadır. Bu kuşak için, Siyonizm başkaldırmanın bir biçimiydi. Tıpkı Kabala çalışmaya karar vermesi gibi devrimci bir eylemdi. Gençliğinde bir anarşist olarak I. Dünya Savaşına karşıydı ve Avrupa politikasının bozulmuşluğuna bir yanıt olarak Siyonizme yönelmişti. Dinsel Ortodoksluk ve burjuva rasyonalizminin her ikisinin de farkına varmış biri olarak seküler bir Yahudi canlanması için tek olasılığı Siyonizmde görüyordu. Bugün, Siyonizm hiç de bir başkaldırı tavrı değildir; onun çok başarılı olması bir kriz doğurmuştur ki bu kriz her yere dağılmış olan Yahudiler için zorunlu olan bir krizdir. Siyonizm, Scholem gibi romantik bir anarşisti daha önceleri etkilerken, bugün yeni bir ortodoksi olmuştur. Gitgide dinsel ortodoksiden de yabancılaşması şaşılası değildir. Tıpkı Kabala çalışmasının başkaldırmanın bir eylemi olarak başlaması gibi, sadece yönetimin bir parçası olmuş ve ilk zamanlardaki Siyonizmin devrimci tutkuları şimdi şovenizme ve aşırı savunmacılığa dönüşmüştür. Scholem’in kendisi, ölmeden kısa bir süre önce mevcut Mesihçi Siyonizmin, Sabetaycılığın başarısızlığından da fazla felaket sonuçları olabileceği uyarısından bulunmuştu: Mesihçilik bugün derin dallanma ve budaklanmalara neden olurken, Sabetaycılık sadece manevi bozulmaya götürmüştür. Eğer siyonizm bize güçsüzlüğün intihar olduğunu öğrettiyse, bugün gücün kendisinde var olan tehlikeleri öğrenmek için geliyoruz.
Siyonizm Avrupalı Yahudilerin tehlikeli hoşnutluklarını paramparça ettiğinde, Yahudi yaşamı bundan dolayı yüzyıl dönümünde benzer bir kavşakta duruyor. Scholem’in dogmatik hakikatlere karşı isyanının oldukça doğru olarak Siyonizme yöneldiği yerde, bugün gerçek bir Yahudi anarşizmi bir yurt arayışı içerisinde kalıyor. Tarih çalışmaları ve Yahudilerin politik ve kültürel yaşamının her ikisinde de Gershom Scholem’in hakiki mirası olan “anarşist rüzgar”ının canlanmasına acil ihtiyaç var.
Akademik bir disiplin olarak Yahudi mistisizmi çalışmalarının gerçek yaratıcısı olan Gershom Scholem, yasal ve rasyonel elementlerin yanına irrasyonel elementleri de dahil ederek Yahudi tarihinin tanımını genişletmiştir. Dahası, onun tarih yazımcılığının sonuçları olarak yeni bir Yahudi felsefesi öne sürmesi ve buna bağlı olarak, yaptığı çalışmanın modern Yahudi düşüncesine önemli bir katkı sunması, Scholem’in önemini akademi dünyasının duvarları ötesine taşımıştır. Onun mirası ve bugünkü Yahudi yaşamının acil sorunları üzerine ilettiği mesajların geniş anlamları üzerinde daha derinlemesine düşünmemiz, Şubat 1982’de ölümünün ardından ancak mümkün olmuştur.
Scholem’in tarih yazımındaki temel iddia, Yahudiliğin asla monolitik bir geleneğinin olmadığı, bilakis çoğulcu olduğudur. Bu çoğulculuk sıklıkla birbirine zıt-rasyonel ve irrasyonel, felsefi ve mitolojik, hukuki ve ahlak dışı –hepsi de eşit derecede meşru olan fikirlerin çeşitlerinden oluşur. Kişi bu geleneği sadece, bütün anarşizan yönleriyle anlayarak Yahudiliğin “özünü” kavrayabilir, bu öz ki belirli bir tanımlamasının olmamasıyla ayırt edilir.
Bununla birlikte Scholem onun kesinlikle mistik olduğunu ve hatta Yahudi tarihinde dirimselliğin kaynaklarından olan heretik güçlerin imkânı olduğunu iddia ederek çoğulculuğun ötesine geçmiştir. Onun Yahudi mistisizmine dair çalışmaları sadece tarihsel bilgimizin bir boşluğunu düzeltmek için düzenlenmemişti, bu aynı zamanda Yahudilerin hayatta kalması için çözüm gösteriyordu. Bir yerlerde onun felsefesinden, yaşamsal güçler olarak ortaya çıkan Yahudi mistisizmi ve Mesihçilik gibi yeraltı düşüncelerini ihmal ederek bir anarşist “karşı-tarih” diye bahsetmiştim.[i]
Scholem kendisine “dindar bir anarşistim” diyordu.[ii] O, anarşizmle Yahudi geleneğinde otoritenin tekil bir sesi yoktur demek istiyordu. Başkalarının tekil bir Yahudilik gördüğü yerde Scholem rekabet halindeki gelenekler arasında anarşist bir mücadele görüyordu. O, Vahyin sonsuz yorumlanabilirliğinde, bu anti dogmatik Yahudiliğin teorisini Kabala’nın zaten öngörmüş olduğuna inanıyordu. Kabalacılara göre Vahiy, iletişim elde etmeye yetecek kadar fazla ifadeye sahip değilken, Scholem, onun sonsuz sayıda yoruma açık olduğunu tartışmaktaydı. Mutlağın karakteri, olası yorumların sonsuz sayısınca tanınabilendir… Her kelimede sonsuz sayıda ışık yanar… Tevrat’ın her kelimesinin yetmiş –bazılarına göre 600,000– yüzü ya da tarafı vardır. Kutsal kitabın ilahi karakterinin fundamentalist tezini bırakmaksızın, bu tarz mistik tezler yine de Vahiy kavramının şaşırtıcı bir şekilde çözülmesini başarır. Burada Vahyin otoritesi aynı zamanda yorumunda ve uygulamasında özgürlüğün temelini oluşturur… Meşruiyet aynı zamanda yenilikçi kavram ve spekülasyonla ayarlanır ki bu nesnel olarak verilen öznel bir unsurla kaynaşabilsin… O halde, prensipte İsrail cemaatinin her birinin Vahiye kendilerince erişimleri mevcuttur, bu sadece ona açıktır ve o bunu kendi kendine keşfetmelidir.[iii]
Vahiy ve geleneğin bu anarşizan anlayışı modern sekülarizmin habercisidir. Yahudi tarihinde bir kırılma oluşturan sekülarizmin yerine, yasanın otoritesine karşı çok daha kökten muhalif bir versiyon olmasına rağmen, Scholem için o, Kabalanın modern bir versiyonu olmuştur. Kabala ile sekülarizm arasındaki bu bağlantı Franz Rosenzweig’in yazmış olduğu İbranice denemesinde en çarpıcı ifadesini bulmuştur:
“Sosyoloji yoluyla dünyadan ve psikoloji yoluyla insandan sökülüp alınmış olan Tanrı hiç de cennette oturmak istemiyordu ve o bundan dolayı merhametinin niteliğinin yerini psikanalize ve adaletin niteliğinin yerini diyalektik materyalizme bırakmıştı. Ortada hiçbir şey kalmayıncaya kadar kendini küçültmekteydi… Fakat belki de onun en nihai küçültmesi gerçekten vahiydir. Belki bir hiçlik noktasında Tanrı’nın kaybolmasının daha yüce bir amacı vardı ve Tanrı’nın krallığının ortaya çıkarılacağı yer, ondan tamamen yoksun bırakılmış bir dünyada olacaktı.”[iv]
Scholem’in middat ha-din ve middat ha-rahamim ve Lurianik “daralma” gibi Kabalacı kavramları kullanımı oldukça bilinçlidir. Kabbalistlerin kendisi sekülarist ya da anarşist olmasa da Scholem onların teolojisini kendi sekülarizmi için bir kaynak olarak kullanır. Kabalistik olarak görünen şey, modern sekülarizmde Tanrı’nın kaybolması vahiyin paradoksal bir biçimi olabilir. Bundan dolayı sekülarizm modern zamanlarda Museviliğin meşru –ve belki de Scholem için en meşru– biçimidir.
Yahudi tarihinin dogmatik bakış açısını reddederken, Scholem modern dönemin dogmatiklerini de eşit şekilde reddeder. 1945’teki “Musevilik Bilimi Üstüne Düşünümler” denemesinde Burjuva kültürüyle uyumlu Museviliğin bir biçimini temsil etmek için onun şeytansı öğelerini Yahudi tarihinden temizleyen rasyonalistlere saldırır. 19. yüzyılın düşünürleri abartılı ilahiyatlaştırma ve maneviyatlaştırma yoluyla Yahudi tarihinden uğursuz gayretleri kovmak ve irrasyonel kötü sözleri silmek istiyordu. Bu gerçekten katiyetle orijinal bir günahtı. Tarihimizdeki bu korkunç deve “görev” deniyor… Ve bütünüyle yıkıcı bir gücü olan kötülük, canlılıkla yapılmış bu muazzam yaratık kendi kendini küçültmeli, büyümesini kontrol etmeli ve bir öze sahip olmadığını ilan etmelidir. Şeytansı dev hiçbir şeydir fakat her samimi Yahudi burjuva ve sağlam vatandaşların görevlerini karşılayan basit aptallar 19. yüzyılın kusursuz şehrinde, şehrin caddelerinde ona iyi gün için utanmazca teklifte bulunabiliyordu.[v]
Politik tercihleri ve akademik çalışmalarının her ikisinde Scholem en içten şekilde bir épaterlesbourgeois hissince motive edilmişti. Yahudi tarihinin meşru bir parçası olarak mistisizm çalışması ve bir Siyonist olarak Filistin’e göçmesini bir burjuva Alman Yahudisinin dogmatik rasyonalizmi olarak kavrıyordu.
Scholem anarşistçe ya da anti dogmatik Yahudi yaşamının sadece İsrail’deki Yahudi toplumunda gelişebileceğini düşünüyor gibi görünür. Siyonizm, apolojetik rasyonalizm ve dogmatik ortodoksiye ihtiyacı ortadan kaldırmış ve Museviliğin tüm yorumları arasındaki yapıcı çatışmalar için zorunlu ön koşulu sağlamıştı. Ona göre Siyonizm, Musevi anlayışında sürgün olan zararlı etkilere anarşistlerin yanıtıdır.
Fakat Scholem milliyetçi dogmatizmin yeni biçimlerine de düşmandı. Hebrew Üniversitesi’nde aynı denemede meslektaşlarına karşı şunları yazıyordu:
“İsyan etmeye geldik fakat kendimizi (aynı yolda) devam ediyor bulduk… Tüm bu felaketler kendisini şimdi milliyetçilikte gizlemiştir. Kızartma tavasından ateşe: asimilasyonun boşluğu bir başkasına geldikten sonra, bu milliyetçi ölçüsüzlüktür. Dinsel vaazlar ve retoriğin yerini alan bilimde milliyetçi “vaaz” ve “retorik” (melitza) elde edilmiştir. Her iki durumda da dünyamızda faaliyet gösteren hakiki şeytansı gerçek güçler, yaratmış olduğumuz fotoğrafın dışında kalır.”[vi]
Tarihçiliğinde yeni bir milliyetçi dogmayı reddetmesi onun politikasında eşit olarak da saptanabilir. O, 1920’lerin sonlarında BritShalom grubunda aktifti ve Revizyonistlerin “vahiyci Mesihçilik” dediğine karşı gayretli polemikler yapıyordu.[vii] 1967 yıllarını takip eden yıllarda büyüyen şovenizmi ve dinsel sağın Mesihçiliğini defalarca kınamıştı.[viii]
Tarih yazımında olduğu gibi politikasında da Scholem, Yahudi yaşamına yaklaşımda bir anarşist ve seküleri temsil etmiştir. Ortodokslar, modern rasyonalistler ya da milliyetçiler olsun hepsine karşı Yahudi tarihinden ya da Yahudi siyasetinden dogmatik ve tekçi tanımlamaları empoze etme teşebbüslerine karşı durmuştur. Bir keresinde Halakhah Museviliğini “iyi düzenlenmiş bir ev” olarak tarif etmiştir ve “İyi düzenlenmiş bir ev tehlikeli bir şeydir. Vahiysel Mesihçiliğin bir şeyleri bu evin içine sızar, onu en iyi şekilde belki bir çeşit anarşik rüzgâr olarak tarif edebilirim,”[ix] şeklinde yorumlamıştır. Eğer Mesihçilik Halakhah’ın dünyası için bir işlev yerine getiriyorsa, Scholem’in kendi tarih yazımı ve Musevilik” felsefesi elbette Yahudi düşüncesinde “anarşik rüzgâr”ı temsil eder. Eğer bu anarşik felsefe tartışmış olduğum gibi modern Yahudi düşüncesinde önemli olduğu kadarsa, o halde bu eleştirinin konusu olmak için tamamen uygundur. Bir felsefe olarak anarşizmi devam ettirmenin zor olduğuna hiçbir şüphe olmayabilir. Mesela Musevilik gibi normatif bir gelenekle, herhangi bir tekil otoritenin sesini dahi tanımayan anarşizmi bağdaştırmak mümkün müdür? Scholem pek çok bölüm için bunu ileri sürmekte dikkatlidir. Kabalistler kendilerini yasal geleneğin otoritesine teslim etmiştir; bu bakımdan onlar anarşist değildi. Onların anarşizmleri en iyisinden teolojiktir fakat radikal Sabetaycıların İbahiliklerine kadar pratik herhangi bir boyuttan yoksundu. Bu gelenekte seküler ya da anarşist bir potansiyel bulunsa da onun modern kavranışı ve böyle bir potansiyeli arasında büyük bir boşluk kalır. Scholem tarihçiyi seküler elbisesi içinde geleneksel tefsirin modern canlanması olarak görürdü: Tarih yorumun modern biçimidir. Bundan dolayı seküler Yahudi, bu geleneğin kaynağını incelemek yoluyla kendi geleneğinin bir parçası olur. Fakat tarihçiler onun kaynaklarına bir mesafede durmalılar ve gerçekten de Scholem mistik olmadığında tekrar tekrar ısrarcı olmuştur. Bundan dolayı biz, tarihçinin geleneksel normları benimsemekten bilerek kaçındığında tarihsel çalışmayı kaynakları sayesinde bir dinsel gelenekte sürdürmesinin olası olup olmadığını sormalıyız. Eğer biz onun normatif yönergelerini temelde yabancı olarak idrak ediyorsak bir gelenek nasıl devam edebilir?
[i] Biale, David.GershomScholem: Kabala ve Karşı-Tarih. Cambridge, Mass: Harvard University Press, 1979. (Gözden geçirilmiş baskı, 1982)
[ii] Zamanımızda Yahudi Mistisizminin İmkanları Üzerine Düşünümler.” (İbranice) Amot 2 (1964): s. 11-19; Krizde olan Yahudiler ve Yahudilik Üzerine. ed. Werner Dannhauser. New York. 1976, s.32-33. Scholem bu öz tanımlamayı yirminci yüzyılın bir diğer önemli Yahudi düşünürü, mesela Martin Buber’le de paylaşır.
[iii] “Yahudi İlahiyatı Üzerine Düşünümler.” Krizde Musevilik ve Yahudiler Üstüne. s. 268-270.
“Musevi Mistisizminde Tevrat’ın Anlamı.” Kabala ve Onun Sembolizmi Üstüne. Çev. Ralph Mannhaim. New York, 1969, s. 32-87.
[iv] “Franz Rosenzweig ve Kitabı, ‘Kurtuluşun Yıldızı.’” (İbranice) Devarim be-Go. Tel Aviv. s. 414, 1975.
[v] “Musevilik Bilimi Üstüne Düşünümler.” Luah ha-Arez (1944-45). Devarim be-Go’da tekrar basılmıştır, s. 396.
[vii] Mesela, “BritShalom’un Üç Günahı.” (İbranice), Davar. (12 Aralık 1929): s. 2. Scholem’in BritShalom’da rolüne dair değerlendirmesi için, bkz. “GershomScholem ile” Museviler ve Musevilik Üzerine. s. 43-45.
[viii] Bkz. özellikle, “Mesihçiliğin Tehlikesi: GershomScholem’le Görüşme.” New York. Review of Books. (14 Ağustos 1980): s. 22.
[ix]Yahudilik’te Mesihci Düşünce ve Yahudi Maneviyatı Üzerine Diğer Denemeler. New York. 1971, s. 21.
Tolstoy’un bugün’ün “terörle savaş”ı üzerine büyük olasılıklı –bu makalenin ana konusu olan– yorumu şimdi ele alınmaktadır. Gene de, onun dinsel ve politik yazıları bugün yeterince bilinmemektedir. Bundan sonraki bölüm bu makalenin şimdiki hedeflerinin, boyutlarının ötesinde, Tolstoy’un dinsel ve politik düşüncesinin daha ileri radikal yapısal özelliklerine ve onun “terörle savaş”üzerine büyük olasılıklı düşünümlerinin dolaylı alakasına, Tolstoy’un dine rasyonalist yaklaşımıyla bazı problemlere ilk defa vurgulayarak işaret edecek ve ondan sonra sistematik Hristiyanpasifist mantığını ve onu savunmaya götüren Hristiyananarşizmin kısa bir taslağını çizecektir.
Tolstoy’a göre, direnmemenin radikal reçetesine akıl ve dinin her ikisiyle ulaşılabilir. Çünkü ona göre, akıl doğal olarak dine götürür (Tolstoy 1934e, 1934h). Tolstoy Tanrı’nın varlığının rasyonel olarak kanıtlanabilir olduğuna karar vermişti, aslında bu onun ciddi varoluşsal krizlerini atlatıp sonunda ulaştığı sonuçtu. (Tolstoy 1934h, 1987a). O dahası tüm akıl sahibi, düşünen insanların, tanrının muhakkak var olduğunu ispat eden benzer rasyonel sonuca ulaşıncaya kadar, er geç onunkiyle aynı varoluşsal sancıda kendilerini bulacaklarına kesin inanırdı. Ayrıca, Tanrı gerçekten var olduğu için, gerçek ahlakın Tanrı’ya dayanmak zorunda olduğu anlaşılmalıdır. Ve sadece din, kişinin yaşamının dayanacağı bir ahlak anlayışı sağlayabilir (Tolstoy 1902, 1934d, 1934e, 1934h).
Bunun yanında Tolstoy tüm dinlerin ve insanlığın, tüm bilge öğretmenlerinin hepsinin bu benzer sonuca geldiğini iddia eder. Tolstoy pek çok dinsel ve felsefi gelenek üzerine çalışmış ve hepsinin benzer miktarda ahlaki öğretiye – hepsi de aynı güzel sevgi hukukunu öğretir – sahip olduklarını düşünmüştür. Nihayetinde, eğer Tanrı ile akıl üzerinde gerçek bir ilişki kurulursa, tüm hassas dinsel geleneklerinin insan davranışlarına dair benzer ahlaki prensiplerin tasarlanmasının gerekliliği oldukça mantıksal bir sonuç olur. Ve Tolstoy’a göre, böyle bir ilahi ahlakın en çarpıcı ifadesi tahmin edilebileceği gibi Hz. İsa’nın Dağdaki Vaaz’ında bulunmaktadır. Dinle politika arasındaki ideal ilişkinin en iyi örneği ve tüm dinlerin tam bir özetini sunan Hristiyanlığın doğru şekilde anlaşılmasıyla Tolstoy tartışmalı bir sonuca ulaşır. (Tolstoy 1902, 1934h).
Tolstoy Hz. İsa’nın buyruklarını başka metafizik ve dinsel geleneklerle genişleterek haklı kılmaya mı çalışmaktadır? Mesela, Müslüman bir âlim Tolstoy’un Hz. İsa’yı onun yorumlarının esasıyla gerçekten tanımlayabilir mi? Tolstoy’un Hz. İsa’ya dair anlayışı dünyanın büyük dinleri içinde ve arasında farklılıkları aşmaya gerçekten de katkıda bulunabilir mi? Ya da en azından o araştırılabilen terörizm problemine yeni bir çözüm, barışçı bir diyaloğu açmak için “terörle savaş”ın her iki tarafını ılımlı bir noktaya getirebilir mi? Bunun yanında dünyanın bir din algılamasına gerçekten aklın sınırlarının zorlanmasıyla ulaşılabilir mi? Tolstoy’un yanıtı radikal, belki de oldukça iyimserdir fakat bugünün politik iklimine yansıtılmasına da değerdir. Onun, Hristiyanlığı yorumu tek taraflı olabilir ama en azından şiddet döngüsü ve ondan tek çıkış yoluna dair radikal değerlendirmelerinde eğer haklıysa, o halde bizim şimdiki davranış biçimimiz gelecekte bir çözüm içermez, daha çok şiddet vadeder.
Söylenmiş olduğu gibi, Tolstoy’un dini rasyonalize etmesi problemsiz değildir. Başlangıç için, onun Tanrı’nın varlığına dair “kanıt”ı çok daha az anlaşılır ve inandırıcıdır ve öyle olması gerektiğini düşünür. Bu kanıtın doğru düzgün eleştirel bir analizi bu yazının alanının dışında kalır fakat burada onun aklının ve dininin özellikle harmanladığı nokta muhtemelen pek çok okuyucusunu ikna etmeyecektir. Gerçekten de kimileri Tolstoy’u Hristiyanlığı özünden koparmakla suçlamıştır (Tolstoy’un din’e dair bakış açısına bazı eleştiriler için bkz. Greenwood 1975; Maude 1930a; Spence 1967; Stepun 1960).
Hakikatte ise, Tolstoy’un Yeni Ahit’i tefsiri muhtemelen çok fanatik, gerçekçilik açısından çok katı, rasyonalizminde çok bağnazdır ve bu bakımdan, dinsel aşırıcılığın (şiddete karşı olsa da) sadece bir başka örneğidir. Bu muhakkakki onun Hz. İsa’nın mesajını tefsirine zıt olsa da, Tolstoy herşeyden öte gerçekten de oldukça yargılayıcıdır (Tolstoy 1937’de bir şeyleri açık olarak itiraf etmiş gibi görünür). Kendini Hristiyanolarak tanımlayan pek çoklarını çok çabuk Hristiyanolmayan riyakârlar olarak suçlar. Hakikatte ise o kınamış olduğu hiçbir kimseye karşı ne güç kullanmıştır ne de hiçbirini cezalandırmıştır, fakat “gözünde bir çöp” olduğunu düşündüğü pek çok kardeşini paylamıştır. O, Hz.İsa’nın öğretilerinde sarih hakikat olduğunu düşündüğü şeylere dair fanatiktir. Bu demektir ki onun Hristiyanlığa dair oldukça ciddi yargısal yorumlarında, kişinin aşırı bir dinciden bekleyeceği bazı nitelikleri taşıyordu.
Ayrıca, sadece kelimesi kelimesine sıkı bir tefsir metoduna bağlı olduğundan bir bakıma aşırı uçtadır. O, belki dinsel kitapların gizem ve söylencelerin unsurlarının dinsel yazında canlanması olduğunu kabullenmeyi reddeder, çünkü kesinlikle böyle bir metnin gönderme yaptığı yerin esasına oldukça gerçekçi bir akıl yapısıyla ulaşılamaz. Geleneksel (kesinlikle ortaçağa ait) hermenötik yaklaşımın aksine, dinsel el yazmalarının insanların ona atfettikleri aslına uygun ve ahlaki yorumlarının aşkın oldukları mistik ve sembolik bir boyutu içerdiğine inanmaz. Tolstoy’a göre, dört İncil’de uydurma batıl inançlar yoluyla kurnazca çekici bir hale getirilmiş olan biyografiler, akıllı ve mantıklı bir adamın yaşamının sadece çekişmeli biyografileridir. Ona göre Hristiyanlık mistisizm, ayin ve ilahiyat değil etik hakkında bir şeydir.
Pek çok Hristiyan(gereksiz bir şekilde değil) Tolstoy’un ritüellere, kilisenin çıkardığı Hristiyangeleneksel kanunlara hürmetsizliğine, ahlakı öncelemesine itiraz edebilir; fakat onlara göre Dağdaki Vaaz’da Hz. İsa’nın sözlerinin neden kelimesi kelimesine alınmaması gerektiği üzerine inandırıcı ve hüsnüniyetli olarak onun yanlış olduğu ispatlanmalıdır – ya da hatta neden dördüncü ve beşincisi formüle edilmemekte, ikinci “emir”in kelimesi kelimesine alınıp, uysalca takip edilmesi gerekmektedir (Tolstoy 1902;11-12, 2001c, 40-42). Şimdiye kadar onun eleştirilerinin hiçbiri yapılmamıştır.[1] Şüphesiz Tolstoy kısmen tek taraflı olmakla ve hatta Kitab-ı Mukaddes’i ifrata kaçarak okumakla suçlanabilir ancak bu daha ılımlı Hristiyanlar için Dağdaki Vaaz’ın politik çıkarlarının gerçekçi yorumundan başka tüm varyantların tam olarak açıklandığı bir çağrı olarak iş görebilirdi. Anlaşılan o ki Tolstoy, Hz. İsa’nın savunduğu şiddete karşı koymak hakkındaki analizinde çok hatalı gibi görünmüyor. Tolstoy’un kendisi, çoğu insanın bir Hristiyanolarak neye itibar ettiğini değerlendirmekte başarısız olmuş olabilir ancak Yeni Ahit’teki Hristiyanlığın kesinlikle ayrılmaz parçaları olan pasajları o öne çıkarmıştır.
Her hâlükârda, Hristiyanlığın otantikliği sorusundan ayrı olarak, Tolstoy’un teşvik ettiği şiddete yanıt vermeme ateist kitle tarafından bile ikna edici bir potansiyele sahiptir. Ahiret olsun ya da olmasın, direnmeme, tahammül ve affedicilik insanlık için halen ömür boyu sürecek öfke, intikam ve şiddetten daha iyi bir gelecek vaadedebilir. Bunun için bu somut durum bu makalenin müsade ettiğinden daha ileri olarak detaylandırılmaya ihtiyaç duyar; fakat buradaki esas nokta Tolstoy’un Hristiyanlığa iman etmekte olup olmadığıdır. Direnmemeye dair yaptığı tartışma – ve bunun “terörle savaş”a dair sonuçları – görünürde aklın daha bilimsel temellerinde de savunulabilir. Tolstoy’un aklı ve dini birleştirmesi gerçekten de şüphelidir fakat kötüye karşı direnmemeye dair akılcılığı bir taraftan akla dayanarak potansiyel olarak haklı kılınabilirken, diğer taraftan bunun Hristiyanlığın tarihinde yazılmış olduğu inkâr edilemezdir.
Herşeye karşın, sonuçta Tolstoy’un tartışarak kendini bulduğu politik ideal, bazılarına onun din anlayışından daha da radikal görünebilir. Yani, Tolstoy nihai olarak devletin tüm kurumlarını yanlış ve Hristiyanlığa aykırı olarak reddetmektedir (Tolstoy’un Hristiyananarşizmine giriş için bkz. Christiyannopoulos 2008; Hopton 2000; Marshal 1993, 362-383; Woodcock 1975, 207-219). İsa’nın emirleriyle (kişinin yemin etmemesine dair olan da dâhil ki burada eleştirel olarak tartışılmamıştır) ilgili anlayışı Tolstoy’u, bünyesinde ordu, hapishane, emniyet ve benzeri kurumları bulundurmasından dolayı devletin mutlak mevcudiyetinin şiddet tehdidi üzerine kurulu olduğu ve dolayısıyla kötüye karşı direnmeme buyruğunu ihlal ettiği, bu sebeple de Hristiyanlığa aykırı bir kurum olduğu sonucuna götürür. Ayrıca, devletin yargı sisteminin yargılayıp cezalandırması gene Hz. İsa’nın mesajlarına karşı gelmektir. Keza bir devletfiilen kendini başka bir devlete karşı tanımlar, böylece memleketli ve yabancı ayrımını pekiştirir, sonuç olarak tüm insanlara eşit davranmaya dair olan buyruğa itaat etmez. Tolstoy’un Hristiyananarşizmi bundan dolayı Hristiyanpasifizminden, onun şiddetsizlik anlayışından ve direnmemesinden ayrılamaz (Pasifizm ve anarşizm arasındaki paralelliklere dair ilginç bir tartışmaya dair bkz. Ostergaard 2007).
Dahası, tarih boyunca devletle kucaklaşmış olan kilise hiçbir şekilde devleti kurtarmaz – Tolstoy’a göre bu sadece kiliseyi daha da çok kamulaştırır. Zaten Hz. İsa’nın buyruklarını (kasten) yanlış yorumladığı için suçlu olan kilisenin devletle ortaklığı onun Hristiyanlığın esasına dair sadakatsizliğine daha da fazla delil sunmuştu (Tolstoy 1902, 1934a, 1934b, 1934f, 1934g, 2001c). Tolstoy’un yargısına göre devlet ve kilisenin her ikiside temelden Hristiyan değildir, her ikisi de sistematik olarak kitleleri kendi çıkarları için manipüle eder ve her ikisi de insanlık tarafından nihayetinde ortadan kaldırılmalıdır (Tolstoy 1902, 2001c).Tolstoy bu şekilde, onun Hristiyanlık anlayışından bir takım net anarşist (fakat şiddetsiz) çıkarımlar elde eder; daha bir detaylı analiz ya da Hristiyan anarşist ideallerin eleştirel bir değerlendirmesi aslında bu makalenin boyutlarını aşmaktadır.
Her iki şekilde de, Tolstoy insanların insanlar üzerine, insan yapımı ya da ilahi herhangi bir kanunun herhangi bir şekilde kabul ettirilmesini reddeder – bugün yanlış olarak adlandırdığımız “adalet”in sadece aynı şekilde vahşice intikam için karşılık verdiğini Tolstoy belirtir (Tolstoy 1902, 99). Ona göre, Hz. İsa insanlığa asla kötüye karşılık vermemeyi ve bir başkasını yargılamamayı özellikle buyurmuştur ve bu sadece bazı anarşist idealleri yerleştirmek zorunda olduğumuz bugün halen dayandığımız politik sistemi ima etmektedir. Ve tekraren, öyle ya da böyle Tolstoy böyle bir ütopyayı savunmakla haklıdır. Onun başlangıç noktasını inkâr etmek oldukça zordur – ki Hz.İsa biz birbirimize karşı asla şiddet kullanmamalıyız demiştir.
Her durumda, Tolstoy Yeni Ahit’i radikal ve ütopyacı okumalarında yalnız değildir. Fakat kendi kendine politik sonuçlara vardıktan sonraydı ki o başka bireyler ve mezheplerin ondan önce benzer şeylere inanıyor olduklarını keşfetmişti. Bundan dolayıdır ki Tanrının Krallığı İçinizdedir’de William Lloyd Garrison, Adin Ballou, Peter Chelcicky ve Quakers’ların farkında olduğunu İnandığım’da yazmış olmasından sonra açıklar (Tolstoy 2001c, 3-33). Ve Tolstoy ile bir noktaya kadar sempati duymakta olan başkaları da vardır: Origenler ve Tartullian gibi kimi erken Hristiyanlar ve Hussiteler, Anabaptistler gibi geç ortaçağ mezhepleri ve Menonitler de İncil’i kötüye karşı koymama olarak okumakta ve bazıları için de kimi zaman devletin otoritesini sorgulamakta ama kesinlikle kilisenin meşruiyetini sorgulamaktaydılar (Brock 1972, 1981; Marshall 1993, 74-95). Ve gerçekten Tolstoy’dan sonra Jacques Ellul, Vernard Eller, Dorothy Day, Ammon Hennacy ve Michael Elliot da bilindiği gibi Hristiyanlığı bir devletin gerekliliğine son vermek olarak yorumlamaktadır ( Day 1952; Eller 1987; Elliot 1990; Ellul 1991; Missey and Thomas 1994).
Böylece Tolstoy’un Hristiyanlığı açıkçası kendine özgü radikalizmine dair okuması ondan sonra olduğu kadar önce de pek çok Hristiyan tarafından en azından kısmen paylaşılmıştır. Tolstoy’un epeyce kendine özgü olduğu yerde aslında Hristiyanlığın direnmemeye nasıl götürdüğünü ve bundan hareketle, kilise ve devletin her ikisinin de gereksizliğinin ilk evvela sistematik ve genişletilmiş açıklamasını yazmıştı. Başka bir deyişle, tüm bu radikal hareketler ve düşünürlerin içinde belkide yöntemsel olarak Hristiyan anarşist politik teorisyelerin ilki Tolstoy’du.
Tolstoy’un Hristiyanlığı okuması oldukça ekstrem, özellikle provokatifti –sıradışı bakış açısını paylaşmayanlarla sözlü olarak zıtlaşmaktan çekinmezdi. Onun bakış açısını aktaran bu makale Tolstoy ile aynı fikirde olmayanları gücendirmeyi arzu etmemektedir. Bunun yerine şiddete karşılık vermekle ilgili Tolstoy’un alternatif yolu üzerine düşünmeyi amaçlamaktadır. Belki de daha ileri akademik tartışmaları, özellikle politika bilimleri arasında, dinsel politik teori üzerine ve daha spesifik olarak Hristiyanlığın teorik siyasal anlatımlarını teşvik etmektir. Bu konu daima ilahiyatçılar tarafından önemli miktarda teşvik edilmiş, Batı uygarlığndan ortaya çıkmış dinin teorik siyasal boyutlarıyla doğrudan alakalı olan siyasal bilimler sayesinde küçük güncel bir araştırma konusu olmuştur. Tolstoy’un aşırı görüşü gerçekten siyasal bilimin hareketsiz yüzeyini bir şekilde canlandırmaya doğru gidebilirdi, belki de ilahiyatçılarla sosyal bilimciler arasında 21. yüzyılı gözler önüne sermek için değerli meyveler yetiştirebilecek bir diyaloğu da teşvik edebilirdi.
Tolstoy’un tefsirinde detaylandırdığı Hristiyan anarşist ütopya muhtemelen bugün insanlık için çok radikal görünür. Eğer o halen burada olsaydı, gerçekten kendilerini Mesih’in yolunu takip eden Hristiyanlar olarak tanımlayanlara “çarmıha gerilme” için her ne risk olursa olsun, terörizmle karşı karşıya dahi olunsa, kötüye karşı koymamaları çağrısında bulunurdu. O bir aşk “politikasını” arzu etmeyi ve ilk evvela nefret ve şiddetin ortaya çıkmasını engellemeyi teşvik ederdi. Şiddetin yok olması için, karşı koymayıp düşmanını sevmek, sonuçta düşmanı size karşı koyması için ta en başından hiç bir gerekçeye sahip kılmayacaktır ya da en azından, şiddet kullanmayacak ve düşman size karşı şiddet kullanmak için gerekçesiz kalacaktır. Tolstoy’a göre, sadece Dağdaki Vaaz’daki bu radikal yönergeleri yaşatmak için mücadele edenlerin, gerçekten “onların tarafında olan tanrıları vardır”. Tolstoy’un dinsel radikalizmine dair umut veren şey bugün karşıtlarının pek çoklarına benzemez şekilde titizlikle şiddet karşıtı olmasıdır. Politikayla dinin daha fazla içiçe geçmesinin kampanyasını yapıyor olmasına rağmen, bu karışmanın amaç ve aracının her ikisi de barışçıdır. Ve son tahlilde bu doğruyken bunu pek çok insanın “doğru” bir Hristiyan olarak dediği şeyi Tolstoy nitelendiremez. O sahne ışıklarını Hristiyan ve Hristiyan olmayanlar tarafından gözden kaçmış gibi görünen Yeni Ahit’in bir bölümü üzerine döndürür. Birinin terörizmle ya da şiddetin başka bir biçimiyle vurulması durumunda, Hz. İsa kişiye öbür yanağını dönmesi çağrısı yapar ve ilk önce kişinin kendi öncelikli şiddetini dikkate alır. Tolstoy’un kendi kelimeleriyle, Hz.İsa’nın insanoğluna esas olarak söylediği şey, “Kötüyü kötüyle yok etmeyi istiyorsunuz fakat bu mantıksızdır. Belki de sizden başka kötü yoktur” (Tolstoy, 1902, s.87).
[1] Kendi kendine hiçbir eleştiriyi yanıtlamaz (mesela Tolstoy 1934a, 2001c, 34-93). Ölümünden sonra onun çalışmalarını yorumlayanlar (Abraham 1929; Flew 1963; Fueloep-Miller 1960; Greenwood 1975, 1978; Maude 1930b; Spence 1961, 1963, 1967; Stanoyevich 1926a, 1926b; Stepun 1960 gibileri) -Tolstoy tarafından belirgin kılınan kutsal kitaba dair yazıların pasajlarının dürüst yorumlarına dayanan – gerçekten onun zemininde yanıtlarlar.
REFERANSLAR
Abraham, J. H. “The Religious Ideas and Social Philosophy of Tolstoy.”International Journal of Ethics. 40.105–120, 1929.
Andrews, D. “The Crux of the Struggle.”http://www.daveandrews.com.au/publications.html. 2001.
Ballou, A. “Non-Resistance in Relation to Human Governments.” http://www.nonresistance.org/literature.html. 1839.
Ballou, A. “A Catechism of Non-Resistance.” In The Kingdom of God and Peace Essays, çev. A. Maude. New Delhi: Rupa, 2001, s. 14– 19.
Ballou, A. “Christian Non-Resistance in All Its Important Bearings.”http://www.nonresistance.org. 2006.
Brock, P. Pacifism in Europe to 1914. Princeton: Princeton University Press. Brock, P. 1981. The Roots of War Resistance: Pacifism from the Early Church to Tolstoy. New York: Fellowship of Reconciliation, 1972.
Chomsky, N. Pirates and Emperors, Old and New: International Terrorism in the Real World. London: Pluto, 2002
Christoyannopoulos, A. J. M. E. “Leo Tolstoy on the State: A Detailed Picture of Tolstoy’s Denunciation of State Violence and Deception.” 2008.
Day, D. The Long Loneliness: The Autobiography of the Legendary Catholic Social Activist. New York: Harper, 1952.
Eller, V. Christian Anarchy: Jesus’ Primacy over the Powers. Eugene: Wipf and Stock, 1987. Elliott, M. C. Freedom, Justice and Christian Counter-Culture. London: SCM,1990.
Ellul, J. Violence: Reflections from a Christian Perspective, çev. C. Gaul Kings. London: SCM, 1970.
Ellul, J. Anarchy and Christianity, çev. G.W. Bromiley. Grand Rapids: William B. Eerdmans, 1991.
Ellul, J. “Anarchism and Christianity.” In Jesus and Marx: From Gospel to Ideology, çev. J. Main Hanks, Grand Rapids: William B. Eerdmans, 1998, s. 153 –177.
Flew, A. 1963. “Tolstoy and the Meaning of Life.” Ethics: An International Journal of Social, Political, and Legal Philosophy 73.110–118, 1963.
Fueloep-Miller, R. “Tolstoy the Apostolic Crusader.” Russian Review 19.99–121, 1960. Greenwood, E. B. Tolstoy: The Comprehensive View. London: Methuen,1975.
Greenwood, E. B. “Tolstoy and Religion.” In New Essays on Tolstoy, ed. M. Jones, Cambridge: Cambridge University Press, 1978, s. 149 –174.
Hopton, T. “Tolstoy, God and Anarchism.” Anarchist Studies 8.27– 52, 2000.
Kennan, G. “A Visit to Count Tolstoi.” The Century Magazine, 34.252–265, 1887.
Kentish, J. “Introduction.” In A Confession and Other Religious Writings. London: Penguin, 1987.
Leon, D. Tolstoy: His Life and Work. London: Routledge, 1944.
Marshall, P. Demanding the Impossible: A History of Anarchism. London: Fontana, 1993.
Maude, A. The Life of Tolstoy. London: Oxford University Press, 1930a.
Maude, A. The Life of Tolstoy: Later Years. London: Oxford University Press, 1930b.
Maude, A. “Editor’s Note.” In A Confession and the Gospel in Brief, çev. A. Maude, sayı 11, pp. xv– xxiv. London: Oxford University Press, 1933.
The Book of Ammon by Ammon Hennacy. Ed. Missey, J. and Thomas, J. Baltimore: Fortkamp, 1994.
Ostergaard, G. “Resisting the Nation State: The Pacifist and Anarchist Tradition.” http://www.ppu.org.uk/e_publications/dd-trad1.html. 2007.
Penner, A. The New Testament, the Christian, and the State. Hagerstown: James Lowry/Deutsche Buchhandlung, 2000.
Spence, G. W. “Tolstoy’s Dualism.” Russian Review. 20.217–231, 1961.
Spence, G. W. “Suicide and Sacrifice in Tolstoy’s Ethics.” Russian Review. 22: 157 –167, 1963.
Spence, G. W. Tolstoy the Ascetic. Edinburgh: Oliver and Boyd, 1967.
Stanoyevich, M. S. “Tolstoy’s Theory of Social Reform. I.” The American Journal of Sociology.31.577–600, 1926a.
Stanoyevich, M. S. “Tolstoy’s Theory of Social Reform. II.” The American Journal of Sociology.31.744–762, 1926b.
Stepun, F. “The Religious Tragedy of Tolstoy.” Russian Review 19.157–170, 1960.
Tolstoi, L. N. What to Do? London: Walter Scott, 1898.
Tolstoy, L. What I Believe: My Religion. London: C. W. Daniel, 1902.
Tolstoy, L. “The Gospel in Brief.” In A Confession and the Gospel in Brief, çev. A. Maude, sayı 11, s. 113–302. London: Oxford University Press, 1933.
Tolstoy, L. “An Appeal to the Clergy.” In On Life and Essays on Religion, çev. A. Maude, sayı 12, s. 282–308. London: Oxford University Press, 1934a.
Tolstoy, L. 1934b. “Church and State.” In On Life and Essays on Religion, çev. A. Maude, sayı 12, s. 331–345. London: Oxford University Press, 1934b.
Tolstoy, L. “On Life.” In On Life and Essays on Religion, çev. A. Maude, sayı 12, s. 1–167. London: Oxford University Press, 1934c.
Tolstoy, L. “Reason and Religion: A Letter to an Inquirer.” In On Life and Essays on Religion, çev. A. Maude, sayı 12, s. 199–204. London: Oxford University Press, 1934d.
Tolstoy, L. “Religion and Morality.” In On Life and Essays on Religion, çev. A. Maude, sayı 12, s. 168–198. London: Oxford University Press, 1934e.
Tolstoy, L. “A Reply to the Synod’s Edict of Excommunication, and to Letters Received by Me Concerning It.” In On Life and Essays on Religion, çev. A. Maude, sayı 12, s. 214–225. London: Oxford University Press, 1934f.
Tolstoy, L. “The Restoration of Hell.” In On Life and Essays on Religion, çev. A. Maude, sayı 12, s. 309–330. London: Oxford University Press, 1934g.
Tolstoy, L. “What is Religion, and Wherein Lies its Essence?” In On Life and Essays on Religion, çev. A. Maude, sayı 12, s. 226–281. London: Oxford University Press, 1934h.
Tolstoy, L. “Bethink Yourselves!” In Recollections and Essays, çev. A. Maude, vol. 21, s. 204– 271. London: Oxford University Press, 1937a.
Tolstoy, L. “Gandhi Letters.” In Recollections and Essays, çev. A. Maude, sayı 21, s. 433– 439. London: Oxford University Press, 1937b.
Tolstoy, L. “I Cannot Be Silent.” In Recollections and Essays, çev. A. Maude, sayı 21, s. 395– 412. London: Oxford University Press, 1937c.
Tolstoy, L. “A Letter to a Hindu.” In Recollections and Essays, çev. A. Maude, sayı 21, s. 413– 432. London: Oxford University Press, 1937d.
Tolstoy, L. “Thou Shalt Not Kill.” In Recollections and Essays, çev. A. Maude, sayı 21, s. 195– 203. London: Oxford University Press, 1937e.
Tolstoy, L. “What’s to Be Done?” In Recollections and Essays, çev. A. Maude, sayı 21, s. 384– 394. London: Oxford University Press, 1937f.
Tolstoy, L. “The Beginning of the End.” In Tolstoy’s Writings on Civil Disobedience and Non-Violence, çev. A. Maude, s. 9–17. New York: Bergman, 1967a.
Tolstoy, L. “Letter to Ernest Howard Crosby.” In Tolstoy’s Writings on Civil Disobedience and Non-Violence, çev. A. Maude, s. 181–190. New York: Bergman, 1967b.
Tolstoy, L. The Inevitable Revolution. çev. R. Sampson. London: Housmans, 1975.
Tolstoy, L. “A Confession.” In A Confession and Other Religious Writings, çev. J. Kentish, s. 17–80. London: Penguin, 1987a.
Tolstoy, L. “The Law of Love and the Law of Violence.” In A Confession and Other Religious Writings, çev. J. Kentish, s. 151 –230. London: Penguin, 1987b.
Tolstoy, L. “An Appeal to Social Reformers.” In Government Is Violence: Essays on Anarchism and Pacifism, ed. D. Stephen, s. 53–66. London: Phoenix, 1990a.
Tolstoy, L. “The End of the Age: An Essay on the Approaching Revolution.” In Government Is Violence: Essays on Anarchism and Pacifism, ed. D. Stephen, s. 21-52. London: Phoenix, 1990b.
Tolstoy, L. “Some Words About War and Peace.” War and Peace, çev. A. Maude, s. 959-964. Ware: Wordsworth, 1993a.
Tolstoy, L. War and Peace. çev. A. Maude. Ware: Wordsworth, 1993b.
Tolstoy, L. “Christianity and Patriotism.” In The Kingdom of God and Peace Essays, çev. A. Maude, s. 422–500. New Delhi: Rupa, 2001a.
Tolstoy, L. “Introduction to a Short Biography of William Lloyd Garrison.” In The Kingdom of God and Peace Essays, çev. A. Maude, s. 530–536. New Delhi: Rupa, 2001b.
Tolstoy, L. “The Kingdom of God Is within You.” In The Kingdom of God and Peace Essays, çev. A. Maude, s. 1– 421. New Delhi: Rupa, 2001c.
Tolstoy, L. “Patriotism and Government.” In The Kingdom of God and Peace Essays, çev. A. Maude, s. 501–529. New Delhi: Rupa, 2001d.
Troyat, H. Tolstoy. çev. N. Amphoux. Garden City: Doubleday, 1967.
Wilson, A. N. Tolstoy: A Biography. New York: Norton, 1988.
Wink, W. Jesus’ Third Way. Philadelphia: New Society, 1987.
Wink, W. Engaging the Powers: Discernment and Resistance in a World of Domination. Minneapolis: Fortress, 1992.
Wogaman, J. P. Christian Pacifist and Anarchist Perspectives. In Christian Perspectives in Politics, Louisville: Westminster John Knox, 2000, s. 55–78.
Woodcock, G. Anarchism: A History of Libertarian Ideas and Movements. Harmondsworth: Penguin 1075.
Yoder, J. H. The Christian Witness to the State. Scottdale: Herald, 1992.
Yoder, J. H. The Politics of Jesus: Vicit Agnus Noster. Grand Rapids: William B. Eerdmans, 1994.
Böyle bir Hristiyan anlayışın “terörle savaşa” dair en azından iki önemli etkisi vardır: Başlangıç için Hristiyanlara şiddet kullanmayı terketme çağrısı yapılır fakat aynı zamanda ve daha temelde terörizm problemine öncelikle daha farklı bir ışıkta bakılmalıdır.
Tolstoy’un “terörle savaş”a dair yapmış olduğu en önemli emredici yorum, her iki tarafın hangi şiddet aracı olursa olsun kendi amaçlarını haklı kılacak düşüncelerini akıllarında bulundurdukları tehlikeli yanılgıya işaret etmiş olmalarıdır. Tolstoy’a göre bu yanılgı üstesinden gelinmek zorunda olunan en kötü yanılgıdır çünkü Hz.İsa, başkası gerçekten çok kötü olsa da olmasa da yapıcı olan tek tepkinin direnmemek – uzun vadeli tek çözüm – olduğunu rasyonel olarak ortaya koyar. (Tolstoy 1902, 1934d, 2001c).
Kişinin saldırıya uğradığında umutsuzca pasif kalması, hiç de tepki göstermediği anlamına gelmez. Hz. İsa mesela, “sırf acı çekmek aşkına” değil, aynı zamanda acı çekmeyi gerektirse bile kötüye karşı koymamak noktasında, sonuç ne olursa olsun öbür yanağını dönmenin yapılması gereken eylem olduğunu açıklar. (Tolstoy 1902, 17). Bu hedefi olan, sevginin, sabrın ve affediciliğin nihai hareketini temsil eden bir yanıttır. Sevginin böylesine güçlü bir göstergesi olan umut, düşmanın, kötünün şiddet dolu kalbini zamanla yumuşatmakla zorunludur. Tabii ki bu böyle olacak diye bir garanti yoktur. Bu görünürde düşmana zaferinin yolunu açar fakat kurbanın acısı sırası geldiğinde düşmanın kalbine – en azından onun nüfusunun sağlam kısmına – hitap eder. Bundan dolayı, düşman kısa vadede tüm savaşları kazanıyormuş gibi görünse de, akıllar ve kalpler için geniş mücadelede, onun fiziki gücü ahlaki başarısızlıkta ve sonuçta kalbinin değişmesiyle son bulabilir. Affedicilik ve sevginin acısını çekme isteği saldırganda güçlü bir ahlaki etki yaratabilir.
Hepsinden öte, Hz. İsa’nın özverisi nihayetinde pek çok inanmayanı büyülemiştir ve Tolstoy’dan etkilenmiş olan, “Batı dünyasında en açık fikirli düşünürlerden biri” (Tolstoy 1937b, 1937d, 414) olarak nitelendirilen Gandhi güçlü İngiliz İmparatorluğunu boyun eğdirmekte başarılı olmuştu. Sonrasında Gandhi, Martin Luther King ve 1960’ların “barış yanlılarını” [Peaceniks] etkilemiş ve her ikiside kampanyasını yaptıkları davalarında bazı başarılar elde etmişti. Basitçe, bir taktik olarak sevgi işe yarayabilir; mücadele ahlaki bir zeminde kazanılabilir. Direnmeme düşmanın son zaferini ifade etmez; tam aksine, sonuçta o saygın ve zorbaca olmayan bir şekilde kazanılabilir ve bu yapılabilir.
Fakat burada bir belirsizlik ortaya çıkar: Tolstoy ve hatta dahası, onun yirminci yüzyıldaki bazı takipçileri kimi hallerde masumane bir şekilde Matta Bölüm 5 ayet 39’daki “kötü’ye direnmeme”yi “kötüye kötüyle direnmeme” olarak yanlış okumuşlardır. Yani, Tolstoy’un gerçek olarak uyarıyı kötüye direnmek için hiç bir fiziki güç kullanmamak anlamında yanlış yorumlamış gibi görünür – bundan dolayıdır ki şiddetsiz direniş tolere edilebilir (Maude 1930b, 250; Maude 1933, xv). Gerçekten, baskıya karşı direnişin haklı kılınabilir olup olmadığına dair George Kennan’ın sorusuna Tolstoy’un yanıtı: “Bu, direnişle ne kastettiğinize bağlıdır; eğer ikna etme, tartışma, protesto etmekse ben buna evet derim; eğer şiddet demek istiyorsanız – hayır. Ben herhangi bir şart altında kötüye şiddetli direnişin haklı kılınamıyacağına inanıyorum.” (Kennan, 1887, 256)[1]
Tolstoy bu şekilde Hz. İsa’nın buyruğunu yanlış mı anladı? Hz. İsa asla ve asla direnmemiş midir? Doğruyu söylemek gerekirse, Tolstoy muhtemelen Hz. İsa’nın kimi zamanlar küçük düşürücü kimselerle tartışıp, konuştuğu, onları yanlış olduklarına ikna etmeye çalıştığına dair “direndiği”ni tahmin etmekteydi. Bu Hz. İsa’nın kendi buyruklarına göre hareket etmediği anlamına mı gelir? Cevap kısmen kişinin Dağdaki Vaaz’ın ruhundan ziyade yazılana ne kadar odaklandığına bağlıdır. Hz. İsa’nın eylemleri daima sevginin ruhuna dayanır. Sonunda, Tüm Hristiyanlara klavuz olan nihai referans ve en yüksek prensiplerin dayandığı şey sevgidir. Hz. İsa’nın sıklıkla tekrar ettiği birinin komşusuna ve tanrıya duyduğu sevgi tüm hukukun sonradan bağlandığı temel buyruklardan ikisidir (mesela Matta 22.36-40; John 13.34-35). Bu yüzden mesela, sıkı direnmemenin uygulandığı durumda daha temel Hristiyansevgi ilkesi uygulandığı zaman direnmemenin ikincil buyruğu herhalde orantılı olarak ılımlı olmak durumundadır.
Mesela Tolstoy insanlara şiddetli zulmün esas aleti olan devleti redetmeleri, kendi ordularında mecburi askerliği protesto etmeleri[2] ve vatandaşlara vergi vermemeleri için çağrıda bulunuyordu (sonraki bölüm Tolstoy’un devleti neden kötü olarak düşündüğünü daha iyi açıklayacaktır). Fakat o genede “kötüye karşı koymama buyruğuna riayet ederken, insanların otoritelerin talep ettikleri emek ve malları vermeleri gerektiğini” de söyler (Tolstoy 1933, 288). Bundan dolayı kişi otomatik olarak itaat etmemelidir – şiddetin gelecekteki bir tehdidini adeta önceden sezme de – fakat sadece sonuçta baskı yapıldığında teslim olmalıdır (ya da karşı koymamalıdır). Mesela, kişi isteyerek ne vergi vermelidir ne de devletin sonuçta onların zorunlu olarak ele geçirilmesine direnmelidir. Ve hatta boyun eğmeye zorlandıkları zaman Hristiyansevgi daima en üstün olarak kalmalıdır. Bundan dolayı örneğin kişi askeri bir eyleme zorlanırsa kardeşlerini öldürmemesi – yani kimseye ateş etmemesi – gerekir. Her ne alternatifi benimserse benimsesin, hiç bir şiddet kullanmamalıdır, kişinin Tanrı’ya ve komşusuna sevgisi tüm eylemlerinin en önemli ölçütü olarak kalmalıdır.
Kısacası, kişinin karşı koyma benzeri duyguya sürüklenebildiği herhangi verili durumda önceden tanımlanmış basit, güzel cevaplar açıkçası yoktur. Şurası kesindir, şiddetle karşı koyma Hz. İsa’nın buyruğuyla halen açık bir çatışma içindedir. Şiddet içermeyen direniş kimi zaman hoşgörülebilsede halen netlik kazanmamıştır. Kötüyle yüzyüze gelindiğinde bu bazı karşılıkları gerektirir; fakat şiddete bu tepki dürüst bir Hristiyandan geldiğinde asla şiddet olamaz. Tolstoy’un şiddete kendi tepkisi onun çeşitli deneme, oyun ve romanlarında onun prensiplerine yayılıyordu – onun protestosu geniş anlamda şifahiydi.[3] Gandhi şiddetin prensiplerini çok daha çatışmacı olarak uygular; onu kral ve daha sonraki pasifistler çok daha ileriye, taktik politik aktivizme itmişlerdir.
Tolstoy’a göre her iki şekilde şiddet ve şiddete şiddetle karşı koyma duruşu Hz. İsa’nın öğretisince kınanmıştır. Eğer kişi direnmek zorundaysa, öyle yapmamayla Hz. İsa’nın öğretisinin ruhunun en kötü bir şekilde ihlal etmeyi zorlamaktaysa, o durumda en azından direnişte şiddet kullanmamalıdır. Hatta daha iyisi ve daha Hristiyanlığa uygun olan – sembolik olarak öbür yanağını dönmek – direnmemek ve affedicilik olurdu. Bundan dolayı Tolstoy “terörle savaş”ta şiddet kullanmanın her türlüsünün Hz. İsa tarafından kınanması gereken bir şey olduğunu düşünen bir “Hristiyan” olarak kalmak arzusundadır ve terörizme karşı olası Hristiyanyanıt, spektrumu oldukça dar olarak karşı koymamaktan şiddete şiddetle karşı koymamak arasında dizilir – herşey daha da fazla Hz. İsa’nın buyruklarının itaatsizliği olarak ortaya çıkar.
Yine de, “doğru” yorumlama sıkı direnmemeye ya da daha müphem bir şiddetsiz direnişe daha yakınsa da, takip edilen her iki yöntem de oldukça zor bir görev olarak kalır. Bundan dolayı tekrardan Tolstoy’un bize hatırlattığı gibi Hz. İsa onun haçını taşımamış olanların – yani, kötüye karşı koymanın nihai sonucuyla yüzyüze gelmeye hazır olmayanların – onun müridi olamayacakları uyarısında bulunmuştur (Tolstoy 1902, 18; Matta 16.24-28; Markos 8.34-38; Lukas 9.23-27).[4] Hz. İsa tarafından gösterilen yol sadece şehitlerimiz tarafından yürünebilir. Bir “şehit” etimolojik olarak bir inanca kendikendine şahitlik eden kişidir. Ve bu kişinin yaşamı, tehdit altındayken bile inancını hayata geçirmeye hazır olduğu temel şahadettir. Fakat kurban edilen hayat dikkat edilmelidir ki düşmanın yaşamı değil, şahadet edenin kendi yaşamıdır – başkasını öldürmek sevginin şahadeti değildir ancak öfke, korku ve nefretin şahadetidir. Tolstoy’a göre, bundan dolayı Hz. İsa’nın mesajına hakikaten şahadet eden kişi ne ceza veren ne de karşı koyandır (ya da en azından direnmek için şiddeti kullanmayandır) fakat çarmıha gerilme olasılığı[5] olsa dahi her hâlükârda zor fakat sevgiden kaynaklı eylemeye çalışandır. O sabırla, ölüm tehlikesi altında dahi öbür yanağını dönmeyi ve affetmeyi öğrenendir. Bu, diğer tarafın gönlünü ve kalbini kazanmanın tek yolu olur ve “terörle savaş”ta barışmak için olasılıkları açık kılar.
Bu konuda “terörle savaş” ifadesi gerçekten bir şey ifade etmemektedir. Kurbanın perspektifinden bir şey için şiddete dair herhangi bir eylem çok korkutucudur. Yani, hedeflenen nüfusu “terörize” eden gücün herhangi bir şekilde kullanılması boyutlarında, savaş sadece daha geleneksel taktiklerle terörizmdir. Geleneksel ordular en azından hedeflerini seçerek daha titiz olmaya çalışırken, teröristler kasti olarak gelişigüzel bir şekilde vururlar. Fakat geleneksel güçlerin orantısız ağır ölçülerdeki ikinci derecedeki zararları, savaşın sonuçlarından haksız bir şekilde acı çeken birilerinin tipik algılamaları, hep beraber avurduna yumruk yemiş kişinin perspektifini temin etmektedir ve savaş ancak terörizmin dehşeti gibi bir şiddet eylemi olarak basitçe anlaşılabilir (terörizmi neyin meydana getirdiğine dair ilginç ve çekişmeli tartışma ve devletlerin faaliyetlerinin ne kadar terörizm olarak görünebildiğine dair Chomsky’e bkz.)
Bunun yanında, Tolstoy haddi zatında teröristlerin kötü yaradılış ya da insanlık dışı olarak nitelendirilmesini reddeder; ona göre, kendi insanlarına ve değerlerine karşı algıladıkları adaletsizliklere karşı umutsuz bir yanıt olarak şiddet gibi kötü yöntemi seçme yanlışlığını yapan insanlardır bunlar. “Kötü” olan teröristler değildir, ilk elden onların kendi kendilerine “kötü” olarak düşündükleri şeye gösterdikleri tepkileridir.[6] Bundan dolayı geleneksel savaşla terörizm arasında önemli farklılıklar olmasına rağmen, Tolstoy’a göre, her iki taktik de kötü olarak algılanan benzer yanlış davranıştan türer – ve gerçekten bu kötünün bulunduğu önemli yanlıştır. “Terörle savaş”ın neden işe yaramaz bir ifade olduğunun ispatıdır; hiç değilse, bu “savaş” istemlerini tesadüfen engelleyen ölçülerde önemli problemlerin kendi temelini karşılayan yaygın bir körlüğe ihanet eder. Teröristler genellikle kendilerine karşı teşebbüs edilen şiddet eylemlerine yanıt verirken en son seçenek olarak kendi eylemlerinin meşruluğunu savunurlar; Tolstoy’a göre, daha fazla şiddetle terörizme yanıt vermek, sadece gelecekte şiddet döngüsünün daha da kötü hale gelmesinin garantisi olabilir.
Tolstoy’a göre problem, terörizm değil fakat terörizmin sadece bir diğer (hiç kuşkusuz özellikle dehşet verici olan) metodu olan güç kullanmadır. Bundan dolayıdır ki, Tolstoy terörizm savaş yoluyla çözülemeyecek; onu yaygınlaştıracaktır öngörüsünde bulunur. Onun döneminde, Tolstoy devletin şiddetini ve onu şiddetle yıkmaya çalışan (terörizme benzer yöntemler kullanan) devrimcileri kınamaktadır. Çünkü her iki taraf da kendi amaçlarına ulaşmak için şiddet aracını kullanmaktaydılar ve böylece onların bu eylemleriyle her ikiside durumu sadece ağırlaştırmaktaydı (Tolstoy 1937c, 1937e, 1937f). Tolstoy’a göre, gerçek problem başkasına karşı direnmek için birinin şiddet kullanmaya hazır olmasıdır. Kötü, şiddetle alt edilemeyecektir çünkü çok kötü bir eylemde kötü olan böyle bir oyuncu değil fakat bu oyuncunun bütün şiddeti acı vermeye hazır olmasıdır.
Başka bir deyişle, “onlara karşı biz”de zararlı unsur, “onlar” değildir, şiddetli bir “karşı olma” durumu olarak gördüğümüz sürece “biz”dir; “Terörle savaş”ın iki tarafı da daha geniş boyutta, yok etmek için çalışma iddiasında oldukları “kötü”de canlandırdıkları eylem yoluyla ya birbirilerine karşı açık bir “savaş” halinde ya da sözümona meşru müdafada şiddet kullanmaya hazırdırlar. Ve Tolstoy, her iki taraf bunu kavrayıncaya kadar “terörle savaş”ın kötü bir şekilde uzayacağını bekler. Tolstoy, bundan dolayı, “terörle savaş”ın her iki uzlaşmaz tarafının topluma dair vizyonlarını yerine getirme teşebbüsünde şiddet kullanmamaları çağrısını yapar. İddia eder ki insanlık kesinlikle “kafasının biri koptuktan hemen sonra yeni bir başı ortaya çıkan mitik canavarın kafasını koparmak gibi bir yıkım yöntemi kullanmaktansa bundan böyle insanlığın şartlarını geliştirecek daha iyi araçları” tasarlamalıdır (Tolstoy 1937e, 197).
Onun zamanlarına dönersek, Tolstoy Hz. İsa’nın nasihatları önemsenmezse genel olarak dünyayı ve onun ülkesini büyük ihtimalle korkunç şiddet sarmalının içine çekeceğine dair uyarı yapmaya çalışmıştı. (Tolstoy 1937c, 1937e, 1937f, 2001a, 2001d). Ve kısa bir süre için, Rus dostları onun sesini dikkatli bir şekilde dinliyormuş gibi göründü; Tolstoy, Rusya’da kesinlikle oldukça etkili bir figürdü– bir yorumcu yüzyılın bu dönümünde Rusya’da iki önemli gücün olduğu haberlerini yapmaktaydı: Çar Nikola II ve Leo Tolstoy (Kentish 1987, 9). Fakat sonunda Tolstoy’un mesajları şiddetli devrim ve savaş çağrıları arasında işitilmez oldu ve 1910’daki ölümünden kısa bir süre sonra dünya belkide tarihinin en karanlık dönemine girdi. Mitik canavarın birçok kafası hem ulusal olarak (Bolşevik devrimi) hem de uluslararası olarak (Birinci Dünya Savaşı) kesilmişti ama hemen yeni kafalar eskilerinin yerinde bitmişti.
Şimdi dünya global boyutlarda başka bir savaşın içine çekilmiş oluyor, Tolstoy bir kere daha iki tarafın ılımlılarına seçmiş oldukları yolun varmak istedikleri; hedeflerindeki yere gerçekten de götürebilirliğini ciddi şekilde sorgulamaları çağrısını yapmaktadır. O misilleme ve kınama yerine anlama ve affedicilik için mücadele etmekteydi. O, belkide Batı’yı insanları başka insanlara zarar vermek için intihara teşebbüs ettiren dış politikasını yeniden gözden geçirmeye davet edecekti. O belki de komşumuzun terörizme başvurmasının ilk evvela komşumuzu sevmemize dair kendi payımıza bir başarısızlık semptomu olduğunu, başka bir deyişle, düşmanımızın şiddetinin kendi şiddetimizden ayrı olmadığını tartışacaktı. O belki de Batılılara kendi eylemleriyle kardeşlerine ders vermeden önce neden oldukları kötüye dair düşünmelerini soracaktı. O belki de bir an için kötüye karşı koymak adına sarfedilen çabaların – “Hristiyan” milletlerin olağanüstü büyük “savunma” bütçelerini – yerine tüm insanlığı korumak ve sevmek için çaba harcamaları çağrısında bulunacaktı.[7] O belki de eğer Batılılar nefretle değil sevgi ile muamele edilmesini istiyorlarsa ilk evvela – “düşmanlarını sev” – sevgiyi yeşertmelerini fakat “ve hiçbir şeye sahip olmayacaklarını” isteyecekti (Tolstoy 1937a, 250).[8]
Tolstoy bugünün uluslararası terörizmine şahit olmadı. O, yurtiçinde, devrimci şiddet ve eşit ölçülerde karşı-devrimci baskı ve uluslararası ölçekte, askeri gerginlik, milliyetçi hiddet ve savaş ittifakları bağlamlarında yazılar yazdı. Onun merkezi temel pasajı tüm tarafların her türlü şiddet kullanımından vazgeçmeleri ve bu bağlamda “dişe diş” ve “göze göz”le vurmak yerine “öbür yanağını çevirme” çağrısıydı (Tolstoy 1937c, 1937e, 1990a, 1990b). Bunun uzun vadede tek rasyonel yanıt olduğunu düşünmekteydi. Bundan dolayı, en iyi şekilde Hz. İsa tarafından vurgulanmış olan evrensel aklın benzer bir zemininde, aynı şeyi bugün de savunurdu fakat bu yola Hz. İsa’nın müritlerinin yol gösterici olmalarını beklerdi. Dahası, bağlamımızda sonra da, belki de var olan devletin yok edilmesi gerektiğini tartışacaktır. Aşağıda açıklanacağı gibi ona göre devlet şiddetin en temel nedenidir ve olmamalıdır. Daha da önemlisi, o Hristiyanları oldukça basit ve farklı bir yaşam sürdürmeye ve birbirleri için fedakârlık yapmaya özendirecekti, bu da özellikle en baştan doğacak şiddet ve nefretin önüne geçecekti. (Tolstoy 1898, 1934c, 1990b). Bunların hepsinin üstünde Hz. İsa’nın açık bir şekilde ifade ettiği ahlak kurallarının canlandırılmasını Hristiyanlara tembih edecekti. Hatta gelişigüzel terörizmin yüzüne karşı dahi Hz. İsa taraftarları için mücadele, güçle tepki göstermekten kaçınmaktır. Tolstoy’a göre, Hz İsa ve gerçekten de aklın kendisi şiddetle karşı koymanın uzun vadede işe yaramayacağı ve yarayamayacağını iddia eder.
[1] Tolstoy’un burada her ikisi de Hristiyansolunun önde gelen ilahiyatçısı olan Wink (1987, 1992) ve Yoder (Wogaman 2000; Yoder 1992, 1994) ile güçlü benzerlikleri vardır. Elliot (1990) ve Ballou (2001, 2006) Tolstoy gibi devleti sorgulamak ve onun Hristiyan meşruiyetine şiddet kullanmadan direnmek fikrine çok daha fazla eğilimlidirler.
[2] Tolstoy ciddi bir şekilde vicdani retçilerin büyüyen bir dalgasının toplumun Hristiyanyenilenmesi için öncü olacağı umudunu taşımaktaydı.
[3] Kimileri şiddetin fiziki olduğu kadar sözlüde olduğunu tartışır (Mesela Ellul 1970) ki bu Tolstoy’un sözlü kınamalarının şiddetin bir şekli olarak anlaşılabilir. Tolstoy asla bu gri alana işaret etmez. Şiddet vasıtasıyla, o bir insane varlığının başka bir insane varlığının eyleminin sonucu olarak çekmiş olduğu kaba, görünür, fiziki şiddetle fiziki acılar çekmesini gerçekten anlatmak istemektedir; ve – Hz. İsa’nın sözlü olarak karşılık vermeme ve şiddete şiddetle karşılık vermemesini örnekleyip, vaaz verirken dinsel otoriteleri kınamıştı – Tolstoy’un Hz.İsa’nın buyruklarına göndermede bulunurken ele aldığı bu çeşit bir şiddettir.
[4] Tolstoy’un Hz. İsa’nın “haç’ı taşımak” çağrısına dair anlayışı açıkçası Hristiyanhaçlılarının onu kâfirlerin boğazlanmasına dair bir emir olarak yorumlamalarından farklı kutuplardadır. Fakat tartışmalı olarak Dave Andrews ve bir diğer Hristiyananarşistçe belirtildiği gibi Hz. İsa’nın öğretisi ve örneğiyle çok daha fazla aynı çizgidedir (Andrews 2001).
[5] “Şehit” kelimesinin intihar bombacılarının çağında oldukça negatif yananlamlara sahip olduğu inkâr edilemez fakat bu herzaman bir vaka değildir. Kilisenin şehitleri, en azında başlangıçta, kendi Hristiyaninançlarına gölge düşürmeyi reddetmelerinden dolayı vahşice işkence edilen ve öldürülen azizlerdi. Öldürmeye çalışırken ölmenin anlamını alması Tolstoy’un anladığı gibi, kilisenin ilahiyatçılarının Hz. İsa’nın öğretisinin acınacak bir şekilde saptırılmasıyla olmuştur: bu şehitler elbette bundan dolayı şahadet eden ve şehit olanlardır fakat kendi saptırılmış “Hristiyan” inançlarının şahidi ve şahadetidir bu. Gerçek Hristiyanşahadeti Tolstoy’a göre sadece sevgi, affedicilik ve karşı koymamanın -kesinlikle şiddetin ve nefretin değil- bir şehitliği olabilir.
[6] Tolstoy tarihçilerin onlara atfettikleri tarihin “büyük adamları”nı suçlamayı kabul etmez – o Napolyon savaşlarında doğrudan Napolyon’un sorumlu olduğuna dair bakış açısını Savaş ve Barış’ta reddettiğini yazmıştır. (Hopton 2000, 28-32; Tolstoy 1993a). Tarihin büyük kötü adamlarının kendi kendilerine kötü olarak nitelendirilebilmelerine inanmaz görünmektedir. Ona göre kötü olan, bu yöntemi yanlışlıkla benimsemiş insane varlığından ziyade yöntemdir.
[7] Daha sonraki bölüm göstereceği gibi, o daha da ileri gider ve hakiki bir Hristiyan(anarşist) toplumun paralel uygulamalarıyla devletin eskimiş kılınması için çağrı yapar. Bundan dolayı, kamu harcamalarının ayarlanması için bir talebi olmayacaktır. Fakat her bir Hristiyanın devlete itimat etmeksizin bunu onlar için yaparak, insan kardeşlerini sevmeye çaba ve eşit zaman harcamalıdır.
[8] Tolstoy bunun Oniki Havarinin öğretilerinde söylendiğini bildirir fakat orijinal kaynaklarına dönüp bakmak için bu sözlere dair referans ayrıntısı vermez (Tolstoy 1937a, 250).
“Terörle savaş”, Tolstoy’un hayatının son dönemlerinde kapsamlı olarak ele aldığı bir sorunu, dinin uluslararası ilişkiler ve politikadaki rolü üzerine eski bir tartışmayı öne çıkarmıştır. O, İsa’nın, en önemlisi kötülüğe direnç göstermemek olan tutumu hakkında bazı rasyonel ahlak ve politik kuralların en ince ayrıntısına kadar açıklandığını düşünüyor. Tolstoy’a göre, Hz.İsa’nın kötüye direnmemek, düşmanını sevmek ve birbirini yargılamamak gibi açıklamalarının hepsi, samimi bir Hristiyanın, şiddetin her biçimini ve savaşı kınayacağına ve kötüye güçle değil, sevgiyle yanıt vermek için (her ne şekilde tanımlanırsa öyle) çalışacağına işaret eder. Bugünün “terörle savaş”ında bundan dolayı, her iki tarafın amaçlarına ulaşmak için şiddeti kullanmaya hazır olmalarına dair hicap duyardı ve Hz. İsa’nın Dağdaki Vaaz’ında içerilen rasyonel bilgeliğin özellikle cesur bir şekilde canlandırılması için Hrıstiyanlara çağrıda bulunurdu. Tolstoy’un Hrıstiyanlığı tefsiri çok rasyonalist ve çok gerçek olabilir ve aşırı ütopyacı bir politik vizyona götürebilir; fakat paradoksal olarak ve dahası mantıki bir temelde iddia edildiğinden dolayı Hrıstiyan olmayanlarla da ilişkilendirilebilen bir politikayı şekillendirmek için dine dair canlandırıcı bir barışçıl metoda vurgu yapar.
Batılı politikacılarca bize anlatılan; ““terör(izm)le savaş”, kazanmak için zaman alacak olan bir savaştır; fakat nihai olarak Batılı güçlerin kararlılığına ve bütün güçlerine teşekkürler ki, özgürlük ve demokrasi uygarlığın düşmanlarının üzerinde , “kötü” üzerinde galebe çalacaktır.” Eğer Leo Tolstoy bunu duysaydı, buna – ona göre Batı uygarlığında çok merkezi olan bir figür olan, Hz. İsa’nın öğretisinin özü, şiddetten kaçınma, kötüye direnmeme ve Hristiyansevgiye dair olduğundan hareketle – fena öfkelenirdi. Bundan dolayı, teröristleri etkisiz hale getirmek için acele etmek yerine Tolstoy, batılılara Hz. İsa’nın sözlerinde içerilen rasyonel bilgeliği dürüstçe düşünmek için ve buna dikkat etmeleri için çağrı yapardı. O bundan daha fazlası öyle bir dikkatli okumanın gerçekten de şiddete barışçıl ve olağanın dışında barışçıl bir yanıt vermeyi öneren politik bir davranışı meydana getirdiğini iddia eder. Başka bir deyişle, Tolstoy “terörle savaşa” gerçek bir Hrıstiyan yanıtın bugün kendini Hristiyanilan eden pek çoklarının savunduğundan kökten farklı olacağını savunurdu.
Bu makale “terörle savaş”ın, yeniden açık olarak incelenen dinsel geleneklerin politik uygulamaları için çağrı olan bir bakış açısına öncüldür. Eğer dinsel cepheler fırsatçı liderler tarafından kötüye kullanılırlarsa, o zaman âlimler bu dinsel geleneklerin politik uygulamaları sorgulanmasını esaslı ve açık fikirlice yapmaktan kaçınmamalıdırlar. Bu, hakikaten bu dinlere gerçek alternatif politik teoriler olarak yaklaşmak anlamına gelir. Aydınlanmanın umutlarına rağmen, din bugün inatla politikaya gömülmüştür. Bundan dolayı din felsefesinin doğrudan politik anlamı titiz, müsamahakâr akademik dikkati talep etmeye devam etmektedir.
Tam da bu konuyla ilgili ve daha spesifik olarak Hristiyanlığın politik uygulamaları üzerine, Tolstoy daha fazla düşünme yolları konusunda ilginç bir ilk adım sunabileceği farklı noktalar öne sürmüştür. Onun yaklaşımları daima dikkatli, toleranslı veya akademik olmayabilir, fakat onun mesajları halen geçerli ve bugünün politik ikliminde düşünülmeye değerdir. Çünkü o barışçıldır ve Hz. İsa’nın insanlığa mesajının unutulmuş boyutlarına vurgu yapar. Bu makalenin amaçlarından biri bundan dolayı, bir Hristiyanın ve aslında Tolstoy için şiddete rasyonel bir yanıtın ne olması gerektiğine dair Tolstoy’un anlayışını okura sunmaktır; onunla ilgili belki de asla bir şiddet biçimini almaması gereken Hrıstiyanlık vasıtasıyla politik faaliyetlerin ondan esinlenmesini göstermektir; bunun ışığında “terörle savaş” yoluyla ortaya çıkan bazı sorunları yansıtmaktır ve onla alakalı olarak daha fazla düşünmeye davetiye çıkarmak ve geleneklere uymayan bir Hristiyanpolitik teori olarak görünene katkı sunmaktır. Nihai hedef Hristiyanların terörizme nasıl yanıt vermeleri gerektiğine dair kesin bir yanıt vermek değil fakat Tolstoy’un bu konudaki radikal bakış açısının sunulması yoluyla tartışmayı teşvik etmektir.
Bu amaçla, Tolstoy’un Hz. İsa’nın öğretisinin tefsirinin bir özeti, onun özellikle Hristiyanlığın kötüye asla direnme emrine dair anlayışından çıkardığı bazı saf ahlaki kurallara işaret eder. Bu Tolstoy’a sempati duyan bir Hristiyanın terörizme nasıl bir tepki göstermesi beklendiği üzerine bir kaç düşünceyi provoke edecektir. Bugün Tolstoy’un düşüncelerindeki belirsizlik dikkate alındığında, bu makalenin üçüncü bölümü, Tolstoy’un topluma dair Hristiyananarşist vizyonunu ve dine yaklaşımındaki tarafgirliğini kısaca zikrederek, “terörle savaş” üzerine kafa yormasının ısrarlı gayesi üzerinde duracaktır. Bu makale 21. yüzyılda Tolstoy’un radikal sesinin geçerliliğini tekrar onaylamak yoluyla sonuca varacaktır.
Leo Tolstoy (1828-1910) günümüzde politika ve din üzerine eleştirel denemelerinden daha ziyade romanlarıyla tanınan bir ünlüdür. Ancak uzun yaşantısının son otuz yılında, gittikçe artan varoluşsal sorularının Hristiyanlığa dönmesiyle sonuçlandığı travmatik dönem sonrasındaki yazılarında Hz. İsa’nın öğretisinin “gerçek anlamını” ve bunun bir Hristiyan’ın politik olaylara yaklaşım biçiminin sonuçlarını aydınlatmaya yoğunlaşmıştı. (Tolstoy üzerine kapsamlı biyografik bilgi için Leon 1944; Maude 1930a; Troyat 1967; Wilson 1988 gibi meşhur çalışmalara bakınız).
Onun Hz. İsa’yı anlaması oldukça rasyoneldir (buna dair bazı problemler daha ileride tartışılacaktır). Tolstoy, Hz. İsa’nın mesajlarının içerisine kötü niyetli politik manipülatörler tarafından bilinçli olarak sokulduğunu düşündüğü “batıl inançları” bilerek dikkate almaz. Mucize, üçlü teslis, Hz. İsa’nın tanrılığını ve doğuştan gelen günahı ya da Mesih vasıtasıyla insanlığın kurtarılacağı gibi doktrinlerin hepsi kitleleri itaat ettirmek maksadıyla hipnotize edici fantastik hikâyelerdir (Tolstoy 1902, 1934b, 1934f). Tolstoy’a göre Tanrı’nın varlığı rasyonel olarak açıklanabilir[i] ve Hz. İsa en basitinden “[insan’ın] bilgeliğinin en yüksek temsilcisidir.” (Tolstoy 2001d, 507) – Yani Hristiyanlığın özü oldukça esrarengiz olan yeniden dirilme değil, Hz. İsa’nın kişisel olarak yandaşlarıyla paylaştığı rasyonel öğretileridir. Tolstoy’a göre Hz. İsa’nın evrensel otoritesi onun ilahi statüsünden kaynaklanmaz, aklı en üst derecede telaffuz edişinden kaynaklanır.
Bundan dolayı Tolstoy tüm bu irrasyonel katkıları İncil’den seçip çıkarınca, geriye “ahlaki, açık ve kapsamlı kurallar” kalır (Tolstoy 1902, 13). Hz.İsa’nın Dağdaki Vaaz’ında bulunanların en iyi özeti Matta İncilinden beşten yediye kadar olan bölümlerdir. Daha özel olarak Tolstoy beşinci bölümün ikinci kısmını açıkça eski Hz. Musa’nın yasalarının yerini alan (bunun daha detaylı açıklaması için bkz. Tolstoy 1902, 50-66) “beş yeni, açık ve belirli emir”i (Tolstoy 1902, 67) temsili olarak dikkate alır. Tolstoy bu beş emiri aşağıdaki şekilde özetler: “(1) öfkeli olma fakat insanların hepsi ile barış içinde yaşa. (2) cinsel zevklere teslim olma. (3) hiç kimseye yemin ederek söz verme. (4) kötüye direnme, yargılama ve yargılatma. (5) milletler üzerinden bir ayrıma gitme ve yabancıları kendi insanın gibi sev” (Tolstoy 1933, 167). Bu yönergeler Tolstoy için onun toplumsal, politik ve ekonomik bakış açısının temelini oluşturmaktaydı.
Bu beş emrin hepsi gene de açıkça Tolstoy’a göre Hz. İsa’nın öğretisinin salt özünden ilham almakta ve ortaya çıkmaktadır. İncil’in kalan diğer kısımları bu anahtar yönergelerin sadece daha da detaylandırılmasıydı ( Tolstoy 1902, 9-25). İncil’in Kral James versiyonunda[ii] bu önemli emirler aşağıdaki gibi okunur:
Göze göz, dişe diş dendiğini duydunuz.
Ama ben size diyorum ki, kötüye karşı direnmeyin. Sağ yanağınıza bir tokat atana öbür yanağınızı da çevirin.
Size karşı davacı olup mintanınızı almak isteyene abanızı da verin.
Sizi bin adım yol yürümeye zorlayanla iki bin adım yürüyün.
Sizden bir şey dileyene verin, sizden ödünç isteyeni geri çevirmeyin. (Matta 5.38-42, burada İncil’in Kral James versiyonundaki italikler kaldırılmıştır)
Tolstoy, Hz.İsa’yı insanlığın kötü’nün hakkından gelmesi için tamamen yeni ve akıllıca yöntemi açıklayan olarak anlar: Baskıyla karşılaştığında, karşılık verme fakat riayet et ve böylece örnek ol – bunun için zulme uğrasan bile…
Tolstoy daha da ileri giderek bu şaşırtıcı, sağduyulu buyrukları düşünür ve hakikaten insanoğlunun tarihi boyunca kötüye kötüyle direnmek, şiddet tehlikesine şiddetle karşılık vermek ve bir başka savaşı engellemek için savaşa gitmenin sonuç olarak felaketlere neden olduğunu ve tekrarlandığını gösterdiğini idrak eder (Kennan 1887). Oysa şiddetli direniş sadece varolan problemleri ağırlaştırır: Tolstoy’a göre, o mağdur edilmişlerin yakınlarını rencide eder ve daha kötüsü diğer tarafın yanıt için şiddet kullanmasını meşrulaştırmak için kullanılabilir; taraflar “şiddetin evrensel olarak saltanatının” yayıldığı kısasa kısas gibi vahşi bir oyuna bulaşırlar. (Kennan 1997, 259). Bundan dolayı, baskı altında olan güçlenmeye başladığında ve sonuçta kontrolü ele aldığında, öfkeli olarak kendi kendine öç almak ister ve sırası geldiğinde yeni zalimler olurlar (Tolstoy, 1987b, 161-164). Sonuçta, göze göz sadece tüm dünyanın tamamen körleşmesine neden olabilir.[iii]
Kötüye dair bu eski yaklaşımın irrasyonel ve Hristiyanca olmadığı Tolstoy için açık olmuştur. İrrasyoneldir çünkü uzun vadede, kullanılan şiddet araçları tatmin edici şekilde güvence altına alınmış bir sonu garanti etmez. Hristiyanca değildir çünkü Hz. İsa aşikâr bir şekilde bunu kınamıştır –sözleriyle ve tutuklanması, duruşması ve çarmıha gerilmesiyle yanıtlamış olduğu her iki şekilde – Tolstoy’un sözleriyle, Hz. İsa’nın insanoğluna mesajı şudur: “Hukukunuzun kötüyü düzelteceğini düşünüyorsunuz, bunlar sadece kötüyü arttırır. Kötünün kökünü kazımanın tek yolu vardır – ayrım yapmaksızın insanların hepsine iyiyle karşılık vermek. Prensibinizi binlerce yıldır deniyorsunuz; şimdi onun tam tersi olan benimkini deneyiniz.” (Tolstoy 1902, 41) Tolstoy bu noktayı iftiharla pekiştirir:
Bu kuralın sürekli karşılanmasının zor olduğu onaylanabilir ve her kişi ona itaat etmek için onun mutluluğunu bulacak değildir. Bunun aptalca olduğu söylenebilir; bu inançsızların bahane ettiği gibi, Hz. İsa, uygulanamaz kurallarının sadece onun müridlerinin aptallıklarından dolayı takip etmiş olduğu bir idealist ve hayalperesttir. Fakat onun oldukça açık ve net olarak söylemeyi hedeflediğini kabul etmemek olanaksızdır: Şöyle ki, insanlar kötüye karşı koymamalı; böyleceonun öğretisinekarşı koymamayı kabul ederler. (Tolstoy 1902, 18-19)
Tolstoy’a göre, dürüst bir Hristiyan Hz. İsa’nın kötüye karşı koymayın dediğini inkâr edemez. Bundan dolayı Tolstoy için her kim kendini Hristiyan olarak tanımlar ancak kötüye karşı koyma cezbesine kapılırsa, açıkça söylemek gerekirse, o bir riyakârdır – yani Hz. İsa’nın dürüst olarak görünen fakat gerçekten tamamen günahkâr olan kör aptallar olarak kötülediklerinden biridir o.
Hristiyanların uluslararası ilişkileri nasıl yürütmeleri gerektiğine dair bu buyruğun içerdikleri açıktır: eğer kötüye karşı direnme Hz. İsa tarafından kötülenmekte ise, o halde savaş açıkça Hristiyanlığa aykırı bir faaliyettir. Yani Hristiyanlık adına yapılmış olan pek çok savaşın olması onun Hristiyanlıkla uyumlu olduğuna delalet etmez; bunun gösterdiği şey, her hâlükârda, Hz. İsa’nın öğretisinden yüzyıllardır (Tolstoy’a göre kasten) kaçınıldığıdır (Tolstoy 1902, 1934b, 1934h, 2001c).[iv] Bunun yanında, genel olarak İncil’in tümünden ayrı olarak, o direnmeme buyruğunun onaylanmış olduğunu hisseder. Tolstoy daha ötesi daha başka bir açıdan Hristiyansavaşın reddini pekiştiren, Dağdaki Vaaz’da bulunan diğer iki özel paragrafa işaret eder.
Bu pasajlardan birincisi Hz. İsa’nın “hukuk davası açılması” olarak gönderme yaptığında benzer soluklanma ile ima ettiğinden dolayı, Tolstoy’un kötüye karşı direnme buyruğunun geniş tefsirini birleştirmiş olduğudur. Vaazdan sonra Matta İncili’ninin yedinci bölümünün başlangıcında Hz. İsa aşağıdaki şekilde durur:
“Başkasını yargılamayın ki, siz de yargılanmayasınız.
Çünkü nasıl yargılarsanız öyle yargılanacaksınız. Hangi ölçekle verirseniz, aynı ölçekle alacaksınız.
Sen neden kardeşinin gözündeki çöpü görürsün de kendi gözündeki merteği farketmezsin?
Seni riyakâr! Önce kendi gözündeki merteği çıkar, o zaman kardeşinin gözündeki çöpü çıkarmak için daha iyi görürsün.” (Matta 7: – 5, İncil’in Kral James versiyonundaki italikler kaldırılmıştır.)
Tolstoy ek olarak, Hz. İsa’nın birçok kıssasında ve yanı sıra James ve Paul’ün Yeni Ahitlerinde çoğu kez tekrarlanan zina edenin taşlanması teklifine cevap olarak birinin başka birisini yargılamaması buyruğuna dikkat çeker. (Luke 6:37-42; John 8:1-11; James 4:11-12; Romans 2:1-4).
Ve bir kere daha Tolstoy derki, yönerge çok net olmayabilirdi. İnsanoğlu yanılabilir, bu nedenle birbirini yargılama yetkinliğine ve bunun yanında algılanan herhangi bir günahkârlığı cezalandırma vasıfına sahip değildir. Tolstoy “yargılama”yı sadece duruma (zerreye dikkatle bakmak) dair bir fikri biçimlendirmek için değil, aynı zamanda özellikle birinin benzer bir hatadan dolayı suçlu olmadığını dikkate almaksızın ona dair faaliyette (dışarı çıkarmayı) bulunmasını geniş boyutlarda yorumlar. Tüm insanlar en azından kısmen kendi günahkârlıklarından dolayı körleşmiş olduklarından, birbirlerini suçlama, yargılama ve cezalandırmaları bir şekilde riyakârlık ve yanlış yönlendirilmedir. Kişinin kendi arkadaşını mahkûm etmeye yetkisi yoktur. Bundan dolayı bu yönerge gerçekten yukarıdaki direnmemeye dair kurala (her ne kadar dolaylı olsa da) daha ileri bir itimat telkin eder: Eğer biri neyin kötü olup olmadığını ayırt edemiyorsa, en azından kendisi kötü tarafından lekelenmiş değilse, böyle bir kavrayış üzerine hareket etmek daha ileri zararlara neden olmaya mahkûmdur. Eğer kişi ilk önce kendi kötüsünü doğru olarak değerlendirmiyorsa kötüye direnemez ve yok edemez (Tolstoy 1902, 26-40).
Tolstoy’u savaşın Hristiyanlığa aykırı olduğu sonucuna götüren diğer pasaj, hakikaten Hz.İsa’nın müritlerine düşmanlarını sevmeleri için çağrıda bulunduğu, kişinin kötüye direnmemesini söylediği pasajın hemen ardından takip eden buyruktur:
Ama ben size diyorum ki, düşmanlarınızı sevin, size zulmedenler için dua edin.
Öyle ki, göklerdeki babanızın oğulları olasınız. Çünkü o, güneşini hem kötülerin hem iyilerin üzerine doğdurur; yağmurunu hem doğruların hem eğrilerin üzerine yağdırır. (Matta 5:43-35).
Her hâlükârda Tolstoy burada başlangıçta kötüye direnmeme buyruğunun “abartı” bir yönerge olduğunu sezer (Tolstoy 1902, 28). Bir kişi hakikaten kişisel düşmanını nasıl sevebilirdi? Kötüye direnmemek zor olabilir ama yapılabilirdi fakat birinin gerçek anlamda düşmanını sevmesi kesinlikle imkânsız görünmekteydi. Ve sonra Tolstoy başka bir garipliğin olduğunu kavradı: Daha önceki dört buyrukta Hz. İsa eski yasadaki sözleri alıntıladığında, burada onun bu yasayı yanlış alıntıladığı görünür (Tolstoy 1902, 89). Hz. İsa eski yasaya neden kara çalmaktaydı?
Tolstoy her iki soruya tatmin edici yanıtı bir sözlükte buldu. Yani, gerçekten İncil’deki pek çok pasajda görülebileceği gibi, “Komşu” Yahudice’de sadece Yahudi bir arkadaş anlamına gelmekteydi. Aynı şekilde, “düşman” İncillerde genellikle özel bir düşmanı göstermek için değil fakat ortak ya da milli düşman olarak kullanılmaktaydı. Bu durumda buruk bir anlam ifade etmektedir: Birincisi, Hz. İsa eski yasaya kara çalmamakta fakat tek bir sözle diğer milletlerin hepsini baskılamak için pek çok eski düzeni basitçe bir araya getirmektedir. İkinci olarak, Tolstoy’a göre, Hz. İsa takipçilerine kendi şahsi düşmanlarını sevmelerini söylememektedir fakat temelde kendi hemşehrileri gibi yabancıları saygı ve biraz sevgiyle dikkate almalarını söylemektedir. Başka bir şekilde ifade edersek, eski yasa vatanseverliği canlandırmaktaydı fakat Hz. İsa yeni bir buyrukla onu değiştirmekteydi; yani, Hz. İsa taraftarlarına milli sınırları hiçe saymaları ve diğer milletlere de aynı şekilde severek davranmaları çağrısını yapmaktadır. Yurtseverlik bundan dolayı reddedilir ve bundan dolayı ulusal farklılıklara – örneğin savaş ya da savaş için askeri hazırlıklar – dair daha fazla kışkırtma ya da buna dayanan faaliyetlerin tümü (Tolstoy 1902, 90-92) reddedilir. Yani bir başka açıdan, uluslararası savaş Tolstoy’a göre Hristiyanlığa en aykırı olan faaliyettir.[v]
Tolstoy’un İncil’i kendine özgü tefsiri bundan dolayı yerleşik yorumları dikkate almaz ve Hz İsa’nın öğretilerini oldukça yalın ve rasyonel bir şekilde anlar. Tabiatüstü gizemlere dair öğelerin tümünü çekip çıkarır ve böylece, Dağdaki Vaaz’da[vi] en iyi şekilde ifade edilmiş olduğunu düşündüğü sadece etik bir sistemi yol gösterici olması için ahlaki kurallar kümesi olarak bırakır. Kilisenin çıkardığı geleneksel kanunların hepsine karşı saygısız ve tek taraflı dahi olsa, Tolstoy hepsini görmek için Yeni Ahit’in kalbinde olan, Hristiyanöğretinin kışkırtıcı boyutlarına vurgu yapar. Her ne kadar onun hermenötik metodu eksik olsa da (ki daha aşağıda dönülecektir buna), Hz. İsa’nın kötünün her biçimine karşı direnmemeye dair oldukça etkili kınamasınının altını çizer.
Politik alan ve uluslararası ilişkilere dair uygulamalar adeta kendi kendini ifade etmektedir: savaş ya da terörizm, kötüye karşı direnişin (her ne şekilde açıklanırsa açıklansın) en kapsamlı biçimleri, Tolstoy’a göre Hristiyanlığa aykırı faaliyetlerdir. Böylece direnişe dair haklı çıkarma çabaları teorik olarak birçok temelden uydurulmuş olabilirken, dünyada Hristiyanbir perspektifte tutarlı olarak kökünü alamaz. Ve herhangi bir şekilde, şiddetin daha fazla bir şiddet doğurduğundan dolayı, direniş gerçekten de kötüye karşı akılcı olmayan bir yöntemdir.
Hristiyan mesajın güzelliği bundan dolayı amaçlar ve araçlar arasında bir farklılığın olmamasında yatar. Araçlar amaçlardır ve ilaveten şiddet kötünün kendisidir. Bundan dolayı, bir daha bir Hristiyandeyimi kullanırsak, sadece sevgi sevgiye dair şeyler getirebilir. Savaş sonsuz barışı getiremez; karşı koyma sadece daha ilerde ancak daha fazla bir karşı koyuşu getirebilir. Eğer biri barış istiyorsa, kişi barışçıl eylemelidir. Kişinin komşusunu terörize etmesi terörizmin geri dönmesini garanti eder; kişinin komşusunu sevmesi gerçekçi olarak sevginin geriye dönmesinin tek yoludur. Yani Tolstoy’a göre bu Hristiyanöğretinin kayıtsız şartsız özüdür.
Saf direnmemeye dair itirazlar yıllar içerisinde formüle edilmiş ve Tolstoy onların bazılarını yazılarında yanıtlamıştır (mesela, Tolstoy 1902, 19-25, 85-95; Tolstoy 2001c, 34-54). Sınırlı yerimizden dolayı bunların hepsi burada listelenemiyor. Herhangi bir durumda, Tolstoy’un tipik yanıtı, olağan itirazların hiçbirinin gerçektende Hz. İsa’nın öğretisinde zemininin olmadığıdır. Bunlar ise Hz. İsa’nın dediklerine değil, çok çeşitli teorik argümanlara dayanırlar.
Böyle bir itiraza burada değinmek gerekiyor çünkü bu Kitab-ı Mukaddes’e dayanmaktaymış gibi görünmektedir. Çünkü sınırlı şiddet ve savaş ona dayandırılmaya devam ediyor. Kişinin kendi komşusunu sevmesine dair tez onu korumak için bir görev, eğer zorunluysa şiddetin gönülsüz de olsa benimsenmesine işaret eder. Bu tezin sorulan daha aşırı versiyonu direnmeye karşı olan Hristiyanın eğer çocuğuna bir saldırı olursa nasıl bir tepki göstereceğine dair olandır.
Tolstoy bu itirazı birçok defalar yazılarında yanıtlamıştır (Kennan 1887, 256-259; Tolstoy 1967b, 186-188; Tolstoy 1975, 21-23; Tolstoy 1987b, 214-216; Tolstoy 2001b, 534). Bir başlangıç olarak, genellikle ve yanlış olarak çocuğu korumak için sadece olası yanıtın saldırganı öldürülmek olduğunu belirtir (Tolstoy 1967b, 186). Fakat kötü bir eyleme gerçekten teşebbüs edilmiş olunacağının asla kesin olmadığını – fakat bizim kendi şiddetimizin kendisinin kötü ve daha büyük olasılıkla daha da kötüye neden olacağını belirtir (Tolstoy 1967b, 186-188; Tolstoy 1987b, 214-216; Tolstoy 2001c, 39-40). Tolstoy’a göre Hz. İsa’nın öğretisine bağlı bir Hristiyana uygun olan tek yanıt biçimi “saldırgana yalvarmak” ya da “kurbanla saldırganın arasına kendi vücudunu koymak” olacaktır fakat “o, onun tanrıdan almış olduğu yasayı bilinçli olarak terk edemez” (Tolstoy 1967b, 187). Her iki şekilde de şiddet tek seçenek değildir.
Dahası, Tolstoy “Hiçbirimiz henüz hayal ürünü çocukla hayal ürünü caniyle henüz karşılaşmadık fakat zamanımızı ve tarihin kronolojisini dolduran tüm dehşet bir tek şeyden gelmiştir ve geliyor yani bu insanlar eylemin spekülatif gelecekteki sonuçlarını gerçekten önceden gördüklerine inanacaklar” (Tolstoy 1967b, 188). İnsanlar şiddetin arzu edilen çözüme götüreceğine inandırılmışlar ve bundan dolayı hayali bir çocuğun meşru kılmaya devam ettiği şiddet eylemleriyle tarihin kronolojisini dolduruyorlar. Bu tezi ileri süren başka birilerini yanıtlamış olan Tolstoy,
Ben asla, tartışmalar hariç, gözlerimin önünde bir çocuğa eziyet eden ya da öldürmeyi isteyen hayali haydutla karşılaşmadım, fakat […] sürekli olarak tanınmış bir hak adına kendi arkadaşlarına karşı şiddet kullanmayı tüm işçilere ve yaşlı insanlara, erkek, kadın ve çocuklara karşı şiddet kullanan sadece bir değil milyonlarca haydut gördüm ve görüyorum. (Tolstoy 2001b, 534)
Tolstoy dövünür: İnsanlar hayali bir –ya da en azından istisnai olan– savunmasız bir çocuğa dair kaygı doludurlar fakat gerçek ve varsayımsal bir saldırganlığa yanıt için uygun bir yöntem olduğu kadar şiddeti kabul etmenin bir sonucu olarak da pek çok komşusunun gerçek acısına karşı kaygı duymazlar. (Tolstoy 1975, 21-22).
Tolstoy savaşta teşebbüs edilen, oldukça gerçek olan işkence, öldürme ve tecavüz vakaalarını önemsemez değildir. O savaşın bu dehşetinin oldukça farkındadır. Gerçekten onun meşhur Savaş ve Barış’ı Napolyonun savaşlarında (Tolstoy 1993b) hassas insanoğlunu böyle kitle katliamlarına götüren toplumsal süreçlere merakını ortaya kor. Hristiyanolduktan sonra erken dönem yazılarında sızmakta olan korkunun hafif dokunuşları kayboldu ve Tolstoy savaşın her biçimine karşı mutlak bir hoşnutsuzluğu benimsedi. Rusyanın kaçınılmaz olarak oraya doğru gittiğine inandığı sonraki savaşı açıklayan yazılarındaki sözler bir örnek olarak şunlardır:
Yüzbinlerce sade, iyi niyetli insan ellerinde öldürücü silahlarla çocuklarından, annelerinden ve karılarından koparıldı, votka, ahlaksızlık ve şarkılar tarafından ruhlarındaki boğucu umutsuzlukla, nereye götürülürlerse oraya güçlükle gideceklerdir. Onlar yürüyecek, donacak, açlıktan muzdarip olacak ve hata düşeceklerdir. Bazıları onların binlercesi tarafından insanların öldürüleceği yere gelecekleridir. Ve onlar da kendi kendilerine neden olduğunu bilmeksizin daha önce asla görmemiş oldukları onlara asla yanlış bir şey yapmamış ya da yapabilecek olmayan binlerce başka insanı öldüreceklerdir. (Tolstoy 2001a, 449)
Tolstoy savaşın dehşetinin farkındadır fakat o politik düşünürlerin çoğunluğundan farklılık gösterir ve hakikaten onun katkılarının özünün yattığı yer böyle bir dehşeti kökünden söküp atmak olan oldukça gerçek fedakârlıklar ve kısa dönemli acılara mal olsa bile insanoğlu savaşmaya son vermeli ve sevmeye ve affetmeye başlamalıdır diyen onun bütünlüklü inancındadır. Bu onun Hz. İsa’nın öğretisinin nasıl anlaşılması gerektiğini gösterir.
Tolstoy’a göre karşı koymamakla sonuçlanan acı çekme savaştan kaynaklı acı çekmekten daha kötü değildir – fakat en azından o insanlığı daha parlak bir geleceğe götürebilir. Elbette, özellikle birinin çocuğundan bahsetmek oldukça zordur. Fakat Tolstoy’a göre şiddeti savunma için kullanmak ancak diğer bir aileyi incitecektir – ve şiddetin kısır döngüsü bundan dolayı devam edecektir. Bir bakıma, Tolstoy soğuk bir rasyonalisttir: direnmemek onun için rasyoneldir çünkü ilk evvela, direniş başka birinin yaşamını ya da birinin çocuğunu koruma garantisini vermez, ikincisi uzun vadede direnmeme barış için olası bir yolu açık tutan tek yoldur. Tolstoy’un Hz. İsa’yı kavrayışına göre direnmeme uzun vadede tek gerçek rasyonel seçenektir ve kısa vadede onun gerektirdiği eziyet şiddetli karşı koymadan meydana gelen daha muhtemel acılardan daha kötü değildir. Bundan dolayı birinin sevdiği birini korumasında dahi Tolstoy şiddetin haklı çıkarılabileceğine inanmaz.
Bu itiraza, Tolstoy’un uzun ve onla ilgili olarak alıntıladığı karşı koymamaya dair en etkili ve güçlü yanıt Tolstoy’dan değil, Adin Ballou’dan gelir. (Tolstoy 2001c, 11-21). Ballou’nun yanıtı oldukça uzundur fakat her cümlesi uzun alıntıyı yeterince güçlü olarak temin eder.
“Peki,” der itiraz eden, “Eğer bir kabadayı, öldürmek ve soymak maksadıyla oturduğunuz eve girme eğilimindeyse bu problemle nasıl başa çıkacağınızı bilmek isterdim. Karınızın ve çocuklarınız gözlerinizin önünde doğranırken bir ödlek gibi geri mi çekilirdiniz?” böyle bir korkunç tehlikeli durumda nasıl davranacağımı – ne kadar zayıf ve kırılgan olduğumu ispat etmem gerektiğini – söyleyemem. Fakat nasıl hareket etmem gerektiğini, nasıl davranmak istediğimi söyleyebilirim. Eğer ben sıkı, tutarlı bir direnmeme taraftarıysam, korkak olmadığımı ispat etmem gerekir; bunun için soylu bir cesaret ve hakiki bir direnmeyen olmak için en yüksek metanete gereksinimim vardır. Eğer ben olmak istediğim kişiysem, kapımdaki tehlike işareti vasıtasıyla soğukkanlı ve sakin olmam gerekir. Perişan dostlarımla bir ruhla, bir hava, bir selamla buluşmalıyım. Mesih gibi bir edayla, çok küçük beklentiyle, çok şaşırtarak ve şiddet ve ölüm silahlarının tüm olasılıklarıyla ahlaki olarak çok karşı konulamaz olan, onun tarafının zarar görmemesini sağlayacak şekilde davranmalıyım. “Dostum, neden buraya geldin? Elbette sana zarar veren değil sana iyilikten başka bir şey istemeyene zarar mı vereceksin? Bu ev tüm insanlık için dostluk ve arkadaşlık içindir. Eğer üşüdüysen bizim ateşimizle ısın; açsan bizim masamızda karnını doyur; yorgunsan bizim yutağımızda uyu; muhtaç, fakir ve ihtiyaç sahibiysen bizim mallarımızı çekinmeden al; gel, dost olalım ki Tanrı bizi kötülüklerden uzak tutabilsin ve bizi korumasıyla takdis etsin,” derdim. Böyle bir davranışın etkisi ne olurdu? Bu işgalcinin duygularının tamamen üstesinden gelmez miydi? Böylece bu onu zarar vermeksizin evin dışına geri gitmesini sağlamaz ya da en azından şiddeti tasarlamaktan alıkoymaz mıydı? Bu durum, parçalanmış bir kapıya koşmaktan, alarmdan yarı şaşkına dönmüş olmaktan, yukarıda bulundurduğu öldürücü bir silahı kapmaktan ve düşmana delice meydan okumak ve oldukça kızgın görünmekten kıyaslanamaz bir şekilde daha güvenli olmaz mıydı? Bu ölümcül karşılaşmanın seni ne kadar takip edeceği ve hangi safhada sonuçlanacağı belirsizdir. Böyle bir davranışta (sadece beklenen şey) bulunduğum an kabadayının serinkanlılığı ve iyi eğitilmiş kas gücü, kendimin ve ailemin kaderini mühürlemek için hemen hemen kesinleşmiş olmaz mıydı? Fakat direnmeme eylemi durumunda çoğunlukla on olayın dokuzundan kesinlikle güvenli bir şekilde çıkmaz mıydım? (Ballou 1839, 15-16)
Ballou’nun yanıtı, karşı koymamanın, sevgi ve şevkate dair böyle hoşgörülü bir Hristiyantutumundan ayrılamaz olduğunu daha etkili bir biçimde hatırlattığından kısmen daha caziptir: yoksulu doyurmak, evsize ev vermek, özürlü olana bakmak – düşmana ve komşuya hakiki sevgi göstermek –büyük olasılıkla ilk elden şiddetin ve öfkenin ortaya çıkmasını engeller. O bunun zor olduğunu kabul eder ve Hz. İsa’nın isteklerini yerine getirmekte başarısız olabilir fakat birinin sevdiği birini korumak için şiddet kullanması gerektiği fikrini reddeder. Çünkü uzun vadede bir sevgi ve direnmeme davranışı bizleri saldırgan bir yanıttan büyük olasılıkla korur.
Tolstoy aynı fikirdedir: Şiddete şiddetle karşılık vermek daha fazla şiddet tohumları eker ve diğer tarafın ölümcül çıkarlarını göz önüne alarak korunmak için şiddet kullanma hakkını haklı kılar (Kennan 1887). Ayrıca, kimsenin bir başkasına şiddet kullanmadığı ve herkesin her bir insan varlığına önem verip yardım ettiği gerçek bir Hristiyantoplumunda, böyle bir toplumda, ortaya çıkacak şiddet riski daha en başından çok düşük olurdu. (Tolstoy 1902, 218). Bundan dolayı hayali caninin tecavüz ya da hayali çocuğu öldürmesine en iyi yanıt, şiddeti zorunlu olarak kullanma yanıtı değildir ve her hâlükârda gerçek bir Hristiyantoplumu ilk elde ortaya çıkacak böyle bir şiddet riskini hemen hemen yok eder. Tolstoy (ve Ballou) kişinin komşusunu korumak için ihtiyaç hisettiği şiddet tezini reddeder. Ona göre Hz. İsa’nın öbür yanağını dön kuralının bir istisnası ve uzlaşması (tartışması) olamaz. Bunun yanında, “böyle bir yorumun hiçbir doğrulamasının, Hz. İsa’nın öğretisinin hiçbir yerinde bulunamayacağına” dikkat çeker (Tolstoy 2001c, 38).
[i] Tanrının varlığının rasyonel olarak belirlenebilirliği elbetteki yüzyıllardır tartışılmakta olan bir cümledir. Tolstoy’un görüşü karmaşık ve nihai olarak ve ağırlıklı olarak ikna edici değildir. Onun durumu deistlerinkinden farklı değildir; o yaradılış tanrısının gizemli varoluşu kavramını reddeder ve Tanrıdan her ne aldıysak hepsi bizdeki aklın belirtisidir (bu gerekçelere dair detaylar için bkz. Tolstoy 1902, 1934d, 1934h, 1987a). Her durumda, bu konu bu makalenin sadece ikincil bir konusudur (şiddete Hristiyanbir yanıt); bu burada ve Tolstoy’un Hristiyanlığa dair bakış açısının kabaca nasıl rasyonalist olduğunu bir miktar daha detaylı olarak bu makalenin sonlarına doğru gösterecektir.
[ii] Kral James versiyonu Tolstoy’un politika ve dine dair yazılarının İngilizce çevirileri tarafından kullanılan versiyonu olduğundan dolayı burada tercih edilmiştir.
[iii] Bu kelimeler genellikle Mohandas K. Gandhi’ye atfedilmiştir fakat onların kesin referensları gerçekten asla verilmedi – ve her durumda Gandhi’nin şiddet karşıtı felsefesi onun Tolstoy okumaları yoluyla oluşmuştur.
[iv] Bu metinde Tolstoy’un “haklı savaş” geleneğinin acı bir eleştirisini düzenlemesi, bugünün Hristiyanlarına tanıdık gelir ki o bunu ne sonrasında ne de onun öğretisinin ruhu yoluyla bilgilendirilen dönemde, Hz. İsa’ya çok ağır bir ihanet olarak görür.
[v] Tolstoy’un tefsirleri burada acayip anlatımlara sahip olabilir. O Hz. İsa’nın kişinin kişisel düşmanından nefret etmesini onayladığını reddetmez. Her durumda, Tolstoy bu sorunun daha fazla takipçisi olmaz. Ona göre, bu buyruğun anlamı ulusal düşmanlara gönderme yapılması yoluyla ki böyledir, net kılınmıştır. Hakikatte, kişisel ya da ulusal olsun, Hz. İsa’nın nefretin herhangi bir biçimini teşvik eden herhangi bir önerisini olasıdır ki geçersiz kılardı. Her hâlükârda bu konu bu makalenin ana tezine ikincildir.
[vi] Tolstoy İncil’deki diğer pasajlardan çok daha fazla Dağdaki Vaaz’daki ayetlere yoğunlaşmıştır. Bundan dolayı da burada onun önyargısının tekrarıdır. Diğer pasajlara dair onun bakış açısı İncil’in harmonize edilmiş uyarlamasından toparlanmıştır (Tolstoy 1933). Diğer Hristiyan anarşistler ve pasifistler daha detaylı olarak ve Tolstoy’un Dağdaki Vaaz’da geniş olarak almasıyla uyumlu olacak şekilde İncil’in kalan kısmını yorumlarlar (Örneğin Ballou 2006; Eller 1987; Elliot 1990; Ellul, 1991, 1998; Penner 2000).
Kierkegaard, “Ölüme dek Hastalık” kitabında benliğin basit ve sabit bir mevcudiyet olarak algılanmaması gerektiğini iddia eder. Bunun yerine, benlik bir ilişki olarak tasavvur edilmelidir. Benlik, daima ortaya çıkan, dinamik ve çok boyutlu güçlerin üstünde hareket etiği bir sonuçtur. O, “insan varlığının, sonsuzluk ve sonlunun, geçici ve ebedinin, özgürlük ve zorunluluğun bir sentezi” (Kierkegaard, 1989. 43) olduğunu ifade eder. Gene de sentezin benlik olmadığını belirtmek önemlidir çünkü o hissi olan ile fiziki olan arasındaki ilişkiyi temsil eder. Benlik, her iki imajın yanı sıra bu etkileşimin üzerine düşünme sürecini temsil eder ve bu ilişkiden hareketle ortaya çıkar. Benlik ortaya çıkmayı başardığı zaman, “kendi kendisine yönelerek ve kendisi olmak isteyerek, onu ortaya koyan gücün içine saydam olarak dalar”(Kierkegaard, 1989: 44).
Olmadaki bu aktif süreç boyunca, benlik bir birey olarak gitgide farklılaşır. Farklılaşma süreci bir kişinin derece derece gelişmesiyle ve öznel bakış açısıyla sonuçlanır. Benlik, kendini ifade etmek için çalışmakta olan bir çeşit mevcudiyet olarak anlaşılır ve onun itici gücü ve güdüleri, onun, içsel gerilimlerince sağlanır. Benlik için daima değişen mücadelede, bu dinamikte varoluşun üç tarzından –estetik, etik ve dini – birini gerçekleştirir. Kierkegaard’ın felsefesini anlamak için temel önemde olan varoluşun bu üç alanı sonraki bölümde açıklanacaktır.
Literatür boyunca tanımlanmış olan varyasyonlarla birlikte, benliğin Sufi anlayışı, yapısı bakımından daha nettir. Kierkegaard’a göre benlik çok boyutlu bir varlık olarak görünür. Bundan dolayı, Sufilerin benlik kavramının sergilenmesi iki aşamada tartışılmak zorundadır. İlk aşamada benlik birbiriyle ilişkili iki mevcudiyetin bileşimi olarak düşünülmelidir. Birincisi, toplum içindeki birey tarafından üstlenilen çeşitli toplumsal rollerin toplamından oluşan, günlük yaşamın toplumsal benliğidir. İkincisi mevcudiyet hakiki benliktir ve kişinin esas varoluşu için vardır. Bu bakış açısına göre Sufizm kişinin benlik duygusunu toplumsal benlikten hakiki benliğe dönüştürmeyi öğretir.
İkinci aşamada benliğin üç görünüme sahip olduğu görünür ki bunlar: fiziksel ego, zihinsel ego ve ruhani egodur. Fiziksel ego vücut ihtiyaçları ve arzularına bağlılıkla karakterize edilir. Zihinsel ego, düşünceler, duygular ve eylemlere aktarılan bağlantılara gönderme yapar. Ruhani ego içsel yaşama odaklanan, aklı temizlemede kişi başarılı olduğunda ortaya çıkan benlik çeşididir ki kişinin en derinindeki varoluşunun farkına varmasıdır. Açıklamaların bu iki aşaması ruhani yolu kavramsallaştırmak için alet olmak anlamındadır. Gene de hakiki benlik ve ruhani ego’nun her ikiside kişinin en derin varoluşunu temsil eder ki nihai olarak Kutsal Ruh ile bağlantılıdır. Kendini gerçekleştirmeye en büyük engel olarak bunlar bağlılıklar yoluyla temsil edilir ve sonraki bölümde tartışılacaktır.
Kişisel Gelişim
Kierkegaard’ın varoluşunun üç tarzı kimi zaman eşit olarak geçerli olan tercihler olarak sunulur ve başka zamanlarda bu tezleri gerçekten ileri aşama olarak sunar. Varoluşun estetik tarzına dair yazdığında, Kierkegaard, bu aşamada duygusal memnuniyetler üzerine ve dinsel talepler ve etik sorumlulukları görmezden gelerek yaşamayan ‘doğal insan’ı tartışır. Bu mertebenin başlıca karakteristiği dolaysız memnuniyete dair bir yaşam olarak ‘doğrudanlık’tır. Bu alan memnun olma ve olmama arasındaki farklılıkla ilgilidir. Her hâlükârda memnun olmak sadece hissi ve fiziki memnuniyetle sınırlanmış değildir, o aynı zamanda, herhangi organik gerekliliğin ötesinde psikolojik hoşnutluğa dairdir de. Varoluşun estetik alanı Sufilerin fiziki ego kavramıyla paraleldir ki bu arzunun doğrudan memnuniyetini dikkate alır. Estetik alanda kişi memnun olmanın pek çok biçimine dair çalışsa da, kişi tercihlerin olasılığını önceden göremez. Böyle bir yaşam biçiminin esas problemi, seçme olasılıklarına dair asla bitmeyen kovalama ve derin bir umutsuzluğun acı maskelerine dair kaçınmadır. Bu aynı zamanda doğrudanlığın tekrarını kavrayan biri olarak sıkıntıyla sonuçlanmaktır. Bu merhaledeki kriz, bu sıkıntının tanınması ve onun yeni deneyimlere yardım edenlerin bağımlılığıdır. Kierkegaard, bu zor duruma iki çözüm sunar. Birincisi kendini kalabalıklarda kaybetmek ve herhangi iç gözlem teşebbüsünden kaçınmaktır. İkincisi aşağıdaki alana hareket etmektir: etik alan.
Varoluşun etik alanı ahlaki kodlara göre yaşayan bireyleri tanımlayan bir merhale olduğu kadar etiki temsil etmez. Estetik olandan farklı olarak, etik birey kendi doğası üzerine düşünmeyi dikkate alır ve değiştirilemez olarak kendi kişisel özelliğini görmek yerine etik olan bir meydan okuma olarak algılamak ister. Bu aşama sırasında özeleştiri ve maneviyatın bir sonucu olarak kişi sadece ne olduğunu kavrar, fakat aynı zamanda kişi ne istediğinin de farkında olur. Etik kişi ahlaki yükümlülükler ve görevlerin yerine getirilmesi yoluyla başarılan ideallerin bir grubuna göre yaşamak için geçici zevklere dair tüm kaygılarını bir tarafa bırakır. Etik bir alanda yaşamak gene de zorunlu olarak kişinin tamamen estetik alanı bırakması anlamına gelmez; bu kişinin kendi estetik temayüllerini, onlara önemli bir değer veren ahlak prensiplerine tabi kılması anlamına gelir. Gene de Kierkegaard’a göre, bu mertebenin öncelikle ideal benliğin yaratılmasında olası bir nihai mutluluğunun yokluğu onun kendi problemidir. Bu, bireyi harekete geçirerek varoluşun dinsel alanı içerisinde bir sıçrama aracılığıyla benliğin daha fazla tamamlanması anlamında çalışmasına neden olabilir.
Kierkegaard dinsel alan olarak varoluşun en yüksek seviyesine gönderme yapar. Varoluşun bu makamında manevi değerlere dair bir anlam elde eder. Çünkü gerçek bir dindar kişi onların Tanrı ile yalnız olarak yüzyüze olduğunu, böyle bir ilişki vasıtasıyla kurulmuş tartışılmaz ve sınırlanmamış ihtiyaçların farkında olduğunu bilir. Kierkegaard’a göre gelişmenin bu noktasında kişi, kişisel ve manevi olgunluğa ulaşır. Her hâlükârda akıl bir başına birini imana götüremez. Kierkegaard “etik olana dair erekselci askıya alma”, etik ve akılcı düşünmenin her ikisinin bir aşkınlığı olarak Korku ve Titreme’de imanı temsi eder. Etik alan evrensel olanı temsil ederken, iman “yalnız bireyin evrensel olandan daha yüce olduğu paradoksu”nu temsil eder. (Kierkegaard, 1985: 84)
Bir mertebeden öbürüne geçiş bir sıçramayla başarılır: radikal bir kendinden geçme ve kişinin gerçekliği algılamasında derin bir değişim. Kierkegaard’a göre süreklilik, akıl, mantık ve dolayısıyla gerçek olmayana gönderme yaptığından dolayı gelişme ve büyüme her kritik mertebede köklü bir parçalanmayla karakterize edilir. Değişim süreci niteliksel bir şeydir, birey bir seçim yaparken ortaya çıkan kaygıyla yüzyüzedir. Bu sıçrama, seçme olasılığı insanlık durumunun köklü ve temel özelliği olduğundan bu yana kişinin yaşamı boyunca birçok defa yenilenir.
Sufizme dönersek, İbni Arabi tasavvuf yolunu anlamak ve uygulamak için dört merhale olduğunu yazar. Bunlar zahiri dinsel yasa olan şeriat; kendisi bir tasavvuf yolu olan tarikat; hakikate gönderme yapan hakikat; ve son olarak ruhani bilgi [gnosis] anlamına gelen marifet’tir. İbni Arabi bu merhalelerin ne olduğunu açıklar. Birinci aşamada o İslam hukukunca desteklenen bir tecrübe, “benim ve senin” olanın deneyiminin varolduğunu ifade eder. İkinci seviye olan tarikat’ta Sufilerin birbirlerine kardeş ve bacı olarak davranmaları beklenir ve bundan dolayı bu “benim olan senin, senin olan benim”dir. Üçüncü olan hakikat seviyesinde, “ne senin, ne benim”dir çünkü arayan, her şeyin Tanrı’dan geldiğini kavramıştır. Son olarak, dördüncü seviyeye çok az insan ulaşır ki kişi tüm sahip olduklarını ve bağlantılarını aşmıştır ve başlangıç olarak “ben ve sen”in olmadığını kavramıştır. Birey herkesin ve herşeyin Tanrı’dan ayrı olmadığını kavrayarak Sufizmin maksadına ulaşır.
Bundan dolayı Kierkegaard ve Sufiler kişisel gelişme için çeşitli mertebeleri benzer şekilde açıklar ve bakış açıları iki ortak olguyu paylaşır: her ikiside bu ilişkiye ulaşmaya götüren iç yolculuğun önemine vurgu yaptığı kadar, Tanrı ile kişisel bir ilişki inşa etmek için baştan sona bir arayışa kendilerini adamışlardır. Sufilikteki her mertebe eğitim anlamına gelir ve arayıcının karakter ve algılayışınınçeşitli yönlerini gösterir. Doğrusu bu mertebeleri tasvir etmenin bir yolu yoktur. Burada tartışılan pek çok âlimin, tanımlanmasında aynı fikirde olduğu Gazali’nin versiyonudur. Gelişmenin ilk mertebesi “ilk uyanış”tır ve tövbe eden kişi tarafından işaret edilir ki bu kalbi döndürme ya da pişmanlığa tercüme eder. Bu noktada kişi, dış dünyanın inandırıcı olmadığına ve kişinin yaşamının yeniden değerlendirilmesi gerektiğine karar verir. Kişi aniden Tanrı ile ilk birliğini hatırlama noktasına gelir ve bu hafıza “sevilene dönüş” yolculuğuna başlamayı işaret eder.
Pek çok arayan için bu ilk uyanış, “gönül”, “akıl”dan oldukça farklı konuştuğu için hoşnutsuzluğu tecrübe eder. Bir boşluk hissi kişiyi yakalar ve psikolojik krizlere düşürür: kişinin başarmış olduğu önemsiz olarak gösterilebilir ve kişinin daha önce reddetmiş olduğu şey önem kazanabilir. Kişi kendi durumu üzerine düşünür ve sonraki mertebeye geçer ve bu “sabır ve şükran” olarak adlandırılır. Bu noktadan talip, sevgiliye yolculuğunuzun olduğunu kavramaya başlar fakat tekraren, o zaman verilmiş olan zaman olgusundan minnettar olur. Arayananlar ki değişime dair çaba derhal ödüllendirilmez ve bir şeyh – öyle kişidir ki bir deneyim ve bilgili akıl hocası olarak davranır – vasıtasıyla bu yolda yardımcıdır. Öğretmen-öğrenci ilişkisi otorite ve hiyerarşiye dair değildir; o gerçekten de iki aklın karşılıklı olarak ilişki kurmasına dairdir.
Şeyhin yardımıyla arayan yolunda ilerler ve sonraki mertebeye geçer, buna “korku ve umut” denir. Sufiler için Tanrı korkusu cezalandırmaya dair bir korku değildir, bu gerçekten de başkasının sevgisini kaybetmeye dair bir korkudur. Diğer taraftan umut yolun önemli bir parçasıdır; bu aslında Sufizmin önemli bir cevheridir. Sufizmde umut yolda bulunan her bir adımın kişiyi, sevgiliye daha yakın getirdiği inancına gönderme yapar ve yavaş ilerleme eksikliğine rağmen kişi daima her küçük adımın hesaba katıldığı umudundadır. Bu Kierkegaard ve Sufiler arasında temel bir farklılığı temsil eden umuda vurgudur ki sırasında çile çekmeye dair yaklaşımlarının altında yatan farklılıkları yansıtır. Sufizmde umut, kendini bilmeye doğru yolda köklü bir rol oynar ve kaygı kaçınılamaz ve bulunmasına rağmen Kierkegaard’ın düşüncesinde olduğu gibi benzer bir şekilde önemli olma iddiasında değildir. Kierkegaard kaygı ve korku duymanın her ikisini de seçme olasılığını keşfetmenin doğal sonucu olarak ve umutsuzluğu değişmeye dair itici güç olarak kavrar. Sufiler bu noktada onunla aynı fikirdeydi fakat umutsuzluğu günlük yaşamın tamamen yaygın bir özelliği olduğu tanımlamasında onunla aynı fikirde olamazlardı.
Kendini bilmeye dair soruşturmada Sufi pratikleri nefsine hâkim olma ve hatta bazı zamanlar çileciliktir. Nefse hâkim olma kendini yüceltmek aşkına değil başkasına yönlendirilen talibin hizmetlerini adlandırır. Diğer taraftan dar anlamda çilecilik mümkün olduğunca az şeye sahip olmak anlamına gelir. Sufiler gene de çileciliğin sıkı anlamında bundan daha öteye geçer. Sufilere göre gerçek yoksulluk sadece servet yokluğu değil, aynı zamanda bir boş ele sahip olmak kadar – boş bir kalbe sahip olmak – servete herhangi bir bağlılığın da yokluğudur. Fakir ismi ya da yoksul adam, Tanrı’ya yönelmeyi engellemeleri yok eden kişiye gönderme yapar.
Gelişmenin sonraki merhalesi “Allah’a tevekkül” etmeyle ilgilidir. Talip, evrenle bir olmayı kavramalarına işaret olan tevekküle dair bir duyguyu geliştirmeye gelir. Bu merhale sırasında kişi tamamen ve yalnızca teselli ve destek aldığı ve çalıştığı Tanrı’ya bağlıdır. Sufinin yolunun bu mertebesi Kierkegaard’ın itimat fikriyle benzerdir. Korku ve Titreme isimli kitabında o,Tanrı’nın İbrahim’den oğlu İsmail’i öldürmesini istemesi hikâyesini yeniden anlatır. Böyle bir sözün uygulanması gelişmenin bu aşamasında Sufizmde tarif edilene benzer olan, oldukça özel bir inanca sahip olmayı gerektirir.
Bunu takip eden merhalede talip, sadece bir şeye odaklıdır: Allah’ın aşkı. Allah’a daha da yaklaşma en önemli kaygıdır; bütün aşk ona, sadece ona yönelmiştir. Bu mertebe sırasında talip, Allah aşkının her daim varolan tek arzu olduğunu kavramaya gelir. Bu sonuçta mutluluğun karşı konulamaz hisleriyle olur. Sonuç olarak, Sufi pratiğinin özünü vücuda getirdiğinden dolayı özgelişmesinin en önemlilerinden birine ulaşır. Bu,“kendini test etme ve tefekküre dalma” merhalesidir. Sufinin kendini bilmeyi başarması vasıtasıyla temel olan demek ibadet ve meditasyon yoluyla demektir. Sufilerin içsel gerçekliklerinin ayırdında kalmak için uyguladıkları farklı çeşitlerde meditasyonları vardır. Bunlar aklı arındırma, içsel gerçekliği farkedilebilir kılmaya temayüldür.
Belki de psikolojik büyüme modelleri ve bu iki düşünce okulu arasındaki çok çarpıcı olan benzerlikler Sufilerin ilk uyanış olarak adlandırdıkları ve Kierkegaard’ın sıçrama dediğine vurgu yaptıkları olgudur. Bu fikirler birbiriyle en azından teorik bir seviyede yakın ilişki içindedir. Kişinin öncülük ettiği (bu Kierkegaard felsefesinde korku kavramıyla temsil edilir) yaşam biçiminden genellikle memnun olmadığı için, kişisel gelişim kişinin yaşamının yeniden değerlendirilmesine gerek duyar. İkinci olarak her iki anlayışın ortak olarak vurgu yaptığı fikir, Tanrı ile ilişkiye asla soyut ve mantıki akıl yürütmeyle ulaşılamayacağıdır, ancak varoluşsal olarak kavranması gerekir. Sonuç olarak her iki felsefe nefsine hâkim olma ve yoksulluğa vurgu yapmak kadar maddi dünyaya bağlı olmama fikrine önem verir.
Fakat Kierkegaard’ın felsefesi ve Sufizm arasındaki benzerlikleri ortaya çıkardığı kadar, kişi büyük niteliksel farklılıkların da ayırdında olur. Kierkegaard’ın varoluşun üç alanını tanımlaması detaylı ve oldukça geniş olmasına rağmen, kişinin kendini bilme vasıtasıyla ilerlemek zorunda olduğu Sufilerin yollarını tanımlamalarıyla denktir. Bu öncelikle Sufilerin özünü kurtarmayı oluşturan temel olarak farklı bir kavrayışı benimsemiş olmalarından dolayıdır. Sufilerin Kierkegaard’ın kavrayışlarının bir kaç basamak ilerisine gittikleri iddia edilebilinir ki bu tasavvuf felsefelerinin doğasındandır. Bu şu şekilde sonuçlanır: Kierkegaard’ın kurtuluşu, benliğin eksiksiz aşkınlığına zorunlu olarak ihtiyaç duymayan fakat sade kişinin varoluşu temelinde yeni bir ilişkiyle, iman vasıtasıyla ulaşıyorken, Sufiler kişinin nihai tamamlanmasının kişinin benliğinin aşkınlığında yattığını iddia eder.
Gelişmeye Karşı Engeller
Kierkegaard’a göre gelişmeye karşı engeller oldukça fazladır. Akla güven ve bir başına akıl hakikate varmak için ilk engel olarak düşünülebilir. Yani kişi, nesnel hakikatlere güvenmekten uzaklaşmak ve kişinin öznel hakikat ve varoluşsal deneyimiyle uzlaşmak zorundadır. Gelişmeye karşı ikinci engel, bir mertebeden öbürüne sıçrama yetersizliği olarak gösterilebilir. Bir merhaleden öbürüne hareket etmek, kişinin yaşamının anlamını kurmaya dair yeni bir ilkeyi kabul etmesini ve benliğin tamamının yeniden uyarlanmasını gerektirir. Dinsel alanın içine sıçrama bazı şeylerin benlikten daha büyük olana doğru hareketine dâhil olurken, estetikten etiğe sıçrama kişinin özgürlüğü ve arzuları arasında tamamen yeni bir uyuma ihtiyaç gösterir. Sonuç olarak, Kierkegaard gelişmeye karşı en büyük engellerden birinin, kişinin kendi koşulları üzerine benliğini yaratma gerekliliği olduğunu iddia eder. Varoluşun dinsel biçiminde kişinin kendi benliğini terk etmesine dair mutlak temeller olması gerekir.
Sufilere göre tüm yanılsamaların en büyüklerinden biri ve bundan dolayı hayatta en büyük trajedilerden biri, aklımızın ve vücudumuzun gerçek kişiliğimizi temsil ettiğine inanma eğiliminde olmamızdır. Bu tanımlama sahte benliği ya da (sıklıkla düşük kişilik olarak adlandırılan) nefsi biçimlendirir ve kişinin gerçek benliğini keşfetmesi için bu yanılsamanın üstesinden gelinmelidir. Dolayısıyla gelişme yolunda yaşanılan tüm zorluklar nefsi bir mertebeye ya da sonrakine hazırlamak zorundadır. Sufilerin geniş olarak tartıştıkları nefsin birçok boyutu vardır. Nefs olarak, o egosantrik bilincin bir nihai sonudur -mesela, ego ve ‘ben’- onlar nihai olarak kontrol altına alınır. Nefsin aşağı yukarı yedi mertebesi ya da boyutu vardır ve bunlar buyuran, suçlayan, ilham verici olan, hoşnut nefs, Tanrı’nın hoşnut olduğu nefs ve son olarak saf nefs’tir. Farklı mertebeler maddi yaşamı ve arzuları olan kişinin bağlılığının seviyesini temsil eder. Makamların en yüksek seviyede çalışmakta olanı, birinin fiziki ve akli egolarını daha fazla kontrol etmek zorunda olmasıdır. Saf nefsin son mertebesinde kişi tamamen kendi benliğini aşar: ego ve ayrı benlik duygusu ilahi olanla birlik olanda kaybolur.
Nefsin her bir seviyesi daha önce açıklanmış olan gelişme mertebeleriyle yan yana bulunur. Nefsten ayrı olarak Sufiler büyümeye karşı bir başka engeli sunarlar: unutkanlık. Unutkanlıkla ima edilen, kişinin kökeninin ilahi olduğunu unutmasıdır ve Sufilere göre bu ıstıraba neden olan prensiplerden biridir. Öğretilerin amaçlarından biri bundan dolayı kişinin ilahi kökenlerine dair kişiye hafızasını hatırlatmaktır. Ve bir kere daha görmekteyiz ki tartışıyor olduğumuz iki felsefe arasındaki temel benzerlikler kendini bilmenin yolu ve hakikate ulaşmanın aracı olarak varoluşsal deneyime verilen önemde yatar.
Sonuç olarak
Mevcut makale Kierkegaard’ın varoluşçu felsefesi ve Sufizm arasındaki benzerliklere dikkat çekme teşebbüsüdür. Onların hakikat anlayışı kadar, varoluşsal kavrayış ve deneyim üzerine vurguları dâhil olmak üzere birçok ortak nokta, benlik ve özkurtuluş tartışıldı. Kierkegaardcı düşüncedeki ıstırab ve umutsuzluk ile dikkate alan zıtlık olarak Sufizmde umudun önemli rolü de dâhil farklılıklar dikkate alınmıştır. Dahası, talip-şeyh ilişkilerinde güven Sufinin yoluna dair önemli bir yönü oluşturur. Bu iki felsefe arasındaki benzerliklere rağmen Sufizmin yüzyıllar boyunca sayısı belli olmayacak kadar birey tarafından bulunan bir yol olduğuna vurgu yapmak önemlidir. Kierkegaardcı felsefe esasen bir kişinin çabalarının meyvesidir. Sufizm ve Kierkegaard arasındaki niteliksel bir farklılık da ikincisi bir noktada bitmişken birincisinin devam ettiğidir. Yani Kierkegaard, kendini gerçekleştirmek için bir çağrıya ya da bir çağrı olarak yorumlanabilen dinsel sıçramaya götüren peşpeşe gelen mertebeleri açıklamayla ilgilenmekteydi. Fakat tasavufi bir gelenek olarak Sufizm, ebedi, manevi bir varoluşu sürdürmesi ve kurabilmesi vasıtasıyla pratik anlamda tartışmada daha da ileri gider.
Nour Loutfy, Londra’daki The American International University, Richmond’dan mezundur. Mısır Kahire’de Göçmenler için Birleşmiş Milletler Yüksek Komisyonu’nda çalışmaktadır.
Dr. George Berguno, City University’de misafir öğretim görevlisi olduğu gibi, Londra’daki The American International University, Richmond’un psikoloji bölümünde asistan profesördür.
Referanslar
Attar, Farid Al-Din. (1990). Muslim Saints and Mystics: Episodes from theTadkhirat al-Auliya (Memorial of the Saints). çev.Arberry, A.J.Londra: Penguin Books.
Ferguson, H. Melancholy and the Critique of Modernity: SørenKierkegaard’s Religious Psychology. Londra: Routledge, 1995.
Frager, R. & Fadiman, J. Personality and Personal Growth. Harlow: Longman, 1998.
The Worlds of Existentialism: A CriticalReader. ed. Maurice Friedman. Londra: Humanities Press, 1996.
Gardiner, Patrick. Kierkegaard. Oxford: Oxford University Press, 1988.
Grimsley, Ronald. Existentialist Thought. Cardiff: University of Wales Press, 1967.
Khan, PirVilayatInayat. Thinking Like the Universe: The SufiPath to Awakening. Londra: Zenith Institute, 1999.
Kierkegaard, S. Søren Kierkegaard’s Journals and Papers. Bloomington, IN: Indiana University Press, 1978.
Kierkegaard, S. Stages on Life’s Way. çev. H.V. Hong, E.H. Hong. Princeton, New Jersey: Princeton University Press, 1988.
Kierkegaard, S. Concluding Unscientific Postscript. çev. H.V. Hong, E.H. Hong. Princeton, New Jersey: Princeton University Press, 1992.
Kierkegaard, S. Fear and Trembling. Harmondsworth, Middlesex: Penguin Books, 1985.
Kierkegaard, S. The Sickness Unto Death. Harmondsworth, Middlesex: Penguin Books, 1989.
Nicholson, R. A. The Mystics of Islam. Harmondsworth, Middlesex: Penguin Books, 1989.
Shah, Idries. The Way of the Sufi. London: Penguin Arkana, 1968.
Solomon, Robert C.From Rationalism to Existentialism: TheExistentials and their Nineteenth-Century Backgrounds. London: Humanities Press, 1978.
Vaughan-Lee, L. Sufism: The Transformation of the Heart. Inverness, CA: Golden Sufi Center Publishing, 1997.
Mevcut makalenin amacı Sufizm olarak bilinen İslamın mistik geleneğinin varoluşsal temellerini incelemektir. Bu, Danimarkalı düşünür Soren Kierkegaard’ın varoluşsal düşüncesinin karşılaştırmalı bir analizi yoluyla yapılacaktır. Makalenin ilk bölümünde Sufizmin kökenine dair kısa tarihsel bir genel bakış verilecektir. İkinci ve uzun bölüm aşağıdaki temaları merkeze alan, iki felsefenin karşılıklı analizine adanmıştır: kişisel deneyimin önemi, nefsin doğası, kişinin gelişmesinin yolu ve kendini bilmenin önündeki engeller… İki felsefe arasında çizilebilen pek çok paralleliğe rağmen, Kierkegaard tarafından açıklandığı gibi Sufizm, varoluşun dinsel modundan dahi aşkın olan özgürlüğün radikal bir felsefesini temsil eder.
Sufi kelimesinin genellikle Arapça yün anlamına gelen suf’tan türediği düşünülür ki kimi sufilerce giyilen, yünden yapılan mütevazı ve uzun elbiselerin yününe gönderme yapar. Gene de bu mistik geleneğin takipçilerine bu ismin verilmesine dair daha mantıklı açıklama yedinci yüzyılın ilk zamanlarında kurulmuş olan batıni grup Ashab-as-Safa dolayısıyla yapılır. Safa ya da safwa’nın kelime anlamı dindarlıktır ve bu gerekçeyle Sufizmin bu kelimeden türemiş olduğu düşünülür. Diğer iddia, Sufizmin, Yunanca hikmet anlamına gelen sophia kelimesinden türemiş olduğudur. Her bir iddia akla yatkın olsa da tüm kelimeler saf hikmet ve dindarlığı işaret eder.
Hz. Muhammed (569-632)’in kendisi insanlığa yeni bir mesaj olarak gönderilmiş ilahi varlığın bir farkındalığı olarak açıkladığı tasavvufi deneyimlerin açık bir öznesidir. Allah’ın kitabı Kur’an Sufilerin kavrayışlarını yansıtan ve destekleyen göze çarpan tasavvufi karakter taşıyan pek çok ayet içerir. Her durumda, Sufizm bir doktrin olarak anlaşılmamalıdır. O, en güzel şekilde sevgili olana, hak ya da Allah’a şevkatin bir yolu olarak açıklanabilir. O, aynı zamanda kendini bilme ve olağan sınırların aşılmasına doğru özveriyi ve ilmi ilerletmenin bir tarzıdır. Yeniden uyanmak kendini bilmeye dair bir diğer kavramdır ve ruhsal gelişmeye dair duygusal ve entellektüel engellerin ötesine ulaşmak vasıtasıyla başarılır. Sufi kendini ilahi olanla bir olmaya adamış olandır.
Sufizm, İslamın tasavufi çekirdeğini temsil eder ve çoğunlukla daha sonra özellikle Al Arkan al Kahmssa yani İslamın beş şartıyla temsil edilen zahiri pratiklere dair olması anlamında Ortodoks dinden farklıdır. Buna dâhil olanlar kelime-i şahadet getirmek, namaz kılmak, oruç tutmak, zekât vermek ve hacca gitmektir. Diğer taraftan Sufizm sadece İslamın zahiri öğretisini benimsememekte, aynı zamanda onları başka bir boyuta eklemekte ki bu ruhsal pratiğin içsel etkisine ve incelikli batıni bilgiye yoğunlaşmadır. Bundan dolayı, İslam, Sufizmin temeli olarak kalır. İslami pratikler, ruhsal gelişme ve kendini bilme için gerekli olan desteği Sufiye verir.
İslam öğretilerinin yanında Sufiler, ruhsal olgunluğa ulaşmak için pratik bilgiden de istifade eder. Bu bilgi, kişinin gelişmesinin sınırlarını anlamasına yaradığı kadar, kendisini anlamasına da yarar ve bu ilahi özü deneyimlemeye götürmek anlamına gelir. 12. yüzyılın felsefeci ve ilk Sufi kişiliklerinden biri olan Gazali (1058-1111) bu bilgiyi oldukça zor ve yegâne olan öğrenme göreviyle kıyaslar. O aynı şekilde bir çocuğun, yetişkinde bulunan becerinin gerçek bilgisine sahip olmadığını, sıradan bir yetişkin insanın öğrenme becerilerini muhtemelen kavrayamayacağını iddia eder. Benzer olarak bilgili bir kimsenin aydınlanmış bir Sufinin deneyimlerini de kavrayamayacağını iddia eder. Sufinin her bilgisi kelimelerle devredilemez ve iletilemez olsa da onların öğreti ve geleneklerinde temsil edilir. Bazılarını ritüeller, deneyimler, özel binalar, türbeler ve dans hareketleri temsil ederken, bazıları ibadetler, hikâyeler, öğrenim ve okumalar biçimini alır. Sufi geleneğin uzun tarihi boyunca ortaya çıkmış olan oldukça etkili kişilikler mevcuttur. İlk Sufiler, aslında esas olarak kendi öğretilerinde kendi yaşam biçimlerini ifade ettikleri birkaç yazı bırakmıştır. Gene de Sufizmin pek çok takipçisi yazılı prensiplerin azlığını telafi etmek için ilk Sufilerin özdeyişlerini toplamıştır. Gazali’nin ölümünden yarım yüzyıl sonra bir başka önemli Sufi, İbni Arabi (1165-1240) Endülüs’te dünyaya geldi ve onun çalışmaları doğuyu ve batıyı aynı şekilde etkiledi. İbni Arabi’nin felsefesinin özü “varlığın birliği” olarak tercüme edilebilecek olan vahdet-i vücut kavramından yatar. Bu kavramla, bireysel bir tanrı fikri kendisini, sadece Allah’ın varlığı anlamına gelen Birlik’e yerleştirir. Herşeyin tanrı olmasından dolayı, kişi ilahi varlığı “kendini bilme”yle bilir. Böyle bir cümlenin sade bir felsefi kavram olmadığını fakat pratik olarak tasavvufi deneyimlerden kökünü alan deneysel kavramalardan dolayı olduğunu bilmek önemlidir.
Sufizmde bir diğer etkili kişilik onüçüncü yüzyılın şair ve felsefecisi Celaleddin Rumi’dir (1207-1273). Oldukça fazla yazmıştır fakat onun en büyük çalışmasının Mesnevi olduğu düşünülür ki bu “içsel manaya dair beyitler”dir. 25.000 mısrayla Rumi, dünyevi gerçekler ve derin ruhsal anlayışın bir karışımının dahil edilmesi yoluyla Sufi aşkın hararetli yolunu tasvir ettiği hikayeler ve ezberden şiirler okur. Rumi’nin çalışması, yaşamın tüm yönlerine manevi bir boyut katmıştır ve kimi zamanlar “Fars dilinde Kur’an” olarak adlandırılmıştır. Bir şair olmasının yanında Rumi, Batı’da tasavvufi dansının hareketlerine gönderme yapan, Dönen Dervişler [semazenler] olarak bilinen Sufizmin Mevlevi tarikatının kurucusu olarak da bilinir. Başka birçok figür ya âlimce yazılarıyla Gazali benzeri ya tasavvufi öğretisiyle İbni Arabi benzeri ya da Sufizmdeki tasavvufi deneyimleri tutkulu şiirleriyle ifade eden Rumi gibi Sufizmin tarihine damga vurmuştur.
Sufizmin kökenine dair bu özet ve tarihsel ana hatların ardından, şimdi Sufi tecrübelerin varoluşsal temellerine döneceğiz. Bu Kierkegaard’ın felsefesiyle karşılıklı bir analiz aracılığıyla yaklaşma olacaktır. Kierkegaard’a odaklanmaya dair gerekçe iki yönlüdür. Birincisi, sadece ilk varoluşçu düşünür olarak dikkate alınmasından kaynaklı değil, aynı zamanda dindar bir filozof olmasındandır. İkincisi, onun, öznelliği vurguladığı hakikat kavramıyla Sufilerin içsel manevi gerçekleşmeye dair arayışlarının kayda değer paralellikler göstermesidir.
Karşılaştırmalı analizimiz için dikkat çekmek istediğimiz ilk nokta, Kierkegaard’ın Lutherci devlet kilisesini, bireyi Tanrı ile kişisel ilişki kurmaktan vazgeçirdiği için radikal olarak eleştiren biri olması ve güçlü bir muhalif olmasıdır. Bir düşünür olarak Kierkegaard’ın görevinin en önemli boyutu, görünen modern toplumun seküler yapısında dine karşı tehdidi duyumsamış olduğu için bir Hristiyan olmanın ne olduğunu açıklamaktı. O, felsefede Tanrı’nın varlığını ispat etme teşebbüslerine, bilginin bir problemi olduğundan değil, dinsel inancın, imanın problemi olduğuna kuvvetlice inandığından karşıydı. Seküler dine yönelen tüm bu eleştiriler iç gözlem ve varoluşsal deneyimin önemine dair Kierkegaardcı kavramın bir kaynağı olarak mevcuttu. Kierkegaard, çağdaşlarının dinsel anlamda ve insan varoluşu anlamında varolanın ne olduğunu unutmuş oldukları yorumunu yapmaktaydı. Dahası, o pek çoklarının, şahsi olmayan yaşamlar ve kim olduğunu bilmenin güvenliği anlamında yokluğuna dikkat çeker. Öznel ve nesnel arasındaki farklılaştırmada o, hakikatin öznel olduğuna katiyetle inanmaktaydı.
Dikkatimizi Sufizme döndürürsek Kierkegaard’ın hakikate dair bakış açısıyla ilginç bir paralellik buluruz. Bilginin Kitabı’nda Gazali bilgiyi ikiye ayırır: zararlı ve pratik bilgi. Zararlı bilgi, Kierkegaard’ın nesnel bilgisine karşılık gelen, mantık, felsefe ve akademik bilginin içinde bulunduğu bilimsel eğitimin gelenekleriyle yapılmak zorunda olunan bilgidir. Bunların tümü kendini anlamaya engel olarak görülür ve manevi yoldan uzaklaştırır.
Diğer taraftan pratik bilgi doğrudanlığı yoluyla karakterize edilen, açıklanamayan fakat deneyimlenebilen olarak, akıl için öznel hakikate benzerdir. Doğrudan bilginin asıl maksadı gerçek ve kendi kendinin derin bir anlayışına dair varoluşsal arayışları konuşmaktır. Örneğin, ben kimim? Nihai maksadım nedir? Acı çekmenin doğası nedir? Benzer şekilde, İbni Arabi de bilginin üç biçimini tanımlar. Birincisi olgular ve akılla alakalı entelektüel bilgiye gönderme yapar. İkincisine duygular vasıtasıyla ulaşılan bilgi dâhildir. Üçüncü biçim nihai gerçeklikle bağlantılı ve her ikiside bu bilgi biçimlerinin her ikisinin ötesine geçmiş olan sadece verili ve hakikate en yakın olandır. Açıkçası kendilerinin hakikat kavramları dikkate alınırsa İbni Arabi ile Kierkegaard arasında bir paralellik vardır. Dahası, ben ve onun sınırlarını anlamak için temel önemde olan duygusalcılık ve entellektüelizmden öte, her ikisi de içsel seyehate inanmaktaydılar.
Sufizm ve Kierkegaardcı düşünce kişisel gelişmeye dair benzer bir yolu savunmayan düşünceler olsa da Tanrı ile doğrudan ilişkiyi derinleştirmek için çalıştıkları olgusunda gene de ortaklaşırlar. Bunu daha iyi anlamak için Kierkegaard’ın kişinin ruhani bir varlığında elde ettiği neşe vasıtasıyla, umutsuzluğun doğası ve benlik üzerine bakış açısını incelemeliyiz. Bunu kendini var kılma yolunun en büyük safhasıyla sıkı ilişkili batıni evreler yanında, Sufilerin benlik kavramına bir genel bakış takip edecektir.
Marmaray’da çocuklara yapılan eziyetin ve tacizin görüntüsü
O gün Marmaray’a binerken Hakan’la karşılaştık. Çoktandır görüşmemiştik. Konuştuk, havadan sudan… Çocukları bir an gördüğümü hatırlıyorum. Hepsi bir direğe tutunmuş dört çocuk. Başlarında güvenlik duruyordu ama o an bir anlam veremedim bu duruşa. Üzerinde de pek durmadım. Ayrılık Çeşmesi’nden bindim ve bir sonraki durakta yani Üsküdar’da indim.
Neden bilmiyorum perona inince yürüyüp gitmedim ve yüzümü Marmaray’a döndüm. İtişmeyi mi farkettim, gerçekten emin değilim. Güvenlik kız çocuğunun kolundan çekiyordu ve koluyla beraber kızın uzun saçları da elindeydi. Diğer güvenlik de diğer çocukları direkten koparmaya çalışıyordu. Çocuklarsa hem birbirine hem direğe yapışmıştı. İki tanesi hayli küçüktü ve adeta görünmüyorlardı. İçimde ilk patlayan şey neydi? Kızın saçı çekiliyordu. Kocaman adamlar çocuklara dokunuyordu. Sonra olanlar videoda var zaten.
Bırakın, dokunmayın vs. dedim. “Çocuklara döndüm hadi gelin inelim” dedim. İndiklerinde yanlarında olurum, iyi olur diye düşündüm. “Biz eve gidiyoruz” dediler. Evleri Yenikapı’daymış. “İnmeyiz” dediler. Çok ciddi bir direniş halindeydiler. Evlerinin nerede olduklarını bilmeyen birileri çocukları alıp istasyonun önüne mi koyacaktı? Eve nasıl döneceklerdi? Dilenci bunlar dediler, yolculardan şikâyet var, dediler. Bunlar hep böyle, dediler. O an bir şey yapmıyorlardı ki. Dilenmiyorlardı. Dilenseler ne olurdu ki. Eve nasıl döneceklerini düşünmeden çocuğu nasıl atarsın trenden?
Hava kararmış. Akşam olmuş. Onlar çocukları çekiştirdi durdu. Ben çocuklara dokunmayın dedim durdum. Biri geldi kapıda durdu ve kapının kapanmasına engel oldu. Ben vereceğim kaç para ise yol paralarını, dedi. Bir kaç genç arkadaş daha tepki gösterdi. Ama güvenlikler illa indirecek aşağıya. Marmaray hareket edemedi. Dilenciler… Dilenci olunca istediğin gibi davranabiliyor musun insanlara? Yanında ebeveyni olan bir çocuğa dokun da göreyim. Bir kız çocuğunu saçından çekmeyi bırak, saçına dokunabilir misin? Ama onlar mülteci… Onlar dileniyor. Onlar nezih hayatlarımızın dekoruna uygun değil, ondan mı bunca şiddet?
Onlara acıdıysan al evine götür, dedi biri bana. Neden dilenir çocuklar? Diyelim ki ebeveynleri sahip çıkmıyor. Diyelim ki herkes o küçük ruhları taciz ediyor. Bu bize onlara her şeyi yapabilme hakkını mı veriyor?
İki küçükten biri ağlamaya başladı. Hakan video çekiyormuş. Güvenliğin biri ona engel olmaya çalıştı. Marmaray hareket edemeyince çocukları bıraktılar. Hakan, in sen, biz burdayız gibi bir şey söyledi. Yenikapı’ya dek vagonda kalacaklarından emin oldum… Perona indik. İki güvenlik de indi ve güvenlik müdürü de geldi. Trenden benle beraber inen ve “Çocuklara böyle davranamazsınız” diyen bir kaç kişi, konuşmak denir mi buna bilmiyorum, Marmaray gitti, biz devam ettik konuşmaya… “Şikayet edin madem”, “Ben saçını çekmedim çocuğun”, “Yalan mı söylüyorum. Saçlar elindeydi.”, “Çok acıdıysan evlat edin” gibi cümleler.
Ne denir böyle bir cümle karşısında? “Şunu merak ediyorum” dedim. “Trene binmişler. Seyahat etmeye herkes kadar hakları var, trenden nasıl indiriyorsunuz, evlerine nasıl dönecekler?” Ama onlar dilenci. Onlar acı çekmez, zor durumda kalmaz, onlar alışıktır kötü muameleye… Tüm cümlelerin alt metni böyle şeylerdi işte.
Orada güvenliklerin adını aldık. İkisi kardeşti veya akraba, bilmiyorum. Soyadları aynıydı. Onlar iyi aile babasıydı. Kendi çocukları var mıydı, var gibi geldi bana, ya onlara böyle davranılsaydı? Sonra sevgili güvenlik müdürü bana şov yapıyorsun, dedi. Tıkandım yine. En fazla gülümseyebildim. Ne anlatmaya çalışıyorum ki. Haklılıklarından emin adamlar. İstediği gibi davranma hakları olduğundan eminler. Öyle çok ‘madem’leri, ‘ama’ları var ki…
Çocuklar yola devam ettiler. Bir problemi çözemedik ama günü kurtardık. Sakince dağıldık. Yürüyen merdivenlerde isimleri birbirimize söyledik bir kaç kişi. Şikâyet edelim falan dedik. Ancak gerek kalmadı. İyi ki Hakan vagondaydı. Yoksa şikâyetimizi ederdik de ne sonuç alırdık bilmiyorum.
Çocuk tacizinin azı veya çoğu olmaz. Orada olan bir tacizdi. İnsanlık dışıydı. En azından kişiler değil ama kurum özür diledi. Herhalde kurum personeli için, insanlara nasıl davranmaları gerektiği üzerine küçük bir eğitim aldırma planı yapmıştır. Rahatsız olunan şeyi görünmez kılmak problemi çözemiyor, büyütüyor.
Aklıma Süleymaniye geldi. Külliye civarında dilenenler hemen oradan kovalanıyordu. Savaşın ilk yıllarıydı. Zira orası turistikti. Rezil olmamamız ve nezih görünmemiz gerekiyordu. Oysa bir alt caddede insanlar baraka bile değil, molozların arasında yaşam mücadelesi veriyordu. Onları sakladılar da ne oldu? Sonra mesela biliyordum, dilendirilen ve üzerlerinden para kazanılan çocuklar vardı. Ne kadar kazanırlarsa kazansınlar, para başkasına gidiyordu ve onlar sadece beş lira alıyorlardı. O beş lirayı kazanabilsinler diye onlara para veren, bile bile veren, bu düzeni bozamadığından, en azından yaşayabilsinler diye o parayı aktaran nice insan tanıdım. Ayakkabı aldığımız çocuğu ertesi gün yine ayakkabısız gördüğümde utanmıştı ve “abla napiyim ayakkabım olunca para vermiyorlar” demişti.
Dilenci… Mülteci… Bu çocuklar bir gün büyüyecek. Neye dönüşecekler? Öfkeli insanlar mı olacaklar? Nefret mi saçacaklar veya şiddet? Hepsi çok iyi olsun. Dilerim tüm bu karanlığa rağmen aydınlık insanlar olsunlar. Olmazlarsa da suçlu onlar olmayacaklar sanki.
Ekim 1973’de Hannah Arendt, Roger Errera’ya Office de Radiodiffusion-Télévision Française (O.R.T.F.) için bir mülakat verdi. Bu mülakat daha sonra Jean-Claude Lubtchansky yönetmenliğinde “Un certain regard” dizisi için 50 dakikalık bir televizyon programı haline getirildi ve ilk kez 6 Temmuz 1974’ye yayınlandı. Errera’nın sorduğu Fransızca sorulara Arendt İngilizce yanıt verdiği program metin olarak yayınlanmadı, sadece Arendt’in cevapları özet halinde 26 Ekim 1978 tarihli The New York Review of Books’un 18. sayfasında yayınlandı. Bu video ve bazı çevrimyazımlar kullanılarak oluşturulan metni aşağıdaki linkte – Erşen’in Youtube sayfasında (A.notu) – (İngilizce ve Fransızca) bulabilirsiniz. Benim çevirdiğim bölüm 60. sayfanın başından başlıyor. İyi seyirler…
Not: Murat Erşen’in Youtube sayfasından alınmıştır. Çevirisi de kendisine aittir.
Elimizde yakın zamanda Türkçe’ye çevrilmiş bir kitap var. Kitapta benim üzerine yazmayı düşündürecek ve yazdıracak temel öğe zamanımızın Türkiyeli insanlarının davranış ve hareket etme saiklerini anlamaya neden olacak işaretler barındırması… Bir antropoloji ve etnoloji çalışması olması nedeniyle insan malzemesini insan hallerini yansıtması elbette beklenir bir durumdur. Burada farklı olan – yazarın da belirttiği gibi – direnişler ve mücadelelerin özneleri olan tarafı ele alması değil tam da öbür taraftan – antropolojide aşina olduğumuz primitif toplumları insanın doğal ve otantik hali olarak anlayan kimi anarşist ya da anti-otoriter anlayışlardan farklı olarak cemaatleri değil – insan yaşamında kent yaşamı içinde yer alan ve devlet fikriyatına aşina ve devlet fikrini onaylayan ve hatta üreten ve yaşatan hallere vurgu yapmasıdır.
Bunun için 1990’ların Türkiye’sinde toplumun siyasal konumlanışlarına göre dizilimi ve bu dizilimde karşılıklı söylem ve fantazmalarla siyasal ve toplumsal kimliklerini oluşturmalarını/kurmalarını ve bu süreci örnek ve gerçek kişiler üzerinden ele almaktadır.
1990’lara damgasını vuran Atatürkçü sekülerler ve İslamcılar arasındaki gerilim, Darbe tehlikesi ve korkusu, Güney Doğu Anadolu ve Suriye- Irak ve nispeten İran’ı da içine alan Kürt ayaklanmaları, bundan gerekçesini alan devletin katliamları ve Kürt örgütlerinin karşılıklı katliamları ve gene bu ortamın getirdiği kaotik ortamın etkisi ile oluşan devletin kendi çizgisinin dışına çıkması – tüm devletlerin kendi çizgisi dışına çıktıkları çeşitli örneklerle variddir – genel siyasal ortam ve atmosfer için söylenebilecek birkaç şeydir.
Kitap kaba olarak bu durumlara değinirken insan malzemesini özellikle İstanbul özelinde hal-i pür melalini tahlil etmeye çalışmaktadır.
Atatürkçü ve devletin ve “ülkenin” sahibi olan sekülerlerin İslam, şeriat ve din algısının – asla gerçek olan nedir tartışmasına girmeden – İslamcı kesimin, özellikle dönemin Refah Partisi taraftarlarının – örtünmeden feminizme – kendi yaşam biçim ve davranışlarını nasıl kurduklarına dair izler vermektedir.
Bir reaksiyon olarak İslamcı anlayışların kendi pazarını nasıl yarattığını izlemek de ilginç bir deneme olsa gerektir. “Modern” bir giyim olan türbanın çeşitli İslamcı şirketler vasıtasıyla yaygınlaşması ve siyasal bir örtü ve simge haline gelmesi ve türban defileleri, manken ve izleyicilerine dair gözlemler hayli ilginç sonuçlara neden oluyor.
Kitabın ikinci bölümü “Devlet İçin Fantaziler” adını taşıyor ve bu bölüm gene 1990’ların entelektüel ikliminde yaygın olan “sivil toplum” “devlet” ayrımına dair eleştirel bir açılma ile devam ediyor.
Yazar “Sivil toplum” “devlet” ayrımının kaba bir formül olarak durmasını devletin sivil toplum kuruluşlarını ve “sivil” hareketleri hareketi geçirişini ve “sivil toplum”un devleti fantazmalarında nasıl yarattıklarını “asker uğurlaması”, “Bayrak törenleri” vb.ni örnekleriyle işliyor.
Bu anlatıda iki farklı örnek kanaatimce en dikkate değer olanlarıdır. Birincisi Adil düzen sloganları ve anlatılarıyla iktidara gelen Refah Partisi’nin doğrudan demokrasi “uygulamalarına” yazarın birinci elden şahitlik etmiş olması hayli ilginçtir. Programının esasını oluşturan yerinden yönetim ve doğrudan demokrasinin Kağıthane örneği aslında doğrudan demokrasi denen şeyin yöneticiler ve parti bürokratları ile yürütüldüğünü işaret ediyor.[1]
Demokrasi ve özellikle doğrudan demokrasi sloganları tüm naifliği ile sempatik bir önerme olarak ortada dururken bunun seçim, oy ve bürokratik mekanizmalarca kullanımını bir daha görmek şaşırtıcı olmasa da bunun Refah Partisi gibi bir parti tarafından slogan düzeyinde dahi olsa uygulanmaya çalışılması başka bir şaşırtıcı vaka olarak düşünülmelidir. Elbette ki Refah Partisi’nin İslamcılık ideolojisi etrafında İslam tarihi ve kültüründe var olan Şura fikrinden hareketle doğrudan demokrasiye sahip çıkmış olduğunun farkındayım.
Bir diğer örnek ise Atatürk kültüne dair olandır. Kitabın son bölümünde ise oluşturulan Atatürk kültünün olduğu ve İslamcılara karşı “Tehlikenin farkında mısınız” sloganları ile “Kamusal” alanda yer sekülaristler ya da Laikçiler tarafından adeta bir evliya, aziz ya da mehdi olarak algılamalarının sonucu oluşturdukları ritüellere dairdir.
Zaten bu bölümün alt başlıklarına bakınca yazarın neye temas ettiğini anlamak mümkün: “Şeytanı durduran bir haç gibi”, “Bir azizin türbesine ziyaretler”, “Ruh çağırmak”. Atatürk’ün portresinin günün belli saatlerinde dağın bir yamacına vurmasına halk ve medyanın verdiği mistik anlamın yorumlanması ise bir başka vaka olarak kitapta yer almakta.
Sonuç olarak:
Anlaşılabileceği gibi oldukça yetkin bir çalışma ile karşı karşıyayız fakat kitabın bir yerinde yazarın Tarihsel Materyalizm taraftarlığı kitabın bütünüyle uyumlu gibi görünmemektedir. Karşımızda bilmediğim[iz] Walter Benjamin’in reddettiği ve kitapta adı geçen Gershom Scholem’in dahi bittiğini söylediği bir Marxizm, Tarihsel Materyalizm biçimi mi var anlayamadım. En azından Karl Popper’in Tarihsel Materyalizm eleştirilerini hatırlamak yerinde olur.
Kitabın teorik olarak vurgu yaptığı yeri Yael Navaro şöyle ifade ediyor:
“Peter Sloterdijk ve Slavoj Zizek’in izinden giderek, tarihsel olarak spesifik bir bağlamı olan çalışmamda, “sinizm” hislerin ortak temeliydi. ‘Sinizm’, günümüz Türkiye’sinde politik olarak kamusal alanda tecrübe edilişini tarif etmektedir. Sinizmin hem devlet fetişizmini hem de halkın günlük devlet eleştirilerini kapsadığını düşünmekteyim. Tıpkı kendini doğrulayan kehanet gibi, sinizm 1990’larda Türkiye’de kamunun ve onun günlük alışkanlıklarının habitusudur (Bourdieu, 1991) ve neredeyse herkes, eğer kafalarını kuma gömmemişlerse, devletin bir bütün olmadığını gördüğü halde devletin kendini tekrar ve tekrar güçlendirdiği bir alandır.” [2]
Yael Navaro, Sloterdijk’in modern faşizmin gerekli şartının sinizm olduğunu belirtir, Zizek’e referans vererek çağdaş devletin varlığını sürdürmek için sinizme gereksinim duyduğuna katıldığını söyler.
Giderek Zizek’e başvurarak onun sinik tarifini alıntılar:
“Demokratik ya da totaliter, bütün çağdaş toplumlarda, arada sinik bir mesafe olmalı, kahkaha, ironi, deyim yerindeyse oyunun bir parçasıdır. Hüküm süren ideolojinin aslında ciddiye alınması veya gerçek olarak görülmesi amaçlanmamıştır. Sinik kişi, ideolojik maske ve sosyal gerçeklik arasındaki mesafenin gayet de farkındadır ancak maskede hala ısrar eder. Sinik akıl artık bu sebeple naif değildir ve daha ziyade, kişinin yanlışlığın farkında olduğu, aydınlanmış bir yanlış bilinçtir. Kişi ideolojik bir evrenselliğin arkasında gizli bir çıkar olduğunu bilmekte ancak yine de bunu dışından söylememektedir.”[3]
Devlet ve halk ya da devlet ve sivil toplum arasındaki ilişkide sınır çizmek mümkün değildir. Navaro’nun kitapta ısrarla vurguladığı devletin soyut bir şey olduğu ifadesi her ne kadar doğru bir ifade olsa da onun var olduğunu reddeden bir şey değil. Kurumları ile ve kafalardaki soyut bir varoluş olarak, acılara ve cezalandırmaya, öldürmeye ve yok etmeye muktedir olarak varlığını sürdürmekte ve “sivil toplum”ca ve muhalif söylem ve eylemlerce de üretilmektedir.
Kabul edileceği gibi sinizm bunun için uygun bir fenomen, fenomenin adlandırması gibi duruyor.
Kitapta Slotersijk’in sinizme karşı Kinikleri[4] bir direniş ve devlete karşı bir duruş olarak ifade ettiğini de öğreniyoruz. Sinizm fikirde, yaşamda tutarsızlık ve samimiyetsizlik ve sathilik olarak dururken Kinizmi ki çağdaş yaşamımızda buna direniş olarak, tutarlılık, dobralık ve samimiyet olarak ifade etmek mümkün. Navaro ise kitabın bir dipnotunda kinizmin de sinizmin de iktidar öğeleri taşıdığını söylemektedir.
Velhasılı kelam, elimizde okumaya ve değerlendirmeye değer bir kitap var.
[1] Bu çalışma 1990’lar ve 2000 yılının ilk dönemlerini ele almakla beraber insan malzemesinin hal-i pür melalini ele alan ve özellikle bu insan malzemesinin bugününe dair halini ifade eden çalışmalara da bir kapı açmalıdır. Navaro’nun bu çalışması bir kapıyı açmışa benziyor ama bundan sonrası gelir mi? merakla bekliyoruz.
[2] Yael Navaro, Devletin Suretleri, Heretik Yayınları, S. 264
[3] Age. S. 265-266 Slavoj Sizek, The Sublime Object of İdeoloji. Türkçesi: İdeolojinin Yüce Nesnesi olarak Türkçeye çevrilmiş.
[4] Kinizm hakikati her şart ve koşulda söyleme ve ifade etme; hakikatten taviz vermeme olarak adlandırılmalı. Gerek Türkiye ve gerekse Batı yazınında kinizmi kimi yerlerde sinizm ile eş anlamlı olarak kullanmak yaygın bir durumdur. Bu denli farklı kavramları aynı anlamdaymış gibi kullanmanın arkaplanı ise araştırılması gereken bir durumdur. Sevgili Ahmet Ateş’in bu ayrım konusundaki çalışması henüz gün yüzüne çıkmayı bekliyor. Bu kitabı okumadan evvel kinizme dair sohbetlerimizde bana vermiş olduğu bilgilerden dolayı kendisine ayrıca teşekkür ediyorum.
Monolitik teknik dünyayı (ki böyle bir nitelik kazanmaktadır) incelememizi tamamlamış bulunuyoruz. Bu dünyanın kontrol edilebileceği veya ona kılavuzluk edilebileceği iddiasında bulunmak beyhudedir. Gerçekten, insan ırkı kafası karışmış vaziyette yeni ve tanıdık gelmeyen bir evrende yaşamakta olduğunu sonunda anlamaya başlıyor. Yeni düzeninin insan ile doğa arasında bir tampon olması amaçlanmıştı. Maalesef öyle bir özerk gelişim gösterdi ki insan doğal çevresiyle tüm temasını kaybetti. Sadece gerek canlılar dünyasıyla gerekse maddeyle ilişkilerini sınırlayan organize teknik aracılığıyla bu teması kurabilecek durumdadır. Yapay oluşumuna kapatılan insan bir “çıkış” olmadığını görür; binlerce yıldır uyumlu olduğu kadim çevreyi tekrar bulmak için teknolojinin kabuğunu kıramayacağını da görür.
Yeni çevre, organik veya inorganik maddenin yasaları olmayan kendi özgün yasalarına sahiptir. İnsan hâlâ bu yasalardan bihaberdir. Bununla birlikte, yeni bir gerekliliğin eskisinin yerini almakta olduğu kesinlikle kendini göstermeye başlıyor. Eski baskılara karşı zafer kazanıldığından gurur duymak kolaydır, ama ya o zafer hayatlarımıza hakim olmaya başlayan teknik toplumun yapay gereklilik güçlerine daha büyük bir teslimiyet pahasına kazanılmışsa?
Şehirlerimizde gece veya gündüz, sıcak veya soğuk yok artık. Fakat, aşırı nüfus, basın ve televizyona kölelik ve bir hedefsizlik var. Tüm insanlar kendileri için dışsal ve de amaçlar için dışsal araçlarca sınırlandırılır. Bize doğal mecburiyetten kaçma imkanı veren teknik mekanizma ne kadar gelişirse yapay teknik icaplara o derece tabi oluruz. (İnsanın açlığa karşı zaferini bu tarzda açıklamıştım). Tekniğin yapay gerekliliği, doğal gereklilikten çok daha az korkutucu olmak açısından daha az şiddetli değildir. Teknik toplumun gelişimini komünistler diyalektik süreç yoluyla otomatik olarak özgürlüğe yol açan bir tarihsel çerçeveye oturturken; Bergson gibi hümanistler ya da Mounier gibi Katolikler, insanın ek bir ruh sayesinde teknik “araçlar” üzerinde kontrolü yeniden kazanması gerektiğini öne sürerken, hepsi de teknik olgudan bihaberliklerini ve gerçekle ne yazık ki hiç ilgisi olmayan bir idealizmi sergiliyorlar.
Bu sırf laf kalabalığının yanı sıra, teknisyenlerin kendisi tarafında, teknik gelişmenin geleceğini kontrol etmek için bir de gerçek çaba olmuştur. Buradaki ilke, sıkça karşılaştığımız eski bir ilkedir: “Teknik bir soran teknik bir çözüm gerektirir”. Şu an için, teknisyenlerin çözüm olarak önerdikleri iki tür yeni teknik vardır. Birinci çözüm, insan ile yeni teknik çevresi arasında aracılık yapabilecek yeni teknik araçların yaratılmasına dayanır. Örneğin Robert Jungk, insanın teknik çağın taleplerine tamamen uyumlu olmayışı gerçeğiyle bağlantılı olarak, “Varolan temel maddeden yıldızlar arası bir insan yaratmak mümkün değildir; yardımcı teknik araçlar ve aygıtlar, insanın yetersizliklerini telafi etmelidir” diyor. Bu türden yardımcı araçların en iyi ve en çarpıcı örneği, kesinlikle şu ana kadar uygulananlardan çok farklı bir kategoriye ait olan ve “düşünen makineler” denen kompleks tarafından sağlanıyor. Fakat, önceleri araçlar olup şimdiyse çevreye dönüşen şey üzerinde insanın egemenliğine imkan tanımak amacıyla tasarlanan tüm araçlar toplamı, ikinci derece tekniklerdir, daha fazla değil. Piene de Latil, bu ikinci derece makinelerin bir kısmının mükemmel bir karakterizasyonunu sunuyor:
“Makinede bir kesinlik fikri kendini gösterir. Bazen yaşayan varlıklarda hayatın kendisinde doğuştan varolan bir anlayışa atfedilen bir fikirdir bu. Kesinlik, makineye yapay olarak yerleştirilmiştir, onu düzenler. Etkinin kendisinin dengeyi bozmaması için kimi faktörlerin değişmesi veya takviye edilmesini gerektiren bir etkidir bu…. Hatalar, insani analiz, bilgi, hatta kuşkulanma olmadan düzeltilir. Hatanın kendisi hatayı düzeltir. Öngörülen rotadan bir sapma, otomatik pilota sapmayı düzletme imkanı sunar… Makine için, hayvanlar için olduğu gibi, hatalar yararlıdır. Doğru yolu belirler”.
İkinci çözüm, teknik çağda insan toplumu için yeni bir amaç keşfetme (ya da yeniden keşfetme) çabası etrafında döner. Bir buçuk asır önce yeterince açık olan teknolojinin amaçları, giderek göz önünden kayboldu. Sanki amaçları bir soyutlamaya dönüştürülmüş veya zımnileştirilmiş gibi, insanlık, tüm meşakkatlerinin nedenini unutmuş görünüyor. Ya da komünist toplum örneğindeki gibi, sanki amaçları, belirsiz bir tarihin kesin olmayan geleceğine bırakılmış gibi. Bizzat emrimizdeki araçların büyüklüğünün bir sonucu olarak, bugün her şey sanki amaçlar kaybolmuş gibi gerçekleşiyor gibi.
Araçların çoğalmasının amaçların kaybolmasını getirdiğini düşünerek, bir amaç veya hedefi yeniden keşfetmekle meşgul hale gelmiş bulunuyoruz. İyi niyet taşıyan kimi iyimserler, teknik hareketin tabi olduğu yeni bir hümanizmi yeniden keşfettiklerini öne sürüyor. Bu hümanizmin yönelişi komünist veya gayri komünist olabilir, ancak bunun pek bir farkı yok. Her iki durumda da teknik gelişmeyi etkileme şansı hiçbir şekilde olmayan safiyane bir umuttur bu. Daha ileri gittikçe, tekniklerimizin amacı daha bir ortadan kaybolur. Eski olmayan bir dönemde yakın amaç olarak görünen şeyler bile -artan hayat standartları, hijyen, rahatlık- artık o özelliği göstermiyor gibi. Muhtemelen insan yeni koşullara sonu gelmez adaptasyonunu kabul edilemez bulduğu için… Pek çok durumda, gerçekten, rahatlık ve hijyenik kolaylıkları, onları tatmin etmede gerekli araçların tekelini elinde bulunduran gelişen teknolojiye feda etmeye zorlar insanı. Uç örnekler, Los Alamos’ta çölün ortasında deneylerinin tehlikesi yüzünden izole edilen bilim adamlarınca sağlanmakta. Ya da Jung tarafından çarpıcı bir şekilde tarif edilen tarzda deney kamplarının elverişsizliğinde yaşamaya zorlanan müstakbel astronotlar tarafından sağlanmakta.
Ancak iyimser teknisyen yüreğini kaybedecek bir adam değildir. Eğer amaç ve hedefler gerekiyorsa, bir kesinlik içinde bulacaktır onları. Bu kesinlik tam da teknik olarak kurulabilir ve hesaplanabilir olduğu için teknik gelişme üzerine empoze edilebilir. Araçlar ile ona tabi amaçlar arasında bir ortak ölçünün olması gerektiği açıktır. Gerekli çözüm, o halde, amaçlara yönelik teknik bir inceleme olmalıdır. Ve ancak bu amaç ve araçların sistematikleşmesini getirebilir bu. Sorun, bireysel ve sosyal gereklilikleri teknik olarak tahlil etme sorununa, insan ihtiyaçlarının değişmezliğini sayısal ve mekanik olarak inceleme sorununa dönüşür. Amaçları tam olarak bilmenin, amaçlara hükmetmek için bir şart olduğu sonucu çıkar bundan. Fakat, Jacques Aventur’un gösterdiği gibi, bu bilgi ancak teknik bilgi olabilir. Ne yazık ki, sırf teorik hümanizm reçetesi, tüm diğerleri gibi beyhudedir.
“Biyolojik gerçekliğinde insan, ihtiyaçları sınıflamak için tek referans noktası olarak kalmalıdır” diyor Aventur. Onun bu sözü, insan psikolojisi ve sosyolojisini kapsayacak şekilde genişletilmelidir, zira bunlar da matematik hesaplamalara indirgenmiştir. Teknoloji, sezgilerle ve “edebiyatla” bağdaşamaz. Mutlaka matematiksel kılıflar giymelidir. İnsan hayatında matematiksel değerlendirmeye yatkın olmayan her şey dışlanmalı (çünkü teknik için mümkün bir amaç değildir) ve rüyalar alemine bırakılmalıdır. Burada derin bir mutasyonun savunulmakta olduğunu göremeyecek kadar kör olan kimdir? En sonunda tekniklerin hedefi olabilsin diye insanoğlunun yeniden parçalanması ve tamamen yeniden yapılanışı. Matematik unsur hariç tüm unsurları dışlayarak, insan, kendi oluşturduğu araçlar için gerçekten uygundur. Geleneksel olarak onun özünü oluşturan her şeyden de tamamen arındırılmıştır. İnsan, saf bir görünüm kazanır; dışsal şekilleri olan bir kaleydoskopa, korkunç derecede somut bir ortamda bir soyutlamaya dönüşür.
2000 Yılına Bakış. Paris merkezli haftalık L’Express, 1960 yılında, Amerikalı ve Rus bilim adamlarının 2000 yılında toplum hakkında yazdıkları yazılardan alıntılardan bir dizi yayınladı. Bu vizyonlar bilim kurgu yazarlarının, sansasyonel gazetecilerin tamamen edebi ilgisi oldukları sürece, bunlara gülüp geçmek mümkündü. Şimdilerde, Nobel Ödülü sahiplerinden, Moskova’daki Bilimler Akademisi üyelerinden ve nitelikleri su götürmez nice bilimsel şahsiyetten benzer çalışmalar görüyoruz. Bu beylerin vizyonları bilim kurguyu gölgede bırakır. 2000 yılına kadar aya yolculuk olağan bir şey olacak. İnsanlı yapay uydulara yolculuk da öyle. Tüm yiyecekler tamamen sentetik olacak. Dünya nüfusu dört kat artmış olacak, ama istikrara kavuşmuş olacak. Deniz suyu ile sıradan kayalar, gerekli tüm metalleri sağlayacak. Kıtlığın yanı sıra hastalık da ortadan kaldırılmış olacak. Evrensel hijyenik teftiş ve kontrol olacak. Enerji üretimi sorunları tamamen çözülecek. Tekrar etmek gerekir ki, ciddi bilim adamları, şimdiye kadar sadece felsefi ütopyalarda görülen bu tahminlerin kaynağıdır.
En olağanüstü tahminler, eğitim yöntemlerinin dönüşümü ve insani üreme meselesiyle ilgilidir. Bilgi, “elektronik bankalarda” toplanacak, kodlanmış elektronik mesajlar yoluyla doğrudan insanın sinir sistemine aktarılacak. Yığınla lüzumsuz bilgiyi okumaya, öğrenmeye ihtiyaç olmayacak artık. Her şey, zamanın ihtiyaçlarına göre alınacak, kaydedilecek. Dikkat veya çabaya gerek kalmayacak. Gerekli olan bilinçten geçmeksizin makineden beyne doğrudan geçecektir. Genetik alanında doğal üreme yasaklanacak. Dengeli bir nüfus gerekli olacak ve en yüksek insan tiplerinden oluşacak. Yapay dölleme kullanılacak. Bu, Muller’e göre, “ideal erkek ve ideal kadını temsil eden kişilerden alınan yumurtacık ve spermin tüpte döllendirilmesine ve taşıyıcı bir rahme yerleştirilmesine imkan tanıyacaktır. İlgili üreme hücreleri, tercihen uzun süre önce ölmüş kişilerinki olacaktır. Ölü, hayatlarına dair tüm kişisel önyargılardan uzak gerçek bir perspektif görülebilsin diye bu hücreler hücre bankalarından alınacak ve insanlığın en değerli genetik mirasını temsil edecektir… Yöntem evrensel olarak uygulanmak zorunda olacaktır. Bir tek ülkenin insanları bunu zekice ve yoğun bir şekilde uygulayacak olsa, … pratik olarak çabucak yenilmez bir üstünlük seviyesine ulaşacaklardır… ” Huxley’in asla hayal edemediği bir gelecektir bu.
Belki de şaşkına dönmek, şoke olmak yerine biraz düşünmemiz lazım. Geleceğin bilimsel harikalarıyla karşılaşıldığında kimsenin asla sormadığı soru, geçici dönemi ilgilendiriyor. Örneğin, kısa bir süre sonra akutlaşacak olan otomasyon sorunlarını ele alalım. Sosyal, politik, manevi ve insani açıdan nasıl bir yolunu bulup da o noktaya varacağız? Devasa ekonomik sorunlar, mesela işsizlik, nasıl çözülecek? Ve Miller’in biraz daha uzak ütopyasında, insanlığı çocukları doğal olarak yapmaktan kaçınmaya nasıl zorlayacağız? Sürekli ve titiz hijyen kontrollerine teslim olmaya nasıl zorlayacağız? İnsan, geleneksel beslenme biçimlerinin radikal bir dönüşümüne nasıl ikna edilecek? Geçimini tarımdan sağlayan ve önünüzdeki kırk yılın vaat edilen ultra hızlı değişiminde toprağı ekip biçenler olarak lüzumsuzlaşacak olan bir buçuk milyar insanı nasıl ve nereye koyacağız? Bu kadar sayıdaki insanı yeryüzünde paniğe kapılmadan, özellikle de işaret edilen nüfusun dörde katlanması gerçekleşirse nasıl dağıtacağız? Dengeli bir geçici anlaşma sağlamak amacıyla dış uzayın kontrol ve kullanımını nasıl ele alacağız? Ulusal sınırları nasıl ortadan kaldıracağız? (Son ikincisi zorunluluk olacaktır). Başka “nasıl”lar daha var, ama bir şekilde formülün dışında bırakılabilir. Kömür ve elektriğin endüstriyel kullanımın teşvik ettiği ciddi ama görece küçük sorunlar üzerinde düşündüğümüzde, yüz elli yıl sonra bu sorunların tatmin edici şekilde hâlâ çözülemediğini düşününce, önümüzdeki kırk yılın belirsiz şekilde daha kompleks “nasıllarına” çözüm olup olmadığını sormaya hakkımız var. Aslında, bunların çözümü için bir tane ve tek araç var, o da tekniğe tam boyutlarını verirken yanı zamanda eşzamanlı zorlukları da çözmeyi sağlayan dünya çapında bir totaliter diktatörlüktür. Bilim adamlarının ve teknolojiye tapanların bu çözüme bel bağlamamayı tercih etmelerini ve onun yerine kasvetli ve ilginçlikten uzak geçici dönem boyunca çevik atılımlar yapmayı ve birdenbire altın çağa konmayı tercih etmelerini anlamak zor değil. Geçiş dönemini tamamlamakta başarılı olup olamayacağımızı veya istenen kan ve acının bu altın çağ için çok ağır bir bedel olup olmadığını kendi kendimize sorabiliriz.
Altın çağın kendisine katı ve romantik olmayan bir bakış yaptığımızda, bu bilim adamlarının inanılmaz saflığıyla şaşkına döneriz. Örneğin, insanın duygularını, arzularını, düşüncelerini diledikleri gibi şekillendirebileceklerini, yeniden şekillendirebileceklerini ve bilimsel olarak, belirli etkin ve önceden kurulu kolektif kararlara varabileceklerini söylüyorlar. Belirli kolektif arzuları yaratabileceklerini, bireyler toplamı içinden belli homojen sosyal birimler oluşturabileceklerini, insanların çocuklarını büyütmelerini yasaklayabilecekleri, hatta hiç çocuk sahibi olmamaya ikna edebileceklerini iddia ediyorlar. Aynı zamanda, özgürlüğün zaferini sağlamaktan ve her ne pahasına olursa olsun diktatörlükten kaçınma gereğinden bahsediyorlar. Burada sözkonusu olan çelişkiyi ve de önerdikleri şeyin, geçiş dönemi sonrasında bile, aslında diktatörlüklerin en âlâsı olduğunu anlayamaz görünüyorlar. Buna karşılık Hitler’inki değersiz bir meseleydi. Yani, kabaralı çizmelerin diktatörlüğü değil de deney tüplerinin diktatörlüğü olmak, onu daha az bir diktatörlük yapmaz.
Bilginlerimiz altın çağlarını bilimle uzaktan yakından alakası olmayan bir tarzda karakterize ederken, en küçük politikacının bile kalbini ferahlatacak bir yavanlık sergiliyorlar. Birkaç örnek verelim. “İnsanın doğasını daha asil, daha güzel ve daha ahenkli kılmak”. Bu ne demek Allah aşkına? Hangi kriterleri, hangi içeriği öneriyorlar? Korkarım çoğu cevap verebilecek durumda değil. “Barış, özgürlük ve aklın zaferini temin etmek”. Gerisinde özü olmayan güzel sözler bunlar. “Kültürel geri kalmayı ortadan kaldırmak”. Hangi kültür? Akıllarındaki kültür de bu katı toplumsal organizasyonda yaşayabilecek midir? “Dış uzayı fethetmek”. Hangi amaç için? Uzayın fethi, hiç düşünme gerektirmeyen kendi başına bir amaçtır.
Uzmanlık alanlarından uzaklaştıklarında bilim adamlarımızın içi boş basmakalıp sözler dışında başka bir şeye muktedir olmadıkları sonucuna ister istemez varıyoruz. Tanrı’dan, devletten, barıştan ve hayatın anlamından bahsettiğinde Einsten’in biriktirdiği sıradanlıklar koleksiyonunu hatırlatıyor bu durum. Olağanüstü bir matematik dehası olan Einstein’ın bir Pascal olmadığı açık. Siyasi ve insani gerçekliğe dair bir şey bilmiyordu. Aslında, matematik alanının dışında hiçbir şey. Uzmanlık alanı dışındaki konulara ilişkin Einstein’ın söylediklerinin banalliği, kendi alanındaki kadar hayrete düşürücüdür. Bir kimsenin tüm yeteneklerinin belirli bir alanda uzmanlıkta kullanılmasının, adeta genelde sorunların ele alınışını zayıflattığı görülüyor. Genel kültüre yatkın görünen J. Robert Oppenheimer bile bu hükmün dışında değildir. Örneğin, onun sosyal ve politik açıklamaları, sokaktaki adamınkilerin ötesine pek geçmez. Ve, L’Express tarafından aktarılan bilim adamlarının fikirleri, Einstein veya Oppenheimer’in seviyesinde bile değil. Fiyakalarına rağmen aslında ortalamanın üzerine çıkamıyorlar. Görüşleri, 19. yüzyıldan devralınan müphem genellemelerdir ve bilimsel değerlerimiz düşüncesinin en uzak sınırlarını temsil ettikleri gerçeği de, gelişmenin duraklamasının veya zihinsel bir tutulmanın göstergesi olsa gerek. Bilhassa rahatsız eden husus, kullandıkları muazzam yetki ile kritik yetenekleri (ki sıfır sayılmalıdır) arasındaki uçurumdur. Yetkiyi iyi kullanmak, belirli eleştiri, ayrımcılık, hüküm verme ve tercih yeteneklerini gerektirir. Açıkça bu yetenekleri olmayan adamlara güven duymak imkansız. Bununla birlikte, insanın serüveninin anlamından tamamen bihaber sihirbazların yetkisindeki bir “altın çağ” ile yüzyüze kalmak da kaderimiz görünüyor. Üstün insanın tohumunu muhafaza etmekten bahsederlerken, kimin yargıç olmasını kastediyorlar? Maalesef, yargıç makamında kendilerinin oturuyor olmasını önerdikleri açık. Bir Rimbaud’yu veya Nietszche’yi döl olarak saymaları pek ihtimal dahilinde değil. Onlar için en uygun görünen genetik mutasyonları koruyacaklarını veya şu veya bu özellikleri üretmek için aynı mikrop hücrelerini değiştirmeyi önerdiklerini ilan ettiklerinde ve biz de, uzmanlıklarının sınırları dışında bilim adamlarının sıradanlıklarını düşündüğümüzde, neyi en “uygun” sayacakları düşüncesi bizi sadece ürpertecektir.
Bizim akil adamlarımızın hiçbiri, mucizelerinin tümünün sonu meselesini hiç gündeme getirmez. “Neden” kararlı biçimde geçiştirilir. Çağdaşlarımızın aklına gelecek cevap, “mutluluk uğruna” olacaktır. Ne yazık ki, artık bundan bahsetmek söz konusu değil. Sinir sistemi hastalıklarındaki en bilinen uzmanlarımızdan biri şöyle diyor: “Daha temel nitelikte sakinleştiricilerde yapmış olduğumuz gibi, insanın duygularını, arzularını ve düşüncelerini değiştirebileceğiz”. Uzmanımıza göre, herhangi bir gerçek temel olmaksızın, bir mutluluk inancı veya izlenimi üretmek mümkün olacaktır. Altın çağdaki insanımız, bu nedenle, en kötü sıkıntılar içinde “mutluluğu” yakalayabilecektir. Sinir sistemlerimizi basitçe manipüle ederek mutlu olabiliyorsak eğer, bu durumda bize olağanüstü rahatlık, hijyen, bilgi ve beslenme vaat ediyorsunuz? Teknik maceraya atfedebileceğimiz son zayıf saik de bu şekilde bizzat tekniğin varlığı yoluyla kaybolup gider. Ancak, saiklere ilişkin sorular yöneltmenin ne yararı olacaktır? Ve hangi sebeple? Tüm bunlar, teknik gelişme karşısında duraklayan sefil entelektüelin işi olmalı. Bilim adamlarının davranışı, her ne ise, açıktır. Teknik, teknik olduğu için vardır. Altın çağ, öyle olacağı için olacaktır. Başka her cevap lüzumsuzdur.
Yerinde bir soru ortaya atılmakta: İnsanın maneviyata dönük çabalarını teknik neye dönüştürmüştür? Bu sorunun bir cevabı, tekniğin eylem tekeline sahip oluşudur. Teknik araç tarafından aracılık edilen ve sansürden geçirilenler hariç hiçbir insani faaliyet mümkün değildir. Teknik toplumun büyük yasasıdır bu. Düşünce veya irade, ancak ifade biçimlerinde teknikten ödünç almak suretiyle gerçekleştirilebilir. En basit bir girişimin bile orijinal ve bağımsız bir varlığı olamaz.
Farzedin ki devrimci bir kitap yazacağız. Yayınlanacaksa, kitap yayıncılığının teknik organizasyonu çerçevesine girmelidir. Hakim bir kapitalist teknik kültürde, kitap ancak bir kazanç sağlayacaksa yayınlanabilir. Bu nedenle, birtakım insanlara hitap etmeli, onun için de satılacağı halkın gerçek tabularına saldırmaktan kaçınmalıdır. Burjuva yayıncı Lenin’i yayınlamayacaktır. Devrimci yayınevi de Paul Bouget’i yayınlamayacaktır. Zamanımızın gerçek dinine, yani teknoloji toplumunun başat güçlerine saldıran bir kitabı ise kimse yayınlamayacaktır. Yazılarını yayınlatmaya çalışan her yazar, potansiyel yayıncılarca ortaya konulan belli çizgilere uymak durumundadır. Konusunda ve formatında bunlara uymayan bir yazının şansı yoktur. Teknik yayıncılık organizasyonundaki en temel düzeydeki durum budur. Bir adım ilerde de adı “yeniden yaz”a çıkmış sisteme rastlıyoruz.
Eğer yayıncılık sistemi devlet mülkiyetindeyse, devrimci literatürün yayını dikkate bile alınmaz. Tüm bunlar, görünürde düşüncenin yayılması için devreye sokulan teknik güçlerin pratikte kuşa çevirmeye yolaçtığı anlamına geliyor. Aynı şey, özel kapitalizm veya devlet kontrolü altındaki radyo /TV yayıncılığı için de geçerlidir. Kapitalizmin yayıncılık özgürlüğüyle eşanlamlı olduğunu veya devletin buna sahip olmasının insanileşmek anlamına geldiğini öne sürenlere katılmaya imkan yok.
Elbette ki, pornografi, ateşleyici devrimci manifestolar, yeni ekonomik ve siyasi doktrinler de dahil her şeyi yazabilir, öğretebiliriz. Fakat bunlardan herhangi biri genel toplumsal düzeni (bu düzen kendini dünyanın her ülkesinde ilgili halkların ezici çoğunluğunun desteğiyle kurmaktadır) çökertmede gerçek bir etki gösterir göstermez, derhal teknik iletişim kanallarından dışlanırlar. Crozier’in haklı olarak belirttiği gibi, “Aydının zor bir hayatı vardır. Ancak iletişim kurarak yaşar, ama onlar olmadan yaşayamayacağı araçlardan yoksun bırakılmıştır”. Aydın, çeşitli tekniklerin taleplerine tabi basit bir sözcüye dönüşmüştür. Wiener’e göre, entelektüel hayatın modern dünyada tedricen temizlenmesinin nedeni budur. Wiener’in deyişiyle, bugünkü iletişim yöntemleri çok geleneksel olduğu için belirleyici bir değeri olmayanın dışındaki tüm entelektüel faaliyeti dışlamaktadır.
Aynı şekilde teknik, gelişmeye başlayan tabiat sevgisini de kontrol etmektedir. Bir kamp gezisindeki yalnız şehirli, teknik kaderinden bir an için kaçar. Fakat, yalnız kampçının kalabalığı artırdığını, kırsal bölgeleri dolup taşırdığını, ormanları ateşe verdiğini ve başka belalara sebep olduğunu düşünün. Ya “para ödeyen” misafirleri rahatsız ederse ya da özel mülkiyete veya avlanma bölgelerine tecavüz ederse? Bu durumda kamu çıkarı vardır, teknik müdahale eder; çok sayıda insanın söz konusu olduğu yerlerde şaşmaz şekilde yaptığı gibi. (Tersine, teknik, çok sayıda insan sözkonusu değilse, hiçbir şeyin olmadığı bir kültür yaratmakta). Müdahale bu durumda bir idari polis tekniği biçimini alır. Kuralları olan mecburi kamp alanları kurulur. Kampçı ruhsat taşımaya zorlanır; sabık serbest bireysel karar eylemi tümüyle teknik bir mesele haline gelir.
Bir kişi siyasal eylemle uğraştığında uygun bir teknik mekanizma harekete geçirilir. Bir kitle olgusu olarak hariç siyasal eylem artık mümkün değildir, “uğraşmak” da bir kolektiviteye katılımı varsayar. “Siyaset oynayacak” araçları emrinde bulunduracak derecede müreffeh olan bir tek kolektivitedir. Tekniğin nitelikten ziyade niceliğe öncelik verdiği bir dünyada sadece bir kolektivite kendini hissettirebilir. İnorganik bir kitle yetersiz olacağından, kolektivite optimal biçimde (bunun bütünlük, disiplin ve taktik esneklik yolunda ima ettiği her şeyle) organize edilmelidir. Bunlar, teknik organizasyonun teknik alanıdır. Doğruca, monolitik siyasal partilerin -ki sadece bunlar başarıyı umut edebilirler- oluşumuna yolaçtığı bir gerçektir teknik organizasyon. Teknik bir kere daha kendi tunç yasasını bireysel kalbin cömert çabalarına dikte eder.
Mümkün olduğunca farklı alanlardan seçilen bu kısa örnekler, bugünkü her insani girişimin kendini ifade edebilmesi için teknik araçları kullanması gerektiğini açıkça ortaya koymaktadır. Bu teknik araçlar, girişimi fiilen “sansürler”. Bir kere, teknik ifadeye elverişli olmayan şeyleri taramadan geçirir. Girişim, teknik toplum için hiçbir önem taşımayan hepten özel bir mesele olarak kalır. İkinci olarak, teknik araçlar katı bir konformizmi zorlar. Girişim, en düşük ortak paydaya indirgenir; fiilen kuşa çevrilir. Teknik sansür ile bireyin iddia edilen “anarşik manevi girişimlerinin karşılıklı etkileşimi, otomatik olarak, teknik toplumun büyük yasasını formüle ederken Dr. Goebbels’in arzu ettiği durumu doğurur: ‘Toplumsal düzeni değiştirecek hiçbir şey yapmadığın müddetçe, kurtuluşunu bildiğin şekilde aramakta serbestsin’”. İstisnasız tüm teknisyenler bu özdeyişle hemfikirdir. Tabi ki toplumsal düzenin her yerde esasen özdeş olduğu kabul edilmektedir. Demokrasiden komünizme ve faşizme değişiklikler, sadece yüzeysel bir olguyu ifade etmektedir.
İnsanın maneviyat arayışını tekniğin nasıl dönüştürdüğü sorumuza ilişkin ikinci bir cevap, coşkulu dürtülerin ve insan ruhu olgusunun mukadderatının incelenmesini içerir. Coşku olgusunun toplumun teknikleşmesiyle orantılı olarak çoğaldığını görmek zor değil. Modern toplumda önemli bir rol oynar bu coşkular, ama onlara genelde verilen rolü değil. Nedenler olarak değil, etkiler olarak işlev görürler. Örneğin, komünizm ve faşizmin, daha sonra kendi halkları üzerine empoze ettikleri tüm bir örtüden bir mistiklik yarattığına; büyük bir rüzgar torbasını patlatmak suretiyle dünyayı bununla “ayarttıklarına” inanmak çocukça birşeydir. Öte yandan ise Rusların ruhunun ve Almanların ruhunun doğal olarak bu sistemlere “yatkın” olduklarını söylemek kolaydır. Bu durumda, İtalyan -şimdi de Yugoslav ve Çin- ruhunun da benzer şekilde yatkın olduğunu savunmak zorunda kalırız. Mitos, psikolojik bir temeli öngörür. Yani insanların sistemlere, bu sistemler de insanlardaki “doğru” bir şeye tepki verdiği için bağlandığını öngörür. Fakat bu doğruluk çok özgün değildir, çünkü çok farklı insan tipleri buna bağlanmaktadır. Ayrıca, mistik sistemler diktatöryal rejimlerin keyfi oluşumları değildir. Ne de güçlü olanın delice iktidar arzusunun sonucudur. Hiçbir “popüler hareket onları ortaya çıkaramaz”; gereklilikler, insanın kendiliğinden mistik kapasitesini çok aşar. Bildiğimiz toplumun ortaya çıkışının gerçek nedeni, mistik veya ruhsal değil, teknik niteliktedir.
Bununla birlikte, açık amaçları tekniğin azami kullanılması olan toplumlarda coşku olgusuna rastlandığı da bir gerçektir. Coşkunluk (vecd hali, kendinden geçme), burada, bir neden olarak değil, teknik toplumun bir sonucu olarak meydana gelmektedir. Daha spesifik olarak, toplumun teknik seviyesinden ziyade teknik toplumun temposunun artışının bir fonksiyonudur. Uzun bir süre, tekniğin ahenkli bir toplum, dengeli, mutlu ve spesifik problemleri olmayan bir toplum doğuracağına inanılıyordu. Bu toplum, kendini dertsiz bir ticaret ideolojisine dayalı bir kolay üretim ve tüketim hayatına teslim edecekti. Bu burjuva sükuneti modeli, tam olarak teknolojinin takıntılarına denk düşer gibiydi. En iyisi rahatlıktı, ideal tip de kapitalist İsviçre veya sosyalist İsveç’ti. Teknik açıdan en ileri toplumların aniden savaşa ve karşılıklı tahribata sürüklenmeleri, burjuvazi için şiddetli bir uyanıştı. Bir sapma mıydı? Pek değil. Tekniğin rahatlık değil güç demek olduğu unutulmuştu. Burjuva ülkeler teknik sistemlerini, bu sistemler düzenli büyüme imkanlarını tamamen kullanıncaya dek rahat bir tempoda geliştirmişlerdi. Daha sonra, hızlanan temposuyla teknoloji işi üstlendi. Küçük uluslar yetişemiyorlardı. Büyük teknik ülkeler de gevşek tempolarını ister istemez terk etmek ve kendilerini teknik toplumun gerçek temposuna uydurmak zorundaydı. Sonuç, aheste burjuva mantalitesi ile bizim savaş adını verdiğimiz tekniğin patlayıcı temposu arasındaki o orantısızlıktır. Bu coşkunluğun bu yan ürünü belirli bir mistikliktir. Nazi veya komünist mitosuyla tam da aynı özellikleri sergileyen Amerikan mitosu doğmuştu. Ancak, hâlâ spontane bir aşamada bulunması bakımından farklıdır bu. Henüz teknik olarak organize edilmiş, kullanılmış veya geliştirilmiş değildir.
Ülkenin gerçek teknik seviyesi ne olursa olsun, teknik hızlanma kendim gösterir göstermez, mistik de kendini gösterir. Teknik bakımdan geri ülkeler bile, modern teknikleri benimsemeye karar verir vermez bunu yaşarlar. Yeni olan ne varsa alıp kendi sistemlerine kattıklarında Nazi ve komünist toplumlar da öyle. İsviçre veya Fransa gibi kendilerini teknik hızlanmaya teslim edemeyen veya etmeyen daha gevşek toplumsal gruplar, bu olguları göstermiyor. Teknik organizasyonunda bir gelişme seviyesine ulaşmış bir ulus, bazen bu gelişmeyi hoşgörülemez bulur. Böyle bir faktör, muhtemelen İsveç’te Aralık 1956’da baş gösteren şaşırtıcı “amacı olmayan savaşkanlık” coşkusunun nedeniydi. Çok mükemmel bir evrende insanoğlu, insan doğasının en derin dürtülerini açığa çıkarmanın uygun bir yoluna sahip değildir. Bu örtük güçler hep vardır ve mükemmel teknik sınırlamalar henüz tam olarak başarılamadığı ölçüde ortaya çıkma eğilimindedir.
Bu gözlemler, Roger Caillois’in sosyal mekanizma ne derece sınırlayıcı ise ilgili coşkunluk olgusunun da o derece abartılı olacağı şeklindeki açıklamasını teyid ediyor. Teknik tarafından bir topluma empoze edilen sınırlamalar, dini enerjinin açığa çıkarılabileceği yolları azaltıyor. Teknik olmayan bir toplamda ruhi enerjinin kanalize edilebileceği pek çok yol vardır. Fakat teknik bir toplumda sadece bir yol vardır. Teknik sınırlamalar diğer tüm ikincil hedefleri ortadan kaldırır. İnsani ruhi enerjiler yoğunlaşır, hiç “sızma” da yoktur. Sonuç, eşine rastlanmayan yoğunlukta ve sürede coşkunluk olgusudur. Bugünün teknik toplumunda, geleneksel olarak karşıt olan sihirli ve mistik eğilimlerin hepsi karşılıklı olarak teknik tarafından tatmin edilmekte, böylece de bir yapılmaktadır. Teknik, sahip olma ve egemen olmaya yönelik mistik isteği tamamen tatmin eder. Makineler çok daha iyi neticeler verirken manevi güçleri çağrıştırmak gereksizdir. Ancak teknik, aynı zamanda mistik olguları de teşvik eder, geliştirir. Sözgelimi bireyin bir ideolojiyle özdeşleşmesi için gerekli olan öze kaçınılmaz yabancılaşmayı teşvik eder. İnsan ister bir baba figürüyle isterse bir soyutlamayla özdeşlesin bu özdeşleşme, istisnai bir karizmatik niteliğin kabulü tarafından teşvik edilmektedir. Teknik topluma entegre olan bu nitelik, önce sahip olmadığı zorlayıcı bir yoğunluğu toplumdan alır. Mekanik bir karaktere de bürünür. Teknik tarafından organize edilen, merkezileştirilen ve yaygınlaştırılan coşkunluk olgusu, ancak bu ilişkiye yürütebilecek bir mekanize karizmayla ilgili olabilir. Bu karizmatik donanım, geleneksel olarak kahramanların özelliği olmuştur. Bugünse öyle donatılanlar, “emeğin kahramanlarıdır”.
Bu coşkunluk olgularının büyük ölçüde en fazla teknikleşmiş toplumlarda gelişmiş olmasının hiç de tesadüf olmadığını belirtmeliyiz. Bu olguların artmaya devam edeceği de beklenmelidir. Bu durum, insanlığın yeni dininin tekniğe tabi olmasından başka bir şeye işaret etmez. Önceleri teknik ile dinin birbirlerine zıt olduklarına, tamamen iki farklı dönemi temsil ettiklerine inanılırdı. Tümüyle materyalist bir toplumun gelişmesiyle birlikte bir yanda makine ile ekonomi arasında, diğer yanda da din, sanat ve kültürün ideal alanı arasında bir mücadelenin kaçınılmaz olduğu savunuluyordu. Fakat böyle son derece basit bir anlayışı artık savunamayız. Coşku, tekniğin dünyasına tabidir ve onun hizmetindedir. En önemli seviyede teknik, insanın anarşik ve anti sosyal dürtülerini topluma entegre eder. Bu dürtüler etkilerini ve yayılmalarını tamamen devreye sokulan teknik araçlar sayesinde elde eder. Teknik araçlar olmaksızın tamamen etkisiz kalacak olan insan ruhunun coşku olgusu, tüm dünyada kullanılmaktadır.
Coşku olgusunu etkileyen teknik araçlar, belirli cesur ifade yeniliklerini teşvik eder. Örneğin, sinemanın olağanüstü sanatsal yeniliğini düşünün. Ancak, teknik gerçeğinin fiilen sanat ve düşüncenin toplumsal çerçevede topyekün içerilmesini (ne kadar devrimci olurlarsa olsunlar) gerektirdiği hatırlanmalıdır. İnsani dürtüler, iyi tanımlanmış sınırlar içinde tutulur ve propagandanın, kazanç peşinde koşmanın, sözleşme yükümlülüklerinin vs. konusu olurlar. Teknik aygıtın muazzam boyutu, “ödülü” (kapitalist dünyada para, komünist dünyada güç ve yetkiyi) kaçınılmaz olarak temel kaygı haline getiriyor. Bununla birlikte, bir araç olarak teknik coşkulu tepkilerini daha önce hiç mümkün olmadığı şekilde ifade etmesi için bireyi teşvik ve temin eder. Kendi kültürünün, hatta nefretinin eleştirisini ifade edebilir. En çılgın çözümleri teklif etmesine imkan tanınır. Buradaki büyük kural, bir toplumu yapmak için her şeyin gerekli olduğu, hatta teknik toplumu oluşturmak için isyanın bile gerekli olduğudur. Bunun abartma olmadığına inanıyorum. Örneğin, Sovyetler Birliği’nde resmi olarak Sovyet siyasal sistemi ve idaresinin eleştirine ayrılmış bir dergi olan Krokodil’de bilinçli şekilde organize edilir. Eleştirinin dile getirilmesine izin verilir, çünkü bastırılması çok daha feci olur. Ancak hiçbir ciddi sonucunun olmaması, ya da daha iyi bir ifadeyle, devletin gücü için hiçbir ciddi sonuç olmaması koşuluyla izin verilir. Aslında teknik aygıt, bunu, en şiddetli insani coşkuyu kendi içinde sınırlayarak ve okuyucu yurttaşların manevi ihtiyaçlarını tehlike olmadan ve kendisi için küçük bir maliyetle tatmin ederek sağlar. Okuyucunun herhangi bir yazarın taraftan olmasının bir tehlikesi olduğu varsayılmamalıdır. Sartre, okuyucularının olduğundan, ama halkının olmadığından şikayet eder. Bunun için belli karmaşık nedenler verir; bunların bir kısmı doğru bile olabilir. Fakat, yayıncılığın teknik koşullarının mutlaka böyle bir sonucu gerektireceğini görmüyor ya da görmek istemiyor. Sartre, elbette ki yalnız değil. Şikayetleri uzun bir geleneği yansıtıyor. Kültürü lükse dönüştüren teknik, pek çok kültür biçimini okuyucunun emrine koyar, ki hiç biri diğerinden daha önemli değildir. Müşteri, dilediği çiçeğe konan kelebeğe dönüşür. Sartre, Fransız yazarlarının on binde birini temsil eder ve yirmi bin okuyucuya ulaşır. Fena değil. Fakat bu şartlarda gerçek bir okuyucu topluluğuna sahip olmak zordur. Teknik, yazar ile okuyucuları arasında bir perde koyar. Sihirli şişeden minyatür havai fişekler çıkar, isyan değil. Matbu malzemeler sağanağı içinden birkaç sayfa, bir kelebeği asla devrimci yapmayacaktır.
Tekniğin neden olduğu düşünce ve eylemin tamamen ayrılması, başka alanlarda görünen ve tartışmış olduğumuz bir olguyu yeni bir görünümde meydana getirir. En iyi fikirlerin bile manevi etkinlikten yoksun olması olgusudur bu. Bu, fikirlerin teknik çerçeveye asimile edilmesinden başka bir şey değildir. Bu asimilasyon, fikirleri maddi olarak etkinleştirirken manevi olarak değersizleştirir. Fikirlerin halk üzerinde kayda değer bir etkisi olmadığı anlamına gelmiyor bu. Büyük etkileri vardır, ama yaratıcılarının istediği etkiler değil. Bir plastik bomba gibi topluma sokulan Henry Miller’in erotik barut fıçısı, cinsel hayatı engellenmiş, çalışma koşullarına, evine ve siyasal hayata öfkeli bir okuyucu bulur. Onda bir isyana susamışlık yaratmıştır bu durum. Susamışlığının Miller tarafından güçlü bir şekilde ve çok iyi ifade edildiğini görür. Pornografi unsuru, hayallerini açar ve bastırılmış ihtiyaçlarını tatmin eden bir erotik çılgınlığa sürükler. Ancak, bir insani isyana itmek şöyle dursun, Miller’in kitabı, potansiyel devrimciyi hayal ederek tatmin eder. Aynen cinsel eylemin cinsel arzuyu dindirmesi ya da cazın zencilerin acı özgürlük arzusunu yatıştırması gibi. Cazın evrenselleştiğini belirtmiştik. Nedeni açık: etraflarındaki demir zincirler daha bir sıkılaşırken seslerinin kışkırttığı bir özgürlük yanılsamasıyla tatmin olan insanların müziğidir. Aynı mekanizma, Krokodil okuyucusu üzerinde de çalışmaktadır. Hoşnutsuzluğunun kendisinin yapabileceğinden daha iyi ifade edildiğini gören okuyucu, en azından bir süre için hayali olarak resmi bir isyanla tatmin olur, eleştirmeyi bırakır… Fakat o süre geçtikten sonra da gelecek sayıyı almış olacaktır.
Tekniğin sonucu olarak bu hayali çareler yerel değil evrensel olgulardır. Teknik az sayıdaki insanın isyanını dağıtır, böylece de milyonların isyan ihtiyacını yatıştırır. Aynı şey, en temel insani dürtülerdeki hayal kırıklığına duyulan tepki olarak yüzyılın başından beri ortaya çıkan tüm “hareketler” için söylenebilir. Fakat sürrealizm, gençlik pansiyonları, devrimci siyasal partiler, anarşizm gibi toplumsal hareketlerin bu yüzden başarısız olduğu öne sürülebilir mi? Özgürlük ve adaletin koşullarını yeniden yaratma veya insana gerçek bir cinsel veya entelektüel hayatı keşfetmeyi sağlama şeklindeki amaçlarını yerine getirememeleri bakımından başarısız olmuşlardır. Ancak bir başka açıdan tümüyle başarılı olmuşlardır. Sosyolojik entegrasyon işlevini yerine getirmişlerdir. Teknik araçlar öylesine önemli, başarması ve yönetmesi öylesine zordur ki, onlara eğer bir grup, bir hareket veya kuruluş varsa sahip olmak daha kolaydır. Böyle hareketler hakiki dürtülere, geçerli duygulara dayanır ve birkaç kişiye aksi taktirde kendilerine kapalı olacak ifade biçimlerine erişim imkanı sağlar. Ancak asli işlevleri, milyonlarca başka inansın sahip olduğu bu dürtü ve duygulan teknik topluma entegre edecek hayali aracılar olarak hareket etmektir. Sosyolojik karakterleri burada yatar. Belirli derin coşku, içgüdü ve dürtüler aksi taktirde teknik toplumun yetkisinden kurtulur, ona bir tehdide dönüşür. Bugünün varoluşçuluğu, yenilenmiş bir Marquis de Sade veya küçük pornografik dergiler biçimindeki gibi hareketler, teknik bir çevre için sosyolojik bir gerekliliktir. Temel insani dürtüler karmaşık toplumsal sonuçlan bakımından kestirilemezler. Fakat onları entegre ve kontrol eden “hareketler” sayesinde teknik topluma zarar verecek güçleri yoktur, bu nedenle de entegral bir parça oluştururlar. Bu hareketler, iyi tanımlanmış ama tamamen gayri ihtiyari bir fonksiyon icra eder. Çalışmaları irade ve arzudan bağımsız cereyan eder. Etkilerini hiç kimse de önceden hesap etmiş değildir. Andre Breton ve Henry Miller, bunların üstlendikleri sosyolojik işlev açısından masumdur. Onlara ancak, teknik toplumda bu hareketlerin konum ve işlevlerine ilişkin açıklık yokluğu nedeniyle sitem edebilirsiniz.
Tüm devrimci hareketler, gerçek şeyin hicvedilmesidir. Ama, perde gerisindeki Makyavelistlerin faaliyetlerine atfedilmemelidir bu. Bu olgu, insani tekniklerle temel insani içgüdüleri ifade etmeye çalışan sosyal hareketlerin etkileşiminde doğal bir görünüm sergiliyor. Bu tahlilimiz, pasifizm, komünizm ve barış ve toplumsal adaleti temin etmeyi amaçlayan çeşit çeşit hareketler için de tekrarlanabilir. Hepsi aynı kalıba girer, aynı işlevi icra ederler. İnsani isyanı ifade ettikleri için bazıları diğerlerinden daha hakiki ve “doğrudur”. Saldırgan içgüdülerin dişlerini çekmede, onları teknik topluma entegre etmede daha başarılıdır. (Dinlerden bahsetmediysem, artık isyanı ifade etmedikleri içindir. Dinler, uzun zamandan beri entelektüel ve sosyolojik biçimlerinde entegrasyonu yaşamışlardır). İçgüdülerin ve manevi unsurların da bu insani teknikler marifetiyle nihayet entegrasyonuyla teknik toplumun yapısı tamamlanacaktır. Evrensel bir toplama kampı olmayacak bu yapı, çünkü hiçbir vahşet suçu olmayacak. Her şey düzenli olacağı için anlamsız görünmeyecek; insani tutkunun lekeleri kromun parıltısı içinde kaybolacaktır. Kaybedecek veya kazanacak daha başka bir şeyimiz olmayacak. En derin içgüdülerimiz ve en gizli tutkularımız, tahlil edilecek, yayınlanacak, kullanılacak. Kalbimizin hep istediği şeylerle ödüllendirileceğiz. Toplumun teknik gereklilikteki büyük lüksü de, faydasız isyanın ve boyun eğen bir gülümsemenin primini bağışlamak olacaktır.
Yakın zamana dek teknik dünyasıyla ilişkisinde insanı bölünmüş olarak düşünmeye zorlanırdık. İnsanın bir kısmı hepten bir canavara teslim edilir, dışsal ve içsel kurallara tabi kılınırdı. Ancak diğer kısmını (iç dünyası, aile hayatı, ruhi hayatı) insan kendisi için saklayabilirdi. Bu bölünmeden sıkıntı duyuyordu, ama yine de çok önemli bir özgürlüğü de koruyordu. (Çok fazlasına sahip olmakta ısrar ettiğinde de, orantılı bir sosyal adaptasyon yokluğunun sıkıntısını çektiği söyleniyordu). İnsan kişiliğinin pek çok başka boyutu, teknik topluma açılmıştır. Bugün de hemen hemen tüm insan ırkı bu tedrici kişilik kırılmasını yaşıyor. Geçmişle olan duygusal ve entelektüel bağlarıyla ortalama insan, ciddi şekilde muzdariptir. Kendi iç hayatını tamamen reddederek kendilerini memnuniyetle ve pişmanlık duymadan tümüyle teknikleşmiş bir varoluş biçimine atan insan sayısı azdır. Böyle insanlar varolabilir ama muhtemelen “neşeli robot” henüz doğmamıştır.
Bu gerilimin, bu ikiye bölünmenin giderek katlanması zor ve psikologlara, sosyologlara ve öğretmenlere, yani genel olarak psiko-teknisyenlere etkilerinde bile gün geçtikçe zararlı olmakta olduğunu defalarca belirttim. İnsanın kaybolan bütünlüğünü geri getirmek, teknik gelişmelerin ayırdıklarını bir araya toplamak istiyorlar. Ancak onlara, bunu başarmanın tek yolu malum oluyor, o da teknik araçları kullanmaktır. Beşeri bilimler teknik araçların uygulanması olduğundan, bu, insan kişiliğinin hâlâ serbest olan ve onları teknik düzene zorlayan (“entegre eden”) unsurlarını biraraya toplamayı gerektirir. Hâlâ özel hayat olarak kalan ne varsa, kişisel kanaatten kaynaklandıkları için kendileri de yatıştırılamaz olan görünmez tekniklerle hizaya getirilmelidir. Yeniden entegrasyon, kişinin açık eylemlerinin yansıra gizli manevi eylemlerini de içerir. Eğlenceler, dostluk, sanat. Hepsi yeni entegrasyona zorlanmalıdır. Bu yeni entegrasyon sayesinde artık hiç sosyal uyumsuzluklar veya nevrozlar olmayacaktır. İnsan, bir ütünün buharı altındaki pantolon gibi, pürüzsüzleştirilecektir.
İnsan kişiliğini yeniden toplamanın bir başka yolu yoktur. İnsanoğlu tamamen, her şeye gücü yeten bir tekniğe tabi kılınmalıdır. Tüm eylem ve düşünceleri de insani tekniklerin nesnesi olmalıdır. İnsanın kaybolan bütünlüğünün teknik restorasyonuyla çok ilgilenen kişiler (kuşkusuz “iyi niyetli” insanlardır), işlerin bu şekilde gelişmesini kesinlikle istememişlerdir. Onların hatası, daha ziyade, hakiki alternatifleri görememiş olmakta yatıyor. Vicdan sahibi psikolog, insanın acı çekmesine sempatiyle bakabilmesine rağmen, soruna alternatif çözümleri dikkate almaz bile. Ona göre teknik, teknik bir çözümü dikte eder. Bu çözüm de gerçekten insana bütünlüğünü geri kazandırır, ama ancak insanın başlangıçta kendisinin topyekün parçalanmasını ortaya çıkaran sürece tam entegrasyonu sayesinde. Psikolog bu parçalanmayı -ve de medeniyetin nevrozlarını- emici sürecin tamamlanmamış olmasının belirtisi olarak görür. Öyleyse, bütünlüğü yeniden başarmak, süreci tamamlamak demektir.
Teknik Anestezi. İnsanı makineden kurtarmak üzere tasarlanmış bir tekniğin uygulanmasının onu makineye daha acı bir şekilde bağlı kılması tuhaf görünüyor. Fakat teknik zihniyeti düşününce paradoks kolayca çözülüyor. Makineye ve onun kaprislerine maruz bir işçiyi düşünün. Makinenin temposunu izlemeli, onun atık ürünlerini solumalıdır. Aynı zamanda yorgunluk ve can sıkıntısıyla da mücadele etmelidir. Kısacası, iki kişinin işini yapmalıdır. Verimlilik uzmanı gelerek, her şeyi mekanik reflekslere dönüştürmek suretiyle eylemleri otomatikleştirmek ve enerji tasarruf etmek amacıyla prosedürler koyar. Ancak psikolog bunlara tümden karşı çıkar. Verimlilik uzmanının tasarladığı işçinin makineye tam teslimiyetini desteklenemez bulur, onu kurtarmayı önerir. Bu övgüye değer hedefe varmak için psikolog da kendi insan psikolojisi yasalarıyla -sözgelimi işçi yorgunluğuna ilişkin yasalar gibi- bir insani davranış bilimi geliştirir. Sadece işçinin fabrikadaki eylemlerinin değil tüm hayatının bir programını çıkarır. İnsanoğlu kendini daha da geniş bir teknik çerçeveyle kaplı bir sonda bulur. Kuşkusuz bu çerçeve hayatı kolaylaştırır, asgari bir çabayla yaşamasını sağlar, ama ancak kurallarına harfiyen uyması koşuluyla. Örnek basittir, ancak hayatın her insani faaliyet alanında, psiko-teknisyenin insanı “kurtarmakla” görevli saydığı her yerde bulunabilir. Gelişmenin bedeli açıktır ki kurtuluş aracına daha bir şiddetle bağlanmaktır. İşçi, mahvedici acı için ağrı kesici ilaç verilen hastanın durumundadır. İlaç onda bağımlılık yapar; bu bağımlılık hasta “iyileştirildikten” sonra da devam eder. Aynı şekilde, bir totaliter propaganda yaylım ateşine tabi tutulan bir ulus da, ateş kesildikten sonra da kolay kolay ve doğal bir şekilde kendine gelemez; çünkü ruhsal travma çok derindir. Böyle aşılanmış “fikirlerden” insanları kurtarmanın yegane yolu, en azından birincisi kadar yoğun bir başka propaganda kampanyasıdır. Ancak yeni propaganda da özgürlüklerinin bir kısmını daha öldürmekten başka bir şey yapmaz.
Kafasına estiği gibi hareket eden, keyfî tutuklamalar yapan baskıcı, acımasız bir polis gücünü düşünün. Hiçbir vatandaşın huzuru yoktur. Bununla birlikte, bu hastalık için şu ana kadar tasarlanmış tek çözüm, hipermodern dosya sisteminin kurulması olmuştur. Her vatandaşın tüm hayatı, coğrafi olarak, biyolojik ve ekonomik olarak kayda geçirilir. Polis her an ne yapacağını tam olarak bilir. Bu polis sisteminin artık kamuoyu bilinci için kaba, açıkça baskıcı ve her şeye muktedir olmasına gerek yoktur. Ancak hayatın tümüne öylesine işler ki, ortalama insan anlayamaz. Ne kazanılmıştır? Kabul edildiği üzere, insanın artık işte endişeli olmasına, sürekli kuşku altında yaşamasına yahut “işkenceye” tabi tutulmaktan korkmasına gerek yoktur. Totaliter devletlerin polis yöntemlerinin şimdiye kadar ayrılmaz bir parçası olmuş olan korku salma, artık geçmişte kalmıştır ya da yakında kalacaktır. Cerrado Alvaro’nun mükemmel ifadesiyle “şehir üzerine korku salmak”, sadece bir geçiş aşamasıdır. Bu aşamada polis görünmez olabilir, ama geri planda gizlidir. Büyük, gizemli binaların büyük ses geçirmez büyük bodrumlarındaki gizli infazları duyarsınız. Polis tekniğinin daha gelişmiş bir aşamasında bu dağınık korku salma bile daha dağınıklaşır. Polis, sadece “iyi yurttaşları” korumak için vardır. Artık baskınlar yapmazlar, baskınlarla ilgili esrarlı bir şey de yoktur. Bu nedenle de baskıcı oldukları düşünülmez. Polisin çalışması “bilimselleşmiştir”. Dolapları her yurttaşın dosyasıyla doludur. Polis, “aranan” herkesi her an yakalayabilecek durumdadır. Bu durum, yakalama gereğini büyük ölçüde ortadan kaldırır. Hiç kimse polisten kaçamaz, kaybolamaz. Fakat bu durumu da hiç kimse istemez ki. Elektronik bir dosya özellikle korkunç değildir.
Burada “insanileştirme” tekniklerinin özü sözkonusu. Yani, öteki tekniklerin yarattığı dezavantajları belirsizleştirmek. Teknisyenin görevi, makine teknikleri ile insani teknikleri, mükemmel bir şekilde işleyen makineyle yüzyüze olan kişinin bile insani girişime veya kaçış isteğine artık sahip olmayacağı bir mükemmeliyet derecesinde geliştirmektir. Basit bir makinede yapışkan bir dişli veya fazla ısınmış bir kol, makinenin varlığını canı sıkılmış kullanıcısının dikkatini gerektirir. Makinenin varlığı hissedilmeyecek şekilde çalışması için bir yağlama sistemine ihtiyaç vardır. Makineyi unutabilmek, teknik mükemmeliyetin idealidir. “İnsan-makine” kompleksinde sürtüşme, insanoğluyla organizasyon arasındaki çarpışmadan doğar. Bu sürtüşme bir dizi biçim alabilir. Birtakım açık mekanik başarısızlıklar, bireysel girişimi rahatsız edebilir. Kişi, makineyi, otomatizm kurallarında öngörülmeyen bir tarzda çalıştırmakta ısrar edebilir. O halde mesele iki boyutludur. Bir yanda mekanik teknikleri mükemmelleştirmek; diğer yandan da, sürtüşmenin insani kaynaklarının önüne geçmek için belirli insani teknikleri geliştirip dayatmak. Latifin belirttiği gibi, herhangi bir dışsal müdahale olmaksızın işleyen kendinden kılavuzlu teknikler mümkündür. Özerk, hafızası olan ve gelecekteki olayları tahmin eden makineler tarafından ortaya koyulmuştur. Havadan daha ağır makinelerin mümkünlüğünü apriori olarak reddeden türden şüpheciler, bununla, hayalden başka birşey değil diye alay edeceklerdir. Bu makinelerin henüz mükemmelleştirilmedikleri doğrudur, fakat bu yöndeki bir yakınlaşma bile bizim argümanınız için yeterlidir.
Teknik toplum, “insan-makine” kompleksine geliştirmeli ya da topyekün çöküş riskini almalıdır. Bir başka çıkış yolu var mıdır? Olduğundan eminim. Ne yazık ki, ne bilim adamlarının ne de teknisyenlerin bir başka çözümün bir parçasını istemediklerini de kaydetmek zorundayım. Ben de soyutlamalarla değil gerçeklerle çalıştığımdan, teknik zorlukların teknik çözümler gerektirdiği şeklindeki kaçınılmaz gerçeği kabul ediyorum. İnsanla tekniğin karşılaşmasının kışkırttığı tüm zorluklar teknik niteliktedir; bu nedenle de hiç kimse teknik dışı çözümler uygulamayı aklından geçirmez. İnsanlar bunlara güvenmez. A. Sargent, ortak görüşü çok iyi ifade ediyor:
Deneysel bilimin (tekniğin) insanlara temel zorluklarını çözebilme imkanını kuşkusuz verdiği bir dönemde insanlık hâlâ metafizik ve dogmatik bir zihniyetin temsilcisidir. Biyolojinin bizim kurtuluşumuz olabileceği bir konumdayken hâlâ yarıya kadar skolastisizmin içindeyiz… Dogmatizmimiz yaramazlıklarını göstermiştir… Bu nedenle, metafiziğe dayalı sistemlerin cazibelerine direnmek ve anlayabileceğimiz bizi ilgilendiren bir realiteye uyanmak kaçınılmazdır… Hayat bilimleri, belli bilgi ve eylem araçlarını biraraya getirir. İlhamlarını soyut kavramlardan alan tüm doktrinler, insan dünyasını organize etmedeki temel yetersizliklerini şimdiden gösterdiler. Biyokrasi, yani hayatın temel yasaları uyarınca organizasyon, arkaik kültürlerden kalma çeşitli metafizik anlayış ve sistemlerin hâlâ insan hayatını yozlaştırdığı bir dönemde tek kurtuluş yolumuzu temsil ediyor.
Sargent’in tavrı açık. Durumumuzda feci olan, felsefelerin, siyasal doktrinlerin ve dinin hayatta kalmasıdır. (Yeri gelmişken, bunlara kuvvetle inanamıyorum). Tekniğe gelince, yalan felaketler konusunda tamamen masumdurlar. Abartılara rağmen, metin açıktır: İnsani tekniklerin geliştirilmesinin dışında bir başka çözüm, bir başka umut mümkün değildir. Başka her çözüm, ya etkisizdir ya da zararlıdır. Sargent’in tavrı, teknisyenlerin çoğunluğunun tavrının da göstergesidir. Bizi bekleyen geleceğin ne olduğunu incelemiş bulunuyoruz.
Simdi de insani teknikleri doğrudan ilgilendirmedikleri için değil, fakat sonuçlarının belirli bir kısmı dolayısıyla belki de idrak etmesi en zor teknik olguları ele alacağız.
İnsanoğlunun muktedir olduğu teknik gelişmelere manevi direnişin olağanüstü gücünü kabul etmek istemedikleri veya kabul edemedikleri için şüphecilerin teknik toplumun doğasını anlayamadıkları şeklinde bir itiraz sık sık dile getirilir. İnsani özgürlüğün, şüphecilerin kapalı ilan ettikleri bir dünyada her yerde kendini ortaya koyduğu söyleniyor. Bunun kanıtı olarak edebi ve müzikal biçimler büyülü şeyler gibi yardıma çağrılır. Soyut resim, sürrealizm, caz; “erotizm” gibi etikal biçimler ile “angajman siyaseti”nin insani özgürlüğün üstünlüğünün ve toplumdaki iradenin tezahürleri olduğu söylenir. Elbette hiç kimse, bu olguların şu anın teknik niteliğiyle yalandan ilgili olduğunu reddetmiyor. Mesele, nasıl yorumlanacaklarıdır. İnsanın, gücü henüz bilinmeyen bir ruhi güce sahip olduğu doğrudur. Tutku ve şiddet patlamalarına muktedirdir insan. Cinsellik, maneviyat ve hissiyat kapasitesi şeklinde özetlenebilecek olan hayati enerji kaynakları zayıflatılmış görünmüyor.
Ancak bu güçlerin kendilerini ileri sürdükleri her seferinde tekniğin kendilerini çevrelediği, yerelleştirdiği bir demir halkaya fırlatılırlar. Bundan başka, teknik, insana saldırır, zindelik kaynaklarını zayıflatır, gizemini alır. Belli insani tekniklerin amaçlarından birinin insanı gizeminden mahrum bırakmak olduğunu gördük. İnsan da, tekniğin saldırısına içgüdüsel ve ruhi olarak tepki vermelidir, veriyor da. Henry Miller acı feryadını modern dünyaya haykırdığı zaman temel erotizmi yoluyla insanın en ilkel içgüdülerine hitap ediyor. Amerikan zencisi hâlâ bir köleyken, caz umutsuzluktan ve zincirlerden kurtuluş demekti. Ancak, erotizm ve cazın teknik saldırganlığa amaçlı bir tepki oldukları tartışılabilir. Bu meseleleri, tümüyle sözel bir idealizme hitap ederek çözemeyiz.
Caz, günümüzün en otantik insani protestolarından biridir. Kökenine bir inelim cazın. Zenciler umutsuzca köleleştirilmişlerdi. Zorla çalıştırılmalarının, cezalandırılmalarının, nefretlerinin ve bastırılmış isyanlarının hikayesi sıkça anlatıldı. Santo Domingo’nun korkunç siyah imparatoru artık bir rüyadan öte bir şey değildi. Uçtaki zenciler şarkıları keşfetti. Onların inanç ihtiyaçlarına da cevap veriyordu. Müzik onlar için bir kere o anın umutsuzluğunu ve Tanrıda kurtuluş umudunu temsil ediyordu. Çılgınlıkta zirveye ulaşması, kurtuluşu getirdi, ama sadece afyon ve alkolün diğerleri için getirdiği gibi. Marks’ın 19. yüzyıl dininin Avrupa kitlelerinin afyonu olduğu şeklindeki meşhur sözü, zenci kölelerin cazına aynen uygulanabilir. Cazda gerçek bir sanat biçimi yarattılar. Fakat onunla birlikte özgürlüğün tüm kapılarını da kapattılar. Caz, zencileri köleliklerine daha bir hapsetti. Somurtkan bir keyif aldılar ondan. Bu köle müziğinin modern dünyanın müziğine dönüşmesi oldukça önemlidir.
Tüm içgüdüler (seks, tabiata, anıtlara ve denize tutku, sosyal ve siyasal eylem tutkusu) bugün her zaman olduğundan daha dizginsiz görünüyor. Bu güçlerin bu derece açık ve otoriter oldukları çok fazla tarihsel dönem olmuş olamaz. Ne değerleri olursa olsun bunları reddetmek istemediğimi tekrarlayayım. Şehirde yaşayanlar için kırsala gitmek iyidir. Belirgin bir erotizmin geleneksel katı ahlakı yıkması da iyidir. Sürrealizm gibi hareketler sayesinde şiirin bir kez daha anlamlı hale gelmesi de öyle. Ancak en derin insani tutkuları ifade eden bu olgular, aynı zamanda tümüyle zararsız hale de gelmişlerdir. Hiçbir şeyi sorgulamıyor, kimseyi korkutmuyor. Behemoth rahat edebilir. Ne Henry Miller’in erotizmi ne de Andre Breton’un sürrealizmi insanı tüketmekten alıkoyabilir. Bu hareketler saf formülasyonlardır, saf İfadelerdir. Meşhur “saf sürrealist hareketi” hiç kimse yapabilmiş değildir. Miller’in etiğindeki ve Boris Vian’ın ve diğerlerinin romanlarındaki kendine özgü devrime gelince, normal bir insan için bunların tüm anlamı, geneleve davetten başka bir şey değildir, ki hiçbir zaman devrimci nitelikte veya özgürlüğün kendini öne sürmesi olarak sayılmamış birşeydir bu. Gerilemekte olan bir orta sınıf ahlakına saldırmanın bir zararı yoktur. Takibatların, tutuklamaların ve mahkemelerin “siyah” yazarlara yöneltilmiş olduğu doğrudur. Fakat ben, bu küçük skandalların birlikte getirdiği muntazam faydalara işaret etmek istiyorum. Yazar- kasaya şen şakrak şarkı söyleten bir eylemin devrimci değerine inanmakta bir şekilde güçlük çekiyorum.
Benzer bir nedenle, “angajman siyaseti” yozlaştırılmakta. Monolitik siyasal partiler, fosilleşmiş sıradan kimselerden (kendilerini taşıyan araba süratle gittiği için, özel herhangi bir faaliyet gösterdikleri veya özgürlüğe bir darbe vurdukları pek düşünülmeyen kimselerden) ve oy ve para peşinde koşan parti aydınlarıyla yöneticilerinden oluşur. Adeta, bir Milli Piyango talihlisine şehit gözüyle bakılması gibi bir şey bu.
Bir de modern doğa tutkusu var. Geyik peşinde olanlar borsacılar değilse, düzenli biçimde ve kendilerine söylendiği şekilde dışarıda kamp yapan beyinsiz konformistler güruhudur. Hiçbir şekilde bir girişim veya eksantriklik yoktur. Kısacası, insan doğasının yüce güçleri eğlence uğruna harekete geçirilmekte. Eskiden kentin savaşçılarını silaha çağıran katedral kulesindeki büyük çan, yabancı turistleri eğlendirmek için çalınmakta. Bu noktada, bahsede geldiğimiz sosyal güçleri derinlemesine analiz etmeyeceğim. Uyandırılan güçler ile son ürünlerin berbat sıradanlığı arasındaki, örneğin Andre Breton’un iddialarıyla ortaya çıkan sonuçlar arasındaki kontrastı göstermek yeterlidir. En derin insani tutkuları olanlar, pek çok farklı nedenden kaynaklanıyor. Bizi burada tek ilgilendiren, bu manevi hareketlerin tümüyle teknik dünyayla sınırlı olduğu gerçeğidir. Burada, ikinci bölümde derinlemesine tarif edilen olgunun, tekniğin bugünkü toplumun bütünlüğünü kuşattığı olgusunun bir başka örneği sözkonusudur. Şişedeki bir sinek gibi yakalanmıştır insan. Kültür, özgürlük ve yaratıcı çabaya yönelik girişimler, tekniğin dosya dolabında başlıklardan başka bir şeye dönüşmemiştir.
Modern toplum bir kitle toplumuna doğru seyrediyor, fakat insanoğlu bu yeni biçime hâlâ tamamen adapte olmuş değil. İnsani tekniklerin amacı insanı savunmaktır. İlk savunma hattı da yaşabilecek durumda olmasıdır. Eğer bu teknikleri onu 20. yüzyıl bireyselciliğinde (ki bu da ideal bir durum değildir) güçlendirirse, bir yanda toplumun maddi yapıları, toplumsal kurumlar ve üretim güçleri, öbür yandan da insanın kişisel eğilimleri arasındaki çatışmayı artırırlar sadece. Tekniğin insanın bireyselliğini gerçekten savunabileceğini öngörür bu. Ancak böyle bir aksama teknik açıdan imkansızdır, çünkü insan için desteklenemez düzensizlikler gerektirecektir. Bu nedenle, insani teknikler, insanı kitleye adapte ettirmelidir. Bu teknikler, ayrıca, kendilerine bağımlı oldukları diğer maddi tekniklerle uyuşmamaya devam eder. İnsanı kitle insanı yapmaya, o zamana dek normal insanlık tipi sayılan şeye bir son vermeye katkıda bulunmalıdır. Ortaya çıkacak tip ve kaybolacak tip, gelecekteki bir çalışmanın konusu olacaktır. Şimdilik insani tekniklerimizin kitle insanını yaratacak somut eğilimlerini yerleştirmek yeterlidir.
Maddi teknikler genellikle, büyük ölçüde gayri ihtiyari bir süreçle kolektif bir biçim doğurur. Fakat kimi zaman gönüllüdür. Teknik verilerle mutabık olan teknisyen bir kolektiviteyi daha yüksek bir biçim olarak değerlendirebilir. Örneğin, psikolojik kolektivizasyon alanında hem gayri ihtiyari hem de gönüllü eylem gözlemlenir. Bu gayri ihtiyari ve bir anlama otomatik adaptasyonu ortaya çıkaran araçları göstermiştim -mesela eğlence konusunu ele alırken. Gayri ihtiyari psikolojik kolektivizasyonun bir başka çarpıcı örneğine daha değineceğim. O da reklamcılıktır. Reklamın temel amacı, belirli bir yaşam biçiminin oluşturulmasıdır. Burada bireyi rasyonel olarak ikna etmek, ona belli bir yaşam anlayışını yerleştirmekten çok daha az önemlidir. Reklamcı tarafından satışa sunulan nesne, doğal olarak, bu yaşam biçiminin gerçekleşmesi için vazgeçilmez niteliktedir. Artık, reklamı yapılan nesnelerin hepsi aynı teknik gelişmenin sonucudur ve kültürel açıdan hepsi özdeş türdendir. Bu yüzden, bu nesnelerin vazgeçilmez olduğunu kanıtlamaya çalışan reklamlar, aynı dünya, gelişme ve insan -kısaca hayat- anlayışına gönderme yapar. Bir kere daha, tüm yerel ve tesadüfi farklılıklara tamamen kayıtız bir olguyla karşı karşıyayız. Gerçekten Amerikan, Sovyet ve Nazi reklamları ilham kaynaklarında birbirine benzer. Tüm yüzeysel doktrin farklılıklarına rağmen aynı hayat anlayışım ifade ederler. Sovyetler Birliği, teknik reklam sistemini açıkça uzunca bir dönem şiddetle reddetmenin ardından daha somaları vazgeçilmez buldu.
Etkili olması gereken yoğun bir psikolojik araştırmaya dayanan reklam, teknik yaşam biçimini “yutturabilir”. Verili bir malı alan herkes bu yaşam biçimine katılır. Reklamın zorlayıcı gücüne kapılmakla da gayri ihtiyari ve bilinçsiz olarak reklamın psikolojik çerçevesine girer. Reklamcılığın büyük amaçlarından biri de ihtiyaç yaratmaktır. Fakat bu, ancak bu araçların insanın kabul ettiği hayat idealine denk düşmesiyle mümkün olur. Reklamın sunduğu yaşam biçimi, insanın belirli kolay ve basit eğilimlerine işaret etmesi ve hayatı biçimlendirip bilgilendirecek hiçbir manevi değerin olmadığı bir hayatı göstermesi açısından çok daha zorlayıcı hale gelir. İnsanlar reklamın yarattığı ihtiyaçlara tepki verdiğinde, reklamın hayat idealine uyuyorlar. Bu durum, örneğin hijyen ve kokteyllerin hızla gelişimini açıklıyor. Reklamın icadından önce hiç kimse sırf temizlik uğruna temiz olma ihtiyacını hissetmiyordu. Reklamda kullanılan modellerin (örneğin İnek Elsie’nin) ideal bir tipi temsil ettikleri ve ideallikleri ölçüsünde ikna edici oldukları açıktır. Bunun gibi reklamların dayandığı insani eğilimler, son derece basit olabilir, ama yine de büyük ölçüde modern hayatımızın seviyesini temsil eder. Reklam, hep istediğimiz ideali bize sunar -o ideal kesinlikle kahramanca bir yaşam biçimi değildir.
Reklam, psikolojik kolektivizasyon yaratma görevini, bireyi teknik dünyasıyla tanıştırmak amacıyla belli insani eğilimleri harekete geçirmek suretiyle yapar. Reklam, bu eğilimleri ideale, mutlak sınıra da taşır. Diğer tüm insani eğilimleri önemsemeyerek başarır bunu. Sözgelimi herkese kendi beden sağlığıyla ilgilidir; ama ona süpermeni bir gösterin, süpermen olmak onun hedefi olur. Buna ilaveten, reklam, o zamana dek bıktırıcı bir şekilde gerçekleştirilmeme eğilimi taşıyan maddi arzuları gerçekleştirme araçlarını da sunar insana. Bu üç yolla, psikolojik kolektivizm vücuda getirilir. Reklam herkesi, en azından ezici çoğunluğu etkilemelidir. Hedefi, kitleleri satın almaya ikna etmektir. Bu nedenle reklamı genel psikolojik yasalara dayandırmak gerekir. Bu yasalar da daha sonra reklam tarafından tek yanlı olarak geliştirilmelidir. Kaçınılmaz sonuç, kitle insanının yaratılmasıdır. En değişken ürünlerinin reklamları yoğun olduğu için yeni bir insan tipi -kesin ve genel- kendini gösterir. İnsanların açıkça reklamın idealiyle özdeşleşme eğilimi taşıdığı Amerika’yı incelemek suretiyle bu yeni insan tipi hakkında genel bir izlenime sahip olabiliriz. Amerika’da reklam genel bir popüler kabul görmüştür; Amerikan yaşam biçimi de reklam tarafından biçimlendirilir.
Kitle insanının yaratılmasına yol açan gayri ihtiyari psikolojik faaliyetin yanı sıra aynı hedefe varmada kullanılabilecek belirli bilinçli araçlar da vardır. Bu bağlamdaki bilinçli nitelemesini yanlış anlamamalıyız. Tercih derecesi çok küçüktür. Süreç etkin biçimde maddi teknikler ile onların ortaya çıkardığı inançlarca belirlenir. Bununla birlikte, bilinçli yapılan bu eylem psikolojik kolektivizasyona yönelik olup, reklam tekniklerinin aksine doğrudan bir etki uygular. İkili bir temeli ve ikili bir yönelişi vardır ve bir sonraki bölümde tartışacağım grup entegrasyonu ve bütünlüğü kavramlarına odaklanır.
Şu ana kadar insani teknikleri tartışırken insanın mutluluğunu veya hiç değilse dengesini gözeterek ancak onun adaptasyon ihtiyacını ele aldık. Burada da bir rol oynuyor bu. Örneğin, toplumumuzda bireyin sükuneti ancak bilinçli bir sürü halinde yaşayabileceği gösterilebilir. Bu durum, sadece “birlikten kuvvet doğar” ve “kişinin kendi kaderini kitle içinde unutması” meselesini içermekle kalmaz, aynı zamanda, toplumsal tehlikelere yeterli çözümleri uygulamadaki açık ihtiyacın kabulünü de içerir. Bizim kültürümüzde grubuna uyum gösteremeyen kişi yeterince direnç gösteremez. Örneğin, Lewin’in anti-Semitizmle ilgili çalışmaları, kolektif psikolojileriyle Siyonist grupların baskılara, bireyci bir zihniyeti korumuş örgütlenmemiş Yahudilerden daha iyi katlanabildiklerini gösteriyor.
Kişiye hayatta kalma ve hatta mutlu olma şansı veren bu tür bir bilinçli psikolojik adaptasyonun yararlı etkiler doğuracağı yadsınamaz. Çok fazla kişisel sorumluluk kaybetmesine rağmen, birey, karşılığında, grubun öteki üyeleriyle ilişkilerinde bir işbirliği ruhu ve belli bir özsaygı kazanır. Bunlar belirgin biçimde kolektivist erdemlerdir, ama ihmal edilemezler. Kitle insanının kolektivitesinde kişiye belli bir insan onuru sağlarlar. İnsani tekniklerin “hümanistik” eğilimleri üzerinde ısrar etmeme ve insanın mutlu olmak üzere adapte edilmesi gerektiği önermesiyle başlayarak bu tekniklerin gerekliliğini ve diğer tüm tekniklerle karşılıklı etkileşimlerini göstermeye çalışmama rağmen benim tavrım kararlı biçimde iyimser olmuştur. Teknik uygulamaların ve teknisyenlerin niyetlerinin insanın iyiliğine duyulan bir kaygıya bağlı kılındığını varsaydım. İnsani tekniklerin arka planını araştırdığımda da en lehte konumdan, yani bütüncül hümanizmin (ki insani tekniklerin temeli olduğu iddia edilir) konumundan yola çıkarak ilerledim.
Ancak daha zorlayıcı gerçekler var. Psikolojik kolektivizasyona doğru eğilimin amacı insanın refahı değildir. O da insanı kullanmak için tasarlanmıştır. Bugünün dünyasında psikolojik kolektivizasyon, teknik eylemin mutlaka aranılan şartıdır. Munson diyor ki : “Askerlerin moralini yükseltmekle onların verimliliklerini artırmaya, mecburi itaatin yerine hevesli öz disiplini geçirmeye, iradelerini ve dikkatlerini harekete geçirmeye çalışıyoruz. Kısacası, başarının peşindeyiz”. Munson burada bize bu çeşit psikolojik eylemin ana tanımını sunuyor: İnsan, sınırlamayla değil de rızayla hareket ettiği zaman verimlilik artar. O halde mesele, kendi serbest iradesiyle vermeyeceği için bireyin derinliği psikolojisi yoluyla yapay olarak elde etmelidir. Fakat rıza gösterme kararı kendiliğinden bir görünüm almalıdır. “İyi niyetten” bahseden tüm laflara rağmen insana birlikte yaşayacağı bir ideal veya inanç kazandırmaktan bahseden herkes, tekniğin yükselişine katkıda bulunuyor. “İdeal”, amacı insanın teknik kültür çerçevesinde yaratılan, desteklenemez bir durumu desteklemesini sağlamak olan bir teknik araç vasıtasıyla ideal olmaktadır. Bu tavır, hümanistik davranışın antitezi değildir. İkisi iç içe geçmiştir, ayırmaya çalışmak tamamen yapay bir çabadır.
Teknik ortamdaki insan faaliyeti bu ortama karşılık gelmeli ve kolektif olmalıdır. Belirlenmiş refleks düzenine ait olmalıdır. Tam insani disiplin teknik gerekliliğe cevap vermelidir. Teknik ortam da tüm insanları ilgilendirir; bir avuç insanı değil, toplumun bütünü böyle şekillenecektir. Refleks kolektif bir refleks olmalıdır. Munson’un dediği gibi, “Barış zamanında moral yükseltme, birlikler arasında, onları savaş zamanının her psikolojik heyecanına açık yapan o zihinsel alma eğilimini yaratma amacını taşır”. Ve bu “alma eğilimi”, teknik kültürdeki öteki her insani gruba, özellikle de işçi kitlelerine aşılanmalıdır.
Psikolojik şekillendirme kolektiviteyi öngörür, çünkü insan kitleleri telkinlere bireylerden daha açıktır. Telkin de, gördüğümüz gibi, psikolojik alandaki en önemli silahlardan biridir. Tekniğin empoze ettiği manevi kategorilerden kaynaklanır ve ancak kitleler tek bir kafa yapısına sahipse ve karşıt akımların biçimlenmesine izin verilmezse mümkündür. Psikolojik verimliliğin koşulları, önce grup entegrasyonu, sonra da grup ittifakıdır. (Daha büyük bir ölçekte belirli bir çeşitliliğin olmayacağı anlamına gelmiyor bu). Yerine getirilecek kesin bir işlevi olan belirli bir gruptan -örneğin bir siyasi partiden, ordudan ve sanayi tesisinden- bahsediyorum. Psikolojik yöntemlerin amacı, anormal bireyleri ve parçalanma eğilimlerini nötralize etmek ya da elemektir. Eşzamanlı olarak, kolektivizasyon eğilimi, muhtemel bir ihtilaf virüsüne karşı çevreye “bağışıklık kazandırmak” için güçlendirilir. Maddi tekniklerle yakın işbirliği içindeki psikolojik teknikler nihayet bütünlüğü oluşturmada başarılı olduklarında, mümkün olan tüm çeşitlilik ortadan kalkmış ve insan ırkı, bir tam ve inasyonel dayanışma blokuna dönüşmüş olacaktır.
Kaçış her zaman mümkündür. Gerçekten kendiliğinden seçilen bir çözümdür kaçış (üstelik kişinin teknik tarafından kuşatılışının bir başka boyutunu daha temsil etmektedir). Eğer gerçekten bir kurtuluş olamıyorsa birey yanılsamaya ve bilinçsizliğe kaçar. Modern insan (teorisyenlerden bahsetmiyorum) teknik dünyadan korkusunu bastırır ve kendisini eylemle veya daha iyisi eylem yanılsamasıyla mest eder. Zamanımızın en hakiki insanlarından biri olan Georges Navel teknik bir dünyada bile gerçek özgürlüğün mümkün oluşunun yaşayan bir tanığıdır. Ancak Navel, gayret göstermede, çilecilikte ve uzlaşmayı reddetmekte bu özgürlük için korkunç bir bedel ödemek zorunda kaldı. Ve dünyanın tatsızlığına çare bulmanın bir aracı olarak “siyasal katılımı” tavsiye etmesinin de gösterdiği gibi, Navel bile eylem yanılsamasından tamamen azade değildir.
Faaliyet programı, toplantıları ve üyeliğiyle parti siyasetiyle uğraşan kişi, denge bozukluğu sorunlarının çözümünü burada pekala bulabilir. Gerçekten, parti ne kadar çok şey isterse, çözüm de o derece etkili olur. Çok zaman önce komünizm, demokrasilerin faaliyetini hoşgörülemez bir aldatmaca ve “gerçek dışılığa kaçış” olarak tanıyordu. Onlar için demokratik politik “eylem” tümüyle faydasızdır. Marks’ın doğru olduğuna inandığım demokrasi analizinin ayrıntılarına girmeyeceğim. Ancak Marks’ın demokratik siyasal eyleme dair söylediği herşey, komünist siyaset için de geçerli geliyor bana. Hangi renkten olursa olsun kendini siyasal faaliyetin içine atan kişi, bir şey başarmakta olduğu izlenimini memnuniyetle edinmekte, haklılık ve tatmin hissetmektedir. Fakat acı gerçek şu ki, gerçek sorunu kesin bir şekilde bypass etmekte, bastırmaktadır. Doğal ve kolay anlaşılabilir olan bu tür telafi etme, yine de sadece insani çözülme ve yeni bir yabancılaşmayla sonuçlanır. Siyasal faaliyetin detaylı bir incelemesi, bizi bir kez daha aynı noktaya götürür. Siyasal faaliyet insanın teknik ortamda varolmasını sağlar. Yine de gerilemedir bu ve bilinçsizliğe genel geçişin bir sonucudur. Ancak çalışma için doğrudur bu; aslında insan hayatının tüm unsurları için geçerlidir. İnsanların hepsi, teknik tarafından kuşatıldıkları ve bastırıldıkları ölçüde, bilincin alt eşiğine geçme eğilimi taşır. Bilinçdışı, bu yüzden, insan hayatının seyrinde çok daha önemli bir rol oynama eğilimindedir.
Her teknik, her şeyden önce her insani teknik, bilinçdışına temel düzeyde hitap eder. Aynı zamanda, bilinçdışının eylem alanı belirttiğim baskılar sayesinde genişletilir. Psikanalistlerin “büyük rüyalar” dediği şeylerde teknik unsurların görülmeye başlaması hayli önemlidir. Belirli tipik rüyaların geleneksel figürleri -en uzak insani dönemlere kadar giden figürler- teknik araçlarca gösterilmeye başlıyor. Bastide, belli Kızılderili kabilelerinin rüyalarında otomobilin görülmesini kaydediyor. Burada önemli nokta, teknik bir icadın geleneksel sembollerin yerini almasıdır. Bir otomobilin bozulması, seksüel düzensizliğin sembolü gibi görünüyor. Bilinçdışının bu mekanik tesiri, insani olan hiç bir şeyin tekniğin etkisinden muaf olmadığını gösteriyor.
Sanatta teknik etkiye işaret edilmiştir. Gerçekten, bilinçdışını tamı tamına bilinçdışının makine tarafından etkilendiği kadar ifade eder. Sanatçı, insan ile toplumun dalgalanmalarını kaydeden bir sismograftır aslında. Kübistler ve soyut sanat ekolleri (şiirde, dadaizmde, düşçülükte olduğu gibi) bu derin gerçekliğin boyutlarıdırlar. Çok farklı biçimlerle Chririco, Leger ve Marcel Duchamp, bazen bilinçli bazen bilinçsizce makine ile insanın izdivacını gösteriyorlar bize. Ne kadar rasyonelseler de, mekanik dünyanın tuhaflığını ve bir çılgınlık estetiği olmadığı müddetçe teknik harekete dayalı bir estetiğin imkansızlığını da gösteriyorlar. Modern sanat ve şiirin büyük bir kısmı bilinçsiz olarak bizi çılgınlık istikametine sürüklüyor. Modern insan için başka yol yoktur gerçekten. Makine sadece çılgınlığa erişemez. Diğer her “sanat” biçimi tekniğe indirgenebilir. Sovyetlerin faydacı sanatını hatırlayın. Zamanımızın sanatçıları tek alternatifi çılgınlık ve teknik olan insanlar için gerçek bir estetiğin imkansız olduğu gerçeğinin en etkileyici tanıklarıdır. Geçmiş medeniyetlerin nadiren gördüğü sanatsal yeniliğin güçlerinin varlığına rağmen böyledir bu.
Modern sanat, daha eski biçim estetiği karşısında hareket estetiğiyle ilgili olduğu sürece, sürenin grafik temsile entegrasyonuyla Miro, Picasso ve Klee’nin “eşzamanlılığıyla” ilgilendiği müddetçe, gelişmeye muktedir bir sanat dünyası hâlâ mümkündü. Fakat şimdinin sanatçısı hâlâ makinenin dürtüsüne hükmedebilir ve temsil edebilir olmasına rağmen, ancak özünden koparılmış bir insana yeri olan bir dünyada tamamen işgal edilmiştir, güçsüzdür. İnsanları tekniğin pençesinden kurtarmak, belli yaşama imkanlarını insana geri vermek isteyenlerce yürütülen onurlu mücadeleye gereken saygıyı göstermeliyiz. Onların çalışma ve boş zaman üzerine araştırmalarını eleştirdiysem, amaçlarına itiraz ettiğim, yanılsamalarına, idealizmlerine güvenmediğim için eleştirdim.
Tekniğin bilinçdışına nüfuz edişini dikkate alırsak, tersini de yani onu güçlendirmek ve daha eksiksiz yapmak için bu nüfuz edişin diğer tekniklerce kullanılmasını da ele almalıyız. Propagandanın bilinçaltının teknik araçlarla manipülasyonuna dayandığını belirttim. Hedefi güvensizlik hissine dayalı bir “nörotik kompleksin” kurulması olan hipermodern polis yöntemleri de öyle. Teknik dünyamız bu duyguları kendiliğinden yaratmakla kalmaz, teknik nedenlerle ve insan üzerindeki eylemleriyle o teknik dünyanın yapılarını güçlendiren teknik araçlarla bunları önceden tasarlayarak bu yöntemleri geliştirir. Kayda değer bir ifadede Robert Ley, “Hâlâ özel bir birey olarak kalabilen tek kişi uykudaki kişidir” diyor. Bu sözler, münhasıran Nazi rejimi için söylenmiş sayılabilir. Ama onunla sınırlı değildir. Tüm insanların acımasızca teknikleşmiş dünyaya entegrasyonuyla ilgilidir. Bununla birlikte, Ley’in vecizesi, tekniğin rüyalara bile işlediğini gördüğümüz için tamamen kesin de değildir. Bu olgu, her bireyin düşünce ve duygularının yakasına yapışan “süper ego” bağlamında Freudiyen bir yorumlamaya da tabi tutulmuştur. Kolektif zorunluluk ile kitlesel asimilasyondan oluşan bu süper ego kavramı, “kitle insanı” etrafında odaklanan bir dizi gözleme götürür bizi.
Çok önemli, bir anlamda sonuncusunun tersi olan ikinci bir unsur, tekniğin ortaya çıkardığı insani çözülmedir. İnsani tekniklerimizin amacı, görünüşte, insanoğlunun kaybolan bütünlüğünü yeniden sağlamaktır. Ancak sağlanan bütünlük, ideal İnsanın soyut bütünlüğüdür. Oysa, tekniklerin somut uygulaması insanı parçalara ayırır. Modern çalışma yöntemlerinin bir özelliği olarak, insan aklı ile eylemin ayrılmalarını ele aldık. Aynı eğilim, “vardiya” çalışmasında da görülmekte. Modern çalışmada insanın hiçbir şey başarmadığı kuşkusuz anlaşılıyor. En iyi halde, çalışma gününün “ölü zamanında” tarafsız bir işlev görüyor. Sekiz saatlik boş vakitte kendi kişiliğini yaşamalıdır, o da yaşarsa!
Bu eğilim, hoşnut işçiler biçiminde “iyi sonuçlar” verir. Fakat bir başka anlamda, son derece tehlikelidir. İşçinin kendi kişiliğini işe katmasına imkan vererek sanayi işini ilginç kılmak imkansızdır. Öyle tümüyle bilinçsizleştirilmeli, mekanize edilmeli ki kendisini öne sürmenin rüyasını bile görmemeli. Teknik mesele, hareketlerini, hiç kişisel niteliği kalmayacak şekilde otomatikleştirmektir. Genelde, “İşçi, mesleğinin görevleriyle sürekli meşgul olmaktan kurtarılmalıdır” diyoruz. Ancak, bedeni belli mekanik faaliyetler yaparken işçinin işiyle alakasız şeyleri düşünmesi hayal etmesi iyi bir şeydir demek, teknik toplumumuzun genellikle ortaya çıkardığı ve muhtemelen en büyük insani felaket olan akıl ile eylem arasındaki psikolojik ayrılığı onaylamaktır. Bu şekilde, her şey söylendikten sonra, bilinçten daha yüce olan ideal durumun, rüya görülen bir uyku hali olduğunu kabul etmiş oluyoruz.
Çalışmanın “tarafsız” olduğu tezini kabullenmek, kırılmayı kabullenmektir. Gerçekten, kişi, kendisine büyük zarar vermeden işinden “yok” olamaz. İş, hayatın bir ifadesidir. Bireyin kişiliğini boş vaktinin gidişatında ifade ettiğini, kendisini burada geliştirdiğini öne sürmek (insanın boş vaktinden neler beklenebileceğini görmüş bulunuyoruz), insan kişiliğinin yansısının bastırılmasını kabul etmektir. Tarih, insanın işte geliştiğini, kişiliğini tasdik ettiğini gösteriyor. Spora ve kumara aşırı değer atfedenler temelsizdir. Eğlencenin toplumun burjuva kesimlerine ne yaptığına bir bakmak yeter.
Modern sanayi toplumu organizasyonunun insanları “mutlu” yapması mümkündür. Zihinsel faaliyetin fiziksel eylemden ayrılması muhtemelen yorgunlukta azalmayla sonuçlanır, çünkü artık katılmaya ve karar almaya gerek yoktur artık. Yine de bu durumu onaylamak veya norm olarak yerleştirmek arzu edilir değildir. Böyle yapmak, kaçınılmaz biçimde insan kişiliğini zayıflatmaktır. İnsan kişiliğini zayıflatmadan parçalamak imkansızdır. Belirli bir dengesizlikten bu araçlarla kaçınılabilir. Fakat yaratıcı gücün kaybının feci psikolojik sonuçları vardır. İnsan artık işinden sorumlu olmayınca ve işinde önemli bir yeri olmayınca, moral olarak büyük bir öfke duyar. Teknik toplumun teknik organizasyonu, saldırganlığa ve hayal kırıklığına doğru belirli eğilimlerin (Freudiyen olmayan anlamda) önünü alabilir. Ancak işin yokedilmesi ve eğlenceyle telafi edilmesi, insan altı bir düzleme göndermek suretiyle çatışmaları çözer.
Pek çok modern insanın boş vakitlerinde dinlenme umudunu anlamak zor. Bu umut yaygındır yine de. Örneğin, boş zamanlarında işçinin kişisel bir hayat sürebileceğini, toplumun üzerine yüklediği kısıtlamalardan kaçabileceğini, ruhi dengesini yeniden kazanabileceğini savunan Hıristiyan işverenlerin kalkış noktasıdır bu anlayış. Bireyin belli imkanlara ve öz-gelişime sahip olabilmesi için çalışma saatlerinin mümkün olduğunca azaltılmasını savunan sosyalistlerin tavrı budur. Friedmann’ın belirttiği gibi, iş teknisyenlerinin de tavrı budur. Leon Walther’in kimi denemelerine ilişkin yorum yaparken şöyle diyor Friedmann: “Çalışmanın sınırlı sürelerle olacağı, sanayi işlemlerinin otomatikleştiği, dikkat gerektirmeyen parça başı işlerin de müzik ve konuşmalarla sevimlileştirildiği bir toplum geleceği tasavvur etmeliyiz… Kısaca, kültürün tümüyle boş zamanla özdeşleşeceği bir toplum. Gideren potansiyellerle dolu, giderek aktif bir boş zamanda, hümanistik tecrübenin gerekçesi bulunacaktır”.
Friedmann burada sanayi işini pozitifleştirmenin imkansızlığını öne sürüyor. Ancak, Friedmann’in insanoğlunun kişiliğini sadece boş zamanın iyileştirilmesinde geliştirebileceği önermesiyle hemfikir olacak olsak, çalışmanın kişiliği, memnuniyeti veya mutluluğu gerçekleştirmenin bir unsur oluşunu reddetmiş oluruz. Yeterince kötü bir şeydir bu. Ama umudumuzu boş zamana bağlamanın gerçekten idealizmde sığınak bulduğunu düşününce durum daha bir ciddileşiyor. Eğer boş zaman gerçek bir boşluk, çevrenin güçlerinden bir kopuş ve kişiliğin gelişmesi için kendiliğinden kullanılıyor olmuş olsaydı boş zamanın değeri tezi geçerli olabilirdi. Oysa bu koşulların hiçbiri doğru değildir.
Her şeyden önce, toplumla bir kopuşu temsil eden bir boşluk olmak yerine boş zaman, teknik telafi ve entegrasyon mekanizmalarıyla doludur. Boş bir varlık değildir. İçinde kararların olgunlaşabileceği bir insani boşluk türü değildir. Boş vakit mekanize bir vakittir ve insanın sıradan işindekilerden farklı olsa da işgal edici, titizlik isteyen, insanı işinden daha fazla serbest bırakmayan teknikler tarafından kullanılır. İkinci koşula gelince, kendi başına bırakılan bireyin kendini kişiliğinin gelişimine veya manevi ve kültürel hayata adaması hiç sözkonusu değildir. Sürekli bu idealizme kapılıyoruz. Oysa modern insanın kendisi boş zamanlarına teknik bir biçim vermeye çalışır ve insani yaratıcılık alanına girmeye karşı isyan eder. Gençliğinden beri ve mesleki faaliyetinde gevşemeden “adapte olmuştur”. Eğer kişinin kendi serbest vaktini akıllıca düzene koyması gerekiyorsa, eğer bu zamanı nasıl “insan” olunacağını öğrenmekle geçirmeye mecbursa, tatillerin ve boş zamanların değeri nedir ki? Bu yeni propaganda çerçevesinin neresinde kişilik oluşumunun, tercihin, kişisel tecrübenin ve yaratıcı faaliyete kendiliğinden katılmanın önemli aşkın unsurlarına yer vardır? Boş vaktin kolektif, eğitici kullanımında ne veya kim ona rehber olacaktır? İşveren mi? İdare mi? İşçi sendikaları mı? Bu soruyu sormak bile saçmalığın kabulüdür. Ya insanın boş zamanının kendi işini yargılamasına imkan verilirse? “Gelişmiş”, dahası “gerçek kişi” olurken aptal mekanize işine kazan kaldırırsa ne olur? Ya da dört saatlik mecburi hizmetini hoş görülemez bir alçalma olarak görürse? Tasavvur edilemeyecek bir şeydir bu.
İnsan kişiliğinin eğitiminin teknik medeniyetin postülalarına uymaktan başka çaresi olmadığı sonucuna varıyoruz. İnsanın boş zamanı bu kültürün diğer unsurlarını güçlendirmeli ki zayıf ayarlanmış yetiştirme riski olmasın. Eğlence tekniklerinin aldığı yön budur. Boş zamanın insanın yaşamasını sağlayacağı riskini almak, tarif edegeldiğim çözülmeyi onaylamak, insanı hayatın bir kısmından temelli koparmaktır. Tarihsel olarak, kendilerini boş zamanlarında gerçekleştirmek hep mümkün olmuştur. Kişi, gerek işte gerekse boş zamanda kendi ifadesini bulmuştur. İkisi karşılıklı bir ilişki içinde bulunur ve insanın iki törensel boyutunu ifade eder. Boş zamanın gerek işin gerekse boş zamanın işlevlerinin yerini almasını ya da tüm hayatı üstlenmesini beklemek idealistçedir. Asgari bir şart, otomatik işin çok sınırlı bir süreyle, belki günde üç veya dört saat olması olabilir. Ama çalışma saatlerinde böyle bir indirim hâlâ çok uzaklarda. Bunun iki üç kuşak içerisinde gerçekleşeceğinden emin olabilsek bile, insanoğlunun kendiliğinden yaratıcılık gücü o zamana dek onarılmaz bir tahribata uğrayabilecek derecede dönüşüme uğramayacak mıdır? Buna olumsuz cevap vermek son derece idealistçe olur. Ondört saat süreyle teknikten ve mecburiyetten arınmış bir boş zamanı olan kişinin kendiliğinden kişiliğini ifade eden işler üreteceğine inanmak da katmerli idealizmdi!”. Bahçe işleri veya evde ufak tefek şeylerle uğraşmak gibi hobileri olan insanlar vardır. Ancak bu insanların hiç birşey yapmayanlara oranı nedir? Acı gerçek şu ki, insanın kişiliği mekanizasyon yoluyla neredeyse tamamen çözülmüştür. Tüm bunlar bir kere daha, umutları bir tek sektöre bağlamanın ne kadar yanıltıcı olduğunu gösteriyor. Ciddi tahliller bu umutları boşa çıkarıyor. Modern işgücünün doğasını anlamış olan iş organizatörlerinin boş zamanın doğasını anlayamadıkları sonucuna varmalıyız. Eğer boş zamanın başka türlü olup olamayacağı sorulursa, cevap olabileceği şeklindedir. Aynı şekilde çalışma koşulları da. Devlet ve insan doğası da. Ancak tüm bu koşullara girersek, cennet de dünyada bir yer bulabilir.
İnsanın tekniklerce uzun kuşatılmışlığı burada biter. Yönlendiren, uygulayan veya yeni istikametlere sokan herhangi bir insan veya grubun bir komplo veya planının sonucu değildir bu. Teknik olgusu gayri şahsidir; istikametinde ilerlerken de insana yönelik olduğunu gördük. Tercih ettiği yerleri araştırırken de insanın kendisini buluyoruz. Bu insan, aynadaki insan değildir. Kapı komşumuz veya sokaktaki insan da değildir. Kendi temposunda ilerleyen teknik, onları yeniden oluşturabilmek için nesnelerini tahlil eder. İnsanın durumunda, onu tahlil etmiştir ve şimdiye kadar bilinmeyen bir varlıkta senteze ulaştırmıştır.
Teknik, sokakta gördüğümüz insan üzerinde hiç çalışmaz. Nazizmin büyük skandalı, kendi tekniklerini Otto Schultz’a (mesleğini icra etmiş ve hayatını yüzlerce komşusu önünde yaşamıştı) uygulamaktaki yakışıksızlığıydı. Ailesinin feryatları eşliğinde zorla sürüklenerek anestezi olmadan ameliyat edildi. Struthof’un doktorları, kinizmleri ve kabalıkları nedeniyle utanılacak durumdaydı. İnsan duygularını bu denli küçümsemek, Nazilerin çarpıcı bir gafıydı. Biz daha iyisini yapıyoruz. Ağrısız ameliyat yapıyoruz. İnsan cenininin gelişim süreçlerini göstermek için ardı ardına ameliyatlar yapsak bile, bu işlemler “gönüllüler” üzerinde yapılır, hiç kimse de pek şikayet etmez. Tekniklerimizin hiçbiri canlılara uygulandığı iddiasında değildir.
Her şeyden önce bilimsel olduğu içindir ki teknik büyük uzmanlaşma yasasına uyar. Ancak uzmanlaştığı zaman etkili olabilir. İnsan örneğinde etkili olmanın çifte anlamı vardır. Tekniğin protesto rüzgarları estirmeden uygulanabilmesi demektir. Ve de, bu uzmanlaşmanın bilimsel boyutunu (ki en önemlisidir) ihmal etmemesi gerektiği anlamına gelir. Teknikler, görece sınırlı sayıdaki olayda uygulanmak üzere tasarlanırlar. Sonuçta da genel uygulama öngörülemez. Her insani tekniğin sınırlı bir hareket alanı vardır; hiçbiri insanın tamamını kapsamaz. Gördüğümüz gibi, psikolojik teknikler, eğitim teknikleri ve daha pek çokları vardır. Bunlardan her biri tek ama bir tek ihtiyaca cevap verir. Bunlardan biri uygulanırsa, bireyin şu veya bu özel alanına gerçekten tecavüz eder, ama en büyük kısım özel kalmaya devam eder. Bu nedenle protesto etmek için hiç açık sebep yoktur. Bu görece gayri şahsi teknik işlem, en rahatsız edici, dramatik ve ezici tekniklerin birdenbire insanın üzerine çöktüğü bir toplama kampları dünyasına insanı acımasızca atan işlemden çok çok farklıdır.
Nazizmin bir başka hatası, tekniklerini, terör (dehşet) uyandıracak şeytani bir maskeye büründürmesiydi. Terörün kullanımı da bir teknik olduğu için Naziler, bunu, diğer tüm tekniklerinin değişmez partneri yaptılar, dünyanın geri kalanını lüzumsuz aşırılıklarla sarstılar. Biz daha iyisini yapıyoruz. Tekniği, cerrahın aseptik maskesiyle örtüyoruz. Duygularını açığa vurmamak, eskisinin olduğu gibi, yeni tanrının da bir özelliğidir. Tek bir teknik ile onun sınırlı bir alana gözetimli uygulaması, ayrışmanın başlangıç noktasıdır. Hiçbir teknisyen, insanları kolektif veya bireysel olarak tekniğe teslim ettiğini söylemez. İnsan cenini üzerinde deneyler yapan biyo-genetik uzmanı veya izleyicisini mümkün olduğunca fazla etkilemeye çalışan bir film yönetmeni, insanı etkilediği iddiasında değildir. Birey bir dizi bağımsız parçaya bölünür. İki tekniğin aynı boyutlara veya derinliğe sahip olması sözkonusu değildir. Ne de herhangi bir teknikler kombinasyonu (örneğin propaganda ile mesleki rehberlik) insanın herhangi bir parçasına karşılık gelir. Sonuç, her tekniğin kendi masumiyetini öne sürebilmesidir. Öyleyse, insan tekine nerede ve kimin tarafından saldırılmaktadır? Hiçbir yerde, hiç kimse tarafından. Tekniğin ve teknisyenin cevabı budur. Nasıl olup da yeni teknik okulun uygulanması yoluyla insana saldırıldığının iddia edildiğini öfkeyle soruyorlar. Onlara göre, suçlamanın kendisi bile, anlayış yokluğunu ve art niyetli değilse bile yanlış önyargıların varlığını gösteriyor. Aslında, ayrı olarak alman her teknisyen, insanlığa karşı saldırgan planlarla ilgisi olmadığını öne sürebilir. Annenin rızasıyla cenin üzerinde çalışan bir biyolog, annenin hayatına veya onuruna tecavüz etmekle suçlanamaz. Sonuçta, hiçbir teknisyen tekniğini insanın tamamına uygulamadığı için, sorumluluktan sıyrılabilir, insanın dokunulmadan kaldığını ilan edebilir. Teknisyenin işlemlerine dair daha geniş bir bakış, sonuçta tamamen şüphe giderici ve yüceltici bir tablo sunar. Yaşayan ufacık bir zerrecik üzerine çalışan her teknisyen (insan denemeyecek kadar küçük bir zerrecik), daha yüce bir varlık (İnsan) adına çalışmakta olduğunu öne sürebilir. Teknisyenler çok karmaşık varlıklar değillerdir. Gerçekte, onları giderek asimile eden teknikleri kadar basittirler. Tüm insanlar teknisyen olduklarında tüm ahlaki sorunların çözüleceğini düşünürken komünistler kuşkusuz haklıdır.
Dönemleri analiz etmek ve 20. yüzyılda etkin olan tüm mitosları keşfetmek eğer “aydınlarımızın” işlerinin önemli bir parçasıysa, mitosların derinlerde ve yaygın olduklarını bu görev gösterecektir. Eleştiri yeteneklerini teknisyenlerin mitoslarına çevirdiklerinde de çok da derinlemesine araştırma ihtiyacı hissetmeyecekler. Teknisyenin mitosu. İnsandan başka bir şey değildir -sen veya ben değil, soyut bir varlık. Teknisyen şöyle der: “İnsanın mutluluğu için mücadele ediyoruz. Mükemmel bir İnsan yaratmaya çabalıyoruz. Tabiatın güçlerini tam güvenle emrine koyuyoruz ki şimdinin sorunlarının üstesinden gelebilsin”. Diğer modern mitoslar -örneğin, “ilerleme” mitosu veya “proletarya” mitosu- teknisyen için kendi meşruiyetini bulduğu soyut varlık İnsan mitosundan ölçülemez derecede daha az gerçektir. Ayrıca bu mitos, aşamayacağı bir şemayı da temsil eder; zira küçük bir ideolojisi ve az bir felsefesi vardır. Derhal sonuç doğurduğu için gönül rahatlığıyla uyguladığı yöntemlerini anlar. Teknisyen sonuçlar bekler ama gerçek maksatlar değil, sadece sonuçlardır bunlar. Sonrada bilinmeyene dalış yapar, her şeyin açıklamasını bulur ve tüm muhtemel itirazlara cevap verir: İnsan mitosu. Teknisyen ya mitosa hiç inanmaz ya da sadece yüzeysel olarak inanır. Mitos onun için hazır ve rahat bir inanışı, tüm eleştirilere cevabı temsil eder. Bir meşrulaştırmadır ama pek de bilinçli bir meşrulaştırma değil. Teknisyen gerçekten kendisini meşrulaştırmalıdır? Hiçbir şekilde suçlu hissetmez. İyi niyeti, mükemmel sonuçları yadsımaması kadar açıktır. Hayır, teknisyenin meşrulaştırmaya hiç ihtiyacı yoktur. Bilincine en ufak bir kuşku girecek olsa, cevabı tereddütlü olduğu kadar açık olur: Kendisi için çalıştığım İnsan; İnsanlıktır, Türlerdir, Proletaryadır. Irktır, yaratık İnsandır, ebedi İnsandır, hatta Sensin. Komünist terimlerle ifade edilsin ya da liberal terimlerle ifade edilsin tüm teknik sistemler nihai analizde bu soyutlamaya geri döner. Tüm teknisyenler de öyle. Teknisyenler, her halükarda, sevdikleri soyutlamanın ne olduğu veya bu teknikle teknik arasındaki ilişkinin ne olduğunu kendilerine sormaya yetecek entelektüel meraka sahip değiller. Entelektüel merakın burada pek değeri de yok. Soyutlama (İnsan), Marksist anlamda bir yan tesirdir sadece. Teknik gelişmenin doğal bir ürünü.
O halde ajite olmak niye? Bir yanda, her biri ancak kısmi eylemler yapan, bu nedenle de insanın toplam varoluşuna hiçbir tehlike arzetmeyen çeşitli teknikler var. Diğer yanda ise bir mitos (“İnsan”) var. Bu mitos bir anlama onu tanrılaştırmakta ve tekniğin insana tabi olduğunu teyid etmektedir. Daha ne isteyebiliriz ki? Ancak bir önemli nokta teknisyenlerin dikkatinden kaçmıştır. O da teknik kesişme olgusudur. Monnerot, siyasal totaliterizmi, ulusal tarihlerin çokluğu ile siyasal sistemlerin çokluğunun kesişmesi olarak tanımlamıştır. Burada bizi ilgilendiren, tekniklerin değil sistemlerin veya teknikler kompleksinin çokluğunun insanla kesişmesidir. Sonuç operasyonel bir totaliterizmdir. İnsanın hiçbir parçası bu tekniklerden özgür ve bağımsız değildir artık. Bu kesişme sinema projektörlerinin kesişmesine benzemektedir. Her biri spesifik bir renge, yoğunluğa ve yöne sahiptir; ama her biri işlevini ancak diğerleriyle birlikte yerine getirebilir. Etki, bireysel projektörler bazında tahmin edilemez, ancak aydınlatılan nesne bazında tahmin edilebilir. İnsan tekniklerinde de durum böyledir. Çok sayıda teknik insanda kesişir, her bir teknisyen de gönül rahatlığıyla kendi tekniğinin nesnesinin bütünlüğüne dokunmadığını öne sürebilir. Fakat teknisyenin görüşünün önemi yoktur; mesele onun tekniğiyle ilgili olduğu için tüm tekniklerin kesişmesi önem taşır. Herhangi bir insani tekniği tek başına ele almakla, onun insani nesnesinin değişmeden kalıp kalmadığını belirlemek imkansızdır. Mesele, ancak insanı kriter olarak kullanmakla, ancak teknik sistemlerin bu keşimse noktasına bakmakla çözülebilir. Bu nedenledir ki, insana uygulanmış olan çeşitli teknik komplekslerin bir ön sıralamasını vermek durumunda kaldım.
Şimdi sırada iki ilave açıklama var. Birincisi, tekrar tekrar söylediğim gibi, teknik kesişme bir teknisyenin veya teknisyenler grubunun iradesiyle doğmamıştır. Hiçbir teknisyen, teknik orkestranın şefi değildir. Kesişme tamamen kendiliğinden bir olgudur, tekniğin gelişmesinde normal bir şemayı temsil eder. Teknisyenler mekanizmanın bilincinde değildirler, hatta kimi zaman onaylamazlar bile. Bazı aydınlar, kesişme gerçeğine ilişkin belli belirsiz bir bilince sahiptir ve genellikle iyimser olarak teknik hareketin tüm insana yönelik olduğunu kabul ederler. Kimi teknisyenler, bir dizi tekniği birleştirmek için gerçekten çalışıyor. Sibernetik ve psikosomatik tıp bunun güzel örnekleridir; aynı zamanda da teknik kesişme gerçeğini teyid ederler. 20. yüzyılın ortasında bu olgunun bilincine varmaya başlıyoruz.
Tam da teknik uzmanlaşma gerçeği nedeniyle, halihazırda varolan teknikleri kullanmak zordur. Oldukça uzmanlaşmış tekniliklerimiz, bulmacanın parçalarını birleştirebilmek için daha çok engel aşmalıdır. İlgili teknik işlemler bir arada pek uyum göstermiyor gibi. Ancak yeni bir organizasyon tekniğiyle farklı parçaları bir bütünde toplamak mümkün olabilecektir. Bununla birlikte, en sonunda bu başarıldığında insani teknikler çok hızlı gelişecektir. Kişiyi etkilemenin henüz gelişmemiş, tanınmamış potansiyelleri ortaya çıkacaktır. Şu an için bu imkanlar, henüz emekleme dönemlerindeki totaliter rejimlerin gölgesinde belli belirsiz seçilebilmektedir. Teknisyenlerimizin çeşitli teknikleri teorik olarak senteze tabi tutarken, sentetik bir birliğin fiilen varolduğu, insanın da bunun nesnesi olduğu unutulmamalıdır.
İkinci açıklamamız, vermeye yatkın olabileceğimiz belli hükümlerle ilgilidir. Tekniğin insana etkilerini tartışırken aceleci ve yüzeysel genellemelerden kaçınmalıyız. Fazla ajite olmamalı, insan doğasının parçalara ayrıldığını savunmamalıyız. Mistik bir kelime dağarcığı kullanmaktan sakınmalıyız. İnsanın ne olduğunu iyi anlamıyoruz. Bildiğimiz hiçbir şey de insanın karakterini kutsal, bir kısmını devrolunamaz ve kişisel ilan edişimizi yahut da yüce bir değeri olduğunu öne sürüşümüzü haklı göstermez. Bu değer varolabilir ama tanımlamaya, tabiatlarını veya yerlerini kesinleştirmeye çalıştığımız an bizi atlatır. Bu yüce değer saldırı altında mıdır? Teknik mekanizmalarca kuşatılan bireyi gözlemlediğimizde, gerçekten olumlu cevap verme eğilimindeyiz. Fakat durumu somut olarak analiz ettiğimizde saldırının geçtiği yeri, hatta neyin saldırıya uğradığını bulamayız. Bunun için bir başka referans sistemi, apriori olan ve bilimsel olmayan bir insan anlayışı gerekir. Fakat bu durumda, tekniklerin insana etkilerinden bahsederken aldığımız değişik tepkilere şaşırmamalıyız. Diğer yandan, meselenin önemsiz olduğunu söylememeliyiz. “Öyleyse saldırı altında olan nedir?” diye sormak yanıltıcı olur. İnsani açıdan değerli olan hiçbir şeyin tekniğin gelişimiyle tehlikeye düşürülmediğini göstermek amacıyla insan ruhunun kısımlarını analitik olarak sıralamak (en güncel yöntemlerin belirlediği şekilde) da aldatıcıdır. Zira, insanda analizlerimizin ve bilimsel aygıtın kavrayamadığı bir şey olup olmadığını asla bilemeyiz. Hepimiz, materyalistler bile, varolduğundan eminiz. Hareketsiz ve görülmeyen eksende olduğu için başka her şey bağımlıdır.
Fakat tekniğin insani olan her şeyin içine işlemesi ulaşılmaz merkeze ulaşmadıkça önemsizdir diyemeyiz. Bu düalizm imkansızdır, çünkü bu “merkez” soyut değildir, somut biçimde dışa vurmuştur. Eğer insan olma niteliği buna bağlıysa, eğer bu nitelik tekniğin insan bedeni ve ruhunu hırpalamasıyla değiştirilirse, gerekli olanın sağ salim kaldığını söylemeye hakkımız olmaz. Tam tersine, “kişi” denen şeyin tehlikeli biçimde zayıflatıldığına dair yığınla kanıt var. Benzer şekilde, insanda ele geçirilebilecek olan şeyin kendisinin pek çok etkinin, pek çok soysal akımın ve kolektif alışkanlığın sonucu, bu nedenle tekniğin etkisinden korkmanın anlamsız olduğunu söylemek de bir kaçıştır.
İnsanın kendi başına bir şey olduğu, çevresinden bağımsız bir özünün olduğu fikrini savunan pek fazla kişinin kaldığına inanmıyorum. Fakat, böyle bir görüşü savunan felsefi düalistlerin gösterdiği kayıtsızlık ile teknik dalkavukların gösterdiği kayıtsızlık arasında büyük bir orta yol vardır. İki çekince yeterlidir. Birincisi, bireyin verili bir etkiye konu oluşu gerçeği, onu bir başka etkiye teslim etme sebebi değildir. İkincisi, bireyselci bir toplumsal grubun kendiliğinden ve hafif zorlayıcı etkisi ile tekniklerin hesaplı, kesin ve etkili nüfuzu arasında bir fark vardır. Fakat burada banal, yüzeysel açıklamalara yol açan dinsel ve bilimsel önyargıların insafına terkedilmiş durumdayız. Tekniğin insani etkilerini tartışırken lehte veya aleyhte yargılar belirtmekten kaçınmak, gazetecilik klişelerinden uzak durmak için elimden geleni yaptım. Amacım, insanoğlunda yapılmakta olan değişikliklerden çok aşağı yukarı tamamlanmış olan teknik tecavüzün belirtilerini araştırmaktır.
Her insani tekniğin diğer tüm tekniklerle ilişkili olduğunu da unutmayalım. İnsani teknikleri diğerlerinden yalıtma çabalarına karşı uyanık olalım. İnsani tekniklerin diğer tekniklerin benimsenmeyen sonuçlarını telafi etmesi gerektiğini söylerken, değişik teknik alanlarını keyfî biçimde izole ediyoruz. İnsani teknikler, ekonomik, politik ve mekanik tekniklere yakından bağımlıdır; yalnızca kökenleri ve potansiyelleri dolayısıyla değil, daha çok uygulanmalara! gerekliliği dolayısıyla… Ekonomi ve mekanik, insani tekniklerin mutlaka ait olacakları bir çerçeve, bir ortam oluşturur. Bağlamı baskı altında tutmak, kuşkusuz bu teknikleri tahlil etmeyi ve rahatlatıcı sonuçları çıkarmayı kolaylaştırır. Fakat sonuçlar da tamamen güvenilemez niteliktedir. İnsan bireyinin ekonomik koşullara tabi olması ve mekanik koşulların keşfedilen araçların insan üzerinde kullanılmasına izin vermesi dışında insani tekniklerin bir varlıkları sözkonusu değildir. Bu insani tekniklerin teknik bağlamım ihmal etmek, bir rüyalar aleminde yaşamaktır. Bunu kabul etmek, gerçek dünyadaki insani tekniklerin (özgürlüğün her zaman mümkün olduğu felsefi soyutlamalar dünyasında değil) ekonomik, politik ve mekanik tekniklerce belirlendiğini algılamak demektir. Yalnızca başkalarıyla ilişkili olarak varolabildikleri için insani teknikler asla “dominant” değillerdir. Saf bir durumda izole edilemezler. Araçları, eğilimleri ve sonuçları bu diğerleriyle ilişkili olarak yorumlanmalıdır. Eğer insani teknikler diğerleriyle bir şekilde bir çatışmaya girecek olsa, kaçınılmaz biçimde kaybedeceklerdir, zira gerçek bir özü muhafaza edemeyeceklerdir. Ekonomik icapların -sözgelimi ekonomik verimliliğin- tersine gittikleri ölçüde uygulanmalarının koşullarını yok edeceklerdir. Sürekli verimlilik olmaksızın, uygulanmaları için gerekli insan, para ve zaman gelmeyecektir. İnsani teknikler bu nedenle teknik sistemin bir parçası olmaya mecburdur. Kimi yazarlarca çıkarılan güven tesis edici sonuçlar, az bir inandırıcılık taşıyor gibi. O halde açık mesele şu görünüyor: Eğer tekniğin belli yankılarını insanda görebilirsek, bu yankılar insanın teknik kuşatılmışlığının derecesini ölçmemizi nasıl sağlar?
İnsan: Bir makine. İnsana dair teknik bilgiler giderek gelişmekte. Bu bilgi onu kurtarır mı? İnsanın geleneksel, kendiliğinden faaliyetleri, şimdi tüm boyutlarıyla (amaçlar, biçimler, süreler, miktarlar, sonuçlar) inceleniyor. Bu eylemlerin ve duyguların bütünlüğü daha sonra sistematize ediliyor, şematize ediliyor. Tek tanınabilir “normal” olan bir insan tipi yaratılıyor. Sargent’in deyişiyle, ‘Teknik, bana iş, yiyecek, ev, eğitim vs’yi ne ilgilendiriyorsa onlarda hayat normlarını sağlayacaktır”.
Bireyin bu tipe mutlak şekilde uyma mecburiyeti olmadığı da elbette anlaşılmalıdır. İsterse, bu tipi adam yerine koymayabilir. Fakat bu durumda da, ikisi ne zaman rekabete girerse, o tip karşısında kendisini aşağı bir konumda hissedecektir. İnsani tekniklerimiz bu yüzden insan davranışının tamamen belirlenmesiyle sonuçlanmalıdır. İnsanı, “insan-makine” kompleksinde, geleceğin formülünde asimile etmelidir. İnsanla makinenin izdivacından gerçekten yeni bir varlık ortaya çıkar. Çoğu yazarlar, kendilerinin ortaya çıkardıklarını söyledikleri, modern toplumun makineyi insana uydurma eğtiminde ısrar ediyor. Bu adaptasyon kuşkusuz vardır ve büyük bir gelişmedir. Fakat kendi mukabilini de, yani insanın makineye tam adaptasyonunu da gerektirir. Bu sonuncu, uzak bir geleceğin meselesi değildir. İnsanın doğası şimdiden modifıye edilmiştir. Teknik, mekanik aygıtı zaten adapte olmuş bir bireye uydurmaktadır. Bu adaptasyon giderek daha kolaylaşıyor; insani teknikler koordine ettiklerinde kendiliğinden bile gerçekleşiyor.
Bu konuda bildik bir olay da işçilerin işlerine “sabitlenmesi”dir. Araştırmalar gösteriyor ki, bir işçi montaj hattında çalışmaya başladığında sık sık belli bir kırıklık yaşar. Açıkçası böyle bir çalışma için biçimlendirilmemiştir; montaj hattı işçileri sık sık ayrılmaya yönelir veya yer değiştirmek ister. Çok asabileşirler, derin bir endişe sergilerler. Fakat geçimini kazanmak, durmadan tehdit eden işsizlikten kurtulmak için işlerine devam etmelidirler. Buldukları çalışma koşullarına kendilerini uydurmaya çalışmalıdırlar. “Sabitlenirler”. Sorgulandıklarında, memnun olduklarını söyler, değişiklik istemezler. Değişiklik fikri bile aslında gerçek korkuya sebep olabilir. Bu araştırmaların sonuçları, tüm çalışanların mutlu olduğunu gösterir şekilde yorumlanıyor. Ancak tamamen farklı bir yorum da mümkün. Yani, sürekli olarak gayri şahsi emek harcanması, işçinin topyekün kişiliğinden ayrılmasıdır yorumu. İşçi, işi tarafından şekillendirilmiş, kullanılmış, mekanize ve asimile edilmiştir. Kısmi psikolojik araştırmalar, işçilerin inisiyatif ve sorumluluktan mahrum bırakıldığını gösteriyor. Tembelleşinceye kadar “adapte” edilmişlerdir, hiçbir alanda risk alamazlar. Bu bulgular belki tüm işçiler için geçerli değil, ama şimdiki eğilimi gösteriyor. Üstelik, kolayca anlaşılabilir niteliktedirler. Neden işçilerin süpermen olmalarını istemeliyiz ki? Teknik toplumdaki herkes gibi işçiler de bir değişim korkusu kazandılar; onlar maliyeti yüksek olan işlere ihtiyaç duyarlar. Onların durumu, propagadaya tepkiyle başlayan, giderek kendini ona terkeden, onun tarafından manipüle edilerek sonu getirilen ve artık bu yardımcı kişilikten kurtulamayan adamın durumuna benzer.
Yakın zamanlara kadar, verili bir makineye işçinin adaptasyonunun uzman işçinin çok sayıda değişik makineye adapte edilebileceği anlamında aşırı uzmanlaşmayı temsil etmediğini göstermek mümkündü. Bu açıklama, bugün geçtiğimiz dönem için de belki hâlâ geçerlidir. Ancak makine daha muazzamlaştıkça ve titizlik gerektirdikçe (ki makine kavramına, organizasyonu da katıyorum) insan-makine kompleksi daha çözülemezleşir. Hipermodern uçak pilotlarının bir başka makine tipine, hatta aynı tipten bir başka makineye geçerken yaşadıkları zorluk iyi bilinir. Bu son nokta, bireyin teknik tarafından geri dönülmez biçimde şekillendirilişinin güzel bir örneğidir. Tekniğin gelişmesinde insani faktörler ne derece dikkate alınırsa, insanın kendisi de gelişmenin o derece parçası olur. Belki tabi bir rolde değil, geri dönülmez ve çözülemez şekilde eşit bir rolde. Ancak bu eşitlik, en lehte yorumlasak bile, pek de insanın kurtuluşu anlamına gelmez. İnsanoğlu, meselelerin teknik düzeninden hiç kaçamaz olur. Marksist anlamda toplumsal üst yapının ekonomik altyapıyla sahip olduğu ilişkinin aynısı, insan ile tekniğin birbirleriyle ilişkisinde sözkonusudur. Teknikleşmiş insan, teknik altyapıya ilişkin olarak, kelimenin tam anlamıyla artık yoktur.
Teori daha da ileri götürülerek, insan-makine kompleksinde insanın bir anlama belirli felsefelerde ruhun bedenle ilişkisindeki rolü oynadığı söylenebilir. Ancak, J.M. Lahy’nin uzun zaman önce “Bu insanın, kendi yaşayan varlığının bilincine varmak için giderek daha az zamanı olmayacak mıdır?” diye sorarken söylediği gibi, bunun tersi daha doğru gibi. Kuşkusuz, insan makineyi yönlendirmeye devam edecektir, ama ancak kendi bireyselliği pahasına.
İnsanın adapte edilebilirliği yine benim tezime karşı bir itiraz olarak öne sürülebilir. Geçmişte çok sayıda yeni duruma ve aynı derecede derin değişimler anlamına gelen çok farklı koşullara adapte olduğu için, insan teknik bağlama neden adapte olamasın ki? Bedel ödemeden uzun süre yeni koşulları mesele etmedikten sonra, kişisel hayatını şimdi niye feda etsin ki? Teknik adaptasyon kuşkusuz yeni bir insan tipi doğuracaktır, ama bu tip neden lanetlenmelidir ki? Son birkaç yılda hayli revaçta olan teoriye benim cevabım, insanın gerçekten olağanüstü bir adaptasyon kapasitesine sahip olduğu ama bu kapasitenin çok değişik sonuçlar doğurduğudur. Bazı Tierra del Fuego yerlileri, Cape Horn’daki hayata uyum göstermede başarılı oldu. Ancak, bunların çok arzu edilir bir insan tipini temsil ettikleri kolay kolay söylenemez. Genel bir insan adaptasyonu olduğuna hiç kuşkum yok, ama somut olarak insanı ilgilendiren şeylerde sonuçlarının mükemmelliğinden pek emin değilim. Bir imaj ve soyutlama olarak varolmanın dışında bir varlığı olmayan ideal İnsan’dan çok daha fazla gerçekten varolan gerçek insana ilgi duyduğumu da eklemem lazım.
İdeal İnsan, her tür büyüklüğü teskin edici soyutlamalarla hafifleten bir kaçıştır. Nazilerin bu ideale ilişkin imha kamplarında (milyonlarca önemsiz numuneyi yoketmiştir bu kamplar) neler yaptıklarını hatırlamalıyız. İçinde yaşadığımız evrensel toplama kampında bu erdemli ideale ilişkin aynı hatayı yapmaktan kaçınmalıyız. Önemli olan İnsanın adapte olabilirliği değil, insanların adapte olabilirliğidir. Çözümü, Türlerin ölümsüz ruhunda değil, belki ölümsüz olan kendi bireysel ruhlarımızın konulmasında bulacağız. Kendi kişisel adapte olabilirliğimiz sınırlıdır. Bildiğimiz insanların hiçbir şekilde yaşayamayacağı koşullar vardır. Örneğin, ilave işkenceler olmadığı zaman bile toplama kamplarında yaşayamazlar. Gerçekten varolmaya devam edebilecekleri koşullar vardır, ama onları özellikle insan yapan her şeyin kaybıyla. Bu bağlamda, hayvan düzeyine dehşet derecede yakın (hatta hayatın kimi boyutlarında hayvandan daha aşağıdaki) belirli kabileleri aklımıza getirelim. Yalnızca Nazi işkence aygıtını ya da savaş zamanında ordu saflarında sıradan insanların yaşadığı aşağılanmayı düşünmemiz yeterli. Bu örneklerin ışığında, insan-makine kompleksinde ne gibi bir adaptasyonun olacağını sorabiliriz. Psiko-teknisyenler, herkes için adaptasyonun mümkün olmadığını kabul ediyorlar. Tamamen teknikleşmiş bir dünyada hiç yeri olmayacak bütün insan kategorileri olacaktır, çünkü genel adaptasyon gerekecektir. Adapte olabilecekler öylesine titizlikle adapte edilecekler ki komplekste hiçbir oyun mümkün olmayacaktır. Bununla birlikte, insanla mankenin tam birleşmesinin adaptasyonu acısız yapma avantajı olacaktır. Bu süreçte hayatta kalan bireylerin teknik etkinliğini de yeniden sağlayacaktır.
Şimdiye kadar adaptasyon maddi etkileşimin ürünü olmuştur; bunun gerektirdiği gevşeklik, elverişsizlik ve aşırılıkla beraber. Ancak gelecekteki adaptasyon, “biyokrasi” denen katı bir sisteme göre hesap edilecektir. Bu sistemden kaçış imkansız olacaktır, zira insana dair yoğun bir bilimsel anlayışla tasarlanacaktır. Bireyin bundan böyle bilince ve erdeme ihtiyacı olmayacaktır; manevi ve zihni donanımları biyokratın kararlarına bağlı olacaktır. Şu an için bu yeni insanın nasıl bir şey olacağına dair az bir anlayışımız var. Varlığıyla teknisyen bize bir ipucu sunuyor, ama kesin olmayan bir ipucudur bu. Teknisyen hâlâ kendiliğindenlik unsurlarını koruyor. Ancak, bu yeni insanın ortalama modern insana göre ne kazanacağını, ne kaybedeceğini sezebilecek durumdayız.